{"url": "https://gazetesanat.com/1-istanbul-uluslararasi-oda-muzigi-festivali-icin-geri-sayim-basladi", "text": "Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda 21 Eylül-2 Ekim 2021 tarihleri arasında gerçekleşecek olan 1. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali, efsanevi çellist Gary Hoffman, piyanist Caspar Frantz, keman sanatçısı Svetlin Roussev gibi usta isimleri ağırlayacak. Ülkemizde klasik müziğin gelişmesi ve genç sanatçıların yeni mecralar bulabilmesi için Boğaziçili sosyal girişimciler ve genç sanatçılar tarafından yaklaşık iki yıl süren çalışmalar sonucu hayata geçirilen festivalin teması Doğa ve İstanbul olarak belirlendi. 'Müzik, doğayı iyileştirecek' ve 'Gençler, İstanbul'u iyileştirecek' sloganlarıyla yola çıkan festival kapsamında düzenlenecek masterclass'lar ile usta sanatçılar, genç yıldızlarla buluşacak ve deneyimlerini aktaracak. Festivalde aynı zamanda genç müzisyenlere dünyaya açılma fırsatı da sunulacak. Bu yıl ilki gerçekleşecek İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali, usta müzisyenlerle, Türkiye'nin genç yeteneklerini bir araya getirmeyi amaçlıyor. 'Müzik doğayı iyileştirecek' ve 'Gençler İstanbul'u iyileştirecek' sloganlarıyla yola çıkan festivalin teması da 'doğa ve İstanbul' olarak belirlendi. Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda düzenlenecek festival 21 Eylül-2 Ekim 2021 tarihlerini kapsayacak. Festivalde, ana konserler, belgesel gösterimleri, gençlerin ustalarla bir araya geleceği 'Gençler İstanbul'u iyileştirecek konserleri' ve söyleşiler yer alacak. Festival Direktörü Aycan Altungül, Sanat Yönetmeni Nil Kocamangil ve festival partnerliğini üstlenen Locksbridge kurucuları Duygu Esenkar ile Onur Tahmaz Türkiye'de klasik müziğin gelişmesi, sanatçıların yeni mecralar bulabilmesi için çalışan sanat sever genç girişimci isimler olarak öne çıkıyor. Festival Direktörü Aycan Altungül festivali, Gençlerden İstanbul'a hediye ifadeleriyle tanımlıyor. Festivalin manifestosunu birlikte kaleme alan Altungül, Kocamangil, Esenkar ve Tahmaz manifestoda, Biz; müziğin iyileştirici gücüne inanan ve müzikte bulduğumuz gücü doğa için, İstanbul için en çok da gençler için paylaşmayı amaçlamış girişimcileriz. İstanbul için söyleyecek sözü olan, yaşanılabilir bir dünya endişesi olan bireyler olarak; hayallerimizi, geleceğe dair umutlarımızı, heyecanımızı ve enerjimizi birleştirip İstanbul'a yeni bir festival kazandırmak için yola koyulduk. Festivalimiz boyunca siz sanatseverler ile birlikte Lucas & Arthur Jussen, Gary Hoffman, Svetlin Roussev, Caspar Frantz ve daha birçok usta sanatçının oda müziğinin zengin repertuvarından seçkileri seslendireceği konserlerde müziğin özüne doğru bir keşfe çıkacağız. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali kurucu ortakları; Viyolonsel sanatçısı Nil Kocamangil, eğitmen Aycan Altungül, sosyal girişimciler Onur Tahmaz ve Duygu Esenkar olarak diyoruz ki; müzik doğayı, gençler İstanbul'u iyileştirecek. Festivalimiz ilk yılında, İstanbul'a ve Doğaya Sorumluluku ele alıyor. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali olarak, her yıl farklı bir tema özelinde gerçekleşecek ve müziğin yaşamla iç içe olduğunu hatırlatacak konserlerin yanı sıra, deneyimlerin paylaşılacağı söyleşiler, akademiler, belgesel gösterimleri ve gençlik konserlerimiz ile herkesi beraber dinlemeye, beraber izlemeye ve beraber konuşmaya davet ediyoruz ifadelerini kullandılar. Türkiye'nin ilk ve lider uluslararası klasik sanatçı menajerliği ajansı olan LocksBridge, kurucularından Duygu Esenkar, Küresel salgına rağmen festivali gerçekleştiriyor olmamız bizleri daha iyisini hayal etmeye zorluyor. Lucas&Arthur Jussen, Gary Hoffman, Caspar Frantz, Svetlin Roussev gibi usta sanatçıları bir araya getirmek, genç sanatçılarımıza yeni bir mecra kazandırmak çok değerli. İlkini gerçekleştirdiğimiz festivalimizin süreklilik arz etmesi, her yıl daha iyiye gitmesi yalnızca sanatseverler için değil, genç sanatçılarımızın için de büyük önem taşıyor ifadelerini kullandı. Festivalin açılış konseri 21 Eylül Salı günü Lucas&Arthur Jussen kardeşlerin piyano resitaliyle başlayacak. 23 Eylül Perşembe günü Gary Hoffman ve David Selig piyano, keman konçertosuyla sahne alacak. 26 Eylül Pazar günü Hellen Weiss, Gabriel Schwabe ve Caspar Frantz'dan piyanolu üçlü konser, 28 Eylül Salı günü Svetlin Roussev ve Elena Rozanova keman, piyano resitali, 29 Eylül Çarşamba Burak Bilgili, Gökhan Aybulus şan, piyano resitali ve kapanış konseri Borusan Quartet ve Nil Kocamangil ile 2 Ekim Cumartesi günü gerçekleşecek. Gençler İstanbul'u İyileştirecek konserleri 22 Eylül Çarşamba ile 28 Eylül Salı günleri arasında her gün Cemal Reşit Rey Konser Salonu Habitat Parkı'nda ücretsiz olarak gerçekleşecek. Cumhuriyet'e Çok Sesli Müzik ve 27 Eylül Pazartesi Kedi CRR Habitat Parkı'nda ücretsiz olarak izlenebilecek. Festival Söyleşileri; 22 Eylül Çarşamba Sevtap Çapan 'Edebiyatta İstanbul ve Boğaz' hemen ardından Mert Gökalp ile İstanbul Boğazı ve Boğazın Prensi Lüfer üzerine söyleşi, 23 Eylül Perşembe Yekta Kopan ile Söyleşi, 24 Eylül Cuma Seda Özen ile 'İstanbul'a Sorumluluk' son olarak 27 Eylül Pazartesi 'İstanbul'un Dört Ayaklıları' ücretsiz olarak gerçekleşecek. Akademi Kapanış Konserleri; 24 Eylül Cuma, ICFEMA Viyolonsel Akademisi Kapanış Konseri. 27 Eylül Pazartesi ICFEMA Piyano Akademisi Kapanış Konseri ve son olarak 30 Eylül Perşembe günü ICFEMA Keman Akademisi Kapanış Konseri Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda ücretsiz olarak gerçekleşecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/1-mayis-marsinin-hikayesi", "text": "Bugün 1 Mayıs İşçi Bayramı. Bu vesile ile birçoğumuzun bildiği, neredeyse hepimizin ise kulaklarının aşina olduğu, 1 Mayıs bayramı ile özdeşleşmiş '1 Mayıs Marşı'nın hikayesini Gazete Sanat okuyucuları için araştırıp derledim. 1 Mayıs marşının hikayesi aslında Bertolt Brecht'e kadar dayanıyor diyebiliriz. Ünlü şair ve tiyatro yazarı Brecht, Maksim Gorki'nin Ana adlı romanından esinlenerek aynı adı taşıyan bir tiyatro eseri ortaya koyar. Takvimlerin 1974'ü gösterdiğinde ise Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından bu oyun sergilenecektir. Oyunda Erkan Yücel, Yaman Okay, Savaş Yurttaş, Erol Demiröz ve Meral Niron gibi tanıdığımız, ünlü oyuncular da sahne almıştır. Oyunun müzikleri, İstanbul Devlet Konservatuvar'ında öğretim üyeliği de yapmış usta müzisyen Sarper Özsan tarafından hazırlanacaktır. Bertolt Brecht'in yazdığı oyunun metninde işçiler marş söyleyerek içeri girerler bölümü vardır. Aynı zamada bu sahne, Rusya'da Kanlı 1 Mayıs olarak bilinen 1905 1 Mayıs'ı kutlamalarının da anlatılacağı sahnedir Fakat Brecht, burada kullanılması için herhangi bir marş ya da söz eklememiştir. Bu durum Sarper Özsan'ın ilgisini çeker ve bu sahnede kullanılması için bir marş arayışına girer. Ne mutlu ki Özsan buraya uygun bir marş bulamaz ve kendisi bir söz yazmak için kolları sıvar. 1 Mayıs marşının hikayesi de böylelikle başlamış olur. Böylelikle 1 Mayıs marşı yazılmış ve bestelenmiş olur. Takvimler 1976'yı gösterdiğinde TİP'in 'Çark Başak' adlı yayın organı marşın sözlerini yayınlar ve marşın bilinirliği artar. Aynı yılın 1 Mayıs kutlamalarında Taksim'de çeşitli işçi ve parti grupları tarafından söylenmeye başlar. İlk kitlesel söyleyiş ise Türkiye tarihinde kanlı 1 Mayıs olarak bilinen 1977 1 Mayıs kutlamalarında Ruhi Su Dostlar Korosu tarafından seslendirilmesiyle başlar. İlerleyen tarihlerde 1 Mayıs marşı çeşitli sanatçıların albümlerinde de boy göstermiştir. Bunlardan şüphesiz ki en bilinenleri Grup Yorum'un 3 Ocak 1997 çıkış tarihli Marşlarımız adlı albümünde yer alan ve Edip Akbayram'ın Söyleyemediklerim adlı albümünde yer alan kayıtlardır. Boynundan esaret bağını parçala, kes, at!"} {"url": "https://gazetesanat.com/1-murgia-cagdas-sanat-bienali", "text": "1. Murgia Çağdaş Sanat Bienali İtalya'nın Cassano şehrinde açıldı. 26 Eylül'de açılan ve teması; ÇEVRE BELLEK GELECEK olarak belirlenen, tüm katliamların kurbanlarına adanan Bienal 10 Ocak 2022 tarihine kadar ziyaret edilebilir. Banca Generali Private ana sponsorluğu ve Avrupa Parlementosu tarafından desteklenen Bienalin diğer destekçileri; UNICEF, Basilicata Bölgesi Müze kompleksi Kültürel Miras Bakanlığı, Bari Aldo Moro Üniversitesi, Bari İl Temsilciliği, Falcone Vakfı ve Alta Murgia Ulusal Parkı. Bienal partnerlerinden Ferdan Yusufi Art Management; Emre Yusufi, Ali Kabaş, Esra Meral Demircan, Seren Ceren Asyalı, Nezihe Gökçe'nin de aralarında bulunduğu 11'i Türk toplam 34 sanatçının eserleri Pinacoteca Perotti di Cassano Müzesi'nde sergilendi. Bienalde, 20 ülkeden 167 sanatçının eserleri sanatseverlerin beğenisine sunuldu. 1. Murgia Çağdaş Sanat Bienali, Pinacoteca Perotti di Cassano Müzesi'nde 10 Ocak 2022 tarihine kadar devam edecektir. - Görsel Emre Yusufi'ye aittir."} {"url": "https://gazetesanat.com/10-5-yasinda-ilk-profesyonel-sergisini-aciyor", "text": "MAJİ Luxury Art Gallery & Event'te müthiş bir sergi bizleri bekliyor olacak. Henüz 10.5 yaşında, çok genç bir resim dehası olan Dora ile tanışmaya hazır mısınız? Kendisi ilk profesyonel kişisel sanat sergisini 3 Kasım Cumartesi günü MAJİ Luxury Art Gallery & Event'te sanatseverlerin beğenisine sunmaya hazırlanıyor. Birbirinden profesyonel çalışmalarının sergileneceği sergi için son derece mutlu olduğunu belirten Dora, o gün bu mutluluğuna ve gururuna ortak olacak olan sanatseverler ile bir arada olacağı içinde ayrıca heyecanlı olduğunu belirtiyor. Büyük yetenek Dora Elim kalem tutmaya başladığından itibaren hep boyalar varmış hayatımda. Bebeklerle hiç oynamamışım, benim oyuncaklarım hep boyalar olmuş. Bunu gözlemleyen annem bana henüz 1 yaşımdayken kırmızı bir çalışma masası almış ve bir sürü çeşit çeşit de boya diyor. Tek teknik kullandığnı belirten Dora Sanatın sınırları olmadığı için farklı teknikler denemeyi tercih ediyorum. Ebru, mozaik, origami, aluminyum folyo, ve heykel çalışmaları yapıyorum. Hepsinden ayrı ayrı keyif alıyorum. Bazen bir tekniğe ara verip diğerine geçiyorum. Bu yıl seramik ve kostüm dizayn eğitimleri de alıyorum. Bunların yanı sıra bale yapıyor, keman çalıyorum diyerek sözlerine devam etti. Dora ayrıca Tabii bunların hepsini, bir kız çocuğu olarak büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ün bana bahşettiği haklar ile yapabiliyorum. Bu konuda ulu önderimize şükranlarımı sunuyorum. Çalışmalarımı ise genellikle duygulardan ve insan ilişkilerinden esinlenerek yapıyorum. Son dönemde, ayda ortalama 10 çalışmamı tamamlamış oluyorum. Gelecekte, farklı ülkelerden farklı sanat yaklaşımları ile eğitim alarak dünya sanatçısı olmayı istiyorum dedi. İstanbul Düşünce ve Eğitim Derneği sponsorluğunda gerçekleşecek olan serginin küratörlüğünü ise Dora'nın öğretmeni Sn. Gülçin Somerk Ezer yapıyor. B Salonu'nda sanatseverleri bekleyen ve geleceğin dünya sanatçısı olma yolunda hızla ilerleyen Dora ile tanışma şansını kaçırmayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/10-soyutlamalar-imalar-mutalaalar-imalat-hanede", "text": "İMALAT-HANE yeni sezona Duygu Demir küratörlüğünde, Türkiye'nin son 10 yılına sanatçıların üretimi üzerinden bakan grup sergisi 10: Soyutlamalar, İmalar, Mütalaalar ile başladı. Küratörlüğünü Duygu Demir'in üstlendiği grup sergisi 10: Soyutlamalar, İmalar, Mütalaalar, 2 Eylül-2 Aralık 2023 tarihleri arasındaİMALAT-HANE'de gerçekleşiyor. Son on yılda üretilmiş işlerden bir seçki sunan sergide Ahmet Doğu İpek, biriken, Burak Kabadayı, Cevdet Erek, Deniz Aktaş, Hakan Topal, Hale Tenger, Hasan Özgür Top, Huo Rf, İnci Furni ve Özlem Günyol Mustafa Kunt ikilisi yer alıyorlar. Serginin belirleyici filtresini 2013-2023 arası geçen on yıl oluşturuyor; bu rakam bir yandan alışılagelmiş fakat tamamen afaki bir sanatsal tetkik aralığı olduğu gibi hem Türkiye dahilinde hem de dünya ekseninde belirleyici sosyal, politik ve düşünsel sismik hareketlerin yaşandığı bir döneme denk geliyor. 10: Soyutlamalar, İmalar, Mütalaalar bu süreçte tanık olduğumuz değişim ve dönüşümlere sanatın yetki alanının içinden bakmayı seçen sanatçıların işlerini bir araya getiriyor. Serginin iddiası ne bütünsel bir kapsamlılık ne de eksiksiz tarihsel bir tespit. Bu birliktelik önerisinin mütevazi tasavvuru olan bitene, kayma ve sapmalara, tahayyül edilemeyen ama vuku bulan küçük ya da büyük ama şiddetli değişimlere eleştirel düşünceyle estetik edimin kol mesafesinden bakabilmek. Başlıkta yer alan soyutlama, ima ve mütalaa ise sergideki sanatçıların bunu yaparken bazen tekil, bazen iç içe geçmiş şekilde başvurulan metot veya stratejileri imliyor. Bu yöntemler aynı zamanda son on yılda dönüşen sanatın kendi sözlüğüne ve yeni ya da başka şekillerde söz söyleme biçimlerine de atıfta bulunuyor. Burada soyutlama 20. yy. sanat tarihinden bildiğimiz indirgeme veya dünyevi olanı etkisizleştirme olarak değil, bir hayatta kalma taktiğine, ima kurnaz bir görünenin görünmezliğine dönüşürken, mütalaa çoğunlukla olduğu gibi hem sanatçıların hem de küratörün ince ama iz bırakan kertiği görevini görüyor. 10: Soyutlamalar, İmalar, Mütalaalar, son on yılda yaşananların sadece bir kısmına değebiliyor, anlatılabilecek ve kayda geçmesi gerekenlerden ufak da olsa ortak bir damara işaret etmeye, yaralara ve kabuklara dokunmaya ve tecrübe edilen his yelpazesinin ufak bir kısmını da olsa hatırda tutmayı umuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/10-uluslararasi-suc-ve-ceza-film-festivalinde-oduller-sahiplerini-buldu", "text": "10. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nin ödül töreni YouTube platformunda yapılan çevrimiçi yayınla gerçekleştirildi. Uluslararası Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması En İyi Film Ödülünü Nader Saeivar'ın yönettiği Yabancı filmi aldı. Herkes İçin Adalet temasıyla gerçekleştirilen festivalin direktörü Bengi Semerci, çevrimiçi törende yaptığı konuşmada, dolu dolu bir programla sinemaseverlerin karşısına çıktıklarını söyledi. Pandemiden dolayı üretimin durduğunu, salonların kapandığını belirten Semerci 10. kez ödül törenimizi gerçekleştiriyoruz. Hoş geldiniz. Pandemi nedeniyle bu yıl sinema salonlarında olamadık, misafir ağırlayamadık. Pandemi koşullarının kötüleşmesi nedeniyle tedbir alınsa bile törenimizi bir solonda yapmaya cesaret edemedik. Törene katılacak olanların sağlıkları bizim için her şeyden önemli. Unutmayalım ki bu nedenle tüm dünyada sayısız kayıp yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Başta bizler için canları pahasına çalışan değerli meslektaşlarım sağlık çalışanları olmak üzere, sürecin daha iyi geçmesi için çabalayanlara bizim de teşekkürümüz gerekli tedbirleri almak olmalı. Bu nedenle şimdi burada çevrim içi bir tören yapıyoruz ama her şeye rağmen bir festival için 10. yılı kutlamak güzel bir duygu. Bu zor şartlar altında festivalin gerçekleşmesine katkısı olanlara teşekkür etmek istiyorum. Öncelikle altın terazi uzun metraj ve kısa metraj film jürilerine, VisionIST ve Akademik Program konuşmacılarına, moderatörlere, filmleri izleyen, tartışan ve paylaşan herkese çok teşekkürler. Festivalde gösterdiğimiz filmlere emek veren herkese minnettarız. Onlar olmazsa festivaller de olmaz. Festivalin gerçekleşmesinde bize her zaman destek olan adalet dostu sponsorlarımıza teşekkür ediyoruz. Festival başkanımız Adem Sözüer başta olmak üzere tüm festival ekibine teşekkür etmek istiyorum. Bu yıl çevrimiçi festival bizim için yeni ve bilinmezdi. Filmlerin gösterimi, VisionIST ve Akademik Program çevrimiçi olunca geçen yıllardan farklı olarak afişimizi dizayn eden ve sosyal medyamızı yöneten Motion Medya'nın yükü çok arttı. Buna karşın hiçbir program aksamadan festival gerçekleşti. Bu nedenle başta Motion Medya'nın sahibi Berk Baysal olmak üzere Motion Medya'yı kutluyor ve en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Hemen hepsi genç kadınlardan oluşan küçük ekibim bu festivalde devleşti. Başta İzlem Oktay ve Defne Auf olmak üzere 3-4 kişi 20 kişilik işi yapmayı başardı. Kendilerine minnettarım. Pandemi; her yıl daha fazla adalete gereksinim duyulan konuların artmasına, keskinleşmesine neden oldu. Kadınlar, çocuklar, işlerini kaybedenler, yoksullaşanlar... Sinema ve diğer sahne sanatları da en çok etkilenen alanlardan biri oldu. Üretim durdu, salonlar kapandı. Ama unutmayalım sinema toplumun aynası, sanat gelişimleri için gerekli temellerden biri ve toplumların adalet için, insanca yaşamak için bu aynaya ihtiyaçları var. Üretimin arttığı, sinema ve tiyatro sahnelerinin dolduğu, sahnelerden şarklıların duyulduğu sağlıklı günler dileği ile yeniden ödül törenimize hoş geldiniz. dedi. Youtube'dan çevrimiçi canlı yayınla gerçekleştirilen ödül töreninde, Uluslararası Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması En İyi Film Ödülünü Yabancı filmi aldı. Ödül, filmin yönetmeni Nader Saeivar'a iletilecek. Altın Terazi Kısa Metraj Film Yarışması dalında en iyi film ödülü Yaraya verildi. Ödül, filmin yönetmeni Onur Güler'e iletilecek. Bu yıl Altın Terazi Kısa Metraj Film Yarışması Jüri Özel Ödülü İnsiyak filmine layık görüldü. Ödül, filmin yönetmeni Mustafa Kemal Altıner'e iletilecek. Öğrenci jürisi ödülü ise Dünyanın Damarlarına verildi. Ödül filmin yönetmeni Byambasuren Davaa'ya iletilecek. 10. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nde bu yıl ikincisi düzenlenen VisionIST Endüstri Günlerinde ise sinema profesyonelleri iki gün boyunca sinemaseverlerle bir araya getirildi. Yansımalar, Atölye, Panel ve Ustalık Sınıfından oluşan VisionIST'de Endüstride farklı kuşaklardan gelen ulusal ve uluslararası meslek profesyonellerinin birbirini tanıması, iletişimde bulunması ve bu şekilde üretimlerine yansıtacak katkıyı sağlaması hedeflendi. Festivalin Ben Masumum başlıklı akademik programında ise 5 gün boyunca 14 oturum düzenlendi. Oturumlara dünyadan ve Türkiye'den akademisyenler katıldı. Festivalde ayrıca Massoud Bakshi, Srdan Golubovic, Talip Karamollaoğlu, Ansgar Frerich, Henry Blake, Leonardo Antonio, Nader Saivar ve kısa film yönetmenleri ile çevrimiçi sohbetler ve Agnieszka Holland ile Masterclass, Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali YouTube platformundan canlı gerçekleştirildi. Kazananlar dahil tüm filmlerin gösterimi 28 Kasım 2020 saat 23.59 'a kadar online. icapff. com adresinden devam edecektir. kaçırmayın! - Görsel: En İyi Film Ödülünü alan Nader Saeivar'ın yönettiği Yabancı filminden bir kare"} {"url": "https://gazetesanat.com/10-yilinda-rauf-denktasi-anma-konseri", "text": "Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ölümünün 10. yılında özel bir konser ile anılıyor. Piyanist Rüya Taner'in vereceği konser 17 Ocak Pazartesi Saat 20.00'da Kadıköy Süreyya Operası'nda gerçekleşecek. 2001 yılından bu yana Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Özel Sanat Danışmanlığı'nın yanı sıra, Kuzey Kıbrıs Bellapais Müzik Festivali Sanat Danışmanlığını da yürüten ve Ankara Devlet Konservatuvarı'nda piyano öğrenimini Mithat Fenmen ve Tulga Çetiz ile sürdürmüş, 11 yaşında Üstün Yetenekli Çocuklar Yetiştirme Yasasından yararlanarak KKTC bursu ile Londra'da Guildhall School of Music and Drama'da Prof Joan Havill'in öğrencisi Rüya Taner; Rauf Denktaş'ın ölümünün 10'ncu yılında vereceği piyano resitalinin, onun ruhunda ve bütün hatıralarında hayat bulacağını düşünerek, bütün duygularıyla parmaklarıyla piyanonun tuşlarına dokunduracağını ifade ediyor. -18 yaş üzeri misafirlerimiz etkinliğe gelmeden önce HES uygulamalarının güncel olduğundan, HES Kod Ayarları bölümünün altında bulunan Risk Durumu, Aşı Durumu, Hastalık Durumu ve Test Durumu alanlarının paylaşıma açık olduğundan emin olmalıdır. HES uygulaması üzerinden 18 yaş üzeri misafirlerimiz tarafından aşı kartı gösterilmesi veya azami 48 saat önce yapılmış negatif sonuçlu PCR testi zorunluluğu bulunmaktadır. TC Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenen aşı takvimini tamamlamış kişiler, son aşı tarihlerini takip eden 14. günden itibaren, Covid-19 geçirmiş kişiler ise izolasyon süreçlerinin tamamlanmasından itibaren 180 gün süre ile salona seyirci olarak girebilecektir. Kişi hastalığı geçirmemiş veya aşılı değil veya negatif PCR testi yok ise etkinliğe katılmasına müsaade edilmeyecektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/10-zeynep-cemali-edebiyat-gunu-cevrimici-gerceklesti", "text": "Yıllık yayıncılık konferansı Zeynep Cemali Edebiyat Günü, edebiyata ve kitaplara emek verenleri yeni bir gündemle, bu defa çevrimiçi olarak bir araya getirdi. Günışığı Kitaplığı'nın düzenlediği ve on yıldır yayıncılığın tüm paydaşlarını her sonbaharda bir araya getiren konferans, bu yıl pandemi nedeniyle webinar formatında çevrimiçi olarak gerçekleşti. 7 Kasım'da düzenlenen konferansa; kitaplara yaratıcı emek veren yazar, editör, çevirmen ve sanatçılar; yayınevi çalışanları, telif ajansları, kitapçılar, dağıtımcılar, e-ticaret firmaları, dijital çözüm firmaları, tedarikçi firmalar; akademisyenler, sivil toplum kuruluşları, kütüphaneler ve medya sektöründen yetkililer katıldı. Edebiyat günü, 6, 7, 8. sınıf öğrencileri için yurt çapında düzenlenen Zeynep Cemali Öykü Yarışması 2020 Online Ödül Töreni'ne de ev sahipliği yaptı. Türk edebiyatının en önemli romancılarından biri olan Oya Baydar, günün açılış konuşmasında, Edebiyat sığınaktır, ama aynı zamanda, hem yazar hem de okur için bir direniş mevzii, bir kaledir, dedi. Baydar konuşmasını, Bizler; yazarlar, okurlar, eleştirmenler, edebiyat çevreleri, yayıncılar, kitapçılar olarak her birimiz edebiyatın geleceğinden sorumluyuz, ifadesiyle noktaladı. Konferansın kapanış konuşmasını yapan usta sanatçı Altan Erkekli, Sanat, insanın duygularını bir anda değiştirip, doğruyu anlatabilendir. Bir kez daha doğsam, sanatın ve sanatçıların çoğalacağı bir dünyada yaşamayı isterdim, dedi. Sanat, sevgiyi başka türlü harmanlayan bir şeydir, diyen Erkekli, sözlerini Sanat ve edebiyat, tüm canlıların yaşam hakkını anlatır! diyerek tamamladı. Gündüz Vassaf, Türkiye ve Dünya Üzerinden Alçaktan Uçuş başlıklı konuşmasında, İnsanın yaptığı en kalıcı iş, sanatını ve edebiyatını geleceğe miras bırakmak, sözleriyle edebiyatın toplumsal gelecek için önemine dikkat çekti. Vassaf, Şimdi her şeyde birey modası hakim. Edebiyatı yeniden toplumsallaştırma çabası içinde olmalıyız, dedi. Turhan Günay, yayıncılığın Cumhuriyet'in ilk yıllarından günümüze kadarki yolculuğunu özetlediği renkli konuşmasında, yayınevlerinin 1990'lı yıllardan itibaren kurumsallaşmaya başladığını anlattı. Yaşar Kemal'in Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler gibi eserlerle, editörlük mesleğinin yayıncılık tarihimizdeki önemini örnekledi. Pınar Öğünç, Şiddet Labirentinde Yazmak başlıklı konuşmasında, Şiddet bir defo değil, sistemin kendisi. Bütün bu çürüme bir yol kazası değil, yolun ta kendisi, ifadeleriyle tırmanan şiddet ortamını yorumladı. Ben edebiyata inancımı sürdürerek yazmaya devam etmek istiyorum. Bu, edebiyata misyon yüklemek değil, edebiyatın mayasındaki gücün ta kendisidir, vurgusunu yaptı. Sayılardan kuleler inşa etmek işe yaramıyor! Yayıncılığımızın deneyimli isimlerini bir araya getiren Yayınevlerinde Yeni Hayat Ajandası başlıklı panelin yönetici konuşmacısı April Yayınları'ndan Nazlı Berivan Ak, Pandemi, hayatımızda çok şeyi değiştirdi. Eskinin alışkanlıklarıyla bugünü anlamanın mümkün olmadığını her gün yeniden görüyoruz. Şimdi, dayanışmanın, tasarrufun, yaratıcılığın, yeni yöntemler bulmanın zamanı, dedi. Notos'tan Semih Gümüş, Yayıncılar önünü görmekte zorlanıyor. Daha önce deneyimlemediğimiz koşullar içindeyiz. Yine de yayıncılar bu zor koşullara dijital olanaklar sayesinde uyum sağlamaya çalışıyor, ifadesini kullandı. Siren Yayınları'ndan Sanem Sirer, niteliği değil niceliği canlandırmanın ve sayılardan kuleler inşa etmenin işe yaramadığının anlaşıldığı bu dönemde, dayanışma ve diyalog olanaklarını geliştirmek gerektiğini vurguladı. İletişim Yayınları'ndan Bahar Siber, pandemi döneminde insanların kitapla bağını koparmadığını belirtti; yeni dosya başvurularında müthiş bir artış olduğunu, ayrıca çocuklarıyla daha çok zaman geçirmek zorunda kalan ebeveynlerin nitelikli çocuk kitaplarının önemini fark ettiğinin altını çizdi. Kitaplara bağımsız emek veren editör Ayla Duru Karadağ, çevirmen Duygu Akın ve illüstratör Zeynep Özatalay meslektaşları adına konuştular, ortak sorunlarını ve gelecekten beklentilerini dile getirdiler. Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Kenan Kocatürk, Sabit Kitap Fiyatı yasalaştırma çalışmaları hakkında son gelişmeleri paylaştı. Kocatürk, Gelişmiş ülkeler, yayıncılığı kamu hizmeti olarak görür. Yayıncının, yazarın, çevirmenin, çizerin haklarının korunduğu bir yapı oluşturmamız gerekiyor. Bu nedenle yazılı kültürü koruma yasasına ihtiyacımız var. Çünkü bu yasa sayesinde kitap çeşitliliğinin artacağını, sektörün gelişip büyüyeceğini düşünüyorum, diyerek sürecin önemini vurguladı. Kitap perakendemizin geleceği, Timaş Yayınları'ndan Osman Okçu, Bora Yayıncılık Dağıtım'dan Servet Düz, İthaki Yayınları ve Penguen Kitabevleri'nden Ünal Koçak ve Günışığı Kitaplığı'ndan Banu Ünal'ın katıldığı panelde ele alındı. Dört deneyimli yayıncının söyleşisinde, popüler kitapların çeşitli perakende noktalarında satılmasının ya da kitap fuarlarının, okur yetiştirme misyonunu üstlenen kitabevlerinin vazgeçilmez işlevini değiştirmeyeceği vurgulandı. Özellikle büyük kentler dışındaki bazı illerde yenilikçi tutumlarıyla okur kitlesini genişleten kitabevlerine ve çeşitliliği koruyan kitapçıların butik ya da bağımsız yayınevlerine raf açmasının önemine dikkat çekildi. Ekonomist Prof. Dr. Kamil Yılmaz, Türkiye'nin geçmişten bugüne ekonomi ve yayıncılık performansını, Türkiye'de kitap üretimi, ekonominin yaşadığı dalgalanmalarla iç içe geçmiş bir dinamiğe sahip. Kitap konusu, doğrudan toplumun gelir düzeyiyle bağlantılı, sözleriyle değerlendirdi. Yılmaz, Ekonomik istikrarın sağlanması, enflasyon sorununun çözümü ve ekonomik büyümenin gerçekleşmesi, yayıncılık sektörünün de önünü açacak, ancak bu biraz zaman alacak, ifadeleriyle geleceğe dair yorumlarını paylaştı. Prof. Dr. Yaman Akdeniz, kültür sanat ortamını doğrudan etkileyen yeni sosyal medya düzenlemelerini ve sansür uygulamalarını değerlendirdi. Türkiye'de 40 bin siteye, binlerce tweet'e ve YouTube videosuna erişim engeli var, diyen Akdeniz, Hakikati bilme özgürlüğümüz elimizden alınıyor, sözleriyle, erişim engeli haberlerinin bile engellendiğini hatırlattı. Geçmişte İngiliz Yayıncılar Birliği'nin ve Uluslararası Yayıncılar Birliği IPA'nın da başkanlığını yürüten deneyimli yayıncı Richard Charkin, pandemi sonrasında yayıncılığın geleceğini hız, verimlilik, fire, genel giderler, çevre, insan ve rekabet başlıklarıyla özetledi. Dijitalleşmeye dikkat çeken Charkin, bu konuya artık sadece yeni neslin ya da destek masası çalışanlarının anladığı bir bilinmezmiş gibi bakılamayacağını; yayıncılığın odağını yatırım, strateji ve risk yönetimi kararlarının oluşturacağını belirtti. İsviçre'den Baobab Books'un kurucu yöneticisi ve editörü Sonja Matheson, pandemi sürecinde basılı kitapları dijital formatlarla yarışa sokmak istemediklerini dile getirdi. Bu süreçte kendi okurlarına da Kitapların kıymetinin bilinmesi gerekiyor. Yazarların, illüstratörlerin, çevirmenlerin ve yayıncıların pandemi sürecinde desteğinize ihtiyacı var. Bu destek de kitapların satın alınmasıyla mümkün olacak, mesajını açıklıkla verdiklerini anlattı. Genç öykücüler bu kez ekran başında alkışlandı! Zeynep Cemali Öykü Yarışması 2020 Online Ödül Töreni'nde konuşan Proje Başkanı, Günışığı Kitaplığı editor Müren Beykan, gençlerin yazdığı yüzlerce öyküde yılın teması çocuklukta özgürlükün nasıl işlendiğini paylaştı. Beykan, Çocukların kötü koşullarda çalıştırılması, eğitim hakkından mahrum bırakılması da çeşitli öykülerde, genç yazarları isyan ettirmiş. Okuma özgürlüğünden, eğitimde fırsat eşitliğinin özgürlük demek olduğundan, eğitimde cinsiyet eşitsizliğinin kabul edilemezliğinden söz etmişler, dedi. Ödüllendirilen ve dikkati çeken öykülerin yer alacağı Ödüllü Öyküler Kitapçığı 2020 aralık ayında yayımlanacak. Gün boyunca yoğun bir katılımla gerçekleşen konferansın tüm içeriği, Aralık'ta e-dergi Keçi'nin KIŞ 2020 sayısında yayınlanacak. Keçi e-dergi, keciedebiyat. com adresinden ücretsiz okunabiliyor. 11. Zeynep Cemali Edebiyat Günü, 2021 sonbaharında gerçekleşecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/12-punto-2022-basvurulari-basladi", "text": "TRT Sinema Müdürlüğü tarafından bu yıl 4'üncüsü düzenlenecek olan 12 Punto 2022ye başvurular bugün itibarıyla başladı. Sinema ile ilgilenen herkesin merakla beklediği, Türkiye'nin en büyük senaryo geliştirme ve ortak yapım platformu olan etkinliğe başvurular www. trt12punto. com adresinden 12 Şubat 2022 tarihine kadar yapılabilecek. Türkiye'de sinema sektörüne yönelik yapılan ilk ve tek proje olma özelliği taşıyan 12 Punto 2022 için başvurular başladı. TRT'nin 4'üncüsünü gerçekleştireceği etkinlik bu yıl da Türk ve dünya sinemasının önde gelen isimlerini bir araya getirecek. 12 Punto 2022ye uzun ve kısa metrajlı film proje başvuruları 12 Şubat 2022 Cumartesi gecesi saat 23.59'a kadar devam edecek. Başvurular sadece www. trt12punto. com adresi üzerinde yer alan başvuru formu üzerinden gerçekleştirilecek. Ön jürinin uzun metraj projeleri değerlendirmesinin ardından 12 finalist proje, 12 Nisan 2022 tarihinde açıklanacak. Uzun metrajlı film kategorisinde uluslararası jüri tarafından seçilen 12 finalist arasından 3 projeye TRT Ortak Yapım Ödülü, 3 projeye TRT Ön Alım Ödülü ve 6 projeye de TRT Proje Geliştirme Ödülü verilecek. Kısa metrajlı film proje başvuruları arasından 12 projeye ise TRT Kısa Film Yapım Ödülü verilecek. Ödül kazanan proje sahipleri 12 Nisan'da açıklanacak. Haziran ayında ise senaryo geliştirme atölyeleri gerçekleştirilecek. Çekimlerin tamamlanmasının ardından filmler TRT 2'de yayınlanacak. Türk yapımcıların düşük paylı ortak olduğu uluslararası ortak yapımlar da 12 Şubat 2022 tarihine kadar 12 Punto 2022'ye başvurabilecek. 2020'de ilk kez verilen TRT Uluslararası Ortak Yapım Ödülü ile birlikte, Türk sinemasının gerçek manada uluslararası bir kimlik kazanmasının önü de açılıyor. 2021 yılında uluslararası jüri üyeleri arasında Oscar Adayı TRT Ortak Yapımı Quo Vadis Aida? filminin yönetmeni Jasmila Zbanic, Ken Loach'un filmlerinin yapımcısı Rebecca O'Brien, Asya Pasifik Film Ödülleri Başkanı Tracey Vieira, Berlin Film Festivali Ortak Yapım Marketi Direktörü Martina Bleis ve dünyanın en önemli satış ajanslarından Memento'nun Alım Direktörü Sata Cissokho yer almıştı. Geçtiğimiz yıl etkinliğe, 500'e yakın uzun ve kısa metrajlı film proje başvuruları yapılmıştı. 12 Punto 2022'ye başvuran projeler, bağımsız ve profesyonel sinemacılardan oluşan 5 kişilik ön jüri tarafından değerlendirecek. Finale kalan projelerin ekipleri haziran ayında gerçekleştirilecek 12 Punto 2022 haftası esnasında dünyaca ünlü senaryo ve pazarlama danışmanları ile toplantılar gerçekleştirecek. Ardından projelerini uluslararası sinema sektörünün en önemli isimlerinin yer aldığı uluslararası jüriye sunacaklar. 12 Punto 2022'ye başvuracak projelerin; Ana yapımcısı Türk bir yapımcı olan uzun metrajlı film projeleri, Türk bir yapımcının düşük paylı ortak olduğu uluslararası uzun metrajlı film projeleri ve Kısa film projeleri şartlarını taşıması gerekiyor. Uzun metrajlı proje başvurularının bir yapım şirketi tarafından yapılması gerekiyor, kısa film kategorisinde ise böyle bir şart yer almıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/12-punto-2022de-oduller-sahiplerini-buldu", "text": "Sinema sektörüne yeni bir soluk kazandırmak amacıyla TRT tarafından bu yıl dördüncüsü düzenlenen 12 Punto 2022, ödül töreniyle sona erdi. Törende konuşan TRT Genel Müdürü Mehmet Zahid Sobacı, Türkiye'nin kamu yayıncısı olarak, biz sinemaya desteğimizi her zaman sürdürecek; kıymetli hikayelerin ve yeteneklerin keşfedilmesi ve yolunun açılması için var gücümüzle çalışmaya devam edeceğiz, dedi. Bu yıl 19-26 Haziran tarihleri arasında, 16 farklı ülkeden katılımla üç ayrı platformda düzenlenen senaryo geliştirme ve ortak yapım platformu olan 12 Punto 2022, ödül töreni ile sona erdi. TRT 2'den canlı yayınlanan ödül törenine; TRT Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Albayrak, TRT Genel Müdürü Mehmet Zahid Sobacı, Cannes büyük ödülü Altın Palmiye'yi kazanan Hüzün Üçgeni filminin yapımcısı Philippe Bober, yönetmen Eliah Suleiman, Saraybosna Film Festivali'nin Direktörü Jovan Marjanovic, Avrupa Film Akademisi Başkanı Mike Downey ile Türk ve dünya sinemasından önemli isimler katıldı. Felsefesi, amacı ve kapsamının özgünlüğü ile çok kısa bir sürede sinema endüstrisinin yakından tanıdığı bir markaya dönüşen 12 Punto'nun, TRT ailesi olarak herkesin gurur duyduğu bir platform olduğunu söyleyen Sobacı, Senaryo aşamasından itibaren hikayenin ele alınarak geliştirilmesine, projelendirilmesine, prodüksiyon süreçlerine, festival ve dağıtım aşamalarına, uluslararası bağlantılarına kadar her adımda ona eşlik etmek ve destek olmak, 12 Punto'nun en istisnai özelliği. Ayrıca, 12 Punto dünya sinemasına damga vuran isimlerle gençleri bir araya getirerek yol açan, öğreten, sinemaya yeni isimler kazandıran ve ortak yapımlar, ortak başarılar, ortak sevinçler üreten güçlü bir zemin. Her yıl 12 Punto'ya yeni bir katman ekliyor ve etkinliğimizi sinemanın bütününe hakim olan bir yapıya kavuşturuyoruz. Bu yıl da '12 Punto Meetings' adı altında bir ortak yapım marketi düzenledik. Dünyadaki önemli festivallerin ve film kuruluşlarının yöneticileri, 12 finalist proje üzerine görüşmeler yapmak için İstanbul'a geldi. Ümit ediyoruz ki, 12 projemiz ileride oluşacak ortaklıkların ilk temellerini bu toplantılarda attılar, dedi. Bu yıl 12 Punto'ya 134 uzun metraj film projesinin başvurduğunu söyleyen Sobacı, Türk sinemasından 5 kişilik ön jürinin seçtiği 12 finalist proje, bir hafta boyunca dünyanın en önemli senaryo ve pazarlama-sunum danışmanlarından dersler aldı. Projelerini, senaryolarını geliştirdiler; filmlerini yatırımcılara, fonlara, jürilere en çarpıcı biçimde sunmanın püf noktalarını öğrendiler. Ve bir haftanın sonunda, dünyanın en önemli sinemacılarından oluşan 5 değerli isme projelerini sundular. 12 Punto'nun kapsamında yalnızca uzun metraj filmler değil, kısa filmler de ayrıcalıklı bir yere sahip. Bu yıl, başvuru yapan 370 kısa film projesinden, jürimiz 12 kısa filmi TRT Kısa Film Yapım Ödülü'ne layık gördü. Kısa filmlerin uzun yolculuğunda yanlarında olmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. şeklinde konuştu. Final töreninde dünya sinemasının önemli beş isminden oluşan jüri üyelerinin; TRT ortak yapımı Burası Cennet Olmalı filminin yönetmeni Elia Suleiman, Eurimages'ın direktörü Susan Neiman-Baudais, TRT ortak yapımı Hüzün Üçgeni filminin yapımcısı Philippe Bober, Saraybosna Film Festivali'nin direktörü Jovan Marjanovic ve Venedik Film Festivali programcısı Paolo Bertolin'in değerlendirmeleri sonucu; iki projeye Uluslararası Ortak Yapım Ödülü, üç projeye TRT Ortak Yapım Ödülü, üç projeye TRT Ön Alım Ödülü ve altı projeye verilen Proje Geliştirme Ödülleri açıklandı. TRT Ortak Yapım Ödülleri, TRT Ön Alım Ödülü, Proje Geliştirme Ödülü ve TRT Uluslararası Ortak Yapım Ödülleri; TRT Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Albayrak, TRT Genel Müdürü Mehmet Zahid Sobacı, TRT Genel Müdür Yardımcısı Muhammed Ziyad Varol ile jüri üyelerinden Jovan Marjanovic, Philippe Bober ve Elia Suleiman tarafından kazanan projelerin sahiplerine verildi."} {"url": "https://gazetesanat.com/12-punto-trt-senaryo-gunleri-basladi", "text": "TRT'nin bu yıl üçüncüsünü gerçekleştirdiği 12 Punto TRT Senaryo Günleri dünyanın önemli sinemacılarının katılımıyla başladı. Sinema ile ilgilenen herkes için okul olma özelliği taşıyan 12 Punto, bu yıl da sinema ustalarını bir araya getirerek Türk sinemasına katkı sağlayacak. Dünyadan da önemli isimlerin katılacağı 12 Punto'da paneller, masterclasslar, söyleşiler ve sunumlar gerçekleştirilecek. Sinema ile ilgilenen herkesin merakla beklediği 12 Punto TRT Senaryo Günlerinin etkinlik takvimi açıklandı. Bu yıl üç ayrı platformda gerçekleştirilecek 12 Punto TRT Senaryo Günlerinde, uluslararası birçok etkinlik ve toplantı çevrim içi yapılacak. Bu çevrim içi etkinliklerin bir bölümünü izleyiciler sosyal mesafeye uygun bir biçimde İstanbul Feriye Sineması'nda izleyebilecek. TRT 2, 22-29 Haziran tarihleri arasında 12 Punto TRT Senaryo Günlerine özel olarak her akşam canlı yayınları ve özel içerikleriyle sinemaseverleri ekran başına çağıracak. Saat 19.00'da başlayacak yayınlarda 12 Punto'da Neler Oluyor? ve 12 Punto'da Yarın isimli programlar etkinlikle alakalı bilgi akışı sağlayacak. 12 Punto Film Saati kuşağında Nuri Bilge Ceylan'ın her biri bir yönetmenlik dersi niteliğindeki kamera arkası belgeselleri gösterilecek. Ahlat Ağacı filminin kamera arkası görüntülerinden oluşan 3 bölümlük Ahlat'ın Yolculuğu ve Kış Uykusu filminin kamera arkası görüntülerinden oluşan Uzun Sürmüş Bir Kış belgeselleri TV'de ilk kez TRT 2'de gösterilecek. 12 Punto Film Saati kuşağında TRT Ortak Yapımı filmler Honeyland, Kapan ve Odaklan Babaanne gösterimleri olacak. Her akşam özel röportajlar ve masterclasslar'ın da yer alacağı program, 29 Haziran Salı akşamı yayınlanacak kapanış programı ile son bulacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/12-punto-trt-senaryo-gunlerinde-oduller-sahiplerini-buldu", "text": "TRT'nin bu yıl 3'üncüsünü gerçekleştirdiği 12 Punto TRT Senaryo Günleri ödül töreni ile sona erdi. Törende konuşan TRT Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü İbrahim Eren, 12 Punto ile seçtiğimiz filmleri, önümüzdeki yıl tamamlandığında Türkiye'nin Oscar adayı olarak göreceğiz, dedi. Bu yıl 22-29 Haziran tarihleri arasında, 9 farklı ülkeden katılımla 3 ayrı platformda düzenlenen 12 Punto TRT Senaryo Günleri ödül töreni ile sona erdi. TRT 2'den canlı yayınlanan ve TRT Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü İbrahim Eren'in ev sahipliğinde düzenlenen ödül törenine Oscar Adayı TRT Ortak Yapımı Quo Vadis Aida?nın yönetmeni Jasmila Zbanic, Oscar adayı TRT destekli Makedonya yapımı Honeylandin yönetmenleri Tamara Kotevska ve Ljubomir Stefanov ile Türk ve dünya sinemasından önemli isimler katıldı. 12 Punto'nun sadece Türkiye'de değil uluslararası alanda bir marka haline geldiğini söyleyen Eren, Bu organizasyonun diğer festivallerden farklı bir yapısı var. Sadece ödül vermek, destek vermek değil, her aşamasında takip ettiğimiz projeler oldu. Geçen sene Karlovy'de destek verdiğimiz film bu sene Macaristan'da ana yarışmaya kaldı. Onu da gelecek sene Macaristan'ın Oscar adayı olarak görmeyi umuyorum. 12 Punto ile seçtiğimiz filmleri, önümüzdeki yıl tamamlandığında Türkiye'nin Oscar adayı olarak göreceğiz, dedi. TRT'nin 1964'te kurulduğu günden beri bağımsız sinema ve Türk sinemasına destek verdiğini, ancak uluslararası festivallerde bir paydaş olmasının ve bu festivallerde katılımcının ötesine giden bir ilişki içerisinde olmasının çok eskiye dayanmadığını belirten Eren, Bugün burada iki kıymetli misafirimiz var; 'Honeyland' filminin yönetmenleri Ljubomir, Tamara ve 'Quo Vadis, Aida?'nın yönetmeni Jasmila buradalar. Her ikisi de Oscar'a aday oldular. Sarajevo Film Festivali ile başladığımız destek yolculuğumuz üç sene önce 12 Punto TRT Senaryo Günleri çatısı altında birleşti. TRT'nin bugüne dek 60 yıllık birikimi ve Türk sinemasının dünyada geldiği nokta birleşerek 12 Punto TRT Senaryo Günleri'ni oluşturdu, şeklinde konuştu. TRT'nin destek verdiği filmlerin geçtiğimiz yıl 200'den fazla festivalde yarışarak 140'tan fazla ödül aldığına değinen Eren, Bunların hepsi bizim için gurur vesilesi. 2017'de destek verdiğimiz filmler geçen sene Oscar adayı olmuştu. Ben inanıyorum ki 12 Punto'da seçtiğimiz filmler de sadece Akademi Oscar ödüllerinde değil, dünyanın en büyük, en seçkin festivallerinde de ödül alacak, finale kalacak, dedi. 12 Punto'da bu sene bütün jüri üyelerinin kadınlardan oluşmasının bir sebebi olduğunu belirten Eren, Sinemada, uluslararası festival filmlerinde, bağımsız sinemada kadınların rolü her zaman çok büyük. Biz Türkiye'de de kadın sinemacıların artmasını istiyoruz. Jürinin hepsi kadındı ama ödül alanlarda kadınların ağırlığı daha azdı. Ben inanıyorum ki önümüzdeki dönemde etkinliğe yarışmacı olarak daha fazla kadın senarist ve yönetmen katılacak. Jürinin bu şekilde seçilmesi bir nevi kadınlarımızı sinemaya teşvik etmek amaçlı ifadelerine yer verdi. Final töreninde bu yıl tamamı kadınlardan oluşan dünya sinemasının önemli beş ismi; Oscar Adayı TRT Ortak Yapımı Quo Vadis Aida? filminin yönetmeni Jasmila Zbanic, Ken Loach'un yapımcısı Rebecca O'Brien, Asya Pasifik Film Ödülleri Başkanı Tracey Vieira, Berlin Film Festivali Ortak Yapım Marketi Direktörü Martina Bleis ve dünyanın en önemli satış ajanslarından Memento'nun Alım Direktörü Sata Cissokho'nun yer aldığı jürinin değerlendirmesi sonucu; iki projeye Uluslararası Ortak Yapım Ödülü, dört projeye TRT Ortak Yapım Ödülü, dört projeye TRT Ön Alım Ödülü ve dört projeye verilen Proje Geliştirme Ödülleri açıklandı. TRT Ortak Yapım Ödülleri, TRT Ön Alım Ödülü, Proje Geliştirme Ödülü ve TRT Uluslararası Ortak Yapım Ödülleri; TRT Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü İbrahim Eren, TRT Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Alcan, TRT 1 Kanal Koordinatörü Cemil Yavuz, TRT Sinema Müdürü Faruk Güven ve jüri üyesi Jasmila Zbanic tarafından kazanan projelerin sahiplerine verildi."} {"url": "https://gazetesanat.com/13-medeniyetin-sahidi-amasya-ve-tarihi", "text": "Merhaba değerli okuyucular. Dünyanın en güzel misket elması, Kral Kaya Mezarları, Ferhat ile Şirin Efsanesi, Kurtuluş savaşı'nın önemli adımını teşkil eden Amasya Genelge'si, Maydonoz / Madenüs köprüsü, Osmanlı şehzadeleri, kısacası 7 bin yıllık tarihi ile Anadolu'nun tarihi kadar eski olan Amasya ve tarihi hakkında bildiklerimi bu hafta sizler için derleyerek yazıyorum. Emin olun, bu yazıyı hazırlamak zaman ve emek gerektirdi. Amasya'nın tarihi, Kalkolitik çağdan çok daha önce başladığından Anadolu'da geçmişten günümüze şahitlik eden birçok eser ve iz bulunmaktadır. Amasya şehri, Mezopotamya yazılı belgelerinde Hatti Ülkesi olarak bilinen Anadolu'da güçlü bir uygarlık kurmuş olan Hattilere ait önemli yerleşimlerden biri idi. Roma İmparatorluğu döneminde ise eyalet statüsünde olan Amasya, aynı zamanda eyaletler arası yol sisteminin de merkezi konumuna gelmiştir. Karadeniz bölgesinde yer alan, İç Anadolu'ya gayet yakın, etrafı dağlarla kaplı küçük şehirlerimizden biridir Amasya. Özellikle Kral mezarları, şehrin içinden geçen Yeşilırmak ve eski evleri ile ünlüdür. 7 bin yılın üzerindeki eski tarihi boyunca bilim adamları, sanatkarlar, şairler yetiştirmiştir. Osmanlı şehzadelerinin eğitim gördüğü bu şehrin kirazı, şeftalisi ve bamyası, gezip görülecek pek çok tarihi ve doğal güzelliği bulunduğunu da ayrıca eklemeliyim. Ülkemizin sınırları içinde en yüksek ve en düşük hava sıcaklıklarının bu şehirde gözlemlendiğini duymuş muydunuz? Belki de bu sebepten Roma Dondurması ile meşhurdur. Barış Manço' nun Dağlar Dağlar şarkısının sözlerini Amasya'da askerlik yaparken bu şehri çevreleyen dağlara hitaben yazdığı rivayet edilmektedir. Antik Amasya Kenti'nin su ihtiyacını karşılamak üzere, Ferhat ile Şirin Efsanesine konu edilmiş olan, halk arasında ki isimiyle Ferhat Su Kanalı bu şehirde yapılmıştır. Bu kanalın tarihi, gerçekten çok ama çok eskilere dayanmaktadır. Geç Hellenistik dönem, Erken Roma Dönemi hatta İsa Peygamber dönemiyle dahi ilişkilendirilmektedir. Kanalın bulunduğu mevkide, Ferhat ile Şirin Müzesi bulunmaktadır. Bu müzede ise Ferhat ile Şirin'in yanı sıra Mimar Sinan ile Mihrimah Sultan, Romeo ve Juliet'ten Leyla ile Mecnun'a, Kerem ile Aslı'dan Mevlana Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre'nin ilahi aşkına kadar birçok efsanevi aşka atıfta bulunulur. Gururla söylemeliyim ki, Amasya ilimiz ikinci fetret devri denilebilecek Ulusal Kurtuluş Savaşında da kurtuluş mücadelesinin önemli bir ilkesi olan Ulusun bağımsızlığını ancak ulusun azim ve kararı kurtaracaktır kararının alındığı merkez olması açısından da tarihi bir görev üstlenmiştir. Büyüleyici atmosferi olan, emekli olduktan sonra yerleşilebilecek Amasya ilimizde, koruma altında olan irili ufaklı bilinen 21 Kral Mezardan sadece birkaç tanesi günümüzde hayatta kalmayı başarabilmiştir. Halkın, Maydonoz ya da Madenüs diye isimlendirdiği köprü bir çok kez sel sularıyla boğuşup zarar görmüştür. Roma Döneminde yapılmış ahşap bir köprü iken Osmanlı döneminden sonra betondan yapılmıştır. Gezmeniz, mutlaka görmeniz gereken yerlerden bir diğeri ise Amasya'da yaşamış olan şehzadelerin, aslına uygun resimlerinden yola çıkarak yaptırılan heykelleri ve kendi dönemlerini yansıtan kıyafetlerin sergilendiği Şehzadeler Müzesidir. Amasya Arkeoloji Müze bahçesi içerisinde ise Hitit, Helenistik, Roma, Bizans, İlhanlı, Selçuklu ve Osmanlı Dönemlerine ait taş eserler sergilenmektedir. Onüç farklı medeniyete ait arkeolojik ve etnografik sergilenen eserlerin sayısı yaklaşık 24 bini bulmaktadır. Aynalı mağara, Amasya' da yaşadığına inanılan, Hz. İsa'nın on iki havarisinden biri olan Mitra Rahibi TES'in anıtsal mezarı, duvarlarda yer alan renkli resimleri ile bezendiğinden Hristiyanlık dünyası adına oldukça önemli ziyaret yerlerinden biridir. Kayın, Sarıçam, Sedir, Kestane ağaçlarından kısa da olsa, bahsetmeden geçemedim. Doğa yürüyüşü ve inziva için oldukça uygun alanlardan biri olduğunu düşünüyorum. 7 bin yılın üzerindeki eski tarihi boyunca krallık başkentliği yapmış, bilim adamları, sanatkarlar, şairler yetiştirmiş Amasya hakkında, Kral Kaya Mezarları'ndan Şehzadeler Müzesi'ne kadar görmeniz gereken yerleri sizler için derledim. Karadeniz' in en güzel şehirlerinden Amasya, tarihler ve çağlar boyunca yaşananların izini taşıyan, tarihi eser ve mekanlarla dolu bir belde olmuştur. Onlarca tarihi eserin bulunduğu ancak sizler için sadece bir kaçını tanıtmaya çalıştığım bu yazı ile ilgili görüş ve önerilerinizi bekliyorum. Yeniden görüşene dek yüzünüzde gülümseme ve mutluluk eksik olmasın. Hoşçakalınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/13-uluslararasi-istanbul-opera-festivali-saraydan-kiz-kacirma-operasi-ile-sona-erdi", "text": "Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü tarafından 13'üncüsü düzenlenen Uluslararası İstanbul Opera Festivali, AKM'de sahnelenen Saraydan Kız Kaçırma temsili ile sanatseverlere veda etti. Bir festival geleneği olarak düzenlendiği ilk yıldan bu yana her yıl festivalde sahnelenen Wolfgang Amadeus Mozart'ın Saraydan Kız Kaçırma operası, 13. Uluslararası İstanbul Opera Festivali'nin de kapanış eseri oldu. Bestesi Wolfgang Amadeus Mozart'a ait eser, Caner Akın'ın rejisiyle İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelendi. Klasik haline sadık kalınarak küresel salgına göndermelerin yapıldığı farklı bir reji ile sunulan eser, sanatseverlerin beğenisini kazandı. Orkestra Şefi Zdravko Lazarov yönetimindeki İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası'nın sanatçılara eşlik ettiği temsilde, ünlü balet Tan Sağtürk eserin koreografisine, Olcay Engin Kaymaz dekor ve kostüm tasarımına, Taner Aydın ise ışık tasarımına imza attı. Saraydan Kız Kaçırma operasında Belmonte rolünde Ufuk Toker, Osmin rolünde Umut Tingür, Konstanze, rolünde Ceren Aydın, Blondchen rolünde Işılay Meriç Karataş, Pedrillo rolünde Serkan Bodur, İstanbul Devlet Opera Balesi Korosu eşliğinde sahnede yer aldıılar. 13. Uluslararası İstanbul Opera Festivali kapsamında sahnelenen 7 Tenor Konseri, Tosca, IV. Murat, Carmen ve Saraydan Kız Kaçırma operaları sanatseverlerin zihinlerinde unutulmaz anlar bıraktı."} {"url": "https://gazetesanat.com/14-metin-altiok-siir-odulu-icin-basvurular-basladi", "text": "Bu yıl 14'üncüsü verilecek olan Metin Altıok Şiir Ödülü için başvurular başladı! Katılım için son başvuru tarihi ise 15 Şubat 2021. Şair Metin Altıok'un anısına Kırmızı Kedi Yayınevi'nin Zeynep Altıok'la birlikte düzenlediği yarışmanın seçici kurulu Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz, Eray Canberk, Ali Cengizkan, Haydar Ergülen, Şükrü Erbaş ve Salih Bolat'tan oluşuyor. Adaylar, 15 Şubat 2021 Pazartesi gününe kadar 2020 yılı içerisinde yayımlanmış şiir kitaplarını 9 kopya olarak iletişim bilgileriyle birlikte Kırmızı Kedi Yayınevi'ne göndererek başvurularını yapabilirler. Ödülün veriliş yeri ve tarihi daha sonra açıklanacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/145-olum-yil-donumunde-kierkegaard-ve-felsefesi", "text": "Danimarkalı Soren Kierkegaard. Felsefe düşünürü, belki bir din adamı ve din düşünürü; fakat her şeyden önce varoluşsal felsefenin öncüsü, atası sayılır. 19. yüzyıl felsefesinin ileri gelen isimlerinden olan düşünürün fikirleri özellikle 20. yüzyılda kendisine çok fazla yer bulacaktır. Kierkegaard'un ailesinin maddi sıkıntıları olmayan, hatta zengin diyebileceğimiz bir yapısı vardı. Ailenin 7. çocuğu olarak dünyaya geldi. Kierkegaard'un şanssızlığı ise, ölümün sürekli etrafından ayrılmaması idi. Öyledir ki 22 yaşına geldiğinde 6 kardeşinin 5 tanesi ölmüştür ve bu durum sonradan Kierkegaard'un Absürdizmin temellerini kadar atacağı felsefesini muhakkak ki derinden etkileyici sebeplerin başında geliyordu. Hayatı zorlayıcı olaylar ile dolu değildi, çocukluğunda müthiş travmalar da yaşadığı söylenemez ve bunların söylenemeyeceği gibi kolay bir çocukluk geçirmiş olduğu da pek dillendirilemez. Babası Michael Kierkegaard fazlasıyla otoriter, baskın yapıda olan dindar bir protestandı. Öğrencilik yıllarında din ve tanrı kavramlarını sorgulayıp biraz uzaklaşmış olsa da, özellikle babasının ölümünün etkisiyle olacak ki protestanlığa tekrar sıkı sıkıya bağlandı fakat bu tamamen bireyci bir yaklaşım ve bağlanmaydı. Sonralarda da bu bireyciliğin etkisini kendi felsefesinde ve dini kurumlara olan düşmanlığıyla bize hissettirecektir. Kierkegaard'un egzistansiyalizmin öncüsü olması, teknik olarak ismini vermesinden kaynaklı değildir. Sorduğu sorular, izlediği metotlar ve savunmaları daha sonraları 20. Yüzyılda Sartre gibi varoluşçuları derinden etkilemiş ve aslında bir nevi bu durumdan kaynaklı olarak varoluşsal düşüncenin öncüsü olarak adlandırılmıştır. Daha önce de söylediğim gibi, Kierkegaard'un asıl vücut bulduğu zaman 20. yüzyıldır. Hegel'e olan bu karşıtlığı aslında felsefesinin ve fikirlerinin temellerini de oluşturur. Hegel'in objektif yaklaşımları, Kierkegaard'un Hegel'e saldırgan bir şekilde yaklaşmasına sebep olmuş ve birey temelli felsefesinin mihenk taşını oluşturmuştur. İncelendiğinde Kierkegaard'un felsefenin temelinin büyük bir kısmında kaygı kavramı yatar. Her seferinde neyi seçersek seçelim, tüm seçimlerimizin sonunda küçük de olsa büyük de olsa bir pişmanlık yaşayacağımızı söyler. Bu kaygı kavramının getirisi olarak da modern hayata ve getirdiği değerlere çok eleştirel yaklaşmıştır. Aşk, kariyer, yükselme gibi günümüzde de egemenliğini kaybetmemiş olan kavramların hepsine saldırıp tiye almıştır. Hayatın bir anlamı ve amacı olduğu düşüncesini sıklıkla eleştirir ve ciddiye almaz. Büyüyüp gözlerimi açtım, gerçek dünyayı görünce gümeye başladım ve hala gülüyorum diyip, bu tiye alımlarla da Absürdizmin tohumlarını yavaş yavaş atmaya başlar. Absürdizm, insanlığın evrende bir anlam bulmasına yönelik uğraşlarının boşa bir çaba olduğunu ve önünde sonunda bu anlam uğraşının başarısız olacağını söyler. Daha sonraları bu kavramı Albert Camus ele alacak ve Sisifos Söyleni'yle Absürdizm vücut bulmaya başlayacaktır. Kierkegaard'un babası Michael Kierkegaard, oğlunun bir din adamı olmasını istediğinden dolayı ona verdiği eğitimi de bu yönde şekillendirmiş ve onu bu yöne sürüklemiştir. Yukarda da bahsettiğim gibi Hegel'in ve üniversitede aldığı eğitimlerden de kaynaklı zaman zaman dinden soğumalar yaşamış olsa da en sonunda inançlı, dindar bir protestan olarak şekil bulmuştur. Faith Leap kavramı onun felsefesinde çok önemli bir yer tutar. Tanrıyı bilmek için bir inanç sıçraması yapmak gerekir. Burada bahsedilen sıçrama akıl ya da bilgi ile değil, tamamen inanç ve irade kaynaklıdır. Böylelikle Kierkegaard, felsefesinin temeline inanç kavramını koyar. Akıl ile, mantıksal sorgulamalar ile tanrının varlığına ulaşılamayacağını, tanrının asla bilinemeyeceğini ve bunu kanıtlamak için verilen uğraşın da boşa zaman kaybı olduğunu sıklıkla söyler."} {"url": "https://gazetesanat.com/17-tudem-edebiyat-odulleri-sahiplerini-buldu", "text": "2003'ten bu yana Türkçe çocuk ve gençlik edebiyatına çağdaş ve özgün eserler kazandıran Tudem Edebiyat Ödülleri'nin 2020 yılı ödül töreni töreni, pandemi nedeniyle düzenlenemedi. Yarışmada dereceye giren eserlerin sahiplerine ödülleri posta yoluyla ulaştırıldı. Çocuk edebiyatı alanında resimli kitap dalında, yetişkin edebiyatı alanında ise roman dalında düzenlenen 17. Tudem Edebiyat Ödülleri'nde dereceye giren isimlere, İzmirli heykeltıraş Ozan Ünal'ın tasarladığı heykelciklerin yanı sıra birinciye 10.000 TL, ikinciye 7.500 TL, üçüncüye ise 5.000 TL para ödülü verildi. Tudem Yayın Grubu'nun 35 yıllık yayıncılık birikiminin en değerli meyvelerinden biri olan Tudem Edebiyat Ödülleri, tarafsız duruşu, nitelikli eserleri ön plana çıkaran yapısıyla edebiyat dünyasının önemli referanslarından biri olma özelliğine sahip. Gazete Sanat olarak ödül alan yazarları kutluyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/19-tudem-edebiyat-odullerine-basvurular-basladi", "text": "Çocuk ve gençlik edebiyatımıza özgün ve çağdaş eserler kazandırmak amacıyla 2003 yılından bu yana gerçekleştirilen Tudem Edebiyat Ödülleri, 19. yılında çocuk edebiyatı alanında resimli kitap dalında verilecek. Yazar ve çizerlerin resimli kitap üretimini teşvik etmek ve resimli kitap türünün gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla düzenlenen yarışma; eserlerini yayımlatma imkanı arayan yazar ve çizerler için de büyük fırsat sunuyor. 19. Tudem Edebiyat Ödülleri'nin seçici kurul üyeleri, çocuk edebiyatımızda resimli kitap kültürünün yerleşmesine ve uluslararası alanda önem kazanmasına büyük emek veren yetkin isimlerden oluşuyor. Aralarında yazar, çizer, grafiker, akademisyen, telif hakları ajans yöneticisi gibi farklı disiplinlerden gelen nitelikli kişilerin görev alacağı Tudem Edebiyat Ödülleri'nin 2021 seçici kurulunda; Ayla Çınaroğlu, Zeynep Özatalay, M. Korkut Öztekin, Nazlı Gürkaş ve Tülin Kozikoğlu yer alıyor. Yarışmada birinciye 10.000 TL, ikinciye 7.500 TL, üçüncüye 5.000 TL para ödülünün yanı sıra, İzmirli heykeltıraş Ozan Ünal tarafından tasarlanan ödül heykelleri takdim edilecek. Son katılım tarihi 1 Kasım 2021 olan 19. Tudem Edebiyat Ödülleri'nde dereceye giren eserlerin Nisan 2022'de duyurulması öngörülüyor; ödüle değer görülen dosyaların, yayın grubunun Uçanbalık markası tarafından yayıma hazırlanması planlanıyor. Tudem Yayın Grubu'nun 37 yıllık yayıncılık birikiminin en değerli meyvelerinden biri olan Tudem Edebiyat Ödülleri, tarafsız duruşu, nitelikli eserleri ön plana çıkaran yapısıyla edebiyat dünyasının önemli referanslarından biri olma özelliği taşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/19-yuzyil-sanatinin-uyanmak-istemedigi-essiz-ruyasi-vincent-van-gogh", "text": "Art izlenimcilik dendiğinde sıralamanın en başlarında saydığımız Vincent Van Gogh, gerçekçi dünyayı alıp eserlerine kendi kişiselliğini katan ve kesin nesnelliğe mesafeli yaklaşımını hayal dünyasıyla harmanlayarak bize çağdaş sanatı özgünlüğüyle sunan bir ressam. İzlenimciliğin devamı niteliğinde olan bu akım aslında onun belli başlı kurallarına karşıt olarak doğmuş ve çağdaş sanatın doğuşuna önayak olmuştur. Van Gogh yirminci yüzyıl sanatı için de başlangıç noktaları sağlayan bu akımı özgünlüğüyle sunarak adından çokça söz ettiriyor. Akıllara gelen ilk isim olmayı dahi başarıyor hatta. Hayatı zihinsel rahatsızlıklarla ve trajedilerle dolu geçmesine rağmen Batı dünyası sanat tarihinin en tanınmış ve en etkili şahsiyetlerinden biri olmayı başarmıştı. Çünkü akıl hastalığı onun benzeri görülmemiş eserler üretmesine engel değildi. Sanatın insanlara güzellik ve estetikten daha fazlasını vermesi gerektiğini düşünen ressam ilk eserlerine karanlık bir temayla başlamıştı. Günde bir iki eser satabiliyor ve o dönemde sattığı eserler beş para etmiyordu. Vincent Van Gogh bu karanlık öğeler ile günlük yaşamdan bir kesintiyi melankolik bir unsur olarak sunmuştur. Figürlerin yüz ifadeleri, buruşuklukları ve pürüzlü elleri yazarın bu amacına hizmet etmektedir. Yeşilin ve kahverenginin koyu tonlarının özenle kullanıldığı tablodaki ortam loş bir özelliğe sahiptir. Resimde aydınlığı sağlayan tek unsur tavana asılı yağ lambasıdır. Resimde klasik kuralları yeren iç dünyanın ön plana çıktığı bir hava hakimdir. Resmin fazla eleştiri alması, akademik kuralları hiçe saymasından ve koyu renklerinden kaynaklanıyordu. O dönemde böyle bir resim kabul edilebilir değildi. Bu eserin ışığında da ressamın resmi buhranlı dönemlerinden birinde yaptığını anlamak zor olmayacaktır. Yine bu eser Van Gogh'un ilk önemli çalışması olarak görülmektedir. Paris'te izlenimcilerle tanışınca daha aydınlık renklere yönelen Van Gogh, daha sonra bu anlayıştan kopup yeni bir boyama tekniği geliştirmiştir. Günlük hayattan aldığı konuları en iyi şekilde ifade edebilmek için renklerden yararlanmıştır. Aynı zamanda yaşadığı psikolojik sıkıntıları resimleri yoluyla dışa vurmaya çalışır. Sanatçının eserlerini incelediğimizde çarpıcı renk anlayışının yanında, yaşamında karşılaştığı zorlukların eserlerine yansıdığını görürüz. Çoğunlukla natürmortlar ve çalışan köylülerin tasvirlerinden oluşan ilk çalışmalarında daha sonraki eserlerinin ayırt edici niteliği olan canlı renkler görülmez. 1886 yılında taşındığı Paris'te, izlenimci hassasiyete karşı tepki gösteren ve aralarında Emile Bernard ile Paul Gauguin'in de bulunduğu avangart üyeleriyle tanıştı. Çalışmaları geliştikçe natürmortlara ve yerel manzaralara yeni bir yaklaşım getirdi. Resimlerinde daha parlak renkler kullanmaya başladı ve daha sonra 1888'de Fransa'nın güneyinde kaldığı Arles'te ustalaşacağı kendine özgü bir üslup geliştirdi. Bu dönemde zeytin ağaçları, serviler, buğday tarlaları ve ayçiçekleri de tuvallerine konu olmaya başladı. Eserlerinde daha canlı renkler ve Van Gogh sarısı olarak anılmaya başlayan sarı rengini yoğunlukla kullanmaya başlayan ressam bu eserinde de yine hüznü ve yalnızlığı simgeliyor. Resimde geniş tarladan üç farklı yol ayrılır ve ufku belli olmayan karanlık bir gökyüzünün kapılarını aralar bize. Ölümünden kısa bir süre önce ressam bu eserinin keder ve sonsuz bir yalnızlık izlenimi verdiğini kabul etmiştir. Psikolojik sorunları olan ressam fiziksel sağlığını ihmal etti ve hiç önem göstermedi. Hatta belki şifa bulurum diye atölyesinde yerde bulduğu pisliği ve de boyayı yediği bilinmektedir. Hayranlık duyduğu Gauguin ile yılbaşı zamanı bir tartışma yaşamış ve öfke nöbeti sonucu kulağını kesmiştir. Daha sonra bir dönem Saint-Remy olmak üzere akıl hastanelerinde yatmıştır. Vincent kulağını kestikten henüz birkaç gün sonra yattığı hastane odasının doğuya bakan penceresinden görünen Saint-Remy-de-Provence köyünün gün doğuşundan hemen önceki görünüşünü resmetmiştir. Yıldızlı Gece adını verdiği bu eser onun en ünlü eserlerinden biridir. Mavi ve sarı tonlarının dengeli bir şekilde işlendiği bu ölümsüz eserde girdaba kapılan bir gökyüzü, kendine has bir dinginlikle öylece duran yıldızlar, geceyi aydınlatan ay, huzur içinde uykuya dalmış bir köy ve upuzun bir servi ağacı göze çarpar ancak manzara odanın penceresinden görülen gerçek bir görüntü olsa da sanatçı resmi yaparken gerçeğe pek sadık kalmış sayılmaz. Resimde görünen köy ve kilise kulesi tamamen sanatçının hayal gücüdür. Resmin neden bu kadar büyük bir etkiye sahip olduğunu anlamak için onun nasıl bir bağlam içinde yapıldığını, resmin içeriğini ve sonraki asırlarda sanatçılar üzerinde bıraktığı etkiyi de incelemek gerekir. Bunlarla beraber çok sayıda manzara, portre ve otoportre eserleri de bulunuyor. Çizdiği aile portreleri arasında Roulin Ailesi bilindik eserleri arasındadır. Joseph Roulin, eşi Augustine ve üç çocukları Armanda, Camille ile Marcelle'i betimleyen resimler Van Gogh Arles'te yaşarken yapılmıştır. Ressam portre yapmaktan çok hoşlansa da gerek finansal gerekse diğer nedenlerden model bulmakta zorlanıyordu. Dolayısıyla tüm ailenin resmini yapabilmek onun için büyük bir nimetti. Joseph Roulin Arles'te yaşadığı dönemde Van Gogh için sadık ve çok iyi bir dosttu. Takdir ettiği birinin resmini yapmak onun için çok önemliydi. Modellere tıpatıp benzeyen portreler yapmak yerine Van Gogh hayal gücünü sanatıyla birleştirerek resmi görenlere hissettiği duyguları aşılamayı amaçlamıştır. Roulin, Augustine ile evliydi. Armand, Camille ve Marcelle adında üç çocukları vardı. İşte bu portreler Joseph Roulin'e ve ailesine ait portrelerdir. Resimlerde her zaman olduğu gibi ana tema olarak hafif bir hüznün işlendiğini görebiliyoruz. Van Gogh sevdiği dostu Joseph Roulin'i nezaketi, hassaslığı ve sessizliğiyle işlemiştir tabloya. Roulin'in yanaklarında pembe rengi vurgular, gözlerinde ışıklar görülür ve ellerinin nazikliği de Roulin'in kişiliğini anlatır. Renk, ışık ve fırça darbeleri Van Gogh'un postacı Roulin'de gördüğü içtenlik ve zekayı gösterir. Bu seri birçok yönden benzersizdir. Dört aydan on yedi yaşına kadar değişen çocuklara sahip aile, ona hayatın birçok farklı evresindeki bireylerin eserlerini üretme fırsatı da verdi. Van Gogh, fotoğraf benzeri işler yapmak yerine, izleyiciden istenen duyguları uyandırmak için hayal gücünü, renklerini ve temalarını sanatsal ve yaratıcı bir şekilde kullandı. Onu sanata yönelten şeyin ekseriyetle yaşadığı psikolojik sorunlar ve trajik hayatı olduğu düşünülse de ona göre sanat acıyı iyileştiren değil acıyla beslenen bir şeydi. Unutulmamalıdır ki sanatçılar en önemli eserlerini tutsakken vermişlerdir. Van Gogh sayesinde sanatın yalnızca teknik ya da konu ile değil sanatsal ifade ile de var olabileceği ispatlanmış oldu ve sefalet içinde geçen bir hayat sanatın yönünü tamamen değiştirdi. Ben işime ruhumu kalbimi verdim, bu süreçte de aklımı kaybettim. Harika! Okurken sanki ressamın yanıbaşında onu gözlemliyormuşum gibi hissettim. Betimlemeler ve tasvirler beni yazının akışına kaptırdı. Çok başarılı bir yazı olmuş. Yazanın ellerine sağlık. Devamının gelmesi dileğiyle.."} {"url": "https://gazetesanat.com/1900lerden-bize-kalan-george-orwell", "text": "Bana kalırsa Orwell, eserlerinin bu denli sığlaştırılacağını bilmiyor değilidi çünkü o, hayata atıldığı günden beri insanın içindeki ihaneti görüp onu açığa çıkarmaya çalışan, bekli de çevresi tarafından saf görülecek kadar insan odaklı biriydi. Elton Koleji'nde burslu okuduktan sonra üniversiteye devam etmeyen Orwell, kısa bir süre o dönem İngiltere sömürgesi olan Bruma'da polis teşkilatında çalıştı. Burada gördüğü acımasız uygulamalar onun zaten içinde biriktirdiği emperyalizm öfkesini daha da yükseltti. Sonrasında gazetecilik yapmaya karar veren aynı zamanda kitap eleştirmenliği de yapan yazar, zekasının yanı sıra mesleğinin de yardımıyla bugünü dünden görebilen fikirler bıraktı notlarında. Burası Londra: Yüzlerce bomba atılıyor, insanlar ölüyor, yiyecek kıtlığı yaşanıyor. Dünyanın gördüğü en vahşi savaş: İkinci Dünya Savaşı. Medya gerçeği çarptırıyor. Gelen haberlerin hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğu belirsiz. Gazeteler eleştirel bir tutum takınmak yerine lüks ürünlerin reklamlarına yer veriyor. İngilizler, bir bölük askerin tahıl ihtiyacıyla at besliyor. Savaş kimsenin umurunda değil. Bomba alarmları İngiliz halkını uyutmuyor ama insanlar garip bir şekilde buna alışmış. Savaş haberleri takip edilmiyor. Yazılı olan her şeyde sansür var. Aydınların dosyaları her geçen gün kabarıyor, her muhalif fişleniyor. Her gün tahminen binlerce insanın öldürüldüğü korkunç bir savaşın ortasında, insan hiç haber olmadığı izlenimine kapılıyor. George Orwell, Savaş Günlükleri, Günlükler 1. Şunu unutmamak lazım bir yaşamın bize bırakacağı o kadar çok şey var ki, onu okumak ve anlamak belki de sadece bir yazar olarak bize bugünün politikasını bırakan Orwell'in kısa hayatından alabileceğimiz en büyük verimdi. Geçirdiği hastalıklar ve savaş yaralarını öteye bırakırsak özellikle iş hayatının ilk yıllarında çektiği parasızlık da onu yıpratan konular arasındaydı. Ayrıca sınıf ayrımı kavramına ve üst sınıflara karşı duyduğu öfke onu sıradan insanı yazmaya, onu savunmaya ve onun için eleştirmeye iten en önemli şeylerdendi. Edebi gazeteci olan George Orwell; sade bir dil kullanımını, yazının içinde zeka pırıltıları görmeyi, aktif ve anlaşılır yazmayı tercih etti. Aynı zamanda yazarların bu tarzı benimsemeleri gerektiğini salık verdi hep. İngiliz yazar, metinlerinde yabancı kelimeler kullanmayı doğru bulmadı ve kendine has kurallar oluşturdu. Bu durum, belki de yaşamın da sıradan bir şey olduğunu bize göstermek istemesinden kaynaklanıyordu kim bilir... Ya da üst tabakanın iletişim tarzına aykırı olarak yazdıklarını herkesin anlamasını tercih etmişti, yani gerçekte savunduğu şeyi! Orwell'in İspanya'daki sosyalist örgütlerde gördüğü eşit ve insan hakları odaklı politikalar onu çok etkiledi. Kurulan düzende üstünlük bildiren ön adların ve kelimelerin kullanılmaması, piyasadaki ürünlerin halka ücretsiz dağıtılması gibi uygulamalar onun da desteklediği bir hayatın ön gösterimi gibiydi. Hayvan Çiftliğini okurken dikkat edilmesi gereken nokta onun Stalin'i ve onun kurduğu sosyalist düzeni eleştiren bir kitap olmasının çok ötesinde olduğudur. Hayvan Çiftliği Stalin'i ve sosyalizmi kötülüyor ve sistemin yürümediğini anlatıyor demek kitabı sığlaştırmaktan öteye gitmez. Öngörü sahibi olan Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü de aynı şekilde basitleştirilmemeli, her satırı altında yatan derinliklerle okunmalıdır. Hayatı boyunca tüm yazdıklarında kişisel deneyimleri ve toplumsal hayata dair gerçeklikleri anlatan yazarın sadece Stalin'e ya da Hitler'e eleştiride bulunması gibi bir şey söz konusu değil. Burada aslında onun eleştirisi insan zihninin güç kavramının bulanıklığına yenik düşmesinde temelleniyor. Burada net olan bir şey vardır ki: Orwell'in ne doğrudan Stalin ile ne de sosyalizm ile bir derdi vardı. Ölene kadar arkasında durduğu eşitlikçi hayat için dönemin dikta yönetimlerine, zafer sarhoşluğu ve devrim sürekliliği için değişen uygulamaların baskıcı ve kötü yöntemlerine yazılarında atıfta bulunmak, onları eleştirmek peşine düştüğü sıradan halk ve sıradan yaşam kavramlarına hatırlatma yapmaktı aslında. Detaylı değerlendirildiğinde, korku masalı olabilecek kadar derin bir şekilde insan bilincinin o katılaşmış yüzünü anlattığı Hayvan Çiftliği'nde Orwell, onun için söylenenlerin çok ötesinde düşünceler saklıyordu. Uzun uzadıya anlatacak çok şey var elbette ama bu cümle tüm diktatörlüklere atfen yazılmış, toplumun her hareketini izleyen ve onu elindeki tüm araçlarla yönlendirmeye çalışan bir baskıcının hikayesi. Kitapta yazar kurgudaki diktatörün kimliğinden ziyade toplum zihninin nasıl yönlendirildiği ve baskı altında tutulduğu konusuna vurgu yapıyor. Gazeteci yazar Eric Arthur Blair namı diğer George Orwell, saf ve pür yazım tarzı, kelime seçimlerindeki ve kurgularındaki çözümlemelerle, toplumsal yönelimlerin çıkış noktaları ve baskıların varabileceği olası sonuçlarla, kendi deneyimlerinden yola çıkarak oluşturduğu kurgularla; çağının ötesinde, zamansız bir yazar olmayı her zaman fazlasıyla hak etti!"} {"url": "https://gazetesanat.com/2-5-uluslararasi-istanbul-hikaye-anlaticiligi-online-festivali", "text": "Avrupa Birliği Sivil Düşün Fonu'nun Bizi Bağlayan Şeyler #iyigündekötügünde desteği ile hayat bulan 2.5 Uluslararası İstanbul Hikaye Anlatıcılığı Online Festivali, herkesin festivale erişimini kolaylaştıran bir şekilde, kültürel haklar üzerine düşünülmesine aracılık ederek, hikayeler aracılığıyla bütün canlıların birlikte iyi yaşam kültürü üzerine tohumlar serpilmesi gayesiyle ve sözlü kültürün korunmasına katkı sağlamak için perdelerini açtı. Covid-19 nedeniyle online olarak izleyicileriyle buluşan Uluslararası İstanbul Hikaye Anlatıcılığı Festivali bu yıl hikayelerin bağlayıcı gücünden ilham alarak yeni formatıyla, kültür belleğimizin en özgün eserlerinden olan hikayeler ve hikaye anlatıcılarıyla eylül ayı boyunca her perşembe, cuma ve cumartesi akşamı hikaye severlerle buluşuyor. Ayrıca, Türkiye ve dünyadan birçok hikaye anlatıcısının yanı sıra alanında uzman akademisyen, eğitmen ve araştırmacılar bir ay boyunca ücretsiz anlatı, panel ve atölye çalışmaları ile 2.5 Uluslararası İstanbul Hikaye Anlatıcılığı Online Festivali kapsamında takipçileri ile bir araya geliyor. İlk gösterimi 10 Eylül 2020 Perşembe günü Youtube üzerinden yayınlanan festival bu ay boyunca her perşembe, cuma ve cumartesi günleri ücretsiz olarak https://panel. basinlistem. com/UrlRedirect. ashx?Mail=info@gaz... adresinden takip edilebilir. - Hafta: 10 Eylül 2020 Perşembe 11 Eylül 2020 Cuma 12 Eylül 2020Cumartesi - Hafta: 17 Eylül 2020 Perşembe 18 Eylül 2020 Cuma 19 Eylül 2020 Cumartesi - Hafta: 27 Eylül 2020 Perşembe 28 Eylül 2020 Cuma 21 Eylül 2020 Cumartesi - Hafta: 1 Ekim 2020 Perşembe 2 Ekim 2020 Cuma 3 Ekim 2020 Cumartesi Paneller her cumartesi saat 16.00'da başlayacaktır. Atölyeler her cumartesi Zoom programı üzerinden ve sınırlı katılımcı ile gerçekleştirilecektir. Katılmak isteyenlerin önceden bilgi@muzipmasalcini. com adresine kayıt yaptırmaları gerekmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/2-korkut-ata-turk-dunyasi-film-festivali-gerceklesti", "text": "Kültür ve Turizm Bakanlığının çatısı altında Türk dünyası sinemasının ortak kültürel değerlerle beslenmesi amacıyla düzenlenen 2. Korkut Ata Türk Dünyası Film Festivali, sinema sektörünün paydaşlarını Türk Dünyası Sinema Zirvesi'nde buluşturdu. Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan, Sektörün paydaşlarını bir araya getirmek ve iş birliğini teşvik etmek hem sinema sanatını geliştirecektir hem de kültürel etkileşimi en üst noktaya çıkaracaktır dedi. 1 Kasım'dan bu yana 10 ülke ve yedi özerk bölge olmak üzere 17 coğrafyadan 52 filmi sinemaseverlerle buluşturan 2. Korkut Ata Türk Dünyası Film Festivali, Türk Dünyası Sinema Zirvesi'ne ev sahipliği yaptı. Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı Genel Sekreteri Sultan Raev, AK Parti Bursa Milletvekilleri Osman Mesten ve Mustafa Esgin, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, Türk dünyası ülkelerinin bakan yardımcıları, yönetmenler, senaristler, oyuncular ve yapımcıların yanı sıra çok sayıda davetlinin katıldığı zirvede, Türk dünyasının müşterek kültürel mirasının ortak yapımlara dönüşmesi konusu başta olmak üzere pek çok başlık ele alındı. TÜRKSOY Genel Sekreteri Sultan Raev de İstanbul'da attığımız tohum Bursa'da boy verdi. Festival, Türk Dünyası için eşsiz bir platform oldu. Önümüzdeki yıl Şuşa'da buluşacağız dedi. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş ise Sinema hayatın bir gerçeği, sinema hayatın bir yansıması, sinema aslında şehirlerin tanıtımı, doğal güzelliklerin tanıtımı, tarihi ve kültürel birikimin gelecek nesillere yansıtılması için de çok önemli bir araç ve biz biliyoruz ki Bursa bir film platosu diye konuştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/20-yuzyil-edebiyatinin-ana-kavrami-yabancilasma", "text": "Yabancılaşma terimine bakıldığında, kavramsal zeminini Hegel de (1770-1831) bulmaktadır. Hegel'e göre yabancılaşma, insanın gelişim sürecinin merkezi olmaktadır. Kendi dışında bir dünya yaratan sonra da bu dünyanın kendi ürünü olduğunu anlayan ruhun, yavaş yavaş dünyanın kendi dışında olmadığını kavramasıdır. Hegel yabancılaşmanın, bu kavrayışın eksikliğinin bir sonucu olduğunu söylemektedir. Georg Lukacs'ın (1885-1971) yaptığı tahliller ise yabancılaşma fenomenine farklı açılımlar sağlamıştır. Lukacs'a göre yabancılaşma, daha genel olarak, bireylerin kendi sosyal ilişkileri üzerindeki kontrol eksikliğini ifade etmektedir. Bu anlamıyla yabancılaşma, bireylerin, kendi hayatları hakkında söz sahibi olma konumlarının eksikliği anlamına gelir. Yani toplumsal sözleşme aracılığıyla toplumda ortaya çıkan özgürlük kaybı olarak tanımlar. Yabancılaşma, Erich Fromm'un (1900-1980) da ilgilendiği temel meselelerin başında gelmektedir. İnsanın yabancılaşmasını kapitalist toplumun ekonomik yapısıyla ilişkilendiren Fromm, modern endüstri toplumunda insanın, kör ekonomik güçlerin objesi haline geldiğini ileri sürmektedir. Yabancılaşmış insan, hem diğer kişilerden hem de kendisinden kopmuştur. Kendisini kendi yaşantısının merkezi olarak algılamayan yabancılaşmış birey, aynı zamanda benlik duygusunu da yitirmiştir. Her şeyi bir tüketim ürünü haline getiren yabancılaşmış insan için hayat anlamsızlaşmıştır. Fromm yabancılaşma sorununu ele alırken özgürlük konusuna da değinir. Fromm'a göre, modern insan yapay bir özgürlüğe sahiptir ve yapay bir kişiliğe bürünmüş durumdadır. Söz konusu isimler gibi daha birçok düşünür, filozof ve kuramcı yabancılaşma kavramı üzerine çalışmalar yapmıştır. Biz bu yazıda yabancılaşma kavramının 20. yy edebiyatına nasıl yansıdığını belli başlı örnekler üzerinden kısaca ele alacağız. Bu yüzyılda yazarların, insanın yabancılaşmasını, çağcıl edebiyatının ana sorunsalı olarak irdelemekte olduğu görülmektedir. Yani içerikte yabancılaşan insanı odak alan edebiyatın biçimdeki ana sorunsalı da yine yabancılaşmadır. Kafka Dönüşüm (1915) isimli kitabında, her şeyin çıkar üzerine kurulduğu ve bireyin insan olmaktan çıkartılarak hiçleştirilmeye başladığı bir dönemin analizini yapmaktadır. ''... sürekli değişen, hiç kalıcı ve samimi olmayan insan ilişkileri.'' Gregor Samsa'nın gözünden, insanoğlunun bu değişimini çarpıcı bir şekilde fiziksel başkalaşımla somutlaştırdığı görülmektedir. Kafka'nın hemen hemen bütün eserlerinde görülen yabancılaşma olgusu, onun kendi yaşamında da belirgin bir biçimde izlenmektedir. Ya da bir diğer modernist edebiyatçılardan Elias Canetti, Körleşme (1935) isimli kitabında, ontolojik yabancılaşmayı ve seküler dünyanın mekanik dinamiklerini romanın kahramanı üzerinden sergilemeye çalışmıştır. Fransız yazar ve düşünür J. Paul Sartre ise Bulantı (1938) romanında yabancılaşmayı, insanın varlık karşısındaki trajik yüzünü açığa vuran bir duygu olarak tasvir eder. Bireyin kendine yabancılaşması, romanın kahramanı Antoine Roquentin'in kendisinden üçüncü tekil kişi olarak bahsetmesiyle yüzeye çıkar: Üşüyorum, bir adım atıyorum, üşüyorum, bir adım, sola dönüyorum, sola dönüyor, sola döndüğünü düşünüyor, deli, deli miyim? Delirmekten korktuğunu söylüyor, varoluş, varoluşta küçük mü görüyorsun, duruyor, vücut duruyor, durduğunu düşünüyor, nereden geliyor o? Ne yapıyor? Gidiyor, korkuyor, çok korkuyor, ahlaksız, istek bir sis gibi, istek, tiksinti, var olmaktan tiksindiğini söyledi. Tiksiniyor mu? Var olmaktan tiksinmekten yorgun... Burada sadece yabancılaşma değil, aynı zamanda varlığın yadsınmasını, varlığa karşı bir tiksinmeyi de görmekteyiz. Bir diğer Fransız yazar Albert Camus ise, Yabancı (1942) romanında, bir arabı öldüren ama bu suçtan çok, yalnızca gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için toplum dışına itilen bir yabancıyı ele almaktadır. Kahramanın yaşama ve ölüme duyduğu kayıtsızlık, varoluşçu bir temelde ele alınırken, aynı zamanda 20. yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşmayı da okura sunmaktadır. Modernist Türk edebiyatının önemli isimlerinden Yusuf Atılgan ise, Aylak Adam (1959) isimli kitabıyla bu konulara değinen bir diğer isimdir. Romanın kahramanı, aylaklığı kendisine iş edinen, aykırı, sarhoş olup dayak yiyen, cinsel isteklerini gerçekleştiren, takıntıları olan, toplumla uyuşmak gibi bir hedefi olmayan, psikolojik sorunları olan, nevrotik ve narsist mizaçlı, entelektüel bir tip olarak karşımıza çıkmaktadır. Atılgan kahramanı üzerinden, bilinçakışı, iç monolog, iç çözümleme gibi teknikleri de kullanarak varoluş ve yalnızlaşma kavramlarını çözümlemiştir. Söz konusu örneklerden de görüldüğü gibi modern dünyanın gücü altında ezilen bir insanlık söz konusudur. Bu ezilme, bireyde yetersizlik duygusu veren büyük, anlaşılmaz bir duygusal boşlukla kendini dışa vurmaktadır. Evet, modernleşme hayatın her alanını kolaylaştırdı ama bu kolaylaştırmayla kişi benliğinden yavaş yavaş kayıplar vermeye, makineleşen çağın bir çarkı olmaya başladı. Bilgili, M. (2012). Dışavurumcu Resimde Modern İnsanın Yabancılaşması İnsan Doğası, Yabancılaşma ve Adalet Üzerine Prometheus İmgesi. Çanakkale : Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi. Kiraz, S. (2015). Kitle, Kültür, Bunalım ve Yabancılaşma. Mavi Atlas, 5, 126-147. Osmanoğlu, Ö. Hegel'den Marcuse'ye Yabancılaşma Olgusu. Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2(3), 65-92."} {"url": "https://gazetesanat.com/2010lu-yillarin-istanbulunu-ozleten-mekanlar-radyolar-muzisyenler", "text": "Kültürel belleğimizde en çok yer edinen unsurları saysak herhalde mimari ilk sıralarda yer alır. Mimariyi de daraltılıp farklı bir anlama ulaştırmaya çalışırsak; gittiğimiz mekanları önceleyebiliriz. Kent belleği de biraz bu değil midir? Şehrin dört bir yanından akın edilen merkezi bölgelerde, meydanlarda, toplanma alanlarında insanlar buluşup güzel vakit geçirirler. Farklı bir kent, köy, kasaba ya da ülkeden o şehre gelindiğinde de ilk gidilen yerler arasında yine o şehirdeki insanların uğrak mekanları yer alır. Türkiye'de bu örneği İstanbul, merkezi nokta olarak da İstiklal Caddesi, Beyoğlu olarak kodlayabiliriz sanırım. İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica tarafından yapılan ve 1928'de açılan, yapım aşamasında Türkiye'nin ilk kadın heykeltıraşlarından Sabiha Bengütaş'ın da bulunduğu Taksim Cumhuriyet Anıtı ile başlar cadde. Temellerini II. Bayezid'e, 1481'e kadar götürebileceğimiz, 1868'de ise Sultan Abdülaziz tarafından Mekteb-i Sultani adıyla kurulan Galatasaray Lisesi'ne ulaşılır ardından biraz yüründü mü. Caddeyi arşınlamayı daha da sürdürenler tünelin sonundaki ışığa, Beyoğlu Karaköy Tüneli'ne kadar gelir. Eugene Gavan adlı Fransız bir mühendisin tasarımı ve emekleriyle inşaatı 1874'te biten Tünel ile eski İstanbul'un bir diğer bölgesi Karaköy'e ulaşmanız 90 saniyedir. Kültürel bellek oluşurken mekanlar kadar sesler de çok mühimdir. İş dönüşü trafiğinden, toplu taşımada okula gitme hallerine kadar radyolar da bu sesi en çok duyduğumuz adreslerdendir. Lafı daha da uzatmadan, biraz kişisel tarih de içeren bir İstanbul 2010'ları derlemesine başlayalım. O zamanlar, hatta daha öncesinde de olup şimdi olmayan ve kültürel belleği oluşturan pek çok yer, ses, adres, eğlence mekanına kadar bir listeleme yapmaya çalıştım. O günleri özlemle ananların hala olduğunu bildiğimden, sanırım kendimizi nostaljinin tatlı ve hüzünlü kollarına bırakabiliriz. Tabii ki 2010'lardan daha eskisini yaşayanların da olduğu malum. Ancak belirttiğimiz üzere bu; biraz da içeriğin yazarının kendi kişisel derlemesi. Metallica, Jimmy Page, Robert Plant, Yavuz Çetin, Erkin Koray gibi isimlerin de bu mekanı ziyaret ettiğini söylemek gerek. 1999 depreminin ardından finansal krize giren mekansa 2006'da tamamen iflas eder. Muhteşem bir altın çağı yaşamış olan mekanın isim haklarının bırakıldığı Zeki Ateş ise mekanı yeniden canlandırma girişimlerinden hüsranla çıkar ve 2013'te aramızdan ayrılır. İnternette arattığınızda karşınıza Artık kapalı gibi hüzünlü bir bildirinin düşeceği mekanlardan biri de Leyla Teras'tır. Taksim'in en önemli eğlence mekanlarından olan Leyla Teras gelen misafirleri itibarıyla da oldukça kültürler arası bir mekandı. Yerli yabancı oldukça geniş bir yelpazede müdavimi ağırlamış olan mekan etnik müziğin, akustik konserlerin bir şölen halinde gerçekleştiği, minimal yapısı, şahane terasıyla gidenlerin gönlünde taht kurduğu bir yerdi. Balkanlardan caza, rocktan dünya müziğine birçok türde canlı müziğin gerçekleşmiş olduğu mekan, dahil olduğu binanın en üstünde olduğundan 6 kat tırmanıp da ulaşılan nadide yerlerden biriydi. Geçmişte İstiklal Caddesi'nde tarzlarından yaptıkları müziğe kadar yerel ve etnik bir hava estirmiş olan müzik grubu Light in Babylon bugün müzik kariyerine aktif olarak devam etmektedir. Müzik yolculuklarına sokakta başlayıp giderek büyüyen, daha sonra verdikleri konserlerle kendilerine özgü tarzı kabul ettirmiş olan grubun solisti Michal Elia Kamal İran kökenli, İsraillidir. Oldukça güçlü bir sese sahip olan müzisyen şarkı söylerken büründüğü kimliğiyle de etkileyici bir görünüme ulaşır. Şarkı sözlerini de bizzat kendisi yazar. Ekibin gitaristlerinden Julien Demarque Fransız, santur çalan Mete Çiftçi ise Türk'tür. İlk kez 2010 yılında İstanbul sokaklarında karşılaşan üçlü, zamanla farklı müzisyenler beraber de çalmıştır. 2013 ve 2016'da çıkardıkları iki albümle beraber varlığını sürdüren Light in Babylon da İstiklal Caddesi'ndeki sokak müziğinin en önemli temsilcileri arasındaydı. Yayın hayatına 2010'da başlayan Radyo Babylon da alternatif müziğin, radyoculuğun en önemli mümessillerinden biriydi. Kültürlerarası bir müzik dünyasının yansıtıldığı radyo, gerçekleştirdiği çeşitli etkinliklerle de dinleyicilerine şahane organizasyonlar sunmuştur. Özellikle mesai saatleri içerisinde, eve dönüş trafiğinde, toplu taşımalarda durak bir türlü gelmek bilmezken ve daha pek çok yaşam alanında dinlenerek zamanı güzelleştiren radyo, galiba oldukça sadık bir dinleyici kitlesine sahip ilk sıralardaki radyolardan biriydi. 2020'nin başı itibarıyla yayın hayatına son veren Radyo Babylon, 10 yıl boyunca şahane müzikler, kaliteli programların yer aldığı bir radyo olarak mazideki yerini aldı. Kadıköy'ün en önemli kültür değerlerinden olan Rexx Sineması'nın kapanma kararını sizler gibi ben de üzülerek öğrendim. Salgının aşılmasının ardından sinema binasının mülk sahipleriyle bu değerli kültür mirasını geleceğe nasıl taşıyabileceğimizi değerlendireceğiz. İlkin ismi Reks olan sinemanın adı önce Rex, sonra Rexx olmuştur. İnsanların buluşma noktası olarak belirleyip Rexx'in oradayım. diyerek konumlarını tariflediği mekan da geçmişten bugüne kıyıda köşeli kalmış değerli filmleri, ödüllü yapıtları yayınlamasıyla bilinen bir yerdi. Beyoğlu deyince akla gelen en sembolik isimlerden biri de Siya Siyabend idi. Zehir gibi, delip geçen sesiyle, grubun solisti Bizon Muratın İstiklal Caddesi'nde Siya Siyabend CD'leriii! diye bağırdığını hala hatırlayanlar vardır. Özellikle Beyoğlu ile ilgili daha da derinleşmek, bölgenin daha eski zamanlarını öğrenmek isteyenler ünlü denemecimizlerden Salah Birsel'in yazdığı Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu kitabını edinebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/2020-kayip-rihtim-yilin-enleri-sonuclari-belli-oldu", "text": "2020 Kayıp Rıhtım Yılın EN'leri sonuçları açıklandı. Kayıp Rıhtım'ın geleneksel okur anketinde bu yıl 11 bini aşkın kişi oy kullandı. 59 farklı kategoride onlarca seçenek ile 2020 yılının kültür dünyası mercek altına alındı. Pandemi nedeniyle yaşamın her alanında zor bir yıl geride kalırken 2020'nin kültür dünyasında neler olduğunu Kayıp Rıhtım okurlarının oyları özetledi. Edebiyattan sinemaya, televizyondan oyunlara pek çok kategoride onlarca aday karşı karşıya geldi. Oylamaya toplamda 11 bin 256 okur katıldı. Katılımcılar tüm kategorilerde toplamda 156 bin 765 farklı seçenek işaretledi. 13. yaşını geçen haftalarda kutlayan Kayıp Rıhtım, kültür ve sanat dünyasının nabzını tutmaya devam ediyor. Assassin's Creed Valhalla 742 oy 59 kategorinin tamamına ve daha detaylı sonuçlara BURADAN ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/2020-mtv-avrupa-muzik-odulleri-kazananlari-belli-oldu", "text": "2020 MTV Avrupa Müzik Ödülleri dünya müzik piyasasının en büyük isimlerinden bazılarını onurlandırdı! BTS, En İyi Şarkı, En İyi Grup, En İyi Online Performans ve En Büyük Hayranlar kategorilerinde dört ödül alırken, Karol G, Nicki Minaj ile Tusa parçasıyla En İyi Latin ve En İyi İşbirliği kategorisinde, Lady Gaga En İyi Sanatçı kategorisinde, DJ Khaled ise En İyi Klip kategorisinde ödüllerin sahibi oldu. İlk defa ödül kazanan YUNGBLUD ise En İyi Çıkış ödülünü alırken gecenin sunucuları Little Mix grubu En İyi Pop ödülünü kazandı. Cardi B, En İyi Hip-Hop kategorisinde, Coldplay En İyi Rock kategorisinde ve Hayley Williams En İyi Alternatif kategorisinde ödülün sahibi oldu. En İyi Pop kategorisinde ödül alan ve gösteriye inanılmaz bir enerji ile ev sahipliği yapan Little Mix, dansçılar eşliğinde Londra'da çekilmiş Sweet Melody parçalarının performansını sergiledi. Bu yılın yüksek teknoloji hissine sadık kalan grup, modern bir dokunuşla İnka'dan ilham alan bir piramitten sahne alıyormuş gibi görünmek için AR teknolojisini kullandı. Alicia Keys, Love Looks Better adlı parçasında güçlü vokalleri ile gecenin unutulmaz performanslarından birine imza attı. Çarpıcı performansına tüm yüzünü kaplayan çivili bir maske ile başlayan Keys, devamında ise piyanosu ile Los Angeles gecelerinde seyahat etti. Ödüllü sanatçı Sam Smith Diamondsın bir yorumunu seslendirdi. Bu yılın En İyi Yeni ödülünü kazanan ödüllü şarkıcı Doja Cat, Say So isimli parçasının performansına bir televizyon setinden papatya dolu bir sahneye sürünerek başladı. Dave Grohl tarafından verilen En İyi Çıkış ödüllü YUNGBLUD'a gitti. Sanatçı Londra'nın tarihi Roundhouse'undan Cotton Candy ve Strawberry Lipstick şarkılarını seslendirdi. İngiliz şarkıcı, söz yazarı ve multi-enstrümantalist, melek kanatları ile uçarak başladığı performansının devamında dev boyutlarda, kırmızı, dikenli bir şişme balonun yanında bulunan grubunun yanına dönerek çarpıcı bir MTV performansı sergiledi. MTV Avrupa Müzik Ödülleri Nesil Değişim Ödülü, 5 korkusuz kadını dünya çapında ırksal ve sosyal adalet mücadelesinin ön saflarındaki güçlü çalışmaları nedeniyle ödüllendirmek için 3. kez verildi. Kazananlar arasında Nijerya'da SARS'yi sona erdirmek için savaşan araştırmacı yazar ve gazeteci Kiki Mordi; Birleşik Krallık'ta ırksal adalet aktivisti Temi Mwale; Malezya'da bir portre fotoğrafçısı olan Catherhea Potjanaporn; Brezilya'da bir moda gazetecisi olan Luiza Brasil ve ABD'li Siyah trans aktivist Raquel Willis var. Her kazanana, Londra'daki Black Lives Matter hareketindeki çalışmaları ile tanınan İngiliz kadın sanatçı Azarra Amoy tarafından yaratılan türünün tek örneği özel bir ödül verildi. Buna ek olarak, MTV, İspanya'dan Latin Amerika'ya, Macaristan ve Afrika'ya kadar dünyanın dört bir yanındaki farklı ülkelerden yerel Avrupa Müzik Ödülleri kazananlarını ilk defa düzenlenen özel bir MTV International Facebook Live etkinliğiyle kutladı."} {"url": "https://gazetesanat.com/2020-muhur-kitapligi-siir-odulu-sonuclandi", "text": "2020 Mühür Kitaplığı Şiir Ödülü sahibini buldu. Ön elemeden sonra jüriye gönderilen 18 dosya arasından Mem Teneti'nin, 'The Elements' adlı dosyası oybirliğiyle ödüle layık görüldü. Ödül yönetmeliği gereği anılan dosya, Mühür Kitaplığı Yayınevi tarafından kitap haline getirilecek. Şiir ödülünün sahibi Mem Teneti, Ağrı'da yaşamakta olup; şiir ve sinema üzerine uğraş veriyor. Mühür Kitaplığı Yayın Danışmanı Mustafa Fırat, ülkemizin ve tüm dünyanın yaşadığı sıkıntılı dönemde ümitlerimizi, edebiyatla tazelemenin önemine dikkat çekti. Fırat, İyi şiire, yeni bir alan açmayı amaçlıyoruz. Ödülde, jüri üyeleri olarak büyük bir titizlik gösterdik. Amacımız iyi şiirin üzerindeki kuşatmayı ve baskıyı kırmanın imkansız olmadığını göstermek ve şiire gönül verenleri yüreklendirmektir dedi. 2020 Mühür Kitaplığı Şiir Ödülü'nün jürisinde; Süreyya Berfe, Murat Batmankaya, Özlem Tezcan Dertsiz, Serap Erdoğan, İsmail Cem Doğru ve Mustafa Fırat bulunuyor. Edebiyat severlerin yoğun ilgi göstermesi nedeniyle, Mühür Kitaplığı Şiir Ödülü 2021 yılında da düzenlenecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/2020-necip-fazil-odulleri-aciklandi", "text": "Cumhuriyet tarihinin en önemli edebiyatçı ve fikir adamlarından biri olan Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in manevi ve kültürel mirasını yaşatmak amacıyla Star Gazetesi tarafından düzenlenen Necip Fazıl Ödülleri'nin 2020 yılı kazananları açıklandı. Kültür sanat dünyasında büyük yankı uyandıran ve bu yıl 7'ncisi gerçekleşecek Necip Fazıl Ödülleri'nde 6 ayrı dalda 7 ödül belirlendi. Ülkemizin edebiyat ve düşünce dünyasında önemli yeri olan adayları belirlemek üzere bir araya gelen Necip Fazıl Ödülleri Jüri Heyeti, yapılan toplantıların ardından ödüle layık görülen isimleri açıkladı. Ödüller, daha sonra ilan edilecek bir tarihte düzenlenecek olan törenle sahiplerine takdim edilecek. Kendine özgü lirik ve seçkinci bir şiir dilini inşa etmekteki başarısı, şiirleri yanında şiir dergiciliğiyle de edebiyata yaptığı katkı nedeniyle Necip Fazıl Şiir Ödülü'ne layık görülmüştür. İnsan ile eşya arasındaki ilişkileri, değişimin yarattığı açmazları, kaybedilen güzellikleri derinlikli psikolojik, sosyolojik tahliller ve dil yetkinliği ile eserlerine yansıtması nedeniyle Necip Fazıl Hikaye-Roman Ödülü'ne layık görülmüştür. Tasavvuf üzerine kaleme aldığı araştırma eserleri, tahlile dayalı makale ve kitaplarıyla sunduğu ilmi tebliğlerin yanı sıra klasik eserlerden yaptığı tercüme çalışmaları nedeniyle Necip Fazıl Fikir Araştırma Ödülü'ne layık görülmüştür. Şiirinde gösterdiği canlılık ve gündelik hayat unsurlarını yenilikçi bir biçemle yakalama başarısı ile Necip Fazıl İlk Eserler Ödülü'ne layık görülmüştür. Modern hayatın açmazlarını, insan ruhunun karmaşıklığını anlattığı eserlerindeki yüksek gözlem gücü, derinlikli çözümlemeleri ve insan doğasına ilişkin sırları aktarmadaki başarısı ile Necip Fazıl İlk Eserler Ödülü'ne layık görülmüştür. İslam düşüncesinin ihyasına yönelik yüksek felsefi çabası, disiplinler arası yaklaşımın yanı sıra geleneksel birikimi dikkate alan kuşatıcı yöntemiyle Necip Fazıl Uluslararası Kültür Sanat Ödülü'ne layık görülmüştür. İlk kitabı İlk Atlas'tan bugüne kadar yayımlanan eserlerinin her biriyle Türk şiirine genişlik, derinlik ve çeşitlilik kazandıran, Türkçemize çevirdiği birbirinden kıymetli eserlerle dilimizi ve kültürümüzü zenginleştiren; edebiyat camiasında gösterdiği sorumlu, ağırbaşlı ve duyarlı duruşuyla örnek bir şahsiyet olan Cahit Koytak Necip Fazıl Saygı Ödülü'ne layık görülmüştür."} {"url": "https://gazetesanat.com/2020-ravenin-yili-oldu", "text": "Başarılı müzisyen Raven'in özellikle pandemi dönemini verimli geçirerek üst üste yaptığı çalışmalardan biri de OnAir Sahne'den çıkan 3 şarkılık No Love Inside oldu. Single'da çalışmaya ismini veren No Love Inside şarkısı dışında Bulamazsın ve Depresyon isimli şarkılar da yer alıyor. No Love Inside dark ve yenilikçi alt yapısı ve Raven'in kendine özgü yorumu ile dinleyene büyülü bir dünyanın kapılarını açıyor. OnAir Sahne'nin ilk müzisyenlerinden olan ve son iki yılda gerek OnAir Sahne ile gerek bağımsız bir müzisyen olmasının gereği olarak bambaşka projelerde yer alan Raven, saykodelik, future garage / dark ambient çokça projede yer alarak müzikseverlerle buluştu. Yaratıcılığı ve yeteneğini teknolojik imkanlarla birleştiren Raven, pandemi nedeniyle birlikte çalıştığı müzisyenlerin hiçbiri ile bir araya gelmeden bu projelere imza attı. Müzikseverler, pes etmemek, inanmak ve üretmenin ses bulmuş hali olan Raven'i yeni yılda da ses getiren çalışmalarda dinleyecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/2021-rifat-ilgaz-roman-odulune-basvurular-basladi", "text": "Cide Belediyesi tarafından, günümüzde toplumcu gerçekçi edebiyatı yaşatmak ve yazınımıza yeni yazarlar/yapıtlar kazandırmak amacıyla, Türk edebiyatının çınarı Rıfat Ilgaz adına bir roman ödülü yarışması düzenlendi. Yarışmanın son başvuru tarihi 20 Nisan 2021 olup, kazanan yapıt 25 Haziran 2021 tarihinde açıklanacak. 2021 Rıfat Ilgaz Roman Ödülü Yarışmasının ödül seçici kurulu; Feyza Hepçilingirler, Hidayet Karakuş, Öner Yağcı, Mehmet Saydur ve Eren Aysan'dan oluşmaktadır. Birincilik ödülü Beşbin TL (5.000) olarak belirlenen yarışmaya başvurular, Cide Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü Rıfat Ilgaz Ödülü, Cide/Kastamonu adresine yapılacaktır. Yazarlar, kitap oylumundaki (A4 kağıdına 12 punto ve Times New Roman fontuyla yazılmış ve sipirallenmiş) yayımlanmamış bir roman dosyası ile yarışmaya katılabilir. Ödüle katılanlar, başvuru ekinde yaşam öykülerini, açık adreslerini, iletişim bilgilerini bir zarf içinde göndermelidir. Birincilik ödülü alan dosyanın ilk yayım hakkı Cide Belediyesi'ne aittir ve bin (1000) adet bastırılacaktır. Telif hakkı olarak üç yüz (300) kitap verilecektir. Ayrıntılı bilgi ve yarışma şartnamesine, www. cide. bel. tr adresinden ulaşılabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/2021-yasar-nabi-nayir-genclik-odullerine-basvurular-basladi", "text": "2021 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri'ne başvurular başladı. 1981 yılında aramızdan ayrılan Varlık dergisi ve yayınlarının kurucusu Yaşar Nabi Nayır adına her yıl kuruluş yıldönümü olan Temmuz ayında şiir ve öykü dallarında verilen Gençlik Ödülleri, edebiyatımıza yeni değerler kazandırma amacını taşıyor. Bu yıl ilk kez başvurular e-postayla yapılacak. Katılımcılardan kitap olarak yayımlanmaya uygun öykü veya şiir dosyalarını e-posta ekinde Word belgesi olarak yasarnabinayirgenclikodulleri@varlik. com. tr adresine göndermeleri gerekiyor. Her iki dalda da ödüle aday olunabilir. Kitap olarak yayımlanmaya uygun şiir ve öykü dosyaları A4 Word belgesine Times New Roman yazı karakteriyle 12 punto dizilmelidir. Kitap dosyası tek Word belgesi olarak hazırlanmalıdır. Fotoğraf, özgeçmiş ve iletişim bilgileri dosyanın ilk sayfasında, dosya adının altında bulunmalıdır. Kitap dosyası yasarnabinayirgenclikodulleri@varlik. com. tr adresine en geç 1 Nisan 2021 tarihine kadar gönderilmeli, e-postanın konu başlığında ödüle hangi dalda aday olunduğu muhakkak belirtilmelidir. Sonuçlar Varlık dergisinin Temmuz 2021 sayısında açıklanacaktır. Ödüle değer görülen dosyalar Varlık Yayınları'nca kitap olarak yayımlanacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/2021-yilinin-yeni-trendi-kripto-sanat-nft", "text": "2021 yılının belki en dikkat çekici olaylarından birisi, kripto sanat olarak da bilinen NFT'ler... Ülkemizde çok fazla bilinmese de dünya genelinde büyük yankı uyandıran NFT sanatı, hızla yaygınlaşmaya devam ediyor. Böyle giderse bu yeni gelişimin sanat tarihi içerisinde yerini alması da muhtemel. Bakıldığında, 11 Mart tarihinde Beeple lakabıyla tanınan Mike Winkelmann isimli sanatçı, tamamen dijital ortamda oluşturduğu eserini 69,3 milyon dolara satarak, bir sanatçının hayattayken ulaştığı en yüksek üçüncü miktara ulaşmıştı. Binlerce dolara satılan bu NFT'lerin sanatsal niteliği nedir? Bu konuyu birazcık kurcalayacağız ama sanatsal niteliklerini tartışmadan önce, NFT'nin ne olduğunu anlamakla başlayalım isterseniz. Non-fungible token yani Değiştirilemez Tokeni en basit haliyle tanımlamak gerekirse, dijital sanat eserlerini ve koleksiyon ürünlerini, tescil edilebilir ve satılabilir varlıklar haline getiren dijital sertifikalardır diyebiliriz. Aynı zamanda bu NFT'ler blok zinciri adı verilen bir dijital defterde depolanan veri birimleridir. Çok yüksek bir seviyede çoğu NFT, Ethereum blok zincirinin bir parçasıdır. Blok zinciri, parasından farklı çalışmasını sağlayan ekstra bilgileri depolayan bu NFT'leri de destekler. NFT'ye dönüştürülmüş dijital sanat eserleri için de aynı durum geçerlidir. NFT'ler sayesinde artık dijital sanat eserleri, onların orijinaline olan sahip olan kişiyi garanti altına almakta ve onları alınıp satılabilir dijital sertifikalar haline getirmektedir. Geleneksel anlamda, sanat koleksiyonculuğu ve satışının seçkin dünyası, genellikle fiziksel sanat eserleriyle ilgili fiziksel mekanlarda olan bir şeydi. Fakat görülen o ki, NFT'lerle birlikte tamamen dijital ağlar üzerinden gelişen yeni bir boyuta ilerliyor. Aynı zamanda söz ettiğimiz sertifikalardan dolayı bir NFT örneği birden fazla kişi tarafından satılamaz. Bu durum hem koleksiyoneri hem de sanatçıyı garanti altına almakla birlikte, özgün birer çalışma olması noktasında eseri biricik yapmaktadır. Dikkat çekici bir NFT örneğine bakacak olursak, canlı yayınlan bir videoda Banksy'nin orijinal eserini yakarak, sanat eserinin oluş sürecini sorgulayan bir çalışma verilebilir. Bu eseri temsil eden NFT 380.000 dolar karşılığında satıldı. Bu çalışma, fiziksel bir sanat eserinin ilk kez benzersiz bir dijital varlığa dönüştürülme örneğidir. Cem Yılmaz'ın oluşturduğu 3 NFT'ye baktığımızda ise yaklaşık 24.500 dolara satıldı. Çizimlerini NFT platformu OpenSea'de satışa sunan Cem Yılmaz, kendi adına açılmış hesabın linkini Twitter üzerinden paylaşmış; CEMYILMAZMCMLXXIII isimli NFT koleksiyonunun ilk parçasını (000001KIZ) 1 WETH fiyatla listelemiş ve 7 gün boyunca devam edecek bir açık artırma başlatmıştı. Üçünün satıldığı bilgisi paylaşıldı. Yılmaz'ın 000001KIZ isimli eseri için 6 ethereum (yani yaklaşık 21 bin dolar), CYHEAD000001 RED ve CYHEAD000005 NAVY isimli diğer 2 çizimi için ise toplamda 1,03 ethereum, yani yaklaşık 3 bin 500 dolar ödendi. Cem Yılmaz, eserlerini satın alan Okan Uçkun, Rıza Selçuk Saydam ve Whisky Bath isimli kullanıcılarına Twitter hesabı üzerinden teşekkür etti. Başka bir çalışma örneği, İstanbul'un tarihini ve bugününü yansıtmak için yaşayan haritalar çizen Tarık Tolunay'dan geliyor. Pandemi'' isimli eserini yaklaşık 36.000 dolara İranlı bir koleksiyonere satan sanatçının Haydarpaşa Panoroma'' adlı çalışması ise NFT ortamında 90.000 dolara teklif aldı. Grafik sanatçısı Uçman Balaban, sanattaki bu hızlı dönüşümü hiç beklemediğini söylüyor. Devamında şöyle ekliyor: Yaptığım/ız iş genelde hep meyvesiz bir ağaç gibi geliyordu ama bu değişim gerçekten heyecanlı. NFT ile satış rekorunu kıran Beeple'a göre ise bu dönüşüm, sanat pazarındaki demokratikleşmenin bir göstergesiydi. CNN'e konuşan 3D sanatçısı, Bu biraz sürreal bir durum, dijital görselleri satabileceğimi kendi ömrüm süresince satabileceğimi düşünmemiştim. Artık beni izleyenlere direkt olarak ulaşabiliyorum. Bir aracıya ihtiyacım yok. Bunun sanat tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olduğunu düşünüyorum diyor. Bu yorumların dışında kriptolarla birlikte NFT'lerin daha da yaygınlaşmaya başlayacağını düşünenlerin yanı sıra, bir balon olduğunu düşünenlerde yok değil. Sonuç olarak, bugünün yeni trendleri arasında bulunan NFT'ler gerçekten çok şaibeli bir konu. Fakat umarız ki yazı biraz da olsa ne olduğunu anlamanıza yardımcı olmuş ya da araştırmaya yönlendirmiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/2022-mtv-video-muzik-odulleri-sahiplerini-buldu", "text": "Jack Harlow 4 ödülle gecenin en çok ödül kazananı oldu, onu 3 ödül ile Lil Nas X ve Taylor Swift takip etti. EN İYİ METAVERSE PERFORMANSI MTV, Recur ile ortaklık kurarak Metaverse Performansı kategorisini kazananına ilk çevre dostu NFT'yi verdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/2022-yasar-nabi-nayir-genclik-odullerine-basvurular-basladi", "text": "Varlık dergisi ve yayınlarının kurucusu Yaşar Nabi Nayır adına her yıl Temmuz ayında şiir ve öykü dallarında verilen Gençlik Ödülleri, edebiyatımıza yeni değerler kazandırma amacını taşıyor. Her iki dalda da ödüle aday olunabilir. Kitap olarak yayımlanmaya uygun şiir ve öykü dosyaları A4 Word belgesine Times New Roman yazı karakteriyle 12 punto dizilmelidir. Kitap dosyası tek Word belgesi olarak hazırlanmalıdır. Fotoğraf, özgeçmiş ve iletişim bilgileri dosyanın ilk sayfasında, dosya adının altında bulunmalıdır. Kitap dosyası yasarnabinayirgenclikodulleri@varlik. com. tr adresine en geç 1 Nisan 2022 tarihine kadar gönderilmeli, e-postanın konu başlığında ödüle hangi dalda aday olunduğu muhakkak belirtilmelidir. Sonuçlar Varlık dergisinin Temmuz 2022 sayısında açıklanacaktır. Ödüle değer görülen dosyalar Varlık Yayınları'nca kitap olarak yayımlanacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/2023-seyhan-livaneli-oyku-odulu-anil-cetinel-orsellinin-oldu", "text": "Seyhan Livaneli Öykü Yarışması ve Eksik Parça Yayınları tarafından bu yıl dördüncüsü düzenlenen yarışmanın kazananı Anıl Çetinel Örselli oldu. Örselli'nin kitabı Eksik Parça Yayınları tarafından yayımlanacak. Edebiyat dünyamıza soluk katabilecek yeni yazarlar ortaya çıkarmak ve Seyhan Livaneli'nin değerli anısını yaşatmak için bu yıl olan ödüle başvurular, 2022 Haziran ayında alınmaya başlandı. Öykü türünde kitabı yayınlanmamış adaylar, herhangi bir ödül almamış olan ikişer öyküsüyle ödüle başvurdu. Dördüncüsü düzenlenen yarışmanın bu yılki konusu Boşluk olarak belirlendi. Zülfü Livaneli, Barış İnce, Jale Sancak, Gaye Boralıoğlu, Hakan Akdoğan, Menekşe Toprak ve Zafer Köse'den oluşan seçici kurul, beş adayı finalist olarak belirledi: Nuray Elçi, Nurdan Pak, Merve Çömelek, Anıl Çetinel Örselli, Gülcan Ukşal Aksoy. Finalistler arasında yaptığı ikinci tur değerlendirme sonrasında, seçici kurul, ödülü Anıl Çetinel Örselli'ye vermeyi kararlaştırdı. Ödül, 17 Mart Cuma günü Kozyatağı Kültür Merkezi'nde düzenlenen törenle takdim edilecek. Jüri üyelerinin düzenleyeceği panel ve söyleşiler ve Ferhat Livaneli'nin müzik dinletisiyle bir şölene dönüşecek gece tüm edebiyatseverlere açık ve ücretsiz olacak. 2022 Seyhan Livaneli Öykü Yarışması'nın kazananı Servet Şan Durukan da geceye katılacak ve yeni kitabı için imza günü etkinliği yapacak. Düzenleme kurulundan Ayça Erdura, 2024 Seyhan Livaneli Öykü Yarışması'nın konu ve şartlarının Haziran 2023 tarihinde duyurulacağı açıkladı."} {"url": "https://gazetesanat.com/2023-seyhan-livaneli-oyku-odulu-sahibini-buldu", "text": "Seyhan Livaneli Öykü Yarışması ve Eksik Parça Yayınları tarafından düzenlenen yarışmanın bu yılki kazananı Anıl Çetinel Örselli'ye ödülü 17 Mart Cuma saat 20.00'de Kozyatağı Kültür Merkezi Gönül Ülkü Gazanfer Özcan sahnesinde düzenlenen törende verildi. Edebiyat dünyamıza soluk katabilecek yeni yazarlar ortaya çıkarmak ve Seyhan Livaneli'nin değerli anısını yaşatmak için bu yıl dördüncüsü düzenlenen ve konusu Boşluk olarak belirlenen yarışmanın sonuçları, Seyhan Livaneli'nin doğum gününde, 22 Ocak tarihinde açıklandı. Zülfü Livaneli, Barış İnce, Jale Sancak, Gaye Boralıoğlu, Hakan Akdoğan, Menekşe Toprak ve Zafer Köse'den oluşan seçici kurul, beş adayı finalist olarak belirledi: Nuray Elçi, Nurdan Pak, Merve Çömelek, Anıl Çetinel Örselli, Gülcan Ukşal Aksoy. Finalistler arasında yaptığı ikinci tur değerlendirme sonrasında, seçici kurul, ödülü Anıl Çetinel Örselli'ye vermeyi kararlaştırdı. Gecenin açılış konuşmasını yapan Seyhan Livaneli Öykü Ödülü koordinatörü Ayça Erdura, bu yarışmasının bir dosttan bir dosta, kardeşten kardeşe ve kızdan anneye bir sesleniş olarak başladığını söyledi. Şimdi ise ödülü alan birincilerin ve finalistlerin birbirine nar taneleri diye seslendiklerinin altını çizdi. Seyhan Livaneli'nin kızı Senem Demirkan, Annemin sevdikleri, annemi sevenler hepiniz hoş geldiniz. diyerek başladığı konuşmasıyla konukları selamladı. Yarışmanın düzenleme kurulunda yer alan Eksik Parça Yayınları editörü Demet Çaltepe'nin konuşmasının ardından, Anıl Çetin Örselli, ödülünü Zülfü Livaneli'nin elinden aldı. Eksik Parça Genel Yayın Yönetmeni Asiye Ademir de finalistlerinin hediye ve sertifikalarını verdi. Zafer Köse'nin gerçekleştirdiği söyleşide Zülfü Livaneli, kardeşi Seyhan'la ilgili çocukluk anılarına değindi. Ayrıca, diğer konuşmacıların da dile getirdiği deprem acılarından yola çıkarak, edebiyatta acının nasıl anlatılabileceğinden bahsetti. Barış İnce, Jale Sancak ve Hakan Akdoğan'ın katıldığı Boşluk konulu panelin ardından Ferhat Livaneli'nin düzenlediği müzik dinletisinde Hasan Doğru ve Jülide Karan edebiyatseverlerle buluştu. Gecenin sonunda 2022 Seyhan Livaneli Öykü Yarışması'nın birincisi Servet Şan Durukan, Eksik Parça Yayınları'ndan çıkan Gök Mavi, Göz Mavi kitabını imzaladı. 2024 Seyhan Livaneli Öykü Yarışması'nın şartları Haziran 2023'te açıklanacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/21-kadin-21-oyku-isimli-kitap-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Dünya üzerinde, yaşamın her evresinde kadın olmanın zorluğu yadsınamaz. Bu zorlukların üstesinden gelen kadınlar gerçek gücün sembolü sayılır. Her alanda olduğu gibi, ne yazık ki edebiyat alanında bile kadınlar kendi hakları için mücadele ediyorlar. Bir araya gelindiğinde daha güçlü olunabilindiğinin farkında olan 21 kadın, edebiyat dünyasında güçlerini birleştirerek kolektif bir çalışmaya imza attılar. Edebiyat alanında ilk kez yapılan bu çalışmada kadın gözünden, kadın dilinden kadınlar konu alındı. Projenin sahibi ve kitabın editörlüğünü yapan Funda Ergenekon liderliğinde, Türkiye'nin dört bir yanından çok değerli 21 yazar bir araya gelerek, kadın temasını konu alan 21 Kadın 21 Öykü isimli bir kitap seçkisi hazırlandı. Her öyküye can veren sözcüklerin önünde 21 ressamın çizimleriyle karşılaşacaksınız. Bu kitapta rakamlardan ibaret sayılan, çoğu zaman da sayılmayan tüm kadınların gerçekçi öyküleri sizlere sunuluyor. Kitapta öyküleri yer alan 21 yazar, 8 Mart 2021 Dünya Kadınlar Günü için bu kitabı sevdiklerine ve dünyaya öyküleri anlatıldıkça yaşayacak tüm kadınlara armağan olarak hazırladıklarını da dile getiriyorlar. Kitapta öyküleri ile yer alan yazarlar seçkiden elde edecekleri tüm geliri bir kadın derneğine bağışlayacaklar. Bu şekilde kadınların emeği yine kadınlar için kullanılmış olacak. Artshop Yayıncılık tarafından basılan kitap 8 Mart 2021 Dünya Kadınlar Günü'nde edebiyatseverlerle buluşacak. Tüm internet sitelerinde satışa sunulacak bu öykü kitabı ile edebiyattaki kadın sesine kulak vererek, birçok kadının bir parçası olacaksınız. Bu çalışma ile kadınlar kendi gözleri ile sizlere kadınları aktarmaya çalışıyorlar. Her bir öyküde kadınların sessiz çığlıklarını duyacak, öyküleri anlatan her bir resimde sesiz bakışlarını görecek, güçlerini ve varoluşlarını eşsiz bir duygu yoğunluğuyla yaşayacaksınız. 21 Kadın 21 Öykü 8 Mart 2021 itibarıyla raflardaki yerini aldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/212-photography-istanbul-1-ekimde-basliyor", "text": "Dördüncü senesinde Anadolu ve Avrupa yakasındaki yeni mekanları ve farklı disiplinleri kapsayan içeriğiyle zengin bir sanat deneyimi sunan festivalin sergi ve etkinlik detayları belli oldu. Türkiye'nin önde gelen fotoğraf etkinliği 212 Photography Istanbul, 1 11 Ekim tarihleri arasında T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı'nın katkılarıyla gerçekleşiyor. Şehrin farklı noktalarında keşif rotası sunan festival, Yapı Kredi bomontiada, Akaretler Sıraevleri A 37 39, Zülfaris Karaköy, Tarihi Hüsrev Kethüda Hamamı, Yeldeğirmeni Sanat, Müze Gazhane ve Kalyon Kültür dahil olmak üzere yedi mekanda ücretsiz ziyaret edilebilecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştirak şirketlerinden Kültür AŞ iş birliğinde düzenlenen 212 Photography Istanbul, bu sene sergi programına paralel olarak ziyaretçilerine atölye çalışmaları, söyleşiler, sanatçı buluşmaları, film gösterimleri, performans/dans gösterileri, pop-up konserler, portfolyo değerlendirmeleri ve fotoğraf yarışması dahil olmak üzere bugüne kadarki en kapsamlı etkinlik programını sunmaya hazırlanıyor. Festivalin bu seneki destekçileri arasında ise Hollanda Başkonsolosluğu, Avusturya Kültür Ofisi, Norveç Ankara Büyükelçiliği, Institut Français Turquie, İstanbul Cervantes Enstitüsü, Goethe Institut, Beşiktaş ve Kadıköy Belediyeleri yer alıyor. 212 Photography Istanbul'un 4. edisyonuna katılacak fotoğrafçılar arasında Levon Biss, Tim Flach, Christian Tagliavini, Scarlett Hooft Graafland, Helena Blomqvist, Jonas Bendiksen, Esra Özdoğan, Hasan Deniz, JeeYoung Lee, Diana Artus, Rosa Munoz, LIA, Thomas Albdorf ve Modi gibi pek çok uluslararası isim bulunuyor. Olimpiyat Oyunlarına ithafen hazırlanan, bu alanda isim yapmış önemli fotoğrafçıların yer aldığı, olimpiyat oyunlarının heyecanını yansıtacak olan sergide ise, David Burnett, Chris Mcgrath ve Mine Kasapoğlu'nun objektiflerine yansımış çok özel kareler ve Anadolu Ajansı Tokyo 2020 Olimpiyat Fotoğrafları Seçkisi görülebilir. Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu'ndan eserlerin sergileneceği festivalde aynı zamanda Kalyon Kültür iş birliğinde LIA: Hayatı Kodlamak ve Yapı Kredi'nin desteğiyle düzenlenen Uzaktaki/Yakındaki isimli özel sergiler yer alıyor. Borusan Çağdaş Sanatlar Koleksiyonu'nun temsil ettiği uluslararası güncel sanat sahnesinin önemli temsilcilerini bir araya getiren, Leyla Ünsal küratörlüğünde gerçekleşecek Başka bir kıyamet mümkün başlıklı sergi, insanın doğa, tarih ve yaşam ile yeniden ilişkilenmesinin imkanları tartışmaya açıyor. Kalyon Kültür'de sergilenecek LIA: Hayatı Kodlamak, festivalde yer alan yeni medya alanındaki ilk sergisi. Erken dönem yazılım ve internet sanatının öncülerinden kabul edilen Avusturyalı sanatçı Lia, dijital sanat, interaktif yerleştirmeler ve ses sanatı üzerine yoğunlaşıyor. Yapı Kredi çalışanlarının Türkiye'den ve dünyadan yakaladıkları kareleri içeren Uzaktaki/Yakındaki sergisi ise, Bilecik'ten Sri Lanka'ya uzanan zengin bir seçkiyi bir araya getiriyor. Farklı iş birlikleri ile İstanbul'un kültür-sanat haritasına önemli katkıları olan 212 Photography Istanbul bu yıl ayrıca MUBI Türkiye ile festivale özel bir film seçkisi sunuyor. 212 Photography İstanbul özel seçkisinde aralarında Agnes Varda, Barış Azman, Carl Olsson, Ely Dagher, Heinz Emigholz, Jalil Lespert, Jonas Mekas, Joris Ivens, Juliano Ribeiro Salgado, Karim Ainouz, Man Ray, Pere Portabella, Wim Wenders'in yer aldığı ünlü yönetmenlerin toplam 12 eseri MUBI platformundan ücretsiz izlenebilecek. Festival, yeni medya alanında dünyanın farklı coğrafyalarından yetenekli sanatçıların eserlerine yer veren video içerik platformu NOWNESS ile iş birliğiyle özel bir video seçkisi sunmaya hazırlanıyor. Platformun küratöryel uzmanlığı doğrultusunda hazırlanan sanat, tasarım, moda, müzik ve daha pek çok alanda ilham kaynağı olan videolar 212 Photography Istanbul kapsamında İstanbullu sanatseverlerle buluşacak. Söyleşilerin ilkinde Hasan Çalışlar ve Metin Çavuş, sanatçı ve yönetmen Kutluğ Ataman'ın Erzincan'daki çiftliği olan Mehmet Ali Bey Palangası'nı belgelemeyi konuşacaklar. Çevrimiçi olarak takipçilerle buluşacak olan ikinci söyleşide ise mimari fotoğraf alanı ve yapılı çevrenin fotoğraf ile aktarılması konuşulacak ve Yerçekimi ekibinden Ömer Kapınak, Orhan Kolukısa ve Pamukkale Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesinden Doç. Dr. Burak Altınışık bir araya gelecek. Atölye çalışması kapsamında İstanbul'un kültür-sanat hayatına katılan Müze Gazhane'nin hikayesi ve fotoğraflanması yer alacak. Müze Gazhane'nin hikayesini İTÜ Mimarlık öğretim üyesi Gülsün Tanyeli ve Müze Gazhane'nin oluşum sürecinin başında olan Özgür Boran'dan dinleyeceğiz. Devamında ise Tomas Hetmanek ile mekanın fotoğraflandığı atölye gerçekleşecek. Festival ve etkinlik programı ile ilgili duyurular için 212photographyistanbul. com adresini ziyaret edebilir ve sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz. Görsel: Michael Pappas, Ethos, 212 Photography Competition, 2020."} {"url": "https://gazetesanat.com/212-photography-istanbul-kapsaminda-gerceklesen-ozel-bir-proje-female-gaze-kadin-bakisi", "text": "Bu yıl dördüncü kez düzenlenen 212 Photography Istanbul kapsamında Female Gaze adlı özel proje ABD Büyükelçiliği'nin katkılarıyla 19 Ekim-7 Kasım tarihleri arasında Müze Gazhane'de gerçekleşecek. Program kapsamında sergi ve dört günlük fotoğraf atölyesinin yanı sıra, sektör profesyonelleriyle çevrimiçi röportajlar da yer alıyor. Fotoğrafla ilgili kültürel bir platform yaratmak üzere yola çıkan ve dördüncü edisyonunda şehrin festivali haline gelen 212 Photography Istanbul'un 2021 programına ek olarak hazırlanan Female Gaze projesi, dünyada ve Türkiye'de medya dünyasında kadın fotoğrafçıların ve foto muhabirlerinin sayıca az olması verisinden hareketle fotoğrafın değişen rolüne ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği çerçevesinde ortaya çıkan tartışmalara odaklanan bir takım etkinliklerle hayata geçiyor. Female Gaze projesi kapsamında, fotoğraf alanında dikkat çeken ve imza bakışıyla tanınan Amerikalı fotoğrafçı ve belgesel yapımcısı Ami Vitale'nin yanı sıra, Rena Effendi ve Özge Sebzeci'nin çarpıcı karelerinden oluşan karma sergi 19 Ekim-7 Kasım tarihleri arasında Müze Gazhane'de yer alıyor. Serbest fotoğrafçı Rena Effendi'nin sınırlı sayıda katılımcıyla Müze Gazhane'de gerçekleştireceği dört günlük fotoğraf atölyesi ile birlikte; Binnaz Saktanber moderatörlüğünde Ebru Yıldız, Mine Kasapoğlu, Ekin Özbiçer, Özge Sebzeci ve Dilan Bozyel'in konuk olduğu 5 Kadına 5 Soru söyleşi dizisi de, fotoğraf dünyasındaki erkek egemen bakış açısını moda, müzik, spor gibi farklı disiplinler üzerinden masaya yatırıyor. Fotoğrafın rolünün sürekli değiştiği bir dünyada, medyada fotoğrafçılık ve foto muhabirlik alanında görülen toplumsal cinsiyet eşitsizliği kaynaklı boşluklar hakkında bir tartışma yaratmayı hedefleyen projeyi, 212 Photography Istanbul Direktörü ve Female Gaze Proje Yöneticisi Banu Tunçağ, Amerikan Büyükelçiliği'nin değerli katkılarıyla hayata geçen bu proje, dünyayı ve kültürler arası diyaloğu foto muhabirliğe ve fotoğraf sanatına daha eşitlikçi bir bakış üzerinden deneyimleyerek bir tartışma ortaya koymayı amaçlıyor. Fotoğrafçılık ve diğer disiplinlerde ayrımcılık gören bireyleri güçlendirerek foto muhabirlik alanındaki ve medyadaki cinsiyet eşitsizliği kaynaklı boşlukların kapatılmasına katkıda bulunmak amacıyla bu projenin hayata geçmesini önemsiyorum diye özetliyor. Dünyada olup bitenlere kadın vizöründen baksak ne değişir? Female Gaze projesi kapsamında Müze Gazhane'de gerçekleşecek karma fotoğraf sergisi 19 Ekim'de kapılarını açıyor. 7 Kasım'a kadar gezilebilecek sergide Amerikalı foto muhabir, eğitimci, konuşmacı, yazar ve belgesel yapımcısı Ami Vitale'nin yanı sıra, dokümanter fotoğrafçı Rena Effendi ile portre ve belgesel fotoğrafçısı Özge Sebzeci'nin çarpıcı görüntüler yer alacak. Bir İnsan Hikayesi Anlatmak başlıklı atölye çalışması, kendisini 'küresel hikaye anlatıcısı' olarak tanımlayan ve çalışmalarını sosyal eşitsizlik, çatışma ve çevre temalarında şekillendiren ödüllü dokümanter fotoğrafçı Rena Effendi moderatörlüğünde gerçekleşecek. Sınırlı sayıda katılımcıya açık olan ve ön başvuruyla alınan fotoğrafçı ve foto muhabirler 28 31 Ekim tarihleri arasında Müze Gazhane'de bir araya gelecek. 1-11 Ekim tarihler arasında gerçekleşen ve şehrin yedi farklı mekanına yayılan 212 Photography Istanbul kapsamında start veren ve 7 Kasım'a kadar devam eden Female Gaze projesinde Binnaz Saktanber moderatörlüğünde çevrimiçi söyleşiler de yer alıyor. Her biri kendi alanında profesyonel olan fotoğrafçı ve fotoğraf sanatçıları Ebru Yıldız, Dilan Bozyel, Mine Kasapoğlu, Ekin Özbiçer ve Özge Sebzeci'nin konuk olduğu 5 Kadına 5 Soru söyleşi dizisi, 212 Studio'nun YouTube kanalında izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/212-photography-istanbul-tarihleri-aciklandi", "text": "212 Photography Istanbul, 6 16 Ekim 2022 tarihleri arasında beşinci kez festival takipçileri ile buluşuyor. Yıllar içinde genişlettiği kapsamı ile uluslararası kültür-sanat ajandasında İstanbul'u işaretleyerek kendine yer edinen festival, bu yıl da Türkiye'den ve diğer ülkelerden birçok sanatçıya ev sahipliği yapacak. Sürdürülebilir bir sanat ve kültür geleneği oluşturmak üzere 2018 yılında yola çıkan 212 Photography Istanbul, beşinci yılında 6 16 Ekim 2022 tarihleri arasında uluslararası sanatçıları konuk etmeye hazırlanıyor. Sergiler, atölyeler, söyleşiler, paneller, film gösterimleri ve portfolyo incelemelerinin yanı sıra; edebiyat, dans, sinema, müzik, gastronomi gibi farklı disiplinlere de programında yer veren 212 Photography Istanbul, kapsamlı programıyla Anadolu ve Avrupa yakasında 15'e yakın mekanla ziyaretçilerine bir keşif rotası sunmaya devam ediyor. Geleneksel hale gelen Uluslararası 212 Photography Istanbul Fotoğraf Yarışması için başvurular da Mayıs ayında başlayacak. Türkiye'de gerçekleştirilen en kapsamlı uluslararası fotoğraf festivali olan 212 Photography Istanbul, bu yıl pek çok yenilikle sanatseverlerle buluşacak. 212 Photography Istanbul, yurtiçinden ve dünyanın farklı ülkelerinden kültür-sanat meraklıları için bir destinasyon festivali olarak kurgulanıyor. Beşinci yıla özel olarak programda, ayrıcalıklı deneyimlerin de yer aldığı seyahat paketleri de sunulacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/24-kuzey-kibris-uluslararasi-bellapais-muzik-festivalinin-kapanis-konserini-italyan-piyanist-kiann-yapacak", "text": "Müzik vakfı tarafından düzenlenen ve Avrupa Festivaller Birliği'nin de üyesi olan 24. Kuzey Kıbrıs Uluslararası Bellapais Müzik Festivali 21 Haziran'da sona eriyor. Melodilerindeki özgünlük ve sadelikle dinleyicilere ilham veren, herkesin kendinden bir şeyler bulduğu ve içselleştirdiği ezgilere sahip, İran asıllı İtalyan contemporary piyanist ve besteci Kiann, Bellapais Manastırı'nda gerçekleşen müzik festivali'nin kapanış konserini yapacak. Kiann'ın müziği otoriteler tarafından dünya müziği, new age, contemporary klasik ya da bazen piyano müziği olarak değerlendirilmekte olup, farklı tarzları ve türleri bir araya getirerek onu benzersiz ve kişisel kılıyor. Adından sıkça söz ettiren İstanbul merkezli KAM Management tarafından Türkiye-Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyetler ve Mena bölgesinde temsil edilen sanatçı geçtiğimiz şubat ayında önce İstanbul'da iki konser, ardından Kahire ve İskenderiye'de üç olağanüstü konsere imza attı. 21 Haziran tarihinde 24. Kuzey Kıbrıs Uluslararası Bellapais Müzik Festivali'nin kapanış konserini yapacak olan sanatçıya bu defa İzmir Devlet Opera ve Balesi'nden ünlü mezzosoprano Aylin Aydın Odabaşı ve başarılı genç çellist Pelin Odabaşı eşlik edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/27-ekim-2020-sali-canli-soylesi-yazar-kerem-isik-yazarlik-seruvenini-anlatiyor", "text": "Yazar Kerem Işık, yazarlıktaki 10. yılını, Dünyanın Güçlü Tarafı adlı ilk romanıyla taçlandırıyor! Okuyucuyu gerçek hayat adı verilen yapının hatırlama ve unutuşla ilişkisi üzerinde düşünmeye çağıran bu kitabında yazar; Geçmişe karışan hayat yekpare bir blok mudur, bellek ölümcül oyunlar mı oynar, kişi kendi geçmişini yeniden inşa ederse geleceği de değişebilir mi, yoksa insan yazgısı karşısında büsbütün çaresiz midir? diye soruyor. Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan öykü kitaplarının ilki olan Aslında Cennet de Yok, yaşamın olağan akışı içinde göremediğimiz ayrıntıların sıradışılığını ele veriyordu. İkinci kitabı Toplum Böceği, topluma uyumlu birey yetiştirme, kariyer yapma, mutluluk arayışı karşısında cinnet eşiğinde dolaşan bireyin küçüldükçe küçülen böceksi yaşamını odağa alan öykülerden oluşuyordu. Üçüncü kitabı Iskalı Karnaval'da da yine yaşanırken ıskalanmış hayatlara dalıyordu. 27 Ekim Salı günü saat:18:00'da İnternet üzerinden canlı gerçekleşecek olan etkinlikte yazar Kerem Işık ve editörü Fahri Güllüoğlu, yazarlık ve yazarı besleyen okurla ilişkileri ele alarak, insanın sıradışı sıradanlığı üzerine bir sohbet yapacak. Herkesin katılımına açık ve ücretsiz olarak düzenlenecek söyleşiyi, Yapı Kredi Kültür Sanat'ın YouTube kanalı üzerinden izleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/27826-2", "text": "Çağdaş malzemelerle eserlerinin içinde farklı hikayeler ile katmanlar oluşturan, sanatseverlerin hayal gücünü zorlayan ve şaşırtan sanatçı Engin Beyaz, 'Sanal Kütüphane' adlı kişisel sergisiyle 15 Ocak 202'2 den itibaren Galeri Diani'de! Sanatçı Engin Beyaz'ın 'Sanal Kütüphane'adlı kişisel sergisi 15 Ocak 03 Şubat 2022 tarihleri arasında Galeri Diani'de gerçekleşiyor. Engin Beyaz bulunduğu ortama toplumsal açmazlara kendine özgü bakışıyla sanat üretme çabasında olan bir sanatçı. İstanbul öncesi yaşadığı ortam gereği daha çok topluma açık kalabalıkların kullandığı mekanları sergi alanı olarak seçmiş böylece yaptığı yerleştirmelere toplumu ve izleyiciyi de dahil etmeyi çok önemsemiştir. Yalın gibi görünen işleri hayatın ince yerlerine dokunarak toplumda farkındalık yaratma çabası içindedir. Engin Beyaz, 2021 Ekim ayında Galeri Diani ile katıldığı Contemporary İstanbul Fuarında 'Sanal Kütüphane' üst başlığındaki eserleriyle izleyicilerle buluştu. Beyaz'ın sanatında, geçmişin kütüphanelerini güncel sanal kütüphanelerle, geçmiş ideaları güncel idealarla örtüştürürken geçmişin mitleriyle güncel mitler arasında köprüler kurarken görüyoruz. Eserlerinin çoğunda Platon'un mağarasını ve buna bağlı idealar dünyasını katmanlı ve espası güçlü sarı pleksiglas bir yuvarlakta hissediyoruz. Sırp edebiyatının önde gelen yazarlarından Zoran Zivkovic, 2003 yılında Dünya Fantezi Ödülüne değer görülen Başka Zaman Kütüphaneleri adlı eserinden derinden etkilenen Engin Beyaz, bu eserin Zoran Zivkovic'in 'Kitaplar kadınlara kadınlar şehirlere benzer onlar aslında boştur biz onları zamanla tanıdıkça ve yaşadıkça, okudukça doldururuz' satırlarından etkilenerek eserlerinde asetattan yaptığı kitapların içlerini boş bırakıyor. İçlerini düşlerle doldurmayı biz izleyicilere bırakıyor. Sanatçı Engin Beyaz'ın doğu ile batı, geleneksel ile çağdaş, ütopya ile distopyayı bir arada kullandığı, çağdaş malzemeler ve teknikle ürettiği eserlerini Galeri Diani'de izlerken sizleri düş kurmaya bekliyoruz. Galeri Diani'nin sekiz yıldır gelenekselleştirdiği sanatçılar, eleştirmenler ve izleyicilerin katılımıyla gerçekleştirdiği sergi üzerine yapılacak olan söyleşi ise 22 Ocak 2022 tarihinde gerçekleşecektir. 1978 yılında Erzurum'da doğdu, 1999-2001 yılları arasında Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümünde eğitim aldı, 2005 yılında Güzel Sanatlar Fakültesinden mezun oldu. Engin Beyaz 3 kişisel sergi düzenledi. Bunun yanında 100'den fazla ulusal ve uluslararası sergiye katıldı. Düzenlediği sergilerin yanında zihinsel engelli bireylere terapi dersleri vermeye devam etmektedir. 2020 yılında İstanbul'da Tophane-i Amire sanat galerisinde Karşılaşmalar konseptli isimli grup sergisine katıldı. Eserleri sanat sahnesinde yankı oluşturdu. Sanatsal faaliyetlerine Bakırköy/ İstanbul/Türkiye adresinde bulunan sanat atölyesinde devam etmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/29288-2", "text": "Yaklaşık yedi yıldır kültür, sanat ve edebiyat alanında yayıncılığını başarılı bir şekilde sürdüren Masa dergi, okurlarına veda ettiği son sayısında Aysel Gürel'le renkli bir kapanış yaptı. Aysel Gürel dosyası şairin yaşam öyküsünü, kızı Müjde Ar'ın annesini anlattığı söyleşiyi ve dostları Sezen Aksu, Selda Bağcan, Müjdat Gezen, Garo Mafyan ve Zülfü Livaneli'nin yazılarını içeriyor. Aysel Gürel'in şarkı sözleriyle okuruna seslenen Masa'nın bu sayısındaki manifestosu: Hani bir acı yel savurdu, Yürekler son defa vurdu... oldu. Masa derginin sabit yazarları Gürgen Öz, Nihan Kaya, Yiğit Güralp, Hakan Akdoğan gibi isimler de yazılarında okurlarına kültür, sanat ve edebiyat dergiciliğine karşı deneyimlerini ve yayın süreçlerini noktalama serüvenlerini anlattı. Yiğit Güralp yazısında, Allah sizi inandırsın, vedamız artık dayanamadığımızdan değil. Okuyup yazmaya dair hayallerimiz bu coğrafyaya dar geldiğinden, diye not düştü. Aysel Gürel'i konuk ettiğimiz bu sayı, Masa derginin son sayısı. Bize bugüne kadar yaşattığı her başarı ve yol arkadaşlığı için okurlarımıza çok teşekkür ederiz. En büyük teşekkür de yazarlarıyla Masa'yı var eden tüm yazarlarımıza. Bunca krize gebe bir ülkede, bu kadar uzun zaman boyunca süreli yayıncılığı ayakta tutabilme kabiliyetini gösterdikleri için gururluyuz. Biz Masa dergideki yayıncılığımızı sonlandırma kararı aldık. Ama birçoğumuz yeni projelerle yine sizlerle buluşmaya devam edeceğiz. Süreli yayıncılığı yaşatmaya gayret eden tüm meslektaşlarımıza başarılar dileriz."} {"url": "https://gazetesanat.com/29314-2", "text": "ENKA Açıkhava Tiyatrosu, 5 Temmuz Salı akşamı dünyaca ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say'ın benzersiz bir performansına ev sahipliği yaptı. Sanatçı, bu özel gecede piyano ve flüt için bestelediği son eserlerinden biri olan PORTRELER opus 101'i İstanbul'da ilk kez seslendirirken, sanatın ve sanatçının daimi destekçisi, değerli iş insanı, ENKA'nın kurucularından Şarık Tara için yaptığı bestenin orijinal el yazmasını eşi Lale Tara'ya hediye etti. Konserde Fazıl Say'a, flütü ile usta müzisyen Bülent Evcil ve eser sunumları ile Yekta Kopan eşlik etti. Say'ın, müziğiyle portrelerini çizdiği isimler arasında, Şarık Tara'nın yanı sıra Fikret Otyam, Ahmet Say, Nejat Eczacıbaşı, Yıldız Kenter, Yaşar Kemal, Türkan Saylan ve Tarık Akan da bulunuyor. Gecede Say ayrıca, Beethoven'dan Ay Işığı Sonatı ve Schubert'den Do Minör Sonat'ı seslendirdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/29409-2", "text": "Ankara Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenen Tosca Operası, 13. Uluslararası İstanbul Opera Festivali kapsamında Haliç Kongre Merkezi Salonu'nda sanatseverler ile buluştu. Bestesi Giacomo Puccini'ye, librettosu Luigi Illica ve Giuseppe Giacosa'ya ait eser Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk opera sanatçısı ve ülkemizde ilk Tosca başrolünü üstlenen opera ve tiyatro sanatçımız Semiha Berksoy'un anısına kızı, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu, rejisör ve eğitimci Prof. Zeliha Berksoy'un prodüksiyonu ile sahnelendi. İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrasının ünlü Alman orkestra şefi Raoul Grüneis yönetiminde yer aldığı eserde, dünyaca ünlü Romen opera sanatçısı; nefesleri kesen soprano Angela Gheorghiu Tosca, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdür ve Genel Sanat Yönetmeni tenor Murat Karahan Cavaradossi, Gürcü bariton Nikoloz Lagvilava Scarpia rolünde sahnedeydi. Eser, izleyiciler tarafından uzun süre ayakta alkışlandı. Eserde geçen Sant'Andrea Kilisesi, Roma polis şefinin odası ve Sant'Angelo Kalesi'ne ait dekorlar orijinaline en uygun biçimde hazırlandı. Haliç Kongre Merkezi'nde sahnelenen eser geniş sanatçı kadrosu, dekor, kostüm, ışık ve tüm ayrıntılarıyla dönemin bütün unsurları gerçeğe en yakın biçimde sahneye yansıtıldı. Görevini kendi kişisel hırs ve çıkarları için kullanmaktan çekinmeyen polis müdürü Scarpia, gerici ve baskıcı rejimin karşıtı, aydınlanmacı ve özgürlükçü ressam Cavaradossi ile sanatı ve aşkı için yaşayan, duygularının esiri opera şarkıcısı Tosca arasında yaşanan olayları konu alan eserin dekor tasarımı Özgür Usta'ya, kostüm tasarımı Serdar Başbuğ ve Aydan Çınar'a, koreografisi Özge Ay'a, ışık tasarımı Yakup Çartık'a, dramaturjisi ise Gülümden Alev Karaman'a ait."} {"url": "https://gazetesanat.com/3-bergama-tiyatro-festivalinin-etkinlik-programibelli-oldu", "text": "Bergama Tiyatro Festivali, 2-5 Haziran 2022 tarihleri arasında seyircileriyle buluşmaya hazırlanıyor. İlgi çekici performans programının yanı sıra farklı yaşlardaki katılımcılara yönelik disiplinler arası atölyeler, konuşmalar ve yürüyüşlerden oluşan etkinlik programı, kent sakinlerini ve ziyaretçileri kapsayan zengin bir seçki sunuyor. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Bergama Belediyesi, BERKSAV, Bergama Ticaret Odası ve Ne Yerde Ne Gökte Derneği'nin destekleriyle Yerelleşme, Sektörleşme, Sosyal ve Kültürel Hayatın Erişilebilirliği ve, Çocuklar ve Gençlerin Kültür ve Sanat Hayatına Katılımı başlıklarını temel alarak yerel ve ulusal ekiplerin tasarladığı etkinlikler, festival boyunca tüm Bergama'ya yayılıyor. Odeabank ve Mey|Diageo sponsorluğunda 3dots ve BERaBER tarafından Bergama'nın tarihi sokakları ve mekanları Arasta Meydan, Bergama Müzesi, BerKM, Berksav, Çınarlı Kahve, Kızıl Avlu, Les Pergamon Hotel, Tabakhaneler, Tonoz ve Yabets Sinagogu'nda gerçekleştirilecek disiplinler arası etkinlikler, ziyaretçilerini birlikte yeni hikayeler yaratmaya davet ediyor. Festival 4 gün boyunca Festival Özel; Performanslar, Bölgeden ve Çocuklar için Performanslar; Alana Dair, Somut Olmayan Kültürel Miras ve, Çocuklar ve Gençler için Atölyeler; Konuşmalar ve Yolculuklar olmak üzere 9 farklı kategoride her yaştan ziyaretçisi için çeşitli ilgi konularına göre birden çok etkinliği bir araya getiriyor. Bergama'nın yüzyıllık tarihinden yola çıkarak hazırlanan atölyeler Hollanda Konsolosluğu'nun desteğiyle programda yer alan Club Guy & Roni Dans ve Hareket Atölyesi; İsrail Konsolosluğu'nun desteğiyle Sharon Gavrielov, Or Alterman Barnea ile Safe Place Atölyesi; Yunanistan'dan konuk edilen Commedia Dell'Arte Atölyesi Workshop; Kanadalı sanatçı Erika Batdorf ile Kişiselden Evrensele: Somatik Yaratıcılık Atölyesi; Günseli Baki ile Herhangi Bir Küçük ve Sakin Şey Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Atölyesi; Emre ve Bihter Gülgeç Saka ile Kukla Oynatım Atölyesi; Barış Hamarat ile Tiyatro Teknik Prodüksiyonu Atölyesi ve Murat Mahmutyazıcıoğlu ile Yazı Masasında 2 Gün ziyaretçilerle şehirde farklı bir öğrenim sunuyor. Festivalin temeline aldığı başlıklardan biri olan Çocuklar ve Gençlerin Kültür ve Sanat Hayatına Katılımı kapsamında özel olarak titizlikle hazırlanan Hüseyin Besli ile Çamur Atölyesi; Dilara Gülsüm Çamlıbel ile Çocuklar İçin Masal Atölyesi; Gonca Atam ile Gençlerle Yaratıcı Drama; Deniz Özgökbel ile Karagöz Tasvir Atölyesi; KeKeÇa Ayşe Akarsu, Gökçe Gürçay ile Beden Perküsyonu Atölyesi; Özlem Kurtuluş ile Sihir Atölyesi ve Nurşah Yılmaz, Yılmaz Murat Bilican ile Tragedyalar ile Çocuklarla Felsefe atölyeleri, gençleri ve çocukları tarihi bir alanda sanatla iç içe, yeni deneyimler kazandırmaya davet ediyor. 1500 yıllık tarihi boyunca Bergama'nın sahip olduğu kendine has kültürünü kent sakinlerine ve ziyaretçilere tanıtmak ve bölgenin kadim bilgilerini paylaşmak için düzenlenen programda Bergama Güzel İşler Derneği, Bergama Kadın Kooperatifi ve Yerlitahtacı Köyü Sakinleri tarafından Bergama Yemekleri ve Bağlar; Aykan Akçay'dan Bergama'da Zeytin ve Zeytinyağı Kültürü; Fatma Çelik'ten Kız Bergama Halısı Dokuma Atölyesi; Halime Meltem ve Mustafa Sinan Demirel'den Parşömen Atölyesi; Mustafa Pancar'dan Sepet Örme Atölyesi ve İbrahim Şahbaz'dan Yorgan Atölyesi yer alıyor. Bergama'nın dünyaca önemini atölyeleriyle sunan festival, dinleyerek ve gezerek öğrenmek isteyenler için özenle hazırlanmış rehber eşliğinde rotalar ve eğitimler ile pekiştiriyor. Bülent Türkmen ile Pergamon Antik Kent Yürüyüşü ve Bergama Antik Tiyatrolar Yürüyüşü; Fatih Kurunaz ile Bergama Kale Mahallesi'nde Çok Katmanlı Bir Yürüyüş; Nilgün Ustura ile Bergama Müzesi Eser Koleksiyonu Üzerinden Kent Tarihi Anlatımı; Yücel Tunca ile Bergama Sinemalarının İzinde ve Ramona Faltin ile antik dönemin şifa merkezi Asklepion'da Yoga Atölyesi: İç Huzur İçin Hareket atölyesi ilgililerini bekliyor. Festival, Yerelleşme ve Sektörleşme başlıkları kapsamında sektör profesyonellerinin farklı konu başlıklarındaki bilgilendirici konuşmalarıyla geçmişten günümüze günlük hayatımızda kültürün bizi ve içinde yaşadığımız mekanları nasıl şekillendirdiğinin altını çiziyor. Sahneyi Sürdür! Eğitmen Eğitimi, Festival Kapsamında Bergama'da! ArtsMap ve Kültür için Alan iş birliğiyle 3 4 Haziran 2022 tarihleri arasında Bergama Tiyatro Festivali kapsamında Sahneyi Sürdür! Eğitmen Eğitimi etkinliği düzenleniyor. Performans sanatları teması çerçevesinde gerçekleşecek olan Sahneyi Sürdür! bu versiyonunda İzmir, Diyarbakır, Gaziantep ve komşu şehirlerden davet edilen katılımcılar, Sürdürülebilir pratikleri kendi uygulamalarımıza nasıl adapte edebiliriz? sorusuna odaklanıyor. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla 3dots ve BERaBER tarafından geliştirilen Bergama Tiyatro Festivali'nin seçkisinde yer alan tüm etkinlik ve oyun biletleri Mobilet üzerinden satın alınabiliyor. Zengin bir seçkinin ve etkinlik programının yer aldığı festival ile ilgili duyuruları takip etmek için bergamatiyatrofestivali. com adresini ziyaret edebilir ve sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz. Odeabank ve Mey|Diageo sponsorluğunda İzmir Büyükşehir Belediyesi, Bergama Belediyesi, BERKSAV, Bergama Ticaret Odası ve Ne Yerde Ne Gökte Derneği destekleriyle gerçekleşen festivalin etkinlik ve program detaylarını, ekte yer alan 'Program Detayları' dosyasında bulabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/3-diyarbakir-karsilastirmali-edebiyat-gunleri-basliyor", "text": "Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Diyarbakır Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri, Kürtçe edebiyata dünya edebiyatı içinde alan açan, dünya edebiyatının önemli örneklerini Kürtçe'ye kazandıran Lis Yayınevi ve Diyarbakır'ın kültür sanat hayatına, diğer kentler ve uluslararası sanat ortamıyla ilişkisine katkı sunmak üzere çalışmalar yürüten Diyarbakır Sanat Merkezi ortaklığında 25 Eylül ile 31 Ekim 2020 tarihleri arasında gerçekleşecek. Tüm program bu yılın bir diğer ortağı ve ev sahibi olan, Şubat 2020'de Lis Yayınları'nın girişimiyle hayata geçen Wejegeh Amed | Diyarbakır Edebiyat Evi'nin Youtube kanalı üzerinden yayınlanacak. İlk kez 2013'te hayata geçen ve 2018'de ikincisi düzenlenen Diyarbakır Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri, 2020 yılında Kültür için Alan desteğiyle, Kürtçe ve Türkçe edebiyat dünyasının ötesine taşan bir coğrafyada çevrimiçi olarak gerçekleşecek. Program, dünya genelinde gündemi belirleyen salgınla birlikte yakın geleceği görebilmenin her zamankinden zor olduğu bir dönemde, edebiyatın penceresinden geçmişi düşünen, geleceği merak eden bir dizi söyleşi, konuşma ve tartışmadan oluşuyor. 25 Eylül Cuma akşamı program sunuşu ardından gerçekleşen açılış buluşmasında, eşitlik ve özgürlük temasıyla yazdığı şiirleriyle Kürtçe edebiyatın önemli isimlerinden Abdulla Peşew ve tarihe, kültüre ve toplumsal hayata farklı yaklaşımlar içeren çalışmalarıyla tanınan Gündüz Vassaf yer aldı. İçinden geçtiğimiz dönemde ortak endişelere, edebiyatın bir arada düşünmeyi ve hissetmeyi mümkün kılan güçlendirici etkisiyle yaklaşmayı amaçlayan soruları gündeme getiren Edebiyat ve Kırılgan Gelecek başlıklı ilk oturumda ise Burhan Sönmez ve Gaye Boralıoğlu, kendi eserlerine de referans vererek bulunduğumuz dünyanın ahvalini edebiyatın penceresinden tartışıyor. Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri'nin 2020 yılı onur konuğu, bütün hayatını Kürtçe edebiyatla ilgili çalışmalara adamış, üretimleri birçok dile çevrilmiş Bave Naze. 26 Eylül Cumartesi günü yazarın eserleri üzerinden kurduğu dünyanın tartışıldığı Bave Naze'nin Edebi Dünyası: Gerçeklik ve Ötesi oturumuyla devam edecek etkinlik, farklı coğrafya ve dilleri temsil eden çok sayıda yazarın değerli katkılarıyla çok boyutlu bir düşünme ve tartışma alanı sunuyor. Programda kadın yazınına ilişkin oturumlar da dikkat çekiyor. Zabel Yeseyan'ın eserleri ve yaşamına odaklanırken edebiyatın geçmişten geleceğe taşınan mirasını hatırlatan ve ulusal edebiyat içindeki yok sayma pratiklerini tartışan Geçmişten Bir Ufuk: Zabel Yesayan etkinliği Aras Yayınları işbirliğiyle hayata geçiyor. Dünyanın farklı yerlerinden kadın araştırmacı ve yazarlar güncel Kürtçe roman ve şiirde yer alan geleneksel kadın temsillerini tartışırken, Kürtçe edebiyatında kadının sesini arıyor. Edebiyatın çok dilli penceresinde dillerin imkanı üzerine de düşünmeyi öneren programda, Kürtçe'nin yeni ifade biçimleri alanındaki deneysel çalışmaları ile eşsiz eserler üreten Ehmed Huseyni, Bulutumsu Yakarışlar adıyla Kurmanci şiirde açılan yeni ufukları işaret ediyor. Sözlü edebiyattan yazılı edebiyata uzanan bir çizgide Lazca'nın yaşam öyküsü Dil Yarası: Lazca'nın Bilinmeyenleri başlığıyla programda yer alıyor. Bugünle geleceği birbirine bağlayan değişiklikler edebiyatın ilgi alanları kadar yayıncılığın yaşadığı değişim açısından da yeni soruları beraberinde getiriyor. Kitabın Yolculuğu oturumu, yayıncılık alanında hızla gelişen dijitalleşmeyi, tekelleşme, erişim ve telif ekseninde tartışmaya açıyor. Programda dünya edebiyatıyla ilgili de pek çok bölüm var. Polonya, Malta ve Birleşik Krallık Galler'den yazarların katılımıyla Avrupa'nın sınırlarını ve edebiyatın kırılgan gelecekteki rolünü yeniden düşünmeye ve tartışmaya açan Avrupa Edebiyatının Sınırında başlıklı buluşma Literature Across Frontiers işbirliğiyle gerçekleşiyor. Notos Kitap işbirliğiyle düzenlenen ve Alejandro Zambra'dan Thomas Bernhard'a farklı arka planlardan gelen yazarların metinlerindeki yaratıcı potansiyelleri gözden geçiren Yansımalar: Dünya Edebiyatında Karşılaştırmalı Metin Okumaları oturumunda ise edebiyatın aynasından geleceğin ufku yorumlanıyor. Programda ayrıca Metis Yayınları işbirliğiyle düzenlenen iki oturum var. Ursula K. Le Guin'in önemli eseri Mülksüzler ile Nabokov'un az bilinen eserlerinden Çarpık Dünya'nın açtığı iktidar tartışmasını ele alan Edebiyatın Direnci edebiyatta kolektif direnişi örmenin yollarına bakarken, Edebiyatın Kuşkusu: Eko-kurguda Şiddet, Keder ve Yas oturumunda güncel dünyayı algılamak için bir imkan sunan eko-eleştiri odağa alınıyor ve insanın doğayla kurduğu ilişkideki konumu sorgulanıyor. Türkçe ve Kürtçe'nin iki büyük şairi Cegerxwin ve Nazım Hikmet, Ayrıntı Yayınları işbirliğiyle gerçekleşen Baharın İnadı başlıklı oturumda bir araya geliyorlar; şiirlerinde kesişen umut, gelecek ve direniş vurgularının yanı sıra gerçeklik ve sembolizm tartışmasıyla gündeme geliyorlar. 3. Diyarbakır Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri, edebiyatla kesişen alanlara da yer veriyor. Çocuklar ve yetişkinler için masal ve hikaye anlatıcılığı üzerine çok dilli çalışmalar yapan ve canlı performanslar düzenleyen Amidart Kültür Sanat Kolektifi, Masal Diyarına Yolculuk'ta Zazaki masal ve hikayelerden Heliç u Beliç ve Hamolek'i bu kez Edebiyat Günleri izleyicileri için sunuyor. Ayrıca 2020 yaz ayları boyunca Edebiyat Günleri kapsamında hayata geçen Hayal Edilen Şehir Yaratıcı Yazı Atölyesi'nden bir öykü ve Kürtçe şiirin çağdaş dört isminden birer şiiri film olarak sunan şiir-filmler programın içeriğini zenginleştiriyor. 3. Diyarbakır Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri Programı, 31 Ekim Cumartesi günü bu yılın onur konuğu olan Bave Naze'nin gerçeklik ve hakikati arayan edebiyatının serüvenini paylaşan kapanış konuşmasıyla son bulacak. İçinden bulunduğumuz belirsiz ve oldukça zor geçen zamanlarda, edebiyat ve yaşam üzerine konuşmanın ve geçmiş, bugün ve gelecek arasında bir köprü kurabilmenin yollarını arayan Edebiyat Günleri programı, Wejegeh AmedIDiyarbakır Edebiyat Evi'nin YouTube kanalı vasıtasıyla tüm dünyada izlenebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/3-sanatci-3-farkli-dunya-3-farkli-disiplinin-goz-alici-uyumu", "text": "ALEGORİ sergisi, Caddebostan Büyük Kulüp'te, 21-27 Ocak 2023 tarihleri arasında sanatseverlerle buluştu. Değerli sanatçılar Belma Bozkurt, Murat Negiz ve Gülhan Aktuğ Eren'in son dönem çalışmalarının yer aldığı 30 eserlik seçki sanatseverler, galeri ve küratörler tarafından yoğun ilgi ile takip edildi. Alegori; nesnelerin, kişilerin ve hareketlerin kurmaca yolu ile aktarılması ve bu kurmacanın anlatının dışında farklı bir anlam barındırmasıdır. Resim, heykel ve edebiyat gibi birçok sanatta karşımıza çıkan alegori için, bir hikaye içinde bambaşka bir hikayeyi anlatma sanatıdır denilebilir. Sergiyi izleyenler görünürde tanıdığımız sanatçıların dünyalarına eserlerle bağ kurarak misafir oldular ve kendileriyle bambaşka anlamlar kazanarak sergiden ayrıldılar. Sanat Tasarım Gazetesi editörü, Marmara Üniversitesi'nde görevli olan değerli sanat eleştirmeni Doç. Dr. Ümit Gezgin sergi ile izlenimlerini 'yaratıcı ve özgün' olarak değerlendirerek sanatseverlere tavsiye olarak sundu."} {"url": "https://gazetesanat.com/30-koza-genc-moda-tasarimcilari-yarismasi-finalistleri-aciklandi", "text": "1992'den bu yana moda sektörüne aralarında Bahar Korçan, Özgür Masur, Zeynep Tosun, Hakan Yıldırım, Özlem Kaya ve Gül Ağış'ın da bulunduğu değerli tasarımcılar kazandıran Koza Genç Moda Tasarımcıları Yarışması 30. yılının genç yeteneklerini açıkladı. 21 Temmuz Perşembe günü İHKİB İştiraki İstanbul Moda Akademisi'nde gerçekleşen yüz yüze mülakatta tasarımlarını sergileyen 31 isimden Ada Çuhadar, Ahmet Can Encin, Ahmet Can Hızlı, Ercan Tenekecioğlu, Feyza Nur Çilingir, Maide Özer, Melis Küçükyılmaz, Nida Uzun, Sude Keskin ve Şakir Buldan Kasım ayında gerçekleşecek final gecesi için yarışmaya hak kazandı. Yarışmanın birincisi 60.000 TL, ikincisi 30.000 TL ve üçüncüsü 20.000 TL para ödülüne sahip olacak. İlk 3'e girmeye hak kazanan tasarımcılar ayrıca yurt dışında eğitim desteği ve Türkiye'de bir yıllık İngilizce dil eğitimine katılma hakkı kazanacak ve uluslararası basında tanıtılacaklar. Finale kalan on yarışmacı ise atölye ve danışmanlık desteği, 15.000 TL değerinde koleksiyon hazırlama ve malzeme bedeli, İstanbul Moda Akademisi'nin Moda Tasarımı ve Yönetimi Master Class Diploma Programı'na katılma fırsatı, sektörle ilgili uluslararası bir fuarı ziyaret hakkı ve Moda Tasarımcıları Derneği'ne bir yıllık üyeliğe sahip olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/30-milyon-dolarin-varsa-sen-de-bir-botticelli-sahibi-olabilirsin", "text": "Michele Marullo Tarchaniota Katalan politikacı ve sanat patronunun mirasçıları tarafından satılıyor. Beş yüzyıl önce ölen Sandro Botticelli, İtalya'nın Floransa kentindeki Uffizi Galerisi'ndeki İlkbahar ve Venüs'ün Doğuşu tablolarıyla biliniyor. ve her sene 2 milyondan fazla insan bu tabloları görmeye geliyor. Sanatçının eserlerinin dünyanın belli başlı müzelerinin dışında bulunması beklenmiyor. Yine de Rönesans ustası tarafından yapılmış bir portre, uluslararası sanat piyasasına yeni girdi. 30 milyon dolarlık fiyatıyla, Londra merkezli bir galeri olan Trinity Fine Art'ın standında, Frieze Masters fuarında, bu yıl Perşembe'den Pazar'a kadar sergilenecek. Portre, Michele Marullo Tarchaniota (yaklaşık 1497), izleyiciye yan bakış atan, siyah giyinmiş, koyu saçlı bir adamı gösteriyor. Dönemin söz sahibi ailelerinden Medici ailesine yakınlığıyla bilinmekte olan Yunan asıllı asker ve şair Marullo, 15 yy. sonu Floransası'nın tanınan isimleri arasındaydı. Talihsiz Marullo, bir akademisyeni ziyareti sonrası, Cecina nehrini geçerken boğularak can verdi. Portrenin nasıl ortaya çıktığı bilinmiyor: Botticelli portreyi Marullo yaşarken mi çizmiş yoksa onun ölümünden sonra karısı Alessandra Scala tarafından verilen sipariş üzerine mi çizilmiş ? Bilinen bir şey var ki; eserin Metropolitan Sanat Müzesi'nin 2011-12 tarihli Rönesans Portresi: Donatello'dan Bellini'ye sergisinde yer alması onun özgünlüğünü gösterir nitelikte. Orjinali ahşap bir panel üzerinde tempera ile boyanmış olan Marullo portresi, 1864 yılında MET kataloğuna göre tuval üzerine aktarılmış ve daha küçük hale getirilmiş, her iki tarafından da yaklaşık 2.75 inç kırpılmıştır. Tablo, Trinity Fine Art'daki sergiye çıkmadan önce Londra'daki bir depolama tesisinde incelendi ve ultraviyole ışık altında, Marullo'nun saç ve giysilerinin bazı kısımlarının restorasyondan geçtiği gözlendi. Portre birçok kez el değiştirmiş; önce Napolyon'un üvey oğlunun oğlu olan Auguste de Beauharnais'e aitti. Daha sonra, Rusya Çarı Nicholas I'in damadının koleksiyonuna girdi. Yaklaşık bir yüzyıl önce, önde gelen Katalan politikacı ve sanat patronu Francesc Cambo i Batlle tarafından satın alındı. Aile o zamandan beri portreye sahip. Son zamanlarda Madrid'deki Prado Müzesi'ne geçici olarak verilmişti. Trinity Fine Art'ın sahibi İtalyan galerist Carlo Orsi, bir yıl önce ailenin bir üyesiyle irtibata geçti ve tabloyu satma olasılığını sordu. Ona söylenen 14 tane varis vardı ve resmi eşit parçalara ayırmak imkansızdı. Carlo Orsi İtalya'da önde gelen ailelerin koleksiyonlarında katkısı olan bir isim. Geçenlerde, Floransa Uluslararası Bienali Antikaları Fuarı'nda Pope Urban VIII'nın Bernini tarafından yapılan bir bronz büstünü sergiledi. Daha önce Pontormo'nun Kitaplı Bir Beyefendi portresini iş adamı ve koleksiyoner Francesco Federico Cerruti'ye sattı. Botticelli, Bay Orsi'nin reddedemeyeceği bir teklifti. Kendi kendime düşündüm, bir daha ne zaman bir Botticelli'yle karşılaşacağım? Bu tür bir fırsat insanın hayatında sadece bir kez ortaya çıkıyor. dedi. Galerist, ilk başta tabloyu, Avrupa Güzel Sanatlar Fuarı'ndaki standında veya Hollanda'nın Maastricht kentinde TEFAF'taki standındaki diğer eserlerle birlikte göstermeyi düşündüğünü söyledi. Fakat sonra tablonun tüm dikkati üzerine çekeceğini ve diğer tabloların alıcı bulmasını önleyeceğini fark etti. Böylelikle, Botticelli'nin, öne çıkacağı kesin olan, modern sanata odaklanan bir fuar olan Frieze Masters'a karar verdi. Bay Orsi, eski ustalar pazarının, 2017 yılının Kasım ayında, Leonardo da Vinci'nin Salvator Mundisinin, New York'ta 450.3 milyon dolara satılmasının ardından çıkış yakaladığını düşünüyor. Bay Orsi, Botticelli portresiyle ilgilenen alıcıların olduğunu söylerken, Frieze Masters standında gerçek bir satın alma olup olmayacağına dair bir açıklama yapmıyor. Orsi, tablonun İspanyol hükümetinden geçici bir ihracat lisansına sahip olmasına rağmen, kalıcı bir lisansının bulunmadığını söyledi. Yani bu demek oluyor ki birisi tabloyu satın almaya karar verirse, İspanya bunu reddedebilir ve gerekli parayı toplayıp tabloyu kendisi alabilir. Peki ya tablo satılmazsa? Bay Orsi, tablo satmasa bile bunun, kendisi ve galerisi için güzel bir reklam olduğunu söyledi ve ekledi: Bir Botticelli, Bernini veya Pontormo'ya sahip olan insanlar, benim güvenebilecekleri bir galeri sahibi olduğumu bilecekler."} {"url": "https://gazetesanat.com/300-yil-onceki-osmanli-senligi-gorulmemis-belgelerle-bursiyer-konusmalarinda", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün Bursiyer Konuşmaları, araştırmacıları çevirimiçi ortamda konuk etmeyi sürdürüyor. Konuşma dizisinin 2. etkinliğinde Sinem Erdoğan İşkorkutan, Sultan III. Ahmed'in oğullarının sünnet edilmesi sebebiyle 1720 yılında düzenlenen görkemli şenliği, surnamelerdeki betimlemeler üzerinden inceleyecek. Etkinlik, 14 Mayıs 2020 Perşembe günü Zoom uygulaması üzerinden gerçekleştirilecek. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, yeni yaklaşımlar ve yayımlanmamış belgelerle İstanbul çalışmalarına katkıda bulunan akademik çalışmaları desteklemeye devam ediyor. Enstitü'nün burs programına katılmaya hak kazanan araştırmacılar ayrıca, bu yıl başlatılan Bursiyer Konuşmaları ile çalışmalarını daha geniş bir kitle ile paylaşma imkanı buluyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Arka Oda'da gerçekleşen ilk etkinliğin ardından konuşmalar, pandemi dönemi süresince çevirimiçi olarak yapılacak. Bursiyer Konuşmaları'nın ikincisi, doktorasını Boğaziçi Üniversitesi Sanat, Mimarlık ve Görsel Kültür Tarihi bölümünde tamamlayan Sinem Erdoğan İşkorkutan'ın katılımıyla gerçekleşecek. 1720 yılının sonbaharında III. Ahmed'in dört oğlunun sünnet edilmesi sebebiyle, İstanbul'da 3 hafta boyunca devam eden görkemli şenliğin ele alınacağı konuşma, dinleyicileri bundan tam 300 yıl öncesine doğru bir yolculuğa çıkaracak. Osmanlı sarayı tarafından organize edilen şenlik vesilesiyle binlerce şehirli çocuk sünnet edilir, yüzlerce kişiye yiyecek ve hediye dağıtılır, ziyafetler günlerce devam eder ve seyirciler gülünç oyunlarla gece gündüz eğlenir. Şenlikle eş zamanlı olarak hazırlanan resimli surnamelerde tasvir edilen bu ihtişamlı kutlama, modern tarih ve sanat tarihi yazımında önemli bir yere sahip. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü bursiyeri Sinem Erdoğan İşkorkutan da konuşmasında, 1720 şenliğiyle ilgili yeni keşfedilen arşiv belgelerini, resimli ve resimsiz surname kopyalarıyla birlikte değerlendirerek, şenliğin daha önce ele alınmamış boyutlarını gündeme taşıyacak. Tarihe ilgi duyan herkesin İstanbul Araştırmaları Enstitüsü web sitesinden kayıt olarak katılabileceği konuşmada; şenliğin şimdiye kadar bilinmeyen sahneleme, temsil ve hazırlık süreçleri ile birlikte, bu aşamalara müdahil olan şehirli ve saray mensubu katılımcılar ve kutlamaların ekonomik boyutu incelenecek. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, bünyesindeki Bizans, Osmanlı, Atatürk ve Cumhuriyet Araştırmaları bölümleri ve İstanbul ve Müzik Araştırma Programı'na ilişkin çalışmalar yapan araştırmacılara farklı burs tipleriyle maddi destek sağlıyor. Enstitü, 2020-2021 döneminde Doktora Sonrası Araştırma ve Yazma, Doktora Adayları için Araştırma ve Yazma, Seyahat, Akademik Etkinlik kategorilerinde başvuruları değerlendirecek. Yeni yaklaşım ve yayımlanmamış belgelerle İstanbul çalışmalarına katkıda bulunacak araştırmaların değerlendirmeye alındığı programa 15 Haziran 2020 tarihine kadar başvuruda bulunulabilir. Başvuru formu için tıklayın. Sinem Erdoğan İşkorkutan'ın İstanbul'da 1720 Sur-ı Hümayun'u: Yeni Kaynaklar Işığında Bir Osmanlı Şenliğinin Bütünsel Analizi başlıklı konuşması, 14 Mayıs 2020 Perşembe günü saat 18.00'de Zoom uygulaması üzerinden izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/31-ekim-2020-cumartesi-karagoz-oynaticisi-cengiz-ozek-cocuklara-golge-kuklasi-yapmayi-gosterecek", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat'ta devam eden Karagözüm İki Gözüm sergisi kapsamında çocuklar Karagöz'ün dünyasını yakından tanıma fırsatı buluyor. Çocuklara Karagöz'ün renkli dünyasını tanıtmak amacıyla düzenlenen etkinliklerde, çocuklar Geleneksel Türk Gölge Tiyatrosu'nun bu en önemli figürünü öğrenerek, birbirinden renkli hikayeleri ve karakterleri yakından tanıma imkanı buluyorlar. 31 Ekim Cumartesi günü saat: 12:00'da İnternet üzerinden canlı yapılacak etkinlikte Karagöz Oynatıcısı Cengiz Özek çocuklara Karagöz figürlerinden hareketle gölge kuklası yapmayı öğretecek. Kendi figürlerini yaparak, kendi hikayelerini oluşturma fırsatı bulacak olan çocuklar atölye sonunda, perdelerini kurup evde oynatabilecekleri bir Karagöz oyununa sahip olacaklar. Bölüm sonunda o içeriğe özel olarak hazırlanan sorularla öğrendiklerini pekiştirecekler. Yapı Kredi Kültür Sanat tarafından çocuklar için özel olarak hazırlanan etkinliklere, YouTube kanalı üzerinden ücretsiz olarak katılabilirsiniz. Etkinlik sonunda instagram hesabında yer alan soruları yanıtlayarak bilgilerinizi sınayabilir, serginin internet sayfasında yer alan pdf'ten çıktı alarak kendi Karagöz figürlerinizi yaratabilirsiniz. Atölye sonunda çocuklarınızın kendi Karagöz oyunlarını sergiledikleri video ya da fotoğraflarını etkinlik@ykykultur. com e-posta adresine mail atabilirsiniz. -Yarım tabaka amerikan bristol (150 gr.) karton"} {"url": "https://gazetesanat.com/33-yasinda-belgeseli-cekilen-sanatci-erhan-us", "text": "36 dakika süren '33. Yılında Erhan Us Belgeseli'; sanatçının çocukluk ve öğrencilik yıllarının yanı sıra, sivil toplum kuruluşundaki başkanlıkları ve kişilik özellikleri, kurduğu dijital ve stratejik ajans, kaleme aldığı 'Dijital Prestij: Sosyal Medya, Teknoloji ve Marketing Üzerine' kitabı, 20'yi aşkın ülkede 70'ten fazla sergide sanatseverlerle buluşan eserleri ve sanatı gibi başlıklardan oluşmakta. Yapımını Youtuber Çağatay Kaan Eren'in üstlendiği belgeselde 15 konuşmacıya, sanatçı Erhan Us'un Türkiye ve yurtdışında çekilmiş 190 arşiv fotoğrafı ve video eşlik ederken, yakın çevresinden ilk kez yapılan açıklamalara da yer veriliyor. Erhan Us ayrıca AFSAD, Fotokolektif ve Anadolu Görsel Sanatlar Derneği üyesi."} {"url": "https://gazetesanat.com/40-yilin-ardindan-abba-geri-dondu", "text": "70'li yılların unutulmaz grubu ABBA, kısa süreli müzik hayatına muhteşem başarılar sığdırmakla kalmamış; adeta hepimizin hayatında bir yer edinmişti. Belki de müzik tarihinin en iyilerinden, en iyi pop gruplarından da en iyisi... 2 Eylül itibarı ile 2 şarkısını yayınlayarak, Kasım'da gelecek VOYAGE isimli yeni albümleri için bizlere göz kırptı. Adları ile birlikte anılan ilk single parçaları 1972 yılında yayınlanan 'People Need Love' oldu. Bu single 'Björn & Benny, Agnetha & Anni-Frid' adı ile yayınlandı. Listelerde hit haline gelince grup stüdyoya girerek bir albüm yayınlamaya karar vererek Eylül 1972'de albüm kayıtlarına başladılar. Grubun Ring Ring adlı albümünün yayınlanması da bu sıralara tekabül eder. 1973 Eurovision yarışmasına katılmak için albümle aynı adı taşıyan Ring Ring şarkısını kaydettiler fakat elemelerde 3. olarak elendiler. Yine grubun bilinen adıyla ABBA adını alması da 1973 yılının sonlarına doğru gerçekleşti. Grup üyelerinin isminden oluşan grup isminin çok uzun olması dolayısıyla grup menajerince Björn & Benny, Agnetha & Anni-Frid adlı grup, ABBA olarak anılmaya başlandı. Grup, en ünlü albümlerinden biri olan Waterloo albümünü 1974'te yayınladı ve albümle aynı ismi taşıyan şarkı ile 1974 Eurovision'una katılma hakkı elde ettiler. Aynı zamanda bu yarışmada Birleşik Krallık'ı Olivia Newton-John temsil etmekteydi. ABBA bu yarışmada Waterloo şarkısı ile birinci olarak tüm dünyada gerçek ivmesini yakaladı. Ayrıca Waterloo şarkısı, 2005 yılında Eurovision'un 50. Yılı kutlamaları için yapılan oylamada birinci seçilerek Tarihin En İyi Eurovision Şarkısı ilan edilmiştir. Bilindiği üzere grup iki çiftten oluşmaktaydı. Björn ve Agnetha çiftinin evlilikleri 1979, Anni-Frid ve Benny çiftininki ise 1981 yılına kadar sürdü. Evliliklerin dağılması da büyük bir etken olarak gösterilir fakat aslında grup dağılmasındaki ana sebep, herkesin kendi kariyer yollarını şekillendirmeye başlamasıydı. Björn ve Benny müzikallere yönelirken Agnetha ve Anni ise solo kariyerlerine devam ettiler. Birlikte son albümleri ise 1981 tarihli 'The Visitors' oldu. Voyage adını taşıyan albüm çok yakın bir zamanda; Kasım ayında bizlerle olacak. Bununla birlikte Abba konserler de verecek. Londra Queen Elizabeth Olympic Park'a inşa edilecek Abba Arena sahnesinde ilk konser ile açılış yapılmış olacak. Sonrasında bir dünya turnesinin gelme ihtimali de bir hayli yüksek görünmekte. Bu konserlerde dijital şov da Abba grubuna eşlik edecek. Dijital görüntüler için Star Wars'un yaratıcı olan George Lucas'ın Industrial Light and Magic adlı stüdyosuyla çalışıldığı bilgisine sahibiz. Bu dijital versiyonlar da Abba-Tars adını taşıyacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/47-online-cagdas-ve-klasik-sanat-muzayedesi-basladi", "text": "Türk resminin en önemli ilk kadın ressamlarından Ayşe Celile Hikmet'in nadir eserleri, onlinemuzayede. com'da! Günümüzde müzayedeler salonlardan internete doğru hızla taşınırken, Türkiye'nin hem ismi hem de kendisi ONLINE olan tek müzayede evi onlinemuzayede. com, Türk resim sanatının ilk kadın ressamlarından Ayşe Celile Hikmet'in iki eserini açık artırmaya çıkardı. Çok nadir rastlanan 70 yıllık büyük boy tuval eserler, 1950'li yılların sosyal ve kültürel hayatını resmediyor. Müzayedede Celile Hikmet'in eserleri dışında Fikret Mualla, Mübin Orhon, Burhan Doğançay, Nuri İyem, Devrim Erbil, Selim Turan, Yiğit Yazıcı gibi Türk Çağdaş ve Klasik Sanatının birbirinden değerli sanatçılarının toplam 118 ayrı eser bulunuyor. 47. Online Çağdaş ve Klasik Sanat Müzayedesi'nin en dikkat çeken eserleri arasında yer alan Ayşe Celile Hikmet'in iki tuvali, tam 70 yıllık. Osmanlı'nın son döneminin ve Cumhuriyet'in en önemli ilk kadın ressamlarından olan Hikmet'in, 1952 yılında resmettiği Su Taşıyan Çocuk ve Köyle Kadınlar Aşında adlı eserleri büyük boy tuval üzeri yağlı boya kullanılarak resmedilmiş. Resim çalışmalarında kuşağının diğer kadın ressamları gibi portreler üzerine yoğunlaşan Hikmet'in en güzel portreleri ailesi ile olanlar. Ancak Celile Hanım'ın bu eserleri müzelerde sergilenmekte ya da aile koleksiyonunda yer almaktadır. Onlinemuzayede. com'da satışa sunulan eserleri ise hem sosyal konu içermesi hem de büyük boy tuval olmaları açısından sanatçının çok nadir çıkan yapıtları arasında yer alıyor. Aynı zamanda ünlü şair Nazım Hikmet'in annesi olarak da bilinen Celile Hikmet imzalı bu nadide tablolar, 9 Ekim saat 20:30'a kadar açık artırmada olacak. Müzayedeye katılabilmek için www. onlinemuzayede. com'a üye olmayı unutmayın!"} {"url": "https://gazetesanat.com/5-denizbank-ilk-senaryo-ilk-film-yarismasinin-juri-uyeleri-belli-oldu", "text": "Ülkemiz sinemasının geleceği olan senaristleri yolculuklarının en başında cesaretlendirmek üzere DenizBank ve TÜRSAK Vakfı iş birliğinde gerçekleştirilen DenizBank İlk Senaryo İlk Film Yarışması'nda jüride görev üstlenecek isimler belirlendi. Başkanlığını Abdullah Oğuz'un yapacağı yarışma jürisinde; oyuncu Kaan Yıldırım, senarist Zafer Külünk, oyuncu Özge Gürel ve DenizBank Kültür Sanat Yöneticisi Burcu Hancı üye olarak yer alacak. Yarışmada aynı zamanda çevrimiçi etkinliklere senaryo yazmak isteyen herkes, deneyimli yönetmen ve senaristlerin eğitimlerinden ücretsiz faydalanabilecek. Yarışma, eğitim ve etkinlik dolu programı ile bu yıl da ilk uzun metraj senaryolarını yazan adaylara destek vermek üzere önemli bir misyon üstlenecek. İlk Senaryo bölümünde Ön Seçici Kurul'un değerlendirmesinden sonra finale kalan 10 senariste eğitim verilirken, birinci olan senariste 6. Yıl Yapım Destek Platformu'na doğrudan katılım hakkı tanınacak. DenizBank ve TÜRSAK Vakfı, iş birliklerinin 5. yılında önemli bir yeniliğe de imza atarak, Yapım Destek Platformu'nu hayata geçiriyor. Proje geliştirme konusunda belirli aşama kat etmiş olan kaliteli yapımların daha büyük kitlelere ulaşması için destek sunulacak bu yeni bölümde, Birincilik Ödülü'nün sahibi, 50.000 TL maddi destek almaya hak kazanacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/5-uluslararasi-yesilay-karikatur-yarismasi-icin-basvurular-basladi", "text": "5. Uluslararası Yeşilay Karikatür Yarışması bu yıl Yeni Nesil ve Yeni Nesil Bağımlılıklar temasıyla düzenleniyor. Yarışmanın bu yılki konusunda pandeminin de etkili olduğunu dile getiren Yeşilay Genel Müdürü M. Nurullah Atalan, Sanatçılarımızın yeni neslin alışkanlıklarını, teknolojinin yanlış kullanımının bağımlılığa dönüşme sürecini ve tüm bunlar üzerinde pandeminin nasıl etkili olduğunu yaratıcı yollarla anlatacağına inanıyoruz dedi. Yeşilay, bağımlılığın etkilerini yaratıcı bir dille gündeme getiren Uluslararası Yeşilay Karikatür Yarışması'nı 5'inci kez düzenliyor. Yarışmaya katılan eserlerden bu sene Yeni Nesil ve Yeni Nesil Bağımlılıklar ana teması altında bu bağımlılıkların sebepleri, bulaşma yolları, neden olduğu sonuçlar, sorumluluklar ile pandeminin etkileri ve dijital oyunlar başlıklarında; online bahis ve online kumar bağımlılıklarına odaklanmaları bekleniyor. Dünyadan ve Türkiye'den profesyonel ve amatör tüm karikatüristlerin katılımına açık olan yarışmanın başvuruları 31 Ocak 2021 tarihine kadar cartooncontest. yesilay. com. tr adresinden yapılacaktır. Yarışmaya katılan eserler, karikatüristler ve bağımlılık alanında uzman isimler tarafından değerlendirilecek. 5. Uluslararası Yeşilay Karikatür Yarışması'nın sonucunda birinciye 12 bin 500 TL, ikinciye 10 bin TL, üçüncüye 7 bin 500 TL ödül verilecek. Ayrıca 3 kişiye 3 bin 500 TL'lik başarı ödülü verilirken, bir kişi de 3 bin 500 TL'lik Mazhar Osman Özel Ödülü'nün sahibi olacak. Yeşilay, 5. Uluslararası Yeşilay Karikatür Yarışması'nda toplam 44 bin TL ödül dağıtacak. Yeşilay Uluslararası Karikatür Yarışması'nın kazanan eserleri yurtdışındaki ilgilileriyle buluşuyor. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi tarafından düzenlenen Narkotik Uyuşturucular Komisyonu Toplantısı'na katılan Yeşilay, yarışmanın kazanan eserlerinden oluşan sergiyi 3 yıldır Viyana'da ziyarete açıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/500-yillik-da-vinci-donemi-menusu-gun-yuzune-cikti", "text": "İtalyan Ticaret ve Sanayi Odası, bu yıl 4. kez düzenlenen İtalyan Mutfağı Haftası'nı İtalyan sanatçı Leonardo Da Vinci'nin 500'üncü ölüm yıl dönümü anısına, içerisinde o döneme ait yemeklerin bulunduğu bir menü ile kutladı. Casa d'Italia'da düzenlenen organizasyonda beş asırlık bu özel menüyü ünlü İtalyan Şef Giancarlo Gottardo hazırladı. İtalyan gastronomi kültürünün tüm dünyada eş zamanlı tanıtımı amacıyla İtalyan Dışişleri Bakanlığının organize ettiği İtalyan Mutfağı Haftası, 18-24 Kasım tarihleri arasında çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.1885 yılında Türk ve İtalyan iş adamlarınca kurulan ve tam 134 yıldır iki ülke arasındaki ticari ilişkileri geliştirmeye yönelik sayısız faaliyetler gerçekleştiren İtalyan Ticaret ve Sanayi Odası Derneği de bu yıl dördüncüsü düzenlenen haftayı ünlü İtalyan sanatçı Leonardo Da Vinci'nin 500. ölüm yıl dönümü anısına, o döneme ait yemeklerle hazırlanan özel bir menü ile kutladı. Ünlü İtalyan Şef Giancarlo Gottardo, dönemin en beğenilen yemeklerinden oluşturduğu menüyü Casa d'Italia'da düzenlenen organizasyonda İtalyan otoriteler ve gastronomi dünyasının beğenisine sundu. Düzenlenen yemekte İtalya İstanbul Başkonsolosu sayın Elena Sgarbi, İtalyan Ticaret ve Sanayi Odası Derneği Başkan Yardımcısı sayın Stefano Kaslowski, Genel Sekreter sayın Fatih Ayçin ve Yönetim Kurulu üyeleri de yer aldı. İtalyan Mutfağı Haftası etkinliğinin ülkenin mutfağını, gastronomisini ve kültürünü dünya çapında yükseltmeyi hedeflediğini belirten İtalya İstanbul Başkonsolosu sayın Elena Sgarbi, etkinliği düzenleyerek buradaki diğer tüm İtalyan kurumlarına işbirliği ortamı sağlayan İtalyan Sanayi ve Ticaret Odası Derneğine teşekkürlerini sundu. Etkinliğin aynı zamanda İtalyan kültürü ile İtalyan mutfağı arasındaki etkileşimi tüm başarısıyla göstermek istediğini kaydeden Sgarbi, Yemek bizi sadece hayatta tutan bir şey değil aynı zamanda ulusal kimliğimiz, bizi bir arada tutan önemli bir unsur ve kültürümüz için de çok önemli. İtalyan kültürü söz konusu olduğunda Leonardo Da Vinci'yi es geçemeyiz. Hele de ölümünün 500. yılı olduğu düşünüldüğünde... ifadelerini kullandı. Sgarbi, Leonardo Da Vinci anısına yapılan etkinliğin sanattan mühendisliğe pek çok alanda dünyanın bilinen en büyük dahilerinden biri olan ünlü İtalyan sanatçının çok iyi bilinen yönleri dışında mutfakla arasındaki pek de bilinmeyen bağlantıyı öne çıkarma fırsatı verdiğini belirtti. Sgarbi, Da Vinci ile birlikte İtalya'nın yemek ve kültürünü hep birlikte tek bir masada kutlamanın büyük bir şans olduğunu sözlerine ekledi. Şef Giancarlo Gottardo da hazırladığı menü ile ilgili sunumunu yaparken, Leonardo Da Vinci'nin yaşadığı dönemde, yani bundan 500 yıl önce, beslenme zincirinde yavaş pişirme tekniği ve avcılığın büyük önem taşıdığını söyledi. Geyik eti, yaban domuzu, ördek, bıldırcın ve tavşan gibi hayvanların beslenmenin ana unsurlarını oluşturduğunu kaydeden Şef Gottardo, güne özel hazırlanan menünün de bu nedenle geçmişten esinlenerek oluşturulduğunu dile getirdi. Şef Giancarlo Gottardo'nun hazırladığı menüde başlangıç olarak ördek terin ve kuru meyve hoşafı servis edilirken, ana yemek olarak orman mantarlarıyla doldurulmuş ve fırınlanmış bıldırcın konfi, safranlı risotto eşliğinde sunuldu. Tatlı olarak ise konuklara kestane püresi, kavrulmuş fındık, badem sütü jölesi ve tarçın esansı ile servis edilen ayva tatlısı ikram edildi."} {"url": "https://gazetesanat.com/55-karlovy-vary-uluslararasi-film-festivalinde-iki-filme-trt-odulu", "text": "Dünyanın en prestijli film festivallerinden Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali'nde yarışan iki film projesine TRT Ödülü verildi. Bu yıl 20 28 Ağustos tarihleri arasında 55'incisi düzenlenecek olan film festivalinde, Work in Progress kategorisinde Kurban isimli film projesine ve First Cut + kategorisinde Gökyüzünden Bir Parça isimli film projesine TRT Ödülü verildi. Çekya'nın en büyük film festivali olan, dünyanın en eski film festivallerinden biri ve Orta ve Doğu Avrupa'nın da önde gelen film etkinliklerinden biri olarak kabul edilen Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali bu yıl 20 28 Ağustos tarihleri arasında 55'inci kez düzenlenecek. TRT yalnızca Türkiye'deki uluslararası film festivallerini desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda dünyadaki en önemli film festivallerini de desteklemeye devam ediyor. TRT'nin dünyanın en prestijli film festivallerinden Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali ile geçtiğimiz yıl başlattığı iş birliği bu yıl da devam ediyor. Bu iş birliği çerçevesinde festivalin endüstri bölümü Eastern Promisesta kurgu aşamasındaki film projelerinin yarıştığı iki projeye TRT Ödülü verildi. First Cut+ kategorisine seçilen projeler pazarlama, satış, promosyon ve Work in Progress konularında workshoplara katılarak post prodüksiyon aşamasını destekleyen ödüller için yarışacak. Karlovy Vary Film Festivali'nin endüstri bölümü Eastern Promises, Avrupa'daki en büyük film marketlerinden biri. Orta ve Doğu Avrupa, Balkanlar, Eski Sovyet Ülkeleri, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'dan başarılı ve yetenekli yönetmen ve yapımcıların kurgu aşamasındaki yeni film projelerinin yarıştığı Work in Progress kategorisinde TRT Ödülü, Slovakya-Çekya-Almanya ortak yapımı Kurban isimli filmin oldu. Filmin yönetmenliğini Michal Blasko, yapımcılığını ise Jakub Viktorin ve Pavla Janouskova Kubeckova üstlendi. Yönetmenin ilk uzun metrajı olan film, Eurimages ve Creative Europe gibi önemli film fonları tarafından destekleniyor. Ukraynalı Irina, oğlu Igor ile birlikte Çekya'da küçük bir kasabada yaşamaktadır. Bir gün Igor bir saldırıya uğrar ve ölümden döner. Irina oğluna yapılan bu saldırı için adalet aramak üzere kamuoyunda farkındalık oluşturmaya çalışır. First Cut + kategorisinde TRT Ödülünü İsviçre-Almanya ortak yapımı Gökyüzünden Bir Parça projesi ile yönetmen Michael Koch ve yapımcı Christof Neracher kazandı. Uluslararası alanda dikkat çeken kurgu aşamasındaki film projelerinin yer aldığı First Cut + yarışması, filmlere pazarlama, festival stratejisi ve dağıtım konularında workshoplar verilen bir platform olma özelliğine sahip. Gökyüzünden Bir Parça filmi, yönetmen Michael Koch'un ikinci uzun metrajlı filmi. Yönetmenin ilk filmi 2016'da düzenlenen Locarno Film Festivali'nde ana yarışma bölümünde yarışarak önemli festivallerden de ödüller kazanmıştı. Anna ve kocası Marco İsviçre'nin ücra ve küçük bir köyünde yaşamaktadır. Marco'nun beyin tümörü nedeniyle gittikçe hastalanması ile Anna ölüme giden bir yolda sevgiyi, aşkı daim kılmaya çalışır. ilk görsel Kurban isimli filmden bir kare."} {"url": "https://gazetesanat.com/64-grammy-odulleri-sahiplerini-buldu", "text": "3 Nisan Pazar günü Las Vegas MGM Grand Garden Arena'da gerçekleşen Grammy Ödül Töreni'nde kazanan isimler belli oldu. Gecenin ismi aldığı 11 adaylıktan Yılın Albümü de dahil olmak üzere 5 ödül kazanan Jon Batiste oldu. Jon Batiste'yi takip eden isimler ise Yılın Kaydı ile birlikte 4 ödül ile Silk Sonic ve 3 Grammy ile Olivia Rodrigo oldu."} {"url": "https://gazetesanat.com/65-yas-gununde-pop-muzigin-divasi-nilufer", "text": "31 Mayıs 1955'te İstanbul'da hayata gözlerini açan Nilüfer Yumlu, bize özellikle yorum alanında mükemmel eserler bırakmasının yanında, mükemmel kariyeriyle de başarılarını taçlandırmıştır. Biz dinleyicilerin andığı şekliyle Nilüfer'in müzik yaşamını, Gazete Sanat okuyucuları için inceledim. Çoğu başarılı şanatçının olduğu gibi Nilüfer'in de müziğe olan sevdası ve ilgisi çocukluk yıllarına dayanıyor. Kazanacağı başarılar ve yayınlanacağı şarkılar da yine çok erken yıllarında kendini gösteriyor. Sezen Aksu, Nükhet Duru ve Ajda Pekkan ile birlikte Türk pop müziğinin 4 divası arasında sayılan Nilüfer'in tırmanışına beraber bakalım. Nilüfer'in ilk başarısı Altın Ses'i kazanmak oluyor. 1970 yılında henüz 15 yaşındayken bu yarışmaya katılan Nilüfer yarışmadan birincilik ile ayrılıyor. Yarışmacılar arasında hepimizin bildiği Sezen Aksu da bulunuyor ve jüriler arasında Ajda Pekkan da yerini alıyor. Bu yarışmada Nilüfer'e birinciliği getiren şarkı ise, Ajda Pekkan'ın ölümsüz eserlerinden olan Sensiz Yıllarda oluyor. 1973 yılında Nilüfer, Dünya Dönüyor/Neden 45'liği ile müzik listelerini altüst ediyor. Muazzam satış rakamlarına ulaşan bu 45'lik, daha sanat yaşamında 1-2 senelik bir kariyeri olmasına rağmen o dönemki iddialı rakiplerini geride bırakarak Nilüfer'e Yılın Kadın Şarkıcısı ödülünü kazandırıyor. Bu ödülden sonra da tüm kitlelerin ilgi odağı haline gelen Nilüfer, dur durak bilmeden başarısını üst seviyeye taşımaya devam ediyor. Bu başarıdan sonra Nilüfer, kariyerine çok güzel bir etki daha yaratacak bir olaya daha girişiyor. İlk gazino deneyimini İzmir Fuarı'nda sahneye çıkıp, Zeki Müren'in solist altı kadrosunda yer alıyor. Bu dönemlerden sonra yurt dışından da plak teklifleri yağmaya başlıyor ve Nilüfer, aynı yıllarda Of aman aman Kim arar seni 45'likleriyle de başarı üstüne başarı yakalamaya devam ediyor. 1978 yılında Grup Nazar eşliğinde Türkiye Eurovision finallerine katılıyor ve burada 1. seçilerek Türkiye'yi Fransa'da gerçekleşecek olan Eurovision'da temsil etme şansını yakalıyor. Bu yarışmanın ilgi çekici bir özelliği ise, Türkiye'nin orkestra şefliğini Ermeni asıllı ünlü müzisyen Onno Tunç'un yapıyor olmasıdır. Burada büyük bir başarı elde edemeseler de tüm Türkiye tarafından tanınması artık gerçekleşmiş oluyor. 70'li yılların sonuna doğru yayınladığı Nilüfer'79 LP'si, yine iyi rakamlara ulaşmakla birlikte; kimi müzik otoritelerince 80'li yılların özellikle pop müziğindeki değişmeye bir işaret niteliği taşıyor. 80'li yıllarda da üretkenliğini üst seviyelere taşıyarak müziğe devam eden Nilüfer, 1982 yılında Sensiz Olmaz albümünü yayınlıyor. Bu albümün hit şarkılarında başı çeken Ta Uzak Yollardan adlı şarkı, şüphesiz ki çoğumuzun halen de dinlemeye doyamadığı bir şarkı olarak müzik listelerimizde yerini koruyor. Yine aynı albümde, daha önce Dario Moreno'dan dinlediğimiz Hatıralar Hayal Oldu şarkısını çok güzel bir şekilde yorumlayarak bizlerin beğenisine sunmuştur. Nilüfer 90'lı yıllarda da üretkenliğine devam etmiş ve çok büyük başarıların altına imza atmıştır. 90'lı yılları Sen Mühimsin adlı albümüyle açan sanatçı, 1992'de çıkardığı ve içerisinde Haram Geceler, Kavak Yelleri gibi günümüzde bile hala hit olan şarkıları barındıran Yine Yeni Yeniden albümü 1 milyon satışın üzerine çıkarak tüm zamanların en çok satanları arasında yerini almıştır. Şüphesiz ki Onno Tunç'un mükemmel besteleri ve düzenlemeleri, bu başarının en önemli etkenlerindendir. 2000'li yıllardan sonra da çeşitli şarkıcılarla çeşitli albümlerde yer alan Nilüfer, Altın Kelebek ödülüne de layık görülmüştür. Bizce kariyerini taçlandıran başarısı ise 1997 yılında Unicef İyi Niyet Elçisi seçilmiş olması ve Türkiye temsilciliği yapmasıdır. Biz, sevenleri ve Gazete Sanat ailesi olarak da Nilüfer'in doğum gününü buradan bir kez daha kutluyoruz. Mutlu yıllar Nilüfer.."} {"url": "https://gazetesanat.com/65-yazar-ve-30-cizerin-kaleminden-merhaba-ben-kitap", "text": "Çocuklar için daha güzel bir gelecek düşleyen, bu umudu herkesle paylaşma arzusuyla tek yürek olan 65 yazar ve 30 çizeri bir araya getiren Merhaba Ben Kitap, okuyan nesiller yetiştirmeye katkıda bulunmak amacıyla yayına hazırlanan özel bir derleme. Çocuk yazınımızın hemen her alanında emek veren değerli isimlerin konferans, panel ve söyleşilerde sıklıkla karşılaştıkları, Çocuğum hiç okumuyor. Ona okumayı nasıl sevdirebilirim? sorusundan esinle hayat bulan bu renkli kitap, okumak üzerine kaleme alınmış anılardan, anlatılardan ve önerilerden oluşuyor. Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği Yönetim Kurulu öncülüğünde, Tudem Yayın Grubu'nun katkılarıyla kitapseverler ile buluşan Merhaba Ben Kitap sayfalarında yer verdiği deneyim odaklı yazılarla, duyarlı anne babaların ve öğretmenlerin yolunu ışıtıyor, çocukları sözcüklerin büyülü dünyası ile tanıştırmanın mutluluğunu paylaşıyor. Merhaba Ben Kitap isimli eser, bu derlemeye katkıda bulunan yazarların çocukluk ve ilk gençlik anılarına odaklanıyor; onların kitapla buluşma ve okuma sevgisi kazanma serüvenlerini gün yüzüne çıkarıyor. Yazılarını çoğunlukla okuma kültürü ve alışkanlığı üzerine temellendiren yazarlar, kitapların yaratıcı kişiliklerini nasıl etkilediğine, hayatı anlama ve anlamlandırma sürecinde onlara ne gibi katkılar sunduğuna ve yazarlık kariyerlerini oluştururken kitapların kendilerine nasıl yol gösterdiğine yönelik anlatılara, kısa öykülere imza atıyor. Metinleri bütünleyip esere renk katan görseller ise çocuklara okumayı çağrıştıran, onları okumaya heveslendiren, başlı başına ayrı bir sergiye konu olabilecek özgün resimlerden oluşuyor. Okuma eylemini çocukların yaşamında bir alışkanlığa dönüştürmek gibi son derece değerli bir hedefi bulunan Merhaba Ben Kitap isimli eser, çocuk duyarlılığına uygun metinleri ve okuma tutkusunu perçinleyen nitelikli resimleriyle antoloji sayılabilecek özel bir çalışma."} {"url": "https://gazetesanat.com/67-sait-faik-abasiyanik-hikaye-armagani-sahibi-buldu", "text": "Yazar Sait Faik Abasıyanık anısına her yıl bir öykücüye verilen ve Darüşşafaka Cemiyeti ile İş Bankası Kültür Yayınları işbirliğiyle düzenlenen Sait Faik Hikaye Armağanı'nın 67'ncisi açıklandı. Şermin Yaşar Deli Tarla adlı kitabıyla ödüle layık görüldü. Doğan Hızlan'ın Başkanlığı'nda toplanan Hilmi Yavuz, Nursel Duruel, Prof. Dr. Jale Parla, Metin Celal, Prof. Dr. Murat Gülsoy ve Beşir Özmen'den oluşan Sait Faik Hikaye Armağanı Jürisi, 67. Sait Faik Hikaye Armağanı'nı insan psikolojisinin karanlık yanlarını ustaca kurulmuş olay örgüleri ve ironik bir dille anlatmakta gösterdiği başarıdan dolayı Şermin Yaşar'ın Deli Tarla adlı kitabına vermeyi kararlaştırdı. 1955'te Sait Faik'in annesi Makbule Abasıyanık tarafından kurulan Sait Faik Hikaye Armağanı, 1964'ten itibaren Darüşşafaka Cemiyetince veriliyor. Sait Faik'in vasiyetnamesi doğrultusunda dönemin ileri gelen edebiyat ustalarından oluşturulan jüri, o yıl içerisinde yazılmış en iyi hikayeyi seçerek Sait Faik ve Makbule Abasıyanık Hikaye Armağanını veriyor. Her yıl yazarın ölüm yıl dönümü olan Mayıs ayında verilen Armağanla ilgili olarak 2012'den itibaren Darüşşafaka Cemiyeti, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları ile işbirliği içindedir. Geçtiğimiz yıl Sait Faik Abasıyanık Öykü ödülü Döngel Dünya isimli kitabı ile Ethem Baran'ın olmuştu. Yazar 1982 yılında Almanya'nın başkenti Berlin'de doğmuştur. Eğitimini Türkiye'de alan, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olan yazar yine bu alanda yüksek lisansını yapmıştır. Tarihi Hoşça Kal Lokantası, Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu ve Gelirken Ekmek Al isimli öykü kitaplarını edebiyatımıza kazandırmıştır. Çok Hayal Kuran Çocuk, Oyun Takvimi, Dedemin Bakkalı, Kuş Masalları, Abartma Tozu, vd. yazarın çocuk kitapları arasındadır. Ömrünün son günlerinde çeşitli edebiyat matinelerine katılan Sait Faik, 1954'te Darüşşafaka'da düzenlenen bir matineye katılır ve çok etkilenir. Matineden sonra okulu gezen Sait Faik, çocuklarla ilgilenir ve onları takdir eder. Eve döndüğünde annesine, mal varlığını, babası hayatta olmayan çocuklara iyi olanaklar sağlayan Darüşşafaka'ya bağışlamayı teklif eder. Sait Faik'in annesi Makbule Hanım, yazarın vefatından sonra, 8 Kasım 1954'te hazırladığı vasiyetinde mal varlıklarının çoğunu, yazarın eserlerinin telif haklarını ve müze yapılması koşuluyla Burgazada'daki köşkü Darüşşafaka Cemiyeti'ne bağışlamıştır. Darüşşafaka, kendisine 1964'te intikal eden bu vasiyete titizlikle sahip çıkarak, Sait Faik Abasıyanık Müzesi adıyla 22 Ağustos 1959'da halka açılan müze evin bakım, onarım gibi sorumluluklarını 1964'ten başlayarak üstlenmiştir. Makbule Abasıyanık vasiyetinde ayrıca, oğlu adına her yıl bir hikaye armağanı verilmesini şart koşmuştur. Darüşşafaka Cemiyeti, 1964'ten bu yana Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı adı altında her yıl bir öykücüye ödül veriyor. Edebiyat dünyamızın en değerli ödüllerinden biri olan Armağan, 2012'den beri Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları iş birliğiyle veriliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/7-canakkale-bienali-basliyor", "text": "Birbiriyle kesişen ve etkileşen ilişkileri, iş birliklerini, paylaşımları ve iletişimleri odağına alan 7. Çanakkale Bienali Takımyıldız / Constellation başlığıyla 19 Eylül 2020'de başlıyor. Küratörlüğünü CABININ ve Azra Tüzünoğlu'nun yaptığı bienalde, Agah Uğur Koleksiyonu'ndan eserlerin de dahil olduğu farklı kurgulara sahip, birbiriyle konuşan 4 ana serginin yanı sıra 6 aya yayılacak bir takvimde; sergiler, film gösterimleri, Çanakkale'den ilham alan yürüyüş rotaları, ses ve fauna arşivleri ile panel ve atölyelerden oluşan bir program sunulacak. Bienalin 2020 programı, güncel pandemi koşullarına uyarlanacak bir yapıda hayata geçirilecek. Antik zamanlardan günümüze, gökyüzündeki yıldızların konumlarının tanımlanmasına yardımcı olagelmiş ve hayali sınırlarla birbirlerinden ayrılmış 'Takımyıldızlar'ı bu yıl Eylül ayından itibaren Çanakkale'den görebileceksiniz. Takımyıldız / Constellation başlığıyla 19 Eylül 2020'de, bir ay sürecek ana sergilerini açacak olan 7. Çanakkale Bienali sergiler, film gösterimleri, Çanakkale'den ilham alan yürüyüş rotaları, ses ve fauna arşivleri ile panel ve atölyelerden oluşan bir programla 6 aylık bir döneme yayılacak. Birbiriyle kesişen ve etkileşen ilişkileri, iş birliklerini, paylaşımları ve iletişimleri odağına alan bienalin küratörlüğünü CABININ ve Azra Tüzünoğlu yapacak. Bienalde Agah Uğur Koleksiyonu'ndan eserlerden oluşan, Azra Tüzünoğlu'nun küratörlüğünü üstlendiği bir sergi de yer alıyor. Çanakkale kent merkezinde MAHAL, Korfmann Kütüphanesi, Kırmızı Konak gibi farklı mekanlar ile Troya bölgesinde gerçekleşecek sergilerden oluşan Takımyıldız hem CABININ'in harekete geçirmeyi ve görünür kılmayı amaçladığı iletişim ağına dair bir metafor, hem de birbiriyle ilişkili, dinamik sanatçıların bir araya gelmesinin bir temsili olacak; sergilenen eserlerde çizilen bağlantılar ve sonsuz çeşitlilikteki konfigürasyonlar arasından olası bir kümelenme sunacak. 7. Çanakkale Bienali, küresel Covid-19 pandemisi kapsamında gelişmelere bağlı olarak gerek görüldüğü takdirde; dijital ve çevrimiçi mecralarda içeriğini paylaşıma sunacak ve 6 aylık bir zaman zarfında farklı takvim ve mekanlarda sanat üretimlerini izleyiciler ve sanatseverlerle buluşturmanın koşulları oluşturulacak. CABININ tarafından Takımyıldız için kurgulanan Neye Benziyor? başlıklı sergi, görsel kültürün egemenliği altında insanlar-arası doğrudan diyalog yoluyla bilgi aktarma etkinliğinin giderek zayıfladığı günümüzde, iletişimin yöntem ve biçimlerini ele alan üretimlere odaklanıyor. Mahal'in yanı sıra Çanakkale merkezdeki değişik mekanlara yayılacak sergi farklı kuşaklardan uluslararası sanatçıların yanı sıra farklı uzmanların ve Çanakkale'den sanatçıların da katkılarıyla iletişim ile sanatın kesişim alanlarına yoğunlaşıyor. Neye Benziyor?, kültürün gerçekliği inşa etmesinin aracı olan simgelerden oluşan ortak mirasımıza odaklanan, en geniş çağrışım gücüyle sanatın simgesel dilinin ifade etme potansiyelleri üzerine düşünmeye ve üretmeye dair bir bağlam olacak. Gündelik deneyimin dışından ve ötesinden seslenerek gerçekliğin değişme, dönüşme, başkalaşma ihtimalini çağrıştırmayı, çelişkileri ve çoğul olasılıkları sezdirmeyi, simgeler yoluyla iletişim kurmanın, anlamlar üretmenin potansiyelleri üzerine konuşmayı hedefleyen CABININ bu sergiyle başlayacak etkinlikler kümesiyle, uzun soluklu ilişkiler, bağlantılar ve paylaşımlardan oluşan yapısını ortaya koymayı hedefliyor. Azra Tüzünoğlu'nun Hasarlı veya Tahrip edilmiş: Kültür, başlıklı dört bölümden oluşan sergisi, sadece kadın sanatçıların eserlerine yer veriyor. İnsan bedeninin geçiciliği ile kültürel varlıkların kalıcılığı -ve aslında tam tersine odaklanan ilk bölüm, 'Tehdit altındaki kültür'e vurgu yapıyor. Sömürgeciliğin görünmez kıldığı eser hırsızlığı, patriyarkanın görünmez kıldığı kadın emeği ve sanat tarihini yazanların görünmez kıldığı periferideki sanat gibi tehditler görünür hale geliyor. Serginin Bildiğimiz Dünya başlıklı 2. bölümü ise bildiğimiz dünyanın sonuna işaret ediyor. Yaşadığımız zamana ve kalıntılarına -neredeyse müdahale edemeden baktığımız 'gözlemci' rolü, sanatçıların karanlık ve ironik eserlerinde görünür hale geliyor. Serginin Reklamların Dili adlı 3. bölümü de reklam dilini çalan/dönüştüren sanatçıların çalışmalarına odaklanıyor. 4. ve son bölüm ise Çanakkale içindeki bir dizi hareketi içeriyor. Günlük kentsel yaşama 'ses' üzerinden bakmayı amaçlayan ve somut olmayan kültürel miras olarak görülebilecek kentsel sesleri kayıt altına alıp arşivlemeyi hedefleyen bir projenin yanı sıra, Çanakkale'nin faunasına ve mimarisine dair araştırma, harita ve rotalar geliştirmeyi arzulayan atölye, konuşma ve yürüyüş programlarının sergiye eşlik etmesi planlanıyor. Takımyıldız başlıklı bienalin bileşenlerinden biri Agah Uğur Koleksiyonu seçkisi olacak. CABININ'in öneri/daveti ve Azra Tüzünoğlu'nun küratörlüğüyle düzenlenen Hiç istemeden ama seve seve başlıklı sergi, Agah Uğur'un yolculuğun kendisi varmaktan mühimdir mottosuyla tanımladığı koleksiyonculuk birikiminden seçilmiş eserlerle kurgulanıyor. Agah Uğur'un oyun teması etrafında yan yana getirilen eserleri, dünyanın kusurluluğu ve hayatın karışıklığı içinde, kendi ritim ve armonisiyle, geçici ve sınırlı bir mükemmellik sunan oyun alanına dahil oluyor. Eylemlerimizin içeriği derinlemesine bir çözümlemeye tabi tutulacak olursa, insanların bütün yapıp-etmelerinin yalnızca bir oyundan ibaret olduğu sonucuna varılabilir. Bu anlamda 'oyun' yaşamın saçma, dünyanın haksız olduğunu bilmesine rağmen kendi yaşamının ağırlığını taşımayı arzulamaktır. Ve oyun, her şeyden önce gönüllü bir eylem.'dir. Uğur'un Türkiye çağdaş sanatına ve 2000 yılı sonrası uluslararası video sanatına odaklanan koleksiyonundan bir seçki izleyicilerle buluşacak. Takımyıldızlar, antik zamanlardan bugüne, gökyüzündeki yıldızların konumlarının tanımlanmasına yardımcı olagelmiş, hayali sınırlarla birbirlerinden ayrılmışlar. Her bir takımyıldızın benzetildiği karakterler etrafında mitolojiler türetilmiş. Dünyadan uzaya bakan insanın, çeşitli yakınlık ve uzaklıklardaki noktaları birleştirmesi sonucu oluşan takımyıldızlar, insanın yaşamı ve evreni anlamlandırma çabasının bir işareti olmuş. Öte yandan kültür sosyolojisi alanında başvurulan kavramlardan biri olan takımyıldız, gerilimlere doymuş bir kümelenme etkisiyle düşüncenin deviniminde bir duraklama noktası olarak tanımlanır. Bu keyfi bir nokta değildir ve imge, geçmişin şimdiyle bir takımyıldızı içinde bir araya geldiği şeydir. Takımyıldız, farklı öğelerin, olguların, konumların birbirleriyle ilişkilendiği ve kesiştiği anlarda oluşan görüngüler ve bu anların potansiyelleri üzerine düşünmeye başlandığında kendini sezdiriyor ve varlık kazanıyor; olgulara değil yapılara işaret ediyor. Bu yönüyle sanat üretimlerinin hem birbirleriyle hem de sanat tarihiyle oluşturdukları kümelenmeleri de çağrıştırıyor. Diğer taraftan Takımyıldız, gündelik dilde birbiriyle ilişkili ya da benzer insanlar ya da şeylerin oluşturduğu grup anlamını da yüklenmiş bir kavram. Bu anlamıyla CABININ'in 7. Çanakkale Bienali için oluşturduğu kurguya işaret ediyor. Günümüz sanatı odaklı ilişkiler, iş birlikleri ve bunlara eklemlenen mimarlık, arkeoloji, tarih ve ekoloji disiplinlerle etkileşimlerden oluşan CABININ'in yapısal stratejisini de tarif ediyor. Çanakkale Bienali İnisiyatifi CABININ; farklı disiplinlerden, çeşitli sosyal kesimlerden kişilerin sanat odaklı ortaklaşması çerçevesinde faaliyetlerini sürdürüyor ve Çanakkale Bienali'ni çağdaş sanatın farklı toplum kesimleriyle diyalog kurma stratejilerini deneyen, deneyimleyen bir platform olarak konumlandırmayı, bu yolla Çanakkale'de günümüz sanatı için özgün bir bağlam ve bellek oluşturmayı, sanatın tam da bugün ve buradaki anlamı, işleyişi, işlevi ve potansiyelleri üzerine düşünmeyi amaçlıyor. 2020 yılının ilk aylarıyla birlikte hayatımıza giren covid-19 birçok belirsizliği de beraberinde getirdi. Yerelde örgütlenen, sanata, kültüre dair bir düşünce ve aktivite üretim platformu olan, sosyal fayda ve sorumluluğa dayalı çalışan CABININ Çanakkale Bienali İnisiyatifi, bu süreçte de yerel, ulusal ve uluslararası bileşen ve dinamikleriyle diyalog ve iş birliklerini sürdürdü. Ulaşım, üretim ve bir araya gelme koşullarının değişken hale geldiği bu ortamda farklı stratejiler ve alternatifler planladı. CABININ, bienale emek veren tüm gönüllü, paydaş ve destekçiler, Bienal Genç, Çocuk, Engelsiz ve Bienaldeyiz sosyal programlarının bileşenleri ve iki yılda bir çağdaş sanatın güncel örnekleriyle buluşan sanatseverler için özgün bir sanat deneyimi sunmaya; sanatçılara üretmek ve üretimlerini paylaşmak için yeni kavramsal ve mekansal bağlamlar açmaya; bienalin Çanakkale kentinde hareket geçirdiği, dokunduğu ve etkilediği farklı sektör ve iş kollarıyla, arkeoloji, mimarlık, tasarım, sinema, edebiyat gibi disiplinlerle üretken ilişkiler geliştirmeye devam ediyor. 1982 yılında İstanbul'da doğan Azra Tüzünoğlu, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji yüksek lisansından 90'lı yıllarda Türkiye'de Çağdaş Sanat teziyle mezun olduktan sonra, sanat eleştirmeni ve editör olarak çalışmaya başladı. Artist, Birgün, Radikal, Sanat Dünyamız gibi yayınlarda ve birçok sanatçı kataloğunda yazar olarak çalıştı. 2008 yılında ilk galerisi OUTLET'i kurarak, Türkiye 90 kuşağı sanatçılarının ilk galeri sergilerini düzenledi. 3 yıl içinde yurtiçi ve dışından 60 kadar sanatçının eserlerine ev sahipliği yapan yoğun bir program yürüttü. 2011 yılında PİLOT ve 2013 yılında alternatif sergi mekanı olarak kurguladığı CoPilot Galerilerini açarak, sanatçıların iddialı projelerini hayata geçirdi. Burak Delier, Ali Miharbi, Fikret Atay ve yeni kuşaktan Serra Tansel, Gözde Türkkan, İrem Tok gibi pek çok sanatçının solo sergilerini hazırladı. Pek çok ulusal ve uluslararası müze, sanat kurumu ve bienalle iş birliği içinde çalıştı, eserlerin önemli müze koleksiyonlarında yer almasını sağladı. Türkiyeli sanatçıların uluslararası görünürlüğü için çaba sarf etti. Galeride düzenlediği solo ve grup sergilerinin yanı sıra, ağustos ayında Pera Müzesi'nde açılan Minyatür 2.0: Çağdaş Sanatta Minyatür isimli uluslararası grup sergisinin küratörlüğünü ve aynı isimli kitabının editörlüğünü üstlendi. İngiliz Erkek Lisesi ve Birmingham Üniversitesi Endüstri Mühendisliği'nden mezun olan Agah Uğur, 1995'de Borusan Holding Genel Müdürlüğü görevini üstlendi. 2001 ve 2018 yılları arasında Borusan Grubu'nun CEO'luk görevini yürüttü. Halen Borusan Holding yönetim Kurulu üyesi olarak çalışmalarını sürdürmenin yanı sıra, Pegasus Havayolları ve Doğan Holding A. Ş. Yönetim Kurulu Üyesi olarak çalışıyor. Profesyonel yöneticilik kariyerinin yanı sıra 15'ten fazla sivil toplum ve eğitim kuruluşunun yönetim ve danışma kurullarında başkan ve üye olarak görev aldı. Uğur, kurucularından olduğu ve Türkiye çağdaş sanatının uluslararası tanınırlığını ve bilinirliğini artırmayı amaçlayan ve bu doğrultudaki projelere karşılıksız destek veren Saha Derneği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı görevlerini yürütüyor. 2009 yılından beri tutkuyla çağdaş sanat koleksiyonu yapan Uğur, Türkiye sanatının 70, 80 ve 90'lı yıllarına ait tarihsel öneme sahip eserlerinin de aralarında olduğu 250 kadar sanat yapıtını barındıran bir koleksiyona sahip. Son yıllarda uluslararası sanatçıların video eserlerini koleksiyonuna katmakta ve Why Not isimli koleksiyon mekanında sergilemekte. Cesareti, odağı ve bütünselliği için sorumluluk duyduğu ve kendisinden bağımsız bir misyonu ve hayatı olmasına inandığı koleksiyonunun gelişimi için çalışmakta. Fikrin, özgünlüğün ve anlatım şeklinin öne çıktığı ulusal ve uluslararası sanatçıların video, enstalasyon, ses, fotoğraf, obje ve hatta eserin ortada olmadığı, sadece ileride eseri yaratmaya yönelik hak bazlı fikirlerin söz konusu olduğu eserler koleksiyonunu oluşturmakta."} {"url": "https://gazetesanat.com/7-canakkale-bienali-sergileri-cevrimici-ziyarete-acildi", "text": "Açılışı 19 Eylül'de gerçekleşen Takımyıldız başlıklı 7. Çanakkale Bienali sergileri, 20 Ekim'den itibaren bir ay süreyle çevrimiçi olarak ziyaret edilebilecek! CABININ küratörlüğünde Mahal'de gerçekleşen Neye Benziyor?, Azra Tüzünoğlu küratörlüğünde Kırmızı Konak ve Korfmann Kütüphanesi'ne yayılan Hasarlı veya Tahrip Edilmiş: Kültür ile Troya Müzesi'nin ev sahipliğinde gerçekleşen Agah Uğur Koleksiyonu seçkisi Hiç İstemeden ama Seve Seve başlıklı sergiler, Çanakkale Bienali web sitesinden çevrimiçi erişime açıldı. Dört hafta süreyle pandemi ile mücadele önlemleri gözetilerek oluşturulan program çerçevesinde ziyaretçilerle buluşturulan 7. Çanakkale Bienali, 31 sanatçının farklı kavramsal çerçeveler ve kurgular etrafında bir araya getirilen eserlerinden oluşuyor. Birbiriyle kesişen ve etkileşen ilişkileri, iş birliklerini, paylaşımları ve iletişimleri odağına alan bienalin 4 mekana yayılan sergileri bir ay süreyle çevrimiçi olarak ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/7-jealus-fools-ahu-sila-bayer", "text": "Müze Gazhane'de sahneledikleri Teslim ol. Sev ve Sessiz ol adlı oyunla büyük ilgi gören tiyatro topluluğu 7 jealous Fools'un kurucusu Ahu Sıla Bayer ile harika bir röportaj gerçekleştirdik. -Merhaba. 7 Jealous Fools'u tanımak istiyoruz. Bizlere kendinizden ve kuruluş hikayenizden bahseder misiniz? Ben aslen edebiyat çevirmeniyim, bir yandan tiyatro oyunculuğunu yürüttüğüm için tiyatro çevirisi alanında uzmanlaştım. Bu alanda yıllarca Boğaziçi Üniversitesi'nde dersler verdim. 2010'da ActEnglish isimli şirketimi kurmamla birlikte Türkiye'de İngilizce tiyatro gösterileri yapma serüvenim başladı. Bir yandan da 20 yıldır dil eğitmeni olarak çalışmaktaydım, belli bir noktaya geldiğimde bütün bu faaliyetleri bir araya getirip kendi şirketimin bünyesinde İngilizce tiyatro yapan bir ekip kurmanın zamanının geldiğine karar verdim. 7 Jealous Fools ekibinin bir araya geliş macerası ise, İngiltere'de konservatuar okuyan ama şu anda Türkiye'de yaşayan 15 yaşındaki ilk üyemiz Zola Blades'i ekibe almamızla başladı. Ardından oyunculuk kariyerlerine New York'ta başlamış, Actors Studio mezunu olan Buket Gülbeyaz ve Miray Beşli ekibin kadrosuna katıldı. Ortak bir yazım çalışmasıyla 7 karakter yarattık ve yarattığımız karakterlere 7 oyuncu bulma arayışına girdik. Bu süreçte her şey, gündelik hayatın gerçekliğini sahne gerçekliğiyle birleştiren bir yolculuğa dönüştü. Her bir oyuncuyu kendi yazdığımız karakterlerden yola çıkarak kadroya aldık; sonuçta yedi harika oyuncudan oluşan 7 Jealous Fools çıktı ortaya. Diğer üyelerimiz Baran Andıç, Yağmur Elmacı, Armağan Oğuz, Evin Acar... her biri tiyatro alanında emek vermekten zerre çekinmeyen, kararlı, duruşu olan oyuncular. Bizim ilk oyunumuz olan Teslim Ol. Sev ve Sessiz Ol., seyirciden gelen bir yorumu aktararak söylüyorum oyunun başrol olduğu bir performans. Bunu başaran, işbirliğine önem veren bir ekip bizimki. -Müze Gazhane'de Cuma ve Cumartesi günleri Cease and Desist. Love and be Silent adlı oyunu sahneliyorsunuz. Bu oyundan da bahseder misiniz kısaca, tiyatro severleri neler bekliyor oyununuzda? Oyun bir sergi salonunda geçiyor. Yaptığı işlerle kendisinden bahsettirmeyi seven performans sanatçısı Hürmüz, sergi salonunun ortasına tabutunu yerleştirmiş, davetlileri cenaze mi, performans mı belirgin olmayan bu etkinliğe davet etmiştir. Kendi ölümünü bir cenaze/performans olarak tasarlamış olan Hürmüz Edwards, İngiliz bir baba ve Türk bir annenin kızıdır. -Oyununuzun Türkçe prömiyeri de Mart ayında gerçekleşecek. Oyun bundan sonra Teslim ol. Sev ve Sessiz ol adıyla yalnızca Türkçe olarak mı sahnelenecek yoksa İngilizce olarak da devam edecek mi? Programınız nasıl olacak? Biz bu oyunu aynı zamanda bir çeviri çalışması olarak da tasarladık. Bu anlamda aynı içeriğin hem İngilizce hem Türkçe oynanacak olması bize çok heyecan verdi. Her ayın ilk üç haftası Cuma ve Cumartesileri Türkçe, her ayın son haftası İngilizce olacak şekilde sezon boyu devam edeceğiz. -Teslim ol. Sev ve Sessiz Olun en sevdiğiniz, sizi ona çeken yanı nedir? Bu oyunun yönetmeni ve yapımcısı olarak benim en sevdiğim yanı ortak üretim çalışması sonucunda, yaratıcı, deli dolu bir macera sonucu ortaya çıkmış olması. Biz en başından beri her şeyi birlikte yaptık, bütün kararları ekipçe verdik. Bence bu sayede oyunumuz yaratıcı ruhunu hep korudu. Bir de oyundaki danslar ve karakterlerin etkili duruşları, oyuna büyük bir dinamizm katıyor. Seyirci çıktığında her şeyden önce Çok eğlendik! diyor. Bunu çok seviyorum ve bu aktif atmosferi oluşturan ekiple gurur duyuyorum. -Aranızda yurt dışında eğitim alıp sonra Türkiye'ye dönen arkadaşlarımız var. Orada da devam edebilirdiniz, bu kararı nasıl aldınız diye sormak istiyorum? Ben kendi adıma Belçika'da drama ve iletişim dersleri verdim; yıllarca Fransızca ve İngilizce'nin içinde yaşadım. İnsan bir noktada ana dilinde, kendini ait hissettiği kültürün içerisinde soluk alıp vermek istiyor. Bir de Türkiye'deki inatçı, ısrarcı, hiçbir şeyden yılmadan salonları dolduran festivallere akın eden tiyatro seyircisini ben çok seviyorum. Ülkemizde Anadolu kültüründen kaynaklı, kendine has bir tiyatro kültürü olduğunu düşünüyorum. -Provalarınız nasıl geçiyor? Çok gülerek, çokça dans ederek, ve daha önce de dediğim gibi ortak üretimle... Ama aramızda kalsın, ben oyuncuların bu kadar çalışkan olmasından şikayetçiyim. O kadar hırslı ve azimli bir kadro ki yönetmen olarak provalarda yemek yiyecek, bir kahve içecek zamanı bulamıyorum. Şaka bir yana, ekip disiplinli çok şükür. -Biraz da genel sorayım. Tiyatrocunun temel motivasyonu nedir? Role yönelebilmek için hangi aşamalardan geçmek gerekiyor? Tiyatrocunun temel motivasyonu bana kalırsa karakterleri analiz etmek yoluyla kendini tanımaktır. Temel motto hep aynıdır, belki yüzyıllar boyu da aynı kalacaktır: Know thyself / Kendini bil. Kendinizi tanıdığınız, yönelimlerinizi keşfedebildiğiniz bir yaşam sürüyorsanız, yaşadığınız deneyimler tadından yenmez bir hal alır. Kendini bilen/tanıyan insan potansiyelini gerçekleştirebilir. Bu yüzden tiyatro yapana da, izleyene de, okuyana da pratik edene de eşsiz hayat deneyimleri sunar, sizi hayata bağlar, kendinizi gerçekleştirmeye yaklaştırır. Role yönelmek için bence oyuncu önce kendi deneyimlerinden yola çıkmalı; sonra benzer deneyimler yaşamış insanların hayatını anlamaya çalışmalı. İnsanın insanı anlaması zordur. İşte tiyatrocu bunu yapabilen büyücüdür. -Tiyatrocunun en büyük rüyası yeni bir karakter midir, bu işin zirvesi neresi? Sahne sanatlarının en güzel yanı bu işin bir sınırı, bitişi olmaması. Evren gibi, derya deniz, sonsuz bir sanat dalı. Zirveye ulaştığını sananların kendilerinden uzaklaştıklarını düşünüyorum. Zirve hayal eden ve ona ulaşınca iyi olacağını düşünen oyuncu bence daha oraya varmadan yolculuğun tadını kaybetmiş demektir. -Pandemiyle birlikte en çok yara alan sektörlerden biri de özel tiyatrolar oldu. Sizin gözleminiz nasıl bu konuda, yavaş yavaş toparlanma var mı yoksa uzunca bir süre daha zorluklar devam edecek mi? Bana yavaş yavaş bir toparlanma var gibi geliyor. Ama ben her daim pozitif düşünen bir insanım. Yani pandemi koşullarında bile maskeleriyle oyuna gelen seyirciye hayranlık duyuyorum, kaç saat orada oturmayı göze alan seyirciye selam olsun. Bence daha iyiye gidecek; her ne olursa olsun sanata açlık duyan, evden çıkıp güzel, estetik bir oyun görüp iyi hissetmek isteyen bir kitle var. İyi ki de var. -Röportaj için teşekkür ediyorum. Son olarak eklemek istedikleriniz? Sorularınızı çok beğendim, harika hazırlamışsınız. Bunu eklemek isterim. Bir de klişe olmaktan korkmadan, Yaşasın tiyatro! demekten çekinmeyeceğim. Sanat eserine tanık olan seyircinin, bir saatin üzerinde bir süre boyunca sanatçıyla burun buruna vakit geçirdiği pek az sanat dalı kaldı. Sanatı o anda, o mekanda paylaşıp birlikte nefes aldıkları çok az sanat var. Pandemi koşulları malum; konumuz nefes almak. Ve belki de en değerlisi birlikte nefes almak. Yaşasın nefesimiz diyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/72-yas-gununde-nil-burak", "text": "Yalnızım Ben, Olmaz Olmaz Deme, Birisine Birisine gibi şarkılarıyla tanıdığımız Nil Burak'ın Kıbrıs'tan İngiltereye, İngiltere'den Türkiye'ye Yeşilçam Filmlerine konu olacak hayatı. İşte 72. Yaş Gününde Nil Burak.. Gerçek adı Pembe Nihal Munsif olan Nil Burak, 1948 yılının 27 Nisan günü Kıbrıs'ın Lefke bölgesinde eski bir sinema işletmecisi olan baba ve ev hanımı bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Müziğe ilgisi çok küçük yaşlarda başlayan Nil Burak, müzik kariyerine ise Kıbrıs Güzel Sanatlar Derneği Korosu'nda söylediği şarkılar ile başladı. Liseden mezun olduktan sonra dil eğitimi alması ve dilini geliştirmesi amacıyla ailesi tarafından İngiltere'deki halasının yanına gönderildi. Londra'da çeşitli restoranlarda amatör olarak sahne almaya başladı. O sıralarda düzenlediği bir tatil planı, belki de hayatını değiştiren bir karar oldu. 1975 yılında tatil amacıyla Türkiye'ye gelir. Bir gece arkadaşlarıyla eğlenmek için dönemin en ünlü gece kulüplerinden olan Playboy'a giderler. Zeki Müren, Ayhan Işık, Nebahat Çehre, Ekrem Bora gibi isimler de o gece orada bulunanlar arasındadır. Arkadaşlarının yoğun isteği ve gelen davet üzerine Sadri Alışık, Nihal Münsif'i elinden tutar ve sahneye çıkarır. Nihal Münsif o gece sahnede şarkılar söyler ve dikkatleri üzerine çeker. Tabii ki Zeki Müren'in de ilgisini çekmiştir... Playboy'dan iş teklifi alır ve Zeki Müren orada sahne adını verir. O artık Nil Burak'tır. Playboy'da sahne almaya başlayıp adından bolca söz ettirmeye başlayan Nil Burak, 2 aylık sahne deneyiminin ardından gazinocular kralı olarak tanıdığımız Fahrettin Aslan tarafından Maksim Gazinosu'nda sahne almaya başladı. Maksim Gazinosu'nda tam 16 yıl boyunca sahne hayatına devam etti. 1982 yılında Şili Müzik Festivali'ne katılarak özel ödül ile döndükten sonra Hey Dergisi okurları tarafından 1984 yılının en çok dinlenen 7. kadın şarkıcısı seçildi. 1985 yılında Eurovision şarkı yarışması için Türkiye elemelerine katıldı. Burada Güneş bir kere doğdu şarkısını söyleyen Nil Burak 3. olur ve aynı yıl aynı şarkı ile Palermo Müzik Festivali'nden birincilik ile döner. 1986'da katıldığı İrlanda Cavan Müzik Festivali'nde en iyi yorumcu en iyi aranjman ve 2'ncilik ödüllerine layık görülür. 1986 yılında İbrahim Sesigüzel ile birlikte Yaşa yaşa şarkısı ile Eurovision seçmelerine katılır ve 3. olur. Nil Burak yine bu dönemlerde Dışişleri Bakanlığı görevlisi olarak tüm Avrupa başta olmak üzere çeşitli ülkelerde ülkemizi temsil ederek konserler verdi. Pop müziğe katkılarından dolayı Popsav tarafından Ajda Pekkan, Esin Afşar, Esmeray, Nilüfer, Nükhet Duru, Sezen Aksu ve Tülay Özer ile birlikte 25. Yıl Hizmet Ödülü'ne layık görüldü. Erol Evgin'den sonra Popsav'ın başkanlığını da üstlendi. Geçtiğimiz yıllarda hepimizin bildiği, sözleri Cem Karaca'ya ait olan Sen de başını alıp gitme şarkısının kime ait olduğu üzerine Uğur Dikmen ile mahkemelik olmuşlardır ve mahkemeden Nil Burak lehine karar çıkmıştır. Ayrıca 1989 tarihli Oldu Olacak albümüyle bu şarkıyı ilk yorumlayan kişi de kendisidir. Müzik kültürümüze yaptığı 6 adet 45'lik, 1 adet Extended Play, Long Play'ler de dahil olmak üzere 11 albümün yanı sıra yer yer dizi ve filmlerde de boy göstermiştir. Tekrardan Mutlu Yıllar Nil Burak.."} {"url": "https://gazetesanat.com/7225-2", "text": "Sizlerden gelen istek üzerine bu hafta, çağımızdan binlerce yıl geride kalmasına karşın fenomen olarak dinler ve medeniyetler boyunca içinde izleri hiç silinmemiş, bahsi yüzyıllardır geçen Nuh'un Gemisi hakkında yazıyorum. Tufan nedeniyle sular altında kalan yerkürede konacak yer bulamayınca, geriye dönen güvercinin gagasında bir zeytin dalı ile dönüşü evrensel sembolizmalar arsında yer alır. Yüzyıllardan bu yana değişmeyen bir gelenek haline gelen, tufan sırasında yanlarına aldıkları yiyecekler tükenmeye başlayınca hazırlanan aşure dayanışma, birlik içinde teklik ilkesinin sembolüdür. Öyle ki tatlı, tuzlu ve ekşi olmasına rağmen aynı kazanda kaynayan birbirinden farklı onca tat birlikte yeni bir lezzet, tek bir tat olurken, kendisi kalmayı başarmıştır. Eski Yunan'dan, İslamiyet, Hristiyanlık ve Yahudulik gibi günümüzde kabul gören birçok dine kadar her medeniyet tarafından onaylanmış mitler arasında yer almaktadır. Mevzu geminin ve mitin gerçekliğine inanmak veya inanmamak değil evrensel sembolizmalarla ortak anlayışa kavuşturmaktır. Dolayısıyla Nuh Gemisi başlı başına evrensel metafor, tasvirler arasında yer alır. Herkes kendince mesaj alır bu büyük sembolik hikayeden. Benim aldığım mesaj ise tüm dünyanın aslında tek bir gemide olduğu ve bütünlük ilkesidir. Daha önce ki yazılarımda vurguladığım, eski çağlarda yaşayan toplumların aslında sanılanın aksine fizik ve estetik yetilere sahip olduğu ve dönemin yeterliliklerine uygun yaşadığı kendimce çıkardığım dersler arasındadır. Nuh Tufanı, birçok medeniyetin mitolojisinde de ayrıca yer almıştır. Anlatılan hikayeler yaşandığı yere göre farklılıklar göstersede ortak tasvir ve betimlemeler her daim var olmuştur. Öyle ki Sümerden beri gelen bu evrensel konu ressamlar, heykeltraşlar, oyun yazarları, bestecilere hatta sinema sektörüne ilham kaynağı olmuş ve çokça işlenmiş bir konudur. Nuh'un gemisi hala bir arayış olmaya devam ediyor... Günümüzden yaklaşık 7 bin 500 yıl önce yapılan Nuh Gemisi, büyük bir sel tufanı sebebiyle Hz. Nuh'un ailesi ve dünyadaki hayvanlardan birer çifti taşıyabilecek şekilde inşa ettiği, nerede olduğuna dair çok sayıda iddianın bulunduğu, gizemli tartışma konuları arasındadır. Bilim adamları, fotoğrafçılar, arkeolog ve birçok tarihçinin iddiaları, geminin Ağrı Dağı'nda yer aldığı yönündedir. Ara Güler' in, Ben fotoğrafı çektim, gerisine bilim adamları karışır... Üstelik incildeki geminin ölçüleriyle, fotoğraftaki çukurun ölçüleri bire bir tutuyor. Şunu rahatça söyleyebilirim; Eğer bu iz Nuh'un Gemisinin izi ise dünyada ilk defa gören ve fotoğrafını çeken benim! dediği her din ve kültürden insanın, evrensel ortak merak metaforudur. Sümerce metinler ve Babilonya efsane metinlerinden anlaşıldığı üzere gemi yedi gün süren tufan için yeteri kadar büyüktür ayrıca bağımsız bölüm ve katlardan oluşmaktadır. Yine Kur'anda bahsi geçen tufan üzerine Nuh Suresi ve gemi hakkında bilgi yer almaktadır. Tevrat'ın Tekvin kitabında da, Nuh Tufan olayı uzun uzun anlatılmaktadır. Türk-İslam Eserleri Müzesi'nden anlaşılan minyatüre göre gemi üç katlıdır ve Osmanlı tarzı yaşamsal tasvire uygun olduğundan hayvanlar gözükmez, Hz. Nuh daha büyükçe tasvir edilir, ayrıca erkekler öteki minyatürlere göre daha kalabalıktır. Bu sanatsal tasvir inanan kişi sayısının azınlıkta olduğunu anlatır. Nuh Gemisi sayısız sanat eserinde yüzyıllar boyunca farklı şekillerde tasvir edilmiştir. Örneğin; Rafello Loggia Nuh'un gemisinin yapımı, Gemiden Çıkış Nuh'un Adağı konularındaki Michelangelo'nun Slatino kilisesine Nuh'un Sarhoşluğu, Nuh'un Adağı tablolarını yapmıştır. Tiyatroda ise özellikle sosyal bilinç üstüne hazırlanan oyunlarda Nuh oluntusu ile önemli bir yer tutar. Günümüze gelince Andre Obey 1931'de beş perdelik Noe adlı bir oyun yazmıştır. Ezoterik bilimin takipçileri ise büyük tufandan kurtulan tüm insanların ve canlıların bir gemiye sığmalarının mümkün olmadığını ancak bahsi geçen geminin evrensel sembol olduğunu savunmaktadır. Aslında bahsi geçen geminin uzay gemisi olduğu, Cudi Dağı olarak işaret edilen yerin Dünya olduğuna ve çifter çifter alınan hayvanların kendisi değil DNA'ları olduğuna inanan ütopik kurgu roman yazarları, bilim insanları ve yeni nesil oyun programcıları da vardır. Gılgamış destanında da meydana gelen büyük bir tufandan, hayvanların bindirildiği bir gemiden, hatta kutsal ilahi kitaplardan İncil'de yer alan salıverilip sonra geri dönen bir güvercin tasvirinden ayrıca bahsedilir. Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde ise gemiye alınan hayvanlardan yeni hayvanlar türediği bahsi geçmektedir. Bilimsel olmayan ama hem bilimin, hem de sanat dünyasının, kalıplar dünyasının dışına yönlendirdiği Nuh Gemi miti her dönem merak konusu olacak gibi görünüyor. Geminin boyutuna ve nerede olduğuna takılmak yerine ata mirası haline gelmiş bu sembolizmayı anlayış biçimi ve ilham konusu olarak yaşatmayı tercih ediyorum. Yeni bir yazı da yeniden görüşmek ümidiyle herkese sevgi ve saygılar diliyorum. Kendini aşma yolunda olan insanın, sanatla meşgul olarak kendi kadar toplumu da biçimlendirdiğine inanan şahsım gereği artık gelenek haline getirdiğim her yazı sonunda yeni bir sanat özdeyişi ile yazıma şimdilik ara veriyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/75-yunus-nadi-roman-odulu-omer-f-oyalin", "text": "2020 Yunus Nadi Ödülleri sahiplerini buldu. Bu yıl 75'incisi düzenlenen yarışmada, yazar Ömer F. Oyal, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Gemide Yer Yok ile roman dalında ödüle layık görüldü. Öykü, roman, şiir, sosyal bilimler araştırması, karikatür, fotoğraf olmak üzere 6 dalda toplam 8 eserin ödüle değer bulunduğu 75. Yunus Nadi Ödülleri'nde, yazar Ömer F. Oyal, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Gemide Yer Yok kitabı ile roman dalında ödüle layık görüldü. 75'inci Yunus Nadi Ödülleri, kasım ayında gerçekleşecek törenle sahiplerine takdim edilecek. 1959 yılında İstanbul'da doğan Ömer F. Oyal, 1982 yılında Boğaziçi Üniversitesi İşletme Yöneticiliği bölümünü bitirdi. Yeni Olgu, Söz, Gelecek, Insight Turkey, Radikal Kitap, Mesele, Varlık ve Duvar gibi çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı. Magda Döndüğünde romanıyla 2016 yılı Ankara Üniversitesi Roman Ödülü'nü, Zaman Lekeleri romanıyla 2019 yılı Notre-Dame de Sion Edebiyat Ödülü'nü almıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/79-venedik-film-festivalinde-trt-filmleri-yarisacak", "text": "İtalya'da bu yıl 31 Ağustos 10 Eylül tarihleri arasında 79'uncusu düzenlenecek olan Venedik Film Festivali'nde, TRT yapımı kısa film Rutubet ve TRT ödüllü Victim filmleri yarışacak. Dünyanın en eski film festivali olan Venedik Film Festivali'nin resmi seçkisinde yer alacak filmler açıklandı. TRT yapımı kısa film Rutubet ve TRT ödüllü Victim filmleri dünya prömiyerlerini 79. Venedik Film Festivali'nde yapacak. Festival, 31 Ağustos 10 Eylül tarihleri arasında İtalya'nın Venedik şehrinde düzenlenecek. 12 Punto 2021'de TRT Kısa Film Yapım Ödülünü kazanan Rutubet, 79. Venedik Film Festivali'nin Orizzonti bölümünün kısa film yarışmasına seçilen 12 kısa filmden biri oldu. Turan Haste'nin yönettiği, M. Furkan Daşbilek'in senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği TRT yapımı Rutubet, 23 yıl sonra Venedik Film Festivali'ne Türkiye'den seçilen ilk kısa film olma özelliğini taşıyor. Filmin başrolünde başarılı oyuncu Mücahit Koçak yer alıyor. Kötülüğün üstüne bir sis gibi çöktüğü bir köyde geçen film, Anadolu'da zorunlu görevini yapan öğretmen İshak'ı odağına alıyor ve kayıp bir kız öğrencinin peşinde suçluluk ve masumiyet kavramlarını kurcalarken, insanın kötülükle mücadelesinin şekillerini ve sonuçlarını sorguluyor. 2021'de gerçekleştirilen Karlovy Vary Film Festivali'nde kurgu aşamasındaki projelerin yarıştığı Work in Progress bölümünde TRT Ödülü kazanan Victim, 79. Venedik Film Festivali'nin Orizzonti bölümünde yarışacak. Slovakya Çekya Almanya ortak yapımı bir ilk film olan TRT ödüllü filmin yönetmenliğini Michal Blasko, yapımcılığını ise Jakub Viktorin ve Pavla Janouskova Kubeckova üstleniyor. Anne oğul ve birey toplum ilişkilerini etik sorular üzerinden tartışan Victim, yönetmenin ilk uzun metraj filmi. Ukraynalı Irina'nın, oğlu Igor ile birlikte Çekya'da küçük bir kasabadaki yaşamına odaklanan filmde, Igor'un bir saldırıya uğraması ve ölümden dönmesiyle birlikte Irina'nın oğluna yapılan bu saldırı için adalet aramak üzere kamuoyunda farkındalık oluşturmaya çalışmasını konu alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/8-bogazici-film-festivali-herseyeragmen-basladi", "text": "Bu yıl #HerŞeyeRağmen sloganıyla sinemaseverleri ağırlamaya başlayan 8. Boğaziçi Film Festivali, açılış filmi Sun Childrenın gösterimiyle başladı. Festivalin birinci gününde Nasipse Adayızın gösterimi sonrası film ekibinin katıldığı söyleşi gerçekleşti. Sinemaseverleri 30 Ekim'e kadar yılın merakla beklenen filmleriyle sinema salonlarında bir araya getirecek olan 8. Boğaziçi Film Festivali, dün gerçekleşen film gösterimleriyle başladı. Festivalin ilk gününün açılış filmi Majid Majidi'nin dünya prömiyerini 77. Venedik Film Festivali Ana Yarışma bölümünde gerçekleştiren ve Rouhollah Zamani'ye Marcello Mastroianni En İyi Genç Oyuncu Ödülü'nü kazandıran filmi Sun Children olurken, Ercan Kesal'ın ilk uzun metraj filmi Nasipse Adayız'ın Beyoğlu Sineması'ndaki gösterimi film ekibinin de katılımıyla gerçekleşti. Festivalin ilk gününde sinemaseverler filmlere yoğun bir ilgi gösterdi. Festivalin açılış filmi öncesi Beyoğlu Sineması'nda bir konuşma yapan Boğaziçi Film Festivali Artistik Direktörü Emrah Kılıç, açılışı İran'lı yönetmen Majid Majidi'nin son filmi Sun Children ile Kadıköy Sineması'ndaki gösterim ile aynı anda yaptıklarını söyledi. Majid Majidi'yi festivalin beşinci yılında Beyond the Clouds filmiyle ağırladıklarını belirten Kılıç, Sizler için açılış filmi olarak sevdiğimiz bir yönetmenin iyi bir filmini seçtik. İyi seyirler ve iyi festivaller diliyorum dedi. Festivalin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda yer alan Nasipse Adayız filminin gösterimi dün akşam saat 18.00'da Beyoğlu Sineması'nda yoğun bir katılımla gerçekleşti. Usta oyuncu Ercan Kesal'ın aynı adlı romanından uyarlanan ve İstanbul'da bir belediyenin başkan aday adayı olan Doktor Kemal Güner'in bir günde geçen trajikomik hikayesini konu edinen filmin gösteriminin ardından, filmin yapımcısı Suzan Güverte ve oyuncularından Muttalip Müjdeci seyircilerin karşısına çıktı. Soru cevap bölümünün moderatörlüğünü Burak Göral yaptı. Nasipse Adayız filmin gösteriminin ardından seyircilerle buluşan filmin yapımcısı Suzan Güverte söyleşiye projenin kendisine gelmesi ve ilk süreçteki hazırlıktan bahsederek başladı. Filmin görsel olarak kolay bir dili olmadığı için ilk olarak tasarımla başladıklarını belirten Güverte, otantikliği sağlamak için gerçek mekanları seçtiklerini ifade etti ve sözlerine Tüm mekanlar Ercan Bey'in eskiden bu hikayeyi yaşarken geçen yerler. Yani kendi hikayesindeki gibi her şey gerçek. Tıpkı filmde izlediğiniz gibi olayları bir düğün salonunda yaşamış şeklinde devam etti. Suzan Güverte kendisine yöneltilen Hem senarist hem de başrol karakteri aynı kişi olunca yapımcının işi kolaylaşıyor mu yoksa zorlaşıyor mu? sorusuna ise Ercan Kesal'ın yaratıcı olmasının yapım sürecinin belirli noktalarını kolaylaştırdığını söylerken filmin neredeyse bütün ağırlığının onun üstüne binmesinin de bazı zorluklar doğurduğunu belirtti. Kesal'ın filmin görüntü yönetmeni olan Barbu Balasoiu ile anlaşması hakkında da bilgi veren Güverte, Ercan Kesal'ın görüntü yönetmeni ile aylar önce buluştuklarını ve fikirlerinin de uyuştuğunda bu filmde beraber çalışmayı kararlaştırdıklarını söyleyerek filmin görüntü yönetmeninin Romen olmasının da Kesal'ın Romen Sineması'na olan hayranlığıyla açıkladı. Söyleşide filmin ana karakterlerinden biri olan Muttalip Müjdeci de seyircilerden gelen soruları yanıtladı. Kendisinin ilk olarak filmde mekan sahibi rolünde olduğunu ifade eden Müjdeci, Ercan Kesal'ın kendisine hediye ettiği Nasipse Adayız kitabını kısa sürede okuduğunu ve sonrasında Kesal'ın kendisiyle görüşerek Sen radyocu Nuri olmalısın dediğini belirtti. Kesal'ın kendisine çok yardımcı olduğunu ve babacan davrandığını söyleyen Müjdeci, Bu filmle birlikte ben yıllardır Okmeydanı FM'de çalışan Nuri gibi oldum dedi. Söyleşide seyircilerden gelen filmin ve karakterlerin son derece doğal olmasının sırrını da açıklayan Muttalip Müjdeci, yönetmen Ercan Kesal'ın tüm oyunculardan her fırsatta kendilerini oynamalarını istediğini söyledi. Senaryoyu okuduğum her anda Ercan Kesal bana kendim gibi davranmamı söyledi diyen Müjdeci, filmde yer alan Bir Numara'nın yanındaki oyuncuların da Kesal'ın o yıllardaki gerçek arkadaşları olduğunu vurguladı. 8. Boğaziçi Film Festivali'nin ikinci gününde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması ve Galalar bölümünde yer alan filmlerin gösterimi yapılacak. Beyoğlu Sineması'nda 13.00 seansında Koku, 15.30 seansında Kumbara ve 18.00 seansında Flaşbellek filmlerinin gösterimi ekip katılımıyla gerçekleşecek. 21.00 seansında ise Galalar bölümünde yer alan There Is No Evil filminin gösterimi yapılacak. Sinemaseverler Kadıköy Sineması'nda ise 13.00 seansında The Island Within, 15.30 seansında Wildland, 18.00 seansında The Courier ve 21.00 seansında Sister filmlerini izleyecekler. Sinemaseverler filmlere ait seans bilgileri ve fragmanlara festivalin sosyal medya hesaplarından filmlerle ilgili ayrıntılı bilgilere de www. bogazicifilmfestivali. com adresindeki festival kataloğundan ulaşabilir. Festivalin endüstri bölümü Bosphorus Film Lab, etkinlikleriyle endüstrinin güncel ve dikkate değer konularını profesyoneller eşliğinde katılımcılarıyla çevrimiçinde buluşturacak. 24 Ekim Cumartesi gününün ilk etkinliği festivalin Instagram hesabında gerçekleşecek. 14.00-15.00 saatleri arasındaki canlı yayının konuğu oyuncu Metin Akdülger olacak ve Bosphorus Film Lab direktörü İpek Tugay'ın sorularını yanıtlayacak. Bosphorus Film Lab etkinliklerinin bir diğeri ise 17.00-18.00 saatleri arasında yapımcı Müge Özen'in moderatörlüğünde; Bir Film ve Başka Sinema Genel Müdürü Ersan Çongar, TRT Ortak ve Dış Yapımlar Müdürü Faruk Güven ve TME Film Finans ve Dağıtım Direktörü Orhan Taşdemir'in katılımıyla Yapımdan Dağıtıma Film paneli olacak ve Zoom üzerinden gerçekleştirilecek. Katılımcılar Bosphorus Film Lab etkinlikleri ve projeler hakkında ayrıntılı bilgiye www. bogazicifilmfestivali. com adresindeki Bosphorus Film Lab sekmesinde yer alan katalogtan erişebilirler. Film gösterimlerinin fiziki olarak Beyoğlu ve Kadıköy sinemalarında gerçekleştiği 8. Boğaziçi Film Festivali, 30 ülkeden 60 filmlik zengin bir programı seyircisiyle buluşturuyor. Festival biletleri gündüz seansları (13.00 ve 15.30) için 10 TL, akşam seansları (18.00 ve 21.00) için 15 TL olarak belirlendi. Festivalin yarışmalı kategorilerinde yer alan kısa film gösterimleri ise 5 TL!"} {"url": "https://gazetesanat.com/8-engelsiz-filmler-festivalinin-engelsiz-yarismasinda-oduller-sahiplerini-buldu", "text": "Herkesin kültürel yaşama eşit katılım hakkına sahip olduğu gerçeğinden yola çıkan ve sekizinci yılında pandemi nedeniyle Türkiye'deki tüm sinemaseverleri 12-18 Ekim tarihleri arasında eff2020. muvi. com adresinde bir araya getiren Engelsiz Filmler Festivali'nin, dün akşamki ödül töreninde Engelsiz Yarışmanın en iyileri ödüllerine kavuştu. Sinemaseverleri 7 gün boyunca çevrim içindeki film gösterimleri, film ekipleri ve aktivistlerle yapılan söyleşilerde buluşturan Festival'in ödül töreni de bu yıla özel Festival'in YouTube kanalında Türkiye'deki tüm sinemaseverlere açık olarak gerçekleştirildi. Açılış konuşması ve sunuculuğunu Festival Yönetmeni Ezgi Yalınalp'in yaptığı ödül töreninde sırasıyla Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen, Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Başkanı Nikolaus Meyer-Landrut veABD Büyükelçiliği Halkla İlişkiler Müsteşarı Robert Hilton konuşmalarını gerçekleştirdiler. Festivali bu yıl tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 salgını gölgesinde gerçekleştirdiklerini söyleyen Ezgi Yalınalp, Bir süredir olağanüstü koşullar yaşıyoruz ve gösterimini yaptığımız filmleri sizlere bu koşullarda, bizim de daha önce tecrübe etmediğimiz bir yolla, ulaştırdık dedi. Festival'in bu yılki film programında kadın yönetmenlerin ağırlıkta olduğu vurgulayan Yalınalp, Festival'de 9 başlıkta 27 kadın 22 erkek yönetmenden 46 filmin sinemaseverler tarafından izlendiğini belirtti ve Sinema sektöründe birkaç yıldır yükselen ve cinsiyet eşitliği talep eden sesin daha gür çıkması umuduyla dedi. Bunun yanı sıra Önümüzdeki yıl tekrardan sinema salonlarında olmayı ve filmleri büyük perdede birlikte izlemeyi umuyoruz ama bu yıl tüm Türkiye'ye erişilebilir bir Festival sunmak her zaman ağırlama fırsatı bulamadığımız yabancı yönetmenlerle söyleşiler yapmak ve bu söyleşileri de yine tüm Türkiye'ye ulaştırmanın bize bir imkan yarattığını düşünüyoruz diyen Yalınalp, tekrar hep birlikte ve yeni bir normalde, eşit koşullarda şehrin mekanlarını paylaşmayı umduklarını söyledi. Festival Yönetmeni Ezgi Yalınalp'in ardından söz alan Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen, Engelsiz Filmler Festivali'nin film izlerken engelleri ortadan kaldıran formatıyla herkesin kültür ve sanat etkinliklerine eşit katılımını sağlayarak çok önemli bir misyonu yerine getirmiş olduğunu ifade etti. Törende konuşan diğer isim ise Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan'dı. Festival'in bu yıl çevrim içi olarak gerçekleşmesinin en güzel yanlarından birinin tüm Türkiye'den erişilebilir olması ve Normali Ararken temasının herkese normali düşündürmesi şeklinde açıklayan Safkan, Sabancı Vakfı'nın 46 yıldır bireylerin haklardan eşit yararlandığı bir toplum hayaliyle çalıştığını belirterek Bu anlamda Engelsiz Fimler Festivali'nin bir parçası ve paydaşı olmaktan da büyük mutluluk duyuyoruz dedi. Ödül töreninin bir başka teşekkür konuşması ise Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Başkanı Nikolaus Meyer-Landrut'tan geldi. İçinde yaşadığımız bu şartlarda bile bunu mümkün kılan organizatörlere teşekkürlerimi iletmek isterim diyen Landrut, bu Festival'in hedef kitlesiyle daha da özel bir anlama sahip olduğunu ifade etti. Avrupa Komisyonu olarak engellilerin yaşamış oldukları zorluklara karşı bilinç uyandırmak amacıyla yaptıkları çalışmalar yaptıklarını söyleyen Landrut, bu noktada da Festival'in çok önemli bir misyon üstlendiğini belirtti. Festivalin destekçilerinden olan ABD Büyükelçiliği'nin Halkla İlişkiler Müsteşarı Robert Hilton da törende söz alan isimlerden biriydi. Festival'in dünyanın dört bir yanından filmleri sinemaseverlere ulaştırarak bir anlamda normale dönüşün bir ifadesi olduğunu söyleyen Hilton, filmleri herkes için erişilebilir kılmanın çok soylu bir çaba olduğunu vurgulayarak böylelikle toplumdaki herkesin bu sanatın tadını çıkarabildiğini belirtti. Törende Engelsiz Yarışma Ödülü'nün ilk sahibiEn İyi Senaryo, yönetmenliğini ve senaristliğini Emin Alper'in üstlendiği Kız Kardeşler filmi oldu. Ödülü açıklamak üzere yayına bağlanan Engelsiz Yarışma'nın jüri üyesi ve sinema yazarı Kaan Karsan konuşmasında, Engelsiz Yarışma seçkisinin farklı festivallerde yarışan ve ödül alan filmlerden oluştuğunu söyleyerek Festival'in bu filmleri sinemaseverler ile buluşturduğu için çok memnun kaldığını ifade etti. Karsan, En İyi Senaryo ödülünü Hikayelerinde direnen üç kız kardeşin bir aradalığını coşkulu bir anlatım ve nefes alarak var olan karakterlerle taşra filmi kalıplarını ters yüz ederek anlatan Emin Alper'in Kız Kardeşler'ine veriyoruz dedi. Ödülün açıklanması sonrasında yapılan bağlantıda filmin yönetmeni Emin Alper, Pandemi ortamında uzaktan da olsa festivalin bir parçası olduğumuz için mutluyuz. Engelsiz Filmler Festivali'ne ve bize bu ödülü layık gören jüri üyelerine teşekkür ediyorum dedi. Yarışmada En İyi Yönetmen Ödülü ise Maddenin Halleri filmiyle Deniz Tortum'un oldu. Ödülü açıklamak üzere yayına bağlanan Engelsiz Yarışma'nın jüri üyesi ve yapımcı Gökçe Işıl Tuna konuşmasında, Festival'in keyifli ve uyumlu geçtiğini söyleyerek diğer jüri üyeleriyle olan uyumun kendisi açısından keyifli bir Festival geçirmesini sağladığını söyledi. Tuna, En İyi Yönetmen ödülünü Bir hastaneye kapısından girerek hayatlarımızın ve duygularımızın kapılarını aralayan ve sorgulatan Maddenin Halleri filmiyle Deniz Tortum'a veriyoruz dedi. Ödülün açıklanması sonrasında yapılan bağlantıda filmin yönetmeni Deniz Tortum, Maddenin Halleri, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde geçiyor ve sağlık çalışanlarının gündelik hayatını takip ediyor. Filmi çok uzun bir süredir çekiyoruz ve 2015'den beri üstüne çalışıyoruz. Film pandemiyle ilgili olmasa da bu süreçte izleyiciyle buluşmuş oldu. Şu anda canla başla çalışan sağlık çalışanlarına da en içten sevgi ve minnetlerimizi sunmak isterim dedi. Engelsiz Yarışma Ödülleri'nden En İyi Film ödülünün sahibi de yine yönetmenliğini Deniz Tortum'un üstlendiği Maddenin Halleri filmi oldu. Ödülü açıklamak üzere yayına bağlanan Engelsiz Yarışma'nın jüri üyesi ve oyuncu İpek Türktan Kaynak konuşmasında, jüri olarak çevrim içi şekilde çok da fazla tartışmadan oy birliği yakaladıklarını ve bu sürecin kendisi için güzel bir deneyim sunduğunu belirtti. Kaynak, En İyi Film ödülünü Jüri olarak aramızda tartışmaya gerek duymadan En İyi Film ödülünü kurduğu atmosferle yakaladığı gerçeklikleri bütün bir hayat meselemize kurgulayan Deniz Tortum'un Maddenin Halleri filmine veriyoruz dedi. Ödülün açıklanması sonrasında yapılan bağlantıda filmin yönetmeni Deniz Tortum, Bu ödülü ekipçe kabul etmek isterim çünkü herkesin çok emeğinin geçtiği bir film oldu. Ayrıca Engelsiz Filmler Festivali'ne hem Maddenin Halleri'ni festivale davet ettiği için, hem filmi erişilebilir kıldığı için, jüriye de bizi bu ödülü layık gördükleri için çok teşekkürler dedi. Törende Engelsiz Yarışma Ödülü'nün son sahibi ise Seyirci Özel Ödülü'ne layık görülen, yönetmenliğini Kıvanç Sezer'in yaptığı Küçük Şeyler filmi oldu. Ödülü açıklamak üzere yayına bağlanan ve Festival'in ilk yılından itibaren sıkı takipçilerinden biri olan Esra Uz, festivali ilk yılından bu yana sıkı şekilde takip ettiğini ve Engelsiz Filmler Festivali'ni diğer festivallere nazaran daha erişilebilir bulduğunu belirtti ve Seyirci Özel Ödülü'nü Engelsiz Filmler Festivali 2020 yılının Seyirci Özel Ödülü, bu yıl Küçük Şeyler filminin oluyorcümlesiyle açıkladı. Ödülün açıklanması sonrasında yapılan bağlantıda filmin yönetmeni Kıvanç Sezer, Bu ödül, Küçük Şeyler filmi ile aldığım ilk Seyirci Özel Ödülü ve bunu Engelsiz Filmler Festivali'nde almak benim için ayrı bir mutluluk çünkü bu festivalin seyirciye ulaşma biçimiyle bende çok özel bir yeri var. ekipçe kabul etmek isterim çünkü herkesin çok emeğinin geçtiği bir film oldu dedi. Puruli Kültür Sanat tarafından düzenlenen Engelsiz Filmler Festivali'nin kurumsal destekçileri arasında T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, ABD Büyükelçiliği, Avrupa Birliği Delegasyonu ve AB Sivil Düşün Programı, Sabancı Vakfı, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi bulunuyor. Festival; İsviçre Büyükelçiliği, Danimarka Büyükelçiliği, Avusturya Kültür Ofisi, Belçika Büyükelçiliği, İrlanda Büyükelçiliği'nin değerli iş birlikleri ile gerçekleşiyor. Festival Sponsorları; Fil Bilişim, SEBEDER ve Yay Yapım. Medya sponsorları; BirGün Gazetesi, Cumhuriyet Gazetesi, Altyazı Dergisi, ab-ilan. com, artfulliving. com, bianet. org, beyazperde. com, filmarasidergisi. com, filmhafizasi. com, filmloverss. com, gazeteduvar. com, karnaval. com, lavarla. com, perasinema. com, sadibey. com, sanatatak. com, sinemalar. com, t24. com ve Kutsal Motor. Radyo sponsorları; Karnaval. com, Radyo Bilkent. Engelsiz Filmler Festivali hakkında daha fazla ayrıntılı bilgiye www. engelsizfestival. com adresinden ulaşabilir; Festival'in Facebook, Instagram, Twitter hesaplarından tüm duyuruları takip edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/9-suc-ve-ceza-film-festivalinde-oduller-sahiplerini-buldu", "text": "Bu yıl 22-28 Kasım 2019 tarihleri arasında düzenlenen 9. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nde ödüller sahiplerini buldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından, 2011 yılında Herkes İçin Adalet düşüncesi ile yaşama geçirilen festivalin bu seneki konusu Sanal Dünyada Adalet idi. Festivalin bu yılki onur konuğu ise Yeşim Ustaoğlu oldu. Festivalin ödül töreni Cemal Reşit Rey konser salonunda Elif Özkul'un sunuculuğunda gerçekleşti. Gecede, Uluslararası Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması En İyi Film Ödülü, Rodd Rathjen'in yönettiği Batmadan filminin oldu. Film, daha iyi bir hayat arayışıyla evini terk eden 14 yaşındaki Kamboçyalı bir çocuğun hikayesini konu alıyor. Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması'nın başkanlığını Zuhal Olcay'ın üstlendiği jüride; Onur Saylak, Izeda Gradevic, Sahraa Karimi ve Ioana Uricaru vardı."} {"url": "https://gazetesanat.com/9-uluslararasi-suc-ve-ceza-film-festivali-crrde-duzenlenen-torenle-basladi", "text": "Adalet temasıyla her yıl düzenlenen 9. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali Cemal Reşit Rey'de düzenlenen açılış töreniyle başladı. Sinema ve sanat dünyasından önemli isimlerin katılımıyla yapılan açılışı Yekta Kopan sundu. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Adalet temasıyla düzenlenen festivalin açılış programı, sinema ve sanat dünyasından değerli isimlerin katılımıyla Cemal Reşit Salonu'nda gerçekleştirildi. Açılışta Yeşim Ustaoğlu, Zuhal Olcay, Zeynep Atakan, Izeta Gradevic, Ioana Uricaru, Sahraa Karimi, Maxine Williamson, Antonio Saura, Ruth Gabriel, Teodor Kuhn ve bir çok sinema dünyası ismi hazır bulundu. Yekta Kopan'ın sunuculuğunu yaptığı programda, jüri üyelerine plaket takdiminin yanı sıra Sinema Onur Ödülü Zuhal Olcay tarafından Yeşim Ustaoğlu'na, Akademik Onur Ödülü Prof. Dr. Adem Sözüer tarafından Stephen Thaman'a, Sinemaya Katkı Ödülü ise Zeynep Atakan tarafından Prof. Sami Şekeroğlu'na takdim edildi. Panorama bölümü bu yıl iki başlık altında sunulacak. Adalet Terazi'si bölümünde 11 tane dünya sinemasının seçkin örneklerinden film yer alıyor. Bu filmlerin 10 tanesi Türkiye Prömiyerlerini gerçekleştirecek. Beyaz Perdede Adalet bölümünde ise son yıllarda çekilmiş değerli Türk filmlerinden bir seçki izleyeceğiz. Ayrıca bu yıl sinema onur ödülümüzün taktim edildiği Yeşim Ustaoğlu sinemasından bir seçki de izleyici ile buluşacak. Adalet temalı kısa filmlerin oluşturduğu seçkiler ve kısa film yönetmenleri ile söyleşiler programın önemli bir parçasını oluşturuyor. Bunlardan ilki Altın Terazi Kısa Film Senaryo yarışması. Bu yeniliğimizin jürisinde ise Tarık Tufan, Simona Nobile ve Maxine Williamson yer alıyor. Adalet temalı 68 senaryo içinden ön jürinin seçtiği 10 tanesi finalde yarışacak ve birinci olan senaryo festivalin sağlayacağı destekle önümüzdeki yıl film olarak gösterilecek. İkinci yeniliğimiz ise Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali kapsamında gerçekleşecek olan film endüstrisinin buluşmasını sağlayan, endüstrideki gelişmelerin tanıtıldığı, tartışıldığı, iletişim toplantılarının yapıldığı VisionIST, Endüstri Günleri olacak. 23-25 Kasım 2019 tarihlerinde gerçekleşecek bu bölümde hızla gelişen endüstride farklı kuşaklardan gelen ulusal ve uluslararası meslek profesyonellerinin birbirini tanıması, iletişimde bulunması ve bu şekilde üretimlerine yansıtacak katkıyı sağlaması hedeflendi. 14 yaşında Kamboçyalı bir çocuk, daha iyi bir hayat arayışıyla evini terk eder. Ancak Taylandlı bir borsacıya satılır ve bir balıkçı teknesine köle olarak alınır. Çevresindeki diğer köleler işkence görüp öldürülürken, özgürlük için tek umudunun onu esir alan kişiler kadar vahşi olmak olduğuna karar verir. 1849 yılında Habsburg İmparatorluğu'na karşı Macaristan'da açılmış özgürlük savaşı sona ermek üzeredir. Askeri güçlere katılmamak için saklanmış olan Barnabas, ormanın derinliklerinde bir gerilla grubu ile birlikte saklanan yaralı kardeşini bulmak ve korumak için evden ayrılmış, ülkenin içlerine doğru ilerlemektedir. Gerillalar, açlığa, bitkinliklerine ve bilgi alamamalarına rağmen davaları için savaşmaktadırlar. Barnabas kardeşini yabancılaşmış ve güvensiz şekilde bulur. İki erkek arasındaki gerilim, kamptaki aynı hemşireden hoşlandıkları ortaya çıkınca iyice artar. Kardeşinin güvenini kazanmak ve onu eve götürmek umuduyla Barnabas, kalmaya ve geçmişi hakkında yalan söylemeye karar verir. Bu sırada savaşın acımasızlığıyla yüzleşmek zorundadır. 1966 yılında İran'ın güneyindeki bir hapishane şehrin yeni havaalanına yakınlığı nedeniyle boşaltılmaktadır. Hapishane müdürü Binbaşı Jahed, mahkumları yeni hapishaneye nakletmektedir ve çok zaman geçmeden hakkında idam kararı alınmış bir mahkumun kayıp olduğu haberini alır! Onur, bölge müdürü olarak çalıştığı ilaç şirketinden kovulur. İşsizlik başta ona çok büyük bir problem olarak görünmez ama karısı Bahar için aynı şey geçerli değildir. Onur onu dinlemez ve gitgide sadece karısının kaygılarına değil etrafındaki dünyaya karşı da umursamaz hale gelir. Güzel bir aldırmazlık halinde olan Onur, daha ziyade zebralarla çevrelenmiştir. Komedi malzemesi olmayan olayları absürt bir mizahla ele alan bu hikayede, kişisel bir krizin bir evliliği nasıl etkilediğini görüyoruz. Cezayir, 1990'lı yıllar. Nedjma, moda tasarımı konusunda tutkulu olan 18 yaşında bir öğrencidir. Cezayir İç Savaşı'nın trajik olaylarının onun normal bir yaşam sürmesine ve arkadaşı Wassila ile gece dışarı çıkmasına engel olmasını reddetmektedir. Sosyal şartlar daha muhafazakar hale geldikçe, radikaller tarafından konan yeni yasakları reddetmiş ve bağımsızlığı ve özgürlüğü için bir defile düzenleyerek savaşmaya karar vermiştir. Verida güzellik salonunda çalışan, sosyal medya bağımlısı ve arkadaşları ile vakit geçiren modern bir genç kızdır. Yine de, ailesi tarafından evlenmesi için seçilen bir adamla nişanlanır ve onun yaşındaki diğer birçok kız gibi, gavaj adı verilen gelenek nedeniyle tatmin edici bir kiloya ulaşmak için zorla beslenir. Çünkü Mauritania'da balık etinde bir vücuda sahip olmak büyük bir güzellik, zenginlik, çekicilik ve sosyal statü göstergesi olarak kabul edilmektedir. Düğün hızla yaklaşmaktadır ve her yemek üstüne yemekten sonra Verida bir zamanlar normal olduğunu düşündüğü her şeye; sevdiklerine, hayatına ve en azından kendi bedenine meydan okur hale gelecektir. 9. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nde bu yıl, sinema onur ödülünün taktim edidiği Yeşim Ustaoğlu sinemasından bir seçki seyirci ile buluşacak. Ustaoğlu filmleri seçkisi, festival kapsamında Beyoğlu Sineması ve Nişantaşı City's sinemalarında gösterilecek. Açılış töreni yönetmen Miroslav Terzic'in Soy Bağı adlı filminin gösterilmesiyle son buldu."} {"url": "https://gazetesanat.com/__trashed-2", "text": "Mahalla Festivali, 8 26 Eylül tarihleri arasında, metropolün Anadolu yakasında İstanbul- Kadıköy Yeldeğirmeni semtinde, Avrupa yakasında ise Atatürk Oto Sanayi Sitesinde Murmuration başlığı altında gerçekleşiyor. Mahalla, İstanbul merkezli Diyalog Derneği tarafından dünya çapındaki ortaklarla birlikte başlatılan bir platform. Mahalla Festivali ilk kez, İstanbul Sanat Bienali'nin paralel programında 2017 yılındaki etkinlikleri ile başladı. Aralık 2020'de festival, online etkinliklerle 250.000 kişiye ulaştı. Bu yıl bu sayının ikiye katlanması amaçlanıyor. 2021 Mahalla Festivali, Kadıköy ve Yeldeğirmeni' nde çeşitli bağımsız sanat alanlarıyla bir mahalle kuracak: Yeldeğirmeni Sanat merkezinin arkasındaki tarihi okul binası Festival'in ana mekanı. Adres: İskele Sokak 43. Koli Sanat, Nadas İstanbul ve semtin zanaatkarlarının atölyeleri yer alacak. Atatürk Oto Sanayi Sitesi'nde Otonom Sanat Etkinlikleri Festival'in ortağı. Yaklaşık otuz uluslararası ve yerel sanatçı birlikte çalışacak. Festival, 8 Eylül 26 Eylül tarihleri arasında bir dizi etkinlik olarak gerçekleştirilecek. keşfetmişlerdir. Doğadan ilhamla hareket ettiğimiz bu salınım, bağlılık ve dayanışma içeren kavram festivalinin bu yılki ana çerçevesini çizmektedir. Bir motivasyon olarak Twittering sosyal medyada en çok dijital iletişimde mevcut: Murmuration, Mahalla 2021 çerçevesinde katılım ve dayanışma için bir metafor olarak kullanılıyor. Festival, küreselleşen dünyamızda farklı alanlarda sanatsal söylem için bir platform oluşturuyor: Kentsel ve topluluk yaşamı, paylaşım, yaratıcılık, hareket, iletişim, hava, gökyüzü ve diğer ilişkilendirilebilir varlıklar, temanın metaforik çerçevesinin parçalarıdır. Murmuration, uluslararası ilişkilerin etkileşiminde 20. yüzyılın göç hareketlerine de bakıyor. Filozof Martin Vialon, 20. yüzyılın başlarındaki göçmenler Traugott Fuchs ve Erich Auerbach'ın hayat hikayesini örnek alarak, Festival sırasında göç, sürgün ve vatanın karşılıklı etkilerini tartışıyor. Ana mekan, Bağdat Demiryolunun Haydarpaşa tren istasyonunun yapımında yardımcı olan Alman mühendislerin yaşadığı Kadıköy semtindeki Yeldeğirmeni Sanat Merkezi'nin arkasındaki tarihi okul binası. Yüzyıllardır çeşitlilik gösteren bir semt olan Yeldeğirmeni, Birinci Dünya Savaşı'nın eşiğindeki askeri ve ticari ilişkiler nedeniyle ilçeye bir Alman mahallesi de ekledi. Sivil toplum girişimleri son yıllarda Yeldeğirmeni semtinde yerleşmiştir. Burada, özellikle ekolojik ve sanatsal yönelimli insanların stüdyoları, bağımsız toplantı yerleri ve sergi alanları ve kafeleri bulunmaktadır. Buna göre, Diyalog Derneği, tarihi ve güncel referansları birbirine bağlamak için Mahalla Festivali'nin dördüncü edisyonunu kullanacak. Daha açıklanacak tarihi bir mekanın yanı sıra Koli Art Space ve Nadas gibi çeşitli kültürel girişimler ve çeşitli perakendeciler yer alıyor. İstanbul merkezli küratör Tuba Kocakaya, Festival kapsamında bu hareketli mekanlara halka açık bir sanat turu düzenleyecek. Ayrıca İstanbul'un ilk ve en eski yerleşim yerleri Kadıköy semtindeydi. Tarihi Haydarpaşa Tren İstasyonu'nun arkasındaki kazılar buna tanıklık ediyor. Sanat yürüyüşü sırasında yenilerin ve yeni gelenlerin eski yapıları nasıl zenginleştirebileceğini örnek olacak şekilde deneyimliyoruz. Mobilistan sanat projesi Manaf Halbouni ve Christian Manss tarafından gerçekleştirilen Berlin Istanbul arası bir sanat etkinlik turu. Sanatçılar, Eylül ayında İstanbul'un farklı lokasyonlarda çalışan yerli ve uluslararası sanatçılar tarafından karşılanacak. Örneğin İstanbul Maslak'taki Atatürk Oto Sanayi Sitesi yeni kurulan sanatçı stüdyo alanları ile oldukça büyüleyicidir. Mahalla Festival orada Otonom Sanat Etkinlikleri ile işbirliği içerisinde. Kadıköy'de merkezli bir yerde Mahalla Festival Mobilistan performansla sona erecek. Mahalla, yanında çalışan çeşitli yardımcı etkinliklerle, gezici bir Çağdaş Sanat, Müzik, Tiyatro, Film, Edebiyat, Festivalidir. Festival, yerel ve uluslararası katılımcıları, çağdaş sanatla müzik, film ve tartışmaları birleştiren etkinliklere davet eden ve ziyaretçileri, toplulukları yeni bir bakış açısıyla keşfetmek için harekete geçmeye davet eden bir platformdur. Festivalin genel vizyonu, göçmen, yoksul, karşı cins, hayvan, çevre ve bilinmeyen biçimindeki ötekini dışlayan distopik bir gerçekliği sorgulamaktır. Mahalla başlığı, Arapça mahalla kökenli mahalle veya yer anlamına gelen birçok dilde ve ülkede kullanılan mahalla kelimesini ifade eder. Kökeni Halla kelimesinden gelen yerleşmek, işgal etmek olan bu kelime tıpkı bir beygir ya da devenin bağını çözüp kamp yapmak gibidir. Doğu Blokunun dağılmasından ve Berlin'deki duvarın yıkılmasından 30 yıl sonra, insanları hapseden başka bloklarımız, sınırlarımız, çitlerimiz ve duvarlarımız var. Mahalla Festivali bu gerçekleri sorguluyor ve göçün kaynaklarını ayırt ediyor. Sanatsal program ve söylem platformu, sanat ve kültürün zihindeki zincirleri havaya uçurma potansiyelini keşfediyor. Festival, ütopik vizyonlarla distopik gerçekliklerle savaşmak ve sürdürülebilir bir tek dünya geleceği için dönüştürücü değişimi tetiklemek için gerçekleştirdiği mekanlarda bir ağ ve altyapı oluşturuyor. Çanakkale'den Türk sanatçı grubu Sub, tarihi bir bina'da gençlerin ilham, motivasyon ve özgürce düşünebilecekleri alternatif ve güvenli bir alan yaratacak. İzleyicilerin katılımıyla tersine çevrilmiş bir dünya haritası üzerinde gerçekleşecek yerleştirme, Türkiye'nin iç göç hareketlerini haritalayacak. Italyan şair Ilaria Boffa ve Türk Sanatçı Esin Aykanat Avcı'nın ortak projesi. Video ve Yerleştirme. Private Woe şiiri, Antroposen'de yaşayan ve yaşamayan cansız varlıkların hoşgörü ve şefkatle buluşup paylaşabilecekleri bir alandan bahsediyor. Dil, kültür, doğa, çevre, nesneler ve özneler, ekosistemleri, devam eden bir dönüşüm sürecinin parçasıdır. Toplu olarak üretilenin Gobleni on Iskele Sk. üzerine yerleştirme. Konsept geliştirme ve prodüksiyon, sanatçılar Mathilde Melek An tarafından yönetiliyor. Maltalı Sanatçı Raphael Vella'nın Antikor Video Enstalasyonu, tarihi ve çağdaş anlatıları karıştıran kısa bir hikaye anlatmak için yüzlerce çizim kullanır. Küçük bir ada, bir salgın ve toplum üzerindeki etkisi hakkındadır. Uygun Vatandaşlar Malta Üniversitesi'nde fotoğrafçılık, serigrafi, işbirlikçi moda, şablonlama üzerine 50 saatlik bir atölye programıydı. Kolektif olarak üretilen bir goblen serginin bir parçası. Habtom Tsigehans, Tesfay Simon, Helen Adhanom, Edith Flore, Precious Orogun ve Daniel Okoegwale ile Raphael Vella tarafından yapılmıştır. Sanatçılar Giola Cassar ve Sarah Maria Scicluna ve moda tasarımcısı Luke Azzopardi tarafından destekleniyor. İstanbul'da yaşayan Amerikalı Sanatçı Nora Byrne etkileşimli bir performansa davet ediyor. Çeşitli mahallede çizilen portreler serginin ana mekanında yerleştirilecek. mobil olma arzusu hakkında müşterileriyle cıvıldayan Eritre'den bir Malta taksi şoförü hakkında kısa bir film olan Taxi Malta filmi olacak. Üç Kadın için Salome Oscar Wilde'ın tiyatro oyununun bir uyarlamasıdır. Erdem Gündüz'ün bu yıl geliştirdiği koreografi, İncil hikayesinin Oscar Wilde anlatısıyla birleştiği bir alan yaratıyor. Gösterime üç Polonyalı kadın dansçı katılıyor: Elzbieta Milczenko, Julia Adamczyk, Kasia Pa anka-Ka uszka. Avusturyalı sanatçı Barbara Eichhorn, seyirciyi dinlenmeye, soru sormaya, düşünmeye ve katılmaya davet ediyor. Hedeflenen gruplar sadece yerleşikler değil, aynı zamanda dil, yaş, cinsiyet veya kültürel geçmişe bakılmaksızın yoldan geçenlerdir. Çizim, kolektif bir sosyal pratik olarak araştırılır; açılmak, üretmek, meydan okumak için bir durum yaratır ve katılımcıların bir yaratma eyleminin parçası olmalarını sağlar. Lucian Plessner, Solo Gitar Konseri, Müzisyen, Köln'de belgelenmiş 1700 yıllık Yahudi Tarihinin yıldönümüne atıfta bulunarak, Salomone Rossi'den John Williams'a kadar Klasik Yahudi Besteciler Konseri. Datça merkezli sanatçı Özge Horasan'ın sergisi. İstanbul merkezli küratör Tuba Kocakaya, Yeldeğirmeni'de bir Sanat Yürüyüşü gerçekleştirecek. Sergi alanlarını içeren bu kapsamlı macerada dev duvar resimleri, tematik kitapçılar, sanatçı atölyeleri, yerel tasarım dükkanları, zanaatkarlar ve izleyiciler hazırlanan harita ile izleyici karşısına çıkıyor. Tur boyunca Yeldeğirmeni'nde 16 farklı noktayı ziyaret edecek. Almanya'dan Prof. Martin Vialon, 20. yüzyılın başlarındaki göçmenler Traugott Fuchs ve Erich Auerbach'ın yaşam öyküsünü örnek alarak göç, sürgün ve vatanın karşılıklı etkileri üzerine çevrimiçi bir konuşma yapıyor. paylaşılacak farklı duraklar ve etkinlikler olacak: devlet eylemleri, kamu müdahaleleri, toplantılar ve meslektaşlar ve Mobilistan için vize veya vatandaşlık başvuru sahipleri ile görüş alışverişi. Yerel ve uluslararası sanatçılar, 24-26 Eylül tarihlerinde Mahalla Murmuration kapsamında sanatçıları ağırlayacak. Festival Mathilde Melek An, Melih Aydemir, Mahmut Aydın, Esin Aykanat Avcı, Ilaria Boffa, Nora Byrne, Yağmur Çalış, Martina Camilleri, Gökhan Deniz, Barbara Eichhorn, Dinçer İşgel, Banu Germenli, Berçem Gözde Ölmez, Erdem Gündüz, Manaf Halbouni, Mustafa Horasan, Özge Horasan, Tuba Kocakaya, Milenko Laziç, Christian Manss, Orhan Mert, Myriam Perrottet, Lucian Plessner Barbara Repe, Major Sium, İlayda Tunca, Derin Uludağ, Raphael Vella, Martin Vialon ve diğerlerinin katılımıyla gerçekleşecek. COVID-19 pandemisinin gelişimine bağlı olarak tüm etkinlikler Türk hijyen kurallarına uygun olarak gerçekleştirilecektir. Beklentilerin aksine, Türkiye'deki pandeminin durumu kötüleşirse ve daha büyük kısıtlamalar oluşursa, tüm etkinlikler de benzer bir yanıtla çevrimiçi olarak yapılabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/__trashed-4", "text": "Wolfgang Herrndorf'un 30 dile çevrilmiş Tschick adlı romanından uyarlanan 2016 yapımlı film ülkemizde Elveda Berlin ismiyle tanınmakta. Filmdeki Andrej yani Tschick karakterini Anand Batbileg, Maik karakterini ise Tristan Göbel canlandırır, genç yaşlarına karşın film boyunca gösterdikleri performanslar Tshick'in Avrupa'nın en iyi çocuk filmi seçilmesine büyük katkı sağlar. Filmde Tschick'ten ziyade Maik'ın duygu durumuna odaklanılır. Sıkıcı, çirkin ve korkak olmaktan sürekli şikayet eden Maik'ın büyüme yolunda aştığı eşikler akıllara Joseph Campbell isimli bir mitolog tarafından 1949 yılında kaleme alınan 'Kahramanın Sonsuz Yolculuğu' adlı çalışma getirir. Bu çalışma referans alınarak film incelendiğinde hem Tshick filminin gelişim hikayesi hem de birçok başka filmin bu yapıya birebir uyuştuğu görülür. Klasik anlatı sinemasında, yolculuğa çıkan hiçbir karakter başlangıçtaki haliyle geriye dönmez. Yol, sinemada gelişimin ve değişimin habercisi olan bir metafor olarak sıklıkla kullanılır. Yol teması, beraberinde muhakkak bir değişim getirir. Bahsi geçen yola çıkmaya aday karakterlerinde belli başlı özellikleri bulunmaktadır. Örneğin, bu karakterler başlangıçta kendisiyle barışık olmayan, toplumdan dışlanmış ya da sevilmeyen, başarısız karakterlerken, çıktıkları yolculuğun sonunda evlerine birer kahraman olarak dönerler. Tschick filmi bu bağlamda önemlidir. Bu yolculuk izleyiciye mutlak bir katharsis hissi vererek, salondan tatmin olarak ayrılmasını sağlar. Bu tatminin nedeni ise film karakteriyle büyük oranda özdeşim kurulmasından kaynaklanır. Başlangıçtan beri üstün özelliklere sahip olan bir karakterle kendimizi özdeşleştirmemiz zordur; çünkü insan mükemmel bir varlık değildir ve hayatımızda baş edebildiğimiz ne kadar problem varsa, bir o kadar baş edemediklerimiz vardır. Kendimiz gibi eksikleri olan bir karakterin çıktığı yolun sonunda bir kahramana dönüşmesi bu noktaya bizim de ulaşabileceğimiz umudunu aşılayarak salondan tatmin olmuş bir şekilde ayrılmamızı sağlar. Tüm bunları göz önünde bulundurarak Elveda Berlin'in konusuna geri dönelim. Maik, 14 yaşında, uzun saçlı ve orta sınıf bir aileden gelen ama duygusal olarak ihmal edilmiş bir gençtir. Sorunlu bir ailede büyüyen Maik'ın baba problemi filmde en çok ayyuka çıkan sorunlardan biri olarak göze çarpar. Yanı sıra sınıfın popüler kızı Tatjana'nın doğum günü partisine davet edilmeyen Maik, büyük bir yenilgiye uğradığını düşünerek iyice içine kapanır. Bu noktada tamda Maik kendini yapayalnız hissederken film anlatısına Tschick karakteri girer. Diğer öğrenciler tarafından Maik gibi garip olduğu düşünülen Tschick, Maik'ı birçok konuda yüreklendirerek, çıktıkları yolculukta ana karakterimizi sorunlarının belirli temsilleriyle yüzleştirir. Isa karakterinin de hikayeye aniden dahil olup yine ansızın kaybolmasının tek sebebi, Maik'ın çıktığı yolculukta ona bir eşiği daha atlatmaktır. Bu eşik ise bir ergen için oldukça önem taşıyan; kadınlar tarafından beğenilmek doyumu yani Maik'ın ödülü olarak adlandırılabilir. Andrej yani 'Tschick', Berlin'in fakir bir bölgesinde yaşayan Rus bir göçmendir. Çoğunlukla sessiz olan, ıssız Andrej, kargo pantolonları ve Hawaii gömlekleriyle film boyunca öne çıkmakar. Aynı zamanda sürekli alkol kokmakta ve normalde sadece yetişkinlerin ulaşabileceği her şeye rahatlıkla ulaşabilmekte olduğunun altı çizilir. İlk başta Maik'a Tatjana'yı etkilemesi için yardım etmeye karar verir fakat daha sonra kendilerini bir yolculuğun tam ortasında bulur. 14 yaşında iki gençten filmin başlangıcından sonuna en büyük değişimi Maik'ın geçirmesi onu ana karakter yaparken; Tschick, Maik'a büyüyeceği yolda yardımcı olması sebebiyle mentor görevini üstlenir. Tschick ayağını incittiğinde ve Maik'e asla kimseye söylemediği bir şeyi itiraf ettiğinde, filmdeki en dokunaklı an yaşanır, özel dünyanın kapıları her ikisi içinde açılmış olur. Bu gerçek üstü kapalı bir şekilde dile getirilir. Tschick, eşcinsel olduğunu söyler. Fatih Akın ve başroller, sahneyi en etkili şekilde icra eder, bu da izleyici için etkileyici bir empati kabiliyeti sağlamaktadır. Ancak, bu sahne, filmin ana konusuna, filmdeki önceki anlatılara geri dönülemeyecek kadar güçlü bir vurgu değildir. Şiir dokunuşuna sahip başka bir sahne daha vardır. Maik, Tschick ve Isa adında bir genç kız, temizlenmek için bir göle girer. Bu sahne uzunca ve kesintisiz bir şekilde aktarılır ve tamamen aseksüeldir, kendilerini yıkarlar ve bunu basit, güdüsel bir çeşit ritüel temizliğe dönüştürürler. Richard Clayderman'ın romantik Ballade Pour Adeline adlı eseri tekrar tekrar kullanılması, çocuklara seyahatlerinde eşlik etmesi film müziğinde beklenmedik bir karşıtlığı temsil ediyor. Bu tür şok taktiklerinin hem müzikal hem de görsel olarak sık kullanılması oldukça doğaldır. Çünkü bu gibi bir filmin aksi halde oldukça öngörülebilir şekilde seyretmesi olası olacaktır. Dönüş yolunda Tshick ve Maik ayrılırlar. Tshick, görevini tamamlamış bir mentor gibi hikaye anlatısından uzaklaşır ve tılsımı alarak evine dönen Maik ise artık yeniden doğmuştur. Bütün problemleriyle yüzleşen Maik, dönüş yolunda yaşamaya devam ettiği problemlere rağmen büyümüş, değişmiş ve görevini tamamlamış olarak evine geri döner ve bu durum bütün gözlerin ona çevrilmesine sebep olur. Başlangıçta sevilmeyen ve dışlanan hatta fark edilmeyen Maik karakteri artık bir kahramana dönüşerek herkesin ilgisini çeken ve ulaşılması zor, popüler bir karaktere dönüşür. Klasik anlatı yapısına ve Joseph Campbell'ın analizini yaptığı kahramanın bir hikaye içinde karşılaştığı 17 adıma birebir uyan bir çizelge izlemesi sebebiyle de oldukça tahmin edilebilir bir olay örgüsü sunan film, anlatının bu en temel iskeletini kullanmış, sonuç olarak bir yol ve büyüme hikayesi sunmuştur. Filmdeki en belirgin etik sorgulama ise; kanuni açıdan suçlar işlemelerine rağmen içlerindeki iyiliğin ve çocuksuluğun bir arabayla mısır tarlalarını aşarak izleyicinin suratlarında oluşturduğu tebessümün nedeni olmalıdır. GazeteSanat ekibi olarak teşekkür ederiz. Umarım beklentilerinizi karşılayan bir film olur."} {"url": "https://gazetesanat.com/abel", "text": "Tanrının, insanoğlunu ölümlerinden sonra yeniden yarattığı topraklardır burası. Sevdiği, yaşamak için bir şanslarının daha olmasını istediği kullarının yeniden, sevgiyle yaratıldığı topraklar. Birini sevdiğini nasıl anlarsın? Kalbini ısıtır değil mi? Tanrı da kalbini ısıtan kullarını, bu topraklardan yaratır işte. Çukurova, bu yüzden kavurur insanı sıcağıyla. Tanrının sevgi dolu kalbinin yansımasıdır topraktan çıkan o kavurucu sıcaklık. Anlamıyorsun değil mi? Sence kitaplarda anlatılan yemyeşil ağaçlar, masmavi nehirler, ırmaklar, muhteşem güzellikteki ve bolluktaki meyveler nerede var? Cennette. İşte Çukurova, tanrının sevdiği kullarına, yeryüzünde yaşattığı cennetin ta kendisidir. Peki sen ne için geldin? Beni cennetimden koparıp cehenneme mi götüreceksin? Yine mi susacaksın? Dinle o zaman. Hikayemi en baştan dinle, belki o zaman yolculuğumuzun sonunda nereye varacağımızı bilebilirsin. Dünyada bin bir renk ve koku vardır ama en güzeli dedikleri, anne kokusunu ve sıcaklığını yaşayamadım ben. Babam, o hiç bilmediğim ama hep çok özlediğim kokunun yerine bana türlü türlü toprak kokusunu öğretip sevdirdi. Her insanın kokusunun farklı olduğu gibi toprak kokusu da farklıdır birbirinden. İçine sinen duygular, farklı kılar her bir toprak parçasını. Annem beni doğururken ölmüş. Dedim ya anne kokusu bilmem diye. Aslında bilirim. Mesela annemin toprağının kokusu tektir ve eşsiz güzelliktedir. Birçoğu bilmez ama her bir mezarın kokusu farklıdır. Her insan, içine girdiği o toprak parçasına, yaşanmışlıklarından arda kalan kokuyu bırakır. Mezarlardan, tüten ruhlarının kokuları yükselir. Bazıları hüzün kokar, bazıları pişmanlık. Huzur kokanların üzerindeki çiçekler hiç solmaz. Tüm bu kokuları alabilen benim gibilere ne mutlu. Nereden öğrendiğimi merak ettin değil mi? Anlatacağım... Önce bir babama bakıp geleyim. Belki bir isteği vardır. Kimsemiz yok bizim. Bir babam bir ben. Annem öldükten sonra, babam beni bir çocuk yurduna bırakmayı düşünmüş fakat sonrasında kıyamamış. Bu düşüncesini bana utanarak itiraf etmişti ilk gençlik yıllarımda. El kadar bebeye nasıl bakabilirim? diye korkmuştum demişti. Korkusunun yersiz olduğunu yıllar içinde fark edip tanrıya hep şükretmiş beni vermediği için. Nereye gitse beni yanında götürürdü babam. Zaten hep çalışmaya giderdi. Günün sonunda döndüğümüz bir evimiz hiç olmadı bizim. Babamın çalıştığı yerlerdi evimiz. Nerede çalışıyorsa orada uyur, hiçbir yere ait olamazdık. Kendimi bildim bileli, babam toprakla uğraşır. İşi gücü toprak. Şu yaşıma geldiysem, toprağın bize sunduklarıyla geldim. Babamın deyişiyle ben el kadar bebe iken, kendisi çalışırken toprağın sıcağı sarıp sarmalamış beni. Koyarmış beni tuzluk gibi bir köşeye, artık o gün ona ne iş verildiyse o işi yapıp da gelesiye kadar beklermişim onu öylece. Sesim çıkmazmış. Tarlalarda çalışan işçi kadınlar benim sağır ve dilsiz olduğumu söylermiş çeşme başlarında sohbet ederlerken. Babam da duyarmış bu söylenenleri ama hiç kulak asmazmış. Akşam olup da ikimiz tek kaldığımızda duyuyormuş o sesimi. Hiç ağlayan bir çocuk olmamışım. Bir kişi bile ağladığımı duymamış. Babam bu isme hiç itiraz etmemiş fakat orada daha fazla yaşamak istememiş. Toprağa can verir diye alındığı işe, canının bir parçasını verip kucağında el kadar bebeyle ayrılmış oradan. Sonrası ise hep aynı. Babam nefes aldıkça toprağa can vermeye devam etmiş. Yalnız şartlar artık o kadar kolay değilmiş tabii. Ben sessizce, büyüttüğü ağaçlarla birlikte büyümüşüm hep. Hatırlarım da bir gün babam çalışırken yanıma sarı saçlı mavi gözlü bir kadın gelip bana çikolata uzatmıştı. Çukurova Belgeseli çekmeye gelen gazeteci kafilesinden biriymiş. Kadını görünce simsiyah gözlerimi kocaman açıp kadına bakakalmıştım. Hayatımda ilk kez sarı saçlı, beyaz tenli birisini görmüştüm. Ben dahil, çocukluktan beri gördüğüm herkes kavruk tenliydi. Güneş ile toprak arasında yaşayan insanlardık biz. Belki de güneşin yeryüzündeki gölgeleriydik. Haliyle esmerdik ve parıldayan zümrüt gibi gözlerimiz vardı. Tıpkı geceleri, çocuklarla damda oynanılan, ilk kimin yıldızı kayacak oyunundaki yıldızlar gibi parlardık günün her saatinde. Yaşım ilerledikçe hayatımı sorgulamaya başlamıştım. Sorgu meleğiyim ya ben, sahi senin görevin neydi, yine cevap vermeyeceksin kesin, neyse... Sorguladığım şey şuydu; Ben bu dünyaya neden gelmiştim? Belki de babamı hayatta tutmak için gönderilmiştim. Kendimi bildim bileli, babamı hep çalışırken gördüm. Yeşerttiği toprakları sanki ruhuyla besliyordu. Bu yüzden çabuk yaşlanmış, yıllar geçtikçe ellerinde ve yüzünde derin çizgiler oluşmuş, tıpkı kurak topraklara benzemişti. Sadece bana sarılıp sevince ya da bakınca yeşeriyordu ruhu. Gözleri, Seyhan Nehri gibi berraklaşıyor, bana günün ilk saatinde doğan güneş gibi yakmadan, tatlı bir sıcaklık ile sarılıyordu. Her nereden bulduğunu hiç anlamadığım kitaplar veriyordu bana. Ben hiç okula gitmedim ama babamın bana verdiği kitaplar sayesinde bu günleri görebilip, iki kelam edebiliyorum. Hem zaten hiçbir okulda öğretilmez bu toprakların kokusu, hiçbir ders kitabı anlatamaz o içimizi özlemle dolduran, nisan aylarında açan portakal çiçeklerinin renklerini. Bu memlekette kar yağmaz ama sokakları, ağaçlardan düşen beyaz portakal çiçekleri süsler kar taneleri gibi. O ağaçların arasında dolaşıp, yoldan geçen arabaların tekerlerine atılan turunçları patlatmanın heyecanını, hiçbir sınav veremez. Gurbette okumaya da gitseniz, bu şehirde yaşarken bile bu şehri özlemini çekmenin ne demek olduğunu bilemezsiniz. Ne kutsal bir kelimeydi emek. Yeri geliyordu teriyle suluyordu toprağı. Yeri geliyordu gölgesiyle yeşertiyordu fidanları... Peki ya beni? Yaşadığı tüm zorluklara ve yorgunluğuna rağmen beni tek başına büyütüyordu. Çocuklar, bu dünyada emeğin geleceğe yansıttığı aynalarıdır. Tıpkı fidanlar gibi. Toprak ise, bu dünyada emeğin gelecekte yeşerteceği umududur. Tıpkı çocuklar gibi. Ne ekersen onu biçersin sözü işte tam olarak buradan gelir. Babam böyle bir insandır işte, tanrının sevdiği kulu, Çukurova'nın topraklarını yeşerten, ellerine bulaşan tanrının sevgi dolu sıcaklığını bana sarılarak yansıtan bir emekçidir. Geldim, çok bekletmedim umarım. Babam artık çok yaşlandı. Yıllardır çalıştığı patronları ona kıyıp da iş vermiyor artık. Gel misafirimiz ol, istediğin kadar müştemilatta kal, canın isterse hobi olarak uğraş bahçede dediler ama babam kabul etmedi. Peki ne yaptı biliyor musun? Ne yaptı ne etti, kendini annemin yattığı bu mezarlıkta işe sokturdu. O yüzden biz de artık bu kulübede kalıyoruz. İzin veriyorlar. Zaten kimse cesaret edip de kalamıyor burada. Babam burada gerekirse mezar kazıyor, gerekirse o mezarlara çiçekler ekiyor, onlarla konuşuyor. Gerçi ölülerle de konuşuyor olabilir orasını pek anlayamadım. Ağaçlarla da yakından ilgileniyor, yani burayı da cennetten bir köşe yapma yolunda ilerliyor. Bakma bana öyle. Evet biraz garip geldi bu tabir değil mi? Ölülerin yattığı her yer cennet olamaz değil mi? O kadarını bilemem ama kokuları biliyorum. Yattıkları yerlerin, toprakların hepsi farklı kokuyor. Demiştim ya anlatacağım diye. Belki anlamışsındır. Buradaki her bir mezarın kendine has bir kokusu var. Mesela anneminki... Annemin mezarı hüzün kokuyor. Başkomiserim, ölü bulunan baba ile oğulun otopsi raporu geldi, adli tabip ölümlerin üzerinden beş veya yedi gün geçtiğini bildirmişti ilk incelemede. Otopsi raporu ile ön rapor birbirini tutuyor. Mezarlık çalışanlarının ihbarı üzerine kaldıkları kulübede ölü olarak bulunan baba Ziya Şen, beyin kanaması sebebi ile vefat etmiş. Oğlu ise, bunu söylemesi çok acı ama susuzluktan... Tanıyanların verdikleri ifadeler ile de örtüşüyor rapor. Abel Şen, engelli olarak dünyaya gelmiş, ayakları bu sebeple tutmuyormuş, babasının bakımına muhtaçmış. Hastane kayıtlarını incelediğimizde ise gencin çocukken menenjit de geçirdiğini, sonrasında gördüğü halüsinasyonlar sebebi ile düzenli olarak raporlu bir ilaç kullandığını doğruladık. Otopside ise bu ilaçlara, son bir haftada kullanmadığından dolayı vücutta rastlanmamış. Yani baba beyin kanaması, oğlu da susuzluk ve menenjite bağlı görülen halüsinasyonlar ile bilinç kaybı sebebi ile vefat etmiş. Mezarlıklar müdürlüğü, ikisinin de aynı mezar yerine, Ziya Şen'in ölen eşinin yanına gömülmesini talep eden bir yazı göndermiş. Kuvvetle muhtemel kabul edilir. Şu dünyada kimseleri yokmuş başkomiserim. Ne üzücü değil mi? Beş gün geçmiş ne arayan ne soran ne de eksikliklerini fark eden bir yakınları olmuş. Yarın defnedilecekler. Dosyayı, doğal ölüm kapsamında kapatabiliriz. Mekanları cennet, toprakları bol olsun. Melekler yoldaşları olsun."} {"url": "https://gazetesanat.com/abidin-dino-sanatin-izinde-ornek-bir-yasam", "text": "Abidin Dino, 23 Mart 1913 tarihinde İstanbul'un Üsküdar ilçesinde dünyaya gözlerini açtı. Türk ressam, şair ve yazar olarak tanınan bu büyük sanatçı, yaşamı boyunca sanatın gücünü ve toplumsal sorumluluğu bir araya getirerek iz bırakan eserler yarattı. Abidin Dino'nun sanat yolculuğu, erken yaşlarda başladı. Küçük yaşlarda doğaya, renklere ve formlara olan ilgisi dikkat çekti. Çocukluğunda defterlerine çizimler yapan Dino, yaratıcı potansiyelini ortaya koymaya başladı. Ailesinin destekleyici tutumu ve yeteneklerini fark etmesiyle sanatla daha derinden ilgilenmeye başladı. Dino'nun sanat eğitimi, onun gelecekteki sanat kariyerinin temelini oluşturdu. 1931 yılında, sadece 18 yaşındayken Paris'e gitti ve ünlü Academie Julian'da eğitim almaya başladı. Paris, o dönemin sanat dünyasının merkeziydi ve burada farklı akımların etkisi altında kalarak kendi benzersiz tarzını oluşturmaya başladı. Soyut ve figüratif öğeleri birleştiren tarzı, onun eserlerine kendine özgü bir estetik getirdi. Dino'nun eserleri, soyut ve figüratif unsurları birleştirerek insanın iç dünyasını yansıttı. Doğanın güzelliklerini ve toplumsal meseleleri tuvaline taşıdı. Eserlerindeki güçlü renk kullanımı ve semboller, onun duygusal ve düşünsel zenginliğini yansıttı. İnsan hakları, özgürlük ve adalet gibi evrensel temalar, Dino'nun eserlerinde derinlemesine işlenerek izleyicileri düşünmeye davet etti. Abidin Dino, 13 Aralık 1993 tarihinde İstanbul'da aramızdan ayrıldı. Ancak ölümü, onun sanatının etkisini asla azaltmadı. Mezarı, İstanbul'un Feriköy Mezarlığı'nda bulunuyor. Dino'nun eserleri, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde sergilendi ve onun sanatsal mirası kültürel zenginliğimize büyük katkılar sağladı. Eserleri hala galerilerde sergilenmeye ve sanatseverlerin kalplerinde yaşamaya devam ediyor. Abidin Dino, sanatın gücünü ve toplumsal sorumluluğunu bir araya getirerek yaşamını ve eserlerini şekillendirdi. Genç yaşlardan itibaren sanata olan ilgisi, Paris eğitimi ve özgün tarzıyla Türk sanatının önemli bir figürü haline geldi. Onun eserleri, estetik ve anlam yüklü mesajları birleştirerek izleyicilere hem görsel hem de düşünsel bir deneyim sunuyor. Abidin Dino'nun yaşamı, sanatın gücünü ve toplumsal duyarlılığın önemini vurgulayarak gelecek nesillere ilham kaynağı olmaya devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/aci-bir-askin-bestelenmis-hali-ada-sahilleri", "text": "Beni şad et Şadiye başın için. Bir şarkı düşünün hem eğlence fasıllarında hem hüzünlü sofralarda çalınan. Ahengi ile içinizi titreten, anlamı ile gözlerinizin önünde bir tablo canlanan. Bir şarkı hicaz makamından... Peki, ya hicaz makamı nedir? En eski musiki makamlarından biridir. Hicazın bir özelliği de hüzünlü bir tınısının olmasıdır. Hatta Farabi'ye göre bu makam insan ruhuna tevazu vermektedir. İşte hicaz makamından bir eser: Ada Sahilleri. Bestekar Mehmet Güntekin tarafından İstanbul'un 100 Şarkısı ismi ile yayımlanan eserde yer alan bu güzel şarkının da hikayesi var. Eserde şarkılarla İstanbul'un kokusunu ve dokusunu derinden hissediyorsunuz. Şöyle bir soru sorsam; dinlediğiniz şarkıların bir hikayesi olduğunu düşünür müsünüz? Eğer düşünüyorsanız şarkıları ruhuyla dinliyorsunuz demektir. Nesilden nesile aktarılan ve dillerde ninni gibi dolanan bu şarkıların elbette bir yaşanmışlığı var. Ada Sahilleri, ayrıca sonradan üzerine söz yazılan bestelerden biridir. Musullu Hafız Şaşı Osman Efendi tarafından bestelenmiştir. Bazı kaynaklarda bestenin Yesari Asım Arsoy'un adada yılarca ziyaret ettiği Suzan Hanım'a ithaf ettiği geçmektedir. Şarkının hikayesine gelecek olursak şöyle: Münip Cemal ile Şadiye'nin imkansız aşk hikayesi... Münip Cemal adanın en yakışıklı delikanlısı. Şadiye Hanım ise Bahri Paşa'nın kızı, dönemin önemli hanımefendilerindendir. Şadiye Hanım yaz dönemlerinde adaya gelmektedir. Genç adam onu gördüğü andan itibaren bir kara sevdaya tutulmuştur, o günden sonra da mektup aracılığı ile sürekli yazışıp durmuşlardır. Gece geç vakitlerde bulup hasbihal ederler. Sonrasında gencin ailesi kızı istemeye gittiklerinde maalesef kızın küçük olduğunu söyleyerek vermezler. Şadiye'ye hasret Münip Cemal, kah ağlar kah yazar. Aşkını ve acısını kağıtlara döker. Bir rivayete göre de şöyle: Birbirine deli gibi aşık sevgililerden genç kadın bir gün denizde kaybolur. Kadının aşığı ise kendisini sahillere vurur. Şile'den ta Prens Adaları'na kadar bütün sahillerde biçare halde dolanır durur ve kaybolan aşkını bekler. Bir umutla sevdiceğinin bir gün denizden çıkıp geleceğine inanır. Yaşadıkları kendisine fazla gelir ve şarkıyı yazar, dilden dile dolanır."} {"url": "https://gazetesanat.com/acik-hava-sanatsal-mozaik-sergisi-kahramanmarasta-aciliyor", "text": "Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi tarafından KSÜ ve İŞ-KUR işbirliği ile KAMEK Kurs Merkezinde düzenlenen Sanatsal Mozaik Kursu'nda eğitim sürecini tamamlayan kursiyerlerin mozaik çalışmalarından oluşacak Açık Hava Sanatsal Mozaik Sergisinin hazırlıklarına başlandı. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi, KAMEK bünyesinde Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi ve İŞ-KUR işbirliğiyle kurulan Sanatsal Mozaik Kursu'nun tamamlanmasının ardından ilk sergisini açmaya hazırlanıyor. Açık Hava Sanatsal Mozaik Sergisi, açılış konuşmaları ve katılım belgelerinin takdim edilmesinin ardından, enstrümantal müzik dinletisiyle devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/acik-havada-dopdolu-bir-oktoberfest-programi-yapi-kredi-bomontiadada", "text": "Yapı Kredi bomontiada'da geleneksel hale gelen Oktoberfest, 27 Eylül 3 Ekim tarihleri arasında Populist işbirliğiyle Avlu'da gerçekleşiyor. Bu yıl ilk kez tüm haftaya yayılan Oktoberfest etkinliklerinde, sevilen müzik grupları ve Radyo Eksen DJ performansları ile katılımcılar keyifli anlar yaşayacak. 29 Eylül Çarşamba akşamı Emir Ersoy Project'in performansı ile başlayacak olan Oktoberfest konser maratonu, 30 Eylül Perşembe Türkiye rock müzik sahnesinin güçlü isimlerinden Redd ve 1 Ekim Cuma akşamı Gripin konserleri ile devam edecek. 2 Ekim Cumartesi günü saat 16:00'da Bebek Blues Band ve saat 21:00'de Sahte Rakı'nın sahne alacağı Oktoberfest konserleri, 3 Ekim Pazar saat 16:00'da soul ve rock müziğin Türkiye'deki en başarılı temsilcilerinden Soul Stuff ile sona erecek. 1 Ekim Cuma günü saat 18:00 21:00 arası Radyo Eksen DJ'lerinden Güven Yıldız, 2 Ekim Cumartesi günü saat 18:00 21:00 arası Gülşah Güray ve Gülşah Turgut, 3 Ekim Pazar günü ise saat 13:00 16:00 arası Gülşah Turgut Yapı Kredi bomontiada Avlu'da olacak. Yapı Kredi bomontiada'da düzenlenecek Oktoberfest konserlerine katılım ücretsizdir. Yapı Kredi bomontiada Avlu'da düzenlenen etkinliklere girişte HES kontrolü yapılacak ve sosyal mesafe kurallarına uygun sayıda seyirci ağırlanacaktır. Kapasite tamamlandığında, alana daha fazla seyirci alınmayacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/acik-kaldikca-defterim", "text": "Günümüz şiirinin usta isimlerinden Ebubekir Eroğlu'nun 10. şiir kitabı, Açık Kaldıkça Defterim ismiyle Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. İki Dalga Arasında başlıklı bir uzun şiirle başlayan kitap, Yüreğimde Yeditepe ve Açık Kaldıkça Defterim adlı 2 bölümden oluşmakta. Eski şiirin nüveleriyle günümüz duyarlıklarını ve güncel bilinci buluşturmakta giderek yeni yollar keşfeden Eroğlu iç yaşantının olgularını dillendiriyor. Bu dünyaya ait olmakta zorlanan günümüz insanının doğa karşısındaki durumunu, inançlarını şiirin imbiğinden geçiriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/adam-hakli-beyler-kaplumbaa-kitap-etiketiyle-raflarda", "text": "sonra. sonra dolaplara çarpa çarpa koşuyorum. Sonra rüyalardan başka anlatacak bişeyim kalmıyor. sonra terli, nemli, uzun, upuzun çarşaflar altından kurtuluyorum. sonra. sonra sen gelmiyorsun. gelme. demek böyle geliyor dünyanın sonu. filler. mücevher kaplı filler. dolaplardan çıkıyor. çıkıyorlar değil. çıkıyor. Filler çıkıyor. peşinden gidiyoruz. fillerin peşinden. Duvarlar sallanıyor. çatlıyor, kopuyor, düşüyor. dolaplardan filler çıkıyor. dünyanın bütün dolaplarından mücevher kaplı filler çıkıyor. bütün dünya dolaplara koşuyor. dünyanın bütün duvarları yıkılıyor. sonra. Sonra dolaplara çarpa çarpa koşuyorum. anlatacak neyim varsa dolabımda bırakıp. Seni buluyorum sonunda. Dünyanın en güzel kıyameti kopuyor. son. 1984, Adana doğumluyum. 11 yaşımda, yatılı olarak okumak üzere Galatasaray Lisesi'ne gidene kadar da Adana'da büyüdüm. Liseden sonra 4. sınıfın sonunda terk ettiğim Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne devam ettim. 2 yılımı İstanbul'da bağımsız olarak teknik tercümanlık yaparak geçirdikten sonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne geçiş yaparak Adana'ya döndüm ve eğitimimi tamamladım. Devlet hizmet yükümlüsü olarak Zonguldak'ın Devrek İlçesi'nde bir yıl çeşitli görevlerde bulunduktan sonra Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde uzmanlık eğitimi almak için hak kazanarak tekrar İstanbul'a döndüm. Sonrasında devlet hizmet yükümlülüğümü 2 yıl Hakkari'de uzman tabip olarak görev yaparak ikinci kez tamamladım ve istifa ederek halen yaşadığım İstanbul'a döndüm. Lise yıllarımın sonunda şiir yayımlamaya başladım ve Cerrahpaşa'da da çeşitli dergilerde şiirlerim ve yazılarım yayımlanmaya devam etti. Cerrahpaşa'yı terk edip ikinci kez İstanbul'a gidene kadar da hiçbir şey yayımlatmadım. Adam Haklı Beyler, bu ara verdiğim dönemin ortalarında açtığım bir blog sitesinin adıdır. Yukarıda italik olarak yazılan yerlerde bahsi geçen dönemler boyunca da şimdi matbu bir hasıla halen gelen yazılarımı düzensiz aralıklarla aynı siteye yüklemeye devam ettim. İki sene önce de siteyi kapatmak üzere yazıları yedeklerken yaptığım elemeyle kitap şimdiki halini almış oldu."} {"url": "https://gazetesanat.com/afrikali-albinolarin-yasami-ikusagda", "text": "İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat Galerisi, Doğu Afrika ülkesi Tanzanya'da Vudu büyücülerinden kurtulan albinoların portrelerinin yer aldığı fotoğraf sergisiyle foto muhabir Bünyamin Aygün'ü konuk ediyor. İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat Galerisi, sanat sezonunun 4. sergisinde, Afrikalı albinoların portrelerinin yer aldığı Kara Kıtanın Beyaz Çocukları seçkisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Ödüllü foto muhabir Bünyamin Aygün'ün Doğu Afrika ülkesi Tanzanya'da çektiği fotoğraflardan oluşan Kara Kıtanın Beyaz Çocukları sergisi, 12 Şubat 2020 Çarşamba günü, saat 15.00'da, İstanbul Kültür Üniversitesi Ataköy yerleşkesinde gerçekleşecek açılış kokteyli ile sanatseverlerin beğenisine sunulacak. Daha önce Sınırdaki İnsanlar sergisi ile mülteci sorununa dikkatleri çeken Aygün, Kara Kıtanın Beyaz Çocukları adlı seçkisinde ise bu kez Afrika topraklarında açıkça lanetlenen, büyü için öldürülen ya da el, ayak, kulak vb. uzuvları kesilerek Vudu büyücülerine satılan albinoların dramını gözler önüne seriyor. İnsanlık dışı uygulamalara maruz kalan albinoların sesini duyurmak için Tanzanya'ya giden Aygün, yaş ortalaması 35 olan, siyah çiftlerin beyaz çocuklarının hayatlarının pek çok anını fotoğraflamış. Güneşin ölümcül etkisinden de korunmak zorunda olan albinoların yaşam mücadelesine yakından tanıklık eden sanatçının 30 fotoğrafının yer aldığı Kara Kıtanın Beyaz Çocukları sergisi, 11 Mart 2020 Çarşamba gününe kadar ziyaret edilebilir. Albino ya da albinizm, soydan geçen bir metabolizma hastalığıdır. Bu hastalığı taşıyanlara albinizm ya da albino denir. Binlerce insanı ya da hayvanı etkileyen genetik bir bozukluk olan albinoluk renklenmeyi sağlayan melanin pigmenti yokluğu ya da azlığından kaynaklanır. Gözler, deri, saçlar ve bedenin öbür bölümlerini etkileyebilir. Akvaryum balıklarında da sık olarak görülmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/afrikanin-egzotik-melodileri-sona-jobarteh-ile-is-sanatta", "text": "İş Sanat, 20. konser sezonunda Batı Afrika müziğinin güçlü sesi Sona Jobarteh'i ağırlıyor. Ülkemizde ilk kez sahne alacak olan sanatçı, grubuyla 21 Kasım Perşembe akşamı İş Kuleleri Konser Salonu'nda dinleyicileri ile buluşacak. İlk albümünü 2008 yılında Afro Acustic Soul ismiyle çıkaran Jobarteh, müziğindeki geleneksel tınılara Afro-pop ve blues müziğini de katıyor. Özellikle akustik Batı Afrika müziği ve Manding tarzında şarkılarıyla bütün dünyada üne kavuşan sanatçı aynı zamanda film müzikleri de besteliyor. IMDB puanı 8 olan 2010 yılı yapımı belgesel Motherhood soundtrack'inde imzası bulunan Jobarteh, 1964 yılından bu yana Londra temelli çalışan The Guardian gazetesi tarafından uluslararası bir yıldız olarak anılıyor. Sanatçı ayrıca, 2014 yılında yönetmen Justin Chadwick tarafından çekilen Mandela: Long Walk to Freedom filminin müziklerinde solist olarak yer aldı. Sona Jobarteh, hikayelerini yerel enstrümanlar ve vokal kullanarak babadan oğula aktaran 700 yıllık bir geleneğin sahibi Griot'ların yerel çalgısı korayı çalan ilk kadın olarak öncü bir kimliğe sahip. Griotlar, Batı Afrika sözlü kültürünün temelini oluşturuyor. Korayı dünyaya tanıtan Toumani Diabete'nin kuzeni ve aynı zamanda öğrencisi olan sanatçı 2014 yılında Gambia'nın ilk kültür akademisi olan Amadu Bansang Jobarteh Müzik Okulu'nu kurdu. İstanbul'daki konserinde, perküsyon ve vokalde Mamadou Sarr, davul ve vokalde Westley Joseph, gitarda Derek Johnson, bas ve vokalde Andi Mclean'in eşlik edeceği Afrika'nın güçlü ve bir o kadar huzurlu sesi Sona Jobarteh, 21 Kasım Perşembe akşamı, saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/agatha-christie-hayranlarina-mujde", "text": "Polisiye Edebiyatın Kraliçesi Agatha Christie'nin sevilen karakteri Hercule Poirot'nun kaleme alınmasının 100. yılı şerefine özel kutulu, ciltli-şömizli Poirot Seçkisi Seti okurlarla buluştu! Hercule Poirot karakteri ile tanıştığımız, Agatha Christie'nin ilk romanı olan Ölüm Sessiz Geldi yayımlanalı 100 yıl oldu. Altın Kitaplar Yayınevi, dünyada Polisiye edebiyatın kraliçesi olarak adlandırılanAgatha Christie'nin en sevilen roman kahramanlarından Hercule Poirot'nun 100 yıllık macerasına yaraşır bir projeyi okurların beğenisine sunuyor. Poirot Seçkisi Seti, sürükleyici kurgusu ve dikkat çekici konularıyla her döneme hitap eden Ölüm Sessiz Geldi, Nil'de Ölüm, Roger Ackroyd Cinayeti, Acı Kahve, Doğu Ekspresinde Cinayet ve Cinayet Alfabesi romanlarından oluşuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/agatha-christienin-sevilen-romani-nilde-olum-yepyeni-cevirisiyle-raflarda", "text": "Polisiye edebiyatın kraliçesi Agatha Christie'nin okurları tarafından en beğenilen romanlarından biri Nil'de Ölüm Altın Kitaplar logosuyla çıkan yepyeni çevirisiyle raflardaki yerini aldı! Agatha Christie 80 adet eşsiz polisiye romanıyla Polisiye Edebiyatın Kraliçesi ünvanını kazanmıştır. Ayrıca Mary Westmacott takma adıyla altı adet unutulmaz aşk romanı yazmıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/agir-miras", "text": "Genç yazar Saliha Buzok'un birbirinden çarpıcı öykülerinden oluşan 'Ağır Miras'ın 3'üncü basımı Jest Kitap etiketiyle edebiyatseverlerle buluştu. Saliha Buzok, içinde toplam yirmi üç öykünün yer aldığı 'Ağır Miras' kitabında bize, günümüzün değişen dünyasında, merhamet, toplumsal vicdan ve sınırsız sevginin önemini hatırlatıyor. Okuyucuya bir yandan adım adım yitirilen insanlığın öykülerinden kesitler sunarken, diğer yandan maddi yaşamın acımasızlığı karşısında manevi değerlere sıkı sıkıya sarılmanın güzelliğini gösteriyor. Yazar 'Ağır Miras' kitabında yaşlılardan gençlere, çocuklardan kadınlara küçük küçük hikayelerle işlediği toplumsal panoramada, doğanın ihtişamını ve hayvan sevgisini de merkeze alarak görkemli kesitler çiziyor. Bir bakıyorsunuz tarihi mekanlarda geziniyor, insanları seyrediyor, ailelerle konuşuyor; bir bakıyorsunuz marangoz dükkanında, kitapçılarda, yazlık evlerde yaşlılarla sohbete dalıyor, onlarla şakalaşıyor. Kah yoksul semtlerdeki tamirci çıraklarını, gizemli adamları, dedikoducu kadınları anlatıyor; kah soğuk yetimhaneleri, karanlık sokakları, fırtınaya tutulan iskeleleri, yağmurda üşüyen yavru köpekleri işaret ediyor. Kimi zaman lake kokulu eski bir ceviz sandığının içindeki acıların ve sırların izinden yürüyor, kimi zaman arkadaşlarının ameliyat parasını toplayabilmek için bir an önce büyümek isteyen çocukların 'zaman' denilen mefhumu arayışlarına tanıklık ediyor. Saliha Buzok'un daha çok anlatı formuna yaslanan, durum/kesit öyküleriyle biçimlendirdiği 'Ağır Miras'ın ana temasını 'masumiyet' oluşturuyor. Öykülerinde 'vicdan', 'merhamet', 'sabır', 'paylaşma', 'huzur' gibi yan temalarla karşımıza sıklıkla masumiyetini yitirmemiş insanlar çıkıyor. Bir yandan kötülük etmek isteyen, yalan söyleyen, gıybet eden, bile bile yanlış yapan karakterlerle karşılaşırken, bir yandan onları hep vicdan ve merhametleriyle baş başa bırakan kahramanları görüyoruz. Öykülerinin neredeyse tümünde, zor yaşam koşullarına rağmen sonsuz anlayış ve iyi niyetin, uçsuz bucaksız sevgi ve saygının mazide kalmadığını, günümüz dünyasında da var olabileceğini; 'huzur verip huzur duyabilen' balıkçıları, çocukluğuna sımsıkı sarılmış şakacı, yaşlı nineleri, Kötü olmazsa kim iyiyi baş üstünde taşır, diye öğüt veren dostları görmemizi, onları örnek almamızı; kurtuluşumuzun insani değerlere ve geleneğimize tutundukça gerçekleşebileceğini sezdiriyor okuyucuya. Yoksulluğun, çaresizliğin, mutsuzluğun ve umutsuzluğun kol gezdiği bir dünyada, umut etmenin, emek vermenin, çalışmanın ve kitap okumanın ne denli önemli olduğunu da hemen her öyküsünde hissettiren genç öykücü Saliha Buzok, 'Ağır Miras'ta okuyucuyu; doğaya ve insana saygıya, çocuklara sevgiye, yaşlılara hürmete, mahalle kültürüne, arkadaşlığa, dostluğa, paylaşmaya ve yardımlaşmaya davet ediyor. Ve hepimizi, unuttuğumuz ve taşımakta zorlandığımız ağır bir mirası hatırlamaya ve yeniden taşımaya çağırıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/agyarini-mani-efradini-cami-kendine-bir-yuva-yuva-kaplumbaa-etiketiyle-raflarda", "text": "Ben Aykut. Bu bir roman. Geçmişimi aydınlatmak için yapılan bir teşebbüs. Meselesi basit: Ben kimim? Cevabı da aşikar: Ben bir roman karakteriyim. Bu da bir kurgu pek tabii. Yazarı da var. Bu cümleleri yazıyor. Adı Alsem. Bu bir numara değil. Sen ve ben eşit durumdayız. Ben kimim; ikimiz de bilmiyoruz. Bu bir arama çalışması. Hasbelkader var olmuş birine, roman içinde bir yaşam sunabilme çabası. Nehrin ana yataklarını bulup genişlemesini Allah'a bırakma. Yazar da ben de Allah'a inanıyoruz. Bu roman; Allah'ın kayrasıyla, kendine varma gayesiyle çıkılan bir yolculuktan ibaret. Roman bitince bir hayatım olacak. Sen de bunu bir kurgu numarası sanacaksın. Bre cahil, romanın canı yok mudur? Yazar, romanının bok gibi olacağından, sen zamanını boşa geçirmekten, ben ruhumun can bulamamasından korkmaz mıyız? Bu roman benim yuvam olacak Allah'ın izniyle. Vira Bismillah! 1984'te Bakırköy'de doğdum. Babamın işleri sebebiyle tır garlarında ve Veliefendi Hipodromu'nda büyüdüm. Okuma yazma öğrendikten sonra okuldan sıkıldım. İstek Vakfı, Bilge Kağan Lisesi'nde hazırlık okuduğum sırada İngilizce öğrenmek hoşuma gitti; öğrendim. İkinci dönem Reported Speech'e gelince yine okuldan sıkıldım. Lise ikide sıkıntı patlamalarımın üst üste gelmesiyle vakıf tarihinin en çok disiplin cezası alan öğrencisi olma payesiyle okuldan atıldım. Bakırköy'deki hiçbir okul tarafından öğrenci olarak kabul edilmedim. Lise 3 okul döneminin ikinci haftasında okulsuz iken babamın yakın bir arkadaşı aracılığıyla Prestij Kolej'e kabul edildim. Prestij Koleji'nin yerinde şu an bir AVM bulunmakta. Okuldan atılınca depresyona girmiştim... O günlerden birinde evimizdeki kitaplıktan Hamsun'ın Açlık kitabını raftan aldım. Tok karnına okumama rağmen açlık hissini duymamla kitapların tesirini keşfettim. İki sene içinde kitap meftununa dönüştüm. Aynı sıra yazar olduğumu anladım, lakin yazı yazmamaktaydım. Yedi sene yazı yazmadan bu hisle yaşadım. Yazacağım romanları düşledim. Sonunda dayanamadım, ''Tutsak'' isimli ilk romanımı yazdım. Bütün yayınevleri reddetti, eli yüzü düzgün yayınevlerimizden ikisi hariç. Biri içeriğe karışınca ben reddettim, diğeriyle ikinci ve yayınlanmış ilk romanım Yegane'yi tefrika ettik. Bu arada Eda Gül ile evlendim, bahtiyarım. Yuva romanına gelince Sidar Bayram ile oturup gençliğimizin Beyoğlu'nu konuşurken roman fikri doğdu. Birkaç ay çalıştıktan sonra her gün bir word sayfası usulü ile romanı yazdım. Yarısında araştırma için 15 gün ara verdim. Her gün bir sayfa usulüne bağlı kaldım."} {"url": "https://gazetesanat.com/ahmet-gunestekinin-hafiza-odasi-sergisi-diyarbakir-keci-burcunda-aciliyor", "text": "Pilevneli Gallery Ahmet Güneştekin'in eserlerinden oluşan Hafıza Odası sergisini 16 Ekim 2021 16 Aralık 2021 tarihleri arasında Diyarbakır, Keçi Burcu'nda açmaya hazırlanıyor. Geçmişin parçalanmış hatıralarıyla dayanışma içinde karşı belleğe alan oluşturan Hafıza Odası, sanatsal hatırla ma formlarını kullanarak epistemik direniş biçimlerini gösteriyor. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası'nın ev sahipliğinde ve PİLEVNELİ tarafından gerçekleştirilen sergi, sanatçının nesnelere biçim verişini gösteren çeşitli mecralardan çalışmalarını bir araya getiriyor. Hafıza Odası tüm izlerin silinişinin getirdiği unutuluşa, yokluğa tanıklık eden, bu yokluğun yarattığı bir geçmişten doğan ve anlatılmadığında da bu unutuluşun hatırlanma ısrarıyla bugüne musallat olmaya devam edeceğini sürekli olarak bizlere anımsatacak nesne ve video yerleştirmelerinden oluşuyor. Sanatçının mitolojiyi ve ikonografik unsurları kullanarak yeni bir anlatı olanağı oluşturduğu boyutlu çalışmaları, heykelleri ve kırkyamaları da sergilenecek işler arasında yer alıyor. Olay tamamen hatırlanabilir değildir, ne olursa olsun asla tam olarak hatırlanamayacak ve bu doğasıyla yaşamaya devam edecektir. Yine de henüz hatırlanmamış ve tarihi yazılmamış, yani çözülmemiş bir geçmişe inatla meydan okumak ister. Var olan tek görüntülerin orada bulunan tanıkların belleğinde olduğu olaylar varken, bazı olayların artık ölülerin ruhlarından başka tanığı kalmamıştır. Sanatçının Hafıza Odası'nda sergilenen işlerin materyali belleğinde taşıdığı bu imgesiz geçmişin görünümleridir. Güneştekin'in yerleştirmeleri silinmiş olayın kaçınılmaz olarak şimdiki zamana geri dönüşüne ve silinmenin getirdiği unutuşa karşı direnişe tanıklık eden bir anlatım inşasıdır. Eserlerin direniş biçimleri, amacı ifşa etmek değil, sessizlik içinde eşlik etmek olan belleğin boşluklarına sığınma ve orada yaşayabilme gücünden gelir. Dolayısıyla işler, bu sessizliğe eşlik etmek ve onların tam da yas tutma ve hatırlama olasılıklarının reddedildiği başka bir dilde konuşmalarını duymak için farklı türde bir bellek arar. Sesi duyulmayanlar adına söz söylemeye çalışmazlar. Susturulmuş kayıpların kavranamaz, taşan aşırılığını temsil ederler: böyle bir temsilim imkansızlığı nedeniyle de unutuluşa inatla direnen bir tortuya dönüşürler. Hafıza Odası'nda sergilenen yapıtlar başka ifşa edilme, tanınma ve duyulma yollarını bulamadığı zaman belleğin aldığı biçimleri gösterir. Dahası, bunu yaparken başkaları adına konuşmaya, onlara ses vermeye çalışmaz. Yası tutulmamış ölülerle bedensiz isimler arasındaki kurgusal karşılaşmanın temsil ettiği imkansız yasın yerini de almaya çalışmaz. Bu kavranamaz ve tasavvur edilemez yasa ancak boş ve hayaletimsi varlığıyla eşlik eder. İsimsiz bedenlerle, hafıza ve unutuş arasındaki gerilimde hatırlanan bu bedensiz isimlerin karşılaşmasında bulduğumuz şey, yüzleşmenin aksi durumda imkansız olacağı bir şimdide telafi etme ve onarma olanağına bizi götürebilecek yolun hikayesidir. Sanatçı için bellek, amorf, sürekli değişen bir görüntü alanıdır. Şekillendirilmeye ve tekrar tekrar müzakere edilmeye açık, kişisel olanla müşterek olanın, geçmiş ile geleceğin kesiştiği noktada durmaktadır. Hafıza Odası'ndaki işlerin ortaya çıkardığı, hatırla ma formlarının henüz çözüme ulaşmamış bir geçmişi yeniden yazmanın yollarını açabileceğidir. Sergiye Pilevneli Gallery'nin yayını olan kapsamlı bir kitap eşlik ediyor. Şener Özmen'in sanatçının siyasi ve kültürel tarih bağlamlarıyla iç içe geçmiş araştırma ve uygulamalarına çok katmanlı bir okuma sunduğu makalesini içeriyor. Kitapta ayrıca, Özmen ile Güneştekin'in serginin teorik çerçevesini ele aldıkları ve günümüz çağdaş sanat politikalarıyla ilgili önemli konuları tartıştıkları kapsamlı bir söyleşiye yer veriliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/ahmet-gunestekinin-hafiza-odasi-sergisi-pilevneli-mecidiyekoyde", "text": "PİLEVNELİ Project, Ahmet Güneştekin'in Hafıza Odası isimli sergisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Sergi, PİLEVNELİ Mecidiyeköy'de 6 Aralık 2019 26 Ocak 2020 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek. Ahmet Güneştekin'in nesneler üzerinden bellek politikalarının doğasına baktığı işlerinden oluşan Hafıza Odası, sanatçının son yıllarda gerçekleştirdiği en kapsamlı sergi olma özelliği taşıyor. Daax Corporation sponsorluğunda düzenlenen sergi, sanatçının farklı sanatsal disiplinlerle etkileşim içinde çalıştığı eserlerini bir araya getirerek, materyalleri yorumlama çeşitliliğine ve sergileme pratiğine bakıyor. Hafıza Odasında sanatçının anıları çağrıştıran nesnelerle ortaya koyduğu enstalasyonları ile kimi şaşırtıcı özellikleriyle dile ve hatta düşüncelere dair neyin doğal olduğu sorusuna farklı açılardan bakmamızı sağlayan video yerleştirmeleri yer alıyor. Sergide ayrıca sanatçının çağrıştırıcı fragmanları bir anlatı olarak okunabilecek formda birleştirme süreciyle ortaya koyduğu kırkyamaları; gerçeküstü, grotesk ve çok renkli seramikleri; tuval yüzeyine dışbükey metal yarımküreler yerleştirerek ürettiği boyutlu işleri ve geleneksel pratiklerin dışında kalan yapıtları yer almakta. Hafıza Odası, sanatçının nesnelerle oynama biçimlerine odaklanıyor ve şu temel soruları soruyor: Anılar ne işe yarar? Belleğimiz geçmişimizi nasıl yapılandırır? Bir nesneyi anımsatıcı, çağrıştıran yapan şey nedir? Nesneleri kavramlar üzerinde düşünmek, özdeşleşmek veya hatıraları somutlaştırmak için nasıl kullanırız? Geçmişin nasıl hatırlanacağına kim karar verir? Bellek politikaları nasıl oluşur? Eşya ve mekanın kullanım şekilleri, anımsattıkları, hissettirdikleri, geçmişe, kişisel yaşantılara, yaşa ve toplumsal cinsiyet deneyimlerine göre farklılıklar gösterir. Aynı eşyalar ve mekanlar, farklı bireyler tarafından farklı duygularla, anlamlarla, deneyimlerle kullanılır. Mekanın ve eşyanın sadece bir nesne, bir yer olmalarının dışındaki anlamları sanatçının enstalasyonlarında güçlü bir şekilde karşımıza çıkıyor. Sergi esasen bir nesnenin farklı zamanlarda dünyayı anlamaya yardımcı olabilecek bir fikre dönüşebileceğine işaret ediyor. Genel olarak değerlendirildiğinde nesneler, birlikte düşündüğümüz ve yaşadığımız şeyleri unutmamamız için inatçı hatırlatıcılar olarak karşımıza çıkıyor. Öte yandan sergide sanatçının dil ile düşünüş biçimleri arasındaki ilişkiyi de ele aldığını görüyoruz. Zaten -ister yazılı ister sözlü olsun- dil, sanatçının eserlerinde başat bir yaratım ve tasarım ögesi. Ahmet Güneştekin bu ilişkiye dair fikirlerini aktarmak için ise hareketli görüntünün olanaklarından yararlanıyor. Sergiye PİLEVNELİ Project'in yayını olan kapsamlı bir kitap eşlik ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/ahmet-gunestekinin-yeni-sergisi-kutsal-agaclar-bodrum-art-zaide", "text": "Bodrum'da yer alan Zai Yaşam, Ahmet Güneştekin'in Kutsal Ağaçlar adlı kişisel sergisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Koleksiyoner ve iş insanı Yunus Büyükkuşoğlu'nun kurucusu olduğu ve eşi Derya Büyükkuşoğlu ile birlikte yönettiği Zai Yaşam, edebiyat, sanat ve gastronomiyle iç içe geçmiş bir yaşam deneyimi sunmayı amaçlayan yeni nesil bir kütüphane. Zai Yaşam içinde kurulan sanat galerisi Art Zai'nin aynı zamanda açılış sergisi olacak Kutsal Ağaçlar 18 Haziran 28 Temmuz 2021 tarihleri arasındaki izlenebilir. Güneştekin'in geleneği şimdiye taşıma düşüncesiyle yorumladığı işlerine ve ağaç haritalarının dairesel yapısını anımsatan formlarla çalıştığı yapıtlarına yer veren Kutsal Ağaçlar, sanatçının farklı ifade araçlarından yararlandığı işlerini bir araya getirerek bakış açılarının ve yöntemlerin indirgenemez çoğulluğuna vurgu yapıyor. Sergide, sanatçının yaratıcı denemelerinin özünü yakalayan, algı ve duyguları için görsel bir eşdeğer yarattığı bronz heykelleri, geçmiş uygulamaların dışında kalarak yaptığı seramik işleri ve mitolojik öğeleri, optik yanılsamaları yaratan yarıkürelerin yanı sıra, işlerin yüzeyinde ortaya çıkan üç boyutlu yarıkürelerle bütünleştirdiği işleri sergileniyor. Kutsal Ağaçlarda sergilenen Gelene ek adını verdiği çalışmalarının temel felsefesini sanatçı ek ifadesine yüklediği anlam üzerine kurmuştur. Gelenek ifadesinin gelene ek biçiminde kullanımı gelenek ve onun elde ediliş biçimi olan deneyimin şimdiye taşınma tasarısıdır. Gelene ek, geçmişte kalan ve bugüne olduğu gibi taşınmak isteneni değil, kopmaksızın devam eden bir bütünü ifade eder. Bu devamlı değişen, çoğullaşan bütün ancak kesintisiz olarak yorumlandığında canlı kalır. Geçmişten bugüne tekrar eden, uzanan, kalan, gelen bir ek vardır. Bu ekin kesintiye uğraması düşünmenin de kesintiye uğraması demektir. Güneştekin geçmişten gelenin, geleceğe dönük bir ekinin olduğunu ve bu süreklilik sayesinde yaşanan şimdiden çocukluğunun en uzak anlarına, ışığa form vermeyi düşlediği zamanlara, kesintisiz olarak geri gidebildiğini söyler: Olup biten olayları anlattığımda belleğimden çıkardığım bu olayların bizzat kendisi olmayıp bu şeylerin bende bıraktığı izlerdir. Artık var olmayan çocukluğum var olmayan zaman içindedir; fakat onun bıraktığı izi şimdiki zamanda görebilirim, çünkü belleğimde barınmaya devam eder. Şeylerin geçip gittikten sonra bıraktıkları izlenim, anlar geçip gittikten sonra da varlığını sürdürür; sanatçının ölçtüğü şey orada olandır. Geçmişten edinilmiş deneyimi şimdiki zaman içinde harekete geçirme pratiği arasındaki bağ kavramsallaştırdığı gelene ek ifadesinde ortaya çıkar. Kutsal Ağaçlarda sergilenen tuval üzerine çalıştığı işlerinde sanatçı hareketin ve sonsuzluğun evrensel sembolü olan daire üzerine kurulu sarmal yapıyı mitolojik öğelerle birleştirir. Sanatçının çocukluğunda çizdiği ilk şekiller arasında olan bu sarmal yapı, eşmerkezli daireler, bir ağacın halkalarından su üzerindeki dalgalanma desenlerine kadar çok sayıda doğal düzenlemeyle belleğine yerleşmiştir. Sanatçının bu işlerinde yüzeyde, dairesel ağaç haritalarında olduğu gibi, halkalar veya iç içe geçen güneş patlamaları merkezi bir kökle başlar, diğer sıralar ortadan dışa doğru genişler. Bununla birlikte, bazılarında bir dizi parçalı halka ve yan yana hücreler de kullanır. Her bir hücrenin alanı çoğu zaman birbirine geçen belirli bir yoruma ve renge karşılık gelir. Sanatçı bu yorumlama alanını, anlamsal yapının oluşturucu öğesi olarak mitolojik bir kabukla örterek inşa eder."} {"url": "https://gazetesanat.com/ahmet-hamdi-tanpinar", "text": "Divan edebiyatı/ eski şiirin de tadını Yahya Kemal'den alan yazar, Beş Şehir kitabını da ona ithaf etmiştir. 1934'te Güzel Sanatlar Akademisi Sanat Tarihi Öğretmeni olarak karşımıza çıkan Tanpınar bu dönemde yazdığı şiir, hikaye ve makalelerle dikkat çekmeye başlamıştır. 1942'de Maraş Milletvekilliği, 1946'da Milli Eğitim Müfettişliği, 1948'de tekrar Güzel Sanatlar'da sanat tarihi hocalığı, aynı yıl eski görevi İstanbul Üniversitesi'nde edebiyat profesörlüğü yapmıştır. Son görevini ölene değin sürdüren profesör, ''19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi'' adlı kıymetli bir yapıt da yazmıştır. Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler, Yaşadığım Gibi başlıca bilinen yapıtları arasındadır. Düzyazılarında toplumsal meselelere eğilen romancının şiir dünyasıysa çoğunlukla bilinç dışı ögeler barındırır ve estetik ön plandadır. Mümkün mertebe özetlediğim bu yaşam hikayesi tabii ki büyük düşünürümüzü yeterince anlatmıyor. Meraklısının zaten araştıracağını varsayarak, ana meselemizin düğmesine basabiliriz: Birçok çağdaşıyla kıyaslanınca Tanpınar neden öldükten sonra büyük ilgi görmeye başlamıştır? Bu konuda bugünün akademik çevrelerinin hemfikir olduğu husus; yazarın alışılageldik biçimde bir kalıba oturtulamamasıdır. Ahmet Hamdi Bey, Doğu'dan Batı'ya doğru taşınmaya başladığımız ne kadar taşındıysak 20. asırda, yetiştiği kültür dairesinden, Doğu'dan ayrılmayı arzulayan bir kültür insanı değildir. O; eski şiiri, müziği, mimariyi bilip benimser. Benimser ama, edebiyattan toplumsal sahaya kadar insanlık birikimini, modern anlayışı da görmezden gelmez. Bu onda, iki medeniyet dairesinin de bilgisine sahip olmak şeklinde cereyan eder. Dolayısıyla, zamanın ruhuna aykırı diyebileceğimiz bu anlayış günün harareti için ilgi çekici değildir. Yaşadığı dönemin kesinlik/ keskinlik beklentileri Tanpınar'ın karşılayabildiği bir şey olmamıştır. Onu bir muhafazakar çerçeveye oturtmayı denediğinizde modernleşmeci kimliği, seküler yanlarını ön plana çıkardığınızda da eski alemi seven yönleri ortaya çıkar. Bu ikilik, çağdaşları için doyurucu, tatmin edici değildir, çünkü yaşadığı dönemde kesin cevap arayışları hakimdir. Yani özetle; Tanpınar meseleye kendi çağının öncelediği, istediği şekilde yaklaşmamıştır. İşin trajikomik yanı şu ki; 1960'larda başlayan ve günümüze kadar süren ''onu kimin sahipleneceği'' tartışması, tam da Tanpınar'ın eğildiği meselelerden biridir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, tam da bu Doğu Batı ikiliğinin, arada kalmışlığın anlatıldığı eserlerden biridir. Yani; Tanpınar'ı sahiplenme telaşesi, iki tarafın da onu kendisine çekme çabası, yazarın kafa yorduğu meselenin kendisidir. Bu anlamda; ''Tanpınar sekülerdir'' ya da ''Tanpınar muhafazakardır'' gibi kati bir sonuç çıkaranlar, öyle sanıyorum ki yazarı verimli bir şekilde okumamış ve onun roman karakterlerinden birine dönüşmeye aday olmuştur."} {"url": "https://gazetesanat.com/ahmet-kursat-ocalan-gibi-dizisinde-oynamasaydim-fani-olurdum", "text": "Meriç Aral ve Efe Tunçer'in vites büyütmekten çekinmedikleri, öngörülemeyen konu yelpazeleriyle izleyenleri dost meclisine davet ettikleri, Zorlu PSM YouTube kanalında yayınlanan 'Teras Noir' programına bu hafta Gibi dizisinde Ersoy karakterini canlandıran ve 41. İstanbul Film Festivali seçkisinde yer alan Donadona filminde hem senarist hem de Ali karakteriyle karşımıza çıkan ve fenomen dizi 'Gibi' ile geniş bir izleyici kitlesine ulaşan Ahmet Kürşat Öçalan oldu. Ahmet Kürşat Öçalan, Efe Tunçer'in Kendi filmini yazdın ve oynadın. Donadona filmi süreci nasıl oldu? Vay be kendi filmimi yazdım duygusu oluştu mu? sorusuna Filmin yönetmenleri İsmet Kurtuluş ve Kaan Arıcı çok sevdiğim ve iyi tanıdığım insanlardı. Arkadaş da olduğumuz için hiç zorlanmadık. Zaten 15 gün gibi bir sürede çektik ve bir oyuncu hikayesi anlattık. Konu olarak daha önce çokça cast çekimi yaptığım için daha evvelinde oradan da çok fazla malzeme toplamıştım. Sağ olsun birçok arkadaşım da yardımcı oldu bu anlamda ve güzel bir imece işe profesyonel bir bakış olmuş oldu. Genelde oyuncu hikayeleri madde kullanan, kafası başka yerlerde olan vs sanatçıları anlatırken bu film hayata tutunmaya çalışan, sürekli oyuncu seçmelerine giden ama ret cevabı alan hayalleri ve umutları olan bir oyuncu hikayesi anlatıyor. Azmine bakılacak olursa güçlü bir karakterin hikayesini anlatıyor. Bu açıdan da her oyuncunun kendinden çok fazla şey bulabileceği bir hikaye. Sadece oyuncu olarak da değil başarmak isteyen, amaçları, hayalleri olup bir şeyler tarafından engellenen herkesi anlatan ve cesaretlendiren bir film. yanıtını verdi. Ahmet Kürşat Öçalan, Gibi dizisinde sıra dışı bir oyunculuk tarzın var. Oyuncu olarak kendini bu kadar farklı geçişler yapabilen bir ruh haline nasıl ikna ettin ve öylesi bir karakter iskeletine nasıl oturttun? sorusunu soran Efe Tunçer'e Gibi projesinin içinde olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum çünkü temelindeki mizah benim de çok hoşlandığım bir mizah türü. Bir yandan da izleyicisi, fanı olacağın bir projede yer almak her oyuncuya nasip olan bir şey değil. Gibi dizisinde oynamasaydım fanı olurdum. Ben birçok rolü de öyle aşırı düşünmem esasen. Bir karakter geldiği zaman hemen aklımda bir şey canlanıyor ve bunu oynuyorum. Belki ilk akla gelen şeyleri yapıyorum gibi gelebilir insanlara ya da rolü fazla didik didik etmemem yanlış gelebilir ama benim için yarattığım şeyler oyunculuk açısından yeterli oluyor. açıklamasıyla Meriç Aral ve Efe Tunçer'e oyunculuğa dair düşüncelerini paylaştı."} {"url": "https://gazetesanat.com/ahmet-safak-tarihe-mal-olmus-her-bir-degeri-toplumun-mazisinin-ayrilmaz-parcasi-olarak-kabul-ederim", "text": "Sanatçı ve yazar kimliğini, derin bilgi birikimi ile süsleyen ve yazmaya doymayan biri Ahmet Şafak... Kendisiyle yeni çıkan romanı Sırlar Kalesi hakkında konuştuk. Samimi ve son derece içten bir söyleşi oldu. Elbette daha çok müzikle ve yazarak.. Kendi bestelerimi seslendirdiğim için müzikle duyguların ve mısraların eşliğinde yeni hikayeler yazıyorum. Benzer şekilde romanlarımla da aynı şeyi yapıyorum. Okuyucularım anlamış olacaklardır, romanlarımın da satır altı bir ritmi ve armonisi var. Spoiler vermek istemem ama romanınızdaki baş karakter Alaattin ile Kimya aşkı çok etkileyici. Gerçek dünyada saf aşka inanır mısınız? Bu ikilinin arasındaki muazzam aşk gerçek hayatta da var mıdır sizce? Böylesine büyük bir aşkın yazarının aşka bakışını merak ediyorum. Burada Fuzuli gibi düşündüğümü söylersem çok mu abartmış ve ilmi harcamış olurum.. Hani diyor ya Fuzuli, Aşk imiş her ne var alemde.. İlm bir kıyl u kal imiş ancak.. Yani dünya aşktan ibarettir, ilim ancak dedikodu etmektir.. Öncelikle tarihe mal olmuş her bir değeri toplumun mazisinin ayrılmaz parçası olarak kabul ederim. Mevlana büyük bir şairdir, mutasavvıftır, ama insandır. Hiç kimse layüs el değildir ve herkes tarihi varlığına saygıda kusur edilmeksizin mercek altına alınabilir. Tarihi romanlarda kronolojiye haddinden fazla önem veririm, kurgu esastır ama yaşanmışlığın üstünü örtmemeli, bozmamalı, değiştirmemeli belki daha da anlaşılır olması için çaba sarfetmeli. Romanda tarih sadece bir mekan olamaz aynı zamanda karakterdir ve tüm karakterler aynı zamanda duygu yoğun varlıklardır. Sırlar Kalesi romanında Mevlana bahsi üzerinde fazla durmadım, söylediğiniz gibi oğlu Alaaddin Çelebi'nin dramı ve kopuşu üzerinde yoğunlaştım. Alaaddin Çelebi'nin Kimya'ya duyduğu aşk ve bu yüzden Şems'in suikastine katılmış olması iddiası yerine onun duygu derinliğini ve felsefik bakışını öne çıkardım. Düşünün Alaaddin Çelebi, ağabeyi Veled Çelebi'nin de kaydettiği gibi bir Medrese hocası yani profesör ama bazı yazılı kayıtlar asi oldu diyerek kısa ömrünün hatırasını daha da kısaltmışlar. Belirsizliğin hakim olduğu dönemlerde gizem avcılığı öne çıkar. Çünkü insanı kontrol eden en önemli duygu meraktır. Ve Astroloji bu merakı fazlasıyla tatmin eder. Evet bu romanda yaşadığımız dönemin Astrolojiye dönük ilgisini Yıldız üzerinden ele aldım. Çünkü romanın akışı içinde Pan Helenik iş adamı Zakaryas Boralias ile karşılaşması gerekiyordu ve Astroloji disiplini konusunda Helenlerin hatırı sayılır çalışmaları var. Bizde Astroloji, İlm-i Nücum alanıyla karşılık bulmuş. Tarihi derinliği ve saraylarda gözde olan bir meslek. Tabi ki bu konuda derinlikli araştırma yaptığımı söyleyebilirim. Türklerin Anadolu'daki varlıklarını askeri mücadele perspektifinden anlatma geleneği ne yazık ki bizi kendi toplumsal gerçeğimize yabancı kılmış. Türkler Anadoluya dört mesleki zümre halinde geliyo; Ahiler, Gaziler, Abdallar ve Bacılar.. Bacılar teşkilatı bildiğiniz bir yapı kurucu teşkilat. Kadınları hem üretimde hem de eğitimde örgütlendiriyor. Kadın üretiyor, eğitiyor ve hüküm veriyor. Bacılar konusu çok önemli.. Bugünkü dağınık bakış açılarına ilaç gibi gelecek bir kök var orada. Fatma Hatun, Ahi Evren gibi bir sosyal mühendisin gözünün içine baktığı bir varlık; bacıların öğretmeni. Hacı Bektaş-ı Veli'nin yoldaşı, yol arkadaşı.. Kadın konusunda bir kitap dolusu söz söylemek mümkündür de, günümüz şartlarında her söz havada kalmaya mahkumdur.. Tarihin geçmediğine ve evrilerek şimdiye dahil olduğuna inanırım. Zaten şimdi kavramsal olarak tarihin çekirdeklediği bir süreçtir. Romanlarımda tarih adeta sebep sonuç bağlamında bir laboratuvar olarak kullanılır. Kan Meclisi 1915 hariç ben tarihi roman kaleme almadım. Garip olacak; gürültüde de yazarım ama gürültü tek bir sesin gürültüsü olmalı. Mesela yolculukta motor gürültüsü ya da birbirine karışmış, volümü yüksek bir rabarba.. Ama hareketli ortamda yazamam.. Tabi ki en ideali sessiz ortam olması. Fakat günümüz şehir hayatında bu ortamı bulmak zor gibi.. Kesinlikle roman... Bu benim için de bir tür ferahlama oluyor. Keşfetme ruhumu besliyor. Boşluğun kendisinden önce düşüncesi geliyor. Çünkü aylarca girdiğiniz bir dünyanın içinde karakterlerle nefes alıyor, düşünüyor, kızıyor, öfkeleniyor ve seviniyorsunuz. Sizden bir şeyler gidiyor ve hiç şüphesiz bir şeyler geliyor ruhunuza. Bu bileşke, bu tarifi zor buluşma elbette aidiyet hissi yaratıyor. Bir süre devam ediyor sonra bir yabancı gibi uzaktan bakıyorsunuz. Besteci sanatçı olmak yazdıklarıma melodik bir tad getiriyor diye düşünürüm. Yazarlığımın da müzik hayatıma geniş gözlem imkanı sunduğunu itiraf etmeliyim. Ama sonuçta iddiam eserlerim kadardır. Ne eksik ne fazla.. Son olarak okuyucularınıza yeni çalışmalarınız hakkında bilgi vermenizi istesem?! Yeni bir roman üzerine çalışıyorum. Ne zamandır yazmayı düşündüğüm bir roman Kan Meclisi 1915'in devamı.. Karakterimiz romanın sonunda Çanakkale cephesine gitmişti. Bu defa oradan başlatıyorum. Bir savaş dönemi polisiyesi diyelim. Tabi ki beste çalışmalarımız devam ediyor. Mart ortası gibi yeni bestemi müzikseverlere sunmuş olacağım. Merakla bekliyor olacağız. Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederim. Bilakis ben teşekkür ederim. Bana kendimi anlatma imkanı sunduğunuz için."} {"url": "https://gazetesanat.com/ahsapkari-sanati-dunyada-bir-ilk", "text": "31 Ocak 3 Şubat 2019 tarihleri arasında İstanbul Beylikdüzü TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezinde Dünyanın en büyük dört turizm fuarı arasında yer alan EMITT Doğu Akdeniz Uluslar arası Turizm ve Seyahat Fuarında; ülkelerin, Türkiye'deki il ve ilçelerin, kültürel ve sanatsal çalışmalarında yer aldığı birbirinden renkli stantlar vardı. Burada dünyada bir ilk olan Ahşapkari sanatı ile tanışma fırsatını yakaladım ve bu sanatın mimarı olan değerli Mehmet Şakir Ünlü ile tanıştım. Yapmış olduğu bu sanat dalı ile ilgili kendisine bazı sorular yönelttim. İsmim Mehmet Şakir Ünlü. 1955 yılı Bursa İnegöl doğumluyum, İstanbul'da yaşıyorum. Ahşapkari; adını benim verdiğim, tamamen değişik tür ve renkteki küçük ahşap parçalardan resim yapma sanatıdır. Ağaç, insanoğlunun yaşamında milyonlarca yıldır var olmuştur. İnsanoğlu birçok aleti, makine parçalarını bile ahşaptan yapmıştır. Beşikten mezara deyimiyle de en gerekli malzeme olduğunu belirtmiştir. İşte ilk ahşapla tanışıklığım da böyle olmuştu. Babam, komşumuz rahmetli Bahattin Güriş amcanın atölyesinden ahşap parçaları alırdı. Ahşap kıl fırça için kesilen dikdörtgen ve dar uçları hafif yuvarlak olan kayın ağacı parçaları ise ilgimi en çok çekenler olmuştu. İçlerinden en güzellerini ayırıp ve üzerlerine çocukluğumun gazetesindeki çizgi kahramanlarını çizdim. Hüdaverdi, Ali Bey, Gönül Hanım, Pırtık... Bir kalın çivinin ucunu da çekiçle ezdim. Ezilen ucu çizgilerin üstüne koyup ahşap tokmağımla vurarak resimleri işledim. İlk ahşap sanatsal eserlerimi de yapmıştım. O zamanlar vernik de yoktu. Sokağımızdaki rahmetli Mahmut Kur amcanın sandalye fabrikasında gomalak cilası attırdım üzerlerine. Gomalak, kızıl kahve-bal renginde ince kristal yapraklar halinde bir malzemeydi. İspirto ile eritilip, yumuşak ve toz bırakmayan bez yardımıyla malzemeye sürülürdü. Gomalak cilası atanların elleri sanki kına yapmış gibi hep sapsarıydı. Ahşapla ilişkim yıllarca sürdü. Uzun zaman atık ahşap parçalarını nasıl değerlendirebileceğimi düşündüm. Sonunda cevabı bulup bu parçalardan resim yapmaya karar verdim. Genellikle küçük ahşap küp parçaları kullanıyorum. Yerine göre değişik ölçülerde de ahşaplar kullanılabilir. Resmin gerekli yerlerinde ahşap kaplama parçalarından da yararlanılır. Dünyada ilk kez yapılan bir çalışmadır. Yedi yıldır bu sanat dalıyla uğraşan tek sanatçı benim, tekniği tamamıyla bana aittir. Genelde tropikal ağaçlar ve kendi renklerini kullanıyorum. Resimi ön plana çıkarıyorum. Özü mozaik, mozaikten farklı yönü aralarında boşluk yok. Bilgisayar pixeli gibi, üç boyutlu görüntü veriyor. Mozaiği bulanlarda bugünkü dijital teknolojilerin ataları. Ben bunu geliştirmeye çalışıyorum. Ağaçların doğal rengini keşfedince, saç sakal gibi yerlerde ahşap kaplama kullanıyorum. Tabloların üzerine şeffaf vernik uyguluyorum. Yedi yıl boyunca İstanbul ve Bursa'da yirmiye yakın sergi açtım. Dört kere Tüyap fuarına katıldım. Çok kısa zaman süre içerisinde de uluslararası fuarlara iştirak edeceğim. Yeni projelerle, yeni tablolarla, yeni sergilerle yeniden bir arada olmayı diliyorum. Gazete Sanat'a da yayın hayatında başarılar diliyor, bu röportajdan dolayı sizlere teşekkür ediyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/ahu-akgun-sebebi-ziyaret-sergisi-ile-mixerde", "text": "Mixer proje odası, 12 Eylül 31 Ekim 2020 tarihleri arasında Ahu Akgün'ün Sebeb-i Ziyaret'' isimli kişisel sergisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Sanatçı zihinsel ve fiziksel mesafeleri algılamaya çalışarak, özledikleri, ilişkileri ve gördükleri arasında yeni bağlar kuruyor ve bu mesafeleri resim ile kapatmanın yollarını arıyor. Sebebi Ziyaret isimli sergi, sanatçının kendisinden, çevresi ile kurduğu ilişkilerden, atölyesinden ve yaşamından izler taşırken, izleyiciyi kendi yaşamlarındaki mesafe kavramını yeniden düşünmeye davet ediyor. Bina girişi ve genelinde temas edilen yüzeylerin açılış öncesi ve gün içerisinde düzenli aralıklar ile sterilizasyonu gerçekleştirilecektir. Juma Binası girişinde ve her galeride bulunacak dezenfekte malzemeleri ziyaretçilerin kullanımına açık olacaktır. Juma Binasına aynı anda en fazla 30 kişi giriş yapabilir. Giriş kontrolü bina görevlisi ve galeri çalışanları tarafından takip edilecektir. Ziyaret süresi boyunca maske takılması ve sağlık bakanlığı tarafından belirlenen sosyal mesafenin korunması gerekmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/akasa-sergisi-tam-finans-sanatta-izleyiciyle-bulusuyor", "text": "Türkiye'nin önde gelen finans şirketlerinden Tam Finans'ın genç sanatçıları desteklemek, yeni oluşumları yakalamak ve gelişmekte olan yaklaşımları takip etmek amacıyla kurduğu Tam Finans | Sanat, güncel sanat programıyla sanatseverleri ağırlıyor. Tam Finans | Sanat, içindeki çocuğa sahip çıkan genç ve yaratıcı insanların platformu olarak konumlandırılıyor. Sanatçı Raşit Altun'un, şair Sertaç Çıralı'nın şiirlerinden ilhamla resmettiği eserleri Akaşa başlığı altında, 20 Ocak 20 Mart 2022 tarihleri arasında Tam Finans | Sanat'ta izleyicilerle buluşuyor. Farklı disiplinlerin ortak üretimini merkeze alan sergi, şiir ve resmi aynı düzlemde bir araya getiriyor. Raşit Altun'un resimleriyle yaşam verdiği Akaşa sergisi, ismini ve temasını Sertaç Çıralı'nın, İşaret Kuşağı'ndan çıkan üçüncü şiir kitabından alıyor. Duyguları en güçlü ifade etme araçlarından biri olan şiirin bir başka kuvvetli aktarım biçimi resme ilham verdiği seçki, Çıralı ve Altun'un diyalogları sonucu şiirlere desen ve resim çizme fikrinden çıkıyor. Üretim pratiğinde doğaçlama yapan ve özel bir tekniğe takılı kalmadan sürekli sınırlarını zorlayıp kendini geliştirme çabasında olan Altun şiirlerin onda bıraktığı izlerden yola çıkarak bambaşka bir üretim sürecini deneyimliyor. Kendi sınırlarını zorlayıp konu odaklı çalışmayı tecrübe ederken sanatsal yolculuğuna da yeni bir deneyim katıyor. Ortalama bir senede şekillenen sergide her şiir bambaşka bir hikaye ortaya çıkarıyor, kelimeler canlanarak çizgi ve renklere dönüşüyor. Akaşa sergisini hafta içi her gün 10:00-16:00 saatleri arasında Tam Finans | Sanat'ta ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/akfen-holdingin-sanat-alani-loft-art-humano-sergisi-ile-kapilarini-acti", "text": "Akfen Holding, kuruluşunun 45'inci yılında sanat dalında önemli projeyi hayata geçirdi. Holding'in sosyal sorumluluk projesi kapsamında geliştirdiği sanat alanı Loft Art, İstanbul Beşiktaş'taki Nisbetiye On'da ilk sergisi Humano ile kapılarını açtı. Loft Art Humano sergisinin açılışında değerlendirmelerde bulunan Akfen Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Akın, Tamamen sosyal sorumluluk projesi olarak tasarladığımız Loft Art'ın galeri anlaşması olmayan, bağımsız ve genç sanatçılara hitap edecek bir sanat alanı olmasını hedefledik dedi. Loft Art'taki sergilerde satışı yapılan eserler Akfen Holding çatısı altında kadın, genç ve çocukları merkezine alan çalışmalarda bulunan Türkiye İnsan Kaynakları Eğitim ve Sağlık Vakfı projelerine de kaynak olacak. 45'inci kuruluş yılını kutlayan Türkiye'nin önde gelen yatırım gruplarından Akfen Holding, sanat alanında bir sosyal sorumluluk projesi olarak geliştirdiği önemli bir adımı hayata geçirdi. Daha önce farklı işbirlikleri ile 2020 yılında yapımını tamamladığı modern köyü projesi Bodrum Loft projesinde çokça ses getiren Bodrum Loft'ta Sanat ile Sculptville sergilerini gerçekleştiren Akfen, İstanbul Levent'teki Nisbetiye On adresinde Loft Art isimli bir sanat alanı açtı. Loft Art'ın ilk sergisi olan Humano, Akfen Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Akın'ın ev sahipliğinde iş ve sanat dünyası temsilcilerinin katıldığı ön gösterim ile kapılarını açtı. Humano, 2 Ocak 2022 tarihine kadar İstanbul Nisbetiye On'daki Loft Art alanında gezilebilecek. Loft Art Humano sergisinin açılışında değerlendirmelerde bulunan Akfen Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Akın, Tamamen sosyal sorumluluk projesi olarak tasarladığımız Loft Art'ın galeri anlaşması olmayan, bağımsız ve genç sanatçılara hitap edecek bir sanat alanı olmasını hedefledik diye konuştu. Loft Art'ın ilk sergisi Humano'nun 13 genç sanatçının eserleri ile başladığına dikkat çeken Akın, 2 ay süresince Humano sergisinin eserleri burada olacak, daha sonra her iki ayda bir farklı sergilere ev sahipliği yapacak. Loft Art'ı hem sosyal sorumluluk anlamında kurucusu olduğumuz Türkiye İnsan Kaynakları Eğitim ve Sağlık Vakfı'nın projelerine kaynak yaratacak hem de genç sanatçıları destekleyecek bir model olarak tasarladık. Buradan hareketle bu mekanı da TİKAV'a tahsis ettik ifadelerini kullandı. Türkiye İnsan Kaynakları Eğitim ve Sağlık Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Dilara Akın'ın sorumluluğunda olan Loft Art sanat alanının Sanat Direktörlüğü'nü de Ayşe Jaber üstleniyor. TİKAV Yönetim Kurulu Üyesi Dilara Akın, Akfen Grubu'nun sosyal sorumluluk projelerini hayata geçiren TİKAV'ın faaliyetlerinin merkezinde çocuk, genç ve kadınların bulunduğunu söyledi. Loft Art projesi ile destekledikleri alanlara sanatı da eklediklerini belirten Dilara Akın, Eğitim, sağlık, sanat ve kültür bakımından gençlerini eğiten, geliştiren, onlara kendilerini ifade edebilecekleri fırsatlar yaratan ve alanlar sağlayan toplumlar her yarışta madalya alır. Genç sanatçılara destek olgusunun nitelikli ve sürdürülebilir olması oldukça önemli. TİKAV olarak buradan hareketle Loft Art projemizi geliştirdik diye konuştu. Loft Art, genç sanatçıları destekleyerek, sanatın tüm disiplinlerinde eser üreten bağımsız sanatçılara alan sağlamayı ve bu sanatçılardan temsiliyet almadan onları görünür kılmayı hedefliyor. Bu kapsamda Loft Art'ın ilk sergisi Humano'da Bahadır Hızol, Çağrı Gözkonan, Dilan Tanburoğlu, Doğukan Çiğdem, Duygu Artüz, Duygu Aydoğan, Emre Evcimen, Furkan Depeli, Kübra İnanç, Nil Büyükbayraktar, Oğuz Yeşilay, Orhan Gazi Keskin ve Ozan Dursun olmak üzere 13 bağımsız sanatçının eserleri yer alıyor. Sanat alanında satışı gerçekleştirilen eserler, Akfen Holding'in kadın, genç ve çocukları merkezine alarak ulusal ve uluslararası sosyal sorumluluk projeleri hayata geçiren Türkiye İnsan Kaynakları Eğitim ve Sağlık Vakfı çalışmalarına da kaynak oluyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/akif-manafin-73-kitabi-aydinlanma-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Bugüne dek 73 eşsiz eserin yazarı dünyaca ünlü isim Akif Manaf'ın, pandemi döneminde okurlar tarafından merakla beklenen yeni kitabı Aydınlanma Nedir ve Nasıl Gerçekleşir? raflardaki yerini aldı. Kitapları 73 dile çevrilen, tüm dünyada büyük bir okur kitlesi tarafından gün geçtikçe daha da yakından takip edilen Akif Manaf, bu kitapta aydınlanma konusunu tüm detaylarıyla ve kapsamlı bir biçimde ele alıyor. A. Z. Yayıncılıktan çıkan kitap, hem derin teorik bilgilere hem de çok boyutlu pratik deneyimlere dayanıyor. Aydınlanma bir şimşek gibi çakar ve insanın iç dünyasını aydınlatır, sonra da bilgelik yağmuru yağar ve insanın içinden bilgelik selleri akar. Bu yağmur insanın iç dünyasının topraklarını verimli hale getirir. Aydınlanma formülü şudur: Zeka + İrade + Cesaret + Gerçek = Aydınlanma. Yani bir insanın zekası uyanınca iradesini devreye sokar, gerçeği bulma cesareti gösterir ve gerçeği bulunca aydınlanır. Karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışan insanın cehaletten kurtulup karanlıktan aydınlığa çıkmasıdır aydınlanma. Başka bir deyişle aydınlanma karanlıktan kurtulup cehaletten özgürleşmektir. Aydınlanma kendini anlamakla başlar, başkalarını ve evreni anlamakla devam eder. Aydınlanma bir merdivendir. Aydınlanma merdiveninin ilk basamağı kim olduğunu bilmektir. İkinci basamağı başkalarını, üçüncü basamağı ise evreni keşfetmektir. Aydınlanma tek bir dağdır ve bu dağa çıkan pek çok patika vardır. Herkes bu aydınlanma dağına kendi patikasından çıkar. Fakat aydınlanma dağının zirvesinde bütün patikalar birleşir çünkü aydınlanma zirvesine varan herkes mutlak gerçeğin tek olduğunu kavrar. Bu kitabı okuyan herkes aydınlanma konusundaki bütün sorularına yanıt bulacak! Günümüzün en sıra dışı yazarlarından olan ve kişisel gelişim okurlarının yakından takip ettiği Akif Manaf, kitaplarında farkındalığı artıran keskin analizler ile öne çıkıyor. Yaratıcılık, Aşk, Zeka, Başarı, Mutluluk, Değişim, İnsan, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset, Ahlak, Merhamet gibi insana dair hemen her konuda toplam 73 eseri bulunan yazar, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Aydınlanma Nedir ve Nasıl Gerçekleşir? kitabı, küresel salgın nedeniyle herkesin ağırlıkla evlerinde olduğu bu dönemde keyifle okunabilecek gerçek bir başucu kitabı. harika beklediğim kitap çıkmış! teşekkürler haber için! Böyle bir arayışım vardı, bu haber şahane oldu, teşekkürlerrrrr....... Kitabı okudum ve bencilliğin aydınlama önünde nasıl bir engel olduğunu gördüm. Kitabı herkese tavsiye ediyorum müthiş bir eser."} {"url": "https://gazetesanat.com/akif-manafin-bagimlilik-psikolojisi-adli-kitabi-cikti", "text": "Kitapları 73 dile çevrilen, 76 eşsiz eserin dünyaca ünlü yazarı Akif Manaf'ın heyecanla beklenen yeni kitabı Bağımlılık Psikolojisi okurlarla buluştu. Bağımlılık psikolojisi üzerine güçlü analizlerin ve etkili çözüm önerilerinin yer aldığı kitap, hem derin teorik bilgilere hem de çok boyutlu pratik deneyimlere dayanıyor. Tüm dünyada geniş bir okur kitlesi tarafından gün geçtikçe daha da yakından takip edilen yazar bu kitapta Bağımlılık Psikolojisi konusunu tüm detaylarıyla, kapsamlı bir biçimde ele alıyor. A. Z. Yayıncılıktan çıkan kitapta, bağımlılık olgusu tüm boyutları ile masaya yatırılıyor. Bağımlılık konusundaki en tehlikeli ifade: Bir kereden bir şey olmaz! cümlesidir. Gerçek hayatta bir kibrit bir binayı, bir kurşun bir yaşamı, bir bomba bir köyü, bir darbe bir devleti, bir madde de bir insanı bitirebilir. Birey, insan olma yolculuğunda yaşam okyanusunun kıyısına vardığında serinlemek için bir avuç okyanus suyu alır. O su parmaklarının arasından akıp gider. İşte tıpkı o su gibi, hayat da insanın parmakları arasından akıp gider doğumdan ölüme kadar. Hayatla birlikte insanın parmakları arasından değer verdiği her şey ve bağımlılıklar da gider. Bir bağımlı, parmaklarının arasından akıp giden bir avuç hayat için yaşar ve acı çeker. Oysaki tekamülcü yaşam suyunun kaynağı olan varoluş okyanusu için hayatını sürdürür. İşte bunu bilen bağımlılık gerçeğini bilir. Bağımlılık bir insanın zafiyetidir. Bu sorun bireyin iradesi ve kararlılığı ile çözülebilir. Ama görünen şu ki kimse destek almadan bağımlılıktan gerçekten kurtulamıyor. İşte bağımlılıktan kurtulmanın en etkili yolu Değişim Sanatıdır. Günümüzün en sıra dışı yazarlarından olan ve kişisel gelişim okurlarının yakından takip ettiği Manaf, kitaplarında farkındalığı artıran keskin analizler ile öne çıkıyor. Yaratıcılık, Aşk, Zeka, Başarı, Mutluluk, Değişim, İnsan, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset, Ahlak, Merhamet, Aydınlanma, Bilinç, Anlayış gibi insana dair hemen her konuda 76 eseri bulunan yazar, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Bağımlılık Psikolojisi kitabı, Covid-19 nedeniyle herkesin ağırlıkla evlerinde olduğu bu dönemde elinizden düşüremeyeceğiniz, bağımlılık konusunda içindeki çok etkili çözüm önerileriyle tek solukta okunacak gerçek bir başucu kitabı. Mutlaka okuyun."} {"url": "https://gazetesanat.com/akif-manafin-baris-psikolojisi-kitabi-simdi-ingilizcede", "text": "Kitapları 73 dile çevrilen, 82 eşsiz eserin dünyaca ünlü yazarı ve Nobel Barış Ödülü adayı Akif Manaf'ın, Barış Psikolojisi kitabı şimdi de İngilizce olarak yayınlandı. Dünya barışına en çok ihtiyaç duyulan içinde bulunduğumuz süreçlerde, Peace Psychology tüm dünya insanlığının okuyabilmesi için raflardaki yerini aldı. Barış psikolojisi üzerine çok boyutlu güçlü analizlerin ve etkili çözüm önerilerinin yer aldığı kitap, hem derin teorik bilgilere hem de çok boyutlu pratik deneyimlere dayanıyor. Tüm dünyada büyük bir okur kitlesi tarafından gün geçtikçe daha da yakından takip edilen yazar, bu kitapta Barış Psikolojisi konusunu bütün detaylarıyla, kapsamlı bir biçimde ele alıyor. A. Z. Yayıncılıktan çıkan kitapta barış olgusu tüm incelikleri ile masaya yatırılıyor. Kazananlar ölülerini kahraman ilan eder, kaybedenler ise birer suçlu. Oysaki savaşta ölenlerin hepsi kucak kucağa yatar toprağın altında. Ruhları ise senelerce savaş alanlarında savaşmaya ve acı çekmeye devam eder. Mantığa aykırı, anlamsız bir safsatadır barış için savaş ifadesi. Yaşamak için ölmek, zevk almak için acı çekmek, mutlu olmak için mutsuz olmak ifadeleri ne kadar anlamsızsa barış için savaş ifadesi de o kadar anlamsızdır. Günümüzün insanı içsel bir savaş, içsel bir kaos içindedir çünkü tamamıyla yanılsamanın kurbanıdır. Barışa ulaşmak için kişi içsel kaosunu aşmalıdır. Fakat birisi onu teselli ederse ona düşman gibi davranır çünkü teselli, barışa vardırmayan zaman kaybıdır. Şayet insan içerideki savaşta savaşmazsa dışarıda savaşmaya mecbur kalır. Lakin insan içerideki savaşa girer, savaşır, kazanır ve savaşı bitirirse dışarıdaki savaş da biter. İşte barışa ulaşmanın tek yolu budur! Günümüzün en sıra dışı yazarlarından olan ve kişisel gelişim okurlarının tüm dünyada yakından takip ettiği Manaf, kitaplarında farkındalığı artıran keskin analizler ile öne çıkıyor. Yaratıcılık, Aşk, Zeka, Başarı, Mutluluk, Değişim, İnsan, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset, Ahlak, Merhamet, Aydınlanma, Bilinç, Anlayış, Zihin, Bilgelik ve Yol gibi insana dair hemen her konuda 82 eseri bulunan yazar, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Tek solukta okunacak gerçek bir başucu kitabı olan Peace Psychology, barış konusundaki doyurucu anlatımıyla, okuyucunun kafasındaki tüm sorulara yanıt bulmasını sağlıyor. Çok güzel bir haber, gerçekten barışa çok ihtiyacımız var....... Nobel Barış Ödülü adaylığı herhangi bir yabancı kaynakta yok, aydınlatabilir misiniz? Teşekkürler."} {"url": "https://gazetesanat.com/akif-manafin-depresyon-psikolojisi-kitabi-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Kitapları bugüne dek 73 dile çevrilen, 74 eşsiz eserin dünyaca ünlü yazarı Akif Manaf'ın yeni kitabı Depresyon Psikolojisi A. Z yayıncılık etiketiyle raflardaki yerini aldı. Manaf'ın okurlar tarafından merakla beklenen yeni kitabı, hem derin teorik bilgilere hem de çok boyutlu pratik deneyimlere dayanıyor. Tüm dünyada geniş bir okur kitlesi tarafından gün geçtikçe daha da yakından takip edilen Akif Manaf bu yeni kitabında Depresyon Psikolojisi konusunu tüm detaylarıyla, kapsamlı bir biçimde ele alıyor. A. Z. Yayıncılıktan çıkan kitap, Covid-19 günlerinde toplumun tüm kesimlerinde giderek artan ve derinleşen depresyon olgusuna çok etkili çözümler de sunuyor. Uçsuz bucaksız bir çölde kaybolmaktır depresyon. Depresyon çölündeki insan evin yolunu bulamaz ve güçsüz düşene kadar dolaşır. Bir yol arıyor ama bulamıyor ve umudunu kaybederek bu çölden hiçbir zaman kurtulamayacağına inanıyor. Depresyon insanı çileden çıkaran, onun zihnini bulandıran ve hayatını mahveden bir ziyaretçidir. Aslında çocuklar da depresyona girer ama bunun tam da ne olduğunu bilmedikleri için depresyonu gidermeden ona ayak uydurmaya çalışır veya intihar eder. Depresyonlu insan geçip giden hayata bazen gülümser ama daha çok ağlar. Değişmek istemeyenler için ve değişime direnenler için depresyon yıllarca sürebilir. Kimse depresyonda olan insana nasıl davranacağını ve nasıl davranmayacağını bilemez. Nereden bilebilir ki? Kimse kimseye bunu öğretemez. İnsanlar diğer insanları nasıl depresyona sokacağını bilir ama nasıl depresyondan çıkaracağını bilemez. Zira depresyon tamamen kişisel bir deneyimdir. Günümüzün en sıra dışı yazarlarından biri olan ve kişisel gelişim okurlarının yakından takip ettiği Akif Manaf, kitaplarında farkındalığı artıran keskin analizler ile öne çıkıyor. Yaratıcılık, Aşk, Zeka, Başarı, Mutluluk, Değişim, İnsan, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset, Ahlak, Merhamet, Aydınlanma gibi insana dair hemen her konuda 74 eseri bulunan yazar, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Depresyon Psikolojisi kitabı, pandemi nedeniyle herkesin ağırlıkla evlerinde olduğu bu dönemde ilgiyle okunabilecek gerçek bir başucu kitabı niteliği taşıyor. Toplumun büyük bölümünün depresyonda olduğu düşünülürse, tam zamanında yazılmış bir kitap.. Bu Kitabı okumak tüm hayatımı olumlu yönde değiştirdi. Karanlıktan Işığa çıktım."} {"url": "https://gazetesanat.com/akif-manafin-merhamet-nedir-ve-nasil-merhametli-olunur-kitabi-cikti", "text": "Dünyaca ünlü yazar Akif Manaf, pandemi günlerinde son çıkan kitabı Merhamet Nedir ve Nasıl Merhametli Olunur? ile yeniden gündemde. Kitapları bugüne dek 73 dile çevrilen, tüm dünyada kişisel gelişim okurları tarafından gün geçtikçe daha da yakından takip edilen Manaf bu kitapta merhamet konusunu tüm detaylarıyla kapsamlı bir biçimde ele alıyor. A. Z. Yayıncılık etiketiyle çıkan kitap, hem derin teorik bilgilere hem de çok boyutlu pratik deneyimlere dayanıyor. Merhamet, sevginin en güzel çiçeğidir. Merhamet evrensel bir duygudur. Yani her canlı varlığa hastır çünkü can denilen ebedi ruhi özden kaynaklanmaktadır. Herkes kalbinde merhamet ile doğar ama acımasız toplumun etkisiyle merhametsiz hale gelebilir. Merhamet kayırmak, sakınmak, korumaktan ziyade acıyı ortaklaşmak, ıstırabı birlikte yaşamak anlamına gelmektedir. Herhangi bir canlı varlığın kederini, acısını, mutsuzluğunu yüreğinde hissedip üzüntü duymak ve yardım hisleriyle dolmaktır merhamet. Küsenle barışmayı, aleyhine de olsa gerçeği söylemeyi, kötülük yapana iyilik yapmayı, zulmedeni affetmeyi, hoşgörülü olmayı, pozitif diyalog kurmayı, güler yüzlü olmayı, barışı sağlamayı, dostça davranmayı, bağışlayıcı olmayı vs. sağlayan şey merhamettir. Merhamet gücüyle bir insan zarar vermekten, küçük düşürmekten, hakaret etmekten, ezmekten, kalp kırmaktan, aşağılamaktan, baskılamaktan, suistimal etmekten, hükmetmekten vs. uzak durur. Bebek ilk doğduğunda tüm deneyimi merhametten ibarettir. O merhameti beraberinde getirir. Bu nedenle bebeğin orijinal yüzü merhamet yüzüdür. Merhametsizlik maskesi daha sonra verilecektir. Çevre ona merhametsizlik maskesi takacaktır. Günümüzün küresel toplumu şartlandırmalar aracılığıyla merhametsizlik hipnozu altındadır. Herkese ta çocukluktan beri dayatılan başarılı olma hırsı insanları merhametsiz yapar. Zira küresel rekabet ortamında başarılı olmak için insan merhametsiz olmak zorundadır. Yalnızca tekamül ederek insan merhametsizlik hipnozundan çıkabilir. Tekamül eden insan gitgide haset, nefret, husumet, hiddet, şiddet vb. şeylerden özgürleşir ve dünyaya ilk geldiği zamandaki merhamet dolu hale geri döner. Bu kitabı okuyan herkes merhamet konusundaki bütün sorularına cevap bulacak! -Merhamet nedir? -Merhamet repertuvarı nedir? -Merhamet parametreleri nedir? -Merhamet psikolojisi nedir? -Merhamet sanatı nedir? -Merhamet paradoksu nedir? -Merhamet zirvesi nedir? -Merhamet kılavuzu nedir? -Merhamet ermişliği nedir? -Merhamet vizyonu nedir? -Merhamet mucizesi nedir? Kişisel gelişim meraklılarının çok yakından takip ettiği, günümüzün en sıra dışı yazarlarından olan Akif Manaf, kitaplarında farkındalığı artıran keskin analizler ile dikkat çekiyor. Yaratıcılık, Aşk, Zeka, Başarı, Mutluluk, Değişim, İnsan, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset, Ahlak gibi insana dair hemen her konuda 70 eseri bulunan yazar, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Merhamet Nedir ve Nasıl Merhametli Olunur? kitabı, küresel salgın nedeniyle herkesin ağırlıkla evlerinde olduğu bu pandemi dönemde keyifle okunabilecek bir başucu kitabı niteliğinde. Akıcı, yalın anlatımıyla sıra dışı bir yazar. Merakla bekliyorum siparis verdim, yazarın diğer kitaplarını da okudum herkese tavsiye ederim. Tam da ihtiyacımız olan.. Çok teşekkürler haberi burada paylaştığınız için.. Kitabı okudum, çok müthiş tespitler ve tavsiyeler var. Dünyanın daha fazla sevgi ve merhamet dolu kişilere ihtiyacı var."} {"url": "https://gazetesanat.com/akif-manafin-son-kitabi-sucluluk-psikolojisi-cikti", "text": "Dünyaca ünlü yazar Akif Manaf'ın yeni kitabı Suçluluk Psikolojisi A. Z. Yayıncılık etiketiyle raflardaki yerini aldı. Kitapları bugüne dek 73 dile çevrilen ve tüm dünyada geniş bir okur kitlesi bulunan Akif Manaf yeni kitabında suçluluk psikolojisi konusunu tüm derinliğiyle ve kapsamlı bir biçimde ele alıyor. Bu kitapta suçluluk duygusu bilişsel psikoloji kapsamında değerlendirilmektedir. Suçluluk, sosyal bir duygu olarak sınıflandırılmaktadır. Bir insan toplumdan dışlanma tehlikesiyle karşılaştığında suçluluk hisseder ve bu aslında kişiye verilen fizyolojik bir cezadır. Suçluluk duygusu bencillik maratonunu engelli koşuya dönüştürürse kişi düşünmek için zaman kazanır ve bencillikten vazgeçebilir. Gerçekten de negatif bir duygu olan suçluluk duygusu insanı tekamül yoluna yönlendirebilir. Aslında en büyük yara suçluluk duygusunun kendisidir ama bununla birlikte suçluluk duygusu geçmişte oluşmuş yaraları deşer. Yani suçluluk duygusu hem yara hem de yara deşicidir. İşte en kötü olan tarafı da budur! Suçluluk duygusu doğru şekilde, doğru kelimelerle ifade edilince farkındalık güneşi doğar ve suçluluk buzlarını eritir. Bu, insanın hayatında devrimsel bir değişime neden olacaktır çünkü kişi artık suçluluk duygusunun kölesi olmayacaktır. Akif Manaf'ın A. Z. Yayıncılıktan çıkan Suçluluk Psikolojisi kitabı, hem derin teorik bilgilere hem de çok boyutlu pratik deneyimlere dayanıyor. Her yeni kitabı okurları tarafından büyük merakla beklenen, günümüz dünyasının en sıra dışı ve en üretken yazarlarından olan Manaf, kitaplarında yalın anlatımı ve farkındalığı artıran keskin analizleri ile dikkat çekiyor. Aşk, Zeka, Ahlak, Yaratıcılık, Başarı, Mutluluk, Değişim, İnsan, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset ve Merhamet gibi insana dair hemen her konuda 71 eseri bulunan yazar, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Suçluluk Psikolojisi kitabı, küresel salgın Covid-19 nedeniyle herkesin ağırlıkla evlerinde olduğu bu dönemde elinizden bırakamayacağınız bir başucu kitabı niteliğinde. Mutlaka okuyun! Okumak için sabırsızlanıyorum. Yazarın diğer kitaplarını da okudum, kendimle ilgili bir değişim ve dönüşüm yaşadım. Tüm suçlululuk hisseden insanlara gelmesi dileğiyle."} {"url": "https://gazetesanat.com/akif-manafin-yeni-kitabi-anlayis-nedir-ve-nasil-anlayisli-olunur-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Kitapları 73 dile çevrilen, 75 eşsiz eserin dünyaca ünlü yazarı Akif Manaf'ın, pandemi günlerinde tüm okurlar tarafından merakla beklenen yeni kitabı Anlayış Nedir ve Nasıl Anlayışlı Olunur? raflardaki yerini aldı. Tüm dünyada büyük bir okur kitlesi tarafından gün geçtikçe daha da yakından takip edilen Manaf bu kitabında anlayış konusunu tüm detaylarıyla, kapsamlı bir biçimde ele alıyor. A. Z. Yayıncılıktan çıkan kitap, hem derin teorik bilgilere hem de çok boyutlu pratik deneyimlere dayanıyor. Anlayış, olayları kavrama ve ele alma biçimidir. Ayrıca anlayış çevrede olup bitenleri idrak etme yetisidir. Mesela bir insanın anlayışı kıt olabilir. Bu durumda kişi çevredeki hadiseleri dar bir çerçeveden anlamaktadır. Bunun dışında başkalarının hatalarını hoş görmektir anlayış. İnsan hata yapanın halinden anlar ve ona anlayışla yaklaşır. Hata yapanı azarlamaz, bunun yerine hatanın köklerine inip nedenlerini açıklar. Bu tür anlayışlı yaklaşım hata yapana iyi gelir ve onun aynı hatayı bir daha yapmamasına yardımcı olur. Bu şekilde anlayışın yapıcı etkisi vardır, anlayışsızlık ise yıkıcıdır ve kimseye yarar sağlamaz. Herhangi bir olguya bakış ve o olguyu ele alış yoludur anlayış. Keza insanların bir olayla ilgili anlayışları çelişebilir ve olayı ele alış biçimleri farklı olduğu için kişiler tartışabilir, çatışabilir ve kavga edebilir. Anlama yeteneği kuvvetli olan, müsamahakar, halden anlayan, ferasetli insana anlayışlı denir. Şayet toplumdaki her insan anlayışlı olsaydı tartışmalara, sürtüşmelere, çatışmalara, kavgalara ve savaşlara yer kalmazdı. Küresel toplumun hoşgörülü, halden bilen insanlara ihtiyacı var. Anlayışsızlık insanın anlayışsız olma durumudur. Bu durumda insanın hoşgörüsü olmaz. Bu tür insan kendisini de hoş görmez, hor görür. İşte anlayışsızlık bununla başlar. Zira kendisine karşı anlayışlı olmayan insan başkalarına karşı da anlayışsız olur. Genelde insanlar anlayışın başkalarına gösterildiğini düşünür. Fakat aslında herkes ilk önce kendisine anlayış göstermelidir. Zira bir insan kendisine anlayış göstermiyorsa, kimseye gösteremez. Bireyin kendisini içermeyen anlayış sadece eksik kalmış olmaz, anlayış bile sayılmaz. Şayet kişi kendisine anlayış göstermiyorsa başkalarına göstermeye çalıştığı anlayış gerçek olmayacak, yapay olacak yani kişi sadece rol yapacak. Bu kitabı okuyan insan, anlayış konusundaki bütün sorularına cevap bulacaktır! Bu ve bunun gibi sorular artık cevapsız kalmayacak! Günümüzün en sıra dışı yazarlarından olan ve kişisel gelişim okurlarının yakından takip ettiği Akif Manaf, kitaplarında farkındalığı artıran keskin analizler ile öne çıkıyor. Yaratıcılık, Aşk, Zeka, Başarı, Mutluluk, Değişim, İnsan, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset, Ahlak, Merhamet, Aydınlanma, Bilinç gibi insana dair hemen her konuda 75 eseri bulunan yazar, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Anlayış Nedir ve Nasıl Anlayışlı Olunur? eseri, pandemi nedeniyle herkesin ağırlıkla evlerinde olduğu bu dönemde keyifle okunabilecek gerçek bir başucu kitabı."} {"url": "https://gazetesanat.com/akif-manafin-yeni-kitabi-bencillik-psikolojisi-cikti", "text": "Kitapları 73 dile çevrilen, 78 eşsiz eserin dünyaca ünlü yazarı Akif Manaf'ın, okurlar tarafından heyecanla beklenen yeni kitabı Bencillik Psikolojisi raflardaki yerini aldı. Bencillik psikolojisi üzerine çok boyutlu güçlü analizlerin ve etkili çözüm önerilerinin yer aldığı kitap, hem derin teorik bilgilere hem de çok boyutlu pratik deneyimlere dayanıyor. Tüm dünyada geniş bir okur kitlesi tarafından gün geçtikçe daha da yakından takip edilen yazar bu kitapta Bencillik Psikolojisi konusunu tüm detaylarıyla, kapsamlı bir biçimde ele alıyor. A. Z. Yayıncılıktan çıkan kitapta, bencillik olgusu tüm detayları ile masaya yatırılıyor. Her insanın hayatında şu iki gün çok önemlidir: Rahimden kurtulup bencil olduğu gün ve bencillikten kurtulup özgür olduğu gün. Bu önemli günlerden birincisi herkes için geçerli fakat ikincisi yalnızca aydınlanmış insan için geçerlidir. Yüz insanın yaptığını bir insan yapamaz ama gel de bunu bencillik içinde debelenen kişilere anlat anlatamazsın. Neden acaba? Çünkü bencil insanın sosyolojik bir vizyonu yok. O, toplumsal açıdan körlüğe mahkumdur çünkü başkalarıyla ilgilenmez sadece kendini düşünür. Senin bedeninde bencillik bir saltanat kurar ve tahta oturur. Bencillik o tahttan sana emirler yağdırarak senin de bir taht edinmeni ister: Servet, şöhret, kudret vs. tahtı. İnsan bütün hayatını bu tahtlara oturmak için harcar ama sonuç olarak kendisini mezarda bulur. Ne hüzün dolu bir sonuç! Şayet insan ölüm kokan tahtlardan inerse bencillik kendisi için kurduğu tahttan aşağı yuvarlanır ve bencilliksiz hal gerçekleşir. Bu, gerçekten de bütün tahtlara değer çünkü bireye varoluşun bütün armağanlarını bahşeder. Kişisel gelişim okurlarının yakından takip ettiği, günümüzün en sıra dışı yazarlarından olan Manaf, kitaplarında farkındalığı artıran keskin analizler ile öne çıkıyor. Yaratıcılık, Aşk, Zeka, Başarı, Mutluluk, Değişim, İnsan, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset, Ahlak, Merhamet, Aydınlanma, Bilinç, Anlayış, Zihin gibi insana dair hemen her konuda 78 eseri bulunan yazar, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Bencillik Psikolojisi kitabı, bencillik konusundaki doyurucu anlatımıyla, okuyucunun kafasındaki tüm sorulara yanıt bulmasını sağlıyor. Elinizden düşüremeyeceğiniz, tek solukta okunacak gerçek bir başucu kitabı. Mutlaka okuyun. Okumaya başladım.. Herkese özellikle tavsiye ederim.."} {"url": "https://gazetesanat.com/akif-manafin-yeni-kitabi-zihin-okurlarla-bulustu", "text": "Dünyaca ünlü yazar Akif Manaf'ın yeni kitabı Zihin Nedir ve Nasıl Ötesine Geçilir? raflardaki yerini aldı. Kitapları 73 dile çevrilen, 77 eşsiz eserin dünyaca ünlü yazarı Akif Manaf'ın, Covid-19 günlerinde merakla beklenen ve zihin konusunda çığır açan yeni kitabı okurlarla buluştu. Tüm dünyada büyük bir okur kitlesi tarafından gün geçtikçe daha da yakından takip edilen yazar bu kitapta zihin konusunu tüm detaylarıyla, kapsamlı bir biçimde ele alıyor. A. Z. Yayıncılıktan çıkan kitap, hem derin teorik bilgilere hem de çok boyutlu pratik deneyimlere dayanıyor. İnsan zihni, açıklaması en zor olgudur. Hiç kimse zihnini tamamen anlayamaz. Yalnızca tekamülün zirvesine ulaşmış bilge, zihnin tüm yapısını kavrayabilir. Ama bundan önce insan, zihninin en büyük serveti olduğunu anlamalıdır. Zihin bilinç veya beyin değildir. Zihin bilinç ve beyin aracılığıyla çalışır ama onlarla karıştırılmamalıdır. Bilinç, zihni bilinçli yapar. O yüzden bilinç olmadan zihin çalışamaz. Zihnin çalışmasını sağlayan bir nevi pildir bilinç. Her insanın olumlu ve olumsuz yönleri vardır. Zihni arındırmak için birey olumlu yönlerini güçlendirmeli, olumsuz yönlerini ise kabullenmelidir. Birey kendisini ve başkalarını olduğu gibi kabullenerek ilişkilerinde büyük bir avantaj kazanacaktır. Bir insan tekamülsel teknikler aracılığıyla zihinsel detoks gerçekleştirerek zihnini yeniden pozitif yönde programlayabilir ve son derece başarılı olabilir. Zihinsel detoks sayesinde bağışıklık sistemi güçlenir, dinçlik ve dinginlik ortaya çıkar. Birey doğru hedefler belirler; verimli, pozitif ve sağlıklı düşünür. Bağımsız ve yaratıcı biçimde düşünebilme gücü artar. Zihinsel bölünmeler, kendi kendine konuşmalar, gereksiz düşünceler, zihinsel gevezelik vs. sona erer. Zihindeki parazitler ve toksinler atılır; zihin arınır, canlanır, yenilenir, tazelenir, saflaşır ve esneklik kazanır. Zihin makinesine iyi davran ve onu gitgide hizmetçi konumuna getir çünkü o, yararlı da olabilir, zararlı da. Patron olarak zararlıdır ama hizmetçi olarak çok yararlıdır. O yüzden zihninle dostlaşman gerekir. Zihnini bir müzik aleti gibi kullanarak bünyeni senfoni üreten bir orkestra haline getir. Bunun için tekamülsel tekniklerin düzenli uygulanması vazgeçilmezdir. Bu kitabı okuyan insan, zihin konusundaki bütün sorularına cevap bulacaktır! Bu ve bunun gibi sorular artık cevapsız kalmayacak! Günümüzün en sıra dışı yazarlarından olan ve kişisel gelişim okurlarının yakından takip ettiği Manaf, kitaplarında farkındalığı artıran keskin analizler ile öne çıkıyor. Yaratıcılık, Aşk, Zeka, Başarı, Mutluluk, Değişim, İnsan, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset, Ahlak, Merhamet, Aydınlanma, Bilinç, Anlayış gibi insana dair hemen her konuda 77 eseri bulunan yazar, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Zihin Nedir ve Nasıl Ötesine Geçilir? Eserinde verilen bilgilere sahip olan ve yaşamını bu bilgiler ışığında şekillendiren herkes fiziksel, zihinsel ve ruhsal sağlığını sonuna kadar koruyabilecek. Kitap, keyifle okunabilecek gerçek bir başucu kitabı niteliğinde."} {"url": "https://gazetesanat.com/akif-manaftan-yeni-kitap-bilgelik", "text": "Kitapları 73 dile çevrilen, 79 eşsiz eserin dünyaca ünlü yazarı Akif Manaf'ın, yeni kitabı Bilgelik Nedir ve Nasıl Bilge Olunur? raflardaki yerini aldı. Dünyaca ünlü yazarın Covid-19 günlerinde merakla beklenen yeni kitabı okurlarla buluştu. Tüm dünyada büyük bir okur kitlesi tarafından gün geçtikçe daha da yakından takip edilen yazar, bu kitapta bilgelik konusunu tüm detaylarıyla, kapsamlı bir biçimde ele alıyor. A. Z. Yayıncılıktan çıkan kitap, hem derin teorik bilgilere hem de çok boyutlu pratik deneyimlere dayanıyor. Bilgelik, gerçekte kendini tanımayı sağlayan varoluşsal bilgiye sahip olma durumudur. Ayrıca ender ulaşılan, kapsamlı, derin, bütünsel hikmet sahibi bilge olma durumudur bilgelik. İşte bilgelik, bilge olan insanın taşıdığı özelliktir. Bilgelik, bil kökünden geldiği için bilmek demektir. Peki, neyi bilmek? Bilmediğini bilmektir bilgelik. Evrensel bilgileri özümseyebilme ve uygulayabilme kapasitesidir bilgelik. Sağduyu, durugörü, idrak ve sezgisel anlayışa sahip olmaktır. Bilgelik; insan olarak kendini aşma, deneyimsel öz-bilgi edinme ve dünyasal değil varoluşsal erdemlerle ilgilidir. Dünyevi iyilik ve etik kavramlarının bilgelik ile hiçbir ilgisi yoktur. İşte bu vasıfları taşıyan bilge insan, bilgelik olgusunun temelidir. Kendini bil özdeyişi bir bilgelik özdeyişidir. Her şeyin olduğu gibi olduğunu ama göründüğü gibi olmadığını bilmektir bilgelik. Bir bilgeden daha akıllı sayılan kişiler asla doğru bilgiye sahip olmazlar. Bir bilginden daha bilgili biri bulunabilir ama bir bilgeden daha bilge biri asla bulunamaz. Bir bilgin bilmediği zaman bildiğini sanır, bir bilge ise hiçbir şey bilmediğini bilir. Bireyin kendi bilgisizliğinin farkında olması bilgeliktir. Bilgelik sayesinde insan her şeyi olduğu gibi görür, tüm olaylara nüfuz edici bir anlayışa sahip olur ve acılardan tamamen özgürleşir. O; kusursuz fiziksel, zihinsel, düşünsel, sözel ve duygusal davranışlarla donatılmıştır. Cehalet zehrinin panzehridir bilgelik. Aptal, hoş olan ancak kötü sonuçlar veren eylemlerde; akıllı, hoş olmayan ancak iyi sonuçlar veren eylemlerde; bilge ise hoş olan ve iyi sonuçlar veren eylemlerde bulunur. Bu kitabı okuyan insan, bilgelik konusundaki bütün sorularına cevap bulacaktır! Bu ve bunun gibi sorular artık cevapsız kalmayacak! Günümüzün en sıra dışı yazarlarından olan ve kişisel gelişim okurlarının yakından takip ettiği Manaf, kitaplarında farkındalığı artıran keskin analizler ile öne çıkıyor. Yaratıcılık, Aşk, Zeka, Başarı, Mutluluk, Değişim, İnsan, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset, Ahlak, Merhamet, Aydınlanma, Bilinç, Anlayış, Zihin gibi insana dair hemen her konuda 79 eseri bulunan yazar, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Bilgelik Nedir ve Nasıl Bilge Olunur? Eserinde verilen bilgilere sahip olan ve yaşamını bu bilgiler ışığında şekillendiren herkes fiziksel, zihinsel ve ruhsal sağlığını sonuna kadar koruyabilecek. Keyifle okunabilecek gerçek bir başucu kitabı. Mutlaka okuyun."} {"url": "https://gazetesanat.com/akif-manaftan-yeni-kitap-erkek-psikolojisi", "text": "Dünyaca ünlü yazar Akif Manaf'ın Kadın Psikolojisi kitabı sonrası okurların merakla beklediği yeni kitabı Erkek Psikolojisi raflardaki yerini aldı. Kitap, 70'ten fazla dile çevrilen kitaplarıyla, tüm dünyada kişisel gelişim okurları tarafından gün geçtikçe daha yakından takip edilen Manaf'ın 65. kitabı. A. Z. yayıncılıktan çıkan Erkek Psikolojisi kitabı, erkek psikolojisini tüm yönleriyle derinlemesine analiz ediyor. Okurlar kitabı okuyarak kitapta verilen varoluşsal bilgiler sayesinde artık erkek psikolojisini çözebilecek. Oldukça geniş bir okur kitlesine sahip ve günümüz dünyasının en sıra dışı yazarlarından olan Manaf, kitaplarında farkındalığı artıran keskin analizleri ile öne çıkıyor. Yaratıcılık, Aşk, Zeka, Başarı, Mutluluk, Öfke, Sevgi, Nefret, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset gibi insana dair hemen her konuda 65 kitabı bulunan yazar, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Bu kitapta erkek psikolojisinin nasıl işlediği derinlemesine incelenmektedir. İkili ilişkilerde özellikle erkeklerin psikolojik bakış açısı kadınlar tarafından anlaşılmıyor ve ilişkiyi zora sokuyor. O yüzden bu kitapta erkek psikolojisi tüm çıplaklığıyla masaya yatırılmaktadır. Erkek psikolojisine dair merak edilen bütün konuların özü burada sunulmaktadır. Aslında çoğu erkek kadından ne istediğini gerçekten de bilmez ve bir robot gibi davranır. Çünkü içgüdülerinin ve onların neden olduğu duygularının farkında değildir. Bu kitapta erkek psikolojisi her yönüyle ele alınmaktadır. Çocukluk, ergenlik, flört, evlilik, babalık, yaşlılık vs. dönemlerinde erkek psikolojisinin çalışma prensipleri açıklanmaktadır. Ama bu konuda en çok merak edilen kadınlarla iletişimdeyken meydana gelen erkek psikolojisidir. Bir erkeğin ilişki içindeki davranışlarının ana nedeni temel içgüdüdür. Bugüne dek erkek psikolojisi konusunda yazılanlar yeterli değildir. İşte bu kitap oluşmuş boşluğu dolduracak ve erkek psikolojisinin bilinmeyen yönlerine ışık tutacaktır. Çok güzel bir kitap, birçok yazar kadın psikolojisini ele alırken bu sade ve anlaşılır bir dille yazılan ilk ve tek Erkek psikolojisi kitabı diyebilirim. Sitenizde böyle kaliteli yayınlara yer vermeniz beni çok etkiledi. Site yöneticilerine teşekkür ederim. Kitap konusu ve içeriği itibariyle toplumun tam da ihtiyacı olan bir eser. Teşekkürler ve tebrikler. Heyecanla okuyacağım. Yazarın fiğer kitaplarını çok beğenmiştim. Vauuuvvvv Süper! Kitabı hemen edindim ve okudum. Gerçekten çok etkili bilgiler verilmiş. Herkese tavsiye ederim. Çok ilginç olmalı, ilk defa bu konuda bir kitap görüyorum. Bütün erkek ve kadınların kesinlikle okuması gerekilen bir kitap yazara çok teşekkür ederim. Çok ihtiyaç duyulan bir konu... Kitap ilgimi çekti gerçekten. Sitenizi de çok severek takip ediyorum.. Kadın Psikolojisi kitabından sonra merakla beklediğim kitaptı.. Akif Manaf çok yakından takip ettiğim bir yazar.. Herkese tavsiye ederim. Böyle bir kitaba çok ihtiyaç vardı, karşılıklı anlayış geliştirmek ve empati için de okunmalı. Yazarın diğer kitaplarından bazılarını okuduğum için bu kitapta okuyanlarda son derece farkındalık oluşturacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/akil-fikir-dizisi-gunumuzun-ekolojik-fikirlerine-ilham-kaynagi-olan-metinle-devam-ediyor", "text": "İki seneyi aşkın bir süre boyunca kendi elleriyle inşa ettiği kulübede yaşamını sürdüren, ilk aktivist çevrecilerden biri olan Henry David Thoreau, Walden'ın sayfalarında bireyin çevresiyle kurduğu ilişkiyi şiirsel bir dille kaleme aldı. Walden Gölü izlenimleri böylece ölümsüz bir esere dönüşerek günümüzün çevrecilik anlayışına ve ekolojik fikirlerine ilham kaynağı oldu. Bu seçkide Walden'ın etkileyici bölümlerinden olan Nerede ve Ne İçin Yaşadım, Okumak, Sesler ve Yalnızlık yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/akim-akim-sanat-dadaizm", "text": "Gelenekleri yıkarak 20. yüzyıla damga vuran ve farklı sanat akımlarının doğmasına yol açan Dadaizm ya da Dadacılık akımı, 20. yüzyıl Avrupası'nda ortaya çıkmış ve ardından Amerika'ya uzanarak tüm dünyayı etkisi altına almış bir sanat hareketidir. 1. Dünya Savaşı'nı protesto etmek amacıyla Zürih, Berlin, Köln, Paris gibi şehirlerde yaşayan Avrupalı sanatçılar tarafından ortaya çıkarılan bu sanat akımı, dönemin karamsarlığına karşı bir duruş sergilemeyi başarmıştı. Resim sanatının yanı sıra edebiyat, tiyatro gibi alanlarda da alışılmış estetik ve dil biçimlerinin dışına çıkarak yeni değerler doğurmuştur. Böylelikle umutsuzluğa düşmüş insanlığı sarsma ve şaşırtma isteklerine ulaşmışlardır. Resim sanatı içerisinde Dadaist hareketin temsilcilerine bakıldığında: Marcel Duchamp, Hugo Ball, Emmy Hennings, Hans ARP, Raoul Hausmann, Hannah Höch, Johannes Baader, Tristan Tzara, Francis Picabia, Huelsenbeck, George Grosz, John Heartfield, Man Ray, Beatrice Wood, Kurt Schwitters, Hans Richter ve Max Ernst gibi isimler örnek olarak verilebilir. Bunların aralarından, Tristan Tzara, Jean Arp, Richard Hülsenbeck, Jacques Magnifico, Marcel Janco ve Emmy Hennings gibi o dönem genç ve savaş karşıtı olan sanatçılar, 1916 yılında Hugo Ball'in Zürih'te açtığı bir kafede toplanarak Dadaist bildirilerini yayımladılar. Çıkardıkları çok sayıda yayının ve derginin içinde en önemli olanı ise 1919-1924 arasında yayımlanan ve Andre Breton, Louis Aragon, Philippe Soupault, Paul Eluard ile Georges Ribemont-Dessaignes gibi günümüze dahi damga vuran şairlerle yazarların yazılarının yer aldığı De Litterature oldu. Dada savaşa sebep verenin insan olması ve insanın güzel sanatlarla yüzünü örtmesi ve vicdan temizliği sağlaması düşüncesinden yola çıkarak sanatı suçlu bulur. Dadaya göre sanat kirlidir. Var olanı yansıtmak haricinde yapılan sanatlarda, sanatçı duygu yoğunluğu içinde eserini diğer insanlara sunar. Bu diğer insanlar için değildir, sanatçı kendi hisleriyle oynamaktan zevk alır. Aynı zevk, diğer insanlara yansıdığında, histeri yayılır. Sanatçı, bu insani histeriye ortak olmaktan suçluluk duyarak kendini diğer insanlardan soyutlar ve kendini olmayan, bilinmeyen bir alana taşır. Dada fikrini, en iyi kelimenin kendi anlamı anlatır. Dada, oyun çağındaki çocukların bir sopayı iki bacağının arasına alarak, ata binmiş gibi DEH; DEH diye çıkardıkları sesin, sanatçıların akıma ad koymak için kestikleri kelimeleri torbanın içine atarak oradan tesadüfi çektikleri bir kelimedir. Herhangi bir anlam içermeyen bu kelime dadanın temel düşüncesini ortaya koymaktadır diyebiliriz. Akdemir, Eda. Dadaizm Sanat Akımının Anti-Art Hareketi İçindeki Expresif Tutumu. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Erzurum: Atatürk Üniversitesi, 2007. Dadacılar, aklın hiçbir değerinin ve öneminin olmadığını savunur. O yüzden bu sanat akımına dair eserlerde hiçlik, absürtlük ve anlamsızlık dikkat çeker. Ayrıca bu hareketin belirleyici özelliklerinden biri de her şeye kuşkuyla yaklaşılmasıdır. Bu akımı takip eden sanatçılar, çevrelerinde vuku bulan her şeyi sorgular. Amacı sanatta geleneksel tutumu yıkmak olan Dada Hareketi, sanata yeni malzemelerin ve tekniklerin girmesine katkı sağlamıştır. Kübizmle sanata giren kolaj, asamblaj, montaj gibi teknikler Dada Hareketinde daha ileri boyuta taşınarak, objenin kullanım alanı ve anlamı genişlemiş ve değişmiştir. Çünkü eskimiş heykel ve resim gelenekleri, doğaçlamaya açık olmadığı için Dadaistlerin yenilikçi mesajlarını iletmeye elverişli değildi. Bu sebeple Dadaist sanatçılar, sanatlarındaki özgürlüğü fotomontaj, kolaj ve nesne ya da malzeme konstrüksiyonu gibi tarzlarda buldu. Dadaist sanatçılardan Schwitters, zamanın sanat anlayışına karşı durarak yollardan, çöp varillerinden, yığınlardan bulduğu metal, karton, tahta objeler, ambalaj kağıtları ve gazetelerden faydalanarak çalışmalarını üretmiştir. Böylelikle sanat nesnelerini zenginleştirdiği görülmektedir. Bunları yaparken de kimi zaman nesnenin anlam ve biçimi dönüştürmüş, kimi zaman doğrudan kullanmıştır. Bu deneysel çalışmalar onu Merz yapıtlarına götürmüştür. 1923 yılında en önemli yapıtı Merzbau'ya başlamıştır. Bir başka Dadaist sanatçı Picabia ise eserlerinde, kafasında taşıdığı ve ortaya attığı düşünceleri savunmuştur. İçinde, fikirler yönlerini değiştirebilsinler diye kafa yuvarlaktır Picabia'nın bir sözüdür. Picabia'nın sanatı ve sanatçı karakteri bulgucu, teorisyen, anarşist ve şekilci olarak tanımlanabilir. Sanata yönelik tüm temel bilgileri, yayımcı olarak çıkardığı DADA dergilerinin özünde de vardır. Düşünce için yeni yönler ve tezler üretip sonra da bunları bizzat çürüten bir kişiliğe sahiptir. Bu özelliği onu hiçbir zaman mevcutla yetinmeyen, sürekli kendini ve sanatını yenileyen bir sanatçı ve düşünüre dönüştürmüştür. Günümüzde Picabia'nın eserlerine ilginin arttığını görülmektedir. Bu ilginin çıkış noktasını, onun, eserlerinde ortaya attığı Sanatta yeni bir gelişme var mıdır? sorusunun ciddi olarak sanat tarihçileri tarafından sorgulanması oluşturmaktadır. Francis Picabia'nın yapıtları boya ve tuvalle, plastiğin sınırları içinde kalan çalışmalardır. Yapıtlarında bir takım makine çizimleri, neredeyse teknik resim denebilecek tasarım eskizleri gibi duran çizimler, bir tuvalin üstünde yer almakta ve bu çalışma Pentür diye sunulmaktadır. Bu açıdan bakılınca bu çalışmaların bilinen anlamdaki pentürle hiçbir ilişkisi bulunmadığı görülmektedir. Hatta bu çalışmaları anlamsız ve saçma diye nitelendirenleri de yadırgamamak gerekir. Ama bu çalışmaları ortaya koyan sanatçı, onları yaptığı günlerde de yeterliliğini ve yeteneğini kanıtlamıştır. Bir saçmanın arayışı içinde olmadığı açıkça belli olduğuna göre, ya da eldeki yapıt gerçekten bir saçma idiyse, temelde yer alan gerçek amaç neydi? Sanat yapıtının üretim öncesinde, üretim sürecinde ve alımlanmasında, etken olan olguların üzerine gitmekte ve o olguları irdelemekteydi. Aslında sanat felsefesinin temel sorunsalını sorgulayarak, bulması gereken yanıtları aramaktaydı. Fakat bütün bu çaba resimsel olanın sınırları içindeydi. Bir diğer Dadaist örnek ise Marcel Duchamp'ın, buluntu bir nesneden pisuvardan ibaret olan Çeşme eseridir. Aslında Duchamp'a atfedilen ve hala onun isminin altında anılan bu eserle ilgi yakın zamanda, See All This'in de yayınladığı habere göre onun olmadığı ortaya çıktı. R. Mutt imzalı Fountain adlı pisuvar, Baroness Elsa Von Freytag Loringhoven'a aittir. Haberle ilgili daha detaylı bilgi için ÇEŞME DUCHAMP TARAFINDAN YARATILMADI! adlı yazıyı okuyabilirsiniz. Dadaizm akımı, 1920'li yıllardan sonra yerini sürrealizme bıraktı ve pop-art, kavramsal sanat gibi hareketlerin temellerinin atılmasında etkili oldu. Dadaistler, sanatın aslında yüceltildiği kadar önemli bir şey olmadığını savundular ve sadece göze hitap eden estetik değerleri kabul etmediler, geleneklere karşı koyarak öncü oldular. Günümüze ise tasarım yöntemi, Dada ve 20. yy. ın başlarında ortaya çıkan bir çok akımla yakından bağlantılı olduğu için, bu modern eserlerin görünümü aynı zamanda klasikleşmiş bir hava da taşımaktadır. Diğer 20. yy. gençlik hareketleri gibi, mevcut gençlik kültürü de kendi baskın tasarım dilini oluşturmuştur. İsyan sinyalleri olarak çizgi romanlar yeni tarzın temelidir ve kolaj tekniğinin temel ilkelliği temel bir çatışmayı ifade etmeye yardımcı olmuştur. Bu nedenle kolaj, punk'ın ilk aşamalarında tercih edilen sanatsal yöntemdir ve sonuçta ana akım tasarım tekniği olarak ortaya çıkmıştır. Yani Dada'nın etkilerini en çok gördüğümüz dönemlerden bir tanesidir Punk tasarımlar. Chwast, S., Heller, S. (1988). Graphic Style From Victorian To Post-Modern. London: Thames and Hudson. Punk tasarımı, kendi içinde de barındırdığı bir anti-tasarım tutum ile kolaj tarzını bir araya getirmiştir. Punk tasarımında Dada estetiğine ilginin canlanması, nihilistik anarşizmi ve herkesin kültürel bir üretici olabileceği fikrini birleştiren bir duyarlılıktan kaynaklanmıştır. Modern tasarım döneminde Dada hareketini en baskın olarak gördüğümüz örneklerden bir tanesi de Sex Pistols albüm kapaklarıdır. Bu kapaklarda Dada dergilerinde görmüş olduğumuz kes yapıştır tipografi kullanımlarının, fotomontaj ve kolajların etkileri büyük ölçüde görülmektedir. Sex Pistolsun, There'll Always Be An England albüm kapağı, Hannah Höch'un 1919 yılında yapmış olduğu kolajla büyük benzerlik taşımaktadır. Dada'nın kolaj tekniklerini günümüz modern tasarım sanatına uygulayan bir diğer sanatçı ise İtalyan illüstratör ve grafik tasarımcı Nazario Graziano'dur. Yapmış olduğu kolaj ve illüstrasyonlarında Dada'nın etkilerini görmek mümkündür. Sanatçı Black Book adlı internet sitesiyle yapmış olduğu bir röportajda, ilham kaynaklarının öncelikle Dada hareketi, sonrasında ise Raymond Savignac, Jackson Pullock, 50'lerin bilim kurgu filmleri, 70 ve 80'lerin illüstrasyon ve fotografik kitapları, eski İtalyan filmleri ve aktörleri, Alfred Hitchock filmleri ve müzik olduğunu belirtmiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/akim-akim-sanat-kavramsal-sanat", "text": "Kavramsal sanat 20. yüzyılın ikinci yarısında sanata bakışı ve sanatın işlevini köklü bir değişime götürmüş ve ilkelerini oluştururken izlenimcilik, kübizm, pop-sanat, foto-gerçekçilik, minimal sanat gibi akımlardan yararlanmıştır. Ama kavramsal sanata en büyük etkiyi Dada akımının gösterdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bir önceki yazımızda Dada akımından bahsetmiştik. Tekrar kısaca bahsetmek gerekirse, dadaistler büyüyen soyut biçimci geleneğin oluşturduğu sanat için sanat ilkesine karşın, düşünce için sanat ilkesini ortaya koymaktadır. Dada akımı sanatçılarının hazır-yapımlarıyla ortaya çıkan, sanatın mutlak özerkliğini sorgulama yönü kavramsal sanatta da kendini göstermektedir. Kavramsal sanat akımı savunucuları, sanatın bir obje ve mekanla sınırlanamayacağını ileri sürerek, Hangi malzeme, nerede ve nasıl kullanılırsa kullanılsın, bir fikir ortaya koymaktadır. düşüncesiyle hareket etmektelerdir. Yani kavramsal sanat akımı etrafında eser veren sanatçılara göre yapıtlar esasen parçadan değil, fikirden oluşmaktadır. Bu noktada maddi nesnelerin artık kavramların aktarıcıları olmaktan çıktığını söyleyebiliriz. Sanatın ticarileşmesine ve metalaşmasına karşı bir duruşta sergileyen akım sanatçıları, aynı zamanda sanatın; resim, heykel gibi öznel bir türle sınırlandırılmasına ve sanat ürünlerinin müze, galeri gibi öznel bir yerde sergilenmesine karşı tepki ortaya koymuşlardır. Göstergebilim, feminizm ve popüler kültürden yararlanan kavramsal sanatçılar, geleneksel sanat ürünlerine ve nesnelerine benzemeyen eserler üretmişlerdir. Bu tutumun altında yatan temel neden, başta da belirttiğimiz gibi fikrin önceliğini kutsamadır. 1960'ların ikinci yarısında, kavramsal sanat eserlerinde hem siyasi hem de kültürel eleştiriler konu olarak ele alınmaya başlanmaktadır. Kavramsal sanatçılardan Joseph Beuys (1921-86) ise, otoriteyi görünür kılmak ve otoriteyle mücadele etmek için Ölü Tavşana Resimleri Açıklamak adlı performansını gerçekleştirmiştir. Performansında yüzünü altın ve balla kaplayarak, kucağına aldığı ölü tavşanla galerinin içerisinde üç saat boyunca dolaşmaktadır. Performansı boyunca sanki ölü tavşana eserleri anlatıyormuş gibi dudağını oynatması sanatın ruhsal boyutta da algılanması gerektiğini izleyiciye yansıtmaktadır. Kavramsal sanatın bir başka savunucusu Amerikalı ressam Robert Rauschenberg'tir (1925-2008). Deneysel çalışmalar yapan Rauschenberg, 1951 yılında yaptığı Beyaz Boyamalar serisinde, yan yana veya farklı yerlere asılmış ve sadece beyaza boyanmış yedi tuvalden oluşmaktadır. Sanatçıya göre bu yapıtlar, sergide dolaşan insanların tuvallere düşen gölgeleriyle, aslında yaşadığımız hayatı yansıtmaktadır. Böylece bu yapıtlar basit birer sanat ürünü olmaktan çıkmakta ve hayatı yansıtan hareketli çalışmalara dönüşmektedir. Eser hiçbir zaman aynı kalmamakta, tuvalin üzerine düşen gölgeler her zaman farklılaşmaktadır. Gölgelerin değişimi, eserde değişime neden olmaktadır. Diğer yandan kavramsal sanat, nesneye ve dilbilimine bağlı iki kolda ele alınmaktadır. Dile dayalı saf kavramsal sanatın savunucularından Joseph Kosuth'un amacı sanatını İngiliz çözümsel/dilsel felsefeye bağlamaktır. Aynı zamanda estetik hazzı dışlayan kavramsal sanatçılardan Joseph Kosuth dil yoksa sanatta yok demektedir. Küratörlüğünü yaptığı Modern Sanat Müzesi'nde gerçekleşen Information adlı sergide, bu göndermelerle ürettiği Bir ve Üç Sandalye isimli çalışmasını sergilemiştir. Çalışmasında nesnenin kendini, aynı boyuttaki fotoğrafını ve nesnenin tanımını vererek, görsel algıdan dile, dilden kavrama uzanan süreci işlemektedir. Yani çalışmasında Gerçek, taklit, kopya ve temsil sorgulamasını yapmaktadır. Böylelikle kavramsal sanat ile birlikte gerçeklik algısının da sorgulandığını söylemek mümkündür. Margitte'nin İmgelerin İhaneti eseri ile açtığı yolu, Kosuth Bir ve Üç Sandalye çalışmasıyla devam etmektedir. İki esere de bakıldığında temsil kavramının farklı yaklaşımlarla ele alındığı görülmektedir. İki sanatçı da, pipo resminin veya sandalye çalışmasının gerçek değil, gerçeğin bir temsili olduğunu izleyiciye sunmaktadır. Bir diğer kavramsal sanatçılardan Filistin doğumlu Mona Hatoum (1952-...), performans sanatından enstalasyona, video sanatı, fotoğraf ve heykel gibi pek çok alanda eserler üretmektedir. Eserlerinin genelde seyirciyi huzursuz ettiğini söylemek mümkündür. Eserlerinde tanıdık olanın groteskleştiğini, grotesk olanın ise tanıdık olmaya başladığını söylemek mümkündür. Hatoum'un eserleri genellikle insan bedenini konu almakta ve izleyicinin duygularını ortaya çıkarmaktadır. Bazen şiddet duygusunu da uyandıran eserler üretmektedir. Yabancı Organlar Mona Hatoum'un en bilinen eserleri arasında olmaktadır. Kendi organlarının endoskopik görüntüleri ve seslerini izleyiciye sunmaktadır. Silindirik bir hücrenin zemininde, sanat tarihindeki en sıra dışı kişisel portrelerden birini yansıtmaktadır. Silindirin neredeyse klostrofobik darlığına adım attığında, izleyici ilk önce yüksek belirsiz sesler duymaktadır ve insan vücudunun içerisine giren bir kamera tarafından her şey büyütülerek, izleyiciye aşina organlar sunulmaktadır. Solunum, kalp atışı ve iç organların tıkanması, vücudun içinde olma hissinin huzursuzluğunu arttırmaktadır. İnsanın içerisinde yaşattığı sistemi görünür hale getirerek aslında sanatçı sindirim sisteminin nasıl çalıştığını bize sunmaktadır. Boltanski ışık ve gölgenin karşıtlığına rağmen fotoğraf yüzeyinde bu zıtlığın birbirini var edişine dikkat çekmektedir. Yani post modern süreçte kavramlara karşı gelişen ilgi, beraberinde biçim arayışı yerine biçimsizlik arayışını doğurmaktadır. Kavramsal sanatta temel nokta kavram ve düşünce olmasından dolayı, sanatsal üretim şekli daha çok biçimsel metinler üzerinden kendini göstermekte, her biçim ve malzeme sanatın aracı olmaktadır. 1960'lardan itibaren özellikle performans, hazır-yapım sanatı gelişmektedir. 1960 ve 1970'lere ait bir akım gibi görünse de etkisi kendisinden sonraki birçok sanat biçimi üzerinde devam etmektedir. Fluxusla başlayan kavramsal sanat daha sonra performans sanatı, arazi sanatı, yoksul sanatı vs. gibi isimler altında yapılan çalışmalarda yansıma bulmaktadır. Bazı kavramsal sanat eserleri atık, buluntu nesneler, karalamalar, yazılı ifadeler veya kılavuzlardan oluştuğu gibi fotoğraf, film ve video da kullanılan gereçler arasındadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/aklimizda-istanbulu-canlandiran-ezgiler", "text": "Kimi için bir hedef, kimi için bir aşk. Kimi için koca bir hengame, kimi için vazgeçilemez bir dayanak. Çoğumuz için de tarifi olamayacak bir tutku olan şehir: İstanbul. Sokakları, meydanları, birçok manzarası, tarihi ve kendine has kültürü ile görülmeye, gezilmeye doyulmayacak; şairin de dediği gibi koca bir yedi tepeli şehir. Alt alta yazmaya başlasak sonu gelemeyecek kadar çoktur belki fakat içinde İstanbul olan, İstanbul kokulu, pandemi sürecinde İstanbul sokaklarına çıkmadan bize İstanbul'u gezdirecek şarkıları siz Gazete Sanat okuyucuları için derledim. Fikret Kızılok'un en önemli ve dinlemesi en keyifli olan albümlerinden birisi. Her biri birbirinden güzel eserler ve eserlerin her biri Gazi Mustafa Kemal'in ağzından anlatılan sözlerden oluşuyor. Sözleri Vedat Türkali'ye, bestesi ise Onur Akın'a ait olan bu eseri dinlerken İstanbul'un size gör kırptığını hissedebilirsiniz. Sözleri Mehmet Erbulan'a, bestesi ise Erol Sayan'a ait bu şarkıyı seslendirenler arasında Emel Sayın ve Güneri Tecer gibi isimler var. Şarkı eski aşkları, İstanbul'da bıraktığımız duygularımızı hatırlatabiliyor. Münir Nurettin Selçuk'un en ünlü eserlerinden birisi olan Kalamış'ın sözleri Behçet Kemal Çağlar'a ait. En çarpıcı sözlerinden olan İstanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar dizesi ise her şeyi özetlemeye yetecek düzeyde. Listedeki ilk şarkı İstanbul'un uzağında olduğumuz zamanlarda özlemimizi kamçılasa da yüzümüzü gülümsetmeye yetiyor. Gözümüzü kapatıp dinlerken İstanbul'da süzülüyoruz adeta. Şarkı dinlenmeye başlandığı anda insanın hemen İstanbul'a kaçası geliyor. Şarkı Emel Müftüoğlu'nun Faka Bastın albümünden. Sözleri ise Sanar Yurdatapan'a ait. Sözleri Sezen Aksu'ya, bestesi ise Fakir Atakoğlu'na ait şarkıyı seslendiren sanatçımız hepimizin tanıdığı Levent Yüksel. İstanbul'u anlatan eşsiz şarkılardan birisi. Şarkı adeta iki kültürü işliyor. 2 kıtanın birleştiği şehirde 2 ayrı kıtanın sentezi yapılarak yorumlanmış. Kargo grubunun en bilinen, özellikle nakaratı hafızalarımıza kazınan şarkılarından. Ezginin Günlüğü grubunun çok kıymetli şarkılarından birisi: İstanbul. Hani taş toprağın altın İstanbul dizesi ile İstanbul pişmanlıklarını hatırlatmakla birlikte eski Türk filmlerinde sıkça gördüğümüz büyük umut İstanbul motifini de buruk bir tebessüm ile bize anımsatabiliyor. Bulutsuzluk Özlemi'nin sevilen ve her daim dinlenen şarkılarından birisidir İstanblues. Mükemmel müziğin mükemmel sözler ile birleştiği kıymetli şarkılardan birisi. MFÖ grubuna ait, kimimizin yolda yürürken yere bir damla yağmur damlası düşmesi ile istemsizce içinden mırıldanmaya başladığı bu şarkı, söylendiği gibi gözlerimizi dolu dolu yapacak bir etki bırakabiliyor. Daha ilk saniyelerinden İstanbul bize göz kırpmaya başlıyor. Teoman'ın en bilinen şarkılarından birisi. Hepimizin kulaklarının aşina olduğu Üsküdar'a Gider İken şarkısının, yolu bir gün İstanbul'a düşün Eartha Kitt tarafından ilginç ve çok zarif yorumu. Bu şarkıyı Türkiye'de çalıştığı sıralar ezberlemiş ve Amerika'da seslendirerek iyi bir çıkış yakalamıştır. İstanbul ve İstanbul Şarkıları ile kalın.."} {"url": "https://gazetesanat.com/aklini-yitirmis-bir-ressam-richard-dadd", "text": "Richard Dadd'ın öyküsü mutlu başlar: Soylu bir ailenin resme yetenekli oğlu. Yediği önünde yemediği ardında. Yeteneği küçük yaşlarda keşfedilmiş, hemen özel öğrenime yönlendirilmiş, soylu bir sanatçı olması için proje haline getirilmiş bir çocuk. Sanat camiasına kabulü kolay olmuş Dadd 25 yaşındayken, Doğuya yolculuğa çıkar. Şairlerin, kendisi gibi ressamların yarattığı Doğu mevhumu sanatçıyı besleyecek, onu birkaç derece öne taşıyacak bir masal diyarıdır çünkü. Kültürün beşiği saydığı Yunanistan'ı geçer, bizim topraklarda dolaşır, Ege ve Akdeniz kıyıları üzerinden Mısır'a dek iner. Yol üzerinde, Milas dolaylarında bir kervansarayı resmettiği tablosu bilinen eserlerindendir. 1842 Aralık ayında, yolculuğun son durağı Mısır'da hastalığının belirtileri ilk kez açığa vurur. Yolculuk arkadaşları güneş çarpması der geçerler ama Dadd, içinde Mısır Tanrısı Osiris'in ruhunu taşıdığını iddia etmeye başlamıştır. Dadd bir erginlenme töreni peşine düşüp çıktığı yolda, zihinsel işleyişinin başka boyuta geçmesine ulaşmıştır. Aklının sınırları ile masal diyarının çizgileri birbirine geçip silikleşmiştir bir kere. Dadd, gittiği o yerden geri dönmeyi başaramayacaktır. İngiltere'ye döndüğünde toparlanmak şöyle dursun, durumu kötüleşir. 1843 Ağustosunda babasını, babası değil Şeytan olduğu gerekçesiyle öldürür. Yine de yaptığının bir cezası olduğunu bilecek durumdadır, soluğu Fransa'da alır. Ne var ki, orada da birlikte yolculuk ettiği birinin boğazını usturayla kesmeye kalkınca yakayı ele verir. Akıl hastalığının işleyiş süreçleri ve sanatsal üretimle ilişkisini incelemek için Dadd bulunmaz nimettir. Toplumdan yalıtılmış haldedir, çevresi tıp camiası tarafından kuşatılmıştır ama görece özgürdür: Paleti ve boyaları verilmiş, gönlünce resmetmeye teşvik edilmiştir. Yaşadığı çağda kendisiyle aynı dertten mustarip hastalara reva görülen canavarca muameleyle kıyaslandığında, atölyesinde huzur içinde çalışan bir sanatçı yaşamı sürmektedir. Bu sıralarda, yani 1850li yılların ortalarında çekilmiş bir fotoğrafı çok ünlüdür: Fotoğraf sanatının erken örneklerinden biri olmasının yanı sıra, bir akıl hastasının tarihte bilinen ilk fotoğraflanışıdır üstelik bir sanatçı olarak, hatta sanatını icra ederken! Dadd, akıl hastanesinde 1886'ya dek yaşar, 68 yaşında hayatını kaybeder. Onun sayesinde paranoid şizofreniye dair pek çok bilgi edinilir. Hasta yıllarında yaptığı tablolar, günümüzde hala inceleniyor: hem resim sanatı hem de ruhbilimsel açıdan. Onun tablolarından birine yakından bakmayı da sonraki yazıya bırakalım."} {"url": "https://gazetesanat.com/akm-cam-sanatini-sanatseverlerle-bulusturuyor-uyum-ve-denge-cam-isikla-yasar", "text": "Antik dönemden günümüze insanlığın en temel ihtiyaçlarını karşılamada ve süs eşyası üretiminde kullanılan cam, günümüzde çok farklı formlarda hayatımızdaki hükmünü sürdürmeye devam ediyor. Tamamen camdan yapılmış bireysel sanat eserlerini ifade eden Cam Sanatı, sanat severlere farklı tekniklerle işlenerek özgün formlar kazanan geniş bir yelpaze sunuyor. Birleşmiş Milletler 2022 yılını Uluslararası Cam Yılı ilan etti. Aynı zamanda ülkemizde cam ile ilgili çalışmaların merkezi olmak, insanların cama dokunmasını ve camı sevmesine aracı olmak, camın ülkemizde kabul gören temel sanat dallarından biri olmasını sağlamak amacıyla kurulan Cam Ocağı Vakfı'nın kuruluşunun da bu yıl 20. yılı. İstanbul'un en önemli sanat merkezlerinin başında gelen Atatürk Kültür Merkezi de bu kapsamda Kültür ve Turizm Bakanlığı destekleriyle Cam Ocağı Vakfı ile iş birliği yaparak bugüne kadar düzenlenmiş en kapsamlı cam sanatı sergilerinden olan Uyum ve Denge: Cam Işıkla Yaşar sergisine ev sahipliği yapıyor. 3 Aralık Cumartesi günü Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Sayın Özgül Özkan Yavuz'un katılımıyla ziyaretçilere kapılarını açan serginin küratörlüğünü Seda Yavuz üstleniyor. Seda Yavuz'un Türkiye'de cam sanatının en büyük destekçilerinden olan Cam Ocağı Vakfı'nın 2.300 parçayı aşan koleksiyonundan titizlikle seçtiği eserlerden oluşan sergide izleyiciler cam üretim aşamalarından, camın sanatla olan ilişkisine uzanan süreç ve eserleri farklı formlar üzerinden keşfetme şansı yakalıyor. Bugüne kadar düzenlenmiş en dikkat çekici cam sanatı sergilerinden olan Uyum ve Denge: Cam Işıkla Yaşar 25 Aralık'a kadar AKM Galeride ziyarete açık. Uyum ve Denge: Cam Işıkla Yaşara dair merak ettiklerimizi Küratör Seda Yavuz'dan dinledik. 2022 yılı Uluslararası Cam Komisyonu, Cam Topluluğu Dernekleri ve ICOM-Glass tarafından Birleşmiş Milletler Uluslararası Cam yılı olarak belirlendi. Aynı zamanda ülkemizde özel bir girişim olarak karşımıza çıkan Cam Ocağı Vakfı'nın kuruluşunun da bu sene 20. yılı. Cam Ocağı Vakfı, ulusal ve uluslararası düzeyde eğitim ve öğretimle Türkiye'de cam sanatının en büyük destekçilerinden. Bir taraftan da çok geniş bir koleksiyona sahip olan Cam Ocağı Vakfı, geleneksel ve çağdaş teknikler kullanan cam sanatçılarının buluştukları bir alan aynı zamanda. Hem Cam Ocağı Vakfı'nın 20. yılını doldurması hem de Birleşmiş Milletler'in Uluslararası Cam Yılı ilan etmesi dolayısıyla cam sanatının tarihini, camın sanatla olan bağını, gelişimini ve sonuçlarını aktarmak üzere geniş ve kapsamlı bir sergi gerçekleştirerek sanatseverleri, cam sanatı deneyimiyle buluşturmayı arzuladık. Sergi, AKM Galerinin konumu ve boyutuyla çok uyumlu oldu. Sergimizde amaçladığımız iki yön var; bir taraftan cam sanatıyla ilgili bilgi kazandırmayı hedeflerken bir taraftan da izleyiciyi camın ışıklı ve renkli dünyasında düşünsel bir deneyime katmak. Cam hayatımızda en çok yer alan kullanım malzemelerinin hammaddesi olmasının ötesinde Cam Ocağı Vakfı'nın koleksiyonunda yer alan eserlerde görüleceği gibi farklı olanaklarla dönüşen bir materyal. Sergide bu olanakların klasik kullanımlarından örneklerin yanı sıra şaşırtıcı kullanım alanlarına da odaklandım. İzleyicinin, yansıma, şeffaflık, kırılganlık ve en önemlisi ışık oyunlarıyla bezeli bir sergiye tanıklık etmesini hedefledim. Yaklaşık 2.300 parçadan oluşan koleksiyondan bir sergi seçkisi oluşturmak için öncelikle tekniğe ilişkin kategorilerde ayrımlar yaptık. Temel sınıflandırmayı; sıcak cam üfleme, alevle şekillendirme, kuma döküm, füzyon, kalıpla şekillendirme, ve boncuk olarak belirledik. Ayrıca aile yadigarı bir atölye de var; 'mine atölyesi'. Vakfın kurucusu Yılmaz Yalçınkaya'nın kayınvalidesi Nuran Somuncuoğlu, Türkiye'deki ilk mine sanatçılarından. Atölyede Nuran Hanım'ın mine eserlerinin yanı sıra çağdaş mine teknikleriyle üretilmiş eserler de bulunmakta. Sonrasında da bu tekniklerin zaman zaman birlikte kullanıldığı zaman zaman da teknikleri dönüştürerek yapılan eserleri sergiye dahil etmeye özen gösterdim. Bir nesneyi sanat yapan nedir? sorusuyla yola çıktığımız sergimiz, ziyaretçileri 20. yüzyıl itibarıyla zanaatın bir nesnesi olmaktan çıkıp sanatın öznesi olmaya başlayan cam malzemesine farklı bir gözle bakmaya davet ediyor. Işık ve yansımanın yanı sıra opak heykelsi formlar malzemeye dair şaşkınlık yaratıyor. Ziyaretçiler, özetle camın çok yönlü bir sanat olduğunu keşfedecekler. Işık, yansıma ve rengin ön plana çıktığı Uyum ve Denge: Cam Işıkla Yaşar sergimizde, yerli ve yabancı olmak üzere toplam 64 sanatçımızın işleri yer alıyor. Cam sanatına ilgi duyanlar için 23 Aralık Cuma günü, saat 17:00'da AKM Kütüphanesinde Prof. Dr. Mustafa Ağatekin, ''Dünyada ve Türkiye'de camın sanat alanı içindeki gelişimi'' isimli bir söyleşiyle sanatseverlerle buluşacak. Prof. Dr. Mustafa Ağatekin söyleşisinde, hem Türkiye'de hem de dünyada gelişen sanatta camın rolünü, tarihini, dönüşümünü ve camın sanatla olan bağını sanatseverlere aktaracak."} {"url": "https://gazetesanat.com/aktris-sevtap-capanin-ilk-kitabi-peri-kiz-muzikali-sozcuklere-dans-ettiriyor", "text": "Yılların sahne deneyimine sahip Sevtap Çapan'ın fantastik çocuk müzikali türündeki ilk kitabı, Peri Kız Müzikali adıyla Pozitif Yayınları tarafından yayımlandı. Dünya ile Periler Diyarı Faylınn arasında bir köprü kuran kitap, Dünya, İyilik Irmağı ve Kara Mağara'ya doğru çıkılan ezgisel yolculuklarla iki bölümden oluşuyor. Usta işi bir anlatımla, yüksek bir ritimle ele alınan kitap, iyilik ve kötülük kavramlarını irdelerken, kötüyü de iyiyi sunduğu aynı açıklıkla gözler önüne seriyor. Okuyucuya ikisi arasında bir seçme şansı olduğunu söyleyerek farklı bir bakış açısı sunuyor. İşte o zaman bir ezgiyle sözcükler dans ediyor, sihirli yolculuk başlıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/akustikhane-recordsun-calistigi-ilk-sanatci-belizin-hate-to-love-you-adli-sarkisi-muzikseverlerle-bulustu", "text": "Televizyonda ve dijital platformda yaptığı yayınlarla pek çok ilke imza atan Akustikhane, yeni bir müzik yapım şirketi kurdu. Daha önce hiç duyulmamış müzisyenlerle çalışarak, ilk albümlerini yapmayı amaçlayan Akustikhane Records'un ilk sanatçısı Beliz'in Hate to Love You adlı şarkısı dijital müzik platformlarında yayınlandı. Farklı bir vizyon ve bir çatı müzik platformu markası kimliği ile müzikseverleri heyecan verici serüvenlere çıkaran Akustikhane, son dönemde devreye aldığı yeniliklerin arasına müzik yapım şirketi Akustikhane Records'u da ekledi. Akustikhane Records, yarınlara daha fazla yeni isim bırakmak adına daha önce hiçbir kaydı olmayan yetenekli müzisyenlerle bir araya gelerek stüdyo albümleri yayınlıyor. Akustikhane'nin yeni isimler keşfetme hedefiyle Instagram üzerinde düzenlediği yarışmaya katılan genç müzisyen Beliz, Akustikhane Records'un da çıkış sanatçısı oldu. Beliz'in Akustikhane'nin yarışmasında söylediği Hate to Love You adlı şarkı, Cüneyt Yamaner'in aranjesiyle yeniden hayat buldu. Pop-rock türünde yağmurlu bir hisse sahip olan şarkı, Beliz'in kendine has vokaliyle soul esintileri de taşıyan zamansız bir eser duygusu yaratıyor. Hate to Love You, tüm dijital platformlarda müzikseverlerle buluşuyor. 27 yaşındaki Beliz'in müzikle ilişkisi çocukluk yıllarında başladı. Önce okul korosuna katılarak, daha sonra ilk gitarını alarak kendini geliştirdi. İlerleyen dönemlerde, Türkiye'nin sayılı luthierlerinden İsmail Dalgın'ın gitar yapım atölyesinde çıraklık yaptı. Atölyede birçok değerli sanatçıyla tanışma fırsatı bulan Beliz, her birinin müziğinden etkilenerek kendi çizgisini bulma çabasına girişti. İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nde eğitimini tamamlayan Beliz, mezuniyetinin ardından kendini tamamen müziğe adadı. Eş zamanlı olarak yolları Akustikhane ile birleşti ve bu iş birliği sonucu ilk teklisi Hate to Love You dinleyicileriyle buluştu. Türkiye'nin 1. dünyanın 6. en çok izlenen canlı müzik kanalı Akustikhane'nin, 11 yıl önce bir televizyon programı olarak başlayan hikayesi dijital dünyada tüm hızıyla devam ediyor. Türkiye'de akustik canlı performans trendini başlatan ve sevdiren Akustikhane, 10 sezon boyunca yayınlanan 120 bölümde 350'den fazla sanatçıyı ağırladı. Dijital dünyada da yoğun olarak izlenen Akustikhane, Youtube kanalında 22 Ekim 2010 31 Ocak 2021 tarihleri arasında 401.8 milyon görüntüleme ve 19.6 milyon saat izlenme süresine ulaştı. Akustikhane yayınları, 2021'de de her ay ortalama 5 milyondan fazla görüntüleme elde ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/alberto-manguelden-efsanevi-yaratiklar", "text": "Edebiyatseverlerin Hayali Yerler Sözlüğü, Okumanın Tarihi ve Geceleyin Kütüphane gibi kitaplarıyla tanıdığı Alberto Manguel, yeni kitabı Efsanevi Yaratıklar'da okurlarını dinler tarihinden, mitolojiden, edebiyattan ve popüler kültürden karakterlerle dolu bir gezintiye çıkarıyor. Bu kişisel koleksiyonda Drakula ile Kırmızı Başlıklı Kız, Sinbad ilr Kaptan Nemo, Şeytan ile Superman, Karagöz ve Hacivat ile Quasimodo yan yana geliyor. Ortak insanlık mirasımızın en kıymetli parçalarından birinin, hikayelerin coğrafyasında ikamet eden onlarca efsanevi yaratıkın, can buldukları kitap ve efsanelerden dışarıya taşıp başka kılıklarda yaşamayı nasıl sürdürdüklerini, dünya hakkında her çağda yeni şeyler söylemeyi nasıl başardıklarını Manguel'in kılı kırk yaran, yaratıcı, oyunbaz yorumları ve eğlenceli çizimleri eşliğinde keşfetmek kitapseverler için gerçek bir ayrıcalık niteliğinde."} {"url": "https://gazetesanat.com/alev-ebuzziya-siesbyenin-arterde-devam-eden-tekerrur-baslikli-sergisinin-kitabi-yayimlandi", "text": "Alev Ebüzziya Siesbye'nin, çağdaş sanat müzesi Arter'de devam eden Tekerrür başlıklı kişisel sergisi sanatçının son dönemde ürettiği yeni yapıtlarını bir araya getiriyor. Seramik sanatçısı Siesbye'nin tekrar kavramından yola çıkarak ve tek bir malzemeye, yönteme ve biçime odaklanarak gerçekleştirdiği üretimin yeni bir bağlamda sunulduğu sergiye, Arter Yayınları aracılığıyla okurlarla buluşan bir kitap da eşlik ediyor. Sergiyle aynı adı taşıyan kitapta Abidin Dino, Nermin Kura, Ali Kayaalp gibi isimlerin metinlerinin yanı sıra sanatçının arşiv fotoğrafları da yer alıyor. Alev Ebüzziya Siesbye'nin Tekerrür başlıklı kişisel sergisi, sanatçının renk, şekil ve boyut farklarından uzaklaşarak bu sergi için özel olarak ürettiği yüksek pişirimli çanaklardan oluşuyor. Arter ekibinden serginin küratörü Eda Berkmen ile Süreyyya Evren'in birlikte hazırladığı, sergiyle aynı başlığı taşıyan kitabın tasarımını Ayşe Bozkurt üstleniyor. Sanatçının 2019 yılında ürettiği siyah, gri ve lapis mavisi çanaklardan oluşan serginin yayını, Eda Berkmen'in Başlangıçta başlıklı yazısıyla açılıyor. Kitap ayrıca akademisyen ve seramik sanatçısı Nermin Kura'nın, Alev Ebüzziya Siesbye'nin pratiği üzerine kaleme aldığı yazısını da okurla buluşturuyor. Kitapta, sanat tarihçisi Ali Kayaalp'in sanatçının eserlerinin işlev, temas, renk gibi forma dair özelliklerini işlediği yazısının yanında yazar ve sanatçı Abidin Dino'nun 1982 yılında kaleme aldığı bir metin de yer alıyor. Kitaba Hadiye Cangökçe ve flufoto'dan Barış Aras ve Elif Çakırlar tarafından çekilen fotoğrafların yanı sıra sanatçının arşiv fotoğrafları da eşlik ediyor. Alev Ebüzziya Siesbye: Tekerrür başlıklı kitabı, Arter Kitabevi'nden satın alabilir veya kitabevi@arter. org. tr e-posta adresi üzerinden sipariş edebilirsiniz. Pazartesi hariç her gün 11.00 17.00 saatleri arasında ücretsiz ziyaret edilebilen Arter Kütüphanesi'nde kitabın sayfaları karıştırılabilir! Alev Ebüzziya Siesbye'nin 7 Mart 2021 tarihine kadar Arter'de ziyarete açık olan Tekerrür başlıklı kişisel sergisi, ağırlıklı olarak siyah ve grinin tonlarında sırlanmış, büyük boyutlu çanaklardan oluşmakta. Yuvarlak şişkin karınlı, yayvan ve alçak, dar ve uzun gibi farklı formlardaki yapıtlar, sergide biçimlerindeki benzerliklere göre 5 grup halinde sunuluyor. Sanatçı, bu yapıtlarında renk çeşitliliğini devreye sokmadığı gibi çanakların süslemelerini de en aza indirgiyor. Çanakların genellikle ağız bölümüne ya da hemen altına yerleştirilen yatay çizgiler dışında çoğunlukla başka bir detaya yer vermeyen Siesbye, bu sergi için gerçekleştirdiği üretimde kendini iyice sınırlandırarak, tekrar eden formlar arasındaki nüansların keşfini izleyiciye bırakıyor. Tekerrür sergisinde, siyah ve gri tondaki çanakların hakimiyetini bir niş içerisine yerleşen, avuç içine sığacak kadar küçük, koyu tonlarda sırlanmış mavi çanaklar kırıyor. Uzaktan, bir porteye yazılmış notaları andıran bu küçük çanaklar, bir yandan tekrar ve fark arasındaki ince çizgiyi daha da belirgin kılarken, diğer yandan sanatçının üretim sürecini yankılayan görsel bir ritim ortaya koyuyor. Sergi ismini, Soren Kierkegaard'ın 1843 yılında yayımlanan Tekerrür başlıklı kitabından ödünç alıyor. Kitapta izi sürülen Tekerrür mümkün müdür, ne öneme sahiptir ve bir şey tekrar ettiğinde kendisinden bir şey kaybeder mi yoksa kazanır mı? soruları, Alev Ebüzziya Siesbye'nin neredeyse altmış yıla yayılan pratiğinin prensiplerini anlamak için bir anahtar işlevi görüyor. Tekerrür sergisinde Alev Ebüzziya Siesbye, basit görülebilecek bir formun en iyi örneğini yapma arayışındaki adanmışlığı ve sürecinin özüne yerleşen, çalışmalarındaki dürüstlüğün kaynağı olan kuşkuyu bir arada sunuyor. Bir ömür boyu, her gün biraz daha iyisi hedeflenerek, sayısız kez tekrar eden hareket ve ritimlerin sonucunda ortaya çıkan bu zamansız çanaklar, tekrarlamanın imkansızlığını ve getirdiği dönüşümü görünür kılıyor; boyutlarından bağımsız, anıtsal bir varlık göstererek yoğunluk ve genişlik, sağlamlık ve kırılganlık, şiddet ve dinginlik gibi karşıtlıklar arasındaki hassas dengeyi cisimleştiriyorlar. Alev Ebüzziya Siesbye'nin güzellik, uyum ve dengenin evrenselliğini, gündelik ve kadim bir nesnede buluşturan yapıtları kavramsal araştırmaların önceliklendirildiği, çok çeşitli malzeme ve tekniklerle yapılan denemelerin yaygın olduğu çağdaş sanat alanında göz ardı edilen bir değerler bütününe de dikkatleri çekiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/alfred-hitchcock-sinemasi-ile-tanismak", "text": "Alfred Hitchcock'un film dünyasına girmek çok kolaydır. Film anlatımındaki ustalığını, tematik takıntılarıyla birleştirerek, filmlerini hem kolay tüketilebilir hem de sofistike bir hale getirmiştir. Film tarihinin en uzun ve en yoğun geçen kariyerlerinden birine sahiptir. Yani eğer Hitchcock sinemasına hayransanız, film tarihinin diğer büyük yönetmenlerinden daha fazla keşfedilecek şey var demektir. Birçoğu şaheser olarak nitelendirilen, göz kamaştırıcı 56 uzun metrajlı film yönetti, daha fazla uzatmadan muhteşem kariyerine irdelemeye başlayalım. Leytonstone'da doğan Alfred Hitchcock, 1920 yılında, daha önce katip ve ressam olarak çalıştıktan sonra bir film şirketi için yazar olarak çalışmaya başladı. Hitchcock, sanat yönetmeni de dahil olmak üzere çeşitli rollerde çalıştı. Hatta Almanya'da, Alman Ekspresyonizminin zirvesinde, Fritz Lang ve FW Murnau'nun filmlerine hayran kalır, kısa bir süre onlar için bile çalışır. Hatta bu yüzden filmlerinin çoğunda, onlara eşsiz bir lezzet veren Ekspresyonist soyutlamanın ipuçlarını görmek mümkündür. 1920'lerde Hitchcock, ilk olarak ortak ve eşi olacak olan yetenekli film editörü Alma Reville ile tanıştı. Daha o dönemlerde yaptığı iki film çalışmasında, yönetmenin önümüzdeki otuz yıl boyunca tekrar tekrar ele alacağı sapık röntgencilik temaları mevcuttu. 1926'da, üçüncü filmi The Lodger: A Story of the London Fog ile birlikte, Hitchcock sinema sahnesine geldiğini gerçekten ilan eder. Ripper cinayetlerinden esinlenilen filmde, Hitchcock, sarışın kadınlarla rahatsız edici cazibelerinin yanı sıra yanlışlıkla suçlanan adamların hikayelerine izleyiciler getirmeyi başarır. Titular lodger, yanlışlıkla bir seri katil olarak saptanır ve daha sonra bir mafya tarafından film boyu yakalanmaya çalışılır. Lodger, Hitchcock'un hikayelerini görüntülerle anlatmasına izin veren bir karakter olmayı başardı. Sessiz dönem boyunca bu yeteneğini iyice geliştirerek sonraki Hollywood çalışmalarında çok daha başarılı oldu. 1928'de Hitchcock, İngiltere'nin ilk sesli filmi olan Blackmail'i yönetti. Genç ve güzel bir kız olan Alice, bir lokantada yakışıklı ve iyi giyinmiş bir yabancıyla flört ettikten sonra, Scotland Yard detektif olan sevgilisi Frank ile tartışır ve yabancının kolunda oradan ayrılır. Adam, Alice'i resim stüdyosuna davet eder ve o da bu daveti kabul eder. Adam, stüdyoda Alice'e tecavüz etmeye kalkınca, kendini korumaya çalışan Alice ressamı öldürür. Aynı gece Alice'i binadan çıkarken gören birisi, Alice ve dedektif Frank'e santaj yapar ancak yabancı adam, tanık iken birden nasıl olduğunu anlamaz ve sanık durumuna düşer. Paradoksal olarak, Hitchcock'un son sessizliğidir. Bunun nedeni, filmin çekildikten sonra konuşturulan bir resme dönüştürülmesidir, diyalog üzerine yazılmıştır. Bu sessiz filmlerin sonunu müjdeledi ve tartışmasız ki başarılı oldu. 30'lar Hitchcock'a hem başarı hem de başarısızlık getirdi. Bir yandan, ilk klasiği olan, The 39 Steps filmini yaptı. Benzersiz Macar aktör Peter Lorre'nin oynadığı The Man Who Knew Too Much yaptı. Ancak bir yandan, 1934'te Waltzes from Vienna ve 1939'da Jamaica Inn gibi unutulan filmler de yaptı. Birinci film, Hitchcock'un müzik türleri üzerine ilk denemesiydi. Buna rağmen, Waltzes from Vienna, Hitchcock için önemli bir kilometre taşını temsil ediyor. Film ve müzik arasındaki yeni ilişkiyi araştırıyordu. Ses çağı film yapımcılarına müzik kontrolü sağlamıştı. Daha sonra müziği ihmal etmemek, teslim olmak... Film yapımında ilerleme şansı... olduğunu söylerdi. Gerçekten de müzik Hitchcock'un filmlerinde etkili olmuştur. 1930'larda Hitchcock İngiltere'nin en iyi yönetmenlerinden biri olarak kabul edildi. Film endüstrisinde yükselişinin zirvesi olabilecek başka bir dünyada, ancak tarihin farklı fikirleri vardı. 1939'da Hitchcock, Gone with the Wind filmiyle müthiş bir sükse gerçekleştirdi ve Amerikalı ünlü film yapımcısı David O. Selznick ile Hollywood sözleşmesi imzaladı. Hitchcock, Amerikalı yazar Daphne Du Maurier'in romanı Rebecca'nın bir uyarlamasını yönetecekti. İngiltere'yi Hollywood için terk etti. En İyi Film dalında Oscar kazanan Rebecca, Hitchcock için tatlı bir filmdi. O ve Selznick filmin yapımı boyunca çatışmışlardı, neredeyse hiçbir konuda aynı fikirde değillerdi. Hitchcock, çekiminde ekonomikti, ancak Selznick her ihtimale karşı çok sayıda yedek çekim yapmak istiyotrdu. İngilizler komik anlar isterken Amerikalılar böyle bir mizahı kaba bulmuşlardı. Her şeye rağmen Rebecca, 1940'ların Hollywood klasiğidir. Son derece gotiktir, sadece ilk karısını öldürmüş olabileceğini öğrenmek için zengin bir dulla evlenen genç bir kadının hikayesini anlatır. Daha da kötüsü, ölü kadına takıntılı olan adamın hizmetçisi Bayan Danvers tarafından işkence görür. Danvers'ın üslubunda homoerotik bir alt ton var. Eşcinsel bir alt metin, Hitchcock'un sonraki filmlerinde, özellikle de Rope filminde sık sık yeniden ortaya çıkar. Hitchcock, 1940'larda Hollywood'da kendini sürekli zorlayan bir sanatçı olarak büyümeye devam etti. Daha sonra Salvador Dali tarafından tasarlanan bir sürrealist rüya dizisi ekledi çalışmalarına. Daha iyisine ulaşmak için bir dizi deneyler gerçekleştirmiştir. Sinema tarihinin en janti katillerini gördüğümüz The Rope, Alfred Hitchcock'un ilk renkli filmi olmasının yanında tek mekanda geçmesi ve izlerken tırnak yedirmesi özellikleriyle de bilinir. Diğer bir önemli özelliği ise neredeyse hiç ara verilmeden çekilmiş olmasıdır. Makarada film değişmesi gerektiğinde kamera koyu renkli objelere odaklanır, bu sırada yeni makara takılır. Kamera hareket ederken bir yandan set görevlileri sessizce eşyaların yerini değiştirir. Hitchcock'un Strangers on a Train, I Confess, Dial M for Murder, To Catch a Thief, The Trouble with Harry, The Wrong Man ve The Man Who Knew Too Much filmleri birbirini tamamlayan ortak temalara sahiptir, ancak hepsinin kendine özgü lezzetleri vardır. 50'li yılların en ünlü üç filmi, Northy by Northwest, Cary Grant'in oynadığı ve Jimmy Stewart'ın oynadığı Rear Window ve Vertigo'dur. Northwest by North, mükemmel bir Soğuk Savaş gerilimidir. Cary Grant'in komedi yeteneklerinin yanı sıra aşırı çekiciliğini tam olarak kullanıyor. Ve o dönemde Bond filmlerinden çok daha fazla konuşuluyor. Kameranın bakış açısını Jimmy Stewart'ın dairesiyle sınırlandıran Rear Window, Hitchcock'un Lifeboat ve Rope sınırlamasına geri döndüğünü gösterir. Ana karakter komşularını gözetler ve bir cinayete tanık olur. Rear Window, perspektifini asla terk etmeyerek izleyiciyi Stewart'ın röntgenciliğinde suç ortağı haline getirir. Ahlaki bir huzursuzluk yaratır. Stewart'ın karakterinin ne kadar müdahaleci olduğunu bilmemize rağmen, bundan sonra ne olacağını da görmek isteriz. Bu filmde adil olmak neredeyse imkansızdır ve sadece François Truffaut'un Hitchcock'la yaptığı röportaj ile bir şeylerin sonucuna varılabilir. Röportaj hakkında bilgi edinmek için burayı tıklayabilirsiniz. Stewart, 1958'de Vertigo için son kez bir Hitchcock filminde rol alır. Bu, Citizen Kane'in 50 yıllık saltanatını Sight ve Sound Dergisinin prestijli anketinde bir numaralı film olarak sona erdiren filmdir. Emekli, baş dönmesi çeken bir dedektif, karısını takip etmek için bir üniversite tanıdığı tarafından işe alınır. Dedektif bu gizemli, güzel kadını takip ederken yavaşça ona aşık olur. Vertigo, izleyicisine sayısız kez izlemesi karşısında her seferinde yepyeni bir şey verebilecek güçte bir yapımdır. Baştan çıkarıcı, ancak belirsiz bir şekilde dehşet vericidir. Tüm büyük Hitchcock temaları devreye girer: röntgencilik, kadın düşmanlığı, sapkınlık ve suçluluk. Bernard Herrmann'ın tınıları ise, romantizm ve korku arasında sallanır. Müzik, görüntülerle her an atmosferden sızacak şekilde birleşir. Vertigo, Hitchcock'un sanatının zirvesini temsil eder, ancak Hitchcock orada durmaz. Hitchcock, İngiliz filmi Frenzy ile 1972'de köklerine dönmeye çalıştı. Filmde bir meyve satıcısı, kadınlara tecavüz edip öldürür. Frenzy tüyler ürpertici olsa da, önceki filmler daha rahatsız edici olmayı başardı. Daha önceki çalışmalarda yüzeyin altında kaygı ve korkunç şiddet vardı. Örneğin, başka bir kadın düşmanı ve Hitchcock seri katili, Shadow of a Doubt filmindeki Charlie Amca'dır. Ustalıkla Joseph Cotten tarafından canlandırılan Charlie Amca, film sırasında kimseyi asla öldürmese de izleyicilere dehşet vermeyi başarır. Diğer yönetmenlere göre Frenzy harika bir film olarak kabul edilir, ancak gerilim ustasının diğer filmleri göz önüne alındığında ortalamanın biraz üstünde olduğu yorumu eklenir. Hitchcock'un 60'ların sonu ve 70'lerin başında yaptığı işlere bakarsanız kendini tekrar etmeye başladığını görebilirsiniz. O dönemdeki iki filmi, James Bond serisinin artan popülaritesinden yararlanma girişimi olarak görülebilir. Ayrıca Frenzy'de, şiddetin sınırlarını daha da ileriye taşıyarak Psycho büyüsünü yeniden yakalamaya çalışıyor gibi görünüyor. Hitchcock, Family Plot'u çeker. İki suçlu çiftle ilgili bu hikayede, önceki filmlerde bir yan gösteri olan ürkütücü mizah daha belirgin hale gelir. Hitchcock, en son bu filmi çekmiştir. Efsanevi yönetmen bu işten üç yıl sonra Bel-Air'deki evinde vefat etti. Sessiz çağın yüksekliğinden modern gişe rekorları kıran şafağa kadar 50 yılı aşkın süre ömrünü film yapımına adanmış Alfred Hitchcock, hayati bir sinematik figürdür. Ne kadar sürerse sürsün, film tarihinde her zaman şişman ve eksantrik bir İngiliz adamı olacaktır. Her yerde birbirini izleyen nesiller boyunca keşfedilmeyi bekleyen zengin hazineler bıraktı. Shadow of a Doubt (1943) Joseph Cotten, banliyölerde saklanan bir seri katil olarak kariyerinin en iyi performansını verir. Anthony Hopkins'in sakinliği Lecter'in yapabileceğinden daha fazla rahatsız ediyor. Bu film, kötülüğün doğasını ve şiddet ile kurgu arasındaki ilişkiyi incelikli bir şekilde araştırıyor. YanlThe Wrong Man (1956) Bu Hitchcock'un en kalıcı temasının en saf örneğidir. Gerçek olaylara dayanan filmde Henry Fonda, yanlış bir şekilde cinayetten hapsedilen bir adamı oynuyor. Film, kendisi ve eşinin çektiği çileyi anlatıyor. Muhtemelen Hitchcock'un en dokunaklı çalışmasıdır ve atmosferden çok karaktere odaklanan bir anlatıya sahiptir. North by Northwest (1959) Cary Grant, farkında olmadan casuslara yakalanan ve ABD'nin etrafında bir kovalamaca yol açan adamı oynuyor. Heyecan ve komiklik arasında çılgınca hareket eden Hitchcock'un sessiz dönemdeki çalışmalarının mükemmel bir uzantısı ve sadece görüntülerle etkili bir hikaye anlatımı var. Rear Window (1954) Tek bir dairenin içerisinde büyüleyici bir dünya yaratır. Jimmy Stewart, kaza geçirmiş bir gazeteciyi oynar. Can sıkıntısından komşularını gözetlemeye başlar. Ve bir süre sonra bir cinayete tanık olduğuna inanır. Vertigo (1958) Hitchcock sinemasına başlamak için en iyi yer olan Vertigo, onun sinemasını anlamak için özet niteliği taşıyor. Stewart kariyerinin en karanlık performansını verirken, Bernard Herrmann belki de mükemmel bir film müziği yarattı. Edith Head'in kostüm tasarımı sadece harika görünmekle kalmaz, aynı zamanda filmin temalarına da katkıda bulunur. Ve Hitchcock, film bazen diyalog olmadan on dakika sürdüğü için görsellerden başka bir hikayenin nasıl anlatılacağını gösterir, baştan sona tamamen büyüleyici bir yapımdır. Çalıştığı tüm ekibin en iyi olduğu filmdir."} {"url": "https://gazetesanat.com/ali-atmacanin-opus-39-adli-kisisel-sergisi-brieflyartta", "text": "Brieflyart 16 Mart-21 Nisan 2023 tarihleri arasında Ali Atmaca'nın'nun Opus 39 adlı kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Bodrum'da yaşayan Ali Atmaca bu sergi vesilesiyle de uzun yıllardan sonra ilk kez İstanbul'a gelerek koleksiyonerlerle ve sanatseverlerle buluşacak. Küratörlüğünü Nilgün Yükselin yaptığı sergide Atmaca, müziğin ritmini resimle buluşturuyor. Çizgilerin içinden çıkarak boşlukta devinen müzisyen göndermeleri, boşluğun çoğalıp figürün yitişiyle görüntünün sese dönüşmesine işaret ediyor. Mimari mekanla bizzat resmin mekanının birleştiği sergi, aynı zamanda boşluğun irdelenmesine de dönüşüyor. Mekanı dolduran yapıt, yapıtı dolduran renk, çizgi, form; mekanda bedenin; yapıtta gözün devinimi için kalan boşluk ve boşluğu saran ses, sonsuzda yankılanan bir espasa dönüşüyor. Atmaca'nın üretiminde hep var olagelen müziksel tavır, bu kez sanatsal kariyerinin uğraklarından müzisyenlerle birleşerek yeni bir sentezin oraya çıkmasını sağlıyor. Yapıtlar, sadece temsili olanı değil, renk ve formla bütünleşen ezgiyi; sesin, görüntüyle ifade edilişini pür bir dille aktarırken izleyiciyi sanatçının müzikle devinimine de ortak ediyor. Bu sergi için hazırlanan ve tüm işlerin yer aldığı katalogda Nilgün Yüksel'in yazısı da yer alıyor. Brieflyart'ta 16 Mart 2023'te açılacak olan sergi, Salı- Cumartesi günleri saat 10:00 18:00 Pazar günleri 13:00 18:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/ali-bektas-gun-yuzu", "text": "Ali Bektaş'ın ilk romanı Gün Yüzü, ikinci baskısı ve yeni kapağıyla Romanoku Yayınları'ndan çıktı. 2021 yılında yayımlandığı günden bugüne okurların ilgisini çeken ve Bir Ankara Romanı olarak da nitelendirilen kitapta aşk, sevgi, dostluk, umut, hüzün, öfke, şefkat gibi duygular öne çıkarken bu duyguların yaslandığı zeminde yakın dönem Türkiye tarihinin çeşitli acı olaylarına yeniden şahitlik ediyoruz. Bu bağlamda çeşitli incelemelerde sosyo-politik bir aşk romanı olarak da nitelendirilen Gün Yüzü yenilenmiş yüzüyle yeni okurlarını bekliyor. Göğe uzanan betonlaşmanın hüküm sürdüğü şehirde kardelenlerin, güvercinlerin, uçurtmaların peşine takılanların; bu dünyada yaşanması mümkün olan güzellikleri, iyilikleri, renkleri çoğaltmayı dert edinenlerin; maddenin, görselin, tüketimin ölesiye kutsandığı çağa inat; mananın, muhtevanın, paylaşımın yanında saf tutanların yaşam öyküleri Ali Bektaş'ın özgün anlatımıyla Gün Yüzü romanından sesleniyor okurlarına."} {"url": "https://gazetesanat.com/ali-elmaci-5-kisisel-sergisi-ile-karsinizda-kan-gorunce-ruya-bozulur", "text": "Kendine has üslubu ile sanat severlerin beğenisini kazanan işlere imza atan Ali Elmacı, yeni sergisi Kan Görünce Rüya Bozulur ile Art On İstanbul'da sanat severlerle buluştu. Gazete Sanat adına röportaj yapmayı teklif ettiğim Ali Elmacı, isteğimi kırmayıp, beni Yeldeğirmeni Mahallesi'nde bulunan atölyesinde ağırladı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Resim Bölümü mezunu olan sanatçının yeni sergisinin adı Kan Görünce Rüya Bozulur için hem sergi öncesi hem de sergi sonrası röportaj yaptık. Sergi 9 Mart- 20 Nisan arasında Art On İstanbul' da. Ben bu sergide İsa'yı referans alarak dünün kutsalı ile bugünün kutsalını kıyaslıyorum. Yola Güney Amerika'daki kilise referans alarak çıktım. Bu resimlerde renkli, coşkulu bir anlatım var ama içinde bir o kadar da şiddet barındırıyor. Avrupa'daki kilise resimleri bu resimlerin yanında daha naif kalıyor. Referans aldığım İsa, aslında barışçıl bir insan ve ideolojisi de barıştır fakat İsa öldürülünce işin rengi değişiyor çünkü bu ideolojiye şiddet bulaştı. İsa, insanlık için kendini feda etmesiyle ideolojisini gerçek kıldı ama bu İsa'nın amacının çok dışındaki bir gerçeklik. İsa kendisini feda etmesinin nedeni, insanlığın acı çekmesini istememesiydi bu durum günümüzde tam tersi bir hal aldı. Bugünün dünyasına bakarsak iktidarlar halktan onların yerine acı çekmesini isterler. Ben de bu durumdan yola çıkarak birkaç serilik iş yaptım. Yaralarımla Yaşıyorum serisindeki bu çalışmada, Emin Alper' in Tepenin Ardı filminden referans alarak daha önce hiç görmediğiniz bir düşmanla mücadele etme durumunu sorguladım. Kanguru da tam olarak bu durumu yansıtıyor. İngilizler Avustralya' ya gittiklerinde kanguruları gördükleri zaman ne olduklarını anlamadılar. İlk başta geyik mi insan mı diye sorguladılar ondan sonra bir çift kanguruyu alıp onları Avrupa' da sergilemişlerdir. Daha sonra da kanguru boksları yapıldı. Yani daha önceden bilmediğimiz yabancı bir varlığı kendimize rakip seçip onunla mücadele ediyoruz. Çarmıha gerilmiş İsa' dan yola çıkarak bugünkü iktidarın bir portresini yapıyorum. İsa'nın yarası, verdiği mücadelenin izleridir. Tebaası için mücadele veren iktidarın delik deşik olmuş bedenleri ile hem yaralı ve mağdur hem de güçlü olan bir iktidarın portresini yansıttım. Örnek verecek olursak; yolda yürürken ağlayan bir insan gördüğümüzde bu durum dikkatimizi çeker belki yardım bile etmek isteriz. Fakat o yoldan her geçtiğimizde aynı kişiyi ağlarken görürsek bu durumun gerçekliğini sorgularız ve kandırıldığımızı hissederiz. Yaralarımla Yaşıyorum serisinde de anlatmak istediğim durum bu. Bu seri idollerden oluşan bir seri. Yaşanan ve yansıtılan hayatların tezatlığını Lady Gaga, Rihanna, Freddie Mercury gibi isimlerden yola çıkarak anlattım. Birilerine öykünerek yetiştiriliyoruz, hepimizin kafasında bir başkası olma hayali var. Bu serimde bu durumu anlatmak istedim. Kendimizi keşfetmek yerine başkasına nasıl dönüşebilirim derdine düşmüş olan insanların sancısını bu seride bulabilirsiniz. Sosyal medyanın hayatımızda kapladığı alanın genişlemesi ile yaşadıkları hayattan kurtulup kendilerine dair hiçbir iz taşımayan hayatın hayalini arzulayan figürlerin ağızlarında tuttukları kağıtlarda benzemek istediği ünlülerin resimleri vardır. -Bunu daha önce hiç düşünmemiştim, şair ya da yazar olsaydım hemen ifade ederdim Sevdiğim üç şeyden bahsedecek olursam bunlar hayvanlar, sanatım ve eş- dost olurdu. Eğitimimin temelini oradan aldım, resim yapmayı oradan öğrendim. Herkesin bir yeteneği vardır elbette, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi bana bu yeteneğimi geliştirmemde yardımcı oldu. 5 numaralı atölyede Yalçın Karayağız' ın öğrencisiydim. Yalçın hocadan çok şey öğrendiğim gibi arkadaşlarımla birbirimizden çok şey öğrendik. Birbirimizin hem hocası hem öğrencisi olduk ve birbirimize çok katkımız oldu. Eğitim sürecim çok özeldi ve bana çok şey kattı. Bir eylem olarak resim yapmaktan daha çok sevdiğim bir şey yok, geceleri uyumadan önce bile resim yapmayı düşünüyorum. Bu öz disiplin kendiliğinden oluşuyor. Örnek verecek olursak; bir sporcunun yaptığı idmanlar gibi düzenli olarak yapınca öz disiplin oluşuyor ve işlere de yansıyor. Tabii bunda sevdiğiniz işi yapmanız da önemli bir faktör. Ben atölyemde çok eğlenceli zamanlar geçiriyorum ve atölyemden ayrıldığım zaman atölyemi özlüyorum. Hayatımda sıkıcı şeylere yer yok. Açıkçası onun dönemi ile şimdiki dönem çok farklı, yaşam tarzı ve algı çok değişti ancak insanların hayatında elbette zorlu zamanlar olabiliyor. Öğrencilik yıllarım zordu. Ben öğrenciyken hem okurdum hem de çalışırdım. Zamanımın çoğunu resim yaparak geçirmek isterdim bu yüzden uykumdan ve sosyal yaşamımdan fedakarlıklar yaptım ve bu isteğimi gerçekleştirdim. Öğrenciyken, özgün işlerden ziyade teknik açıdan kendimi geliştiriyordum. İlk sergimin temasında öğrencilik döneminde yaşadığım zorluklar da vardı Zenginler de Ağlar Miras Babadan Oğla Geçer Sana İnandım Sana Güvendim serilerinin temasını gördüğüm ve yaşadığım şeylerle hazırladım. Derdimi anlatabiliyorsam, bir projemi ortaya çıkarıp insanlara bunu anlatabiliyorsam veya gösterebiliyorsam kendimi amacıma ulaşmış sayarım. Karşı taraf bunu başarılı olarak algılarsa mutluluk verici olur ama kendi kendime ben çok başarılıyım demiyorum ve takdiri izleyiciye bırakıyorum. Buna iki örnek verebilirim. Otto Dix ve Caravaggio. Yeni nesil çok umut vaat ediyorlar. Asla pes etmesinler ve hayallerini gerçekleştirmek için daha çok çalışsınlar. Yazımı sanat severlere bu sergiyi görmelerini tavsiye ederek sonlandırıyorum ve sorularımızı nezaketle cevaplayan sanatçı @alielmaci 'ya teşekkürlerimi sunuyorum. Sanatla kalın."} {"url": "https://gazetesanat.com/ali-smith-man-bookera-aday-gosterilen-romani-sonbaharla-kafka-kitapta", "text": "Britanya'nın yaşayan en büyük yazarlarından olan Ali Smith, Man Booker Ödülü'ne aday gösterilen romanı sonbahar ile Kafka Kitap'ta. Sonbahar. Sisin ve bereketin mevsimi. 1819 yılında Keats böyle demişti. Peki ya 2016 yılının sonbaharı? Daniel 100 yaşında bir adam. 1984 doğumlu Elisabeth ise geleceği konusunda kaygılı. Tarihe geçecek bir yaz mevsiminin böldüğü Birleşik Krallık paramparça. Kazanılan aşklar ve kaybedilenler. Ümit, ümitsizlikle el ele. Mevsimler her zamanki gibi birbirinin etrafında dönüyor. Ali Smith'in Man Booker'a aday gösterilen en yeni romanı, sınırları ve dışlayıcılığı gitgide artan bir dünyaya, zenginlik ve değerin ne olduğuna, hasadın ne anlama geldiğine dair bir tefekkür. Birbirinden ayrı ama yine de birbiriyle bağlantılı ve döngüsel bir dörtlemenin, Mevsim Dörtlemesi'nin ilk kitabı olan Sonbahar, yaşadığımız zamanlara çeviriyor gözlerini. Bir kimiz? Neyden yapılmışız? Shakespearevari bir nüktedanlık, Keatsvari bir melankoli, 1960'lı yıllar Pop Art'ının o ışıldayan enerjisi: Yüzyıllar bizim yaptığımız tarihe çevirmiş gözlerini. İşte yaşadığımız yer. İşte en muasır ve en döngüsel haliyle zaman. İskoç yazar, oyun yazarı, gazeteci ve akademisyen Ali Smith 1962 yılında doğdu. Başta şiirler, öyküler, oyunlar yazan Smith, Gibi'yle romancılığa ilk adımını attı. Bunu kendisine Orange Ödülü ve Man Booker Ödülü adaylıklarından sonra Encore Ödülü ile İskoç Sanat Konseyi Yılın Kitabı Ödülü'nü kazandıran Hotel World romanı izledi. 2005 yılında yine Man Booker Ödülü'ne aday gösterilen Rastlantısal ile hem Orange Ödülü'nü hem de Whitebread Yılın Romanı ödülünün sahibi oldu. İkisi Birden romanıyla büyük ses getiren Ali Smith, Bailey Kadınlar Kurmaca Ödülü, Goldsmiths Ödülü, Costa Roman Ödülü ve Saltire Cemiyeti İskoçya Yılın Kurmaca Kitap Ödülü'ne layık görüldü. Türkiye'de Kız Erkekle Buluşur ve İlk Kişi ve Diğer Öyküler gibi kitaplarıyla da tanınan Smith, Mevsim Dörtlemesi üst başlıklı romanlarının ilki olan Sonbahar'la 2017 yılında Man Booker Ödülü'ne aday gösterildi. Dörtlemenin diğer üç kitabı olan Kış, İlkbahar ve Yaz da Kafka Kitap'ın yayın programında bulunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/ali-smithin-mevsim-dortlemesinden-ikincisi-kis", "text": "Mevsimlerden kış. Herkesin kendi iç dünyasına döndüğü, eteklerdeki tüm taşların döküldüğü bir zaman. Booker edebiyat ödülü adayı Ali Smith, Mevsim Dörtlemesi'nin ikinci kitabı KIŞta kelimelerini kar gibi üstümüze yağdırıyor. Bugünümüz tüm o sahte gerçekliğiyle, geçmişimiz de çıplak bir duvar gibi karşımıza dikiliyor. Fantezi alegoriyle iç içe geçerken Smith, dört farklı hayatı tek bir eve davet ediyor. Kapıları kapatıp bu malikaneyi bir kar küresi gibi sallıyor. Nihayetinde geçmiş geleceğe bürünürken hakikat açığa çıkıyor. Epsilon Yayınevi etiketiyle okurlarla buluşan Kış, Ali Smith'in hayranlık uyandıran hayal gücünün filtresinden geçip önümüze serilen, ciddiyet ve mizahın, toplum ve siyasetin, düzen ve baskının el ele verdiği bir hikaye. İskoç yazar, oyun yazarı, akademisyen ve gazeteci Ali Smith, 1962 yılında dünyaya geldi. Başta şiirler, oyunlar ve öyküler yazan Smith, Gibi'yle romancılığa adım attı. Bunu kendisine Orange Ödülü ve Man Booker Ödülü adaylıklarından sonra Encore Ödülü ile İskoç Sanat Konseyi Yılın Kitabı Ödülü'nü kazandıran Hotel World romanı izledi. 2005 yılında yine Man Booker Ödülü'ne aday gösterilen Rastlantısal ile hem Orange Ödülü'nü hem de Whitebread Yılın Romanı Ödülü'nü kazandı. İkisi Birden romanıyla büyük ses getiren Ali Smith, Bailey Kadınlar Kurmaca Ödülü, Goldsmiths Ödülü, Costa Roman Ödülü ve Saltire Cemiyeti İskoçya Yılın Kurmaca Kitap Ödülü'ne layık görüldü. Türkiye'de Kız Erkekle Buluşur ve İlk Kişi ve Diğer Öyküler gibi kitaplarıyla da tanınan yazar, Mevsim Dörtlemesi üst başlıklı romanlarının ilki olan Sonbahar'la 2017'de Man Booker Ödülü'ne aday gösterildi."} {"url": "https://gazetesanat.com/alican-leblebici-ringin-ortasinda-sergisi-ile-merdiven-art-spacete", "text": "Alican Leblebici'nin Ringin Ortasındabaşlıklı kişisel sergisi, 1-30 Eylül 2023 tarihleri arasında Merdiven Art Space'te izleyiciyle buluşuyor. Sanatçı sergi kapsamında ringin unutulmaz temsilcisi, efsanevi boksör ve aktivist Muhammed Ali'nin politik ve sosyal etkisini odağına alarak ringi ve ringin ifade ettiği alanı günümüz gözünden yeniden şekillendiriyor. Ringin sosyal ve politik anlamlarını keşfetmeye çağıran Ringin Ortasında, Muhammed Ali'nin yaşadığı dönemin sosyo-politik iklimini belirleyen ırkçılık, ötekilik, savaş ve siyasal şiddet gibi olguların yerel ve günümüz dünya meselelerinde halen güncelliğini koruduğunu vurguluyor. Küçük yaşlarından beri boks sporuna ilgi duyan ve güç nesnesinin temsili olarak boks eldiveni resimleri yapan Alican Leblebici için ring sadece bir spor alanı değil aynı zamanda sosyal ve politik bir simge, güç, mücadele, adalet, eşitlik, strateji ve direniş gibi kavramların görünür olduğu bir arena olarak konumlanıyor. Sanatçıya göre; ring, toplumdaki güç dengelerini, mücadele eden taraflar arasındaki sosyal, politik veya ideolojik farklılıkları temsil ediyor. Ringin, egemenlik, otorite ve kontrolün sembolü olarak okunabildiğini söylüyor. Ringin Ortasında, Muhammed Ali'nin politik mesaj ve eylemlerini, dönemin sosyal ve politik meseleleriyle bağlantılı olarak günümüzle ilişkisini, güncel olaylar ve tarihsel figürlerle nasıl etkileşime girebileceğini gösteriyor. Muhammed Ali'nin boks ringlerindeki başarılarının yanı sıra, politik ve sosyal arenadaki etkisine odaklanıyor. Alican Leblebici, Ali'nin sivil haklar hareketine yaptığı katkıları, Vietnam Savaşı'na karşı duruşu ve dini inançlarını, şok duygusu yaratan aşırı gerçekçi resimler, neon semboller ve pop-art esintileri ile gözler önüne seriyor. Sergide, Ali'nin sözleri ve eylemleri, dönemin sosyal ve politik meseleleriyle örülü bir anlatıyla işleniyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/alike-kisa-animasyon-film", "text": "Filmin tamamını ise altta videoya tıklayarak izleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/alimasov-viktor-aleksandroviche-odul", "text": "Özbekistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Şavkat Mirziyoyev, Özbekistan Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının 32. yıldönümü münasebetiyle bilim, eğitim, sağlık, edebiyat, kültür, sanat ve kitle iletişim araçları alanlarında çalışanlara ödüllerini takdim etti. Ünlü bilim insanı ve filozof Alimasov Viktor Aleksandrovich ise Dostluk Nişanına layık görüldü. Profesör Alimasov Viktor Aleksandrovich, Rusya'nın Ulan-Ude şehrinde 8 Ekim 1949'da doğdu. 1974 yılında Taşkent Devlet Kültür Enstitüsü'nden başarıyla mezun olan bilim insanı 1980-1983 yılları arasında Leningrad Devlet Kültür Enstitüsü'nde yüksek lisans yaptı. Daha sonra Namangan Kültür Enstitüsü ve Taşkent Kültür Enstitüsü'nde kıdemli öğretmen olarak kültür ve sanat teorisi üzerine dersler verdi. Alimasov Viktor Aleksandrovich 2019 yılından itibaren Özbekistan Devlet Sanat ve Kültür Enstitüsü Kültür ve Sanat Yönetimi Bölümü'nde profesör olarak görevine devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/alisan-ozaydindan-solo-kariyerinin-ilk-sarkisi-gunluk", "text": "Griiyyy grubundan tanıdığımız Alişan Özaydın, solo kariyerinin ilk şarkısı Günlükü OnAir Sahne etiketi ile yayımladı. Alişan Özaydın Günlükte, yaşadığı Karaburun'da geçirmiş olduğu günleri ve yanındaki sevdiği insanlarla olduğu yerin boyutunun nasıl değişebileceğini anlatmaya çalışmış. Müzisyen şarkısıyla ilgili ek olarak şu açıklamayı yapıyor: Normalde her gün birbirinden farksız olan kırsal bir yer düşünün... Ve uzun süredir oradasınız. Böyle bir yerde sevdiğiniz insanlar da yanınızda olur ise, orasına farklı bir bakış açısı getirebilirsiniz. Günlükün müzikal alt yapısında sadeliğe önem verdiğini vurgulayan Alişan Özaydın, duygunun dinleyiciye daha etkili geçeceği inancıyla şarkının kaydını yalın ve akustik enstrümanlarla gerçekleştirmiş. Şarkının mix-masteringini ise son dönem birçok çalışmada imzasına rastladığımız, Art N Craft stüdyoda Hasan Azze üstlenmiş. 1987 İzmir'de dünyaya geldi. Küçük yaşlarda dedesi sayesinde müzikle tanıştı. Birkaç koro tecrübesi ile birlikte orta okul zamanlarında gitarla tanıştı. İlk canlı müzik deneyimi 14 yaşında İzmir Urla Çeşmealtı'nda oldu. Sonrasında Lise döneminde TRT TSM stajyer radyo sanatçısı sınavlarını kazanarak giriş yaptı, fakat 1 sene sonra üniversite için Kıbrıs'a gitmek durumunda kaldı. Kıbrıs'ta 5 yıl boyunca çeşitli mekanlarda grubuyla birlikte sahne aldı. Uzun bir süre kurumsal sektörde çalıştıktan sonra 3 senedir hem çiftçilik yapıp hem de müziğe yoğunlaştı. İlk olarak kardeşi ile oluşturduğu Griiyyy ile müzik kariyerine başladı. Şimdi ise kendi solo çalışmalarına ağırlık vermiş durumda. Günlük, Alişan Özaydın'ın solo kariyerinin ilk şarkısı. Günler aynı bir kaset başa sarıyor sanki, Uykum sakin bir deniz rüzgara teslim,"} {"url": "https://gazetesanat.com/alison-falkonakisin-haydi-ali-yemek-vakti-kitabi-koc-universitesi-cocukta-yayimlandi", "text": "Aynı zamanda bir beslenme uzmanı olan Alison Falkonakis'in kaleme aldığı Haydi Ali, Yemek Vakti! isimli kitabı, Koç Üniversitesi Çocuk'ta yayımlandı. Clair Georgelli tarafından resimlenen eser, raflarda çocukları bekliyor! Sağlıklı bir yaşam için dengeli ve düzenli beslenmenin önemi, son yıllardaki araştırmalar ışığında çok daha iyi anlaşıldı. Uzmanların tavsiyesi, çocuklarla gerçek gıdaları olabildiğince erken tanıştırmak ve vakit kaybetmeden sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmak... Yazarlığın yanı sıra aynı zamanda bir beslenme uzmanı da olan Alison Falkonakis'in kaleme aldığı ve bol ödüllü illüstratör Clair Georgelli'nin resimlediği Haydi Ali, Yemek Vakti! isimli eser, bu konuda ilk desteklerden biri olabilir. Haydi Ali, Yemek Vakti!, küçük okurları sağlıklı beslenme konusunda eğlendirerek bilinçlendirecek, ebeveyne de faydalı bir kaynak kitap niteliği taşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/alman-sanatci-peter-piek-be-contemporaryde", "text": "Alman sanatçı Peter Piek BE Contemporary'de gerçekleşecek sergisi ve 1 World 1 Painting projesi kapsamında yerleştirilecek enstalasyonu ile İzmirli sanat severlerle buluşuyor, açılışta ise kendi bestelerini içeren bir müzik performansı gerçekleştiriyor. Farklı disiplinlerde, çeşitli enstrümanlarla ve çok boyutlu olarak üretimde bulunan sanatçı Peter Piek uluslararası gezici projesi 1 World 1 Painting kapsamında BE Contemporary'ye konuk oluyor. Sanatçı, 18 Haziran 12 Temmuz tarihleri arasında ziyaret edilebilecek serginin ilk gününde gerçekleşecek açılışta kendi bestelediği parçaları çalacağı bir canlı müzik performansı ile izleyicinin karşısına çıkıyor. Piek sanat pratiğinde her şeyi hareketin özgürlüğe doğru çözüldüğü bir resimmiş gibi ele alıyor, boyutlar ve kullandığı mecraların birbiriyle bağlanma hallerini ve de ilişkiselliklerinin dağılışını ortaya koyuyor. Ressam, söz yazarı, müzisyen, yazar ve performans sanatçısı olarak hangi mecrayı kullanırsa kullansın, izleyicilerine doğrudan bir deneyim vaat ediyor. Yaratıcı sürecini sanat mecrasıyla arasında gelişen bir diyalog olarak gören sanatçı, eserin ancak her iki taraf da sustuğunda tamamlandığını belirtiyor. Onlarca sergiye katılan, konser veren, çok sayıda kitap yayınlayan, ve hareket halindeyken üretmeyi seven sanatçı yakın zamanda yeni uluslararası gezici projesi 1 World 1 Paintinge başladı. Bu proje kapsamında Piek, karavanıyla Almanya, Çekya, İsviçre, İtalya, Macaristan, Gürcistan, Yunanistan, Romanya ve Türkiye'de yolculuk ederken her ülkede yerel sanat galerileriyle işbirliği yapıyor. Zaman ve mekan içinde genişleyen, tek bir anda değil ancak zaman ve hareket içinde deneyimlenebilen bir yerleştirme olan 1 World 1 Painting bu şekilde oluşuyor. Sanatçı müzik ve resim arasında salınan mekana özgü yerleştirmeler yaratıyor. Çizgiye benzeyen ahşap çubuklar çizgi ve renk gibi resim ögelerini esere taşırken, yaratılan kompozisyon ise zaman ve hareketin bulunduğu boyutu ortaya koyuyor. Peter Piek'ın sergisi 18 Haziran 12 Temmuz, 2022 tarihleri arasında BE Contemporary'de ziyarete açık olacak. Sergi Piek'ın canlı, özdüşünümsel; kompozisyon, boyut, çizgi, yön gibi ögeleri yeni anlatım biçimleri olarak tartışmaya açan soyut resimlerinden bir seçki içeriyor. 1 World 1 Painting projesi kapsamında üretilecek mekana özgü enstalasyon ve sergisinin yanı sıra, açılışta izleyicilere kendi bestelediği parçalarından çalacak olan sanatçı, kendi sanat pratiğinden bütünsel bir deneyim sunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/almanyada-1-milyar-euroluk-muze-soygunu", "text": "Dresden Şehrinde bulunan 'Yeşil Kubbe' isimli müzeden 18. Yüzyıldan kalma 'Sachsen Eyaleti Devlet Hazinesi' çalındı. Pazartesi sabahı gerçekleşen soygunda tarihi önemi büyük olan ve paha biçilemeyen koleksiyondan 3 adet tarihi eser çalındı! Polisin açıklamalarına göre güvenlik kamerası kayıtlarında 2 soyguncunun güvenlik tellerini kesmesi ve pencere camını kırarak içeri girdikleri görülüyor. Soyguncuların içeride direkt olarak çalınan parçaların bulunduğu bölüme yönelerek vitrin camını kurmaları doğrudan hedefe odaklandıklarını gösteriyor. Devlet Sanat ve Tarihi eserler Koleksiyonları kurumu genel müdürü Bayan Marion Ackermann, çalınan eserlerin paha biçilmez parçalar olduğunu, aynı zamanda paha biçilemeyen bu parçaların satılmasının mümkün olmadığını, çünkü tarihi koleksiyonun bir bütün olarak değer ifade edeceğini belirtti. Çalınan parçaların 1 adet elmas ve 2 adet pırlanta olduğu açıklandı. Alman Bild Medya Organı eserlerin değerinin 1 milyar Euro civarında olduğunu belirtti. Polis soyguncuları yakalamak için özel bir komisyon oluşturdu."} {"url": "https://gazetesanat.com/almodovarin-ilk-ingilizce-filmi-insan-sesi-istanbul-modern-sinemada", "text": "Venedik Film Festivali'nde görücüye çıkan ve Pedro Almodovar'ın İngilizce çektiği ilk filmi İnsan Sesi 24-26 Eylül'de çevrimiçi ve ücretsiz olarak izlenebilir. İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg A. Ş'nin katkılarıyla hazırladığı çevrimiçi ve ücretsiz programlarına Aşk Yeniden ile devam ediyor. Programda bu hafta sonu Tilda Swinton rol aldığı Pedro Almodovar'ın İngilizce çektiği ilk filmi İnsan Sesi yer alıyor. Film, Jean Cocteau'nun 1930 yılında yazdığı tek oyuncuyla tek mekanda geçen oyunundan uyarlandı. Başrolde tüm filmi baştan sona sürükleyen Tilda Swinton'a Agustin Almodovar ve Miguel Almodovar eşlik ediyor. Sevgilisi tarafından yeni terk edilen bir kadının bir balta satın almasıyla başlayan hikaye onun ev içinde değişen duygusal hallerini yansıtıyor. Swinton'ın ekrandaki mıknatıs gibi varlığı, filmin Almodovar'ın parlak renkler ve pop eşyalarla yarattığı görsel plastiğiyle buluşunca ortaya 30 dakikalık konsantre bir şaheser çıkıyor. Günümüzün tecrit hissini de çağrıştıran film ilk kez Venedik Film Festivali'nde görücüye çıkmıştı. İstanbul Modern'in web sitesi üzerinden erişime sunulan film, gösterim programında belirtilen tarih-saat aralıklarında yayında kalıyor. 30 Eylül'e kadar devam edecek programda önümüzdeki günlerde Balina Avcısı ve Mutluluk adlı filmler de izleyiciyle buluşacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/alper-demirci-ile-soylesi", "text": "Merhaba. Sanat aslen benim için ilham yollu farklı bir dünyaya gidebildiğim bir araç. Burada ne varsa bırakıp kendi kurguladığım bir evrende gezinme fırsatı. Başı veya sonu olmayan, her türlü olasılığın mümkün olduğu, limitsiz bir yaratım boyutu. Bu çok erken yaşlardan beri böyleydi. Kalem kağıt, bazen birkaç taş, bir kağıt parçası, bir hamur parçası veya hikaye yazmak... her şey bu dünyaya dalabilmenin bir yolu olabilir benim için. Şu ana kadar her türlü kalem, fırça, boya ile çalıştım. Bir ara tezhip sanatıyla da ilgilendim. Son zamanlarda dijital sanatı keşfettim. Buranın verdiği serbestlik ve farklı materyalleri aynı anda kullanma özgürlüğünü çok sevdim. En son olarak da yapay zeka üzerinde çalışmalar yapmaya, bunları farklı dijital medyalar kullanarak geliştirme yoluna girdim. Benim için sanat tamamıyla bir fikir olayı. Fikir ve bu fikri destekleyip geliştirecek bir hayal gücünüz var ise her şeyi kullanarak bunu görsele aktarma şansınız var. Bu klasik sanatlar yoluyla olur, görsel sanatlar, yazmak, veya teknolojiyi kullanan dijital sanat yoluyla olur. Önemli olan sonuçta herkesin beğenisinden önce, kendi dünyanızı kendi içinize sinen şekilde çıkan sonuca aktarabilmiş olmanız. Ben kendi yaptığım her işi bu düstur üzerine kurguluyorum. Her eseri çıkardıktan sonra kendime sorduğum soru şu Beğendin mi?. Cevap net bir Evet ise o işe imzamı atıp noktalıyorum. Kendime hiç insanlar beğenir mi? diye sormam. Bence sanat başkası beğensin diye yapıyorsan sanat olmaktan çıkıyor. Bu yüzden ısmarlama işler kesinlikle yapmıyorum. Fikir benim, sahne benim, sonuç benim olmalı. Yani ilhamı kafeslememem gerekiyor. Yaptığım işler ile ilgili başka bir önemli olgu ise detay. Ben detay seviyorum. Hem hayatımda hem de sanatta detay. Detay bir işe özellik ve ayrıcalık katan ana öğelerden biri bence. Algıyı ve görselliği derinleştiren, eseri yapana ve izleyene lezzet veren bir olgu. Detayın olmadığı bir dünya çok tekdüze geliyor bana. Bir ağaç yaprağına bakın. Katman katman detay göreceksiniz. Yaprak sadece yeşildir, şekli de budur diye bakarsanız arkasında saklı olan o inanılmaz yaratımı ve evreni kaybeder, çok yüzeysel bir yerde kalırsınız. Nereden ilham alıyorum der iseniz bunun cevabını vermek oldukça zor. İlhamın tetiklenmesi bir şeye duyduğum özlemden, tarihten, bir filmden, sevdiğim bir kitaptan, evdeki bir çiçekten, sokakta gördüğüm bir insandan, eşimden, müzik dinlerken gelen bir histen veya kendi yazdığım bir hikayeyi görsele aktarma dürtüsünden gelebilir. İlhamın ana kaynağının ruhani bir boyuttan geldiğini düşünüyorum. Bu boyuttan gelen dürtünün nerede, ne zaman veya niye geldiğini bilmemiz imkansız. Gelir ve ben bunu aktarırım. Hiçbir zaman ben şunu yapacağım diye oturmam üretmeye. Sadece yaparım. Çıkan şey ilhamın görselleşmesi olur. Benim sanatım bunun üzerine inşa olmuş bir olgu. Benim üretim sürecim biraz farklı sanırım. Çok belirli, sıralı veya matematiksel bir üretim süreci olduğunu söyleyemem. Bazen bir ilham gelir, beni bir şey yapmam için adeta iter, başına oturtur. Denemeye başlarım. Bazen ne çıkacağını hiç bilmeden sadece çizmeye başlarım. Kafamda kesin bir şey yoktur ama sonuçta bir eser çıkar. Bazen de tam tersi olur. Kafamda bir sahne belirir, veya bir konsept fikri belirir ve onun üzerine çalışmaya başlarım. Yapay zeka ise beni direk konsept veya fikir üzerinden üretmeye itiyor. Kafamı konvansiyonel çizime tam ters olarak net bir fikir ve sahne üzerinden çalışmaya zorluyor. O sahneyi yaratana kadar deneme yapıyorum. Eksik kaldığı yerleri ise dijitalde ekliyorum kendime göre. Konvansiyonel işler de yapmış biri olarak dijital sanatın yerini bulamamış olmasını yadırgamıyorum aslında. Her değişim bir rezistans ile gelir. İnsanlar değişime alışana kadar bu böyle devam eder ve sonra normalleşir. Her ekol bir hayran ve bir o kadar da karşı çıkan bir kitle ile yerine yerleşir. Şu anda dijital yerine yerleşme sancıları çekiliyor. Önce dijital sanata karşı çıktılar. Tembel işi dediler, I-pad üzerinde sanat mı olur dediler. Şimdi ise yapay zeka sanat olamaz diyorlar. Kendin yapmıyorsun ki, bilgisayar yapıyor diyorlar. Bunun birkaç sebebi var bence. Bunun en önemlisi sanatın fikir olduğunu anlamamak. Fikri yok ise bir eser de yoktur. Bu fikrin uygulandığı ortam veya medyanın bir önemi yoktur. Mağara duvarına çizim yapmak veya Ipad üzerinde çizmek ile, fikri kelimeler kullanarak bir teknolojik programa yazdırmanın ve sonucu almanın arasında hiçbir fark yok. Fikri olmayan için her medya boş, fikri olana bir taş bir avuç toprak bile fazla kalır eser çıkarmak için. Vizyonsuz insana asla bunu kabul ettiremezsiniz. Yurt dışında sanat ve mimarlık bölümlerine hazırlanırken dijital ve yapay zeka ile üretilmiş eserlerin portfolyolara konulması talep edilirken, bu değişime karşı koymanın anlamının olmadığını düşünüyorum. İkinci sebep korku. Konvansiyonel çizim ile uğraşanlar, story board çizenler, reklam sektöründe kreatif iş yapanlar vs. dijital ve sonrasında yapay zekanın işlerinin kalbinde gömülü olan yetenek kısmının teknolojiyle birlikte silineceğini düşünüyorlar. Herkesin sanatçı olabileceğini, bunun doğru olmadığını düşünüyorlar. Bu sebeple karşı çıkıyorlar. Bu aynen üretimde robotların kullanılmasının işçilerin işlerini ellerinden almasına karşı zamanında çıkan isyanlara benzetiyorum. Bugün baktığımızda ne üretim durdu, ne de insan faktörü üretimden çıktı. Aynı potada evrimleşti. Elle yapılan işin robota aktarılması, işi yapan insanı o robotu programlamayı öğrenmeye itti. Sonuçta meslekler değişti. İnsanı gelişmeye itti. Sonuçta işi yapan insan. Gelişime ne kadar karşı çıkarsanız, o kadar altında kalırsınız. Gelişimi baştan yakalarsanız o kadar ileri gidersiniz. Ben klasik resme hayran olan bir insanım. Sanatçıların yaptığı yağlıboya eserlerin karşısında yurt dışında veya burada müzelerde saatler geçiriyorum. Hayranlık duyuyorum. Teknoloji yağlı boyanın yerini tutamaz demek bence çok absürt çünkü birbirinden çok ayrı şeylerden bahsediyoruz. İkisinin de yeri apayrı. Bir yağlıboya veya kara kalem sanatçısının eserini teknoloji ile yapılmış bir eser ile karşılaştırırsanız kullanılan birbirinden tamamen farklı iki medyayı kafanızda karşılaştırmış olursunuz. Elma ile armut bile değil, elma ile bir kediyi karşılaştırmak kadar farklı bir durum olur. İkisi de bir çıktıdır ve eserdir. Temel noktada ikisinin de arkasında bir fikir vardır. Karşılaştırılması gereken tek nokta olabilir, o da fikir ve uygulanışındaki ustalıktır. Size geçirdiği histir. Bir dijital eser en az bir yağlı boya eser kadar sizi içine çekebilir. Ama bu eserin dijital olmasından kaynaklı, beni çok çekti ama maalesef dijital o yüzden beğenemem diye bilir misiniz? Benim yanıtım net olarak hayır olur. Karışık teknik konusu Elif Hanım ile üzerine konuştuğumuz bir konu. Eserleri üzerine farklı teknikler kullanarak geliştirme fikri var. Henüz üzerinde çalışıyorum. Daha çok eski dönemleri konu alan eserler üzerinde çalıştığımdan ve detayı çok yüksek işler sevdiğimden seçilecek tekniklerin sonuçlarını test ederek gidiyorum. Kafamda birkaç uygulama tekniği var. Doğru materyalleri bir araya getirmeye çalışıyorum. Yavaş yavaş bu tür karışık teknikte eserler de görmeye başlayabilirsiniz yeni yılda. Ben de heyecanlıyım. Bakalım nereye evrilecek. Osmanlı kültürü, Türk tarihi, tasavvuf benim hayran olduğum ve yakından ilgilendiğim alanlar. Ben her şeyin geçmişte çok daha naif, kültürün, sanatın, inanç dünyasının ve geleneklerin günümüze oranla çok daha samimi olduğuna inanıyorum. Kültürümüz dünyanın en zengin kültürü. Bu topraklardan doğan değerler paha biçilmez birer hazine. El sanatları, klasik Türk sanatları paha biçilmez birer miras. Doğal olarak beni çok etkiliyor. Dijital sanat ile uğraşan biri için paradoks gibi geliyor olabilir ama ilham kaynaklarımın en temel konuları bu tarih ve kültürden geliyor. Bu nedenle yarattığım paralel Osmanlı evreninde geçen hikayeler hep bunlar üzerine kurulu. Bunun yanında dünyada ortaya çıkan çizgi roman ve film kahramanlarını da çok seviyorum. Bizi bilmediğimiz bir evrene taşıyorlar. George Lukas'ın, DC'nin, Marvel'ın karakterleri ile büyüdüm. Bu sebeple onları alıp kendi kültürümüze oturttuğumda çok sevdiğim iki evren birbiriyle iç içe geçti. İki sevdiğim evrenin birleşmesi, alternatif bir dünya yarattı kafamda. Bir de bu karakterleri farklı özellikler ile sunmaya çalıştım. Mesela Star Wars' da kötü bildiğimiz bir grup karakteri Osmanlı dünyasında kültür ve geleneklerimizin koruyucusu. Devlet görevlerindeler. Tüm süper kahramanlar bizim refahımıza çalışıyor. Tamamen bir algı oyunu çıktı ortaya. Esprili bir bakış ile bu evren doğdu ve insanlar bu evrene ilgi gösterdiler. Tek bir isim veremem. Çok haksızlık etmiş olurum. Benim en sevdiğim sanatçılar arasında Osman Hamdi Bey, Hoca Ali Rıza, Matrakçı Nasuh, Fausto Zorano, Jean Brindesi, Bellini, Zarzecki, Jean Leon Gerome, Osmanlı karikatürünün baş ismi Yusuf Franco, modern karikatür sanatının ustalarından Abdülcanbaz'ın yaratıcısı Turhan Selçuk, büyük usta İlban Ertem, sanatımızın en önemli isimlerinden Süheyl Ünver var. Hepsinin dünyaları müthiş. Bunun yanında dediğim gibi klasik sanat eserlerine hayranım. Rus ekolü benim için her türlü sanatta ilk sıralarda. Ivan Aivazovsky, Ilya Repin benim en hayran olduğum sanatçılardan. Rembrandt, Leonardo, Monet, Van Gogh, Alfons Mucha ve şu anda sayamadığım birçok sanatçı benim ilham kaynaklarım."} {"url": "https://gazetesanat.com/alper-kulun-disaridakiler-isimli-romani-okurlarla-bulusuyor", "text": "Ünlü oyuncu Alper Kul'un, çocukluk düşlerinden yola çıkarak kaleme aldığı ilk romanı Dışarıdakiler 21 Aralık'ta İnkılap Kitabevi etiketiyle raflardaki yerini almaya hazırlanıyor. Kul'un okurları alternatif bir yaşama davet ettiği, ses getirecek bu ilk roman, herkesi günlük telaşları ve hesapları sorgulamaya davet ediyor. Oyunculuğu ve senaristliğiyle tanınan Alper Kul, sevenlerinin karşısına bu kez yazar kimliğiyle çıkıyor. Kul, İnkılap Kitabevi'nden çıkarmaya hazırlandığı ilk romanı Dışarıdakiler ile okurlarını çocukluk düşüne, en temiz ve korunaklı sığınağına çağırıyor. Alper Kul bu ilk romanı Dışarıdakiler'de; tüketim odaklı bir hayattan, sadece insani ihtiyaçların giderildiği bambaşka bir dünyaya Dışarıdan gelen, hiç tanımadığı bu dünyanın ortasında kendi sesini duymaya çalışan Demir'in hikayesini anlatıyor. Roman, hayatı gündelik ilişkiler ve sosyal etiketler üzerinden yaşamaya itildiğimiz bu düzende, alternatif bir yaşamın kapılarını aralıyor: İnsani ilişkilerin çıkar ilişkilerine indirgenmediği, her emeğin kıymetinin bilindiği bir yaşam... Dışarıdakiler, okurlara bir ütopya vadediyor: Ağaç keserken rızalık alınan, yalanın ve talanın henüz uğramadığı, doğanın para için tahrip edilmediği, kadınlara ve çocuklara güvenli bir yaşam olanağı sunan; velhasıl Dışarının kötülüklerinden azade bir sığınak. Alper Kul, Dışarıdakiler ile hepimize özümüzü hatırlatıyor. Alper Kul'un ilk romanı Dışarıdakileri, 21 Aralık'tan itibaren kitabevlerinden, inkilap. com, dr. com. tr ve kitapyurdu. com adreslerinden temin edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/altin-kitaplardan-60-yila-ozel-dunya-cocuk-klasikleri", "text": "Yayıncılık tarihinin mihenk taşlarından biri olan Altın Kitaplar, 60. Yaşını ciltli özel basım Dünya Çocuk Klasikleri serisiyle kutluyor! Ciltli, Dünya Çocuk Klasikleri'nin öncüsü Altın Kitaplar, 60. Yılında okurlarına oldukça hoş bir jest yaptı. Hem çocuklara hem de yetişkinlere hitap eden set, okurlara nostalji dolu anlar yaşatırken kütüphanelerin de vazgeçilmezi olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/altin-koza-heyecani-basladi", "text": "28. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, zengin bir programla bugün sinemaseverlerle buluştu. 13-19 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek olan festival, ülkemizde yaşanan yangın ve sel felaketlerine neden olan doğa katliamına son vermek, çevreye ve doğaya karşı daha duyarlı olmak adına bu yıl Doğa temasıyla gerçekleşiyor. Adana Büyükşehir Belediyesi Başkanı Zeydan Karalar'ın başkanlığında düzenlenen festival, Atatürk Anıtı'na çelenk koyması ile başlayacak. Başkan Zeydan Karalar'ın, Festival Yürütme Kurulu ve Adana halkı ile çelenk koyması sonrası festival programı; gün boyu devam edecek uzun metraj film gösterimleri, gondolda açık hava film gösterimleri, ''Çukurova'dan Beyazperdeye Film Afişleri Sergisi'', Işıl Özgentürk moderatörlüğünde ''Kısa Film Atölyesi'' ile devam edecek. 28. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, ''Açılış ve Orhan Kemal Emek Ödülleri'' töreninde ''Orhan Kemal Ödülleri''ni bu yıl; Türk Sineması'na katkılarından dolayı Sevin Okyay ve Ertunç Şenkay'a veriyor. Sevin Okyay ve Ertunç Şenkay'a ödülleri bu akşam gerçekleştirilecek açılış gecesinde verilecek. Tören, sanatçı Birsen Tezer'in konseriyle son bulacak. Festival, Yaşar Kemal Vakfı ile birlikte Çukurova'dan Dünyaya Açılan Pencere temasıyla, adı Çukurova ve Toroslar ile özdeşleşmiş hemşerisi Yaşar Kemal'i bu yıl Yaşar Kemal ile Çukurova'da Dünden Yarına başlığı altında bir dizi etkinlikle anıyor. Etkinliklerin ilki Sinemada Yaşar Kemal olacak. 14 Eylül'de Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu'nda gerçekleştirilecek ''Sinemada Yaşar Kemal'' söyleşisi Mazlum Vesek moderatörlüğünde, Nebil Özgentürk'ün ''Yaşar Kemal'' belgeseli ile başlayacak. Lale Mansur, Doç. Dr. Aydın Çam, Prof. Dr. Cihan Erdönmez ve Nebil Özgentürk'ün konuşmacı olarak katılacağı söyleşiye, Türkan Şoray, Zülfü Livaneli, Arif Keskiner, Selim İleri online olarak katılacak. Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Uluslararası Kısa Film Yarışması, Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması ve Adana Kısa Film Yarışması kategorilerinin yanı sıra; Adana Sinema Mirası ve Sinema Sektörü Çalıştayı, Adana Sinema Tarihi Sergisi, Genco Erkal'ın online, Tilbe Saran'ın konuşmacı olarak katılacağı ''Genco'' belgeselinin gösterimi gerçekleştirilecek. Festivalde ayrıca; Yılmaz Güney'in Endişe filminin özel gösterimi, ödüllü yönetmen İlker Savaşkurt'un AKİS filminin Türkiye'deki ilk gösterimi, Adana Sinema Tarihinin ve Seyir Deneyiminin Somut Olmayan Kültürel Miras Bağlamında Değerlendirilmesi Çalıştayı, Dünden Bugüne Adana Sinemaları ve Adana'da Sinemaya Gitmek konulu fotoğraf sergisi, Menderes Samancılar'ın moderatörlüğünde gerçekleştirilecek olan, Suavi, Nilüfer Akbal, Vedat Yıldırım, Cahit Berkay, Mazlum Çimen, Nebil Özgentürk'ün konuşmacı olacağı Anadolu'nun Müzik Kültürleri Hazinesi Hasan Saltık söyleşisi ve belgesel gösterimi, Işıl Özgentürk'ün moderatörlüğünde Kısa Film Atölyesi, Ceylan Ertem konseri, Esin Küçüktepepınar'ın moderatörlüğünde Sinemada-Ekranda Kadına Fiziksel ve Psikolojik Yaptırımlar'ın konu alınacağı panel, Altın Koza Kent Forumu, Kıvanç Türkgeldi'nin moderatörlüğünde Dijital Platformlar ve Sinema Paneli, dünya sinemalarından örnekler ve özel gösterim bölümleri de yer alıyor. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yayınlanan genelgenin ışığında, Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu'nun ''Salgın Yönetimi ve Çalışma Rehberi'' esaslarını gözeten bir düzenlemeyle, fiziksel mesafenin korunabildiği, etkili hijyen ve dezenfekte işlemlerinin yapılacağı ortamda gerçekleştirilecek festivalin Yürütme Kurulu Başkanlığını oyuncu Menderes Samancılar üstlenirken, kurulda Nebil Özgentürk, İsmail Timuçin, Hüseyin Orhan ve Gökhan Mutlay yer alıyor. Detaylı bilgilere ve festival programına www. altinkozaff. org. tr internet sitesinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/altin-kozada-onur-odulleri-verildi", "text": "Volkan Severcan ve Dolunay Soysert'in sunduğu 28. Uluslararası Altın Koza Film Festivali'nin Onur Ödülleri Töreni muhteşem bir geceye sahne oldu. Bu yılki ''Onur Ödülleri'' Şerif Sezer, Yavuz Turgul ve Haluk Bilginer'e verildi. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar, sanatçıları, konukları ve Onur Ödülü alan isimleri selamlamasının ardından Tarihin, kültürün, sanatın, sinemanın, Karaoğlan'ın, Dadaloğlu'nun, Yaşar Kemal'in, Orhan Kemal'in, Yılmaz Güney'in kenti Adana'ya hoş geldiniz dedi. Başkan Zeydan Karalar, Adana'ya gelen konuklarımız kentimize renk kattı. Nasıl ki Altın Koza Türkiye sinemasına, sinema endüstrisine çok önemli katkı sağlıyorsa, siz değerli sanatçılarımızın Adana'ya gelmesi de, Adana'yı şereflendirmesi de kentimize aynı şekilde katkı veriyor. Altın Koza deyince elbette film festivali akla gelir, Adana deyince de sinema akla gelir. Adana sinemasında da, Türkiye sinemasında da Adana'nın evrensel değerleri olan Yaşar Kemal'in, Orhan Kemal'in katkısı vardır. Yaşar Kemal'in Yılmaz Güney'i sinemaya teşvik etmiş olması, sinema sanatına sağladığı bir başka önemli katkıdır. Bu kadar değerli sanatçıyı yetiştiren bir şehrin evladı olmaktan gurur ve onur duyuyorum. Yaşar Kemal'in, Orhan Kemal'in, Yılmaz Güney'in ve diğer çok değerli sanatçıların o kadar önemli katkısı var ki Adana'ya, belki biraz da bu nedenle kentimizin yüzü her zaman, Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün işaret ettiği gibi Aydınlığa dönük olmuştur. Bu yüzden de Adanalı olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Konuklarımıza kentimize geldikleri için bir kez daha teşekkürlerimi iletiyorum diye konuştu. Türk Sineması'nın usta ismi Şerif Sezer'e ödülünü, Yılmaz Güney'in eşi Fatoş Güney takdim etti. Güney ''Bu güzel ve zarif arkadaşım bizim ve Türk Sineması için çok değerli. Ödülü kendisine verdiğim için ayrıca çok mutluyum'' dedi. Ödülünü almak için sahneye gelen Sezer heyecanını gizleyemedi ve tüm konuklar tarafından ayakta alkışlandı. Şerif Sezer duygularını ''Ben çok şanslı bir oyuncuyum. Çok az filmde oynadım ama oynadığım tüm filmler çok iyi filmler oldu. Yönetmenlerime, yapımcılarıma, bana bu rolleri veren herkese çok teşekkür ediyorum. Ayrıca kaybettiğimiz festival direktörü Kadir Beycioğlu'nu anmak istiyorum. Altın Koza benim için biraz da Kadir Beycioğlu demekti'' diyerek dile getirdi. Festivalde Onur Ödülü'nü alan bir diğer isim Yavuz Turgul, sağlık nedenlerinden dolayı geceye katılamadı. Usta yönetmenin ödülünü, kızı Nisan Turgul, Eşber Yağmurdereli ve Ali Haydar Bozkurt'tan aldı. Nisan Turgul babasının gönderdiği ''Aranızda olmayı, bu geceyi sizlerle paylaşmayı ve bu çok değerli ödülü kendi ellerimle almayı çok isterdim. Adana Altın Koza Festivali'nin tüm çalışanlarına, sinemaya ruh katan bu nedenle film sevenlerin hala başkenti olan Yılmaz Güney'in şehri Adana'ya beni onurlandırdığı için teşekkürlerimi sunuyorum, var olun'' mesajını dile getirdi. Haluk Bilginer ödülünü Türk Sineması'nın usta ismi Hale Soygazi ve Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar'ın elinden aldı. Haluk Bilginer, yirmi yıl önce bir röportajda söylediği ''Bundan yirmi yıl sonraki Haluk Bilginer'i çok kıskanıyorum. Kim bilir neler öğrenmiş olacak'' sözlerine ithafen konuşmasında ''Yirmi yıl sonra buradayım, karşınızdayım. Bir yirmi yıl sonra neler öğreneceğimi çok merak ediyorum. Hala buradaysam, size söz veriyorum yirmi yıl sonra da buraya geleceğim. Türkiye'de sanat hep, rağmen yapıla gelmiştir. Yasaklara rağmen, sansüre rağmen, engellenmeye rağmen, olanaksızlıklara rağmen... Ama ülkemizin sanatçıları bu engelleri aşarak, bu duvarları yıkarak dünya çapında ödül alan işler yapmayı becermişlerdir. Bu da sanatçının inancı, inadı, direnci ve gerçeği söylemek için çabası... Adana Altın Koza Festivali de öyle... 1969'dan beri engellere karşı direnerek, bugünlere gelebilmiş prestijli bir festival olmayı başarmıştır. Başta Zeydan Karalar'ın katkıları, destekçileri, gönüllüleri... Onlara şükranlarımı ve saygılarımı sunuyorum. Buradan Onur Ödülü almak benim için büyük bir onur. Çok teşekkür ederim. Bu onuru iki çok sevdiğim ustayla paylaşıyor olmak, Yavuz Turgul ve Şerif Sezer ile paylaşıyor olmak benim için büyük bir onur. Sizlere çok teşekkür ederim. Eğri zamanlarda dik duranlara selam olsun'' dedi. Hale Soygazi Haluk Bilginer'e ödülünü ''Bu ödülü hepinizin duygularının tercümanı olarak takdim etmek istiyorum. Çünkü çok değerli oyuncu arkadaşım, hayranlıkla izlediğim büyük oyuncu Haluk Bilginer'e bu ödülü vermek benim için mutluluk verici'' diyerek takdim etti. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar ödülü verirken ''Heyecandan ve mutluluktan uçuyorum. Bütün sanatçılara, Adana'ya, Altın Koza'ya zenginlik ve değer kattıkları için tekrar tekrar teşekkür ediyorum.'' dedi. Geceye, sanat ve siyaset dünyasından pek çok isim katıldı. Ödül töreni Ferhat Livaneli ve orkestrasının verdiği konserle sona erdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/altin-portakal-sinema-okulu-basvurulari-acildi", "text": "3-10 Ekim 2020 tarihleri arasında 57. kez gerçekleşecek olan Antalya Altın Portakal Film Festivali, geleceğin sinemacılarına destek olmaya bu yıl da devam ediyor. Geçtiğimiz yıl ilk kez düzenlenen ve 150 öğrenciyi ağırlayan Altın Portakal Sinema Okulu için başvurular açıldı. Bu yıl 4-9 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek olan Altın Portakal Sinema Okulu etkinlikleri çevrimiçi olarak yapılacak. Antalya Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde sinemaseverlerle buluşacak olan Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin gençlik projesi Altın Portakal Sinema Okulu, geleceğin sinemacılarına hayallerine ulaşmalarında destek olmayı ve ilham vermeyi amaçlıyor. Altın Portakal Sinema Okulu'na bu yıl Türkiye'deki üniversitelerde Radyo, Televizyon, Sinema, Medya, İletişim ve Görsel Sanatlar eğitimi alan 200 öğrenci seçilecek. Başvurular sonucunda seçilen öğrencilere özel olarak her sabah canlı dersler yapılacak. Bu derslerde sinema sektörünün önde gelen isimleri öğrencilerle tecrübelerini paylaşacak. Festival, Altın Portakal Sinema Okulu'na katılamayan sinemaseverleri de unutmuyor! Herkesin erişimine açık olarak yayınlanacak söyleşi ve röportaj videoları ile Türkiye'nin dört bir yanından sinemaseverlere ulaşmak amaçlanıyor. Bu videolar, festival sosyal medya hesaplarından takip edilebilecek. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek'in geçen yıl belirttiği gibi Gençler üretecek, Antalya gençlerle birlikte yükselecek sloganıyla yola çıkan Altın Portakal Sinema Okulu için son başvuru tarihi 11 Eylül 2020 Cuma. Sinema öğrencileri başvuru formuna festival web sitesi üzerinden ulaşabilirler."} {"url": "https://gazetesanat.com/amazonun-en-cok-satan-kitabi-kim-demis-yapamazsin-diye-yapabilirsin-raflarda", "text": "Okura ilham kaynağı olan Amazon'un en çok satanlar listesinde yer alan Kim Demiş Yapamazsın Diye, Yapabilirsin kitabı The Kitap Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı! Yazar Daniel Chidiac insanlara ilham olmaya devam ediyor. Chidiac, Avustralya'da kendini keşfetmek için çıktığı yolculukta sahip olduğu güçlerin farkına varmasıyla bir kitap yazmaya karar verir. Yaşadığı deneyimleri paylaşmak için Kim Demiş Yapamazsın Diye, Yapabilirsin adlı kitabı çıkarır. Kitap dünyada Amazon gibi sitelerin en çok satılanları arasında yer alıyor. Daniel Chidiac'ın yazdıkları dünya genelinde sayısız insanın hayatını değiştirerek okuyuculara ilham oluyor. The Kitap Yayınları etiketiyle çıkan kitap, okuyucuyu gerçek potansiyelini açığa çıkararak psikolojik ve duygusal bir yolculuğa davet ediyor. Kendilerine zor sorular sorarak hayatı değiştirecek kararlar alması için 7 adımlı bir kılavuz görevi görüyor. Kitap; Şu andaki davranış biçimlerinizi belirleyen ne? Neden bazı insanların motivasyonu yüksekken diğerleri yerinden kalkıp televizyon kumandasına uzanmaya bile üşeniyor? İnsanların hayatlarındaki farklılıkları ne belirliyor? Dünya sizi köşeye sıkıştırıyormuş gibi görünürken bakış açınızı ve yaklaşımlarınızı nasıl değiştirebilirsiniz? İstediğiniz hayatı nasıl inşa edersiniz? Tarihteki en başarılı insanların uyguladığı stratejiler neler? Kendinizle, hedeflerinize ulaşmanızı sağlayacak kadar nasıl barış içinde olabilirsiniz? Hayatınızı değiştirmek ister misiniz? Yapamayacağınızı kim söyledi? gibi soruların deneyimsel yanıtını bulmaya yardımcı oluyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/amelie-filmi-karakter-yaratimi-audrey-tautounun-amelie-poulain-yolculugu", "text": "Bir film başladığı andan itibaren baş karakterinin izleyicinin içinde kök salması hedeflenir, bu hedef doğrultusunda kahraman yaratılır ve bir yolculuğa çıkarılır. Kimi zaman baş karakter ile izleyicinin özdeşleşmesi, kimi zamansa yabancılaşma ile üçüncü bir göz olarak karakterlerin yolculuğuna dahil olunması istenir. Her iki ihtimalde de yolculuğunu merak ve dikkatle izlememizi sağlayacak güçlü karakterlere ihtiyaç vardır. Bu sebeple; bir film karakterini senaristin yazdığından, yönetmenin istediğinden öteye götüren, ete kemiğe büründürerek hayatın içerisinde somut varlığını kazandıran oyuncuya çok büyük bir iş düşmektedir. Fransız yönetmen Jean-Pierre Jeunet'nin en iyi filmi olduğu kabul edilen, başrol oyuncusu Audrey Tautou'yu dünya sinemasına tanıtan film: Amelie, sinema tarihinde kült filmler listesinde yer almaktadır. Filmin ötesine geçerek karakter olarak var olan, dış görünüşü, cümleleri, bakışları ve donuk ifadeleriyle Amelie karakterinin yaratımında Audrey Tautou'nun işlevini incelemek doğru olacaktır. Audrey Tautou, 1976 yılında küçük bir kasaba olan Beaumont'ta dünyaya geldi. Babası bir diş doktoru, annesi öğretmendi. Audrey, dört kardeşten en büyüğüydü. Annesinin sanata olan ilgisi ve onu haftada en az üç kez sinemaya götürmesi onun oyunculuğa olan ilgisini arttırmıştı. On dört yaşında tiyatro ile bağlantı kurmaya başladı ve ufak rollerde yer aldı. Paris Üniversitesi'nde Edebiyat eğitimi almaya başlasa da biriktirdiği paralarla Florent Tiyatro Okulu'na girerek oyunculuk eğitimi aldı. Bu süreçte çeşitli reklam filmleri, tiyatrolar ve bazı sinema filmlerinde yer aldı. 1998 yılı Audrey için bir dönüm noktası oldu ve 9. Beziers Festivali'nde en iyi kadın oyuncu seçildi. Bu ödül sonrası Toie Marshall gibi yönetmenlerle çalıştı ve romantik komedilerde aşık, sorunlu bir ailesi olan genç kız gibi farklı rollerde yer aldı. Ama asıl olarak 2001 yılında Amelie karakterini canlandırdığı aynı isimli filmle dünya çapında tanındı. Oyuncu 2006 yılında Da Vinci Şifresi filmi ile ilk kez Hollywood'da çalışma olanağı yakaladı. 2009 yapımı Coco Chanel'den Önce adlı filmde dünyanın en ünlü moda tasarımcılarından olan Gabrielle Coco Chanel'in hayatının anlatıldığı filmde Audrey Tautou, Coco Chanel'i canlandırdı. Bahsi geçen filmler ve roller dışında da birçok farklı yapımda yer aldı. Birbirinden çok farklı karakterleri canlandıran oyuncunun Antalya Film Festivali'nde vermiş olduğu röportajda Amelie benimle birlikte yaşıyor. cümlesinden yola çıkarak karakter yaratmadaki beceresini Amelie filminde irdeleyeceğiz. Audrey Tautou, Amelie Poulain karakterini 23 yaşındayken canlandırmıştır. Bir röportajında oyuncuların karakter yaratma yolculuğunu Size ait olmayan bir fikre sahip olursunuz, tabi ki kendi duyarlılığınızı, yeteneğinizi, vizyonunuzu, zekanızı eklersiniz, fakat sizin kaynağınız değil, yaratıcının kaynağıdır. Bu yüzden oyuncu aslında bir yaratıcı değil, bir tercüman. sözleri ile ifade etmiştir. Amelie Poulain karakterinin hikayesine gelecek olursak: Doktor olan babası tarafından kalp rahatsızlığı olduğu düşünüldüğü için diğer çocuklardan izole büyütülmüş bir çocuktur. Aslında babasının teşhisi yanlıştır çünkü Amelie babası onu muayene ederken heyecanlandığı için kalbi hızlı atmaktadır. Amelie'nin annesi ise en az babası kadar nevrotik bir kadındır. Bir intihar girişimi sırasında intihar eden kişinin üzerine düşmesi ile hayata gözlerini yumar. Babası, annesi için bir anıt mezar yapmaya hayatını adar. Görüldüğü gibi Audrey Tautou'nun canlandıracağı Amelie karakterinin oldukça trajik bir çocukluğu bulunmaktadır. Bütün bu trajik geçmiş filmin başında gözlemci bir anlatıcı tarafından yani üçüncü ağız tarafından anlatılmaktadır. Bu anlatım Amelie karakterinin yaratımı için oldukça mühim bir yer taşımaktadır. Amelie bütün bu trajedinin içerisinde yalnız kalmış ve hayal dünyasında yaşayan bir çocuk olarak yirmili yaşlara gelmiştir. Audrey Tautou'nun izleyici ile ilk buluştuğu sahnede kameraya ruhsuz bir şekilde bakar ve anlatıcı kırk sekiz saat içinde hayatının değişeceğini söyler. Daha sonra anlatıcı Amelie'nin bugünü hakkında bilgi vererek seyirci ile Amelie'yi tanıştırır. Onu izleyen sahnede Amelie karakteri izleyici ile arasındaki özdeşleşmeyi kırar. Direkt olarak kameraya bakarak konuşur ve izleyici ile iletişime geçer. Amelie karakteri film dünyasındaki yalnızlığını izleyici ile paylaşır. Audrey Tautou açısından bakacak olursak: Bir oyuncunun İzlediğiniz bir film ve biz size bir hikaye anlatıyoruz demesi ve hemen arkasından oyununa devam etmesi büyük bir risktir. Bildiği üzere izleyici kendini karakterle özdeşleştirdiği kadar hikayenin içerisine girmektedir. Fakat bahsettiğim bu durum izleyiciyi karaktere yabancılaştırmaktadır. Buna rağmen Audrey Tautou, hemen arkasından oyununa devam etmekte ve herhangi bir şekilde izleyici sekteye uğramamaktadır. Amelie Poulain, yirmi iki yaşındadır, salt bir yaşam sürmekte ve birkaç cinsel deneyimde bulunmasına rağmen hiçbir duygu hissetmemektedir. Audrey Tautou'nun Fransız kadını olması belki de bu duygusuzluğu doruklarda yansıtmasına yardımcı olmuştur. Amelie hayatını değiştirecek o an gelene kadar yaşantısında oldukça duygusuz, kendi hayal dünyası dışında dünyevi olay ya da olgulara tepkisiz bir karakterdir. 30 Ağustos 1997 tarihi gelip çatar ve hayatını değiştirecek o olay gerçekleşir. Şans eseri banyosunun mermerinin arkasında bir çocuğun hatıra kutusunu bulur. Sonraki sahnede anlatıcının cümlesi hem Amelie Poulain karakteri için çok önemli hem de Audrey Tautou için çünkü Amelie, karakteristik bir değişim sürecine girmektedir. Duygulanırsa, başkalarının hayatlarına burnunu sokmaya devam edecek. Duygulanmazsa, çok kötü işte bu cümleyle birlikte Amelie karakterinin davranışları yavaş yavaş robotik, duygusuz ve mimiksiz halleri dağılmaya başlar. Bu süreci Audrey Tautou'nun oyunculuğu dışında bir şekilde vermek mümkün olmayacağından kademeli olarak değişen ifadeleriyle Amelie karakterinin değişimini gerçekleştirir. Bulduğu kutuyu sahibine iletir, kendini bir masalın içerisinde hisseder. Dünya çok güzel bir yerdir ve o kelebekler gibi rengarenk bir iyilik meleğidir. Kendini ele vermeyen tavırları, çekingen ama bir o kadarda cesaretli halleriyle Amelie, dünya çapında bir sempati kazanır. Filmin yönetmeni Jean-Pierre Jeunet bir röportajında; Tautou'nun iri büyük ve güzel gözleriyle hem cin gibi bakışları hem de her an kırılacakmış gibi duran naif edası inanı hemen etkisi altına alır. şeklinde konuşmuştur. Gerçekten de bunu Amelie aşık olduğu adamdan utandığı sahnede yaşar. Amelie bir an da durduğu yerde utançtan erir, kaybolur. Amelie; küt saçları, kısa çorapları, kendinden büyük ayakkabıları, uçuşan kırmızı tonlardaki etekleriyle Audrey Tautou'dan başkası olamazdı düşüncesi gelir akla. Filmin yönetmeni; Audrey Tautou'nun, Amelie Poulain olma hikayesini: Bir gün bir posterin önünden geçerken, bir çift göz yakaladı beni. Bir masumiyet ışıltısı, sıradışı bir ifade vardı bu gözlerde. Bu Venus Beaute (1999) posterinde bana bakan gözlerin sahibi, Audrey Tautou'ydu. Kendisiyle bir toplantı ayarladım. Bir deneme yaptık ve on saniye sonra onun doğru kişi olduğunu anlamıştım. sözleriyle anlatır. Birçok sinema eleştirmeni, Amelie filminin, Audrey Tautou'nun üzerine yapıştığını ve asla bu etkiden kurtulamayacağını söylese de kendisi bu durumdan memnun olduğu kadar diğer yarattığı karakterlere haksızlık olduğunu da söyler. Tautou, Amelie karakterinin metalaşmasından rahatsızlığını dile getirecek kadar bilinçli bir oyuncudur."} {"url": "https://gazetesanat.com/amerikan-edebiyatinin-hircin-prensi-bukowski", "text": "Merhabalar. Size, çok değer verdiğim Charles Bukowski'yi anlatmak istiyorum. Bu yazar, sıkı edebiyat severler tarafından bilinse de bence önemi yeterince anlaşılmamış bir yazardır. Yazar, döneminde alkolikliği ile ve günü birlik diye tabir edilen ilişkileri ile biliniyordu. Özel hayatı öne çıkarılınca onun ismini duyanlar bir adım geri atıyor ama iyi bir edebiyatçı iyi bir okur olduğu gibi insan analizlerini de iyi yapan, onları kitap gibi okuyan kişidir bence. İnsanların önyargılarını parçalamak atom parçalamaktan daha zor diye boşa demedi Albert Einstein. Dönemin eleştirmenleri onu serseri olmakla suçladı, özel hayatına göre yargıladı, hatta yazdıkları erkeklerin fantezi dünyasının detaylı bir tasvirinden daha ileri olmadığını söyleyecek kadar ileriye gidenler oldu. Evet, Bukowski romanlarından sefil hayatlardan bahseder fakat unutulan bir nokta vardır o da sefil hayatların gerçekten var olduğu. Bukowski bunları geniş hayal gücü ve edebiyat bilgisi ile harmanlamış ve ortaya şahane eserler çıkmıştır. Bukowski, var olanı görmezden gelmemiş, bunu romanlarına ve kısa hikayelerine yansıtmıştır. Hayat Bukowski'ye şefkatli davranmadı. Onu tanımama vesile olan romanı Ekmek Arası onun kendi hayatını anlattığı bir romandır aynı zamanda. Ve bu kitapta, babasının işsizlik problemi olduğundan ve sürekli ona şiddet uyguladığından bahseder. Hayatın acımasızlığı onu romanlara itti ve eline geçen ne varsa okumaya başladı. Taslak olarak evinde yazdığı hikayeleri, onun edebiyat dünyasına attığı adımlardan biriydi. Babası, bu hikayeleri görüp onları yok edince Bukowski evi terk etti. O sıralar Los Angeles Üniversitesi'nde okuyan yazar, 2 yıldır eğitim gördüğü okulunu bıraktı. Bu alıntı Ekmek Arası adlı romanından. Bu roman Bukowski'nin zorlu geçen hayatının bir fragmanı niteliğindeydi. Yazdıkları kadar kim bilir belki de yazamadıkları vardı. Aile içi şiddet, psikolojik baskı, sefalet ve umutsuzluk. Nazik olursan çarmıha gererler adamı demişti Sıradan Delilik Öyküleri adlı romanında. Sert olmayı, serserilik denilen hayatı ona ailesi ve okul çevresi öğretmişti. O da hayata karşı gardını aldı ve kurallarına göre savaştı. Zorlu koşullara rağmen kendisi olmaya devam etti ve hiçbir kalıba uymadı. Her şeye evet diyen onaylayıcı ve sempatik gözükmeye çalışan insanlar onun düşmanı oldu. Kitaplarında da bahsettiği gibi serseriler arasında rahattı; takım elbise ile gizlenmeye çalışılan riyakar hayatlar, yapmacık insanlar ve menfaati için her şeyi yapanların tarafında olmadı. Nefret ettiğin insanla iyi geçinme çabasına siz medeniyet diyorsunuz ben iki yüzlülük diyorum. İşte bu yüzden anlaşamıyoruz sözünden de anlaşılacağı gibi. Yazarlar anti sosyaldir diye yaygın bir söylenti vardır ya, Bukowski'nin aile yaşamı onu küçüklükten itibaren sessiz ve içine kapalı biri yaptı. Daha sonra dışa dönük bir insan olsa da, yalnızlıktan hoşlanan kişi kimliğini hep korudu. Bir odanın kapısını kapatıp yalnız kalmak, her zaman hayatımın en güzel şeylerinden biri olmuştur sözü ve yalnızlığı öven diğer birçok sözleri bunu açıklıyor. İnsanlara karşı mesafeli olsa da kedileri çok severdi. Kediler hakkında yazdığı hikaye ve yazıları daha sonra Kediler kitabında toplandı. Herkesin hayatında başarısızlık hikayeleri vardır. Elbette Bukowski'nin de vardı. Hikayelerini gönderdiği yerlerden hiçbiri onun yazılarını yayınlamadı. Bu durum onun bu bohem hayata tutunup yeni işler üretmesine yol açtı. Birçok meslek değiştirdi. Bu mesleklerden biri de postacılıktı. Postacılıkta edindiği hayat tecrübesini ilk romanı olan Postane de anlattı. Bu roman çok ses getirdi. O günlerde yaşadığı zorluklarını akıcı bir anlatımla romanına yansıtan Bukowski, çok beğeni almıştır. Yaşam öyküsünü yazan Howard Sounes Bukowski'nin bir başka büyük başarısı da eserlerini son derece ikna edici tarzda yazmasıdır. Örneğin mektup dağıtırken çektiği sıkıntıları öyle bir anlatır ki, okurlar da sevmedikleri ama çalışmak zorunda oldukları işleri hatırlayıverir. der. Edebiyata getirdiği kendine has üslubu ile bilinen Bukowski, sokak edebiyatında bir devrim yaptı. Amerikan edebiyatının hırçın prensi olan Bukowski'nin romanını okumadıysanız, yeni bir bakış açısı yakalamak ve yeni bir dünya tanımak için sizin de bir Bukowski okumanızı tavsiye ederim. Esenle kalınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/amin-maalouftan-8-yil-aradan-sonra-yeni-roman", "text": "Daha çok tarihsel romanlarıyla bilinen ve ülkemizde oldukça geniş bir okur kitlesine sahip olan Amin Maalouf'un yeni romanı Empedokles'in Dostları, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı. Romanlarıyla olduğu kadar deneme kitaplarıyla da ilgi çeken Amin Maalouf, Empedokles'in Dostları'nda bu defa geleceğe yönelik bir kurguyla selamlıyor okuru. Ölümcül Kimlikler ve Uygarlıkların Batışı kitaplarında yer verdiği eleştirel gözlemlerin izinde yarı distopik bir dünya çiziyor. Platon'un mağarasından çıkıp Empedokles'in Dostları'yla tanışmaya davet ediyor bizi. Atlas Okyanusu kıyısındaki küçük Antioche adasının yalnızca iki sakini vardır: Orta yaşın verdiği olgunlukla sessiz bir hayat sürmek isteyen Alec ile yazdığı ilk romanının yakaladığı başarı sonrası her şeyi ardında bırakan esrarengiz Eve. Birbirlerinden uzakta, kırılgan yalnızlıklarının tadını çıkaran bu iki insanın yolu bir gün elektriğin, telefonların, televizyon yayınlarının, internetin, kısacası her türlü iletişim aracının etkisiz hale gelmesiyle kesişir. Bütün dünya bu söylentilerle çalkalanırken, kendilerine Empedokles'in Dostları diyen, son derece gelişmiş bir teknolojiye ve tıp bilgisine sahip bir grup gizemli insan bu karmaşaya son vermek üzere çıkagelir. Alec bu insanların kim olduğunu öğrenmeye çalışırken, içinde yaşadığımız dünyanın çelişkileriyle de yüzleşmek zorunda kalır. Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktır!"} {"url": "https://gazetesanat.com/amorf-dogal-tas-tasarim-ve-proje-yarismasina-basvurular-tum-hiziyla-devam-ediyor", "text": "Ege Maden İhracatçıları Birliği'nin organize ettiği AMORF Doğal Taş Tasarım ve Proje Yarışması'na başvurular 13 Temmuz 2020 Pazartesi tarihine kadar devam ediyor. Mimarlık, mühendislik, güzel sanatlar ve tasarım fakültelerinin ilgili lisans veya yüksek lisans bölümlerinde okuyan öğrenciler ile mezunlarının katılımına açık olan yarışmada, profesyonel ve öğrenci kategorilerinde, yurtdışı eğitim bursu dahil olmak üzere toplamda 10 projeye 10'ar bin TL tutarında para ödülü verilecek. Ege Maden İhracatçıları Birliği, dünya doğal taş rezervlerinin yüzde 35'ine sahip olan Türkiye'nin doğal taşlarının ihracat potansiyelini artırmak ve Türk doğal taşının prestijli projelerdeki kullanımını artırmak amacıyla Ticaret Bakanlığı'nın desteği ile AMORF Doğal Taş Tasarım ve Proje Yarışması'nı organize ediyor. Doğal taş ile tasarım gücü yüksek, katma değerli, üretilebilir, çevreye duyarlı ve sürdürülebilir projeler geliştirme hedefiyle sektöre kazandırılan yarışmaya, üniversitelerin mimarlık, mühendislik, güzel sanatlar ve tasarım fakültelerinin lisans veya yüksek lisans bölümlerinde okuyan tüm öğrenciler ile üniversitelerin mimarlık, mühendislik, güzel sanatlar ve tasarım fakültelerinin lisans ve yüksek lisans programlarından mezun olanlar katılabiliyor. Ege Maden İhracatçıları Birliği'nin sektöre kazandırdığı yarışma, doğal taş ihracatında rekabet gücünü artırmayı ve tasarım açısından güçlü, katma değeri yüksek, üretilebilir, çevreye duyarlı ve sürdürülebilir projeler geliştirmeyi hedefliyor. EMİB, AMORF Doğal Taş Tasarım ve Proje Yarışması'yla doğal taş sektöründeki firmalar ile sektöre ilgi duyan profesyonel ve öğrenci düzeyindeki tasarımcı, mimar ve iç mimarları buluşturacak bir platform oluşmasını amaçlıyor. AMORF ile Doğal Taş sektöründeki başarılı tasarımcılar ödüllendirileceği gibi ülkemizde yapı kültürüne ve eğitimine katkıda bulunmak ve yaratıcı fikirler ve projelerin de desteklenmesi planlanmakta. AMORF Doğal Taş Proje ve Tasarım Yarışması'nın jüri heyeti Platformİzmim Yönetim Kurulu Saymanı Gülçin Çalandağ, İzmir Serbest Mimarlar Derneği Başkanı Hüseyin Egeli, Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Bölüm Başkanı Demet Binan, İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Endüstriyel Tasarım Bölümü Başkanı Can Özcan, Mimar Yelda Tuna, Tasarımcı Emre Yusufi, İç Mimar Hakan Kütahya, Endüstriyel Tasarımcılar Meslek Kuruluşu Başkanı Sertaç Ersayın, ODTÜ Endüstriyel Tasarım Bölüm Başkanı Gülay Hasdoğan, Endüstriyel Tasarımcı Buket Hoşcan Bazman, İç Mimar Erman Bazman, Sezgin Marble Kurucu Ortağı Reyhan Sezgin ve Alpay Mermer Yönetim Kurulu Başkanı Melike Alpay Özmen'den oluşuyor. AMORF Doğal Taş Proje ve Tasarım Yarışması'na yapılan başvurular mermer artıklarının değerlendirilmesi ve ekonomiye kazandırılmasına ilişkin tasarım projeleri, dış mekan projeleri ve iç mekan uygulamaları ile mobilya ve aksesuar tasarımları olmak üzere üç ana kategoride değerlendirilecek. Profesyonel ve öğrenci kategorilerinde toplamda 10 projenin finale kalacağı yarışmada finalistlerin her birine 10.000 TL tutarında para ödülü verilecek. Bunun yanı sıra, Ege İhracatçı Birlikleri'nin Ticaret Bakanlığı'na sunacağı projenin onaylanması durumunda, finale kalan öğrenci kategorisindeki yarışmacılara yine Ticaret Bakanlığı tarafından belirlenecek kişi sayısı doğrultusunda yurt dışında eğitim hakkı verilmesi planlanıyor. Bunlara ilave olarak, sponsor firmanın ve jüri üyelerinin kararı doğrultusunda finale kalan projeler arasından seçilecek bir tasarımın üretilmesi ve tasarımcının ticari hakları korunarak satışa sunulması da söz konusu olacak. Jürinin seçtiği bir finalist projeye ise 1 yıl süresince ürün ve iş geliştirme mentorluğu sağlanacak. Ege Maden İhracatçıları Birliği tarafından düzenlenen AMORF Doğal Taş Proje ve Tasarım Yarışması'na başvurular 13 Temmuz 2020 Pazartesi tarihine kadar yarışmanın kurumsal web sitesi olan www. amorf. org üzerinden online olarak gerçekleştirilebilecek. Ödül töreninin, her yıl Ekim ayının ilk haftası kutlanan Dünya Mimarlık Günü ile eşzamanlı olarak, paralelinde düzenlenecek sergi ve mimarlarla network etkinliği ile birlikte gerçekleştirilmesi planlanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/an-vokal-bu-topraklarin-cok-sesli-yolculugu-ile-feriyede", "text": "An Vokal, Bu Toprakların Çok Sesli Yolculuğu adlı temayla 22 Şubat Cumartesi akşamı 20.30'da Ortaköy Feriye'de müzik severlerle buluşuyor. Bu topraklarda var olmuş toplumların anılarına yer vermiş şarkıları özgün düzenlemeleriyle tekrardan seslendiren Haluk Polat sizleri bu topraklarda kısa bir yolculuğa çıkarıyor. An Vokal, Türkiye'nin dört bir yanında yaptığı müzikallerle seyirciyi Anadolu'dan Balkanlara ve Orta Doğu'ya uzanan halk şarkılarıyla size unutulmaz bir gece yaşatacak. Sevilen türküleri Haluk Polat'ın eşsiz seslendirmesi ve düzenlemeleriyle An Vokal, sizleri anılar arasında seyahate çıkararak, bir olup acıyı, hüznü, neşeyi ve heyecanı birlikte yaşamaya davet ediyor. 1970 yılında Antalya'da doğan Haluk Polat, çok sesli müzikle Galatasaray Lisesinde okurken tanıştı. Müzik çalışmalarına Boğaziçi Üniversitesi yıllarında devam eden Polat, yönetiminde bulunduğu Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü, bünyesinde Ychorus Çok Sesli Vokal topluluğunu kurdu. 1998'de Ychorus'la halk şarkılarının çok sesli düzenlemelerinin olduğu ve kendi bestelerinin yer aldığı, Türkiye'nin ilk çok sesli vokal topluluğu albümü olan Renkleri yayımladı. Haluk Polat, kariyerinde birçok farklı projede müzik yapımcısı, danışman, eğitmen ve müzisyen olarak görev aldı. Ychorus'un yanı sıra Procne ve 4 Vokal gruplarını kurdu. Ychorus ile 2016'da Procne'yle ise 2018'de katıldığı uluslararası koro festivallerinde folklor kategorisinde altın diploma aldı. 2019'da Ruhi Su Dostlar Korosu'nun şefliğini üstlendi. Ychorus'tan gelen müzik mirasını An Vokal ile dinleyicilerle buluşturmaya devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/anadolu-asur-medeniyeti-ve-sanat", "text": "Asurlular eski Anadolu uygarlıkları içerisinde en önemli uygarlıklardandır. Mezopotamya'da Taş Devri ile Maden Devri arasında geçiş döneminde var olmuşlardır. Bakır, kalay ve altın madenlerinin yanı sıra çetin çevresel koşullara rağmen hayatta kalmak için geliştirdikleri savaşçılıkları ve sanat anlayışı ile tanınmaktadırlar. Kralı ölümsüzleştirmek amacıyla yapılmış olan figürlü kabartmalar, tapınaklar ve kültler Asur' ların sanat anlayışını gözler önüne sermektedir. Ev ve Tapınaklara yapılan duvar süslerinin yanı sıra heykeller, pişmiş topraktan seramik eşyalar, tasarlanarak ortaya çıkmıştır. Mezopotamya ve Anadolu bölgesi, bu dönemlere ait zengin buluntulara ev sahipliği yapmaktadır. Örneğin tekerleğin icat edildiğini insanlar arasında iş bölümü oluşturarak sosyal yapı içinde yaşamaya başladıklarını yine günümüze miras kalan tarihi ve sanatsal figürlerden anlamaktayız. Asur medeniyeti resim ve heykel, çömlekçilik, marangozluk, mimarlık sanatlarında oldukça ilerlemişlerdir. Duvar resimlerinde daha çok, yaşam, ölüm, mücadele gibi temaları fazlasıyla resmederek, insan, hayvan figürleri, ölü gömme ve av törenlerinin betimleri ile bahsi geçen yaşamsal öğe anlayışını günümüze taşımışlardır. Kabartmalarda ise kral daha belirgin ve ön planda yer alır. Saray duvarlarına savaşları, avcılığı, din ya da saray yaşamını konu alan sahneler yerleştirmişlerdir. Kötü ruhlardan korunmak, için saray girişlerine Lamaşşu heykeller ile dönemin sanat ve yaşam anlayışı hafızalara daha belirgin biçimde kazınmaktadır. Aslan betimlemeleri, Asur sanatının belli başlı motiflerindendir. Asurlularda aslan avı geleneği kralın gücünü simgeler. Mücadele eden kral resimlerin çoğunda heybetli, sakallı ve kıvırcık saçlıdır. Savaşçılık özelliklerini sanatlarına da yansıtan Asur Sanatı yaşamsal şartların zor olması hayatta kalabilmek için askeri gücü ve savaşı daima önemsemişlerdir. Asur ve Babil uygarlıklarının ortaya çıkmasında Sümer medeniyetinin etkisi oldukça büyüktür. Babil ile Asur Sanatında, Sümer Sanatının derin izleri görülür. Tapınaklarını ve saraylarını pişmiş kil tuğlalarla yapılmış, kent merkezlerine tanrılar adına tapınaklar yerleştirmişlerdir. Bu döneme ait, Ziggurat adı verilen, yapılarda mavi çinilerle kaplanmış tapınaklar var olmuştur. Kutsal kitaplarda bahsi geçen, Babil Kulesi'nin ziggurat olduğu kabul görmüş örüşler arasında yer alır. Asur sanatında kral motiflerinde genellikle büyük gözler, sert ve acımasız yüz ifadelerine özellikle uzun saçlar ve sakallara rastlarız. Asur tapınaklarının ve saraylarının kapılarını, insan yüzlü aslan veya kanatlı boğa heykelleri korurdu. Kentlerin mimarisi ise, planlı biçimde kurulmuş, geniş caddeleri ile refahı vaat etmekteydi."} {"url": "https://gazetesanat.com/anadolu-ata-mirasi-guvercin-sembolizmi", "text": "Merhaba değerli Gazete Sanat okuyucuları. Bu hafta Türk halkının atalarından miras kalan güvercin sembolizmi ve güvercinin tarihte oynadığı roller ile ilgili bildiklerimi paylaşmak için yazıyorum. Güvercin, evrensel olarak kabul görmüş olan birçok efsane, mit ve tasvirde bahsi geçen canlılar arasındadır. Günümüzden yaklaşık 5000 yıl önce evcilleştirilmiş ve ilk olarak beslenme amacı ile sosyal yaşamda var olmuştur. Tarihte ise çivi yazısı keşfedildikten sonra, güvercin yüzyıllar boyunca mektup getirmek, askeri araç niteliğinde haberleşme aracı olarak kullanılmıştır. Hamam, konak ve cami gibi birçok mimari alanda güvercinlerin barınması için tasarlanan bölümler Türk halkının güvercinlere karşı sevgisinin açık ispatı niteliğindedir. Günümüzde ise güvercin genellikle hobi ve yarış amacı ile yetiştirilmektedir. Günümüzde nesli tükenen bu kadar çok hayvan türü olmasına rağmen güvercin sayılarının her geçen gün artıyor olmasının nedeni belki de, kutsal öğe olarak kabul görmesi, hatta yuva yaptığı zaman toplum tarafından gereken koşulların sağlanarak üremelerine izin veriliyor olmasıdır. En çok ta, insanoğlu tarafından barışın, bereketin ve huzurun sembolü olarak kabul edilmesi güvercin neslini güvence altına almaktadır. Önceleri güvercin, dini amaçlarla haberci kutsal kuş olarak tanımlanmış ve bereket sembolü olarak kutsal bilinmiştir. Örneğin, Asya'da ev güvercini M. Ö. 3000 yılından beri bilinmektedir. Antik Mısır, Yunan ve Roma tarihinde ise güvercin değerli bir et besini olarak tanımlanmıştır. Antik çağ mimarisinde ise inşa edilen yapılarda ve heykellerde yer alan bezeme ve süslemelerde güvercin figürü kullanılmıştır. Roma Döneminden kalma ve altından yapılmış iki küpe güvercin şeklinde ki figür, tarihsel dönem eserlerinde çok kez işlenen figürler arasındadır. Mitolojilerde güvercinin, günahsız ve masum insanların ruhu olduğuna inanılmıştır. Güvercin, kimi zamanda beyaz renginden dolayı aşkın ve barışın sembolü olmuştur. Antik Mısır'da güvercinlerin dört bir yana doğru uçurulmasının nedeni topluma müjde getireceğine inanılmasıdır. Güvercine, mitolojide halk tarafından saygı duyulan, sevilen ve Venüs'e adanmış bir kuş olmasından ötürü Kythere Kuşu adı da verilmiştir. Osmanlılarda güvercin her zaman göz önünde bir kuş olmuştur. Saray mimarisinde rastladığımız kuşhaneler, Osmanlı padişahlarının güvercin merak ve sevgisini günümüze taşımış şahitlerdir. İnsansı özelliklere oldukça yakın bir kuş olarak tasvir edilmesinin sebebi ise eş ve yavrularına yüksek bağlılık duymaları, yerleşik hayat içinde çoğunlukla tek eşli olmaları, yön bulma konusunda usta sayılabilecek kadar marifetli olmalarıdır. Semavi dinlerde ise güvercinler çoğunlukla saflık duygusu ile ilişkilendirilmiştir. Örneğin, insanoğlunun ölürken gövdesinden başlayıp ayaklardan yükselerek dünyayı terk ettiğine inanılan insan ruhu güvercinler ile simgelenmiştir. 250 türden fazla güvercin türü olduğu söylenmektedir. ''Taklacı, dönücü, makaracı ve posta cinsi güvercinler, güzellikleri ve ötüşleri ile meraklıları tarafından düzenlenen organizasyonlar aracılığıyla yüksek fiyatlara satılmaktadır. Her ne kadar onlarla gündelik hayatta sık sık karşılaşmaya, hatta onları beslemeye alışık olsak da, cins ve türlerine göre aralarında yüksek maddi bedeller ödenen güvercinlerde bulunmaktadır. Halit Ziya Uşaklıgil, edebiyat eserlerinde güvercin metaforunu sıklıkla kullanan ustalar arasındadır. Işığın efendisi, akıllı telefonların fikir babası, doğal kaynaklar ve enerji kaynakları üzerine ekolojik dengeyi korumak adına çalışmalar yapmış, patentini aldığı 700 icadı olan sevgi insanı NİKOLA TESLA, tam bir güvercin tutkunu idi. Beslediği ve bakımını üstlendiği güvercinler Tesla'nın en iyi arkadaşlarıydı. Hatta, güvercinlerin en samimi arkadaşları olduğu, aralarında yirmi sene önce ölmüş bir güvercinin bile resmini sakladığı halk arsında konuşulan söylentiler arasındaydı. Meraklısı tarafından, çıkardığı ritimsel sesler ile psikolojik terapi yaptığı, insanları rahatlattığı iddia edilen güvercin besiciliği ziraatçileride ayrıca ilgilendirir. Gübresinin mineral değeri nedeniyle çok kuvvetli olması, suda bekletildikten sonra kolayca kullanılmaya elverişli olması, Ziraat Bilimi adına ilk sırada yer alan nedenler arasındadır. Fiyatların boy, duruş, paça ve tepe güzelliğine göre 200 liradan başlamak üzere 50 bin lira arasında değişiklik gösteriyor olması kimi zaman çalınma korkusunu ve riskini de, yanında getirmektedir. Sanat, toplumsal bir çabadır; toplumdan gelir, topluma döner. Fakat gelenle giden aynı şey değildir. Çok güzel bir makale Sağolun. Tezhip ve Minyatür sanatı üzerine çalışıyorum. Bir süredir güvercin üzerine araştırma yapıyorum. Peygamberimizin hayatından anlatılan bir sahneyi canlandırmayı amaçlıyorum. Konunun ana figürlerinden bir güvercin. İslam damarlarında figüratif ve nonfigüratif olarak yer alıyor. Teşekkürler...."} {"url": "https://gazetesanat.com/anadolu-gunes-kurs-sembolu", "text": "Merhaba değerli Gazete Sanat okuyucuları, sizlere bu yazı aracılığıyla, bazen üstünde ses çıkarması için sallanan parçaları ile, bazen ise barışı simgeleyen geyikler ve bazen de çoğalmayı anlatan kuş, ağaç ve doğa figürleri ile dikkatimizi çekmiş olması kuvvetle muhtemel olan ayrıca merak edenlerin Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde görebileceği Anadolu Güneş Kurs undan bahsetmek istiyorum. Anadolu'nun birçok medeniyete beşiklik yaptığı dönemlerde bilinen en eski adı, Mezopotamya yazılı kaynaklarından da anladığımız üzere Hatti Ülkesi idi. Anadolu'dan bahsederken Hatti ismi o kadar benimsenmiştir ki daha sonra ki çağlar da bu isim karşımıza Hattuş, Hititler, Hattuşa olarak çıkmıştır. Anadolu yerli halk olan Hatit kavmi ile bölgeye yeni yerleşen Hitit kavimleri ile karışan halkın, Hatti-Hitit kültürünü oluşturduğunu söyleyen değerli tarih ve bilim insanları vardır. Bu dönemlere ait akıllarda kalan en önemli sembollerden biri şüphesiz Anadolu Güneş Kursudur. Genellikle tunç, gümüş veya altından yapılan, daire şeklinde tasarlanan, geometrik desenler ve hayvan figürleri ile bezenmiş olan sembol, Atatürk'ün emriyle Alacahöyükte bulunmuştur. Güneş metaforu insanlarda, sıcaklık, samimiyet, yaşam kaynağı çağrışımlarını açığa çıkardığından antik dönemlerde olduğu gibi günümüzde de açığa çıkardığı anlamlar nedeniyle tasarımcılara ve kurumsal firmalara, vakıflara, projelere ilham kaynağı olmaktadır. Antik Çağ dönemlerinde ise kutsal törenlerde ve dini ayinlerde katılanları sakinleştirmek, teklik ve bağlılık ilkesini hatırlatmak için kullanılıyordu. Güneş Kursu'nu oluşturan yuvarlak, güneşi ifade ederken boynuz benzeri figürler ise doğayı, insanlığın çoğalmasını, üremeyi temsil etmektedir. Kuşların ise hürriyeti temsil ettiği kabul görmüş görüşler arasındadır. Ok veya Güneş ışını benzeri olan figürler ise ilerlemek ve ışınları yaymak anlamını sembolize etmektedir. Bazı antik dönem mezarlarında ise oldukça farklı ve şahsına münhasır, kimlik kartı olarak kullanılan Güneş Kurs' larına da rastlanır. Yalnızca Hitit uygarlığı ve sanatının sembolü olmasının yanı sıra dönemin astrologları için ise araç olan ve Türk masallarında bahsi geçen Güneş Kursu, aynı zamanda başkent Ankara'nın halk tarafından bağdaştırılmış olan kadim Türk sembollerindendir. Bence, kültür ve sanat, yaşam hatta ırk bakımından bağlı olduğumuz eski Anadolu topluluklarının her çeşit kalıntısı günümüz insanının mirası sayılır. Bu tür, tarihsel metaforik emanetlerimizi sevmek ve korumak bizleri yüceltir. Çünkü geçmişi bilmeyenler ileriyi göremezler. Beverly Hills' in, sanat hakkında söylenmiş olan özdeyişini sizlerle paylaşırken herkesin sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir bayram geçirmesini dilerim. Şimdilik Anadolu Güneş Kurs Sembolü hakkında yazdım. Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle, cümlelerime burada ara veriyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/anadolu-hitit-medeniyeti-ve-sanat", "text": "Merhaba kıymetli Gazete Sanat okuyucuları, bu hafta ilk tunç çağı itibariyle var olmuş Anadolu'nun yerli halkı Hatti'ler diğer adı ile Hattuş'lar ancak en çok bilinen ismi ile de Hititler ve sanat anlayışları hakkında yazmak istedim. Medeniyetin mimari sanatsal izlerini en çok, kabartma ve yontularla süslü olan Aslanlı Kapı, Sfenksli Kapı, Kral Kapı taşır. Ağzı kükrermişçesine açık, dili dışarıda ve gözleri korkutucu açıkçası cesaretle bizlere bakan iki aslan heykeli Aslanlı Kapı ziyaretçilerine oldukça etkileyici görünürler. Göz yuvaları beyaz kireçten ve gözbebekleri koyu bir madde ile doldurulmak suretiyle belirtildiğinden Aslanlı Kapı Aslan Heykelleri oldukça belirgin şekilde yüzyıllardır bizlere bakmaya devam ediyorlar. Aslında daha önceki yazılarımda da belirtmiş olduğum gibi Aslan Sembolizması Ön Asya'da koruma ve güç metaforunu temsil ettiğinden sıklıkla kapılarda kullanılan bir motiftir. Hattuşa medeniyet zamanında toplumun daha çok ziraat sebebi ile merkezden uzak yaşadığı düşünülse de elimizde ki verilere göre oldukça yerleşik bir yaşam sürüyorlardı. Örneğin, evlerin çok odalı olmasının yanı sıra ev içlerinde fırınlar, ocaklar ve hatta bazen banyo küvetlerine bile rastlayabiliriz. Temiz su merkezi çeşmelerden sağlanmasının yanı sıra atık su evlerden kanallarla toplanarak sokakların altından uzaklaştırılması yani Kanalizasyon Sistemi kullanıyor olması, yerleşik olan Hitit yaşamlarının göstergesidir. Hatta havasız bırakılan tahılları saklama biçimi ile konserve kültürünü keşfetmiş medeniyetler arasındadır. Alacahöyük yani Çorum ilimizde bulunan, giriş kapısında sfenksler ve kabartmalar bulunan Hitit kentidir. Esasında belirtmeliyim ki Hitit sanat anlayışında Doğu figüratif etkilerine oldukça fazla rastlanır. Dinsel ve mitolojik konuların işlenmiş olması, Güneş kursunu Mısır'dan almış olmaları, önceleri kabartmalarda önden tasvir genellikle yapılmıyor olması, insan ve hayvan figürleri hep yandan profil aracılığıyla gösteriliyor olması örneklerim arasındadır. Hattuşa Yazılıkaya dönemin sanat anlayışını yansıtan öğelerden biridir. Tanrı metaforları ucu sivri boynuzlarla donatılmış bir külah ve kısa etek ve ayaklarında uçları yukarı doğru kıvrık ayakkabılar ile betimlerken boynuz sayısı ile tanrının rütbesi belirtilmiştir. Ankara şehrimizde bulunan Bitik Vazosu kutsal evlenme sahnesini betimler. Güvey ve yüz görümü denen sahne sırasında gelinin duvağını açmakta ve ona içecek sunmaktadır. Hititlerden önce Anadolu'da tanrı metaforunun ana ile egemen olması ve bu eser ile birlikte eril gücün ön plana çıkmış olması açısından bu eser reform niteliği taşımaktadır. Çankırı İnandik Tepede bulunan İnandık Vazosu sunak sahnesini betimlerken evlenme töreni, dans betimlerine de eser aracılığıyla rastlanır. Tüm bunların yanı sıra çok naturalist figürler arasında yer alan geyik metaforuna da dönem içinde rastlarız. 4 gün kendisi için, 4 gün devlet için çalışma sistemine bağlı olan Hitit toplumunun sanatsal katkılarından biri de, bizlerin bugün de kullandığı müzik ölçeklerinden do-re-mi ölçüsüdür. Flüt, boynuz, çifte obua, davul, zil, tef dönem içerisinde kullanılan müzik aletleri arasındadır. Dünyanın en eski notalı şarkısının duvar kabartması aracılığıyla Huri dili, çivi yazısı ile yazılmış olan tablet olduğu düşünülmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/anadolu-odulleri-sahiplerini-buldu", "text": "Baksı Kültür Sanat Vakfı tarafından, Anadolu'nun ortak kimliğine katkıda bulunan üretimlere dikkat çekmek amacıyla bu yıl ilk kez düzenlenen Anadolu Ödülleri'nin kazananları belli oldu. Doğan Holding ana sponsorluğunda gerçekleşen ödül programına, Müzecilik, Gösteri Sanatları, Süreli Etkinlikler, Arkeoloji ve Restorasyon kategorilerinde toplam 133 proje başvurdu. Türkiye'nin 35 ilinden adayların başvurduğu yarışmada, finale kalan 25 projeden altısı Anadolu Ödülüne değer bulundu. Seçici Kurul, iki projeye de Alana Katkı Ödülü verilmesini kararlaştırdı. İlk Anadolu Ödülleri'nin kazananları, Sivas, Eskişehir, Hatay, Çanakkale ve Van oldu. Arkeoloji kategorisinde Kayalıpınar Kazısı ; Müzecilik kategorisinde OMM-Odunpazarı Modern Müze ; Restorasyon kategorisinde The Museum Hotel Antakya, 5. Mıntıka 4642 Numaralı Parsel Koruma Süreci ; Süreli Etkinlikler kategorisinde Çanakkale Bienali, Gösteri Sanatları kategorisinde ise EBB Senfoni Orkestrası ve Van Akdamar Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Şenliği Anadolu Ödülleri'nin sahibi oldu. Seçici Kurul ayrıca, başarılı bulduğu iki projeyi de teşvik ödülü niteliğindeki Alana Katkı Ödülleri ile onurlandırdı. Arkeoloji kategorisinde Siirt Başur Höyük Kazısı ; Restorasyon kategorisinde ise Kültür Yolu Projesi Alana Katkı Ödülü'nün sahibi oldu. Baksı Kültür Sanat Vakfı'nın, Baksı projesinin 20. yıldönümünde, benzer projelerin çoğalmasını desteklemek amacıyla hayata geçirdiği Anadolu Ödüllerinin sonuçları 12 Kasım tarihinde, Vakfın Youtube kanalında yayınlanan çevrimiçi bir törenle açıklandı. Anadolu Ödülleri'nin ana sponsoru Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Begüm Doğan Faralyalı ise yaptığı teşekkür konuşmasında, Ait olduğu toprakların değerlerine saygıyla çalışmalarını sürdüren Baksı Kültür ve Sanat Vakfı'nın düzenlediği Anadolu Ödülleri'nin ana sponsoru olmaktan büyük bir mutluluk duyuyoruz. Bu destekle köklerimize ve insanımıza sahip çıkanları ve ortak değerlerimizi yaşatanları görünür kılmayı, onlara güç ve cesaret vermeyi umuyoruz. dedi. Arkeoloji, Müzecilik, Süreli Etkinlikler, Gösteri Sanatları ve Restorasyon alanlarında son beş yılda gerçekleştirilen projelerin katıldığı ödül programının başvuruları 10 Temmuz 10 Ekim 2020 tarihleri arasında Baksı Müzesi internet sitesi üzerinden yapıldı. Yarışmaya ilk senesinde Türkiye'nin 7 bölgesinden, 35 farklı ilden, toplam 133 proje başvurdu. Süreli Etkinlikler'e 48, Müzecilik'e 31, Gösteri Sanatları'da 21, Restorasyon'a 20 ve Arkeoloji kategorisine ise 13 proje başvurusu yapıldı. Yarışmaya Sivas'tan 20 proje aday gösterilirken, Gaziantep ve Ankara 7'şer proje, Çanakkale ve Malatya ise 6'şar proje ile yarışmaya en çok katılım gösteren Anadolu illeri arasında yer aldı. Konsept Kurul'un değerlendirmeleri sonucunda ilk elemeyi geçen başvurular finalist olarak Seçici Kurul'a sunuldu. Projeleri inceleyen Seçici Kurul üyeleri, daha sonra çevrimiçi bir toplantıda bir araya gelerek Anadolu Ödülleri'nin sahiplerini belirledi. Gazeteci ve yazar Doğan Hızlan'ın başkanlık görevini üstlendiği Seçici Kurul'da Prof. Dr. Ali Akay, Prof. Dr. Esra Aliçavuşoğlu, Prof. Dr. Nurhan Atasoy, Nezih Başgelen, Levent Çalıkoğlu, Arhan Kayar, Doç. Dr. Ayşe H. Köksal, Bülent Ortaçgil, Prof. Dr. Süha Özkan, Faruk Pekin, Dr. Nusret Polat, Prof. Dr. Metin Sözen, Murat Tabanlıoğlu, Görgün Taner, Saffet Emre Tonguç ve Prof. Dr. Fikret Yegül yer aldı. Sanatçı Osman Dinç'in imzasını taşıyan ödül heykelleri ile katılım sertifikaları Baksı Kültür Sanat Vakfı tarafından sahiplerine ulaştırılacak. Ödül töreninin tamamını izlemek için tıklayınız. - Resim: Alana Katkı Ödülü / Arkeoloji kategorisi Siirt Başur Höyük Kazısı"} {"url": "https://gazetesanat.com/anadolu-yakasinin-yeni-mekani-gg-sanat-merkezi-ilk-sergisini-devrim-erbil-ile-aciyor", "text": "Ekim ayında ilk defa kapılarını açacak olan G&G Sanat Merkezi, Çağdaş resim sanatının Türkiye'de ki en önemli temsilcilerinden Devrim Erbil' in ÇEŞİTLEMELER temalı sergisini 2 Ekim 2 Kasım tarihleri arasında izleyicilerle buluşturacak. Ressam Güher Elçiçek tarafından açılacak G&G Sanat Merkezi, yepyeni bir heyecanla, sanata öncülük ederek Anadolu yakasının en önemli merkezlerinden olmaya aday. İlk açılış sergisini, Türk resminin en önemli temsilcilerinden olan Devrim Erbil'in 'Çeşitlemeler' sergisi ile yapacak olan merkezin galeri mekanında, sanatseverler, sanatçının çeşitli dönemlerine ait pentür, baskı ve halı eserlerinden oluşan geniş bir seçkiyi izleyecekler. Anadolu yakasında Çiftehavuzlar' da Beyaz Köşk' de açılacak G&G Sanat Merkezi, yıl boyunca sergiler, seminerler, workshoplar, söyleşiler ve kurslarla sanatseverlere ve genç yeteneklere kapılarını açacak. Merkez, Türk ve dünya sanatının önemli isimleri ile gerçekleştirilecek sergilerin yanısıra, resim, seramik, gravür atölyeleri ile birlikte sanatseverlerin hizmetine açılmış olacak. Bünyesinde nitelikli eserleri barındıracak ve bunları sanatseverlere ulaştıracak. Sanatseverler Beyaz Köşk'ün her katında farklı disiplinlerle buluşarak, yüzyıllık çam ağaçları bulunan bahçesinde rahatlıkla kahvelerini yudumlarken, sanatçılarla sohbet olanağı bulacak, isterlerse çeşitli kurslara da katılabilecekler. Küratörlüğünü Ressam Ahmet Özel'in yaptığı, G&G Sanat Merkezi'nde düzenlenen Devrim Erbil' in ÇEŞİTLEMELER sergisi 2 Ekim 2 Kasım tarihleri arasında her gün 11:00 -18:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Gazete Sanat olarak biz de G&G Sanat Merkezi ülkemize hayırlı olsun diyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/anadoluda-antik-donem-olu-gomme-gelenekleri-ve-mezar-teknikleri", "text": "Yeniden doğuş, hayata hayat katmak için aralanmış kapı ve sonsuzluk anlamına gelen ölüm metaforu korkulanın aksine yaşamsal döngünün parçasıdır. Hatay Arkeoloji müzesinde çektiğim fotoğrafta yer alan latin deyişli ölüm herşeyi eşit kılar, omnia mors aequat cümlesi, günümüzde olduğu gibi yüzyıllar öncesinde de ölümün herkes için aynı olduğunu ırk, maddiyat, yaş, güç, düşmanlık, şöhret, makam diye ayırt etmeden bizleri tamamlayacağından bahseder. Tarih öncesi bu cümle günümüzde birçok sosyal kuruluşun sloganı haline gelmiştir. Hiç şüphesiz ki, inanç ve öteki dünya anlayışı insanların sosyal yaşamları kadar ölü gömü biçimlerinide fazlasıyla etkilemiştir. Yüzyıllar boyunca birbirinden farklı ihtiyaçlar, teknikler, görüşler ortaya çıkmış ve insanoğlu vefat eden yakınlarına sevgi ve bağlılığın göstergesi olarak öteki dünyada rahat etmelerini istemiştir. Böylece gömü geleneğinin ortaya çıkmasına ortam hazırlanmıştır. Oda mezar tipleri; en yaygın rastladığımız insanoğlunun ilk ölüsünü gömmeye başladığı andan itibaren uyguladığı ölü gömme biçimidir. Saydığım mezar tiplerine uygun olarak kimi zaman ölü, toprakta açılan çukura ve sandığa ya da küp içine konulurdu. Günümüzde bizlere hayli ilginç bir durum gibi görünse bile gömütler oturur şekilde de olabildiği gibi bedenin tamamı yüz üstü, sol ya da sağ tarafa yakınları tarafından çevrilmiş olurdu. Genel geçer en çok kabul gören anlayışa göre ise gömütlerin aldığı bu tür pozisyonların insanoğlunun uyku durumunu temsil etmesi, huzur ve sakinlik hissi vermesi nedeniyle, tercih edilmiş olması ihtimalidir. Bazen de hortlamasından korkulduğu için bağlandığı rivayet edilen ölü gömütlerine rastlanır. Bugün zorunlu koşullar dışında kabul etmekte zorlandığımız bir diğer gömüt biçimi ise Batı Anadolu Erken Tunç Çağı mezarlarında rastlanan çoklu gömü uygulaması yani bir mezara birden çok gömünün yapılmasıdır. Gömüt başlarının, hangi yöne doğru çevrildiği ise kimi zaman bizlere ölünün cinsiyeti hakkında bilgi verir. Benim en çok ilgimi çeken mezar tiplerinden biri olan tümülüs mezarlar ise mezara ölü hediyeleri, ölünün günlük yaşamda kullandığı eşyaları konulduğu yığma toprak tepelerden oluşan, irili ufaklı mezar tipleridir. Ölü gömüldükten sonra mezarı ziyaret edenler her yeni ziyaret ile bir miktar toprak bırakma geleneklerine devam etmiştir. Bu mezar tipinin, korkulu rüyası ise mezar soyguncuları olduğundan daima şehir merkezinden çok daha uzak yerlerde inşa edilmiştir. İç Anadolumuz geçmiş çağlarda Lidya bölgesi olduğu için en çok rastlanan mezar tiplerinin başında tümülüsler gelmektedir ve Ankara Polatlı' da örnekleri mevcuttur. İşçilik ve inşaa edebilmenin tümülüsler için gerektirdiği masraf, sıradan halk için karşılanması mümkün olmayan harcamalardı. En çok rastlanan tümülüs kabartması ise güneş sembolüne benzeyen yuvarlak, halka, dairesel işaretlerdir. Lahit mezar ise kelime anlamıyla; görselde görmüş olduğunuz gibi hayli zengin görünümlü, dönemin özelliklerine uygun taştan oyma ve kabartmalarla dolu ve günümüzde çoğunlukla devlet büyüklerinin defninde rastladığımız sandık mezarlardır. Antik Çağda lahitler, İç Anadolu bölgesindeki mezar çeşitleri arasında en az tercih edilen mezar tipleridir. Sebebi ise en çok sütunlu kaya mezarlarına rastlanmasıdır. Anadolu' da en çok rastladığımız diğer ölü gömü tekniği ise yakarak gömme yani kremasyon tekniğidir. Isının ortalama 1000 C'yi bulduğu ateşin hazırlanıp, kemiklerin çok daha yüksek ısıda erimesi sebebiyle uygun hava koşulları gözetilerek ölü bedenin yakılması, tekniğidir. Günümüzde en çok Hindistan rituellerinden olan ölü yakma törnlerinin ilk olarak MÖ. 6000 yıllarda yapıldığı söylenir. Ruhun bedeni terk ettiğine ve çoktan yeni biçimini aldığına inanılması, bu rituelin temelini oluşturmaktadır. Küp yada urne mezarlar ise ölü kemiklerini saklamak için yapılan mezar çeşididir, bunların çoğu ölüyü yakarak gömme geleneğinde kullanılır. Ölü yakıldıktan sonra külleri yada kemikleri bu tür kaplara koyulup defin tamamlanmış olur. Birey yakılmadan gömülecekse cesedin boyutlarına uygun küpler bulunurdu ve yakılacak ise daha küçük boyutlu küpler yeterli olurdu. Küplerin ağzı genellikle taşla ya da kiremitle kapatılırdı. Kahramanmaraş Karahöyükte urne mezarlar blunurken, Gaziantep Karkamış' ta Geç Hitit dönemine ait olan urne mezarlara rastlanmıştır. İhtiyaca binaen tasarlanmış olan mezar ve mezarlıkların yanı sıra bilinçsel duruş, estetik anlayış ve mimari zeka gerektiren kimi mezar tipleri ise sanatsal figürler arasında yer almaktadır. Yazıma burada son vermeden önce bütün sanatlarda, insanı şaşırtan bir yan olması sebebiyle artık gelenek haline getirmiş olduğum sanat hakkında bir özdeyiş paylaşımı ile yazımı taçlandırmak istiyorum. Her canlının, konumu ne olursa olsun sistem adına doğru zaman geldiğinde ölümle tanışacağını anlatan ibretlik metaforun Anadolu eski çağlarda olan iz ve buluntuları hakkında olan yazımı beğendiyseniz Gazete Sanat haberlerini desteklemeyi ve paylaşmayı unutmayınız. Yeni bir yazı aracılığıyla görüşmek üzere, hoşçakalınız!"} {"url": "https://gazetesanat.com/anaphylaxis-adli-karma-sergi-paris-julio-artist-run-spacede", "text": "40 sanatçının katılımıyla İclal Gültekin küratörlüğünde hazırlanan Anaphylaxis Sergisi 25 Şubat-1 Mart 2023 tarihleri arasında Paris Julio Artist Run Space'de ziyarete açık olacaktır. Hemen tedavi edilmesi gereken ciddi, potansiyel olarak hayatı tehdit eden bir alerjik reaksiyon anlamına gelen Anapyhlaxis kavramını konu alan sergide, sanatçıların eserlerini hazırlarken sürdürebilir malzemeler kullanmaya özen göstererek daimi olabilme yeteneklerine dikkat çekmeyi ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarının karşılanması gayesi üzerine sanatseverleri düşündürmeyi hedeflemektedirler. Sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınma kavramları, küresel düzeyde iklim değişikliklerinin ve çevresel bozulmaların giderek artış gösterdiği günümüz dünyasında en çok tartışılan konular arasında ilk sıralarda yer almaktadır. İşaretli eserlerin satışından elde edilen tüm gelir Türkiye'de gerçekleşen merkez üssü Kahramanmaraş olan ve çevre illerde etkisini gösteren deprem bölgesine yardım edilmek üzere bağışlanacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/andrei-tarkovsky-sinemasi-ile-tanismak", "text": "Filmler çok fazla tutku uyandırır, ancak film tarihinin arka kataloğu göz korkutucu olabilir. Bir aktöre, yönetmene veya alt türe hayranlık duyulabilir, nereden başlayacağınızı bulmak ise bağlı başına bir mücadeleye dönüşebilir. Bazen tek yapmanız gerekense aynı yollardan geçmiş kişilerin tavsiyelerini göz önünde bulundurmak ve kendinizi akışa bırakmaktır. Bu yazımda Tarkovsky ve sinemasını birlikte keşfe çıkacağız. Bu ara saplantımız: Rus yönetmen Andrei Tarkovsky'nin şiirsel sineması. Tarkovsky'nin sinemaya duyduğu saygı ve çalışmalarının eğik, kasvetli ve yüksek fikirli doğası bazıları için bir dönüşümün başlangıcı oldu. Onun sinema evreni, filmlerini elitist olarak gören Sovyet otoritelerinin bir sonucuydu. Ancak bir süre sonra vizyonundan taviz vermeyi reddetti. Somut bir anlam bulmaya yönelik dürtüyü bırakarak, izleyicilerinin kendilerini yavaş ve uzun süren ritimlere bırakmasını ve sırf eşleşmesi zor olan gizemli imgeleme büyüsüne açmalarını sağlamaya çalıştı. Rüya gibi bir bellek tutuşu ve doğanın temel ihtişamı için şiirsel bir histir Tarkovsky sineması. Ivan's Childhood (1962) Sovyet yönetmen Andrei Tarkovsky'nin ilk uzun metrajlı çalışması. Ancak yönetmenin tamamen gelişmiş vizyonunu anlamak için Stalker belki de en iyi giriş noktasıdır. Bilim kurgu roman yazarı Strugatsky Kardeşlerin Yol Kenarı Pikniği'ne dayanan film, nispeten basit bir plana sahiptir, ancak telaşsız, meditatif 160 dakika boyunca esrarengiz, felsefi bir hayat tezahürüne yoğunlaşır. Bütün Tarkovsky eserlerinde olduğu gibi, manevi kriz, içsel buhran temayı oluşturmaktadır. Fakat alaycı diyaloglar, melankolik bir noktaya işaret eder ve mizah duygusu olmadığını iddia edenlere akıllıca bir yöntemle meydan okur. Bir kanun kaçağı rehberi ya da 'stalker', bir yazar ve profesörü, hükümet tarafından koruma altına alınmış, garip bir şekilde de duygusal bir bölge olan Bölge'ye bir keşif gezisine götürür. İkonik bir şekilde, hedefleri, kişinin en içten arzularını yerine getirme gücüne sahip olduğu söylenen bir odadır. Görevleri ve farklı dünya görüşleri, inanılmaz derecede zengin olduktan sonra kendini asan başka bir Stalker'ın hikayesiyle gölgelenir, Oda, doğasının gerçekliğini ortaya çıkarır. Tarkovsky gerçek sanatçıları, bir önsezi hediyesi olan peygamberler olarak görür. Toksik bir kimyasal tesisin yakınında bulunan Stalker'ın hatırlatıcı gücü, yedi yıl sonra Çernobil nükleer felaketinin esrarengiz ön yapılandırması gibidir. hayalet kent mantığını sanki önceden öngörmüştür. Tarkovsky'nin diğer bilimkurgu uyarlaması, Stanislaw Lem'in romanına dayanan Solaris (1972) dir. Bu tuhaf gezegeni araştırmak için kurulmuş üsse, açıklanamaz bir şekilde ölen meslektaşının yerini almak üzere gönderilen filmin kahramanı, gezegenin esrarının cezbolurken, kendi geçmişinin hayaletleriyle de yüzleşmek zorunda kalacaktır. Yönetmen, hikayenin psikolojik ve duygusal rezonanslarına daha fazla odaklanır. Canlı bir gezegenin yakınlığı bir uzay istasyonundaki mürettebat arasında garip olaylara neden oluyor. Mirror tartışmalı olarak Tarkovsky'nin en büyük şaheseridir. Aynı zamanda onun en alışılmadık üslubunu yansıtır. Otobiyografik ve son derece kişisel bir yapımtır. Bir rüyanın ilişkisel mantığı ile gelişir. Çocukluğundan gelen bellek parçaları, babası Arseny'nin şiirlerinin zamanında ve ölümsüzlükle anlatımı ile dokunur. Kızıl Ordu birliklerinin yıkıcı arşiv görüntüleri, bu hatıraların Rusya'nın çalkantılı ulusal tarihi içinde yankılanmasına izin verir. Bir yatağın üzerinde yükselen karakterin ikonik rüya sahnesi, sinemanın en yüce sahnelerinden sayılmaktadır. Tarkovsky'nin tekrarlayan yağmur, ateş ve doğaüstü görüntüleri kullanarak hayatın gizemli güçleriyle dolu tek bir evren yaratır. Bu filmi yaptıktan sonra bir zamanlar içinde yaşadığı evi hayal etmeyi bıraktığını söylemiştir. Andrei Rublev, Rus tarihinin daha destansı bir sunuşudur, ancak sanatsal çabaların riskleri ve filmi oluşturan sac ayakları Tarkovsky için hala oldukça kişiseldi. 15. yüzyıl Ortodoks ikon ressamının hayatına dayanarak, Ortaçağ Rusya, Prensler ve Tatar baskınları arasında acımasız rekabet ve işkence, ihanet gibi vahşi bir dünyayı konu edinmektedir. Bir inanç sıçraması, bir çan ustasının oğlu başarısız olursa ölüm tehdidi altında devasa bir katedral çanı atmaya çalışırken manevi yenilenme için umut sunar. Filmin Hıristiyanlığın Rus kimliğindeki rolüne yaptığı vurgu, ateist devletin sansürlerinde sorunlara neden oldu. Tarkovsky, devletin vergi yaratabilme yeteneği üzerindeki başarısını buldu, İtalya'ya bir film çekmek için gittikten sonra asla geri dönmedi. Rusların köklerine ölümcül bir şekilde bağlı olduğunu iddia etti ve Nostalji (1983) bu çıkmazı yineledi. Tanınmış bir Rus şair olan Andrei, 18. yüzyılda yaşamış ve Bolonya'da eğitim görmüş memleketlisi müzisyen Sosnovsky'nin hayatını araştırmak için İtalya'ya gelir. Güzel İtalyan tercümanı eşliğinde Toskana'dayken mutsuz evliliğinin, karısının ve çocuklarının Rusya'daki hatırası onu avlar. Seyahati giderek içsel bir serüvene dönüşürken mistik bir aydınlanma, şairin yolunu aydınlatacaktır. Tarkovsky'nin ülkesi dışında çektiği ilk film olma özelliğine sahip olan Nostalji, yönetmenine Cannes'da 2 tane çok prestijli ödülü birden getirmiştir. Andrei'nin zihniyeti, bir İtalyan katedralinin içine yerleştirilmiş bir Rus kulübesinin önünde köpeğiyle son çarpıcı görüntüsünde özetlenir. Tarkovsky'nin diğer sürgün çalışmaları, anadilinde değil, İsveç'in Gotland adasında çekilen, akıl almaz, doğaüstü son filmi The Sacrifice (1986) dir. Tarkovsky tamamlanmasından kısa bir süre sonra öldü. Filmde, Andrey Tarkovsky'nin 1986 yapımı filmi. Gazeteci, edebiyat ve tiyatro eleştirmeni, fakültede estetik dersleri veren Alexander'ın doğum gününde başlayan Üçüncü Dünya Savaşı'nda Tanrı'ya ettiği dua üzerine kendisini, bu dünyaya bağlayan her şeyi, ailesini, evini, oğlunu, kelimelerini... kurban ettiğini anlatan bir film. III. Dünya Savaşı nükleer imha tehdidini ortaya çıkarırken Tanrı ile bir pazarlık yapmaya çalışır. Bir insanın daha büyük bir yaşam gücünü beslemek için kişisel olarak nelerden vazgeçmesi gerektiği konusunda izleyicisine birçok soru işareti bırakır."} {"url": "https://gazetesanat.com/andrey-novikovun-the-refraction-sergisi-the-wall-art-galleryde", "text": "Andrey Novikov, sanat kariyerinde hızla yükselirken ailesiyle İstanbul'a yerleşen başarılı bir Rus ressam. Rusya ve Avrupa'daki çeşitli sanat fuarlarında solo ve grup sergilerde yer alan Novikov, sanat severlerin ve basının yoğun ilgi gösterdiği Moskova'daki Museum of Architecture'da düzenlenen solo sergisinin ardından Türkiye'deki ilk solo sergisiyle The Wall Art Gallery'de. Geçtiğimiz yaz, ailesiyle İstanbul'a yerleşen Novikov'un eserleri, karma yaz sergimiz boyunca Ukraynalı sanatçımız Yekaterina Grigorenko'nun eserleriyle yan yana sergilendi. Novikov'un geçmişin devrik Titan'ları ile geleceğin yeni kahramanlarını betimleyen, Moskova'da başlattığı projelerinin devamı niteliğindeki Refraction sergisi, doğrudan İstanbul'dan ilham aldığı yepyeni eserleriyle 9 Kasım 15 Aralık tarihleri arasında galerimizde ziyaretçilere açık olacaktır. Gravity ve Cultural Layer adlı projelerinde, insanın antik kahramanlara, mitolojik yaratıklara duyduğu özlemle harabeye dönmüş dünyadan bir kurtarıcının müdahalesiyle kurtulma arzusunu ele alıyordu. Bu iki projenin devamı niteliğinde olan Refraction, tüketim denizinde boğulan insanın, savaşla, doğa tahribatıyla, yitirilmiş insani değerlerle artık iyice yıpranmış, sıvaları dökülmüş, derme çatma bir binayı andıran günümüz dünyasının yavaş yavaş çöküşüne şahit olduğunu anlatıyor. Novikov'un eserlerinde, hem tarihi boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış hem de her birinin yıkılışına şahit olmuş kentlerin geçmişten günümüze ayakta kalan tarihi eserleri ve sokakları, eklektik bir hayali formda detaylandırdığı mimari görünümlerle devasa figürlerinin arka planında betimlenir. Refraction sergisinde de İstanbul'un kadim güzelliğiyle iç içe geçen kendine has karmaşası ve bugünkü metropol kimliğini yansıtan insanları, geçmişin hazineleriyle teknolojinin getirdiği hızlı dönüşümler arasında, daha iyi bir dünyanın arayışı içinde görülür. Novikov, sinematografik bir atmosfer yaratarak ister istemez görsellere yüzeysel olarak bakan günümüz izleyicisini ilk karşılaşmada çekip eserinin önünde durdurmayı amaçlıyor. Yüzeydeki parıltılı, renkli, çekici, merak uyandıran kompozisyonlar, çabucak dikkat çekmeyi başarıyor ve aynı anda ışıltılı bir yanılsama sunan tuvallerinin içinde gizlenen, izleyiciyi asıl yüzleştirmek istediği trajik gerçekliğe doğru sürüklüyor. Eserlerindeki modern Hollywood görsel efektlerini andıran detaylar ve bilinçli olarak çevresiyle uyumsuzca, sürreal boyutlarda kurgulanmış olan figürler, aslında gerçekçi birer mesaj taşıyorlar. Her bir eseri, pop-corn eşliğinde tüketilecek bir film sahnesi ya da sosyal medya feed seçeneklerinde hızlıca bir sonrakine geçilebilecek türden merak unsurlarının ötesinde, kültürel tüketimin girdaplarında kaybolan insanı anlatıyor. Günümüz insanı, savaşla gelen yıkımı dahi renkli bir film sahnesi gibi izleyip tüketmeye alışmış bir durumda. Modern insana felaketleri dahi umarsızca izletip sıradanlaştıran mekanizmadan hareketle, Novikov bugünün uyuşturan medya teknolojisini eleştiriyor. Refraction, modern insanın kayıtsızlığındaki trajediyi yansıtırken izleyicinin içinde bulunduğu yanılsamayı fark etmesini amaçlıyor ve daha iyi bir geleceği kuracak asıl kahramanların bu farkındalığa varmış sıradan insanlar olacağını vurguluyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/andy-warhol-orijinal-eserleriyle-uniq-expoda", "text": "UNIQ Expo, sanatın dahilerini tutkunlarıyla buluşturmayı sürdürüyor! Pop Art sanatının öncü ismi Andy Warhol ve yine bu akımın en önemli kişileri arasında olan Keith Haring, James Rosenquist, Roy Lichtenstein, 7 Kasım 2019 29 Mart 2020 tarihleri arasında Begüm Alkoçlar küratörlüğündeki Andy Warhol sergisinde bir araya geliyor. Sanatçının, aralarında ikonikleşen Marilyn Monroe, Flowers ve Campbell Soup gibi ünlü eserlerinin de bulunduğu toplam 90 adet orijinal eseri #SagolWarhol mottosuyla bizleri selamlıyor. Pop Art'a saygı duruşu niteliğindeki bu sergi, İstanbul Maslak'ta 1500 metrekarelik dev bir Pop Art arenası sunacak. Pop Art sanatının öncüleri Keith Haring, Roy Lichtenstein, James Rosenquist ve Robert Indiana'nın Türkiye'de ilk kez sergileneceği orijinal 40 eseri de sanatseverlerle buluşuyor. Sergi aynı zamanda, genç sanatçı kuluçka platformu McArt. ist koordinatörlüğünde Türk Pop Art temsilcilerine de yer verecek. Sanata herkes dokunsun misyonunu üstlenen sergi bu kapsamda, Pop Art sanatını ve Andy Warhol'u tüm yönleriyle tanıtırken, çeşitli atölye çalışmaları ve sanat sohbetleriyle ziyaretçilere interaktif bir deneyim de sunacak. 29 Mart 2020 tarihine kadar kadar devam edecek olan ve 7'den 77'ye herkese hitap eden sergide çocuklar; Andy Warhol'un renkli Pop Art dünyasını ve 50'li yılların tüketim çılgınlığını keşfederken, sanatın keyifli, eğlenceli yönleriyle de tanışacaklar. Roy Lichtenstein'ın Van Gogh odasında hayal dünyalarını genişletecek, New York sokak sanatçısı Keith Haring'in grafitileriyle renklenecek, 60'lı yılların diskoteğinde dans edecek ve eğlenerek öğrenecekler. Sergide sosyal medya tutkunları da unutulmadı... Ziyaretçiler, özel tasarlanmış dekorlarda, sanat kokan, özgün fotoğraflar çekip, paylaşım yapabilecek. Andy Warhol sergisinin avantajlı kısa süreli ön satış biletleri 7 Ekim'e kadar Biletix'te!"} {"url": "https://gazetesanat.com/anestinies-uslu-bir-hasta-olursaniz-bir-gun-siz-de-bu-kucuk-sirinleri-gorebilirsiniz", "text": "Eğlenceli ve oldukça ilgi çekici montajları ile bilinen Anestiniesin kurucusu Dr. Orhan Uygar Doğru ile bir sohbet gerçekleştirdik. Montajları yapmaya başladığında bir üniversite hastanesinde asistanlık yapan Doktor Orhan bey, şu anda İstanbul'da bir eğitim ve araştırma hastanesi'nde Anesteziyoloji ve Reanimasyon Uzmanı olarak görev yapıyor. Kendisi bizlere Anestinies fikrinin nasıl doğduğunu ve ilerleyiş sürecini anlattı. Bilgisayarda fotoğrafları, üzerinde ufak tefek oynama yapmak suretiyle eğlenceli hale getirmeye çalışmam aslında 2012 yılında; yani asistanlığımın ilk yılında başladı diyebilirim. Büyük ölçüde yaptığımız işle alakalı olan bu montaj fotoğrafları kişisel Facebook sayfamda paylaşıyordum. Bunları yaparken daha ilkel programlar kullanıyordum. Daha sonra tabi teknolojinin de gelişmesiyle fotoğraf düzenleme programları özellikle mobil telefonlarda oldukça yaygınlaştı ve bu da yaptığım montajları iyi anlamda etkiledi. Fotoğrafları büyütme, küçültme, yapıştırma derken ameliyathanede görünen küçük adamlar fikri doğdu. Anestinies adı aslında iki ingilizce kelimenin birleşiminden oluşuyor. 'Anesthesiology' ve 'Tinies'. Yani anestezinin minikleri ya da şirinleri de diyebiliriz. Aynı ameliyathanede görev yaptığım anestezi teknisyeni arkadaşım Furkan Aslan ile birlikte bu minvalde fotoğraf çekimlerine başladık. Fotoğraf çekimi derken aklınıza profesyonel bir stüdyo, ışıklar vs gelmesin tabi ki. Stüdyomuz ameliyathane, ışıklarımız da ameliyat ışıklarıydı. Ama ameliyathane çok yoğun olduğu için ancak ya ameliyat aralarında vakit buldukça ya da iş çıkışı ameliyat olmayan odalarda fotoğrafları çekiyorduk. Daha sonra da montajını yapıyordum. Bu, yoğun iş temposu arasında maruz kaldığımız stresten bir nebze de olsa kaçış anlarıydı bizim için. Bu şekilde zamanla bir çok montaj yapıp paylaştık. Zaten daha sonraları ameliyathanedeki diğer çalışma arkadaşlarımız bizi gördüğü zaman 'Yine ne yapacaksınız acaba?' tarzı sorulara maruz kalıyorduk. Tabi şimdi ayrı hastanelerdeyiz ama ara ara yine de devam ediyoruz çekimlere. Aslında en zor kısım paylaşımın konusunun ne olacağı. Montaj kısmı olayın en keyifli kısmı. Bir paylaşım yaptığım zaman o paylaşımın bir anlam ifade etmesini de istiyorum. Bu bazen özel bir gün olabiliyor, bazen kült bir filmin bilindik bir sahnesi olabiliyor, bazen de sadece mesleki bir espri olabiliyor. Yani paylaşımlarımın, sadece fotoğrafları büyütüp küçültmek ve yapıştırmaktan ibaret fotoğraflar olmasını istemiyorum. Tabi böyle seçici olunca paylaşımların sayısı görece düşük kalıyor. Yoksa diğer türlü her saat ameliyathaneden küçültülmüş bir insan paylaşabilirim."} {"url": "https://gazetesanat.com/anit-agaclar-ve-sembolizmalar", "text": "Ülkemizin en yaşlı anıt ağaçlarını ve sembolik anlamlarını hiç merak ettiniz mi? İlkçağ toplumları tarafından şan, şeref, zenginlik ve büyüklüğün göstergesi sayılan anıt ağaçların görkemli görünüşleriyle saygı duyulan doğal eserler olarak kabul edilen anıt ağaçların mitolojik ve sembolik anlamları oldukça geniştir. Yeni bir şehri ziyaret edince öncelikle müze, tarihi ibadet yerleri ve anıt ağaçları ziyaret eden bendeniz bu yazıyı büyük bir heyecanla hazırladım. Ağaçlar birçok insan için özel anlam taşıdığından bu yazının öncelikle okuyan herkese böylece bütüne katkısı olmasını dilerim. Mitoloji ve destanlara konu olmaları hatta bazı devletlerin bayraklarında ağaç ve yaprak motifleri olarak yer almaları, devletler arasında yapılan antlaşmalarda simge olarak kullanılmaları ve bulundukları yörelere turizm yönünden katkıda bulunmaları, anıt ağaçları oldukça önemli kılmaktadır. Kültürel ve mistik özelliklerinden dolayı anıt ağaçların varlığı insanlar için büyük önem taşımaktadır. Anıt ağaçlar; geçmişten günümüze, günümüzden geleceğe kültürel köprü vazifesi görmektedir. Geleneklerde en sık rastladığımız ağaç sembolü maddesel olarak ta ekosistemin devamlılığını birçok hayvana yuva olarak sağlarken, metafizik olarakta insanı sembolize eder. Öncelikle ağaçların dinler tarihinde ki yerinden ve sembolik anlamlarından bahsetmek istiyorum. Yahudiliğin kutsal kitabı Tevrat'ta, Hayat ağacından bahsedilir. Bu sembol mimaride, edebiyatta, sanatta ve birçok alanda yaygın bir şekilde işlenmiştir. Hayat Ağacı'nın doğurganlığın, ölümsüzlüğün, şansın, bereketin, sağlığın, hastalıktan kurtulmanın sembolü olarak taşıdığı anlamı, mit ve efsanelerde defalarca yer almıştır. İslam dininde ise mutluluk ağacı kavramı vardır, bu ağaç Tuba ağacı olarak isimlendirilir ve bu ağacın kökleri son göğün içindeki Sidre'den ulaştığı rivayet edilmektedir. İslam dininde zeytin ağacı, kutsal kitap Kuran' da bahsi geçen şifa, aydınlık, ilerlemek kavramlarını tasvir eden bir ağaç türüdür. Hıristiyan sembolizminde, ağaçların farklı dünyaları birbirine bağlayan bir eksen olduğuna, Babil Cenneti'nin batı kapısında hem Hakikat Ağacı'nın hem de Hayat Ağacı'nın var olduğuna inanılır. Kutsal tüm dinlerde bahsi geçen, Adem ile Havva'nın, yasak meyveyi paylaşmaları sonunda Cennet'ten uzaklaştırılmaları ile elma ağacı iyiyi ve kötüyü ayırt etme, bilgiyi anlamak için rahatlık yerine zorluğun tercih edilmesini sembolize etmektedir. Efsanelere ve kutsal kitaplara bolca konu olan zeytin ağacı; barışı, bolluğu bereketi, bilgeliği ve ölümsüzlüğü anlatan kutsal bir ağaçtır. İnsanlığın doğuşu ile ilgili efsanede Adem Peygamber'in nihai kabul görüşünü, Nuh Peygamber hikayesinde ise doğa ile barışı simgeler. Antik dönemde ise şifalı altın sıvı olarak tasvir edilir. Zeytin ağacı için tarihin farklı dönemlerinde korunması için çeşitli kanunlar sağlanmıştır. Eski inanışlara göre ağaç kendi yapısında tüm kozmosu yeniler, dolayısıyla ağaç simgesi kadını sembolize eder, çünkü toprak anadan gelmiştir. Değişime uğrar, meyveler verir ve aynı zamanda yeri ve göğü birbirine bağlayan köprü vazifesi görmektedir. Tarihin en eski yazılı destanı, ölümsüzlüğü arayan bir kralın öyküsü olan Gılgamış destanında ise kral, denizin dibinde aradığı ölümsüzlük bitkisi olan 'hayat ağacı' için keşfe çıkmıştır. Osmanlı kültüründe minareye benzer biçimiyle servi ağacı dayanıklılığı ve her mevsim kalması nedeniyle Osmanlı Sanatında sıkça motifler aracılığıyla karşımıza çıkmaktadır. Servi ağacının ince uzun yapısına rağmen rüzgarda savrulmayışı, sabrı ve dürüstlüğü anlatmaktadır. Dünyanın en büyük defne yaprağı üreticisi Türkiye'dir. Her dem yeşil olan defne ağacı şifacılıkta kullanılması sebebiyle tarih boyunca birçok inanışa ve efsaneye konu olmuştur. Antakya Mozaik Müzesi'nde sergilenmektedir. Hatay'ın Defne ilçesinin bugünkü ismi de Daphne'den gelir. Antik çağlarda ise bol güneşli yerlerde yaşaması sebebiyle defne ağacı Güneş'i sembolize etmektedir. Günümüzde Aydın ve Muğla illeri olan antik Karia bölgesinde ise Yunan mitolojisinde, koruyucu özelliği ile bahsi geçen incir ağacı vardır. Bu arada incirin gövdesindeki yumrular doğurganlığı ifade eder. Ülkemizde sıkça rastladığımız çınar ağacının olduğu yerlerde su kaynağı olma ihtimalinin yüksek olması sebebiyle antik dönemde anlatılan efsanelerde ve sanat eserlerinde özellikle yer almaktadır. Yunan mitolojisinde anlatılan efsaneye göre birbirini çok seven bir çiftin ölümsüzlüğe kavuşabilmek için göğe yükselerek çınar ağacına dönüştüğü söylenir. Aynı efsaneye göre çift ıhlamur ağacına dönüşerek sonsuzluğa kavuşur ve ülkemizde şifa ağacı olarak kabul edilen ıhlamur ağacı aslında mitolojiye göre sır saklamak kavramı ile ilişkilendirilir. Anıt Ağaçlar ülkemizde, Envanter Seçim Kuralları ve İşaretleme Standardına göre Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonları tarafından tescil kararları ile bakanlıkça tespit edilir. Ağaçların yaşları ise türlerine göre değişmektedir ancak yinede ağacın budaklı gövdesi ve gövde içinde yer alan halkasal dairelerin sayısı ağaçların ömrü hakkında bilgi verir. En yaşlı ağaçlarda genellikle rastladığımız budak ve gövdede yer alan eski oyuk ve derin çizgiler tıpkı yaşı ilerlemiş bir insanda olgunluğu ve bilgeliği nedeniyle saygı hissi uyandırmaktadır. Sanatçı Archimboldo ağaç ve insan yansımasını şüphesiz en doğru şekilde yansıtan sanatçılar arasındadır. En çok bilinen eseri olan Dört Mevsim adını verdiği sanat serisi; çiçek ve ağaçlardan oluşturulmuştur. İlkbahar, taze yapraklardan oluşan; elbisesinin yakası beyaz papatyalarla bezeli genç bir erkek şeklinde tasvir edilmiştir. Yaz bedeniyse saz ve buğday başaklarıyla; bereketi ve bolluğu imgelemektedir. Ahtapot Ağaç... ve daha saymakla bitiremeyeceğim; tarihe tanıklık etmiş, geçmişten günümüze, günümüzden geleceğe kültürel köprü vazifesi gören kıymetli anıt ağaçlar çok ama çok değerli ve kıymetlisiniz! Bu hafta ki yazımı ise ağaç hakkında söylenmiş özdeyişler ile taçlandırıyorum. Yeni bir yazı da görüşmek dileğiyle, hoşçakalınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/ankarada-bir-ilk-tek-kisilik-ingilizce-oyun", "text": "Tiyatro Libra'nın yeni yapımı Tangled, 28 Ocak günü Ankara Farabi Sahnesi'nde prömiyerini yaptı. Kadri Özcan'ın yazıp yönettiği tek kişilik İngilizce oyunda Deniz Bulat oynuyor. Bir kadının hayat hikayesi üzerinden özgürlüğün anlamını sorgulayan Tangled'ın bir sonraki gösterimi 19 Mart günü yine Farabi Sahnesi'nde olacaktır. Kadri Özcan'ın kaleme aldığı oyun Bulgaristan'ın Sofya kentinde doğmuş eğitimli bir genç kadın olan Andrea'nın hayat hikayesini ele alır. Andrea, çocukluğu boyunca hayalperestliğinin yanısıra kendince bulduğu bir anı saklama yöntemi ile dikkat çeker. Küçük Andrea, hatıralarını unutmamak için geliştirdiği yöntemde her özel anısı için saçına bir düğüm atar ve saçlarını asla kestirmez. İkinci Dünya Savaşı ve ardından Bulgaristan'ın demir perde ülkesi oluşuyla özgürlüklerini yitiren Andrea ve eşi ülke ülke sürüklenir, çocukları olur ama iç huzurlarını bulamazlar. Günümüzün en büyük problemlerinden biri; göçmek zorunda kalan, vatanlarını istemeden terk eden insanların, yeniden mutluluğu bulmak için harcadıkları çabaların yetersiz kalmasıdır. Asıl ilginç olan ise sanki göçmek zorunda kalmanın yeni bir şey gibi algılanıyor olmasıdır. Tek perdelik İngilizce oyunda, Deniz Bulat, Andrea'yı çocukluk yıllarından günümüze getirirken canlandırdığı çeşitli karakterlerle seyirciyi 60 dakikalık bir yolculuğa çıkarıyor. Trabzon doğumlu oyuncu, yazar, yönetmen ve yapımcıdır. Erzurum Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Ana Sanat Dalı'ndan 1999 yılında mezun olmuştur. 2000 yılında Trabzon Devlet Tiyatrosu'na atanmış, Devlet Tiyatrosu bünyesinde çok sayıda oyunda görev almıştır. 2004-2005 yıllarında Trabzon TOBAV başkanlığı sırasında, TOBAV ve Trabzon Belediyesi ortaklığında ilk çocuk şenliğini gerçekleştirmiştir. 2005-2007 yılları arasında Trabzon Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü görevini yürütmüş ve Karadeniz Uluslararası Tiyatro Festivalinin direktörlüğünü yapmıştır. 2013 yılında Ankara Devlet Tiyatrosuna atanan Kadri Özcan, Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı olarak görevine devam etmekte ve 2020 yılından bu yana Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde Yüksek Lisans öğrencisi olarak eğitim almaktadır. 2014 yılından bu yana Tiyatro Libra Genel Sanat Yönetmeni olan Kadri Özcan, çeşitli festivallerde yönetmen ve oyuncu olarak yer almıştır. Gogol'un Palto adlı eserini tek kişilik oyun olarak oynamaktadır. New York Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Tiyatro Bölümü mezunu oyuncu, yazar, ve yapımcıdır. Üniversite yılları boyunca Atlantik Tiyatro Okulu'nda sahne deneyimi kazanmış, Stonestreet Stüdyoları'nda ise kamera oyunculuğu ve film yapımcılığı deneyimi elde etmiştir. New York merkezli yapım şirketleri Invisible Disco Productions ve Et Alia Theater Company bünyelerinde ön ve arka planda çalışmalarda bulunmuştur. Son olarak Gary O. Bennett'in yönettiği Enough About Love, Esra Saydam ile Malik Isasis'in yönettiği Öte adlı filmler ile Et Alia Tiyatrosu yapımcılığında Debora Balardini'nin yönettiği This Is Me Eating __ adlı tiyatro oyununda rol almıştır. Öncesinde ise Alyssa Rallo Bennett'in yönettiği Loners ve Amelia Annen'ın yönettiği Angel adlı kısa filmlerde yer almıştır. Angel, İstanbul Film Ödülleri'nde En İyi Komedi Kısa Filmi ödülünü kazanırken, Deniz Bulat Kısa Film dalında En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görülmüştür."} {"url": "https://gazetesanat.com/anlasilabilir-gulusler-ve-gozyaslari", "text": "Martılar, onlara sunulan balık artıklarına doğru uçuşurken çikolataya koşuşan çocuklardan farksızdı. Bir ilkokul çıkışı gibiydi hatta. Bir zamanlar çocuk olduğum yaşları düşünüyordum martıları seyrederken. Ne zaman bu kadar büyümüştüm de, geçmişi düşünüp iç geçiriyordum? Hayret bir şeydi! Sonra ağzımın içindeki sözcükleri şöyle bir yokladım. Az önce ziyafet çeken martılarla benzer bir hissi bölüşüyordum. Doymuştum; ama yine acıkacaktım. Martılar çığlık çığlığa o kadar özgür ve sıradan hareket ediyorlardı ki, şimdi benim de dişimin arasındaki lezzetli kalıntıyı oradan çıkarmaya hiç niyetim yoktu aslında; ama bir maydanoz fiskesi gibi öylece durmasının da insan olmanın şekilciliğine tersliği düşündürdü beni. Ne hikmetse, insanlar fark ettiğinde içten içe gülecekti. 'Gülsün!' diye omuz silktim sonra kendime. Gülünç durumdaydım ve bundan hiç şikayetim yoktu. Eğleniyordum bile hatta. İlginçti! Neden sonra uyandım. İlk iş, dişlerimi kontrol ettim. Hafızamdaki son görüntü olan yakışıklı martı, dudak kıvrımlarımda bir gülüş olarak bekliyordu. İçimden güldüm aslında; ama yüzümü aynaya döndüğümde suretim aksini sergiliyordu. Elindeki son parça bebek çorabını da astıktan sonra sepeti kenara bıraktı. Mandalların kalanını hemen duvar dibindeki köhnemiş beyaz dolabının üzerindeki kutunun içine özenle koydu. Bir süre dolabı inceledi. Benim de onu incelediğimden habersiz, sıradan nefesler alıp veriyordu. Ne zamandır bu balkondaydı, her gün yeni denen bir güne uyanmasa unutacaktı. Günden güne, yıldan yıla rengini yitiren, kapaklarının kenarları pörsüyen şu dolabın rengini fark etmek için uyanmış gibi hissetti birden. Öyle ya, hayatında fark edeceği pek az şey vardı artık. Yalnızlığı hayatına ömürlük davet ettiği ilk günü hatırladı sonra. Bir apartmanın on üçüncü katındaydı. Balkonun camını açtı ve karnına denk gelen mesafeden aşağı doğru baktı. Her şey normalinden küçüktü. Fark etmezdi de. Nihayetinde onun da dünyası küçücük kalalı çok olmuştu. Şimdi sokaktan geçen simitçiyi, işe giden komşularını, gelip geçen arabaları ve okula giden çocukları görebiliyordu. Ve o sadece çocukların gerçek yüzünü seçebiliyordu. Ben de on dördüncü kattan, onunla birlikte izliyordum olan biteni. Aynı şeyleri mi görüyordum, bilmiyorum. Ama bence olup bitenler acıklı bir filmin senaryosuydu. İçimde soluksuz bir acı hissiyle onun üzgün yüzüne baktım bir süre. Az önce aynada kendimi gördüğüm gibi, o da aslında gülüyor muydu acaba? Demek anlayamamak da böyle bir şeydi. Evin içinde silik adımlar atmaya başladım. İçimde bir yerde bir ses buraya ait olabileceğim ihtimalini fısıldasa da, aldırmadan oda oda dolaştım. Her adım sanki kendi içimde bir başka boşluğa açılıyordu. Hiç tanımadığım birinin acısını en derinden hissetmek, bana insan olduğumu hatırlatıyordu belki. Günlüğü aldım. Sayfalarını şöyle bir karıştırdım. 3 Haziran 2014 ile başlıyordu. Hafızamı şöyle bir yokladım; bugün tarih 3 Haziran 2020'ydi. Bu, bir annenin hiç doğamamış çocuğuna yazdığı mektuplardan oluşan bir günlüktü. Gözümün önünden çelimsiz kareler akmaya başladı. Az önce balkonda asılan bebek elbiseleri bu küçük kıza aitti. Kadın, bunca yüksekten sadece çocukların yüzünü seçmek için bakıyordu dikkatle aşağı. Ve bir şekilde ölmek istiyor; ama ölemiyordu. Birini bu kadar yakınından izlerken bile tam olarak anlayamayacağımı yutkunarak kabul ettim. Mutfağa geçip kendime bir kahve hazırlarken, ağzımın içinde yuvarlanan sözcükleri şimdilik yuttum. Kahvemden bir yudum alırken gözüm mutfak balkonuna takıldığında onu gördüm. Yakışıklı martı, gülümsüyordu. Hissettiklerim gerçek miydi, düş müydü, martının yüzünde bir cevap aradım. Ama martı sadece gülümsüyordu. Sonra 'Bir martı gülümsüyorsa, gerçekten gülümsüyordur.' dedim kendimde ve akan zamanı yaşamaya karar verdim. Bugün en azından onu anlayabilmeme, dokunamayacağım hayatlardan uzaklaşırken daha az üzülmeye çalışmama, gerektiğinde yutkunabilmeme hayran kaldım. Çünkü işte hayat belki de böyle bir şeydi. Yazılan konuyu baştan sona kadar okudum gerçekten çok sürükleyici olduğunu gördüm devamını dilerim hoşça kalın, inşallah devamı gelir. Instagramda yazdıklarını okuyup seven biri olarak kurguladigin ve merkeze aldığın Martı dünkü yazdığın kabak betinlemesi tadını vermedi. Özellikle benim gözümde abartılmış bir kitap olan Simyacı güzel kurguna yakışmadı. Daha özgün daha kaliteli bir kalrmin var. Olsun! Arada kurgu ve his aynı ahenkte olamayabiliyor ama ben en üst seviyede tutarak yorumluyorum. Her halükarda cok güzel, 90'ların havasında bir kalemin var. Cok sevdim."} {"url": "https://gazetesanat.com/anlatilan-senin-hikayen-utopya-ve-distopya", "text": "Ütopya kavramı ilk kez 1516'da İngiliz yazar, hukukçu, devlet adamı Thomas More tarafından 'Utopia' adlı eserinde kullanılır. Kökeni Yunancadan gelen ütopya 'topos' kelimesiyle birlikte 'iyi' anlamındaki 'eu' ve 'yok' anlamına gelen 'ou' ekleriyle oluşturulmuştur. Böylelikle ütopya hem olmayan yer hem de iyi bir yer anlamlarına gelir. Toplumun kültürel ve zihinsel süreçleri sonucunda meydana gelen ütopyalar var olan düzene aykırıdır. İdeal toplumsal düzeni tasarlama düşüncesinin ürünüdür. Ulaşılması istenilen toplum modeli vardır. Dönemin adaletsizliklerini, haksızlıklarını, despotluğunu yani var olan düzeni yeniden biçimlendirme noktasında ütopyalar birer projedir. Tarihsel süreçte ütopyalar toplumların gelişen ve çöken yanlarına göre hareket etmiştir. Örneğin Platon'un Timaios ve Kritias adlı eserleri Yunan toplumunun sosyal ve siyasal düzeninin sarsıldığı dönemde yazılmıştır. Ortaçağ'a gelindiğinde özünde değişim söz konusudur. Roma'nın çöküşüyle birlikte toplumsal sorunların çoğalması ütopyalara yansımıştır ancak bu yansıma dinsel otoritenin sınırları içerisinde kalmıştır. Bu dönemde ütopyalarda daha fazla dinsel bir yapı mevcuttur. 18. yüzyılda ise ütopyalarda ilerleme fikri yerini alır. 19. yüzyılda ütopyaların özündeki değişim devam eder. Evrensellik düşüncesi ve tekno-ütopya temelleri atılmaya başlanır. Yeni üretim biçimlerinin başlangıcı ve yeni alanların keşfi yeni ütopik eserlerin gelişmesinde öncü rol oynar. 20. yüzyıla gelindiğinde faşizm ve komünizm ütopyaları distopya türüne dönüştürür. Ütopyaların genel özelliği; her şeyin ortaklaşa paylaşılması ve halkın refahının her şeyden üstün olmasıdır. Toplumun gözü önünde insanlar çalışırlar, dinlenirler ve eğlenirler. Herkes herkesin gözü önündedir. Her şey toplumun yasalarına göre devam eder. Anlaşılacağı üzere ütopyalarda toplumsallık ön plana çıkar, bireysellik sakıncalıdır. Düzenli, buyurgan ve durağandır. Toplumsal yapı katı çizgilerden oluşur. Kadın ve erkek toplumsal cinsiyet adı altında yapılan faaliyetlerde eşittir. Eşitlikçi, demokratik, ortak mülkiyetin esas olduğu, dinin ön plana çıktığı, cemaatçi bir toplum tasavvurudur. Thomas More ütopya kavramını kullanan ilk kişidir ve 'Ütopya' adlı romanı ütopya geleneğinin başlangıcı olarak sayılır. Ütopya adlı eseri dönemin İngiltere'sini konu alır. Sosyo-kültürel ve ekonomik sorunları eserinde aşmaya çalışır. Eşitlikçi bir toplum tasavvurudur. Yöneticilere güvenilir, bundan dolayı demokratik bir ideal kenttir. Özel mülkiyetin olmadığı, demokrasinin yer aldığı, yöneticinin seçimle belirlendiği bir kenttir. Aile önemlidir. Boşanma hakkı vardır. İnsanlar erdemlidir. Sürekli okuyup çaba gösteren bireylerdir. Tommaso Campanella'nın yaşadığı dönem savaşların ve ayaklanmaların olduğu zamana denk gelir. Engizisyonun baskıları ve yoksulluk İtalya'nın en büyük sorunları arasındadır. Özgür düşüncenin neredeyse yok olduğu bu dönemde Campanella yeni bir toplum tasavvur ederek 'Güneş Ülkesi' adlı ideal kent ütopyasını yazar. Toplumun bireyden daha önemli olduğu Güneş Ülkesi bireyleri davranışlarında toplumu esas alır. Genel yarar önemlidir. Mülkiyet ortaktır. Distopya kavramıysa ilk defa John Stuart Mill tarafından 1868'de kullanılır. Distopyayı 'kötü bir yer' olarak tanımlar. Yunanca 'kötü' anlamında gelen 'dys' ön ekiyle 'yer' anlamına gelen 'topos' kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Ütopik kurgunun tam tersidir. Malzemesini ütopyadan alır. Ütopya gibi distopya da var olan düzenden beslenir. Yaşanılan dönemdeki düzenin verdiği memnuniyetsizliği ve tehlikeyi göz önüne alır. Distopyalar dönemin teknolojik, sosyal ve siyasal düzenindeki sorunları ele alarak toplumu bekleyen karamsar gelecek kurgusudur. Büyük imparatorlukların çöküş süreci, iki büyük savaşın hayatı altüst etmesi distopyaların kendine özgü bir yazın türü olmasında önemli rol oynar. Aynı şekilde Sanayi Devrimi'yle birlikte üretim tarzlarının ve toplumsal sınıfların değişime uğraması, devletlerin yayılmacı politika izlemesi karamsarlığın kökenini başlatan olaylar arasındadır. Kentlerde üretim araçlarının yoğunlaşması sonucu ortaya çıkan kentleşme, seri üretime geçilmesi, işçilerin uzun saatler çalışarak emeklerinin karşılığı ücretleri alamamaları ve sömürgeciliğin toplumlarda sınıflanmalara yol açması da sorunlar arasındadır. Aydınlanma düşüncesi kriz yaratır. Bilimin refahı arttıracağı ve akılcı düşüncenin insanların zincirlerini kıracağı vaatleri nükleer bomba, militarizm gibi sonuçlara sebep olarak vaatleri tam tersine çevirmiştir. Distopyalar sağlık, eğitim, beslenme yani temel ihtiyaçların karşılanmadığı bir yer tasviridir. Temel ihtiyaçların karşılanmadığı gibi küçük bir azınlığın kaynakları olabildiğince tükettiği bir yerdir. Korkunun, ihanetin, eşitlikçi olmayan, totoliter, kötümser, acımasız, özel mülkiyet esaslı, devletçi, toplumsal yapıların ön plana çıktığı bir kent ütopyasıdır. 1929'daki Büyük Dünya Bunalımı'ndan 3 yıl sonra yazılan Aldous Huxley'in 'Cesur Yeni Dünya'sında bunalımın etkileri görülmektedir. Fordizmden etkilenir. Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi adı altında üretim bantlarının olduğu, insanların sınıflandırıldığı, duyguların körleştirildiği, kadınların elinden annelik duygusunun alındığı bir dünya tasviridir. Yapay rahimlerde uygun sınıflara göre insan üretimi vardır. Sosyal sınıflara göre üretimin olduğu Vahşi Bölge haricinde toplumun denetlendiği, nüfusun dengede tutulduğu bir sosyal distopya olarak karşımıza çıkar. 1924 yılında Yevgeni Zamyatin tarafından yazılan 'Biz' isimli kitap, distopya türünün en belirgin özelliği ve ilk gerçek modern distopya olarak kabul edilir. Tek Devlet'in toplumsal düzeninin en kötüleştirilmiş halini konu alır. Biz'deki insanlar sadece Numara'dır. Sürekli denetim altında yaşarlar. İnsanın makineleştirilmesini en kötüleştirilmiş olarak sunar. Herkesin aynı saatte kalktığı, aynı anda çalışmaya başladığı, aynı anda durduğu, aynı anda yemek yedikleri, aynı anda uyudukları ideal bir toplumsal düzeni anlatır. Aslında insanlar nam-ı diğer Numara'lar makinenin birer parçalarıdır. Duygu bir kusurdur, düşünceleri yoktur, itaatkar olmak bir erdemdir. Toplumsallığın ne denli önemli olduğu Zamyatin'in eserinde yer alan 'Biz Tanrı'dan, Ben ise Şeytan'dan gelir' sözlerinden anlaşılmaktadır. Sonuç olarak bir yanda iyi bir kent tasarımı olan ütopyalar diğer yanda kötümser bir kent tasarımı olan distopyalar aslında bizim hikayemizdir. Ütopya- distopya hızla değişen dünyada asla kavuşamayacağımız özlemlerimizin, korkularımızın dile getirilişidir. distopya konusu çok derin bir konu üzerine bol bol araştırma yapmak lazım. Paylaşım için teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/anna-laudel-16-contemporary-istanbuldaki-yerini-aliyor", "text": "Yurt içi ve yurt dışında gerçekleştirdiği sergiler ve uluslararası fuarlarda temsil ettiği sanatçılarla dikkat çeken Anna Laudel, 7-10 Ekim 2021 tarihleri arasında Haliç'te yer alan Tersane İstanbul'da gerçekleşecek 16. Contemporary Istanbul'da sanatseverlerle buluşuyor. Anna Laudel'in bu yıl çağdaş sanatı İstanbul'un en önemli tarihi ve kültürel alanlarından birine taşıyan Contemporary Istanbul'da sunacağı özel seçkisinde Belkıs Balpınar, Ramazan Can, Tuğçe Diri, Anke Eilergerhard, Emin Mete Erdoğan, Onur Hastürk, Mathias Hornung, Hayal İncedoğan, Bilal Hakan Karakaya, Ekin Su Koç, Serkan Küçüközcü, Mehmet Sinan Kuran, Herbert Mehler, Fırat Neziroğlu, Ardan Özmenoğlu, Daniele Sigalot, Halil Vurucuoğlu ve Sarp Kerem Yavuz'un son dönem işlerinin yanı sıra ilk defa izleyici ile buluşacak yeni eserleri yer alıyor. bağladık. Dokumaya bu açıdan baktığımızda neden bu tekniği bilgisayarın dedesi gibi düşünmeyelim? 1 ve 0 mantığı ile çalışan bilgisayardan önce aynı teknikle işleyen Jakar makinesi vardı. Yaptığımız bu eser NFT için bir ilk diyebilirim yorumunda bulundu. Tasarım portalı Octopus'un dijital alt yapısını desteklediği ve özel video grafiklerinin Çağ Çalışkur ve Serdar Börcan tarafından yapılan eser, fuar süresince Anna Laudel'in standında görülebilir. disiplinlerarası seçkisi T8-A2-102 numaralı standında ziyaret edilebilir. Anna Laudel İstanbul'un Kazancı Yokuşu'nda yer alan yeni galeri mekanında, sergi metninin Marcus Graf tarafından hazırlandığı, sanatçı Ramazan Can'ın Ne Yerdeyim, Ne Gökte isimli kapsamlı kişisel sergisi 18 Kasım 2021 tarihine kadar ziyaret edilebilir. internet sitesinden ve sosyal medya kanallarından takip edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/anna-laudel-art-dubai-sanat-fuarinda-ziyaretcilerini-bekliyor", "text": "Sanatçılarını dünyanın önde gelen sanat platformlarında temsil etmeye devam eden Anna Laudel, kapılarını tüm sanatseverle 11 Mart'ta açan Art Dubai uluslararası sanat fuarında ziyaretçilerini bekliyor. Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Güney Asya'nın en büyük sanat fuarı olma misyonuna sahip Art Dubai'nin 13 Mart 2022 tarihine kadar devam edecek 15. edisyonunda, 40 farklı ülkeden 100 galeri yer alıyor. Dünyanın dört bir yanından çağdaş ve modern sanatın sergilendiği fuarın Çağdaş bölümünde Ramazan Can, Anke Eilergerhard, Emin Mete Erdoğan, Onur Hastürk, Hayal İncedoğan ve Sarp Kerem Yavuz'un son dönem işleri ve ilk defa bu fuarda yer alacak yeni çalışmaları Anna Laudel tarafından temsil ediliyor. Çağdaş, Modern, Bawwaba ve Dijital olmak üzere 4 bölümden oluşan fuarın yeni bölümü Dijital, 1980'lerde dijital sanatın yükselişinden bu yana NFT'lerin, kripto para biriminin, video sanatının ve sanal gerçekliğin bağlamını inceleyerek hızla genişleyen dijital sanat dünyasını keşfe çıkmayı amaçlıyor. Anna Laudel, fuarın Dijital bölümünde Türkiye'nin önde gelen görsel sanatçılarından Sarp Kerem Yavuz ve Macar fotoğraf sanatçısı Flora Borsi'nin ilk defa sergilenecek NFT eserleriile yer alıyor. Anna Laudel'in 11-13 Mart 2022 tarihleri arasında Art DubaiÇağdaş bölümünde sergileyeceği eserler B-18 ve Dijital bölümünde sergileyeceği NFT eserler X-13 numaralı stantta ziyaret edilebilir. Fuar hakkında detaylı bilgi için www. artdubai. ae adresini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/anna-laudel-yedi-sanatcisiyla-art-dubai-sanat-fuarinda", "text": "Sanatçılarını dünyanın önde gelen sanat platformlarında temsil etmeye devam eden Anna Laudel, 11-13 Mart 2022 tarihleri arasında Art Dubai uluslararası sanat fuarına katılmaya hazırlanıyor. Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Güney Asya'nın en büyük sanat fuarı olma misyonuna sahip Art Dubai'nin bu sene gerçekleşecek 15. edisyonunda, 40 farklı ülkeden 100 galeri yer alıyor. Dünyanın dört bir yanından çağdaş ve modern sanatın sergilendiği fuarın Çağdaş bölümünde Ramazan Can, Anke Eilergerhard, Emin Mete Erdoğan, Onur Hastürk, Hayal İncedoğan ve Sarp Kerem Yavuz'un son dönem işleri ve ilk defa bu fuarda yer alacak yeni çalışmaları Anna Laudel tarafından temsil edilecek. Anna Laudel, fuarın Dijital bölümünde Türkiye'nin önde gelen görsel sanatçılarından Sarp Kerem Yavuz ve Macar fotoğraf sanatçısı Flora Borsi'nin ilk defa sergilenecek NFT eserleri ile yer alacak. Anna Laudel'in 11-13 Mart 2022 tarihleri arasında Art Dubai Çağdaş bölümünde sergileyeceği eserler B-18 ve Dijital bölümünde sergileyeceği NFT eserler X-13 numaralı stantta ziyaret edilebilir. Fuar hakkında detaylı bilgi için www. artdubai. ae adresini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/anne-ben-gazeteci-miyim-platformu-bulusmalarina-kaldigi-yerden-devam-ediyor", "text": "Anne ben gazeteci miyim? platformu Ocak 2020'de başladığı ve mart ayına kadar başarıyla devam ettirdiği etkinlik dizisi Medya, Kültür, Toplum Buluşmaları'na kaldığı yerden devam etme kararı aldı. Platform 25 Eylül'de dördüncü buluşmasını Beyoğlu Mephisto'da gerçekleştirecek. Medya, Kültür ve Toplum Gazeteciliği başlığıyla Haziran 2018'de yayın ve faaliyet hayatına başlayan Anne ben gazeteci miyim? platformu; Ocak, Şubat ve Mart 2020 aylarında yoğun katılımla gerçekleşen ve her birinin sonuç raporunu basınla paylaştığı buluşmalarına pandemi nedeniyle ara vermişti. Platform, 25 Eylül itibariyle buluşmalarına kaldığı yerden devam edeceğini duyurdu. Buluşmalar tamamen pandemi kurallarına göre gerçekleşecek ve katılımcılardan buluşma süresi boyunca maskelerini takılı tutmaları istenecek. Anne ben gazeteci miyim? platformu; Medya, Kültür, Toplum Buluşmaları adını verdiği etkinlik dizisinin dördüncüsünü 25 Eylül Cumartesi günü saat 18.00'de Beyoğlu Mephisto Kitabevi'nde gerçekleştiriyor. Buluşma Sinemada etik: Biyografi ve gerçek hayattan beslenen film ile dizilerde etik ölçüt ne olmalı? sorusu üzerine şekilleniyor. Sinema tarihçisi Burçak Evren ile yönetmen, senarist Özer Feyzioğlu'nun konuşmacı olarak yer alacağı etkinliğin moderatörlüğünü ise gazeteci Ali Demirtaş üstlenecek. Etkinlik herkese açık ve ücretsiz olarak gerçekleşecek. Anne ben gazeteci miyim? platformu Medya, Kültür ve Toplum Gazeteciliği başlığı ve 'soru sormak' temel kavramıyla güncel medya eleştiri ve analizlerinin yazıldığı, uzun vadede medya raporlarının tutulduğu, medya, kültür ve toplum eksenli söyleşi, güncel haber ile araştırma haberlerinin üretildiği, özgün ve 'gerçekten bağımsız' bir platform olarak 2018 yılının haziran ayında Ali Demirtaş'ın editörlüğünde www. annebengazetecimiyim. com web adresiyle yayın ve faaliyet hayatına başladı. Platform ürettiği farklı biçimsel formattaki içeriklerle önemli haberlere ve okuma çıktılarına imza attı. Bunun yanı sıra platform, Medya, Kültür, Toplum Buluşmaları adını verdiği tartışma ortamlarıyla da gündeme dair konulara farklı bakışlar getirmeyi başardı ve ilgili alanlarda akademik kaynak niteliği taşıyan raporlar yazdı. Üretimlerine özgünlük ve bağımsızlık kaygısıyla hiç durmadan devam eden Anne ben gazeteci miyim? platformu, bütün bunları yaparken pratikteki popüler gazeteciliği reddediyor ve daima gelişen, değişen aynı zamanda etik bir mesleki anlayışı benimsiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/anne-frank-house", "text": "Anneliese Anne Marie Frank, Adolf Hitler liderliğindeki Nazi Almanyası döneminde, Heinrich Himmler'in liderliğindeki SS güçleri tarafından işgal edilen sınırlar içerisinde yaklaşık 5 buçuk milyon Yahudi'nin sistemli bir şekilde öldürüldükleri soykırımın simge isimlerinden bir Yahudi kız. Anne Frank'ın Evi'ni online gezinmek için aşağıdaki butona tıklayın. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Ressam Adyali, Projelerine Bir Yenisini Daha Ekledi: As Beni - Duygulara Dokunan Enerji: İstanbul'dan Cosmic Crooner Geçti! - Füruzan, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Anma Ödülü'nün Sahibi Oldu - Gazeteci Hakan Özbek ile Uzun Yol, Kısa Hikaye Kitabını Konuştuk"} {"url": "https://gazetesanat.com/anne-hadi-bana-kiraz-anneyi-anlat", "text": "Kiraz Anne, yapraklarının arasından fidan olup süzülen çocuğunu izliyordu. Nicedir en güzel alışkanlığıydı bu. Alışkanlık diyorum, çünkü gerçekten bir işe dönmüştü hayatında. Çiçek açsın diye hevesle beklediği bebeklerini izlemek dışında bir işi yok gibiydi. Öyle ki, bazen yaprakları ile yağan yağmura dokunmayı, köklerinden beslenmeyi unutuyordu. Ya da ana yüreği işte, elinde ne varsa çocuklarına pay etmenin derdine düşmüştü bile. Annelik kavramının karşılığı pek erken düşmüştü yüreğine. Bir yıl geçmişti, çocuğunun meyvelerini görmek için en az dört yıl daha gerekiyordu. Kiraz Baba ile bu yola baş koyduklarında her şeyin ne kadar zor olacağını biliyorlardı. Sevdikleri pek çok insan sayabilirlerdi; ama bir yandan da insanlarla bir arada yaşamak, bir savaşın ortasında silahsız kalmakla eşdeğer bir duygu veriyordu onlara. Yıllar yılları, mevsimler mevsimleri kovaladı. Kiraz Anne, her bahar çiçek açmayı başarmış, yeniden bir tane oluvermişti. Öylesine güzeldi ki! Güzelliği, anneliği diğer taneler arasında dilden dile anlatılıyordu. Zamanla pek çok şeyin daha ayırdına varmıştı kendisi de. Karşıdaki kız çocuğun büyüme serüvenini izlerken, annesi ile arkadaş oluvermişlerdi. Belki hiç aynı dilde konuşamadılar; ama sevgi dilinde karar kılmışlardı. Dışarıdan bakıldığında bir delilik timsali bu görüntü, Kiraz Anne'nin de, komşu kadının da yüreğini çarptırıyordu. Sonra öğrendi ki sadece kalpleri değildi aynı olan, adı da Kiraz'dı komşu kadının. Kiraz Anne ne çok şaşırmıştı adını onda duyduğunda. Demek insanlara da Kiraz denirdi ha, vay be! Vay be! -Heyy bırak o kirazı, bırak diyorum sana! -Lütfen o kirazın çekirdeğini bana verir misiniz? dedi. -Annee, hadi bana Kiraz Anne'yi anlat!"} {"url": "https://gazetesanat.com/antalya-sanat-gonullulerinin-kuruculari-ile-soylesi", "text": "Ertan Murat Bektaş, Selin Doğa Gençoğulları ve Gülden Bostancı ile yakın zaman önce hayata geçirdikleri Antalya Sanat Gönüllüleri adlı projeleri üzerine konuştuk. Ertan Murat Bektaş: Depremin 3. Günü başka bir gönüllük projesi içindeyken AFAD il müdürlüğü önünde kılıfsız bir saz ile bir gençle karşılaştım. Sohbet esnasında konservatuara hazırlanamayacağından bahsetti. Bunun üzerine iletişim numarasını almayla sürecimiz başladı. Sürece devam etmekteyiz. Amacımız hayallerin yarım kalmaması. Ertan Murat Bektaş: Gencimizle yaşadığımız süreç içerisinde daha fazla kişinin hayallerine destek olabileceğimizi fark ettik. İlk önce üniversite çevremizden sonra sosyal medya ve yüz yüze insanlarla görüştük. Depremzede gençlerimiz için beklediğimizden fazla destek görünce Den Art'ın kurucusu Gülden Bostancı ve Sanat Tarihi Öğrencisi Selin Doğa Gençoğulları ile düşüncemizi paylaştık ve Antalya Sanat Gönüllülerini kurduk. Selin Doğa Gençoğulları: İletişimde olduğumuz atölyeler ve yardımcı olmak isteyen gönüllü sanatçılar sayesinde şu an 7 gencimiz hazırlıklarına başladı. Halihazırda 50 resim, 40 seramik, 40 tiyatro ve 40 müzik kontenjanımız bulunuyor. Depremzede gençlerin bizlere ulaşmalarını bekliyoruz. Gülden Bostancı: Daha çok gençlerimize ulaşmak istiyoruz. Atölyeler ve sanatçılarımızın depremzede gençlerimize sunduğu desteği ulaştırmak için Instagram profilimizdeki paylaşımların daha fazla insana ulaşmasını umuyoruz. Depremzede gençlerimizin hedeflerine ulaşmalarını amaçlıyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/antik-cag-mimarisinde-kadin-formu-karyatid", "text": "Karyatid, Antik Yunan ve Roma mimarisinde başlarıyla üst yapıyı destekleyen, sütun yerine kullanılan kadın figürlü taşıyıcı unsurlara verilen addır. Karyatid kelimesi ise en basit haliyle Karyai kentinde yaşayan insanlar anlamına gelmektedir. Karyatid teriminin kökeni sıklıkla üç çıkış noktası ile açıklanmaktadır. Bunlardan ilki Yunanistan'ın Persler tarafından işgali sırasında, Perslerin yanında yer aldıkları için esir edilerek sonsuza dek köleliğin temsili haline gelen Karia halkının kadınlarının mimaride temsil edilişleridir. Vitruvius'a göre dönemin mimarları, Karia halkının günah ve cezalarının nesillerce bilinip yayılması için kamu yapılarına, onların taşıdıkları utanç yükünün bir göstergesi olarak Karia kadınlarının heykellerini yerleştirmişlerdir. İkincil çıkış noktası olarak Delphi'deki mimari destek elemanı gibi kullanılan heykeller gösterilmektedir. Karyatidleri taşıyıcı bir öge olarak gören yaklaşımın dışında, dans eden kadın heykelleri olarak tanımlayan antik kaynakların bahsettiği üçüncü çıkış noktası ise Artemis'e, Karyai kenti özelindeki sıfatıyla Artemis Karyatise yapılan tapınma ritüelinin dans eden genç kız figürleri olarak mimariye yansıtılmasıdır. Dans eden genç kız şeklindeki kabartmaların en bilinen örneği Delphi'de bulunan Akanthos Sütunu üzerinde yer almaktadır. Sütun aynı zamanda Delphi Dansçıları olarak da bilinir ve üç kadın heykeli betimlemektedir. Heykeller sol elleri ile khitonlarını tutmakta iken, sağ elleri ile başlarındaki polosu desteklemektedir. Bu sütundaki heykeller her ne kadar dans eden kızlar olarak anılsa da, tek elleriyle polosları ile birlikte aynı zamanda üst yapıyı da destekliyor oluşları aslında mimari destek elemanları olduklarını göstermektedir. Bu mimari unsurun en ünlü örneği ise Atina Akropolü'ndeki Erekhtheion Tapınağı'nda bulunan ve güney avlunun üst yapısını başlarıyla destekleyen, altı kadın figürlü karyatid sundurmasıdır. Avluda elleri iki yanda tasvir edilmiş altı adet karyatid görülmektedir. Bunlar gerçekten de sütuna benzemektedir. Elbiselerinin üzerindeki dikey çizgiler tıpkı sütunlardaki yivler gibi durmaktadır. Terminolojide kontrapost adı verilen bir duruşla vücut ağırlığı arka tarafta kalan bacağa yüklenmiştir. Antik dönemde gördüğümüz o kusursuz güzellik ve asalet bu heykellerde de fazlasıyla mevcuttur. Yapıda bulunan heykeller kore ya da genç kız heykeli olarak adlandırılmasına ve antik kaynakların hiçbirinin buradaki heykellerden doğrudan karyatid olarak bahsetmemesine rağmen karyatid terimi bu yapı ile özdeşleşmiş haldedir. Karyatidler Erken Yunan sanatında ortaya çıkışından itibaren Antik Çağ sanatının sonuna kadar pek çok yapıda karşımıza çıkmaktadır. Antik Çağ sonrasında da Avrupa'da Eski Yunan ve Roma sanatlarına öykünmenin bir sonucu olarak Rönesans Dönemi'nde bazı mobilyalarda tekrar görülmeye başlanan karyatidler, Barok dönemden sonra yeniden kullanılmaya başlanmıştır. Tarihte toplumsal olaylar ve sonuçlarının mimari üzerindeki etkisini açık bir şekilde ifade eden bu akıcı bilgilendirme için teşekkür ederiz."} {"url": "https://gazetesanat.com/antik-cagda-tarsus-sanat-izleri", "text": "Geçmiş medeniyetlerin izlerini, mistik sanat anlayışı ile yazılarımda buluşturmaya devam ediyorum. Yazıma başlamadan önce Gazete Sanat yayın ve içeriklerinin uzlaşmacı, bağımsız ve kıymetli olduğunu bilmenizi isterim. Bu vesile ile toplum ve sanata sayısız katkısı bulunan, değerli yayın yönetmenimiz Resul Şahin Bey'e saygı ve teşekkürlerimi sunarım. Evet... Gelelim günün konusu; Antik Çağ'da Tarsus Sanat İzlerine! Günümüzden 10 bin yıl öncesine dayanan yaşam izlerini düşünün. Dolayısıyla isminin nerden nasıl geldiğine dair farklı efsane ve mitlere rastlarız, değil mi? Atina ve Roma düşünürlerinin derin izler bıraktığı, önce Tarsos sonra Tarsus olarak ismi değişen mistik şehir Tarsus. Tarihte benzerine rastlanmayacak ilginç bir şey daha var! Tarsus adının insan anatomisinde de mevcut olduğunu biliyor muydunuz! Antik kent Tarsus, mitolojide geçen ayak tabanı ile insan anatomisinde geçen ayak tabanı veya ayak tarak kemiklerini oluşturan TARSUS kelimesi ile aynıdır. Mitolojiye göre, Perseus, Hitit döneminde rüyasında attan inerken ayak tabanını bulduğu yere güzel bir şehir kurmuştur. Yazıyı hazırlarken yaptığım araştırmalar sırasında öğrendiğime göre; Eski Yunan mitolojisinde, Tarsus adını mitolojide geçen Pegasus veya kanatlı uçan at sembolünden almıştır. Rivayete göre Pegasus, Kilikya Ovası'nda yolunu şaşırmış, Tarsus'un bulunduğu yerde ayağı sakatlanmış dolayısıyla uzun süre Tarsus'ta yaşamıştır. Bunu daha sonra ayrıca düşüneceğim, gerçekten asırlar boyunca neden ayak sembolizmi ile aktarım yaptıklarını, merak ediyorum! Zira, bildiğiniz üzere Anadolu denince genellikle el, göz, anahtar, kanat sembollerine rastlarız. Tarsus'un adının nereden geldiği konusunda birçok araştırma yapılmıştır hatta mitolojik, sözlü veya yazılı kaynaklarda çeşitli bilgiler mevcuttur ancak birçokları, efsane olarak kabul görmüş, dolayısıyla geçerlilik kazanmamıştır. Şöyle bir baktığınızda, bir tür şark memleketi gibi görünen Tarsus, Helenistik dönemde ise Yunan ve Roma izlerini taşıyordu. Hemen, örnekle hafızalara, tarihin süreçlerine ve farklı kültürlere ev sahipliği yapmış oluşunu kazıyalım derseniz. İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndeki bronz Herakles heykelini ziyaret etmeyi unutmayınız, diyeceğim! Tarsus'un daima kültür ve sanata kapılarını açmış olan bir antik kent olduğunu unutmayınız! Yalnızca bilim ve üniversite kenti değil, felsefe ve diğer mimari sanat alanlarında da medeniyetin insanoğlunu şekillendiren imza niteliğinde, gerçek izlerine rastlarız. Mitolojik hikaye ve efsanelerden henüz bahsetmedim, bile! Tarsus'un Mimari sanatsal izlerinden; Donuktaş Tapınağı, St, Paul Kuyusu, Tarsus'un önemli Roma dönemi yapılarından olup dönemin çağdaş teknikleri ile inşa edilmiştir. Elbette, ben şahsım adına kentin tarihsel dokusu ve kültürel zenginliği ile ilgilenenlerdenim. Ayrıca hemen şimdi ayrıcalıklı darp etme yetkisi bulunan yani kendi para üretimini sağlayan kentler arasında olduğunun, bilgisini de paylaşmak isterim. Şairler, düşünürler, sanatçılar ve tarihin büyük felsefecileri Tarsus' ta yetişmiştir. Stoacılık akımı, Epik felsefe etkileri ile ilgilenenler varsa araştırma yapmanızı tavsiye edebilirim zira konumuz antik sanatlar olduğundan, şimdilik dinlere olan etkisinden bahsedeceğim. Tarsus, zengin bir tarihi olup, bazı dini inançlar yönünden önemli bir kenttir. Kuran'ın Kehf Suresinde geçen Ashab-ı Kehf yani Yedi Uyurlar' ın kaldığı mağaranın Tarsus'ta olduğuna inanılır. İncil'le ilgili ise Yeni Ahit'in yazarlarından Pavlus kesinlikle Tarsus doğumludur. Hristiyanlar tarafından, hac yeri olarak kabul edilmektedir. Kıyamet Kilise inanışından sonra en kutsal kilise olan St. Paul kilisesi ve St. Paul kuyusu Tarsus'tadır. Dünyanın ilk kanalizasyonlu Tarihi Roma Yolu, Roma hamamı, Kleopatra Kapısı en eski kalıntılar arasındadır. Yaklaşık 10 bin yıllık geçmişi ile tarihin bereketli birçok dönemine tanıklık etmiştir, Tarsus! Dolayısıyla bana göre bu antik kentin sanat izlerini sürmek aynı zamanda Hitit, pers, Sümer toplumlarının yaşamsal, sosyal izlerini sanat ve mitoloji aracılığıyla sürebilmek demektir. Birçok düşünürün yetiştiği antik dönem okulları ile kentin tarihsel dokusu ziyaretçisini kendine hayran bırakmaktadır, bu şehir! Günümüzde, Tarsus'a dair değişik medeniyetlerin izlerine, her geçen gün yenisi eklenmektedir. Yapılan kazı çalışmaları halen sürmekte olup antik dönem insanının şaşırtıcı izlerini taşımaktadır. Berdan Çay' ını yani antik kentin yaşam kaynaklarından biri olan, su yolunu da unutmayın, derim! Öyle ki, kelime anlamıyla bereket, bolluk anlamına gelen BERDAN kelimesi günümüzde kendine yer bulmayı başaran, antik aktarımlar arasında daima yer bulmaktadır. Yeni bir yazıda görüşmek üzere hoşça kalınız!"} {"url": "https://gazetesanat.com/antik-cisterna-sergi-salonunda-sanat-ve-tarih-bulusmasi", "text": "İstanbul Antik Hotel'in -2 ve -3'üncü katlarında yer alan, 1500 yıllık geç Roma erken Bizans dönemine ait tarihi dokunun korunarak günümüze ulaştığı Antik Cisterna sergi salonu; 16 Kasım 6 Aralık 2019 tarihleri arasında Sanat ve Tarih Buluşması adlı sergiyle kapılarını bir kez daha açıyor ve sanatın ışığında geleceğe bir köprü kuruyor. Dünyanın her yerinden yarımadaya gelen konuklara, bizlere emanet bırakılan tarihle birlikte farklı sanat akımları ve disiplinlerden özgün eserleri görme imkanı sunuyor. Küratörlüğünü sayın Murat Küçükkayalı'nın yaptığı, Türkiye'nin farklı kentlerinden ve yurtdışından katılan sanatçılar Selda Özhan Alp, Lala Aqaeva, Emre Baykara, Zehra Atalay, Pelin Aydemir, Aslı Ekim, Aysel Erken, Olca Yavuz Düzgün, Seher Eyri Genç, Öznur Kepçe, Çağlar Tağcı, Fikret Yörük ve Efnan Yüce'nin özgün sanat eserleriyle yer aldığı sergiye tüm sanatseverler davetli. Serginin açılışı, 16 Kasım Cumartesi günü saat 18.00'de Antik Hotel Antik Cisterna Sergi Salonu'nda gerçekleşecektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/antik-misirda-mumyalama-sanati", "text": "Merhabalar kıymetli Gazete Sanat okuyucuları, bu hafta sizler için Antik dünyaya ait olan Mısır mezar ve mumyalama gelenekleri hakkında yazmak istedim. Mısır'da ölüm sonrası hayat anlayışı ve yaşam getirileri, birçok insanı merak içinde bırakan konular arasında yer alır. Bilindiği üzere her medeniyetin, her toplumun dahası yaşam belirtisi gösteren her organizmanın ihtiyaca ve inancına özgü olan cenaze anlayışı bulunmakta ve onu diğerlerinden ayıran farklılıklar göstermektedir. Bugün ise, Mısır denince akla gelen mumyalama tekniğinden, Mısır dini için oldukça önemli olan öte dünya inancı getirilerinden ve mezar anlayışlarından bahsetmek istiyorum. Mumyalama geleneği çok tanrılı dinlerden kalmadır ve iyi korunmayı başarmış bir cesedin öte dünyada varlığını sürdürebileceği inancı, mumya kültürünü daima önemli bir oluş haline getirmiştir. Yani, bir diğer deyişle bedenin mumyaya dönüştürülerek sadece çürümesi önlenmiş olmuyor aynı zamanda sonsuzluğa giden yolu tamamlamış sayılıyordu. Ayrıca kişinin ölümünden sonra bile yüzyıllar boyunca adından söz ettirmesine ve hatırlanmasına imkan sağlıyordu. Mumya sanatının, temel yapı taşını ise mumyalama işlemi sırasında ölünün bedeninde hiçbir eksik olmadan, yaşamı sırasında sahip olduğu bedeninin tümünü, gerekirse protez ve tamamlayıcı parçalar kullanarak gerçekleştirebilmek oluşturur. Mumya sanatında, ölen kişinin cesedi 3 gün bekletildikten sonra işlemlere başlanır ve mumyalama süreci yaklaşık olarak 4 ay sürerdi. İlginç olan bir diğer süreç ise kalp çoğu zaman çıkarılmadığı hatta çıkarılsa bile ayrıca mumyalanıp geri yerleştirildiğidir. Dönem halkının, ölüm sonrası inançları gereği kalbin, öte dünyada yargılayan metafor olduğu anlayışı hakimdir. Bedenin şeklini koruması için yağa ve reçineye batırılan beden daha sonra sargılanarak işlem sonlandırılırdı. Mumya sargılanırken, cesedin öte alem yolculuğu sırasında karşılaşılabilme ihtimali gerekçesiyle ölünün ruhunu kötülüklerden korumak için koruyucu olduğuna inanılan bazı totem eşyalar ve arındırıcı kokular sargı katları arasına ritüeller ile yerleştirilirdi. Mısır medeniyetinde zengin olan herkesin mumyası ve tabutu vardı. Birbirinden farklı özellikte olan dikdörtgen biçiminde, parlak renklerde hatta portreli tabutlar bazen ise kraliyet ailesine mensup kişiler için ayrıca lahit içine yerleştirilirdi. Mumyaların, lahitlerin ve mezarların sonsuz yaşam köprüleri olarak kabul görmesi anlayışına tarih kaynağı olmasının yanı sıra aynı zamanda mistik bir kitap olarak ta kabul görmüş olan Ölüler Kitabı aracılığıyla dönem ve süreçleri hakkında yazılmış olan tanımlamalar da, günümüze ışık tutar niteliktedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/antikcagda-tecavuz-mitleri", "text": "Mitler, toplumların karakteristik özelliklerini yansıtır. Dolayısıyla toplumsal düzenin yansımalarıdır. Mitlerdeki kadın erkek ilişkileri, toplumdaki cinsiyet rolleri, cinsiyetler arası ilişkiler ve hiyerarşi kurallarına göre belirlenmektedir. Cinsiyetler arası ilişkiler ve cinselliğin her kültürde farklılık gösterdiği görülse de belli ana hatlar altında birleştikleri de görülmektedir. Çok tanrılı dinlerde olduğu gibi tek tanrılı dinlerde de tecavüz mitleri görülmektedir. Ancak en yaygın tecavüz mitleri Antik Yunan'da karşımıza çıkar. Ovidius, Metamorfozlar adlı eserinde elli tecavüz miti yer almaktadır. Söz konusu mitleri daha iyi anlayabilmek için dönem koşullarını da incelemek gerekir. Yunan mitolojisinde kadının var oluşu Pandora mitiyle anlatılmaktadır. Ateşi Zeus'tan çalan Prometheus, Zeus'u öfkelendirir. İnsanlığa ceza olarak Pandora'yı yaratır. Ancak açmaması gereken kavanozu açarak dünyaya kötülüğü getirmiştir. Pandora metinlerde genellikle güzel, zeki, çekici ve tatlı dilli bir kadın olarak anlatılmaktadır. Ancak bu sıfatlar gerçeğin tam zıddını yansıtmaktadır. Antik çağda kadın, erkeğin tersi olarak görülmektedir ve yaratılışı gereği eksiktir. Toplum ve aile içinde tehdit olarak algılanan kadın, genellikle doyumsuz bir cinsel iştaha sahip bir varlık olarak görülmektedir. Genellikle kadının doyumsuz bir cinsel iştaha sahip olduğunun vurgulanması için kadın hayvan birleşme sahneleri kullanılmaktadır. Melisa Çiğdem Sözen, Antik Çağ Sanatında Erotizm isimli yazısında British Museum'da bir kandil üzerine bir kadın ve bir timsahın cinsel birleşmesini konu alan bir çizimden bahsetmektedir. Kadın, timsahın cinsel organına oturur şeklinde gösterilirken, cinsel organ timsahın bir uzvu değilmiş gibi görünmektedir. Sözen, söz konusu sahnenin kadının cinsel doyumsuzluğuna bir gönderme olduğundan bahsetmektedir. Tecavüz mitolojilerinin bazılarında tanrıların cinsel birleşme esnasında hayvan kılığına girdiği görülmektedir. Apollon, yılan şeklinde girerek Dryone'yi, Zeus, kuğu kılığında Leda'ya, Poseidon aygır şekline girdiğinde Demeter'e tecavüz eder. Kristina Göthling, Vergewaltigung İn Antiker Mythologie: Göttliche Gewalt und Jungfrauliche Opfer adlı yazısında Klasik Yunanistan'da kadınlar için net bir tanımlama olmadığından bahsetmektedir. Aynı sebeple sosyal statüsüne göre toplumda konumlandırıldığını belirtmektedir. Ancak dişiliğin reddi dine yansımamış ve kadınlar dini ritüellerde aktif rol oynamıştır. Bakire kadın ise merkezi ve ritüel öneme sahiptir. Bakire kadın, saflık idealidir. Tecavüz mitleri tanrıların güzel, çekici ve bakire kadınlara aşık olmasıyla başlar. Aşk olarak tanımlanan şey, cinsel arzudur. Tecavüzün nedeni tanrının, bakire kadını arzulamasıdır. Kadın, direnç gösterse de ilahi güce karşı gelemez. Genellikle tek seferde gerçekleşen bu birliktelikten yarı tanrı yarı insan bir çocuk dünyaya gelmektedir. Tecavüz mitlerinde kadının kendi bedenine dair söz söyleme hakkı elinden alınmaktadır. Kadın, pasif olmaya itilmektedir. Doğası gereği doyumsuz, pasif ve zayıf olan kadın, tecavüz ve güçlü erkek aracılığı ile evcilleştirilmiş olur. Bu evcilleştirmenin sonuçlarından biri evliliktir. Kısacası tecavüz mitleri, kızların şiddetli bir şekilde evli bir kadına dönüşmelerinin hikayeleridir. Yunan mitolojisinde tanrılar cinsel perhize girmemektedir. Yalnızca tanrıçaların yaşam şekillerinin bir parçası olarak bekaretleri bulunmaktadır. Mitlerde görüldüğü üzere cinsel çekim ve annelik arasında bir zıtlık olduğu görülmektedir. Demeter'in şefkatli bir anne olarak kendini göstermesi ve Afrodit'in annelik ve evliliği reddetmesi bu duruma bir örnek oluşturmaktadır. Yunan mitolojisinde Zeus'un kurbanlarını zor kullanarak ve kaçırarak tecavüz ettiği görülmektedir. Üstelik söz konusu tecavüzlerin kurbanları yalnızca kadınlardan oluşmuyordu. Zeus ve Ganymedes miti bu duruma örnek oluşturmaktadır. Zeus, Ganymedes isminde çok hoş bir delikanlı görür ve ondan etkilenir. Ganymedes bir gün sürüsünü otlatırken kartal kılığına girer ve onu kaçırır. Oğlan sevgisi olarak anılan bu ilişki, antik yunanda yaygındır. Antik yunanda kadınla birlikte kadar erkekle yaşanan birliktelik de son derece doğaldır. Yunan toplumunda eşcinsel ilişkiler yetişkin bir erkekle ergenlik çağındaki bir erkek arasında geçmektedir. Bu yaygın durumun sebebi yunan toplumunda yetişkin bir erkeğin spermini ergenlik çağındaki gence aktarmasıyla, tüm bilgi birikiminin gence geçeceği ve erkek olacağı görüşü neden olmaktadır. Ergenlik çağındaki gencin vücudunda kıl bitene kadar söz konusu öğrenme süreci devam etmektedir. Kristina Göthling, ilahi şiddetin kurbanlarına mitolojide onur verildiğinden bahsetmektedir. Çektikleri acı ilahi bir rehberliğe tabidir. Bu yüzden geri alınması mümkün değildir. Tecavüze uğrayan kadınların sahiplenilmesi, tanrıların gücünün ve kudretinin altını çizmek içindir. Bu tecavüz ile üreme, annelik ve evcilik tamamlanır. Son olarak yakın geçmişte feminist sanat tarihçileri, tecavüz mitlerinin neden çok güzel ve estetik olarak çekici betimlendikleri üzerine cevaplar aramaya başlamıştır. Burada sanatsal betimlemelerle olumlama yapıldığı düşülse de John Berger'in bahsettiği gibi büyük bir çoğunluğun erkeklerden oluştuğu düşünülünce erkekler tarafından bakma arzusunu uyandıracak şekilde yapıldığını söylemek de pek mümkündür."} {"url": "https://gazetesanat.com/antroposen-caginin-nihai-sembolu-yedinci-kita", "text": "16. sı düzenlenen İstanbul Bienali bu kez 7. Kıta başlığıyla bir açılış yaptı. Pera Müzesi, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi ve Büyükada'da ziyaretçilerine kapılarını aralayan ve 25 ülkeden 56 sanatçının 220 den fazla eserine ev sahipliği yapan serginin bu yıl ki başlığı, İstanbul Özel Saint-Joseph Fransız Lisesi'nde düzenlenen bir basın toplantısıyla 'Yedinci Kıta' olarak duyuruldu. Bienal'in ana teması olan 7. Kıta adını Pasifik Okyanusu'nun ortasında bulunan 3,4 milyon kilometrekare genişliğinde, 7 milyon ton ağırlığındaki devasa çöp yığınından alıyor. Öyle ki bu devasa plastik yığını Türkiye'nin yüzölçümünün neredeyse 5 katı büyüklüğünde. Küratör Borrioud, reddettiğimiz her şeyden oluşan bu kıtanın, antroposen çağının nihai sembolü olduğunu söylüyor. Bilim adamları içinde bulunduğumuz ve insan elinin etkisiyle şu anki haline gelen bu çağa antroposen adını veriyor. 7. kıta ilk başta akıllarda gerçek bir kıta algısı oluştursa da gerçek bir kıta olmaktan çok hayali bir nesne ve insanlığın yeni durumuna dair bir metafor olarak görülebilecek olguyu gözler önüne seriyor. Ünlü yazar Andreas malm ise gezegeni tehdit eden şeyin, kapitalist üretim biçimi tarafından şekillendirilen insan faaliyetleri olduğuna vurgu yapıyor. Kapitalist dünyanın insan eliyle bıraktığı izler olarak tanımlayabiliriz... İnsan eylemlerinin doğaya etkisi her şeyin birbirine bağlı olduğu bir dünya yaratırken, sadece insanı değil insan olmayanı da etkisi altına alıyor. Doğa ve insan ilişkisini altüst eden ve yaşadığımız çevre arasında doğrudan bi bağ kuran antroposen çağına girerken günümüz teknolojisi de yalnızca insanı ele alamaz."} {"url": "https://gazetesanat.com/arda-kiymazdan-yeni-bir-sarki-palavra", "text": "Arda Kıymaz yeni çalışması Palavrayı OnAir Sahne etiketiyle çıkardı. Palavranın söz ve müziği kendisine ait olan Arda Kıymaz bu sefer diğer şarkılarına kıyasla biraz daha karanlık temada bir şarkı ile karşımıza çıkıyor. Aynı zamanda Işık Üniversitesi'nde Uluslararası Ticaret bölümü son sınıf öğrencisi olan Arda Kıymaz müziğe ortaokulda klasik gitarla başlamış. Klasik, elektro ve akustik gitarlarla zaman geçirdikten bir süre sonra başka enstrümanlara da ilgi duyup, yazdığı besteleri kendi imkanlarıyla kaydetmeye başlamış. Genç müzisyen müziğin en çok alternatif rock kısmında kendine yer bulsa da, hayatının bazı dönemlerinde rap ve metal gibi bambaşka müzik tarzlarına da kendini yakın hissettiğini belirtiyor. Arda Kıymaz aynı zamanda görsel tasarımla ilgileniyor. Arda Kıymaz'ın Palavra isimli şarkısını dijital platformlarda dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/arif-piskin-tiyatrocular-icin-tiyatro-bas-tacidir", "text": "İzleyicinin Köprü, Öyle Bir Geçer Zaman Ki, Güllerin Savaşı, Kurtlar Vadisi Pusu, Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz gibi pek çok film ve diziden tanıdığı, şimdilerde ise TRT 1'de yayımlanan Payitaht Abdülhamit dizisinde Zülüflü İsmail Paşa yı canlandıran oyuncu Arif Pişkin ile mesleki yaşamına dair keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Arif Pişkin: Elbette. Ben 1970 yılında İstanbul'da doğdum. İlk, orta ve liseyi İstanbul'da okuduktan sonra konservatuvar okumak için Eskişehir'e gittim. 1990 yılında başlayan Eskişehir yaşamım 2017 yılına kadar sürdü. Bu zaman içinde 1990-1994 yılları arası konservatuvar, 1994-1999 yılları arası sınıf arkadaşlarımla birlikte kurduğumuz Eskişehir Tiyatora Kumpanyası, 1999-2017 yılları arası da Anadolu Üniversitesinde öğretim görevliliği ve Tiyatro Anadolu'da oyunculuk. Sonra İstanbul'a geri dönüp orada hayatımıza devam etme kararı... İlk yıl DasDas da iki oyunda oynayıp bir oyun yönettim. Devam eden sezonda ise Oyun Atölyesinden gelen şahane teklifle Kral Lear başladı, aynı zamanda Yeditepe Üniversitesinde tiyatro bölümünde derslere giriyorum. Bu kısa geçmişim. 1994 yılında mezun olduğum günden bu yana mesleğimi yapıyorum. Pek çok oyunda oynadım, dizilerde ve filmlerde rol aldım. İşinizi laikiyle yaparsanız o misyon denilen şey yerini bulur. Rolü nasıl oynayabileceğime. Yani işimi nasıl doğru yapabileceğime. Bu konuda gerçekten çok haklısınız. Biz bir şeyi izlerken çok fazlasıyla onlarla yaşar haldeyiz. Bu biraz sanki Zeki Müren de bizi görecek mi hikayesi gibi. Sizi seyrettikleri ve izledikleri için galiba bir bağ olduğunu sanıyoruz. Kötü diye baktıklarımız hayatta kötü gibi geliyor. İyiler için zaten söylenecek bir şey yok onların kurgu olduğunu kimi zaman unutuyoruz galiba. Ama bu noktada şunu demek isterim ki hiç kötü geri dönüş almadım. En fazla yaşlı bir teyze bana yapma oğlum akıllı uslu dur dedi o kadar. Tiyatrocular için tiyatro baş tacıdır. Nefes alınan yerdir. Daha aklınıza ne geliyorsa işte. Yoğun prova günleri sonrasında yaptığımız işin seyircide yerine oturmasıdır. Bir oyuncu için her gece alınan ödüldür. Sağ salim oyunu o gece de bitirmiş olmanın huzurudur. Bakın bu konu bence biraz karışık. Kavramlar birbirine girmiş gibi. Oyunculukta sizin hedefleriniz vardır. Tiyatro yapacaksanız onun oyunculuk disiplini ve eğitimi farklıdır. Ama ben sadece kamera oyunculuğu yapacağım derseniz onun da disiplini ve eğitime yönlenmelisiniz. Derseniz ki oyunculuk oyunculuktur. Hayır. Aynı yere basarlar ama disiplinleri farklıdır. Aldığınız eğitim çok farklıdır. Oyunculuk şekilleri farklıdır. Tiyatro sahnesinde oynadığınız oyunculuk biçemini kamerada yapamazsınız. Teknik farkları bilmek zorundasınız. O sebepten elbette tiyatro eğitimi almadan basit temel oyunculuk eğitimi aldıktan sonra kamera oyunculuğunu öğrenebilirsiniz. Ama oyunculuk her zaman çalışmayı gerektiren bir meslektir. Geçmişten gelmek?... Biraz takıldım buna. Tiyatro nostaljik ve bir zamanlar yapılan ama şimdi olmayan bir şey değil. Herkes kendi öğretileri doğrultusunda her dönem hayata geçirdikleri bir meslek alanıdır. Zamanı gelmiş içeriği boşalmıştır zamanı gelmiş altın çağını yaşamıştır ama her zaman hayatımızda olmuştur olmaya da devam edecektir. Bu olma işi için kimse kimseye yol gösteremez bence. Kendi dünya görüşleriyle tiyatroya bakışlarıyla hayatı ve oyunları yorumlama şekilleriyle uzun ya da kısa ömürlü olacaklardır ama olacaklardır. Bana iyi ve doğru gelen size gelmeyebilir. Bir araya gelir konuşur tartışırız. Ama bunu birbirimizi kırmak için değil tiyatro sanatı ilerletmek için yaparız. Yani uzun lafın kısası tiyatroda kişilerle uğraşmak yerine tiyatro ile uğraşmak gerekir. Oyuncu olmaya karar vermeden önce bir çok iş ile ilgilendim. Ama karar verdikten sonra hiç keşke demedim. Benim çocukluk aşkım falan değildi oyunculuk. O kadar değil. Aklım başımda karar verdim. Yoksa çocukluk hayalim astronot olmaktı. İlerleyen süreç buna cevap verecektir. İnanın bilmiyorum. Hele ki yaşadığımız bu süreçten sonra bilmiyorum. Plan yapmak gerekli ama şu an için küçük belirsizlikler var onlar atlatıldıktan sonra mutlaka olacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/arjantin-tango-egitmeni-ezgi-turmus-ile-soylesi", "text": "Arjantin tangoyla ilk tanışmam lise yıllarında oldu. Modern dans dersleri alıyordum ve hocamız sene sonu gösterisi için tango koreografisi hazırlamıştı bize. Tango müziği bende derin bir etki bıraktı ve üniversiteyi kazanır kazanmaz ilk işim, İstanbul Üniversitesi Dans Kulübü'nde Arjantin Tango derslerine başlamak oldu. Uzun yıllar eğitmen olmayı düşünmedim. Samsun'a dönmek fikrimi değiştirdi. Burada bir şeylerin gelişmesi gerekiyordu, hatta daha da önemlisi şayet burada kalacaksam, kendime yaşayabileceğim bir alan yaratmak zorundaydım. Tango dansını öğrenmeye gelen birine, pek kısa bir zaman içinde tangonun sadece bir dans olmadığını, kapıdan içeri girdiğinde kendine ve insanlığa dair çok şey anlayabileceğini hissettirmek en önemli şey sanıyorum. Bir başka konu, herkesin ayrı bir yolu olduğunu kavramak. Eğitmenlik, bu dansı öğrenmek isteyen kişinin yoluna girebilmekle fazlasıyla ilişkili. Dolayısıyla öğretmenin pek çok yolunu bulmak ve keşfetmek gerekiyor sürekli olarak. Diğer bir önemli konu ise tangonun bir diyalog üzerine kurulu olması ve bu diyalogun her an yeniden nitelikli bir şekilde kurulabilmesi için kişilere sadece konuşabilmeyi değil, konuşurken karşılarındakine ne hissettirdiklerini gösterebilmek gerekiyor. Yani güçlü bir empati yaratmak en önemliler arasında. Öğrencilerin başarılı olması, yaptıkları şeye dair az ya da çok bir tutku hissetmeleriyle mümkün. Bu nedenle farklı yollardan benim hissettiğim tutkuyu onlara bulaştırmanın yollarını arıyorum. Bazen film izleyerek, bazen bir kitap önerisiyle, bazen bir tango orkestrasının konserine giderek ya da şehir dışındaki tango etkinliklerine katılmalarını sağlayarak. Tango öğrenmenin en büyük zorluğu dinlemenin zorluğundan geliyor sanırım. Dinlemek konusunda zorlanıyoruz. Dinlemek için durabilmek, sakin kalabilmek ve anda olmak, bir sonrayı planlamıyor olmak gerekli. İnsan başkası gibi düşünüp, başkası adına karar verip, beklentiler ve olası planlar içinde boğuşurken, nasıl olup da duracak ve dinleyecek -içini, ötekini ve evreni-? Tangoyu vazgeçilmez yapan şeylerden biri de bu; burada, bu tango alanında en azından dinleme ve duyma şansımız artıyor. Tango öğretmenin kendinden menkul bir zorluğu yok sanıyorum. İnsanların farklı tipte zorlukları var ve daha önce de söylediğim gibi, zorlukları onların yollarına ortak olup birlikte yürürken çözebilirsek çözüyoruz. Bedensel zorluklardan çok, karakter, kültür, içinde bulunulan şartlar ve alışkanlıklar belirliyor zorlukları ve bir de en önemlisi kişinin bunları değiştirme cesareti ve istekliliği. Biri için fiziksel alanına bu kadar yaklaşılması problem olabilir, gündelik hayatta herkese liderlik etmeye alışmış biri için karşı tarafın yönlendirmesine kendini teslim etmek zorlayıcı olabilir, yıllarca masa başı bir işte çalışıp sonra bedenin belli bir form kazanmasını sağlamak güç olabilir. Tüm bunlar kişiler kendini değiştirmek istediğinde ve buna cesaret ettiğinde aşılabiliyor. Her durumda ve her yeni kişide bu zorlukları aşmanın yeni bir yolunu ve dilini kurmak da bize kalıyor. Tango eğitmeni olarak en büyük başarım tangoyu yüzlerce insanın hayatına bir yaşama biçimi olarak yerleştirebilmiş olmak sanıyorum. Öyle ya da böyle onlar için bir sığınak oluşturmak. Tango aracılığıyla değişen karakterlerini, ilişki kurma biçimlerini ve hayata bakışlarını seyretmek ise mükafatım oluyor. Ama aramızda kalsın, hepsi kendi sığınağımın ıssız kalmaması için. Kendimi ifade etmek için seçtiğim dili ancak onlar da konuşabilirse, yalnızlığımı bir nebze unutabilirim. Bir diğer başarı hissini ise bir tango dansçısı olarak Samsun'dan, uluslararası alana açılabilmiş olmakta ve pek çok ülkede dansımı ve bilgimi paylaşabilir hale gelmiş olmakta buluyorum. Sevdiğim ve en çok inandığım şeyle dünyayı gezebildiğim için bahtiyarım. Benimle yetişen tangocular için gerçekçi tek bir hedefim var; onların her gittikleri yerde tango dilini konuşan insanlarla rahatlıkla konuşabiliyor olmaları ve hayatlarını bu karşılaşmalar içerisinde zenginleştirebilmeleri."} {"url": "https://gazetesanat.com/arjantinli-ressam-cristina-barr-ile-soylesi", "text": "Kübalı bir anne ve Arjantinli bir babanın çocuğu olarak Buenos Aires Arjantin'de dünyaya gelen Cristina Barr ile sanat yaşamı üzerine konuştuk. Cristina, 2001 yılından beri yaşadığı Paris'e gelmek için Arjantin'i ve İngiliz Edebiyatı öğretmenliği kariyerini terk etti. Zaman zaman esas olarak Latin Amerika toplumlarında hala var olan sosyal ve cinsel konulara meydan okuyan, rahatsız edici tablolar yaratmak için renkli ve güçlü fırça darbeleri kullanıyor. İnsanlığın durumuyla, çizdiğim karakterlerin psikolojik derinlikleriyle, onların güçlerini ve aynı zamanda savunmasızlıklarını açığa çıkarmakla ilgileniyorum. Modellerimi ağırlıklı olarak sosyal medyadan seçiyorum. Instagram'da kısacık bir zafer anı için çabalayan insanlar. Benlik performansı yaratan insanlar. İzleyicinin, karakterlerimin varlığı ile rahatsız olmasını isterim. Öte yandan, izleyicinin röntgenci deneyimiyle de ilgileniyorum. Bu yüzden büyük, gerçek boyutlu formatları seçiyorum. Benliklerin yüzleşmesini hedefliyorum. Resim yapmaya başladığımda, Amerikalı Richard Diebenkorn'dan, özellikle de daha sonra Bay Area figüratif hareketi olarak bilinen figüratif döneminden derinden etkilendim. Ama sonra daha radikal bir figürasyona ihtiyacım olduğunu hissettim. Tam o anda Alice Neel'in çalışmalarına rastladım ve bu şekilde resim yapmam gerektiğini fark ettim. Bugünlerde Marlene Dumas, Jenny Saville ve Jennifer Packer gibi farklı üsluplara sahip birçok kadın figüratif ressama hayranım. Şu anda Arjantin, Buenos Aires'te ve İspanya Barselona'da 2023 için sergi hazırlığında olan tam zamanlı bir sanatçıyım."} {"url": "https://gazetesanat.com/arkeolog-rabia-aktas-ile-soylesi", "text": "Merhaba Resul Bey. Öncelikle nazik davetiniz için çok teşekkür ederim. İzmir doğumluyum ve tüm öğrenim hayatıma İzmir'de devam ettim. Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora eğitimimi Ege Üniversitesi, Klasik Arkeoloji Anabilim Dalında tamamladım. Yüksek Lisans ve Doktora uzmanlığımı Antik Yunan ve Roma seramiği üzerine aldım. Öğrenim hayatım boyunca birçok Arkeolojik kazıya öğrenci ve araştırmacı olarak katıldım. 2019 yılından itibaren de Kastamonu Üniversitesi, Arkeoloji Bölümünde Dr. Öğr. Üyesi olarak görev yapmaktayım. Arkeoloji ne yazık ki halk arasında yanlış tanımlamalara ya da yakıştırmalara sahip diyebiliriz. Tabi ki bu algıyı kırmak oldukça zor olmakla birlikte son dönemde bu konuda kendi adıma olumlu gelişmeler olduğunu düşüyorum. Öncelikle Arkeolojiyi kelime olarak tanımladığımızda aslında Eskinin Bilimi olarak açıklayabiliriz. Ancak, daha kapsamlı bir tanımlama yapıldığında Eski Kültür ve uygarlıkları, insan düşüncesinin ürünü olarak kabul edilen her türlü alet, malzeme, inanç, silah, ticaret, sanat yapıları, topografya, hayvan, bitki vb. gibi maddi kalıntılarla inceleyen ve yorumlamaya çalışan bir bilim dalı olarak tanımlamak doğru olacaktır. Öğrencilik yıllarımda bir hocam Arkeolojiyi bir moda tarihi olarak da yorumlardı. Bu bağlamda arkeolojinin amacını da eski kültür ve uygarlıkların sosyo-kültürünü, ekonomisini, sanatını vd. günümüze aktarmaya çalışmak, günümüz insanına geçmişini ve köklerini öğretmektir. Avrupa'da Arkeoloji ya da sizin de belirttiğiniz gibi eser toplama, 19. yüzyıla kadar amatör olarak sürse de, Rönesans Dönemi'nde Antik Dönem sanat yapılarına ilginin artmasıyla birlikte, Arkeoloji ilk olarak 15-16. yüzyıl Avrupa'sında bir bilim disiplini olarak ortay çıkmıştır. Bu kapsamda onların eser toplama sürecinde ana kaynaklardan birisi Anadolu olmuştur. Bu dönemde, birçok yabancı bilim insanı Anadolu'ya gelip araştırma ve kazı çalışması yürütmüştür. Bu süreçte Avrupa, Anadolu ve diğer ülkelerdeki eserleri kendi tarihlerinin geçmişine yönelik uzantıları olarak görüyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu'na baktığımızda ise başlangıçta bu eserlere kayıtsız kalındığı ve kazı çalışmalarında çıkan eserlerin yurt dışına çıkarılmasına izin verildiğini görüyoruz. Ancak geç olsa da daha sonraki süreçte bu eserlerin Anadolu topraklarının tarihsel sürecinin bir parçası olduğunu anlamaya başlıyorlar. Bu kapsamda ilk olarak O. Hamdi Bey tarafından başlatılan kazı çalışmaları ve çıkarılan yasalarla birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde Arkeoloji gelişim göstermeye başlıyor. Cumhuriyet döneminde de biz bu gelişimin hız kazandığını görüyoruz. Az önce de söylediğim gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde O. Hamdi Bey'in kişisel çabalarıyla devam eden Arkeoloji çalışmaları Cumhuriyet dönemi ile ivme kazanmıştır. Bu süreçte M. Kemal Atatürk'ün ilgisi ve çabaları çok büyüktür. Cumhuriyet Döneminde gerçekleştirilen Ahlatlıbel ve Alacahöyük kazıları ilk Türk ekip kazılarıdır. Yine 1931 yılında kurulan Türk Tarih Kurumu'nun kazılara mali destek sağlaması ve kazı raporlarının yayınlanması Türkiye Arkeolojisi için önemli katkılar arasında yer alır. Ayrıca bu süreçte birçok öğrenci yurt dışına burslu gönderilerek Arkeoloji eğitimi almıştır. Atılan bu temeller sonrasında ise arkeoloji öğretimi önce İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde, sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde kurulan arkeoloji kürsüleriyle başlamıştır. Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bünyesinde 1973'de kuruluş çalışmalarını tamamlayan Arkeoloji Bölümü ise ilk 1975/76 yılında öğretime açılır. Çok haklısınız. Anadolu'nun tarihsel sürecine göz gezdirdiğinizde kesintisiz bir tarihsel akış görürsünüz. Tarihin erken dönemlerinden gümünüze kadar kendinizi bir film senaryosu içinde bulabilirsiniz. Anadolu Paleolitik Dönem'den günümüze kadar birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış bir bölge olması nedeniyle her zaman değerliydi. Ancak, Cumhuriyet Dönemi ile hız kazanan arkeoloji çalışmalarının günümüzde oldukça gelişim gösterdiğini söylemek mümkündür. Bugün 43 üniversitede bulunan Arkeoloji bölümleri devam eden 670 civarı kazı projesinin yürütülmesi ve uzman arkeologların yetiştirilmesine olanak sağlamaktadır. Bu anlamda özellikle son dönemde Taş Tepeler gibi yeni keşifler ve buluntularla Türkiye arkeoloji, Dünya Arkeoloji içerisinde yadsınamaz bir öneme sahiptir. Tabi bu alan benim uzmanlık alanım dışında ama bu konuda da olumlu gelişmeler olduğunu düşünmekteyim. Bu anlamda Üniversitelerde Sualtı Arkeoloji bölümlerinin de aktif olmaya başladığını ve donanımlı Sualtı Arkeologlarının yetiştiğini görüyoruz. Müstakil olarak sualtı kazı çalışmaları ve kurtarma kazılarının yapılmasının yanı sıra denize kıyısı olan hemen hemen her kazının sualtı çalışmalarına da önem verdikleri ve kısa süreli de olsa projelerine dahil ettiklerini görüyoruz. Sualtı çalışmalarının kara kazılarının yadsınamaz bir parçası olması nedeniyle, söz konusu alandaki gelişmeler sevindiricidir. Bu görüşe kısmen katıldığımı söyleyebilirim. Tabi ki daha önceki süreçte, Arkeolojinin varlıklı kesimin meslek alanları sayıldığı, pahalı bir bölüm olduğu gibi yanlış bir düşüncenin varlığı, bunun yanı sıra iş olanaklarının eksikliği nedeniyle Arkeolojiye olan bakışın farklı olduğunu biliyoruz. Ancak, bunun bu şekilde algılanmasında temel eğitim seviyesinde Arkeoloji bilgisinin eksik kalmasının en büyük sebepler arasında yer aldığını düşünmekteyim. Bu eksikliğin ve bakış açısının değişmesi için son dönemde özellikle gayret gösteren Arkeologların ve yöneticilerin bu bakış açısını değiştirmeye başladığı kanısındayım. Az önceki sorunuzun devamı olarak bu sorunuza cevap verecek olursam, Türk toplumu içerisinde Arkeoloji ve Arkeolojik eserlerin bu toplumun kültürel değerleri arasında sayılmadığı düşüncesinin yüksek kabul gördüğü gözlemlenmektedir. Öncelikle bu algının değişmesi gerekmektedir. Anadolu toprakları içerisinde yer alan her kültür bugünkü toplumumuzun oluşmasında bir basamaktır. Bu algının değişmesinde en büyük katkı temel eğitim seviyesine Arkeoloji, Anadolu Kültürleri vd. gibi derslerin eklenmesi gerektiği düşüncesindeyim ki bu konuda da olumlu gelişmelerin olduğunu söylemek mümkün. Bunun yanı sıra hemen hemen her kazıda gelen ziyaretçilerin yanı sıra bölge halkına arkeoloji konusunda bilgilendirme çalışmaları yapılmakta, özellikle ilkokul öğrencileriyle aktif olarak çalışmalar yürütülmekte ve okullarda seminerler düzenlenmektedir. Yani özetleyecek olursak toplumun her kesimi tarafından ilginin arttırılması için öncelikle Arkeolojiyi tanıtmalı ve sevdirmeliyiz ki bu da bize koruma bilincini beraberinde getirsin. Doğrusunu söylemek gerekirse şuan direk olarak bir hikaye aklıma gelmiyor ama kazı çalışmaları çok kalabalık bir ekiple devam ettiği için, uyanma saatinden yatış saatine kadar her anı yoğun ve eğlenceli geçtiğini söyleyebilirim. Küçük arazi kazaları, yorgunluğa bağlı olarak küçük sakarlıklar, ya da yoğun temponun stresini atlatmak için küçük eğlenceler/oyunlar hep bu sürecin bir parçası. Ve tabi ki bu yoğun ve yorucu sürecin en güzel hediyesi güzel keşiflerle sezonu kapatmak olabilir. Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Eklemek istedikleriniz varsa son sözü size bırakıyorum. Ben size teklifiniz için çok teşekkür ederim. Benim için çok keyifli bir süreç oldu bu. Son olarak maalesef toplumumuzda Arkeolojik alanlar, yasal olmayan bir kazanç kapısı olarak görülüyor ve ciddi anlamda tahribata uğruyor. Özellikle son dönemlerde kaçak kazı olaylarının artış gösterdiğini görüyoruz. Az çok biliyorsunuzdur bir Arkeoloji alanını anlayabilmek için o alanda katman katman kazı yapmak gerekmektedir. Ancak define kazıları alanda büyük tahribat oluşturdukları için o alanı anlamak ve yorumlamak mümkün değildir. Bunun yanı sıra, bu tür eylemlerde bulunanların Arkeolojik varlıkları toprak altında sahipsiz sanmak/Anadolu kültürünün bir parçası olmadıkları gibi bir düşünceye de sahip olduklarını görüyoruz. Ancak, bu eserlerin devletin malı olduğunu ve bunun devlet malını çalmak olduğunun bilincine varmaları gerekmektedir. Bunu yanı sıra Kültürel Varlıkların bulunduğu ülkenin varlığı olmakla beraber, tüm dünyanın ortak mirası olduğunu anlamak ve kabul etmenin korumayı da birlikte getireceğini düşünmekteyim."} {"url": "https://gazetesanat.com/arnavutlukta-mutlulugu-insa-edenler-beyaz-perdede", "text": "Pera Film, Bir Rüyanın İnşası sergisi paralelinde hazırlanan Mutluluğu İnşa Edenler başlıklı programla izleyicileri Arnavutluk sinemasında büyüleyici ve duygusal bir yolculuğa çıkarıyor. Gerçekleşen seçkide, son yıllarda Arnavutluk'ta çekilen ve Arnavut toplumcu gerçekliğine odaklanan üç film yer alıyor. Karakterlerin hayatlarında yeni bir başlangıç yaparak mutlu ve ideal bir yaşam binşa etme çabalarını anlatan filmler 14 Kasım'a kadar Pera Müzesi'nde izlenebilir. Pera Müzesi Film ve Video Programları, Mutluluğu İnşa Edenler Arnavutluk Sineması başlıklı yeni programını Arnavutluk toplumcu gerçekçiliğine odaklanan Bir Rüyanın İnşası sergisinden ilhamla hazırladı. 23 Ekim 14 Kasım tarihleri arasında Pera Müzesi'nde gösterime sunulacak seçkide sinemaseverler, Arnavutluk toplumunda yaşanan değişimleri ve bu değişimin insan hayatı üzerindeki etkilerini izleme fırsatı bulacak. Arnavutluk ve Kosova'da son yıllarda üretilmiş etkileyici filmleri bir araya getiren Mutluluğu İnşa Edenler seçkisi, genç yönetmenler Visar Morina ve Florenc Papas'ın ilk uzun metrajlı filmlerini, Iris Elezi ve Thomas Logoreci'nin ise ilk ortak yapımlarını İstanbul'da izleyicilerle buluşturuyor. Arnavutça dünya anlamına gelen Bota, Arnavut yönetmen Iris Elezi ile Amerikalı yönetmen Thomas Logoreci'nin imzasını taşıyor. Uzak ve ıssız bir bölgede konumlanan kafe Bota dönemin siyasi koşullarının etkilerini yansıtırken aynı zamanda bulunduğu bataklık alanın çarpıcı betimlemelerini sunuyor. Yönetmenler bu ilk filmlerinde, kullandıkları dönem müziği ve etkileyici çekim teknikleriyle izleyicileri büyüleyici bir atmosferle baş başa bırakıyor. Kosovalı yönetmen Visar Morina, 2015'de Oscar'a aday olan ilk uzun metrajlı filmi Babam'da, küçük bir çocuğun dramatik hayat hikayesine odaklanıyor. Annesini kaybeden 10 yaşındaki Nuri ve babası Gesim'in geçimlerini sağlamak için sokakta sigara sattıkları film 90'lı yılların Kosovası'nda geçiyor. Gesim'in oğlunu terk edip Almanya'ya göç etmesinin ardından Nuri'nin de onun peşinden gitmeye karar vermesiyle izleyiciler macera dolu bir yolculuğa ve zorlu bir serüvene şahitlik ediyor. Genç Arnavut yönetmen Florenc Papas'ın imzasını taşıyan Açık Kapı ise, Rudina ve hamile kız kardeşi Elma'nın, doğdukları Arnavut köyündeki sert ve gelenekçi babalarını görmek için çıktıkları uzun yolculuğun hikayesini anlatıyor. Yönetmen bu ilk uzun metrajlı filminde, ataerkil bir toplumda ahlak kurallarının nasıl belirlendiğini sorguluyor. Bu program kapsamındaki Pera Film gösterimleri indirimli müze giriş bileti ile izlenebilir. Biletler Biletix'ten temin edilebilir. Yasal düzenlemeler uyarınca aksi belirtilmediği sürece tüm film gösterimleri 18+ uygulamasına tabidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/arnica-art-land-cagdas-sanat-calistayi-2-kez-gerceklesiyor", "text": "Arnica tarafından çağdaş sanatın gelişmesine katkı için hayata geçirilen 2. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı, 14 Temmuz ve 4 Ağustos tarihleri arasında birer haftalık üç dönem halinde Mersin Borcak Yaylası'nda gerçekleştirilecek. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı Kurucusu ve Danışma Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer, Türkiye'den ve dünyanın farklı ülkelerinden ressam ve heykeltıraşları ağırlamaktan büyük mutluluk duyacaklarını belirterek Kurucumuz Hasan Akın'ın anısına saygı niteliğini taşıyan bu çalıştayların, Mersin'in adını sanatla bütünleştiren bir etkinlik olmasını hedefliyoruz dedi. Küçük elektrikli ev aletleri sektöründe tasarım odaklı yaklaşımıyla öne çıkanArnica tarafından hayata geçirilen Arnica Art Land Sanat Çalıştayı'nın ikincisi Mersin Borcak Yaylası'nda birer haftalık üç dönem olarak planlandı. Arnica Yönetim Kurulu Başkanı, Arnica Art Land Sanat Çalıştayı Kurucusu ve Danışma Kurulu Başkanı Senur Akın Biçer, 14-21 Temmuz 'da resim, 21-28 Temmuz'da heykel ve 28 Temmuz-4 Ağustos arasında yine resim dallarında gerçekleştirilecek çalıştayların Türkiye'nin birçok kentinden ve Fransa, Gürcistan, İran, Rusya gibi farklı ülkelerden 50'yi aşkın sanatçıyı buluşturacağını belirtti. Arnica Art Land Sanat Çalıştayı Artistik Direktörü Denizhan Özer de farklı tekniklerle çalışan sanatçıların katılımıyla düzenlenen çalıştayın, çağdaş Türk sanatının ulusal ve uluslararası alanda güçlenmesine katkıda bulunacağını kaydetti. Resim ve heykel alanında çeşitli üsluplarda çalışan sanatçılar çalıştay boyunca sanatın konuşulduğu etkinlikler, çevre gezileri, atölyelere katılırken aynı zamanda doğayla iç içe eserlerini üretecek. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da çalıştay sonunda üretilen sanat eserleri önce Arnica'nın Mersin Tarsus Organize Sanayi Bölgesi'ndeki fabrikasında sergilenecek. Eserler daha sonraki süreçte Mersin'de ve başka kentlerde sanatseverlerle buluşacak. - Resul Aytemür - Nedret Sekban - Çetin Bilgin - Kemal İskender - Serap İskender - Erol Batırbek - Yalçın Gökçebağ - Ahmet Yeşil - Habip Aydoğdu - Atilla Atala - Serap Atala - Seyyit Bozdoğan - Elena Grin - Rena Amrahova - Svetlana Stepanova - Kiki Afrdita - Vladimir Temkov - Reşad Mehdiyev - Herve Constant - Anahita Ghazanfari - Vahid Novruzov - Suheil Baddor - Aydan Nabizade - Ayşe Günay - Orhan Tekin - Selçuk Yılmaz - Özge Günaydın - Parisa Nami - Zeynep Yazıcı - Ünal Kuş - Mustafa Yüksel - Hasan Basri İnan - Onur Çetin - Veysel Günay - Gizem Enuysal - Hakan Bayer - Pelin Özgöçen - Bahar Kocaman - Melik İskender - Zekiye Sarıkartal - Nesli Türk Resim - Akın Ekici Resim - Aslıhan Kaplan Bayrak - Sema Özevin - Resul Rezayev - Alireza Mojabi - Hayri Ağan - Cemile Çolak - Şevket Sömez - Yasemin Yar - Songül Canerik - Khayyam Zidane - Başak Canher"} {"url": "https://gazetesanat.com/art-space-projectden-acik-cagri", "text": "Sanatın ulaşılabilirliği için çalışan gezgin sergi Art Space Project, son 4 yılda Türkiye'den başlayarak Hindistan'ın köylerindeki okullardan Almanya'nın kasabalarına kadar birçok alana sanat taşıdı ve insanları sanatla buluşturdu. Geçtiğimiz aylarda ise 30. sanat alanını Amsterdam'da kurdu. Var oluş alanı yol olan bu gezgin sergi, şu anki global Coronavirus sorunu sebebiyle seyahat halinde olamamakla birlikte, herkesi evde kalmaya ve sanat yapmaya davet ediyor. Bu süreci hep beraber içimize dönmeye, kendimize bakmaya ve arkada bıraktıklarımızı toparlamaya ayırmalı; bu süreçten kendimize köklenmiş bir vaziyette çıkmalıyız. Herkesin içinde bir sanatçı yattığını düşünen ve bunu açığa çıkarmayı hedefleyen Art Space Project, bu süreci herkes için içten gelecek olan ilhamı yakalama yolunda harika bir fırsat olarak görüyor ve sizden yepyeni sanat işleri bekliyor! Art Space Project, yolda başlamış ve hep yolda devam edecek olan bir gerilla sergi konseptidir. Şehirden şehre gezerek, yoldan geçen herkesi resim çizmeye, dans etmeye, şarkı söylemeye, müzik yapmaya davet eder. Gittiği her şehirde önceki şehirlerde çizilmiş olan resimleri sergiler ve yeni resimler edinir; bu yönüyle devamlı olarak büyüyen interaktif bir sergidir. Art Space Project, gezgin Diren Demir tarafından ilk kez 20 Eylül 2016'da Fethiye'nin bir köyünde ortaya çıkarılmıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/arter-16-haziranda-yeniden-ziyarete-aciliyor", "text": "Pandemi döneminde COVID-19 salgınına karşı alınan sağlık tedbirleri kapsamında 14 Mart tarihinden bu yana ziyarete kapalı olan Çağdaş Sanat Müzesi Arter, 16 Haziran Salı günü kapılarını yeniden açmaya hazırlanıyor. Kontrollü normalleşme sürecinde, ziyaretçilerini gerekli hijyen tedbirleriyle ağırlayacak olan Arter, yeni bir bilgilendirme yapılana kadar Pazartesi hariç her gün 11:00 17:00 saatleri arasında ziyarete açık olacak. Müzeye girişte ateş ölçer uygulaması yapılacak ve ücretsiz olan Arter servisleri de düzenli olarak dezenfekte edilerek sanatseverlere hizmet vermeyi sürdürecek. Kitabevi ve Bistro by Divan'ın da gerekli sosyal mesafe ve hijyen tedbirleriyle açılacağı, teras ve arka bahçenin de kullanımda olacağı Arter'de Sevgi Gönül Oditoryumu, Karbon, Kütüphane ve Atölye bir süre daha kapalı kalacak. Etkinlik Programı kapsamındaki konser ve performanslar ile Öğrenme Programı kapsamında fiziksel mekanda gerçekleşen programlara yeni bir bilgilendirme yapılana kadar ara verilirken, rehberli sergi turları sınırlı sayıda katılımcıyla düzenlenmeye devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/arter-arastirma-programinin-ilk-donem-kitabi-yayimlandi", "text": "Çağdaş sanat alanında çalışan kültür üreticilerinin, çalışma alanlarına dair araştırma yöntemlerini, bakış açılarını ve ifade biçimlerini geliştirmelerine destek olmayı amaçlayan Arter Araştırma Programı'nın ilk dönemi çerçevesinde üretilen Re: başlıklı yayın, Arter Yayınları aracılığıyla raflardaki yerini aldı. Katılımcıların bireysel araştırmalarının ve program süresince yaşanan kolektif deneyimin izini süren Re: , ismini program süresince iletişim için kullanılan e-posta grubundan alıyor. Arter Öğrenme Programı kapsamında hayata geçirilen Arter Araştırma Programı, çağdaş sanat alanında çalışan kültür üreticilerinin faaliyet alanlarına dair araştırma yöntemlerini, bakış açılarını ve ifade biçimlerini geliştirmelerine destek olmayı amaçlıyor. Süreç odaklı ve kendiliğinden örgütlenmeyi önemseyen bir yaklaşımı temel alan program, katılımcıların ve program yürütücülerinin işbirliğiyle şekillendiriliyor. Arter Araştırma Programı'nın, Ekim 2019 Temmuz 2020 tarihleri arasında gerçekleştirilen ilk dönemi çerçevesinde üretilen Re: başlıklı yayın, katılımcıların bireysel araştırmalarının ve program süresince yaşanan kolektif deneyimin izini sürüyor. 10 kitapçıktan oluşan yayında Deniz Aktaş, Eser Epözdemir, Ayşe İdil İdil, Gizem Karakaş, Neslihan Koyuncu Bali, Sarp Renk Özer, Nora Tataryan, Ezgi Tok ve Alper Turan'ın üretimleri yer alıyor. Program yürütücüleri İz Öztat ile Merve Ünsal tarafından kaleme alınan girizgah metni ise katılımcıların yayın kapsamında açık veya gizli kesişmelerle birbirine bağlanan katkılarını ve yayını şekillendiren kolektif süreci aktarıyor. Türkçe ve İngilizce olarak kurgulanan ve ismini, katılımcıların program süresince iletişim için kullandıkları e-posta grubundan alan Re: , sınırlı sayıda basılarak numaralandırıldı. İz Öztat ve Merve Ünsal'ın yayıma hazırladığı kitabın tasarımını ise Okay Karadayılar ve Ali Taptık üstlendiler. Re: başlıklı kitabı, Arter Kitabevi'nden satın alabilir veya kitabevi@arter. org. tr adresine e-posta göndererek sipariş edebilirsiniz. Ayrıca Salı-Cuma günleri arasında 11:00 17:00 saatlerinde ücretsiz olarak ziyaret edilebilen Arter Kütüphanesi'nde kitabın sayfaları karıştırılabilir!"} {"url": "https://gazetesanat.com/arter-koleksiyonundan-olusturulan-yeni-grup-sergisi-oyunbu-thisplay-ziyarete-acildi", "text": "Arter'in 2022'de izleyiciyle buluşturacağı yeni sergilerinin ilki olan OyunBu | ThisPlay, 17 Şubat Perşembe günü Arter'de ziyarete açıldı. Küratörlüğünü Emre Baykal'ın üstlendiği OyunBu, Arter Koleksiyonu'ndan seçilen yapıtları çocukluk ve oyun kavramları etrafında bir araya getiriyor. Sergi oyunun özgürleştiriciliğini; gerçekliği askıya alıp yeniden kurgulayışındaki kural tanımazlığını; gündelik olanın dışına taşma ve tamamen kendine ait bir düzen üretme şekillerini, sanat yapıtları tarafından sunulan deneyimler bağlamında araştırmayı hedefliyor. Sanatın oyun kurucu niteliklerini oyun bozucu yanlarıyla birlikte ele alan OyunBu | ThisPlay başlıklı koleksiyon sergisi, rekabet, gerilim, şans, taklit, ritüel, sihir, esrime ve haz gibi kavramların izini sürerken hem yetişkinler hem de çocuklar için aslında kazananı olmayan ya da herkesin kazandığı bir oyun alanı açıyor. Oyun ve oyuna ilişkin kavramların sanatçıların imgeleminde başlayıp sanat yapıtıyla tamamlanan yolculuğuna sergi boyunca farklı düşünme, yorumlama ve üretim süreçleri eşlik ediyor. Sergide yer alan kimi yapıtlar doğrudan oyunun kendisini ve araçlarını sanat bağlamına taşırken, sıradışı form ve boyutlar, beklenmedik buluşmalar ve şaşırtıcı ilişkilenme biçimleriyle oyunun kuralını bozup yeni anlamlar, öneriler ve sorulara aracılık ediyor. OyunBu'da bir araya getirilen yapıtların bazıları ise, sanatın tasarı ve üretim süreçlerindeki yöntem, tavır ve yaklaşımlar ile gündelik hayatın akışına aldırış etmeden kendi özgün dilini ve düzenini kuran oyunun şansa, belirsizliğe ve kaosa yer veren doğası arasındaki benzerlikleri ortaya koyuyor. Arter'in birinci ve ikinci kat galerilerine yayılan sergi, içine yerleştiği mekanların mimarisini de oyuncul müdahalelerle yorumluyor. OyunBu, düş kurarken ciddiyetini hiç bozmayan çocuk ile oynamaktan asla vazgeçmeyen yetişkinin gerçekle hayal arasında salınan dünyalarına açılan kapıyı her iki tarafa doğru aralayıp buluşturmayı deniyor. Arter'in güncel programlarına ilişkin daha detaylı bilgiye www. arter. org. tr adresinden erişilebilir. Arter Pazartesi hariç her gün açık. Kurumsal Sponsor Tüpraş'ın değerli desteğiyle, tüm sergilere giriş 24 yaş altı izleyiciler için her gün; Perşembe günleri ise her yaştan izleyici için ücretsiz. Arter Beraber üyeleri ise sergileri yıl boyunca ücretsiz ziyaret etmenin yanı sıra farklı ayrıcalıklardan faydalanıyor. Arter binasının Kütüphane, Kitabevi, Bistro by Divan, arka bahçe alanlarına ve Galeri 0'da yer alan sergiye giriş için bilet gerekmiyor. Ulaşım Sponsorları Ford Otosan ve Otokar'ın desteği sayesinde Taksim'den ve Tepebaşı'ndan ücretsiz servis araçlarıyla Arter'e ulaşılabiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/arter-koleksiyonundan-olusturulan-yeni-grup-sergisi-tedbir-ziyarete-acildi", "text": "Küratörlüğünü Emre Baykal'ın üstlendiği Tedbir başlıklı grup sergisi Arter Koleksiyonu'ndan bir araya getirilen yapıtlar yoluyla sanatın üretim, muhafaza ve sergileme pratiklerine odaklanıyor. Sanatçı, sanat kurumu, sanat eseri ve izleyici arasındaki ilişkiler etrafında kurgulanan Tedbir, 11 sanatçının 13 eserinden oluşuyor. Pandeminin biçimlendirdiği sıradışı bir dönemde tasarlanıp ziyarete açılan sergi, başta sağlık alanında olmak üzere ekonomi, güvenlik, enerji gibi farklı bağlamlarda sıklıkla duyup kullanır olduğumuz tedbir kelimesinin açılımlarından esinleniyor. Tedbir, 20 Şubat 2022 tarihine kadar Arter'de görülebilir. Arter Koleksiyonu'ndan oluşturulan Tedbir başlıklı grup sergisi, çoğu kez izleyicinin tanık olmadığı hazırlık ve müzakere süreçlerini; kültürel, ideolojik, hiyerarşik ve ekonomik bağlamların şekillendirdiği güç dinamiklerinin yanı sıra, sanatın kendine özgü zaaf, hassasiyet ve kırılganlıklarını konu ediniyor. Arter'in üçüncü kat galerisinde düzenlenen sergide Hamra Abbas, Halil Altındere, Rogelio Lopez Cuenca, Burak Delier, Lamia Joreige, Ali Kazma, Alicja Kwade, Serkan Özkaya, Walid Raad, Canan Tolon ve Nasan Tur'un yapıtları yer alıyor. Yaşamın günlük akışının, sosyal ilişkilerimizin, çalışma biçimlerimizin, dünyayla ve birbirimizle kurduğumuz mesafelerin değiştiği, hareket alanlarımızın kısıtlandığı, hatta fiziksel görünüşlerimizin maskelendiği bir dönemde tasarlanıp ziyarete açılan Tedbir, adını Canan Tolon'un sergide yer alan bir yapıtından ödünç alırken, aynı zamanda bugün başta sağlık alanında olmak üzere ekonomi, güvenlik, enerji gibi farklı bağlamlarda fazlasıyla sık duyup sürekli kullanır olduğumuz tedbir kelimesinin açılımlarından esinleniyor. Hayatın her alanını topyekun rehin alan küresel endişe, sanatın ve sanat kurumlarının işleyiş, erişilebilirlik ve ilişkilenme biçimlerini de kaçınılmaz olarak etkileyip sekteye uğratmakta. Günbegün değişen yeni normaller karşısında sanat da kendi sürdürülebilirliğine yönelik tedbirler, yeni deneyim mecraları, farklı iletişim yöntemleri, altyapısal ve finansal çözümler aramak zorunda kalıyor. Arter'in güncel programına www. arter. org. tr adresinden; güvenli bir ziyaret için Arter'de alınan tüm sağlık tedbirleri, ziyaret ve ulaşımla ilgili güncel bilgilere ise arter. org. tr/ziyaret adresinden erişilebilir. Emre Baykal (d. 1965, İstanbul), Boğaziçi Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. İstanbul Bienali'nde Direktör Yardımcısı (1995 2000) ve Direktör (2000 2005) olarak çalıştı. 2005 2008 arasında santralistanbul'un Sergiler Direktörlüğünü üstlendi. 2008 yılında Arter'de sergiler direktörü ve küratör olarak görev yapmaya başladı. 2013'te 55. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu'nun küratörlüğünü üstlenen Emre Baykal, 2016'dan bu yana Arter'in başküratörlüğünü yürütüyor. Emre Baykal, Arter'deki program dahilinde Ayşe Erkmen (Beyazımtırak, 2019 2020), Saat Kaç? (Eda Berkmen'le beraber; 2019 2020), Ali Kazma (zamancı, 2015), Füsun Onur (Aynadan İçeri, 2014), Volkan Aslan (Hatırlamayı Unutma, 2013), Haset Husumet Rezalet (2013), Mona Hatoum (Hala Buradasın, 2012), Deniz Gül (5 Kişilik Bufet, 2011), İkinci Sergi (2010 2011), Görünmezlik Taktikleri (Daniela Zyman'la beraber; 2010 2011) sergilerinin küratörlüğünü yaptı ve pek çok yayına yazılarıyla katkıda bulundu. Pandemi kuralları çerçevesinde uygulanan sokağa çıkma kısıtlaması doğrultusunda yeni bir bilgilendirmeye kadar Arter, Salı Cumartesi günleri arasında 11:00 17:00 saatlerinde gerekli sağlık tedbirleriyle ziyarete açık. Aynı anda 400 kişinin kabul edilebildiği ve galerilerinde sosyal mesafe kurallarının uygulandığı Arter binasının yanı sıra ücretsiz ulaşım imkanı sunan Arter servisleri de düzenli olarak dezenfekte ediliyor. Kurumsal Sponsor Tüpraş'ın desteğiyle Arter sergilerine giriş Perşembe günleri her yaştan izleyici için ücretsiz; 24 yaşın altındaki gençler ile Arter Beraber üyeleri ise Arter'i her gün ücretsiz ziyaret edebiliyor. Arter binasının Kütüphane, Kitabevi, Bistro by Divan, arka bahçe alanlarına ve Galeri 0'da yer alan sergisine giriş için bilet gerekmiyor. Ulaşım Sponsorları Ford Otosan ve Otokar'ın desteği sayesinde Taksim'den ve Tepebaşı'ndan ücretsiz servis araçlarıyla Arter'e ulaşılabiliyor. Güvenli bir ziyaret için Arter'de alınan tüm sağlık tedbirlerine, ziyaret ve ulaşımla ilgili güncel bilgilere arter. org. tr/ziyaret adresinden erişilebiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/arterde-cevrimici-bulusmalar-nisanda-da-devam-ediyor", "text": "Çağdaş sanat müzesi Arter'in çevrimiçi rehberli turları, Nisan ayında da her Pazartesi 19:00 20:00 saatleri arasında düzenleniyor. Katılımcıları sanat etrafında düşünmeye teşvik eden çevrimiçi turlarda Arter'in sergi rehberleri, farklı temalar etrafında bir araya getirdikleri eser seçkilerini yoruma açıyor. Sınırlı sayıda katılımcıyla ve ücretsiz olarak gerçekleştirilen turlara katılmak için turlar@arter. org. tr adresine e-posta göndererek kayıt yaptırmak gerekiyor. Ziyaretçilerini gerekli sağlık önlemleriyle ağırlayan Arter'in Öğrenme Programı kapsamında sunduğu etkinlikler sergileri ve yapıtları çevrimiçi ortamda katılımcıların yorumuna açmaya devam ediyor. Arter'in çevrimiçi rehberli turları, katılımcıların yapıtları kendi hayat deneyimleriyle ilişkilendirerek yorumlamalarını teşvik eden bir yaklaşım benimsiyor. Ekranlar aracılığıyla buluşulan bu turlarda, Arter'in sergi rehberleri her hafta farklı bir tema etrafında bir araya getirdikleri eser seçkilerini katılımcılarla paylaşıyor. Ücretsiz olarak düzenlenen çevrimiçi rehberli turlar 5, 12, 19 ve 26 Nisan 2021 Pazartesi günleri 19:00 20:00 saatleri arasında gerçekleşecek. Diyalog ve tartışmaya daha fazla zaman tanımak amacıyla sınırlı sayıda katılımcıyla düzenlenen çevrimiçi turlara katılmak için etkinlik tarihinden önce turlar@arter. org. tr adresine e-posta göndererek kayıt yaptırmak yeterli."} {"url": "https://gazetesanat.com/arterde-cevrimici-rehberli-turlar-temmuz-ayinda-da-devam-ediyor", "text": "Çağdaş sanat müzesi Arter'in çevrimiçi rehberli turları, Temmuz ayı süresince her Cuma saat 18:30'da ücretsiz olarak düzenlenmeye devam ediyor. Sanat etrafında buluşmanın birleştirici gücüne odaklanan turlar, belirli temalar etrafında oluşturulan farklı eser seçkilerini rehber eşliğinde sunuyor. Çevrimiçi rehberli turlara katılım sağlamak için turlar@arter. org. tr adresine mail gönderip rezervasyon yaptırmak yeterli. 16 Haziran 2020 itibarıyla kontrollü olarak yeniden ziyarete açılan çağdaş sanat müzesi Arter, çevrimiçi ortamda düzenlediği etkinliklerini de sürdürüyor. Arter çevrimiçi rehberli turlarında, katılımcıların yapıtları kendi hayat deneyimleriyle ilişkilendirerek yorumlamalarını teşvik eden bir yaklaşım benimsiyor. Ücretsiz olarak düzenlenen çevrimiçi rehberli turlar, 3, 10, 17 ve 24 Temmuz 2020 Cuma günleri 18:30 19:15 saatleri arasında gerçekleşecek. Diyalog ve tartışmaya daha fazla zaman tanımak adına sınırlı sayıda katılımcıyla düzenlenen turlara katılmak için bu tarihlerden önce turlar@arter. org. tr adresine mail gönderip rezervasyon yaptırmak gerekiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/arterde-devam-eden-gokcisimleri-uzerine-baslikli-serginin-kitabi-yayimlandi", "text": "Arter Koleksiyonu'ndan oluşturulan ve küratörlüğünü Kevser Güler'in üstlendiği Gökcisimleri Üzerine başlıklı grup sergisinin kitabı, Arter Yayınları aracılığıyla raflardaki yerini aldı. Arter Arka Plan başlıklı yayın dizisinin üçüncü kitabı olarak yayımlanan ve sergiyle aynı ismi taşıyan kitapta, serginin arka planındaki düşüncelerden ve küratör Kevser Güler'in sergiyi kurgulama sürecinden hareketle seçilen metinlerle bu yayın için üretilmiş yeni çalışmalar yer alıyor. Arter'in 1.400'e yakın yapıt barındıran koleksiyonundan kurgulanan sergilere eşlik etmek üzere 2019 yılı itibarıyla başlattığı yayın dizisi Arter Arka Plan'ın üçüncü kitabı okurlarla buluştu. Çağdaş sanat müzesi Arter'de devam eden koleksiyon grup sergisi Gökcisimleri Üzerine bağlamında yayımlanan kitap, sergiyle aynı başlığı taşıyor. Kitapta, serginin arka planındaki düşüncelerden ve küratör Kevser Güler'in sergiyi kurgulama sürecinden hareketle seçilen metinlerin yanı sıra bu yayın için üretilmiş yeni çalışmalar yer alıyor. Var olanların bir araya gelme ve dağılma biçimleri, ilişki kurma tarzları, birbirlerine mesafe alma ve yakınlaşma yollarıyla ilgili kavramlar etrafında oluşturulan sergiye eşlik eden kitap, madde, beden ve nesne oluşa bakan, mekansal, zamansal, toplumsal, tarihsel ve politik toplanışların ve bir arada oluşların biçimlerini imleyen metin ve görsel malzemeleri özgün bir editoryal kurguyla sunuyor. Türkçe ve İngilizce iki ayrı cilt olarak yayımlanan kitabın ve Arter Arka Plan dizisinin tasarımını Emre Çıkınoğlu üstleniyor. Yayında ayrıca flufoto tarafından çekilen sergiden görünüm ve yerleştirme fotoğrafları bulunuyor. Gökcisimleri Üzerine başlıklı kitabı, Arter Kitabevi'nden satın alabilir ya da kitabevi@arter. org. tr e-posta adresi üzerinden sipariş edebilirsiniz. Salı-Cuma günleri arasında 11:00 17:00 saatlerinde ücretsiz ziyaret edilebilen Arter Kütüphanesi'nde kitabın sayfaları karıştırılabilir. Jean-Christophe Ammann, Kerem Ozan Bayraktar, Oliver Bendorf, Kate Briggs, Bazon Brock, Johannes Bruder, John Cage, Sevinç Çalhanoğlu, Asaf Halet Çelebi, Lydia Davis, Burak Delier, Gaye Çankaya Eksen, Irmgard Emmelhainz, Reha Erdem, İris Ergül, Süreyyya Evren, Susanne Von Falkenhausen, Carlos Gamerro, Maya Indira Ganesh, Elizabeth Grosz, Kevser Güler, Nilüfer Güngörmüş, Georges Didi-Huberman, Reha Keskin, Serdar Koçak, Elke Krasny, Clarice Lispector, Doreen Massey, Ruben Mira, Robert Morris, Victoria Noorthoorn, Abdullah Onay, Göze Orhon, Bernardo Ortiz Campo, Esra Özdoğan, Silva Özyerli, Marina Papazyan, Harald Szeemann, Murasaki Şikibu, Alejandro Tantanian, Tlgadintsi, Hakan Yücefer, Zahrad. Gökcisimleri Üzerine sergisi, 25 Temmuz'a kadar devam ediyor! Arter Koleksiyonu'ndan oluşturulan Gökcisimleri Üzerine adlı grup sergisi, bir arada yaşayabilmemizi mümkün kılan adalet hissimiz bağlamında, yan yana durmanın ve birbirinden uzaklaşmanın biçim ve olanaklarını sanat yapıtları üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor. Kevser Güler'in küratörlüğünü üstlendiği sergi, Arter'in ücretsiz ziyaret edilebilen giriş kat galerisinde 25 Temmuz'a kadar görülebilir. Thomas Bayrle, Elina Brotherus, Annabel Daou, A K Dolven, Aleksandar Dimitrijevic, Terry Fox, Naomi Wanjiku Gakunga, Ludwig Gosewitz, Shilpa Gupta, Nilbar Güreş, Altan Gürman, Asta Gröting, Gülsün Karamustafa, Suchan Kinoshita, Milan Knizak, Igor Kopystiansky, Alicja Kwade, Nicholas Mangan, Vlado Martek, Aydan Murtezaoğlu, Alice Nikitinova, Füsun Onur, Fernando Ortega, Serkan Özkaya, Ebru Özseçen, Karin Sander, Monika Sosnowska, Mariana Vassileva. Kevser Güler'in araştırmaları sanat yapıtlarının ve sergilerin varlık koşullarını ve olanaklarını düşünmeye odaklanıyor. 2007-2014 yılları arasında İstanbul Bienali'nde çalışan Güler, 2014-2019 yılları arasında Arter'in koleksiyonu üzerine araştırma yaptı. 2020'de Yapı Kredi Kültür Sanat Merkezi'nde Sergiler Direktörlüğünü üstlendi. Kevser Güler'in ekiplerinde olduğu sergi ve projelerin bazıları: Anadolu Kültür Araştırma ve Üretim Projesi: / FF / GG, İstanbul, Erivan, Lizbon, 2020-2021; Meydan, Deniz Gül, Yapı Kredi Kültür Sanat, İstanbul, 2020; Milat, Lale Müldür, Yapı Kredi Kültür Sanat, İstanbul, 2020; Kayalar ve Rüzgarlar, Mikroplar ve Kelimeler, Kerem Ozan Bayraktar, Sanatorium, İstanbul, 2019; Mıknatıs ve Ay, Nilbar Güreş, Galerist, İstanbul, 2019; etten, kemikten, ikinci sergi, Bilsart, İstanbul, 2019; Patates Yetiştiricileri, kitap ve araştırma, İstanbul, Nevşehir ve Rotterdam, 2019; etten, kemikten, birinci sergi, Operation Room, İstanbul, 2019; Ekolojinin Geleceği, Corridor Project Space, Amsterdam, 2018; koloni, Kaos GL ikinci sergi, İstanbul, 2017; Dünyadan Çıkış Yolları, Cappadox, Nevşehir, 2017; Gelin Bahçemizi Ekelim, Cappadox, Nevşehir, 2016; Canlı/Madde: İçinde ve İçinden, Proto5533, İstanbul, 2016."} {"url": "https://gazetesanat.com/arterde-her-hafta-farkli-eser-seckileri-etrafinda-cevrimici-bulusmalar-devam-ediyor", "text": "Arter'deki güncel sergiler etrafında şekillenen çevrimiçi rehberli turlar, Kasım ayı boyunca her Pazartesi 19:00 20:00 saatleri arasında düzenlenmeye devam ediyor. Her hafta farklı temalar etrafında bir araya getirilen eser seçkilerinin yoruma açıldığı çevrimiçi rehberli turlar, katılımcılarını sanat etrafında düşünmeye ve yapıtları kendi hayat deneyimleriyle ilişkilendirerek yorumlamaya teşvik ediyor. Sınırlı sayıda katılımcıyla, ücretsiz olarak gerçekleştirilen turlara katılmak için turlar@arter. org. tr adresine e-posta göndererek kayıt yaptırmak yeterli. Ziyaretçilerini gerekli sağlık önlemleriyle ağırlamaya devam eden Arter'in, herkesin yaratıcı sürecin parçası olabileceği bir ortamı mümkün kılmayı amaçlayan Öğrenme Programı kapsamında düzenlediği çevrimiçi etkinlikler de sürüyor. Arter'in güncel sergileri etrafında şekillenen çevrimiçi rehberli turlar, katılımcılarını sanat etrafında düşünmeye ve yapıtları kendi hayat deneyimleriyle ilişkilendirerek yorumlamaya teşvik ediyor. Ekranlar aracılığıyla buluşulan bu turlarda, Arter'in sergi rehberleri her etkinlikte farklı temalar etrafında bir araya getirdikleri eser seçkilerini katılımcıların yorumuna açıyor. Ücretsiz olarak düzenlenen çevrimiçi rehberli turlar 8, 15, 22 ve 29 Kasım 2021 Pazartesi günleri 19:00 20:00 saatleri arasında gerçekleşecek. Diyalog ve tartışmaya daha fazla zaman tanımak amacıyla sınırlı sayıda katılımcıyla düzenlenen çevrimiçi turlara katılmak için etkinlik tarihinden önce turlar@arter. org. tr adresine e-posta göndererek kayıt yaptırmak gerekiyor. Arter'in fiziksel ortamda düzenlenen turları ise Pazartesi hariç her gün, 13:00 ve 15:00 saatlerinde gerekli mesafe kurallarıyla devam ediyor. Arter'in güncel programına www. arter. org. tr adresinden erişilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/arterde-rehberler-esliginde-cevrimici-bulusmalar-mart-ayi-boyunca-da-devam-ediyor", "text": "Arter'in çevrimiçi rehberli turları, katılımcılarını sanat etrafında düşünmeye ve yapıtları, kendi hayat deneyimleriyle ilişkilendirerek yorumlamaya teşvik ediyor. Mart ayı boyunca her Pazartesi 19:00 20:00 saatleri arasında düzenlenen çevrimiçi rehberli turlarda Arter'in sergi rehberleri, farklı temalar etrafında bir araya getirdikleri eser seçkilerini katılımcıların yorumuna açıyor. Sınırlı sayıda katılımcıyla, ücretsiz olarak düzenlenen turlara katılmak için turlar@arter. org. tr e-posta adresine kayıt yaptırmak yeterli. Arter'de, Dinleyen Gözler İçin, Yağmur Ormanı V (varyasyon 3), Gökcisimleri Üzerine, KP Brehmer: Büyük Resim, Alev Ebüzziya Siesbye: Tekerrür ve Altan Gürman sergileri devam ediyor. Gerekli sağlık tedbirleri ile ziyaretçilerini ağırlamaya devam eden çağdaş sanat müzesi Arter'in Öğrenme Programı kapsamında sunduğu etkinlikler ise sergileri ve yapıtları çevrimiçi ortamda katılımcıların yorumuna açıyor. Arter'in çevrimiçi rehberli turları, katılımcıların yapıtları kendi hayat deneyimleriyle ilişkilendirerek yorumlamalarını teşvik eden bir yaklaşım benimsiyor. Ekranlar aracılığıyla buluşulan bu turlarda, Arter'in sergi rehberleri her hafta farklı bir tema etrafında bir araya getirdikleri eser seçkilerini katılımcılarla paylaşıyor ve yoruma açıyor. Ücretsiz olarak düzenlenen çevrimiçi rehberli turlar 1, 8, 15, 22 ve 29 Mart 2021 Pazartesi günleri 19:00 20:00 saatleri arasında gerçekleşecek. Diyalog ve tartışmaya daha fazla zaman tanımak amacıyla sınırlı sayıda katılımcıyla düzenlenen çevrimiçi turlara katılmak için etkinlik tarihinden önce turlar@arter. org. tr adresine yazarak kayıt yaptırmak gerekmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/arterde-rehberli-turlar-ucretsiz-olarak-basliyor", "text": "Arter'in düzenlemiş olduğu çevrimiçi rehberli turların ilki, 22 Mayıs Cuma akşamı saat 18:30 19:15 saatleri arasında ücretsiz olarak gerçekleşecek. Arter'in küresel salgın sebebiyle geçici olarak ziyarete kapalı olduğu bu dönemde sanat etrafında buluşmanın birleştirici gücüne odaklanan turlar, belirli temalar etrafında oluşturulan farklı eser seçkilerini bir rehber eşliğinde her hafta sunmayı amaçlıyor. Çevrimiçi rehberli turlara katılmak için ogrenme@arter. org. tr adresi üzerinden rezervasyon yaptırmak yeterli olmaktadır. Tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 salgınına karşı alınan sağlık tedbirleri kapsamında geçici bir süreyle ziyarete kapalı olan Arter, düzenleyeceği çevrimiçi rehberli turlarda katılımcıların yapıtları kendi hayat deneyimleriyle ilişkilendirerek yorumlamalarını teşvik eden bir yaklaşım benimsiyor. Çevrimiçi rehberli turların ilki, 22 Mayıs 2020 Cuma akşamı 18:30 19:15 saatleri arasında ücretsiz olarak gerçekleşecek. Diyalog ve tartışmaya daha fazla zaman tanımak adına sınırlı sayıda katılımcıyla düzenlenecek olan turlara katılmak için ogrenme@arter. org. tr adresi üzerinden rezervasyon yaptırılması gerekiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/arterde-sarkis-caylak-sokak-yakin-plan-okuma-etkinligi", "text": "Arter'in başküratörü Emre Baykal, 3 Mart 2020 Salı akşamı saat 19:00'da Çaylak Sokak'ın sergilendiği Galeri 4'te bir yakın plan okuma etkinliği gerçekleştirecek. Etkinlikte, Sarkis'in, Arter'deki Saat Kaç? sergisinde yer alan yerleştirmesine odaklanan ve serginin küratörlerinden Emre Baykal'ın kaleme aldığı Sarkis: Çaylak Sokak başlıklı kitaptan bölümler okunacak. Baykal, okuma sırasında katılımcıları yapıtın politik ve kültürel tarihi üzerine düşünmeye davet ederken Çaylak Sokak'ın farklı mekan ve bağlamlarda nasıl sergilendiğine de değinecek. 2020 itibarıyla 1.400'e yakın yapıt barındıran Arter Koleksiyonu'ndan seçilen tek bir esere odaklanan Arter Yakın Plan dizisi, Türkiye çağdaş sanat tarihinin dönüm noktalarından biri sayılan bir yapıtla, Sarkis'in ikonik işi Çaylak Sokak'la yola çıktı. İlk defa 1986 yılında Maçka Sanat Galerisi'nde sergilenen, ardından 1989 yılında Paris'teki Centre Pompidou'da Yeryüzü Büyücüleri sergisinde yer alan eser, Sarkis'in doğup büyüdüğü, İstanbul'un Talimhane semtindeki sokakla aynı ismi taşıyor. Emre Baykal, Arter'de devam eden Saat Kaç? sergisi kapsamında yeniden gösterilen yerleştirmenin izini sürerken sanatçıyla çok sayıda görüşme gerçekleştirdi ve işe kaynaklık eden Çaylak Sokak'ı tekrar tekrar adımladı. Baykal, kaleme aldığı Sarkis: Çaylak Sokak başlıklı kitapta eseri politik ve kültürel tarihle iç içe geçen farklı bağlamlarda yeniden yorumluyor. Tasarımını Esen Karol'un üstlendiği kitap çoğu Sarkis tarafından çekilmiş fotoğraflar eşliğinde sanatçının kişisel tarihine de bir yolculuk yapma imkanı tanıyor. Arter Öğrenme Programı'nın Yorumlama Etkinlikleri kapsamında düzenlenen ve katılımın ücretsiz olduğu etkinliğe, ogrenme@arter. org. tr adresine e-posta gönderilerek ya da 0212 708 58 01 numaralı telefon üzerinden kayıt yaptırılabilir. Kurumsal sponsor Tüpraş'ın desteğiyle Arter'de Perşembe günleri sergi girişleri tüm ziyaretçiler için ücretsiz; 24 yaş ve altı ziyaretçiler ile Arter Beraber üyeleri ise Arter'i her gün ücretsiz ziyaret edebiliyor. Arter'e Taksim'den ve Tepebaşı'ndan, Ulaşım Sponsorları Ford Otosan ve Otokar'ın sağladığı ücretsiz servislerle erişilebiliyor. Arter Salı, Çarşamba, Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri 11:00 19:00; Perşembe günleri ise 11:00 20:00 saatleri arasında ziyarete açık. Ziyaret ve ulaşımla ilgili detaylı bilgilere arter. org. tr/ziyaret adresinden ulaşılabilir. Emre Baykal 1965 yılında İstanbul'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. 1995 2000 yılları arasında İstanbul Bienali'nde Direktör Yardımcısı ve 2000 2005 yılları arasında da Direktör (2000 2005) olarak çalıştı. 2005 2008 yılları arasında santralistanbul'un Sergiler Direktörlüğü'nü üstlendi. 2008 yılında Arter'de sergiler direktörü ve küratör olarak görev yapmaya başladı. 2013'te 55. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu'nun küratörlüğünü üstlenen Emre Baykal, 2016'dan bu yana Arter'in başküratörlüğünü yürütüyor. 1938 yılında İstanbul'da doğan Sarkis, eğitimini İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi'nde tamamladı ve ilk sergisini 1960 yılında İstanbul Sanat Galerisi'nde açtı. Daha sonra Fransa'nın başkenti Paris'e yerleşti. Sanatçının eserleri, aralarında Centre Georges Pompidou, Paris; Guggenheim Müzesi, New York; Musee d'Art Moderne de la Ville de Paris; Kunst-und-Austellungshalle, Bonn; Musee du Louvre, Paris; Bode Müzesi, Berlin; Fondazione MAXXI, Roma ve Kunsthalle Düsseldorf'un bulunduğu birçok kurumda sergilendi. When Attitudes Become Form, Kunsthalle Bern (1969); documenta VI, documenta VII, Kassel (1977, 1982) ile Sidney, Şangay, Sao Paulo, Moskova ve İstanbul Bienalleri Sarkis'in katıldığı önemli sergiler arasında yer almaktadır. Sarkis'in son dönem kişisel sergileri ve grup sergileri arasında, Ayna, Dirimart Dolapdere, İstanbul (2017); Sarkis avec Paradjanov, Villa Empain-Fondation Boghossian, Brüksel (2016); Il Grido, Galerie Nathalie Obadia, Brüksel, 2016; Istanbul. Passion, Joy, Fury, Fondazione MAXXI, Roma (2015); Tuzlu Su, 14. İstanbul Bienali (2015); Respiro, 56. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu (2015); Armenity, 56. Venedik Bienali Ermenistan Pavyonu grup sergisi (2015); Sarkis: Cage/Ryoanji Yorumu, Arter (2013) sayılabilir. Sarkis yaşamını ve çalışmalarını Paris'te sürdürmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/arterde-subat-ayi-boyunca-her-pazartesi-cevrimici-rehberli-tur-var", "text": "Çağdaş sanat müzesi Arter'in çevrimiçi rehberli turları, Şubat ayı boyunca her Pazartesi 19:00 20:00 saatleri arasında katılımcılarını bekliyor! Çevrimiçi rehberli turlarda Arter'in sergi rehberleri, farklı temalar etrafında bir araya getirdikleri eser seçkilerini her hafta katılımcıların yorumuna açıyor. Sınırlı sayıda katılımcıyla, ücretsiz olarak düzenlenen turlara katılmak için turlar@arter. org. tr e-posta adresine kayıt yaptırmak yeterli. Arter'de, Dinleyen Gözler İçin, Yağmur Ormanı V (varyasyon 3), Gökcisimleri Üzerine, KP Brehmer: Büyük Resim, Alev Ebüzziya Siesbye: Tekerrürve Altan Gürman sergileri devam ediyor. Ziyaretçilerini gerekli sağlık önlemleri çerçevesinde ağırlayan Arter'in Öğrenme Programı kapsamında sunduğu etkinlikler ise sergileri ve yapıtları çevrimiçi ortamda katılımcıların yorumuna açıyor. Arter'in çevrimiçi rehberli turları, katılımcıların yapıtları kendi hayat deneyimleriyle ilişkilendirerek yorumlamalarını teşvik eden bir yaklaşım benimsiyor. Ekranlar aracılığıyla buluşulan bu turlarda, Arter'in sergi rehberleri farklı temalar etrafında bir araya getirdikleri eser seçkilerini her hafta katılımcılarla paylaşıyor ve yoruma açıyor. Ücretsiz olarak düzenlenen çevrimiçi rehberli turlar 1, 8, 15 ve 22 Şubat 2021 Pazartesi günleri 19:00 20:00 saatleri arasında gerçekleşecek. Diyalog ve tartışmaya daha fazla zaman tanımak amacıyla sınırlı sayıda katılımcıyla düzenlenen çevrimiçi turlara katılmak için etkinlik tarihinden önce turlar@arter. org. tr adresine yazarak kayıt yaptırmak gerekmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/arterde-ucretsiz-etkinlik-kayip-zamanin-izinde-bergama-stereotip-ozgunluk-ve-yeniden-uretim", "text": "Çağdaş Sanat Müzesi Arter'in çevrimiçi yorumlama etkinlikleri, mimar ve akademisyen Can Bilsel'in 12 Kasım Perşembe günü saat 19:00'da gerçekleştireceği Kayıp Zamanın İzinde: Bergama Stereotip, Özgünlük ve Yeniden Üretim (1880 2020) başlıklı konuşmasıyla devam ediyor. Cevdet Erek'in Arter'deki Bergama Stereotip başlıklı kişisel sergisi bağlamında gerçekleştirilecek konuşmada Bilsel, Berlin'de bulunan Pergamon rekonstrüksiyonlarının 1880 yılından günümüze kısa bir tarihini sunarak Erek'in yapıtını tarihsel ve politik bir perspektiften değerlendirecek. Almanya'daki arkeoloji ve müze arşivlerinden fotoğrafların eşlik edeceği konuşma, Marcel Proust'a atıfla, kayıp zamanı yeniden üretmek mümkün mü? sorusu etrafında şekillenecek. Katılımın ücretsiz olduğu etkinlikle ilgili ayrıntılı bilgiye Arter'in internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Görsel 1: Bergama Sunağı'nın Pergamonmuseum'daki rekonstrüksiyon tasarısını gösteren tam ölçekli maket, 28 Ocak 1926, Architekturmuseum TU Berlin."} {"url": "https://gazetesanat.com/arterin-2021-sergi-programi-aciklandi", "text": "Bir Vehbi Koç Vakfı kuruluşu olan çağdaş sanat müzesi Arter, 10. kuruluş yıldönümünü kutladığı 2020 yılında toplam 7 sergi gerçekleştirdi; hem çevrimiçi ortamda hem de Dolapdere'deki yeni binasında düzenlenen konser, performans ve öğrenme etkinlikleri ile programına eşlik eden yayınları aracılığıyla, çağdaş sanatı geniş kitlelerle buluşturmayı sürdürdü. Arter, 2021 yılında sunacağı yeni sergiler, Yeni ve En Yeni Müzik Festivali'nin çevrimiçi ortamda gerçekleşecek ikinci edisyonu ve sanatın farklı disiplinlerinden yenilikçi örneklerle çok disiplinli bir programa ev sahipliği yapmaya devam edecek. Arter Mart ayından itibaren izleyicilerini koleksiyondan ve koleksiyon dışından yeni sergilerle buluşturacak. 2021 baharında Arter'de Emre Hüner'in yarı kurgusal bir senaryo metni etrafında şekillenmiş yeni üretimlerinden oluşan, Aslı Seven küratörlüğündeki : Bilinmeyen Parametre Kayıt-Dışı başlıklı kişisel sergisi, Nevin Aladağ'ın İzler adlı üç kanallı video yerleştirmesi ve doğa kavramı etrafında kurgulanan, Selen Ansen küratörlüğündeki Locus Solus başlıklı sergi izleyicilerle buluşacak. Arter, 2021 2022 sezonunu ise Eylül'de açılacak dört yeni sergi ile karşılayacak. Küratörlüğünü Emre Baykal'ın üstlendiği Arter Koleksiyonu'ndan oluşturulan grup sergisi çocukluk ve oyun kavramları etrafında şekillenecek. Candeğer Furtun'un altmış yıla uzanan pratiğine ışık tutan ve beden, doğa, hafıza gibi temalara yer veren kapsamlı serginin küratörlüğünü Selen Ansen üstlenecek. Arter Kurucu Direktörü Melih Fereli'nin küratörlüğünde, kurumun 2017 yılında Bill Fontana'ya özel sipariş ettiği bir ses/video yerleştirmesinin dünya prömiyeri gerçekleşecek. Füsun Onur'un Arter Koleksiyonu'nda bulunan Opus II Fantasia başlıklı mekana özgü yerleştirmesi, Emre Baykal'ın küratörlüğünde sergilenecek. Yeni müzik alanında üretim yapan öncü müzisyen ve bestecileri bir araya getiren Yeni ve En Yeni Müzik Festivali'nin ikinci edisyonu, 26-27-28 Şubat tarihleri arasında çevrimiçi olarak gerçekleştirilecek. Sanat yönetmenliğini Matthias Osterwold'un üstlendiği festivalin bu dijital edisyonu, söyleşi, film gösterimi, atölye çalışmaları ve performanslarla dinleyicilere ve araştırmacılara üç günlük yoğun ve etkileşimli bir deneyim sunacak. Sonbaharı, 10 Eylül'de açılan Dinleyen Gözler İçin, Yağmur Ormanı V (varyasyon 3), Gökcisimleri Üzerine, KP Brehmer: Büyük Resim ve Alev Ebüzziya Siesbye: Tekerrür başlıklı beş yeni sergiyle karşılayan Arter'de, Altan Gürman retrospektifi de devam ediyor. İzleyicilerini gerekli sağlık önlemleri çerçevesinde ağırlayanArter'in ziyarete açık olduğu saatlerde Arter Kütüphanesi, Arter Kitabevi ve Bistro by Divan da hizmet vermeyi sürdürüyor; fiziksel ortamdaki rehberli turlar ise en fazla beş kişilik katılımla gerçekleşiyor. Sergiler bağlamındaki yorumlama etkinlikleri, çevrimiçi rehberli turlar, seminerler ve atölyeler de bu süreçte çevrimiçi platformlar üzerinden devam ediyor. Emre Hüner'in : Bilinmeyen Parametre Kayıt-Dışı başlıklı kişisel sergisi, yarı kurgusal bir senaryo metni etrafında şekillenmiş yeni üretimlerden oluşuyor. Hüner, film, roman veya mimari yapı gibi formlar arasında aracı bir unsur olarak gördüğü senaryoyu işlevinden bağımsızlaştırıyor ve nihai bir sonuca varmak yerine açık bir üretim yöntemi, bir senaryo yazım süreci öneriyor. Altyapısal bir makine-özneye işaret eden kavramını hareket noktası olarak alan sergi, mecralar arasında dolaşarak ilerleyen, doğaçlamaya dayalı, performatif bir üretim sürecini yansıtan heykeller, yerleştirmeler, fotogravürler, serigrafiler, film sekansları ve metinlere yer veriyor. Nevin Aladağ'ın İzler başlıklı üç kanallı video yerleştirmesi Mart 2020'de sergilenmeye başlamış, ancak pandemi nedeniyle uzun süre kesintiye uğradığı için çok az sayıda izleyici ile buluşabilmişti. 25 Mart 2021'de tekrar sergilenmeye başlayacak bu yapıtında Aladağ, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Stuttgart kentini performansın hem sahnesi olarak kullanıyor hem de öznesi olarak harekete geçiriyor. Yürüyüş yolu, üzüm bağı, ağaç, yağmur, sokak lambası ve çocuk parkı gibi kentsel ve doğal unsurlar, Aladağ'ın aynı şehirde edindiği akordeon, bendir, mızıka, flüt ve keman gibi müzik enstrümanlarının icracılarına dönüşüyor. Ortaya çıkan görsel ve sessel kompozisyon, sanatçının kent mobilyalarıyla etkileşime soktuğu veya manzaranın içine bıraktığı enstrümanların potansiyellerini araştırıyor ve yeniden yorumluyor. Selen Ansen'in küratörlüğünü üstlendiği Locus Solus başlıklı grup sergisi, Arter Koleksiyonu'ndan seçilen yapıtlarla, birkaçı yeni ve mekana özgü üretimleri bir araya getiriyor. Doğa kavramı etrafında kurgulanan sergi, izleyiciyi yeraltı, göksel ve yerüstü alemler, bilinçaltı alanlar, var olmuş ve yitirilmiş veya düşlenmiş ve hiç var olmamış yerlerle çeşitli manzaralar arasında bir yolculuğa davet ediyor. Arter'in 3. ve 4. kat galerilerine yayılan Locus Solus, maden, bitki, hayvan ve insan varoluşları arasındaki ilişkileri, doğa ve kültürün birbirlerine nüfuz etme biçimlerini tekrar düşünmeyi amaçlıyor. Her biri kendi başına bir dünya oluşturan yapıtlar, doğayı mitolojilerin, kolektif inanç ve ritüellerin, bireysel hikaye ve deneyimlerin, toplumsal korkuların ve arzuların beslediği ve biçimlendirdiği, kültürel ve tarihsel bir yapı olarak düşünmeyi öneren bir deneyim sunuyor. Küratörlüğünü Emre Baykal'ın üstlendiği bu grup sergisi, Arter Koleksiyonu'ndan seçilen yapıtları çocukluk ve oyun kavramları etrafında bir araya getiriyor. Sergi, oyunun özgürleştiriciliğini, gerçekliği askıya alışı ve yeniden kurgulayışındaki kural tanımazlığını, gündelik olanın dışına taşma ve tamamen kendine ait bir düzen ve anlam üretme şekillerini, sanat yapıtları ve bu yapıtların sundukları deneyimler bağlamında araştırmayı hedefliyor. Sanatın hem oyun kurucu hem oyun bozucu niteliklerini birlikte ele alan sergi, rekabet, gerilim, şans, taklit, ritüel, sihir, esrime ve haz gibi kavramların izini sürerken, Arter'in 1. ve 2. kat galerilerini sürprizli bir mekansal müdahaleyle birbirine bağlayarak hem yetişkinler hem de çocuklar için aslında kazananı olmayan ya da herkesin kazandığı bir oyun alanı açıyor. Arter, 2021 2022 sezonunda Candeğer Furtun'un bugüne dek Türkiye'de gerçekleştirilen ilk kapsamlı sergisini izleyiciye sunuyor. Küratörlüğünü Selen Ansen'in üstlendiği sergi, sanatçının 1960'lı yıllardan bu yana ürettiği seramik heykellerden oluşturulan bir seçkiyi ve arşiv malzemelerini buluşturuyor. Furtun'un altmış yıla uzanan pratiğine ışık tutan sergide, sanatçının eserlerinin irdeledikleri beden, doğa, hafıza gibi temalara ve somutlaştırdıkları biçim ve dokulara yer veriliyor. Arter'in Sesli Dizi kapsamında ve Kurucu Direktörü Melih Fereli'nin küratörlüğündeki beşinci sergisinde, kurumun 2017 yılında Bill Fontana'ya özel sipariş ettiği bir ses/video yerleştirmesinin dünya prömiyeri gerçekleşiyor. Fontana'nın 8 kanallı dijital kayıt cihazı, akustik mikrofonlar, hidrofonlar ve hızölçerlerden oluşan taşınabilir kayıt stüdyosu aracılığıyla, bir bölümü su altında olmak üzere, İstanbul Boğazı'nın çeşitli noktalarında, ayrıca Theodosius Sarnıcı ve Bazilika Sarnıcı'nda gerçekleştirdiği video ve ses kayıtlarını temel alan ve sanatçının Acoustical Visions başlıklı serisi dahilinde hayata geçirdiği bu çok ekranlı ve çok kanallı yapıt, Arter'in performans salonlarından Karbon'un gelişmiş teknik altyapısı sayesinde ziyaretçilerin zaman ve mekan algısını kuşatarak işitsel ve görsel kompozisyonlardan oluşan duyumsal ve dinamik bir dünya yaratıyor. Füsun Onur'un 2011 yılında Arter Koleksiyonu'na eklenen Opus II Fantasia (2001) adlı yerleştirmesi yeni bir mekansal düzenlemeyle Arter'deki galeri mekanına uyarlanarak Emre Baykal küratörlüğünde sergileniyor. Füsun Onur Opus II Fantasia'yı ilk kez 2001 yılında Staatlichen Kunsthalle Baden Baden'da düzenlenen ve küratörlüğünü Margrit Brehm'in yaptığı Aus der Ferne so nah adlı sergi için tasarlamış, daha sonra Arter'deki Görünmezlik Taktikleri (2011) ve Neues Museum Nürnberg'de düzenlenen Zamanın Kıyısında (Saum der Zeit, 2018) başlıklı grup sergileri için yapıtı farklı düzenlemeler halinde mekana uyarlamıştı. Onur'un Çiçekli Kontrpuan (1982), Kadans (1995), Opus I (1999), Prelüd (2000), Noktürn (2001) ve diğer pek çok yapıtında olduğu gibi doğrudan müziksel referanslar taşıyan bu yerleştirmesinde, dört sıradan nesne dört farklı enstrüman gibi birbirleriyle etkileşime girerek mekana özgü bir kompozisyon kuruyorlar. Beyaz örgü şişleri, altın renkli ip yumakları, küçük porselen figürler ve standart müze kaideleri sırayla zemin üzerinde belirip birbirleriyle ilişkileniyor, bu buluşmalarla ortaya çıkan yeni formlar ve motifler yer yer duraklamalar ve kreşendolarla çeşitlenerek çoğalırken, içinde yer aldıkları mekana özgü görsel bir kuartet oluşturuyorlar. 30 Kasım 2020 tarihli genelgeyle duyurulan sokağa çıkma kısıtlaması doğrultusunda, yeni bir bilgilendirmeye kadar hafta sonları kapalı olan Arter, Salı-Cuma günleri 11:00 17:00 saatleri arasında gerekli sağlık tedbirleriyle hizmet vermeye devam ediyor. Aynı anda 400 ziyaretçinin kabul edilebildiği ve galerilerinde sosyal mesafe kurallarının uygulandığı Arter binasının yanı sıra ücretsiz ulaşım imkanı sunan Arter servisleri de düzenli olarak dezenfekte ediliyor. Kurumsal Sponsor Tüpraş'ın desteğiyle Arter sergilerine giriş Perşembe günleri her yaştan izleyici için ücretsiz; 24 yaş ve altındaki gençler ile Arter Beraber üyeleri ise Arter'i her gün ücretsiz olarak ziyaret edebiliyor. Ulaşım Sponsorları Ford Otosan ve Otokar'ın desteği ile Taksim'den ve Tepebaşı'ndan ücretsiz servis araçlarıyla Arter'e ulaşılabiliyor. Güvenli bir ziyaret için Arter'de alınan tüm sağlık tedbirlerine, ziyaret ve ulaşımla ilgili güncel bilgilere müzenin web sitesi olan arter. org. tr/ziyaret adresinden ulaşılabiliyor. - Görsel: Füsun Onur, Opus II Fantasia. Foto: Hadiye Cangokce-"} {"url": "https://gazetesanat.com/arterin-cevrimici-rehberli-turlari-yeni-yilda-da-devam-ediyor", "text": "Dolapdere'de bulunan çağdaş sanat müzesi Arter'in çevrimiçi rehberli turları 2021 yılında da devam ediyor. Arter'in sergi rehberleri, farklı temalar etrafında bir araya getirdikleri eser seçkilerini internet üzerinden her hafta katılımcıların yorumuna açıyor. Ocak ayı boyunca her Pazartesi 19.00 20.00 saatleri arasında ücretsiz olarak gerçekleşecek olan çevrimiçi rehberli turlara katılmak için turlar@arter. org. tr e-posta adresine kayıt yaptırmak yeterli. Ziyaretçilerini gerekli sağlık önlemleri çerçevesinde ağırlayan çağdaş sanat müzesi Arter'de, Dinleyen Gözler İçin, Yağmur Ormanı V (varyasyon 3), Gökcisimleri Üzerine, KP Brehmer: Büyük Resim, Alev Ebüzziya Siesbye: Tekerrür, Cevdet Erek: Bergama Stereotip ve Altan Gürman sergileri devam ediyor. Arter'in Öğrenme Programı kapsamında sunduğu etkinlikler ise sergileri ve yapıtları çevrimiçi ortamda katılımcıların yorumuna açıyor. Arter'in çevrimiçi rehberli turları, katılımcıların yapıtları kendi hayat deneyimleriyle ilişkilendirerek yorumlamalarını teşvik eden bir yaklaşım benimsiyor. Ekranlar aracılığıyla buluşulan bu turlarda, Arter'in sergi rehberleri her hafta farklı bir tema etrafında bir araya getirdikleri bir eser seçkisini katılımcılarla paylaşıyor ve yoruma açıyor. Ücretsiz olarak düzenlenen çevrimiçi rehberli turlar, 4, 11, 18 ve 25 Ocak 2021 Pazartesi günleri 19:00 20:00 saatleri arasında gerçekleşecek. Diyalog ve tartışmaya daha fazla zaman tanımak amacıyla sınırlı sayıda katılımcıyla düzenlenen çevrimiçi turlara katılmak için etkinlik tarihinden önce turlar@arter. org. tr adresine yazarak kayıt yaptırmak gerekmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/arterin-cocuklari-cagdas-sanatla-bulusturan-ucretsiz-cevrimici-atolyeleri-aralikta-da-devam-ediyor", "text": "Çağdaş Sanat Müzesi Arter'in, farklı yaş gruplarından çocukları çağdaş sanatı keşfetmeye, yorumlama ve kendi eserlerini üretmeye davet eden çevrimiçi atölyeleri Aralık ayında da devam ediyor! 5 Aralık'ta Gölgelerin Gücü Adına!, 12 Aralık'ta Hamur Çanaklar: Bir, İki, Üç!, 19 Aralık'ta Gökkuşağı Bilimi, 26 Aralık'ta ise Renk Renk Notalar başlığıyla düzenlenecek olan ücretsiz atölyelere katılım kontenjanla sınırlı olduğundan ogrenme@arter. org. tr adresine mail gönderip kayıt yaptırmak gerekiyor. Gerekli sağlık tedbirleriyle kapılarını sanatseverlere yeniden açan Arter, sergiler etrafında şekillenen çevrimiçi etkinliklerini de sürdürüyor. Arter Öğrenme Programı kapsamındaki Çocuk Atölyeleri Aralık ayı boyunca Cumartesi günleri çevrimiçi ortamda gerçekleşmeye devam ediyor. Gölgelerin Gücü Adına! başlıklı çevrimiçi çocuk atölyesi, 5 Aralık 2020 Cumartesi günü saat 11:00'de düzenlenecek. 6 9 yaş aralığındaki çocukların katılımına açık olan atölye, Arter'in Dinleyen Gözler İçin başlıklı sergisinde yer alan yapıtlardan yola çıkıyor. Işığın ve gölgenin etkilerinin gündelik nesneler aracılığıyla keşfedileceği çalışmada, çocuklar kağıt üzerinde gölge oluşturma deneyleri yapacak; çizimleriyle biçim, mesafe ve boşluk kavramlarını yorumlayacaklar. Çocuklar atölyede farklı boyutlarda iki adet bardak ve iki adet oyuncak, el feneri, boya kalemleri, resim kağıdı, kurşunkalem kullanacaklar. Katılımcıların çalışma ortamının loş olması öneriliyor. 4 6 yaş aralığındaki çocukların katılımına açık olan Hamur Çanaklar: Bir, İki, Üç! atölyesi 12 Aralık 2020 Cumartesi günü gerçekleşecek. Atölye, Alev Ebüzziya Siesbye'nin Arter'de devam eden Tekerrür başlıklı sergisindeki yapıtlardan ilham alıyor. Sergilenen yapıtlar arasındaki farklar üzerine bir sohbetle başlayacak çalışmada, çocuklar tekrar eden hareketlerle oyun hamurlarını şekillendirecek ve tekrarlayan biçimler arasındaki farkları bulacaklar. Hamur Çanaklar: Bir, İki, Üç! atölyesinde çocuklar oyun hamurları, kürdan, küçük boncuklar ve isteğe bağlı olarak sim kullanacaklar. 7 11 yaş aralığındaki çocuklar için 19 Aralık 2020 Cumartesi günü gerçekleşecek çevrimiçi Gökkuşağı Bilimi atölyesi Arter'in Gökcisimleri Üzerine başlıklı sergisindeki yapıtlardan yola çıkıyor. Işığın kırılması ve yansımasıyla ilişkili yapıtlardan ilham alan çalışmada, çocuklar gündelik hayatı bilimsel bir yaklaşımla ele alarak, çeşitli malzemeler aracılığıyla gökkuşağının renklerini oluşturma deneyleri yapacaklar. Daha sonra bu renkleri kağıda aktararak kendi resimlerini üretecek olan çocuklar, çalışmada resim kağıdı, boya kalemleri, CD, el feneri, bir bardak su, makas, bant ve büyüteç kullanacaklar. Gökkuşağı Bilimi atölyesi için katılımcıların mümkün olduğunca güneş ışığı alan bir ortamda çalışmaları öneriliyor. 26 Aralık 2020 Cumartesi günü gerçekleşecek olan çevrimiçi Renk Renk Notalar atölyesi ise, 6 9 yaş aralığındaki çocuklar için düzenleniyor. Atölye, Arter'in Dinleyen Gözler İçin başlıklı sergisinde yer alan, farklı nota gösterimleriyle ilişkili yapıtlardan ilham alıyor. Çalışmada, gündelik hayatta işittikleri seslerden yola çıkarak yapıtları yorumlamaya davet edilen çocuklar, notaların yerine renkleri ve desenleri yerleştirerek üretecekleri özgün bestelerle, müziği görselleştirmenin olanakları üzerine düşünecekler. Çocuklar atölyede resim kağıdı, suluboya, siyah keçeli kalem, kuru boya kalemleri ve cetvel kullanacaklar. Saat 11:00'de başlayacak olan çevrimiçi atölyeler ücretsiz olarak gerçekleştirilecek. Katılımın kontenjanla sınırlı olduğu atölyelere ogrenme@arter. org. tr adresine mail gönderip kayıt yaptırmak gerekiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/artiox-genc-sanatcilarin-eserlerini-sanat-sepeti-ile-halka-arz-ediyor", "text": "Blockchain teknolojisi kullanan ARTIOX, dünyada bir ilk olarak genç sanatçıların eserlerini halka arz ediyor. ARTIOX, Türkiye'nin önde gelen sanat alanlarından UNIQ Expo'da faaliyet gösteren çağdaş sanat alanında eser üreten sanatçıları bir araya getiren Art. Ist Sauna ve sanat yatırımlarının öncü kurumlarından TTLC Sanat Danışmanlığı'nın katkıları ile geliştirdiği iş birliği kapsamında, gelecek vadeden 11 genç sanatçının 117.500 TL değerindeki eserinden oluşan sanat sepeti ile sanat yatırımlarına yeni bir soluk getirmeyi hedefliyor. Herkes İçin Sanat Yatırımı hedefiyle geliştirilen ARTIOX; genç, çağdaş Türk sanatçıları yeni yatırımcılara tanıtırken, sanat pazarının bu alandaki büyümesine de öncülük ediyor. Kendisini sanat yatırımı 3.0 olarak adlandırılan dünyanın bir oyuncusu olarak tanımlayan ARTIOX, değerli sanat eserlerini Blockchain üzerinde tokenize ederek kullanıcıların bu sanat eserlerine kolayca yatırım yapmalarını sağlayan yeni nesil bir sanat yatırım platformu olarak çalışıyor. Blockchain teknolojisi kullanan ARTIOX, şimdi de dünyada bir ilk olarak genç sanatçıların eserlerini halka arz ediyor. ARTIOX, çağdaş sanat alanında eser üreten sanatçıları bir araya getiren Art. Ist Sauna ve sanat yatırımlarının öncü kurumlarından TTLC Sanat Danışmanlığı'nın katkıları ile geliştirdiği iş birliği kapsamında çok sayıda sanatçının eserinin bulunduğu bir sanat sepeti ile bu alanda bir ilke imza atarak sanat yatırımlarına yeni bir soluk getirmeyi hedefliyor. ARTIOX, sanatsever ve yatırımcıların bir sanat eserine yüklü miktarda fon ayırmak yerine bütçeleri doğrultusunda istedikleri miktarlarda sanat eserlerine ortak olabilmelerini sağlıyor. Özellikle küçük yatırımcıların sanat eserlerine yatırım yapmasına olanak tanırken sanat eserleri tokenize edildiği için sistem, kullanıcıların yatırımlarını görmesini ve yönetmesini de sağlıyor. Daha önce Ahmet Güneştekin, Devrim Erbil gibi usta sanatçıların eserlerini demokratik ve erişilebilir sanat yatırım fırsatı olarak sunan ARTIOX, yeni oluşturduğu sanat sepeti ile dünyada ilk defa kullanılan ve sanat borsası olarak da adlandırılabilecek sistem sayesinde sanat eserlerinin hisselere bölünerek satılması sağlanıyor. Yetenekleri esas alınarak seçilen genç ve gelecek vadeden sanatçıların eserlerinin tokenize edilmesiyle oluşturulan bu sanat sepeti, teknolojiyi sanat yatırımıyla buluşturarak 7/24 ulaşılabilir ve yönetilebilir yatırım fırsatı sağlıyor. 11 genç sanatçıdan 117.500 TL değerinde 11 eser! ARTIOX'un Art. Ist Sauna iş birliğiyle geliştirdiği Sauna Emerging 1(SE1) sanat sepetinde gelecek vadeden 11 genç sanatçının 117.500 TL değerindeki eserleri yer alıyor. Yatırım yapılan sanat eserleri, piyasada yer alan diğer dijital yatırım araçlarının aksine sanatın birçok disiplinlerini ihtiva eden ve Türkiye'nin tek kat üzerindeki en büyük sanat ve etkinlik alanı UniqExpo'da faaliyet gösteren Art. Ist Sauna'da yerinde görülebiliyor. Blockchain yapısı üzerinde her esere ait özel oluşturulan tokenler yatırımcıların bu eserlere diledikleri miktarlarda yatırım yapabilmesinin önünü açıyor. Yatırımcılar dilerse bir esere dilerlerse aynı anda tüm eserlere yatırım yapma imkanına erişebiliyor. Herkes İçin Sanat Yatırımı hedefiyle geliştirilen ARTIOX; genç, çağdaş Türk sanatçılarını yeni yatırımcılara tanıtırken, sanat pazarının bu alandaki büyümesine de öncülük ediyor. ARTIOX'un bu sisteme en önemli katkılarından biri, tarih boyunca bir güvenli varlık saklama aracı olarak işlev gören sanat eserlerine yatırımı, küçük yatırımcı grubuna da yayarak sanat yatırımlarına duyulan iştahı artırmak ve galerilerde yer bulmakta zorlanan genç sanatçıların eserlerini sanat severlerle buluşturmak oluyor. Geleneksel yatırım araçlarına göre daha karlı ve güvenli görünen bu likit olamayan pazarda online tarafın yüksek bir ivmeyle sürekli büyüme gösterdiğini belirten ARTIOX Kurucu Ortağı Cemal Doğan, sistemle ilgili şu bilgileri paylaşıyor: ARTIOX olarak yatırımcıların bütçelerini tek bir sanat eserine ayırmak yerine, farklı eserlere bölebilme imkanı sağlayarak, en güvenilir yatırım araçlarından biri olan sanat yatırımlarını erişilebilir kılarak cazip bir yatırım fırsatı oluşturuyoruz. Güvenilir bir yatırım süreci oluşturmak amacıyla, yatırımcılara sunulması planlanan sanat eserlerinin değeri, uzmanlar tarafından seçilerek ekspertiz raporuyla belirleniyor. Ardından değer biçilen eser, sigortası yapılarak blockchain üzerinde oluşturulan akıllı kontrat ile tokenize edilerek yatırımcılara ilan ediliyor. Sanat eserleri, ön satış ve genel satış süreçlerinin ardından sistemde listelenerek 7/24 alım-satıma hazır hale getiriliyor. Listelenen tüm eserlerin anlık değerlerini takip edebilme imkanı sağlayan yatırım ekranı üzerinden, alım-satım işlemleri sürekli olarak aktif tutuluyor diyor. Art. Ist Sauna; resim, heykel, fotoğraf, video sanatı, karikatür, illüstrasyon, sokak sanatı, performans, sinema gibi sanatın birçok disiplinlerini ihtiva eden ve Türkiye'nin tek kat üzerindeki en büyük sanat ve etkinlik alanı UniqExpo'da kurulmuş olan bir sanat inisiyatifi. Bu dev sergi alanının en büyük özelliği; sanatla ilgilenen ve merak duyan tüm ziyaretçilere 365 gün boyunca açık ve ücretsiz olması. Sanat eserinin pahalı ve erişilemez olduğu algısını değiştirmek amacıyla kurulan Art. Ist Sauna; 1500 metrekare büyüklüğünde bir alan sunmasının ve genç sanatçılar ile sanatseverler arasındaki etkileşimi artırmasının yanında, erişim konusunda zaman ve mekan özgürlüğü de sağlıyor. Art. Ist Sauna, Türkiye'deki sanat pazarını da büyüterek, konseptini bir pazaryeri anlayışına çeviriyor. Gelecek vadeden genç sanatçılara yatırım yaparak bu sanatçılara destek olmak isteyen yatırımcılar, www. artiox. com adresi üzerinden satışı 5 Temmuz saat 20.00'da başlayacak olan sanat sepetine ulaşabiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/artweeksakaretlerin-buyuk-bir-ilgi-ile-basladi", "text": "Bilgili Holding ev sahipliğinde Akaretler Sıraevler'in benzersiz atmosferinde gerçekleşen Artweeks@Akaretler'in ilk günü büyük bir ilgi ile başladı. Dünyanın en büyük varlık yöneticisi UBS ana sponsorluğunda gerçekleşen Artweeks@Akaretler'in 6. Edisyonu, izleyiciler ile yeniden buluştu. Çağdaş sanatın merakla beklenen etkinliği Artweeks@Akaretler; Bilgili Sanat ve Sabiha Kurtulmuş'un organizasyonunu üstlendiği bu edisyonunda da sanatseverlere farklı disiplinlerden pek çok eser sunuyor. Tarihi dokusunun yanında dinamik yapısıyla da İstanbul'un en önemli kültür sanat destinasyonlarından olan Akaretler Sıraevler, bu karma yapıyı irdelerken şehiri sanatla buluşturmaya devam ediyor. Çağdaş sanatın eşsiz çeşitliliğini, galeriler, bağımsız sanatçılar ve koleksiyoner sergileri ile kutlayan Artweeks@Akaretler'in 6. Edisyonu, 10 Nisan'a kadar her gün 11.00-20.00 saatleri arasında Akaretler Sıraevler 11,12,15,17,19,37-39, 55 ve B 2/2-3-4 numaralı binalarında ücretsiz olarak ziyarete açıldı. Şehri ve sanatı yeniden bir araya getirmenin ve yeniden büyük ilgi görerek açılmasının gururunu yaşayan Bilgili Holding CEO'su Sinan Temo: ARTWEEKS@akaretler'i ilk kez de yer alan çok değerli galeriler, koleksiyoner ve solo sanatçıların sergileri ile buluşturmak çok heyecan verici. İstanbul'da, özellikle genç sanatçılar için çekim merkezlerinden biri haline gelmiş Akaretler gibi merkezi bir lokasyonda, birbirinden kıymetli sanatçıları ve sanatın en güzel örneklerini izleyicisiyle, 6. kez, ücretsiz bir şekilde buluşturmuş olmaktan dolayı çok mutluyuz. dedi. Artweeks@Akaretler'in organizatörü Sabiha Kurtulmuş, sanatın geçtiğimiz süreçteki devinim ve gelişimine değinirken, 6. Edisyonumuzu yaptığımız Artweeks@Akaretler'de Covid-19 önlemlerinden dolayı ara verdiğimiz içeriklerimizi genişlettik. Omurgamızı oluşturan galeri ve koleksiyonerlerin dışında bizlerle aynı anlayışta olan farklı yapılarla beraber yeni içerikler üretmeyi ve projeler yapacağız, NFT de bunlardan birisi. 10 günlük süre içerisinde her gün farklı sunumlar, etkinlikler ve davetlerle sanat izleyicilerini karşılamaya devam edeceğiz.. ifadeleriyle anlattı. İstanbul'un bu öncü ve keyifli sanat etkinliği, yine çağdaş sanat galerileri, koleksiyonerler ve solo sergilere ev sahipliği yapmasının yanı sıra, etkinlik süresince her gün farklı sunum ve davetlerle benzersiz atmosferinde sanatseverleri ağırlıyor. Sanat alanında fuar dışı bir yaklaşım ile organize edilen Artweeks@Akaretler; etkinliğin ana aksını oluşturan galeri ve koleksiyonerlerin dışında aynı anlayışta olan farklı yapılarla beraber yeni içerikler üretip projeler yapıyor. Artweeks@Akaretler'in 6. Edisyonuna katılan Katılımcı Galerileri arasında; . artSumer, Martch Art Project, Sanatorium, The Empire Project, Galeri Nev İstanbul, Anna Laudel, PİLEVNELİ, Versus Art Project, ArtOn İstanbul, Pi Artworks, MERKUR Galeri, Ferda Art Platform, Mixer Art Gallery, Mine Sanat Galerisi ve Öktem Aykut yer alıyor. Difo Art'ın özel bir fotoğraf sergisi düzenleyeceği ve Carny. io'nun NFT sergisi ile renklendireceği etkinlik kapsamında, ayrıca Selman Bilal ve Şeli Elvaşvili'nin değerli koleksiyonları da sergilenerek ziyaretçilere özel bir deneyim sunuyor. Yıldız Holding de özel bir Sergisi ile katılıyor. Sanatçı Şerife Bilgili Ercantürk; Bağmana isimli 4. kişisel sergisiyle Artweeks@Akaretlerde yer aldı. Sanat alanında fuar dışı bir yaklaşım ile organize edilen Artweeks@Akaretler; Eylül 2021'de 5. Edisyonu başarı ile tamamlayarak, sanat dolu 12 günde 100'den fazla sanatçıyı, 15 çağdaş sanat galerisini, 2 solo sergiyi ve 1 koleksiyoner seçkisini 55.000 ziyaretçi ile buluşturdu."} {"url": "https://gazetesanat.com/arzu-sabanci-ile-arkeoloji-ve-tarih-sohbeti", "text": "Hazırladığı koleksiyonlarla moda dünyasında çok konuşulan Arzu Sabancı, kültür ve sanat alanında attığı adımlarla da gündemdeki yerini koruyor. 7 kadın girişimciyle kurulan Epos 7 Derneği'nin başkanı olan Arzu Sabancı, sorduğumuz soruları Gazete Sanat editörü Elif Özcan'a özel olarak cevaplıyor. Şimdi gelin, bu keyifli röportaja birlikte göz atalım. Arzu Sabancı: Çağdaş sanatta birçok farklı akım var. Hangisi daha çok dikkatinizi çekiyorsa o akımı başlatan kişi sizin dahi gibi gözükebilir. Benim Empresyonizm ve Kübizm akımları dikkatimi çekiyor. Bu sebeple ben en tepeye Claude Monet ve Pablo Picasso yazardım. Pop Art derseniz, Andy Warhol ya da aykırı dahi Jean Michael Basquiat olabilir. Arkeoloji ve tarih çocukluğumdan beri ilgi alanımdı. Ben de bu nedenle üniversite seçimimi buna göre yaptım. İz Tv 'de güzel belgeseller oluyor, denk geldikçe izliyorum. Dünyada ve Türkiye'de birçok kültür ve sanat etkinlikleri düzenleniyor. Bu etkinlikleri takip edip yerinde izlemeye çaba gösteriyorum. Epos Sanata dair söylenecek söz. anlamına geliyor, yedi rakamı ise dünyanın yedi harikası, gökyüzünün 7 katını ifade ediyor. Aynı zamanda biz kültürel emanetleri korumak, kültür sanat bilincinin gelişmesi amacıyla 7 arkadaşımızla birlikte Epos 7 derneğini kurduk. Tarih, sanat, arkeoloji ve kültürel mirasın korunmasına yönelik toplumsal farkındalığın güçlendirilmesinde gençlerin önemli bir rolü olduğuna inanıyoruz. Bu amaçla Epos 7 Gönüllüsü örgütlenmesini derneğimizin çatısı altında geçen sene başlattık. Gençlerin derneğimizin çalışmalarını toplumla buluşturulmasında önemli bir gönüllü kaynağı olduğuna inanıyoruz. Her yıl sayımızı yeni gönüllü üyelerimizle arttırmayı hedefliyoruz. Program özellikle üniversiteli genç gönüllüleri harekete geçirme hedefine odaklanmıştır. Gençler tasarım aşamasından başlamak üzere her safhada etkin olduğu, çalışmaları fiilen yönlendirdiği ve gerçekleştirdiği etkinliklerle derneğimizin toplumla buluşmasında aracı olmaktadır. Geçen sene Youtube kanalımız gönüllü gençlerimiz sayesinde kuruldu. Bu sene de şartlar dahilinde daha etkin projelerde Epos 7 Gönüllüleri ile bir takım çalışmalarımız olacak. Ülkemiz çok eski bir tarih ve çok geniş bir kültür hazinesine sahip. Derslerden vakit bulduklarında ülkemizde görmedikleri yerleri görmelerini tavsiye ederim, ufuklarını açacaktır. Birçok şehrimizde müzeler de var, onları gezip görmelerini tavsiye ediyorum. Her geçen sene üstüne koyarak arttığını düşünüyorum. Eskiden fuarlar 3-4 gün sürerken artık talep sebebiyle yedi güne çıktı. Birçok yabancı galeri geldiğini gördük, mesela Contemporary İstanbul fuarında. Talep ve merak hep vardı şimdi biraz da sosyal medyanın yardımıyla daha geniş kitlelere çok daha kolay ulaşabiliyor, bunun da pozitif bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Yeterli mi diye sorarsanız bence yeterli değil. Gönül ister ki daha da çoğalsın fuar sayıları. Yıllar içinde birçok sanatçımızla tanışma imkanım oldu. Çok başarılı işlere imza atan sanatçılarımız var. Dünya çapında tanınan, eserleri parmakla gösterilen sanatçılarımız var. Ben spesifik bir isim belirtmek istemiyorum. İşini severek yapan, kendilerini yenileyebilen, başarılarıyla bizleri gururlandıran sanatçılarımızın hepsini seviyorum diyebilirim."} {"url": "https://gazetesanat.com/asabi-kiz-sabiha", "text": "Bir önemsizlik, değersizlik atfedilerek köşeye itilen ya da görmezden gelinen metinlerden ikisi daha Koç Üniversitesi Yayınları'nın Tefrika dizisi kapsamında okuyucuyla buluşuyor! Asabi Kız ve Sabiha, Ahmet Rasim'in, merkezinde kadın kahramanların olduğu iki novellası. Asabi Kız, Musavver Muhit adlı süreli yayında 12 Kasım 1908 10 Aralık 1908 tarihleri arasında 5 bölüm olarak tefrika edilmiştir. Bu kısa kurmaca metnin iki dikkat çekici yönü vardır. Bunlardan ilki, yan karakterler olarak bir-iki erkeğin rolü olsa ya da adı anılsa da baştan sona tüm olayların kadınlar arasında geçmesidir. İkinci önemli özelliğiyse farklı kadınlıklar üzerinden işlenen bir hikayede aile terbiyesi ve kadın tabiatı meselesinin özellikle hastalık merkezli anlatılmış olmasıdır. Sabiha da, yine Musavver Muhit adlı süreli yayında 17 Aralık 1908 4 Şubat 1909 tarihleri arasında 7 bölüm olarak tefrika edilmiştir. Genç bir kadının aşk ve evlilik hikayesine eklemlenen aldatma ile örülü bir anlatıdır. Ancak içinde toplumsal cinsiyet rolleri, aile, kadına ve erkeğe evlilik içinde düşen görevler gibi konuların eleştirilmesi ile metin tematik açıdan başka bir derinlik kazanır. - GÜNEŞ SEZEN Kendi döneminin popüler ve üretken edebiyatçılarından olan Ahmet Rasim'in Şehir Mektupları, Fuhş-i Atik ve Hamamcı Ülfet dışındaki kurmaca metinleri, özellikle Cumhuriyet sonrasından günümüze edebiyat tarihi ve eleştirisi metinlerinde genellikle göz ardı edilmiştir. Oysa Salah Birsel'in belirttiği gibi: Kaleminden yağla bal damlayan yazarlardan biri de Ahmet Rasim'dir. Onun sözcük dağarcığı da insanda ne takat bırakır ne soluk. Tanzimat dönemi ve sonrasının basın ve edebiyat hayatının anlaşılmasında ve anlamlandırılmasında da önemli bir figürdür Ahmet Rasim."} {"url": "https://gazetesanat.com/asil-birinci-odulunu-bagislamaktan-vazgecti-kupanin-sahibi-degisti", "text": "Kadınların her gün eşit ve adil muamele görmesi, kadına her gün saygı gösterilmesini vurgulayan bkz. İletişim kadınlarının başlattığı Kadın! Bir Gün Değil Her Gün temalı ödüllü fotoğraf kupasının birincisi değişti! Daha önce birinci olan kişi, yarışmanın açıldığı ilk günden itibaren tüm mecralarda duyurulmasına rağmen; kupa sonucunda ödülün kendisine nakit olarak verilmeyerek Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu'na bağış yapılacak olması nedeniyle fotoğrafını yarışmadan çekti. Böylece ikinci sıradan birinciliğe yükselerek kupada en iyi fotoğraf ödülünü kazanan isim, İzmir'in Bergama ilçesi'nde bir şehit cenazesi esnasında eylem yapan kadınları görüntülediği fotoğrafıyla İsmet Danyeli oldu. Kupanın ödülü olarak, Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu tarafından işletilen ve kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik çalışan Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı'na yapılan 5.000 TL tutarındaki bağış ise İsmet Danyeli adına yeniden düzenlendi. Fotoğraf yarışmalarını bugüne kadar görülmemiş bir formatta düzenleyen PhotoCup üzerinden gerçekleşen Kadın! Bir Gün Değil Her Gün temalı fotoğraf kupasına 707 yarışmacı toplam 1.221 fotoğrafla katıldı. Oylaması 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde başlayan ve 12 gün süren kupanın sonucunu, fotoğraf severlerin ve fotoğraf eğitmenlerinden oluşan PhotoCup Masters ekibinin oyları belirlerken tüm turlarda toplam 763 bin oy kullanıldı. Kadın! Bir Gün Değil Her Gün kupasında en iyi fotoğraf birincilik ödülünü kazanan kişinin fotoğrafını ödülün içeriği nedeniyle yarışmadan çekmesi üzerine, daha önce ikinci olan İsmet Danyeli böylelikle birinci oldu. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu'nun Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı'na İsmet Danyeli adına 5.000 TL tutarında bağış yapılırken fotoğrafçıya bağış sertifikası ise önümüzdeki günlerde takdim edilecek. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı şiddetsiz bir dünya kurma hayaliyle çalışan bağımsız bir üst çatı kadın örgütü olan TKDF tarafından işletilen Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı (0212 656 96 96), Türkiye'de kadına karşı şiddetle mücadele konusunda, önleme ve müdahaleye yönelik olarak çalışan ilk ve tek acil yardım hattı. Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlanan, 1977 yılında ise Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Kadınlar Günü anılmasına karar verilen 8 Mart, uluslararası olarak kutlanan özel bir gün. Türkiye'de ve dünyada kadınlara yönelik şiddetin, zulmün, cinsel saldırıların; kadınların mücadele etmek zorunda kaldığı eşitsizlik ve adaletsizliğin boyutları göz önünde alındığında ise övgüler, vaatler, çiçekler, mesajlar, panellerle kutlanan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, tek günlük bir şov olmanın ötesine geçemiyor. Eğitimli ailelerin dahi alt beyinlerinde kız evlatların ikinci planda olduğu; kadınların kaybolduğu, fuhuşa zorlandığı, küresel işgücüne katılımlarının erkeklerin çok gerisinde kaldığı ve aynı işi yapan kadınların, erkeklerden yaklaşık %20 daha az kazandığı günümüzde, kadına yönelik şiddet ise dünyada en yaygın, ancak en az cezalandırılan suçlardan biri. Doğrudan ekonomik karşılığı olmayan ancak yükü özellikle kadınların üzerinde olan; ev halkının sadece bakımını değil, toplumsal hayat içinde yer almalarını sağlayan tüm değerlerin üretimini ve yeniden üretimini de kapsayan ev içi emek ise, piyasaya sürekli işgücü yetiştirilmesini sağlasa da ekonomik açıdan değersiz görüldüğü için kadınların emeği de görünmezleşiyor. Bölge, kültür, etnik köken, eğitim, sınıf ve din fark etmeksizin bu sorunları yaşayan milyonlarca kadın varken, yılda sadece bir günü kadınlara adamanın yetersiz ve anlamsız olduğunu vurgulayan bkz. İletişim ekibi, bu çelişkiye dikkat çekmek amacıyla Kadın! Bir Gün Değil Her Gün temalı bir fotoğraf kupası düzenledi. Kadınların her gün eşit ve adil muamele görmesi gerektiğini vurgulayan ekip, Sadece 8 Mart'ta değil, 9 Mart'ta ve geriye kalan 364 günde de kadınlara verilen değeri gözden geçirelim. Bir gün ise 'şov', her gün ise 'gerçek' olur! diyor. İlk fotoğraf İsmet Danyeli'nin birinci seçilen fotoğrafı."} {"url": "https://gazetesanat.com/ask-savas-veba", "text": "Karamsar bir dönemden geçtiğimiz şu günlerde algıda seçicilik midir, durumu normalleştirme çabası mı bilinmez, salgın hastalıklardan dem vuran kitaplar başucumuzdaki yerlerini çoktan aldı. Dünyanın, kendi tarihiyle kıyaslandığında, çok kısa süre evvel atlattığı veba salgınının hayata nüfus edişini yaşanmış bir hikayeyle okura sunan, Sevim Reşat imzalı Karlı Dağın Aşıkları, koronavirüs salgını başlamadan uzun süre evvel yazılmış, popülerlik kaygısı gütmeden veba dönemini anlatan kaliteli bir eser olmuş. Evlerimizden çıkamayıp, salgın dışında bir şey konuşmaz olduğumuz bu günlerde, Karlı Dağın Aşıkları, dünyamızın gerek sağlık gerekse insanlık bakımından geçirdiği çok daha beter bir döneme tanıklık etmemizi sağlayıp yüreklerimize su serpmeyi başarıyor. Masum bir aşk hikayesiyle başlıyor roman, olaylar 1850'lerin Kafkasya'sında geçiyor. Katı kurallarla korunan kast sistemi, soylu sınıfa mensup Albina ile köle sınıfından Jan'ın arasına yüksek bir duvar gibi örülüyor. Hiçbir şansı yokmuş gibi görünen bu aşk, kader ve iradenin ahenkli dansıyla yepyeni bir melodi tutturuyor. Sınıf farkı devam ettiği sürece aşkına kavuşamayacağını anlayan Jan, özgürlük vadeden Kafkas savaşlarına katılıyor. Böylece kölelik zırhını delip, Albina'ya denk olmayı hedefliyor. Albina ise imtiyazlı konumuna rağmen, ailesini karşısına alarak, dokuma atölyesinde çalışmaya başlıyor. Her iki genç de toplumun onlara biçtiği rolün dışına çıkıp, sınıf farkını öncelikle kendi benliklerinden sıyırıyorlar. İşte tam da bu dönemde istenmeyen bir misafir dünyanın kapısını çalıyor: kara veba! Ruslara karşı verilen özgürlük savaşına bir de teşhis edilemeyen bu yıkıcı hastalık ekleniyor. Sonraları doktorların veba olarak tanımlayacağı bu hastalık, dünya genelinde 100 Milyon insanın canına mal oluyor. Yaşanmış bir hikayeden yola çıkan Karlı Dağın Aşıkları'nda veba salgınının dünyaya etkileri bugün mücadele ettiğimiz koronavirüs ile şaşırtıcı bir benzerlik göstermekte. 1850'lere tutulmuş bu kadraj, dünyanın süregelen döngüsünü tekrarladığını görmemizi sağlayıp, bir nebze de olsa içimize su serpiyor. İlk kez deneyimlediğimiz böylesi bir dönemi en az hasarla atlatabilmemiz için benzer olaylara ışık tutan kitapların varlığı büyük önem arz ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/ask-tanricasi-milda-yeni-serisinde-gitar-dedi", "text": "Mildanın ikinci serisi olan The Seed ilki gibi yine bağımsız müzik platformu OnAir Sahne etiketiyle tüm dijital müzik platformlarında yerini aldı. The Seed üç parçadan oluşuyor: Day Off, The Lullaby, Trying Not To Belive. İsmini Litvanya aşk tanrıçası Milda'dan alan projede yer alan tüm şarkıların beste ve üretimi Burçin Odabaşıgil imzasını taşıyor. Besteci serinin ilki The Beginning'de piyano ağırlıklı bir perspektif çizmişti. Bu ikinci çalışma The Seed'de ise dinleyenleri gitarın büyülü atmosferiyle yolculuğa çıkarıyor. Müzisyenlerin yaşadığı zorluklar denildiğinde hep maddi sıkıntılar, telif hakları konusundaki az gelişmişlik problemi, kıymet bilinmemesi gibi hemen herkesin bildiği ve üzerine uzun uzun konuştuğu konuların dile gelmesi dışında Burçin Odabaşıgil farklı bir açıdan konuyu irdeleyerek; Müziğin kendisi zor! diyor. Özellikle ülkemizde bütüncül bir müzik eğitimi alabilmek, parçaları birleştirmek, müziğin tarihini evrimini sosyolojisini psikolojisini anlamının zorluğuna değinen besteci, iyi eğitimli insanlar bulmanın da zorluğuna değinmeden geçemiyor. Burçin Odabaşıgil müziği bir ağaca benzeterek: Müzik dediğimizde her bir yaprağının anlaşılmasının bir ömür aldığı devasa bir ağaçtan bahsediyoruz. Hele ki Türkiye gibi muhteşem bir mozaikte yaşama şansımız olduğunu düşününce, maalesef biz o ağacı ne yeterince anlayabiliyoruz ne de tadına varabiliyoruz. şeklinde açıklıyor bu ülkenin müzisyeninin gerçekte içinde bulunduğu durumu. Burçin Odabaşıgil için müzik hedef kavramının kendisine veya çevresine isabet eden bir olgu değil. Bestelerini hedeflerden ve hırsların tuzağından uzak, hislerine yoğunlaştığı zamanlarda yapıyor. Eğitimini Marmara Üni. İktisat Bölümü ile Haliç Üni. Psikoloji Bölümü yüksek lisans olarak tamamlamıştır. Müziğe 14 yaşında klasik gitar ile başladı. İlk bestelerini o dönem yaptı. Müziğin yanında resim, edebiyat, fotoğraf ve dil kursları gibi uğraşlarla besteciliğini besleyen müzisyen, birçok müzik türünde zaman geçirdi. Şu anda profesyonel olarak müzikle ilgilenmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/aska-mezar-olan-malabadi-koprusu", "text": "Bu yazımda sizlere insanın içine işleyen, kimi zamanlar kulaklarımızın vazgeçilmezi olan, Selçuk Alagöz'den bidiğimiz Malabadi Köprüsü şarkısının hikayesinden bahsedeceğim. Ufakça köprünün geçmişinden bahsetmek istiyorum. Malabadi Köprüsü Diyarbakır'ın büyük ilçelerinden biri olan Silvan'da yer almaktadır. Artuklu Beyliği'nden kalma olan bu köprünün yapımı 1147 yılında Timurtaş Bin-i Gazi tarafından yaptırılmıştır. Dünyadaki taş köprüler arasında en büyük kemere sahip olan bu köprü hakkında Evliya Çelebi şöyle der: Kemeri öyle geniş ki, Ayasofya'nın kubbe aralığından bile büyük. Köprü hakkındaki detaylı yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Neredeyse her tarihi eserin olduğu gibi, Malabadi Köprüsü'nün de hikayesi hatta hikayeleri vardır. Aslında en bilinen hikaye aşık Bad ve onun büyük aşkını içeren hikayedir. Bad, karşı kıyıdan bir kıza aşık olmuştur. Birbirlerini severler fakat uzaktırlar. Bir gün kız daha fazla bu mesafeye dayanamaz ve Bad'ın yanına gitmeye karar verir, bunun ise tek yolu karşı kıyıya yüzmektir... Kız nehre atlar fakat karşı kıyıya ulaşamadan suya kapılır ve kayıplara karışır. Bu olayın hüznü ile Bad, hışım ile dönemin Silvan Bey'inin yanına gider ve durumu ona anlatır. İsteği ise açıktır: Kıyıları birleştiren bir köprü yapalım ve sevenler artık daha fazla birbirlerine uzak kalmasınlar. Silvan Bey'i bu isteğini kabul eder ve köprü yapımına başlanır. Kemer açıklığının fazla geniş olmasından dolayı Bey'in adamları köprü yapımını yarıda bırakır ve Bey, Bad'ı yanına çağırır. Köprünün yapımının devam edemeyeceğini, tamamlamak isterse kendisinin tamamlamasını ister. Bad ise köprüyü tamamlamasına karşılık Silvan Bey'inin elini bileğinden kesmesini, tamamlayamaz ise kendisinin kolunun kesilmesini ister. Bad bu köprünün yapımını tamamlar ve Silvan Bey'i sözünde durup elini keser. Köprünün ismi de aslında burdan gelir. Bad'ın evi anlamına gelmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/askerler-icin-minyatur-kitap", "text": "Nazilerin kitap yaktığı dönemde Amerikan askerlerine minyatür kitap dağıtıldı. Martı Yayınları'nın yeniden bastığı minyatür kitaplar, 2. Dünya Savaşı'nda cephede savaşan askerlerin ceplerinde dolaştı. 1944 yılının haziran ayı başlarında, onbinlerce ABD askeri, Fransa'nın Normandiya sahillerine çıkarma yapmaya hazırdı. Gemilere binmek için sıraya girdiklerinde, her birine bir silahtan daha az kullanışlı ama aynı derecede değerli bir şey verildi: İnce, kartpostal boyutunda, yumuşak kapaklı bir minyatür kitap. Bir askerin cebine rahatlıkla sığacak ve nereye giderse gitsin onun yanında olacak şekilde özel olarak tasarlanmış karton kapaklı kitaplar. 1943 ile 1947 arasında ABD ordusu, denizaşırı ülkelerde hizmet veren birliklere binden fazla kitabın 123 milyon minyatür kopyasını gönderdi. Askerin moralini artırmada önemli bir kaynak olarak görülen minyatür kitaplar, Pasifik adalarındaki ileri karakol kuvvetlerine paraşütle atıldılar, hastanelere büyük miktarda dağıtıldılar. Büyüdüler ve çabucak hit oldular. Hiç bu kadar çok kitap bu kadar coşkulu okuyucu bulamamıştı. Askerler yemek ya da saç kesimi için sırada beklerken veya yaralarının tedavi edilmesi için hastaneye yattıklarında onları okurdu. Bu kitaplar uzun mücadeleler sırasında eğlence ve rahatlama işlevi sunarak askerlerin hayatlarını iyileştirdi. Savaş sona erdiğinde ise yayıncılık endüstrisi de dönüştü, ucuz, alçakgönüllü minyatür kitaplar Amerikan demokrasisi ve pratikliğinin sembolü haline geldi. Siz de işe gidip gelirken size eşlik etmesi için cep karton kapaklı kitabınızı ceketinizin içine koyduğunuzda, bir askeri düşünün. Neden bu kadar tercih edildiğini büyük ölçüde anlayacaksınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/asli-kocaeli-icimdeki-cocuk-asli-yaralarin-kabuklarinin-kendiliginden-dusmesini-bekleyemeyecek-kadar-sabirsiz-boylelikle-hepimiz-gibi-yara-izlerini-ebedi-kiliyor", "text": "Hem de çok. Reklam yazarlığı sayesinde kelimelerle hep iç içeydim. Aktarmak istediklerini onu okuyacak kişilerle empati kurarak şekillendirmek, kendini izleyici yerine koyma, klişe bir şeyi farklı yollar ile anlatma, yaratıcı düşünme alışkanlıkları reklam yazarlığı sayesinde geliştirdiğim becerilerdi. Kitabı yazarken de bu mekanizmaları yeniden çalıştırdım. Düşündüğüm ilk şey buydu. İnsanların beni takip etme nedeni sosyal medyada ürettiğim içerikler oluyor genelde. Onları bir kitapta toplamak, anneliğe alışma sürecinde olanlara kılavuzluk etmeleri, bu sayede benim de güvenli alanımda kalmam elbet güzel olurdu. Editörüm Büşra Aksak; Ben senin yazdığın kısa yazıları okudum, daha derine inmeni istiyorum, sende farklı şeyler yazabilecek bir potansiyel var, demeseydi... Fakat şu anda baktığımda, iyi ki de öyle demiş. Okurun zihninde Gerçekten yaşamış mı, yaşamamış mı? karmaşasına girmeyip, hikayede kalmasını sağlamak dileği ile yazılmış bir cümle. Tamamen hayatımın içinden hikayeler de var, sadece kurgu olanlar da. Geçmişe yapılan yolculuklarımda genelde hummalı bir anlam arayışında olduğum için hiçbiri dingin geçmedi. Yaraların kabuk tutmadığına ise eminim. Çünkü içimdeki çocuk Aslı kabuğun kendiliğinden düşmesini beklemeyecek kadar sabırsız. Biraz tutuyor gibi olduklarında onları koparıp iz bırakmaya, varlığını bu yolla ebedi kılmaya devam ediyor. Bir konuşma Aslı'nın mutluluk deposunu yalnızca kısıtlı bir süre için dolduruyor. Bir de büyümek, mutluluk, motivasyon depolarını kendi kendine doldurmayı öğrenmek demek. Aslı'nın daha çok yolu var. Bakalım içsesi onu kovalarken Aslı kendini nasıl maceralar içinde bulacak. 20 sene boyunca yalnızca bir defa olumlu bir şey söyleyen içses öyle kolay kolay iyi tarafa geçmez. Doğasına ters. Hatta dilinin sürçtüğünü iddia edeceğine eminim. Sanırım insan ilgiye anlaşılmak için ihtiyaç duyuyor. Ben de anlaşılabildiğim için çok mutluyum. 90'lara dönmek istemem ama çok severek anarım. Felsefe okuyarak yapısal olarak ziyadesiyle yatkın olduğum; sorgulama, akıl yürütme, argüman geliştirme eylemlerini iyice içselleştirdim. Bunun da yazmama katkısı çok oldu. Babam ile iletişime geçmeye çalıştığım kısım. Ben çocukken anneannemlerle yaşıyorduk ve ev iki odalıydı. Kendime ait bir odam olmadığı için posterlerimi salona asıyordum. O zamanlar basketbola ilgi duyduğum için salonun duvarları NBA oyuncularının posterleri ile doluydu. Anneannem ve dedem çok hoşnut olmasalar da beni kırmamak adına ses etmiyorlardı. Ancak bir gün anneannem namazı bozuluyor diye kıbledeki posterleri kaldırmıştı. Bu hikayeyi yazarken çok eğlendim. Okuma alışkanlıklarım ile ilgili ince ayarlarım var. Bir iki hüzünlü kitaptan sonra mutlaka eğlenceli bir şeyler okuyorum. Hislerimi bu şekilde dengelemeye çalışıyorum. Okuma konusunda da kendine rahat vermeyip, ruh halini korumak adına müdahalecilik ciddi bir iş gücüdür."} {"url": "https://gazetesanat.com/asli-smithin-solar-gunese-dair-sergisi-kale-tasarim-ve-sanat-merkezinde", "text": "Dünyanın sanat ve tasarımla daha iyi bir yer olacağına inanan ve bu vizyonla sürdürülebilir yatırımlara imza atan Kale Grubu, entelektüel derinliğe ve birikime sahip fikirleri buluşturan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi'nde hayata geçirdiği projelerine bir yenisini daha ekledi. Disiplinlerarası paylaşımlara imkan veren üretim ve buluşma platformu olma yolunda hızla ilerleyen Karaköy merkezli KTSM, güneşin yeryüzüne getirdiği dönüşümlerden ve yeryüzü ile yeni bağlantılar kurma fikri üzerinden anlamlı ve özgün bir sergiye imza atıyor. İyi Bak Dünyana hareketine öncülük yapan, evin senin dünyan, dünya senin evin diyen Kale Tasarım ve Sanat Merkezi, sürdürülebilir bir gelecek için aracı olduğu projelere bir yenisini daha ekledi. Atık kavramı ve dönüşüm üzerine çalışmalar yapan sanatçıları destekleyen KTSM, İstanbul ve New York merkezli multi-disipliner bir tasarımcı ve sanatçı olan Aslı Smith'in Solar: Güneşe Dair sergisi için kapılarını açtı. Küratörlüğünü Yonca Keremoğlu ve Rana Kelleci'nin üstlendiği, sergi 5-28 Ekim tarihleri arasında KTSM'de ziyaretçilerini bekliyor. Doğanın zenginliğini, sistemli bir rastlantısallık içinde, ince bir dengeyle dokuyarak yeniden kurgulayan Aslı Smith, doğadan malzemeleri dönüştürerek meydana getirdiği son dönem dokuma resimlerinden bir seçki sunuyor. Çıkış noktasını güneşin yeryüzüne getirdiği dönüşümlerden alan eserler, gerektirdikleri emek yoğun ve meditatif süreçle izleyiciyi, yeryüzü ile yeni bağlantılar kurma fikri üzerine derin bir düşünüşe çağırıyor. Bitki, yiyecek atıkları, toprak ve taşları, buharlama ve kaynatma gibi çeşitli süreçlerden geçirerek sürdürülebilir sanatsal malzemelere dönüştüren Aslı Smith, Solar: Güneşe Dair sergisinde birbirinden çarpıcı toplam 11 eser ortaya koyuyor. Sergiye, izleyiciyi sanatçının süreç odaklı yaklaşımını keşfetmek üzere boya ve baskı süreçlerinin mutfağına buyur eden bir kolaj da eşlik ediyor. Geçtiğimiz sene Kale Tasarım ve Sanat Merkezi bünyesinde gerçekleştirilen Atığın İhtimalleri: Biçim ve Süreç projesi için üretmiş olduğu Solar 02 adlı yapıtında mutfağından arta kalan avokado atıklarının güneşle kazandığı rengi kağıda aktaran Aslı Smith, kağıdı parçalara ayırarak zamanı yavaşlatan dokuma eylemiyle yeni bir bütün inşa ediyor. Gezegenin karşı karşıya olduğu atık problemi, iklim krizi ve çevresel duyarsızlığa karşı doğa ile ilişkimizi, güneşe dönerek yeniden inşa etmemiz gerektiğine vurgu yapan Smith, eserleriyle bireysel veya ev içi rutinlerimizi, bedensel ve ruhsal döngülerimizi gezegenin ve doğanın döngüleriyle birlikte düşünerek, doğa ve kültür ayrımına kendine has bir yaklaşım öneriyor. İstanbul ve New York merkezli multi-disipliner bir tasarımcı ve sanatçı. 2016 yılında ismini Güneşe Bakan Bitkiler anlamına gelen, Latin kökenli Heliotrope kelimesinden alan Heliotropic Studio'yu kurdu. Çalışmalarında ekoloji ve doğa temaları öne çıkan, sanat ve zanaat kavramlarını bir araya getiren Aslı, işlerinde doğadan gelen materyaller ve atık malzemeler kullanır. Aslı, New School University'de Media Studies, Pratt Institute'da İletişim Tasarımı lisansüstü programlarını ve Parsons School of Design'da Fine Art Foundation Programını bitirdi. Aslı'nın tasarım ve illüstrasyonları pek çok dergi ve kitapta yayınlandı ; ambalaj, vitrin ve tekstilde kullanıldı. İstanbul Kalkınma Ajansı'nın desteğiyle 1 Ekim 2018 tarihinde başlatılan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi Projesi, bina tadilatının tamamlanmasının ardından geçtiğimiz yıl 24 Temmuz'da hizmete girdi. Yaklaşık 500 metrekareye yayılan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi'nin her katı, farklı bir üretim ve öğrenme alanını içerecek şekilde tasarlandı. Tasarım ve sanat çalıştaylarının yanı sıra konuşma ve sunumların da düzenlendiği merkezin bodrum katında, bir seramik fırınının da bulunduğu seramik üretim alanı; giriş katında atölyelerin çıktılarının paylaşılacağı bir sergi alanı; birinci katta konuşma ve sunumlar ile grup çalışmalarına imkan verecek bir ortak alan; ikinci katta tasarım ve sanat ağırlıklı 1.500 kitaptan oluşan bir kütüphane ve son olarak, üçüncü katta herkesin kullanımına açık bir üç boyutlu yazıcı ile farklı maket ve üretim malzemelerinin bulunduğu bir atölye yer alıyor. Sadece sanat ve tasarımda değil, yaşamın her alanında sürdürülebilirliğe inanan Kale Grubu, KTSM içerisinde özel bir mekana da yer ayırdı: Roots Studio Cafe. Yerli üreticiyi destekleyen, 'sıfır atık' felsefesiyle yola çıkılan kafede yemek tasarımı konusunda zihin açıcı uzun masa sohbetler yapılması planlanıyor. Kale Tasarım ve Sanat Merkezi, Grubun kurucusu İbrahim Bodur'un anılarına, eşyalarına, deneyimlerine de ev sahipliği yapıyor. Bu vesileyle bina içerisinde yakın zamanda açılması planlanan bir anı müzesi de hazırlanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/atalay-mansuroglunun-kent-ve-insan-sergisi-kuytu-artlineda", "text": "Atalay Mansuroğlu'nun Kent ve İnsan isimli kişisel resim sergisi 23 Kasım 2019 saat:18.00 de Kuytu Artline'da açılıyor... Sergi, 12 Aralık 2019 tarihine kadar ziyaret edilebilir. 1993 yılında Gazi Üniversitesi GEF Resim Bölümünden mezun olan Mansuroğlu, 1997 2002 Bremen Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünü bitirdi. 2008 2009 İstanbul Haliç Üniversitesi, Tekstil ve Moda Tasarımı dalında yüksek lisans yaptı. 2011-2016 Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Bölümünde Sanatta Yeterlik programını bitirdi. Mansuroğlu, 2007 yılından bu yana Doğuş Üniversitesi STF, Resim ve Grafik Bölümlerinde öğretim Üyesi olarak çalışmalarını yürütmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/atolye-cer-sergisi-yeni-seckisi-ile-art-ist-saunada", "text": "Türkiye'de sanat ortamının gelişmesine katkıda bulunmayı amaçlayan İyilik İçin Sanat Derneği, Ege Yapı iş birliği ile hayata geçirdiği Atölye Cer projesinde üretilen eserleri Türkiye'nin ilk Sanat Pazaryeri teması ile faaliyet gösteren Art. Ist Sauna'da sergiliyor. Geliştirdiği yapılarda sanata verdiği değeri görünür kılmaya özen gösteren Ege Yapı ve ülkemizde sanat ortamının gelişimine katkıda bulunan İyilik İçin Sanat Derneği iş birliği ile hayata geçirilen Atölye Cer projesi, seçkin sanatçıların çalışmalarına ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Proje kapsamında üretilen eserler ile Art. Ist Sauna'da yer alan Atölye Cer sergisi, her ay yenilenen seçkisi ile sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Sanat piyasasına yeni girmeye çalışan sanatçılara destek olmak amacıyla kurulan Art. Ist Sauna kapsamında Ege Yapı'nın destek verdiği Atölye Cer projesinin de yer aldığını aktaran Küratör Dr. Feride Çelik, Yeni seçkide Atölye Cer sanatçılarından Hakan Cingöz'ün 'Yolcu' isimli eseri pandemi süresince özlem duyduğumuz yolculuğa dikkat çekerken, Dilek Yalçın 'Şeylerin Masumiyeti' serisinden iki eseriyle ev içi yaşantısını ve maskenin hayatımızdaki yerini vurguluyor. Tolga Turan 'Beklemek' isimli heykel çalışmasında insanın sıradan bir eylemini sanat diliyle sunarken, Özge Günaydın ise 'Rhino World' ile dünyada nesli tükenmekte olan gergedanlara dikkat çekmek istiyor. dedi. Türkiye'nin ilk Sanat Pazaryeri teması ile İstanbul Maslak'taki UNIQ Expo'da kapılarını açan Art. Ist Sauna, Türkiye'de ilk kez 1.500 m2 alanda erişilebilir sanat konsepti ile yüzlerce sanatçı ve sanat eserini sanatseverler ile buluşturdu. Çağdaş sanat alanında eser üreten sanatçıları bir araya getiren Art. Ist Sauna'da 200'e yakın sanat eseri yer alıyor. Art. Ist Sauna'da sergilenen eserlere sahip olmak isteyen sanatseverler, hem fiziki ortamda hem de çevrim içi olarak kurum ile irtibata geçebiliyor. Kurumun yönlendirmeleri neticesinde direkt sanatçılarla da iletişim kurularak havale yöntemi ile eser satın alımı yapılabiliyor. Art. Ist Sauna'da fiziki olarak görülebilen Atölye Cer sergisindeki eserler, aynı zamanda çevrim içi olarak www. iyilikicinsanat. org adresinden de takip edilebiliyor ve site üzerinden satın alma işlemi gerçekleştirilebiliyor. Pandemi koşullarında hijyen kurallarına uygun olarak faaliyetlerini sürdüren Art. Ist Sauna, 5 metrelik tavan yüksekliği sayesinde ferah ve sağlıklı bir ortam sunuyor. Atölye Cer sergisi, her ay yenilenen seçkisi ile hafta içi her gün 12.00 ile 19.00 saatleri arasında açık olan Art. Ist Sauna'da yıl boyunca ücretsiz olarak ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/atolye-cerde-artist-talks-etkinligi-gerceklestirildi", "text": "İyilik İçin Sanat Derneği ve Ege Yapı iş birliği ile hayata geçirilen Atölye Cer projesinde yer alan sanatçıların hazırladığı sergi serisi kapsamında Artist Talks etkinliği gerçekleştirildi. Atölye Cer projesinde düzenlenen serinin ilk sergisinde yer alan sanatçılardan Hakan Cingöz, Tolga Turan ve Şevket Sönmez eserlerini ve sanata bakış açılarını anlattı. Atölye Cer'de devam eden serinin ilk sergisinde yer alan sanatçılardan Hakan Cingöz, Tolga Turan ve Şevket Sönmez, eserlerini, sanata bakış açılarını, sanat yaşamı ile ilgili deneyim ve bilgilerini aktardı. İyilik İçin Sanat Derneği üyeleri, Cer İstanbul projesi sakinleri, atölye sanatçıları ve birçok sanatseverin katılımıyla gerçekleşen sohbette katılımcılar arasında Sanat Eleştirmeni Ali Şimşek de yer aldı. Cer İstanbul projesinin içerisinde, Türkiye'de ilk kez bir şantiye alanında hayata geçirilen proje olma özelliğini taşıyan Atölye Cer'de gerçekleştirilen sohbetin ardından konuklar sergiyi gezdi. Cer İstanbul sakinlerinden koleksiyonerlerin ilgiyle takip ettiği sergiden birçok eser de alıcı buldu. Geliştirdiği yapılarda sanata verdiği değeri görünür kılmaya özen gösteren Ege Yapı ve Türkiye'de sanat ortamının gelişimine katkıda bulunan İyilik İçin Sanat Derneği iş birliği ile hayata geçirilen Atölye Cer projesi, seçkin sanatçıların çalışmalarına ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Tarihi Yarımada'da hayata geçirilen Atölye Cer projesiyle genç ve yetenekli sanatçıların sanatsal üretimi için gerekli atölye ihtiyacı karşılanırken, kültürel bir miras olan sanatın nesiller boyu aktarımı için gerekli ortam sağlanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/atolye-modernde-gunumuz-sanati-ve-nft-semineri-basliyor", "text": "İstanbul Modern'in yetişkinlere yönelik atölye ve seminer programı Atölye Modern, çevrimiçi seminerlerine devam ediyor. Günümüz Sanatı ve NFT adlı yeni program 24 Mart'ta başlıyor. Çağdaş sanatçı ve eğitimci Bager Akbay tarafından yürütülen seminer, güncel teknolojilerle çalışan sanatçıları, sanat koleksiyonu oluşturma süreçlerinin nasıl değiştiğini ve dijital sanat koleksiyonu oluşturma pratiklerini konu alıyor. Yeni medya, dijital sanat, NFT kavramlarına odaklanan seminer, günümüz teknolojilerinin sanatsal üretim biçimlerine etkilerini, sanatçının değişen rolünü, sanatın deneyimlenmesindeki gelenekleri ve alışkanlıkları işliyor. Altı hafta süren program, teknoloji temelli çağdaş sanat üretimlerini tanımaya ve NFT ile sanat arasında nasıl bir ilişki olduğunu yorumlamaya odaklanıyor. Sanatın deneyimlenmesine dair geleneksel önyargıları ve bu önyargıları ortadan kaldıran yeni sanat üretimlerini güncel örnekler üzerinden inceliyor. Atölye Modern Çevrimiçi seminerleri ücretli ve katılımlar kontenjanla sınırlı."} {"url": "https://gazetesanat.com/attila-ilhan-siir-odulu-elif-sofyaya-verildi", "text": "2020 Attila İlhan Şiir Ödülü Hayhuy adlı kitabıyla yazar Elif Sofya'ya verildi. Adnan Özer, Metin Celal, Tuğrul Tanyol, Ali Ural ve aile adına Kerem Alışık'ın yer aldığı Attila İlhan Şiir Ödülü seçiciler kurulu, kısa dizelerle, sesi kısarak yalın anlatımla ulaştığı şiirini ileri götüren yaklaşımıyla Elif Sofya'nın Hayhuy adlı yapıtını ödüle değer bulduğunu açıkladı. 2019 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Hayhuy şairin dördüncü şiir kitabı. Elif Sofya önceki kitapları Ters Düşünce, Düzensiz, Dik Ala gibi Hayhuy'da da insan merkezli dünya algısına karşı çıkıyor. Doğanın, doğal varoluşun sesiyle konuşarak İnsanlık'tan kurtulmanın, tüm canlılarla birlikte insanı da kurtaracağını sezdiriyor. 1965 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirdikten sonra İÜ İşletme, İTÜ Görsel Sanatlar bölümlerinde mastır eğitimine devam etti. Uzun süre resimle uğraştı, sergiler açtı. Siyasi bir radyoda kültür, sanat, politika programları hazırlayıp sunan Elif Sofya bir dönem televizyon programı editörlüğü yaptı. Şiirleri, yazıları çeşitli dergilerde ve kitaplarda yayımlandı. Ters Düşünce (2005), Düzensiz (2010), In meinem Mund ein Bumerang (ortak kitap; Wunderhorn, 2013), Dik Ala (YKY, 2014), Hayhuy (YKY, 2019)."} {"url": "https://gazetesanat.com/augustus-john-williams", "text": "Yapı Kredi Yayınları son çıkanlarda bu hafta John Williams'ın Augustus kitabı var. Geç keşfedilen başyapıtı Stoner'la ölümünden sonra dünya çapında oldukça geniş bir üne kavuşan John Williams tamamladığı son romanı Augustus'ta, Roma İmparatorluğu'nun kurucusu Octavius Sezar, namıdiğer Augustus'un gençlikten yaşlılığa uzanan hikayesini mektuplar ve başka belgeler aracılığıyla anlatıyor. Ama Augustus sadece dünya imparatorunun değil, Roma'yı Roma yapan herkesin, sürgün devlet adamlarının ve komplocuların, askerlerin ve şairlerin, kölelerin ve kadınların da hikayesi. Karakter çeşitliliği ve gündelik hayata dair ayrıntılarıyla Antik Dünya'nın ayrıntılı bir portresini çizen Augustus, tarihsel roman türünün zirvelerinden biri."} {"url": "https://gazetesanat.com/avangard-bir-retorik-ve-sistem-elestirisi-edward-abbeyden-sabotaj-cetesi-veyahut-bir-utopik-cete-guzellemesi", "text": "Bazen bazı kurgusal metinler, gerçeklikle herhangi bir bağlamsallık kurmadan yazarın masasında yaratılır ve zihnin yarattığı olay örgüsü dışında herhangi bir gerçek oluşa gönderme yapmaz ve kapalı bir sistem olarak işler. Edwar Abbey ise bu yöntemi yerle bir eden ve döneme, Amerika'ya, doğanın sömürülmesine, aktivistliğine ve sarsıcı birçok yönü derinlemesine işlemektedir. Doğa yıkımına karşı verdiği mücadele, Amerika hukukunu eleştiren ve FBI'nın takibine girecek kadar etkin rol oynayan Abbey, Sabotaj Çetesi'ni oluşturan tüm yapıları yaşamındaki eylemsel ve düşünsel arka plandan almıştır ama bu alış salt bir biyografik yön değil, kurgunun yoğun, iyi işlenmiş ve başarılı dilsel bir yapıyla yaratmıştır. Belki de Abbey, yazının girişinde alıntılanmış bölümü birebir yaşadığı anlardan alımlamıştır zira o yaşamındaki mücadelesi salt bir düşünsel alan olarak değil bizzat Amerika coğrafyasında bulunmuş, çöl yürüyüşü gerçekleştirerek fiziksel olarak deneyimlemiştir. Hayır, doğal alanlar bir lüks değil insan ruhunun bir gereksinimi ve yaşamımız için su gibi ekmek gibi hayati önem taşıyor. Yaban alanlardan, doğal kalıp bozulmamış yerlerden arta kalan ne varsa tahrip eden bir medeniyet, kendi kendini köklerinden koparıyor ve medeniyet ilkelerinin kendisine ihanet ediyor demektir. (Edebiyat ve Toprak Etiği, s. 73, Ufuk ÖZDAĞ, Ürün Yayınları) derken ve bunu Çölde Tek Başına: Yabanıl Doğada Bir Mevsim adlı kült kitabında derinlemesine işlerken tüm yazdıklarını kendi içinde yoğun olarak yaşadığına da ikna eder bizi. Doğaya insan merkezli bir bakış açısının doğayı ve geniş ölçekte tüm yaşamın zarara uğratıldığını söyler ve aslında modern toplumun kendi ayağına sıktığını ima eder. Endüstriyel tarımın, toprağı işleme yöntemlerinin, su politikalarının ve bu bağlamın arkasındaki tüm fikriyatın aslında modern toplumu yaratırken bir yandan da bu politika ve eylemler sadece toplumu değil tüm gezegenin yıkıcı sonuçlarla karşı karşıya kalacağı fikrini savunan Edward Abbey'in bu fikirleri şu an yaşadığımız corona pandemisi, küresel ısınma, plastik sorunu ve buzulların erimesi gibi olaylar yokken söylemesi savunduğu ve bedel verdiği şeylerde aslında keskin bir öngörüye sahip olduğunu göstermektedir. Abbey'in fikirsel bağlamını verdikten sonra tüm bu yönlerini kurguyla birleştirdiği romanı Sabotaj Çetesi'ni oluştururken nesnel kalıplar yerine kurgunun esnekliğini fazlasıyla kullanmıştır. Olay akışları, dilsel becerileri ve kaliteli bir romandan beklenilen karakterlerin gelişmeye ve değişmeye açık olması ve aynı zamanda çizgiselden çok düzlemsel bir olay ağı gibi özellikleri başarılı bir şekilde yerine getirmiştir. Ana karakter Hayduke merkezli kurgulanan romanda doğa savunucusu dört Amerikan coğrafyasında doğayı özgürleştirmek için girişilen ve baraj bentlerini, viyadükleri, demir yollarına, köprülere vb diğer fiziki alanlara tahrip amaçlı saldırıları işlerken Abbey'in doğaya, toprağa, iklime, hayvanlara ve tüm bunların bileşkesi olan yaşama ilişkin deneyimlerini güçlü ve sarsıcı betimlemeleriyle okuyoruz. Dar çerçeve ile başlayan sabotajlar maddi kaybı yüksek sonuçlar doğurmaya başlayınca geniş çaplı ablukalarla yakalanmaya çalışılan şebeke'nin eylemleri daha da gündeme oturmaya başlar ve aslında bu onların hareket alanlarının daralmasını da beraberinde getirir. Bu hengame olup biterken biz okuyucuların payına düşen de yoğun duygular yaşatan takip süreçlerini okumak olur. Ölüm-yaşam ipi gerilirken Abbey'in karakterleri özgün diyaloglar ve özellikle Hayduke öncülüğünde zekice planlanan olayları yaratıp sonuçlandırmaya devam etmektedir. Tüm bunlar olurken Hayduke'nin geri dönüşler yaparak anlattığı önceki deneyimleri romanın ve anın bağlamında yerli yerine otururken romana bir felsefik bakış açısı da katarak okuyuculara toplumların/devletlerin politikalarına dair sorgulayışlar getirmektedir. Sabotaj Çetesi, her ne kadar günümüz bağlamında yer bulan bir içerik sarmalında olsa da kadimlikten modernliği uzun bir skala yakalamıştır ve doğa, insan, dinler, mitoloji, sosyoloji ve insan zihnine ait tüm olguları düzlemsel bir bağlamla işlemiştir ve edebiyat çevrelerinin kült romanlar listesinde yer açmaları gereken bir metindir. Kocaeli Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği lisans bölümünü (2010) bitiren yazar; ardından Artuklu Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsünde yüksek lisans (2012), Anadolu Üniversitesinde Sosyoloji lisans (2016) ve Kültürel Miras önlisans (2019), Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Çocuk Edebiyatı yüksek lisans (2016) bölümlerini tamamladı ve halen Artuklu Üniversitesinde Uygulamalı İngilizce Çevirmenlik Bölümünde okumaktadır. Basılı ve dijital platformlarda edebiyat, eğitim ve sosyoloji üzerine yazılar yazmaya devam eden yazar, halen bir devlet okulunda idareci olarak çalışmakta ve bu okul bünyesinde yazarlık dersleri vermektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/avni-lifijin-kesfedilmemis-dunyasi-ssmde-aralaniyor", "text": "Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, 12 Ocak 2020 tarihine kadar devam eden Avni Lifij. Çağının Yenisi sergisi kapsamında 14 Aralık 2019 Cumartesi saat 14.00'te Avni Lifij'in Keşfedilmemiş Dünyası başlıklı bir konferansa ev sahipliği yapıyor. Avni Lifij'in sanatçı kimliğini ülkemizde ilk kez bütün yönleriyle yansıtan serginin içeriğine paralel bir çerçeveye sahip konferansta, sergi kataloğunun yazarları Prof. Dr. Ahmet Kamil Gören, Prof. Dr. Zafer Toprak ve Ömer Faruk Şerifoğlu konuşmacı olarak yer alacak. Konferans, Lifij'in resim, yazı, fotoğraf ve eğitim dahil olmak üzere çok yönlü üretimine ve yaşadığı dönemle ilişkisine ışık tutacak. Prof. Dr. Zafer Toprak, Yazar Avni Lifij ve Sanat Anlayışı başlıklı konuşmasında tüm hayatı boyunca sanat üzerine yazmayı bir sorumluluk olarak gören Avni Lifij'in derin birikimini yansıttığı yazılarına ve bu yazıların Lifij'in sanatına olan izlerine değinecek. Prof. Dr. Ahmet Kamil Gören Sanatçı Kim için Üretir? Lifij'in Yapıtlarının Anatomisi başlıklı konuşmasında Avni Lifij'in üretim sürecini belirleyen etmenleri ve bunların eserlerindeki yansımalarını inceleyecek. Gören, aynı zamanda sanatçının genel çalışma pratiklerini de örneklerle değerlendirecek. Avni Lifij. Çağının Yenisi sergisiyle bağlantılı olarak yayınlanan Avni Lifij Sanat Yazıları kitabının editörü ve serginin danışmanı Sanat Tarihçisi Ömer Faruk Şerifoğlu ise Avni Lifij'i Yeniden Keşfetmek başlıklı bir konuşma gerçekleştirecek. Şerifoğlu konuşmasında serginin hazırlık sürecinde ortaya çıkan yeni bilgi ve belgelerin ışığında sanatçının hayatını ve çok yönlü sanatsal üretimini ele alacak. Mehmet Ergüven'in Türk resminde sadece bir kilometre taşı değil, kendisiyle hesaplaşma zahmetine katlanmayı göze alanlar için; çağdaş, ışık tutan mükemmel bir öncüdür diye tanımladığı Avni Lifij, bu konumunun izlerinin bulunabileceği resim, yazı, fotoğraf ve eleştiri alanlarında verdiği eserlerle değerlendirilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/ayasofya-efsanesi-ve-sembolleri", "text": "İstanbul'un köklü ve zengin tarihinin hemen her dönemine şahitlik etmiş olan Ayasofya'yı klasik bir müze veya cami ya da kilise olarak gezmek yerine tılsımlı sembolleri ve anlamlarını keşfederek ziyaret edebilmeniz adına, Ayasofya / Hagia Sophia için yazıyorum. '' Ey Süleyman! Seni geçtim'' diye haykıran (527) İmparator Justinianus, Kudüs'teki Süleyman Mabedinden çok daha üstün bir tapınak inşaa edilsin istemişti. Daha önce ki yazılarımda belirttiğim gibi ataların mekanların kaderi var deyişine Ayasofya ile yeniden katılıyorum çünkü Ayasofya inşaa edildiği günden beri hala her yıl dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin akınına uğruyor. Bizans'ın en büyük kilisesi, 1453 yılında İstanbul'un fethi ile Müslüman'ların kutsal camisi, hatta Cumhuriyet dönemi 1934'ten beri müze, dahası Dünya Miras Listesinde yer alması vesilesi ile Ayasofya çoklu kimlik ve ziyaretçi yapısına sahip! Ayasofya inşa edildiği tarihten günümüze gelinceye kadar tarih, dinler tarihi, kültür tarihi, sanat tarihi ve özellikle de mimari açılardan pek çok esere konu olmuştur. Ayasofya'nın iskeleti, kare şeklindedir ve bütün doğu kiliselerinde olduğu gibi doğu yönüne bakmaktadır. Osmanlı dönemi kaynaklarda geçen ifadelerden de anlaşıldığı üzere çeşitli kaynaklarda Ayasofya adı; Kutsal bilgelik, Tanrı'nın hikmeti anlamına gelmektedir. Ayrıca I. Justinianus'un, Ayasofya'nın açılış töreninde kestirdiği kurbanlar ve dağıttığı sadakaların Salomon işte seni geçtim! cümlesiyle aslında Hz. Süleyman metafor niteliğinde olup, düşünce olarak Ayasofya' nın hikmet ve kutsallığı ile ilişkilendirilmiştir. Ayasofya'nın en önemli özelliklerinden biri iç süslemeleridir. Ayasofya, altın ve gümüş işlemeli süslerle maddi aleme, ezoterik sembolleri ve kapıları ile manevi aleme gönderme yapmaktadır. Bizans halkının mabed içinde ibadet etmeleri geleneği nedeniyle kiliselerin dışarısından çok, iç kısmı önemsenmiştir dolayısıyla Ayasofya'nın iç kısmı oldukça gösterişlidir. Ruh dünyasına gönderme yapan sembollerinden bahsedecek olursam öncelikle hayat ağacı sembolünden bahsetmek isterim. Dünya üzerinde yaşayan en ilkel toplumlardan, semavi dinlere hatta ileri medeniyetlere kadar, toplumların kutsal saydığı eski sembollerinden olan yaşam ağacı sembolü Ayasofya' da giriş kapısının üzerinde yer alır. Türk toplumunda rastlanan aile soy ağacı aslında hayat ağacı sembolünün fikirsel ve duygusal aktarımını tamamlar niteliktedir. Araştırmalarımdan anladığım kadarıyla, Ayasofya' da yer alan ağaç sembolü göğe doğru çıkmak, yükselmek, meyveler ile sonun olmadığını ve yeni bir başlangıca devri daim oluşunu nitelemektedir. Buna bağlı olarak, yaşam ağacı metaforu hali hazırda evrensel olarak ölümsüzlük, şans, bereket, sağlık ve hastalıktan kurtulmak gibi anlamları tasvir etmektedir. Ayasofya' nın sosyal kaderi İstanbul'un tarihi ile de oldukça bağlantılı sayılır. Halk arasında 7 tepeli İstanbul olarak rivayet edilen tepelerden, ilkinin Ayasofya'nın bulunduğu tepe olduğu rivayet edilmektedir. Depremlere karşı korumak için yerleştirilmiş olan Poseidon Tılsımı eski sembol ve mimari zekaya sahip ustalar tarafından Ayasofya'ya yerleştirilmişti. Bilindiği üzere günümüzde metropol haline geldiği halde İstanbul için en korkutucu senaryolar arasında halen deprem veya fay kayması nedeniyle yaşanabilecek büyük zarar, eski tarihlerden bu yana halen ilk sırada yer alır. Ayasofya ve gizemleri denince yine ilk akıllara gelmesi gereken bir diğer tarihi tılsım ise görselde görmüş olduğunuz anahtar sembolüdür. Efsaneye göre Ayasofya'nın kapıları her sayıldığında 1 adet fazla sayılıyormuş oysa ki toplam 361 kapısının olduğu söyleniyor. Konu ile ilgili olarak Evliya Çelebi, Seyahatname'sinde şunları kaydetmiştir: Bu cami, dışında ve içinde toplam 361 kapıdır ama 101 kapısı büyük kapılardır ki onlardan kalabalık cemaat girip çıkmakdadır. Ayasofya'nın doğu tarafında iki, batı tarafında halen açık olan yedi, kuzey tarafında beş, güney tarafında iki, bunların dışında da mabedin alt ve üst katlarında çeşitli bölümlere geçişleri sağlayan pek çok kapı bulunur. Ezoterik sembol olan ve Ayasofya kapısının üstünde yer alan anahtar sembolü eski çağlarda ilimde sınıf atlamanın ve metafizik olarak eşiksel yükselmenin tasviri olabileceğini iddia edenlerde mevcut. Halk dilinde bu kapının bir tarafı Cennet, bir tarafı Cehennem kapısı adı ile bilinir. Kapılarda bulunan kabartmalardan biri içi içe geçmiş iki asma yaprağını gösterir. İkincisi, bir hurma ağacı yaprağının her iki yanında duran, üzümlerle dolu iki kasenin tasviridir. Üçüncüsünde ise bir çift yunus balığı sembolü tasvir edilmiştir. Ayasofya' da karşılıklı iki melek tasviri bulunmaktadır. Sol taraftaki Baş melek Mikail mozaiği sağdaki ise Cebrail mozaiğidir. Altın bir zemin üzerinde olan kanatlı melek bir elinde asa ve diğerinde kristal bir küre tutar. Yüzleri çağlar ve farklı dönemlere rağmen hiç bir zaman kapatılamayan bu meleklerin yüzlerinde oval bir yıldız yer almakta. Müslümanlık inancında, Miraç Gecesi cennet makamlarından büyük bir mabed gösterildiğine ve bu mabedin dünyadaki benzerinin sadece Ayasofya olduğuna dair eski zaman rivayetçileri sebebiyle Fatih Sultan Mehmet' in, İstanbul'u feth ettiğinde ilk gittiği yerin, bu nedenle Ayasofya mabedi olduğu söylenir. Dünya'nın en eski ve gizemli yapılarından Ayasofya'nın sanatsal sembolleri, yer altı mimarisi hatta su dolu kuyuları ile rehber eşliğinde gezilmesi gereken tarihi eserlerin başında gelmektedir. Ayasofya aslında görünen değil, toprak altında derinliği yaklaşık 10 metreyi bulan ve bazı yer altı sarnıçların Topkapı Sarayı'nın bahçesine kadar uzandığı efsane bir yer altı mimarisine sahip. İstanbul'un altını dolaşan tüneller, altında kalyonun gezebileceği geniş bir sarnıç olduğu, oradaki kuyulara kuşatma sırasında atılan mücevherler, kripto odası, gizli yazışmaların yapıldığı odalar varlığından söz edilmektedir. Yer altı mimarisine ait halk arasında bahsi geçen bir çok efsanenin gerçek olup olmadığıysa halen merak konusudur. Günümüzde toprak dolmuş olmasına rağmen var olduğu iddia edilen Ayasofya Yeraltı Tünelleri hakkında, ziyaret öncesi araştırma yapmayı unutmayınız. Her yıl en az birkaç kez ziyaret ettiğim ihtişam sembolü, kadim Ayasofya hakkında daha çok yazılacak efsane, bilimsel gerçek, rivayet olmasına rağmen şimdilik başka bir yazıda Gazete Sanat' ta görüşmek üzere, sevgi ve saygılarımla. Hoşçakalınız! Yazıdan tam anlamıyla keyif alamadım. Çok kopuk anlatımlar var. Biraz daha anlaşılabilir ve okunabilir olsaymış keşke. Umarım bir sonraki yazılarınız özet niteliğinde değilde daha bilgi verici olur. Yine de kaleminize sağlık. Bence, belli bir sınır olmasına rağmen 'geniş perspektif', yalın bir dil 'önemli konu başlıkları ve okuyucu da merak uyandıracak' canlı görseller 'ile gayet keyifli olmuş. Emeğinize sağlık.."} {"url": "https://gazetesanat.com/ayca-ceylanin-mekana-ozgu-performatif-yerlestirmesi-icselbahcem-pamuk-dokumapark-antalyada", "text": "Performans sanatçısı ve Body in Perform'un kurucusu Ayça Ceylan'ın mekana özgü performatif yerleştirmesi #İçselBahçem Dokumapark, Antalya'da 8 Mayıs'a kadar ziyaret edilebilir. #İçselBahçem ; kadın, doğa, ekofeminizm ve pamuk kavramlarını kendine merkez alan, mekana özgü bir performatif yerleştirmedir. Performatif yerleştirme; performans ve performansın video kaydını, ziyaretçilerin kendi içsel bahçelerini inşa edebilmeleri için 10 dakikalık bir yol haritasından oluşan ses tasarımını, duvarlara giydirilen hikayeleri ve pamuk çekirdeklerinden meydana gelen çember formunu içermektedir. Zamanın Dışında sergisi kapsamında üretilen #İçselBahçem bir zamanların Antalya Dokuma ve İplik Fabrikası olan alanın galeriye dönüştürülen alanında sergilenmektedir. Küratörlüğünü Artsürem'in üstlendiği sergi, sanatçı söyleşileri ve sempozyumlarla 8 Mart-8 Mayıs tarihleri arasında deneyimlenebilir. Ceylan, #İçselBahçem serisine farklı bitkiler eşliğinde devam edecektir. Bir sonraki #İçselBahçem Büşra Kaya küratörlüğünde Müze Evliyagil Ankara'da gerçekleşecektir. Bir zamanlar dünya hepimizi beslermiş. Tam da bu nedenle Toprak Ana, Pachamama, Parvati veya binbir isimle aktarabileceğimiz dişil enerji onun bedenidir. Ancak dünyanın bedeni bazı talihsiz olaylar silsileleri ile karşılaşınca ışıldayan zamanların sonu gelmiş ya da ışıldayan zamanların sonunu getirdiğine inananlar bunu böyle aktarmak istemişler. Çünkü hepimizin bildiği gibi kadınlık sadece insan türünde değil doğanın kendisinde mevcuttur. Bunu bitirmek isteyen her kimse sonunda büyük bir yıkımla, kendi yok oluşuyla karşılaşır. İklim krizi, toprağın verimsizliği, türlerin çeşitliliğinin giderek azalması, su sorunu ve nicesi 19. yy'dan beri artan bir ivmeyle varlığını devam ettiriyor. Her şeyin suçlusu tabii ki buhar makineleri değil! Daha fazla ham madde arayışı, daha fazla tüketmek için daha fazla seri üretim, daha fazla ehlileştirilmiş alan açmak için doğanın insan tarafından katledilmeye çalışılmasının karşısında kadın, doğa, ekofeminizm, yerel hareket ve küçük hikayeler var. Üzerinde bulunduğumuz bu arazi de nice küçük hikayeyi kendinde barındırıyor. Yeter ki onun hikayesini dinlemeye istekli olalım, o zaman şeyler bize kendini açar, hikayelerini anlatır. Bir zamanların Antalya İplik ve Pamuklu Dokuma Fabrikası şimdinin Dokumapark'ı. Kepez Belediyesi'nin sınırları içerisinde. Bunlar belki sizin de bildiğiniz kolay ulaşılabilir bilgiler. Peki biraz daha geçmişle şimdiyi bir araya getirebilecek bir anlatı oluşturalım. Kepez kelimesi ilk olarak Eski Uygur Türkçesi din dışı metinlerinde pamuk anlamıyla karşımıza çıkıyormuş. Sonrasında Kıpçak Türkçesi metinlerinde şapka anlamına bürünmüş ve Türk Dil Kurumuna göre günümüz Türkçesindeki anlamlarından biri de gelin başlığıymış. Bitkimiz pamuksa hammaddenin var ettiği ürünün isminin de kökeni olması bir tesadüf değil. Kadim pamuk bitkisinin kökenlerinin 7000 yıl öncesinde olduğuna dair Hindistan'daki ve Güney Amerika'daki arkeolojik kazılardan kanıtlar mevcut. Coğrafyamızdaki kökenleri ise milattan önce 330. Anadolu Selçukluları ve Osmanlı döneminde de bu topraklarda yaşamına devam eden pamuk, Türkiye Cumhuriyeti ile beraber daha da ekilen bir tarım ürünü haline geliyor. Öte yandan pamuğun dünya ekonomi tarihindeki yerine baktığımızda ise köleliğin, savaşların, siyasetin de ayrılmaz bir parçası olduğunu görüyoruz. Bir kitapta okumuştum: Hem pamuk huzurdan hoşlanır. Pamuk iyi olduğunda, dünya sakin ve ağırbaşlı demektir. diyordu Özbek tüccar. Bu cümle sanırım ekonomi politiğin nasıl işlediğine dair çok net bir ifade. Haydi şimdi biraz yüzümüzü pamuğun kendine çevirelim. Neleri sever, neleri sevmez acaba! Sıcaklık ve bol su sevdiklerinden, şubat-mart aylarında ekimi yapılır ve ağustos-ekim arası hasat mevsimidir. Sert dokusunun içinden çıkan yumuşak hissiyatı bana her vakit gülleri hatırlatır oysaki kendisi ebegümeçlerine daha yakın akraba. Çifleme, çırçırlama yankılarla oluşturulan sözcükler gibiler değil mi! Yankılanan bu sözcükler sırasıyla pamuğun toplanması ve çekirdeklerinden ayrılması anlamlarına gelir. Pamuk birçok ürünün hammaddesidir ancak tekstil endüstrisindeki yeri bir başkadır. Pamuklu giysiler tercih edilirken, moda insanlığa sentetikleri sunar ve insanlığın büyük bir kısmı sentetik ile donatır yaşam evi olan bedenini. Size bir sır vereyim; beden, mekan ve zaman arasındaki ilişki var oluşunun yapı taşlarındandır. Bu yüzden siz siz olun bu üçlüye müdahale etmeye çalışanlara karşı çok dikkatli olun. Ne diyorduk, moda, evet şimdi dev endüstriler sürdürülebilirlik eşliğinde doğal kumaşlara geri dönüyor. Dünyada zaten var olan şeyleri bir süre ortadan kaldırıp, sonrasında onları yeni bir şey gibi bizlere sunmak algı politikalarının bir parçası. Tabii bu sunumda metalarının fiyatlarında da büyük bir artış görüyoruz. İşte o zaman bilirsin ki tüm zamanlar daireseldir ve Dünya'nın kalp atışları senin içsel bahçeni yaratır."} {"url": "https://gazetesanat.com/ayca-ozefenin-baska-dunyaya-isimli-teklisi-dijital-platformlarda-yerini-aldi", "text": "Alternatif müziğin genç ve başarılı isimlerinden olan Ayça Özefe'nin bağımsız olarak yayınladığı Başka Dünyaya isimli tekli çalışması tüm dijital platformlardaki yerini aldı. Müziğini duyguların silahı olarak kullanan ve aynı zamanda sesini her geçen gün daha çok duyurup birçok insana ses olan Ayça Özefe şarkıları ile hikayesini anlatmaya devam ediyor. Genç yaşında yaşadığı zorluklara rağmen yılmadan ümitle devam ettiği hayatında, okul, aile, arkadaşlık ve müzik dengesini başarılı bir şekilde kuruyor. Mücadelesi ve umudu şarkı sözlerine yansıyor. Şarkısı Yıkılmam Asla da geçen sözler gibi; elindeki gitarı ve kalbinden gelen sözleri, bu sektörde onu ayakta ve güçlü tutuyor, Ayça Özefe bu dijital platformda seninle aynı duygularda buluşuyor. Ayça Özefe, Başka Dünyaya isimli yeni teklisinden şöyle bahsetmiştir; Başka Dünyaya bağımsız bir şekilde de bu sektörde var olabileceğimin, sadece yeteneğimle de sesimi duyurabileceğimin kanıtı olsun istiyorum. Dinlerken yaz akşamında tatlı tatlı esen rüzgar vuruyor sanki bedenime, yumuşak ve doğal. Öte yandan kapalı bir havada ormanda yalnız yürürcesine hüzün ve kasveti hisettiriyor. Uzaklara kaçmak istiyorum, başka bir dünyaya. Şarkıda bu kaçışın getirdiği umut ve kaçma sebebini yaratan hüzün ve yıpranmışlık var."} {"url": "https://gazetesanat.com/ayla-aksoyoglu-distopya-19-isimli-kisisel-resim-sergisi-ile-galerim-sanat-galerisinde", "text": "Ressam Ayla Aksoyoğlu Distopya 19 isimli kişisel resim sergisi ile 17 Ekim-13 Kasım tarihleri arasında Ankara Armada AVM'de bulunan GaleriM Sanat Galerisinde sanatseverler ile buluşuyor. Hep yazıldı söylendi inanıldı ki, insanlık olarak çok büyük ve kudretliydik, ateşi suyu toprağı bükebiliyorduk, uzaya bile gitmiştik. Gücümüzün ve övünmemizin sınırı yoktu... Sonra bir şey oldu ve ne görelim, bütün yeryüzü boyunca, hiçbir yerde güvende değilmişiz. Dünya dışından beklediğimiz felaket, dünyanın içinden doğup geldi ve o kadar küçüktü ki gözle görülemiyordu. Süper güçler, süper ülkeler ve süper insanlar gülünç şekilde küçüldü. Gerçek ortaya çıktı, evrende çok küçük ve yalnız ve güçsüzüz. Çok korktuk, tüm insanlık ve biz sanatçılar olarak... Bir ressam olarak hem korkup hem korkumu çizerek korkuyu yenmeye çalıştım. Covid yoğun günleri sanat yoğun günlere dönüştürdüm, kabuslarım, hayallerim kağıtlara tuvallere saldırdı ve sonunda estetiğe evrilmiş bir korku kütlesi doğdu. Kaygı dışavurumu olarak doğan işlerimin yanına, farklı dönemlerimde yapmış olduğum eserler de katıldı. O işler de sanki bu günü görmüşçesine ölüm, korku ve aynı zamanda ironi içeriyordu. Bir sanatçı öngörüsüyle yıllar öncesinden bu günleri sezmiştim sanki. Böylece DİSTOPYA 19 sergim oluştu. Benim distopyama, tüm sanat ve felsefeme sızan ironi ve hafifseme de sızmış olabilir. Belki bir savunma içgüdüsüyle gelişen ironi ve hafifseme, alaya dönüştürme davranışı, kabusa dönen bir dünyada öylece zavallılaşan insanın tek sığınağıydı benim için. Acıyla baş edemediğinizde biraz alaya almak belki en iyisi. Eserlerimle irkilebilir, şaşırabilir, reddedebilirsiniz. Rahatsız olabilirsiniz. Çünkü insanlık tarihi boyunca tüm zamanların en yaygın ve küresel kabusunu yaşıyoruz ve resimlerimin bu gerçekler yokmuş gibi mutlu ve kaygısız olması mümkün değildi. Hep birlikte izleyip, irkilip rahatsız olup aynı zamanda düşünebileceğimiz bir sergide görüşmek dileğimizdir. GaleriM Sanat Armada Salonlarında DİSTOPYA 19'u izleyebilirsiniz. 1990 yılında Gazi Üniversitesi resim bölümünden mezun oldu. Resim çalışmalarını aralıksız olarak sürdürdü. 2006 YILI 32. DYO RESİM YARIŞMASINDA ve 2007 yılı 68. DEVLET RESİM HEYKEL YARIŞMASINDA sergilenmeye değer bulundu. Yurt içinde ve dışında yirmiye yakın kişisel sergi ve karma sergi, fuar, bienal, ve sanat kolonisi etkinliklerinde yer aldı. Ulusal çapta gazete, dergi ve internet portallerine düzenli olarak sanat yazıları yazdı. Sanat ve sosyal sorumluluk projeleri gerçekleştirdi. Avrupa birliği eğitim ve sanat projeleri yaptı. Çalışmalarına Ankaradaki atölyesinde devam etmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/ayla-ay-nefes", "text": "Burgazadalı sanatçı Ayla Ay, The Artisan İstanbul'un ev sahipliğinde gerçekleşen Direniş sergisinde Nefes eseriyle yer alıyor. Doğanın hızla yok oluşuna dikkat çeken sanatçı, serginin açılışında giydiği sade bir kumaştan elbisesi ve ağaç kabuklarından ürettiği terlikleriyle de eseriyle bütünleşen bir görüntü ortaya koydu. The Artisan İstanbul Hotel'in ev sahipliği yaptığı Direniş sergisi eserleri yer alan sanatçıların ve davetlilerin yoğun katılımıyla açılışını gerçekleştirdi. 15 Eylül-23 Ekim tarihleri arasında ziyarete açık olacak sergide 12 sanatçı yer alıyor. İnsanın doğaya verdiği zarara odaklanan sergi, Contemporary İstanbul ve İstanbul Bienali ile eşzamanlı olarak devam ediyor. The Artisan İstanbul Hotel'de kapılarını açan anlamlı serginin Koleksiyon Küratörlüğünü Yasemin Vargı Emirdağ ve Sanat Yöneticiliğini Meriç Aktaş Ateş üstleniyor. Burgazadalı sanatçı Ayla Ay, Ada'nın doğasından kopup gelen parçaları Nefes çalışmasında bir araya getirdi. Hızla yok olan doğaya çarpıcı bir anlatımla dikkat çeken sanatçı eserini duvar üzerine fırça ile çalışarak ve doğal çamur kullanarak meydana getirdi. Eserde duvarı delerek çıkan dal ise Burgazada'da bir çınar ağacından düştüğü andan sonra Ayla Ay'ın dikkatini çeken estetik duruşu çıktığı yolculuğun ardından Nefes'te yeniden hayat buldu. Ayla Ay, sergide doğal müdahale olarak nitelendirdiği enstalasyon iç mekan yerleştirme çalışması hakkında; Ada'nın doğasından kopup gelen, bazen budamalar sonrası yol kenarına bırakılmış ekosistemin ve sosyal yaşamın parçası ağaçların kuru dalları... ilk bakışta hızla yanından geçtiğinizde görebilecekleriniz bununla sınırlı olacaktır. Oysa ki onlar doğaya ait diğer parçalar gibi aslında evrenin mikro ölçekteki yansımaları... Antik uygarlıklardan bugüne dek kutsal varoluşunu sürdüren doğanın en asil ve sessiz üyeleri... Akıldışı bir hızla onları kaybetmeye devam ediyoruz. Aslında yapılması gereken hiç te zor değil; duvarlarımızı kırıp ardındaki yaşam akışını serbest bırakmak. Üstelik hayatta kalabilmek için önceliğimiz 'Nefes' almak ve bunu sağlayan kaynakları artık hepimiz çok iyi biliyoruz diye konuştu. Türkiye'nin önde gelen usta ve genç sanatçılarını bir araya getiren Direniş sergisi yoğun ilgi gördü. Sergide yer alan sanatçılar ve eserleri ise şöyle; Ayla Ay Nefes, Tuğçe Aytürk Sofra, Pınar Balkan Yanmak, Beyza Boynudelik Panopticon, Günlük Rutin, Server Demirtaş Makinenin Mor Çiçeği, Serdar Kaynak Yediveren Topraklar, Melike Kılıç Merdivenler Ormanı, Ecem Dilan Köse Rüya Odası, Gönül Nuhoğlu Overflow, İrem Tok Yüzyılların Aşındırdığı 1-2-3, Mağara, İsimsiz, Varol Topaç İçtenlik, Kemal Tufan Rolling Stones, Bulut Kafes. (D. 1979) 2001 yılında, birincilikle girdiği Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. Network ajanslarında sanat yönetmeni olarak da görev alan sanatçı, Trianel ve çeşitli karma sergilere katıldı. Sanat festivallerinde, katılımcı ve organizasyon sorumlusu olarak yer aldı. 2019'da 16. İstanbul Bienali Paralel etkinliği kapsamında Silent Cry/ dış mekan yerleştirme, 2020'de KADRAJ/ iç mekan yerleştirme çalışmalarını gerçekleştirdi. Aynı yıl sonbahar döneminde Open Studio Days/Açık Atölye günlerine katıldı. 2022 Nisan ayı itibariyle Doğada Sanat konseptli workshop çalışmalarına başladı. Yaklaşık üç yıldır profesyonel olarak Ada'dan doğal objelerle tasarlayıp üretmeye devam ettiği İsland Dream Handmade markasını da doğanın şifalı elini insanlarla buluşturma heyecanıyla geliştiriyor. Sanatçı, doğaya ait parçalar, güncel kaygılar ve düş gücünden yola çıkarak farklı tekniklerde iki ayrı kişisel sergi projesi üzerinde üretmeye devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/aylin-satun-olsun-bu-yeni-normalin-hepimize-kaybettirdikleri-kadar-kazandirdiklari-da-oldu", "text": "Başarılı ve cesaret veren bir üst düzey yönetici olmasının yanı sıra, PWN İstanbul'un Yönetim Kurulu Başkanı olan, Pandemide Liderlik Zamansız Söyleşiler adlı kitap projesiyle de ses getiren Aylin Satun Olsun'la iş yaşamının kilometre taşlarından hedeflerine kadar pek çok konuyu konuştuk. Aylin Satun Olsun: Kendimi sivil toplum gönüllüsü, insan kaynakları lideri olarak tanımlıyorum. Evliyim ve 16 yaşında bir oğlum var. Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler mezunuyum, ardından yüksek lisansımı İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde, Avrupa Birliği üzerine tamamladım. Halen Psikoloji üzerine ikinci yüksek lisans derslerine devam ediyorum. İnsan Kaynakları ve Yönetim alanında, otomotiv, enerji, elektrik, demir çelik ve tekstil sektörlerinde, İnsan Kaynakları Direktörü, Genel Müdür Yardımcısı, İnsan Kaynakları Bölge Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundum. Halen Fark Holding'in İnsan kaynaklarına liderlik ediyorum. 2013 yılında PWN İstanbul networkünü kuran gönüllü grup arasında yer aldım. Ayrıca PWN İstanbul'un Yönetim Kurulu Başkanıyım. Kendime ait www. aylinsatunolsun. com isimli bir web sitem var. Zaman zaman orada insan kaynakları, seyahat, kitap yorumları, çeşitlik ve kapsayıcılık üzerine yazılar yazıyorum. Yakın zamanda da pandemi döneminde 15 liderle yaptığım röportajlardan oluşan Pandemide Liderlik -Zamansız Söyleşiler kitabım raflarda yerini aldı. Hayatım boyunca, iş dışında sivil toplum derneklerinde gönüllü olmak benim için önemli bir motivasyon kaynağı oldu. Öğrenciliğimden itibaren öğrenci kulüpleri, sonrasında Rotaract kulüp, arkasından mesleki dernekler... Sanırım gönüllülük, bir amaç doğrultusunda iş dışında çalışmak beni tamamlayan bir olgu. Evet çok çalışıyorum. Akşamları, hafta sonları hatırı sayılır zamanı dernek aktivitelerine ayırıyorum. Bu beni bütünlüyor, tam tersine enerji veriyor, besliyor diyebilirim. İş yaşamına girince bazen her şeyi tekdüze yaşamaya başlıyorsunuz, gönüllülük size yeni insanlar tanıtıyor, destek, işbirliği, paylaşım, çözümün bir parçası olduğunuz duygusu bence çok kıymetli. PWN İstanbul 2013 yılında, iş yaşamında kadınların liderlik gelişimini desteklemek için kurulmuş, toplumsal cinsiyet eşitliği misyonu için çalışan kadınlı erkekli bir network. Oldukça hızlı büyüyen bir iş ağı olduk. Tüm çalışmalarda gönüllülük esası ile yürüyor. Şu anda yeni yönetim kurulu olarak ajandamızda on beşin üzerinde proje olduğunu söyleyebilirim. Kadın çemberleri, yaygınlaşmış ve çeşitlendirilmiş mentoring uygulamaları, toplumsal cinsiyet ve çeşitlilik atölyeleri ile bilinçlendirme çalışmaları, üniversitelerde PWN kulüp ve gençlik etkinlikleri, aile dostu şirket uygulamaları, reklamlarda toplumsal cinsiyet sertifikası, çocuk sebebi ile işlerinden ayrılmış kadınlara meslek edindirme ve istihdam projesi, kadınlara finansal yetkinlik kazandırma, girişimcilik programları vb. aklıma hızlıca gelen projeler. Bir önceki dönemde önyargılar üzerine bir Ideathon ile 300'ün üzerinde fikre ulaştık. Şimdi onları hayata geçiriyoruz. Kadın çemberleri ile üyelerimiz arasında tanışıklık ve işbirliğini arttırma planımız vardı. Yaklaşık 150 kadın üyemiz 20 farklı kadın çemberinde kişisel ağlarını geliştirme ve birlikte öğrenme fırsatını buldular. Mercer'ın stratejik ortağı olarak Kadın Parladıkça global ölçekli araştırmanın 2. sini gerçekleştirdik. pandemi karantina döneminde 80'in üzerinde etkinlik ve eğitimle üyelerimizin yanında olduk. Yazmak benim için bir tutku. Konuşulanları yazdığınız an, o bambaşka bir kimlik kazanıyor. Pandemi ile birlikte çok farklı tecrübeler edindik çok farklı duygular yaşadık. Geçen sene karantina başlayınca, bizde üyelerimizle bağlantıyı sürekli tutmak için, tüm iletişimimizi dijitale taşıdık. Peşi sıra etkinlikler yapıyorduk. Pandemi sonrasını anlamaya çalışırken, pek çok değerli insanla bir araya gelip, ortak akıl oluşturmaya çalışıyorduk. Uzun süredir benim kafamda bir kitap yazma planı hep vardı ama farklı bir konu üzerinde çalışıyordum. Bir gün acaba, pandemi tecrübelerimizi kitaplaştırsak nasıl olur diye konuşurken, hızla tasarım aşamasına geçtik ve kolları sıvadık. Yaklaşık sekiz aylık bir çalışma ile sonunda kitabımızı raflarda görebildik. İş yaşamı çok geniş bir network gözükse de aslında, hepimiz belirli sınırlı bir çevre içinde hareket ediyoruz. Kitabımızda röportajları olan liderler hem kişisel network'üm içinde iletişimde olduğum aynı zamanda da derneğimizin gönüllüsü olan kişilerdi. Burada ilk amacımız tabi ki pandemi döneminde, liderlerin kişisel tecrübelerini, geleceğe bakışlarını kayda almaktı; ama bir diğer amaçta toplumsal cinsiyet üzerine çalışan bir STK lideri olarak, bu konuya dikkat çeken, elçilik eden, ortak değerler etrafında birleştiğimiz liderlerle bu çalışmayı yapmaktı. Onun içinde bazı temel kriterler belirledik. PWN üyesi olan, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunu kendisi ve şirketi için bir stratejik öncelik olarak ele alan liderlerle bu çalışmayı yapmak istedim. Ayrıca kadın ve erkek liderlerin eşit temsili önemliydi. Farklı sektörlerden bir katılım olsun istedik. Sonuçta 15 lider bir araya geldi. Mustafa Cem Açık, Güldem Berkman, Damla Birol, Ahmet Dördüncü, Hüseyin Gelis, Beril Koparal, Levent Kömür, Türkan Özilhan, Canan Özsoy, Ahmet Pura, Ahu Büyükkuşoğlu Serter, Tankut Turnaoğlu, Murat Yeşildere, Ahmet Zeytinoğlu. Pandemide Liderlik Zamansız Söyleşiler kitabımın, kitaplaştırma sürecinin ise bana öğretileri büyük oldu. Gerçekten bir kitabın basılma süreci çok emek istiyor. Röportajlar, deşifresi, düzenlemesi, hikayeleştirilmesinden basım sürecine önemli aşamaları var. Sonuçta basılı bir kitabı elinize aldığınızda, bunun kişisel hazzı tanımlanamaz. Bu yeni normalin hepimize kaybettirdikleri kadar kazandırdıkları da oldu. Önce hepimiz ne kadar güzel bir hayatımız varmış diye iç geçirmedik mi ? Günlük hayatta sıradan, farkında bile olmadığımız onlarca şey ne kadar da bizi biz yapan, enerji veren etkinliklermiş. Yürümek, arkadaşlarımızla buluşmak, bir kafede oturmak, bir açık hava konserinde bir ağızdan şarkı söylemek, dans etmek, sarılmak, doğum günü partileri, ev buluşmaları herhalde bunun özlemini çekmeyen kimse yoktur. Ben bir de seyahat etmeyi çok özlüyorum. Başka şehirleri, ülkeleri gezmeyi, oralarda kalabalıklara karışmayı... Arkadaşlarım ile konser, sinema organizasyonları, hepsini özlüyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/ayna", "text": "Bir gün seni öldüreceğim biliyorsun değil mi? Bana yaptıklarının hesabını ölerek ödeme diye, bunu hep erteliyorum. Karşıma çıktığından beri beni aşağıladın, yok saydın, karanlık sokaklara attın. Senin yüzünden beni dövdüler, hatta öldüresiye. Tecavüz ettiler, saçlarımdan sürüklediler, ruhumun ışığını söndürdüler. Tüm bunların ardından içimdeki kötülüğü büyütüp yeşermesine sebep olan sensin. Bunları, nefret ettiği Savaş'ın kulağına fısıldayıp doğruldu. Savaş ise hiç kımıldamamıştı. O da biliyordu kendisini öldüreceğini. Biliyordu ama bunu başaramayacaktı çünkü eğer buna teşebbüs ederse kendisi ondan önce davranacak ve Barış'ın, ava giderken avlanan olmasını sağlayacaktı. En sevdiği lafı sadece kendisi duyacağı şekilde fısıldadı. Haklıydı. Bütün o saydığı kötülüklerden kurtulmak için gayret göstermemişti diye düşündü. Çabalamadan teslim olmuştu başına gelenlere. Kolaydı suçlamak. Asıl suçlu oydu. Ölmesi gereken biri varsa kesinlikle oydu. Keşke hemen ölseydi. Varlığı hiçbir işe yaramıyordu nasıl olsa. Yaşayan bir ölüydü zaten o. Sadece henüz mezara girmemişti. Diğer bütün yaşayan ölüler gibi! Barış, 17 yaşını bitirip 18'ine bastığı gün, annesiyle babasına sürpriz yapıp evden ayrılmıştı bir gün ansızın. Savaşla tanışması da o zamanlara denk geliyordu. Ailesinin baskısından ve garip davranışlarından sıkılmıştı. Ailesini sevmiyordu. Ailesi de onu sevmiyordu. Arkadaşı yoktu. Olmasına da gerek yoktu. Çünkü herkes geri zekalıydı ona göre. Evinden ayrıldığında cebinde sadece 500 lira vardı. O parayı da babasından çalarak biriktirmişti. Birkaç gün parklarda yattı. Parasını harcamaya kıyamadığı için aç yaşıyordu resmen. Aç ve susuz. Daha fazla dayanamadı. Yemek yemesi gerekiyordu, başı artık çatlayacak gibi ağrıyordu. Kendisini köhne bir lokantaya attı. Bir şeyler yemek için girmişti ama alkol almaya başladı. İçtikçe doydu, doydukça içti. Bir an gözlerini kapattı. Tekrar açtığında karşısında Savaş oturuyordu. Gülümsüyordu. Sanki yıllardır tanışıyor gibiydiler. Gözler kendisininki gibiydi simsiyah. Kömür gibi. Sanki aynaya bakıyordu. Savaş da onun kadar karanlık ve tehlikeliydi. O gece Savaş onu evine götürdü. Orada kalmasına izin verdi. Barış, iki gün uyudu hiç kalkmadan. Uyandığında Savaş yoktu. Yerine hiç tanımadığı bir adam vardı. Nedenini hiç anlamamıştı ama kendisine hiç kibar davranmıyordu. Sanırım Savaş'la bir sorunu vardı ve sinirini benden çıkartıyor diye düşündü. Adamı kolundan tutarak evden çıkartmaya çalıştı ama adam onu bir yumrukla yere serdi sonra da kaldırıp kapının dışına attı. Kapının önünde kalakalmıştı. Yürüyerek uzaklaştı oradan. Hangi semtte hangi şehirde olduğunu hiç anlamadan. Saatlerce yürüdü. Acıktığını hissedince bir markete girdi, yiyecek bir şeyler aldı, kasada hepsini poşete doldurup elini cebine attı, ama parası yoktu. Elindekileri bırakmak istemiyordu, ani bir kararla koşmaya başladı. O önde, kasiyer arkada bir süre koştular. Fakat 10 dakika kadar uzaklaştıktan sonra önüne çıkan bir polis arabası tarafından durduruldu. Ne olduğunu anlamadan ters kelepçe yapılıp arabaya bindirildi. Karakola gidiyorlardı. Yollar, sokaklar insanlar geçiyordu arabanın penceresinden. İnsanlar ve bir insan. Bir Savaş. Onu görünce arabadan inmeye çalıştı, arabanın kapısını açtı, tam atlarken polis onu belinden yakaladı. Sağlam bir yumruk yiyerek kendinden geçti. Uyandığında, 130 kilo ince bıyıklı bir adamla bir göz odada yalnız başlarına buldu kendini. Parmaklıların ardındaydı. Parmaklıkların diğer tarafında ise Savaş vardı. Gülümseyerek bakıyordu ona. Bir hışımla kalktı, parmaklıkları yırtarcasına demir sütunlara saldırdı. Gelen polislerin kafasına copu indirmesiyle yarı baygın halde yere düştü. Sonraki hatırladıklarını kabus sandı ama gerçek olduğunu sonradan anladı. İyi ki kabus sanmıştı. Gerçek olduğunu o an anlasaydı, kendisine tecavüz eden o 130 kiloluk adamı oracıkta boğarak öldürebilirdi. 2 gün sonra salıverdiler onu. Babası gelmişti almaya. Demek haber vermişlerdi. Eve dönüyordu. Bitkindi, beş parasızdı. Yenilmişti. Ama aklında bir amaç vardı. Kin ve nefret dolmuştu. Savaş'ı öldürecekti. Günler geçti, annesi üstüne titredi, babası hiç konuşmadı, Savaş'ı aradı, bulamadı. Bir gün odasında tavanı izlerken, yanındaki koltukta bir kıpırtı gördü. İnanamadı önce gördüğüne. O şerefsiz Savaş odasında, evinde hatta yanı başında duruyordu. Yavaşça doğruldu, evde olay çıkmasını istemiyordu. Annesi ve babasıyla uğraşamazdı hiç. Her şey bir yana yaşadıklarının ortaya çıkmasını istemiyordu. Annesi ve babası bu yaşadıklarından yine onu sorumlu tutacaktı. Onu, beceriksizliğini ve işe yaramazlığını. - Ne işin var burada? - Asıl senin ne işin var? - Dalga mı geçiyorsun benimle? Burası benim evim. - Evin mi? Bir hırsız gibi girdiğin mekana evim mi diyorsun? Hemen git buradan, annem duyarsa seni öldürürüm. - Asıl ben seni öldürürüm. Belki de ilk karşılaşmamızda öldürmeliydim. Evet öldürmeliydim. Öldürmeliydim. Öldürmeliyim! Barış aniden ayağa kalktı ve çekmecesinde sakladığı bıçağı aldı eline. Aynı anda Savaş da kalktı yerinden. Beklenen boğuşma başlamıştı. Doğada savaşan iki ayrı kaplana benziyorlardı. Bazen Savaş çıkıyordu üste bazen Barış. Bazen o kazanıyordu bazen diğeri. Bu böyle on dakika sürdü, yorulmaya başlamışlardı, Barış'ın o an aklına, kader gayrete aşıktır sözü gelmişti. Bu cümleyi bir kitapta okumuştu. Savaş'ı camdan atmaya karar verdi. Çünkü elleri kan olmuştu ve kendisi kan görmekten nefret ederdi. Savaş'ı kolundan tutup son bir gayretle pencereye doğru çekiştirmeye başladı. Bu sefer Savaş direnmemişti, çok şaşırmıştı Barış. Baygınlık geçirecek sandı bir an. Bu andan faydalanmalıydı ve çabuk davranıp, Savaş'ı pencereden aşağı atıverdi. Her şey beş saniye sürmüştü. Önce o keskin rüzgarı hissetti yüzünde. Sonra da o çarpma anını. Sonrası ise karanlık ve sessizlik. Barış'ın annesi çarpma sesi ile irkilmişti. Koşarak oğlunun odasına gitti. Yoktu. Pencere açıktı ardına kadar. Korkarak yaklaştı. Aşağıya baktı. Geceyi yırtarcasına çıkarttığı çığlık tüm şehirden duyulacak kadar yüksekti. Barış yerde kanlar içerisinde yatıyordu. Saçının teline zarar gelmesini istemediği oğlu ölmüştü. Barış'ın hayatı boyunca hep hayali arkadaşları olmuştu. Normal insanlarla iletişim kuramıyordu. Aslında hiç iletişim kuramıyordu. Barış şizofreni hastasıydı. Yıllarca tedavi görmüş, ailesi üstüne titremiş ama bir türlü onu o karanlık dünyasından kurtaramamışlardı. Barış, zihninde yarattığı Savaş ile birlikte sonsuz karanlığa gömülmüştü. Dünyada da aynı şekilde olduğu gibi, barış savaşı, savaş da barışı yaratmıştı. Ve tüm dünyada bir gün yaşamın son bulacağı gibi, ikisi de bir bedenin içinde yok olmuştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/aynalar-cehennemi-ve-diger-oykuler-insani-sakli-yerlere-eristiren-oykuler", "text": "Japonya edebiyatında polisiyenin kurucusu sayılan; Uzakdoğu'nun Poe'su diye anılan Edogawa Rampo, 1800'lerde ülkede başlayan kültürel, politik ve ekonomik değişimin tam ortasına doğuyor. Yüzünü Batı'ya dönenler, Japonya'nın klasik edebi geleneğine Avrupa'dan tatlar katarken özgürlüğü ve kişinin bağımsızlığını daha gür bir sesle dillendiren entelektüellere göre disiplin, töreler ve yasalar bunların koruyucusu ve geliştiricisi olması gerektiğini düşünüyor. Diğer taraftan, Japonya'da modernleşme adımları atılıyor ve Batı'dan alınanların yanında, ülke kültürünün değişmeden kalması arzulanıyor. Fakat bu hayal gerçekleşmediği gibi Batı'dan gelen edebiyat akımları Japonya'daki yazarları etkilemeye başlıyor. 1923'te yaşanan deprem ise Japonya'da hayatın her alanı gibi edebiyatı da sarsıyor, geleneklere ve geçmişe bağlı olanların, uzak ve yakın geçmişin huzurlu ülkesine özlemi artıyor. Bu dönemde nihilist ve absürt edebiyat öne çıkıyor. İşte Rampo, bu iki akımı polisiyeyle birleştirdiği metinler kaleme alıyor aynı vakitlerde. Aynalar Cehennemi ve Diğer Öyküler, yazarın bu anlamda alametifarikası olarak karşımızda duruyor. Rampo, yaşamın akışında kendisini herhangi bir yere koyamayanları veya koyduğu noktanın tuhaflığının ayırdına varamayanları getiriyor karşımıza. Mesela aşkının yorgunluğu ya da büyüklüğü yüzünden bir resmin içinde yaşamaya başlayan genç böyle bir karakter. Canı sıkıldığı ve başından geçen bir olaydan çok etkilendiği için kendisini sıra dışı cinayet yöntemleri geliştirmeye adayan Bay T.'nin hikayesi de Rampo'nun özgün tarafını yansıtıyor. Bay T., adeta bir terapide gibi suçlarını büyük bir soğukkanlılıkla anlatırken okur da orijinal cinayetlerle yüzleşiyor. Seyçiro Fukiya'nın işlediği suçları ortaya çıkarmak için uygulanan testleri ve sonrasında ortaya saçılan gerçekleri konu alan öykü ise Rampo'nun gerilim öğesini sonuna kadar kullandığı bir metin. Aynalar Cehennemi ve Diğer Öyküler'de Rampo'nun yarattığı karakterlerin ruh halleri değişken, girdiği yollar ise karanlık. Okura açtığı kapılar, Rampo'ya neden Uzakdoğu'nun Poe'su dendiğini gösteriyor. Aynalar Cehennemi ve Diğer Öyküler, Edogawa Rampo, Çeviren: Alper Kaan Bilir, İthaki Yayınları, 224 s."} {"url": "https://gazetesanat.com/aynur-kulakin-adi-olmayan-ikinci-oyku-adli-kitabi-ithaki-yayinlari-etiketiyle-raflarda", "text": "Daha önce Günlerden Bir Gün adlı romanı yayımlanan Aynur Kulak, bu defa öyküleriyle sesleniyor okura. Düşüş kavramı etrafında var olan öyküler, okuru sohbete, yazıya ve sonunda düşüşe dahil ediyor. Kulak, okurun da kendi öyküsünü anlatmasını bekleyerek kalemi ona teslim ediyor, Yol boyunca düştüm. Düşmeyi çok seven birinin öyküsünü günü geldiğinde yazabilmek için, diyerek bir yazar-okur birliğini işaret ediyor. Adı Olmayan İkinci Öykü; tek bir öykünün farklı yataklardaki akışı, kendi ekseninden fırlayarak çıkmak isteyen bir öykü toplamı. İstanbul'da doğdu. 2005 yılında İnkılap Yayınları tarafından Günlerden Bir Gün romanı yayımlandı. Çeşitli kültür sanat mecralarında çağdaş yazar söyleşileri ve kitap inceleme yazıları yayımlanmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/ayse-kaptan-sahneden-inerken-essiz-bir-meslegim-olduguna-karar-verip-yeniden-yeniden-asik-oluyorum", "text": "Piyano eğitimine 1988 yılında burslu olarak kazandığı Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Piyano Bölümü'nde Maria Korecka Soskowska ile başlayan Kaptan, Fransa'da Ecole Normale de Music de Paris'i, Diplome'de Enseigment derecesiyle bitirdi. 2001-2005 yılları arasında gerçekleştirdiği yüksek lisansını yüksek şeref derecesi alarak tamamladı. Bu süreçte bir dönem Gülnara Aziz'in de öğrencisi olan Ayşe Kaptan, eğitim süreci boyunca Antonio Consales, Alain Lefevre, Edna Golandsky ve Sebastian Benda'nın ustalık sınıflarına katılma şansını yakaladı. 2012 yılında Premiro XV Concorso Internazionale di Esecuzione Pianistica Vincenzo Scaramuzza piyano yarışması finalist ödülü alan ve yurt içi ve yurt dışında birçok konser veren piyanist Ayşe Kaptan'la çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Ayşe Kaptan: Teşekkür ederim. Kendimi bildim bileli müzik, hayatımda çok önemli bir yer tuttu. Çocukken bile müzik dinlediğim zamanlar, melankolik ve romantik olan ruhum kendine tatlı bir acı çektirmeye bayılırdı. Hep bir hayallere dalma halim vardı. Önüme çıkan her enstrümandan bildik bir melodi mutlaka yakalardım. Derken bir gün annem sayesinde eve piyano alındı ve ders almaya başladım. Eve gelen öğretmenlerimin de yönlendirmesi doğrultusunda Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi, Piyano Bölümü'nü burslu olarak kazandım. Eğitim hayatım boyunca, yurt içinde ve yurt dışında çok kıymetli isimlerle çalışma fırsatım oldu. Lisans döneminde Nuran TAŞPINAR ve Marcella CRUDELI ile, lisansüstü programında Prof. Ersin ONAY ile ve sanatta yeterlik programında Emre ŞEN ile çalışarak, eğitimimi yine Bilkent Üniversitesi mezunu olarak tamamladım. Daha sonra İtalya'da Antonio CONSALES ile çalışma fırsatı yakaladım. Yurt içinde ve yurt dışında çeşitli resitaller ve oda müziği konserleri verdim. 2015 yılından beri de Düzce Üniversitesi Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, Müzik Bölümü'nde doktor öğretim üyesi olarak görev almaktayım. Annem eve piyanoyu aldıktan tam 2 yıl sonra, yani 11 yaşında. Dediğim gibi, o zamanlar piyano için yanıp tutuşmuyordum. Hatta piyanoya ilk ne zaman aşık olduğumu sormuş olsaydınız, Prof. Ersin ONAY'la çalışmaya başladıktan sonra cevabını verirdim. Yani 25 yaşımdan sonra. Karma bir konserdi. Arka arkaya piyano öğrencileri olarak konsere çıkmıştık. Ortaokuldaydım o zaman. Frederic Chopin'in iki valsini çalmıştım. Çok heyecanlandığımı ve çalarken hızlandığımı hatırlıyorum. Bu ikisi bugün de pek değişmedi sanırım. Tabii ki tuhaf da bir duyguydu. O zamanki öğretmenim Margit OLAH, arkadaşlarım, ailem, herkes bir beklentideydi benimle ilgili ve ben ne çaldım, ne çalmadım hiçbir şey anlamadan indim sahneden. Öyle harika çalmamıştım ama kesinlikle kötü de değildi. İlk sahne ve konser şokunu atlattıktan sonra anladım bu işin hiçbir şeye benzemediğini. Bugün hala her konser öncesi son konserim olsun kararına varıp, sahneden inerken eşsiz bir mesleğim olduğuna karar verip, yeniden yeniden aşık oluyorum. Aslında küçük bir bestem var. Kuzenimin belgeseli için üç dakikalık bir beste yapmıştım, belgesele de çok güzel oturmuştu. Yine de bir daha denemedim çünkü bu işin eğitimini almış kompozisyon bölümü öğrencileri ve mezunları ve hali hazırda harika bestecilerimiz dururken, benim beste yapmam çok da anlamlı gelmiyor açıkçası. Hangi eseri çalıyor olursanız olun, eğer bir konsantrasyon yakalayamazsanız tutkudan eser kalmaz. Performansı hakkıyla sergileyebilmektir esas olan. Bu bazen odada tek başınıza çalışırken da yaşanabilir, sahnede çalarken de. Siz sahnenin tadını çıkarmaya başladığınızda, seyircinin kalbi de sizinle atmaya başlayacaktır. Bana göre müzikteki tutkunun tanımı da, müziğin içine girebildiğiniz her andır. Kesinlikle oldu. Kitaplar daha ziyade özel hayatımla ilgili etkili oldular. Ama müzik bazında sorarsanız ilk olarak Fame dizisi, sonrasında ise Amadeus, The Piano, The Competititon ve en yakın tarihli olan Whiplash filmlerini sayabiliriz. Spor yapmak ve arkadaşlarımla buluşmak. Ama bazen sadece ve sadece piyano çalmak. Çok var tabii ki. Mesleğini saygıyla yapıp, adından sevgi ve saygınlıkla bahsettiren herkesi örnek alıyorum işin doğrusu. Ve bu anlamda ülkemiz çok değerli sanatçılara sahip olduğu için şanslı. Başarıları dünyaca kabul edilmiş İdil Biret, Gülsin Onay, Suna Kan, Gürer Aykal, Verda Erman, Ayşegül Sarıca gibi çok saygın müzisyenleri izleyerek büyüdük. Hepsi de müthiş bir hayranlıkla ve tabii ki örnek aldığım sanatçılar. Bu noktada, benim kuşağımın harika çocukları Fazıl Say ve Emre Şen'i de atlamak istemiyorum. Hande Dalkılıç da üzerimde çok emeği olan, kendime örnek aldığım piyanistlerimizdendir. Kesin tarihleri şu anda belli olmamakla beraber, birkaç şehirde resital vermek üzere hazırlık yapıyorum. Öncelikle bana tanımış olduğunuz bu fırsat için size çok teşekkür ediyorum. Diyorum ki, tek bir hedef ve tek bir yol yok. Sanat adına bir gün, bir öğrencimin aklına ve ruhuna hitap edebiliyorum, bir başka gün seyirciyi mutlu edebiliyorum veya bambaşka bir gün bir dosta uzanabiliyorum, bazen de bir kediye ya da kuşa. Sanatta, özünde samimiyet barındıran her ifade şekli zaten hedefine ulaşmak üzere yola çıkmış demektir. Sevgiyle ve emekle yapılan diğer her şey gibi. Sevgili Ayşe Kaptan bu ülkenin çok değerli piyano sanatçılarındandır. Örnek alınması gereken prensipleri ve çalışmaları vardır. İlgi ve alaka ile kendisini takip etmeye devam etmekte olup ülkemizde Ayşe Kaptan gibi değerlerin kıymetini daha fazla bilinmesi umudu ile sevgilerimi sununarım. Güzel arkadaşım Ayşe, içtenlikle anlatmış. Her cümlesini severek, bitmesin isteyerek okudum. Yolu açık, alkışı bol olsun.. Çok başarılı bir röportaj olmuş. Sevgili kızımın bu işte bu kadar gelişip olgunlaştığını fark edemediğim için kendimden utanıyorum. Onun konserlerini izlerken, en heyecanlı seyircinin ben olduğumu da biliyorum. Güzel kızıma başarı ve de mutluluklar diliyorum. Başarılarıyla iftihar ettiğimiz Ayşe Kaptan ülkemizi temsil görevinde de üzerine düşeni yapacaktır. Sevgili Emre Şen, yorum kısmına yazacağım her şeyi yazmış bile kelime kelimesine! Aynı kuşak aynı algıda.. Ne güzel bir röportaj ve mutluluğu yansıtan müzik yaşamı. Çizgisinden ödün vermeden doğal. Çok kutluyorum Ayşe'ciğim, paylaşımın ve güvenin için ayrıca çok teşekkür ediyorum. Ayşecim aynı sen gibi samimi, sıcacık bir röportaj olmuş. Başarılarının devamını dilerim."} {"url": "https://gazetesanat.com/ayse-sen-yazmak-benim-icin-icimde-biriken-ve-bana-zarar-verebilecek-tum-his-ve-kotu-enerjinin-tahliyesi-demek", "text": "- Biraz kendinizden bahseder misiniz? Bulgaristan'da doğdum. Ailemin Türkiye'ye göç etmesiyle küçük yaşta ailemden uzak kaldım. Sonra yasa dışı yollarla Türkiye'ye gelebildim. Üniversiteye başlayana kadar İzmir'de yaşadım, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra İzmir'e dönüp mesleğime yine İzmir'de başladım. Şu an serbest avukatlık yapmaktayım. Yarın yirmi dokuz yaşımı dolduracağım, otuza doğru yol alırken hayat bana tatlı sürprizler yapmaya başladı ve ilk romanımı elime aldım. - Yazı yazmaya nasıl başladınız? Bunun başlangıç tarihini bilmiyorum. En eskilere gittiğimde, ilkokul yıllarıma dönüyorum. Yanılmıyorsam ikinci ya da üçüncü sınıftayken okulumuzu yazar Hidayet Karakuş ziyaret etmişti. Bir ajandam vardı, içine hem resimler çizer hem de kısa öyküler yazardım. O zamanlar Bulgaristan'dan Türkiye'ye geleli kısa zaman olmuştu; Bulgaristan'ı, orada bıraktığım büyüklerimi, komşumun köpeğini bile özlüyordum. Sanırım bu özlemi de yazarak yaşıyordum. Sınıf arkadaşım, ajandamı Hidayet Karakuş'a göstermişti. Ondan aldığım öğüt, yazmayı hiç bırakma olmuştu. Eğitim hayatım boyunca da her öğretmenimden bu öğüdü işittim. Yazmayı hiç bırakma! Geçmişe baktığımda yazmak üzerine hatırlayabildiğim en eski anım bu. Ama ben üniversitede bir hata yaparak yazmaya ara verdim. Bunu nasıl ve neden yaptığımı bilmiyorum. Daha sonra dijital zeminde yazmaya başladım ve yazmanın bana ne kadar iyi geldiğini, yazmayı ne kadar özlediğimi fark ettim. Bu yüzden bugün, ara verdiğim zamanın acısını çıkarırcasına, bulabildiğim her boş anımda, eskisinden bile çok yazıyorum. - Kitabınızdan bahsedebilir misiniz? Ne anlatıyor, ne kadar sürede yazdınız, satışlar nasıl gidiyor, vermek istediğiniz bir mesaj var mı? Kitaptan bahsetmek benim için hem zor hem de çok kolay. Ben ona bir insanmış gibi sadece Gül diyorum. Çünkü kitap Gül'ün hayatına şekil veren her şeyi anlatıyor. Gül'ün hazırlığı, dünyaya yeni bir insan kazandırmak için gereken bilgi birikimi demekti. Kucağımı gereken şeylerle doldurduğum zaman, asıl uzun süren buydu, Gül kesintisiz dört ayda yazıldı, bitti. Bittiği zaman bana tarumar olmuş bir uyku düzeni kaldı. Uzun süre geceleri Gül ile yatıp sabahları uykusuz bir halde yeni güne başladım. Müthiş bir huzursuzluk haliydi. Sanki Gül'ün içini kemiren her şey benim içime yerleşmiş gibiydi. Yaşamadığım seksenli yılları, Sovyetlerin Avrupa haritasına bıraktığı izleri, çökerken ardında bıraktığı toz bulutunu, toplumların o tozda boğulma sürecini, siyasi kararların insan topluluklarını nasıl uçuruma sürüklediğini ve en önemlisi toplumsal travmaların nasıl kişisel acılara dönüşebileceğini anlatmaya çalıştım. Bana kalan huzursuzluk da bunun yansımasıydı. Yazdıktan sonra bir yıl demlendi Gül'ün hikayesi. Bu süreçte defalarca elimden tekrar tekrar geçti ve sonunda Gül diğer insanlarla, okuyucuyla buluştu. Yazmaya başlamak, yemek yapmaya hazırlanmaya benziyordu. Ama yazdıktan sonraki süreç, yani basılmasına doğru uzanan merdivenler galiba bir yazar ya da yazar adayı için en sancılı zamanlar. Çoğu kez yazan kişiden bağımsız işliyor. Bir yayınevi yani yol arkadaşı bulmanız gerekiyor. Bunu bulmak kolay değil, bulduktan sonrası da sizin elinizde olmuyor. Ben bu hali, hamilelik gibi değerlendiriyorum. Doğum anına dek uzanan kimi kez çok keyifli, kimi kez ağrılı ve acılı bir dünyaya geliş yolculuğu... Doğduktan sonrası da tam anlamıyla sizin elinizde değil. Gül doğdu. Ona iyi bir hayat sunmayı tüm kalbimle isterim ama onun da bir kaderi var ve bu bütünüyle bana bağlı, benim şekillendireceğim bir şey değil. Bu sebeple ona bakıp yolun açık olsun diyebiliyorum. Kitabın satış rakamlarını bilmem mümkün değil. Henüz o doğalı bir ay bile dolmadı. Ama okuyanlardan aldığım dönüşler beni çok mutlu ediyor. - Kitabınız ile ilgili nasıl yorumlar alıyorsunuz ? Bu soruya gönlümce cevap verirsem okuyucuya kitabın içeriğiyle ilgili ipuçları vermem gerekir. Bunu istemiyorum. Ama aldığım dönüşlerin ortak noktası kitabın çok akıcı olduğu yönünde. Okuyanlar kitabı ellerinden bırakamadıklarını söylüyorlar ve ben Gül adına mutlu oluyorum. Ayrıca kitabın yaşadığı, seksenli yılların Bulgaristan coğrafyasının, bu kadar yakınımızda olmasına karşın insanlarca bilinmediğini görüyorum. Bana yanı başımızda bu kadar acı çekildiğini bilmiyorduk diyorlar. Evet, haklılar. Bugün bile yanı başımızda çekilen acılardan haberimiz olmayabiliyor. Bir de Bulgaristan göçmeni bir tanıdığım vardı ile başlayan yorumlar alıyorum. Bu yorumlar çoğunlukla şimdi onları daha iyi anlıyorum şeklinde bitiyor, seviniyorum. Bir kitap yoluyla insanların arasında birçok duyguyu üzerinde taşıyan bir köprü kuruluyor. Gül, bir kenarda bunu huzurla izliyor olmalı. Çünkü onun bütün derdi insanlar tarafından anlaşılmaktı. - The Kitap Yayınları ile çalışmaya nasıl başladınız? Çaylak bir yazar olarak elimde Gül'ün taslağı ile kapı kapı dolaşmaya başladığımda Gül'ün kısa sürede basılabileceğine dair temelsiz hayallerim vardı. Bu işleri gerçekten bilmiyordum. Yola çıktığımda işlerin öyle hayallerdeki gibi olmadığını anladım. Şöyle izah edersem yazdıklarını paylaşmak isteyen insanlara ışık tutmuş olurum; yazdığınız eseri talebe göre dijital ya da basılı halde yayıncılarla paylaşıyorsunuz. Eserinizi değerlendirecek bir makam var. Size olumlu ya da olumsuz dönüş sağlanıyor. Bazen aylar geçiyor ama hiç haber alamıyorsunuz. Eserin okunup okunmadığından dahi haberiniz olmuyor. Bu aşamada yayıncıyı da suçlayamıyorsunuz zira belki bir günde onlarca dosya alıyorlar. Değerlendirme makamı bir günde, bir ayda kaç dosyayı hakkını vererek okuyabilir? Bir insan bir ayda en çok kaç kitap okuyabilir? Yayıncıya bunun bilmem kaç misli değerlendirilmek üzere geliyor. İçinden çıkılması, elenmesi, didiklenmesi çok zor bir karmaşa. Bunun yayında yayınevlerini tanımak da önemli. Siz ne yazdınız? Dosyayı paylaştığınız yayınevi neleri basıyor? Bu iki sorunun cevabı birbiriyle örtüşüyor mu? Örtüşmüyorsa hem dosyanıza, hem zamanınıza hem de dosyanızı inceleyecek kişi ya da kişilerin zamanına yazık. Gül çeşitli düzenlemelerle beraber 488 sayfa olarak doğdu. Bunun değerlendirmesini yapan kişi ya da kişileri düşünebiliyor musunuz? Kabaca süreç böyle işliyor. Bu döngüdeki yoğunluğa karşın ben dijital olarak The Kitap Yayınları ile Gül'ü paylaştıktan on gün kadar sonra editörüm Burçin Şenel bana olumlu bir dönüş sağladı. İşte bu an, Gül'ün ana rahmine düştüğü andı. Sonrası profesyonel bir şekilde işleyen, dünyayı etkisi altına alan salgın hastalık sürecine rağmen aksamamış, dakik bir yayın süreciydi. The Kitap Yayınları, Gül'e dokunan şefkatli bir el oldu. - Göçmen biri olarak romanınızdaki gibi iki kültür arasında kalmak sizi zorladı mı? Gül, altmışlı yıllarda doğmuş bir insan. Anlattığım sancılı süreçte en güzel gençlik yıllarını geçiriyor ve bu yıllarda hasar alıyor. Ben ise muhtemelen Gül'ün çocuğu olabilecek yaştayım ve ondan sonraki nesil olarak dünyaya gelmiş bulunuyorum. Sovyetlerin büyük bir gürültüyle yıkılmasından sonra yetişen nesil, bir öncekinden daha şanslı. Felç geçirmiş bir adam, başının ağrıdığını hissedemiyor. İşte o iki nefes arasındaki şanslı nesilden biri de benim. Doğduğum ve çocukluğumu geçirdiğim Bulgaristan'da Türk olmak, bir on yıl önceki kadar zor değildi. Hatta durup düşününce iki kültür arasında ezildiğim, bunun büyük acılarını çektiğim tek bir an bile hatırlamıyorum. Ama bu soruyu anneme, babama ya da bir önceki nesle sorarsanız verecekleri yanıtlar çok başka olur. Ara ara yeri geliyor ve anlatıyorlar, insan aklının alamayacağı acılar var içlerinde. Tıpkı Gül'de olduğu gibi. Bununla beraber, bugün dahi dünyada bir yere, bir topluma, bir ülkeye aidiyet kavramı ile bağlı olmak üzerine yürütebileceğimiz çok fazla tartışma var. Bulgaristan'da Türk olmak, Pomak olmak, Çingene olmak ya da Türkiye'de göçmen olmak, Azeri olmak, Çerkes olmak, Kürt olmak; İspanya'da Katalan olmak, Sırbistan'da Boşnak, Moldova'da Gagavuz olmak... Dünya üzerinde buna dair yüzlerce örnek var. Önce insan olmak noktasında buluşamadığımız sürece bu örneklerin sonu gelmeyecektir. Çünkü siyasi iktidarlar, istediklerini yapabilmek adına, emellerini gerçekleştirebilme noktasında, toplumdan en kolay refleksi, toplumun yaralarına dokunarak alır. Açık olan bir sinir ucu bulup oraya dokunduğunuzda, vücut bu dokunuşa tepki verir. Tedavi edilmeyen açık yaralar oyuncak halini alır, bu işin sonunda en büyük zararı yine o beden alır. - Aynı zamanda avukatsınız mesleğinize devam ediyor musunuz? Avukatlık benim kolaylıkla vazgeçebileceğim bir iş değil. Kendi rızamla, bile isteye seçtim hukuk fakültesini. Avukatlık yapmak da benim kararımdı. Bir on yıl öncesine dönme şansım olsa yine aynı fakülteyi ve mesleği seçerdim. Ne yazık ki insanlara bu soruyu yönelttiğinizde, bu cevabı alma şansınız pek yüksek değil. Bu nedenle de çok mutlu bir toplum değiliz. Elbette işimin çok zor ve bunaltıcı yanları olabiliyor. Bazen işle ilgili bir sorun yaşadığımda tepeden tırnağa negatif enerjiyle, kötümserlikle ya da mutsuzlukla dolduğumu hissediyorum. İşte o zaman da kalem yetişiyor imdadıma. Yazmak benim için içimde biriken ve bana zarar verebilecek tüm his ve kötü enerjinin tahliyesi demek! İşte bu yüzden şanslı hissediyorum. Sevdiğim bir işim, bunun yanında da bana huzur katan bir uğraşım var. - Yazarlık kariyer hedefiniz nelerdir? Galiba bu cevap vermekte en çok zorlandığım soru olacak... Yazarlık, yazar olmak ben avukat olacağım, doktor olacağım, mühendis olacağım, öğretmen olacağım gibi bir şey değil. Bunun bir okulu ya da diploması yok. Dolayısıyla herhangi bir dijital platformda yazan, dergi için yazan ya da kendi kendine bir şeyler karalayan da ben yazarım diyebilir. İşte ben bu olayı pek sevmiyorum. Yazarlık size bahşedilen bir iş değil, diplomalı bir meslek de değil. Kitap yazan herkesin yazar olduğuna inanmıyorum. Edebiyat mezunu da değilim. Yani işin ilim kısmına da hakim değilim. Ben sadece yazmayı çok seviyorum. O halde ben yazarım demek bana fazla iddialı bir söylem gibi geliyor. Okuyucunun zamanla bana bu sıfatı vermesini çok isterim. Kitap yazdığım için değil, kitabın içindekiler sayesinde yazar olarak anılmak isterim. Okuyucudan gelen dönüş, kelimeler sayesinde kurulan duygu bağı benim için önemli. Bazen okurlarla tek bir cümle etrafında toplanan bir kalabalık oluyoruz. Bu hisleri paylaşmak hoşuma gidiyor. Tabii bir de az önce bahsettiğimiz kader meselesi var. Her kitabın bir kaderi var. Gül ne yaşayacak bilmiyoruz. Ama ben her koşulda yazmaya devam edeceğim. Bu nedenle yolun çok başında olan biri olarak önce okurun ve toplumun nezdinde yazar sıfatını kazanabilmeyi diliyorum. Sonra, ilerleyen zamanda bu soruya vereceğim cevap belki de değişecektir. Şu an haddimi ve sınırlarımı aşmak istemem."} {"url": "https://gazetesanat.com/ayse-turemisin-suya-dokulen-renkler-sergisi-sule-gazioglu-art-designda", "text": "Şule Gazioğlu Art & Design, Boyacıköy'de yer alan yeni galerisinin açılışını, 25 Eylül 2021 tarihinde Ayşe Türemiş'in Suya Dökülen Renkler sergisi ile kutluyor. İstanbul'un mimari ve kültürel mirasında önemli bir yer tutan Boğaz semtlerini ve bu semtlerde suyun etrafında yeşeren yaşamı konu alan Suya Dökülen Renkler sergisi, ressam Ayşe Türemiş ve Şule Gazioğlu Art & Design'ın, bu eşsiz mirası koruma vizyonlarının birleşmesiyle ortaya çıkan özel bir koleksiyonla sanatseverlerin karşısına çıkıyor. Dünyanın eşsiz şehirlerinden biri İstanbul'u çok seven ve İstanbul'un mimari ve kültürel hazinelerini suluboya tekniğiyle kayıt altına almayı amaçlayan sanatçı Ayşe Türemiş, Suya Dökülen Renkler adlı sergisinde, İstanbul Boğazı etrafında şekillenen renkli ve zengin yaşama dair bir arşiv çalışması ile karşımıza çıkıyor. Yalıları, vapurları, iskeleleri ve sürekli değişen bir şehir yaşamı içerisinde gözden kaçan detayları ile Suya Dökülen Renkler, özenli bir seçki çerçevesinde boğaz yaşamının kaybolmaya yüz tutmuş unsurlarını suluboyanın etkileyici ışık ve renk oyunlarıyla tekrar gün yüzüne çıkarıyor. Ayşe Türemiş, eserlerinde idealize edilmiş tasvirler yerine, taze bir bakış açısıyla karşımıza çıkıyor. Alışılagelmiş imgesel boğaz anlatılarından farklı olarak, boğaz yaşamını çağdaş ve rafine bir perspektiften gözlemleyerek kağıda döküyor. Bu çerçevede, çalışmalarında, mimari detayları, yapıların dönem ve üslup özelliklerini, kullanılan malzemenin dokularını tüm doğallığıyla ortaya koymaya çalışan bir yaklaşım sergiliyor. Gerçekçi olduğu kadar uçucu bir atmosferin yer aldığı çalışmalarında, yalın bir renk skalası kullanarak, sanat dilini ışık ve gölge manevralarıyla ortaya koyuyor. İstanbul Boğazı'nın Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı, Mısır Konsolosluğu gibi sembolik yapılarının, iskeleleri, denize inen sokakları ve vapurları gibi rengarenk unsurlarının, suluboyanın büyüleyici dokusunda hayat bulduğu sergi, 16 Ekim 2021 tarihine kadar 11:00 18:00 saatleri arasında ziyarete açık olacak. 1974 yılında İstanbul'da doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi'nde sahne tasarımı eğitimi aldı. Okul yıllarında Gevher Bozkurt, Sevil Ilgaz, Levent Arşiray gibi değerli isimlerle çalışma imkanı bulan Ayşe Türemiş, 2007 yılından itibaren birçok kişisel ve karma sergide yer aldı. Şehir hayatının mimari ve kültürel mirasına olan özel ilgisi, unutulmaya yüz tutmuş kent değerlerini, mimari suluboya tekniğini kullanarak hafızaya alma ve geleceğe taşıma amacına temel oluşturdu. Son Bakışta Aşk; Galata & Pera, İstanbul'un Tarihi Tiyatroları, Tour-İst, Flaneur, Santralistanbul, Zamanın Kıyısında Ayvalık, sanatçının bugüne kadar hazırladığı öne çıkan suluboya koleksiyonları arasında yer almaktadır. Ayşe Türemiş, çalışmalarına İstanbul'daki atölyesinde devam etmektedir. New York'ta yer alan Sotheby's Institute of Art ta Tasarım ve Dekoratif Sanatlar eğitimi alan Şule Gazioğlu ve Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu olan Kerem Bilgin tarafından 2020 yılında Şule Gazioğlu Interiors adı altında Emirgan'da kuruldu. Tarihten ilham alan, köklü, eklektik ve sıcak mekanlar tasarlamayı kendine amaç edinen Gazioğlu ve Bilgin, üç nesildir antika ve sanatsal değer sahibi eserlerin ticaretini yapan uzman bir ailenin genç kuşak temsilcileri. Emirgan'da yer alan ikinci mağazaları ile bir sanat galerisi olarak da hizmet vermeye başlayacak olan Şule Gazioğlu Art & Design, açılışını Ayşe Türemiş'in Suya Dökülen Renkler adlı sergisiyle yapmaya hazırlanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/azrailin-olumu", "text": "Adana Cinayet Büro'ya yeni atanan Serhat Komiser, ekibin başından geçen ilginç hikayeleri çok merak ediyordu. Nedense ekibe katıldığından beri hiç cinayet işlenmemişti. Ayağım uğurlu geldi. diyordu arkadaşlarına. Arkasından da E hadi anlatın bir şeyler, böyle boş boş oturmaktan iyidir. diye ekliyordu. Yeni çalışma arkadaşı Doruk, Serhat'ı korkutmak ve akabinde dalga geçmek için karşılaştıkları en iğrenç ve en kanlı vakaları anlatıyordu ama etkilenmediğini görünce hevesi kırılıp anlatmaktan vazgeçiyordu. Hal böyle olunca Serhat'ın taleplerini artık, Kendin yaşa gör. diye geçiştiriyordu. Sonunda öldürdüm onu, Azrail'i öldürdüm. Artık kimsenin canını alamayacak! Öldürülen Azrail, yani gerçekte Doktor Emrah, kalbinde bir bıçakla kendi Azrail'inin yani katilinin yanında yere yığılmış, bunu gören doktor arkadaşları ise hemen apar topar müdahale edip kendisini ameliyata almışlardı. Her şey o kadar kısa sürede olmuştu ki kimse yaşadığı şoku atlatamamıştı. Doktor Emrah, maalesef ameliyat masasında yaşamını yitirmişti. Cinayet büro ekipleri bu haberi, uzun süredir aynı hastanede yatan felçli zanlıyı sorgularken almışlardı. Yaşlı adamın aklı yerinde değildi. Ona verilen yüksek dozdaki ağrı kesicilerin yan etkisi ile halüsinasyonlar görüyor, doktorları Azrail sanıyordu. Öldürülen genç doktorun maskesi siyah olmasaydı belki de onu Azrail sanmayacak, gördüğü halüsinasyonlara yenik düşmeyecekti. Yaşlı adamın hayatında, görüştüğü ve hastaneye kendisine ziyarete gelen tek kişinin kızı olduğunu öğrenmişlerdi. Komiser Doruk ve Komiser Serhat, kızının evine gidip haberi orada vermeye karar verdiler. Ekipteki diğer iki komiser ise hastane kameralarını inceleyecek, göze batan farklı bir şey var mı kontrol edeceklerdi. Doruk'la Serhat, kızın kapısının önünde haberi kim verecek tartışması yapıyorlardı. Doruk, alışması için Serhat'ın yapmasını istiyor, Serhat ise olayın garipliğinden sarsılmış olduğu için bu seferlik Doruk'un yapmasını söylüyordu. İki komiser kapıda bunu tartışırken içeriden bir şangırtı sesi geldi. Bir an için birbirlerine bakıp daha fazla oyalanmadan kapıyı çaldılar. Babasının ölüm haberi, kızına onlardan önce ulaşmış olmalıydı. Kapı ziline basıp biraz beklediler. Açılmayınca yeniden çaldılar. Bu sefer çok geçmeden kapı yavaşça açıldı. Aralıktan kızın kanlar içindeki eli ve acemice sardığı kanlı bezi gördüler. Doruk Komiser, kıza sakin ve üzgün bir ses tonuyla haberi verdi. Yaşlı amcanın kızı ise, az önce hastaneden bir hemşirenin arayıp haberi verdiğini ve şaşkınlıktan, tuttuğu bardağın kırılıp elini kestiğini söyledi. Karşılıklı koltuklara oturmuşlardı ve kız hıçkırarak ağlıyordu. Bu durumda, akıllarına takılanları sormak doğru olmayacaktı. Komiser Serhat, kızı sakinleştirip etrafı incelerken, Komiser Doruk ise telefonuna gelen mesajı okuyordu. Kız hala babası için ağlıyor, bunu nasıl yapar diye dövünüyordu. Serhat Komiser, kızı teskin edici bir şeyler mırıldanırken, Komiser Doruk telefonundan kafasını kaldırıp kıza baktı; Sezen Coşar, sizi Doktor Emrah'ı kasten öldürme suçundan göz altına alıyoruz, şimdi zorluk çıkartmadan bizimle geleceksiniz. dedi. Serhat, Doruk'un bu sözleriyle şoka uğramıştı fakat bozuntuya vermeden yerinden kalkıp kızın yaralı elini incitmeden bileklerine kelepçeyi taktı. Ne için girdikleri evden nasıl çıkıyorlardı gerçekten hayret vericiydi. Olayın aslını karakola gittiklerinde öğrenmişti. Hastanede kalıp kameraları inceleyen polisler, zanlı kızın elinde bir paketle odaya girdiğini, hemen arkasından doktorun girdiğini ve on dakika sonra kızın panikle koşarak odadan çıktığının tespitini yapmışlardı. Kuvvetle muhtemel, bıçağın üzerinden yaşlı amcanın değil kızının parmak izi çıkacaktı. Bunu beklemelerine gerek kalmadan, karakolda kız her şeyi anlatmıştı. Uzun zamandır babasının tedavisini üstlenen Doktor Emre ile aralarında bir aşk başlamıştı. Önceleri her şey güzel giderken sonrasında doktorun ilgisi azalmış, kızın gözü önünde diğer hemşirelerle flörte başlamıştı. Babası durumu fark etmişti ve artık kızının onu ziyarete gelmesini istemiyordu. Çünkü kızının üzülmesine dayanamıyordu. Fakat kızı bunu gurur meselesi yapmıştı. Hastane personelinden Doktor Emre'nin bir hemşire ile nişanlanacağını duyduğunda onu öldürmeye karar vermişti. Her zamanki gibi babasına yiyecek bir şeyler getirdiğinde içine bir de meyve bıçağı koymuştu. Artık hastanedeki güvenlik personelleri tarafından da tanındığı için kontrolsüzce odaya girip çıkabiliyordu. Doktor Emre, odaya girince haberin doğru olup olmadığını sordu. Doğruluğunu öğrenince de kafasına koyduğunu yapıp Emre'yi ansızın kalbinden bıçakladı. Doktor yere yığılırken babası ona kaçmasını söyledi. Olayı üstleneceğini, kimseye bir şey söylememesi gerektiğini söyledi. Panikle buldukları bu çözüm maalesef acemice idi. Azrail suçsuzdu, kötü olan insanoğlunu ele geçiren, kıskançlık, gurur ve hırs duygularıydı."} {"url": "https://gazetesanat.com/bagcik-filminin-yonetmeni-gorkem-yeltan-roportaji", "text": "7 Haziran tarihinde vizyona girecek olan Bağcık filminin yönetmeni Görkem Yeltan ile çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Konservatuar tiyatro bölümü mezunu olan, çeşitli diziler, filmler ve oyunlarda rol alan, oynadığı Uzak İhtimal ve Eylül filmleriyle en iyi kadın oyuncu ödülüne layık görülen sayın Görkem Yeltan ile röportajımıza geçmeden önce dilerseniz başarılarına kısaca bir göz atalım. İki farklı gazetede çocuk edebiyatına ilişkin makaleleri bulunan Görkem Yeltan'ın yayımlanmış on dokuz çocuk kitabı bulunmakta. Yirminci kitabı Sarmaşık ve Kaktüs ise büyüklere yazılmış bir masal kitabı niteliği taşıyor. Şarkı sözü yazarlığının yanı sıra senaryo ekibinde yer aldığı Uzak İhtimal filmiyle de en iyi senaryo ödülünü almıştır. Bu film aynı zamanda Rotterdam Film festivalinde en iyi film ödülünün de sahibi olmuştur. Görkem Yeltan'ın ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturduğu Yemekteydik ve Karar Verdim filmi dünyadaki pek çok festivalde ülkemizi temsil etmiştir. İkinci uzun metraj filmi Bağcık'ın çekimlerini tamamlayan Yeltan, Mehmet Güreli'nin Dört Köşeli Üçgen filminin senaristi ve yapımcılarından da biridir. Yurtdışında ve ülkemizdeki uluslararası film festivallerinde jüri üyeliği yapan, oyuncu, senarist, yazar, yönetmen, program sunucusu sevgili Görkem Yeltan'ı kendisine sorduk ve başarılı sanat yaşamına dair çarpıcı cevaplar aldık. Okurken bizim kadar heyecan duymanız dileğiyle! Görkem Yeltan : Kendini tanımakla birlikte tanıtmanın da zor olduğu muhakkak. İnsanın kendini iyi tanıması gerekiyor öncelikle. Bu tanıma da yaşamımızın son anına kadar devam ediyor. Meraklı biriyim ben. Hayata, kendime, sevdiklerime hatta sevemediklerime bile meraklı gözlerle bakmayı seviyorum. Üretimin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir de çalışmanın iyileştirici gücüne inanıyorum. Üniversiteye kadar Ege'de yaşadım, sonrasında İstanbul. Önce edebiyat fakültesi sonra konservatuar. Oyunculuk, çocuk kitabı, senaryo, şarkı sözü, yönetmenlik ve sanatın içindeki, çevresindeki alanlarla birlikte nefes alıp vermeye çalışıyorum. -Oyunculuk, yönetmenlik, yazarlık, seslendirme, sunuculuk. Bu işler birbirini nasıl besledi ? Tüm bu özelliklerinizin yönetmenliğe nasıl bir etkisi oldu ? -Her şeyin iç içe olduğunu düşünüyorum. Disiplinler arası çalışmalar birbirlerine yol açarken diğer alanları da besliyor. Yönetmenlik pek çok alanın kesişme noktasında duruyor, diğerlere kulak kabartıyor. Diğer çalışmalarımın yönetmenliğe katkılarını ayırt etmemek ve varlıklarını kabullenmemek mümkün değil. -10 parmağında 10 marifet diye tabir ettiğimiz başarılı insanlardan birisiniz, en önemli özelliklerinizden biri de yazarlık. Çocuklar için yazdığınız kitaplar ve bu kitaplarla çocuklara vermek istediğiniz mesajlar hakkında kısaca bir bilgi verebilir misiniz? -Teşekkür ederim, seçtiğim sokaklarda gezinmeye çalışıyorum hayatın içinde. Mesajdan uzak durmayı tercih ederim. Her varoluş, görmek ya da sezmek isteyen için göndermeler taşır kendi içinde. İster o göndermelere ulaşırsınız ve onlar üzerinden başka mesajlara ulaşırsınız, isterseniz görmezden gelir ya da bir süreliğine tadını çıkarmak için de olsa gözlerinizi kapamayı tercih edersiniz. Özellikle çocuk kitabında ne yazık ki didaktik bir yolla birleştirilme çalışması, arzusu vardır ki bu benim için çocuk edebiyatı söz konusu olduğunda kabul edilemeyecek olandır. Ben cocuklarla ve çocuk kitabı okurlarıyla bir hayal dünyasını paylaşıyorum. Bundan sonrasının okurun seçimlerine bağlı olarak ilerlediğini de biliyorum. -Yönetmenliğini gerçekleştirdiğiniz ve 7 Haziran da vizyona girecek olan ikinci uzun metraj sinema filminiz Bağcık ın hikayesi nasıl ortaya çıktı ? -Bağcık'ın hikayesi çok uzun zamandır anlatmak istediğim bir hikayeydi. Bağcık ismi, Yalçın Akyıldız, Ben ve Asuman Kafaoğlu Büke'nin senaryo çalışma sürecinde ortaya çıktı. Asuman Kafaoğlu Büke bu ismi söylediği anda içimiz öylesine ısındı ki bu isme, hemen dosyamızın ismini Bağcık olarak değiştirdik. Hem aile bağı üzerinden hoşumuza giden bir göndermesi vardı hem de hikayemizin içinde çocuklardan birine ayakkabı bağlamayı öğreten bir amca vardı, oraya da uzanıyordu. Yönetmenliğini üstlendiğim iki filmde de isimlerimizin filmlerimizi temsil biçinini seviyorum. Anne ve babalarını kaybeden kız kardeşlerin anneannelerinin yanına gönderilmeleri öncesinde, amcaları ve kasabada yaşayan bir plates hocasıyla kurduğu bir aile bağı söz konusu filmin ana hikayesinde. -Bağcık filminin hazırlık sürecinde nereler yaşadınız ? -Dört Köşeli Üçgen filminin çekimleri sırasında bir yandan da Bağcık için hazırlıklar yapıyorduk Mehmet Güreli, Yalçın Akyıldız ve ben yapımcı olarak. Senaryo ekibi olarak filmimizi mekanlarımıza göre yazmıştık. Sanat yönetmenimiz Başak Çakır bu filmde benim düşündüklerimi hemencecik yakalayan ve ileriye götürmeyi sağlayan yetenekli bir gözdü. Renkler büyük önem taşıyordu benim için Bağcık'ta. Başak Çakır da renklerin arasında dans etmeyi bilen, iyi bir ressamdı. Görüntü yönetmenimiz Ercan Özkan'la bir önceki filmde 4:3 çalışmıştık, Bağcık'ta anamorfik lenslerle sinemaskop çalışacağımız için heyacanlanıyorduk. Sualtı çekimleri için yine önceki filmde çalıştığımız Mert Gökalp bize katılmıştı. Ekip yavaş yavaş birbirini sevenlerle, bir arada üretmek isteyenlerden kuruldu. Oyuncularla dans provaları Senem Kalender tarafından üstlenilmişti. Oyuncularımız baştan beri o rolleri oynamasını arzu ettiğimiz oyunculardı. Senaryo danışmanımız Nilüfer Uğur Dalay ile proje danışmanlarımız Emre Arda ve Ümmü Burhan da her daim yanımızdaydı. Hep birlikte Bağcık'ı ortaya çıkarmanın güzelliğini yaşadık çekim dönemimizde. Bir aile gibi. Bodrum'un kokusu, rengi de eşlik etti bize. -İlk filmde var olan ailenin içine bakmak istemiştik, şimdiyse yeni bir aile bağının iplerinin atılışını izlemek istedik. Aileyi ve aile filmlerini, hikayelerini severim ben. Sonraki filmler için hazırlıklarımızı sürdürürdüğümüz şu günlerde, yine aileyle birlikte gezinmek mutlu ediyor beni. -Son olarak bir soru sormak istiyorum. Yönetmenlik yapmak isteyen ve sinema sektörüne girmek isteyenler için önerileriniz olur mu ? -Mutluluğun yakalanacağı tarafta yol almak için gemiyi kendi belirlediğimiz rotaya çevirebilmek önemli."} {"url": "https://gazetesanat.com/bagimsiz-muzige-yeni-bir-soluk-eren-coskun", "text": "Eren Coşkun ilk çalışması Sit by the Fire isimli şarkısını OnAir Sahne'den çıkarttı. Eren Coşkun müziğe 11 yaşında elektro gitarla başlayıp sonrasında farklı enstrümanlara karşı da duyduğu yoğun ilgisi ve yeteneği ile müzik hayatına şu anda multi-enstrümanist olarak devam eden bir müzisyen. Müzikseverlere Merhaba dediği şarkısı Sit by the Fireda farklı yerleri, farklı insanları 'evimiz' yapmamızı ve hayatımızın bir noktasında kendimizi artık evde hissetmediğimizi, bunun özlemini çektiğimiz o hissi anlatmış. Genç müzisyen, soğukta, yağmurun ortasında kalmış ruhlarımızın ortak noktası evde olma isteği, her şeyin yoluna gireceğini duyma ihtiyacını şarkısında dile getirmiş. 2001 yılında Samsun'da doğdu. Ailesi çok fazla şehir değiştirdiği için küçüklüğünden beri pek çok farklı şehirde yaşadı fakat çocukluğu ve lise yılları Antalya'da geçti. Antalya'da yaşadığı yıllarda çeşitli mekanlarda ve sokakta canlı müzik yapma şansı buldu. Şu anda İstanbul'daki evinde kendi şarkılarını yazıyor ve kaydediyor. Yağmur sesinin en çok yakıştığı şarkılardan birini daha bize kazandıran Eren Coşkun'un Sit by the Fire isimli şarkısını dijital tüm platformlardan ve OnAir Sahne YouTube kanalından takip edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/bahadir-colak-cahillik-mutluluk-getirdi-fikrete", "text": "Çiçeği burnunda yazar Bahadır Çolak ile ilk kitabı Fikret, Hadi üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Merhaba Damla, ben konuşmayı anlatmayı insanlara bilmediklerini aktarmayı veya onlardan bilmediklerimi almayı seviyorum. Bu çocukluğumdan bu yana böyle; konuşmayı seven bir çocuktum. Orta okulda başlayan ve lisede iyice somutlaşan süreçte yazmak da bunun bir parçası oldu. Hatırlıyorum orta okulda kendime not defterleri hazırlayıp tarih atarak karalama yapardım. Lisede Ece Ajandası'nın 100. yılında başlayan süreçte her yıl kendime yeni bir ajanda alıp gün gün olmasa bile önemli gördüğüm günlerdeki olayları -bu bazen ülke gündemi oluyordu bazen de kendi yaşadıklarım- yazdım. Ayrıca ciddi bir kalem ve defter severim. Halihazırda kitaplığımda kullanmaya kıyamadığım not defterleri vardır. Bütçeme uygun olarak da dolmakalem, versatil kalem alırım. Tabii, dışarıya çıkarken yanımda bir not defteri ve kalem muhakkak olur. Her zaman kullanmam onları belki ama yazmak istediğimde hazır bir ortam olmasını isterim. Tüm bunlarla birlikte yazmak içimden geliyor, insanları ve çevreyi gözlemlemeyi de seviyorum. Beşiktaş'ta Barbaros Bulvarı'nda Starbucks'ta dışarıda oturup saatlerce insanları izleyip yazdığım günler de olmuştur veya duygularımı tavan yaptıran insanlara karşı şiirler, masallar yazdığım... Bazen bir kelime, bir doğa olayı veya gördüğüm bir insan bana ilham veriyor ve birkaç kelime yazdıktan sonra gerisi dökülüyor açıkçası. Yazmak da en nihayetinde şarkı söylemek, resim yapmak, dans etmek gibi bir sanat. Biraz yeteneğin olması da gerekiyor. Yazdıkların çevren tarafından beğenilince bunun devamı da geliyor. Ben liseyi yatılı olarak okudum. On üç, on dört yaşında bir çocuğun ailesinden kilometrelerce uzakta tek başına kalması, kendinin daha çabuk farkına varmasını sağlıyor. Lisede bunu fazlasıyla deneyimledim. Benim yazma maceram lisede başladı diyebilirim. Zaten okuduğum lise kültürel faaliyetlere önem veren bir kurum olduğu ve ben de yatılı bir öğrenci olduğum için yalnızlığımı ve aile özlemini oralarda vakit geçirerek sönümledim. Oratoryolarda sahneye çıktım, şiir dinletileri yaptık. Mehmet Akif Ersoy'un Çanakkale Şehitleri'ne şiirini ezbere bildiğim için birçok etkinlikte tek başıma sahneye çıkıp o şiiri seslendirdim. Edirne genelinde şiir okuma yarışmasına katıldım ve belki de lise hayatımın zirvesini mezuniyet gününde yaşadım. Tüm okulun önünde, kitabımı adadığım insanlardan da biri olan dostum Çağrı Ülker'le kendi mezuniyet törenimizi Kavuklu ile Pişekar gibi orta oyunu tadında, kendi yazdığımız metinlerle komik bir havada sunduk. Şimdi tüm bunları yapan ve gazeteci olmak isteyen birinin hayatında yazmak da ister istemez oluyor. Son olarak şunu da söyleyeyim. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü'ndeki ilk günümde Beyazıt'taki Sahaflar Çarşısı'nın kapısının önündeki çınarın altında çay içip yine ajandama yazmıştım. 2019 yılının Kasım ayıydı yanlış hatırlamıyorsam. Üsküdar-Çekmeköy metrosunun en ön kısmında ayaktaydım. Bilenler bilir, o metro hattındaki trenlerde vatman yoktur ve vatman kabini yerine gerektiğinde görevlilerin müdahale etmesi için bir panel bulunur. Ben o panelin sol kısmındaydım. Yanıma benden yaşça büyük, zihinsel veya psikolojik bir rahatsızlığı olduğunu düşündüğüm bir adam geldi. Elinde Ülker İkram ve 450 ml'lik plastik Coca-Cola vardı. Normalde beklenen o bisküvi paketini bir şekilde açmasıdır ama o paketi yapışkanlarından o kadar nizami bir şekilde açtı ki en ufak bir yırtılma olmadı ve panelin üstüne sanki bir sofra beziymiş gibi koydu. Bir ritüeli vardı: Bir parça bisküviden ısırıyor, bir yudum koladan içiyor. Bitene kadar bu böyle devam etti. Sonrasında ise bisküvi paketini yine simetrik bir şekilde katlayıp kola şişesinin içine attı. O anda aklımda şu canlandı: Bu adam bunu sadece bugün değil sürekli olarak yapıyordur, bir alışkanlıktır, bir rutindir, bir monotonluktur. Acıktığında bisküvi aldıysan, onu hızlı bir şekilde yiyip açlığını geçirmeye çalışırsın ama o öyle değildi. Onun için bisküvi ve kolayı bir arada tüketme stili bir önem arz ediyordu. Bunlar belki de benim çıkarımlarım onun için bilemem ama tam olarak aklımdan geçenler bunlardı. Ayrıca tren, uçak, gemi, otobüs, tır gibi ulaşım araçları her zaman ilgimi çekmiştir. O adamı izlerken bir yandan da raylara baktığımda tren, monotonluk fikri aklıma geldi ve üst üste üç dört günde Fikret, Hadi'yi yazdım. Üniversitede okurken Kabataş Fındıklı'da Mimar Sinan Üniversitesi'nin yanındaki çay bahçesine bazen tek başıma bazen arkadaşlarımla bazen de ailemle giderdim. Orada birçok hüzünlü ve mutlu an yaşadım. Hatta Fikret, Hadi'nin bir kısmı orada yazıldı. Tesadüf odur ki yayıncımla ilk defa orada buluştuk ve ben kitabımı elime ilk orada aldım. Bu tesadüf bile bana tebessüm ettiriyor. Hatta o gün Fındıklı'dan Kabataş İskelesi'ne doğru yürürken kendi kendime sesli olarak Bahadır, şu dünyaya bir eser bıraktın, dedim. Bununla birlikte ilk kitabım olduğu için ve yaptığımı tam olarak anlayamadığım için okurlardan gelen tepkiler de bana en az kitabı elime aldığım o ilk gün gibi haz veriyor. Hiç tahmin etmediğim bir yere evirildi. Ben metroda gördüklerim üzerine yazmaya başladıklarımdan sonra hikayenin buraya geleceğini inan kestirememiştim. Sadece yazdım. O güne kadar gözlemlediklerimden, okuduklarımdan ve dinlediklerimden topladıklarımı hayal gücümle birleştirip okuyanların gözünde bir dünya canlandırmak için yazdım. Testi dolmuştu. Onu boşaltıp sırtıma daha büyük bir testi yüklemek için bu kitap çıktı. Yazdım yerine çıktı diyorum, çünkü kitabın içinde olanların bir kısmı benim zaten geçmiş yıllarda yazdıklarım veya karaladıklarımdı. Sadece kitap için son şeklini aldı. Yazmanın belirli sınırlar içinde bir matematiği var ama hissetmenin yok. Haddim değil belki ama içimde hissetmediğim bir şeyi ben yazmak istemiyorum. İçimden gelmiyor. Her zaman da o havada olmuyorsun. Yazan, çizen ve bunlarla ses getiren insanlara baktığımızda muhakkak farklı bir şey var düşüncelerinde. Belki de yeni bir dünya oluşturmanın efsunudur o. Geçenlerde bir gece yarısı Gayrettepe'den Zincirlikuyu metrobüs durağına doğru yürüyordum ve yerdeki yapraklarla çöpleri gördüm. Şunu yazdım mesela: Kaldırım taşlarının yolla birleştiği noktalara bakın gerçek temizliği anlamak için. İnsanların tırnaklarının arası gibidir. Vücut kirliyse, her kaşıdığınızda oralara kir dolar. Asfaltı gıdıklayan her adım da pisliği biraz daha kaldırımla yol arasına doldurur. Bunu birkaç arkadaşımla paylaştım, Gerçekten öyle, ben hiç bunu fark etmedim, dediler. Hepsinin verdiği tepkiler bu tarzdı. Ben o çöplerde onu görmekten çok hissettim ve bunlar döküldü benden. Umarım anlatabilmişimdir. Fikret, mutlu. Bilmediği için mutlu. Cahillik mutluluk getirdi Fikret'e. O küçük dünyasında zoraki bir küçük hedefi vardı: Bey olmak. Fikret Bey, olduğu için de mutlu. Aslında onun da babasıyla bir çatışması var. Anne ve babasından boşanamadığı için kendini koparamadığı için çocuklarının hastalığına karşı harekete geçemiyor. Babasına duyduğu zoraki minnetin ayrı, kendi ailesi için kendi çocukları için harekete geçmenin sorumluluğunu bilemiyor. Fikret, başka bir dünyada kucağını yeni bilgilere tıkamaması için babasıyla olan bağını koparması gerekir. Önce babasından boşanması gerekir. Utanmakla utanmamak arasında nasıl bir çizgi var? Ülkeleri ayıran devasa duvarla gibi mi? Yoksa kasabadaki yan komşunun bahçesiyle kendi bahçeni ayıran tel örgü gibi mi? Toprağa gurur gübresini attığında utanmazlık ayrık otları gibi boy mu veriyor? Yoksa 'elalem ne der' güneşinin kavurucu etkisiyle yok olup gidiyor mu? Kitapta şu paragrafı okurken üzerine epey düşündüm. Senin de yazarken ve yazdıktan sonra şimdi, utanmak ile utanmamak arasındaki o çizgi üzerine düşüncelerini merak ediyorum. Bu soru beni duygulandırdı. Gözüm yaşardı. Çünkü yazarken hiç hissetmedim ama kitap okuyucuya ulaştıktan sonra çok farklı dünya görüşlerindeki insanlar, bu paragrafı çok beğendiklerini söylediler. Senin de bu soruyla gelmen beni mutlu etti. Demek ki ben yazdıklarımla farklı dünya görüşlerindeki insanları ortak bir noktada toplayabiliyorum. Gururlu insan, yaptıklarının arkasında durur ve bunlardan dolayı utanmaz. Ancak bir de çevresi için yaşayanlar var. Hata da yapsan bundan bile gurur duyabilirsin. Senin olmanda o hatanın da katkısı olmuştur. Ama elalem ne derciler bitmeyecek maalesef. O zaman da farkında olmadan yok olup gideceksin. Az önce de söyledim ya testi doldu daha fazla beklersem taşacaktı. O zaman da içindeki su da zayi olacaktı. O yüzden Fikret, Hadi öykü kitabı olarak çıktı. Ayrıca yazarken farkında olmadan kendi üslubun oluşuyor bir şekilde. Bunu yapmak için özel bir çaba sarf etmiyorum ama kişileştirme yapmak hoşuma gidiyor. Bir de gelmedi. Ben 2019'da Fikret, Hadi'yi yazdıktan sonra devamını getirmek için çok çabaladım. Fikret, İstanbul'a gelir mi? diye düşündüm. Onun üzerine bir şeyler karaladım ama içime sinmediği için devam etmedim. Sonra anladım ki Fikreti Hadi'nin hakkı şimdilik bu kadar. Hikmet'e gelirsek de onun üzerinde yaz başında çalışmaya başlamıştım. Kitapta olduğu haliyle değil ama bir şeylerin geldiği belliydi. O doğum sancıları yaşanıyordu. Sonrasında uykusuz geçen bir gecenin ardından Hikmet de doğmuş oldu. Devamı gelecek mi? çok yöneltilen bir soru ama bunu şu an ben de bilmiyorum. En azından şu anda. Fikret ile Hikmet'in özel ve güzel bir yeri var artık hayatımda. Belki de o yerlerine saygı duymak gerekir. Dediğim gibi, kitaptakilerin bir kısmı geçmiş yıllarda yazılmıştı. Ancak hepsi birbirinden bağımsızdı. Mesela Uçaklar kısmını 2018 yılında İstanbul'dan Antalya'ya giderken uçakta yazdım. O ayrı metinleri nasıl bir arada vereceğimi düşünüyordum ama bir türlü fikir aklıma gelmiyordu. Tam bu noktada benim gibi ilk kitabını çıkaran arkadaşım Özge Yeşildağlı'ya selam çakmak istiyorum. Onun kitabını inceledikten sonra yazmakta olduğum Hikmet'le ilgili böyle bir kurgu aklıma geldi. Yazdıklarım tam da Hikmet'e uydu. Aslında bu kitapta iki ayrı bölüm var. Fikret, Hadi ve Neden Hikmet? İkinci bölümdeki Neden Hikmetin içindeki kısımlar, Hikmet'in bir parçası. Bu biraz da metinler arasında geçiş yapmak için kullandığım bir yöntemdi ve beğenildiğini düşünüyorum. Mark Wolynn'nin son aylarda çok satan Seninle Başlamadı kitabında ebeveynlerimizin bıraktığı genetik kodlardan bahsediliyor. Ayrıca cennet mekan Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu da kitaplarında aile ortamındaki iletişimden sık sık bahsediyor. Onlardan okuduklarım kendi aklımdaki kurguyla da birleşince hem hikayenin gerçekliğine katkı sundu hem de bana okuduklarımı kullanma imkanı verdi. Kitabı genel haliyle kurgularken Ömer Seyfettin kitaplarında olduğu gibi bir hikaye kitabın adı olsun ve içinde de iki farklı hikaye olsun diye düşündüm ama aynı zamanda bu hikayeler birbirleriyle de bağlı olsunlar istedim. O biraz da okuyanların ne almak istediğiyle ilgili açıkçası. Çünkü ilk kitabım olduğu için kendimi geri dönüşlere tamamen açtım. Kimi okur uzun uzun Fikret'ten bahsediyor kimisi de Hikmet'ten. Ben genel olarak kitabı belli bir düşünce üzerine oturttum ama siz satır aralarından kendiniz için ne alıyorsanız, o sizindir. Hatta yazarken hiç öyle düşünmediğim bir cümle için sonrasında hiç beklemediğim bir tepki de aldım. Bu beni şaşırttı ama en güzel şu şekilde anlatılabilir bu durum: Ben yazdım kamuya mal ettim. İsteyen istediğini alsın. Lütfen ukalalık olarak algılanmasın, çok özür diliyorum ama bende kalsın. Sadece kitabın son paragraflarından biri olduğunu söyleyebilirim. Bu yorumun da çok hoşuma gitti. Çünkü yazarken ve sonrasında okurken benim aklıma ilk gelen bu değildi ama senin gibi işi kitaplar olan ve yorumunu önemsediğim bir insan, tek cümlede çok güzel özetledi kitabı. Ben de açıkçası monotonluk, harekete geçmemek, takılı kalmak, adım atamamak olarak yer alıyor. Zaten okuyanlarda çarpıcı bir etkisi olsun diye. Kur'an-ı Kerim'den sevdiğim bir surenin ayetiyle bitirdim."} {"url": "https://gazetesanat.com/bahadir-yenisehirlioglu-hannenin-hikayesini-dinledigim-an-yazacagimi-biliyordum", "text": "Hanne, Almanya'ya göç eden bir ailenin kızı. Onun yaşadıklarını okudukça şiddetin sızılı yüzüyle bir kez daha karşılaşıyorsunuz. Bu röportaj bize Hanne'yi tanıtıyor. Onun acılarına tanık oluyoruz. Keşke olsak, ama maalesef mevzuya pek de uzak değiliz. Konu günümüzdeki şiddete kadar geliyor. Erkek egemen dünyamızda erkeğin kadını eşitsizleştirici varlığı giderek daha dayanılmaz bir hal alıyor! diyen Bahadır Bey ile bu ikinci buluşmamız. Şiddetten yol alıp Mesnevi'ye kadar uzanan söyleşimizde Hanne'yi ve çok daha fazlasını siz de hissedeceksiniz. Zaman hızlı ilerliyor değil mi? Fakat böyle derken pandemi ile birlikte zaman birden genişlemiş, ama bir o kadar da kaotik hale gelmiş oldu. Durduk ve tabiri caizse havayı koklamaya başladık. Tam da çağlar öncesinde yaptığımız gibi. Hayatta kalmak için ne yapmalıyım? Evet, önce bana doğru koşan vahşi hayvandan korunmak için sığınacağım bir mağaraya ihtiyacım var dedik. Çağlar öncesinden mağaraya koşan o ilkel adam, çağlar sonra pandemi sebebiyle, bu kez gözüyle görerek tespit edemediği vahşi yaratıktan korunmak amacıyla yuvasına koştu ve kapıyı sıkıca kapattı. Hayatta kalmam gerekiyordu ve bunun yolu hayata tutunmaktı. Buna mecburdum. Tek bir seçeneğim vardı: Yazmak! Ben de yazmayı seçtim ve Hanne çıktı ortaya. Dediğim gibi Hanne'yi pandemi döneminin ortasında yazdım. Bu dönemin kasveti ister istemez sızdı metne. Sonuçta beni, editörümü ve okurlarımı tatmin eden, içime tam anlamıyla sinen bir metin çıktı ortaya. Bunu Hannenin çok sevilmesinden de anlıyoruz. Hanne, yaşanmış bir hayat hikayesi. Hanne'nin hikayesiyle yurt dışında tanıştım. Bana anlatıldığında kalbimin sıkıştığını hissettim. Dinlediğim an yazacağımı biliyordum ve bu gerçeklik beni kendine aşık etti. Tabi ki ilk ağızdan bu yaşanmışlığı dinlemek sarsıcıydı ve benim bütüne sadık kalarak anlatıcıyı koruma amaçlı yorumlar katmama gerek duyuldu ve dediğim gibi son derece tetikleyici bir metin ortaya çıktı. Hanne her şeyden önce pek çoğumuzun hayatından izler bulabileceği sancılı ve fırtınalı bir dönüşüm hikayesi. Dolayısıyla tek bir derdi yok bu kitabın, inanın pek çok derdi var. Hanne insanlara, insanlığa bir şey söylüyor. Kendinle yüzleş! Kendine gel! diyor. Hayatını sorgula. Ne durumda olduğunu ve aslında ne olmak istediğini düşün. Aslında iç gıdıklayan kısıtlı konfor alanını terk etme zahmetine katlan ve gerçek konforunu bul. Yoksa kaybolacaksın. Sahte ve yapay mutluluk illüzyonlarına kanarsan sen de sahte ve yapay olacaksın. İnsanları karşıma almak istiyorum, onları sarsmak istiyorum, kendilerine getirmek istiyorum. Olay örgüsünden ziyade duygu örgüsü yoğun bir metin Hanne. Karakter kendinden yola çıkarak her bir bireyin birbirinin aynısı olup birbirine yaklaşırken, kendine yabancılaşması üzerinde duruyor. Hanne kendine yabancılaşma sürecinde ürettiği alt benliğinin, kendiliğini kendine ispat etme güdüsüyle şekillendiğini bize haykırıyor. Köklerime, aslıma dönmek istiyorum. Hanne aslında kimliksizleşmiş insanlığın Hanne özelinde kendine bir başkaldırısı olarak nitelendirilebilir. İnsanlık tarihi ile paralel olan şiddet olgusu hep vardı, hep de var olacak... Şiddet oranları da gitgide daha da çeşitleniyor ve artıyor. Devlet şiddeti, savaş, bireysel şiddet, fiziksel şiddet, psikolojik şiddet, sosyal şiddet, sözel şiddet, cinsel şiddet, aile içi şiddet, ensest, soykırım, kadına yönelik şiddet gibi. Tıpkı diğer şiddet türlerinde olduğu gibi kadına şiddet olgusu da hayatımızın hemen her diliminde karşımıza çıkıyor. Şiddet dediğimiz şey, güç mücadelelerinin yapılandığı ve bu mücadelelerce yapılandırılan dinamik yapılar. Pek çok alanda örneğin eğitim alanında, ailede, din alanında, ekonomi ya da bilim alanında ve bunun gibi sonsuz çeşitlilikte alanlarda şiddete şahit oluyoruz. Erkeğin kadın üzerindeki sosyo-kültürel iktidar mücadelesinin bir tezahürü olarak şiddet karşımıza çıkıyor. Erkeğin kendini egemen, bu sebeple de tahakküm etme hakkına sahip çarpık bilinci bana göre kaynak alan gibi görünüyor. Erkek egemen dünyamızda sistemik açıdan tahakküm ve itaat ilişkileri yeniden ve mutasyon geçirerek devam ediyor. Eğitimli ya da eğitimsiz fark etmiyor. Erkek egemen dünyamızda erkeğin kadını eşitsizleştirici varlığı giderek daha dayanılmaz bir hal alıyor! Hanne romanımda bu hususlara etkili bir biçimde değiniyorum. Böylece vicdan sahibi her insanın taşıması gereken sorumluluğu bir yazar ve bir insan olarak yerine getirdiğimi düşünüyorum. Kadın karakterleri yazmak her zaman daha çok ilgimi çekmiştir. Belki bu yüzden romanlarımın çoğunda ana karakterler kadın. Kadını daha gizemli ve daha özel bulduğumdan olabilir. Zorluk çektiğimi düşünmüyorum, sadece iyi gözlem ve duygudaşlık; yaptığım bu., Hanne'yi tanımlamak için kelime bulmakta zorlanıyorum. Düşünceler ve diyaloglar bize karakterler hakkında ihtiyaç duyduğumuz bilgileri aktarma gücüne sahipler. Hanne karakterinin kim olduğunu ne yapmak istediğini, nereye gittiğini, daha öncesinde yaşadıklarını, nasıl bir sosyo-kültürden geldiğini ve nasıl bir sosyo-kültür içine dahil edildiğini, statü algısını, bilindik kimliği ile yeni fark ettiği içindeki kimliğin arasındaki o eşsiz gerilimi yaşadığı acıları anlatabilirim. Böylece Hanne karakterini size anlatmış olurum. Ama istediğim bu değil ki. Ben bendeki Hanne'yi değil, sizdeki Hanne'yi merak ediyorum. Bir Alman. Hanne'ye aşık mı, yoksa Hanne onun alışkanlığı mı? Buna siz karar verin. Bütün mesele bu. Büyük bir arayış içindeyiz hepimiz. Aynaya baktığımızda gördüğümüz çehreye ne kadar objektif bakarsak, o kadar yol alabiliriz sanırım. Bu süreç devam ediyor. Aynaya baktığımda daha objektif davranıyorum, bu bile büyük bir olay. Kendimi övmek yerine erdemimi gizlemeyi tercih ediyorum diyebilirim. Kriz, müdahale ve çözüm, yaş aldıkça ve en önemlisi yazdıkça bunu daha kolay başardığıma şahit oluyorum. Mesnevi, Hanne'yi tedavi eden ilaçlardan bir tanesi. Aslında bir kapı açıyor ona. Tedavinin geri kalanını devam ettirmek Hanne'nin elinde. Tek başına hiçbir şey çözüm olamaz. İnsanın gayreti bu noktada önemli. Ben Mesnevi'yi veya başka bir şeyi okudum dertlerimden kurtuldum ve kurtulmadım, diye bir şey yok. Bu eserler bize yol gösterici pozisyonda. Bize doğru yolu gösteriyorlar. Sırada ne mi var? Vooooovvv bunu kendime bile söylemekten korkuyorum. Damla Karakuş: Teşekkür ederim Bahadır Bey."} {"url": "https://gazetesanat.com/bahri-gencin-yuz-rezonanslariyla-dans-resim-sergisi-galeri-selvin-nisantasinda", "text": "Bahri Genç yıllardır boğuşuyor ifade ve yüzlerle. Bir jilet gibi keskin fırça dokunuşları, şeffaf lekelere dönüşüveriyorlar. Üst üste binen ama her biri kendi dilini konuşmaya çalışan boya saçakları sökün ediyor tuvalden. Bahri her bir çehreyi ve ifadeyi dilimlere ayırıyor bir cerrah titizliğiyle. Yakından bakılan boya uzağa çekildiğinde tebessüm oluyor ya da endişe... Binbir insan hali hemhal oluyor boş yüzeyde aniden... Gözler kendini silmeye çalışsa da elimizde kalan kocaman yüzler oluyor. Bahri Genç, çağdaş bir portre yorumcusu olarak, insan yüzündeki ifade derinliğini soyutlamacı bir tavırla ele alıyor. Metaforlarla saydam anlam katmanları oluşturuyor. Eserleri yakından incelendiğinde soyut bir görünümdeyken, uzaktan bakıldığında farklı bir gerçeklik sunuyor. Bahri Genç, 1963 yılında Erzurum'da doğdu. 1982 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdi. Yüksek lisans eğitimini 1992'de Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü Devrim Erbil Atölyesi'nde tamamladı. 1990 yılında kişisel sergilerine başlayan sanatçı Bahri Genç, Türkiye konulu resimler yapması için Düsseldorf'a davet edildi. Eserleri, İstanbul Basın Müzesi, İzmir Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Balıkesir Devrim Erbil Müzesi gibi Türkiye'nin önemli özel koleksiyonlarında ve Davis Lisboa Mini Contemporary Art Museum'da bulunmaktadır. Sanatçı çalışmalarını İstanbul'da bulunan atölyesinde sürdürmektedir. Bahri Genç'in Yüz Rezonanslarıyla Dans isimli resim sergisi 23 Şubat 20 Mart tarihleri arasında Galeri Selvin'in Nişantaşı adresinde ziyaret edilebilir. Galeri Selvin kısıtlamalar dışında Pazar günleri hariç 11:00 18:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/bahrin-yeni-albumu-cursed-home-pt-1-yayinda", "text": "2022 yılında BAHR son albümü Cursed Home Pt. 1den Papillon ve Cursed Home isminde iki tekli yayınladı. 8 Temmuz'da yayınlanan 5 şarkılık albümde ise bu iki tekliye country esintileriyle dolu Fable, Afrika ritimleriyle rock müziğin isyankar seslerini buluşturan Outside ve dinleyenleri kıpır kıpır yapacak Rock 'N' Roll şarkı Cheap Fake eşlik ediyor. Birçok konuk müzisyenin de yer aldığı, rengarenk bir albüm olan Cursed Home Pt. 1'de caz sanatçısı Asena Akan Outside'daki polifonik vokal çalışmasıyla kayıtlardaki yerini aldı. Albümün country esintileriyle dolu, folk şarkısı Fable'da ise BAHR'a Cümbüş Cemaat'ten tanıdığımız multi-enstrümentalist Ozan Çoban kemanıyla eşlik ediyor. Mayıs ayında yayınlanan albümün ikinci teklisi Cursed Home'da da gitar solosu ve efektleriyle dinlediğimiz, yetenekli caz sanatçısı Şevket Akıncı bu albümde de hem Outside'da hem de Cheap Fake'te bir kez daha BAHR'a eşlik ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/bak-ses-ve-goruntu-atolyesi-basvuruya-acildi", "text": "BAK Ses ve Görüntü Atölyesi, yürütücülüğünü ses tasarımcısı/besteci Başar Ünder'in üstlendiği, ses ve görüntü ilişkisine odaklanan, bu pratiklerin içinde aktif olarak yer alan ya da almak isteyen katılımcılara açık bir atölye programı olarak tasarlandı. 3,4 ve 5 Mart 2023 tarihleri arasında gerçekleşecek üç günlük program kapsamında sesi merkeze alan ya da konu edinen pratiklere yakından bakarken görsel-işitsel medyada yaratıcı ses, bir form olarak sese, çevresel sese, gürültüye yaklaşım ve sesin sergilenme biçimleri gibi konulara katılımcılarla birlikte yanıt aranacak. Tanışma buluşmasınınn ardından katılımcılar, atölyenin ilk gününde kayıt ve müzik teknolojileri, ses tasarımı, elektronik müzik tarihi bağlamında tartışmalar yürütülürken ikinci günde katılımcılar ses sanatı ve yaratıcı ses kullanımı konularını teknik ve kavramsal bağlamda inceleme fırsatı bulacaklar. Atölye bütün Türkiye'ye açık, çevrimiçi olarak gerçekleşecek. Katılım kontenjanla sınırlı ve ücretsizdir. Son başvuru tarihi: 13 Şubat 2023. - Fotoğraf, video, görsel sanatlar ve ses ilişkisine dair ilgi sahibi olmak - BAK Ses ve Görüntü Atölyesi programının tamamına katılabilecek olmak - Farklı disiplinlerden ve mecralardan beslenen çalışmalara açık olmak - Çağrı bütün Türkiye'ye açıktır. Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK, Türkiye'nin farklı şehirlerinde yaşayan ve yaşadıkları dünyayı video, fotoğraf ve diğer görsel araçlarla anlatmak isteyen genç hikaye anlatıcılarının kolektif bir üretim sürecini paylaşmalarına imkan sağlamak üzere 2013 yılında yola çıktı. 2017 yılında ise görsel hikaye anlatıcılarının üretimlerini paylaşabildiği, hem birbirleri hem de fotoğrafçılar, sinemacılar, güncel sanatçılar ve akademisyenler ile ilişkilendikleri bir çevrimiçi paylaşım platformuna dönüştü. sehrebak. org, yayınladığı çağrılarla farklı şehirlerden görsel hikayelerin anlatılmasını teşvik ederken, sitenin kullanıcılarına belgesel fotoğraf ve video ile ilgili çeviri ve eleştirel metinlerden oluşan bir kaynak havuzu da sunan bir platform olarak tasarlandı. Sitede göç, aidiyet, çeşitlilik, ekoloji, dönüşüm ve gündelik hayat gibi konular etrafında yayınlanan çağrılar ve çevrimiçi sergiler sürerken, yüz yüze buluşmaların tartışma, öğrenme, keşfetme ve üretmede vazgeçilmez olduğu inancıyla BAK Buluşmaları başlığı altında eğitim ve üretim atölyeleri düzenlenmeye de devam ediyor. 2018'de İzmir ve Diyarbakır'da düzenlenen BAK Dersleri, 2019'da Diyarbakır'da gerçekleşen Dönüşen Şehir Kolektif Üretim Atölyesi ve Temmuz 2020-Nisan 2021 arasında çevrimiçi gerçekleşen Kulaktan Kulağa Kolektif Video Üretim Atölyesi'nin ardından BAK, 2023'te bu kez üretime yönelik çevrimiçi atölyeler düzenliyor. BAK Buluşmaları kapsamında düzenlenecek atölye, ses ve görüntü ilişkisini odağına alacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/baki-bodur-umut-kayapinar-ve-yamac-atan-den-art-galleryde", "text": "Tin, 10 Haziran 02 Temmuz 2022 tarihleri arasında Den Art Gallery'de ziyaret edilebilir. Frolo, I. . (1997). Felsefe Sözlüğü. İstanbul: Cem Yayınları."} {"url": "https://gazetesanat.com/baksi-kultur-sanat-vakfi-muzik-arkeolojisine-girisiyor", "text": "Baksı Kültür Sanat Vakfı, Baksı Müzesi ile çıktığı geleneği gelecekle buluşturma yolculuğuna yeni bir etap daha ekliyor. Bayburt Halk Müziği projesi şehrin arşivlerde unutulan, ilgisizliğe terk edilen müzik varlığını anımsatmayı ve yeniden erişilebilir kılmayı hedefliyor. Proje kapsamında, müzik araştırmacısı Melih Duygulu'nun yazdığı Bayburt Halk Müziği adlı kitap, Bayburt'un Cumhuriyet dönemindeki müzik ortamını ve halk müziği üretimini tüm yönleriyle ortaya koyuyor. İlk Kayıtlarıyla Bayburt Türküleri adlı CD çalışması ise Bayburt halk türküleri repertuvarında yer alan ve radyo arşivleri ile bestecilerin ikinci, üçüncü kuşak yakınlarından derlenen eski kayıtlardan oluşuyor. Türk Musikisi Devlet Konservatuarı mezunu olan ve MSÜ Devlet Konservatuarı'nda öğretim üyeliği yapan müzik araştırmacısı Melih Duygulu'nun hazırladığı, Aydın Doğan Vakfı'nın katkılarıyla yayınlanan Bayburt Halk Müziği kitabında, yöresel türkülerin temaları, tür ve şekil özellikleri, ezgilerin müzikal yapısı, varyantları, müziğin icra mekanları, kullanılan çalgılar, halk oyunlarına eşlik eden müzikler, aşıklık geleneği, Bayburtlu ozan ve müzisyenler, Bayburt halk müziği derlemeleri ve türkü notaları yer alıyor. Bu notalar, en eskisi 1929, en yenisi 1978 yılına ait eski kayıtlar dinlenerek yazılmış. Kitaba eşlik eden sararmış arşiv fotoğrafları ise yalnızca müzik mekanlarına ve sanatçılarına değil, aynı zamanda dönemin sosyal yaşamına da ışık tutuyor. Bayburt Halk Müziği projesinin koordinatörü Ahmet Çağıldak İlk Kayıtlarıyla Bayburt Türküleri adlı CD çalışması için çok boyutlu ve derinlemesine bir araştırma yapıldığını vurguluyor. Çağıldak, Bayburt halk müziği repertuvarının 100'den fazla eserinin ne yazık ki pek azının eski kayıtlarını elde edebildik. Bu kayıtları çeşitli kaynaklardan araştırıp biraraya getirmek, stüdyoda, dinlenebilecek hale getirmek olağanüstü emek, zaman ve özveri isteyen bir iş oldu, diyor. Danışmanlığını Bülent Ortaçgil, İhsan Apça, Erkan Oğur, Hasan Saltık ve Sercan Yılmaz 'ın üstlendiği albümün ses tamiri ve stüdyo işlemlerini İhsan Apça, yapımını ise Kalan Müzik gerçekleştirdi. Kitap ve CD'leri Baksı Kültür Sanat Vakfı'ndan temin edebilirsiniz. ."} {"url": "https://gazetesanat.com/baksi-kultur-sanat-vakfindan-anadolu-odulleri", "text": "Baksı Kültür Sanat Vakfı, Anadolu'nun ortak kimliğine katkı sağlayan üretimlere dikkat çekmek amacıyla Anadolu Ödülleri'ni hayata geçiriyor. Her yıl Müzecilik, Gösteri Sanatları, Süreli Etkinlikler, Arkeoloji ve Restorasyon olmak üzere toplam 5 farklı dalda verilecek ödüllerin ana sponsorluğunu ise Doğan Holding üstleniyor. Anadolu Ödülleri'nin ilki bu yılın Kasım ayında sahiplerini bulacak. Anadolu'da, kıraç bir tepenin üzerinde geleneği gelecekle buluşturan Baksı Kültür Sanat Vakfı, benzer projelerin çoğalmasını ve daha da gelişmesini desteklemek amacıyla Anadolu Ödülleri verecek. Ödüllerin Seçici Kurulu'nda, Prof. Dr. Ali Akay, Prof. Dr. Esra Aliçavuşoğlu, Prof. Dr. Nurhan Atasoy, Nezih Başgelen, Levent Çalıkoğlu, Doğan Hızlan, Arhan Kayar, Doç. Dr. Ayşe H. Köksal, Bülent Ortaçgil, Prof. Dr. Süha Özkan, Faruk Pekin, Dr. Nusret Polat, Prof. Dr. Metin Sözen, Murat Tabanlıoğlu, Görgün Taner, Saffet Emre Tonguç ve Prof. Dr. Fikret K. Yegül yer alacak. Anadolu Ödülleri'nin logosunu ve görsel kimliğini Savaş Çekiç tasarlarken, ödül heykellerinde Osman Dinç imzası yer alıyor. Müzecilik, Gösteri Sanatları, Süreli Etkinlikler, Arkeoloji ve Restorasyon dallarında verilecek olan Anadolu Ödülleri'nde, sergi ve bienal benzeri projeler Süreli Etkinlikler kategorisinde; konser, festival, tiyatro ve benzeri etkinlikler ise Gösteri Sanatları kategorisinde yarışacak. Ödül programı bünyesindeki tüm kategoriler hem bireysel hem kurumsal başvurulara açık olacak. Aday gösterilen projelerde son 5 yıl içinde gerçekleşmiş olma şartı aranacak. Başvurular, www. baksi. org üzerinden, ilgili formun doldurulması ve istenen belgelerin başvuru sistemine yüklenmesi ile gerçekleşecek. Adaylık başvurularının kabulü, çevrimiçi olarak 10 Temmuz 2020 Cuma tarihinde başlayacak ve 10 Ekim 2020 Cumartesi tarihinde sona erecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/baksi-kultur-sanat-vakfinin-anadolu-odulleri-icin-basvurular-devam-ediyor", "text": "Baksı Kültür Sanat Vakfı'nın Anadolu'nun ortak kimliğine katkıda bulunan üretimlere dikkat çekmek amacıyla hayata geçirdiği Anadolu Ödülleri'ne başvurular 10 Ekim 2020 Cumartesi gününe kadar devam ediyor. Müzecilik, Süreli Etkinlikler, Gösteri Sanatları, Arkeoloji ve Restorasyon olmak üzere toplam 5 ayrı dalda verilecek ödüllerin ana sponsorluğunu Doğan Holding üstleniyor. Anadolu Ödülleri'nin ilki Kasım 2020'de sahiplerini bulacak. Anadolu'da, kıraç bir tepenin üzerinde geleneği gelecekle buluşturan Baksı Kültür Sanat Vakfı'nın benzer projelerin çoğalmasını ve daha da gelişmesini desteklemek üzere vereceği Anadolu Ödüllerine başvurular 10 Ekim Cumartesi gününe kadar devam ediyor. Anadolu'nun kültürel mirasından ve yaratıcılığından beslenen, onun ortak kimliğini vurgulayan bireysel ve kurumsal projeleri gündeme getirmeyi, onurlandırmayı ve cesaretlendirmeyi amaçladıklarını belirten Baksı Kültür Sanat Vakfı'nın ve Baksı Müzesi'nin kurucusu Prof. Dr. Hüsamettin Koçan, Anadolu'nun farklı köşelerinden ne kadar çok proje başvurursa, ödüller o kadar amacına ulaşacak. Ödüllere gösterilen ilgiden ve başvurulardan çok memnunuz. Son 1 ayda başvurulara yenilerinin de ekleneceğine inanıyor; bu toprakların kültürel birikimine katkı sağlamış tüm projeleri başvuruda bulunmaya çağırıyoruz dedi. Ödüllerin Seçici Kurulu'nda, Prof. Dr. Ali Akay, Prof. Dr. Esra Aliçavuşoğlu, Prof. Dr. Nurhan Atasoy, Nezih Başgelen, Levent Çalıkoğlu, Doğan Hızlan, Arhan Kayar, Doç. Dr. Ayşe H. Köksal, Bülent Ortaçgil, Prof. Dr. Suha Özkan, Faruk Pekin, Dr. Nusret Polat, Prof. Dr. Metin Sözen, Murat Tabanlıoğlu, Görgün Taner, Saffet Emre Tonguç ve Prof. Dr. Fikret K. Yegül yer alıyor. Müzecilik, Süreli Etkinlikler, Gösteri Sanatları, Arkeoloji ve Restorasyon dallarında verilecek Anadolu Ödülleri'nde, sergi ve bienal benzeri projeler Süreli Etkinlikler kategorisinde; konser, tiyatro, festival ve benzeri etkinlikler ise Gösteri Sanatları kategorisinde yarışıyor. Ödül programı bünyesindeki tüm kategorilere hem bireysel hem kurumsal başvuru yapılabiliyor. Aday gösterilen projelerde son beş yıl içinde gerçekleşmiş olma şartı aranıyor. Başvurular, www. baksi. org üzerinden, ilgili formun doldurulması ve istenen belgelerin başvuru sistemine yüklenmesi ile gerçekleşiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/baksi-kultur-sanat-vakfinin-bu-yil-ikinci-kez-dagitacagi-anadolu-odullerinin-icerigi-belli-oldu", "text": "Baksı Kültür Sanat Vakfı'nın bu yıl ikinci kez dağıtacağı Anadolu Ödüllerinin içeriği belli oldu. Ödüller, 2021 yılında Geçmişi Selamlamak alt başlığı ile 5 ayrı dalda, eserlerinde Anadolu'yu konu alan ve Anadolu'nun kültürel birikimini yansıtan, alanında son yüz yıla damgasını vuran sanatçılara verilecek. Bu sanatçıların isimleri, Edebiyat, Görsel Sanatlar, Müzik, Sinema ve Mimarlık alanlarında ayrı ayrı oluşturulan seçici kurullar tarafından belirlenecek. 2021 Anadolu Ödülleri, Doğan Holding ana sponsorluğu ve Kurukahveci Mehmet Efendi sponsorluğunda gerçekleşiyor. Anadolu'nun ortak kimliğine katkıda bulunan üretimlere dikkat çekmek amacıyla geçtiğimiz yıl hayata geçirilen Anadolu Ödülleri, bu yıldan itibaren yalnızca kurumları değil kişileri de kapsamına alarak genişliyor. Baksı Kültür Sanat Vakfı, ödülleri dönüşümlü olarak, çiftli yıllarda kurumlara, tekli yıllarda kişilere verecek. Bu çerçevede, 2021 Anadolu Ödülleri, Edebiyat, Görsel Sanatlar, Müzik, Sinema ve Mimarlık olmak üzere beş ayrı dalda geçmişi selamlayacak. Ödüller, üretim sürecinde Anadolu'nun kültürel zenginliğini kucaklayan, ondan ilham alan, yenileyen ve dönüştüren yaratıcılara verilecek. Anadolu Ödülleri'nin kimlere verileceğini, her dalda, o dalın önde gelen isimlerinden oluşan beş kişilik bir seçici kurul belirleyecek. Ödül alan sanatçıların isimleri Kasım 2021'de açıklanacak. Bu yıl ayrıca her dalda, ödül alan sanatçı adına, genç bir yetenek Baksı Artist Residency programına davet edilecek. Edebiyat alanında Sunay Akın, Beşir Ayvazoğlu, Metin Celal, Doğan Hızlan ve Mario Levi; Görsel Sanatlar alanında Prof. Dr. Esra Aliçavuşoğlu, Dr. İpek Duben, Prof. Dr. Zeynep İnankur, Prof. Dr. Burcu Pelvanoğlu ve Doç. Dr. Zeynep Yasa Yaman; Müzik alanında Cihat Aşkın, Baki Duyarlar, Erdal Erzincan, Evin İlyasoğlu ve Cem Mansur; Sinema alanında Atilla Dorsay, Alin Taşçıyan, Yeşim Ustaoğlu, Prof. Dr. Bülent Vardar ve Derviş Zaim; Mimarlık alanında Melkan Gürsel, Celal Abdi Güzer, Prof. Dr. Suha Özkan, Kerem Piker ve Prof. Dr. Uğur Tanyeli. 2021 Anadolu Ödülleri'nin ana sponsorluğunu Doğan Holding üstlenirken, Kurukahveci Mehmet Efendi de projeye sponsor olarak katkıda bulunuyor. Ödül heykelciği sanatçı Osman Dinç'in imzasını taşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/baksi-muzesi-kiracta-heykel-sergisini-contemporary-istanbula-tasiyor", "text": "Baksı Müzesi'nin bulunduğu tepede kısa bir süre önce ziyarete açılan Kıraçta Heykel sergisi, Contemporary İstanbul kapsamında Tersane İstanbul'a geliyor. Farklı kuşaklardan dokuz sanatçının Baksı Tepesi'nden Çoruh'u seyre dalan heykelleri, manzaranın içinde, manzaraya karşı kıraçın hafızasını dinliyor. Yapıtlar kıraçtan tersaneye bir video aracılığıyla yol alıyor. Çağdaş müzeciliği yepyeni bir anlayışla Anadolu'nun kültür varlıkları haritasına katan Baksı, 20. yıl kutlamaları kapsamında hayata geçirdiği Kıraçta Heykel sergisini özel bir video çalışması ile Contemporary İstanbul ziyaretçilerine sunmaya hazırlanıyor. 7-10 Ekim tarihleri arasında Tersane İstanbul'da gerçekleşecek sanat fuarında Baksı Müzesi, sanatseverleri heykellerin rehberlik ettiği bu şiirsel yolculuğa ortak olmaya davet ediyor. Sergide, Erdal Duman, Günnur Özsoy, Hüsamettin Koçan, İbrahim Koç, Kemal Tufan, Mike Berg, Nermin Er, Osman Dinç ve Yunus Tonkuş'un yapıtları yer alıyor. Heykellerin bu sessiz çağrısını Contemporary İstanbul'da geniş bir ziyaretçi topluluğuna ve uluslararası sanat çevrelerine ulaştırmaktan mutluluk duyduklarını dile getiren Koçan, Anadolu'dan ilham alan ve ona yeni değerler katan sanatçıların yapıtlarını yerinde görmek isteyenleri Baksı Müzesi'ne davet etti. Kıraçta Heykel sergisinden görüntülerle hazırlanan video çalışması, Contemporary İstanbul kapsamında 7-10 Ekim tarihleri arasında Tersane İstanbul'da, T6 Salonu B1-211 numaralı Baksı Müzesi standında izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/baksi-muzesi-sakir-gokcebag-sergisine-ev-sahipligi-yapacak", "text": "Dünyaca ünlü yönetmen, senarist ve fotoğraf sanatçısı Nuri Bilge Ceylan'ın eserleriyle Baksı Müzesi'ne konuk olmasının ardından, müze yeni bir isme ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 25 Ağustos'ta son bulacak olan Nuri Bilge Ceylan Baksı'da adlı serginin yerini, 1 Eylül 2019 tarihi itibariyle sanatçı Şakir Gökçebağ'ın AŞİNA isimli solo sergisi alacak. Sanatseverlerin sabırsızlıkla beklediği Şakir Gökçebağ'ın AŞİNA isimli solo sergisi 1 Eylül 2019 ile Temmuz 2020 tarihleri arasında Baksı Müzesi'nde izlenebilecek. Gündelik hayatın içinde, tanıdık ve alışık olduğumuz nesneleri yeni formlara dönüştürdüğü heykel ve enstalasyonları ile tanınan Gökçebağ'ın Baksı Müzesi'nde açılacak olan solo sergisi, aynı zamanda Türkiye'de açılan en kapsamlı sergisi olma özelliği de taşıyor. Şakir Gökçebağ, müzede yer alacak eserlerinde, önceki işleri ile beraber bölgeye özgü doku ve nesnelerle ürettiği yeni işlerini ziyaretçiler ile buluşturacak. AŞİNA, bir yandan Anadolu'nun ruhuna dokunan diğer yandan da Şakir Gökçebağ'ın uzun yıllardır, yerel ve evrensel arasında dokuduğu bağı, güçlü sözlerle ortaya seren bir sergi olacak. Şakir Gökçebağ; Enstalasyon ve heykellerinde, gündelik hayatın içinden söküp çıkardığı eşyalarla alternatif anlam düzlemleri yaratır. Gördüklerimizin arkasındakilerle kişisel bir oyun alanı yaratırken onları gündelik alışkanlıklardan arındırır. Bu bir yandan varoluşa dair mizahi bir dokunuş diğer yandan da varlıklarla kurulan yeni bir deneyim alanıdır. Gökçebağ'ın sanat üretimi içinde seçtiği nesneler, kullanım nesnesi ve hazır nesne olmanın ötesinde boya, taş, kağıt, mermer ve tuval gibi sanatçının malzemeleridir. Sanatçı Gökçebağ'ın nesneleri, gerçek anlamlarından koparak ama asla ilk anlamlarını unutturmayarak yeni bir forma bürünürler. Mandal, duvar, halı, sini, süpürge... Kimliklerine dair ipucunu göstererek yeni bir şey olurlar. Bu yeni; bir yandan soyut yahut sürreal bir bakışı işaretler öte yandan da izleyicinin sanatçının müdahalesinden sonra karşılaştığı yeni bir görme biçimine sahip çıkar."} {"url": "https://gazetesanat.com/baksi-muzesinde-iki-yeni-sergi-sanatin-ve-doganin-birlikteligine-ovgu", "text": "Tohumları 20 yıl önce atılan ve 2010'da kapılarını ziyarete açan Baksı Müzesi, iki yeni sergiyi sanatseverlerle buluşturuyor. Kıraçta Heykel sergisi Baksı tepesini heykellerle kuşatıyor. Farklı kuşaklardan dokuz sanatçının açık havaya yerleşen yapıtları bundan böyle tepeden Çoruh nehrini seyredecekler, Baksı'nın doğası ve öyküsüyle bütünleşecekler. İkinci sergi ise geçtiğimiz yıl ilk kez verilen Anadolu Ödüllerine değer bulunan projeleri bir araya getirmeyi ve tanıtmayı amaçlıyor. Bu sergi, Anadolu'dan ilham alan ve ona değer katan çalışmalara topluca bir bakış olanağı sağlıyor, sivil topluma ve yerel yönetimlere yeni öneriler sunuyor. Çağdaş müzeciliği yepyeni bir anlayışla Anadolu'nun kültür varlıkları haritasına katan Baksı, 20. yılını geride bırakırken, iki yeni sergiyi sanatseverlerin beğenisine sundu. Sanatın ve doğanın birlikteliğine övgü niteliğindeki Kıraçta Heykel sergisi, izleyiciyi mekansal sınırların dışına çıkarıp doğayla buluştururken, heykellerin rehberlik ettiği şiirsel bir yolculuk vadediyor. Baksı Müzesi'nin yer aldığı kıraç sırttan Çoruh nehrini seyreden bu sanat yapıtları, içine yerleştikleri coğrafyayla yeni anlamlar kazanırken, kadim uygarlıklara ev sahipliği yapmış bu mekana da taze bir bakış getiriyor. Baksı tepesinde ziyarete açılan açık hava sergisinde Erdal Duman, Günnur Özsoy, Hüsamettin Koçan, İbrahim Koç, Kemal Tufan, Mike Berg, Nermin Er, Osman Dinç ve Yunus Tonkuş'un yapıtları yer alıyor. Baksı Kültür Sanat Vakfı tarafından Anadolu'nun ortak kimliğine katkıda bulunan üretimlere dikkat çekmek amacıyla hayata geçirilen Anadolu Ödülleri'nin kazananları ise Depo Müze'de gösterime sunuluyor. Ana sponsorluğunu Doğan Holding'in üstlendiği, Kurukahveci Mehmet Efendi'nin sponsor olarak katkıda bulunduğu ödül programı; Müzecilik, Süreli Etkinlikler, Gösteri Sanatları, Arkeoloji ve Restorasyon kategorilerinden oluşuyor. Türkiye'nin 35 ilinden 133 projenin başvurduğu yarışmada, altı proje Anadolu Ödülü'ne, iki proje de Alana Katkı Ödülüne değer bulundu. Kıraçta Heykel sergisine dair açıklamalarda bulunan Baksı Müzesi kurucusu Prof. Hüsamettin Koçan, İçinde bulunduğumuz koşullar ne kadar zorlayıcı olsa da bunu bir insanlık deneyimi olarak kaydedip yeni yapıtlar üretmeye devam ediyoruz. Bu kez, çocukluk anılarımda önemli bir yere sahip bir mekan, Baksı'nın 65 yıldır değişmeden kalmış kıraç tepesi yapıtlarımıza ev sahipliği yapıyor. Heykeller bu kıraç sırttan nehre doğru uzanırken yeni bir sessizlikle, Baksı'yı ziyaret edenleri hem çağırıyor hem de onları yeni bir duyum alımına davet ediyor: Soluğunu tut, doğaya bak, doğa sana sanatçıyla birlikte yeni şeyler anlatacak. Umuyorum ki bu heykeller, bu kıraçta uzun yıllar konuk olsunlar. Ve de bu kıraç, heykellerin evi olsun diyor. Yeni sergilerin yanı sıra Şakir Gökçebağ'ın heykel ve yerleştirmelerinden oluşan Aşina sergisi, Maske/Çağrışımlar adlı grup sergisi ve kalıcı koleksiyonda yer alan yapıtlar da Baksı Müzesi'nde sanatseverleri bekliyor. Bayburt'un Bayraktar köyünde yer alan müze, pazartesi hariç her gün 10.00 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Siz nasıl güzel insanlarsınız emeğinize sağlık. Bu müzeyi ilk defa duydum harikulade ve sıra dışı bir de köyde olması olağanüstü fikir ve de çok güzel tebrikler. Ayrıca bize bu müzeyi tanıtan Serhan Askere de teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/baksi-muzesinde-yorumlar-ve-cagrisimlarla-maskeler", "text": "Anadolu'da kıraç bir tepenin üzerinde geleneği gelecekle buluşturan Baksı Müzesi, 25 Eylül 2020 Cuma gününden itibaren Maske/Çağrışımlar sergisine yer veriyor. 20 sanatçı ve tasarımcının maske yorumlarını bir araya getiren Maske/Çağrışımlar sergisi, açık kaldığı süre boyunca eşzamanlı olarak müzenin web sitesinde çevrimiçi olarak izlenebilecek. Beklenmedik bir biçimde standart yaşantımızı kontrol altına alan, hayatımızın tam merkezine taşınan maskeler, bu kez sanatçı ve tasarımcıların yorumlarına konu ediliyor, yarattığı farklı çağrışımlarla ele alınıyor. Maske/Çağrışımlar sergisi, 25 Eylül 2020 15 Mayıs 2021 tarihleri arasında hem Baksı Müzesi'nin çatısı altında, hem de baksi. org web sitesinde görülebilecek. Maske/Çağrışımlar sergisinde eserleriyle yer alan isimler; Alp İşmen, Aykut Erol, Beyza Boynudelik, Enis Karavil, Felekşan Onar, Ferhat Özgür, Fırat Engin, Gülcan Şenyuvalı, Gülten İmamoğlu, Halit Berker, Hatice Gökçe, İrfan Önürmen, Mehmet Dere, Mehmet Kavukçu, Merve Kerem Ariş, Mike Berg, Mustafa Horasan, Özlem Süer, Sinan Logie ve Simay Bülbül. Sergiye katılan sanatçı ve tasarımcılar, fotoğraftan performansa, kefen bezinden Lego'ya, tuvalden mobilyaya, bireyin yabancılaşmasından sistem karşısındaki açmazlarına, sayısız nesne, malzeme ve düşünce etrafında, maskeyi farklı açılardan sorguluyorlar. Merve-Kerem Ariş çifti Öz başlıklı tasarımında maskeyi bir distopya çerçevesinde ele alıyor. Bir örnek maskeler giydirilmiş, görmeyen, duymayan, konuşamayan, düşünemeyen insanlar, sonunda distopyayı sona erdiriyor ve öz geçici kabuğundan, yani maskeden kurtuluyor. Aykut Erol Love Mask ile aşkın maskesini yorumluyor. Nefes alışlar, kokular, sesler ve sonunda ruhlar iç içe geçiyor, sanki iki vücutta tek bir kalbin atışı duyuluyor. Enis Karavil 2020.313 adlı tasarımında Apple Watch 'un sesli komut özelliğinden ilhamla maskenin ardında konuşan bir sese ve gelecekteki muhtemel iletişim senaryolarına odaklanıyor. Ferhat Özgür bir seri fotoğraflaCovid-19'dan kaynaklı ev içi hapsinin yaratıcılığa olan etkilerini araştırıyor. Kapanma Günlükleri/Lockdown Diary başlıklı yapıtta sanatçı kendi evindeki mevcut her türlü nesneyi yeniden düzenleyerek kişisel mekanını bir performans alanına dönüştürüyor. Fırat Engin Otoportre 2020de neon malzemeyi dijital bir portre fotoğrafı ile birlikte kurguluyor, şimdiyi içeren ama geleceğe dönük bir çalışma olarak sunuyor. Gülcan Şenyuvalı Çalınmış Hayatı kefen bezi olarak kullanmak maksadıyla alınmış bir patiska kumaşını el dikişi ve nakışla bir maske yorumuna dönüştürüyor. Sinan Logie Akı kan Yapılar, faz 20, isimsizde kapanmanın getirdiği malzeme kıtlığına işaret ediyor ve eski eserlerini maskeleyerek üzerlerine yeni katmanlar ekliyor. Simay Bülbül Fanustaki Çocukluku açıkhavada oyun oynamaları gereken en güzel zamanlarını evlerinde birer cam fanus içerisinde tüketen çocuklara adıyor. Hayatlarının odak noktası oyuncak yerine maske olan çocuklar için Lego'dan bir maske üretiyor. Hatice Gökçe Tel maskede teli, rengi, dokusu ve işlenme biçimiyle bir yaşam metaforu olarak ele alıyor. Yaşam ile ölüm arasındaki ince kesik çizgileri anımsayarak telkırma tekniğiyle bir maske üretiyor. Felekşan Onar GetmePPEde kullan-at ekonomisine, insanoğlunun kısacık belleğine dikkat çekiyor. Camdan şekillendirdiği ve yerlere atılmışçasına gerçekleştirdiği yerleştirmesi ile maskelerle bugüne nasıl geldiğimizi sorgulatmayı umuyor. Mustafa Horasan maskenin yarattığı çağrışımları Yüz Her Şeydir adlı bir yağlıboya portre üzerinden dışavuruyor. Beyza Boynudelik Merhaba Yabancı başlıklı tuval çalışmasında kentli bireyin maskeli olma, kendine ve 'öteki'ne yabancı olma durumunu ele alıyor. İrfan Önürmen ahşap pano üzerine akrilik, foreks, metal vidalar ve demir çubuklarla oluşturduğu Beyaz Maskta mask formunu bir metafor olarak kullanıyor ve günümüz insanının parçalanmışlığına, paranoyasına, teknoloji-beden ilişkisine ve sistem karşısındaki açmazlarına vurgu yapıyor. Özlem Süer Bayburt Ejderhasında maskeyi, bulunduğu sergi mekanıyla bütünleştiriyor. Bölgede masallara, efsanelere konu olan yılan-ejderha imgesini yine yöresel bir dokuma olan ehram üzerine işliyor. Mike Berg Perde isimli çalışmasında bir kumaş parçasını bir tür maske olarak ele alıyor. Üzeri işlemeli keçe kumaşı, arkasındaki gizleyen özelliğiyle bir maske işlevi üstleniyor. Alp İşmen Biri/Someone adlı tuvalde, arkasına gizlendiğimiz alt benlikler ve bu sayede büründüğümüz kimliklere, söylediğimiz yalanlara ve yaşanmamışlıklara değiniyor. Gülten İmamoğlu Maskeyi dünyanın maskesi olarak tasarlıyor ve tahammül sınırlarının sınandığı pandemiyle dünyamızın geldiği noktayı sorguluyor. Mehmet Kavukçu maskeninkoruma, gizleme, saklama, öykünme ve törensellik gibi temel niteliklerden hareket ediyor ve Maskeleşmeyi bir performansın görselleriyle oluşturuyor. Mehmet Dere Göze Göz adlı kağıt çalışmasında siyah-beyaz dengesinin, yaşam-ölüm, varlık-yokluk, kalem-kağıt, kuşatan-kuşatılan arasındaki metafizik deneyimlere tekabül ettiğini söylüyor. Kurumsal kimliği grafik tasarımcı Emre Senan tarafından gerçekleştirilen, Maske/Çağrışımlar sergisi, Baksı projesinin 20. yıldönümü kutlamaları çerçevesinde düzenleniyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/baksi-muzesinin-iletisimi-20-yilinda-grup-7-iletisime-emanet", "text": "Geleneksel el sanatlarına ve çağdaş sanata aynı çatı altında yan yana yer verme hedefiyle Prof. Dr. Hüsamettin Koçan'ın 2000 yılında kuruluş çalışmalarını başlattığı Baksı Müzesi 20. yaşını kutluyor. Baksı Müzesi, 20. yılına özel hayata geçireceği projelerin iletişimini Grup 7 İletişim'e emanet etti. Müzenin, 20. yaşına özel sergilerden bu yıl birincisi düzenlenen Anadolu Ödülleri'ne kültür-sanat dünyasını zenginleştirecek ve renklendirecek bir dizi özel projeyi hayata geçirmesi planlanıyor. Grup 7 İletişim müzenin kuruluş süreci ve açılışının yanı sıra çeşitli projelerinde de Prof. Dr. Hüsamettin Koçan'la çalışmış, iletişim çalışmalarıyla 2011 yılında Altın Pusula Halkla İlişkiler Ödülü'ne layık görülmüştü. Baksı Müzesi, Grup 7 İletişim'den stratejik iletişim danışmanlığı kapsamında kurum, proje ve lider iletişimi, proje tasarımı ve yönetimi, paydaş ilişkileri yönetimi ve medya ilişkileri yönetimi alanlarında hizmet alacak. Interpress de Baksı Müzesi ve Baksı Kültür Sanat Vakfı'na medya takip ve raporlama alanında destek verecek. Grup 7 İletişim'in iletişim danışmanlığı hizmeti verdiği markalar arasında Baksı Müzesi'nin yanı sıra Colin's, DASK, Eroğlu Holding, FİBA Grubu, Halkbank, Halk GYO, HOM Design Center, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Kastamonu Entegre, Makine İhracatçıları Birliği, Pera Müzesi, Saray Döküm, Servier, Skyland İstanbul, Türkiye Sigorta Birliği ve Yeşilay yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/bang-prix-2019-sergisi-sanatseverlere-kapilarini-acti", "text": "Bu yıl üçüncüsü düzenlenen bang. Prix programına seçilen eserlerden derlenen dijital sanatlar sergisi, 14-29 Haziran tarihleri arasında düzenleniyor. Farklı sergi ve aktivitelerle yıl boyu dinamik kalan inovasyon ekibi ArtBizTech'in ana destekçiliğini üstlendiği sergide, bang. Prix 2019 programına katılmaya hak kazanan gençlerin üretimleri iş, sanat ve inovasyon dünyasıyla buluşuyor. Studio-X Istanbul'da gerçekleştirilen sergi, biyo sanat, veri sanatı, yeni medya ve kinetik sanat kategorilerini kapsayan 11 projeden oluşuyor. bang. Prix 2019 sergisi, digital beast temasıyla izleyicileri bilinmez bir evrene davet ediyor. Sanattan ilham alan inovasyon projelerinin önünü açmak ve gençlerin teknolojik ve bilimsel unsurlar içeren sanatsal üretimlerini desteklemek hedefiyle yıl boyunca farklı sergi ve etkinliklerle dinamik kalan inovasyon ekibi ArtBizTech'in, ana destekçiliğini üstlendiği bang. Prix'nin 2019 yılı projelerinin paylaşıldığı sergi, Studio-X İstanbul'da kapılarını ziyaretçilere açtı. bang. Prix 2019 programına seçilerek biyo sanat, veri sanatı, yeni medya ve kinetik sanat kategorilerinde üretimler gerçekleştiren genç sanatçıların eserlerinden derlenen sergi, 14-29 Haziran tarihleri arasında iş, sanat ve inovasyon dünyasıyla buluşuyor. Sanattan ilham alan inovasyon projelerinin önünü açmak ve gençlerin teknolojik ve bilimsel unsurlar içeren sanatsal üretimlerini desteklemek amacıyla düzenlenen bang. Prix programı, iş ve teknoloji dünyasına dijital sanatlar aracılığıyla katkı sağlıyor. bang. Prix 2019'a ilişkin görüşlerini aktaran bang. Prix Küratörü Esra Özkan, en temelde sanat, tasarım ve teknolojinin, felsefe ve sosyoloji gibi sosyal ve beşeri bilimlerin yapı taşlarını oluşturan izleri ele alarak bu izlere bugünün dilinden farklı bir perspektif sunmaya odaklandıklarını söyledi. bang. Prix 2019 sergisinin deneysel bir çabanın çizgilerini belirlediğini dile getiren Özkan, bang. Prix üçüncü yılında bilinmez evrenlerde yaşayan, bazen daha bilinemeyecek hale gelen, on bir dijital canavarın gözlerini ovuşturarak kabuğundan gün yüzüne çıkmalarına şahitlik ediyor. Bilinmezi anlamak ve üzerine yeniden düşünmek için 29 Haziran'a kadar bang. Prix'nin evreninde on bir canavarımız ile yaşayacağız. İzleyicileri de evrenimize bekleriz dedi. bang. Prix 2019, made by digital beast with kurgusuyla, bilinmez evrenlerde yaşayan, bazen daha bilinemeyecek hale gelen, bazen ise anlamı sorgulatan 11 dijital canavarın gözlerini ovuşturarak kabuğundan gün yüzüne çıkmalarına şahitlik ediyor. Deneysel bir çabanın çizgilerinden: bilinmez. Bazen daha bilinemeyecek hale gelir. Bazen ise anlamı sorgulatır. Bazı anlarda ortaya çıkarak tüm dik duruşuyla kendini ifade eder. Söylemlerini dilin sınırlarını zorlayarak anlatır. Geri kalanında ise bilinmez olan her bir kelimenin hissedilmesini sağlar; merak uyandırır. Kuralları sorgulatır. Bir uzlaşı sağlar. Dili tanımlar. Dünyasını oluşturur. Kendinizi zaman ve mekanın sonsuz bir evreninde Hyper Text Markup Language'in içine konumlandırın. Burada evrenin fiziksel olarak sınırlandırmalarının zemini oluşturan bir ağı; ağın içerisinde bilgilerin depolandığı, sonsuz bir zamanda şimdinin bilgilerine sahip bir evrende dolaşan verilerin ve yeni formların arasında yürüdüğünüzü kurgulayın. bang. Prix programında eserler bu sene, Borusan Holding Yönetim Kurulu Üyesi Agah Uğur, İstanbul Bienali Direktörü Bige Örer, Amber Platform'dan da tanıdığımız sanatçı, küratör, eğitimci Ekmel Ertan, ODTÜ Enformatik Enstitüsü'nde çalışmalarını yürüten Yard. Doç. Elif Sürer, çalışmalarına Stanford Üniversitesi Genom Teknoloji Merkezi'nde devam eden Yard. Doç. Gözde Durmuş ve yeni medya sanatçısı Ozan Türkkan'dan oluşan 2019 jürisi tarafından değerlendirildi. 2019 yılı programına katılmaya hak kazanan 11 projenin sahipleri, iş, sanat, teknoloji ve akademik dünyadan gelen mentorlarla bir araya gelerek fikir alışverişinde bulundu. Mentorlar projelere kendi uzmanlıklarına göre yorum ve öneriler getirerek destek verdi. -Salı, Çarşamba, Perşembe ve Cuma günleri 10.30-18.00 saatleri arasında ziyarete açık; 13.00-14.00 saatlerinde kapalı -Cumartesileri 14.00-18.00 saatleri arasında açık -Pazar ve Pazartesi günleri kapalı İnovasyon danışmanlığı alanında hizmet veren ArtBizTech, workshop, seminer ve eğitimleriyle firmaların daha yenilikçi fikirler geliştirmelerine destek oluyor. Çalışmalarında Design Thinking ve Artful Thinking metodolojilerini temel alıyor. İş ve teknoloji, tasarım, psikoloji ve sanat gibi farklı alanlardaki profesyonellerden oluşan multidisipliner ekibin misyonu, sanatı iş ve ve teknoloji dünyasıyla bir araya getirerek, Türkiye'de inovasyon kavramına derinlik kazandırabilmek. ArtBizTech'in Amazon. com üzerinden Amerika, Fransa ve Japonya gibi ondan fazla ülkede okuyucularıyla buluşan Design Thinking Methodology Book ve Artful Thinking isimli iki kitabı bulunuyor. ArtBizTech ayrıca, hem iş ve teknoloji dünyasını yeni fikirlerle beslemek hem de Türkiye'de ve dünyanın farklı ülkelerinde yapay zeka, büyük veri, robotlar ve genetik gibi inovatif ve bilimsel unsurları kullanarak sanatsal çalışmalar yapan gençleri görünür kılmak amacıyla, bang. Prix isimli bir program yürütüyor. Bu program dahilinde güzel sanatlar, mühendislik, tasarım, biyomedikal gibi farklı disiplinlerden herkesin inovasyona ilham veren projelerini destekliyor; farklı mekanlardaki sergileriyle, bu inovatif sanat evrenini daha çok kişiye ulaştırıyor. Çevre ve mekan, içindeki kullanıcılarıyla yaşayan bir organizmadır. İnsanlar zamanın kendilerine ayrılmış küçük bir parçasında var olurlar. Bu var oluş içerisinde, insanı ve hareketi tanımlayan şeyler görünür olur ve kaybolur. Şeylerin birbirleri ile olan ilişkisi bulanık, çoğu zaman kopuktur. Üç boyutta kesişen şeyler dördüncü boyutta, zamanda, kesişmeyi bir türlü başaramaz. Eser ile katmanlı ve sonsuz olan zaman ve anlar arasındaki belirsiz ve görünmez ilişki, sanal ortamda kaydedilerek manipüle edilmiştir. Zaman, bulanıklığını yitirecek ve eseri deneyimleyenler için üçüncü boyutta algılanabilir hale gelecektir. Yalnız karanlık bir boşluktan oluşan sanal ortamda anlam, mekanı deneyimleyenlerin yarattığı fiziksel izler ile ortaya çıkacaktır. Eseri deneyimlerken aslında kendini üretici konumunda bulan birey, an içinde arkasında bıraktığı izler ile kendi anısını yaratacaktır. Eserde, sanal gerçeklik teknolojisinden faydalanılmıştır. Sanal deneyim mekanı Unreal Engine oyun motoru ile geliştirilmiştir ve HTC Vive sanal gerçeklik gözlüğü kullanılmıştır. Kullanıcılar sanal ortamda ve fiziksel ortamda serbest şekilde her yöne hareket edebilmektedir. Gözlüğü takan kullanıcının konumu, sergi alanına konumlandırılan sensörler sayesinde algılanmaktadır. Konum ve hareket verileri kullanılarak kullanıcıların fiziksel hareketleri doğrultusunda sanal ortamda renkli izler oluşturmaları sağlanmıştır. Oluşturulan izler farklı katmanlarda ve farklı biçimlerde çoğaltılarak bir sanal deneyim mekanı üretilmiş olur. Sanal ortam her yeni kullanıcı için yeniden başlatılacak ve kullanıcının sanal ortamı kendi yarattığı izler ile şekillendirmesi sağlanacaktır. Sergi mekanında yarı geçirgen düşey katmanlar konumlandırılmıştır. Bu katmanlar ile fiziksel ortamdan sanal ortama geçiş yaratmak üzere bir ara kesit tanımlanmıştır. Space is a living organism with its users. Each individual exists in a small fragment of time. Things that define individuals and their movement become visible and invisible within time. The relations between things are blurry and often disconnected. The intersection between things is not apparent in the fourth dimension time , unlike the third dimension. The ambiguous and invisible relation between time and moments is manipulated by being recorded in a virtual environment. Time will become clear and unambiguous in the third dimension for those who experience the artwork. The meaning will emerge with the physical paths created by the experiencers in the virtual environment. The individual who finds themselves as producers while experiencing the artwork will create their own memory with the traces they leave behind. The artwork uses virtual reality technology. The virtual experience space was developed with the Unreal Engine game engine and HTC Vive virtual reality headset. Users can move freely in the virtual environment and physical environment in all directions. The sensors positioned in the exhibition area detect the location of the users wearing the headset. Users can create colored paths in the virtual environment in accordance with their physical movements with the help of the location and motion data obtained from the headset. Paths created by users are reproduced in different layers and in different formats to create a virtual experience space. The virtual environment will be restarted for each new user and will allow users to shape the virtual environment with their own paths. The semi-transparent vertical layers positioned in the exhibition area is used to create a transition from physical space to virtual space. Sanatçının Aynı Köken Farklı Türler başlıklı yeni serisine ait yerleştirmesi Diğer Olası Normaller; Kümülatif yapılı olması ön kabulü ile tarih yazımının göreceliğine ve epistemolojiye alternatif bir zihinsel gerçeklik ortaya koyarak eleştiri getirmektedir. Spekülatif kurgusal türün doğuşunu simüle etmek üzere oluşturulan yerleştirmede kullanılan kombucha kültüründen elde edilen 'kurbansız deri' olarak da nitelenebilecek biyolojik materyal, fermantasyon yoluyla sanatçı tarafından atölyesinde üretilmiştir. The installation 'Other Possible Normals' which belongs to the artist's new series The Same Root Different Species offers a critique of the relativism of historiography presupposed to have a cumulative structure, and epistemology through developing an alternative mental reality. For the installation that simulates the birth of the speculative-fictional species, Yeşil fermented in her studio a biological material in strong resemblance with victimless skin an element taken over from kombucha culture. sıkışmış, yatay büyümek artık mümkün olmadığı için dikey büyümeye odaklanılmış, gökdelenlerin katları arası sınıf ayrımının olduğu bir İstanbul. İzleyicinin yaratık rolüne büründüğü bu simülasyonda, bir distopya tasvir ediliyor ve bir şehrin -içinde yaşayan her tipten, her sınıftan insanla beraber- yıkımı yapılıyor. Bu duyguları izleyiciye yaşatmak, o sorumluluğu ve yükü izleyiciye vermek planlanıyor. Proje, projeksiyon görüntüsünün önüne geçen izleyicinin, kinect sensör aracılığı ile kendini deneyime dahil etmesi üzerine ve aslında izleyiciden çok bir deneyimleyici olması üzerine kurulu. Deneyimleyicinin jestleri simülasyondaki avatara iletilecek ve kişi ayna görüntüde kendini şehrin göbeğinde bulacaktır. Kinect sensörün algıladığı alanda dolaşmakta serbest olan deneyimleyici, etrafındaki İstanbul binalarıyla etkileşime girebilir, kaos yaratabilir, veya aralarından zarar vermeden geçmeye çalışabilir. Aynı anda sadece 1 kişi simülasyona dahil olabilir. Kinect sensörün görüş açısından çıkıldığındasahne kendini sıfırlayacak, şehir diğer deneyimleyicilere kendini hazırlayacaktır. A city, where the long expected earthquake hasn't hit, already exceeded the maximum population, stripped down from all the greenery, too cramped for urban transformation and thus, growing upwards, since growing sideways is not an option anymore and where there's class discrimination between skyscrapers' stories. In this dystopian city, where everyone lives as if they will still not die, a creature, a fruit of evolution and mutation, comes into scene and starts destroying apartment buildings, business towers and factories. Maybe it's avenging the nature, maybe overwhelmed by the rage against humanity, or maybe just enjoying destruction... In this simulation, where the viewer assumes the form of that creature, a dystopia is described and a city -with all the living types and classes within- is destroyed. It's planned to give these feelings to, and put that responsibility and weight on the viewers' shoulders. Project consists of the viewer in front of the screen, including themselves in the experience and become the experiencer, rather than just the viewer. Gestures of the experiencer are translated to the avatar in the simulation and the person finds themselves in the city, mirrored. The experiencer can wander freely within the area detected by the kinect sensor and caninteract with the buildings around them, can create chaos, or try to pass through, Only 1 person can be in the simulation at once. When gone out of the sensor area, the scene will reset itself, preparing the city for other experiencers. Fiziksel olarak temas kuramadığımız birçok bağ vardır. Bunlardan bazıları kalıtımsal olarak aktarılmış, bazıları tesadüflere dayalı karşımıza çıkmış, bazıları ise bilinçli olarak edinilmiştir. Bir sicim veya tel ile kurulduğu gibi somut bir temas olmasa da, bağları hissedebilir ve anlamlandırabiliriz. Görünmez bağlar, sessel ve mekansal bir deneyim olarak, bizim bu bağlar ile kurduğumuz ilişki ve onlara verdiğimiz tepkilere vurgu yapar. Bağların titreşerek büyüdüğü ya da sönümlenerek yok olduğu gibi, mutluluk kadar hüzün, huzur kadar rahatsızlık da verdiğine dikkat çekmek ister. Görünmez Bağlar, el veya uzuv hareketleriyle çalınabilecek çok kanallı bir ses enstrümanıdır. Tek el, alanın tam ortasında bulunan silindirik ünite üzerine getirilerek etkileşim başlatılır. Bu etkileşim silindirik ünite içerisinde bulunan Leap Motion sensörü ile sağlanır. Farklı parmak ve el hareketleri, farklı sesler ve buna bağlı ses parametrelerini kontrol eder. Bu noktada Leap Motion sensörü max for live aracılığı ile Ableton içerisinde bulunan farklı ses ve ses efektlerini tetikler. Aynı zamanda bu sesler 4 farklı ses kanalına ayrılarak 4 ayrı ses monitörü üzerinden çalınır. Kişi tam ortada bulunarak, sessel ve mekansal bir deneyim elde eder. There are many bonds that we cannot make physical contact with. Some we inherit, some occur coincidentally and some we obtain consciously. Even though there is no concrete contact with a string or wire, we can feel and make sense of such bonds. The Invisible Bonds, as a spatial and sonic experience, emphasises our relation to these bonds and how we can react to them. It wants to draw attention to how the ties vibrate, grow or fade, as well as bringing joy, grief, peace and discomfort. Invisible Bonds is a multi-channel sound instrument that can be played by hand or with limb movements. Interaction is initiated by placing one hand on the cylindrical unit located in the middle of the installation area. This interaction is captured by the Leap Motion sensor inside the cylindrical unit. Different finger and hand gestures control different sounds and associated sound parameters. The information captured by the sensor triggers different sounds and sound effects within Ableton via Max for Live. The sounds are divided into 4 different audio channels and played on 4 separate near-field speakers. The person should stand in the middle of the speakers to get the full sonic and spatial experience. İzlandaca bir kelime olan Innsaei iç dünyamızdaki sınırsız doğa ya da içimizdeki deniz anlamına gelir. Bir diğer anlamı ise sürekli değişen dünyamızda bize yol gösteren içsel görüşür. Ilhamını Innsaei kelimesinden alan eser, cam yüzeyin üzerindeki manyetik sıvının yarattığı şekiller üzerinden izleyiciyle iletişme geçmeye çalışır. Nasıl insanlar arası iletişim karşılıklı bir paylaşım eylemi ile gerçekleşiyorsa eser ile izleyici arasında da mesafe sensörü üzerinden bir paylaşım gerçekleşir. Böylece eser, çevresindeki izleyiciden etkilenip değişen soyut şekiller üretir. Manyetik kuvvetin etkisiyle oluşan bu şekiller sürekli değişen dünyamıza göndermede bulunurken, bilinçaltımızın bu değişime verdiği tepkiyi temsil eder. Adeta soyut bir dil oluşturan manyetik sıvının tahmin edilemez hareketleri, eseri sezgi yoluyla dolaysızca ne, nasıl, neden sorularını sormadan- kavrayıp kavrayamadığımızı anlamaya çalışır. Çevresindeki izleyicileri sensör aracılığıyla algılayan tasarım, izleyicinin esere uzaklığına göre cam lehvanın altındaki mıknatısların bağlı olduğu motorlara eşsiz bir değer gönderir. Bu eşsiz değeri algılayan motorların hareketi manyetik alanda değişme yaratarak cam yüzeyinde bulunan manyetik sıvının değişen şekillere girmesini sağlar. Installation is inspired from ancient Icelandic word Innsaei which can mean the sea within that is borderless nature of our world, constantly moving vision and feelings beyond words. Innsaei also mean to see from inside out which is to navigate our way in our changing world. Interaction between people is a kind of action that occurs when people exchange ideas and feelings. In this sense, Innsaei -like people- tries to interact with the viewer through ultrasonic sensor. When viewer get closer to installation, sensor under the plate reads distance and sends an input value to Ardunio. Based on the input value, magnets that are connected to motors move and produce magnetic field thus creating changing organic shapes. These shapes represent itself as reflector of our unconscious mind. Magical forms of magnetic fluid try to question if we can comprehend chaotic fluid behaviour intuitiveley. İçinde doğadaki ögeleri de barındıran beton, artık günümüz algısında medeniyeti temsil eden yeni bir doğa oluşturmuştur. Kent uygarlıkların ihtiyaç duyduğu önemli bir olgudur. Ancak bugün gelinen çarpık düzende kentler uygarlıkların sonu olabilir mi, doğaya sırtını dönmüş bir uygarlık yaşayabilir mi, diye sorabiliriz. Ülkemizde doğaya sırtını dönmüş olan kent, bunu yalanlayan reklam sloganları ve siyasilerin söylemleriyle bilinç eşiğimize her şey normalmiş gibi işlenmektedir. Bu da George Orwell'ın 1984 adlı kitabında geçen Yeni Söylem kavramının görselle birleştirilmiş hali gibidir. Dil ve göstergeler bir kod olarak eleştiriye olanak vermeden önümüze sunulmuştur. Bizler de ihtiyacımız olmayan daha fazla betondan kutular için çalışıp farketmeden sistemin parçası olmuşuzdur. Bu sistemden çıkış yolu olarak ütopik bir istençle betonun yarattığı distopyaya karşı belki de betonun içindeki suyun hareket etmesini ve doğanın intikamını almasını beklemeliyiz. Projenin temel strüktürünü mdf plakalar ve ahşap komponentler oluşturmaktadır. Yüzeyin dış görüntüsünde beton sıva, tuğla, alçıpan gibi inşaat malzemeleri kullanılmıştır. Halkaların her biri için bir servo motor yerleştirilerek telden kollarla merkeze vuruş sağlanmış ve böylelikle su damlası hareketi elde edilmiştir. İnşaat seslerinin datasından elde edilen maping çalışması da yüzey üzerinde hareket etmektedir. The concrete, which also contains elements in nature, has created a new nature that represents civilization in today's perception. The city is an important phenomenon needed by civilizations. However, we can ask whether the cities can be the end of civilizations in a distorted order, or a civilization that has turned its back on nature. The city, which has turned its back on nature in our country, is treated as if everything is normal to our threshold of consciousness with the advertisement slogans and the discourses of politicians who deny it. This is like the combination of the concept of new discourse in George Orwell's 1984 book with the visuals. Language and symbols are presented in front of us without allowing criticism as a code. We are also working for boxes of more concrete that we do not need, and we have become part of the system without noticing. As a way out of this system, we should expect a utopian willingness to move the water in the concrete against the dystopias created by the concrete and to avenge nature. String Spring, basit bir fiziksel fenomenden yararlanarak mekanik ve organiğin arasındaki çizgiyi bulandırmayı hedef alan bir kinetik interaktif enstalasyondur. Halka halindeki bir ipin hızlandırılarak mütemadi bir şekil alması ve üzerindeki değişimlerin ipin üzerinde görsel bir dalgayla yayılması, bu tanıdık ve basit malzemenin yepyeni ve kompleks bir algı yaratmasını sağlar. Projede, karşısındaki insanın hareketlerini kendi fiziksel diline çevirerek taklit eden bir davranış biçimi benimsenmiş, organikle birlikte hareket eden mekanik bir sistem yaratılmıştır. 6 'ip fırlatıcı' öğesiyle doğada sıkça karşılaşılan altıgen formu tercih edilerek bir çiçek / fıskiye atfı hedeflenmiş, bu öğelerin senkronize hareketleriyle ise etkileşimin yanında görsel bir estetik sağlanmıştır. Kullanıcı etkileşimini sağlamak için Microsoft Kinect ile kullanıcının iskelet tanımı takip edilip, iki el ve omuz noktaları arasındaki açı ve uzaklık ilişkisi 'ip fırlatıcı'ların açı ve hızını ayarlamak için kullandığı servo ve DC motorlara tercüme edilir. String Spring is a kinetic interactive installation, aiming to blur the line between the mechanic and the organic utilizing a simple physical phenomenon. A loop of string accelerated to obtain a perpetual shape and the waves propagating on the string as the acting forces change, help this familiar and simple material to exhibit brand new and complex behaviors. In the project, a behavioral model is adopted such that the system imitates the interacting user by translating the movements to its own physical language, creating a mechanical assembly that mimics the movements of the organic. With a circular array of 6 'string shooter' modules, the hexagonal form that is frequently encountered in nature is obtained, referencing a flower or a fountain. The synchronized movements of these modules provide a visual aesthetic beside the interaction. User interaction is based on the 'skeleton tracking' feature of Microsoft Kinect, determining the angle and distance between the user's hands and shoulders. These inputs are then translated to servo and DC motors which the 'string shooter' modules use to actuate the strings. Tarihle ilgilenen bir çok insan, tarihteki ünlü figürlerin doğum/ölüm yıllarının ve onların bilinen işlerinin tarihleriyle ilgilidir. Fakat kaçımız bütün bu tarihlerin birbiriyle ilişkisinin bilincindeyiz? Kaçımız tarihi bir bütün olarak resmedebiliyoruz? Kaçımız Vivaldi ve Bach'ın aynı zaman periyodunda yaşadığının ya da Michelangelo'nun öldüğü yıl, Shakespare'in doğduğunun farkındayız? Timeline, tarihteki ünlü kişilerin doğum/ölüm tarihlerinin ve bu isimlerin en önemli işlerinin diğer isimlerle ve işleriyle ilişkisinin, etkileşiminin, kesişiminin ve bağlantısının görsel olarak sergilendiği, aynı zamanda kullanıcı ile etkileşimli bir enstalasyondur. Timeline, yazılı bilgiyi ve rakamları görsele dönüştürmek üzere bilginin nasıl sentezlenmesi ve görselleştirilmesi gerektiğini algoritmik modelleme araçlarını kullanarak sorgular. Üretim süreci mevcut verinin toplanması ardından üç boyutlu modelleme araçlarıyla görselleştirilmesiyle devam eder. Tarihler görsel geometrileri oluşturmak üzere parametrik olarak işlenir ve sonuç veri görselleştirme ürününü oluşturur. Enstalasyonun pratiğinde; sunulan sabit görselin yanısıra, kullanıcı enstalasyonu deneyimleyebilmek ve görseli daha iyi okuyabilmek için, sabit görselin projektör yansımasını değiştirebildiği ve kişiselleştirebildiği arayüze ulaşır. Most people who are interested in knowing famous historical figures, have an idea about, the day that they were born and died besides, their several famous works and their chronologies. However how many of us can contemplate on the notion of relations of dates? How many of us can envisage Vivaldi and Bach live in the same period of time or The year that Michelangelo died, Shakespeare was born Timeline is an installation that aims to seek the intersection/ relation/ connection/ transmission of people's life and their works with the way of representing it visually which is graphical constitution of information. The data is represented with the potentials of design that has a better communication skills to sort all information for better understanding. 3d modeling environment. The numeric data is processed to visualize a graph/a time line. The output geometries are operated from the numbers of dates parametrically, yet the overall visual is data driven art. Installation enables an interactive experience besides the overall represented visual to all participants. One can directly be connected to a screen which is a projection of the final visual and be able change and personalized the interface visual. Tinnitus, herhangi bir dış ses yokluğunda duyulan seslerin yarattığı rahatsız edici ortamı taklit eden, etkileşimli bir ses heykelidir. Kulak çınlaması, genellikle çınlama, uğultu, ya da iç içe geçmiş sesler kombinasyonu gibi çaresizlik hissi uyandıran sesler olarak tanımlanır. Kulak çınlaması beynin doğal bir dengeleme mekanizması olduğundan, bu şekilde benimsenmesi kişide rahatlama hissi uyandırabilir. Heykel, kulak çınlaması olan bir hastanın uyku yastığını yeniden yaratarak bu benimsemede yer almayı hedefler. Heykel, dijital artefaktların kaynaklarını kasıtlı olarak gösteren şeffaf bir kutuya yerleştirilmiş, dokunmaya duyarlı bir uyku yastığından oluşur. Yastık, kulak çınlaması rahatsızlığı olan kişiler tarafında tanımlanmış ve değişken bir gürültülü arka planda oluşan yüksek frekanslı tonları içeren ses karışımlarını taklit eder. Eser, ziyaretçileri etkileşimin rolünü keşfetmeye ve kendi kabul seviyelerini bularak kulak çınlamasının yoğunluğunu kontrol etmeye davet eder. kontrol etmeye yararlar. Her motif, Tinnitus hastaları tarafından betimlenmiş bir Tinnitus sesini temsil eder. Materyaller: Bakır tel, iletken ip, pamuk ip, pamuk kumaş, bağlantı maşası, akrilik levha, mikrokontrolör, hoparlör, MP3 player, Arduino software, Python. Tinnitus is an interactive sound sculpture that mimics the uneasy environment caused by hearing noises in the absence of any external sound. Tinnitus is often described as a ringing or buzzing, as a combination of intermixing sounds that induces a feeling of helplessness. As tinnitus is a natural compensatory mechanism of one's own brain, the mere acceptance of it as such can bring relief. The sculpture aims to take part in this acceptance by recreating the sleeping pillow of a patient with Tinnitus. The sculpture consists of a touch-sensitive sleeping pillow placed on atransparent box that intentionally displays the sources of digital artefacts. The pillow mimics the sound mixtures reported by patients, consisting of high-frequency tones on a fluctuating noise background. The installation invites spectators to explore the role of interactivity and control the intensity of their tinnitus by figuring out their own acceptance levels. The installation consists of an interactive sleeping pillow. Tinnitus patterns are sewed on the pillow surface by using conductive thread and copper wires. Through their conductivity, these patterns act as capacitive sensors and control the sound output. Each pattern represents a Tinnitus sound described by Tinnitus patients. Materials: Copper wire, conductive thread, cotton thread, cotton fabric, crocodile clips, acrylic sheet, microcontroller, speakers, MP3 player, Arduino software, Python. Evrendeki canlılığın temelini tek bir hücre oluşturur. Bitki, hayvan, insan her biri farklı yaşam formları; her biri başka bir dönüşümün yaşaması durumudur. Mitolojide kendini yiyen yılan Ouroboros gibi dönüşüm bir yokoluş eylemiyle süregelir. Bir yokoluş yeni bir varolma için başlar ve yeni bir canlı bütünüyle dönüştüğü yeni birlikteliklerle kimlik kazanır. Yeni bileşenlerini başka canlılar veya cansız maddeler aracılığıyla oluşturabilir. Öyleyse yaşamın özü her bir bitki, insan ve hayvan için bölünmüş müdür? Bu dönüşüm, ayrışma, birleşme, yokoluş ve varoluş kavramlarını metaforik olarak sorguladığımız bu çalışmada bir bitkinin sahip olduğu bazı bileşenlerden soğrulması ve kendisine ait olmayan yeni bileşenleri ekleyerek alternatif varoluş senaryoları kurguluyoruz. Hücrelerinden arındırıp kendi yaşam özünden ayırdığımız ve şeffaf bir kabuk gibi ışık geçirgen hale getirdiğimiz bitki yaprakları, ışıkla birleşerek Mahrum kaldığımız, yok olan özlerimiz başka dönüşümlerle bizen yeni kimlikler kazandırır mı?, Yeni görünümler bizim yeni bir varoluş şeklimiz midir?, Formumuz değişmeden değişen kimyasallar bir yokoluş örneği olabilir mi? sorularını araştırıyor. Proje, Crossing kingdoms: Using decellularized plants as perfusable tissue engineering scaffolds isimli bilimsel makaleye dayanarak hazırlanan bir solüsyon yardımıyla ıspanak ve deve tabanı bitkilerinin yapraklarının hücresizleştirilmesiyle elde edilen şeffaf bitki yapraklarının ışık geçirgenliğinden yararlanarak gerçekleştirilen bir dönüşümü görsel olarak deneyimletmeyi amaçlar. The project aims to create a visual experience of a transformation performed by decellularization of spinach and monster deliciosa leaves, through the obtained translucent plants, based on and using the formula of a special solution from a scientific article called Crossing kingdoms: Using decellularized plants as perfusable tissue engineering scaffolds. Hepimiz her dakika farklı şeyler hissederiz farklı düşüncelere kapılırız ama bu düşünceleri ve hisleri dışarı vurmayız. Mutsuzken mutlu görünmeye çalışırız veya heyecanlıyken sakin kalmaya çalışırız. Peki, ne sıklıkla kendi içimizden gelen bu hislerin ve düşüncelerin oluşturduğu müziğe kulak veririz? Bazen sadece gölgemizi izleyerek kendi içimizden gelen müziğe kulak vermeliyiz. Projede bir kalp ritim sensoru bulunmaktadır. Kaidenin üzerinde bulunan bu sensöre dokunulduğunda toplanan veri arduino üzerinden bilgisayara aktarıldıktan sonra görselleştirilerek izleyiciye sunulur. All of us think and feel yet we do not always show our true ideas, desires, concerns, excitement, and passion. We try to look happy when we are not, or stay calm when we are nervous. But how often do we listen to the music these thoughts and emotions orchestrate? Sometimes we just have to watch our shadow and lend an ear to the symphony that we release. This project includes a heart rate sensor. When the sensor on top of the base is pressed, the data that is acquired from the user is transmitted to the computer via Arduino, and visualized for the user's experience."} {"url": "https://gazetesanat.com/bang-prix-2020-lansmaninda-gercek-zamanli-dijital-sanat-performansi", "text": "Düzenlendiği 4. yılda daha kapsayıcı bir yapıya bürünen bang. Prix'nin yeni konseptli 2020 Programı, keyifli bir lansman etkinliği ile sanat, teknoloji ve iş dünyasına tanıtıldı. Genç sanatçı Eda Urfalıoğlu'nun etkileyici bir audio-visual sanat performansı gerçekleştirdiği gecede, geçmiş yıllarda programda yer alan bang. Prix jüri üyeleri, mentorlar ve programın tüm paydaşları bir araya geldi. Sanat, teknoloji, bilim ve tasarım kesişiminde yaratıcı fikirlerini ifade etmek isteyen farklı disiplinlerden insanların bir araya geldiği öncü bir platform olarak kendini konumlandıran bang. Prix'nin 2020 Programı lansman etkinliği, sanat, teknoloji ve iş dünyasının önde gelen isimlerinin yoğun ilgisi ve katılımıyla gerçekleşti. Çok özel bir mekanda, bir kutlama havasında geçen 2020 lansman etkinliği, son dönemde dünyadaki en popüler sanat dallarından biri olan audio-visual dijital sanat performansına da sahne oldu. Genç sanatçı Eda Urfalıoğlu tarafından gerçek zamanlı olarak sunulan performansla konuklar, elektronik müzik ve görselliğin bir araya geldiği farklı ve etkileyici bir deneyime tanık oldular. Çalışmalarında kullandığı görüntülerde doğadan esinlenen ve insanları ortak noktada buluşturan müziği görsellikle birleştiren Urfalıoğlu, bang. Prix konukları için gerçekleştirdiği performansta Touchdesigner platformundan yararlanarak çalışmalarını sergiledi. Touchdesigner yazılımı aracılığıyla doğadan ilham alarak tasarladığı görüntüleri geniş bir duvara yansıtan ve elektronik müzikle birlikte izleyenler üzerinde hipnotize edici bir etki yaratan Urfalıoğlu, mekanın dört yanında kullandığı metalik materyallerle oluşturduğu yansımalarla büyüleyici bir atmosfer oluşturdu. Sanatçı, Görüntüleri aktarmak üzere perdeyi kullanmak alışkın olduğumuz bir uygulama olsa da izleyiciyi, tasarladığım görsel dünyanın içine almak adına bu kez yansıtıcı metalik yüzeyler kullanımına gittim. Çalışmalarımda farklı materyalleri araştırmaya özen gösteriyorum dedi. Görsellere eşlik eden müzik kullanımında ise özellikle elektronik müziği tercih ettiğini dile getiren Urfalıoğlu, bang. Prix 2020 lansman etkinliğimizde de minimal ve sakin bir müzikten ziyade insanları harekete geçiren ve ambiyansa daha uygun olduğunu düşündüğüm house music temasını kullandım. Diğer çalışmalarımda da Cassie Mcquarter, Sabrina Ratte ve Exra Miller gibi müzisyenlerin çalışmalarından büyük ilham alıyorum. Bu kapsamda elektronik müzik festivallerini özellikle takip ediyorum. Senior projemde de elektronik dans müzik türleri ve alt türlerini baz alan bir stok görsel arşivleme sitesi oluşturmuştum. Böylece elektronik dans müziği türlerini inceleyerek belirli parametre, kural ve olasılıklara uyan görselleri ortaya çıkarmayı amaçladım şeklinde konuştu. Galileo Galilei İtalyan Lisesi'nin ardından İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü'nden mezun olan Eda Urfalıoğlu, bitirme projesini de Touchdesigner ile hazırlamıştı. bang. Prix'nin 2020 lansman etkinliğinden önce Avto Galeri'de gerçekleşen etkinlikte yer alan sanatçı, Salon İKSV ve Anahit Sahne'de müzik grubu Noisual ile iki audio-visual performans sergiledi. 2020 yılı programına başlarken stratejik bir değişime giderek kapsamını genişleten ve 2019 yılsonuna kadar başvuruları kabul etmekte olan bang. Prix, gerçekleştirdiği dönüşümle ülkemizin yanı sıra Japonya, Fransa, Rusya, İtalya, Amerika gibi onbeşden fazla ülkeden başvurular almaya devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/bang-prix-yeni-vizyonuyla-kapsamini-genisletiyor", "text": "bang. Prix, düzenlendiği dördüncü yılda stratejik bir yaklaşımla çok daha kapsayıcı bir yapıya büründü. Bu yeni yapısıyla bang. Prix dijital sanatlar alanında üretim yapan gençleri desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda sanat, bilim, teknoloji ve tasarım gibi farklı disiplinlerden gelerek yaratıcı üretimler ortaya koymak isteyen insanlar için de fırsat yaratıyor. Başvuruları halen kabul etmekte olan bang. Prix 2020'ye seçilen yaratıcı gençler, dünyanın farklı bölgelerindeki bang. Prix ve diğer sergilerde üretimlerini paylaşma olanağı yakalamanın yanı sıra gelişim ihtiyaçları doğrultusunda farklı alanlarda da desteklenecekler. Düzenlenmeye başladığı 2017 yılından bugüne kadar ülkemizde ve dünyanın farklı ülkelerinde dijital sanatlar alanında üretim yapan gençleri görünür kılmak, yanı sıra iş ve teknoloji dünyasını yeni fikirlerle beslemek amacıyla düzenlenen ve birbirinden başarılı çalışmalara imza atan bang. Prix, 2020 yılında stratejik bir değişime giderek kapsamını genişletiyor. bang. Prix, Türkiye'de sanat, bilim, teknoloji ve tasarımı bir araya getirerek yaratıcı fikirlerini ifade etmek isteyen farklı disiplinlerden insanların buluştuğu öncü bir platform olarak kendini yeniden konumlandırdı. Bu kapsamda sanat, teknoloji, bilim ve tasarım ekosistemine açık çağrıda bulunan platform, 31 Aralık 2019 tarihine kadar 2020 yılı başvurularını kabul ediyor. Bugüne kadar sağladığı mentorluk desteği ile 57 kişinin projelerini geliştirmelerine ve yurtiçi ve yurt dışında açılan 13 sergi ile bu projelerin binlerce ziyaretçiyle buluşmasını sağlayan program, Türkiye'nin yanı sıra dünyanın farklı ülkelerinden başvurulara da açık. Şu ana kadar programa Türkiye dışında Avrupa, Afrika ve Uzak Doğu'dan başvurular gelmeye başladı. Önceki yıllardan farklı olarak bang. Prix 2020'ye dijital teknolojiler ve bilimsel unsurları sanatsal üretimlerinde kullanan veya kullanmak isteyen, güzel sanatlar, mimarlık, tasarım gibi yaratıcı endüstrilerde yer alan kişiler katılabilecekler. Ayrıca bilim ve teknoloji alanlarında sanatsal bakış açısıyla çalışmalar yapan, psikoloji, biyoloji, sosyoloji, nörobilim, bilgisayar bilimleri, felsefe gibi farklı disiplinlerde çalışmalarını sürdüren, kendileri için gelişim alanı arayan herkes programa başvurabilecek. Kapsamı genişleyen bang. Prix'nin yeni yapısına ilişkin bilgiler veren bang. Prix Yönetim Kurulu Başkanı sayın Emrah Yayıcı, Programın dördüncü yılında bang. Prix, önceki yıllardan farklı olarak proje bazlı destek ve sergileme imkanın ötesinde sanat, teknoloji, bilim ve tasarım kesişiminde çalışmalar yapan insanlara daha geniş kapsamda destek verecek bir platforma dönüştü. bang. Prix sadece dijital teknolojilerin öncü örneklerini çalışmalarına entegre eden sanatçıları ve yaratıcı sektörlerdeki kişileri değil; aynı zamanda kendi alanlarında sundukları çözümleri sanatsal yaklaşımlar ile besleyen sinirbilim, biyoloji, mühendislik gibi farklı alanlardan kişileri destekliyor dedi. Yönetim kurulu başkanı sayın Emrah Yayıcı, Yeni yapımızla programımıza katılanlara kişiye özel destekler sunma olanağına kavuşuyoruz. Geçtiğimiz yıllarda gerçekleştirdiğimiz çalışmalarımız sırasında her program katılımcısının gelişimi için farklı desteklere ihtiyaç duyduğunu tespit ettik. Bu detayı gördüğümüzde ekipçe yepyeni bir çalışma modeli geliştirmek üzere kolları sıvadık. Sanat, teknoloji, bilim ve tasarım kesişiminde programımızda yer alan herkes gelişmek ve görünür olmak için farklı şeylere ihtiyaç duyuyor. Bazısı üretimleri için teknik eğitimler almak istiyor. Bazıları işlerini en incelikli şekilde anlatacak sanatsal metinleri yazmakta zorlanıyor. Kimilerinin ise yalnızca daha fazla tanıtıma ve sergilerde yer almaya ihtiyacı var şeklinde konuştu. Yayıcı ayrıca: Amacımız, katılımcılarımızın üretimlerini başarıyla gerçekleştirebilmeleri ve sahip oldukları bilgi, yetkinlik ve deneyimlerini artırabilmeleri için ihtiyaç duydukları mentorluğa, eğitimlere, kitaplara ve atölye çalışmalarına erişebilmeleri. Ayrıca, yurtiçi ve yurtdışında bang. Prix ve diğer organizasyonlarda üretimlerini sergileme gibi olanaklara ulaşmalarını kolaylaştırıcı destekler de vereceğiz şeklinde konuştu. bang. Prix'nin program katılımcılarının çalışmalarını olduğu kadar gelişim süreçlerini de dünyanın farklı ülkelerinden birçok insanla paylaşabilecekleri bir platform olduğuna dikkat çeken Emrah Yayıcı, En az ortaya çıkan üretimlerin sergilendiği sonuç kadar ilham, hayal, keşif ve üretim gibi yaratım sürecinin tüm aşamalarının izlenebilirliğinin önemli olduğu, ilham verici bir platform sağlıyor olmanın mutluluğunu yaşıyoruz dedi. bang. Prix 2020 programının jüri üyeleri arasında Koleksiyoner ve Sanat Yazarı Banu Çarmıklı, Marshmallow Laser Feast Sanatçısı ve Yaratıcı Direktörü Ersinhan Ersin, İstanbul Teknik Üinersitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Gökhan İnce, so-far Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Christina J. Chua, MAA Kurucusu ve Mimar Melike Altınışık ve Touchdesigner Yöneticisi Isabelle Rousset yer alıyor. bang. Prix 2020 için Türkçe ya da İngilizce olarak hazırlanan tüm başvurular, register@bangprix. org adresi üzerinden, dijital ortamda kabul ediliyor. Yalnızca PDF ve MP4 formatında dosyalar değerlendirmeye alınıyor. Gerekli başvuru belgeleri ve detaylar için bangprix. org adresinden bilgi almak mümkün."} {"url": "https://gazetesanat.com/bang-prixden-yaratici-ekosisteme-acik-cagri", "text": "Düzenlendiği 4. yılda daha kapsayıcı bir yapıya bürünen bang. Prix, 2020 yılı başvurularını 11 Kasım-31 Aralık 2019 tarihleri arasında kabul edeceğini duyurdu. Programa, dijital teknolojiler, tasarım ve bilimsel unsurları sanatsal üretimlerinde kullanan ya da kullanmak isteyen yaratıcı gençlerin yanı sıra teknoloji ve bilim alanında sanatsal bakış açısıyla çalışmalar yapan kişiler de başvuruda bulunabilecek. Düzenlenmeye başladığı 2017 yılından bu yana ülkemizde ve dünyanın çeşitli ülkelerinde dijital sanatlar alanında üretim yapan gençleri görünür kılmak, yanı sıra iş ve teknoloji dünyasını yeni fikirlerle beslemek amacıyla düzenlenen ve birbirinden başarılı çalışmalara imza atan bang. Prix, 2020 yılında stratejik bir değişime giderek kapsamını genişletiyor. bang. Prix, ülkemizde sanat, bilim, teknoloji ve tasarımı bir araya getirerek yaratıcı fikirlerini ifade etmek isteyen farklı disiplinlerden kişilerin buluştuğu öncü bir platform olarak kendini konumlandırıyor. Bu kapsamda sanat, bilim, teknoloji ve tasarım ekosistemine açık çağrıda bulunan platform, 2020 yılı başvurularını 11 Kasım ile 31 Aralık 2019 tarihleri arasında kabul edeceğini açıkladı. bang. Prix 2020 programına dijital teknolojiler ve bilimsel unsurları sanatsal üretimlerinde kullanan ya da kullanmak isteyen, güzel sanatlar, tasarım, mimarlık gibi yaratıcı endüstrilerde yer alan kişilerin yanı sıra; teknoloji ve bilim alanlarında sanatsal bakış açısıyla çalışmalar yapan, nörobilim, sosyoloji, biyoloji, psikoloji, bilgisayar bilimleri, felsefe gibi farklı disiplinlerde çalışmalarını sürdüren, kendileri için gelişim alanı arayan herkes başvurabilir. Program, Türkiye'nin yanı sıra farklı ülkelerden başvurulara da açık olacak. bang. Prix 2020'ye katılmak isteyenlerden gelişim alanları, üzerinde çalıştıkları ya da çalışmak istedikleri proje konuları ile birlikte, programa katılma motivasyonlarını anlatan bir başvuru yapmaları bekleniyor. Adaylar, sektörün önde gelen isimlerinden oluşan altı kişilik jüri ve bang. Prix ekibi tarafından seçilecek. Sürece dahil olmaya hak kazananlar, yıl boyunca (Ocak 2020 Kasım 2020) program dahilinde sunulan desteklerden faydalanma imkanını bulacak. bang. Prix 2020 programının jüri üyeleri arasında Koleksiyoner ve Sanat Yazarı sayın Banu Çarmıklı, so-far Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni sayın Christina J. Chua, Marshmallow Laser Feast Sanatçısı ve Yaratıcı Direktörü sayın Ersinhan Ersin, İstanbul Teknik Üinersitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi sayın Dr. Gökhan İnce, MAA Kurucusu ve Mimar sayın Melike Altınışık ve Touchdesigner Yöneticisi sayın Isabelle Rousset yer alıyor. Başvuru ve değerlendirme sürecine ilişkin açıklamalarda bulunan bang. Prix Yönetim Kurulu Başkanı sayın Emrah Yayıcı, Programın dördüncü yılında bang. Prix, önceki yıllardan farklı olarak proje bazlı destek ve sergileme imkanın ötesinde sanat, teknoloji, bilim ve tasarım kesişiminde çalışmalar yapan insanlara daha geniş kapsamda destek verecek bir platforma dönüştü dedi. Emrah Yayıcı, Amacımız, katılımcılarımızın üretimlerini başarıyla gerçekleştirebilmeleri ve sahip oldukları bilgi, yetkinlik ve deneyimlerini artırabilmeleri için ihtiyaç duydukları eğitimlere, kitaplara ve atölye çalışmalarına erişebilmeleri. Ayrıca, bang. Prix ve diğer organizasyonlarda üretimlerini sergileme gibi olanaklara ulaşmalarını kolaylaştırıcı destekler de vereceğiz şeklinde konuştu. bang. Prix 2020 için Türkçe ya da İngilizce olarak hazırlanan tüm başvurular, register@bangprix. org adresi üzerinden, dijital ortamda kabul edilecek. Yalnızca PDF ve MP4 formatında dosyalar değerlendirmeye alınacak! Gerekli başvuru belgeleri ve detaylar için bangprix. org adresinden bilgi almak mümkün. bang. Prix Türkiye'de sanat, teknoloji, bilim ve tasarımı bir araya getirerek yaratıcı fikirlerini ifade etmek isteyen farklı disiplinlerden insanların buluştuğu öncü platformdur. bang. Prix 2017 yılında farklı alanlardan gelen insanların müşterek merak, gelişim, paylaşım ve üretim motivasyonlarını gerçekleştirebilecekleri bir platform yaratma isteğinden doğdu. bang. Prix programı, Design Thinking metodolojisi ile sanatı buluşturarak kurumların yeni ve yenilikçi fikirler üretmelerine destek olan inovasyon ekibi ArtBizTech'in ana destekçiliğinde düzenleniyor. Program, bugüne kadar sağladığı mentorluk desteği ile 57 kişinin projelerini geliştirmelerine ve yurtiçi ve yurtdışında açılan 13 sergi ile de bu projelerini binlerce izleyiciyle buluşturmalarına destek oldu. bang. Prix programına ilişkin daha detaylı bilgilere www. bangprix. org adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/banu-anka-hayalimdekini-tuvale-aktarmada-teknik-sadece-bir-vesiledir", "text": "İran'da aldığı akademik eğitimi kusursuz bir şekilde resimlerine yansıtan İran kökenli Banu Anka'nın resimlerinde İran kültüründen izler görmek ve bu izlerin çağdaş uygulamalarını gözlemlemek mümkün. Türkiye'de yaşamını sürdüren ve resim sanatını günümüz formlarıyla harmanlayarak önemli başarılara imza atan, sanatsal çalışmalarına artan bir ivme ile devam eden başarılı sanatçı Banu Anka ile çocukluk döneminde beyaz kağıtlara karaladığı çizimlerini ve günümüz eserlerine yansıttığı çağdaş özgünlüğü konuştuk. Ressam Banu Anka ile gerçekleştirdiğimiz bu samimi söyleşiyi sizlerle paylaşıyorum. Banu Anka : 1982 yılında İran'da doğdum. Tahran Güzel Sanatlar Üniversitesi mezunuyum ve yüksek lisansımı İstanbul Yeditepe Üniversitesinde tamamladım. 2018 yılında Prof. Dr. İlyas Ergin İNAN'ın tez danışmanlığı altında tezimi Şahname üzerinde sundum ve onur belgesi alarak mezun oldum. Banu Anka : Kendimi bildim bileli çiziyorum, kendimi keşf etmedim ailem de yeteneğimi keşf etmedi. Zaten savaş ortamıydı ve ben kendiliğimden devamlı çizim yapıyordum, nedenini bilmiyorum. Banu Anka : Tahran'da birçok karma sergi, festival ve fuara katıldım ve iki kişisel sergim oldu. Çin'de Pekin fuarına katıldım. İstanbul'da karma sergiler ve 2016 Contemporary katıldım ve bu sene de yine İstanbul'da kişisel sergimi açtım. Banu Anka : Bakış benim için bir çok anlam ifade ediyor, öncelikle savaş döneminden beri gözlerimin enkaz altında toz toprakla dolması ve ayrıca bu projeyi çizerken gözlerimden ciddi bir operasyon geçirdim körlük tehlikesi atlattım. Bunlar ile bakışım tüm bu olaylara çok değişti, bundan dolayı sergimin ismini Bakış koydum. Banu Anka : Genellikle resim yapmaya başlamadan yani beyaz tuvale bakarak resmin bitmiş halini görebiliyorum bundan dolayı azıcık tesadüfler ve resim yapma anının akışına rağmen bitme noktasına rahatlıkla karar verebiliyorum. Banu Anka : Resimin yanı sıra hat sanatçısıyım. Banu Anka : Tekniğimi belirleyen faktörlerin, yapacağım resime nasıl en iyi ve doğru şekilde hizmet eder sorusundan yola çıkıyorum. Amaç hayalimdekini tuvale aktarmak ise teknik sadece bir vesiledir. Banu Anka : Ben öneride bulunmayı pek sevmeyen birisiyim ki sanat söz konusuysa öneriler çok anlamsız olacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/barcindan-terk-edilmis-gibiye-yeni-yorum", "text": "Güçlü sesiyle ve özgün tarzıyla müzik dünyasına iddialı bir merhaba diyen Barçın, değerli sanatçı Hüseyin Altın'ın unutulmaz şarkısı Terk Edilmiş Gibiyi yeniden yorumladı. Sözleri Gönül Şen'e, müziği Mustafa Sayan'a ait olan Terk Edilmiş Gibinin yepyeni ve günümüz alt yapısına uygun düzenlemesi ise Cenk Kandıralı imzası taşıyor. Barçın'ın yepyeni projesi ''Terk Edilmiş Gibi'' şarkısının klibi ise Ferhat Göçer'in evindeki stüdyosunda 6 saate yakın bir sürede çekildi. Ercan Şencan yönetmenliğinde çekilen klipte Barçın, şarkının sayısız anılarla ve değerlerle dolu her mısrasını klip görüntülerinde yüzüne de yansıtıyor. Barçın'ın yeni projesinin prodüktörlüğünü ise son dönemlerin başarılı isimlerinden Erkan Şen üstlendi. ''Terk Edilmiş Gibi'' Beyond Recordings etiketiyle tüm müzik platformlarında yayında!"} {"url": "https://gazetesanat.com/baris-capkin-bu-kez-bulutlar-arasi-yolculuka-cikariyor", "text": "Barış Çapkın, daha önce yayımladığı Görsen Üzülürsün, Ağladım İçime ve Kaybolsam da şarkılarının akustik kayıtlarını, Bulutlar Arası Yolculuk ismi ile On Air Music Co. markasıyla yayımladı. Yayımlandığı zamanlarda editör listelerinde de üst sıralarda yer alan şarkılarının yeni versiyonları için yine titiz bir çalışma gerçekleştiren Barış Çapkın; son dönemde ön plana çıkan akustik projeler arasında da yine kendi tarzını ortaya koyan bir proje sunuyor. Üç şarkıdan oluşan single'ın kapak çalışması, Barış Çapkın'ın diğer çalışmalarının cover tasarımlarını da yapan Mr. Boyaci'nin imzası taşırken; mastering de yine Selim Sayarı'nın maharetine teslim edilmiş. Akustik seride yer alan keman kayıtları Ezgi Tekin tarafından Stüdyo Negatif'te kaydedilmiş. Lyric klipleri ile zenginleşen projenin ilk klibi Görsen Üzülürsün, Ayşe Çapkın imzasını taşıyor ve YouTube On Air Music Co. kanalında yayımlanıyor. Yakın zamanda diğer şarkıların da klipleri müzikseverlerle buluşacak. Apple Music Türkiye Ana Sayfa En İyi Yeniler, Alternatif Müzik Sayfası Popüler Şarkılar, Günün Yenileri Çalma Listesi, Zirvedekiler: Türkçe Alternatif Çalma Listesi ve Fizy Ana Sayfa Sıcak Sıcak ile En Yeniler Çalma Listesi'ne ve birçok özel listeye alınan projenin şarkılarını tüm dijital platformlardan dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/baris-capkindan-sistem-karsiti-sarki-deli-kral", "text": "Barış Çapkın'ın yeni şarkısı Deli Kral OnAir Sahne etiketiyle yayımlandı. Şarkının; söz, müzik, kayıt, düzenleme ve miksi Barış Çapkın'a, masteringi ise Selim Sayarı'ya ait. Deli Kralın cover tasarımı, müzisyenin daha önceki çalışmalarında olduğu gibi yine Mr. Boyaci imzasını taşıyor. Klibiyle birlikte yayımlanan şarkının klip yönetmenliğini Hüseyin Baki Karataş üstlenmiş. Dünyadaki tüm sistem açıkları bir yana, müzik sektörüne yaptığı göndermeleriyle dikkat çeken klibin senaryosu Ayşe Çapkın tarafından yazılmış. Deli Kralı dijital müzik servislerinden dinleyebilir ve klibini OnAir Sahne YouTube kanalından izleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/baris-capkindan-yeni-sarki-kaybolsam-da", "text": "Alternatif kulvarın dikkat çeken isimlerinden Barış Çapkın'ın yeni şarkısı Kaybolsam da OnAir Sahne etiketi ile müzikseverlerle buluştu. Kaybolsam danın gitar, vokal ve synthleri Barış Çapkın'ın evindeki stüdyoda, davullar ise İstanbul PÜR Stüdyolarında kaydedildi. Şarkının sürprizlerinden biri davulları Kurban grubundan tanıdığımız Burak Gürpınar'ın çalması. Barış Çapkın Burak Gürpınar'ın şarkıya dahil olmasını şöyle anlatıyor: Kurban grubunu çok severim. Şarkının davullarının canlı kaydedilmesine karar verdiğim an aklıma ilk Burak geldi. Aradım şarkıdan bahsettim, şarkının demo kaydını gönderdim. Burak da severek çalacağını belirtti ve davul kayıtlarına başladık. Düzenlemeleri de Barış Çapkına ait olan şarkının mastering işlemi ise Selim Sayarı'nın ellerinden çıkmış ve Kaybolsam da adlı şarkı müzikseverlerle buluşmaya hazır hale gelmiş. Kaybolsam da şarkısının bir diğer sürprizi ise Barış Çapkın klipte eşi ve çocuğu ile kamera karşısına geçmiş olması. Şarkıyı dijital tüm platformlardan, klibini ise OnAir Sahne YouTube kanalından izleyebilirsiniz. 1983 yılı İzmir doğumlu, makina mühendisi ve aynı zamanda müzisyen olan Barış Çapkın müzik hayatına 7 yaşında klavye çalarak başladı. Ardından elektro gitar ile tanıştı. Üniversite yıllarında Mute isimli rock grubu ile bar performansları sergiledi. Kendi besteleri ile katıldıkları müzik yarışmalarında 2008 ve 2009 yıllarında ödüller aldılar, fakat grup ilk albümleri yayınlanmak üzereyken dağıldı. 2012 yılında müzik hayatına yalnız devam etme kararı aldı. 2015 yılında 4 şarkıdan oluşan ilk EP'si Yalandan, 2017 yılında Peyk grubunun vokalisti İrfan Alış ile ortak çalışma olan Meydanlar adlı tekli, 2019 yılında Alem teklisi ve Peyk grubu ile birlikte Babajım İstanbul stüdyolarında canlı olarak kaydedilen Son mu? adlı teklisini yayınladı. 2020 yılında sırası ile Otur da Dinle, Son Sözüm ve feat olarak I am Not at Home, 2021 yılında yine feat olarak Azrail'e Gülümsedim adlı teklileri yayına girdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/baris-capkinin-agladim-icime-sarkisi-onair-sahneden-yayimladi", "text": "Barış Çapkın söz ve bestesi kendisine ait olan Ağladım İçime ile duygusal dünyasından kesitleri içtenlikle paylaşıyor. Ağladım İçime dinamik bir müzikal altyapı üzerine söylenen hüzünlü vokallerden oluşuyor. Çapkın, hızlı hayatın hızla geçen yolculuğu içerisinde yaşadıklarını anlatıyor. Şarkının sözleri ile yorumundaki hüzün dikkat çekiyor. Barış Çapkın şarkısını anlatırken: Yalnızca kendimizle konuşabildiğimiz ve cevaplarını kendimizde aradığımız hüzünlerden ilham aldığını ifade ediyor. Ağladım İçime şarkısına Yunus Sönmezay tarafından bir de klip çekildi. Klipte rol alan Barış Çapkın, klasik arabasıyla seyahat ederken insanların hikayelerini toplayan bir karakteri canlandırıyor. Kayıt, düzenleme ve miks işlemlerini kendi stüdyosunda yapan sanatçı, mastering işleminde ise Selim Sayarı ile iş birliği yapmış. Şarkının kapak tasarımı da Tahir Keskin'e ait. Barış Çapkın, daha önce Peyk gibi gruplarla yaptığı iş birlikleri ve proje çalışmaları ile tanınıyordu, sanatçı yoluna solo olarak devam ediyor. Ağladım İçime şarkısına tüm dijital platformlardan ve klibine OnAir Sahne YouTube kanalından ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/barlastan-yeni-album-bu-ne-dunya-kardesim", "text": "90'lı yıllardan bu yana müzik tarihimizin unutulmaz şarkılarında imzası bulunan Barlas'ın Bu Ne Dünya Kardeşim isimli yeni çalışması OnAir Müzik etiketiyle yayımlandı. 8 şarkıdan oluşan albüm, 16 Nisan 2021 Cuma günü tüm dijital müzik platformlarında yerini aldı. Günümüze kadar gelen efsane şarkılardan Hareket Vakti de dahil olmak üzere Umay Umay'ın ilk albümünün tamamının söz ve müzikleri de kendisine ait olan Barlas, uzun müzik yolculuğuna günümüze dek aralıksız olarak devam etti. Birçok hite imzasını atan sanatçı aynı zamanda çok sayıda müzik türünde Türkçe ve İngilizce sözlü şarkılar yaptı. Barlas'ın yeni albümü Bu Ne Dünya Kardeşim Alternatif Post-Hard bir Rock albüm! Bu Ne Dünya Kardeşimi tüm müzik platformlarında ve OnAir Sahne YouTube kanalında dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/barok-muzigi-turk-halk-muzigiyle-bulusturan-konser-evlerinin-onu-klavsen", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Pera'da Camerata başlıklı konser serisine, piyanist ve besteci Hakan Ali Toker'in Barok müzik ve Türk Halk müziğini buluşturan Evlerinin Önü Klavsen başlıklı performansıyla devam ediyor. Toker, 25 Ocak 2020 Cumartesi günü gerçekleşecek konser öncesinde dinleyiclerle bir araya gelerek, müzikte gelenek ve yenilik arasındaki kopmaz bağlar üzerine sohbet edecek. Pera Müzesi, Devlet Çoksesli Korosu şefi Burak Onur Erdem'in sanat yönetmenliğinde düzenlediği, klasik müziği odağına alan Pera'da Camerata konser serisinin dördücüsünde piyanist ve besteci Hakan A. Toker'i konuk ediyor. Klasik Batı müziği, Türk müziği ve Caz üzerine yoğunlaşan sanatçı, 25 Ocak 2020 Cumartesi günü müzede gerçekleşecek etkinlikte, Evlerinin Önü Klavsen adlı güncel projesiyle müzik severlerin karşısında olacak. Barok müzikle Türk Halk müziğini yan yana getiren konserde dinleyiciler, iki farklı geleneksel müzik türünün birleşiminden doğan yepyeni bir üretime tanık olacaklar. Pera'da Camerata kapsamında her konser öncesi sınırlı sayıda katılımcıyla gerçekleşen Atölyede Sohbet programında ise Hakan Ali Toker, farklı türlerin sentezinden oluşan eserleri ile müzikte gelenek ve yenilik kavramlarını konuşmak üzere saat 16.00'da dinleyicilerle bir araya gelecek. Konser biletleri Biletix'ten ve konserin gerçekleşeceği gün Pera Müzesi'nden temin edilebilir. Pera Müzesi Dostları biletlerini %50 indirimli olarak müzeden alabilir. Yerler sınırlıdır ve numaralı değildir. 1976 yılında Mersin'de dünyaya gelen Hakan A. Toker, Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi'nde başladığı klasik piyano ve bestecilik eğitimini Amerika Birleşik Devletleri'nde Indiana Üniversitesi Müzik Fakültesi'nde tamamladı (2000, lisans). Bu kurumda caz ve elektronik müzik de çalıştı. Resmi öğrenimine paralel olarak doğaçlama ve Türk müziği konularında kendi kendini yetiştirdi; piyanodan sonra kanun ve akordeon çalmayı öğrendi. ABD'de yaşadığı 9 yıl boyunca çok sayıda konser verdi. Klasik müzik alanındaki çalışmalarını, etnik dünya müzikleri de içerecek şekilde genişletti. İcracı olarak bugüne kadar toplam 28 ülkede konser verdi; İstanbul, Ankara, Mersin, Side, Lvov, Indianapolis Caz gibi pek çok uluslararası festivale katıldı. Bugün solo resitallerin yanı sıra kendi kurduğu gruplar ve yarattığı projelerle albümler kaydetmeye ve konserler vermeyi sürdürüyor. Güncel projelerinden bazıları; Toker Trio ve Şehir Hayatı, Toker Klasikleri Kurcalıyor, Evlerinin Önü Klavsen Alla Turca Alla Toker ve Senfonik Fasıl ; Aşk Valsleri."} {"url": "https://gazetesanat.com/barok-sanat", "text": "Zenginlik, güç, aşırılık ve ihtişamla ifade edilen Barok sanat, kelime anlamı ile düzgün olmayan inci anlamına gelir ve kendine özgü bir anlayışa sahiptir. Bence barok uslup denince akıllara gelen duygu yoğunluğu, aşırılık ve heyecan olmalıdır. Rönesans dönemi sanat anlayışının tam aksine barok bir eser, durağanlık yerine hareketi, simetriye zıt olarak asimetriği yansıtır. Rönesans dönemi eserlerde rastladığımız durgun yüz ifadeleri yerlerini Barok akımı ile korku, heyecan, neşeli bazende karşı tarafa duygu geçiren gerçekçi ve insansı ifadelere bırakır. Rönesans dönemi eserler genellikle kilisenin onayını almak için yapıldığından, geometrik katı hatlara sahipti. Dahası, kutsal kitaplarda bahsi geçen mitleri yansıtmak için ciddiyet ve keskinlik duygusu zorunluluk niteliğinde idi. Oysa barok bir esere bakıldığında, kiliseyi memnun etme kaygısı taşımak yerine yaşamsal, olağan hayattan bir kare yansıtan eserler aracılığıyla sanat eserini inceleyenler eserlerde insansı ruh hallerini seyretme şansına sahiptir. Barok uslubun gelişmesi ile birlikte, keskin çizgilerin yerini belirsizlik içinde geçişler ve gölgeler alır. Genel olarak dönem içinde işlenen konular; azizlerin yaşamı, mitolojik konular, tarihsel öykülerdir. Roma, genel geçer kabule göre Barok sanatının başlangıç noktası kabul edilir. Osmanlı'da da Barok tarzının etkilerine rastlarız. 18. yüzyılın başlarında, Fransa'dan getirilen eşyalar en başta Osmanlı sarayı olmak üzere, Türkiye'deki geleneksel sanat anlayışını da etkilemiştir. Hatta, Anadolu da Türk barok üslubu dönemi adı verilen bir döneme bile rastlarız. İstanbul'da ki barok mimari eserler sırasıyla Nuruosmaniye, Ortaköy ve Laleli camileri ile Selimiye Kışlası'dır. Barok sanatı, Antik Çağ Yunan ve Roma sanatından elbette ki etkilenmiştir ancak artık renkler çok yoğundur ve düz hatlar yerine yuvarlak hatlar hakimdir. Barok üslubunun 18. yüzyılda zaman geçtikçe kabalaştığı ve sert tarza iserokoko denir. Aslında Rokoko akımı daha çok hazcılığı sembolize eden, dönemin soylu ve aristokrat kesiminin zevkini yansıtan, Fransa'da başlamış bir akımdır. Barok sanatın gösterişinden uzak, oldukça sade ve zarif sayılabilir. Rokoko kelime anlamıyla, Fransızca çakıl taşı anlamına gelip Modası geçmiş olan anlamında kullanılmıştır. Türk rokoko tarzının en güzel örneklerinden olan, Ahmet Çeşmesi, Lale Devri'nde inşa edilmiştir. Rokoko tarzı olan 3. Ahmet Çeşme'si, Topkapı Sarayı'nın giriş kapısı ile Ayasofya arasında bulunur. Motifler, bezemeler, görsel zenginlikle dolu çatısı ile oldukça estetik bir görünüme sahiptir. Rokoko, toplumsal hareketlerle birlikte giyim-kuşamda ve yaşamın her alanında radikal değişikliklerin yaşandığı bir dönemdir. Barok Dönemi'nde gösteriş, parlaklık, göz alıcılık, aşırıya kaçma hakimken, Rokoko uslup ile estetik değerler daha çok ön plana çıkmıştır. Bir sonra ki yazıda, yeniden görüşmek üzere... Sanatsever dostlarınızla Gazete Sanat haberlerini paylaşmayı unutmayın!"} {"url": "https://gazetesanat.com/base-2019-kapilarini-acti", "text": "Türkiye'nin dört bir yanından yeni mezun sanatçı adaylarının eserlerinin yer aldığı BASE, 13 Kasım Çarşamba günü düzenlediği ön gösterim ile kapılarını açtı. Yeni mezun sanatçı platformu BASE'in bu yılki sergisine 20 şehirden ve 30 üniversiteden toplam 107 yeni mezunun eserleri yer alıyor. 4 gün boyunca, henüz sanat kariyerinin başında olan sanatçı adaylarıyla tanışabilir ve onların farklı disiplinlerde 120 yapıtını bir arada görebilirsiniz. Ayrıca ''BASE Talks' adı altında birbirinden kıymetli 70 konuşmacının yer aldığı 25 panel, her gün 11:00-19:00 saatleri arasında gerçekleşecek. 14-17 Kasım 2019'da Akaretler Sıraevler, Beşiktaş'ta 25-27-29-31 numaralı binalarda gerçekleşecek olan Türkiye'nin yeni mezun sanatçı platformu BASE, ülkemizin dört bir yanından yeni mezun genç sanatçı adaylarının yapıtlarını aynı çatı altında bir araya getirdi. 72 üniversitenin 2019 mezunlarından 1575 başvuru alan BASE'te, bu yıl seçici kurul değerlendirmesi sonucu seçilen 30 üniversiteden 107 yeni mezun sanatçı adayının 120 yapıtı yer almakta. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteğiyle; Beşiktaş Belediyesi ev sahipliğinde Kale Grubu, Magnum ve TEB Özel Bankacılık eş sponsorluğunda gerçekleşen, Digilogue'un dijital sanat partneri olduğu BASE'te 4 gün boyunca serginin yanı sıra sanat dünyasının önemli isimlerini konuk eden ''BASE Talks'' konferans programı ve atölye çalışmaları gerçekleşecek. Genç sanatçı adaylarına mezuniyetten profesyonel sanat yaşamına geçişlerinde destek olmayı, onlara üretimlerini sergileme ve sanat dünyasının önde gelen isimleriyle birebir tanışma fırsatı sunmayı amaçlayan BASE, aynı zamanda sanatseverler ve yaratıcı endüstrilerin de genç yetenekler keşfetmesine aracı olmayı amaçlıyor. BASE 2019'un seçici kurulunda Antonio Cosentino, Derya Yücel, Azra Tüzünoğlu, Elif Uras, Kezban Arca Batıbeki, Marcus Graf, Lalin Akalan, Merih Akoğul, Nazlı Pektaş, Mustafa Taviloğlu, Osman Dinç, Selman Bilal, Şakir Gökçebağ, Sabiha Kurtulmuş, Tomur Atagök, Tankut Aykut ve Vahit Tuna yer aldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/base-2020-basvurulari-icin-basladi", "text": "Türkiye'nin her yerinden yeni mezun genç sanatçı adaylarının yapıtlarını İstanbul'da aynı çatı altında bir araya getiren yeni nesil sanatçı platformu BASE'in bu yıl gerçekleşecek olan 4. edisyonu için başvurular başladı. Önceki yıllarda toplam 320 yeni mezun sanatçı adayını ve yapıtlarını 50.000'den fazla sanatseverle buluşturan BASE'in dördüncü yılına katılım için başvurular 1 Temmuz 2020 tarihine kadar devam edecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteğiyle; Digilogue'un dijital sanat partnerliğinde ve Kale Grubu sponsorluğunda gerçekleşecek olan BASE 2020; Güzel Sanatlar Fakülteleri 2020 mezunlarının başvurularını kabul edecek. Başvurular animasyon, fotoğraf, cam, baskı, geleneksel Türk sanatları, görsel iletişim tasarımı, grafik tasarım, resim, heykel, video, seramik, resim-iş öğretmenliği, tekstil tasarımı bölümleri lisans ve lisans üstü mezunlarının başvurusuna açık. Adaylar, BASE'e 3 farklı yapıtla başvurabiliyor. BASE'in bu yılki seçici kurulda Ayşe Erkmen, Ayşe Umur, Azade Köker, Derya Yücel, Eda Berkmen, Gökşen Buğra, Lalin Akalan, Leyle Gediz, Meriç Hızal, Moiz Zilberman, Nancy Atakan, Osman Erden, Onur Gökalp, Öner Kocabeyoğlu, Saruhan Doğan, Vahap Avşar ve Yusuf Sevinçli yer alıyor. Serginin kürasyonunu ise daha önceki yıllarda olduğu gibi yine Derya Yücel üstlenecek. BASE, her yıl; yeni mezun sanatçı adaylarını sanat dünyası, yaratıcı endüstriler, medya ve bütün sanatseverlerle buluşturmayı hedefliyor. Mezuniyetlerinden profesyonel sanat yaşamlarına geçişlerinde gençlere destek olmayı, kariyerlerine bir ivme ve yön kazandırmayı amaçlayan; Türkiye'nin yeni sanatçı nesline ışık tutan BASE, aynı zamanda galeri, koleksiyonerler, sanatseverler ve yaratıcı endüstrilerin de genç yetenekler keşfetmesine aracı olma misyonunu taşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/base-2020-kapilarini-acti", "text": "Güzel Sanatlar'dan yeni mezun sanatçı adaylarını profesyonel hayata geçişlerinde destekleyen BASE 2020, bugün Tophane-i Amire'de kapılarını sanatseverlere açtı. 25 Kasım'a kadar ziyaret edilebilecek olan sergiyi, aynı zamanda www. base. ist adresinden sanal ortamda gezmek mümkün! Bu yıl 20 Kasım tarihinde Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde kapılarını açan Base 2020, tüm hijyen ve güvenlik önlemlerinin ışığında, 25 Kasım tarihine kadar sanatseverlerin ziyaretine açık olacak. Gündemin nabzını tutarak sanatseverleri Uzak Yakın temasıyla buluşturan BASE 2020, eş zamanlı www. base. ist üzerinden de takip edilebilecek. Serginin açılmasıyla birlikte sanat dünyasının değerli isimlerini ağırlayan ve bu yıl ilk kez online platformda gerçekleştirilen BASE Talks da bugün başladı. Türkiye'nin geleceğine ışık tutan yeni mezun genç sanatçı adaylarının eserlerini aynı çatı altında bir araya getiren BASE 2020, 22 şehir, 32 üniversiteden toplam 102 sanatçının katılımıyla gerçekleşiyor. Sergide, resim, video, heykel, yerleştirme, fotoğraf, seramik, cam ve grafik tasarım gibi pek çok farklı sanat dalından 117 eser yer alıyor. Genç sanatçı adaylarına üretimlerini sergileme ve sanat dünyasının önde gelen isimleriyle buluşturma alanı yaratmayı amaçlayan BASE, aynı zamanda sanatseverler ve yaratıcı endüstrilerin de genç yetenekleri keşfetmesine aracı olmayı amaçlıyor. BASE 2020 T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi paydaşlığı ve Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi ev sahipliğinde, Kale Grubu ve TEB Özel Bankacılık eş sponsorluğunda ve Digilogue'un dijital sanat partnerliğinde gerçekleşiyor. Serginin seçici kurulunda, Ayşe Erkmen, Ayşe Umur, Azade Köker, Derya Yücel, Eda Berkmen, Gökşen Buğra, Lalin, Akalan, Leyla Gediz, Meriç Hızal, Moiz Zilberman, Nancy Ataken, Onur Gökalp, Öner Kocabeyoğlu, Osman Erden, Saruhan Doğan, Vahap Avşar, Yusuf Sevinçli gibi Türkiye sanatına yön veren alanında uzman isimler bulunuyor. Bu yıl ilk kez online platforma taşınan ve bugün başlayan BASE Talks, dileyen herkese diledikleri yerden ilham verici konuşmaları dinleme fırsatı sağlıyor. 20'yi aşkın panelde yaklaşık 60 konuşmacıyı ağırlayacak olan ''BASE Talks' programı www. base. ist adresinden canlı olarak takip edilebiliyor. Bu yıl konuşma programında aralarında Misal Adnan Yıldız, Ali Akay, Ali Elmacı, Ari Meşulam, Aslı Sümer, Ayda Elgiz, Berat Işık, Burak Delier, Cins, Çelenk Bafra, Baha Toygar, Beral Madra, Derya Yücel, Elmas Deniz, Ergin Çavuşoğlu, Esra Aysun, Fulya Çetin, Gözde Mimiko Türkkan, Günnur Ozsoy, Huo Rf, Leman Sevda Darıcıoğlu, Melek Gençer, Melis Tapan, Melis Terzioğlu, Necla Rüzgar, Nermin Kura, Nermin Polat, Osman Erden, Selim Birsel, Serkan Özkaya, Selen Sarıoğlu Süloş, SENA, Serkan Taycan, Taner Ceylan, Tansa Mermerci Ekşioğlu, TUNCA, Vahit Tuna, Yekhan Pınarlıgil'in de olduğu daha pek çok önemli isim yer alıyor. BASE 2020 kapsamında konuklar, özel bir projeyi de deneyimleme şansı yakalıyor. Siesta ve BASE işbirliği ile hazırlanan ve 4 yıldır gerçekleşen 'Siesta/BASE Art Project' isimli proje kapsamında, BASE'e katılmış 10 sanatçı Siesta sandalyelerini birer sanat eserine dönüştürüyor ve BASE'deki yerlerini sonraki yılların sanatçılarına bırakıyor. İlbak Holding'in iletişim, Arçelik'in teknoloji, Siesta'nın mobilya, Doğuş Grubu'nun kültür-sanat alanındaki sosyal sorumluluk platformlarından Sanata Bi Yer'in destek sponsorluğunda gerçekleşen BASE 2020, Pazartesi hariç olmak üzere 20-25 Kasım tarihleri arasında ücretsiz olarak ziyarete açık! Sağlık Bakanlığı'nın koronavirüs önlemleri kapsamında sanatseverlere güvenli koşullarda sergiyi gezme olanağı sağlanabilmesi adına sergi süresi boyunca sınırlı sayıda ziyaretçi kabul edileceğinden www. base. ist sitesi üzerinden ziyaret günü ve saat aralıklarının incelenerek önceden kayıt olunması mecburidir. - Gorsel: Sanatçı Emin Berk"} {"url": "https://gazetesanat.com/bati-resminde-bir-dogu-imgesi-olarak-kadin-odalik", "text": "En basit tanımı ile Oryantalizm on dokuzuncu yüzyılda özellikle Fransız sanatçılar tarafından öncülüğü yapılmış, başta Yakın Doğu ve Kuzey Afrika olmak üzere Doğu'yu konu alan çalışmalar bütünüdür. Doğu insanlarını dinleri, dilleri, kültürleri ve tarihleri ile inceleyen Batı kökenli yahut Batı merkezli araştırma alanlarının tümünü kapsamaktadır. Bu zamana kadar farklı iki kültür olan Doğu ve Batı birbirlerine karşı merak ve ilgi duyan iki toplum olmuş ve bu durum sanata da sirayet etmiştir. Batı'nın Doğu'ya olan ilgisi ve bu konudaki çalışmaları on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde artmıştır. Bunun en önemli sebeplerinden biri Doğu'nun bu dönemde güç kaybetmesi olmuştur. Diplomatlar, araştırmacılar veya gezginler dışında sanatçılar da Doğu'ya seyahatler yapmışlardır. Ziyaretleri sonucu eserlerini yaratan ressamlar dışında hiç Doğu seyahati yapmadığı halde Doğu temalı eserler ortaya koyan ressamlar da azımsanmayacak kadar fazladır. Bu ressamlar Doğu hakkındaki izlenimlerini öncelikle diğer Oryantalist ressamların eserlerinden sonrasında da başlı başına bir araştırma konusu olan ve Oryantalizm'in edebiyat ayağını oluşturan Doğu'yu anlatan edebi metinler ile söylencelerden edinmişlerdir. Sırf bu nedenle dahi Doğu imgesinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı ya da başka bir deyişle Batı'nın gördüğü veya görmek istediği Doğu izlenimi olup olmadığı her zaman tartışmaya açık bir konu olmuştur. Batı'nın iyi özelliklerini tam zıttı şekilde olumsuz ve kötü özellikleri ile tamamlayan bir öteki olarak kurgulanan Doğu'nun, Oryantalist sanat adı altında bir ideoloji aracı işlevi gördüğünü savunan pek çok sanat tarihçi olduğu gibi, Oryantalizm'in kültürel, tarihsel ve dinsel yönden yakınlıkları ya da benzerlikleri ortaya koyduğunu savunan sanat tarihçiler de vardır. Batılı sanatçıların Doğu seyahatleri nihayetinde Doğu hakkında oluşturdukları imgeler birbirinden farklı konularda kendilerini göstermişlerdir. Oryantalist resim repertuvarı içinde İslam dinine ait ritüeller, gündelik yaşam sahneleri ve harem yaşantısı yer almaktadır. Oryantalist sanatı belgesel, politik ve egzotik olmak üzere üç ana başlıkta incelememiz gerekmektedir. Belgesel Oryantalizm'de olgular, kişiler ve olaylar gerçekte nasılsa öyle ele alınır. İlgi genellikle politik figürlerde özellikle de padişahlardadır. Dini etkinlikler, düğünler ve kutlamalar da eserlere konu olmuştur. Politik Oryantalizm'de politik mesajlar verilmektedir. Doğu ve Doğu'yla ilgili imgeler ise bu mesajlar için kullanılmışlardır. Bu mesajlar genellikle İslam karşıtıdır. Egzotik Oryantalizm'de ise Doğu'ya ait imgeler, duyguları ortaya çıkarmak ve konuları canlandırmak için kullanılmıştır. Egzotik Oryantalizm'de tarihsel gerçekliğe, kadın duyarlığına, iyi beğeni ölçütlerine, ırksal eşitlik ve kültürel hoşgörü kavramlarına karşı bir saldırı görülmektedir. Oryantalist resim repertuvarı içinde dikkate değer bir bölümü Batılılar için büyülü bir gizemi olan harem yaşantısı ve hamam sahneleri oluşturmaktadır. Egzotik Oryantalizm örneklerini teşkil eden harem konulu resimler, ressamların engin hayal güçlerinin bir sonucu olarak tuvale yansımıştır. Yabancı bir erkeğin asla giremeyeceği yerler olan harem ve hamam gibi mekanları konu alan resimler yapan pek çok Oryantalist ressam kişisel fantezi dünyasını Doğu'nun gerçekliğiymiş gibi resimlerine yansıtmıştır. Bu aşamada kullandıkları ögelerden biri de hiç kuşkusuz kadın figürler olmuştur. Batılı ressamlara göre harem cinsellik için tahsis edilmiş özel bir alandır. Doğulu kadınlar ise cinsel zevk sunan, her daim müsait ve itaatkar kölelerdir. Bu sebepledir ki Oryantalist ressamlar Doğulu kadını egzotik mekanlarda, çıplaklığı, kıymetli mücevherleri ile, cinsel şiddet ve şehvet yansıtır halde resmetmişlerdir. Batılı ressamlar mahrem olanı ve bilinmeyeni, sözde Doğulu kadınları, kendi düş dünyalarında yarattıkları biçimde betimlerken, bu betimlerde Batılı heteroseksüel bir erkeğin egosu, hayalleri, fantezileri ve arzuları açıkça gözlenmektedir. Durgun, uygun pozları ve çıplak bedenleri ile odalıklar, o gösterişli iç mekanların varsayılan erkek sahiplerine ve vekil olarak izleyicilere cinsel ödül olarak sunulmaktadır. Dolayısıyla Batılı erkek ressamlar tarafından resmedilen harem ve özellikle de Odalık konulu eserlerin alıcısı da yine Batılı erkekler olmuştur. Bu durum kendini tanımlamak için bir ötekine ihtiyaç duyuşun sanat alanındaki en sağlam örneklerinden biridir. Kendi zevk ve fantezilerine hitap edecek şekilde resmedilen kadın figürleri Avrupa'nın o dönemki güzellik anlayışı ile birebir örtüşmektedir. Hatta daha geri gidecek olursak bu güzellik idealinin kökü Antikiteye kadar uzanmakta olan Venüs betimlemeleri ile özdeştir. Oldukça eski ve köklü bir geleneğin ürünü olan Venüs betimlemeleri binlerce yıl boyunca farklı karakterler yerine konularak resmedilmiştir. Başlangıçta Yunan ve Roma sanatında heykelleri yapılan ulaşılmaz tanrıçalarda kendini göstermiş olan çıplak ya da yarı giyinik haldeki ideal kadın betimlemeleri, sonrasında Avrupa'da Hristiyanlığın sanat karşısındaki katı sınırlamaları sonucu uzun bir süre önemini kaybetmiştir. Ancak bu dönem içinde yine benzer bir tipolojideki çıplak kadın karakteri olarak Havva ortaya çıkmıştır. Cennetten kovulma sahnelerinde sıklıkla resmedilen Havva figürü, cinsel çağrışımlardan oldukça uzak olsa da tipolojik olarak antikiteyi fazlasıyla yansıtmaktadır. Çok uzun bir aradan sonra Rönesans ile birlikte eski gelenekler canlanmış, neredeyse her sanatçı Venüs tasviri yapar olmuştur. Bu dönemde ideal güzelliğin sembolü olan Venüs tasvirleri genellikle kralların ya da soyluların metreslerinin betimlemeleridir. Sahip oldukları fiziksel birçok özelliğin temeli antikite ile atılmış olan bu betimlemeler toplum beğenisine yön vermişlerdir. Resim sanatında farklı kişiliklerde vücut bulan çıplak kadın betimlemelerinin serüveni Tanrıça Venüs geleneği ile başlamış olup gerçek kadınlarla devam etmiştir. Böylece dönemin ünlü veya soylu kadınlarının resmedilmesinden biraz daha ileri gidilerek alt tabaka olarak nitelendirilebilecek kadınların da Venüs ile özdeşleştirilmesi söz konusu olmuştur. Yunan mitlerinin aşk ve güzellik tanrıçası Venüs, soylu kadınlara ve soylu erkeklerin metreslerine dönüşmenin akabinde Manet'in Olympia'sındaki gibi fahişelere dönüşmüştür. En nihayetinde ise uzak ve gizemli Doğuya ait kadınlara uğramıştır. Giorgione'nin Uyuyan Venüs resmiyle başlayan hareket, tıpkı bu resimde olduğu gibi resim düzlemine paralel yerleştirilmiş bir döşek üzerinde uzanan çıplak veya yarı çıplak figürlerin Titian, Velazquez, Rubens, Goya, Manet gibi başarılı ressamlarca tekrarlanmasıyla devam etmiştir. Bahsi geçen sanatçılar tarafından yerleşikleştirilmiş bu Venüs şablonu on dokuzuncu yüzyıl itibariyle Oryantalist resim geleneğine taşınmıştır. Batılı erkek özne için her daim gizemini koruyan harem kadınının görülemezliği ve ulaşılamaz oluşu onun bir fantezi nesnesine dönüşmesine olanak sağlamış ve Doğulu kadın figürlere uyarlanan kadim Venüs betimlemeleri Odalık temalı Oryantalist resimleri meydana getirmiştir. Doğulu bir dekora sahip iç veya dış mekanda, Doğu kostümleri ile resmedilen kadınlar aslında Erken Rönesans'tan beri Batı resminde sıkça işlenen Roma mitolojisindeki aşk ve güzellik tanrıçası Venüs'ün temsillerinden başka bir şey değildir. Özellikle uyuyan veya yatan Venüsleri örnek alarak kurgulanan Odalık imajı, kendinden önceki Venüs betimlemelerinin büyük çoğunluğu ile biçimsel olarak benzeşmektedir. Çoğunlukla bir omzu üzerinde, yastıklara dayanarak uzanmış olan ve genellikle karşıdan görülen kadın figürlerinin biçimsel benzerlikleri dışında oluşturulma amaçları da ortaktır. Venüs imajı da, Odalık imajı da dönemlerinin erotizm talebine yanıt verme gayesi taşımaktadırlar. Odalık temalı resimlerdeki kadınlar bir anlamda Doğu'yu temsil etmekle birlikte ahlaken zayıf, şehvet düşkünü, tembel ve miskinlik ile gün öldüren kadınlardır. Aynı zamanda cinsel obje konumuna indirgenen kadınlar, sınırsız şehvet sunarlar, sonsuz bir dişiliğe sahip ve hükmedilmeye hevesli görünürler. Doğu ile ilgili bu cinsel imgelem, Batı'nın sömürgeci çıkar ve arzularıyla bağlantılıdır. Bu betimlemelerde basit ve boyun eğer vaziyette yansıtılan kadın figürler aslında doğrudan İslam coğrafyasını da simgelemektedirler. Dolayısıyla bu temayı işleyen resimlerde, Doğu'yu hakimiyet altına alma ve yönetme arzusu açıkça gözlenebilmektedir. Odalık, yalnızca on dokuzuncu yüzyıl Oryantalist resmine konu olmakla kalmamış, yirminci yüzyılda da kullanılmaya devam etmiştir. Yirminci yüzyılda ilk kez fovist ressam Henri Matisse tarafından kullanılarak yeniden gündeme gelen Odalık, onun tuvalinde farklı bir boyut kazanmıştır. Çok sayıda Odalık konulu resimler yapan Matisse, alışılmış Doğulu nesneleri resimlerinde sıklıkla kullanmakla birlikte kendinden öncekilerden farklı olarak deforme ve stilize biçimlere eşlik eden görsel algıyı zorlayıcı renk ilişkilerini kullanmıştır. Yine kendinden önce resmedilmiş iki boyutlu örneklerin aksine onun resimlerinde üç boyutluluk illüzyonu hakimdir. Matisse ile figür resimdeki öncelikli konumunu ve baskın rolünü yitirmiştir. Oryantalist söylem içerisinde Doğu imgesinin oluşmasına ve yaygınlaşmasına vasıta olan kadın figürün ifade ettiği anlamın içi böylelikle boşaltılmıştır. Eski örneklerle olan tek bağlantı figürün duruş şeklidir. Onun Odalıkları Empresyonist ve Fovist özelliklerle modernize edilmiştir. Yine yirminci yüzyılda Oryantalist izler barındıran resimler yapan bir başka ressam ise Picasso olmuştur. Ingres'in Büyük Odalık'ının ilham kaynağı olduğu kübist nitelikli Avignonlu Kızlar resmi onun on dokuzuncu yüzyıl ustası Ingres ile süregelen ilişkisine ışık tutmakla birlikte, Oryantalist temayı yeniden gündeme getiren çalışmalardandır. Yine Ingres'in Türk Hamamı da Picasso'nun ekspresyonist özellikler taşıyan Harem'inde yankı bulmuştur. Matisse'nin ve Picasso'nun denemeleri ile son kez gündeme getirirlerken aynı zamanda biçimsel bir ögeye dönüştürerek anlamsızlaştırdıkları Odalık imgesi ya da başka bir deyişle Oryantalist resimlerde Doğulu erkeklerin cinsel haz objeleri olarak yansıtılan, bir bakıma Batı'nın emperyalist emellerine ahlaki gerekçe oluşturan egzotik ve güzel kadın betimlemeleri, yirminci yüzyılın erken tarihlerinden itibaren kaybolmaya başlamıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/bazi-yaralar-asla-iyilesmez", "text": "Her çocuk, güvende olduğunu ve sevildiğini bilmek ister. Bununla birlikte ailesi tarafından görülmek ister. Sağlıklı, benlik gelişimini tamamlayabilmiş yetişkinler olmamız için bu beklentilerin ve ihtiyaçların karşılanması önemlidir. Ancak bazen ebeveynler bazen bakımveren kişiler sebebiyle ihtiyacımız olan güvenli ortamı ve sevgiyi bulamayabiliriz ya da sevgi orada bir yerdedir ancak koşulludur: Ona ulaşmak için hak etmek gerekir. Bazen ailemiz güvenli sığınağımız değil, bir an önce kurtulmak istediğimiz cehennemimizdir. Çocuklukta karşılanmayan bu ihtiyaçlar, ruhumuzda çeşitli yaralar açar. Bu yaraları kimi zaman saklayarak kimi zaman da parlatarak büyümeye devam ederiz. Ve geçmiş, bize yaşadıklarımızı ya da yaşayamadıklarımızı hatırlattığı için, tekinsiz bir gölge gibi peşimizden gelir. Carl Jung'un katkısıyla daha çok konuşulmaya başlanan arketipler içerisinde belki de en önemlileri, gölge ile persona'dır. Persona, bizim sevilmek, kabul edilmek ve onaylanmak için taktığımız maskemizdir. Bulunduğumuz ortama göre maskemiz de değişebilir. Çocukken, bu maskeler arasında geçiş yapmak daha kolaydır ancak yaşımız ilerledikçe ve alanlarımız iç içe geçmeye başladıkça genellikle tek bir persona seçeriz ve onun gerçek biz olduğuna inanmaya başlarız. İşte burası, gölgemizin yuvasıdır. Kim olduğumuzdan, gerçek benliğimizin eğilimlerinden, arzularından, korkularından kaçtıkça gölge güçlenir ve benliğimizin yaraları derinleşmeye başlar. Timaş Yayınları etiketiyle çıkan Hayatta Kalanlar, yaraların romanı. Bu yaralar kitaptaki ailenin her birinde farklı şekilde tezahür ediyor ve anlam kazanıyor. Ancak romanda yaşantısına tanık olduğumuz aile neden bir arada, onları birbirine bağlayan ne? Bunu anlamak zor. Adalet Çavdar, bu romana ilişkin hazırladığı yazısında açılışı şu cümleyle yapmış: Aile bizim neyimiz olur? Buna bir soru da ben ekleyeyim: İnsanları aile yapan nedir? Ne olduğunda aile oluruz? Ne olmadığında aile olma koşullarını sağlayamamış oluruz. Hayatta Kalanlar, toplumun aile olarak adlandırdığı, aralarında kan bağı bulunan beş yabancının nasıl mutlu bir aile tablosu çizemediğini anlatıyor. Her yıl yaz tatilinde, bir döngüye düşmüşler gibi aynı şeyleri yaşayan beş kişilik bir aile. Adı anılmayan Anne ve Baba. Nils, Benjamin ve Pierre, bu hikayeden sağ çıkmayı başaran, yaralı yetişkinler olarak hayata devam eden üç kardeş. Tabii buna sağ çıkmak denirse. Hayatta Kalanlar, ebeveynlerine rağmen dünyadaki yolculuğuna devam eden, yaralı ve gölgelerle yaşayan üç kardeşin hayatını anlatıyor. Spiral kurguya sahip bu romandaki zaman, lineer değil döngüsel şekilde ilerliyor ve parçaları bir araya getirebilmek için okurun detaylara dikkat vermesi gerekiyor. Romanın ilk sayfalardan itibaren okuru yakalamayı başardığını ve evdeki tekinsizliğin okurun romana tutunması için iyi bir atmosfer yarattığını söyleyebilirim. Kitaptaki üç kardeşin anne ve babasının bir ismi yok; yazar onları yalnızca Anne ve Baba olarak isimlendirmiş. Bu seçimin nedenini merak etmemek elde değil. Belki de her ebeveyninin, ismi değişse de, çocuklarının ruhunda açacakları yaraları işaret etmek için kişisel isimler değil de arketipsel isimlendirmeyi seçti yazar. Ailede dengelerin değişmesi, Baba'nın ölümüyle başlıyor. Buna savulma evresi de diyebiliriz. Neye dönüştüklerini ve yaralarını birbirlerinden saklamak isteyen ve gölgelerinden kaçan kardeşlerin savrulması. Onları bir araya getiren ise ikinci ölüm, Anne'nin ölümü oluyor. Yeniden o yazlık evde, her şeyin başladığı ve bittiği noktada buluşuyor üç kardeş. Aralarındaki çatışmalar hala orada: Anne ile Baba'nın gidişi, hiçbirine kaybettiklerini geri veremez. Hesabı sorulamayan bir çocukluk kaldı ellerinde, annelerinin küllerinin olduğu vazo ve bir de geçmişin gölgesi. Romanın sonuna yaklaştığımızdaysa bizi inanılmaz çarpıcı bir yüzleşme bekliyor. Hayatta Kalanlar'ı satın almak için tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/bbc-ve-british-council-dunyanin-en-iyi-oyun-yazarlarini-ariyor", "text": "British Council ve BBC tarafından düzenlenen 'Uluslararası Oyun Yazarlığı Yarışması', dünyanın her yerinden oyun yazarlarına hikayelerini uluslararası izleyici kitlesine anlatma fırsatı sunuyor. Yarışma, mesleki deneyimleri ne olursa olsun dünyanın her yerinden oyun yazarlarının çalışmalarını teşvik etmeyi amaçlıyor. Birleşik Krallık'ın kültürel ilişkiler ve eğitim fırsatlarından sorumlu uluslararası kuruluşu British Council ve Birleşik Krallık'ın kamu hizmeti yayıncısı British Broadcasting Corporation, Uluslararası Radyo Drama Yarışması'nın yeni yarışması 'düzenlenen 'Uluslararası Oyun Yazarlığı Yarışması' için kayıt dönemini açtı. Bu çağrı, dünyanın farklı ülkelerinden oyun yazarlarına çalışmalarını BBC'de sergileme şansı veriyor. Bireysel veya grup olarak başvurulabilen 'Uluslararası Oyun Yazarlığı Yarışması'na, katılımcıların yaklaşık 50 dakika uzunluğunda, İngilizce dilinde ve kendi seçtikleri bir konuda radyo metni sunmaları isteniyor. Hikayelerini uluslararası platformda duyurma ayrıcalığının yanı sıra bu yıl 'Birinci dil olarak İngilizce' ve 'İkinci dil olarak İngilizce' kategorilerinin kazananları, 2500 Sterlin'in sahibi oluyor ve ödül törenine katılmak için Londra'ya seyahat etme şansı elde ediyor. Ayrıca kazananlar, çalışmalarının kaydedildiğini ve BBC'de yayınlandığını görebilecekler. British Council ve BBC tarafından geliştirilen yarışma, profesyonel geçmişleri ne olursa olsun dünyanın dört bir yanından oyun yazarlarının çalışmalarına uluslararası tanınırlık ve erişim şansı vermek için önemli bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor. Yarışmaya katılmak için tüm kurallar, BBC web sitesinde yer almakta ve başvurular çevrimiçi olarak veya 12 Şubat 2023 tarihine kadar bir giriş formu gönderilerek yapılabilmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/be-contemporary-art-gallery-cagdas-sanatci-ugur-cakinin-fuzyon-isimli-solo-sergisine-ev-sahipligi-yapiyor", "text": "BE Contemporary Art Gallery çağdaş sanatçı Uğur Çakı'nın doğduğu ve büyüdüğü Urla'daki ilk sergisi Füzyon'a 10 Temmuz 16 Ağustos 2021 tarihleri arasında ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. BE Contemporary Art Gallery çağdaş sanatçı Uğur Çakı'nın farklı medyumlarla ürettiği eserlerinin ilk defa bir arada sergileneceği Füzyon isimli solo sergisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Füzyon sanatçının doğduğu ve büyüdüğü semt olduğu için onda özel bir yeri olan, geriye dönüp başlangıç noktasına bakabildiği ve huzurla özdeşleştirdiği Urla'daki ilk kişisel sergisi. Füzyon sergisi, sanat izleyicilerine Uğur Çakı'nın farklı dönemlerde üretmiş olduğu gerçeküstü bronz heykellerini, pop art resimlerini, yerleştirmelerini ve ready made çalışmalarını bir arada deneyimleme imkanı sunuyor. Malzeme çeşitliliği ve bu malzemeleri kullanıştaki ustalığını konuşturmak üzere hazırladığı bu sergi Uğur Çakı'nın bugüne kadar tüm dönemlerine ışık tutuyor. Sanatçı bu disiplinler arası yaklaşımını hayal kurmanın birçok tekniği var ise, sanat yapmanın da birçok tekniği vardır sözleriyle ifade ediyor. Uğur Çakı, sanat teknikleri ve hayal kurma teknikleri arasında bir bağlantı kuruyor. Anlatmak istediği hikaye ya da hayalin niteliklerine ya da yansıtmak istediği kavrama göre malzemeyi ve gerektirdiği tekniği seçiyor. Antik Yunan'dan günümüze zamanın geçişi, sanatçı Uğur Çakı'nın eserlerinin arkasındaki ilham kaynağı. Sergideki çeşitli parçalar gerçeküstü ile renklendirilmiştir: bir tekerlekli sandalyenin kanatları çıkmıştır; el bombaları çiçek açmıştır... Sanatçının sanat ve kültür tarihinden etkileri bir arada kullandığı eserleri, gündelik hayattan hikayeleri eski çağlardan kalma hikayelerle birleştiriyor. Uğur Çakı (d. 1974, İzmir), İzmir'de yaşıyor ve çalışıyor. 2005'te Dokuz Eylül Üniversitesi Seramik Bölümü'nden mezun oldu. Disiplinler arası pratiğe sahip sanatçı, seramik, heykel, resim, fotoğraf, video ve yerleştirme alanlarında çalışıyor. Seçili sergileri arasında; Art Capital, Grand Palais, Paris, Fransa (2020); Büyük Efes Sanat Günleri, Swissotel, İzmir, Türkiye (2020); Nordic Art Fair, Kopenhag, Danimarka (2020); BAP Bellemur Art Project, Paris, Fransa (2019); Çakı Müze Evi, Urla, İzmir, Türkiye (2019); Art in Action, BAP Bellemur Art Project, Paris, Fransa (2018); Confusion, Macao Milano, İtalya (2017); Şimdi Tam Zamanı, Sabancı Kültür Sarayı, İzmir, Türkiye (2016); Movement, Sumahan Art Gallery, İstanbul, Türkiye (2014); Teras sergisi, Elgiz Müzesi, İstanbul, Türkiye (2013); Uluslararası Salon Sergisi, Fransız Güzel Sanatlar Kurumu, Carrousel du Louvre, Louvre Müzesi, Paris, Fransa (2013 & 2012 & 2010); Marie Curie Sanat Etkinliği, Saatchi Gallery, Londra, İngiltere (2013); Uluslararası New York Çağdaş Sanatlar Bienali, New York, ABD (2013); Venedik Bienali, paralel etkinliği, Venedik, İtalya (2013); Başkalaşım, Agora Gallery, New York, ABD (2012); Hiçbir Yere Yolculuk, Backside Gallery, Marsilya, Fransa (2012); Uluslararası Elite Art Sanat Fuarı, Grimaldi Forum, Monaco (2011); Bir İstanbul Mirası, Guido Casaretto, Bedri Baykam, Uğur Çakı, Lahd Gallery, Londra, İngiltere (2011); Paralel Frekans, Ekav Art Gallery, İstanbul, Türkiye (2010); Feria Internacional de Arte Contemporaneo de Marbella, Onur Konuğu Salvador Dali, Palacio de Ferias y Congresos, Marbella, İspanya (2010). Seçili ödülleri arasında; Uluslararası Salon Sergisi, Özel Ödül, Carrousel du Louvre, Louvre Müzesi, Paris, Fransa (2010); Art İstanbul Resim & Heykel Yarışması, Jüri Özel Ödülü, İstanbul, Türkiye (2010); Turgut Pura Resim Heykel Yarışması, Heykel Birincilik Ödülü, İzmir, Türkiye (2003); Uluslararası Kahire Seramik Bienali, Jüri Gençlik Ödülü, Kahire, Mısır (2002); Rotary Club Seramik Yarışması, Filiz Sarper Eczacıbaşı Ödülü, İzmir, Türkiye (2000) bulunmaktadır. BE Contemporary Art Gallery, 2020'nin Kasım ayında Bahar Soyoğuz tarafından Urla'da açıldı. Dinamik, yenilikçi ve cesur bir çizgiye sahip BE Contemporary, sanatın kucaklayıcılığına, çağdaş sanatta yeni sorulara ve farklı bakış açılarına daha çok alan açmayı amaçlıyor. Galeri, Urla'da konumlanan mekanında, eserleriyle ilham kaynağı olan, sanatta ve hayatta sınırları zorlamaktan çekinmeyen ve sanatı yeniden tanımlayan sanatçıların sergilerini sanatseverlerle buluşturuyor. BE Contemporary çağdaş sanatta kültür, toplum, kimlik gibi daha geniş içeriksel çerçevelerle ilgilenen kültürel diyaloğun bir parçası olarak konumlanıyor. Zengin tarihinden miras eklektik bir kültüre sahip topraklarda yaşayan, günümüzde global olarak etkilenen, teknolojik olarak gelişen bir dünyada çalışan ve eser üreten Türk sanatçıları uluslararası çağdaş sanat izleyicisiyle paylaşmak arzusunu taşıyor. Galerinin beraber çalıştığı sanatçılar arasında, çalışmaları hem yurtiçinde hem de yurtdışında önemli kurumlarda yer almış isimler bulunuyor: Suzan Batu, Uğur Çakı, Oğuz Büyükberber, Bennu Gerede, Genco Gülan ve Gül Ilgaz. Ziyaretçilere, üç katlı 120 m iç mekan galeri alanına ek olarak, dış mekan sergilemeleri için kullanılan ve aynı zamanda ziyaretiniz esnasında keyifle dinlenebileceğiniz 24 m bir bahçe ile Urla'da çağdaş sanatı temsil etmek için önemli bir alan sunuyor. Galerinin konumlandığı, alternatif bir yaşam arayan birçok kişinin hayali ve yaratıcılığın merkezi olmaya aday Urla, her geçen gün sanat ve gastronomiyle bir kültür merkezine dönüşüyor. BE Contemporary lokal misyonunu da üstlenerek daha fazla izleyicinin çağdaş sanatı deneyimleyebilmesini sağlamak, kültürel alışverişi artırmak ve bir ilham noktası olma amacıyla çağdaş sanat sergilerinin yanı sıra sanatçı rezidansı programları ve çeşitli sanat etkinlikleri de düzenliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/beatriz-alvarez-guerra-trafik-kazasinda-hayatini-kaybetti", "text": "28 yaşındaki İspanyol oyuncu Beatriz Alvarez Guerra trajik bir kaza sonucu hayatını kaybetti. Kendisinden 3 yaş küçük erkek arkadaşının kullandığı otomobil, yollarının dar ve virajlı olduğu bilinen Pontevedra bölgesindeki Almofrei Nehri'ne uçtu. Otomobili kullanan sevgilisi kurtulurken ünlü oyuncu hayatını kaybetti. Kazadan yara almadan kurtulan ve ehliyeti olmayan sevgilisi ise cinayetle suçlanıyor. 1994'te Madrid'de doğan Beatriz Alvarez Guerra çok genç bir oyuncu, yapımcı, yönetmen ve modeldi. Beatriz şov dünyasına girme hayalini gerçekleştirmek için çok çalışıyordu ve kariyerinin daha henüz başlarındaydı. İspanyol oyuncu özellikle memleketinde birçok film, kısa film ve TV dizisinde yer aldığı için oldukça tanınıyordu. Özellikle 2011'de 10 filminde ve 2022'de Te fuiste antes que el tiempo kısa filminde ve Merino: Dilemas en la oscuridad adlı müzik videosunda rol aldı. 2019 yılında Anclados dizisinin başrol oyuncuları arasında yer aldı. Instagram'da profili gizli olduğu için pek takipçisi yoktu, ancak biyografisinde yazdıkları herkese açık kaldı: film ve dizi yönetmeni ve serbest yapımcı."} {"url": "https://gazetesanat.com/being-human-karma-sergi-den-art-galleryde", "text": "Burhan Kum, Ercan Ayçiçek, Güven Kıraç, Ertuğrul Güngör & Faruk Ertekin, Kübra Kılıç, Ataman Oğuz Deniz Gökduman ve Meltem Sarıkaya'nın yer aldığı Being Human adlı karma sergi Antalya Den Art Gallery'de sanatseverlerle buluştu. Akıl yürütme özelliğine sahip olan insan, zekası aracılığıyla insan olmaya dair sorular sormakta ve bu sorularına cevaplar aramaktadır. Bu durum da insanı anlama ve anlamlandırma çabasına sokabilmektedir. İnsanın birbirini anlamaya yönelik zorunlu çabası, bir paradoks oluşturabiliyor. Ulus Baker'in de dediği gibi Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz, anlamak yalnızca dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret.'' . Sanıldığı kadar kolay olmamalı insan olmak. İzlediğimiz filmlerden dinlediğimiz müziklere, okuduğumuz kitaplardan yaşamayı seçtiğimiz ya da yaşamak zorunda kaldığımız coğrafyaya kadar her şeyi bize sorgulatan bir soru olarak hep tekrar etmekte. Aslında bunun tanımını net olarak yapamıyoruz. Özüne ulaşmaya çalışan canlılarız neticede. Bunu da yaşadıklarımız, değerlerimiz, zekamızı doğru bir biçimde kullanmamız şekillendirmekte. Bu sergi, bize her şeyini anlamak zorunda olmadığımız insanı tekrar hatırlatmaktadır. Ve insan olmak nedir sorusunu tekrar tekrar sormamızı sağlamaktadır. 2022 Mart ayında başlığını oluşturup çalışmalarını yürütmeye başladığımız sergi tam da ülkemizin içinde bulunduğu zorlu durumu sorgular nitelikte. Türkiye'de kariyerlerinin farklı konumlarında bulunan sekiz sanatçının özgün anlatım biçimleri, zengin malzeme sunumu ve kavramsal bakış açıları ile ''İnsan Olmak'' izleyiciyi karşılamakta. Tuval, kağıt, seramik, tekstil, video sanatı, kolaj gibi medyumlar bir araya gelerek 'insan olmayı' yorumluyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/bekir-fahri-idizin-jonler-romani-kopernik-kitaptan-cikti", "text": "Türk edebiyatının unutulmuş yazarlarından biridir Bekir Fahri İdiz. Jön Türklere katılmış bir Zolaperest! 1910'da Mısır'da kaleme aldığı Jönler adlı romanında Jön Türklerin Mısır'daki faaliyetlerini gerçek olaylara ve kişilere atıflarda bulunmak suretiyle anlatır. Mesela romanda Vedat Bey, Mizancı Murat'ı; Kemal Bey, Namık Kemal'i, Dobrucalı, Tunalı Hilmi'yi; Avni, Tarsusizade Münif'i; Muallim Mesut, Hoca Kadri Nasıh'ı; Damat Hamdi Paşa ise, Mahmut Celalettin Paşa'yı temsil eder. Bu bakımdan tarihi bir belgesel olarak da kıymetlidir. II. Abdülhamid'e muhalif bir kısım aydının Mısır'daki hayatlarını gözler önüne seren Jönler, orijinal nüshaya sadık kalınarak, sadeleştirilmeden ve gerektiğinde dipnotlarda düzeltmeler ve açıklamalar yapılarak yayıma hazırlandı."} {"url": "https://gazetesanat.com/belgesellerle-gecmisi-hatirlamak-foca-film-gunleri-basliyor", "text": "Ege'nin tarihi beldelerinden Foça'nın en güzel zamanı olan Ekim ayında 6. Foça Uluslararası Arkeoloji ve Kültürel Miras Belgesel Film Festivali, dünyanın dört bir yanından ödüllü filmleri izleyiciyle buluşturuyor. İster paradigma değiştiren en son arkeolojik keşiflerle, ister iklim değişikliğinin Türkiye'nin kırsal kesimlerindeki yaşam üzerindeki etkisiyle, ister modern teknoloji ve tutumların Türkiye'de ve dünyadaki asırlık kültürel gelenekleri nasıl değiştirdiğiyle ilgilenin, 6. Foça Uluslararası Arkeoloji ve Kültürel Miras Belgesel Film Festivali için Ekim ayı başında Foça'da olmak isteyeceksiniz. Foça Film Günleri 2023, 4 Ekim'de Foça'nın tarihi Marsilya Meydanı'nda açık hava gösterimleriyle açılıyor. 8 Ekim'e kadar devam edecek festivalde 14 ülkeden toplam 27 film gösterilecek. Filmler 5-7 Ekim'de Reha Midilli Kültür Merkezi'nde, 8 Ekim'de ise Foça Denizcilik Müzesi'nde gösterilecek. Foça Film Günleri'nde film gösterimleri, atölye çalışmaları, söyleşiler, sergiler ve yerel arkeolojik sit alanları gezileri dahil olmak üzere gerçekleştirilen tüm etkinlikler halka açık ve ücretsiz. Foça Film Günleri, Foça Belediyesi ev sahipliğiyle ve Foça'daki yerel iş dünyasının desteğiyle Foça Film Platformu tarafından düzenleniyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir İtalyan Konsolosluğu ve İstanbul İtalyan Kültür Merkezi, İzmir Fransız Kültür Merkezi, Avrupa Yeni Gelişen Sanatçılara Yönelik Festival Fonu -Küçük Ada Festivali, Kanada Büyükelçiliği, Yaşar Üniversitesi ve İzmir merkezli STK'lar BAYETAV, Atölye Deneme Sanat ve Ekoloji Derneği ve Kentimiz İzmir Derneği ise bu yılın festival ortakları arasında. 2023'ün Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 100. yıl dönümü olması nedeniyle bu yılki program Geçmişi Hatırlamak teması ile düzenlendi. Açılış gecesinde ödüllü iki kısa belgesel film gösterilecek Maythem Ridha'nın yönettiği 'Ali ve Mucize Koyun' (Irak, 2021) ve Yalçın Çiftçi'nin yönettiği 'Kafamdaki Dünya' (Türkiye, 2022). Ayrıca Dilek Kaya'nın yönettiği Kara Vicdanlı adlı filmin galası yapılacak. Bu ' Foça yapımı film', geçtiğimiz yıl Festival kapsamında konuk yönetmen Luca Lucchesi'nin öncülüğünde düzenlenen 2 günlük atölye çalışması kapsamında Foça'da çekildi. EFFEA ve Yunanistan'ın Sikinos adasındaki Little Islands Festivali ortaklığı kapsamında Misafir Sanatçılar Alexander Zilos ve Ioanna Lykou liderliğinde kapsamlı bir atölye çalışması gerçekleştirecek. Bundan başka, Türkiye'nin yanı sıra Yunanistan, İtalya, Fransa ve Tunus'tan belgesel film yönetmenleri bizzat katılacak ve film gösterimlerinin ardından soru-cevap bölümünde izleyicilerle etkileşime girecek. Bu yılki programın öne çıkan bir diğer özelliği ise Angelos Kovotsos'un Kordonboyu filminin programda yer alıyor olması. George Poulimenos ve Achilleas Chatziconstantinou'nun kitabından uyarlanan film, 'Gavur' İzmir'in 1875-1923 yılları arasındaki sahil gelişiminin tarihini inanılmaz ayrıntılarla belgeliyor. Gösterime bizzat katılacak olan Kovotsos ve Poulimenos, gösterimden sonra BAYETAV yöneticilerinden Ferhat Kentel'in moderatörlüğü ile söyleşi gerçekleştirecek. Yıllardır Foça Film Günleri'nin ayırılmaz bir parçası olan arkeologların rehberliğinde kent merkezinde yürüyüş turları ve çevredeki tarım ürünlerinin ve yerel zanaatkarların çalışmalarından oluşan stantlar da Festival'de yer alacak. Bu yıl FoKoop'un yetenekli üyelerinin çalışmaları Reha Midilli Kültür Merkezi dışında sergilenecek. Kültür merkezinin fuayesinde ise Nazender Süzer Gökçe ve Gürsel Gökçe'nin koleksiyonundan oluşturulan Veysel Gider Adı Kalır adlı sergi de yer alacak. 15 Ekim'e kadar devam edecek bu önemli sergi, UNESCO'nun 2023 yılını Aşık Veysel yılı ilan etmesiyle birlikte, İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası olarak kabul edilen Aşıklık Geleneğinin bu önemli temsilcisinin ölümünün 50. yılı anısına düzenlendi. Foça Film Günleri programı bize dünyanın çok çeşitli yerel kültürlerle dolu olduğunu hatırlatıyor. İzleyiciyi dünya kültürel mirasının zenginliğiyle tanıştırarak, Foça Film Günleri dünya kültürel mirasının korunmasını ve kültürel farklılıklara saygıyı teşvik etmeyi, aynı zamanda insan olarak ne kadar çok ortak noktamız olduğunu hatırlatmayı amaçlıyor. Foça'daki etkinliklerin yanı sıra, Festival boyunca Foça Film Günleri YouTube kanalında 1,5 saatlik çevrimiçi program da izlenebilecek. Ayrıntılara festivalin web sitesi www. focafilmdays. org ve Instagram/Facebook @focafilmdays adresinden ulaşılabilir. Foça İzmir şehir merkezinin kuzeyinde yaklaşık bir saatlik mesafede yer almaktadır. Foça'ya İzmir Adnan Menderes Havalimanı ve İzmir merkezden toplu ulaşım mevcuttur."} {"url": "https://gazetesanat.com/belgrad-yunus-emre-enstitusunden-20-ogrenci-gaziantepe-geldi", "text": "Sırbistan'daki Belgrad Yunus Emre Enstitüsünde Türkçe öğrenen farklı yaş ve meslek gruplarından 20 öğrenci Yunus Emre Enstitüsü ve Gaziantep Üniversitesi iş birliğiyle düzenlenen Tuna'dan Anadolu'ya Türkçe Araştırma ve Geliştirme Projesi kapsamında Gaziantep'e geldi. Belgrad Yunus Emre Enstitüsü Koordinatörü Dinser Şahin ve GAÜN TÖMER Müdürü Dr. Öğretim Üyesi Ahmet Özpay koordinesinde, Doç. Dr. Yakup Yılmaz ve Dr. Önder Çangal yürütücülüğünde gerçekleştirilen projede çeşitli gerekçelerle Türkçe öğrenen Sırbistanlı öğrenciler hem öğrendikleri dilde pratik yapma hem de Türk kültürünü yakından tanıma imkanı buluyor. Toplam 14 gün sürecek projede öğrenciler sabahtan öğlene kadar GAÜN TÖMER'de yazma ve konuşma dersleri yaparak Türkçelerini geliştiriyor; kültürel programlar sayesinde Gaziantep, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa'nın önemli yerlerini görüp gelenek ve göreneklerini öğreniyor. Proje yürütücüsü Dr. Önder Çangal, Sırbistan ve Türkiye arasındaki dostane ilişkilerin son yıllarda önemli bir mesafe katettiğini, bunun ülkedeki Türkçe öğretimi faaliyetlerine yansımalarının olumlu olduğunu, her yaştan Sırbistanlının çeşitli gerekçelerle Türkçe öğrenmeyi seçtiğini ve Türk dizilerinin de bu süreçte özendirici bir güç olarak önem arz ettiğini ifade etti. Çangal, yurt dışında Türkçe öğrenenlerin Türkçenin doğal kullanım alanlarında dile maruz bırakılmaları gerektiğine vurgu yaptı ve yürütülecek benzer çalışmalarla öğrencilerin hem dil yeterliklerinin geliştirileceğini hem de Türk kültürünü bizzat yaşayarak öğrenme fırsatı bulacaklarını belirtti."} {"url": "https://gazetesanat.com/ben-her-patates-dendiginde-seni-aniyorum-biliyor-musun", "text": "Hale, uykusunu bölen güzel rüyasından yanağını çukurlaştıran gülüşüyle uyandı bu sabah. Midesinde hafif bir bulantı vardı, aldırmadı. Günlerden Pazar'dı. Sol yanında uyuyan kocasının biçimli yüzünü izledi bir süre; uykusunda gülümsüyordu. Belli ki o da güzel bir rüyanın kollarındaydı. Uyandırmaya kıyamadı. İkisinin gülüşü, dün gecenin tartışmasını silip attı hafızasından. Hale, hayalperest ruhu ile hep bu adamı kendi kalbinde affetmenin bir yolunu buluyordu. Sahi neydi alıp veremedikleri? Önce şöyle bir düşünüp bulacak oldu, sonra bugünün Pazar olduğu düştü yeniden aklına. Yok, unutmuş madem aklı, kalbinden de silecekti izini. Bunları düşünürken bir yandan da Emir'i izlemeye devam ediyordu. Onu ne çok sevdiğini düşündü. Neden sonra, ne zamandır kocasının tanıdık yüzünden uzakta olduğunu hissetti birden. Evlilikleri 6 yılı devirmişti. Bu his bu kadar zamanda ilk kez içini sızlatmıyordu; ama bu kez bir başka mıydı ne! Alışkanlıkların nezaretinde bir hayat yaşadıklarını nicedir fark etseler de, kalplerini sızlatan aşkları engel oluyordu bu gidişe. En azından Hale böyle düşünüyordu. Sabah sabah bir çemberin içine sıkıştırdığı ruhuna anlamsız duygu karmaşasını tattırıyordu. O, kendisini böyle kıskaçta bıraktığı anlar yaşamaya, kalbini bir mengenede sıkıştırmaya bayılan bir kadındı. Bir yandan da haksız olmadığını biliyordu. Bu çağın, gençlerini yakaladığı tükenmişlik hali, o bıkkınlık, çok şey içinde kaybolmalar onları da kıstırmıştı, görüyordu. Sadece biri bunu yok sayıyordu işte. Aynada, yılların eskittiği bir surat ona bakıyordu. Rüyasının detaylarını anımsayamıyordu şimdi; ama gülerek uyanmamış mıydı? Bu değişken ruh halini tanıyordu, ona alışkındı aslında. Ama bu sefer sanki gözlerini dikmiş bakan kadın kendisi değildi. Hatta onu hayatında ilk kez gördüğüne yemin edebilirdi. Dışarıda yağan yağmura ve kalbine çöreklenip kalmış şu kedere bir çare bulamıyordu. Nicedir bedeninin, yaşamın içinde silikleşen yeri, içindeki huzuru da alıp gitmişti. Sanki çalan tüm kapıları o açıyordu da, fark eden olmuyordu. Gelene Hoş geldin! diyordu da, kimse onu gördüğü için bir hoş bulamıyordu... Bir süre sessizce yılların eskittiği yüzünü izledi. Yılların düşüncesini, evlilik olarak değiştirdi aklında. Aşk, öylece içinden bir şeyler kopararak bitip gidiyor muydu diye düşündü. Sonra alışılmış hareketlerle dişlerini fırçaladı, yüzünü yıkadı ve dolan mesanesini boşaltmak için klozete oturdu. Soğuğu hissetmedi. Şimdi telefonundan birkaç haber okuyarak tuvalette kafasını dağıtabilirdi; ama telefonunu komodinin üzerinde unuttuğunu fark etti. Emir'e her an kızıp sonra onu affetmeye alışmış kalbi ile tuvalette saatlerce kalışına güldü içinden. Çelimsiz vücudunu kaldırıp ellerini yıkadı. Aynada kendine tekrar baktı. Bir şey düşünmeden, sadece bu ruh halinden kurtulmaya karar verdi. Bitenlerin ardından yıkılmaması gerektiğini güçlü olma savaşı sırasında bu hayat öğretmişti. Evet, düşünmeyecekti. Azalan şeylere karşı yine güçlü durabilirdi. Hatta o şeyleri çoğaltabilirdi. Aynada kendine zoraki bir gülümseme hediye etti. İkisinin de en sevdiği lezzetlerden güzel bir masa kuracaktı. Mutfaktan, yatak odasının penceresine doğru anlık bir bakış attı. Patron hala yağmurla oynuyordu. Balkon olmaz şimdi! diye düşündü. En iyisi salondaki masa olacak. Ama önce müzik gerekliydi. Pikaba yönelecek oldu, sonra elinin altında derya deniz Spotify'ı açıverdi. Hale plaklarına utangaç bir emoji fırlattığı sırada Sezen söylüyordu: İzmir'in Kızları... Bu şarkıyı her duyduğunda İzmirli olduğuna inanan ruhu kabarıyor, kendini en güzel kadınlardan biri sayıyordu. Şarkıya eşlik ederek başladı kahvaltı hazırlığına. Hemen çayı koydu. Buzdolabı kapağını bir kez daha açtı. Emir için patates, kendisi için patlıcan kızartmaya karar verdi. Tüm yeşilliklerden de çıkardı. Şöyle bol lorlu, bol yeşillikli bir salata enfes olurdu. Omleti de ikisinin sevdiği gibi tereyağı, kapya biber ve mısır ile yapacaktı. Bir de tabii Pazar kahvaltısı krepsiz olmazdı. Bu, ikisinin Pazar ritüeliydi. Hoş, krepleri hep Emir yapardı; ama belli ki bu sabah iş başa düşmüştü. Baksana, İzmir'in Kızları bile onu uyandırmamıştı. Hale bir yandan enerjisini yükseltmek için şarkıya eşlik ediyor, Sezen her Hiçbir topuk tıkırtısı bu kadar davetkar çalamaz... dediğinde etrafında bir tur dönüyor, az önceki halinin tüm izlerini silmeye çabalıyordu. Başarıyordu da. Dans da işe yarıyordu. Notaların gücü ruhuna aşk yüklüyordu. Bir yandan da hazırlıklara devam ediyordu. Önce krep hamurunu hazırlayıp dinlenmesi için buzdolabına koydu. Sonra çayı demledi. Patatesleri soydu, anneannesinden öğrendiği günün çocuk elleriyle doğradı. Bu sırada yağ da kızartma tenceresinde ısınmaya başlamıştı. Bir patates dilimiyle yağın vaziyetini kontrol ettikten sonra patatesleri tuzladı ve önce yavaşça, sonra yağdan kaçmak için bir çırpıda tencereye attı. Tam bu sırada bir ana göz kırptı. Her anı fark ederek yaşamanın her zaman kötü yanları yoktu. Şimdi Hale, Emir'i patates kızartmasından kaçarken izliyor, gülüyordu. Duygulu damlalar göz pınarlarına doğru gelecek gibi oldu ki, uzaklaştı. Tencerenin kapağını kapatıp patlıcanları dilimlemeye geçtiğinde hafızasında Emir'in patates kızartmasını karşılayan bir yüz ifadesi olduğunu fark etti. Onu, bir sebze aklına düştüğünde bile anacak kadar çok sevmenin tarifsiz şaşkınlığı ile bir sevinç tohumu ekti içine. Onca kızgınlık, kırgınlık yıllar içinde böyle böyle eviriliyordu demek. Uzun evliliklerin sırrı bu mu acaba? diye sesli düşünürken bir sonraki şarkı Begonvil'e döndü. Sezen, yeni nesil kayıttan söylüyordu: Benim yerime de sev, bekletme hayatı... Patlıcanları da kızartmaya bırakıp salatayı hazırlarken travmalarından sebep kaçığı hayatını şöyle bir düşündü. Yol, onu sonunda Emir'e getirene dek hep kaçmıştı. Annesiz babasız kalmanın açlığını, bir aile kurarak doyurmayı başarıp başaramayacağı sorusu kalbinin en büyük odasında, kocaman bir ağacın kocaman bir dalında asılmış, sallanıyordu. Hale, Emir, o dalı günden güne inceltsin istiyordu ki, doğrusunun o dalda çoğalmak olduğunu fark etmişti. Ona bir ömür için söz vermeyi böyle başarmıştı işte. Kendi yokluklarını, sevdiği adamın var yanlarıyla tamir etmiş, ona da merhem olmuştu. Sıra kreplere gelmişti. Onları da tek tek pişirdikten sonra hamur kasesini içindeki özel mor krep kepçesi ile lavabonun içine bıraktı. Evlenecekleri sıra mutfak için bu küçük eşyalar alınırken Emir'i bir mor renk tutkusu sarmıştı. 6 yılda da en sevdikleri mutfak eşyaları bu kepçe oluverdi. Bir eşyadan fazlasıydı onlar için. Bir gün ayrılırlarsa mor kepçenin kimde kalacağı üzerine bile konuşmuş, gülmüşlerdi. Hale, bu hatıraya tekrar gülerek su akıttı kepçenin üzerine. Masayı da kurduktan sonra omleti hazırlamadan önce Emir'i uyandırmaya gitti. Yanağına nispeten daha huzurlu bir buse kondurdu. Emir, bu kez uyanmıştı. Hale'nin yüzüne ifadesiz bir suratla bakarak Günaydın! dedi ve silik bir öpücükle karşılık verip banyoya geçti. Geri döndüğünde Emir sessizliğine devam etti. Karısına hiçbir şey sormuyordu. Hale için kahvaltı buraya kadardı. Yiyecek hali kalmamıştı. Cemal Süreya'dan özür diledi içinden. Çalma listesi devam ediyordu fonda. Ben de gönül çektim eskiden, yandı hayatım bu sevgiden... diye İncesaz girdi şarkıya. Hale ne çok severdi. Emir'in gözündeki yeşil denize düşüşünü hatırlatırdı hep. İçinde çok şey olacağının, her şeyin bir arada yaşanacağının çanları çalıyordu sanki. Sesi susturdu. Eline son okuduğu kitabı aldı. Yalnızım İnsanla Geçmiyoru yarılamıştı. Öyküleri okumaya devam etti. Önce birkaç cümlede bir kaçamak bakışla kocasını izledi; ama o kendi halindeydi. Hapur hupur yuttuğu kahvaltısından kalktı, tuvalete gitti; elinde telefonuyla. Yaptığı yenmiş de, bir Eline sağlık! denmemişti. İçinden Afiyet olsun! deyip, kitabına döndü Hale. Üçüncü öyküyü ortalamıştı ki, tuvaletin kapısı açıldı. Emir geçip masada karşısına oturdu. Sandalyesini çekerken özellikle gıcırdatmıştı. Hale kitabını okumaya devam etti. Emir'in kendisine baktığını fark edebiliyordu; ama tepki vermedi. Hale, sadece cılız bir Evet! diyebildi. Emir, sessizlikten aldığı güçle, Yapma şimdi Hale, yürümediğini görmüyor musun? diye sordu. Bu gerçek bir soruydu. Hale, kendini toparladı ve Ben her patates dendiğinde seni anıyorum, biliyor musun? diyebildi. Emir anlam veremez bir yüzle baktı Hale'ye. Kim o kadın? Biliyorum, var. Bu noktaya varan her şeyi çözmek için konuşuruz diye anlaşmıştık. Ayrılmamız için tek sebep bu olur demiştik. Lütfen söyle. Tanıdığın biri değil. Onunla kalabalık bir iş toplantısında tanıştım. Buna bir yanıt gelmedi Emir'den. Uzunca bir süre sustular. Fonda Aşkın Nur Yengi, Hayat sende durmam diyor... diye şarkıya girdi. Sessizlikte çoğalıyordu sesi. Hale, sadece cılız bir sesle Biz ne zaman böyle olduk Emir? diyebildi. Son cümle Hale'nin kulağında yüz bin kere çınladı. Artık seninle de olmak istemiyorum. Gökyüzüne gönderdiği gözyaşları şimdi olsa da, akıp kalbinin acısını hafifletseydi biraz. Ofisteki tüm kadınlar ince topukluları ile kalbinin üzerinde tepiniyordu. Şu Sezen'in de az önce şarkıda bahsini geçirdiği topuklu, en acımasızıydı. Kalbi kanıyordu. Kendinden uzaklaşıp bu ayrılık anını izledi. Öfkeli yanı Emir'i görmüyordu; ama Hale'nin kalbinden sızan kan giderek hızını artırıyordu. Eşlik eden gök gürültüsünde o da bardaktan boşalıyordu. Her yer kan gölüydü, bunu bir tek uzaktan izleyen Hale görüyordu. Kendine acıdı. Hale kitabı sıkan parmaklarını gevşetti. Kendisini izleyen uzaktaki gözlerine baktı, utanmıştı. En iyisi toparlanması için Emir'e sessiz bir zaman sunmaktı; banyoya gitti. Hem ılık bir duş da iyi gelirdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/ben-kara-fatma-sevtap-capanin-oyunculuguyla-hayat-buluyor", "text": "Tiyatro P. A. S, Kurtuluş Savaşı Kahramanlarını 100. yıl da sahneye uyarladı. Önemli sanatçıların sahne aldığı oyunlar Ocak ayında Nezihe Muhiddin sahnesinde izleyicilerle buluştu. Mehmet Dağıstanlı'nın yazdığı, Özgür Kaymak'ın yönettiği, müziklerini Emrah Can Yaylı'nın hazırladığı, Ben Serisi'nin ilk oyunu olan milli mücadelinin ölümsüz kahramanı Kara Fatma'yı başarılı aktris Sevtap Çapan canlandırıyor. Tek perdelik oyunda, Fatma Seher'in savaş zamanında ülkeye verdiği desteğin yanı sıra ülke savunmasında üstlendiği aktif görevler, o dönemin ruhuna uygun olarak yazılan metin, kostümler ve sahne dekoruyla izleyiciye aktarılıyor. Fatma Seher, Kurtuluş Savaşı'nda verdiği milli mücadeleyle şanlı tarihimizin en önemli kahraman kadın askerlerinden biridir. Fatma Seher'in milli mücadelede sorumlu olduğu bölge Kocaeli yarımadasıdır. Cephede vermiş olduğu mücadele harap ve yorgun haldeki memleketin tüm kadınlarına moral olmuş ve birçok kadının savaşa katılmasını sağlamıştır. Milli Mücadele yıllarında yaşanan acı, zulüm, keder ve ödenen bedeller karşılığında kazanılan zafer, üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada gerçekleşmiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/ben-orada-degildim-ustelik-siz-de-yoktunuz-storytelde", "text": "Küsurat Yayınları'nın kurucusu, senarist ve yönetmen Burak Aksak'ın 36 öyküden oluşan kitabı Ben Orada Değildim Üstelik Siz de Yoktunuz Levent Can'ın seslendirmesiyle artık Storytel'de! Ben Orada Değildim Üstelik Siz de Yoktunuz okurunu, görmezden geldiği şeylerle yüzleşmeye, şehrin sokaklarında yer yer kahkahalar atacağı yer yer içinin titreyeceği bir yolculuğa davet ediyor! Ben Orada Değildim Üstelik Siz de Yoktunuz'u dinlemek için tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/ben-sen-onlar-sanatci-kadinlarin-yuzyili-sergisi-mesherde-acildi", "text": "Çiğdem Simavi hamiliğinde ve ÜNLÜ & Co sponsorluğunda düzenlenen Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı, 9 Ekim'de Meşher'de açıldı. Deniz Artun'un küratörlüğünde gerçekleşen sergi, yaklaşık 1850 1950 arasında Türkiye'de yaşamış ve yaratmış sanatçı kadınların eserlerinden bir seçkiye yer veriyor. Ben-Sen-Onlar, ismini Şükran Aziz'in sergideki bir eserinden alıyor. Sergi, çoğunluğu benleşememiş ve dolayısıyla sanat tarihi tarafından kaydedilmemiş kadınları tek tek fark etmenin yanı sıra, kolektif bir bizin oluşabilme koşullarını da araştırıyor. Aynı zamanda Meşher bu sergi ile, Türkiye'den çağdaş sanatçı kadınları köklerini keşfetmeye davet ediyor. Ben-Sen-Onlar bir isimden, gruptan, kurumdan diğerine çekilmiş düz çizgilerin dışında kalan bütün kadınların ve eserlerin anıldığı ve anlatıldığı bir başka zamana işaret ediyor. Böylece sergiyle, kadınlara kendilerinin kahraman oldukları bir yüzyıl armağan ediliyor. Meşher'in üç katında gerçekleşen sergide, 117 sanatçıdan 232 eser yer alıyor. Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı, 27 Mart 2022 tarihine kadar İstiklal Caddesi'ndeki Meşher'de izlenebilir. Küratör Deniz Artun, Ben-Sen-Onlar sergisinin kapsamını belirlerken, Türkiye'de çağdaş sanatçı kadınların varlığının köksüz olduğunun altını çiziyor. Ancak Ben-Sen-Onlar sergisi bu tarihi yazmak iddiasında değil. Aksine yazılacak tarihin bir değil pek çok olduğunu hatırlıyor ve hatırlatıyor. Sergi, her bir kadının hatta her bir eserin alternatif tarihler kurabileceği bize bir çağrı. Ben-Sen-Onlar, Meşher binasının üç katına yayılıyor. Giriş katı Ben, aynada kendi mütevazı varlıkları ile karşılaşan şöhretsiz kadınlara odaklanıyor. Serginin farklı köşelerine yerleştirilen aynalar, tek bir kadının birkaç yüzünü yakalamaya çalışıyor. Kadınların, tarihten kendi kendilerini sildikleri, adlarının üzerini bile bile karaladıkları da oluyor. Dolayısıyla ayna, bazen de, eskiz aşamasında terk edilmiş eserleri ya da kariyerleri bir dev aynasına yansıtmaya ve onları büyütmeye yarıyor. Birinci kat Sen, yumuşak ve birleştirici olan öteki ile karşılaşmaları anlatıyor. Öncelikli sen olarak çocukları çağırıyor. Portrelerin ve otoportrelerin çoğu, anne olmanın ya da olmamanın deneyimi ve öznellik, aile olmanın tanımı ve şefkat, sanatçı olmanın gücü ve ölümsüzlük hakkında düşünmek üzere davet ediliyor. Ayrıca sen, anneliğin idealindeki kutsallık ile çıplaklığın ideasındaki tenselliği karşı karşıya yerleştiriyor. İkinci kat Onlar, kadınlara başkalarının gözünden bakıyor. Çiçek, özellikle vazoda olduğunda, başkaları tarafından kadınlara yakıştırılan sıfatları taşıyor: duygusal, kırılgan, amatör ruhlu, sıradan, domestik ve dekoratif. Pek çok sanatçı kadın, kendisinden güvenli ve zarif olanı resmetmesi beklendiği için, ancak vazoda çiçekler boyayarak resim yapabiliyor. Sergiye, hiçbir öncelik gözetilmeden, neredeyse kendiliğinden saçılan çiçekler, şematik aile ağacının, çizgisel bir sanat tarihinin de alternatifini temsil ediyor. Ben-Sen-Onlar, sanatçı kadınlara atölyelerinin ve daha çok da evlerinin dışında bir görünürlük kazandırmak üzere başlatılan bir araştırma. Öte yandan, yaklaşık olarak belirlenen 1850 1950 yılları arasında yaşamış ve çalışmış bütün kadınları bulmak ve listelemek kaygısı taşımıyor. Aksine, çok daha fazlasını keşfetmeye davet ediyor. Sergi için küratör Deniz Artun ile araştırma ve küratoryal çalışmaları yürüten Şeyda Çetin ve Ebru Esra Satıcı'nın metinlerini kaleme aldığı, eser ve efemera görsellerinin yer alacağı bir sergi kitabı hazırlandı. Şeyda Çetin ve Esra Satıcı'nın derlediği belgeler bir tür ortak bir albüm niteliğinde kitaba taşındı. İngilizce ve Türkçe olarak iki ayrı edisyon halinde yayımlanan kitap, Meşher ve Koç Üniversitesi Yayınları'ndan satın alınabilir veya çevrimiçi kitap platformlarından sipariş edilebilir. Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı sergisine küratör Deniz Artun ve Meşher ekibinin hazırlayacağı bir etkinlik programı eşlik edecek. Konuşma, yetişkin atölyeleri ve çocuklara özel atölyeler çevrimiçi platformlarında ücretsiz olarak gerçekleştirilecek. Güncel etkinlik programına Meşher'in internet sitesi ve sosyal medya kanallarından erişilebilir. Sergi, salı pazar saat 11.00 18.00 arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebilir. İstiklal Caddesi'ndeki Meşher'de ziyaretin yanı sıra etkinlik ve rehberli sergi turları ücretsiz gerçekleştiriliyor. Binada uygulanan sağlık tedbirleriyle ilgili bilgiler ve yeni ziyaret saatlerine www. mesher. org'dan ulaşılabilir. Bir Vehbi Koç Vakfı kuruluşu olan Meşher, tarihi araştırmalardan güncel sanata uzanan kapsamlı sergilerinin yanı sıra atölye ve konferans gibi etkinlik serileri düzenliyor. Osmanlı Türkçesinde sergi mekanı anlamına gelen adıyla Meşher, zamanlar ve kültürler arasında ilham verici bir diyalog zemini sağlamak amacıyla 2019 Eylül'ünden bu yana etkinliklerini sürdürüyor. Üç kata yayılan 900 metrekarelik sergi alanı ve etkinlikler için bulunan 100 metrekarelik faaliyet alanına sahip olan Meşher'deki sergiler, ortaçağdan günümüze uzanan geniş zaman dilimi içinde, çok çeşitli konulardaki programı, araştırmaya dayalı akademik yönü ve yayınlarıyla bir referans noktası olarak kültür sanat dünyasına katkıda bulunmaya devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/ben-tituba-salemin-kara-cadisi-maryse-conde", "text": "Çağdaş Fransız edebiyatının güçlü ismi Maryse Conde'nin kaleminden, cadılıkla suçlanan kadınların simgeleşen ismi Tituba'nın çarpıcı hayat hikayesini anlatan, Kadın Edebiyatı Büyük Ödülü sahibi bir başyapıt. Cadılıkla suçlanan ilk kadın olan Tituba'nın çarpıcı hayat hikayesi, bugün de tüm kadınların mücadelesine ilham veriyor. Barbados adasında doğan Tituba, doğaüstü güçlere sahip Man Yaya tarafından şifacılık ve büyücülük konularında yetiştirilmiştir. Kızılderili bir köle olan John'la evlenir, ikisi birlikte bir din adamına köle olarak satılır ve önce Boston'a, ardından Salem kasabasına sürüklendiği hayat mücadelesi başlar. Bu kasabada yaşayan püriten cemaatin histerik ortamında, 1692'deki ünlü Salem Cadıları davasında cadılıkla suçlanan ilk kadın olur, özgürlüğe kavuşabilmek adına büyük mücadeleler verir. Bu kitapta Tituba'nın çarpıcı hayat hikayesi, çağdaş Fransız edebiyatının güçlü isimlerinden Maryse Conde'nin ustaca anlatımıyla yeniden canlanıyor. Conde'yi Grand Prix Litteraire de la Femme sahibi yapan roman, okuru Tituba'nın doğduğu ülke Barbados'a, adada ilk zenci köle isyanlarının yaşandığı döneme götürüyor. Kölelerin çektiği acılar, ırkçılık, kadınlara yönelik cadılık suçlamaları, kadın dayanışmasının, kadın mücadelesinin ve feminizmin ilk kıpırtıları, ölüm sonrası hayata dair bakış, Conde'nin etkileyici kalemiyle okuyucunun doğrudan yüreğine tesir ediyor. Kadınlar bugün de farklı düzlemlerde cadılıkla suçlanmaya devam ediyor ve Tituba'nın mücadelesi tüm kadınların mücadelesine ilham veriyor. Günümüz Fransız edebiyatının en güçlü yazarlarından biri olarak değerlendirilen ve Nobel'e aday gösterilen Maryse Conde, Karayipler'de Fransa'ya bağlı Guadeloupe'de doğdu. Segou, La vie Scelerate, Ben Tituba, Salem'in Kara Cadısı başta olmak üzere çok sayıda roman yazdı. Kitapları Grand Prix Litteraire de la Femme (1986), Le Prix de L'Academie Francaise (1988), Prix Carbet de la Carraibe (1997), Le Prix du Roman Metis (2010) ve Alternatif Nobel Ödülü (2018) gibi çok sayıda ödüle layık görüldü. 2004'te Columbia Üniversitesi Fransız Dili bölümünden profesörlük derecesiyle emekli oldu, Kaliforniya, Berkeley, UCLA, Sorbonne, Virginia ve Nanterre üniversitelerinde dersler verdi. Şimdiye kadar bir çok dile çevrilen kitapları ilk kez Türkçeye çevriliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/berat-beranin-yasam-oykusu-dogan-kitap-etiketiyle-kitapcilarda", "text": "Ecz. Berat Beran'ın ilham veren kendi yaşam hikayesini ve Berko İlaç'ın kuruluş öyküsünü kaleme aldığı Nenem, Babam ve Ben kitabı, Doğan Kitap etiketiyle yayımlanarak bütün online mağazalarda ve kitapçılarda yerini aldı. Eczacı Berat Beran, Doğan Kitap etiketiyle ve yenilenmiş yüzüyle temmuz ayında çıkan Nenem, Babam ve Ben kitabında kendi hayat hikayesini anlatıyor. Berko İlaç Yönetim Kurulu Başkanı Ecz. Berat Beran, Diyarbakır'da eczacılıkla başlayan serüvenini; İstanbul'a gelerek uzun yıllar verdiği uğraşlar sonucunda ilaç sanayisinde başarılı bir firma olan Berko İlaç'a taşıdı. Eczane eczacılığından, sıfır sermaye ile başlayan Berat Beran; bugün 137 ürünü,800'e yakın çalışanı, 3 fazdan oluşan 21 bin metrekare üretim tesisleri ile sağlıklı yarınlar için üreten ve çalışan bir firma olan Berko İlaç'ı hayata geçirdi. Sıfırdan başarıya uzanan bu yolda kendisini, ailesini ve yaşadığı olayları tüm samimiyeti ile kaleme alan Berat Beran, yıllarca verdiği mücadelenin gelecek nesillere ilham olmasını arzu ediyor. Ecz. Berat Beran, ilaç sanayisindeki başarılarının yanı sıra Henek kitabıyla girdiği edebiyat dünyasında, mizah alanında güçlü bir kalem olduğunu kanıtlamış; Henek II ile de bu başarısını sürdürmüştür. Berat Beran'ın ayrıca Güle Güle Sevgili Arkadaşım adında bir romanı, Asmin ve Asmin 2 adında iki de şiir kitabı bulunmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/berfu-ongoren-deneyim-kazandikca-derinlesiyoruz-sezgilerimiz-bizi-yonlendirir-yol-gosterir-fakat-edindigimiz-deneyim-o-adini-koyamadigimiz-gercek-ile-temas-etmemizi-saglar", "text": "Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Ana Sanat Dalı Bölümü'nden mezun olan, Şahsiyet, Hangimiz Sevmedik, Kardeş Payı, Unutma Beni, Bir Bulut Olsam, Bizim Evin Halleri, Ne Seninle Ne Sensiz gibi TV dizileri ile birçok sinema filminde rol alan, Kral Lear, Şafakta Buluş Benimle, Seviyoruz ve Hiçbir Şey Bilmiyoruz, Festen, Modigliani, Atları da Vururlar gibi tiyatro oyunlarında oynayan, ulusal ve uluslararası akademilerde oyunculuk ve diksiyon eğitimi veren, başarılı ve güzel oyuncu Berfu Öngören ile hayata ve sanata dair keyifli ve samimi bir röportaj gerçekleştirdik. Annemin doğduğu şehir... anneanne dede hep birlikteydik, annem de çalışıyordu o dönem, kalabalık bir ailede büyüdüm. Liseyi Ankara'da okudum. Daha sonra 2000'de Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro bölümünü kazandım uzun hazırlık aşamalarından sonra. Zaten istediğim tek yer orasıydı. Konservatuvarda okurken lisans 3 döneminde hem TRT 1'de bir diziye başladım hem de devlet tiyatrosunda oyuna. Yoğun dönemlerdi. Okuldan mezun olduktan sonra yine devlet tiyatrosunda yeni bir oyunda oynadım ve o süreç bittikten sonra İstanbul'a geldim. Motivasyon, temelde o anın içinde neye inanıyorsak öyle gelişir diye düşünüyorum. Bir şeyi yapma isteğimiz, inancımız motivasyonu sağlıyor. Zaman zaman oyunculuğun zor kısımlarından birinin motivasyon olduğunu düşünürüm. Bizim dışımızda ya da bizimle birlikte gelişen olaylar veya koşullardan etkileniriz ve bu bizim motivasyonumuzu da direkt etkiler. Motivasyonu her zaman aynı yerden kurmak da mümkün değil. Bazen çok saçma olduğunu düşündüğümüz bize karmaşık gelen süreçlerden geçerken ve sıkıştığımızı hissettiğimizde üretmeye başlarız. Tüm bu duygular da motive eden dinamiklerden biri olabilir. Çünkü öyle zamanlarda duygular yüksek olur, kontrolü bırakıp içten geldiği gibi davranır ve yaratmaya başlarız. Ben doğayla iletişimde kaldığımda hayatın içinde motivasyonumu daha güçlü sağlayabiliyorum. Çünkü asıl mevzu doğayla birlikte yaşamak. Doğal olandan uzaklaştıkça yaşamsal faaliyetlerimizi gün geçtikçe kaybediyoruz ve doğaya zarar veriyoruz oysa bizim ait olduğumuz kendimizi bulduğumuz bizi destekleyen ve tüm yaşam kaynağımızı oluşturan her şey orada. Dolayısıyla benim için en önemlisi bu. Oyuncunun role yönelebilmesi için geçtiği aşamalar ise gittikçe derinleşen bir yol gibi. Bunu birkaç cümleyle bütünüyle ifade edebilmem zor olsa da şunu söyleyebilirim; işimiz insan doğası olduğu için; içgüdüler ve içgüdülerin biçimlenmesi, psikoloji, duygular ve bunlarla yeni biçimlerde ilişki kurmak ve kişinin kendi süreci, yaşadığı dönemin gerçekliği, edindiği bilgiler ve deneyimlerle bu yolculuğu bir bütün olarak ele almak gerekir ve bunu anlamak için kendimize giden yol dışında başka bir yol yok. Eninde sonunda kendi içimize dönmek durumundayız. 2018 sezonunda Dot'ta oynadığımız Şafakta Buluş Benimle adlı oyunda oynadığım Helen. Oyun çok etkileyiciydi. Sahneye konuluş biçimi, yönetmenle geçirdiğimiz prova süreci, partnerimle yakaladığımız uyum ve bizi derinden etkileyen aşk hikayesi. Tümüyle çok etkileyiciydi. Helen saf bir enerji gibi; Yaşam, doğum enerjisi gibi ve o hikayenin sonunda içine düştükleri gerçeklik hem seyirciyi derinden etkiliyordu hem de bizde kalıcı duygular bırakıyordu. Çünkü hepimizi ortak bir hüzünde buluşturuyordu. Çok teşekkür ederim. Bütün her şeyin formülünün umudu yitirmemek olduğuna inanıyorum. Umut her canlı için yaşam demek. Tarih boyunca tiyatro en eski sanat dallarından biri olmuştur. İnsanlık tarihine baktığımızda süreçlerin birbirine benzediğini görüyoruz. Dünyanın görmediği bir dönem yoktur herhalde. Günümüzde yaşadığımız çağı düşünecek olursak kendi açımızdan baktığımızda bilinç seviyemizi yükselterek insanı, tarihini, dünyayı ve işleyiş biçimini farkına vararak birçok karanlığın üstesinden gelebiliriz. Tiyatro ve sinema sanatı bunu yapabilmemiz için bize birçok olanak tanır. Bu vesileyle bir insana dokunmak bile o insanın dünyasını değiştirebilir çünkü değişime ihtiyacı olan biziz... Evrenin zaten müthiş bir dengesi var... Bizim onu anlamaya ihtiyacımız var sadece. Bilgiye ihtiyacımız olduğu kadar kendi içimizden gelen bilgiyi de görmeye ihtiyacımız var. Sadece tiyatro açısından değil tüm sanat alanlarını düşünerek değerlendirdiğimizde ; Tüm performansların, maddi manevi zorluklara rağmen daha da güçlenerek devam ettiğini düşünüyorum. Her şeye rağmen devam etme duygusunun ve sanatın evrensel bir gücü var ve bu; insanlara bir anda etki edebilecek bir güç. İyiliğe, anlayışa, aydınlığa, düşünce ve ifade özgürlüğüne yani özgür bir bilince her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bu sebeple ülkelerin, yönetme biçimlerinin sanatı yüzde yüz desteklemesi gerekir... Ama sanatın her şeyden bağımsız olarak her zaman yoluna devam edeceği gerçeğini de hepimiz biliyoruz sanırım. Bu devam edişin önüne geçemeyiz. Bu işin bir zirvesi var mı varsa nedir bunu bilecek bir tecrübeye sahip değilim, bilmiyorum ama sezgilerim, bir zirve olmadığını zirve sandığımız yerin de üstüne birçok şey koyabileceğimizi söylüyor sanırım. Yeni karakterler yeni hikayeler her zaman heyecan vericidir ve bunun bir sonu yok. Heyecan verici olan da şu galiba; zamanla gördüm ki, oyunculuk benim için sadece başka bir karakter olmak demek değil, başka bir karakterde kendime ait bir hal bulmak, onda kendimle karşılaşmakmış, iki hikayenin bir araya gelip zenginleşmesi, çoğalmasıymış. Her gün kendimize ve hayata dair yeni bir şey öğreniyoruz... Dolayısıyla çalışılan karakterlerin de öyle bir akışı oluyor. Aslında var olan derinliği hissederiz ama adını koyamayız, sezgilerimiz bizi yönlendirir yol gösterir fakat edindiğimiz deneyim, o adını koyamadığımız gerçekle temas etmemizi sağlar. Ortak olarak bildiğimiz hisler vardır. Enerji olarak birbirimize etki ediyoruz dolayısıyla bir bütün olarak da tek bir yerde buluşmamız mümkün, evrensel bilinç dediğimiz yerde... Bu da bizim nefes aldığımız bu gezegende birbirimize, doğaya, tüm canlılara ve kendimize karşı daha duyarlı, anlayışlı ve bilinçli olmamızı sağlar. Böylelikle her türlü şiddeti en aza indirebiliriz. Oyuncunun en büyük rüyasını tanımlayamasam da insanın en büyük rüyası bu olabilir. Eğer gerçekten oyuncu olmak istiyorsanız içinizden gelen buysa zaten olursunuz... ya da hayatınızın içerisinde bir süre tiyatroya dair bir şey yaptıysanız oyunculuk veya drama çalışmalarına katıldıysanız ne kadar iyi geldiğini görmüşsünüzdür. Meslek olarak düşünecekseniz birçok açıdan değerlendirmek gerekir. Çok teşekkürler sevgiler herkese. Hayat sana herdaim, güzel şeyler yaşama fırsatı ve güzel şeyler yapma, başarma, ortaya başarı dolu sanat yapısı, oyun yapısı yüksek ve zor olanları çıkarsın ki BAŞARASIN.. çünkü sen hep zorları sevdin ve seçtin."} {"url": "https://gazetesanat.com/bergama-tiyatro-festivali-programinin-ilk-detaylari-belli-oldu", "text": "Bergama'nın kendine has atmosferinde 2-5 Haziran 2022 tarihleri arasında özgün bir tiyatro deneyimi sunmaya hazırlanan Bergama Tiyatro Festivali, satışa sunduğu ilk biletlerle festival programına kapı aralıyor. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkıları, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Bergama Belediyesi, BERKSAV, Bergama Ticaret Odası ve Ne Yerde Ne Gökte Derneği destekleriyle gerçekleşen festival, bu yıl yerli ve uluslararası 26 oyunu seyircisiyle buluşturuyor. Odeabank ve Mey|Diageo sponsorluğunda 3dots ve BERaBER tarafından gerçekleştirilen festival, antik sahnelerinin yanı sıra her an seyirciyi karşılamayı bekleyen oyunları ve etkinlikleriyle kentin sokaklarına, mahallelerine ve çeperlerine yayılıyor. Festivalin Satışa Çıkan İlk Biletleri Mobilet'te! Festival, açılışını kutlamak için seçkisinden performansların ve Mabel Matiz konserinin yer alacağı bir Panayır ile yeni başlangıçların tohumunu atmanın heyecanını katılımcılarıyla paylaşıyor. Yapımcılığını Tatlı Ekşi Tiyatro'nun üstlendiği Aşk Geçmişim ve Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu ve Piu Entertainment'in Timsah Ateşi oyunları da festivalin erken dönem indirimli bilet opsiyonu ile satışa çıkan ilk etkinlikleri arasında yer alıyor. D. C. Jackson'ın yazdığı iki perdelik Aşk Geçmişim oyunu, kurumsal bir şirkette yeni işe giren Tom'un ve aynı şirkette çalışan Amy'nin yaşadıklarını konu alıyor. Tatlı Ekşi Tiyatro'nun ilk yapımı olan oyunda Şebnem Bozoklu, Rıza Kocaoğlu ve Melisa Doğu rol alırken, yönetmen koltuğunda Tuğrul Tülek oturuyor. Meghan Tyler'ın kaleminden çıkan oyun, zıt kutuplarda yaşayan iki kız kardeşin babalarıyla olan çalkantılı hikayesini konu alıyor. Kadrosunda Funda Eryiğit, Hazar Ergüçlü, Kubilay Tunçer ve Okan Demirok'un olduğu oyunun yönetmenliğini Mehmet Ergen üstleniyor. 3. Bergama Tiyatro Festivali'nin Açılış Panayırı'nın, Aşk Geçmişim ve Timsah Ateşi oyunlarının biletleri 29 Nisan'dan itibaren Mobilet üzerinden satın alınabiliyor. Program detayları ile birlikte sahnelenecek diğer oyunlar ve etkinliklerin bilet satışları yakında duyurulacak. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla 3dots ve BERaBER tarafından Asklepion, Kızıl Avlu, BerKM gibi kente özgü mekanlarda gerçekleşecek festival, geniş seçkisiyle ve çok disiplinli atölye, panel ve yürüyüşlerden oluşan etkinlik programıyla yerelde daha çok insana ulaşmayı hedefliyor. Odeabank ve Mey|Diageo sponsorluğunda İzmir Büyükşehir Belediyesi, Bergama Belediyesi, BERKSAV, Bergama Ticaret Odası ve Ne Yerde Ne Gökte Derneği destekleriyle bölgesel tiyatro ekiplerinin oyunlarından uluslararası performanslara kadar uzanan geniş bir seçkinin ve etkinlik programının yer alacağı festival ile ilgili duyuruları takip etmek için bergamatiyatrofestivali. com adresini ziyaret edebilir ve sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/bergamada-dunya-kadinlar-gunu-etkinligi-mitoloji-ve-kadin-sergisi", "text": "Arkeolog Bora Eşiz'in hazırladığı Mitoloji ve Kadın başlıklı resim sergisi, arkeolojinin ve mitolojinin kalbinde, Bergama'da sanatseverlerle buluşuyor. Bergama Belediyesi'nin Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri kapsamında açılan sergide, Klasik Yunan mitolojisindeki kadın karakterlere odaklanan Eşiz, onları modern bir yaklaşımla yorumluyor. Zaman zaman sürrealist çizgilerle izleyicinin dikkatini çeken eserlere, mitolojik tanrıçaların ya da mitolojik kadınların kim olduklarına dair küçük ipuçları yerleştirilmiş. Bu aşamada sikkeler, vazo resimleri, heykeller gibi somut arkeolojik kalıntılardan ve mitlerden, atribülerden faydalanılmış. Kimi zaman fonda, kimi zamanda figürlerin takılarında yer alan bu ipuçları, sanatseverlere küçük mitolojik bulmacalar eşliğinde keyifli bir sergi deneyimi sunuyor. Mitolojinin başrollerinde tanrılar, tanrıçalar, kahramanlar ve onlarla ilişki halindeki ölümlüler yer almış. Mitoloji erkek karakterlerin egemenliğindeymiş gibi görünse de aslında durum tam tersi. En kudretli Zeus'un bile eşi Hera'dan çekindiği, Athena'nın zekası ve strateji yeteneğiyle en güçlü orduların dize getirildiği ya da yerleşimlere, kara parçalarına mitolojiden kadın karakterlerin adlarının verildiği düşünülünce durum açıkça anlaşılmaktadır. Günümüzde hala bazı kentlerin ve anakaraların isimlerinin mitolojinin kadın karakterlerinden gelmesi de bunun bir göstergesi: Avrupa, İzmir, Atina, Sinop vb. Mitoloji ve Kadın sergisinin oluşturulması aşamasında çeşitli kültür ve sanatçılardan etkilenen Eşiz, Kiklad Adalarının Antik Çağ üretimi olan idoller, Fayyum portreleri ve Ortodoks ikonaları gibi kültürel üretimlerin yanı sıra, Amedeo Modigliani, Giorgio de Chirico ve Constantin Brancusi gibi sanatçılardan da ilham almış. Mitoloji ve Kadın sergisi 7-13 Mart 2022 tarihleri arasında Bergama Belediyesi Bergama Kültür Merkezi'nde gezilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/bergamadaki-tarihi-havra-binasi-arkeolog-bora-esizin-pergamondan-bergamaya-baslikli-resim-sergisine-ev-sahipligi-yapiyor", "text": "Arkeolog Bora Eşiz'in hazırladığı Pergamon'dan Bergama'ya başlıklı resim sergisi, Bergama Belediyesi tarafından bu yıl 86. defa düzenlenen Uluslararası Bergama Kermesi kapsamında ziyaretçilerle buluşuyor. Pergamon'dan Bergama'ya başlıklı resim sergisi, Pergamon antik kentinin yanı başında gelişip büyüyen Bergama yerleşiminin geçmişine küçük bir yolculuk sunuyor. Bergama denilince mitolojiden ve elbette Helenistik heykel sanatının zirvesi kabul edilen Bergama Zeus Sunağı'nın hayranlık uyandıran kabartmalarından söz etmemek olmaz. Bu düşünceyle sergide, Zeus Sunağı'ndaki tanrıçaların modern yorumlarından oluşan seçkiyle mitolojiye farklı bir bakış açısı sunuluyor. Aynı zamanda Bergama'yı ve öncülü Pergamon'u süsleyen anıtların ve bu anıtların hikayelerinden alınan esinle üretilmiş yapıtlar da bulunuyor. Sergide dünyaca ünlü Bergama Zeus Sunağı'ndan Bergama'nın anıtlarına, kadim zamanlardan gönümüze ulaşan zeytin ağaçlarından kapı tokmaklarına kadar çeşitli konularda eserler yer alıyor. Ayrıca Bergama'nın geçmişine doğru yapılan bu yolculukta sanatseverlere biraz mitolojiden, biraz da Bergama'nın geçmişini zenginleştiren farklı etnik toplulukların eserlerinden de örnekler sunuluyor. Bergama'daki tarihi havra binasında gerçekleştirilen sergi 21-26 Haziran 2022 tarihleri arasında gezilebilir. Bergama'nın tanıtılması amacıyla Mustafa Kemal Atatürk'ün direktifiyle başlatılan Bergama Kermesi 1937'den beri kesintisiz olarak düzenleniyor. Bu yıl 86. defa gerçekleştirilen Kermes, aynı zamanda Türkiye'nin ilk yerel festivali olma özelliğine de sahip."} {"url": "https://gazetesanat.com/berk-duygun-roportaji", "text": "Sanatın ve müziğin farklı branşlarını bir araya getirmekten keyif alan, hatta manifesto olarak gören bir sanatseverdir diyebiliriz. İstanbul'da doğdum. İlkokula kadar bir süre Almanya'da yaşadım. Yirmili yaşlarımda Türkiye'de üniversite birinci sınıftan sonra, önce Almanya'ya, sonra da Hollanda'ya sanat akademilerinde okumaya hak kazanarak yerleştim. Hollanda Kraliyet Sanat Akademisi, Güzel Sanatlar bölümünden mezun olduğumdan beri sanat ve müzik üretmenin dışında, görsel ve işitsel sanatların farklı branşlarını birbirine entegre eden etkinlikler düzenliyorum. Çalışmalarımı başarılı bulmanız gurur verici. Avrupa demek biraz fazla gelebilir. Henüz Batı Avrupa ülkelerinde çalışmalar yapma fırsatım oldu. Türkiye'de ki sanatçıları ve sanatseverleri temsil etmek konusunda Ahmet Ogut, Servet Kocyigit veya Lora Deniz kadar başarılı olduğumu düşünmüyorum. Bunlar dışında çalışmalarımın odak noktasında herhangi bir millet, ırk, dil, din veya politik görüşü barındırmamaya çalışıyorum. Avrupa'ya geldiğimden beri Türkiye'de çalışmalar yapmaya henüz fırsatım olmadı. Kendime ait çalışmaları Türkiye'ye götürmekten ziyade, hangi milletten olursa olsun, genç sanatçı ve müzisyenlere, eserlerini ziyaretçilere sunabilecekleri bir alan sağlamak yönünde kaygılarım oldu. En çok vakit ayırdığım alanlar performans, heykel ve müzik prodüktörlüğü. Son bir kaç senedir de kendi organize ettiğim kolektif çalışmalara yöneldim. Bu çalışmalar beni bir süre sonra sergi veya konser formatında, başka sanatçılardan eserlerin de sergilendiği, performanslarının gösterildiği etkinlikler haline geldi. Demek istediğim, kendimi sanatçı ve müzik prodüktörü olarak görsem de, doğal bir süreç sonrası kendimi bunların yanında küratör ve organizatörlük yaparken buldum. Çoğu insan gibi bende günde 10-12 saat çalışıyorum. Günümün bir bölümünü görsel sanatlara, organizasyonlara ayırırken o yoğunluktan kaçabilmek ve dinlenebilmek için terapi amaçlı olarak işitsel sanatlarla uğraşıyorum. Birbirini tetikleyen, paralel ilerleyen iki farklı devinim söz konusu. Güncel olarak ürettiğim fikirler kolektif olarak gerçekleştirilmesi mümkün çalışmalar. Bu sebeple de aktif bir yardımlaşma söz konusu. Görsel ve işitsel sanatların her formundan keyif alıyorum. Bütün duyuların tetiklendiği başlı başına bir tecrübeye dönüşen sanatı, insan dünyasının bir parçası olarak değil de, insanın ve ziyaretçilerin kendilerini sanat eserlerinin bir parçası olarak görmesini sağlayabilen etkinlikler, sergiler ve konserlerin ise yeri apayrı. Jodorowski ve Les Claypool bunlardan ilk ikisi. Hollandalı çağdaş sanatçılardan Joost Conijn, elektronik müzik alanında birçok idolü müzikseverlere kazandıran Bunker Records, gelişim sürecim boyunca beni en çok etkileyen isimlerden. Şanghay'da çok aktif şekilde çalışan Tzu Zing, 33EMYBW gibi Çin'in yeraltı kültürünü, sansüre rağmen, kendilerini riske atma pahasına seyircisine ulaştıran sayısız çağdaş sanatçı ve müzik prodüktörü. Aynı okuldan mezun olduğum, Hollanda'da lokal kültürü kuvvetli ve pozitif bir şekilde etkileyen Siem Stiib, Sydney Rahumtoola, Nargis Muhammedi, Woody, Torus, HEF Collective. İlk olarak Nisan'da Erkan Duygun ve Jurnal'ın da inisiyatifiyle kurucusu olduğum, Royal Surf Club ve Carlos Eperon'un kurduğu, benim ise partnerliğini yaptığım, Every Day is Friday' ın organizasyonluğunda İstanbul'da sanat ve müzikseverlerle buluşacağız. Hollanda'da yaşayan, üç farklı etnik kökenden üç DJ ile Türkiye'den de üç DJ ve grubun yer alacağı etkinliğe Kadiköy Karga Bar ev sahipliği yapacak. Amacımız yakın gelecekte İstanbul'da üretilen sanatı ve müziği Hollanda'da insanlarla buluşturmak. Bize bu konuda yardımcı olabilecek insanlarla tanışmak. Yine Nisan'da Rotterdam'ın en merkezi klisesinde, farklı kültürlerden sanatçılar ve dj'lerin katılacağı bir festival organize ediyoruz. Mayıs ayında ise; Amsterdam'da sanatseverlerle buluşacak olan This Art Fair adlı sanat fuarının özel daveti üzerine dünyada henüz hiç denenmemiş bir proje üzerinde çalışacağım. Malesef projelerin detaylarından Mayıs'a kadar bahsedemiyorum. Paylaştığım bilgilerin, özellikle sanatla ilgilenen ve bunu ileride mesleğine taşımak isteyenlere, akademilere hazırlanan gençlere yardımcı olmasını umuyorum. Her ne kadar başlarda hayatınızı bu işe adayıp, mesleğiniz haline getirmek gerçek dışı gelse de, çevremden de gözlemlediğim kadarıyla yoğun ve etkin bir çalışma, umut ve yüksek motivasyon çoğunlukla karşılığını veriyor. Hiçbir sebebe ihtiyacınız yok, sadece üretin, üretmeye devam edin. Muhteşem bir roportaj, tebrik ederim. Kuzenim Berk başarıların hep daim olsun."} {"url": "https://gazetesanat.com/bernd-brunnerin-yazdigi-nar-kitabi-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Nar mevsimi başladı. Kasım ayından itibaren tezgahlardaki yerini aldı. Kırmızı Kedi Yayınevi de bunu bir Nar Kitabı ile taçlandırdı. Bernd Brunner bir ayağı Berlin'de diğer ayağı İstanbul'da olan Alman bir yazar. Kuşlar, ayılar, Ay, kış, yılbaşı gibi edebiyat, bilim ve tarih üzerine okumalar yapıp bu okumalarını gözlemlerle destekleyerek sonunda kitap haline getirebileceği konular seçiyor kendine. Dergi ve gazete köşelerinde yazdığı makaleler bir yana, Amerikan Doğa Tarihi Müzesi ya da Kaliforniya Üniversitesi Botanik Bahçesi gibi kuruluşlarda verdiği derslerle araştırmalarını sürdürüyor. 2018 yılında Almanca yayımlanan Nar Kitabı da işte böylesi uzun soluklu bir araştırmanın ürünü. Nar, geçmişi tarihöncesine kadar uzanan bir kültür bitkisi. Hele ki yaşadığımız coğrafyada, yoksulundan zenginine hemen herkesin mutfağına girebilen, hepimizin aşina olduğu, sevdiği bir meyve. Brunner ilk kez İstanbul'da tesadüfen görüp keşfettiği, oysa dünya üzerinde pek çok kültürde önemli bir yer tutan bu kadim ve gizemli meyvenin neden bu kadar çekici olduğunu araştırmaya başlıyor. Önce nasıl ortaya çıktığını anlatıyor. Daha sonra mitolojide ve edebiyatta ne şekilde, hangi simgesel anlamlarla yer bulduğuna değinip konunun botanik, yetiştirme ve mutfak boyutlarına ilişkin iginç ve pratik bilgiler aktarıyor. Son olarak da narın geleceğine dair sıcak öngörüler paylaşıyor. Kitapta ayrıca 27 adet renkli görsel bulunmakta."} {"url": "https://gazetesanat.com/berteks-tekstil-tasarima-yon-veren-isimleri-sanatla-bulusturdu", "text": "Berteks, yeni koleksiyonu olan Contract Collections serisini gerçekleştirdiği özel davetlerle tanıttı. 15 ve 16 Eylül 2021 tarihlerinde Sevil Dolmacı Art Gallery'de gerçekleşen davetlerde, mimarlık ve sanat akımına yön veren sektör profesyonelleri ağırlandı. Berteks Tekstil'in yeni koleksiyonu Contract Collections serisinin tanıtımı Beşiktaş, Abbasağa'da bulunan Sevil Dolmacı Art Gallery mekanı Villa İpranosyan'da gerçekleşti. Türkiye'nin önde gelen mimarlarının ağırlandığı gecede, Berteks Tekstil A. Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Berk Noyan, yaptığı konuşmada Contract Collections serisi ile ilgili Mimari tasarım sürecinde çözüm ortağı olarak çalıştığımız siz değerli dostlarımızı inovatif tekstil ürünlerimizle buluşturmanın mutluluğunu paylaşıyoruz dedi. Ürettiği kumaşlar Las Vegas'taki Bellagio Hotel ve Wynn Hotel'de, New York'taki Empire State ofis binalarında, Los Angeles'taki Apple ofis vb projelerde kullanılan şirketin dördüncü kuşak temsilcisi Berk Noyan, 100 yıllık bilgi ve tecrübenin eseri Contract Collections serisinin lansman heyecanını konukları ile paylaştı. Şirketin Yönetim Kurulu Üyesi ve aynı zamanda baş tasarımcısı olan Burcu Erdebil, mimarlar için özel olarak tasarladığı mekanizmalı ürün grupları olan stor, screen, akustik ve blackout kumaşlardan oluşan Contract Collections serisi ile mimarların beğenisini kazandı. Burcu Erdebil tasarladığı kumaşlara dünya devlerinin ilgisinin yoğun olduğunu ve büyük global markaların Berteks kumaşlarına her yıl koleksiyonlarında yer verdiğini söyledi. Güncel sanatın aktif üretim yapan genç kuşak temsilcilerinden olan Haluk Akakçe'nin son özel koleksiyonu düzenlenen bu davetlerde seçkin konuklarla buluştu. dDf Dream Design Factory tarafından organize edilen geceye Haluk Akakçe, Burhan Öçal, Esra Ekmekçi, Arhan Kayar, Çağlayan Tuğal, Sinan Kafadar, Hakan Helvacıoğlu, Jale Kulin, Pınar Hacıraifoğlu, Atilla Kuzu, Merve Benice, Durmuş Dilekçi, Jeyan Ülkü ve İlkay Ala gibi birçok isim katıldı. Haluk Akakçe, cömert günündeydi Berteks'in mimarlara hediyesi olan eserlerine, gecede interaktif olarak kişiye özel dokunuşlar katarak imzalayarak hediye etti. Sektör profesyonellerinin ağırlandığı davetler, sanatçı Haluk Akakçe sohbeti ve perküsyon ustası sihirli parmak Burhan Öcal'ın konseri ile gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/besteci-piyanist-ve-akademisyen-ugur-gulbaharli-ile-soylesi", "text": "2021 Ocak ayıydı Varoluş Maceramızda Müzik başlıklı yazımla Gazete Sanat ailesine katılmıştım. Yazılarımı okuyanlar bilir, müziği bir başka severim. Bundandır ki geç olsun güç olsun ama olsun diyerek bir maceraya atıldım. Bugünkü konuğum da bu maceranın daha çok başındayken hayatıma dokunmuş bir isim olan besteci, piyanist ve akademisyen Uğur Gülbaharlı. Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü Bestecilik ve Orkestra Şefliği branşından birincilikle mezun olmuş, Türk müzik tarihine adını kazımış çok önemli isimlerin öğrencisi olmuş, birlikte çalışmış; yıllarını besteci ve icracı olarak müziğe adamış Uğur Hoca'nın öğrencisi iken bu söyleşiyi yapmak benim için oldukça zor ve heyecanlı bir deneyimdi. Ancak mutluydum çünkü birazdan sorularımı yönelteceğim sanatçı, öğretmeyi çok seven bir eğitimci ve müzik sevgisini aşılayarak çoğaltabilen, saygı duyduğum bir müzisyendi. Nasıl bir insan? sorusunun yanıtını kendisinden duymak üzere ilk sorumu sordum. Söyleşimizden bazı kesitleri siz değerli okurlarımızla paylaşıyor ve sohbetimizin tamamı için sizleri Gazete Sanat youtube kanalımıza davet ediyorum. İyi okumalar ve keyifli seyirler! Dürüst olmak, çok çalışmak ve her şeyi layıkıyla yapabilmek, karşındaki kim, ne olursa olsun ona yaklaşım. cevabını veriyor. Enteresan bir hikaye diyerek söze giriyor. Meğer Uğur Hoca eskiden futbolcuymuş. Lise sondayken abisi Ömer Gülbaharlı'nın müzik yeteneğini keşfetmesiyle müzik yolculuğuna başlamış. Öyle bir anısını anlatıyor ki şaşırıyor insan, la notası nerede bilmez iken kendisini grupta çalarken bulan birini düşünün. İşte o kişi Uğur Hoca. Aşık oldum müziğe ve futbolu bıraktım. diyor. Ardından eğitim sürecini ve kariyerini anlatmaya başlıyor. Okul, iş, sahne, bestecilik, yoğunluk derken eşi Aysu Dönmez Gülbaharlı ve kızı Uzay Gülbaharlı'yı ve desteklerini paylaşıyor. İster anne baba ister çocuk, ne taraftan olursa olsun anlayışla karşılanmak, yardımcı olmak ve destek olmak çok önemli diyor Hocamız. Başlıyor hikayesini anlatmaya. Aslında bir konu yoktu, kendim sahneler düşünerek eserleri yazdım. İlk başta kendi senaryonu kendin yaz gibi bir başlıkla mı çıksam dedim ama sonra karakteristik ismi olsun istedim ve adını Anlatılmamış Hikayeler koydum diyor. Albümde 22-23 yıllık beste olduğunu öğreniyoruz. Prelude ve Silüet'i, hoca henüz öğrenciyken yazmış ve bir kenara kaldırmış. Yıllar sonra İstanbul'a taşınmış, Myspace'de paylaşmış ve 2010 civarı SG Productions prodüktörü Sertaç Güler çok beğenerek albüm yapmayı teklif etmiş. Heyecanla süreci anlatıyor Uğur Hoca. Dostlarının, akademideki arkadaşlarının albüm sürecinde yer almasının, eşinin albüm kapağını tasarlamış olmasının ve tüm bu emeklerin sonucunda ortaya çıkmış albümünün mutluluğunu paylaşıyor. Tüm eserleri çocuğu gibi olsa da Prelude, Atatürk'ü düşünerek bestelediği Silüet, Rüya ve Umutsuz isimli eserlerinin bir başka anlam ifade ettiğini öğreniyoruz. Albüm, single ve sahne çalışmalarını paylaşıyor. Gormot, River Deep projelerine ek olarak 2 tane Türkçe sözlü maxi single ve 8-10 parçalık bir enstrümantal 2. albüm müjdesini veriyor. Ve ekliyor tabii ki sahne: Nameless, Serhat Kılıç... Bu hafta sonu ise CSO Ankara! Sevabıyla günahıyla hepsi tecrübe diyor hocamız. Ruhun gıdasıdır ve ama hakikaten öyle diyor, ayrıca müziğin inter disipliner bir alan olmasına değiniyor. Aralık, kulak, teori, dikte, enstrüman çalışmanın, bol müzik dinlemenin, canlı konserlere gitmenin, müzik tarihi, felsefe, psikoloji, mitoloji ve nice disiplini araştırıp öğrenerek geniş vizyona sahip olmanın önemini vurguluyor. Aslında hepsi güzel ama doğru kullandıktan sonra diyor. Uğur Gülbaharlı, 8 Eylül 1967'de İzmir'de doğdu. Gençlik yıllarında spora ilgi duyarak Altay Spor Kulübü'nde futbol oynadı. Spor, hayatının büyük bir alanını kaplamasına ve geleceğini sporcu olarak sürdürmeyi düşünmesine rağmen, abisi Ömer Gülbaharlı'nın onda gördüğü müzik yeteneği üzerine, 18 yaşındayken piyano ile tanıştı. Müzik eğitimine 1987 yılında, 9 Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Müzikoloji Bölümü'nde başladı. 3 yıl devam eden eğitiminin ardından piyano ve kompozisyon alanlarına yöneldi. Tam burslu olarak Bilkent Üniversitesi, Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü, Bestecilik ve Orkestra Şefliği branşına girdi. Burada müzik tarihimizde çok önemli yeri olan, Türk Beşlileri'nden Necil Kazım Akses ve çok değerli eğitimciler ile çalıştı. Ardından Ankara'da sahne kariyerine ağırlık verdi. Fender Blenders grubu ile süren grup çalışmaları, üniversiteyi bölüm ve fakülte birincisi olarak başarıyla tamamlamasından birkaç yıl sonra sona erdi ve 2000 yılında İstanbul'da Özlem Tekin ile konser ve albüm çalışmalarıyla devam etti. Rock müzik alanında yakaladığı başarılarla dinleyicisini geliştiren Uğur Gülbaharlı, klavyesi aracılığıyla içinde hissettiği müziği aynı samimiyet ve saflıkla müzikseverlere ileterek, pek çok önemli sanatçıyla ortak çalışmalar gerçekleştirdi. Çeşitli mekanlarda ve konserlerde birçok Türk ve yabancı müzisyenle çalma imkanı bulan sanatçı, Özlem Tekin, Feridun Düzağaç, Candan Erçetin, Teoman, Demir Demirkan, Hande Yener, Ete Kurttekin, Özge Fışkın ve Serhat Kılıç gibi isimlerle klavyeci ve aranjör olarak çalıştı. 2013 yılında Absence adlı Pink Floyd Tribute grubunu kurdu ve grubuyla 2019 yılına kadar Türkiye'nin pek çok şehrinde, önemli festival ve etkinliklerde konserler verdi. Yanısıra Ozz, Eskici, Circus, Repertuar Köpekleri, Goygoy ve Galactica gibi gruplarla müzik yaparak geniş kitlelere ulaştı. Konser ve canlı müzik projelerini eğitim alanından koparmayarak, 2000 yılında, Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi, Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü'nde öğretim görevlisi oldu ve Anabilim Dalı Başkanı olarak 12 yıl görev yaptığı aynı üniversite'de eğitmenlik hayatı devam etmektedir. Ayrıca besteci yönüyle başarılar kazanan sanatçı, çeşitli formlarda orkestra ve piyano eserleri, keyboard ve piyano için çok sayıda eserler bestelemiştir. Müziğinde denge, berraklık ve duygusal yoğunluk yaratmaya önem veren sanatçının bestelerinde; ifade gücü, yüksek teknik ve tema bolluğu görülür. Evli ve bir çocuk babası olan Uğur Gülbaharlı, eğitmenlik ve konser performanslarının yanısıra, 2012 2013 yıllarında, enstrümantal müzik bestelerinden oluşan Anlatılmamış Hikayeler / Untold Stories albümünün kayıtlarına başladı. Prodüktörlüğünü Sertaç Güler'in yaptığı albümde, Gülbaharlı'ya birçok değerli akademik enstrümanist sanatçılar eşlik ettiler. Kendi çalışmalarının yanısıra, üyesi olduğu Gormot ve River Deep adında iki grup ile single ve albüm çalışmalarını devam ettirmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/besteci-ve-piyanist-burce-karaca-ile-soylesi", "text": "Besteci ve piyanist Burçe Karaca ile müzik yaşamı üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Piyano eğitimime ailemin yönlendirmesi ile beş yaşında özel dersle başladım. Piyanonun hayatımda kapladığı alan da benimle birlikte o yıllar içinde büyüdü. Lise eğitimimi Bilkent Müzik Hazırlık Lisesi'nde tamamladıktan sonra Başkent Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müzik Teorisi ve Kompozisyon bölümlerini birincilikle bitirdim. İşin akademik kısmı bir yana piyano benim için kelimelere dökemediğim her şeyi ifade edebildiğim, artık daha fazlasını da aktarabildiğimi düşündüğüm bir iletişim ve duyu organı haline dönüştü. Enstrüman zamanla insanın ayrılmaz bir parçası, kendinden gördüğü çok yakın dostu oluyor. Benim de piyanoyla olan bağım hayatımın her alanında olduğu gibi iş yaşamımda da etkisini hep gösterdi. Hepimiz hayatın içinde birçok hikayeye gerek anlatandan dinleyip, gerek bizzat yaşayarak şahitlik ediyoruz. Her hikaye bende ayrı bir his uyandırıyor. Müziğim de aslında böyle evriliyor. Hayatın ahengini dinleyip, sizin için çaldığı şarkının melodisini duymaya başladığınızda müziğin ahengini de yakalıyorsunuz. Bu ahengi devam ettirmek için hikayeleri yaşamayı ve onlara şahitlik etmeyi hep sürdürmek gerekiyor. Bestelerimin oluşma süreci öncesi başka başka konularda yaşananlar birikmiş oluyor aslında. Bu yüzden her bestenin bir hikayesi var ve her çaldığımda orada yaşadığım sevinci ya da hüznü hatırlayıp, çıkardığım derslerle yoluma daha emin adımlarla ilerlediğim için mutlu hissediyorum. Yaşananların ahengi müziğin ahengine karışıyor. Sanırım bu yüzden yaşarken çalıyorum, çalarken yeniden yaşıyorum. Bu da beni besleyen önemli unsurların başında geliyor. Aslında bilimsel anlamda birçok kaynağı olan öğrenme sürecinden bahsediyoruz. Yetenek inkar edilemez bir gerçek ancak neye yetenekli olduğunuzu bilmek için önce içinizden geleni denemeniz gerekiyor. Benim yönlendirilmem de eve alınan mini klavyeye olan ilgimin ailem tarafından keşfedilmesiyle başlıyor. Her çocuğun başka bir şeye ilgisi olacaktır elbet, bunu tespit edip üzerine eğildikçe de o konuda başarılı olmaması için bir sebep göremiyorum. Belki gerçekten yeteneğiniz olmayan bir sanat dalı üzerine çok çalışıp üstesinden gelebilirsiniz ancak kendinizi tam olarak yeterli, oraya ait ya da ortaya çıkan ürünü size ait göremiyorsanız uzun vadede sürdürülebilir olacağını düşünmüyorum. Özetle yetenek sürdürülebilirliği getiriyor diyebilirim. Gerek kendi hikayemde gerek öğrencilerimde gördüğüm bu. Günün her saati bir şekilde müzikle geçiyor aslında. Dinlerken öğrendiklerim de çalarken öğrendiklerim kadar etkili oldu hep. Bu yüzden iyi bir dinleyici olmak için ayırdığım vakti de hatrı sayılır buluyorum. Bunun dışında günlük rutinim dışındaki her an piyanonun başındayım diyebilirim. Gün içinde yapılacak klasik işleri tamamladıktan sonra ya da o işlerin arasında piyanoma kaçmak rutine karşı azalan sabrımı tazeliyor. Aslında o kadar hayatımın bir parçası halinde. Her seviyede farklılık göstermekle birlikte, her günün bir parçası haline getirmeden bir enstrümanı gerçek anlamda çalıyor, onunla yeni eserler üretebiliyor olmak pek mümkün olmayacaktır diye düşünüyorum. Piyanist ya da kompozitör olmak dışında bir yandan öğretmenlik kariyerim devam ediyor. Tüm bu yollardan geçmiş ve hala geçiyor olmak bana seçim yapmamam gerektiğini öğretti. Bu çok yönlülük hali, birinden biraz uzak, diğerine daha yakın olmayı seçebilme durumu bana kendimi hem sanatımda hem de günlük yaşamımda çok daha özgür hissettiriyor. Öğretirken de üretirken de öğrenmeye devam ediyorum. Öğrendikçe bestelerim de renkleniyor, çeşitleniyor. Saydıklarımdan hangisi olmazsa olmazdı diye düşündüğümde vereceğim cevap muhakkak ki müzik. Yukarıdakilerin hepsiyle birlikte var olduğu gibi onların yokluğunda da piyano ile olan bağım ve müzikle kendimi ifade edişim devam edecektir. Müzik ve sanat tarihinde en sevdiğim dönem ekspresyonizm dönemi. Alışılagelmiş tınıların ve imgelerin dışına çıkarak çok cesur bir ifade şekliyle üretmiş sanatçılar. Yenilik arayışı tüm sanat dallarında kendini göstermiş. Müzik sanatında bu dönemden en çok sevdiğim isimler Stravinsky daha sonra takip eden dönemde Philip Glass ve Arvo Part'ın eserlerinden etkileniyorum. Minimalistik tarzı benimseyen bu isimler en az malzemeyle en fazla şekilde duygu aktarımı yapabilmişler. Her konuda olduğu gibi müzikte de dijitalleşme son yirmi yılın en çok konuşulan ortak konusu sanırım. Yaratıcılık kısmında önemli olan ortaya koyacağınız eseri hangi araçla, enstrümanla ortaya koymak istediğinize karar vermek. Dijital yöntemlerle üretmek bakın açısını buraya kanalize etmiş bir sanatçı için ilham verici olabilir. Tam tersi bir eseri analog yollarla üretip ham haliyle korumak da bir sonraki eserin ilham kaynağı olabilir. Son derece analog yöntemlerle üretilmiş bir eser daha sonradan dijital ortama taşınarak bambaşka bir esere dönüşebiliyor. Açıkçası bu gibi yeni denemeleri müziğin gelişimi ve klasik müziğin gerek doğu gerek güncel batı ile birleşimi açısından faydalı buluyorum. Teknoloji geliştikçe aldığımız kayıtlar, dijitalleşmenin de katkısıyla çok daha keyifli duyuluyor. Benim penceremden bakacak olursak son derece analog sesleri dijital ortama kaliteli taşımak bir avantaj olarak bile değerlendirilebilir. Dediğim gibi, ben hem kendi yaşadıklarımdan hem tanıdığım tanımadığım kişiler hakkında dinlediğim hikayelerden, okuduklarımdan, bazen gezdiğim bir sokaktan, yaşanan toplumsal olaylardan besleniyorum. Gözümü birine kapatıp sadece kendi dünyamı anlatarak yalnızca bana benzeyenlere ulaşabilirim. Benim isteğim bana benzemeyeni de bulmak, dokunmak, ona da iyi hissetme ihtimalini hatırlatabilmek. Dolayısıyla herkesi dinlemek, gözlemlemek aramızda bir bağlantı oluştuğuna inandığım dinleyicilerimle buluşma sebebimiz. Yeni albümüm 21 Ekim'de tüm dijital platformlardan yayınlanacak. Journey on Rails olarak belirlediğim albümde ilk parçadan son parçaya kadar dinlenebilen bir tren yolculuğu müziği hayal ettim. Bu yüzden ismini Raylarda Yolculuk olarak belirledim. Bu albümde solo piyanonun dışına çıkarak yaylı enstrümanlara da yer verdim. Kemanda Maya Victoria, viyolonselde Ege Atalay ve kontrbasta Barış Çelik ile dört günlük Canavar Stüdyoları kapanmasınının ardından albüm kaydını tamamladık. Aslında hayal edilen geleceği yaşamak mümkünmüş. Bu çok uzun bir yolculuk ve belki de ben daha başındayım ama gördüğüm o ki; bu yol hiç bitmeyecek. Hedef hep daha iyisini, güncelini, farklısını üretmek olacak. Geçmişte tutunduğumuz, bağımız olan, bize yaşadığımız toprağı hissettiren değerleri bugüne taşımak. Onları farklılaştırmadan güncellemek. Gelecekte buna örnek olacak birçok güzel proje göreceğimize eminim."} {"url": "https://gazetesanat.com/beyaz-tuval-sanatci-sukran-morali-konuk-ediyor", "text": "Türkiye'nin en uzun soluklu ve en çok takip edilen sanat programı olan Beyaz Tuval, online yayınlarına hız kesmeden devam ediyor. Yayına başladığı günden bu zamana kadar, haftada bir olmak üzere 140 bölüm yayınlanmış olan program, yeni yayın dönemine kadar online çekimlerle devam edecek. İstanbul'dan Piece of Art News Genel Yayın Yönetmeni Günsu Saraçoğlu ve İzmir'den Ege Bölge Koordinatörü Ceren Atasoy'un moderatörlüğünde gerçekleşen program, online ortamda da ülkemizin değerli sanatçılarını sanatseverlerle buluşturmaya devam ediyor. Piece of Art News ve Ogün TV ortak yapımı olan Beyaz Tuval Online çekimlerinin bu haftaki konuğu dünyaca ünlü performans sanatçısı Şükran Moral oldu. Beyaz Tuval, sanatçıları çok daha yakından tanımak, onları kendi seslerinden kendi anlatımlarıyla dinlemek ve sanat sohbetlerini takip etmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir program olmaya devam ediyor. Günümüze dair büyük bir sanat arşivi niteliği taşıyan Beyaz Tuval programını, her Perşembe günü saat 16.00'da Ogün TV'de izlemek mümkün. Ardından Piece of Art News YouTube kanalında yayınlanan program aracılığıyla sevdiğiniz, merak ettiğiniz sanatçılara her zaman ulaşabilirsiniz. Tüm Beyaz Tuval programlarını aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/beykoz-tekkeleri-kitabi-cikti", "text": "Boğaziçi'nin doğal ve tarihi güzellikleri kadar manevi mekanlarıyla ilgi gören köklü ilçesi Beykoz'un kültürel mirasında önemli yere sahip tekkelere arşivler ışığında kapsamlı bir bakış sunan Beykoz Tekkeleri Kitabı çıktı. Osmanlı medeniyetinin kuruluşunda ve dönemin İstanbul'unda yaşamın ayrılmaz bir parçası olan tekkeler, İslam ve tasavvuf kültürünün topluma aktarıldığı mekanlar olmaları dolayısıyla cami ve medreselerle birlikte yüz yıllar boyu irfan merkezi işlevi görüyor. Çevrelerinde oluşturdukları güçlü örgütlenme ağlarıyla sosyal hayatın gelişimine katkı sağlayan tekkeler, toplumda dayanışma bilincinin güçlenmesi kadar felsefe, mimari, sanat, musiki ve estetik seviyesinin yükselmesine de hizmet ediyor. 19. yüz yılın sonlarında şehirde sayısı 250'yi geçen tekkelerden 34 kadarı Boğaziçi kıyılarında bulunuyor. Beykoz Belediyesi kültür yayınları arasından, Doç. Dr. Necdet Yılmaz tarafından hazırlanan Beykoz Tekkeleri, ilçede inşa edilen tekkeleri kuruldukları ilk yıllardan faaliyette oldukları 1925 yılına kadar geniş perspektifte ele alıyor. Tasavvufun sosyal hayatı şekillendirdiği yıllarda yapılan tekkelerin yerleri, kurucuları, mimarileri, vakfiyeleri, kayıtlardaki şeyhleri, görevlileri ve gelişimlerinin yanı sıra mevcut durumları kitapta yer alıyor. Beykoz Kitaplığı raflarında akademisyenler, araştırmacılar, şehir tarihçileri ve yaşadığı kentin geçmişine duyarlı herkesin ilgisine sunulan kitap, kurumun web sitesinde de dijital olarak yayınlanacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/beylikduzu-sahaf-festivali", "text": "İstanbul Beylikdüzü'nde bu sene altıncısı düzenlenen Barış ve Sevgi Buluşmaları yine çok güzel geçeceğe benziyor. Müziği, söyleşileri, kitabı, sanatı bir araya getiren geniş çaplı bu buluşma artık Beylikdüzü'nde bir klasik haline geldi. Sanatçılar sanat severler ile buluşuyor, müzisyenler dinleyicileriyle, sahaflar da okuyucularıyla. Altıncısı düzenlenen bu büyük buluşmada bu yıl üçüncü kez yapılacak olan sahaf festivaliyse yine dopdolu, rengarenk etkinliklerle programlanmış durumda. 30 Ağustos 8 Eylül tarihleri arasında, Beylikdüzü Cumhuriyet Caddesi'nde gerçekleşecek olan Barış ve Sevgi Buluşmaları kapsamında biz de sahaf festivali üzerine eğildik. Festivalin söyleşilerinde moderatörlük yapacak olan Sahaf Ümit Nar'la şahane bir sohbet gerçekleştirdik. Ümit Bey uzun yıllardır Beyoğlu Aslıhan Pasajı'ndaki sahaf dükkanında okurlara kapılarını açıyor. Beylikdüzü'ndeki bu şahane buluşma ekseninde sahaf festivalini ve daha nicesini konuştuk. Önce daha geriden geleyim. Festivalin bu sene üçüncüsü yapılıyor. Sahaf festivali olarak 2017'de başladık biz. Beylikdüzü Belediyesi'nin Barış ve Sevgi Buluşmaları var, bu sene altıncısını yapıyorlar. 2017'de arkadaşlarla organize olduk, Ağustos'ta buraya gelip festivale sahaflar olarak katıldık. İki senedir çok keyifli geçiyor. Beylikdüzü Belediyesi'nin Barış ve Sevgi Buluşmaları'nın içinde ama bir yandan da ondan ayrı bir festival olarak biz sahaf festivalimizi yapıyoruz. 30 Ağustos'ta başlıyor 8 Eylül'e kadar devam ediyor. 10 gün boyunca Cumhuriyet Caddesi'ndeki bu ağaçlıklı, yeşil, serin yerde festivalimizi yapacağız. Geçen sene Belediye ilçe bazında bir araştırma yapmış, ben o araştırmayı gördüm. Beylikdüzü'nde eğitim seviyesi çok yüksek her şeyden önce. Türkiye'nin lisansüstü eğitime sahip insanlarının en çok olduğu ilçelerden biri burası. Yaş grubu olaraksa; ilk gençlik dediğimiz nüfus yüksek ama bir yandan da 18 45 yaş arası ağırlıklı bir nüfus var burada. Dolayısıyla bu her iki grup da bizim okurumuzu oluşturan kitlenin kendisi. Mesela şimdi Kadıköy'deki festivalden geldik buraya ve gelirken tüm sahaflar kitaplarına takviye yaptılar. Bu kitap satışı için kaçınılmaz ama bir yandan da Beylikdüzü okurunun ne istediğini bilip ona göre daha güzel kitaplar getirilmesiyle de ilgili. Tabii ki. Her semtin kendine göre bir ruhu var. Kadıköy ve Beyoğlu gibi çok kozmopolit yerler için bunu belki söyleyemeyiz, orada her profilden insan oluyor ama buralarda merkezdeki profilde eğitim seviyesi daha yüksek insanlar var ve genç ile orta yaşı kapsıyor. Aslında iki ayrı söyleşi kategorisi var. Bir tanesi Barış ve Sevgi Buluşmaları kapsamında bizim sahaf söyleşilerimiz. Bu söyleşiler bittikten sonra da çardak altı söyleşileri devam ediyor. Çardak altı söyleşileri daha çok tematik bir şekilde ilerliyor. Geçen sene eksen kadındı, bu sene umut. Benim moderatörlüğünü yaptığım sahaf söyleşilerindeyse kendi işimizle ilgili hem okurların hem biz sahafların kafamızı kurcalayan konuları konuşuyoruz. Örnekse; dijital çağda kitabın durumunu Serdar Kuzuloğlu'yla konuşacağız. Şair, ressam, fotoğrafçı Sait Maden'le ilgili bir belgesel gösterimimiz olacak. Buradan hareketle yayın camiasındaki eski dönem kitap kapakları üzerinden bir basın yayın tarihi okuması yapılacak. Tarihçi Emrah Safa Gürkan gelecek. Emrah Bey 10 ayrı dile hakim, bunlar dışında birkaç dili de okuyabilen ve dolayısıyla Türkiye'de tarihçilik alanında son dönemdeki en önemli isimlerden biri. Bizi ilgilendiren kısmıysa arşiv meselesi. Biz de arşivlerden beslenen, Osmanlıca belgelerle içli dışlı olan insanlarız. Dolayısıyla Emrah Safa Hoca'nın bu konudaki bilgi birikimi hem bizi hem de dinleyicileri aydınlatacak. Venedik'te, Portekiz'de, İspanya'da yaptıklarını, çıkardığı iki devasa kitabını dinleyeceğiz. Farklı bir bağlamda Mimar Seda Özen gelecek. Seda Hanım, mimarlığının dışında bana sorarsanız bu işi aşkla yapan ve işinin bilinmesi gereken teknik boyutlarının dışında olağanüstü şeyler bilen bir kadın. Sağ olsun, Twitter üzerinden yaptığı paylaşımlardan o kadar çok öğrendim ki. O da arşivcilik, bilgi arkeologluğu alanında derin bir bilgi birikimine sahip. Bunun dışında iki özellikli söyleşimiz var. Özellikliden kastım: Cengiz Özdemir, Ozan Sağsöz, Ekrem Işın 19. yüzyıl İstanbul'unda gündelik hayat üzerine konuşacaklar. Medyascope'ta Kültür Tarih Sohbetleri programı yapıyorlar ve buradaki söyleşi onların stüdyo dışındaki ilk kayıtları olacak, kaydı burada yapacaklar. İkincisiyse, üç kadın yazar; Sibel Yükler, Figen Şakacı ve Gamze Arslan gelecek. Sibel Yükler'in yakın zamanda T24'te ''kadın yazarlar'' üzerine yaptığı bir soruşturma vardı. Gündelik hayat, ev bark işleri, çoluk çocuk vs.'nin yazarlık eğilimini nasıl etkilediğine dair çok iyi bir soruşturmaydı. O soruşturmayı burada devam ettirmesini rica ettim ve bunu yapabileceği iki iyi yazarla beraber bu konuyu konuşacaklar. Virginia Woolf'un ''kendine ait bir oda'' söyleminden hareketle ilerleyen bir söyleşi olacak. Evet, müthiş! İşte bu müthiş kitapları, bu toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden nasıl yazıyorlar bu konuşulacak esasında. Bir de gelen konukların cinsiyet dağılımı da benim dikkatimi çekti. Buna dikkat edilmiş, özen gösterilmiş gibi. Zaten şöyle: Birincisi; söyleşilerin tümünde kadın erkek dengesini gözetmeye çalışıyoruz. Bir diğer husus da; ben diğer söyleşilerde moderatörüm ama Sibel Yükler, Figen Şakacı ve Gamze Arslan'ın söyleşisinde hiçbir şeye karışmayacağım, karışamam da zaten. Kendileriyle ilgili bir meseleyi tamamen kendilerinin anlattığı bir söyleşi olacak. Olması gereken de bu. Bunun dışında Osmantan Erkır gelecek. Osmantan Bey hem önemli bir sahaf dostu hem de iyi bir koleksiyonerdir. İnsanlar onu daha çok televizyon dünyasından tanıyorlar ama bambaşka bir adamdır. Çok meraklıdır, bilgili biridir. Hatta bir televizyon koleksiyonu dahi vardı, daha sonra Koç Müzesi'ne bağışladı. Kendisi yakın zamanda sahafta bir belge bulmuş: Atatürk'ün 30 Eylül 1929'da yaptığı Ankara İstanbul arası bir tren yolculuğu. Belgeye göre Atatürk'e tren programını hazırlayıp vermişler. İşte konuklarınız şunlardır, şu yemekler yenecek, şu müzikler dinlenecektir falan. Atatürk bunu imzalamış. Vagondaki diğer konuklarına da imzalattırmış ve Osmantan Bey bunun üzerinden 1 saatlik bir program çıkarttı. O gün o tren yolculuğunu dijital ortamda yaşayacağız ve trendeki taş plakta çalan müzikleri dinleyeceğiz. Aslında 10 günlük bu süre içerisinde büyük bir kültür tarihi festivali bu. Elbette! Son gün de yazar Buket Uzuner gelecek. Buket Hanım'ın da Tabiat Dörtlemesi'nin kahramanlarından biri sahaftır mesela. Biraz bunu konuşacağız. Tabiat Dörtlemesi biraz şaman geleneklerle harmanlanan, çevre ve ekoloji üzerine çok önemli metinler barındıran bir dörtlemedir. Bizim için ayrıca önemiyse; eserlerde sahaf kahramanlar çok azdır, bu bakımdan ilginç olacak. Biz zaten bir derneğiz: Sahaflar Derneği ve üyelerimiz geliyor. Bunun dışında gerek Kadıköy, gerek Üsküdar, gerekse Beyoğlu'ndan herkesin bildiği, işini düzgün ve severek yapan, sadece bu işi meslek edinmiş sahaflar geliyor. Yani buradaki arkadaşlarımızın hepsi diğer festivallere de katılan sahaflar. Ayrıca sahaflık adabını da bilen insanlar. Burada biz ilk sene (2017) bir mezat yaptık. Bir tane listeleme mezat yapıyoruz. Bu, çok özel kitapların önceden hazırlanıp listelenerek yapıldığı bir mezat oluyor. Bir de listesiz mezatlar yapıyoruz. Geçen sene ''Bir gece mezatı da mı yapsak?'' dedik, böyle hava karardığında. O kadar güzel oldu ki! Gece mezatları bu açıdan benim için göz nuru gibi. Hem daha serin oluyor hem de gündüz mezatı insanların birçoğunun işte olduğu 3 4 saatleri arasında yapıldığından, buna kıyasla gece vakti daha kalabalık oluyor. Dolayısıyla her gün biri 15.00'da biri de 21.00'da olmak üzere iki mezat yapıyoruz. Bir tane de 7 Eylül Cumartesi günü saat 15.00'da listeli mezat yapacağız. Mezatlar bir de çok çekişmeli ve eğlenceli geçiyor. Ben mezatları salt kitapları satmak için yapmıyorum. Orada dönen sohbet çok keyifli oluyor. Mesela tanıttığımız kitap hakkında benden daha fazla şey bilen biri çıkıyor, eklemeler yapıyor. 21. yüzyıldayız. En başta internet olanakları çok gelişti. Bir yandan da özellikle İstanbul'un kendi koşullarından kaynaklı insanların kendilerine zaman ayıramama gibi problemleri var. Bu da insanların sahaflara gelmelerini azaltıyor, kitapları internetten almalarına yol açıyor. Bundan 10 sene önce okur dükkana geliyorken şimdi biz bu festivaller aracılığıyla okurun ayağına fiili olarak geliyoruz. Böyle bir değişim var. Yani Beylikdüzü'ndeki bir insanın Beyoğlu'ndaki sahaflara gelmesi her zaman mümkün değil ama biz onlara geldiğimiz zaman çok daha farklı, güzel bir şey oluyor. Ayrıca en az olduğumuz zamanda bile kırk sahaf festivale katılıyoruz. Bazı arkadaşlarımızın da dükkanları buradaki stantlardan ufak, dolayısıyla burada kitaplar daha fazla görücüye çıkıyor. Burası şu anda kabaca 200.000 kitabın olduğu bir açık hava kütüphanesi. Festival zamanı da insanlar kitaplarıyla festival alanındaki çimenlere ya da civar kafelere oturabiliyorlar. Önümüzdeki ay sonunda büyük ihtimalle Şişli'de, Ekim ayında da Antalya Kepez'de yapacağız. Emin değilim ama Beyoğlu'nda da bir etkinlik yapılacak galiba. Peki, şahane bir sohbet oldu. Kağıttaki sorularım bir yana doğaçlama sohbetin de tadını aldım. Son olarak eklemek istedikleriniz varsa buyurunuz. Burası harika bir yer. Beylikdüzü zaten güzel ama içinde bulunduğumuz festival alanı da çok iyi. O nedenle en başta yakın çevremizdekileri, iyi kitap okuyucusu olduğunu iddia edenleri bekliyoruz, çünkü aslında burası Mecidiyeköy'den metrobüsle 1 saat sürüyor. Yani o kadar da uzak değil. Dolayısıyla kitap okumak da önemli ve zaman ayırılması gerekilen bir eylemse eğer, gidiş geliş 2 saatlerini yolda harcayabilirler ama kalan zamanlarını da gelip burada vakit geçirerek harcayabilirler. Bir de şu var: Yayınevleri ve kitap fuarları çok önemli ama yayınevlerinin yaptığı etkinliklerin mantığıyla bizdekiler arasında bir fark var. Bunu gelenler görürler. O yüzden herkesi bekliyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/beyoglu-karakoy-tuneli", "text": "Beyoğlu Karaköy Tüneli, İstanbul'un her bir köşesinde nasıl bir maziye sahip olduğunu kanıtlar nitelikte... Kent kültürü ve kent belleği gibi sözlerden bahis açınca akla en çok gelecek kentlerden biri İstanbul olsa gerek. Osmanlı, daha geride Bizans, onun da ardında Roma... Üç imparatorluğun payitahtı olan bu şehir şarıl şarıl akan nehirler gibi birbirinden farklı pek çok tarihi yapıya, esere, hikayeye sahip. Tüm bu nehirlerin döküldüğü deniz de İstanbul'un ta kendisi! Bu içeriğimizde de İstanbul'un nasıl bir tarihe sahip olduğunu hatırlamamıza vesile olacak bir mühendislik işine odaklanacağız: Beyoğlu Karaköy Tüneli'ne. Kısaca Tünel olarak da bahsedilen, Londra metrosundan sonra dünyanın en eski ikinci metrosu olan Beyoğlu Karaköy Tüneli'nin hikayesi 19. yüzyılın sonlarına rastlıyor. Dünden bugüne sayısız insanın buluşma noktası olan, Karaköy'e veya Beyoğlu'na çok kısa sürede ulaşmak için tercih ettiği Tünel'in inşası ise Eugene Gavan adlı bir Fransız mühendisin çabalarıyla başlıyor. 1867 yılında Eugene Gavan adlı Fransız bir mühendis, turistik bir gezi maksadıyla İstanbul'a gelmişti. 1867'nin yaz mevsiminde İstanbul'a gelen Eugene Gavan, doğunun en ihtişamlı kenti İstanbul'a adım attığında, altına imzasını atacağı bir tünelden henüz habersizdi. Geldiği 19. yüzyılın, özellikle ikinci yarısında ise İstanbul'da belirgin olarak iki farklı yaka bulunuyordu. Haliç'in doğu ile batı arasında bir geçit teşkil ettiği o dönemde, İstanbul'un Müslüman kesimi daha çok, İstanbul Yakası olarak da tarif edilen Haliç'in sol yakasında yaşıyordu. Avrupalılar ve Hristiyanlarsa genellikle Haliç'in sağ yakasında, yani Galata ve Beyoğlu denilen bölgede oturuyordu. Şehrin en görkemli otelleri de, Avrupalıların Pera olarak adlandırdıkları Beyoğlu taraflarında bulunuyordu. Eugene Gavan adlı Fransız mühendis de, Beyoğlu'ndaki bu meşhur otellerden birinde kalıyordu. Ne var ki, mühendisin hayran kaldığı yaka, Müslümanların ağırlıklı bulunduğu İstanbul Yakası'ydı. Bu nedenle yalnızca bulunduğu bölgede dolanmıyor, hemen her sabah Beyoğlu'ndan kalkıp yürüyerek Yüksekkaldırım yokuşunun başına geliyordu. Karaköy ile Bankalar Caddesi'nin kesiştiği noktadan başlayıp Galata'ya çıkan Yüksekkaldırım'dan Karaköy'e doğru uzanan mühendis, her seferinde bu dimdik ve nefes kesen yokuşu yürüyerek geçmek zorunda kalıyordu. Ayrıca bu yokuştan her geçişinde gah aşağı inen gah yukarı çıkan insanlara rastlıyordu. Fitil de işte bu yokuşu inip çıkan kalabalığı görünce ateşlendi. Eugene Gavan'ın, kendisi için adeta varoluşsal bir mesele haline gelen bir fikri vardı. Buraya bir yeraltı asansörünün inşa edilmesi fikri, onun tüm benliğini kaplamıştı. Böylesine işlek bir bölgenin arazisinin de, bir yeraltı asansörüne çok uygun olduğunu düşünüyordu. Bu amacını hayata geçirmek için, yalnızca 1 aylık tatile geldiği İstanbul'da tam iki yıl kalacaktı. Kente 1867'de gelen Eugene Gavan, 1869'a kadar, Yüksekkaldırım adıyla anılan yokuşun hemen yanındaki bölgeye bir yeraltı asansörü kurulmasıyla ilgili planlarını hazırlamıştı. Ancak iş bununla bitmiyor, hatta daha zor kısım şimdi başlıyordu. O günün teknik şartları göz önünde bulundurulduğunda, böylesine bir tünel kazmanın zorluğu ortadaydı. Bu tüneli açmak için tümüyle insan gücüne ihtiyaç vardı. Bunun sağlanması için de oldukça yüksek meblağlar gerekiyordu. Eugene Gavan, bir tutkuyla bağlandığı bu tünel fikrini hayata geçirmek adına var gücüyle çabalaması gerektiğini biliyordu. Gerekli kaynak için ilk etapta, kendi memleketine, Fransa'ya başvuran Eugene Gavan'ın talebi olumsuz sonuçlandı. İstanbul'da bir tünel açmak için onca paranın harcanması Fransa'ya pek cazip gelmemişti. Paris'ten red cevabı alan mühendisin ise vazgeçmeye hiç mi hiç niyeti yoktu. Bu defa soluğu İngiliz hükümetinde aldı. Eugene Gavan'ın bu parlak ve aşkla bağlandığı fikri, İngiltere'nin aklına yatmıştı. Böyle bir yatırım için 250.000 liralık yatırımı kabul eden İngilizler, Eugene Gavan'ın başarıya giden yoldaki ilk adımıydı. Şimdi sıra belki de en zor aşamaya gelmişti. Kadim şehir İstanbul'un 15. yüzyıldan bu yana sahibi olan Osmanlı Devleti'nden de izin alınması gerekiyordu. Osmanlı hükümetini ikna edip gerekli fermanın ve ruhsatın çıkartılması gerektiğini biliyordu genç mühendis. Bu nedenle, Osmanlı hükümetiyle de uzun uzun, çekişmeli, oldukça zahmetli konuşmalara giren Eugene Gavan sonunda istediğini kabul ettirmişti. O dönem padişahlığı yürüten Sultan Abdülaziz'den onay çıkmıştı! Araştırmalarıma göre böylece Galata ile Beyoğlu arasında kurulacak olan Tünel projesine dair çıkan fermanın da tarihi 6 Kasım 1869'dur. Ancak İETT'nin resmi web sitesinden aldığım ve söz konusu fermanın bulunduğu görselde tarih 6 Haziran 1869'u olarak gösteriyor. Artık plan da para da ruhsat da tamamdı! Eugene Gavan hedefine emin adımlarla ilerliyordu. Bu heyecanla derhal faaliyetlerine başlayan genç mühendisin önderliğinde yüzlerce işçi hummalı bir çalışmaya koyulmuştu. Onca işçinin emekleriyle 5 yıl kadar bir sürede, yani 1874'te bitmiş olan inşaat sayesinde Karaköy'ü Beyoğlu'na bağlayan tünel artık hazırdı. Tünel'in yapım aşamasında, 1872 yılında ise İngiliz menşeli The Metropolitan Railway Of Constantinople From Galata to Pera şirketinin tescili yapılmıştı. (Tünel'in fikir babası, Fransız mühendis Eugene Gavan'ın 1869'da İstanbul'dan ayrıldığını tekrar hatırlatalım. Yani bu güzide insan, fikrinin hayata geçtiğini göremedi. Bir iddia; şirketin onu kasten uzaklaştırdığıdır.) Bu iş için tam 170.000 sterlin harcanmıştı. 1875'in Ocak ayında faaliyetlerine başlayan Tünel'de sıra, yolcuları buraya çekmekteydi. İstanbul halkı ilk başlarda, yeraltında bulunduğundan bir mezarı andıran bu tuhaf taşıttan çekiniyordu. Yepyeni bir nakliye aracı olan bu vasıta, o tarihlerde atlı tramvay ve at arabasından başka bir taşıt görmeyen insanlar için oldukça garipti. Garipliği çeşitli cazip uygulamalarla giderilebilirdi. Ancak halk, yeraltına inmeyi, bir tür toprağın altına girmek olarak algıladığından buhar gücüyle çalışan bu taşıttan korkuyordu. Öyle ki, yerin altında yılan gibi gidip gelen bu taşıta İstanbul halkı ilk başta pek rağbet göstermemişti. İş başa düşmüştü. Tünel'in çeşitli uygulamalarla cazip hale getirilmesi gerekiyordu. Ahalinin bu garip taşıttan çekindiğini gören, İngiliz uyruklu The Metropolitan Railway Of Constantinople From Galata to Pera şirketi Tünel'in vagonlarına bir de furgon ilave etmeyi düşünmüştü. Bu sayede insanlar sığır, katır, at, küçük baş hayvanlarını, yüklü arabalarını da nakledebilecekti. Beş yaşından küçük çocuklardan da bilet kesilmemesi ile İstanbul ahalisinin, Tünel'e olan ilgisinin arttırılması çalışılıyordu. Yavaş yavaş korkusunu geride bırakan halk, sunulan cazip uygulamaların da etkisiyle Tünel'i kullanmaya başlamıştı. Beyoğlu Karaköy Tüneli'nin vagonları, sefere başladığı yıllarda elektrik olmadığından gaz ile aydınlatılmaktaydı. 1910'da elektrikli tramvaylara geçiş başlandığında ise yeni bir dönem açılıyordu. İngiliz uyruklu The Metropolitan Railway Of Constantinople From Galata to Pera şirketi, Tünel'i 1911 yılına dek işletmişti. 1911'e gelindiğinde ise Osmanlı uyruğuna geçmiş olan Tünel artık Dersaadet Mülhakatından Galata ve Beyoğlu Beyninde Tahtel'arz Demiryolu unvanını almıştı. Ancak bu durum, Tünel'in yeni sahibinin Osmanlı olduğu anlamına da pek gelmiyordu. 31 Temmuz 1911'de Londra'da yapılan genel kurul toplantısında alınan tavsiye karara göre; kendini fesheden İngiliz şirketi, imtiyazını 125.000 sterlin karşılığında, yeni oluşan Osmanlı Anonim Şirketi'ne devretmekteydi. Bundan sonra 1911 yılı Eylül ayında Tünel, Tramvay ve Osmanlı Anonim Elektrik şirketlerini bünyesinde barındırmak üzere Union Ottoman Societe d'Intrepises Electriques a Constantinople ismi altında bir konsorsiyum oluşturulmuştur. Konsorsiyum ise 6 Alman, 7 Fransız, 6 Belçikalı, 6 Belçika Macaristan ortaklığı ve 1 İsviçreli gruptan meydana gelmektedir. Tünel'in el değiştirmesi ise Türkiye Cumhuriyet'inin kurulmasıyla beraber gerçekleşmiştir. 1939'da, siyasetçi Ali Çetinkaya'nın girişimleri ile millileştirilen Beyoğlu Karaköy Tüneli, artık Türkiye'nin işletmesine geçmiştir. Çetinkaya'nın çabaları sonucu 1939'da Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından satın alınan Tünel 175.000 liraya alınmıştı. Londra metrosunun ardından dünyadaki en eski füniküler olan Beyoğlu Karaköy Tünel'i inşa edildiğinde yalnızca bir ulaşım aracı anlamı da taşımıyordu. Çağdaş kentlerin ulaşım araçlarına her zaman önem verdiği hesaba katıldığında; Tünel de inşa edildiği yıllarda bizim modernleşmemizin ve gelişim sürecimizin bir parçasıydı. Peki 2020 itibarıyla 145. yılında olan Tünel bunca yılda kaç kez kaza yaptı? Sıkı durun; yalnızca 2 kez! Sabah saat 07.00 itibarıyla yolcu taşımaya başlayan Beyoğlu Karaköy Tüneli'nin iki durak arası yolculuğu yalnızca 90 saniye sürüyor. Sefer sıklığı, idare tarafından uygun görüldüğü takdirde değişebilen Tünel, günümüzde İETT Raylı Sistemler Daire Başkanlığı çatısı altında hizmet veriyor. 1875'ten bu yana Galata ile Beyoğlu arasındaki yolculuğunu hiç kırıp dökmeden sürdüren dünyanın ikinci en eski metrosunda sistem şu şekilde işliyor: Karşılıklı hareket eden iki vagon, ortada hat değiştiriyor. Bu sayede sistem, neredeyse sıfır kaza riskiyle çalışıyor. Bugün; günde ortalama 200 seferle 12 bin 500 kişi civarında yolcu taşıyan Tünel ilk açıldığı dönem, 19. yüzyılın son çeyreğinde; İstanbul Tüneli, Galata Pera Tüneli, Galata Tüneli, Galata Pera Yeraltı Treni, İstanbul Şehir Treni, Yeraltı Asansörü, Tahtelarz gibi çeşitli isimlerle de adlandırılmaktaydı."} {"url": "https://gazetesanat.com/beyoglu-kultur-yolu-festivali-turk-telekom", "text": "Türk Telekom, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından bu yıl 1-23 Ekim tarihleri arasında ikincisi düzenlenecek 'Beyoğlu Kültür Yolu Festivali' kapsamında bir kez daha organizasyona ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Festival kapsamında Atatürk Kültür Merkezi'nin dış alanında kurulan Türk Telekom Açık Hava Sahnesi'nde birbirinden ünlü isimler müzikseverlerle buluşacak. Festival boyunca 'Türk Telekom Açık Hava Sineması'nda son dönemin en beğenilen filmleri ile Türk sinemasının klasikleri sinemaseverlere sunulacak. Türk Telekom'un ana destekçisi olarak teknoloji ile sanatı harmanladığı Atatürk Kültür Merkezi'nde festival heyecanı başlıyor. Beyoğlu Kültür Yolu Festivali'nin de destekçileri arasında yer alan Türk Telekom, bu yıl ikinci kez 1-23 Ekim tarihleri arasında AKM'nin dış alanına kurulan Türk Telekom Açık Hava Sahnesi'nde ünlü isimleri ve müzikseverleri ağırlayacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından İstanbul'a ve Türkiye'ye marka değeri kazandırmak adına başlatılan Kültür Yolu projesi kapsamındaki Beyoğlu Kültür Yolu Festivali'nde operadan, sergiye, tiyatrodan konsere, birçok kültür sanat etkinliği düzenlenecek. Türk Telekom Açık Hava Sahnesi'nde Beyoğlu Kültür Yolu Festivali kapsamındabirbirinden ünlü müzisyen ve müzik grubunun sahne alacağı 11 konser gerçekleştirilecek. Türk Telekom'un ayrıcalıklı hizmetler sunan markası Türk Telekom Prime'ın Açık Hava Sineması Beyoğlu Kültür Yolu Festivali boyunca devam edecek. Sinemaseverler, son dönemin en sevilen filmleri ile Türk sinemasının klasikleşen yapımlarını açık havada izleme keyfini yaşayacak. Diğer yandan Beyoğlu Kültür Yolu Festivali süresince, Türk Telekom Opera Salonu da operadan baleye çok sayıda kültür sanat programına ev sahipliği yapacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/beyoglu-kultur-yolu-festivali-turk-telekom-acik-hava-konserlerine-geri-sayim-basladi", "text": "Kültür ve sanatın simge mekanı Atatürk Kültür Merkezi ile Beyoğlu Kültür Yolu Festivali'nin destekçisi Türk Telekom, bir dizi konsere ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, İstanbul'a ve Türkiye'ye marka değeri kazandırmak amacıyla başlatılan ve geleneksel hale gelecek Kültür Yolu projesi kapsamındaki Beyoğlu Kültür Yolu Festivali 28 Mayıs 12 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek. Festival süresince; Atatürk Kültür Merkezi'nin dış alanında kurulan Türk Telekom Açık Hava Sahnesi, birbirinden ünlü 26 ismi müzikseverlerle buluşturacak. Türk Telekom, teknolojiyi sanatla harmanladığı çalışmalarına devam ediyor. Atatürk Kültür Merkezi'nin 'kalbi'nde yer alan opera salonuna ismini veren, AKM içerisinde ve Beyoğlu Kültür Yolu üzerindeki birçok yeniliğe teknolojideki tecrübesi ile imza atmaya hazırlanan Türk Telekom, Beyoğlu Kültür Yolu Festivali'nin de destekçileri arasında yer alıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından İstanbul'a ve Türkiye'ye marka değeri kazandırmak adına başlatılan ve önümüzdeki dönemde İstanbul ve Ankara'nın yanı sıra farklı şehirlerin de dahil edilmesinin planlandığı Kültür Yolu projesi kapsamındaki Beyoğlu Kültür Yolu Festivali bu yıl, 28 Mayıs 12 Haziran tarihleri arasında düzenlenecek. Operadan, sergiye, tiyatrodan konsere, birçok kültür sanat etkinliğinin gerçekleştirileceği Beyoğlu Kültür Yolu Festivali kapsamında Atatürk Kültür Merkezi'nin dış alanında kurulan Türk Telekom Açık Hava Sahnesi, birbirinden ünlü 26 ismi izleyicilerle buluşturacak. Türk Telekom Açık Hava Sahnesi, Beyoğlu Kültür Yolu Festivali'nde Mazhar Alanson'dan Can Bonomo'ya, İkiye On Kala'dan Fatma Turgut'a birbirinden ünlü müzisyen ve müzik grubunun konserine ev sahipliği yapacak. Müziksevereler, düzenlenen konserler ile sevilen sanatçılarla buluşurken aynı zamanda açık havada eğlencenin tadını doyasıya çıkaracak. - 28.05.2022, Cumartesi Mazhar Alanson, Yedinci Ev - 29.05.2022, Pazar Emir Ersoy, Selin Geçit - 30.05.2022, Pazartesi Koliva, Samida - 31.05.2022, Salı Can Bonomo, Köfn - 01.06.2022, Çarşamba İkilem, Elif Buse Doğan - 02.06.2022, Perşembe Motive, Kolpa - 03.06.2022, Cuma Dedublüman, Baneva - 04.06.2022, Cumartesi İkiye On Kala, Resul Aydemir - 05.06.2022, Pazar Fatma Turgut - 06.06.2022, Pazartesi Tuğçe Kandemir, Ahiyan - 07.06.2022, Salı Bilal Sonses - 08.06.2022, Çarşamba Feride Hilal Akın, Gökcan Sanlıman - 09.06.2022, Perşembe Ekin Uzunlar, Retrobüs - 10.06.2022, Cuma Nahide Babashlı, Ceren Gündoğdu"} {"url": "https://gazetesanat.com/bilgisayar-ve-oyun-konsolu-oyunlarinin-sanatla-olan-iliskisi-2", "text": "Merhaba sevgili okur. Bir önceki yazımda Bilgisayar ve Oyun Konsolu Oyunlarının Sanatla Olan İlişkisi ve Grafik Tasarımın Sanatsal Yönü'nü ele almıştım. Bu yazımda ise Hikaye Anlatımında Sanatın Büyüsü ve Oyuncunun Rolü ve Etkileşim Oyunlar üzerine değineceğim. Oyunlar, sadece görsel olarak değil, aynı zamanda derinlemesine hikaye anlatımıyla da oyuncuları etkiler. Oyun senaryoları, karakter gelişimleri ve hikaye ilerlemeleri, bir romanın sayfalarını çevirirken hissedilenleri benzer şekilde oyunculara aktarabilir. Oyunların başarılarından biri, oyuncuların oyun dünyasına daldıklarında duygusal bir bağ kurabilmesini sağlamalarıdır. Bir başka ödüllü oyun The Last of Us, güçlü hikaye anlatımı ve karakter gelişimiyle oyuncuları derinden etkileyen bir başyapıttır. Oyun, virüs salgını sonucu dünyanın çöküşünü ve hayatta kalmak için mücadele eden Joel adlı bir adamın hikayesini anlatır. Joel'in hayatta kalmak için yaptığı zorlu seçimler ve Ellie adındaki genç kızla aralarındaki duygusal bağ, oyuncuların duygusal bir yolculuğa çıkmasına neden olur. Oyunun senaryosu, oyuncuları içine çeken etkileyici diyaloglar ve derinlemesine karakter gelişimiyle doludur. Oyun boyunca oyuncular, Joel ve Ellie'nin yaşadığı zorluklar ve duygusal zorlamalarla birlikte onların arasındaki bağı güçlendirmeye yardımcı olurlar. Bu duygusal bağ, oyuncuların hikayeye daha fazla dahil olmasını ve oyun dünyasında duygusal bir deneyim yaşamalarını sağlar. The Last of Us, oyun dünyasının derinliklerine inerek oyuncuların duygularını harekete geçiren ve unutulmaz bir hikaye sunan bir örnektir. Müziğin Sihirli Dokunuşu Oyunların sanatsal özelliklerinden bir diğeri ise müzikleridir. Oyunların etkileyici müzikleri, oyuncuların deneyimlerini tamamlayıcı bir şekilde şekillendirir ve duygusal bağları daha da kuvvetlendirir. Epik müzikler, hüzünlü melodiler ve gizemli ses efektleri, oyunun atmosferini zenginleştirir ve oyuncuları daha derin duygulara sürükler. The Elder Scrolls V: Skyrim adlı oyun, müziğin etkileyici bir şekilde oyun deneyimine katkı sağladığı harika bir örnektir. Oyunun ana tema müziği, epik ve etkileyici bir melodiye sahiptir. Bu müzik, oyuncuları oyunun büyülü dünyasına daldırmakta ve onlara kahramanca bir yolculuğa çıkmış gibi hissettirmektedir. Oyunun savaş sahnelerinde kullanılan müzikler ise heyecan ve gerilimi arttırırken, hüzünlü anlarda duygusal yoğunluğu pekiştirir. Oyunun gizemli mağaralarında duyulan gizemli ses efektleri ise oyuncuların merakını kamçılar ve oyunun atmosferini daha da zenginleştirir. Skyrim'in müzikleri, oyunun büyüleyici dünyasını oyuncuların zihinlerine kazıyarak, oyunun hikayesiyle daha güçlü bir şekilde bağlantı kurmalarını sağlar. Müzikler, oyuncuların duygusal tepkilerini tetikler ve oyunun atmosferini derinleştirerek, oyun deneyimini unutulmaz kılar. Bu nedenle, The Elder Scrolls V: Skyrim müzikleri, oyunun sanatsal özelliklerinden biri olarak öne çıkar ve oyunculara duygusal ve atmosferik bir deneyim sunar. Sanatın etkileyici bir özelliğine sahip olan etkileşimle oyuncuları dahil eder. Oyuncular, oyun dünyasının içine girer, hikayeyi etkiler ve karakterlerin yolculuğunda aktif bir rol alır. Bu etkileşim, oyuncunun yaratıcılığını ve duygusal tepkilerini oyunun akışına entegre ederken, oyunun kendisini bir sanat eseri haline getirir. Life is Strange adlı oyun, oyuncuların etkileşimle aktif bir rol aldığı ve hikayeyi şekillendirdiği başarılı bir örnektir. Oyuncu, ana karakter Max Caulfield olarak oyuna başlar ve oyun boyunca çeşitli kararlar alır. Bu kararlar, oyunun hikayesini ve sonunu doğrudan etkiler. Oyuncular, Max'in zamanı geri alabilme yeteneğini kullanarak oyun dünyasını keşfeder ve çeşitli karakterlerle etkileşimde bulunur. Bu etkileşimler, oyuncunun hikayeyi yönlendirmesini ve karakterlerin duygusal yolculuğuna tanık olmasını sağlar. Oyunun etkileşim özelliği, oyuncuların yaratıcılığını da tetikler. Oyuncular, farklı seçenekleri değerlendirerek hikayeyi istedikleri şekilde ilerletebilirler. Bu da oyunun her oyuncu için farklı ve kişisel bir deneyim sunmasını sağlar. Life is Strange, oyuncuların hikayeye katılmalarını ve duygusal olarak bağ kurmalarını sağlayarak, oyun dünyasını bir sanat eseri haline getirir. Oyuncuların alınan kararların sonuçlarına tanık olmaları ve karakterlerin yaşadığı duygusal deneyimlere dahil olmaları, oyunun etkileyici ve dokunaklı bir deneyim sunmasını sağlar. Bu nedenle, etkileşim özelliğiyle Life is Strange, oyuncuların duygusal tepkilerini oyunun akışına entegre ederek gerçek bir sanat eseri haline gelir. Görsel ve Duygusal Şölen Sanatın farklı yönlerini içeren derinlemesine deneyimler sunan ve bazı sanat formlarını video oyunlarıyla birleştirerek özgün ve etkileyici bir oluşumlar sunan birkaç eserden daha kısaca bahsetmek isterim. - Journey: Bu oyun, etkileyici görsel tasarımı, etkileyici müziği ve minimal hikayesi ile öne çıkar. Oyuncuların sessiz bir yolculuğa çıktığı bu oyun, yaratıcı ve atmosferik bir deneyim sunar. - The Last of Us: Bu oyun, güçlü hikaye anlatımı ve karakter gelişimiyle övülür. Oyuncular, duygusal bir yolculuğa çıkarak bu post-apokaliptik dünyada hayatta kalmaya çalışırken etkileyici bir deneyim yaşarlar. - Cuphead: Bu oyun, 1930'ların çizgi film tarzında benzersiz grafik tasarımı ve jazz müziği ile dikkat çeker. Görsel ve işitsel açıdan dikkat çekici olan bu oyun, sanat ve eğlenceyi bir araya getirir. - Gris: Bu oyun, görsel açıdan çarpıcı bir şekilde tasarlanmış bir platform oyunudur. Renkler ve sanat, oyuncuları büyüler ve anlatıcılıkla iç içe geçmiş bir deneyim sunar. - The Witness: Bu oyun, çarpıcı ve estetik açıdan zengin bir dünyada geçen zorlu bulmacaları içerir. Oyuncular, keşif ve görsel tasarım arasında bütünleşmiş bir deneyim yaşarlar. Bunlar, sadece birkaç örnek olup, video oyun endüstrisi, giderek daha fazla oyunun sanat eseri olarak kabul gördüğü bir alandır. Yaratıcı oyun geliştiricileri, farklı sanatsal yönleri oyunlarına entegre ederek, oyunları sanatla iç içe geçen deneyimler haline getirmektedirler. Bu oyunlar, sanatın gücünü oyun dünyasıyla birleştirerek oyunculara etkileyici ve unutulmaz bir deneyim sunarlar. Gelişen teknolojiyle birlikte, bilgisayar ve oyun konsolu oyunları daha da etkileyici ve sanatsal deneyimler sunmaya devam edecek gibi görünüyor. Bu sürekli dönüşüm, oyunların sadece eğlence alanında değil, sanat ve kültür dünyasında da önemli bir yer edinmesini sağlayacaktır. Oyunlar, sanatın gücünü kullanarak oyuncuları yaratıcı, düşünsel ve duygusal açıdan etkilemeye devam edecek, böylece modern çağın en önemli sanat formlarından biri olarak izlerini kalıcı bir şekilde bırakacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/bilgisayar-ve-oyun-konsolu-oyunlarinin-sanatla-olan-iliskisi-bolum-1", "text": "Bilgisayar oyunları, tarihsel süreç içerisinde büyük bir evrim geçirmiştir. İlk bilgisayar oyunları, 1950'ler ve 1960'lar boyunca basit grafikler ve sınırlı etkileşimle temel oyunculuk deneyimleri sunuyordu. Ancak, teknolojideki hızlı ilerlemelerle birlikte, 1970'ler ve 1980'lerde arcade oyunlarının ve ev konsollarının popüler hale gelmesiyle oyun endüstrisi büyük bir ilerleme kaydetti. 1990'lı yıllar, oyunlarda derinlemesine hikaye anlatımı ve görsel tasarımın artışıyla birlikte bir dönüm noktası oldu. Bugünkü bilgisayar ve oyun konsolu oyunları ise üstün grafik kalitesi, gerçekçi sanal dünyalar ve zengin hikayelerle oyuncuları büyülemeye devam ediyor. Bu tarihsel süreçte, bilgisayar oyunları eğlence ve interaktif bir aktivite olmanın ötesine geçerek sanatın gücünü kucaklamış ve modern çağın bir sanat formu olarak kabul edilmiştir. Oyun endüstrisi, teknolojideki hızlı ilerlemelerle birlikte büyük bir dönüşüm geçirdi ve günümüzde bir sanat formu olarak saygın bir konuma ulaştı. Bilgisayar ve oyun konsolu oyunları, oyun geliştiricilerinin yaratıcılığını, grafik tasarımını, hikaye anlatımını ve müziği birleştirerek oyunculara eşsiz bir deneyim sunuyor. Bu yönüyle, oyunlar artık sadece eğlence aracı olmanın ötesine geçerek bir sanat eseri olarak kabul edilmeye başlandı. Oyun endüstrisinin sanatın gücünü nasıl kucakladığı, oyunların kültüre ve dünya görüşüne katkı sağlayabilecekleri önemli bir sanat formu olduğunu göstermektedir. Oyunlar, oyuncuları derinlemesine düşündüren ve farklı perspektifler sunan hikayelerle doludur. Bazı oyunlar, tarihsel olayları veya toplumsal sorunları ele alarak oyuncuları bu konularda düşünmeye teşvik eder. Ayrıca, oyunlar sanatçıların, müzisyenlerin ve yazarların eserlerine ilham verir ve onların yaratıcı süreçlerinde bir etkiye sahip olabilir. Oyunların sanatla olan bu güçlü ilişkisi, oyun endüstrisinin sadece bir eğlence platformu olmadığını, aynı zamanda düşündürücü, ilham verici ve dünya görüşümüzü şekillendiren bir sanat formu olduğunu göstermektedir. Sanat, insanlığın duygularını, düşüncelerini ve hayal gücünü ifade etmenin muhteşem bir yoludur. Yüzyıllar boyunca resimler, heykeller, edebi eserler ve müzikler aracılığıyla sanatçılar, izleyicileri ve dinleyicileri farklı dünyalara taşımayı başarmışlardır. Ancak modern çağın sanat formu, bilgisayar ve oyun konsolu oyunlarının yükselişiyle birlikte daha da zenginleşti. Teknolojinin hızlı ilerlemesi, oyun geliştiricilerine muazzam yaratıcılık ve özgürlük sağladı. Bu sanatsal özgürlük, derinlemesine hikaye anlatımı, etkileyici grafik tasarımı ve atmosferik müzikleri birleştiren büyülü dünyalara dönüşmelerine imkan tanıyor. Gelin birlikte sanat ile oyunların nasıl bir etkileşim içerisinde olduğunu ele alalım. Oyunlar, günümüzdeki teknolojik yetenekler sayesinde muhteşem görsel dünyalara ev sahipliği yapabilir. Oyun geliştiricileri, oyunun atmosferini, karakterlerini ve dünyasını yaratıcı tasarım ve görsel efektlerle hayata geçirirler. Etkileyici 3D modellemeler, renk paletleri ve detaylı dünya tasarımları, oyuncuları oyunun içine çeken sanatsal unsurun temel taşlarıdır. 2015 yılında birçok oyun ödülü kazanarak, yılın Oyunu seçilen The Witcher 3: Wild Hunt, muhteşem görsel dünyasıyla oyuncuları büyülemeyi başaran unutulmaz bir örnektir. Oyun, açık dünya ortamında epik bir fantastik macera sunar. Yemyeşil ormanlar, sarp dağlar ve gizemli mağaralar gibi çeşitli ve detaylı mekanlar, oyuncuların oyun dünyasına dalmalarını sağlayarak gerçeküstü bir atmosfer yaratır. Ayrıca, karakterlerin detaylı yüz ifadeleri ve animasyonları, oyuncuların duygusal olarak bağ kurmalarına yardımcı olur. Bir sonraki yazımda Hikaye Anlatımında Sanatın Büyüsünü ele alacağım. Sevgiyle kalın."} {"url": "https://gazetesanat.com/bilim-ve-sanati-bulusturan-yerlestirme-tum-zamanlara-tum-uzgun-taslara-pera-muzesinde", "text": "Pera Müzesi Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu'ndan esinlenen sanatçı Nicola Lorini'nin Tüm Zamanlara, Tüm Üzgün Taşlara başlıklı video yerleştirmesi 5 Eylül 2019 tarihinde ziyarete açıldı. İnternetin teorik kütlesinin hesaplanması, kilogramın tanımının değişmesi gibi bilim dünyasındaki güncel gelişmeleri merkezine alan yerleştirme, 24 Kasım 2019 tarihine kadar müzenin birinci katında yer alan Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri sergi salonunda ziyaret edilebilir. Pera Müzesi koleksiyonları yeni eser üretimlerine ilham olmayı sürdürüyor. İtalyan sanatçı Nicola Lorini'nin Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu'ndan esinlenen Tüm Zamanlara, Tüm Üzgün Taşlara adlı video yerleştirmesi, 5 Eylül Perşembe günü ziyaretçilerini ağırlamaya başladı. Kültürel ve arkeolojik simgelerden beslenen çalışmalar gerçekleştiren sanatçı Lorini'nin yeni video yerleştirmesi, yakın zamanda bilim ve teknoloji dünyasında yaşanan gelişmelere sanatsal bir yorum getiriyor. Eser, adını, Fransız filozof Marquis de Condorcet'nin metrik sisteme ithafen kullandığı tüm insanlara, tüm zamanlara ifadesinden alıyor. Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu'ndan esinlendiği projenin fikrini oluştururken uzun soluklu ve kapsamlı bir araştırma süreci geçiren Nicola Lorini, çalışmasına müze arşivindeki nesneler, internet araştırmaları ve tarihle olan ilişkimizi sorgulayan okumalar ile başladı. Sanatçı, bu araştırmaların sonucunda koleksiyona ait görüntülerden, kitaplardaki ve internetteki görsellerden, çeşitli video kayıtlarından ve kişisel olarak yazdığı metinlerden oluşan geniş bir arşiv malzemesi elde etti. Kum, kemik, silikon gibi farklı materyallerle üretilmiş bir dizi heykelden oluşan, video ve sesi odağına alan yerleştirmede süregelen düşünce modellerini sorgulayan sanatçı, tarih ve zaman anlayışına yakından bakmayı hedefliyor. Dijitalin yükselişiyle birer standart haline gelen gündelik nesne ve maddelerin artık soyut kavramlar üzerinden tanımlandığı tespitinden yola çıkan sanatçı, ziyaretçileri Pera Müzesi Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu'nda çizgisel olmayan bir yolculuğa çıkarıyor. Yerleştirmenin sanatseverlerin ziyaretine açılmasından hemen sonra özel bir konuşma etkinliği düzenlenecek. Nicola Lorini, Gülşah Mursaloğlu ve Muğlak Standartlar Enstitüsü'nden Avşar Gürpınar ile Cansu Gürgen'in konuşmacı olarak katılacağı İstiap Haddi başlıklı panelde, Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu katında sergilenen yerleştirmeden hareketle, ölçme, standart oluşturma, hesaplama, zaman ve değişim konuları tartışmaya açılacak. Etkinlik, Pera Müzesi Oditoryumu'nda 7 Eylül Cumartesi günü saat 15.00'da ücretsiz olarak izlenebilir. Pera Film, Tüm Zamanlara, Tüm Üzgün Taşlara başlıklı video yerleştirmesi kapsamında 7 Eylül ile 23 Kasım tarihlerinde saat 17.30'da özel bir film gösterimi de gerçekleştirecek. Norveç'in sıra dışı komedi ustası Bent Hamer, ağırlık ve ölçekler enstitüsünde çalışan bir bilim insanının yaşamını konu edinen 1001 Gram adlı filminde bu kez insan duyguları ve bilim arasındaki gri alanda gezinirken, yine hafifliği elden bırakmayarak, birbirimize duyduğumuz ihtiyacı, insan olmanın tuhaflıklarını irdeliyor. Gösterimler ücretsizdir. Rezervasyon alınmamaktadır. Yasal düzenlemeler uyarınca aksi belirtilmediği sürece tüm film gösterimlerimiz 18+ uygulamasına tabidir. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10:00 19:00 saatleri arasında, Pazar günleri ise 12:00 18:00 saatleri arasında gezilebilir. Müzede Cuma günleri hem uzun hem de ücretsiz! Uzun Cumalarda müze 18:00 22:00 saatleri arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebilir. Genç Çarşamba günlerindeyse tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/bilimin-sinirsiz-evrenine-dogru-yolculuga-cikmaya-hazir-misiniz", "text": "Çocuk ve gençlik edebiyatına nitelikli eserler kazandıran yazar Özlem Aytek'in kaleme aldığı Yeşil Halka-Evrenin Gizli Bahçesi, Altın Kitaplar etiketiyle raflardaki yerini aldı. Gençlik Bilim KitaplığıSerisi'nin ilk kitabı olan Mavi Halka-Hiçlik Çukuru'nun ardından, serinin ikinci kitabı olan Yeşil Halka-Evrenin Gizli Bahçesi'nde yaşanan ilginç serüvenlerin yüksek heyecan dozu, kitabın sonuna kadar hiç düşmeden devam ediyor. Bir bilim yolculuğunda geçen bu serüvenler genç okurların hayal gücünü ve merakını üst düzeye taşırken bilim ve teknoloji odaklı yeni dünyada, yeni teknolojilerin faydalarını ve risklerini sorgulatıyor. Kodlamalarla beslenen dijital çağın gençlerine soluksuz okuyacakları bir olay örgüsüyle farkındalığın ve bilimin kapılarını aralıyor. Bir gökadanın farklı halkalarına düşen üç arkadaşın evrenin derinliklerine uzanan heyecan dolu maceralarını konu eden serinin ikinci kitabı Yeşil Halka-Evrenin Gizli Bahçesi'nde, Mavi Halka'da görevini tamamlayan Ömer, yaşlı bilgin Orfe'nin rehberliğinde Yeşil Halka'ya gitmek için bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk, Ömer'in sandığından çok daha tuhaf ve bir o kadar da zorludur. Kendisini bir solucan deliğinde bulduğunda ilginç varlıklarla tanışır, önyargılardan kurtulur ve dostluklar kurar. Yeşil Halka'ya vardıklarında ise kahramanlarımızı bambaşka zorluklar beklemektedir. Yeşil Halka halkı döngülerin içinde sıkışıp kalmıştır ve yardıma ihtiyaçları vardır. Başarabilmek için, soyut düşünmek ve zor şifreleri çözmek gerekmektedir. Orfe, yaptığı kodlamalarla işleri kolaylaştırır. Turna kuşu ve mızıkacının yarım kalan öyküsü tamamlanır. Rüya sarmalları, optik illüzyonlar arasında yaşanan olayları kontrol altında tutmaya çalışırken kendilerini bekleyen büyük sürprizden habersizdiler. Dijital çağın yeni diliyle yazdığı Yeşil Halka-Evrenin Gizli Bahçesi ile ilgili Özlem Aytek, Bilimsel araştırmalara göre kurgu okumanın büyük faydaları vardır ve bilim kurgu hepsinden daha yararlıdır. Buna katılıyorum. Bilim eğlencelidir ve aynı zamanda kişiyi gelecekle ilgili tüm olasılıkları düşünmeye zorlar. Bu kitabı yazarken fark ettiğim bir durum vardı, kitap, adeta kendi kendisini yazdı. Ortaya çıkmak, var olmak istiyordu. Hayal gücüm benden bağımsız çalışıp parmaklarımı yönetirken, beynim boşlukları kendiliğinden dolduruyordu ve son satırını yazdığımda bu, en sevdiğim kitaplarımdan biri oldu. Kitaptaki karakterleri çok sevdim, hissettim ve zihnimin derinliklerinde onlarla etkileşime geçtim. Beynim satırlarda geçen her bilgiyi görselleştirdi, detaylandırdı ve uzun süreli belleğime yerleştirdi. Kitabı yazarken olanları görüyor gibiydim. Dilerim genç okurlar da kitabı beğenerek, keyifle okurlar. Onlara keşiflerle dolu, mutlu bir gelecek dilerim. yorumunda bulunuyor. 1969 yılında İstanbul'da doğmuştur. İki kız çocuğu annesidir. Heybeliada'da yaşamaktadır. Yazar, Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde Kamu Yönetimi, İstanbul Üniversitesi'nde Coğrafya okumuştur. Aynı zamanda resim eğitimi almıştır. Yazmaya çocuk yaşlarda başlamış, yazıları o yıllarda çeşitli gazete ve dergilerde basılmış, ödüller almıştır. Güçlü kalemi ve özveriyle çalıştığı uzun yıllar sonucunda daha çok çocuk edebiyatı olmak üzere roman ve öykü türünde çok sayıda eser vermiştir. Bundan başka, tiyatro oyunları, eğitim kitapları, çocuk ve yetişkinler için yazdığı senaryo türünde eserleri vardır. İnce Çizgiler adlı kitabı bunlar arasında ilktir. Türk ve dünya klasiklerini farklı yaş gruplarının seviyesine göre derlemiş ve yeniden düzenlemiştir. Özlem Aytek, yazarlığın yanı sıra yayın yönetmenliği ve editörlük de yapmıştır. Aynı zamanda illüstratör ve ressam olan yazar, öykü kitaplarının birçoğunun illüstrasyon ve resimleme çalışmasını da kendisi yapmaktadır. Çağdaş Türk yazarlarını konuk ettiği Kitap Kurdu adlı programın yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlenmiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/billur-tansel", "text": "-Biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Ben, Açık Diyalog İstanbul'un kurucusu Billur Tansel. 14 senedir Üniversite'de Sanat Felsefesi ve Sanat Yönetimi alanlarında ders veriyorum. Son 12 sene de Galeri ve Müze Direktörlüğü görevlerinde bulundum, bu süreçte bir çok küratöryel proje yönettim. Bir ülkenin geleceğine en büyük yatırımın eğitim olduğuna inanıyorum. -Akbank Sanat ve Açık Diyalog İstanbul iş birliğiyle Türkiye'de ilk kez Çağdaş Sanat ve Küratörlük seminer programı düzenliyorsunuz, fikir nasıl doğdu? Yaklaşık 5 senedir üzerinde çalıştığım ve gerçekleştirmeyi hayal ettiğim bir programdı. Akbank Sanat iş birliği ile 2019 senesinde hayata geçirebilmek mümkün olduğu için çok mutluyum, çünkü iki kurum da eğitimi ve genç nesilleri çok önemsiyor. Bu tip ortaklıklarda vizyon, misyon ve düşünce birliği çok önemli. Açık Diyalog Istanbul, organize ettiği konferanslar, seminerler, paneller ile sanat aktörleri için buluşma platformları yaratırken bir yandan da, genç küratörler, sanatçılar ve yazarlar için yeni platformlar sağlıyor ve bu alanda deneyime sahip olmayan sanat öğrencilerine eğitim fırsatı yaratıyor. Akbank Sanat Türkiye'de çağdaş sanatın gelişimini desteklemek amacıyla kuruluşundan günümüze zengin bir kültür- sanat programı sunuyor. Ayrıca 1993 yılından günümüze 200 sergiye ev sahipliği yapan Çağdaş Sanat Galerisi'nde düzenlediği Akbank Günümüz Sanatçıları Ödülü Sergisi ile genç sanatçılara destek olmayı sürdürmektedir. -Programdan biraz bahsedebilir misiniz? Çağdaş Sanat ve Küratörlük, Açık Diyalog İstanbul ve Akbank Sanat iş birliğiyle organize edilen 7 ay süreli bir seminer dizisi. Bu sene ikincisi gerçekleştirilecek olan programın amacı küratörlük konusunda kapsamlı ve uluslararası düzeyde bir program başlatmak ve bu alanda, hem teorik hem de uygulama bakımından, sergi kurgulama ve ideolojik çerçevesi ile Türkiye'de benzeri olmayan, prestijli bir eğitim platformu yaratmaktı. Yüksek lisans mahiyetinde kurgulanmış ve koordinatörlüğünü üstlendiğim bu program daha çok eğitici, uygulama esaslı ve araştırma odaklı bir yaklaşımla sürdürülüyor. Kısaca seminerlerden bahsedecek olursak: Küratörlük nedir, küratör kimdir, çağdaş sanatın tarihi, sergi kurgulamaya giriş, araştırma nasıl yapılmalı, küratöryel kavramın belirlenmesi, küratöryel metnin yazılması, sanatçılar ve sergi projesinde yer alacak eserlerin seçilmesi, sanatçılarla bir proje üzerinde nasıl birlikte çalışılabilir, sergi kurgusu ve kuruluşu, sergi projesi için bütçelendirme, eserlerin transportasyonu, korunması, sigortalanması, süreçte yer alan hukuksal boyut, estetik, farklı küratöryel stratejiler, farklı galeri ve sanat kurumlarının işleyiş modelleri, farklı disiplinden sanatçıların sanatına bakış, uluslararası küratöryel projelerin yönetimi, sergileme teknikleri ve problemlerine çözümler, katılımcılık ve izleyici geliştirme, göstergebilim ve görsel dil, sergi kataloğu ve kitabının hazırlanması olarak özetlenebilir. veriliyor, birçok sanat kurumu ev sahipliği yaparak, işleyiş modellerini anlatıyor. Programın sonuç aşamasında, katılımcılar kapsamlı birer bitirme projesi üzerinde çalışıyorlar ve programa iştiraklerinin yanı sıra bitirme projesi de değerlendirilerek program sonunda katılımcılara bitirme belgesi veriliyor. Program Ocak 2021 Temmuz 2021 döneminde gerçekleştirilecek. -Kimler katılabilir şartlarınız neler? Programa Lisans ve Yüksek Lisans seviyesinde öğrenciler; görsel sanatlar, sanat yönetimi, felsefe, sosyoloji, mimarlık, mühendislik, siyaset bilimi, ekonomi bölümü gibi farklı bölümlerin öğrencileri ve mezunları katılabilirler. Katılımcı adayların başvuruları bir jüri tarafından değerlendiriliyor ve programa katılmaya hak kazananlar belirleniyor. Bu sene başvuru için; sorulan 4 soruya 500'er kelimelik cevap, motivasyon mektubu, cv ve iki referans mektubu talep ediliyor. Sorulan sorulara örnek verecek olursak; katılımcı adaylardan, önümüzdeki iki sene içerisinde gerçekleştirmeyi hayal ettikleri küratöryel bir projeyi kavramsal çerçevesi ve detayları ile anlatmaları isteniyor. Yukarıda da belirtmiş olduğum gibi, bazı seminerler yabancı konuşmacılar tarafından verildiği için, başvuranların Ingilizce seviyeleri de göz önünde bulunduruluyor. Ayrıca programın tamamı dışarıdan katılıma açık olmasa da, bazı seminerlere dışarıdan katılım da mümkün. Bunun için, önceden kayıt olmak gerekiyor. -Program ne kadar zaman sürecek? Program 7 ay sürüyor, her hafta iki seminer gerçekleştiriliyor. Küratöryel süreçte birçok farklı aşama var, her konu uzman profesyoneller tarafından ele alınıyor, 50 seminer ve 8 atölye yapılıyor. -Nasıl ve nereye başvuru yapacaklar? Son başvuru tarihi 25 Aralık 2020 olarak belirlendi. Açık Diyalog Istanbul ve Akbank Sanat web sitelerinden başvuru için gerekli bilgi belgeler hakkında bilgi alınabilir. Ilgilenenler, 0212 230 02 89 no'lu telefondan veya apply@curatingcontemporaryart. org adresinden yazıp bilgi talep edebilirler. -Katılımcılar bu program sonunda neler öğrenmiş olacak? Bu programın amacı katılımcılara küratörlük konusunda a'dan z'ye baz eğitim vermek ama bu sadece bir başlangıç. Küratörlük çok önemli bir görev ve çok donanımlı olmayı gerektiriyor. Bunun için katılımcıların, programdan sonra da kendilerini geliştirmeye her zaman önem vermeleri, araştırmalara devam etmeleri, yurt içinde ve dışındaki bienalleri, fuarları ve sanat kurumlarını takip etmeleri, mümkün oldukça projelerde yer almaları gerekiyor. Tabii program esnasında oluşturdukları ve daima geliştirecekleri sosyal çevre de büyük bir önem taşıyor. Bu programda tanışacakları çok değerli sanat aktörleri ve diğer katılımcılarla iletişimlerini sürdürmeleri de önem taşımaktadır. -Programı bitirdikten sonra bir belge alabilecekler mi ? Katılımcılar 7 ay sürecek seminerlere katılımları ve program sonunda sunacakları bitirme projelerinin jüri tarafından değerlendirilmesi neticesinde, iki kurum tarafından hazırlanmış bir bitirme belgesi almaya hak kazanıyorlar. -Programı bitirenler için önerileriniz neler? Yukarıda da belirtmiş olduğum gibi, kendilerini geliştirmeleri, ulusal ve uluslararası bağlamda sanat dünyasında olup bitenleri takip etmeleri önemli. Bir küratör adayının sadece sanat dünyasında olup bitenleri değil dünya genelindeki ekonomik, sosyolojik, politik gelişmeleri de takip etmesi gerekiyor. Bunun için gözleri, kulakları hep açık olmalı, bol bol okumaları ve araştırmaları gerekiyor. Başvuruları heyecanla bekliyoruz. Programa ilginiz ve duyuru desteğiniz için size çok teşekkür ediyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-aile-yuzlesmesinin-romani-direnis", "text": "Julian Fuks'un yazdığı Direniş, ocak ayında Timaş yayınları etiketiyle yayımlandı. Dünya edebiyat çevrelerinde de ses getiren bu kitap pek çok ödül aldı. Bu ödüllerden bazıları Jose Saramago Edebiyat Ödülü, Oceanos Edebiyat Ödülü ve Anna Seghers Edebiyat Ödülü. Kitap hakkındaki yorumlar da oldukça merak uyandırıcı. Direniş, Bengi De Sa MAtos Paixao tarafından Portekizce aslından çevrilmiş. Aile içindeki dinamikler, baba oğul ya da anne kız çatışmaları oldukça işlenen bir konu. Fakat bu roman bize bunlardan çok daha fazlasını sunuyor. Direniş, otobiyografik bir roman olduğundan da ilgi çekiyor ancak kitabın başarısı Fuks'un böylesine sık rastladığımız bir temayı işleme biçiminde saklı. Kitabın henüz başında Anna Karenina'nın başında yazdığı meşhur cümleyi hatırlamadan edemedim. Mutlu aileler birbirine benzer, mutsuz her aile kendince mutsuzdur. Çok geçmeden Fuks, Direniş'in kendine has mutsuzluklarını sergilemeye başlıyor. Anne babanın psikanalist olması bu romanın rotasını çiziyor aslında, bu bir yüzleşme romanı, anlatıcı kendi yaptıklarıyla, yapmadıklarıyla yüzleşiyor. İşkence görmüş Yahudi bir baba ve Katolik bir annenin ortanca çocuğu anlatıcımız Sebastian'ın kardeşlerinden biri evlat edinilmiş. Anlatıcı burada çeşitli oyunlara başvurmaktan da çekinmiyor. Başlangıçta bir sis bulutunun içindeki hikayeyi görmemizi istiyor gibi bir hali var. Halihazırda çocukları olan bu ailenin neden bir çocuk evlat edindiğini merak ettiriyor okura, sonra aslında bu kardeşin ailenin ilk çocuğu olduğunu öğreniyoruz. Anlatıcı zamanla, ince ince işleyerek bizi sis bulutunun içinden çıkarıyor, fakat bazı belirsizlikler hiç aydınlanmıyor. Direniş, sadece 160 sayfalık bir roman. Roman bittiğinde bir yazarın bu kadar kısa bir metinde böyle katmanlı bir roman yazmasının büyük bir başarı olduğunu düşündüm. Bu kadar kısa bir metin sadece evlatlık edinilen bir abinin varlığını, o abinin bu durumu kabullenmesi ya da kabullenmemesi, kardeşlerin birbirine bakış açısını aktarsa bile okurunu etkileyebilirmiş ama tüm bunların gerçekleştiği bir zaman dilimi ve ailenin yaşadıkları da var. Anne baba olmayı çok isteyen çift, çeşitli tedavi denemeleri başarısız kalınca evlatlık edinmek istediklerine karar veriyorlar. Tüm bunları kaosun hakim olduğu bir dönemde yapmaları aslında bu çiftin hem hayata hem de yönetime karşı direniş biçimini de gösteriyor. Fakat evlat edinebileceklerini öğrendikleri gün bir ihtimal çocuklarının da olabileceğini öğreniyorlar. Kaderin cilvesi, bu iki ihtimal birden gerçekleşiyor. Çocuklar büyüdükçe kardeş çatışmaları da kaçınılmaz oluyor. Yalnız bunlar sıradan kardeş çatışmaları değil. Evlatlık bir çocuklarının olması, aile içinde hem herkesin bildiği hem de hiç konuşulmayan bir konu. Bir süre sonra abi, aile üyelerine görünmez duvarlar örüyor, kendini izole ediyor. Zaten sürgün edilmiş bir aile içinde kendini sürgün etmeyi, Fuks çok ince bir bakış açısıyla görüyor. Direniş hüzünlü, kısa ve aynı zamanda iyi bir roman. Yaşananlar elbette ki sarsıcı fakat romanı derinleştiren anlatıcının detaylarda gördükleri. Bütün bir hayat hikayesini anlatmıyor Fuks, fakat gezindiği yerler bazen önemsiz gibi görünen ama zamanla anlatıcının kendisinin de geçmişiyle yüzleştiği yerler. Anlatıcının ailesine dair hisleri, geçmiş zamanda yaşadıkları, sonrasında yüzleşmesi ve tüm bunlara dair duyguların net ve gerçekçi aktarımı büyüleyici. Öte yandan zaman zaman bu duygu yoğunluğunun aktarımı beni okuduğumun bir roman olduğu düşüncesinden çıkardı, bir günlük okurmuş gibi, anlatıcının en derin düşüncelerini bildiğim hissine kapıldım. Yazının başında anne babanın psikanalist olmasının romanın rotasını çizdiğini söylemiştim, romanın bazı yerlerinde özellikle çocuk psikolojisi üzerine çalışmalar yapan Donald Winnicott'un düşüncelerine de yer veriliyor. Anlatıcının bakış açısı, dili, olayları değerlendirmesi o kadar sağlam ki bunlar romanın doğal yapısını bozmadan var olabiliyor. Kitabın sonunda yazar yani anlatıcımız pek çok yazarın karşılaştığı bir şeyle karşılaşıyor. Yazdıklarını ailesi okuyunca geçmişi aynı şekilde hatırlamadıklarını fark ediyorlar, bu biraz da otobiyografik romanların, öykülerin bir cilvesi. Aslında bu, tüm olanları sadece anlatıcının değil, ailenin de kendileriyle yüzleşmesi anlamına geliyor. Anlatıcının yazdıklarını da romanın bir unsuru olarak kullanması benim için bu romanı daha çok sevmemin sebeplerinden biri oldu. Direniş okumaktan pişman olmayacağınız bir roman."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-anlatici-iki-yazar-uc-dost", "text": "Bir yazarın diğer iki yazarın hayatlarını konu edindiği yaşamlarını bir anlatıya dönüştürmesi edebiyat adına ilgi çekici bir metin sunabilir önünüze. Emanuele Trevi'nin Düşbaz Yayınları tarafından yayımlanan İki Yaşam kitabı tam da böyle bir kitap. Edebiyat dünyası adına örnekleri yok mu bu tür anlatıların? Elbette var. Trevi'nin bu anlamda bir çok emsal kitap okuduğuna eminim. İki Yaşam'ın farkı biyografilerine odaklanarak ele aldığı iki çok iyi dost olan İtalyan yazar Rocco Carbone ile bir diğer İtalyan yazar Pia Pera'nın ilişkilerini karşılaştırmalı bir yaşam mücadelesi ile işlemesi. Aslında onların hikayelerini bize aktaran anlatıcı Emanuele Trevi ile üç çok iyi dostun anlatısı diyebiliriz İki Yaşam için. Bu durum üç farklı cepheyi yaşam biçimleri, psikolojileri, hayata bakış açıları ve Trevi'nin çağdaş İtalyan edebiyatının bu en önemli yazarlarına dışarıdan bakıp son derece içeriden bir iç görüyle yorumlayabilmesi ile bambaşka bir yerde buluşturuyor. Uçsuz bucaksız bir edebiyat anlatısında. İki Yaşam, Rocco Carbone ile Pia Pera'nın dostluklarının, dostluklarının yanı sıra farklı doğalarının ve zıtlıklarının hikayesi. Karakterleri birbirinden çokça farklılık gösteren bu iki yazarın hayat ve edebiyat içerisindeki yolculukları farklılık gösterse de dostlukları sürmüş. Bu dostluk üzerine oluşan İki Yaşam anlatısı farklı yaşamları gözler önüne sermesiyle de önemli bir kısa biyografiler metni. Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Rocco Carbone anlatılıyor. Emanuele Trevi zor bir karakter olarak anlatıyor Rocco'yu. Onu anlatmaya başlar başlamaz ismiyle müsemma olduğunu belirtiyor. ... ismi bir maden krallığının sertliğini ve inatçılığını akla getirirdi. Sert ve rekabetçi olan bu adamın, bu sertliğini ve rekabetçiliğini edebiyata da yansıtmış olması tesadüf değil. Küçük bir kasabada, mizacı sert bir çevre ve aile içerisinde yetişen Rocco için hem büyüme ve yaşamın içinde olma hem de yazma meselesi hiç de kolay bir iş değildi. Bu sertlikten birbiri ardına yaşadığı hayal kırıklıklarından olsa gerek İtalyan edebiyatının bu en yaratıcı yazarı, Ben bir hobi aramıyorum. diyerek gurur ve özgüveninin bayrağını göndere çekerken yapmaya karar verdiği her konuda sürdürülebilirliği ön plana koyar. İyi şiirler de yazmasına rağmen düzyazı metinlerde ilerleyerek hikayeler yazmaya başlar. Yazmak onu tamamen içine çekecek tek edimdir. Bu yüzden de sadece yazmak konusuna her hücresiyle bağlanır ve sadece yazma edimine olan güveni tamdır. Her gün iki sayfa yazar. Pia Pera'nın ele alındığı bölüme bir fotoğraf ile giriş yaparız. Bu bölüme Pia'nın Bahçesi ismini vermiştir Emenuele Trevi. İki yaşam üç kişinin yaşamı her şeyden önce, bu çok açık artık ve İki yaşam aynı zamanda hafızayı harekete geçiren bir metin. Bu yüzden sadece otobiyografik özellikler taşıyan biyografik bir anlatı diyemeyiz. Okudukça gördüğümüz şey kitabın baştan sona bundan daha fazlasını vaat etmesi. Bu noktada Pia Pera'nın otantik ve doğal yaşamı hakkında konuşulabilir. Aynı tesadüfen çekilmiş o anın fotoğrafı gibi Pia'nın yaşamı doğal akışkan bir yaşam olarak anlatılıyor. Trevi, Pia'nın öykülerini onun yaşamının gerçek yansımaları olarak aktarıyor. Onun bir süvari gibi yaşadığını, başına gelen çok kötü şeylerden sonra dahi acı çeken bir münzevi gibi köşesine çekileceğine bir süvari kararlılığı ile yaşamaına devam ettiğini anlatıyor. Gözlerini hayata çok genç yaşta zamansız yummuş İtalyan edebiyatının bu iki önemli yazarı her ne yaşamış olurlarsa olsunlar birbirlerine derin bir dostlukla bağlı kalmışlar. Rocco Carbone'nin darbeye meyilli kişiliği ile Pia Pera'nın önyargısız seven hassas ruhu onların birbirlerine duydukları sevgide ve dostluklarında bir denge oluşturmuş. Güzin Molo'nun çevirisi ile okuduğumuz İki Yaşam tek bir tür veya tek bir açı üzerinden okuyamayacağınız çok katmanlı bir anlatı olarak kitapçı raflarındaki yerini aldı. Gözden kaçırmayın lütfen."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-asrin-nadide-sesi-hafiz-burhan", "text": "Sizlere de öyle hissettirir mi bilmem ama eski şarkılar, türküler özellikle Türk Sanat Müziği'nin o eşsiz tınısı beni sinesine hapseder her zaman. Kendimi eskilerde bulurum, eskinin büyüsü bana hep o zamanların insanıymışım gibi hissettirir. Bunda elbette sanatçıların payı büyüktür. Sanatçılarımızdan ve Türk Sanat Müziği'nin unutulmaz isimlerinden Hafız Burhan'dan bahsetmek istiyorum bugün sizlere. Asıl adı Burhaneddin Sesyılmaz olan sanatçı 23 Mayıs 1897'de Abdulhamit'in muhafız alayından bir askerin oğlu olarak İstanbul'da doğar. Gazel okumalarıyla tanınan Hafız Burhan Lemi Atlı ve İsmail Bey'den kısa süreli dersler almıştır. Mevtlithanlığı ve gazelleriyle çok meşhur olmuş ve genç yaşta Mızıkay-ı Humayun'a girmişse de bir süre sonra burdan ayrılıp hayatını sesiyle kazanmaya başlamıştır. Mevlithanlığının yanı sıra mukabele, mersiye okumuş, zakirlik ve müezzinlik yapmıştır. Bu özel sesin, açık havalarda Boğaz'ın karşı tarafından duyulabildiğini biliyor muydunuz? Hatta ta Asya yakasından okuduğu ezanı dinlemek için insanların pencerelere çıktığı rivayet edilir. Öyle ki sesi mikrofonları bozar, çoğu zaman eserlerini mikrofona arkasını dönerek icra ederdi. Makber'in yanı sıra bazı filmlerin müziğini de hazırlayan Hafız Burhan ayrıca birkaç şarkı da bestelemişti. Söyleyin Güneşe Bugün Doğmasın, Yüzüm Şen Hatıram Şen Meclisim Şen Mevkiim Gülşen adlı eserlerini de dinlemenizi tavsiye ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-baba-hamlet-ve-basit-bir-ev-kazasi-kucukciftlik-bahce-tiyatrosunda", "text": "Baba Sahne'nin çok sevilen kahkaha dolu iki oyunu, Bir Baba Hamlet ve Basit Bir Ev Kazası, uzunca bir aradan sonra KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda seyircisiyle buluşuyor! KüçükÇiftlik Park'ın yeşil yüzü KüçükÇiftlik Bahçe'de URU organizasyonuyla gerçekleştirilen KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu, 20-21 Ağustos'ta usta oyuncular Şevket Çoruh ve Murat Akkoyunlu'nun yüksek tempolu muhteşem bir performans sahneledikleri Bir Baba Hamlete; 22 Ağustos'ta ise, Günay Karacaoğlu'na birçok ödül kazandıran ve yıllar boyunca yüzlerce kez sahnelenen Basit Bir Ev Kazasına ev sahipliği yapacak. Tüm hijyen önemlerini alarak konuklarına yeşillikler içinde güvenle sosyalleşebilecekleri bir alan sunan ve Mey Diageo kurumsal desteği ile gerçekleştirilen KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda sahnelenen oyunların biletlerine Biletix'ten ulaşabilirsiniz. Kapı açılış saatinin 19.30 olduğu program kapsamında oyunların başlama saati ise 21.00."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-cocugun-gozunden-pandemi", "text": "Kara Tina, tüm dünyayı etkisi altına alan ve hayatımızda köklü değişikliklere yol açan covid-19 sürecini bir çocuğun gözünden anlatıyor. Gizem Gözde Uçar, çizimleri de kendisine ait olan Kara Tina isimli kitabında bambaşka bir yaşam tarzına adapte olmaya çalışan günümüz çocuklarıyla, bu süreci onların anlayabileceği şekilde ifade etme yolunda etkileşim sağlıyor. Gizem, büyüdükçe hikaye anlatma ve resim yapma tutkusunun bir bütün olduğunu anlamaya başladı. Koç Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Edebiyat ve Uluslararası İlişkiler okuyarak çift ana dal tamamladı. Ardından üç sene editör olarak çalıştıktan sonra, asıl tutkusuna geri dönerek illüstratörlük yapmaya, çalışmalarını sürdüren Gizem, TEGV aracılığı ile imkanı olmayan çocuklara bilim, sanat, İngilizce,"} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-de-buradan-bak-sergisi-kalyon-kulturde", "text": "Kalyon Kültür'ün Her Yerde Sanat Derneği ile birlikte gerçekleştirdiği yeni sergisi Bir De Buradan Bak, 30 Ekim Cuma günü Nişantaşı Taş Konak'taki Kalyon Kültür binasında sanatseverler ile buluşuyor. Sergi, farklı yaşlardan ve etnik kökenlerden gelen, çoğunluğu mülteci çocukların çektikleri analog fotoğraflara odaklanıyor. Günümüz kültür ve sanat üretiminin geçmişle kurduğu bağlarla beslendiği, bir buluşma mekanı olarak yaşamına devam eden Kalyon Kültür, Bir De Buradan Bak sergisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Mardin'de yaşayan yerli ve mülteci çocuklara sanatsal bir buluşma alanı sunma amacıyla kurulan Her Yerde Sanat Derneği, sirk sanatlarına odaklanan Sirkhane, müzikal çalışmalara odaklanan Müzikhane ve fotoğraf çalışmalarına odaklanan DARKROOM projelerini 2012 yılından beri sürdürüyor. Bir De Buradan Bak sergisi, fotoğrafçı Serbest Salih tarafından yürütülen DARKROOM projesinde farklı yaşlardan ve etnik kökenlerden gelen, çoğunluğu mülteci olan çocukların çektikleri analog fotoğraflara odaklanıyor. Kalyon Kültür'ün tarihi binasının iki katına yayılan Bir De Buradan Bak sergisi, çocukluk dönemini ve çocukların bakışını yine çocukların gözünden, olduğu gibi sergi mekanına taşırken; izleyicilerine ev, yabancı, ortasında ve bir arada temaları üzerinden kurgulanan yeni bir deneyim alanı sunuyor. Küratörlüğünü Sezgi Abalı ve Sinan Eren Erk'in üstlendiği Bir De Buradan Bak sergisi, 30 Ekim 2020 ile 3 Ocak 2021 tarihleri arasında, Pazartesi hariç her gün 11:00-19:00 saatleri arasında Kalyon Kültür'de gezilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-film-muziginin-dinleyici-ile-bulusmasi-seyir", "text": "Yalçın Konak'ın yapımcılığını ve yönetmenliğini de üstlendiği 26 Şubat 2021'de İstanbul Sinema Müzesi ve Atlas Sineması açılış töreninde gösterilen Türk Sinema Tarihi isimli filmin soundtracki Seyir On Air Müzik etiketiyle dijital platformlardaki yerini aldı. Besteci Yalçın Konuk Bakırköy sokaklarında yalnız dolanırken ortaya çıkarmış bestesini: Yürümek, yalnız yürümek kamyon dolusu duygular tetikleyebiliyor bazen. Yolun sağında solunda ötesinde bulunan, ışığı yanan evlerdeki hayatları düşününce doğdu 'Seyir'. şeklinde açıklıyor besteci Seyir'in hikayesini.. Ana tema yazıldıktan sonra da Tolga Tümözen ile kalan kısımlar yazılmış. Yalçın Konuk besteyi yaparken parlak sesli grand piano sesi tınlıyordu kafamda ve uyguladık diyor. Başarılı müzisyen Tolga Tümözen ile olan müzik birlikteliğine de değinen Yalçın Konuk: Tolga ile müzikte yaklaşık 15 yıldır süren ortaklığımız, birlikteliğimiz nihai sesin ve düzenlemenin çıkmasını epeyce kolaylaştıran bir faktör. Uyumlu çalışmalarının sırrını açıklıyor. Yakında The Run adlı filminin müziklerinin olduğu bir albüm de çıkaracak olan Yalçın Konuk sonrasında da 3. Stüdyo albümünün kayıtlarına başlayacak. 1993 yılında Hacettepe Üniversitesi, Ankara 'da işletme alanında lisans derecesi aldı. Aynı yıl Birleşmiş Milletler'in FAO teşkilatından burs kazandı. IAM'de Montpellier Master of Sciences derecesini tamamladı. İstanbul'da Incentive Turizmi, Halkla İlişkiler, Yatırım Danışmanlığı ve Tekstil gibi çeşitli sektörlerde yönetici olarak çalıştı. 2012'de ve 2016'da sırasıyla Kusur Güzeldir ve Güzel Olan Her Şeye Aşık Ol adında iki müzik albümü çıkardı. Albümlerde yer alan tüm şarkıların söz ve bestesi kendisine ait olup, albüm prodüktörlüğü ve sanat yönetmenliğini üstlendi. Bu albümlerden çıkan müzik videolarının bazılarını yönetti, montajını ve yapımcılığını üstlendi. Türk ve Uluslararası şarkıcıların müzik video klipleri yönetti. 2018 Cannes Film Festivali'ne katılan 'Koşu' filmi, 2019'da ABD Bilim Kurgu ve Fantastik dijital platformu DUST'ta yayınlanan ilk Türk yapımı oldu. 'Koşu' filminin yazıp yönetti. Ayrıca filmin sanat yönetmenliği, müziği, grafik tasarımı, montajı ve yapımcılığını üstlendi. Uzun metrajlı bir filmin, bilim kurgu bir dizisinin senaryosunun yazımına devam eden Konuk, 2021'de The Letter adlı fantastik-drama türünde olan yeni kısa metraj filminin çekim hazırlıklarına devam etmektedir. Fransızca, Türkçe ve İngilizce biliyor. İstanbul'da yaşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-filmi-okumak-la-piel-que-habito-icinde-yasadigim-deri-filminde-esaret-ve-kimlik-kavramlari", "text": "Oscar ödüllü, İspanyol yönetmen Pedro Almodovar'ın yazıp yönettiği; Antonio Banderas ve Elena Anaya'nın başrollerinde oynadığı La Piel Que Habito filminde Pedro Almodovar kariyeri boyunca yaptığı gibi, ikili cinsiyet arketiplerinin ötesine geçerek geniş bir kimlik yelpazesi sunan bir dizi cinsiyet olanağı ortaya koymuştur. Bilindiği üzere Pedro Almodovar, Queer sinemanın en önemli temsilcilerindendir. Bunun nedenleri arasında 1975'te Francisco Franco'nun ölümünden sonra ortaya çıkan çok kültürlülük, cinsel özgürlük ve cinsiyet açılımı fikrine cevap vermesi ve 1980'lerde müzik, fotoğraf, edebiyat ve sinema dahil olmak üzere farklı kültürel formlarda kendini ifade etmesi yatmaktadır. Ayrıca, yine geleneksel kadın-erkek cinsiyet ikiliğini parçalama fikri en son eşcinsel ve transseksüel teorilerinde geniş yer tutmaktadır. İçinde Yaşadığım Deri filmi bir trans kadını değil, bir kadın bedeninde hapsolmuş, erkek kimliğini ifade etmekte zorlanan bir erkek hakkındadır. Filmin kurgusu, on iki yılı kapsamaktadır ve iki parça olarak yapılandırılmıştır. İlk yarıda seyirciyi devam eden bir anlatının ortasına yerleştirir ve ne olduğunu açık bir şekilde açıklamadığı için seyirciyi şaşırtmaya yöneliktir. Hikaye, sonuca ulaştığı ikinci yarısına dönmeden önce, başlangıca geri dönen bir geri tepme ile birbirine bağlanır. - İntikam Perdesi Daha filmin açılış sahnesinde: şehir dışında; demir kapıları, yüksek duvarları olan izole bir ev görürüz. Hemen arkasından ise yönetmenin güvenlik kamerasından göstermeyi tercih ettiği esaret altındaki Vera'yı görürüz. Film daha ilk sahnesinden kalıcı bir esaret durumuna işaret eder. Bu izole hayatın sahibi, malikanesinin içinde inşa ettiği özel laboratuvarda yıllarca araştırma yapan, yüz nakli konusunda uzmanlaşmış, tanınmış bir plastik cerrah olan Robert Lederon'dur. Altı yıldır Vera adlı genç bir kadın üzerinde deney yapmaktadır. Çok sayıda cilt oluşturma denemesinden sonra, insan genleriyle -normalde yasak olan- hayvan genlerini birleştirerek yeni bir cilt yapısı geliştirir. Film boyunca tıp etiği konusunda da bir sorgulama yapılmakta, denek hayvanlarının başına gelenlerin bir insan üzerinde etkisini izleyiciye sunan Almodovar, film aracılığıyla insanların bu konu hakkında empati yapmasını sağlar. Vera, yirmi dört saat çalışan kameralarla donatılmış kilitli bir odada geçirir zamanını ve sadece Robert'ın odasında bulunan büyük bir ekranda ve Marilia'nın mutfağında izlenebilmektedir. Marilia, Dr. Robert'in sağ koludur. Aynı zamanda sonradan öğrendiğimiz üzere biyolojik annesidir. Vera'nın varlığını ve esaretini bilen tek kişi odur. Vera, zamanını yoga yaparak ya da kumaş kalıntılarından heykeller yaparak doldurur. Yoga ve sanat uğraşıları ona sabrı öğretmekte ve ruhsal direncini arttırmaktadır. On iki yıl önce, Robert'in karısı Gal ve Marilia'nın oğlu Zeca kaçmaya çalışırken araba kazası geçirir. Zeca kaçmayı başarır, ama Gal yangında yanar. Kocasının yardımı ve bakımıyla, Gal hayatta kalır, ancak vücudunun ve yüzünün, camda yansımasını gördükten sonra, pencereden atlayarak intihar eder. Bu trajedi, kızları Norma'nın gözleri önünde gerçekleşir, yaşadığı travmayı atlatamaz ve sürekli doktor gözetiminde yaşar. Zaman geçer ve Norma iyileşme belirtileri gösterir. Robert bir arkadaşının düğününe Norma ile gitmeye karar verir. Norma düğünde Vicente ile tanışır. Vicente, alkol ve uyuşturucuların etkisi altında, Norma'yı bahçeye çıkarır. Seks yapmaya başlarlar ancak Norma panikler ve Vicente, Norma çığlık atmaya başlayınca onu sakinleştiremediği için ona tokat atar, bayıltır ve kaçar. Bu sırada, Robert kızını arıyordur. Vicente'nin motosikletle uzaklaştığını görür ve daha sonra bahçede bilinçsizce yatan Norma'yı bulur. Uyandığında babasını tanımıyordur ve travma yüzünden onu saldırgan olarak tanımlamaktadır. Bu olaylar Norma'nın ruhsal sağlığında daha da bozulmaya neden olur ve annesi gibi intihar eder. Robert, kızına tecavüz ettiğine ve ölümüne neden olduğuna inandığı kişiden intikam almaya karar verir. Bu amaçla Vicente'yi kaçırır. Vicente Norma'ya tecavüz etmediğini ve bunun bir yanlış anlaşılma olduğunu açıklamaya çalışır. Ancak, Robert çok geçmeden, transgenik deneylerinde onu bir kobay olarak kullanmaya değil, aynı zamanda bir vajinoplasti yapıp onu bir kadına dönüştürmeye de karar verir. Böylece Vicente, Vera olur. Yeni anatomik yapısına uyumsuzluğu, Vera'nın yeni cinsiyeti ilgili her şeyi reddetmesine sebep olur. Kadın elbiselerini ve makyaj yapmayı reddeder. Tıpkı doğuştan yanlış bedene hapsolduğunu hisseden birçok insan gibidir. Vera iyileşirken cildini kaplayan sıkı siyah bir tulum giyer. Birkaç intihar girişiminden sonra, Robert tüm keskin nesneleri odadan çıkarmaya ve arada sırada afyon ile sigara içirmeye karar verir. Vera, bu sigara seanslarının birinde Robert'i baştan çıkarmaya çalışır. - Kaplan adam ve kadınlık tescili Robert evde yokken gizemli bir adam kaplan gibi giyinmiş malikanenin ziline basar. Aslında bu kişi Marilia'nın oğlu olan Zeca'dır. Marilia gitmesini ister, ancak Zeca güvenlik kamerasının monitöründe Vera'yı görür. Annesini sandalyeye bağlar ve Vera'nın yanına gider. Fakat onu Robert'in intihar etmiş eski eşi Gal sanmaktadır. Zeca, Robert eve geldiğinde Vera'ya tecavüz etmektedir ve bunu gören Robert, Zeca'yı öldürür. Geçmişte Gal'le kaçan Zeca'dan o zaman alamadığı intikamı kendi yarattığı ikinci trajedisinde alır. Adeta aldatılmak üzere kendisine yeniden bir Gal yaratmıştır. Marilia, Vera'ya Robert ve ailesinin hikayesini anlatır. Ayrıca, yeni yüzünün Gal'in yüzü olduğunu ve Robert'in de Marilia'nın oğlu olduğunu, yani Robert'in bilmeden kardeşini öldürdüğünü anlatır. Marilia, Vera'ya güvenmez ve Robert'i özgür bırakması için uyarır. Robert, Vera'ya inanmaya karar verir. Onunla mutlu bir hayat kurmaya yönelir. Hatta Robert, Marilia'nın gözetiminde kalması şartıyla şehre gitmesi ve daha fazla kıyafet satın alması için Vera'ya izin verir. - Bedenin ötesindeki kimlik O gece, Vera ve Robert her zamankinden daha tutlu bir şekilde sevişmeye başlar. Daha sonra Vera bir bahaneyle aşağıya iner. Robert'in çalışma odasına gider ve Robert'in çekmecedeki silahını alır. Ve onu vurur. Marilia, gürültüyü duyar ve Robert'in odasına silahıyla gider. Ama Vera, Marilia'yı da vurur. Marilia yere düşer ve ölmeden hemen önce, Biliyordum der. - Bağımlılık, tutku ve esaret Film boyunca kendini tekrarlayan esaret çok farklı formlarda izleyiciye sunulmaktadır. Saplantılı tutkuları sebebiyle Robert, kendisini aldatmış olan eski eşi Gal'in fiziki özelliklerini Vicente karakterine hiç etik olmayan bir dizi ameliyatla vermiştir. İntikam almak istediği iki insanı tek bir nesne boyutuna indirgemeyi başarmıştır fakat özellikle Gal'in vücuduna olan saplantılı tutkusu onu kendi kazdığı kuyuya düşürür. Vicente için yaratmak istediği esarete kendisi hapsolur. Marilia karakteri ise Robert'i Vera için uyarırken huyunu ezbere bilmesine rağmen oğluna, Zeca'ya yenik düşer. Evlat sevgisinin esaretine yenik düşmüştür. Zeca'ya gelecek olursak önce Gal'le kaçması sebebiyle başına bir dizi iş gelir ve hala bu sebeple kaçak yaşamasına rağmen Gal'e olan tutkulu cinsel arzusuna hakim olamaması sebebiyle Robert tarafından öldürülür. Filmde atlanmaması gereken bir ayrıntı daha bulunmaktadır. Oda Robert'in röntgencilik fetişidir. Robert'in odasında bir duvar Vera'yı gözetlemek üzere tasarlanmıştır. Ve evin içerisinde her yerde devasa büyüklükte Nü resim çalışmaları yer almaktadır. Bunu fark eden Vera, Robert'in bu zaafını onu baştan çıkartmak için sonuna kadar kullanmaktadır. Bu bakımdan Almodovar sadece filmin öyküsünü kucaklayan kadın bedenini ilahlaştırma için değil, aynı zamanda izleniyor olmanın özel zevkini keşfetme fikriyle bağlantı kurmak için tabloları evin duvarlarına yerleştiriyor. - Kadrajın ardındakiler Vera'nın bir kadın olarak tanınması ve kabul edilmesi için, Zeca oldukça önemli bir karakterdir. Zeca, eril figürün irrasyonel varlığını temsil eder. Zeca'nın ortaya çıkışından önce, Vera esir olduğu odada televizyonundaki iki kanaldan biri olan belgesel kanalında bir ceylanın bir kaplanın saldırısına uğramasını izlemiştir. Almodovar, belgeselden bu kesiti verdikten sonra filmde böyle bir sahnenin birebir tekrarını gerçekleştirerek; tutku ve esaretin insanın doğasından, en ilkel dürtülerinden doğduğunun ve akıl ve mantığın bu dürtülere teslim olabileceğini izleyicisine göstermektedir. Tüm film kimlik ve esaret temalarının etrafında dönüyor. Almodovar esaret fikrinden çok etkilenmiş. Ve İçinde Yaşadığım Deri'de tüm öykü bu etkilenmeden filizleniyor. Filmde bir çifte esaret durumu söz konusu. Kutu içinde kutu: kadın bedenine hapsolmuş bir adam ve aynı zamanda kapalı bir alanda tutulan mahkum. Esaret; Vera'yı, kendisini anlatmak için yeni yollar bulmasına ve bedeninin yeni formuyla ilgili yeni bir öz bilinç inşa etmesine itiyor. Bu noktada, izleyicinin kaçınılmaz şekilde filmle ilgili soruları olacaktır ama birçok eleştirmene göre bunlardan belki de en ilginç olanı: O hala erkek mi? sorusudur. Filmi analiz ettikten sonra buna bir cevap bulmak mümkün. Filmin sonunda problemi cinsiyeti değil, kimliğidir karakterin. Robert Vicente'yi ameliyat ettiğinde onu reddettiği bir bedenin içine hapsetti. Peki, bu ne demek? Şimdi hep birlikte hikayenin en başına dönelim. Vicente karakteri dükkanda çalıştığı kadına şık bir elbise gösterir, bir yandan da kadının giyim ve yaşam tarzına alaycı bir yaklaşımı vardır. Vicente; Hadi bu elbiseyi giy, benden olsun. Seninle akşam davete gidelim der. Kadın, Çok beğendiysen sen giy! diyerek karşılık verir. Vicente, geçmişte seks objesi olarak gördüğü bir türün ferdi haline gelmiş olmanın derin sarsıntısı içindedir. Sonuç olarak, Robert'in hata yaptığı dramatik bir yolla kanıtlandı. Vicente'yi kadına çeviremedi, sadece cinsiyetleri harmanladı. Bu manada Almodovar, vücut cinsiyetle birdir, cinsiyeti yansıtması gerekir ve cinsiyet kimliğe eşdeğerdir varsayımları ile bağını kesin bir dille koparmıştır. O: Kimlik, derinin de altındadır yazan Judith Halberstam'la aynı fikirdedir. Kesinlikle mükemmel ötesi bir yorumlama, muhteşem bir izlenim."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-filmi-okumak-stanley-kubrick-the-shining-cinnet-filmine-cizgi-film-ve-peri-masallari-cercevesinde-bakmak", "text": "İzleyiciler ve eleştirmenler, Stanley Kubrick'in The Shining filminin ilk bakışta göründüğünden çok daha derin bir anlatı yapısına sahip olduğu konusunda ortak bir görüş içerisindedir. Bu sebeple film analistlerinin birçoğu anlatıyı bölümlere ayırarak incelemenin kavramsal bir bulmacanın eksik parçalarını tamamlamak için en doğru yöntem olacağını söylemiş ama bu yöntem de cevapladığından daha fazla soruyu gün yüzüne çıkarmaktan öteye gidememiştir. Bu sebeple olacak ki Kubrick'in filmleri, sinema tarihindeki en çok çalışılan eserler arasında yer almaktadır. Şahsen, Kubrick'in çalışmalarını analiz etmedeki en önemli prensibin, bilinçaltı anlatılarının, tutarlı şekilde belli aralıklarla tekrar etmesi olduğu kanısına vardım. Film boyunca karşılaştığım ayrıntıların yönetmenin estetik seçimi ya da devamlılık hatası olarak görülemeyecek olma sebebi ise; bu ayrıntıların gruplandığında, şans ihtimaline meydan okuyan, kusursuz kalıplar oluşturmasıdır. The Shining'deki çizgi film ve peri masalı referanslarının çokluğu, analizlerin, incelemelerin tamamında görmezden gelinemeyecek kadar fazladır. Bunları Rob Ager'ın Stanley Kubrick'i Derinlemesine Bir Analiz makalesinde tam liste olarak görmek mümkündür. - Danny ve Wendy'nin film içerisindeki ilk sahnesinde, Danny sandviç yerken televizyonda Road Runner çizgi film müziğini duyarız. - Danny dişlerini fırçalarken, ilk psişik rüyasından hemen önce, solda çizgi film çıkartmaları görünmektedir. Bunlar arasında Charlie Brown çizgi filminden Snoopy, yedi cücelerden biri olan Minnie Mouse ve Mickey Mouse'un sihirli bir şapka taktığı çıkartmalar yer almaktadır. - Çizgi film simgelerinin en belirgin kavramsal kullanımlarından biri, doktorun Danny'i muayene ettiği sahnededir. Wendy, pencerenin altındaki Goofy figürüyle neredeyse aynı kıyafetleri giymiş olmasıdır. Sarı botları, kırmızı kazağı ve mavi tulumuyla Goofy karakterinin giyimini birebir yansıtmaktadır. Ayrıca Shelley Duvall'ın Goofy gibi kocaman gözleri ve dişleri vardır. - Mutfakta dolaşırken Wendy, Hansel ve Gretel peri masallarına bir atıfta bulunmakta, Bu yer çok büyük bir labirent, geldiğimde her zaman ekmek kırıntısının bir izini bırakmak zorundayım gibi hissediyorum. - Danny, Bugs Bunny'nin takma adı Doc ile film içerisinde birkaç kez anılmaktadır. Wendy: Ona bazen Doktor diyoruz, bilirsin, Bugs Bunny çizgi filminde olduğu gibi. Halloran: Her neyse, doktor gibi görünüyor değil mi? Ne var ne yok Doc? - Wendy'nin beysbol sopasını aldığı sahnede, Jack ile ilk şiddetli çatışmasından hemen önce, Road Runner çizgi filmi televizyonda tekrar görülmektedir. Şimdi sizlere, filmdeki çizgi film referanslarının hikayeyi tematik olarak nasıl etkilediği hakkında bazı görüşler sunacağım. Kubrick'in, Wendy karakteri ile Disney'in karakteri Goofy arasında kurduğu estetik benzerlikler bana Kubrick'in bir sözünü hatırlattı;Eğer Leonardo, Mona Lisa tablosunun altına şöyle yazsaydı ona nasıl değer verebilirdik?: Hanımefendi gülümsüyor çünkü sevgilisinden sakladığı bir sır var Bu izleyiciyi gerçeğe zincirlerdi. Tahminime göre Kubrick, bu karakterlerin işlevlerini, kodlarını daha önceden biliyordu ve karakter seçimini buna uygun olarak gerçekleştirdi. Jack Nicholson'ın hayat verdiği Jack Torrance karakterinin alt metninde ise yine bir Disney karakteri olan Big Bad Wolf olduğu görüşündeyim. Jack Toraance'ın dağınık saçları, tıraşsız sakalları, sahnelerde uzun süre gösterdiği dişleri buna örnek verilebileceği gibi filmin en çok konuşulan sahnesi olan kapı kırma sahnesi de bu görüşü destekler niteliktedir. Masallardaki kötü kurt prototipinin aşması gereken en büyük eşik olan kapı metaforu filmde de çok önemli bir yer tutmaktadır. Öyle ki Jack Nicholson'ın ünlü kapı kırma sahnesi 127 tekrar çekilir. Kapı kırma sahnesinin başında Jack Torrance Minik domuz, beni içeri al minik domuz! Pembe domuz, yakarım, her tarafı yakarım! Sonra kapını da kırarım! der. The Three Little Pigs and Big Bad Wolf çizgi filmine birebir göndermede bulunmaktadır. Kubrick, The Shining filminde masallar ve çizgi filmlerle birçok bağlantı kurmuştur, bunu neden yaptığı konusunda ise birden fazla olasılık olduğu kesindir. Fakat benim şahsi görüşüm: Kubrick, çizgi filmleri, peri masallarını kullanarak distopik bir yapı oluşturmak istemiştir. Çocukların eğlenerek izlediği çizgi filmlerin ütopyasını kendi sanat süzgecinden geçirerek nasıl bir distopya haline gelebileceğini bizlere sunmuştur. Kubrick, filmin alt metnini yalnızca filmin anlatısında gizlememiştir aynı zamanda filmdeki sahnelerin bolca tekrarlanması, özel kamera kullanımları, özellikle Jack Nicholson'ın üst düzey performansı gibi özel durumlar yaratarak izleyicinin alt metinden kopmasına sebep olduğu da düşünülmektedir. Kubrick'in doğaüstü bir korku filmi yapma arzusuyla The Shining'i çekmedi iddiasına bende katılmaktayım. Gerçekten rahatsız edici unsurlar elbette var, ancak bunlar gerçek psikolojik süreçlere dayanıyor. Kısaca, Kubrick hayalet hikayeleri ve klasik çizgi film temalarıyla alay ediyor, onları bilinçaltı düzeyindeki gülünç çizgi filmlere ve masallara dönüştürüyor. Kubrick'in The Shining filmine yerleştirdiği mesajlara değinen belgesel Room 237 ve çekimler sırasında yaşananları kayda alan Making 'The Shining'e de göz atılabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-freski-herkesin-bildigi-bir-dilde-kim-okuyabilir", "text": "Sanat bazen anlaşılmaz, bazen gerçeklikten uzak gelir insana... Sanatçının anlattığını ya hiç bilemez izleyici, kendi bulmak zorundadır yolunu ya da sanatçı öyle bir karmaşaya sokar ki onu gözler bakarken isyan eder, bilmek istemediğini hatırlatır insana! Her eser düşündürür, amacı hiç bir zaman bu olmasa da ve hepimiz belki de bir anlam ararız gördüğümüz her nesnenin arkasında. Rönesans'ın en bilinen eserlerinden Atina Okulu örneğin. Bilimle felsefenin birlikteliğini ilk defa gösterendir belki de seyircisine. O kalabalık freskin Vatikan Sarayı'nın duvarlarından birinde olması, Michelangelo ile rekabetin ya da ona duyulan hayranlıkla hedeflenen bir çağ başlangıcının resmi diyebilir miyiz ne dersiniz? Raffaello Sanzio'nun şaheseri, dönemin düşünürlerini ve bilim insanlarını bir arada gösteren ve hatta o zamana göre içinde cesur dokunuşlar bulunduran bu eser, bugün herkes tarafından hikayesi bilinen ve her yerde okutulan bir başyapıt. Eserdeki tek kadın Hypathia! Sanat, bilim ve felsefede kadının yerini anlatırken, onsuz olmayacağının iması gibi bakar seyircisine bembeyaz kıyafeti, uzun saçlarıyla ilk kadın matematikçi, filozof ve astronom. O dönemde bunu yapmak cesaret örneği olsa gerek. Bir diğer örnek ise eserin ressamının kendi yüzünü taşıyor olması. Her ne kadar o zamanlar bu tarz dokunuşlara alışkın olunsa da böylesi bir düşünce topluluğun içinde sanatçının gözlerimizin içine bakarak orada bulunması bir anlamda sanatın da bilimden ve felsefeden ayrı tutulamayacağının ilk göstergelerindendir. Aynı dönemde Michelangelo'nun Sistin Şapeli tavanı üstünde çalışıyor olması belki bir tesadüf belki de değil ama Rafaello'nun Michelangelo'ya hayran kalmasının bir hikayesi de burada yatar. Şapelin tavan fresklerinin bir kısmı tamamlandığında gösteri amaçlı açılması onu görmeye giden Rafaello'nun Michelangelo'ya hayran kaldıktan sonra, aslında tamamlamış olduğu Atina Okulu'na onu eklemesiyle sonlanır. Sonradan eklenen Heraklit aslında Michelangelo'nun görüntüsünde hayat bulmuştur. O zamana kadar hiç fresk deneyimi olmayan Rafaello'nun eserine bütün olarak bakıldığında; ustaca kullanılan perspektif ögeleri resmin gerçekliğe ne kadar yakın olduğunu anlatıyor adeta. Merdivenler, ön plandaki geometrik desen ve birbirini takip eden üç kemer teleskop etkisiyle izleyicinin gözünü tam ortaya çekiyor. Platon ve öğrencisi Aristoteles, biri göğü işaret ederek idealizme vurgu yaparken diğeri yeri işaret eder realizme odaklanarak. Bu zıtlık da aslında bir yandan bize freskteki hakikati gösterir. Arayış ve tartışmayı, bir kitap gibi belki de tüm karakterlerin düşüncelerini tek vuruşta anlatır. Elindeki defter ve karşısındaki tabloda yer alan müzik ve matematik sembolleriyle bir yanda Pisagor dururken diğer yanda kendi felsefesini anlatır Sokrates. Diyojen merdivenlerde yalnız başına oturur İskender'e söylediği gibi izleyicisine de Gölge etme başka ihsan istemem dercesine. Ve Öklit ve Zerdüşt, Protogenes, Apelles, İskender ve Epicurus ve İbni Rüşd. Herkes orada tüm bildikleriyle ve görkemleriyle bir gerçekliği yüzümüze çarparcasına... Freskte yer alan tüm isimleri saymadım elbette çünkü bu eseri okuyan ve hikayesini anlatan çok donanımlı metinler var bulabileceğimiz. Benim amacım bu hareketin cesur bir başlangıç olduğunu ve bazı şeylerin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini hatırlatmak kendimce, naçizane. Bir eserin sürdürülebilirliği bu şekilde kanıtlanır belki de. Ona dair kesin yargılardan uzak olsak da varacağımız en belirgin nokta özgün ve başarılı tekniği ile bir fikrin nasıl bu denli başarılı bir şekilde hayat bulacağını bize gösteriyor olması. Sanat tarihçileri bu eserin okumasını yaparken ve onu tartışırken nasıl bir heyecan yaşıyorlar tahmin bile edemesem de dünyanın en bilinen eserlerinden 'Atina Okulu' her haliyle bana mükemmel gelmiştir hep. Klasik Yunan'dan esintilerin olduğu, bilim ve felsefeye vurgu yaparken en tepedeki pencerelerle baba, oğul, kutsal ruh üçlemesine yer verilmesi. Ressamının gerçek düşüncesini asla öğrenemeyeceğimiz bir eserde bilimi mi dini mi felsefeyi mi sanatı mı politikayı mı ayırmalıyız? Her kim 1500'lerden bize kalan bu eseri okursa hem fikir olacağı tek nokta belki de bize yaşadığımız hayattaki sonsuz ve iç içe geçmiş bir döngüyü anlattığıdır. Bana kalırsa Atina Okulu, o günden bugüne eskimeyen ve giderek gelişen fikirlerin ve öğretilerin bir zincir gibi parça parçayken bütüne doğru sıkı sıkıya bağlı hareket eden gerçekliğinin göstergesidir. Aristotelesin Realist değil Rasyonanlist olarak adlandırılması da doğru olabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-gelibolu-kahramani-yusuf-kenan-belgeseli-erisime-acildi", "text": "Çanakkale Kara Muharebelerinin başladığı 25 Nisan 1915 günü İkiz Koyu'na İngilizlerin yaptığı çıkarmayı ilk fark eden ve 250 kişilik birliğiyle 2 bin 500 kişilik düşman birliğini durduran 7. Bölük Komutanı Yüzbaşı Yusuf Kenan'ı anlatan Bir Gelibolu Kahramanı: Yusuf Kenan belgeseli Vimeo'da ücretsiz olarak erişime açıldı. Henüz 34 yaşındayken şehit düşen Yusuf Kenan ile eşi Zehra Hanım arasında geçen asırlık mektupların ise iç burktuğu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü tarafından desteklenen belgeselin süresi 45 dakika. Çanakkale Savaşı'nda şehit düşen on binlerce kahraman Mehmetçik'ten yalnızca biriydi Yüzbaşı Yusuf Kenan. 25 Nisan 1915'te yani bundan 106 yıl önce Kirte'de kahramanca savaşırken son nefesini verdi. Ölümünden, ailesinin 15 gün sonra haberi oldu. Yüzbaşı Yusuf Kenan'ın eşi Zehra 27 yaşında dul; 3 yaşındaki kızları Rüçhan ve 6 aylık bebekleri Müjgan ise yetim kalmıştı. On binlerce Zehra, Müjgan ve Rüçhan gibi... Ancak Yusuf Kenan ile Zehra'nın hikayesini farklı kılan geriye onlardan kalan mektuplar. Zaman zaman hasretle, zaman zamansa kırgınlıklarla kaleme alınan satırlar. Kimi, Ruhum, sevgili beyim! diye başlıyordu, kimi de 'Bedbaht bir refikaya' diye. Belgeselin yönetmeni Mesut Gengeç, ''Yusuf Kenan belgeseliyle aslında bir isimsiz kahramanı gün yüzüne çıkartmaya çalıştık. Şimdi belgeselimizi kısa bir süreliğine de olsa online erişime açtık. Çanakkale Alan Başkanlığı sosyal medya hesaplarından vimeo linkini ve şifresi paylaştı'' dedi. Çekimleri Çanakkale, Mersin, İstanbul, Ankara ile İzmit'te gerçekleşen ve MG Yapım tarafından hazırlanan belgeselin yönetmenliğini Mesut Gengeç, Genel Koordinatörlüğünü Bülent Günal ve Proje Sorumluluğunu ise Yılmaz Aydın üstleniyor. Önemli sahneleri dökü-drama yöntemiyle çekilen belgeselde Yusuf Kenan'ı Barış Yurtsever, Zehra Hanım'ı ise Banu Günal canlandırdı. Projenin müziklerinde ise Vatanım Sensin ve Payitaht Abdülhamid dizilerinin de müziklerini yapan Yıldıray Gürgen imzası var. Belgeselde Yusuf Kenan'ın torunlarının yanı sıra tarihçiler Prof. Dr. Vahdettin Engin, Muzaffer Albayrak ile Harp Tarihçileri Şahin Aldoğan ve Gürsel Akıngüç'ün röportajları da yer alıyor. Bir Gelibolu Kahramanı: YUSUF KENAN belgeselini aşağıda yer alan link üzerinden ücretsiz olarak izleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-hayalin-pesinde-halicten-van-golune", "text": "Çağdaş çocuk edebiyatımızın ödüllü yazarı Şener Şükrü Yiğitler, Haliç'in küçük vapurları Defterdar ve Sütlüce'nin gerçek öyküsünden yola çıkarak yazdığı romanı ÇOK UZAK BİR DENİZ'de her yaştan okurunu İstanbul'dan Van Gölü'ne uzanan sıradışı bir hikayeye davet ediyor. Yazar yeni kitabında Haliç'te ve Boğaziçi'nde hep aynı seferlere çıkmaktan sıkılan, engin denizlerin, hatta okyanusların hayalini kuran Defterdar'ın, İstanbul'dan Van Gölü'ne uzanan umut dolu, sıcacık hikayesini akıcı bir üslupla anlatıyor. Küçük Haliç vapurlarının, nice mucizeyi ve efsaneyi barındıran eşsiz Van Gölü coğrafyasındaki yeni yaşamını resmediyor; kültürel değerlerimizin yeni kuşaklara aktarımının, belleğin ve vefanın önemini her yaştan okura hatırlatıyor. 1984 yılında Kayseri, İncesu'da doğdu. 2006 yılında İstanbul Üniversitesi, İngilizce Mütercim Tercümanlık Bölümü'nü, 2010'da da aynı üniversitede, Türk Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisansını tamamladı. 2017'de Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde doktora yaptı. 2014'te, Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği'nin Yılın Çocuk Romanı Jüri Özel Ödülü'ne değer görülen ilk çocuk romanı Resimli Hayal Ansiklopedisi'ni, 2018 yılında devam kitabı Palyaçolar Giremez izledi. Halen Bitlis Eren Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde araştırma görevlisi doktor olarak çalışan Yiğitler'in yayımlanmış çevirileri ve öyküleri var. Son çocuk romanı Çok Uzak Bir Deniz (2020), Haliç'ten Van Gölü'ne gönderilen küçük vapurlara bir selam niteliği taşıyor. Yiğitler, eşi ve oğluyla birlikte Tatvan'da yaşamını sürdürüyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-heykel-onunde-dugumlenmis-silah", "text": "Bir silah bu boşluğa doğrultulmuş, kimseyi hedef almayan, bu yüzden herkesi hedef aldığı varsayılabilen: bir silah varsa tehlike de vardır. Çehov'un tiyatro için söylediğini unutmayalım: Sahnede bir silah varsa, oyun bitmeden mutlaka patlamalıdır! Şiddet için kullanılacak aleti yok etmek ya da kullanılmaz hale getirmek, şiddet düşüncesini yok etmeye yetmez. Şiddete zaten karşı olan, bu heykeli beğenir. Şiddete eğilimli olanın gözünde ise, gülünüp geçilecek bir mizah eseri olmasının ötesinde, heykel amacına yönelik etki yapamayacaktır. Meraklısına: Düğümlenmiş Silah heykeli Malmö limanındadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-heykel-onunde-dusmus-melek", "text": "Düşmüş sıfatının tam zıddına, göğe yükselen bir melek elbette hayal gücünü biraz özgür bırakarak. Yoksa düşeyazdır bu kargışlanmış melek, çarpmak üzeredir yere, hem de sırtüstü. Çünkü gözü hala kovulduğu yerde, gökyüzündeki o mutlu ülkededir. Ama zaten o mutluluktan sıkılmamış, isyan etmemiş midir, bu diklenme değil midir aldığı cezanın nedeni? Belki kendisi de suç işlemediğini, haksız yere ceza aldığını düşünüyor olacak ki, göklere bakakalmıştır. Ama nasıldır yüzündeki ifade, biz yeryüzündekiler tam seçemeyiz bunu, neden denirse, olup bitenler bize yabancı bir düzlemde gerçekleşmektedir. Meraklısına: Düşmüş Melek heykeli Madrid'de, El Retiro parkı içindedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-heykel-onunde-fernando-pessoa", "text": "Yaşarken takdir görmüş müydü? Elbette ama dar bir çevrede: yazıp çizenlerin küçük topluluğu dışında kendi halinde bir adam sayılırdı; ailesinin gözündeyse kayıp kişi. Onca birikime karşı diploması, unvanı, ödülü, hatta ele gelir başarısı olmayan, kırık dökük bir gönül ilişkisi hariç hep yalnız, yapayalnız bir adam. Oysa kalabalıktı, hem de sıkış tepiş bir kalabalık. Ricardo Reis, Alvaro de Campos, Bernardo Soares, Alberto Caeiro ve diğerleri... Hepsi oydu, hepsi kendisiydi. Tek bir zihinde kıpır kıpır oynaşan yazarlar silsilesi içinde kendisi neredeydi bilinmez. Hakem miydi, seyirci miydi? Kendinden çıkardığı iki kişi edebi kalem kavgasına tutuştuğunda taraf tutmuş muydu? Karşısına geçip, diyelim Ricardo Reis'i eleştiren biri çıktığında içinden gülmüş müydü, yoksa kendi eleştirilmiş gibi üzülmüş müydü? Hiçbirini bilmiyoruz. Meraklısına: Pessoa heykeli Lizbon'da, Largo do Chiado üzerindedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-heykel-onunde-kopenickli-yuzbasi", "text": "Küçük Alman şehirlerinde küçük mü küçük suçlar işleyen bir adam varmış. Vurduya kırdıya karışmışlığı da oluyormuş ama asıl uzmanlığı, eğer bu bir uzmanlık söz konusuysa, dolandırıcılıkmış. Hapislere gire çıka, adı da çıkmış bu küçük dolandırıcının, küçük şehirlerde ikamet etmesi bile yasaklanır olmuş. Orta yaşı geçtiğinde, Berlin'de sefalet içinde debelenir bulmuş kendini: Bir ayakkabı tamircisinin kalfası, yarı aç yarı tok yaşayan, üstü kapalı yerde uyuduğuna şükredip öleceği günü bekleyen bir zavallı. Canına tak etmiş bir gün, kafaya koymuş: Son bir dümen çevirecek, öyle küçük iş değil ha, kalan ömründe paşalar gibi yaşamasını garantiye alacak, dillere destan bir numara. Kalkmış kostüm kiralayan bir dükkana gitmiş, maskeli balolarda giyilenlerden bir yüzbaşı üniforması kiralamış kendine. Baloda kendisinden başka eğlenecek kimse yok tabii, giydiği gibi yüzbaşı üniformasını kılıcını da kuşanmış, Berlin'in ana caddesine çıkıp pusuya yatmış. Çok geçmemiş, küçük bir müfreze belirmiş uzaktan. Hemen seğirtmiş, kesmiş yollarını. Düşün önüme! diye buyurmuş askerlere, emrimden çıkmak yok, çok gizli bir göreve gidiyoruz. Karşılarında koca yüzbaşı, neden biz, nereye gidiyoruz, var mı cebinde yazılı emir diye soracak yürek yok askerlerde, çarnaçar takılmışlar düzmece yüzbaşının peşine. Kasayı alıp sırra kadem basmış bizim düzmece yüzbaşı. Belediye Binasında kalanlar nice sonra anlamışlar getirildikleri ketenpereyi. O saatten sonra ah vah etmek çare olmamış tabii. Alarm verilmiş her yanda: Sadece hırsız değil, ordunun şerefini iki paralık eden bir sahtekarı aramaya koyulmuş herkes. Hani başta demiştik ya, kahramanımızın amacı yaşlılığını rahat geçirmekti; çaldıklarını harcasa yapamayacağı kadar keyifli yaşamaya başlamış bizim düzmece yüzbaşı. Neden derseniz, o yargılanıp hapse girerken ülkenin en ücra köyüne dek yayılmış namı, basın manşetlere taşımış çevirdiği numarayı. Her köşeden çağırmışlar yüzbaşıyı, Gel! demişler, bize de anlat, nasıl soydun Köpenick Belediyesini? Anlata anlata Almanya'yı bitirmiş, Avrupa'yı dolaşmış hikayesini sermaye ederek, İngiltere derken, Amerika'ya turneye bile gitmiş, koca tiyatrolarda sahneye çıkmış. Alınteriyle kazandığı parasıyla en pahalı yerde, Lüksemburg'da saray yavrusu bir villa almış kendine. Lordlar gibi yaşarken Dünya Harbi patlamış. Dolandırıcının hası, uyanıkların yüzbaşısı ne yapmış, kendini affeden Alman İmparatoruna güvenmiş, tüm parasını Alman savaş tahvillerine yatırmış. Nasıl olsa Almanya kazanacak ya savaşı, parası kim bilir kaça katlanacak. Sonuçta buyurgan imparator kaybetmiş savaşı, bizim küçük düzenbazın elinde avcunda ne varsa kaybetmesine de neden olmuş elbet. Düzmece yüzbaşının ömrü boyunca namusuyla kazandığı tek servet buharlaşıp gitmiş, kaderinde sefalet içinde ölmek yazılıymış fukaranın. Ne var ki, yüzbaşının birkaç yılı mesut ve müreffeh geçmiş hiç olmazsa. Kasayı ona kaptıran Köpenick Belediye Başkanı vardı ya, hikayemizin mutsuz adamı işte o: Kimselere anlatamamış derdini, dolandırıcıydı ama inandırıcıydı, nasıl engel olacaktım, kasayı vermemenin mümkünü yoktu dese de olmamış, yediden yetmişe bütün Almanya'ya maskara olmuş. Köpenick Belediye Başkanı diye adı çıkmış ya bir kere, o ölene dek kimse çıkmamış hevesli, mecburen Belediye Başkanı kalmış zavallı. Masal gibi olaylarda kimse erememiş muradına ama biz yine de çıkalım kerevetine: Masal gibi ama değil, okuduklarınız tamamen gerçek. Köpenick Belediye Binası önüne dikilmiş Köpenickli Yüzbaşı heykeli kadar gerçek. Meraklısına: Heykel tabii ki Köpenick Belediye Binası önünde. Türkçede henüz yok ama Carl Zuckmayer'in bu şenlikli hikaye üzerine yazdığı Köpenickli Yüzbaşı adlı müzikli oyununu okuma şansı olanlara tavsiye ederiz. Vural Ülkü'nün çok güzel bir çevirisiyle YKY tarafından Köpernick'li Yüzbaşı adıyla 1993 yılında yayımlanmıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-iyilesme-seruvenini-anlatan-iyilesme-sergisi-acildi", "text": "Itır Arat'ın yeni sergisi İyileşme, 25 Aralık 2022 tarihine kadar Eskişehir Museum Kültür Sanat Pub'ta ziyaretçilerini bekliyor. Gerçek bir hayat hikayesini aktaran sergi, iyileşmenin ve yürümenin önemini vurguluyor. Sanatçı, kendi yaşamından bir kesiti eserlerine aktararak İyileşme teması ile iyi olma halinin farklı hallerine işaret ediyor. Arat, iyileşme teması altında, ağır yaşam koşullarının yarattığı karamsar atmosfere ışık tutan ve en çok ihtiyaç duyulan kavramların başında iyilik olduğunu vurguluyor. Hayatının her alanında İyi ol, iyileş! manifestosunu benimseyen sanatçı hem tekstil ve moda tasarımı hem de sanat disiplinleri ile iç içe olup akademik ve sanatsal çalışmalarını bu bilinçle yürütüyor. Sanatçı, kendisini üretim yapmaya yönlendiren temel faktörün ise sezgileri olduğunu ifade ediyor. Yaşadığı sağlık problemlerinden dolayı bir süre yürümekte güçlük çeken ve bu dönemde sanatsal üretimler yapmaya başlayan Itır Arat için sanatın birleştirici ve iyileştirici yönü sanatçının deneyimleyerek keşfettiği bir alana dönüşmüştür. Sergisini multidisipliner bir bakış açısıyla oluşturan sanatçının hem teknik hem de malzeme bakımından çeşitlilik gösteren çalışmaları bulunuyor. Seçkide, plastik sanatların izlenimleri olsa da tekstil sanatlarına özgü bütünleyici malzemeler ile mixed-media kompozisyonlar yer alıyor. Sanatçı, tuval üzerinde boya katmanlarıyla oluşturduğu dokuları, kullandığı jüt ipi ile tamamlayarak farklı malzemelerin birlikteliğinden doğan deneysel ve yeni dokular elde etmiştir. Sanatçının doğal bir malzeme olan jüt ipi ile eserlerinde yer yer sarma, sarmalama işlemleri uyguladığı görülüyor. 25 Aralık tarihine kadar Eskişehir Museum Kültür Sanat Pub'ta izlenebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-kabir-onunde-brecht", "text": "Brecht Berlin'e döndüğünde, tam Protestan mezarlığı yanında bir eve yerleşir. Çalışma odası mezarlığa bakmaktadır. Mezarlık, hayal gücünü besleyen bir yer olabilir elbette: en azından sessizdir ve yazma eylemi sırasında yazarı rahatsız edecek dış etkenlerin çoğundan yalıtım sağlar. Nedir, Brecht'in çalışma odasının penceresinden görünen mezarlar arasında biri vardır ki, bu komşuluğa bir parça gurur da katmaktadır: Hegel, hemen orada yatmaktadır. Hemen aynı sırada, birkaç mezar ileride de Fichte son uykusundadır. Brecht, tanrıtanımazlığına karşın, Hegel'e komşu bir mezarda gömülmeyi ister ve henüz yaşarken Protestan mezarlığında yerini ayırtır: Tam Hegel'in karşısına denk gelen bir duvar dibi. Brecht'in cevval karısı Helena Weigel yazarı önceden ayrılmış o mezara gömer, günü geldiğinde kocasının yanına gömülür. Brecht'in mezarı sırasına, tanrıyla ilişkisinden emin olamadığım Heinrich Mann ve tanrıtanımazlığı kesin olan Anna Seghers gibi yazarlar da gömülür. Sonuç: Protestan Mezarlığı, bir tür ünlüler mezarlığına dönüşür. Yaşamın diyalektiği biraz da burada: Bir şair önce sevgilisinin ağzına dayadığı tabancanın tetiğini çeker ve merminin enseyi parçalayıp çıkmasını seyreder, sonra kendi kalbine kurşunu sıkar, kendisinin ve yanındakinin yaşamına dair bir tanrı rolünü oynar ama ölümünden sonra nerede ve nasıl gömüleceğine karar veremez. Diğer yandan tanrıyı tanımadığını iddia eden ama öleceği ana dair en ufak bilgi kırıntısına sahip olmayan bir yazar, ölümünden sonrası için rezervasyon yaptırmakta tereddüt etmez ve mezarı konusunda son sözü söyleme hakkını elinde tutar."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-kabir-onunde-kafka", "text": "Doğal akışı içinde hayat neyi gerektirir? Oğul, babayı gömer mezara, vakti geldiğinde kendisi de oraya girmek üzere. Oysa bu mezarda, baba oğlunu toprağa vermiştir, yuvarlak hesap on yıl sonra yanına kıvrılmak üzere. Ve evet: bir de ana var mezarda, gündelik hayatta hep yaptığı gibi, zamandizinsel olarak mezarda da baba oğulun arasına giren. Bir de aşağıda, can yakıcı bir mermer parçası: ölüm tarihleri belirsiz üç kız kardeş. Akla uzaktan uzağa Çehov'un başyapıtı gelse de, üç mezarsız ölü karşısında nutku tutuluyor insanın. Hayat gailesinin sanatla bağlantısını düşünmeye kalkarken, seri üretim insan kıyımı saplanıp kalıyor akla, kıymık misali. İnce, uzun bir taş mezar üstünde. Elbette, ana-baba öldükten sonra oraya dikilmiş. İnsanın mezarını seçememesi ne tuhaf, acaba bu taşı ister miydi üstünde? Siyahın hakim olduğu taşlar arasında beyaz, dörtgenler arasında sivri: Zıtlaşmanın, sivrilmenin cisimleşmiş hali. Düpedüz bizim gözümüzdeki imgenin yansıması. Bir de şu: mezarlığın her yanına dikilmiş, ağaçlara iliştirilmiş tabelalar: Kafka'nın mezarına gider mezara yüz metre kaldı... Diğer ölülere rahat vermeyen bir mezar bu. Taşın üzerinde İbranice bir kitabe: Yaşamının son yıllarında öğrenmeye çabaladığı, iyi konuşamadığı ve asla yazamadığı bir dil. Bunu kendisi seçmiş olabilir mi? Tıpkı yazdıkları hakkında son kararı kendisinin veremediği gibi, mezarı da ona dair başkalarının tasarrufudur. Bir de alay eder gibi, mezarın tam karşısında yazarın vasiyetine ihanet eden ve bütün bu dertleri başına açan Max Brod için bir anma taşı!"} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-kabir-onunde-kierkegaard", "text": "Kuşaklar boyu aynı mezarı paylaşan, birbirlerinin peşi sıra aynı toprağın altına giren aileler de var. Nedir, bir an gelir, daha doğrusu bir kuşak, o zinciri keser: Soy vermeyi reddeder ve kendisinden sonra bir başkasının o toprağın altına girmesini engeller. Kierkegaard'ın yaptığı budur: Ebedi nişanlı olarak, evlenmekten kaçındığı Regine Olsen'e ömür boyu sadık kalmış ve kendi soyağacını kurutmuştu. Kopenhag'da, Avrupa'nın bu gözden ırak şehrinde uygarlığın yılmaz eleştirmeniydi: Toprağa kök salmaktan gelip ters yönde yersiz yurtsuzlarla, onulmaz göçebelerle buluşmuştu. Yaşamdaki her seçimin mutlak saçmalık üreteceğini savlayan bir düşünürün mezarı da ancak burası olabilirdi: Kadim mezarlığı dinlenme, sessizlikte bebek uyutma, hatta mesire yeri olarak kullanan bir şehirde gömülmek. Neden olmasın: Kierkegaard soyadı da kilise bahçesi, yani kabirlerin toplaştığı ilk mekan anlamına gelmiyor mu? Kierkegaard mezarıyla simgeler üretmeye, soyağacını sakatladığı ailesinin aldığı soyadından itibaren yazgılıydı."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-kabir-onunde-kleist", "text": "Berlin yakınlarında, Wansee gölünün dibinde, kuytuda bir mezar Kleist'ınki. Mezarlıkta değil, özel aramadıkça bulunması zor bir yerde. İki kişilik bir mezar: Sevgilisini öldürüp, sonra intihar ettiği yerde yatıyor, birlikte öldükleri sevgiliyle mezarda bile ayrılmadan. Kleist ve sevgilisi bu küçük koruya intihar etmek amacıyla gelmiş, Kleist ilk olarak sevgilisinin ağzına soktuğu tabancayı ateşlemiş, onun öldüğüne emin olduktan sonra kendi kalbine bir kurşun sıkmıştır. Kleist'ın karamsarlığı Kafka'nın habercisi midir, Demir Özlü'nün dediği gibi, bilmem. Bildiğim, bu karamsarlığın son anda bile duygusal zekasını köreltmediğidir. Kleist önce yaşam arkadaşını, sonra kendisini öldürmüştür. O kısacık anda bile öldürme eylemini, vicdanı, kim bilir belki yas duygusunu sevgilisine yaşatmamak gibi bir sorumluluğu üstlenebilmiştir. Kleist eylemini zihin açıklığıyla gerçekleştirmiştir. Herhalde kaçınılmaz olan sonuna doğru ilerlerken, karamsarlıktan çok huzursuzluğu yola çıkarmıştır Kleist'ı. Şair, içindeki gerçeklik ile dünya gerçekliği arasındaki uyumsuzluk, belki de geçirimsizlik yüzünden huzursuzdur. Tıpkı mezarı gibi: Kendi içinde huzurlu bir adacık, nedir, birkaç metre ötesinde dünya işlerine dalmış olanların meskenleri, az ileride sağlıklı yaşamak için kürek çekenlerin kulübü. Yan yana ama geçirimsiz iki dünya. Mezar başka bir anlamda da manidar: Tek başınadır ama iki kişiliktir. Tek başınadır ama şehrin içindedir. Tek başınadır ama yine de ulaşılabilir bir yerdedir. Tek başınadır ama duvarlarla çevrilmemiştir. Nerdeyse her açıdan tek başınalığı inkar eder bu mezar. İç ve dış arasındaki diyalektik çekişmenin taş gibi simgesidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-kare-bir-anlam", "text": "Yapımcılığını ve yönetmenliğini Onur Hüseyin Kılınç'ın yaptığı Bir Kare Bir Anlam adlı belgesel, 26 Eylül'den itibaren her Pazar saat 20.45'te TRT 2 Kültür Sanat Televizyonu'nda! Fotoğraf sanatının duyguları aktarmadaki işlevinin anlatıldığı Bir Kare Bir Anlam, her bölüm farklı disiplinlerden fotoğraf sanatçılarını konuk alıyor. Konuk fotoğrafçı seçilen kavrama dair bir fotoğraf çekebilmek için seyahate çıkıyor. Fotoğrafı, fotoğraf çekmek eyleminin seyrini ve motivasyonunu anlatarak düşündüğü kavramı yansıtacak bir kadraj yakalamaya çalışan sanatçı, düşündüğü şeyin izini sürerek, o şeyi ifade eden en yakın görsel karşılığı seyirciyle buluşturuyor. Bir kare bir anlam'a bürünüyor! Belgesel serisinde Hüseyin Taşkın, Ömer Faruk Yeltekin, İlker Karaman ve Hakan Bıyıklıoğlu gibi fotoğraf sanatçıları fotoğraf severlerle buluşacak. Bir Kare Bir Anlam adlı belgeseli her Pazar saat 20.45'te TRT 2'de izleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-kesif-yolculugu-beden-muzigi", "text": "İnsanlığın varoluşundan bugüne mevcut ancak yeni yeni popülerleşen bir etkinlik: Beden Müziği. Beden Perküsyonu olarak da adlandırılan bu etkinlik, adım atma, parmak şıklatma, el çırpma gibi beden sesleri ve vokal ile yaratılmaktadır. Çeşitli stilleri olmakla birlikte biz stillerden ziyade beden müziğine ve kazanımlarına değineceğiz. Disiplinler arası uygulamalarda da kullanılan bu etkinlik Bulut'a göre herkesin müzik yapabileceği, oyun odaklı etkileşimli bir öğrenme ortamıdır ve atölyeler şeklinde gerçekleştirilir. Enstrüman kullanmadan müzik icra etmenin sınırlarını zorlayan bir etkinlik olarak karşımıza çıkan beden müziğinde, bedenin yapısal ve devinimsel özelliklerine uygun bir şekilde farklı seslerin art arda sıralanmasına imkan tanıyan ve bedenin eksenlerine göre oluşturulmuş hareketler vardır. Dolayısıyla beden yapısının, bedeni oluşturan kol, bacak, baş, gövde gibi kısımların farkında olarak hareket sağlanır. Ses ve görüntü beden müziğinde aynı hareketten doğar. Grupça yapılan etkinliklerde uyum devreye girer. Ayna, eş zamanlı taklit ve yankı kullanılır. Beden müziği atölyelerinde bir araya gelindiğinde buz kırma, ritim algılamasında ve psikomotor becerilerde iyileşme, tek-çok yönlü yoğunlaşma, birbirini dinleme gibi kazanımlar elde edilmesi söz konusudur. Alman müzik eğitimcisi ve besteci Carl Orff ve Gunild Keetman'ın geliştirdiği ve 20. yüzyılın yükselen müzik pedagojisi sistemlerinden bir haline gelmiş olan Orff Schulwerk, insanın içinde var olan yaratıcı güçleri açığa çıkarmasına ortam hazırlayan, temelinde ritim, hareket ve konuşma olan, insanların içlerinden geldiği gibi müzik yapıp, dans etmesine, doğaçlama yapmasına olanak tanıyan, insana bütün sanatsal alanları kombine ederek öğrenme, keşfetme, deneme ve yaratma ortamı sunan, müzik ve hareket oyunları içeren bir eğitim sistemidir. Ve bu eğitim çerçevesinde de vücudu bir çalgı gibi kullanma, vücudun değişik bölgelerine vurarak çeşitli ritim eşlikleri oluşturma etkinlikleri kullanılmaktadır. Geçmişten günümüze var olan beden müziği için gerçekten de insanın kendisini tanımasını sağlayan bir keşif yolculuğu diyebiliriz. Biricik insanın, biricik bedeninin özgün sesiyle buluşmaya! Beden müziği alanında öncülük etmiş ve uluslararası festivaller düzenlenmesini sağlayarak dünyanın çeşitli bölgelerinden kültürel ve güncel beden müziği örneklerini bir araya getirmiş Amerikalı sanatçı Keith Terry'nin 2012 yılında İstanbul'da düzenlenen 5. Uluslararası Beden Müziği Festivali'ndeki solo performansından bir kesit. İyi seyirler! Beden müziği ile beni buluşturan Kosta Rikalı sanatçı Cristian Mejia ve Katalonyalı sanatçı Noe Fores'e teşekkürlerimle. Beden müziği konulu yazınızı çok ilginç bulduğumu özellikle belirtmek istiyorum. Merak ettiğim diğer konu solo performansların yanında grup olarak beden müziği performansları yapılıyor mu? Yapılıyorsa kökenleri kabilelerde yapılan seremonilere dayanıyor mu? Son olarak da ıslık çalmak da bedenin fiziki bir hareketi olan havanın üflenmesiyle oluyor. Islık çalmak da beden müziği midir? Teşekkür ederim. Solo performansların yanında grup olarak yapılması da söz konusu. Müzik kuramcılarına göre ritüellerle ilişkisi olduğu belirtiliyor. Beden müziği içinden çıktığı coğrafi bölgeye göre kültürel çeşitlilikler arz ediyor dolayısıyla kendi bünyesinde pek çok stil barındırıyor. İrlanda, Afrika Step Dansları, Buckdancing, Clogging, Kum Dansı, Hambone, Pattin Juba, Etyopya Koltukaltı Müziği, her türlü Gırtlak Şarkıcılığı, Beat-Boxing ve Keçak gibi. Elin ağza götürülerek blap sesi çıkarılması gibi sesler de dahil. Islık da kullanılmakta. Farklı stillerden biri olarak Stomp çok ünlü bir grup videolarına bakabilirsiniz. Sevgiler. Verdiğiniz bilgiler çok aydınlatıcı oldu. Teşekkür ederim. İlgiyle okuduğum bir yazı olduğunu özellikle belirtmek isterim."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-muzayedenin-anatomisi", "text": "Müzayede veya açık arttırma belirlenen ürünlerin teklif usulü ile en fazla miktarda teklif verene satılması sistemidir. Müzayede veya açık arttırma sistemi en çok antikalar, nümismatik değeri taşıyan madeni ve kağıt paralar ve sanat eserleri için yapılmaktadır. Ülkemizde de son zamanlarda birçok müzayede evi kurulmuş ve çok sayıda çeşitli müzayedeler düzenlenmiştir. Müzayede evi kendi ürünlerini satabileceği gibi başkalarının ürünlerini de komisyon karşılığında satmaktadır. Müzayede evleri belirli şirketler tarafından kurulduğu gibi bazı müzeler ve kültürel kuruluşlar tarafından da kurulabilmektedir. 1. fotoğraf: Müzayede esnasında satışı yapılacak olan ürün her katılımcının görebileceği şekilde ya bir görevlinin elinde ya da bir ekranda tüm müzayede katılımcılarına gösterilir, özellikleri sayılır ve sonrasında ürünün açılış fiyatı söylenir. Katılımcılar açılış fiyatının üzerinden teklifler vererek ürünü alabilmek için birbirileriyle mücadele ederler. 2. fotoğraf: Müzayede katılımcılarına müzayededen önce müzayede de çıkacak ürünler hakkında bilgiler ve açılış fiyatını belirten bir katalog dağıtılır. Müzayede katılımcıları bu şekilde hem ürünlerin fiziki durumları hakkında bilgi sahibi olur hem de açılış fiyatlarını öğrenirler. 3. fotoğraf: Müzayede katılımcılarına teklif vermeleri esnasında kullanacakları işaret bayrakları veya numaralı işaret tabelaları verilir. Müzayede katılımcısı bir ürüne teklif vereceği zaman bu numaralı işaret elemanını kaldırır ve müzayede başkanı bu numarada kayıtlı olan kişinin bu ürüne teklif verdiğini ve ne kadar teklif vereceğini anlar. Müzayede öncesinde katılımcı mutlaka kendi işaret elemanının numarasıyla kendini müzayede komisyonuna kayıt ettirmelidir. Bu şekilde katılımcı sisteme işlenir ve katılımcının teklif vermesiyle verdiği teklif anında kayıtlı olduğu numaraya müzayede komisyonu tarafından işlenir. Bazı müzayede evleri teklif verme işlemi esnasında standart orantılı artan fiyat skalaları kullanırken bazı müzayede evleri müzayede başkanının söylediği miktar doğrultusunda fiyat arttırılması şeklinde bir fiyat arttırma mekanizması kullanırlar. 4. fotoğraf: Müzayede sonucunda kazanılan ürün müzayede bitiminde müzayede komisyonuna bildirilir. Müzayede komisyonu var olan kazananlar listesinden sizin isminizi, bayrak numaranızı ve kazandığınız ürünün numarası ve ismini öğrenir. Bunun sonucunda size bir fatura oluşturulur ve kazandığınız ürüne verdiğiniz teklifi ödemeniz beklenir. Ödeme yaptıktan sonra kazandığınız ürün size teslim edilir. Kimi müzayede evleri hemen müzayede gününde kazanılan ürünleri teslim ettiği gibi kimi müzayede evleri ürünü ya sonrasında şubelerinden almanızı ister ya da sizin belirteceğiniz bir adrese ürününüz gönderilir. Sanat eserleri ve antikaların satışta olduğu müzayedelerde ürünlerin teslimi çoğu zaman ödeme yapıldıktan sonra müzayede gününden başka bir günde yapılır. Nümismatik müzayedelerinde genellikle ürünleriniz ödeme yapıldığı anda ve müzayede gününde size teslim edilmektedir. 5. fotoğraf: Benim katıldığım müzayededen kazandığım ürün."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resim-onunde-car-korkunc-ivan-ve-oglu-ivan", "text": "İlya Repin'in tablosu, Rus tarihinin acıklı olaylarından birini resmediyor: İlk Rus Çarı Korkunç İvan, 1581'de büyük oğlu İvan'ı kendi elleriyle öldürmüştü. Neden bu cinayeti işledi, öğrenmek gerekli mi bilmiyorum ama bize ulaşan hikaye şöyle: Son derece tutucu, üstelik dengesiz ve şiddete bağımlı Çar İvan, oğlunun kendisine ihanet ettiğinden kuşkulanmaktadır. O sırada hamile olan gelininin uygunsuz kıyafetler giymesini bahane ederek, oğluyla bir tartışmaya girişir. Derken kendini kaybeder ve oğlunu öldürür. Resim bize bu feci olayın hemen sonrasını gösterir: Suç aleti yerde, gözümüzün önünde durur. Sadece oğlun giysileri ve kafası değil, halılarda bile kan vardır. Mekan öyle dağılmış, eşya öylesine saçılmıştır ki, Repin cinnet denenin aslında uzun ve büyük bir kavga olduğunu ima eder. Çar, öfkeyle bir anlık göz kararması savunmasının ardına saklanamayacaktır. Ne var ki, Repin Çarı dehşete kapılmış, yaptığından onulmaz bir pişmanlık içinde resmeder: Gözlerdeki ifade inanılmazdır; ayrıca Çarın eli, tedavi etmek istercesine, oğlunun kanlı başını sarmıştır. Fakat oğlun eli son bir itirazla, babasının kendisini kucaklamasını reddeden bir kasılmayla kalmıştır. Repin, oğlun o son şefkat anını reddeden eliyle kalmaz, kullandığı renklerle de cürümde kimin tarafını tuttuğunu belli eder: Baba kapkaradır, yekpare bir olumsuzluk imgesi gibidir. Oğulsa canlı, çekici renklerle resmedilmiştir hele çizmeleri, Çarın tekdüzeliğiyle zıtlığı son kertede abartarak gözümüze sokar. Nedir, Repin'in kararında ikircikli olduğunu günümüze kalan taslaklarından biliyoruz. İlk taslaklarda ne renkler böylesine tezattır ne de hikayenin resmedilen anı aynıdır: İlk taslakta suç aleti Çarın elindeydi, handiyse suçüstü durumu yaratılmıştı. Oysa tablonun bitirilmiş halinde, yine hukuk diliyle, pişmanlık dolayısıyla iyi hal indirimi istenir. Çini sobadan ahşap eşyaya, giyim kuşamdan perişan halılara dek tablo gerçeklik duygusu uyandırsa da, Repin'in amacı dramatik etki yaratmaktır. Bunu kendi ağzından kayda geçtiği için biliyoruz ama dikkatle baktığımızda keşfetmemiz de mümkün: Sol üstteki ufacık pencere tablodaki tek ışık kaynağıdır. Öyleyse, biz bu sahneyi nasıl üzerine spotlar tutulmuşçasına açık seçik görebiliyoruz? 1581'de kullanılan hiçbir aydınlatma gereci, bizim şu nedamet sahnesini böyle sarih görmemizi sağlayamaz. Demek Repin, hikaye neyse onu öğrenmemizi istiyor. Repin'in arzuladığı etki, Ruslarda biraz yoğun yaşandığı için, tablo iki kez ciddi saldırıya uğradı. 1913'deki ilk saldırının tahribatını, henüz hayatta olan ressam bizzat onardı. 2018'deki ikinci saldırının bıraktığı izler, hala onartılmaya çalışılıyor. Tablonun bu denli kin uyandırmasının nedeni, tıpkı Repin'in yaşadığı ikircikli duygu aslında: Rus Çarlığının kurucusunu, diğer dillerde kullanılan Korkunç sıfatına bile yüksek tondan itiraz edilen, saygıdeğer bir kişiliği evlat katili olarak göstermek... Repin'in hukuki hafifletici nedenleri de işe yaramamış, bu cinayet davası Ruslar tarafından tamamen reddedilmiş demek!"} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resim-onunde-demir-haddehanesi-ya-da-modern-tepegozler", "text": "Adolf Menzel'in 19. yüzyıldan kalma tablosu, ilk değilse bile, öncülerden biri: Fabrika, işçilerin fabrikadaki üretimi resmediliyor. Bunun, şu anda düşündüğünüzden daha büyük bir kırılma, handiyse devrim olduğunu kabul etmeli: İşçiler sanat eserinin konusu olabiliyor! Nedir, tabloya baktığımızda odağın işçiler olmadığı hemen görülür: Işık geri kalanla orantısız biçimde, üretilen nesnenin üzerindedir. Hatta tablonun ışığı, üretilen nesneden doğar ama yayılmaz işçiler karanlıkta kalır. Altın rengi ışık, bu gölgeler içindeki, tekinsiz denebilecek dünyanın tek aydınlatıcısıdır. İşçiler biçimsiz, birbirlerinin içine geçmiş, bir arada ve kalabalık olmaları hariç belirgin özelliklerden yoksun varolurlar tabloda. Ancak o nesneden üzerlerine düşen ışık kadar vardırlar, nesneden uzaklaştıkça varlıkları silinir, yok olmaya yüz tutarlar. Üretilen nesnenin güneş gibi aydınlattığı yer, fabrika, cehennem gibidir. Menzel'in doğup yetiştiği çağ ve coğrafya için, fabrika dehşet vericidir: sanat eserine konu olacak denli kabullenilmiş, giderek kanıksanmış ama hala alışıldık yaşamı tahrip edebileceği hemen sezilen bir mekan. Tablonun ikinci adı Modern Tepegözler konulduysa, bunun ima ettikleri bizi niyet okumakta özgür bırakır elbette. Tepegözlerin, topraktan doğan ve güçlerini topraktan alan mitolojik yaratıklar olduklarını düşünelim. Homeros'un destanlarındaki Tepegözlerin bu tablodaki gibi metal erittiklerini ve ardından tüm mitolojilerdeki Tepegözlerin insanoğluna düşman olduklarını... Hatta hemen her zaman yamyam, insan etiyle beslenen canavarlar olduklarını. Menzel bu güçlü imgeyi tablosuna rastlantıyla seçmiş değil herhalde. Menzel fabrikaya bakmaktan, orada toplumu dönüştürecek bir tohumun filizlendiğini sezmekten ve bunun resmedilecek bir görüngü olduğunu düşünmekten kendini alamamıştır. Gel gör ki, fabrikayı resmettiğinde işçileri değil, ürettikleri nesneyi merkezde tutmaktan kaçınamamıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resim-onunde-deniz-kiyisinda-kesis", "text": "Soru sormak, hele senden üstün olana sormak, onunla mücadele etmeyi amaçlayan bir sorgulama mıdır, yoksa kendine özgü bir iletişim mi? Bu keşiş orada dikilir ama diklenmez; daha çok huşu içinde bakan bir mürit gibidir: doğanın müridi. Firedrich'in hiçbir tablosunda gerçeği resmetmek niyeti yoktur zaten, fotoğraf objektifine uzaktır onun bakışı: Gördüğünü değil hissettiğini resmeder. Hissetme demişken, bu tabloda korku yoktur örneğin; ölçüsüzce büyük, azametli doğa karşısında diz çökme de yoktur doğa emretmez, keşiş de madun değildir. Belki bir vecd halidir tanık olduğumuz, doğanın ne dediğini anlamaya çalışan bir insandır. Hissetme buradadır işte: Doğanın dile gelmesine inanmak, ancak hissiyatla mümkündür. Tabloya akılla bakmak mı? Öyleyse önce ışığı bilmek zorunludur: Günün hangi saatidir tanık olduğumuz? Keşişin kıyıda durduğu saat, sabah mı akşam mı, bu bile akli yorumu değiştirecektir. Oysa saate vurulamayacak denli durgundur tablodaki doğa. Durgun ama hareketsiz değil. O bulutlar donmuş olabilir mi, denizin kıpırtısı elle tutulacak gibi üstelik. Doğa kendi zamanını sürdürmektedir, kadrandan okunamayan bir zamanı: Akılla hesaba vurulamayan bir zaman algısıdır bu elektronik postanın kaç milisaniyede gittiğini hesaplayacak denli hız aşığı olmuş kuşağımız için, aklın sınırları dışında kalan bir zaman tabii. Tablolara ad koymak hayal gücünü kısıtlayan bir iş. Orada okuduğumuz ad, bizi belli bir düzende düşünmeye yöneltiyor. Akıl yürütmek zorunda kalıyoruz. Oysa ressam Friedrich aklın mutlaklaştırılmasının en büyük muhaliflerindendi: Salt akılla övünenin, resimdeki keşiş denen o leke kadar hükmü olur!"} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resim-onunde-gece-kuslari", "text": "Bu kez 2. Dünya Savaşı yılları: yıl 1942. Grosz Metropolis tablosunda büyük şehre, bu gayya kuyusunda yaşamaya tiksintiyle bakıyordu. Ondan 25 yıl sonra, Edward Hopper mahzun bir umutsuzlukla bakıyor. 25 yıl çok uzun mu? Değil elbette, acıtıcı olan da bu: zaman öyle hızlanmış, öyle çığırından çıkmış ki, oluşturduğu merkezkaç gücüyle insanı uzaklara fırlatmış. Büyük şehre bakınca, olumsuz da olsa coşkuyla yaşanan duygulardan eser kalmamış. Renkler donuk, sırttan görünen adam donuk, köşeler sert ve sıkışmışlığı pekiştiriyor: O köşe mekanda sabahı beklemek, hiç olmazsa uykusuzluk çekmek, sıkılacak kadar bile duygu yüküne sahip olamamak. Bu tablo yabancılaşmanın değil, yalıtılmanın çağına ait. Şapkalar başta. İçeridekiler müdavimse bile, kendilerini evlerinde hissetmiyorlar. Ellerinde olsa kalkıp gidecekler ama nereye? Bir başka mekan daha mı iyi buradan? Yok, içerideki yalnız adamdan bir hikaye çıkar çıkmasına ama mutlu son yapıştıramazsınız. Sokak boştur. İnsanı bırakın, bir araç geçmez, kedi-köpek bile yoktur. Acaba içerideki gece kuşları için mi boştur sokak? Handiyse yoktur sokak, önemini yitirmiş, anlamından soyutlanmış bir dışarısı olmuştur."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resim-onunde-korler-korlere-yol-gosteriyor", "text": "Yaşlı Brueghel'in tablosu 16. yüzyıldan kalma; ressam Matta İncilinden bir hikayeyi resmediyor: Eğer kör köre kılavuzluk ederse, her ikisi de çukura düşer. Kör sayısını çoğaltsa da, Brueghel ana düşünceyi koruyarak çalışmış, tıpkı çağının İncili kaynak alan pek çok ressamı gibi. Bu elbette bir mesel, dini bir mesel olduğunu tablodan anlamak da mümkün: Birkaç evi orasından burasından görüyoruz ama tabloda tam anlamıyla görünen tek insan yapısı bina, bir kilise. Üstelik körlerden birinin belinde tespih, bir diğerinin boynunda haç var. Dini simgelerin açıkça görünmesi, tabii ki meselin sezdirilmesine hizmet ediyor. Bir de şu: körler bir dereye yuvarlanıyor. Bu derenin sesi yok mu, siz tamamen sessiz akan bir dereye rastgeldiniz mi? Görmeyenlerin kulaklarının nasıl hassas olduklarını hepimiz biliriz, herhalde Brueghel de biliyordu. İşte böylelikle emin oluyoruz: Bu tablonun gerçeği yansıtmak gibi bir niyeti hiç yok! Geri dönüp çıkış noktasına odaklanalım: Brueghel okuma yazma bilmeyenlerin çoğunlukta olduğu bir toplumda, İncili resimli roman yaparak sunuyor aslında bu denli karikatürleştirme, meseli herkesin anlamasını sağlamak için. Tabii ki, zihniyetlerin nasıl değiştiği üzerine de konuşmak mümkün: Günümüzde, hangi yüksek amaç güdülürse güdülsün, engelliler üzerinden böyle bir tablo yapmayı düşünmek bile olanaksızdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resim-onunde-metropolis", "text": "George Grosz'un tablosu, Fritz Lang'ın ünlü filminden yaklaşık on yıl öncesinden, Metropolis adını daha önce kullanan da o. Tablo, 1917-18 yıllarından kalma, tam da ilk Dünya Savaşının Avrupa kıtasını mezbahaya çevirdiği yıllar. Tablo bu anlamda, çağının tanığı, oluşturduğu uygarlıkla övünen kıtanın kendi kendisine itirafı: Avrupa uygarlığı kof bir hikayeden, bir yanılsamadan ibaret. Dünya Savaşını bir sınav, Tarih denen mevhumun insanoğlunun önüne getirdiği yeni ve zorlu bir aşama olarak görmek ve onunla mücadele etmek mümkün. Beri yandan akıl geçmişte kalıyor: Bunun mutlaka muhafazakarlık, tutuculuk değil ama muhafazakarlık olarak belirmesi şart değil. Geçmişle şimdiyi kıyasta inat ve yeni olan'ın kusurlarını durmaksızın dile getirmek olarak gerçekleştirilecek bir mücadele de mümkün. Grosz Berlinli ama burası Berlin değil, tek bir şehir değil, hatta tek bir ülke değil ama mutlaka Avrupa kıtası. Metropolis dendiğinde nüfus ya da hacimden çok kültürel bir doku kastediliyor. Tablonun odağında Uzakdoğu ya da Amerika yok, Grosz'un sorunu o anda ve Avrupa'da. Tablodaki kırmızı hemen tehlikeyi çağrıştırır, ardından kanı, bedendeki yarayı, organizmanın parçalanmaya yüz tutmasını akla getirir. Caddelerin kesişmesi de gariptir: Perspektif çizgiseldir ama çarpıktır. Şehrin aldığı görünüm, ancak algı sakatlanarak yansıtılabilir. Ve resmedilenler: Bunlar kimlikten yoksun, artık yığına dönüşmüş insanlardır. Uzaktakiler bir düzen içinde akıp gider gibiyse de, yakındakiler karmaşa içinde birbirlerinin içine girmiştir. Büyük şehrin düzenli gözükse de cehennemi andıran kuralsızlığını görürüz resimde. Bu hengamede, belleğin derinliklerinden Gülten Akın dizeleri geliyor: Ah, kimselerin vakti yok / durup ince şeyleri anlamaya. Bu duygu ilk kez 20. yüzyılın başında belirdi: zaman hızlandı ve bizim dışımızda akmaya başladı. Caspar David Friedrich yaşasa ve görse, bu çağda resmedemezdi herhalde! Haklı olabilirdi: Gerçek, resmedilemez bir şey olabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resim-onunde-sir-james-morison", "text": "Epeyce önce, ressam Richard Dadd üzerine yazarken, onun bir eseri üzerine de yazacağıma söz vermiştim. Biraz gecikse de, sözümü tutuyorum. Bu tablo Richard Dadd tarafından resmedilmiş, İskoç bilim insanı Sir James Morison'u bize gösteriyor. Morison, uzun süre Dadd'ın tedavisiyle uğraşmış bir doktor. Dadd ve Morison'un yaşadıkları 19. yüzyıl ortalarında, psikiyatri bağımsız bir tıp dalı olarak henüz yeni kabul ediliyordu. Akıl hastalarının tedavisi hala yadırganan bir çabaydı. Tedaviden anlanan, akıl hastasının genellikle ilelebet bir kuruma kapatılmasından ibaretti. İlgideğerdir, James Morison bu önyargıyı bir yanıyla besler. Gençliğinde sanrılar görmüş, hayallerinin peşine takılıp evinden kaçmaya çabalamış biridir. Bu açıdan bakıldığında, hastalarıyla duygudaşlık kurmadan öte özdeşleşme sağlayabilen biridir. Sonuçta mesleğinde başarılı olduğunu Sir unvanını kazanmasından anlayabiliriz. Gel gör ki, Morison da yıllar yılı yabancılık çekmiş, öteki olarak bakılmış bir doktordur. Çünkü İskoçtur, İngiltere'ye taşradan gelmiş bir yabandır. Bu anlamda, alien olmanın ne anlama geldiğini meslek yaşamında deneyimlemiştir. İşte burada Dadd'ın hastalığını anımsamanın zamanıdır: Büyük olasılıkla ısmarlanmış bir tablo bu. İster Dadd'ın aklının nasıl çalıştığını anlayabilmek için istenmiş olsun, isterse başına gelenlere karşın hala ününü koruyan bir ressamın elinden çıkmış bir tabloya sahip olmak için yaptırılsın, Dadd'dan bu tabloyu yapması istenmiştir. Dadd, toplumsal koşullanmaların dışına çıktığı için, hiçbir uyarlamaya sapmadan Morison'u resmetmiştir. Fincancı katırlarını ürkütme düşüncesinden uzak ve dürüst bir bakıştır bu: ne görüyorsa odur tablodaki! Biz de bu sayede Morison'un yaşadıklarını tarihçelerden öğrenmekle kalmaz, onun duygularını en azından sezebiliriz. 19/10/2020 tarihinde yayınlanan Richard Dadd yazısı için tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resim-onunde-tas-kiricilar", "text": "Gustave Courbet'nin tablosunda gördüğümüz emekçilerdir, güneş altında çalışan, ter döken adamlar. Tabii ki yoksullar: Birinde eski kuşağın mintan dedikleri giysi yırtılmış, diğerinin ayağında topuğu yok olmuş bir çorap. Şimdilerde unuttuğumuz yamalar var giydiklerinde, bir yama daha olmasın diye, dizin altında çekilen çer çöp de görülüyor. Yemekleri burunlarının dibinde duruyor, koca bir tencere. Tencere kadar büyük bir de kaşık. Yemek kaşıklanarak yenecek. O yemeğin keyifle yendiğini hiçbirimiz sanmıyoruz herhalde. Bu adamlar yok, yazgının kötü akışı: artık tablo da yok! Eğer gerçekten varsalar bile, tarihe bu adamlardan kalan tek izi de kaybettik. 2. Dünya Savaşı sırasında bu tablo tahrip oldu. Elimizde kalan tablonun resimleri sadece. Bu nedenle adamların varlığı katmerli bir görüntüden ibaret, bir imge, yalnızca tahminlerimizden ibaret olarak kalmaya mahkumlar."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resim-onunde-uzun-mese-agaclariyla-tepelik-manzara", "text": "Jacob van Ruisdael'in tablosundaki manzara bildik aslında: Sol yanda tabloya adını veren dev meşeler, ufka doğru yükselen tepeler, gökte yakında boşanacak yağmurun habercisi bulutlar, elbette gökyüzüne serpiştirilmiş birkaç kuş... Büyüklerine bir şeyler çizme emrivakisine maruz kalmış çocuk ya da Bob Ross'un cevvalliğine özenen bir heveskar da, yetenek hanesini nasıl doldurduğu bir kenara bırakılırsa, manzara tablosuna tam da bu figürleri yerleştirir. Gerçi Ruisdael'in de Bob Ross'a benzer bir yanı vardır: Sayıları binlerle ölçülen tablo yapmış, çağının koşullarında nerdeyse seri üretim bandı kurmuştur. Hiç gitmediği yerleri, görmediği manzaraları resmeden, seyyah dostlarından dinlediklerine yaslanarak yüzlerce Norveç şelalesi tablosunu ardı ardına yapan bir ressamdan konuşuyoruz sonuçta. Ama tam bu nedenle, Ruisdael'in tabloları bir dönemin zihniyetini başyapıt dediklerimize kıyasla daha belirgin yansıtmaktadır. Örneğin, ancak dikkatle baktığımızda fark ettiğimiz çobanlar: sağ ve sol alt köşelere yerleştirilen çobanlar, manzaranın boyutlarını ölçekleyebileceğimiz perspektifi sağlar. Ama aralarında bir de içi boşalmış ağaç kalıntısı yerleştirilmiştir. Çünkü Ruisdael ve yaşadığı çağın insanları, doğanın canlılık denli ölümü de içerdiğini bilir. Ya da tepelerin eteğinde görünen, bacaları tüten, yuva oldukları vurgulanan evler. Huzur ve sükunetin simgesi olarak görürüz evleri ama hemen üstlerinde, belli belirsiz bir keçiyolunu tırmanan insanlar da seçilir tabloda. İnsanoğluna o dingin yaşam yetmez, deyim yerindeyse fethedecek zirve arar kendine, isterse sadece merakını tatmin gibi masum bir gerekçe olsun. Dönelim çobanlara: Onlar da tüm uyuşuk görünümlerine karşın hayvanları denetim altında tutmaz mı? Ruisdael, insanın doğayı yavaş yavaş hakimiyet altına aldığını bilir ve bunu doğal bir durum olarak sunar bize. Bu tablonun 17. yüzyılda resmedildiğini unutmayalım. Zaman Aydınlanma Çağının eşiğinde, artık insan ve doğa birbirlerine karşıttır. İnsanın doğayı kendi haline bırakmaması, ona hükmetmesi ve kendi geleceği adına doğayı kullanması, aksi iddia edilemez bir doğru olarak kabul görmektedir. Ruisdael belki farkında değildi ama insanoğlunun ilk sömürgesi doğadır hala özgürlüğünü kazanamadan kalan tek sömürge."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resim-onunde-yasli-adam-ve-olum", "text": "Tablonun adından öğrendiğimize göre, adam yaşlıdır belki ama bedenindeki karşıduruş hasta olmadığını gösterir: o anda ölümü beklemek için bir nedeni yoktur. Yaşamını sürdürmek kendi elindedir hala, yakacak odununu kendisi toplamaktadır işte. O anda ölümü beklemez. Basit ama çelişki de burada: Ölümün yaydığı korkunun temeli, hep beklenmedik anda, hep ansızın gelmesindedir. Çünkü insanın daha yaşayacağına dair daima umudu vardır. Kendi ölümsüzlüğüne iman eden tek canlı, insandır. Ama tam da yaşanacak zamandır. Tabloda yaşanan mevsim, ağaçların yemyeşil olduğu günlerdir; hemen adamın arkasındaki, kuru görünen tek ağaç bile filiz vermiş, canlanmıştır. Capcanlıdır doğa, inadına saldırgan bir canlılık hem de: Ölüm nasıl adamı fethetmeye gelmişse, bitkilerden börtü böceğe, doğa da o terk edilmiş viraneyi teslim almaya gelmiş gibidir. Doğa ve elbette ölüm, zamanı tükenmiş olanı içinde yaşatmamaya kararlıdır. Ölüm hatta silahlıdır, temsili bir silah olsa da, elinde kargısı vardır. Fakat henüz adama saplamak niyetinde değildir, ucunu adama döndürmez. Ama durun; yaşlı adam da sağ eliyle bir silah kavramış, direnmek niyetindedir. Hiç olmazsa post pahalıya satılacak. Mücadele başlamak üzere, sonuç baştan belli olsa da. Tablodaki dehşeti yaratan bu mücadele değil zaten, ölüm ya da yazgı da değil. Güpegündüz, gizlisi saklısı olmadan, ışıklar içinde gelen ölümden doğuyor dehşet. Ne erken ne geç: doğanın kendi zamanı gibi, onun da zamanı belli!"} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resmin-onunde-jan-matejkodan-stanczyk", "text": "Matejko'nun tablosunda, önde bir saray soytarısı görürüz, kırmızı kostümü içinde oturmuş, kara kara düşünen bir soytarı adının Stanczyk olduğunu tablonun adından öğreniriz. Üç Polonya kralına soytarılık yapmış, efsanevi bir kişidir Stanczyk. Soytarının arkasında bir eğlenti fark edilir, çılgın bir cümbüş, soytarının elemli haliyle taban tabana zıt bir mutluluk. Zıtlıklarla kurulan denklemler bununla sınırlı değildir. Soytarının odasında açık duran pencereden bir kuyrukluyıldızın kaydığı görülür. Aşikar bir uğursuzluk alametidir o kuyrukluyıldız, eğlentinin mutluluğu uzun sürmeyecektir besbelli. Matejko, şimdiki zamanla gelecekteki muhtemel olaylar arasında ikinci denklemi de böylece kurar. Bu denklemlerin merkezindeki Stanczyk, günümüzde kullanılan soytarılık mefhumundan bambaşka bir anlam taşımaktadır. Çünkü soytarı salt eğlendirmez, sarayda bundan daha önemli işlevlere sahiptir: Kimsenin cesaret edip söyleyemediği gerçekleri kralın yüzüne söyleyebilen kişidir o. Bu anlamda, ilkel de olsa muhalefet işlevini yüklenmiştir. Analojiler tehlikelidir ama yapmadan duramayacağım: Günümüzde, nedendir bilmem, muhalefet odağı olarak önemsenen sosyal medya o çağda yok aslında hiçbir medya yok! Soytarı iki yönlü işleve sahip: Hem krala sarayın dışından haberi sansürsüz taşıyacak, hem de kralla teşrifat harici konuşabilecek. Gerçek bir muhalefet sayılamasa bile, soytarının uyarıcı bir rolü var: yaşanan ne aksaklık varsa, saçmalaştırarak dile getirir. Bu anlamda, günümüzde sanılanın tersine ciddi, siyasal boyutları olan bir meslektir. Geçerken: Soytarıların, özellikle cüce soytarıların, sarayın vazgeçilmez parçalarından biri olduğu çağlarda yapılmış tablolardan bir karma oluşturup aktarmak, buradan verdiğim bir söz olarak kayda geçsin. Yanıt, Matejko'nun tabloyu resmettiği yıllarda gizlidir: Bu tablo yapıldığında tüm Avrupa'yı saran ulusçuluk akımı elbette Polonya'yı da etkisine almıştı, gel gör ki, Polonya Stanczyk'in yaşadığı çağın tersine artık bağımsız değildi. Tam da tabloda resmedilen yıllarda, o musibet kuyrukluyıldızın işaret ettiği gibi, Polonya yenilgi üzerine yenilgi yaşamıştı. Stanczyk'in yanındaki masada, az önce okunup oraya bırakılmış mektupta Polonya'nın büyük bir yenilgisi haber verilmektedir. Saray erkanı kendini delice bir eğlenceye kaptırmışken, geleceğin farkına varan ve elinden hiçbir şey gelmeden oturakalan sadece soytarıdır. Matejko, tablosunda kurduğu denklemlerle Stanczyk'i yüceltmekle kalmaz, safahata düşmüş Polonya sarayını da yerin dibine sokar. Bir soytarı çılgınca kahkahalar atabilir ama saray erkanı asla! Soytarının kostümü, baştan ayağa kırmızıdır: Polonya bayrağının rengi. Polonya, bir soytarıda cisimleşmiştir. Polonya'nın simgesi kraliyet hanedanı değil, bir soytarıdır artık."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resmin-onunde-malle-babbe", "text": "Frans Hals, hünerli bir ressam. Anı, karakteri ve hareketi akış içinde, bir arada sunuyor bize. Ama ötesi de var: güzel olmayanın, hatta çirkin olanın zuhur ettiği bir tablo bu. İnsanı, hele kadını çirkin olarak resmetmek nasıl büyük cesarettir bu tablonun yapıldığı 17. yüzyılda üstelik. O çağda bir kadının çirkin olarak sunulmasının, günümüzün pornografik yapıtları misali hazmedilemez bir yadırgatıcılığı olduğunu tahmin edebiliriz. Çirkinlik demişken, onu güzelliğin tam zıddı olarak mı anlamalıyız, yoksa güzellikten bir eksiklik olarak mı? Belki şöyle denebilir: Çirkinlik, ancak sanat yoluyla bize sunulduğunda güzel olarak algılanabilir. Bu düşünceleri Eco'nun metinlerinden okumak zihin açıcıdır. Tabloya dönelim. Gördüğümüz kadının yüzündeki ifade nedir? Gülme, ağlama, öfke, esrime ya da vecd? Bu duyguların hepsi akıp gider, yaşamın tekdüzeliği gibi kesintisizdir. Hals'ın yol açıcı iddiası buradadır: Yücelttiği güzellik değil sıradanlığın ta kendisidir. Üstelik tablodaki kadın ne mitolojiden alınmıştır ne de soylu tabakadandır. Açıkça halktan biridir. Elindeki güğümün kapağı açıktır, gündelik işini görmeye devam etmektedir. Bir de baykuş var elbette, tablodaki tek güzellik ve Batı kültüründe daima hikmet sahibi olmanın simgesi. Ama baykuş kadınla ayrı yönlere bakar. Hals bir yandan kadına bir bilgelik yaraştırır, diğer yandan baykuşu kadını inkar edecek gibi betimler."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resmin-onunde-manetden-kis-bahcesinde", "text": "Her ikisinin de sol ellerinde bir yüzük vardır, belki bir alyanstır bu diyelim ki evlidir ikisi de, yine de birbirleriyle evli olduklarından emin olamayız. Manet, kadının diğer elini eldivenli resmetmiştir, demek yüzüklü elin çıplak kalması, yüzüğün görünmesi amaçlanmıştır diyebiliriz. Tabloda etkin konumdaki adamdır, bunu bize söyleyen de parmaktır. Adam parmağını kadına uzatmıştır: Belki bir şey anlatıyordur, havadan sudan konuşuyordur ama o parmak bir konuyu işaret etmekten çok kadına dokunmak ister gibidir ne dersiniz, kadını ufak bir dokunuşla konuşmaya, tablodaki ana döndürmek istiyor olabilir. Döndürmek: Adamın kadına odaklanmış bakışının aksine, kadın dalgındır ve uzaklara bakakalmıştır. Düpedüz boş bakmaktadır; adamdan, her ne anlatıyorsa konudan kopup gitmiştir. Adam açısından, kadının tablodaki ana döndürülmesi elzemdir. Yine de, her ne olursa olsun, yaşanan anda gerilim yoktur, vücut dilleri sakin, adam da kadın da kendilerini rahat hissediyorlar. Fakat adamda belirgin bir ısrarcılık var: ah, o parmak! Şu da var: Adam diğer elini saklamış, böylece parmağıyla başlayıp gövdesiyle kadına doğru yoğunlaştırdığı kuşatmanın boğuculuğunu azaltmak ister gibi kadının kuşatmadan umuru yok gözükse de. Kadının umursamaz, handiyse donuk ve adamı kale almaz görüntüsü söz konusu kuşatmaya karşı bir savunma taktiği olabilir mi? Bu sorunun anahtarı, kadının eldivenli eli: Nasıl adamın hikayesi parmağında okunuyorsa, kadının hikayesi de eldivenli elde okunacak. Gel gör ki, o eldiven önümüzdeki en büyük engel. Eldivenin gizlediği elin şemsiyeyi nasıl kavradığını bir görebilsek, tablodaki tüm hikayeyi öğrenmiş olacağız."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resmin-onunde-rembrandttan-sarraf", "text": "İlk bakışta bir bilim insanı notlarıyla hemhal olmuş diyebiliriz ama tablonun adı bize başka bir hikaye anlatıyor: o gördüğümüz defter yığınları ancak alacak-verecek hesaplarıyla dolu olabilir. Işık, bize neye dikkat etmemiz gerektiğini buyuruyor. Bir mum var tabloda, adamı ve çevresini görmemizi sağlayan. Odanın kalanı karanlık, loş bile denemeyecek kadar karanlık. Odakta sarraf, paraları ve sayısız defteri var. Elbette şunu da unutmadan: mum aydınlatır, beri yandan karartır da; isi her şeye siner, yağlı karaya boyar, silmeyle çıkaramazsınız. Haydi, bunu bir de bizim para elinin kiri diyen darbımeselimizle birlikte düşünün! Pekiyi, adam neden elini mumun önüne tutuyor, ışığından bizi yararlandırmayacak denli hasis olduğu için olabilir mi? Gece vakti zenginliğini bir daha, bilmem kaçıncı kez sayan bir adam bu, neden olmasın. Beri yandan çok daha kolay bir açıklama var: Ola ki odanın içinde bir yel peydahlanır da mum ışığı titrerse, maazallah göz yanılır, hesaplar şaşar asla göze alınamayacak bir tehlike! Bir sarrafın mumuyla ilişkisi, tüm zenginliğiyle ilişkisini anlatan bir gösteren olarak betimlenebilir!"} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resmin-onunde-theodore-gericaultdan-medusanin-sali", "text": "İstiap haddini aşan sayıda insan alınmış ama hiçbir güvenlik önlemi alınmamış bir gemi, şaka gibi adıyla Medusa, okyanusta batar. Gemidekilerin çoğu ölür, kurtulanlar derme çatma bir salla okyanus ortasında kalır, günler sonra bir gemi onları fark eder de kurtulurlar. Bu arada saldaki kazazedelerden de çok sayıda kayıp verilir. Tablonun solunda, denizin nasıl kabardığı tekinsiz bir renkle yüzümüze vurulur: Kabaran dalganın ufku kapatan yüksekliği değildir korku salan, ardındakini ele vermeyen kopkoyu tonudur saldaki cesetlerin rengiyle dans eder dalganın rengi. Oysa gökyüzü umut vericidir: açıldı açılacak bulutlar arasından güneş kendini göstermek üzeredir; kim bilir, belki göstermiştir bile. Nedir, o pejmürde yelken bezinin ardında kalmıştır şimdilik, tam o anda ufukta beliren umudun yanında rol çalmamak için. Tablonun zemininde, salla denizin birleştiği yerde cesetler yatar, saldaki yaşamla denizdeki ölüm arasında bir geçiş alanı gibi serilip kalmış. Hayatta kalmaya çalışanların kımıl kımıl bedenlerini andırıyorlar, bir tek renklerde farklılar; yoksa canlıymış gibi bir enerji taşıyor o cansız gövdelerden. Bir yanlarıyla salın, eşyanın parçasına dönüşmüşler şimdiden, beri yandan, nedendir bilinmez, savrulup denize atılamayacak kadar değerliler sağ kalmaya savaşan kazazedelerin gözünde. Ya o, her şeye sırtını dönmüş, gelecekten beklentiyi yadsımışa benzer, düşünekalmış ihtiyar. Acaba kurtulma hayalinden mi korkar, ölümü boşa umutlanmanın yıkımına yeğleyecek kadar hem de. Yelken beziyle aynı renge bürünmüştür bedeni canlıysa da eşya vasfını almıştır şimdiden. Yas mıdır gözlerindeki, dehşet mi? Herkesin zıddına geriye bakar kımıltısız, odağı mazide takılıdır. Kendini paralayarak ufukta beliren gemiye el sallayanların değil, diğer kazazedelerin yüzlerini görmemize izin verir Gericault: Heyecan, tevekkül, coşku, yeis... hepsi birbirine karışmış, birbirini tamamlar ve birbirlerini yadsır haldedir. Sallanan kırmızı bez paramparça bir kumaştır elbette, hiçbir değeri kalmamış bir paçavra. Ne var ki, saldaki en değerli nesnedir o anda: kazazedelerin yaşamı kadar değerli! Cansız bedenlerden başlayıp, kurtulma umuduyla mücadele verenlere doğru, ölümden dirime, ataletten enerjiye, kadim efsanelere özgü bir yücelme çizgisidir tanık olduğumuz. Eski Ahit'ten bir mesel sanki, nedir, renklerle desteklenmiş bir mesel bu: ölülerin matlığından canlılık fışkıran gövdenin bronzluğuna doğru boy veren bir mesel. Olay gerçektir ama Gericault'nun tablosu hikaye, olayın kendisinden daha etkili olmuş bir hikaye: o kaza yaşanmış, onlarca kişi ölmüş, ne var ki, Fransa kamuoyu kaza haberinden çok Gericault'nun tablosundan rahatsız olmuştur. Tablo gerçekçi olmaktan çok romantiktir ama etkisi açısından bunların ötesindedir: kayıtsız kalınamayacak ölçüde siyasidir. Bu tablo, hatta daha genel olarak o çağın resim geleneği, istemli-istemsiz, düşünsel iklimle doğrudan ilintilidir. Bu ilinti üzerine yazı da yarın gelecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resmin-onunde-watteaudan-pierrot", "text": "Tablonun merkezinde palyaço Pierrot durmaktadır ama ne duruş: Chaplin'e, Keaton'a dek uzanan bir çizgidir gösterdiği duruş. Mağdurluk sezdiren bir saflık sergiler. Handiyse bir anıt gibi dikilir karşımızda: naif ve masum delikanlı. Ne yazık ki mağrur değildir Pierrot. Ellerini tutuşu engeller bunu, ne yapacağını bilemeyen ellerdir bunlar: kaldırsa mı, indirse mi, koparıp atsa mı, karar veremez. Eylem eksikliğidir anıtsılığı bozan, deyim yerindeyse, eli böğründe kalmıştır palyaçonun. Dönelim eşeğe... Ardındaki adamla birlikte eşeğe bakınca, farkına varıyoruz: Adam kendi havasında eğlenirken eşek bize bakıyor. Tablodan bize tek bakan o Pierrot'nun gözlerini ödünç almış bakıyor hem de. Çünkü Pierrot bakmıyor; baksa da ancak kendi içine bakar halde. Haydi, bu tabloya bir de Watteau'nun hemen öncesinde resmettiği İtalyan Oyuncular tablosuyla birlikte bakalım. Öyle benzer tablolar ki bunlar, insanın iki resim arasındaki farkları bulma oyunu oynayası geliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-resmin-onunde-william-hogarthdan-evlilik-sabahi", "text": "William Hogarth, 19. yüzyılda yaşamış bir İngiliz ressam. Gördüğünüz tablo gibi eğitici tablolarıyla nam salmış çağının kamu spotu bu tablolar. Evlendikleri gecenin sabahında gördüğümüz bu çiftle sınırlı değil, Hogarth'ın çoğu tablosu döneminin baskın ahlak anlayışına aykırı düşenleri gülünçleştirerek sunmak üzere yapılmıştır. Arkada görünen salon, ailenin kökenlerini, bir zamanlar sahip olduğu zenginliği işaret eder: yüksek tavan, irili ufaklı tablolar... Nedir, orada eli kafasında, esneyip duran uşak da evin bugünkü halinin işaretidir: kendisi başkalarının hizmetine muhtaç bir uşak gördüğümüz. Tablodaki evin her bir yanında görünen dehşetli dağınıklığı toplamaktan aciz biri dikkatle bakıldığında, kendi çoraplarını toplamaktan bile aciz olduğu anlaşılacaktır. Evin sahibi aile elbette üst sınıftan size bir kanıt daha: yere öylesine atılmış tören kılıcını her önüne gelen takabilir mi? O kılıç yere savrulduğuna, demek sahibinin gözünde değerini yitirdiğine göre, yeni edinilmemiş. Ailenin üst sınıfa aidiyeti birkaç kuşaktır sürmekte. Ne yazık ki, galiba bu tatlı hayat uzun sürmeyecek. Tablonun en sağında, çaresizlik içinde bir kahya görüyoruz. Cebinde hesap defterleri, koltuğunun altında pusulalar, elinde senetler ama hepsinden dikkat çekici olan yüzündeki ifade: Yaradan'a şikayet halinde! Sağ el havaya kalkmış, olup bitenlerde benim suçum yok diyen bir tanıklık bu, elbette Tanrı katında. Neden derseniz, tabloda görünen bu evde onu anlayacak bir insanoğlu yok. Bir de kulağının arkasındaki kalem: İşbilir bir adam kahya, her göreve, hemen bir şeyler yazıp çizmeye amade. Elindeki senetleri ödeyip iptal etmeye dünden hazır ama ne yapsın sırtını dönmüş çaresizce gidiyor, nerdeyse kaçarcasına. Kahyanın ayakları dibinde devrilmiş bir sandalye, kapağı açık bir keman kutusu ve fersude nota defterleri var. Anlaşılan evde yaşayanlar bir heves başladıkları işi yarıda bırakıyor, üstelik eşyayı sağa sola dağıtmakta hiçbir sakınca görmüyorlar. Dağınıklık evin her yanına sirayet etmiş. Sadece evin bütçesinde değil, her yanda düzenden uzak yaşanıyor. Düzensizliği, hatta aşikar kafa karışıklığını şömine üzerindeki nesnelere bakınca hemen anlıyoruz. Duvarda bir melek tablosu asılı ama ayrıntılarını seçmek ne mümkün; hemen önündeki büst tabloyu perdeliyor. Ama büstü de, renginin farklı oluşuna karşın, tam algılamak olanaksız, çünkü sağı solu biblolarla doldurulmuş. Bu her boyutta nesnenin serpiştirilme havasında yerleştirilmesi, aslında hiçbirine gerçekten değer verilmediğinin kanıtı. Yetmezmiş gibi, klasik Batı sanatı örneği bir tablo önünde, otururken tasvir edilmiş Doğu heykelcikleri, birbirlerine pek yaraşmışlar doğrusu! Müreffeh çiftimiz de pek alem: Kadın keyifli, yüzünde kedicil bir ifadeyle geriniyor. Dağınıklık elbette onda da var, yerdeki yarıda bırakılıp atılmış kitaptan belli. Nedir, Hogarth'ın bu tabloyu resmettiği çağda sorumluluk sahibi olması beklenen kişi erkek, bu dağınıklığa çekidüzen vermeli ama onun da görünümü felaket: Yüzünde dirayetten yoksun, tembel, giderek umutsuz bir ifadeyle oturuyor. Oturuyor mu dedim, kendini sandalyeye bırakmış demeliydim. Eller ceplerde, belli ki az önce kahyanın hesap pusulasını ödemek için para aradığı ceplerinden çıkarmaya üşendiği eller. Ayaklar, böyle bir evin çağrıştırdığı görgüye çok aykırı biçimde ileri uzatılmış. Hal tavır öyle bozuk ki, kafayla birlikte beden de gönyesinden kaymış."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-sanat-eseri-onunde-marcel-duchampsdan-cesme", "text": "1917'de ABD'de avangartların düzenlediği bir sergiye, Fransız sanatçı Marcel Duchamp, yukarıda gördüğünüz eserle katıldı: Bildiğiniz pisuarı ters çevirip R. Mutt adıyla imzaladı ve 1917 tarihini attı eserinin adını da Çeşme koydu. Tahmin edeceğiniz gibi, kızılca kıyamet koptu. Çeşme, dedikodu dense de, büyük olasılıkla, gördükleri şeyden iğrenen sergi yöneticilerince parçalandı. Sanatta öncü olduklarını iddia eden sergi yöneticilerinin kestiremedikleri sonuç şu oldu: Günümüzde, sayısız taklidin yanında, eseri kendisi yeniden yapsın yapmasın, Duchamp'ın onayladığı 15 Çeşme yeniden üretimi saygın koleksiyonlarda saklanmaktadır. Nasıl olsa bir pisuar ve siyah boya bulan herkes, Çeşme'yi yeniden üretebilir. Duchamp, Çeşme'yi yapar ve sunarken, sanat tarihinde ciddi bir kırılmaya yol açmıştı. Herhalde bunu hesaplayıp yapmıştı satrancı sanattan daha çok seven, hatta önemseyen biriydi, zaten 1923'te sanat yapıtları üretmeyi bırakıp kendini tamamen satranca vermişti. Demem o ki, ince ayrıntılarına dek hesap yapan bir adamdı. Bu iddia bir yandan sanat eserinin yüceltilmesini reddediyordu: nesneyi gündelik işlevinden soyutlamak, bağlamından kurtarmak ve ona yeni bir anlam yüklemek, nihayet bir ad vermek sanat eseri böyle üretilebilirdi. Duchamp'ın hazır-nesne denen sanat eserleri böyle belirdi. Beri yandan, hiçbir özelliği olmayan nesnenin sadece sanatçının dokunuşuyla sanat eserine dönüşmesi, reddedilir gibi görülen yüceltmenin şahikasıydı: Sanatçı, değil elinin dokunduğu, zihninde kurguladığı her şeyi sanat eseri kılan bir şamandı artık. Unutmadan, bir de Mona Lisa çalışması var Duchamp'ın: sıradan bir kartpostala kalemle uygulama ilkokul çocuğunun gazetedeki suratlara bıyık çizmesi misali. Evet, burada da bir saldırı vardı ama ne Mona Lisa'ya ne da Vinci'ye; tek saldırı, sanat eserine sınırsız saygı yüzünden eleştirel bakışını yitiren sanatsevereydi. Duchamp, bu anlamda Benjamin'in sanat üzerine düşüncelerinin uygulamalı karşılığıdır. Müze kitaplarından tabloları incelemek, tiyatro oyunlarını TV'den, üstelik belki yıllar önceki bir kayıttan izlemekle, Çeşme'nin diyelim yüz bininci yeniden üretimine bakmak arasında, bizim açımızdan uzun boylu fark yoktur. Teknik, sanat eserini bizim için yeniden üretip ayağımıza getirmiş ve onun uhrevi boyutunu parçalamıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-sanatci-dosyasi-ressam-umit-erzurumlu", "text": "Benim amacım kesinlikle ressamın eserini yorumlamak ya da açıklamak olamaz. Hiçbir resim sözcüklerle betimlenmenin ya da insanın bilme ihtiyacının getireceği sınırlara sığamaz. Bu sınırları baştan reddeden bir belirsizlikte ve yaratıcısının bile adlandıramayacağı bir yolculukta doğmuştur eser. Dahası ressamın orada ve o süreçte, bir tekrarı olmaksızın yaptığı yolculuktur, o. Sanat bir büyülenmedir. Sanatçının kendi yolculuğunun büyüsüdür. O büyünün kendini sanat eseri olarak nihai biçimde ortaya koymasından sonra, sanatseverin ya da okurun yaşadığı büyülenmeye verilen yanıt olur, eser. Benim bu resimle karşılaşınca yaşadığım şey; içimde bulduğum sevgidir. Beni böylesine özgür konuşturan, bu sevgidir. İnsana duyduğum sevgi. Her tablo bir nesnedir aslında. Masa, kalem, duvar saati gibi bir nesnedir. Onu diğerlerinden ayıran pek çok özellik sıralayabiliriz. Ne de olsa, bir sanat nesnesinden söz ediyoruz. Bir zanaatın üretiminden ya da bir sanayinin çoğaltım düzeneğinden ışık yılı uzakta, başka bir düzlemde hayat bulan; çok özel bir yaratıcılığın meydana gelmesinden söz ediyoruz. Ancak bir sanat eserini, gündelik yaşamımızın üzerine inşa edildiği sayısız nesneden ve o nesnelerle kurduğumuz otomatik ilişkilerden ayıran en önemli öğe; onun bakanın ruhunda içeriden dışarıya ve dışarıdan içeriye doğru hareket eden sonsuz bir anafor yaratabilmesidir. Bu, bir insan deneyimini bir başka insanın bilincine ve bilinçdışına bağlayan gizli bir köprüdür. O köprüden geçip o özel dünyaya adım atabilmek ve orada gezinebilmek için her şeyden önce resme bakabilmeyi bilmek gerekir. Bir resimle ilişki kurmayı daha önce deneyimlemiş olmanız gerekir. Bu, okumayı bilmekle okur olmak arasındaki fark gibidir. Kimi eserler vardır ki; herkesle kolay, yüzeysel bir bağ kurarlar. Ortalama bir ilginin hedefi olurlar, anlık beğenilerle yükselir ve sonra suya yazılan bir sözcük gibi zamana yenik düşerler. Ümit Erzurumlu'nun resimleri sizden iyi bir okur olmanızı talep eden, özel bir dile sahip. Sanat tarihinin kilometre taşlarından defalarca geçmiş, tekrarın bilgeliğe dönüştüğü, tüm zamanları içine alan bir hikaye anlatıcılığı onunki. Erzurumlu'nun imgeleri; geçmişe ait duyumların, şimdinin egemenliğinde hareket ederken; geleceği kucaklayan hayallerle bütünleştiği yerde var oluyor ve sizi bir ifadenin yoğunluğundan yakalayarak içeri davet ediyor. Kavga adlı bu eserin gücünü bu iki insanın bakışları taşıyor. Düşmanlığın ve nefretin insanı kardeşlik ve sevgi kadar birbirine yaklaştırdığını ironik biçimde gözler önüne seriyor. Mesafeleri yutan öfke, savaşan iki insanı aynı auranın içinde birleştiriyor. Düşmanlık da bir sırrı paylaşmak gibi. Belki de insana kendi yüzünü bunca açık biçimde gösteren daha güçlü bir enstrüman yok yeryüzünde. Gerçek bir düşmanınız varsa, bilin ki o sizin karanlık ikizinizdir. Size sizi göstermek için, tüm silahlarını kuşanıp karşınıza çıktığında; onu yenilgiye uğratacak tek şey, kendi imgesiyle karşılaşmaktaki başarısızlığı ya da hazırlıksızlığıdır. Polisin suçluyu kovalamasının bir serüvene dönüştüğü hikayelerde bu olguya sıkça rastlanır. Polis suçluyu yakalama bahanesiyle onu anlama çabasını abarttığında; daha önce girmediği batakhanelerde zaman geçirmeye başladığında, geceden, karanlıktan ve suç işlemekten daha önce almadığı biçimde zevk almaya başladığında yani onu bir polis olarak tanımlayan mevcudiyetinin toplumsal ve psikolojik sınırlarını aştığında, kovaladığı adamın kendi gölgesi olduğunu anlayacağı geri dönülmez bir noktaya doğru ilerliyordur. Şayet kendisiyle yüzleşecek gücü varsa, gölgesini içine alıp yoluna bütünlüklü bir kişi olarak devam edebilir. Suçluyu öldürmeye ya da yok etmeye ihtiyacı kalmaz. Ancak kendi gölgesini taşıyamayacak kadar uzak düşmüşse kendine; suçluyu hiç düşünmeden vuracaktır ve gölgesini sonsuza dek kayıp bir cehennemde bırakacaktır. Ben, Erzurumlu'nun bu eserinde bir insanın gölgesiyle karşılaştığı o olağanüstü tekinsiz anı ve bunun geleceğe yansımalarını buluyorum. Bu her kavgayı hem insani hem de insani olmayan bir hüviyete büründüren yaşam dürtüsüne götürüyor bizi. Aynı zamanda ölmekten duyduğumuz korkuya ve hayatta kalan olarak duyabileceğimiz şükranla karışık suçluluk duygusuna. Bu yüzden hayatı ve ölümü eşzamanlı olarak taşıyan bu gözlerde yalnızca düşmanlık yok. Birbirlerinin kaderlerini etkileyen iki insanın sırdaşlığı da var. Bunca duyguyu böylesine naif biçimde hikayeleştiren Ümit Erzurumlu'nun bu eseri üzerinden yaptığım yolculuk olabildiğince kişisel ve özel. Ve beni insana duyduğum sevgiyle yeniden buluşturdu. Bu, kültürleri aşan, evrensel bir kaygıda kendine yer bulan, insan sevgisidir. Sanatın hayatlarımızı dönüştürmek ve kendimizi yeniden yaratmak konusunda bizde uyandırdığı heyecan ve etkiden söz ediyorum burada. Amerikalı entelektüel Susan Sontag'ın 'Yoruma Karşı' adlı ünlü denemesinde ısrarla vurguladığı gibi; bir eleştiriden beklenen şey, kesinlikle bir sanat eserinin 'anlam' düzlemine indirgenmesi değildir. Eleştirmenin işi bu 'duyusal düzeyi' betimlemek, anlamına odaklanmadan üslupsal biçimini analiz etmektir. (Schreiber, 2019, 96). Aksi bir tutum, sanat eserinin sonsuz okumalara gebe olan varlığını hiçe saymak olur. Bir sanat eseri hiçbir eleştirmenin ya da entelektüelin yorumuna ya da aşırı yorumuna kurban verilemeyecek kadar değerlidir. Kendi bütünlüğüne ve açıklığına sahiptir. Benim eserle kurduğum bağ yani onunla çıktığım yolculuk sırasında yaşadığım duyusal deneyim; toplumu yeni deneyim olasılıklarıyla karşılaştırma amacıyla giriştiğim özel bir eyleme karşılık geliyor. Bir beğeninin dışavurumundan çok, Erzurumlu'nun kübo-fütüristik imgelerle yarattığı kendine özgü üslubuna dikkat çekmeyi amaçlıyor. Bu bağlamda benim yaptığım şey, eserin bana kendisini açması için onunla zaman geçirmek oldu. Böylece yalnızca bir eserde yolculuk yapmadım; Erzurumlu'nun diğer eserlerini de görme yolunda hem kendime hem de okurlara bir kapı açmış oldum. Bir sanatsever ya da okur olarak ihtiyacımız olan şey, eserle saf bir bağ kurmak ve aşırı yorumlarla yıpratılmadan kendi yolculuğumuzu yapabilmektir. Schreiber, Daniel, (2019). Susan Sontag Entelektüel Bir İkon, Çev. Gözde Serteser, İstanbul, Everest Yayınları. Erzurumlu: Ben çocukluğumu yanımdan hiç ayırmadım desem yeridir. 11 ya da 12 yaşlarındaydım. Babam emekli öğretmendir benim. Ortaokul birinci sınıfa başlar başlamaz, ilk kez bir resim öğretmenim ve resim dersim oldu. Öğretmenimiz ilk derste Elinizi çizin dedi. Ve ben bir el çizdim. Öğretmen geldi, elin çizili olduğu sayfayı yırtıp aldı, Bu bende kalsın dedi. Sonradan öğrendim ki, komşularımızın lisede okuyan çocuklarına derste benim resmimi iftiharla göstermiş ve Size örnek olsun demiş. Babama da gitmiş şöyle demiş: Bu çocuk çok yetenekli. Mutlaka resim yapması lazım. Ben zaten resme çok düşkündüm. 5 yaşımdayken annemle birlikte resim yapmaya başlamıştım. Babamın benim hayatımı değiştiren eylemi şu oldu: Beni elimden tuttu ve bir resim atölyesine götürdü. İki kardeş ressamın yanına beni çırak verdi. Orta birinci sınıftaydım burada çalışmaya başladığımda. Taşrada, Ressam olup ne yapacaksın! denilen bir ortamda, bir baba çocuğunu iki ressamın yanına çırak veriyor. Bu davranış elbette bu ressamlara atfedilen bir kıymeti gösteriyor. Daha sonra babam tayin olup İstanbul'a geldi. Sonrası Marmara Güzel Sanatlar. Ben bu anlattığım süreçten dolayı, çocukluğumu resim defterimle birlikte bugüne taşıdım her zaman. Annem ilk resim öğretmenimdir ama sonrasında babamla yol aldım diyebilirim. Babam köy enstitüsünün devamı olan o okullardan gelme. Sanatın değerini bilen bir adam. Bir çocuğun aslında ağaç yaşken eğileceğini, sevdiği şeyi yapmasının gerektiğini bilen bir adam. Çocukluğumda en mutlu olduğum şey resim yapmaktı, misketlerim değildi. Okul yıllarımda çizdiğim, boyadığım bir resim bugün elime geçtiğinde hissettiğim mutluluğu hiçbir şeyle kıyaslayamam. Çocukluğumu hiç bırakmadım. Annemle başladım resme ve babamla devam ettim diyebilirim. Ancak ikisinin de resmime desteği hayatım boyunca sürdü ve sürüyor. Çok destek oldular bana ve benimle her daim gurur duydular. En çok sevdiğim iki insanın beni takdiri bana verilen en kıymetli hediye. Bugün de bir sergi açtığımda, en çok eşimin ve çocuklarımın düşünceleri, duyguları beni mutlu ediyor. Oğullarımın benimle gurur duyması başka bir mutluluk. Öyle bir öncelik söz konusu değil. Babam bir öğretmendi ve her zaman yolumu açtı. Benim çocukluğumda, TRT 2'de pazar günleri klasik müzik konserleri olurdu. Oğlum, bu müziği dinleyin! derdi babam. O zaman benim kulağım bu müzikle dolmaya başladı. Ben Sivaslıyım. Bağlamayı severim. Halk ozanlarıyla, türküyle, Mahsuni'ler ve Nesimi'lerin yanında Hamiyet Yüceses gibi birçok kıymetli Türk Musikisi sanatçısını dinleyerek büyüdüm. Klasik müzik bu toprakların melodisi olmamakla beraber, beni besleyen çok önemli bir unsur oldu hayatımda. Yazları köyümde bir klasik müzik tınısı duysam, sevinçten uçarım. Bana huşu verir. Tasavvuf gibi düşünün. Bana öyledir yani. Rahmaninov 3. konçertonun bana verdiği coşkuyu başka bir yerde bulamam mesela. Bir resme başlarken, palet yaparken onu dinlerim. Onun coşkusuyla resim yaptığım çok olmuştur. Tırmanan bir coşku var orada. Doğum sancısı gibidir biraz. Bir ressamın da doğum sancısı her zaman olmuştur. Soruna dönersem, onay değil de, ben isyanı seçen bir adamım. Bir sanatçının da onayı seçmesi bana pek doğru gelmez zaten. Çünkü dünyada benim resmimi onaylayacak bir kişi bile olmasa, ben o resmi yapacağım. Bir adada yalnız olsam, yine resim yapmak zorundayım. Bu şöyle bir duygu: Acıktığınız zaman yemek yersiniz. Bir başkası için yemezsiniz. Resim yapmak da benim için böyle bir ihtiyaç. Birinin onayının çok ötesine geçmiş bir şeydir, bu. İsyandır. Yine de bizim yaşadığımız isyan biraz içine kapanıktır. Örneğin siyasi bir göndermeyi bir dansöz figürüyle anlatmak ya da kavga temalı bir resimle ortaya koymak. Metaforlarla yüklü bir isyandan söz ediyorum burada. Çocukken insanın elbette bir onaya ihtiyacı oluyor. Mesela bana kasabada Büyük Ressam diyorlardı. Çünkü başka yoktu ki. 13 yaşlarımda bana takılan ad buydu. Bu beni resme iten bir onaydı elbette. Sonra İstanbul'a geldiğimde, Dünyanın en büyük ressamı olacağım! dedim kendime. O gazı yaşadım. Geldim, baktım; İstanbul'da öyle yetenekli adamlar var ki okulda. Kendi ülkemde büyük olayım, yeter. dedim. Güzel Sanatları kazandıktan sonra bu cümleler Ben iyi bir sanatçı olacağıma dönüştü. Yıllar içinde anladım ki, büyüklük bir ölçüt değilmiş aslında. Sahici olanı yapmaktır, önemli olan. Bu düşüncemi bir anıyla anlatayım size. Sürrealist çalışan Ressam Erol Deneç'le bir gün atölyesinde oturduk; Boğaz'a karşı birlikte müzik yapıyoruz. Doğancılar Tepesi'ndeyiz. O keman çalıyor, ben de ud ile eşlik ediyorum ona. Camla kaplı bir atölye bu: Tarihi yarımada ayaklarımızın altında. Şimdi ismini hatırlamadığım Rus bir ressamın kataloğunu gösterdi bana. Şunu incele, dedi. Dedim ki Hocam sizin resimleriniz daha güzel bu adamdan. Hiç unutmuyorum yanıtını: Sen şu an farkında değilsin. Ben onun gibi olabilsem, hayatımı vermeye razıyım. Ben onun yanında hiçbir şeyim, dedi. Öğrencisi konumundaki birisine böyle bir itirafta bulunmak nasıl bir şeydir diye düşündüm. Kendinin bir hiç olduğunu kabullendikten sonra kıskançlık duygusu falan kalmıyor insanda. Sen sadece sahici olmaya odaklan, dedim kendime. Picasso da öyle demiş zamanında: Asıl olan sahicilik. Ben resmimi hiçbir zaman acaba ile yapmadım. Benim ilk oynadığım tiyatro, ilk içinden izlediğim tiyatro oyunuydu aynı zamanda. İlkokul 5. sınıftaydım. Hiç tiyatro izlemeden oynadım aslında. Neredeyse sınıfın tamamı rol almıştı. Babam da yönetmenimizdi. Hiç unutamadığım kitap ise Heidi. Defalarca okudum. Çizgi filmini izlerken o hayalini kurduğum Heidi'yi göremedim sonraları. Zaten çizgi filmi çıktığında, benim çocukluğum bitmişti. Sokaklarını dahi kafamda çizdim, çok kereler resmini yaptım. Beni en çok etkileyen Heidi'nin dedesiyle olan ilişkisiydi aslında. Çünkü benim iki dedem de ben çok küçükken vefat etmiş. Biri ben 6 aylıkken, diğeri de üç yaşımdayken. Arkadaşlarım dedelerinden söz ederdi. Ben özlem duyardım. Bir de Heidi'nin o dağlardaki özgürlüğü beni cezp etmişti. Ben o günden bugüne hep zirvelere çıkmak isterim. Köye gittiğimde de zirveye çıkar, bakarım. Rüzgara yönümü dönerim. O tepedeki sessizlik hep arzuladığım şeydir. Yok aslında. Benim resmim hep hayatın içinden oldu. Mesela bu sene peyzajlar çizdim. Neden çizdim? Çünkü yazın çocukluğumun geçtiği yerlere gittim. Bir hafta kaldım. Fotoğraflar çektim. Çocukluğumda misket oynadığım bir sokağın fotoğrafını çektim. Onun resmini yaptım dönünce. Tabi. Orada etüt de yapıyorum bazen. Bazı yerde karşısında çizmenin heyecanı başka oluyor. Benim resmim zaten yorumdur, biliyorsunuz. Empresyonistler gibi ışığı kovalamıyorum. Elbette fotoğraftan istifade ediyorum. Kendi çektiğim fotoğraflardan. Yani içine girdiğim ortamın resmini yapıyorum. Peyzajda da buna dikkat ediyorum. Bir yazımda Rüzgarla çatıların çığlıklarını dinliyorum demiştim. O atmosferi yaşadığım zaman çizebiliyorum. Örneğin, uçaktan Ankara'yı berrak bir havada fotoğrafladım, onun da resmini yaptım. Uçak alçalırken Ankara'ya, o kadar ilginç geldi ki tarlaların doğal parçalanmaları; bana resmim için hazır bir eskiz sundu. -Eskiz benim için bir zorunluluk diyebiliriz. Bütün resimlerim için eskiz yaparım. Bazı resimlerimi ise tuvale geçirmem, boyamam. Benim resmimde matematiksel parçalanmalar önemli bir yer tutar. Onları kağıt üzerinde; daha minik bir alanda, siyah beyaz olarak çözümledikten sonra renklisini tuvale yapmaya başlarım. Bazen kağıt üzerinde o kadar üzerine giderim ki, hoşuma gider ve onu boyarım. Boyadıktan sonra o da bir resim olur. Ben bir resmi, bir konuyu bir kaç sefer resmedebilirim. Eskizini de birkaç sefer yaparım. Belki içinden birini veya ikisini seçer ve tekrar yağlı boya olarak tuvalde, değişik boylarda resmedebilirim. Konu beni çok etkilediyse yapabilirim. Mesela 2,5 metrelik bir Beyrut tablom var. O resmin eskiz süreci çok uzun sürdü. En az 5 ya da 6 tane eskizi çıkmıştır. Bazen eskizlerimi önemsemeyip attığım, yırttığım da olur. Eşim bir tanesini alıp saklamış o eskizin ve çerçevelemiş. Sonradan bundan mutluluk duydum. Diğerlerini de keşke atmasaydım dediğim oluyor bazen. Bundan 15 yıl öncesine kadar çok önemsemezdim. Artık her çizdiğimin bir duygusu olduğunu düşünerek bir kenara arşivliyorum. Bir gün mutlaka o arşivden çıkacak ve yaşadığım duyguyu bana anımsatıp bir yere götürecek beni diye düşünüyorum, saklıyorum. -Büyük resimlerde boşluk sorunları daha başka olur. Bütün tarzlar için geçerlidir bu durum. Mesela küçük bir resimde yaptığınız bir şeyin boş alanlarını bazen büyük bir resimde keyifle çoğaltırsınız resim nefes alsın diye. Bazı eskizler büyük resimde daha güzel durur. Biz sanatçı dostlarla da konuşuruz bazen; Bu resim büyük istiyor deriz. Bunun espasını daha güçlendir, yeniden yorumla gibi birbirimize önerilerimiz olur. Mesela bazı tablolar renk de istemez. Örneğin, Picasso'nun Guernica'sı. Renksizdir çünkü orada bir katliam vardır. Bazı resimler vardır, duygusu rengi kaldırmaz. Örneğin, Beyrut resmimde yanan bir Beyrut'u resmettim. Beyrut, Doğu'nun Paris'idir, biliyorsunuz ve Orta Doğu'nun kanayan yarasıdır. Dinler tarihinde adı geçen, çok önemli bir merkezdir aslında. Ve ben orada fazla yeşil olmamasına karşın, tabloda çok fazla yeşil kullandım. Çünkü yeşil hayattır. O yanmayla bitmesin o hayat istedim. Bu da, resmimde kullandığım bir dildir. Öte yandan yeşil dediğimiz renk, kırmızının zıttıdır. Renklerin dili giriyor burada devreye. Kavga resmimde niye kahverengi kullandım, örneğin? Her ressamın üslubunun yanında bir de renk dili vardır. -Atölyeni ilk ziyaretimde bana Dağınıklığın kusuruna bakma demiştin. Resimlerini yaptığın, düşünüp hayal kurduğun, müzik dinlediğin; deyim yerindeyse dünyanın gürültüsüne kısa devre yaptırdığın bu mekanın dağınık olması senin için ne ifade ediyor? Dahası bir başkası için ne ifade ettiğini düşünüyorsun? Ben dağınıklık derken; dağınıklığın içindeki düzeni seviyorum. Resmimde de bu var. Dağınığım ama düzensiz bir insan hiç olmadım. Dağınıklık dediğimizde bohemlik kavramı geliyor zihnimden. Mesela Paris'in 1950'lere kadarki bohem hayatı modern resmi doğurdu. Ama bohemliğin bizim toplumumuzdaki karşılığını pek sevmiyorum. O da ayrı konu. Soruna gelirsem, her tarafın tuvallerle yığılı olması benim için dağınıklık değildir zaten. Bu soruda ısrarlıyım çünkü dağınıklığın seni yakından tanımak bağlamında bir anahtar olduğunu düşünüyorum. Bundan sonraki soru da buradan gelecek. Belki sanatçının dağınıklığı üzerinden gidebiliriz. Mesela şu da var: Smokinle resim yapan sanatçı var. Ama ben öyle değilim. Atölyeme ayda bir temizlikçi gelir. İlk söylediğim şey, masama dokunma, oluyor. Kütüphaneme dokunma, diyorum. O dağınıklığın içindeki her şeyi ben ezbere biliyorum. Oradaki kalemlerimden biri bile eksilmesin. Oradaki yarım olan kalemime dokunmayın. Çünkü onun ucunun yuvarlandığını biliyorum ve çizerken bana lazım olan da o. Kendi yaşam alanım, sanatımı ürettiğim alandaki her şeyim kendi içinde, o dağınıklık görüntüsü içinde muazzam bir düzene sahip. Kontrollü bir dağınıklık, bu. Ben aslında bunların tamamının en çok sanatçıya yakıştığını düşünüyorum. İsyan, narsisizm, egoizm, nihilizm ve hatta hedonizm. Bunlar olmak zorunda bir sanatçıda. Sanatçı hedonist olmadan resim yapamaz bana göre. Psikanalizcilerin bu saptaması bir ölçüde doğrudur. Yalnız olmak, kendini dinlemek ve kendi yaptığın resmi beğenmekse eğer narsisizm; yanıtım evet. O anlamda bir narsist tanımına oturuyoruz elbette. Kendime özgü bir yalnızlığı yaşamak zorundayım. Uzun saatler boyunca bunu yaşamayı seviyorum. Hatta günlerce. Ve çok da mutlu oluyorum yalnız yaşadığım zaman. Ama bir taraftan da empati kurmayı çok önemserim. Benim en değerli şeyim nedir dünyada? Sanatım. Aile, sevdiklerimiz onların yeri ayrı elbette. Sanatımı çok seviyorum. Ama yanlış anlaşılmasın, paylaşıma da değer veririm. Dünyayı paylaşmak zorundayız. Atölyemden çıktığımda, sanatı konuşacağım insanlar olmadıktan sonra bir kıymeti yok ürettiklerimin. Öte yandan ben güzel resim yapıyorum demem hiç bir zaman. Hep kavga halinde oldum yaptığım sanatla. Ressam 40'ından sonra olgunluk dönemine girer. Hayatta hep solist olmak için gaye güttüğünde, esas narsisizm orada çıkıyor işte. Çarkın bir dişlisi olmayı kabul ettiğiniz an önemlidir. O çark zaten o dişli olmadan dönemez. O dişli olmak kıymetli bir şeydir, biraz da içine kapalı olmak demektir. Çünkü bir sanatçı hayatı, dünyayı çok da değiştirmez aslında. Ondan bunu beklememek lazım. Ama sanat toplumun önden giden gücüdür. Sanat bilimden de önce gelir. Örneğin, Vokalistler resmim tam da bu düşüncemin bir tezahürüdür. Bir orkestrada 10 kemancıdan bir tanesi de çok kıymetlidir. Picasso çarkın kendisi olmadı. Gene dişliydi. Braque da öyle. Modern resmin öncüsüydüler. Sonuçta bir resmin bittiğine karar verdiğiniz bir an var. Bir imza atmaya karar verdiğiniz bir an geliyor. Ve resim diyor ki; Tamam, at bana imzanı! Bunu söyleyen iradenin elbette kendisine inanması gerek. Bu, yaptığınızın iyi bir resim olduğunu kabul etmenizdir aynı zamanda. Bir sonraki resim ondan daha iyi de olabilir, daha kötüsü de. Kuralları unutabilmek lazım. Ancak bu biçimde yeni bir kural koyabilirsiniz. -Ben hayallerimle yaşıyorum. Giderim, gezerim, yaşarım. Zihnimin içinde konuşurum. Olmadık şeyler hayal etmeyi severim. Yalnızlık biraz ölüm düşüncesini de içinde barındırıyor. Aslında çok fazla anlam yüklemediğin zaman hayata, sevdiğin şeylere, ölüm daha kolay karşılanıyor gibi geliyor bana. Sırtına ne kadar yük alırsan, bırakman o kadar zor oluyor. Mesela 40. yaşımda ben böyle bir yüzleşmeye girdim. Beni yine bütün bu hesaplaşmadan sağ salim dışarı çıkaran resim oldu ve olmaya devam ediyor. Herkes ister ardında kalıcı bir şeyler bırakmayı. Benim kimsem olmasa hayatta, resimlerimi bırakamasam birilerine; çok mu önemli? O sorgulamayı da geçtim. Ardımdan törenler yaptılar falan filan. Yalnızlık biraz da bu senaryolardır. -Ben baba rolüne geçtikten sonra, babalığın ne olduğunu anladım. Erkek için öyle. Annelik çok hissi bir şey. Her kadın annedir aslında bir çocuk sahibi olmasa da. Ama her erkek, baba değildir. Ben babamla ilişkimi olgunlaştığım zaman daha iyi yorumlayabildim. Babam şefkat duyduğum özel bir özneye dönüştü. Benim kendi çocuklarım üzerinden yaşadığım babalık duygusu onları hayata karşı kollama hissi -babamın da benim için bunları hissettiğinden emin olmama neden oldu. Babam benim için kutsallaştı neredeyse. İşte bu noktada baba senin için en güçlü karakter haline geliyor yeniden. Çünkü güç fiziksel bir şey değil. Cesaretten söz ediyorum. İnsanın evladı için yapamayacağı şey yoktur, noktası bu. Benim için tek süper kahraman babam oluyor. Büyük bir saygı ona karşı hissettiğim. Kendi portreme gelirsek; Benim üzerinde durduğum iki önemli portre çalışmam var: İlkinde gözümü kapalı yaptım. İkincisinde gözlerim açık ve çok güçlü bakıyorum dünyaya. Birincisinde belki gözümü açmaya cesaret bulamadım. Orada bir narsisizm vardı mesela ama bana gözümü açtıracak kadar etkili değildi. Ama ikincisinde kendimi asker gibi yaptım. Kimileri Hz. Ali gibi olmuşsun dediler. Ben zaten bir savaşçıyı çizdim. Topluma mal olmuş bir imgesi vardır Hz. Ali'nin. Ben yaparken böyle bir benzerliğin farkına varmadım. Kendimi aynada alt açıdan çizdim. Kendime bir güç atfettim orada. Bunu fotoğrafla yapmak başka bir şey. Ya da birilerinin bana söylemesi başka bir şey. Benim öyle hissedip de bunu çizmem, önemli olan. Her iki portre de benim dilimden çıktı elbette. Beni ruhsal olarak çok iyi anlattıklarını düşünüyorum. İkisinin arasında çok zaman farkı var. En az 7 sene. Biri gençliğimin sonuna doğru, diğeri orta yaşın başlangıcına denk geliyor. Biraz da ölüme meydan okuyan bir güç var ikincisinde. -Resimlerinin diline gelirsek; üslubuna. Daha önceki bir sohbetimizde; değer verdiğin ressam arkadaşlarının senin resmini fütürist olarak tanımladığından söz etmiştin. Bir ressamın kendi dilini bulması nasıl bir süreç? Bir ekole dahil olması ya da olmaması neyle açıklanabilir? -Benim resmim fütüristik olarak tanımlandı ama ben böyle bir çabayla çıkmadım ortaya. Ben Gustave Klimt gibi, biraz dışavurumcu, biraz da yüzey resmi yapıyordum. Kübik ama kübist de değil. Sonra fark ettim ki, resimlerim durağan oysa ben çok hareketli biriyim. Yaptığım resimlerde beni anlatan bir şeyler var ama tam olarak ihtiyacımı karşılamıyor diye uykularımın kaçtığını bilirim. İşte böyle bir sorgulama noktasına geliyorsun. Orada sıçrar mısın yoksa düşer misin? Sanatçının hayatında böyle vartalar vardır. Bunlar dönüm noktalarıdır. Ben ne kadar doğru geçtim burayı? En azından o virajı yanlış almadığımı biliyorum. Yani savrulmadım. Biraz Amerika'yı yeniden keşfetmiş gibi oldum. Resmimi hareketlendirmek istedim. Fütürizmde zaten gelecek ve hareket vurgusu çok önde. Böylece benim resimlerim fütüristik bir hal aldı. Kendiliğinden yaşanan bir süreç. Bizim gençliğimizde internet yoktu. Fazla bir şey de görmedik etki anlamında. Benim bundan sonra fütüristik resim yapacağım diye bir iddiam da yok, zaten olmamalı. Ben böyle olacağım ideali ile gelmediğim için; ben böyle devam edeceğim şeklinde bir idealim de yok. Ama şu beni mutlu etti: Kendiliğinden gelip de sana bir gömleğin giydirilmesi ve sana denk gelmesi. Çünkü sen kendine bir gömlek biçmeye çalıştığın zaman durum biraz farklı oluyor. Her resmimde yeni bir şeyler zorluyorum zaten. Beni takip eden dostlarımla zaman zaman resmin gideceği yeri tartışırız. Birbirimizi de bu anlamda irdeleriz, eleştiririz. Küçük resimlerde sürekli denemeler yapıyorum. Mesela çok fazla ressamın resmini incelerim. Her gün bir saat ayırırım bu gezintiye. Her sanatçı etkilenir. Konu olarak da, biçim olarak da etkilenirsin. Ama bu süreci denetleyebiliyorsanız, bu etki sizin için anlamlı olur. Mesela fütürizmde bisiklet, uçak, at imgeleri bir hız temasının öğeleridir. Şimdi bugün baktığımız zaman roketler var, çok hızlı trenler, jetler var. Şimdi hız deyince, frekanslar var. Ses dalgaları var. Elektrik zaten saniyede 300 bin kilometre yol kat ediyor. Yarın, muhayyilenin bile alamayacağı yeni hız imgelerinin çıkmayacağını kim söyleyebilir? Belki bir galaksiye düşündüğün an gideceksin. Benden önce bu dili kullananların kullandığı imgelerin hepsini denedim elbette. Yarın öbür gün birileri bu akımı değerlendirirken benim kendi ülkemde yaptığım ve kendi dilimce yorumladığım bu çabayı da görecektir diye düşünüyorum. Bu adam da Atı böyle yorumlamış diyecekler. O poker masasına oturttum kendimi. Öyle diyebilirim. Her sanatçı bir Guernicası olsun ister. Bu cesareti gösterdiğin zaman Guernica'n olur. Bu ekolün ustalarıyla bir cebelleşme durumu oluyor elbette. Daha önce de söylediğim gibi, bir ekolün içine yerleştirilmiş olmak benim resmimin sınırlarına dayandığı anlamına gelmiyor. Dünya ve hayat değiştikçe, ben de o değişimin içinde kendi dilimin evrimini yaşayacağım. İç dünyanı, sanatını bizimle paylaştığın için teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-sigmund-weinberg-belge-meseli", "text": "Ülkemizde sinemanın öncülerinden Sigmund Weinberg'in izini süren Bir Sigmund Weinberg Belge-meseli'nin dünyadaki ilk gösterimi 2-3 Temmuz tarihlerinde İstanbul Modern'in web sitesi üzerinden izlenebiliyor. İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg A. Ş'nin katkılarıyla çevrimiçi gösterim programında özel bir filme yer veriyor. Ülkemize sinema kültürünü getirmiş ve yerleştirmiş biri olarak tarihe geçen Sigmund Weinberg'in izini süren ve Profesör Savaş Arslan imzasını taşıyan Bir Sigmund Weinberg Belge-meseli'nin dünyadaki ilk gösterimi çevrimiçi olarak belgesel izleyicileri ile buluşuyor. 2020 yılı yapımı belgesel, 20. yüzyıl başlarında İstanbul'daki sosyal yaşama ışık tutuyor. Fotoğraf makinesinden gramofona, sinemadan otomobile o dönemin teknolojik yeniliklerini, 1908 yılında İstanbul'daki ilk sinema salonunun açılmasını ve Weinberg'in beş kıtaya dağılmış ailesinin izlerini sürüyor. Bir Sigmund Weinberg Belge-meseli, 100 yıl önce birçok değişimin yaşandığı bir dönemde, hem Sultan II. Abdülhamid'in hem de Sultan V. Mehmed Reşad'ın resmi fotoğrafçısı ve sinemacısı olan Sigmund Weinberg ile ilgili kapsamlı bir araştırma sunuyor. Film, Burçak Evren ve Giovanni Scognamillo gibi sinema tarihçileriyle yapılan röportajların yanı sıra, Karagöz ile Weinberg'in, gölge oyunu ile sinema filmlerinin aralarındaki fark ve bağlantılara da esprili bir dille yer veriyor. Bir Sigmund Weinberg Belge-meseli 2-3 Temmuz 2020 tarihlerinde İstanbul Modern'in web sitesi www. istanbulmodern. org adresinden izlenebilecek. 2 Temmuz Perşembe akşamı saat 19.30'da ise İstanbul Modern Sinema Danışmanı Müge Turan, yönetmen Savaş Arslan ile müzenin YouTube kanalında canlı bir söyleşi gerçekleştirecek. Filme erişim 3 Temmuz gecesi sona erecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-susan-sontag-biyografisi-daima-susan", "text": "Yazar Sigrid Nunez'in kurgudışı/biyografi türündeki kitabı Daima Susan, Kafkakitap logosuyla raflardaki yerini aldı. Umut vadeden genç bir yazar olan Sigrid Nunez onunla tanıştığında Sontag tartışmalı denemeleri, keskin zekası ve sivri kişiliğiyle efsanevi bir figürdü. Sontag'ın asistanlığını yapan Nunez bir süre sonra yazarın oğlu David'le sevgili oldu ve üçü sıra dışı bir yakınlık kurarak aynı evde yaşamaya başladılar. İnsanlara bir şeyler öğretmekten büyük keyif alan ve hatta bunu ahlaki bir görev olarak benimseyen Sontag, kültürel ve entelektüel tutkularıyla etrafındakilerde derin izler bırakan bir ustaydı. Kimi zaman çevresindekilere acı veren zorlu karakteri ve ona yazarlığa dair öğrettikleriyle, daha sonra başarılı bir romancı olacak Nunez'in üzerindeki etkisi de büyüktü. Amerika'nın en saygın ve hayranlık uyandıran entelektüellerinden biri olan Sontag'ın ölümünden 6 yıl sonra yayımlanan bu dokunaklı kitap, kalıplara sığmayan bir ruhun ve göz alıcı parlaklıkta bir zekanın son derece açık sözlü bir portesini çiziyor. Yazar Sigrid Nunez, New York'ta dünyaya geldi ve Alman bir anne ve Çinli bir Panama olan babasının kızı olarak büyüdü. Lisans derecesini Barnard (1972) ve MFA derecesini Columbia Üniversitesi'nden (1975) aldı ve ardından bir süre The New York Review of Books'ta editör asistanı olarak görev yaptı. Çalışmaları, Pushcart Prize ve Asya-Amerikan edebiyatının dört antolojisi dahil olmak üzere çeşitli antolojilerde de yer aldı. Kısa öykülerinden biri The Best American Short Stories 2019 için seçildi. 2020 John Simon Guggenheim Memorial Vakfı Üyesi olan Nunez, aynı zamanda bir Whiting Yazar Ödülü, Berlin Ödülü Bursu ve Rosenthal Vakfı Ödülü'nün sahibidir. Eserleri 25 dile çevrilmiştir. Yazar halen New York'ta yaşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-tarihci-ve-bir-romancinin-14-yuzyil-anadolusuna-seyahati", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat'ın internet üzerinden gerçekleştirdiği canlı söyleşileri, yep yeni konular ve konuklarla devam ediyor. Anadolu Selçukluları devrinde varlıkları bilinen ve Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminde de faaliyet gösteren dervişler, fakihler, medreseli sufiler, gaziler, hem siyasi hem de toplumsal yapılanma alanında önemli rol oynamışlardır. Osmanlı sufiliği üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen Haşim Şahin, geçtiğimiz günlerde YKY'den çıkan Dervişler, Fakihler, Gaziler / Erken Osmanlı Döneminde Dini Zümreler (1300-1400) adlı kitabında bir yandan Osmanlı Beyliği'nin kuruluş dönemindeki sufi topluluklar ile mutasavvıfların ve gazilerin etkin rolünü incelerken, bir yandan da Osmanlı tarihinin bu en kapalı döneminin kapsamlı analizini yapıyor. Zaman Yeli, Güvercine Ağıt ve Kalenderiye adlı romanlarında Anadolu dervişlerini anlatan ve zamanın heterodoks din kavrayışını romanlarının arka planına yerleştiren Gürsel Korat ise bu döneme edebiyattan bakıyor. Gürsel Korat ve Haşim Şahin'in katılacağı söyleşide, 14. Yüzyıl Osmanlı dünyasının sosyal, kültürel ve dini yapısının bu mühim aktörleri tarihsel ve edebi bağlamda ele alınacak. Söyleşide bir romancı ve tarihçinin aynı döneme yaklaşımındaki benzerlik ve farklılıklar, kurgu/gerçeklik, resmi tarih/gayri resmi tarih ilişkisi de konuşulacak. 30 Haziran 2020 Salı günü saat: 18:00'da herkese açık ve ücretsiz olarak düzenlenecek olan söyleşiye (https://bit. ly/ykkscanlietkinlik11) tıklayarak, Microsoft Teams uygulaması üzerinden katılabilirsiniz!"} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-varolus-hikayesi-evrak-kurek-sektorden-arkadaslara-giris-101", "text": "Senarist ve yönetmen Selçuk Aydemir'in sektöre girme çabalarını samimi bir dille anlattığı kitabı Evrak Kürek: Sektörden Arkadaşlara Giriş 101, kahkahalarla okuyacağınız anılarla dolu. Mühendislikten setlere uzanan bu yol, dik yokuşlarla dolu! 1995 yılında Sevimli Hayalet Casper filmi ülkemizde vizyona girdi. Film, babamın çalıştığı Renk Sineması'nda gösterilmesine rağmen bedavaya izlemeye bile gitmedim. Ergenliğin bana verdiği yetkiyle, üçüncü gözüm de açıldığı için Sevimli Hayalet Casper bana cazip gelmedi, ne yapayım ben sevimliyi? An itibarıyla çocukluktan çıkmışım, ben bile sevimli değilim ki, bana etkileyici lazım, güzel lazım, alımlı lazım, sevimli olmaz. Büyük bir bilmişlikle babama, Batar bu film, gişede çuvallar, almayın bu filmi, dedim. Ertesi hafta babam sinemada izdiham olduğunu, gelen birçok kişiyi gişeden geri çevirdiklerini anlattı, iş yapmaz dediğim Casper açılış rekoru kırıyordu. Hayatımın değişmez kuralıdır bu, ben yanlış ata oynamaya bayılırım. At bile kendine güvenmez, ben ona güvenirim. Dört atın koştuğu ayakta üç at fotofinişe birlikte girer ve ben geriden gelen atı tek yazmışımdır. Hiç sekmez otuz yılı aşkın süredir bu böyle devam ediyor. İlk hafta sonu tabii millet kötü film olduğunu daha anlayamadı ki, haftaya kimse gelmez, diyerek kahvaltıma devam ettim. İlk hafta sonu gidenler filmi ne kadar sevdiyse kapı pencere yıkmaya başladı Sevimli Hayalet Casper. Okulda hocalar organizasyon yapıp bizi o filme götürmeye kalktılar da bilet bulamadılar. Tüm dünya Casper'a açmış da bir ben tokmuşum meğer. Sinemada ek seanslar koymaya başladılar, babam sabahın köründe işe gidiyor gece yarısı evine hırsız gibi sessiz sedasız bizi uyandırmadan girmeye çalışıyordu. Casper'ın başarısı beni üzmeye başlamıştı. Benzeri bir duyguyu lisede matematik yazılısı çıkışı cevabını 2 bulduğum ve doğru çözdüğümü iddia ettiğim sorunun gerçek cevabının 171 olduğunu öğrendiğimde yaşayacaktım. Selçuk Aydemir'in kaleme aldığı Evrak Kürek: Sektörden Arkadaşlara Giriş 101 adlı kitabı incelemek için tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-yol-oykusu-sergisi-kapsaminda-sanatci-konusmalari-basliyor", "text": "Pera Müzesi, Bir Yol Öyküsü: Fotoğrafın Ardında 180 Yıl kapsamında, sergide işleri yer alan sanatçıların konuk olduğu bir konuşma dizisi düzenliyor. Serginin küratörü Engin Özendes'in moderatörlüğünde 21 Ocak Salı günü gerçekleşecek konuşmaların ilkinde, Naksos ve Santorini adalarını fotoğraflayan Ali Borovalı ile çalışmalarında İzmir'i deneysel bir üslupla yorumlayan Cem Turgay ağırlanacak. Pera Müzesi, fotoğraf sanatına ilgi duyanlar ve farklı üsluplar hakkında bilgi edinmek isteyenler için Bir Yol Öyküsü: Fotoğrafın Ardında 180 Yıl sergisi kapsamında sanatçı konuşmaları düzenliyor. Küratör Engin Özendes'in moderatörlüğünde gerçekleşecek ilk söyleşinin konukları, serginin sanatçılarından Ali Boravalı ve Cem Turgay olacak. Ali Borovalı konuşmasında, Paros, Naksos ve Santorini adalarını gerçekçi ve yalın sanatsal üslubuyla nasıl yorumladığını aktaracak. Cem Turgay ise eleştirel bir bakış ve deneysel bir üslupla ele aldığı İzmir fotoğraflarının hikayesini katılımcılarla paylaşacak. 1839 yılında, fotoğrafın bulunmasının hemen ardından gerçekleşen ilk fotoğraf gezisinin 180. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen Bir Yol Öyküsü sergisi, izleyiciyi Batı'dan Doğu'ya, Kiklad Adaları'nın mavisinden Sina Dağı'nın eteklerindeki kumlara uzayan büyüleyici bir fotoğraf yolculuğuna çıkarıyor. Sergi projesi süresince Türkiye'den 10 fotoğrafçı; Coşkun Aral, Laleper Aytek, Ali Borovalı, Murat Germen, Sinan Koçaslan, Yusuf Sevinçli, Alp Sime, Lale Tara, Serkan Taycan ve Cem Turgay, Marsilya'dan Şam'a 30'u aşkın tarihi kente yolculuk etti. Türkiye'nin önde gelen fotoğraf sanatçıları, bu kentleri 180 yıl sonra yeniden, günümüzün fotoğraf teknikleri ve güncel bakış açılarıyla yorumladı. Ali Boravalı ve Cem Turgay'ın konuşması, 21 Ocak Salı günü saat 18:30'da sergi salonunda ücretsiz izlenebilir. Şubat ayı boyunca devam edecek etkinliklerin sonraki konuşmacıları arasında Murat Germen, Coşkun Aral, Laleper Aytek, Yusuf Sevinçli, Alp Sime ve Serkan Taycan yer alıyor. Sergi salonunda gerçekleştirilecek etkinlik ücretsizdir. Yerler sınırlıdır, rezervasyon alınmamaktadır. Etkinlik dili Türkçedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-yol-oykusu-sergisini-kurator-engin-ozendesten-dinleyin", "text": "Pera Müzesi, Bir Yol Öyküsü: Fotoğrafın Ardında 180 Yıl sergisi kapsamında, küratör Engin Özendes'in anlatımıyla bir sergi turu düzenliyor. 9 Ocak tarihinde gerçekleşecek etkinlik kapsamında Engin Özendes, sergide işleri yer alan 10 fotoğraf sanatçısının farklı teknik ve bakış açılarını katılımcılarla paylaşacak. Pera Müzesi, Bir Yol Öyküsü: Fotoğrafın Ardında 180 Yıl sergisi çerçevesinde sanatseverleri, küratör ve sanatçılarla buluşturuyor. 9 Ocak 2020 Perşembe günü saat 19:00'da küratör Engin Özendes'in anlatımıyla gerçekleştirilecek olan sergi turunda katılımcılar, farklı tekniklere ve bakış açılarına sahip fotoğraf sanatçılarının sergide yer alan işlerine dair detaylı bilgi edinme şansına sahip olacak. Bir Yol Öyküsü: Fotoğrafın Ardında 180 Yıl sergisi, seyirciyi Batı'dan Doğu'ya, Kiklad Adaları'nın mavisinden Sina Dağı'nın eteklerindeki kumlara uzayan büyüleyici bir fotoğraf yolculuğuna çıkarıyor. Sergi projesi süresince Türkiye'den 10 fotoğrafçı; Coşkun Aral, Laleper Aytek, Murat Germen, Ali Borovalı, Sinan Koçaslan, Alp Sime, Yusuf Sevinçli, Lale Tara, Serkan Taycan ve Cem Turgay, Marsilya'dan Şam'a 30'u aşkın tarihi kente yolculuk etti. Türkiye'nin önde gelen fotoğraf sanatçıları, bu kentleri 180 yıl sonra yeniden, günümüzün fotoğraf teknikleri ve güncel bakış açılarıyla yorumladı. Sergi projesi ve fotoğraf sanatçılarının çalışmaları hakkında detaylı bilgi edinmek isteyenler, 9 Ocak Perşembe günü saat 19:00'da küratör Engin Özendes'in katılımıyla gerçekleştirilecek sergi turuna katılabilirler. Tura katılmak için Biletix'ten bilet alabilir ya da resepsiyon@peramuzesi. org. tr adresinden rezervasyon yaptırabilirsiniz. Rehberli tur Pera Müzesi Dostları için ücretsizdir. Kontenjan sınırlıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/bir-zamanlar-sergisi-hayy-acik-alanda", "text": "Hayy Açık Alan, Egemen Tuncer, Hacer Kıroğlu, Kaan Fıçıcı, Şule Nur Alev ve Yunus Emre Erdoğan'ın yaklaşık iki yıldır devam eden buluşmalarından ortaya çıkan Bir Zamanlar sergisine 26 Mayıs-25 Haziran 2023 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Bir Zamanlar sergisi, tarihi şeylerin kategorileşmesini ve ehlileşmesini sağlayan ideolojik bakıştan uzak bir yaklaşımla, kişisel bir retro kazı ile kolektif kültürün standart oluşturma merakının dışında deneyler ve anıtsallık, zamansallık ve süreç gibi birkaç kavram etrafında şekillenen bir grup sergisi olarak izleyicinin karşısına çıkıyor. Zaman Algısı ve Kriz başlıklı yazısında Zeynep Gambeti beklenen ve öngörülebilen gelecekler ile kendinin tekrarı olan, değiştiği halde bir oluş teşkil etmeyen 'şimdi'ler arasına sıkışmış bir toplumsal yaşam sürüyor olduğumuz üzerine bir tespit yapar. Ayrıca Pier Norra'ya göre, yaşadığımız yüzyıl tanıklık çağından sonra gelen hatırlama çağıdır. Bu hatırlama süreci, kültürel kolektif hafızanın türlü deformasyonlar ile tekrar çağrılmasını ifade eder. Bu durum sanatçıları, zihinde gerçekleşen bir aktivite olarak, günümüze taşınan kültürel işleme üzerine düşünmeye iterken, sanatçıları geçmiş ile gelecek arasında kurulan bağlar ve yöntemler hakkında bir takım sorgulamalar yapmak üzere bir araya getiriyor. Kişisel çalışmalarında, sanatçılar görecilik, hakikat rejimleri, mutlakçılık, koltuk antropolojisi gibi kavramları kullanarak çeşitli konuları ele alıyor. Serginin sanatçılarından Egemen Tuncer'in Suriye'nin Palmira kentindeki Zafer Takının hikayesini odağına aldığı video ve baskı heykel çalışması ile Hacer Kıroğlu'nun, karbon kağıdının kullanımıyla şekillenen bir kopyalama mekanizması aracılığıyla Kathe Kollwitz'in The Widow baskısındaki savaşın yol açtığı acıları yansıtan üretimi birbiriyle ilişkileniyor. Kaan Fıçıcı Geçit Töreni video işi ile geçmiş kültürel birikimi müzelik yapmak ile taşın kendi zamansallığı etkisinin bir arada görülebileceği bir anlatı üzerinden çalışmasını ortaya koyuyor. Şule Nur Alev'in 2018'de bugünkü Hayy Açık Alan olarak bilinen binada sergilenmek üzere tasarladığı ve ürettiği Inversion I isimli eser, aynı boyutlarda olan güncel çalışmayla birleşerek sanatçının dönemsel olarak değişen teknik ve konu seçimlerinin birbirleriyle etkileşimini ve aralarındaki bağlantıları anlamamıza olanak sağlıyor. Yunus Emre Erdoğan'ın çalışması Süperpozisyon, kuantum dolanıklığına ait teoriden ismini alarak, kuantum nesnelerin bütün kuantum durumlarında aynı anda bulunmasına ilhamla üretilmiş bir video çalışmayı izleyiciyle buluşturur. Video, resim ve yerleştirme teknikleri ile üretilmiş, zaman kavramına odaklanan sergi 26 Mayıs'tan itibaren Perşembe, Cuma, Cumartesi günleri Kemeraltı'nda Piyaleoğlu Han'daki Hayy Açık Alan'da 13.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/birbirimizin-huzurunda-koli-art-spacede-aciliyor", "text": "Küratörlüğünü Melis Bektaş'ın üstlendiği Birbirimizin Huzurunda, yaşamın güvencesizlik ve kırılganlık içinden duyumsandığı bir zamanda beden ve kırılganlıkları bıraktığımız açıklıklar ve bağlantılar üzerinden yorumluyor, bize ait olduğunu hissettiğimiz ve bize ait olmayan bir dizi bakış açısıyla karşılaşılan bir alan yaratıyor. Sergide beraber co., Pelin Çağlar, Umut Erbaş ve Mihriban Tandoğan sanatsal pratiklerinin genelindeki performatif ihlal; geçişlilik, geçicilik ve katmanlılığın yanı sıra beden, coğrafya, kültür, kimlik ve zihne dair yaşanabilirliği ve yaralanabilirliği ele alış biçimleriyle bir araya geliyorlar. Başkaları tarafından, bilinen ve bilinmeyen, uzak ve yakın, sosyal normlara göre, tarihsel olarak belirli koşullara göre şekillenen, sosyal ve politik kuruluşlarca ve çevresel faktörler tarafından hep yeniden inşa edilen beden serginin çıkış noktası. Bedenin kamusallığını düşünürken ''Birbirimizin Huzurunda'' isminde birliktelik ihtimali, birbirimiz olma fikri sorunsallaştırılıyor ve tartışmaya açılıyor. Canlı bir paradoks ve yeni toplumsal ontoloji ihtiyacı içinde devam eden tartışmalar sergide fotoğraf, video ve resim üzerinden kırılganlığın ve yaralanabilirliğin izlerini sürüyor. Beraber co., Pelin Çağlar, Umut Erbaş ve Mihriban Tandoğan işlerinden oluşan Birbirimizin Huzurunda Sergisi Açılışı: 12 Mart 2022 saat: 16:00/21:00 arasında ve Sergi konuşması: Serginin Küratörü Melis Bektaş eşliğinde 19 Mart 2022 saat: 15.00'te gerçekleşecektir. Sergi: 12 Mart / 2 Nisan 2022 tarihleri arasında; Pazar, Pazartesi ve Salı günleri hariç 13:00/18:00 saatleri arası gezilebilecektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/birileri-yeni-sarkilarini-dinleyicilerin-begenisine-sundu-ultrapop", "text": "2015 yılında kurulan indie rock müziğin başarılı temsilcilerinden Birileri grubunun yeni single'ları ultrapop, Universal Music Türkiye etiketiyle yayımlandı. Sözleri grubun solisti Jan Soykök tarafından yazılan ultrapopun bestesi ve düzenlemesi Jan Soykök, Baturalp Yılmaz, Çağdaş Topal, Emre Dereli ve aynı zamanda parçanın prodüktörlüğünü de üstlenen Ozan Çanak'a ait. Grup, ultrapop ile müzik anlayışlarında yepyeni ve -kendi perspektifleri dahilinde- çok daha pop bir dönemin kapılarını araladığını duyuruyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/biz-aslinda-sergisi-mixerde-aciliyor", "text": "Mixer, 18 Ocak 22 Şubat tarihleri arasında Ayça Telgeren, Börte İpek, Ahu Akgün, Okan Kaya, Bengisu Bayrak, Furkan Öztekin, Meltem Şahin, Mediha Didem Türemen, Meltem Sırtıkara, Volkan Aslan, Yasemin Özcan'ın çalışmaları ile yer aldığı ''Biz Aslında'' isimli sıradışı bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Bazı filmlerin yaşamımızdaki anlamı büyüktür. Unutamadığımız karakterleri ve unutulmayan sahneleri hatırlatır bize yaşamımız boyunca. Bazı film karakterlerine benzetiriz kendimizi, bazı hayatların peşinden gideriz bir hayalmişçesine. Bir senaryo, on iki sanatçı, bir yönetmen; Biz Aslında sergisi ile Mixer, bu kez küratör koltuğuna bir yönetmeni oturtuyor ve izleyiciyi unutamayacakları bir sergi/film deneyimine ortak ediyor. Yönetmen Can Kılcıoğlu'nun senaryosunu yazıp, yönettiği ''Biz Aslında'' sergisi, on iki sanatçının senaryodaki sahnelerin akışına göre ürettikleri ve birbirlerini tamamlayan bir hikaye döngüsünü izleyiciye sinematografik bir bakış ile sunuyor. Sanat ve sinemanın birbirine yakın ilişkisinden yola çıkan Biz Aslında, gerçekçi hisler ve duygulardan esinleniyor. Bir çiftin tanıştıkları ilk andan, ayrılık sonrasında karşılaştıkları ilk zamana kadar aşkın ve ilişkilerin ilk adımını anlatıyor. Yaratılan kurgusal mekanda bu hikaye, on iki sanatçının farklı medyumlar kullanarak ürettiği çalışmaları ile bir film sergiye, sergi ise izleyiciler için sinemasal bir deneyime dönüşüyor. 18 Ocak 22 Şubat tarihleri arasında gerçekleşecek olan Biz Aslında sergisi, aşkı, aşka ortak olma halini, birlikte kalabilmeyi veya yeri geldiğinde ayrılabilmeyi izleyiciyle içtenlikle paylaşıyor. Unutulmayan filmlerden, aşklardan ve zamanlardan aldığı referansla uzunca bir süre akıllardan çıkmayacak samimi, uçarı ve romantik bir sergiye dönüşüyor. Serginin açılış kokteyli olmayacaktır. 18 Ocak 2020 Cumartesi günü izleyiciler tüm gün Biz Aslında sergisini aşağıda belirtilen seans saatlerinde ziyaret edebilir. Seans Saatleri: Sergi seansları, 11.00-19.00 saatleri arasında 15 dakikada bir gerçekleşecektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/biz-de-variz-programindaki-filmleri-yonetmen-ve-oyunculari-anlatiyor", "text": "İstanbul Modern Sinema, Türkiye sinemasından yepyeni filmleri sinemaseverlerle buluşturduğu Biz de Varız! programının gösterimlerine yönetmen ve oyuncularla söyleşiler eşlik ediyor. İstanbul Modern Sinema'nın, Türk Tuborg A. Ş.'nin katkılarıyla hazırladığı Biz de Varız! programı hız kesmeden devam ediyor. Bu yıl ilk kez çevrimiçi ve ücretsiz olarak gerçekleşen programdaki filmlerin yönetmen ve oyuncuları sinemaseverlerle söyleşide buluşuyor. İstanbul Modern Sinema Film Küratörü Müge Turan'ın moderatörlüğünde gerçekleşen söyleşiler müzenin İstanbul Modern'in YouTube kanalında canlı olarak yayınlanıyor. Çevrimiçi söyleşilere; Hayaletler'in yönetmeni Azra Deniz Okyay, başrol oyuncuları Nalan Kuruçim, Dilayda Güneş, Beril Kayar ve Emrah Özdemir, Hayalimdeki Sahneler'in yönetmeni Metin Akdemir, eş yapımcısı Emre Kaya ve oyuncu Bulut Sezer, Kadınlar Ülkesi'nin yönetmeni Şirin Bahar Demirel, Bina'nın yönetmeni Orçun Behram ve başrol oyuncusu İhsan Önal, Soluk'un yönetmeni Özkan Yılmaz ve oyuncular Uğur Polat, Emrullah Çakay, Aslı İnandık, Ah Gözel İstanbul'un yönetmeni, Zeynep Dadak ve ekibi, Maddenin Halleri'nin yönetmeni Deniz Tortum ve daha pek çok önemli isim katılacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/black-flag-artin-acilis-sergisi-polemige-girmem", "text": "Ortak bilinçleri Street Art olan graffiti sanatçıları Leo Lunatic, M. E. T., Mr. Hure, Furkan 'Nuka' Birgün ve Murys'i biraraya getiren sergi, sanatçıların farklı teknik ve uygulamaları ile sokaktaki disiplinlerini 'white cube' içerisinde birleştirmesine imkan sağlamıştır. Graffitinin tarihçesi yaşadığımız yüzyıl içerisine konumlanmıştır. Mevcut akademik disiplin ve 'izm'lerin içerisinde graffitinin tanımı ve ideolojisi henüz tam olarak kendine yer bulabilmiş değildir. Bu konudaki güncel eleştirilerin başında gelen Graffiti vandalizm midir yoksa sanat mıdır?, White cube içerisine girdiği zaman street özelliğini kaybeder mi yoksa mutlaka sokakta mı icra edilmesi gerekir? gibi sorular bugün hala canlılığını ve öznelliğini koruyan tartışma konularıdır. Fakat son dönemde, global sanat piyasasında birçok sanat galerisi, müzeler ve özel koleksiyonlar Street Art'ı bünyelerine hızla dahil etmeye başlamış ve pazarın içerisinde sermayeye eklemlenmesini sağlamıştır. Underground Street Art ve Graffiti sanatçıları tarafından takip edilen bu gelişmeler Bu durum kültüre katkı mı sağlıyor yoksa zarar mı veriyor? gibi endişeleri de beraberinde getirmiştir. Bu devingen ortam içerisinde Türkiye'de, Graffiti ve Street Art kültürünün başlamasında ve gelişmesinde önemli rol oynamış bu 5 isim, teknik gelişimlerini ve görselleştirdikleri fikir ve ideolojilerini kolektif bilinçle ve kendi üsluplarında izleyiciye sunmaya devam ediyor. Sanatçıların eserleri, mekan bütünlüğü ile estetik olarak kendini yeniden ifade eden bir enstalasyon niteliğindedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/blues", "text": "Hüzün geriye kalandır. Biraz blues dinleyin benim için. Yaşam kimileri için hep bir kötü bulmayla geçer gider. O kötüyü bulmaksa çocuk oyuncağıdır. Buna niyeti olan, mağarasından şöyle bir çıkardı mı kafasını bir bakar ki her yer nefretle doludur. Böylece kendi üzerindeki sorumluluğu atar. Dışarıda aranan kötü, içimizdeki kötüyü görmezden gelerek kafamızdaki yalan yanlış senaryoları oynamamız için kullanışlı bir enstrümandır. Buna mutlaka, ama mutlaka mükemmel bir kılıf buluruz. Çünkü insan, sanılanın aksine bilmeyi değil, geçiştirmeyi isteyen bir canlıdır çoğu sefer. Kölelik! Bütün mevzu buradan başlıyor, diyebiliriz. Yekten Avrupacı olanların kabul etmekte güçlük çekebileceği bir tarih aralığına doğru yolculuğa çıkıyoruz şimdi. Muddy Waters çalıyor, ben yazıyorum... Blues müziğin kökenleri, bugünkü bilgilerimiz ışığında 1600'lü yılların Batı Afrikasına dayanır. Bu yıllarda Afrika kıtasındaki halkların bir kısmı Amerika'ya zorla getirtiliyor ve burada köle olarak çalıştırılıyorlardı. Hatta bu kölelik tarihini biraz daha geriye götürebilir ve diyebiliriz ki: Söz konusu kölelik dönemi 15. yüzyılın sonlarında başlamış ve 19. asrın ortalarına kadar sürmüştür. Tüm bu asırlar boyunca toplam 10 milyonu aşkın Afrikalı zorla Amerika'ya getirilmişti. Tarihte bu döneme, olay Atlantik Okyanusu bölgesinde gerçekleştiğinden Atlantik Köle Ticareti de denmektedir. Afrikalı köleler bugün ABD toprakları içerisinde yer alan Virginia bölgesindeki koloniye ise Hollandalılar tarafından 1610'da getirilir. Bu insanlara ilkin, ileride özgürlüklerini kazanabilecek sözleşmeli hizmetkarlar olarak bakılır. Tutsaklar daha çok Batı Afrika'nın kıyı şehirlerinden biri olan Angola'dan getirilir. 1661'de köleliğin meşruiyet kazandığı Virginia kolonisinin ardından diğer koloniler de Afrikalıları sömürmelerini, bir köle olarak çalıştırılmalarını yasal bir zemin üstüne oturtmak için didinip dururlar. Sonuç olarak 1700 yılına gelindiğinde Virginia'da 16.000 Afrikalı köle olarak kullanılırken 1770'te bu sayı 187.000'e çıkmıştır. Topluca bakarsak; toprakta çalıştırılmak için Afrika'dan Amerika kıtasına 1519 1867 arasında 12 milyon civarı köle gemilerle götürülmüştür. Ancak bu sayı yalnızca Amerika'ya ayak basabilenler olarak da kabul edilir. Mesela, Blues Tarihi / Şeytanın Müziği adlı kitabında Giles Oakley yaklaşık bu 350 yıllık dönemde 30 40 milyon arası Afrikalıdan tahmini 15 milyonun yolculuktan sağ çıkabildiğini söyler. Çünkü; o dönemin kölelerini Amerika'ya götüren denizcilerin bir huyudur; Afrikalıları gemi ambarına sıkış sıkış yerleştirerek Amerika kıtasına götürürler. Yani kaptanlar, daha fazla köleyi Amerika'ya götürebilmek adına geminin tüm imkanlarından yararlanırlar. Tabii bir de 16. yüzyılın sonundan itibaren tüm coğrafi keşifleri elinde toplayan İngiltere vardır. İngiltere'nin Üçgen Ticareti üzerine kurulan deniz kolonizasyonunda ise sistem şu şekilde işler: Avrupa, Batı Afrika ve Karayipler arasında gerçekleşen üçgen ticarette siyahlar Batı Afrika'dan şeker kamışı işlemek için önce Karayipler'e gönderiliyorlardı. Oradan da şeker kamışı suyundan Rom elde edilmesi için Kuzey Amerika Kolonileri'ne götürülen Afrikalıların yaşadıkları zulüm yalnızca bununla da sınırlı değildi. İngilizler, ülkelerinden getirdikleri bakır, mamul kumaş, züccaciye ürünleri, siyah ve cephane gibi ticari ürünleri Batı Afrika'ya götürerek kadınları ve erkek çocuklarını bunların karşılığında alıyorlardı. Böylece günümüzdeki siyahilerin atalarını oluşturan bu Afrikalılar, Amerika kıtasında göz ardı edilemeyecek bir nüfusu oluşturmaya başlamıştır. Sonra sonra, Endüstri Devrimi için gerekli sermayenin büyük bir kısmının kazanılması, Kuzey Amerika'daki kolonilerin İngiltere'ye karşı bağımsızlık mücadelesi vermesi, ardından ABD'nin kurulması diye gider bu tarih... 17. asırda Ndongo ve Mataba krallıklarının hükümdarı Kraliçe Nzinga Mbande, kendi halkını korumaya çalışan ve bunda da başarılı olan Afrikalı liderler arasındadır. 40 yıllık hükümdarlığı boyunca Portekizli ve Hollandalı köle tacirlerini halkından uzak tutmayı başarmıştır. Tüm bu süreçte kilisenin de kar elde ettiğini söylemek gerek. Siyahların, Afrikalıların köle olarak kullanıldığı bu uzun dönemin sonlanması içinse 1863'ü beklemek gerekecekti. 19. yüzyılda ABD'deki kuzey ve güney eyaletleri üretim biçimi olarak ikiye ayrılmaya başlamıştı. Kuzeyde kölelik kaldırılmış ve endüstriyel faaliyetlere geçilmişti. Ancak, tarımsal faaliyetlerini sürdüren güney eyaletleri kölelikte ısrarcıydı. Hatta bu nedenle olacak; 1861'de başlayan Amerikan İç Savaşı'nda, güney eyaletlerinde yaşayan Afrikalı kölelerden bazıları kuzey eyaletlerine doğru kaçmıştır. Blues, ataları Afrika'dan getirilmiş olan Amerikalı kölelerin müziğidir. Yaygın diğer tanımıyla da; Afrikalı kölelerin Amerika kıtasındaki tarlalarda çalışırken söyledikleri hüzünlü bir müzik türüdür. Blues'un beslendiği kaynaklarsa çok yönlüdür. Afrika'nın, Kara Kıta'nın etkilerinin hissedilmesi oldukça doğal olan blues müzikte, Kuzey Amerika yerlileri ve İspanyolların müzik üslupları da görülür. Blue sözcüğünün anlamı mavi olmakla beraber, Elizabeth devrinden itibaren (1558) melankoli, keder gibi anlamlar da taşır. Beyaz efendilerinin, kendilerini monkey gibi adlarla çağırmalarına inat, siyahlar onlar gibi insan olduklarını kalbe dokunan müzikleriyle ispatlamaya çalışırlar. O ki; bluese'un adı aynı zamanda hüzün manasına da gelir. Hristiyanlığın siyahlar tarafından kabul edilmesinde, köleliğin angarya işlerinden kurtulmak kadar İsa'nın acısı ile özdeşlik kurmak da yatar. Afrikalılar, içerisinde bulundukları kölelik durumunu, İsa'nın çektiği acının bir başka muadili olarak görerek de Hristiyanlıktan etkilenmiş ve blues'un gelişmesinde dinden de yararlanmışlardır. Bu etkileşimin somut örneklerinden biri; 19. yüzyılın sonunda kurulan Pentacostalis Kiliseleri'nde, Afrikalıların el çırparak ve ayaklarını yere vurarak yaptıkları müziği andıran bir müziğin yapılmasıdır. Tarımda yaşanan makineleşmenin sonucu olarak; toprakta çalıştırılacak köle gereksinimine duyulan ihtiyaç azaldığında Amerika'nın taşralarındaki siyahlar da kentlere doğru göç eder. Özellikle Delta bölgesindeki kent ve kasabalara doğru akın eden siyahlar, Afrika kültürünün müziğini de yanlarında götürmüşlerdir. 19. yüzyıl bu bakımdan çok verimli bir devreyi kapsar. Gelişmiş Amerikan demiryolu ağı sayesinde gezici müzisyenler kolay taşınabilen bir enstrüman olan gitarlarıyla yollara düşmüştür. Zaten bu noktada, enstrüman olarak gitarın seçilme nedenlerinden biri de gezginlik içerisinde gitarın kolay taşınabilen bir enstrüman olmasıdır. Delta'nın doğusu ve batısına doğru yol alan gezgin siyah müzisyenler Teksas, Arizona, Oklohama, Virginia, Güney Carolina gibi eyaletlere, bölgelere gitmişlerdir. Delta blues ismi de, gezgin müzisyenlerin Delta bölgesinden çıkmış olmalarından kaynaklıdır. Delta blues, blues müziğin en eski ve önemli türlerinden biridir. Etkileşimse şu şekildedir: Batı tarafı Deltalı üstatlara gitarı öğretmişlerdir, Deltalılarsa Batı'ya blues'u. Gitarı ve blues'u Doğu'ya öğretense Deltalılar olmuştur. Tüm bu etkileşimler sonucunda blues'da üç belirgin üslup doğmuştur: Batı Yakası, Doğu Yakası ve Delta üslubu. Blues'un Amerika'nın dört bir yanını kuşatmasının en önemli sebebi; işsizlik nedeniyle göç eden siyahlardır. Lakin, aylaklık ve macera peşinde koşan bir alt kültür de bulunmaktadır: Hobo. Genellikle parasız pulsuz bir şekilde, trenlerin yük vagonlarında seyahat ederek kendini yollara vuran Hobolar da blues'un Amerika geneline yayılmasının önemli sebeplerinden biridir. İstasyonda durup, bebeğimin kentten ayrılışını izliyorum. 1929 Ekonomik Buhranı ile beraber, göç mefhumu siyahlar için tekrar ortaya çıkar. 1930'ların sonunda bu göçü daha da arttıran olaysa içine girilen savaş atmosferidir. İkinci Cihan Harbi gereği silah endüstrisinde artış olunca, 1940'ların başında binlerce siyah fabrikalarda çalışmak üzere göç etmiştir. Blues Tarihi / Şeytanın Müziği adlı kitabında Oakley oldukça çarpıcı bilgiler aktarır: Siyahlara verilen işler beyazlara göre daha zor olanları ve daha az para verilenleridir. Amerika'nın güneyinde beyazlarla siyahlar arasında yaşanan gelir adaletsizliği siyahlara toplumun içindeki yerlerini bir kez daha hatırlatır. Ancak tüm bunlarla beraber siyahlarla beyazlardan alınan vergiler de aynıdır. Peki bu ne anlama geliyor? 1929 Ekonomik Buhranı sonrasında beyazların gittiği okullara harcanan paraların büyük bir kısmının siyahların ödediği vergilerden gelmesi anlamına geliyor. Amerika'nın Kuzey'i ise görece daha refah bir ortamda bulunduğundan bu ayrımcılıkların oranı da daha az olmuştur. Siyahların bu gelir adaletsizliği, zor yaşam koşulları karşısında icat ettikleri oldukça yaratıcı yöntemler bulunmaktadır: Rent party olarak bilinen uygulama bunlar arasında oldukça öne çıkmıştır. Şehrin gettolarında yaşayan siyahların tümü kirada oturdukları için tüm ahali, kira günü gelen kişinin evine bir giriş parası ile girerdi. Böylece o ayki kira çıkmış oluyor, siyahlar için de bir araya gelme fırsatı doğuyordu. Bu partiler siyah müzisyenlerin de az biraz para kazanması için oldukça faydalı olmuştur. - Country Blues Dönemi: Bu dönem 1900 ile 1910 arasını kapsar. Blues henüz kentlere yayılmamıştır, taşrada devam eder. - Erken Kentli Blues Dönemi: 1910 ile 1920 arası devreyi ifade eden bu dönem blues'un yavaş yavaş kentlere sokulmaya başladığı ve geliştiği dönemdir. Öyle ki, ilk enstrümantal blues 1913'te kaydedilir. - İkinci Dünya Savaşı Öncesi Blues'u: 1920 ile 1940 arası dönemi ifade etmektedir. Blues bu dönemde artık bariz bir şekilde kentlere yayılmıştır. Taşradan yoğun bir miktarda göç alan Amerikan kentleri blues'un merkezi bölgeleri haline gelir. - Savaş Dönemi, Savaş Sonrası Blues'u ve Rock and Roll Dönemi: 1940'la başlayan bu süreç 1965'e kadar gider. Artık blues gelişmiş, büyümüş, olgunlaşmıştır. Pek çok sanatçı çıkaran blues bu dönemde, özellikle savaşın getirdiği yıkımla eğlenmenin, her şeyi boşverip eğlenmenin de yegane adreslerinden biri olmuştur. Ve blues'un çocuğu rock and roll da yavaş yavaş ilk adımlarını atmaya başlar. Ondan da önce doğan, Blues'un kentle etkileşiminin ilk dönemlerinde dünyaya gelen Muddy Waters ise Chicago blues'unun babası olarak tanınır. Blues'un temelini oluşturan isimlerden biri olarak kabul edilen Muddy Waters'ın, Rolling Stones elemanlarının da izlemeye geldiği bir konseri vardır. Hatta konserin ileri bir safhasında, Rolling Stones'un solisti Mick Jagger ve gitaristleri Keith Richards ile Ronnie Wood da üstatlarının çağrısı üzerine hemen sahneye çıkarlar. 1927'de Papa Harvey Hull and Long Cleve Reed tarafından plaklaştırılan Don't You Leave Me Here şarkısını 1953'te Baby, Please Don't Go adıyla yeniden kaydeden Muddy Waters bu şarkının ardından ünlü Mannish Boy şarkısıyla, bir bakıma öğrencisi olan bebelerle sahnede şahane bir performans gerçekleştirir. İşte bu dönem bir fırlama çıkar ortaya. Atın şu üzerinizdeki ölü toprağını, dercesine insanların ruhlarına girer, yakalarına yapışır ve dansa çağırır: Rock and roll! Ailelerin çocuklarını uzak tutmaya çalıştığı rock and roll sınır tanımaz, iflah olmaz, dizginlenemez yapısıyla 1940'larda doğan çocukların gençliklerinde büyük yer edinir. Yalnızca aileler değil; bu her şeye kafa tutan, gençliği bir araya getirip dans ettiren rock and roll tabii ki medya tarafından da sevilmedi! 18 Ağustos 1955 tarihinde New York Times'ın bu dipten gelen dalga olan rock and roll ile ilgili tabirinin Türkçesi şuydu: Rock and roll isimli bir bulaşıcı hastalık. Evet, bugün yaşadığımız salgının aksine rock and roll insanları eve kapatan değil, harekete geçiren bir virüs gibi bulaşıyordu her yere. Sahnedeki mükemmel haliyle, kendisinden sonraki pek çok rock and roll müzisyenine ilham veren Elvis Presley ortalığı kasıp kavurdu. Adamlar da kadınlar da ona hayran kaldı. Bu evrende; siyah ya da beyaz yok, gençlik ateşinin kıvılcımlarını yaratan, kar topunu çığa dönüştüren lirik, coşkulu, heyecanlı bir dünya vardı. 1969'da New York'ta gerçekleşen meşhur Woodstock Festivali de blues doğmasaydı, kentlere yayılmasaydı, sonra rock and roll'u doğurmasaydı gerçekleşir miydi bilinmez. Festivali organize edenlerin, hatta bizzat katılan müzisyenlerin arasından birkaçının özgürlük ateşi, gençlik ruhu gibi duygular hissetmediği de aşikardır. Ama genel tabloya bakıldığı zaman Woodstock Festivali de bugün hala geniş bir kitle tarafından unutulmayan bir zamanın ta kendisidir. Jimi Hendrix, Janis Joplin, Jefferson Airplane, The Grateful Dead gibi müzisyen ve grupların çıktığı festival bir efsane olarak tarihteki yerini aldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/blutvnin-agatha-christie-uyarlamalari-seckisi-the-pale-horse-ile-devam-ediyor", "text": "Türkiye'nin en beğenilen dijital platformlarından BluTV, orijinal içerikleri kadar yurtdışında ilgi gören projeleri de seçkisine katmaya devam ediyor. Agatha Christie'nin Ölüm Büyüsü adlı romanından uyarlanan BBC yapımı mini dizi The Pale Horse, BluTV'de yayına girdi. The Pale Horse, 1961 yılında Londra'da ölmüş bir kadının ayakkabısının içinde bulunan bir isim listesiyle başlayan gizemli olayları konu ediniyor. Polisiye severleri heyecanlandıracak hikayede, ayakkabının içinden çıkan listedeki isimlerden biri, bu olayı araştırırken kendisini cadıların yaşadığı söylenen The Pale Horse adlı mekanda buluyor, ardından da esrarengiz olaylarla karşı karşıya kalıyor. 70'li yıllardan beri baskısı bulunmayan ve en çok aranan Agatha Christie romanlarından biri olan Ölüm Büyüsünden uyarlanan 2 bölümlük mini dizi The Pale Horse'un kadrosunda Rufus Sewell, Kaya Scodelario, Sean Pertwee gibi isimler yer alıyor. Senaryosunu Sarah Phelps'in yazdığı The Pale Horse'un yönetmen koltuğunda ise Leonora Lonsdale oturuyor. Agatha Christie uyarlamalarından olan The Pale Horse, Abc Murders ve The Ordeal By Innocence dizileri BluTV'den izlenebiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/bolum-1-sinema-eril-bakis-ve-kadin", "text": "Henüz kadınların seçme ve seçilme hakkı dahi yokken film çeken tarihin ilk kadın yönetmeni Alice Guy-Blache 1914'te kaleme aldığı bir makalesinde; Hiç şüphesiz yüzyıllardır erkeklerin yaptığı işleri artık kadınlarında yapmaya başlaması ve bunda başarılı olması karşılarındaki güçlü önyargı yüzünden çok zor. demişti. Dünya nüfusunun yarısını kadınların oluşturmasına ve birçok ülkede sinema biletlerinin yarısını kadınların almasına rağmen seyrettikleri filmler, genelde erkekler tarafından yönetiliyor. En iyi yüz film listelerinde çoğunluğu gerçekten çok yetenekli erkek yönetmenler oluşturuyor. Birkaç kadın yönetmene nadiren rastlanıyor; ancak böylesi bir durumda bile öylesine hayretle karşılanıyor ki herkes onların hikayelerini merak ediyor. İnsanlığı anlatan birçok harika film erkek bakış açısında şekilleniyor; ancak bu yetmez. Özgün yaşantılarıyla dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınlar da bakış açısını ortaya koyma şansına sahip olmalı. Bundan doğacak farklılıklarla yalnızca sinema değil bütün sanat dalları, dolayısıyla da insanlık zenginleşecek ve Laura Mulvey'in dünyaca ünlü Görsel Haz ve Anlatı Sineması makalesinde bahsettiği: Erkeğin bakışının malzemesi olan kadın imgesi yerini nötr bir bakışa bırakacak ve cinsiyetler arası eşitlik sağlanmış olacaktır. Erken dönem feminist kuramcılardan Laura mulvey'in teorisi; röntgencilik, narsist özdeşleme ve fetişizm üzerine kurulmuştur. erkeklerin bakışı, filmdeki kameranın bakışıdır. Öyküdeki erkek karakterin bakışı, erkek bakışıdır. Kadınların nesne haline getirilmesi, erkek bakışıdır. Seyirci de bu sebeple erkek özüyle izlemektedir. Mulvey'e göre; dişil seyirci, filmdeki pasif kadınlık konumuyla özdeşleşmektedir. Kadın seyirci, erkeksi bakış açısıyla özdeşleşmekten keyif almaktadır çünkü sinemanın icadından bu yana erkeğin gözüyle görmeyi öğrenmiştir. Mulvey, sinemasal hazzı reddetmeyi önermektedir. Kadın ancak bu şekilde ona atfedilen rolden kurtulabilecektir. Sinema tarihine bakıldığında kadınlar diğer alanlarda olduğu gibi erkeklerin gölgesinde bırakılmıştır, pek çok erkek yönetmenin yardımcısı, asistanı ya da eşi konumunda, kendilerini bir anlamda ''görünmez kılarak büyük başarılara katkıda bulunmuşlardır. Dünya sinema tarihinde kadınların yönetmen koltuğuna geçmesi epey zaman almıştır. Türkiye'de kadınların yönetmen koltuğuna kavuşmaları batılı meslektaşlarına göre oldukça geçtir. Her ülkenin bir sinema tarihi vardır. Türkiye'de ilk yönetmen koltuğuna oturan kadın Fedakar Ana filmiyle Cahide Sonku olmuştur. Cahide Sonku'nun 1949 yılında attığı bu ilk adımdan sonra Nuran Şener ve Feyturiye Esen bu alanda çalışmıştır. 1965 yılında ise Bilge Olgaç üç filmin yönetmenliğini üstlenir. Bilge Olgaç Türkiye'de büyük kitlelere ulaşarak herkes tarafından bilinen ilk kadın yönetmendir. Sinema tarihi 1895'te Lumiere kardeşler ile başlamış olmasına rağmen Türkiye'de gerçek anlamda ilk kadın yönetmen 1965 yılında Bilge Olgaç olmuştur. Daha sonraki dönemlerde de kadın yönetmen sayısı sinema sektöründe oldukça az seyretmiştir. Yeni Dönem Türkiye Sinemasına geldiğimizde sinema endüstrisinden biraz olsun uzaklaşan alternatif sinema ve bağımsız sinema akımlarıyla kadın yönetmenler kendini ifade etmek amacıyla kısa metrajlı filmler çekerek çeşitli festivallere katılmaya başlamışlardır. Fakat uzun metrajlı film sahibi kadın yönetmen sayısı hala çok azdır. Türkiye'de sinema yönetmenliği alanında yapılmış akademik çalışmaların ve yazılı eserlerin son yıllarda sayısı artmıştır. Ancak, Yeni Dönem Türkiye Sinemasında erkek yönetmenlerin sayısı kadın yönetmenlerin sayısından oldukça fazladır. Bununla birlikte erkek yönetmenlerin tanınırlıkları, film sayısı kadın yönetmenlerin çok üzerindedir. Yeni Dönem Türkiye Sinemasında Kadın yönetmenler hakkında akademik çalışma bir elin parmaklarını geçmemektedir. Bu kaynaklarda kadın yönetmenlerin kişisel bilgilerine, bireysel çalışmalarının altmetin okumalarına, röportajlarına neredeyse hiç rastlayamamış olmamız, konunun gündeme gelme gerekliliği açısından oldukça önemlidir. Bu yazıda Türkiye'de belli kesimler tarafından tanınan fakat toplumun genelinde görünmezlikleri süren kadın yönetmenlere dikkat çekmek amaçlanmaktadır. Yeni Dönem Türkiye Sineması, 90'larda belirginleşen ve 2000'lerde ise kendini kanıtlayan bir akım olarak karşımıza çıkar. Tematik olarak ana meselesi aidiyet ve kimlik sorunu olan ve olaylara nesnel ve dışarıdan bir gözle bakan bir temsil anlayışı yerine, öznelliğe, öznel algı ve deneyime vurgu yapan yeni politik sinemanın temel öğelerini ele alan bir yapıya sahiptir. Bu öğeler çerçevesinde, son dönem politik filmlerinde ele alınan kimlik, aidiyet, yolculuk ve bellek kavramlarına değinilir. 1990 sonrası Türkiye sineması önceki dönemlerden farklı bir yapıya sahiptir. Bu yeni yapılanmanın oluşumunda yapım koşullarının değişmesi ile birlikte yönetmenlerin film üretim sürecinde daha bağımsız olmaya başlaması önemli bir etkendi. Yönetmenler, Yeşilçam dönemindeki edebiyat uyarlaması ağırlıklı senaryolardan farklı olarak özgün senaryolar yazmaya başlar. Birçok yönetmen filmlerinin senaryolarını kendisi yazar. Bu da filmlerin daha bireysel/kişisel nitelik kazanmasına neden olur. Yönetmenler farklı konuları, farklı bakış açılarıyla kendilerine özgü bir anlatım biçiminde sinemaya aktararak Türkiye sineması içerisinde yönetmen sineması diye adlandırılan yeni bir dönemin ortaya çıkmasını sağlar. Kıraç, kendilerini edebiyatçılar kadar özgür hisseden ve istediği konuları kendi estetik görüşleriyle sinemaya aktaran yönetmenlerimiz var diyerek 90 sonrası Türkiye sineması içinde oluşan auteur sinemaya dikkat çeker. (2008: 54-55). Yeni Dönem Türkiye Sineması 1960'lardan ortaya çıkan toplumsal gerçekçi anlayışın etkilerinin yanı sıra festivallerin yardımıyla dünya sinemasının etkisinde bir gelişim gösterir. Auteur kavramı yaratıcı-yazar olarak Türkçe'ye çevrilebilir. Auteur kuramı, sinemayı daha iyi irdelemeye ve okumaya yönelik bir kuramdır. Bir yönetmenin auteur olup olmadığını anlamanın yolunu bu kuram sağlamaktadır. (Arslan, 2010, s.1) Sarris, auteur kuramının teknik açıdan yeterlilik, kişisel biçem ve iç anlam sahibi yönetmenleri kapsadığını belirtmektedir. (Arslan, 2010, s.12) Auteur yönetmenler filmin tüm yapım çalışması boyunca her aşamada esere sanatçı gözüyle bakarlar. Roman yazarı ve şairlerin kendi dillerini oluşturarak dışardan çok az katkı alarak kendilerine ait bir dünya kurmaları gibi, auteur yönetmenler de filmi meydana getirirken çok az dış katkı alırlar. Auteur yönetmenlerin bakış açıları filmin atmosferine, öyküsüne, kurgusuna, diline, müziğine, mekanlarına kısacası her noktasına nüfuz eder. (Asiltürk, 2014 s.212-213) Auteur kuramı, 1954 yılında Fransız yönetmen ve eleştirmen François Traffaut tarafından Cahiers du Cinema adlı dergide ortaya atıldı. Dergide auteur kuramının temellerini oluşturan varsayımlar belirtildi. Bu varsayımlar, bir yönetmenin auteur olup olmadığının belirlenmesinde kilit rol oynamaktadır. Yeni Dönem Türkiye Sinemasında da, yönetmen sineması yapım anlamında daha bağımsız, üretim anlamında daha öznel bir sinema ile Türkiye sineması içinde auteur sinemanın karşılığını bulduğu filmler ile ortaya çıkar. Bu dönemde özellikle 1980'lerden sonra artan baskı ve sansür sürecinin elbette ki tamamen ortadan kalktığı söylenmez. Ancak farklı siyasi görüşlerin ve kimliklerin görünür hale gelmeleri tutumların ve anlayışların benimsenmesi sinema sanatında özellikle politik filmlerin üretimi aşamasında yönetmenlerin eskiye oranla daha özgür film yapmaya başladıkları bir döneme girilmesini sağlar. İlk kadın sinemacılar, sinemanın doğduğu ülkeler olan Fransa ve Amerika'da karşımıza çıkarlar. Bilinen ilk kadın yönetmen ise Alice Guy Blache'dir. Sinemanın icadından bu yana kadınlar hem film yönettiler hem de filmlerde rol aldılar. Kameranın hem arkasında hem de önündeydiler: ama tahmin edilebileceği gibi daha çok yönetmediler, yönetildiler, oyunculuk yaptılar. Feminist film tarihiyle ilgili bir belgesel şöyle başlar: '20 bin erkek yönetmenin olduğu gezegende, biz sadece 600 kadın yönetmeniz.' (Filmer le Desir Tutkuyu Filme Almak, Marie Mandy, 2000). Kadın bakışının sinemaya yoğun biçimde yöneldiği 1970lerden itibaren bir yandan feminist film kuramı gelişiyor, bu yönde tartışmalar, toplantılar, festivaller yapılıyor, öte yandan belgesel ya da kurmaca yeni filmler ortaya çıkıyordu. (Öztürk, 2000) . Türkiye'nin ilk kadın yönetmeni Cahide Sonku'dur. 1990'lı yılların başında Füruzan, Gülsün Karamustafa, Canan Gerede, Tomris Giritlioğlu, Işıl Özgentürk, Biket İlhan, Handan İpekçi, Fide Motan, Yeşim Ustaoğlu, Jülide Övür ve Necef Uğurlu ilk filmlerini yönetmişlerdir. Bu yönetmenlerin filmleri, ataerkil kültürün eleştirisini yapan, çözüm üretmeye çalışan, kadın bakış açısıyla yönetilmiş filmlerdir. Bu yönetmenler arasından Tomris Giritlioğlu, Biket İlhan, Handan İpekçi ve Yeşim Ustaoğlu günümüzde film yönetmeyi sürdürmektedirler. Bunlara ek olarak her geçen gün kalabalıklaşan bir kitle görüyoruz 2000'lerde. Pelin Esmer, Çiğdem Vitrinel, Ahu Öztürk, İlksen Başarır, Aslı Özge, Nisan Dağ... Festivallerden ödüllerle dönen, kimi gelecek vaadeden, kimi kendini kanıtlamış nice farklı bakış açısı sunan, insana dokunan, insanı dert edinen yönetmenler ve filmleri. 2015'te vizyona giren 136 yerli filmden 16 tanesinin yönetmenlik koltuğunda bir kadın bulunuyor (%11,76). 136 film arasından 46 film 100 bin izleyici barajını aşmış; bunların arasından ise sadece 3 film kadın yönetmene sahip (%6,52). 2014'te ise vizyona giren 112 yerli filmin 15'inin yönetmenlik koltuğunda bir kadın bulunuyor (%13,39). 112 film arasından 32 film 100 bin izleyici barajını aşmış; bunların arasından sadece 2 filmde bir kadın yönetmen imzası bulunuyor (%6,25). Bu yıl gişede varlık gösteren filmler arasında kadın yönetmenlerin çektikleri filmlerde bir artış göze çarpıyor. Yine de rakamlar olması gerekenin epey gerisinde. Son üç yılın ortalamasına baktığımızda, son üç yılda vizyona giren yerli filmlerin sadece yüzde 12,03'ünün kadınlar tarafından yönetildiğini görüyoruz. Son 3 yılda 100 bin barajını aşan 103 filmden sadece 9'unun yönetmenlik koltuğunda bir kadın bulunuyor (%8,73). Bu ortalama bizi ABD'nin biraz ilerisine, Avrupa ve İngiltere'nin biraz gerisine yerleştiriyor. Ki bu da Türkiye'deki sinema sektörüne de tıpkı diğer ülkelerde olduğu gibi bazı yükler getirmeli. Bu kontekst çerçevesinde pek çok ülkede pozitif ayrımcılık uygulanmasından, fon dağılımlarında yönetmenliklerin düzenlenmesine kadar konuşulan farklı başlıklar var. Meselenin oldukça girift bir kültürel boyutu da olduğu açık. Dünyadaki sinema trendleri bağlamında yönetmenlik koltuğuna uzanan yol, öyle ya da böyle bir şekilde, kadınlar için daha zor hale getirilmiş durumda. Bu durumun finansal, kültürel ve sosyolojik açıdan farklı boyutları var. Ancak sinema sanatının estetik ve ideolojik sınırlarının sadece erkek egemen bir bakış açısınca şekillenmesini istemiyorsak, bu yolu kadınlar için kısaltacak her türlü öneriyi tartışmaya açmak gerekir. Türkiye'nin ilk kadın filmleri festivali olmasıyla, oldukça özel bir anlama sahip bu uluslararası festivalde, ülkemizden ve dünyadan kadın yönetmenler filmlerini izleyiciye sunmaktadır. Bu bağlamda, sanatının dilinden yararlanarak kadın sorunlarına ilişkin farkındalık yaratmak hedeflenmektedir. Festival 1998 yılından beri Ankara'da gerçekleştirilmektedir. Uzun, kısa, belgesel ve animasyon filmlerin yer aldığı festivalde, film gösteriminin yanı sıra yerli ve yabancı yönetmenler, basın mensupları ve sinema eleştirmenleri konuk edilmektedir. 2001 yılında kurulan ve sadece kadınların katılımına açık olan Filmmor Kadın Kooperatifi kadınlarla kadınlar için sinema yapmak, itiraz etmek, üretmek, düşlemek ve eylemek için var! Kadınların sinema bilgi ve deneyimi edinip 6 yılda 12 de film ürettiği Atölyemor: Kadınların Sinema Atölyesi'ni düzenler. Kadınların Gözünden Kadınlar-Fotoğraf Sergisi, Namus İçin Neler Çektik-Film-Fotoğraf Sergisi, Ev İşlerine Hapsolmayalım İstanbul'a Çıkalım-Film-Fotoğraf-Tasarım Sergisi gibi sergiler, Cinsiyetçi Olmayan Medya İçin, Cinsiyet Eşitliğinin İnşası gibi konferanslar organize eder. Şimdiye kadar yapımını tamamladığı on iki filmde olduğu gibi, kadınlarla kadınlar için kadınlık hallerine dair filmler yapar. Ve sadece kadın yönetmenlerin filmleriyle, her yıl İstanbul'da başlayıp Diyarbakır'dan Denizli'ye, Sinop'tan Kars'a, Urfa'dan Eskişehir'e Türkiye'nin farklı şehirlerini dolaşan, Kadınların Şiddete Bakışı, Namus Bedeniyle Barışık Filmler Kadınların Dayanışması Yaşatır gibi temalar ve çeşitli etkinliklerle Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali'ni yapar. Festivalde Türkiye sinemasındaki cinsiyetçiliğe dikkat çekmek ve gelecek yıllar vermemek dileğiyle Altın Bamya Ödülleri de verir. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi Nijat Özön,"} {"url": "https://gazetesanat.com/bolum-2-yeni-turkiye-sinemasinda-kadin-yonetmen", "text": "Bir önceki yazım, Bölüm 1: Sinema, Eril Bakış ve Kadın'da Dünya nüfusunun yarısını kadınların oluşturmasına ve birçok ülkede sinema biletlerinin yarısını kadınların almasına rağmen seyrettikleri filmler, genelde erkekler tarafından yönetiliyor. demiştik. Ayrıca Cahide Sonku, Yeni Dönem Türkiye Sineması, Auter Kuramı, Kadın Yönetmen Olmak, Box OfficeTürkiye Verileri vb. alt başlıklar oluşturarak konuya pek çok açıdan baktık. Şimdi ise günümüz kadın yönetmenlerinden bir seçki ve yapılan araştırmalardan bir derlemeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bundan sonra gelecek olan Bölüm 3'de ise 1 ve 2. bölümün baktığı perspektiften yararlanarak bir sonuç raporu hazırlayacak, sizlerle paylaşacağım. Yeşim Ustaoğlu 1960'ta Sarıkamış, Kars'ta doğdu. 1971 yılında Trabzon 24 Şubat İlkokulu'ndan, 1974 yılında Trabzon Cumhuriyet Ortaokulu'ndan, 1977'de Trabzon Lisesi'nden mezun oldu ve Karadeniz Teknik Üniversitesi Mimarlık bölümüne girdi. Sonrasında İstanbul'a gelerek, Yıldız Teknik Üniversitesi, Restorasyon bölümünde mastırını tamamladı. Bu sırada muhabir olarak çaldı ve İFSAK'ın dergilerine yazılar yazdı. İlk kısa filmi olan 'Bir Anı Yakalamak'ı 1984'de çekdi. 1987'de 'Magnafantagna', 1990'da 'Düet' ve 1992'de 'Otel'i çekti. 1994'de ilk uzun metrajlı filmi 'İz'i çekti. Daha sonra 1999'da 'Güneşe Yolculuk' ile birlikte yeni bir döneme girdi. 2003 yılında uzun metraj film yapımlarını ve belgesel yapımları gerçekleştirmek, Uluslar arası projelere prodüksiyon hizmeti vermek amacıyla Ustaoğlu Film'i kurdu. 2004'de 'Bulutları Beklerken'i ve 'Sırtlarındaki Hayat' belgeselini, 2008'de 'Pandora'nın Kutusu'nu, 2012'de 'Araf'ı ve 2016'da 'Tereddüt'ü çekti. Çiğdem Vitrinel, 1973 yılında Karabük'te doğmuştur. Eskişehir Üniversitesi, Sinema ve Televizyon bölümü mezunudur. İlk filmi Geriye Kalan'ı 2011'de çekmiştir ve bu filmle 48. Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Yönetmen Ödülünü kazanmıştır. Ardından 2014'de, yazar İlhami Algör'ün kitabından uyarlayarak Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku filmini çekmiştir. Çiğdem Vitrinel, filmlerinde kadın-erkek ilişkileri, evlilik kurumu, burjuva ahlakı ve ataerkil yapı içinde kadının durumu konularına eğilir. 1976 yılında İstanbul'da doğdu. Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe bölümünden mezun oldu. 2002'de Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Sinema-TV bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Öztürk, ilk belgesel filmi Sandık'ı 2004 yılında çekti. 2010 yılında 5 kısa filmden oluşan Kars Öyküleri'ne Açık Yara adlı filmiyle katıldı. Film, Rotterdam, İstanbul, Kudüs, Saraybosna, Beyrut gibi pek çok yerde uluslararası festivallerde gösterildi. İlk uzun metrajlı filmi Toz Bezi'ni 2015 yılında gerçekleştirdi. İki Kürt gündelikçi kadının hikayesini anlatan Toz Bezi, 2016'da düzenlenen 35. İstanbul Film Festivali'nin Ulusal Yarışma bölümünde En İyi Film dalında Altın Lale Ödülü'nü kazandı. Ahu Öztürk ödülünü Jüri Başkanı Müjde Ar 'dan aldı. Öztürk, yaptığı konuşmada, Ben ödülü, Şirnak'ta çocuklarının ölüsünü buzdolabında saklayan annelerden, yurtdışında çocuğuyla vedalaşıp burada tekrar cezaevine gelen sevgili Meral Camcı'ya uzanan o yol adına alıyorum. Savaşlar kadınları ve önce çocukları vuracaksa, barışı da kadınlar kuracak dedi. Aynı yarışmada en iyi senaryo ödülünü de Toz Bezi ile Ahu Öztürk kazandı. 27. Uluslararası Film Festivali'nde Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü'nü Toz Bezi kazandı. Toz Bezi aynı zamanda 66. Berlin Film Festivali'nde gösterildi. Öztürk, Deutsche Welle Türkçe'ye verdiği röportajında, Toz Bezi filminin Türkiye'nin doğusunda yaşanan çatışmalar, operasyonlar ve sokağa çıkma yasaklarıyla ilgisi olduğunu aktararak bu duruma kalınan sessizliği vurguluyor. Filmdeki karakterlerin gördüğü ayrımcı tavırla bu durumun ilişkisini kuran Öztürk Bir sinema salonu kadar sessiziz biz, bir cehennemi izliyoruz, yarın öbür gün bunun filmi çekilse, 'bu çok ağır' denir ve kimse izlemez bu kez diyor. İstanbul Film Festivali'nin Ulusal Yarışma bölümünde, en iyi film dalında Altın Lale Ödülü'nü alan Toz Bezi filminin yönetmeni Ahu Öztürk gazete. net sitesine verdiği röportajda hayata tutunmak için ekmeğini 'toz bezinden' çıkaran iki kadının hikayesinin anlatıldığını ifade etmiş ve şu sözlere vurgu yapmıştır. Toz bezi' filminin Maltepe Gülsuyu'nda, kentsel dönüşüm tehdidi altındaki bir mahallede yaşayan ve Kadıköy'deki evlere temizliğe giden Nesrin ve Hatun'un hikayesini anlatıyor. Onların hikayesi binlerce ev işçisi kadından çok da farklı değil. Yönetmen Ahu Öztürk, kendi teyzesinin hikayesinden esinlenerek bu senaryoyu kaleme almış. Öztürk, Toz Bezi Filmi'nin ev işçisi Hatun ve Nesrin'in hikayesini teyzesinin hikayesinden etkilenerek ele alsa da filmin tamamen Hatun ve Nesrin karakterleriyle işlendiğine vurgu yapıyor, teyzemin sırrıyla yola çıksam da hikayeler teyzemden tamamen bağımsız. Tam aksi bütün filmde ev işçisi olmayan annemin ruhu dolaşıyor diyor. Tabii ki bir tercihti. Düşünün bir kadın filmi yapıyorsunuz ve sette hiçbir kadın olmuyor bu bana hiç gerçekçi gelmiyor. Onun için kadın sinemacılarla çalıştım. Kadınları söylediği şeylerin ezberden bir şey olsa bile çok derinden geldiğini biliyorum. Sezgileri daha güçlü, derinden bakıyorlar. Bu da bana çok iyi geldi. Bizim sette iktidar yoktu. Kolektif bir çalışmaydı. Bir daha yaparsam aynısını yine yapacağım. 1975, İstanbul doğumlu. 1999 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü'nden mezun oldu. 2000'de çektiği BÜYÜK HARF C adlı kısa filmiyle çeşitli festivallerde ödüller aldı. 2003'te, Alman Sinema-TV Akademisi'nin desteğiyle ve Alman televizyonu ZDF/3sat ortaklığıyla ilk Uzun metrajlı filmi BİRAZ NİSAN'I çekti. Berlin'de felsefe eğitimi alan Aslı Özge, Berlin Alman Sinema TV Akademisi öğrencisi görüntü yönetmeni Emre Erkmen ve senarist Dagmar Gabler'in kurduğu EEE Prodüksiyon ile birlikte projeyi sponsor desteğiyle gerçekleştirdi. HESPEROS'UN ÇÖMEZLERİ adlı belgesel filmini 2005'te İstanbul'da tamamladı. Aynı yıl SOLUKSUZ adlı bir sonraki Uzun metrajlı film projesiyle 46. Uluslararası Selanik Film Festivali'nde Balkan Fonu Senaryo Geliştirme Ödülü'nü aldı. 2007'de Sundance Film Festivali Yeni Yönetmenler Ödülü'ne Aday gösterildi. Son olarak bu proje Media Programı ve Medienboard Berlin-Brandenburg Fonu tarafından desteklenen Nipkow Programına kabul edildi. Aslı Özge, film için düzenlenen basın toplantısında yaptığı açıklamada söylediğine göre İstanbul'da okuduğu bir gazete haberinden esinlenmiş. Evli bir genç kadının bir yabancının evinde ölü bulunması üzerinden gelen tepkilere sinirlenerek filmi yapmaya karar vermiş. Ne anlatmak istediğine hakim ve evrensel derdini ufak hikayesinin içine ustalıkla yerleştiren bir yönetmenin elinden çıkan film hem sert ve doğrudan hem de şok edici sürprizlerle dolu. Evinde verdiği partinin sonunda Anna isimli bir Rus göçmeniyle yalnız kaldığında talihsiz bir kazaya şahit olan Karsten adında Alman orta-üst sınıfına mensup bir adamın, bu kaza sonucu içinde yaşadığı toplumu ve kendi küçük çevresini sorgulamaya başlamasını konu alıyor. Hem Alman Hukuku hem de bu tür bir hikayenin nerede çekilebileceği, nasıl bir sosyal sınıfa uyacağı üzerine çok araştırma yaptım. Ben Alman değilim, sen yabancısın, bilmiyorsun dedirtmek istemedim. Hukuki konular için bir danışmanım vardı, ayrıca filmde hakim rolünde gerçek bir hakimi oynuyor. Terimleri doğru kullanmaya dikkat ettim, hata yapmak istemedim. Onlardan mümkün olduğunca gerçekçi tepkiler almak için oyunculara senaryonun tümünü vermem genelde. Burada da öyle yaptım. Herkese kendi sahnesini verdim ve hepsi karakterlerinin bildiği kadarını biliyordu. Bu durum oyunculara 'o anda' olmalarını sağladı, karşı tarafın ne diyeceğini bilmedikleri için çok dikkatli olmaları gerekiyordu, bunun getirdiği gerçekliği seviyorum. Bazen de bu odaklanmanın sonucu olarak ortaya senaryoda yazılandan daha iyisi çıkıyordu, asıl peşinde olduğum bu aslında. Nisan Dağ, lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi İletişim ve Tasarım Bölümü'nde Bölüm ikincisi olarak tamamladı. Fulbright ve Mithat Alam Eğitim Vakfı'ndan aldığı burslar ile Columbia Üniversitesi Lisansüstü Film Programı'ndan 2013'te mezun oldu. New York'ta çektiği kısa filmler Amerika'da film festivallerinde gösterildi. HBO'da yayınlanan bir filmde sanat yönetmenliği yaptı. 7. Paso Öğrenci Filmleri Festivali' nin başkanlığını gerçekleştirdi. Nisan Dağ'ın yönetmenliğini yaptığı Deniz Seviyesi filmi ile 21. Uluslararası Altın Koza Film Festivali(2014) ve 15. Uluslararası Milano Film Festivali (2015)'nde en iyi yönetmen ödülünü aldı. Nisan Dağ, Deniz Seviyesi filmi ile ilgili Engin Ertan'a verdiği bir röportaj da sorulan sorulara şu şekilde cevap veriyor. Benim daha önceki kısa filmlerim fantastik ve bilimkurgu türündeydi. İleride bunu devam ettirmek ve farklı türler denemek istiyorum. Bu yüzden hedefim belirli bir ülkeye ait hikayeler anlatmaktansa evrensel bir sinema yapmak. İstanbul da olabilir, New York da, Tokyo da... Aklımızda çok masum bir Türkiye kalmış. Çekimler için buraya geldiğimizde hiç de hatırladığımız gibi olmadığını gördük. Daha sonra uzun metraj için senaryoyu yazarken de hep onu düşündük. Bizim oyuncularımız normal bir filmde olduğundan çok daha erken projeye dahil oldular. Pelin Esmer, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olduktan sonra bir yıl Yavuz Özkan'ın sinema atölyesine devam eder. Ziya Öztan, Osman Sınav ve Elizabeth Rygard'ın uzun metraj sinema filmlerinde, belgesellerde ve reklam filmlerinde yönetmen yardımcılığı yapar. Kadir Has Üniversitesi'nde belgesel film üzerine dersler verir. İlk belgeseli Koleksiyoncu Yunanistan, Küba, Danimarka, Almanya ve ABD'de çeşitli uluslararası film festivallerinde gösterilir. İlk uzun metraj belgeseli Oyun 2005 yılında San Sebastian'da yarışır. Sinema filmi tadındaki Oyun, Türkiye'de vizyona giren ve DVD'si yayınlanan ender belgesel filmlerden biri olur. Dünyada elliden fazla festivalde gösterilir. Pek çok ödül kazanır. Le Monde, Time-CNN, Variety, New York Magazine, Cinemascope and Senses of Cinema gibi uluslararası saygın basın kuruluşlarından övgü dolu yorumlar alır. İlk uzun metraj kurmaca filmi olan 11 e 10 Kala nın senaryosuna Paris'de Cannes Film Festivali nin davetlisi olarak kaldığı Cinefondation'da başlar ve İstanbul'da tamamlar. San Sebastian Film Festivali'nin ana yarışma bölümünde yer alan film de pek çok ödüle layık görülür. 2005 yılında Sinefilm'i kuran Pelin Esmer yapımcı ortakları Nida Karabol Akdeniz ve Tolga Esmer'le kendi projelerini gerçekleştirmektedir. Handan İpekçi 1956 yılında Ankara`da doğdu. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi`nde Radyo-Televizyon eğitimi gördü. İlk yönetmenlik denemesini 1993 yılında, senaryosunu şair Yaşar Miraç'ın yazdığı Kemençenin Türküsü adlı belgeselde gerçekleştirdi. Ertesi yıl yönettiği Babam Askerde (1994) vizyona giremeyince filminin dağıtımını kendi organize ettiği gösterimlerle üstlendi ve bu şekilde 10.000 seyirciye ulaştı. Babam Askerde Türkiye`de çeşitli ödüller almasının yanı sıra, 1995 yılında da Berlin Film Festivali`nin Panorama bölümünde gösterildi. Ankara ve Antalya Film Festivalin'de pek çok ödül kazanan Büyük Adam Küçük Aşk (2001) ikinci uzun metrajlı filmidir. Handan İpekçi, günümüz Türk sinemasında filmlerinin senaryosu, yönetimi ve yapımı kendisine ait olan tek kadın yönetmendir. Bu bakımdan bağımsız sinema için oldukça önemli bir yer teşkil eder. İpekçi'nin iki filmi de politik filmlerdir. İlk filminde 12 Eylül dönemini işlerken, ikinci filminde Kürt sorunu üzerine odaklanmıştır. İçinde yaşadığı sosyal yapıda var olan problemleri politik bir dille anlatan yönetmen, filmlerinde bu problemleri çocukların gözünden anlatır. İlk filminde babaları 12 Eylül döneminin getirdiği siyasi baskılar sonucu hapishanede olan çocukların yaşadıklarını anlatan yönetmen, ikinci filminde küçük bir Kürt kızı aracılığı ile Türk modernleşmesini ve sonuçlarını tartışır. Babam Askerde filmi çekildikten sonra, dağıtım olanağı bulamaz. Filmin yapımcılığını üstlenen İpekçi, bu durum karşısında filminin dağıtımını da üstlenir. Kendi kişisel çabaları ile yaklaşık kırk beş yere filmi götürür. Daha çok demokratik kitle örgütlerine başvurarak filmini on bin seyirciye ulaştırır ve tek başına bir ilki gerçekleştirir. Bağımsız sinema için oldukça önemli bir adım atarak, tüm olanaksızlıklara rağmen, bu filmin ardından ikinci filmini de çekmiştir. İlksen Başarır, 1978 senesinde İstanbul'da doğdu. Saint Benoit Fransız Lisesi'ni bitirdikten sonra Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden mezun oldu. Sinema sektörüne üniversite ikinci sınıftayken yaptığı staj sayesinde girdi. Mezun olduktan sonra 2000 yılında İFR'de yardımcı yönetmen olarak çalışmaya başladı. Burada dört yıl boyunca birçok yönetmenle reklam ve uzun metraj projelerde bulundu. 2005 yılından itibaren serbest olarak mesleğini sürdüren İlksen Başarır ANS, Dinamo, PTT, Anka Film gibi yapım şirketleriyle çalışmaya devam etti. İlksen Başarır, 2009 yılında T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı katkılarıyla Başka Dilde Aşk adlı ilk filmini çekti. Yönetmenin ikinci filmi Atlıkarınca 2010 yılında çekilmiştir. Mert Fırat ile birlikte Atlıkarınca filmiyle 47. Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Senaryo Ödülü'nü kazandı. Su Baloğlu ile Merve Bozcu'nun yönetmenliğini üstlendiği Onun Filmi adlı belgeselde, erkek egemen bir düzende, Türkiye'de kadın yönetmenlerin ilk filmlerini çekerken yaşadıklarına odaklanılıyor. Aralarında Türkan Şoray, Bilge Olgaç, Biket İlhan, Işıl Özgentürk, Nisan Akman, Yeşim Ustaoğlu, İlksen Başarır'ın da olduğu 14 kadın yönetmenle yapılan görüşmelerin yanı sıra filmde, sinema alanında akademisyenliği seçen Baloğlu ile Bozcu'nun ilk yönetmenlik denemelerinde neler yaşadıkları da aktarılıyor. Onun Filmi, 37 İstanbul Film Festivali'nde de gösterilmişti."} {"url": "https://gazetesanat.com/bolum-3-sinema-ve-kadinin-varolusu", "text": "Bölüm 1: Sinema, Eril Bakış ve Kadın adlı yazımın devamını BÖLÜM 2: Yeni Türkiye Sineması'nda Kadın Yönetmen adlı yazım takip etmişti. İlk yazımda sinemanın doğuşundan itibaren erkek egemen sinema dünyasını Laura Mulvey'in makalesi bağlamında eleştirmiş, kadın bakış açısının sinema dünyasındaki eksikliğine parmak basmıştım. İkinci yazımda ise Yeni Dönem Türkiye Sineması'nda kadın bir yönetmen olarak var olmak üzere verilen mücadelenin örneklerini kadın yönetmenler ve onların söylemleri üzerinden inceledim. Bu dosyanın son bölümü olan üçüncü bölümde ise; tüm bunların bizi getirdiği noktayı gözler önüne serecek, kurduğumuz bağlamlardan bir çıkarımda bulunacak ve belki de Yeni Dönem Türkiye Sineması üzerinden sinema dünyasının geneline bir eleştiride bulunmuş olacağız. Bu araştırma dosyası, Türkiye'deki kadın yönetmenleri görünür kılmak için hazırlandı. Türkiye'de kadın yönetmenlerin sayısı erkek yönetmenlerin sayısından oldukça düşük, yönetmenlerle ilgili kaynakça ise neredeyse yok denecek kadar az. Kaynakçaların azlığı nedeniyle çalışmanın ana eksenini oluşturan bölüm, literatür taramasıyla gerçekleştirildi. Türkiye'de kadınların sinemada yönetmen koltuğuna oturmaları 1960 li yılların sonlarına denk geliyor. 2000 yılına kadar Türkiye sineması'nın kadın yötmenleri ürettikleri filmlerde eril bakış açısının kodlarından kurtulmak adına ciddi bir çaba gösterememiş ya da göstermemiştir. Erkek meslektaşlarından farklı olarak yalnızca daha gerçekçi kadın temsillerine yer vermişlerdir. Yinede Ataerkil ön-yargıları sürdürmeye devam etmişlerdir. Diğer yönetmenlerden farklı olarak Yeşim Ustaoğlu sineması nesnel bakış açısıyla kurulmuştur. Hem erkek hem de kadınların hikayelerini ele alan yönetmen, birey olmaya ve bireyin sorunlarına odaklanmıştır. Dolayısıyla Yeşim Ustaoğlu, Türkiye sineması kadın yönetmenlerinin eril bakış açısının izlerinden kurtulamadıkları genellemesinde bir istisna olarak kabul edilmelidir. Sonuç olarak Türkiye Sinemasında film üretmiş kadın yönetmenlerin büyük bir kısmı kuşatıldıkları eril zihniyetin duvarlarını -bazen isteseler bile aşamamışlardır. Aslında bu durum daha çok Türkiye sineması'na yerleşmiş olan eril üretim pratiklerinin değişime karşı dirençli oluşu ile açıklanabileceği gibi yönetmen kadınların kadın bakış açısını Türkiye Sineması'na özgü bir dil ve sinema anlayışı oluşturamayışları ya da kendi filmlerinde kadın temsillerini tam olarak kadın bakışı ile perdeye yansıtamayışları olarakta yorumlanabilir. Öte yandan Türkiye Sinemasında, kadın yönetmenlerin, muhalif bir anlatı geliştirebilseler bile pazarlama kanalları içinde yer bulma olasılığı oldukça düşüktür. Kendine özgü bir dil kurmaya çalışan kadın yönetmenlerin filmleri kapitalist pazarlama anlayışı içinde gösterim şansı bulmakta zorlanmakta ve sadece festivaller ve birkaç sinema salonu ile sınırlıdır. Sonuç olarak Türkiye sinemasında kadın yönetmenlerin, ataerkil söyleme alternatif bir dille çektikleri filmlerinin seyirciye ulaşması ve seyircide de farkındalık yaratması uzun ve uğraş gerektiren bir yol haritası izlemeyi gerektirmektedir. Ek olarak araştırma sonucunda varılan en şaşırtıcı sonuç; dizi, reklam yani televizyon sektöründe çalışan kadınların sektörde karşılaştıkları sorunları, kadın sinema yönetmenleri kendi setlerinde daha az yaşamaktadır. Ama temelde yaşanan sıkıntılar sektör dışında toplumda kadın olarak var olmanın getirdiği sıkıntılardır. Kadınların ele aldıkları konular ise genellikle sosyal içerikli konulardan oluşmaktadır. Diğer alanlarda işlenen konular ikinci sırada yer alırken kadınların temsilleri ise üçüncü sırada yer almaktadır. Yönetmenlerin eğitim gördükleri alan genel olarak sinema, basın, televizyon, halkla ilişkiler gibi iletişim bilimlerinden oluşmaktadır. Kadın yönetmenler aralarında sağladıkları Filmmor gibi yapılarla seslerini duyurabilecekleri ortadadır. Kadınların bu kadar görünmez kılındığı ve zorluluklarla karşılaştıkları sinema sektöründe kendi bakış açılarıyla ürettikleri eserler elbetteki günümüzde hızla çoğalmaktadır. Bir gün kadınların sinemadaki varoluşları konusunda üç bölüm yazılmasının önemini yitirdiği, böyle bir mücadelenin konusunun bile geçmeyeceği bir dünyada yaşamak ümidiyle."} {"url": "https://gazetesanat.com/bora-asikin-carpik-bilgiler-imparatorlugu-baslikli-ilk-kisisel-sergisi-10-eylul-23-ekim-2021-tarihleri-arasinda-mixer-proje-odasinda-ziyaret-edilebilir", "text": "Mixer, 10 Eylül-23 Ekim tarihleri arasında proje odasında sanatçı Bora Aşık'ın ''Çarpık Bilgiler İmparatorluğu'' başlıklı ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapmaktan mutluluk duyar. Hayatı 'olduğu gibi' görmenin dingin bir zihnin kapılarını açtığına inandık. Oysa hayat, olan bir şey değil. Maddeler strüktürü değil. İnsanlığın her saniye yeniden inşa ettiği bir 'şeyden' bahsediyoruz. Hayat, kocaman bir şey! Tek bir gerçeklik yok. Tek bir ufuk çizgisi yok. Güneş, her gün yeniden doğmuyor; yeniden var oluyor. Bir algı kafesi içinde yaşıyoruz. Tüm duygularımız, tüm düşüncelerimiz ve tüm rutinlerimiz tek bir kaynağa bağlanıyor: Gerçeklik. Kendi gerçekliğini tek doğru kabul eden; tek bir olasılığa sıkıca tutunmuş, rastgele kazarak hayatta kalmaya çalışan köstebekler... İnsan dendiğinde sanatçının aklında canlanan tanım aşağı yukarı böyle bir şey. Hayat ve yaşam kavramlarının arasındaki nüansı -hatta nüanstan da öte, uçurum gibi bir ayrımı- görmek, bize içinde yaşadığımız dünya ile yekpare olma şansını tanıyor. Hayat; insan yapımı, bilinç ürünü bir sistem. Yaşam ise insandan bağımsız; dünyadan, gezegenlerden ve hatta maddeden bağımsız organik bir süreç. Çalışmalarında yaşam ve hayat arasındaki bu titreşimi kullanan sanatçı süreci; ''zaman içinde elde ettiğim bir teknik değil, ne zaman kağıdın başına otursam önce terliyorum, ardından ufak bir gerçeklik algısı yitimi yaşıyor ve ardından bu iki kavramın birleşiminden doğan diyara açılan kapıdan geçiyorum. Burada ne bilince yer var ne de kendini topyekün kaybetmeye. Bu alanın kuralları ayrı. Cezası da ödülü de apayrı. Ortaya çıkan eser için Ben yaptım. diyemiyorum. Zira sadece bir aracı olduğumu hissediyorum.'' şeklinde ifade eder. Gündelik hayattaki, görsel ve yazınsal dilin 'çekişmesini' sanatsal alana taşımaya çalışan Bora Aşık, edebiyat ile resmi bir araya getirip düşünme pratiğinde yeni bir dil oluşturarak hayal gücünün sınırlarını mümkün olduğunca esnetiyor. ''Çarpık Bilgiler İmparatorluğu'' başlıklı kişisel sergisinde bu ikili ilişkiden yola çıkarak edebiyat ve resim ekseninde ürettiği çalışmalarını izleyici ile buluşturuyor. Kağıt üzerine karakalem üretimlerine yazınsal dünyasından çıkan cümleler ve nükteler eşlik ediyor. ''Çarpık Bilgiler İmparatorluğu'', Bora Aşık'ın çizimleri aracılığıyla izleyiciye kendi gerçekliklerini sorgulamaya yönelik bir ayna olma özelliği taşıyor. Sanatçının yazdığı hikayelerden yola çıkarak kendi hikayelerimizin sayfalarını aralama hissi uyandırıyor. Bora Aşık'ın ''Çarpık Bilgiler İmparatorluğu'' başlıklı ilk kişisel sergisi, 10 Eylül-23 Ekim 2021 tarihleri arasında Mixer proje odasında ziyaret edilebilir. Bora Aşık, (d.1990, İstanbul) Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünden 2015 yılında mezun oldu. 2014 yılında FABİSAD'ın düzenlemiş olduğu İkinci GİO Ödülleri'nde Hasat isimli öyküsüyle başarı ödülü kazandı. 2015'te, Geceyi Atlatabilmek isimli romanıyla Everest Yayınları İlk Roman Ödülü'nü kazandı. Çizimleri, Mamut Art Project 2019 seçkisinde yer aldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/borusan-sanat-tamamiyla-beethoven-konserleriyle-cevrimici-yayinlarina-devam-ediyor", "text": "Borusan Sanat, 14 Ocak Perşembe günü saat 14.00'te Borusan Klasik'ten canlı olarak yayınlanacak ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın şefliğini yürütmekte olan Cemi'i Can Deliorman'ın yöneteceği; ayrıca borusansanat. tv'de 17 Ocak Pazar saat 11.30'da erişime açılacak olan Tamamıyla Beethoven konserleriyle çevrimiçi yayınlarına devam ediyor. Borusan Klasik'te canlı radyo konserleriyle dinleyicisiyle buluşan BİFO, 2021 yılının ikinci konserinde muhteşem bir 20. yüzyıl repertuvarıyla dinleyicilerin karşısına çıkacak. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın şefliğini yürütmekte olan Cemi'i Can Deliorman'ın BİFO'yu yöneteceği yılın ikinci radyo konserinde, geride bıraktığımız yüzyılın dönüm noktalarını belirleyen bestecilerden bir seçki sunulacak. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın en genç şefi olan Cemi'i Can Deliorman'ın yönetiminde; 20. yüzyıla derin izler bırakan Stravinsky, Schönberg ve Ligeti'nin yapıtlarından bir seçkinin sunulacağı konser Borusan Klasik'ten canlı olarak yayınlanacak. 14 Ocak Perşembe günü saat 14.00'te başlayacak olan konser öncesinde, saat 13.40'ta müzik yazarı Serhan Bali dinleyicilerle bir araya gelecek. 3 Ocak tarihinde yayın hayatına başlayan borusansanat. tv, izleyicileri çevrimiçi ücretsiz konser kayıtlarıyla buluşturmaya devam ediyor. 17 Ocak Pazar günü 11.30'da yayınlanacak sıcak ve samimi dörtlü Borusan Quartet'in yer aldığı kayıt, büyük besteci Beethoven'a bir saygı duruşu niteliği taşıyor. Bestecinin her döneminden incelikle seçilmiş yaylı çalgılar dörtlüleri izleyicileri Beethoven'ın üretim dünyasına davet ediyor. Tamamıyla Beethoven adını taşıyan bu konserin, konser öncesi kayıdında ise genç ve başarılı şef Nisan Ak, keyifli sohbetiyle izleyicilere seslenecek. Borusan Müzik Evi takipçilerine Borusan Klasik'ten ulaşmaya devam ediyor. 15 Ocak Cuma günü saat 23.00'te Jonah Parzen Johnson özel olarak hazırladığı ve sunduğu programla yayında olacak. Borusan Müzik Evi, kaçıranlar ve tekrar dinlemek isteyenler için Pazar 21.00 ve Cuma 12.00'de tekrar yayınlarıyla Borusan Klasik'te. Karnaval. com üzerinden yayın yapan Borusan Klasik'e internette karnaval. com/borusanklasikdinle adresinden, mobil ortamda iPhone ve Android cihazlarınıza indireceğiniz Karnaval uygulamasıyla, iPad için yine App Store'dan indireceğiniz Karnaval Radyo uygulamasıyla dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/borusan-sanat-yeni-yila-merhaba-diyor", "text": "Borusan Sanat, unutulmaz bir konser ile 2023'e merhaba diyor. 12 Ocak Perşembe günü saat 20.00'de Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde Carolyn Kuan yönetimindeki BİFO, trompet sanatçısı Romain Leleu'ya eşlik ediyor. BİFO, 2023 yılında sahnesinde Valeriy Sokolov, Alena Baeva, Manuel Blanco, Chloe Ji-Yeong Mun, Igudesman & Joo, Lucy Landymore, Denis Kozhukhin, Marlis Petersen, BİFO ve Dünya Sahnelerinde Genç Yıldızlar Konseriyle Güher & Süher Pekinel, Can Çakmur, Dorukhan Doruk, Eda Seviniş, Korkmaz Can Sağlam, Maximilian Cem Haberstock, Naz İrem Türkmen, Veriko Tchumburidze ve Emir İlgen gibi yıldız solistlerin yanı sıra; Karel Deseure, James Judd, Ludovic Morlot, Emilia Hoving ve Lina Gonzalez-Granados gibi önemli şefleri de konuk edecek. 12 Ocak Perşembe günü saat 20.00'de Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde gerçekleşecek BİFO'nun geleneksel yeni yıl konseri, dünyanın dört bir yanından sesleri kapsayan çok renkli bir programla müzikseverlere ulaşıyor. Konserde BİFO'yu, Suisse Romande Orkestrası, San Francisco, Seattle ve Toronto Orkestraları, Danimarka Kraliyet Balesi, İngiliz Ulusal Operası, New York Şehir Balesi gibi köklü kurum ve orkestralarla konserler veren Carolyn Kuan yönetecek. John Williams, Alexander Arutiunian, Leonard Bernstein ve Arturo Marquez'in yanı sıra geç romantik dönem yapıtlarından bir seçkinin de sunulacağı konserin solisti ise trompet sanatçısı Romain Leleu olacak. Konser öncesinde Serhan Bali ve Aydın Büke saat 19.00-19.30 arasında Zorlu PSM'deki Meydan Fuaye alanında program üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirecek. Karnaval. com üzerinden yayın yapan Borusan Klasik'e internette karnaval. com/borusanklasikdinle adresinden ulaşabilir, mobil ortamda iPhone ve Android cihazlarınıza indireceğiniz Karnaval, iPad için yine App Store'dan indireceğiniz Karnaval Radyo uygulamasıyla radyoyu dinleyebilirsiniz. Borusan Sanat'ın sezon boyu düzenlediği tüm konserlerin biletleri passo. com. tr ve PASSO Mobil Uygulaması'ndan satın alınabilecek. Etkinliklerde PDF bilet ve karekod gibi dijital bilet seçenekleri sunulacak ve etkinliklere mobil cihazlardan konser özelinde belirlenen karekod gösterilerek girilebilecek. Borusansanat. tv ücretsiz konser yayınlarıyla geri dönüyor! Borusan Sanat, konser deneyimini dijitale taşıyan platformu borusansanat. tv ile birbirinden değerli sanatçıların yer aldığı konserleri, izleyenlerine ulaştırmaya devam ediyor. Ocak 2023 itibariyle yayınlarına başlayacak olan platformda, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ve Borusan Quartet'in tüm sezon konserleri ile Borusan Müzik Evi'nde gerçekleşen seçili konserler izleyiciyle buluşacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/borusan-sanatin-yonetimine-aydin-dorsay-getirildi", "text": "Türkiye'de sanatı yaygınlaştırmak amacıyla hizmet veren Borusan Sanat'ın yönetimine Aydın Dorsay getirildi. Borusan Sanat, yeni sezon çalışmalarına Aydın Dorsay ile devam etme kararı aldı. 2006'dan bu yana Borusan Sanat Genel Müdürü olarak görev yapan Ahmet Etem Erenli'nin Borusan Kocabıyık Vakfı Genel Koordinatörlüğü'ne gelmesiyle birlikte Borusan Sanat'ın yöneticilik koltuğunu Aydın Dorsay devraldı. Aydın Dorsay, 25 Ocak itibarıyla Borusan Sanat Müdürü olarak kuruma değer katmaya devam edecek. 2021-2022 sezonunda sanatın herkes tarafından ulaşılabilirliğine destek olmak amacıyla seyircili deneyim alanlarımızla eş zamanlı dijital platformlarda konser yayınlarımıza etkin biçimde devam edeceğiz. Sezon başından bu yana radyodan yayınlanan konserler, çevrimiçi platformda kayıt versiyonuyla da müzikseverlerin beğenisine sunulmaya devam edecek. Borusan Sanat bünyesinde yeni Şef/Müzik Direktörümüzü belirledikten sonra yeni albüm kayıtları ve turneler gerçekleştirmek hedeflerimiz arasında yer alıyor. Umuyoruz ki yeni göreve başlayacak Şef/Müzik Direktörü ile Borusan Sanat'a yeni bir soluk getireceğiz dedi. Gazete Sanat olarak biz de sayın Aydın Dorsay'ı yürekten tebrik ediyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/bostanli-sanat-galerisinde-tasarim-ve-sanat-calismalari-devam-ediyor", "text": "İzmir Bostanlı'da Vectorel Studio Tasarım Atölyesi ile birlikte yer alan Bostanlı Sanat Galerisi; Sanat sohbetleri eşliğinde resim, fotoğraf, illüstrasyon, seramik, metal vb. heykel sanat eserlerinin evrensel boyutunu ve görselliğini beraberce paylaşıldığı keyifli bir mekan. 5 kasım'da 1. yılını kutlayan galeride bugüne kadar 2 kişisel 7 karma sergi yer aldı. Sanat eserini meydana getiren plastik düzenin çözümlenmesi olarak değil, aynı zamanda eseri, mekan ve zaman bağlamı açısından değerlendirildiği mekanda; her ay bir veya iki sergi düzenlenmekte. Her ayın ilk çarşamba günü yeni bir sergi açılışına ev sahipliği yapan Bostanlı Sanat'ta; sergi süreleri 15 gün ile 30 gün arası değişmekte. Mekan'da yer alan sergiler profesyonel ve yarı-profesyonel sanatçılara açıktır. Sizler de eserlerinizi Bostanlı Sanat'ta sergileyebilirsiniz. Bunun için yapmanız gereken eserlerinizi Tasarımcı ve sanatçılardan oluşan seçici ekibe sunmak olacaktır. Bostanlı Sanat Aynı zamanda MAĞAZA bölümüyle on-line ortamda tüm dünyadaki sanat severlere açık bir sanal galeriye sahiptir. Mağaza bölümü için eserlerinizin fotoğraflarını, boyutları, teknik detay ve açıklamalarını, kısa biyografinizi göndererek, sanatçı sözleşmesini imzalayarak başlayabilirsiniz. #BostanliSanat Yurt içi ve yurt dışında sizin ve eserlerinizin tanıtımlarını yaparak sizi sanatseverlerle buluşturur. Bostanlı Sanat Mağaza bölümünde yer almak ücretsizdir. Burada yer almak için Sanat danışmanlarına sunduğunuz eserlerin onaylanması yeterlidir. Galeri, zemin katı galeri ve aynı zamanda workshop etkinliklikleri yapılan, üst katı ofis olarak kullanılan iki farklı dairenin birleştirilip yeniden ele alınmasıyla oluşmuş 150m 'lik bir mekandır. Galerinin giriş katında sergi mekanına ek olarak tasarlanmış, ufak bir mutfak ve üst katta tuvalet ise apartmanın ana merdivenin altında kalan basık alanda çözülmüştür. Galeri ana mekanı brüt beton zemini, siyah duvarlarıyla farklı disiplinlerdeki sanat eserlerinin sergilenmesine olanak sağlayabilmek adına oldukça yalın bir dille oluşturulmuştur. Eserlerin boyutlarına göre düzenlenebilen askılıklar ve aydınlatmalar mevcut. En üstteki tablo Ressam Murat Güney'e aittir."} {"url": "https://gazetesanat.com/bozcaada-tiyatro-festivali-1-eylulde-basliyor", "text": "Tenes'in topraklarında her daim coşkuyla karşılanan bağbozumunu, Dionysos'un huzurunda tiyatro ile kutlamaya hazır mısınız? Lemur Company ve K Bozcaada ortaklığında bu yıl ilki gerçekleştirilecek Bozcaada Tiyatro Festivali 1-4 Eylül tarihleri arasında Bozcaada Ayazma Manastırı'nın eşsiz ortamında katılımcıları ağırlamaya hazırlanıyor. Bozcaada'nın kendine has eşsiz atmosferinde yepyeni bir festival doğuyor. Lemur Company & K Bozcaada ortaklığı ile bu yıl ilki hayata geçirilen Bozcaada Tiyatro Festivali 4 güne yayılan programıyla göz dolduruyor. Sezonun en sevilen oyunlarının yanı sıra uzun süredir seyirciler tarafından ilgiyle takip edilen oyunlara da programında yer veren festival, çocuk oyunları, konserler, tiyatro ve Bozcaada deneyim atölyeleri ile katılımcılarına unutulmayacak bir festival deneyimi sunmaya hazırlanıyor. Yaşamaya değer bir sebep bulamayan annesinin hastaneye kaldırıldığını öğrenen bir çocuğun, ona hediye olarak yazdığı yaşamaya değer şeylerin listesiyle başlayan ve zaman içinde yaşam algısını değiştiren bambaşka bir şeye dönüşmesini anlatan, Talimhane Tiyatrosu'nun sezonun en çok konuşulan oyunlarından Harika Şeyler Listesi;ilk gösterimini 25. İstanbul Tiyatro Festivali'nde gerçekleştiren, BAM İstanbul'un seyircisine bu sefer çok sesli bir apartman hikayesi anlattığı Istırap Korosu; küresel kaygının, terörün ve istikrarsız hava şartlarının süregeldiği ve zamanın insan kimyasının aleyhine işlediği bir dönemde çocuk sahibi olmak isteyen genç bir çifti odağına alan Tiyatro. İN'in sevilen oyunu Akciğer; Fiziksel Tiyatro ve Komedi Okulu bünyesinde bir araya gelen Fiziksel Tiyatro Araştırmaları'nın bol ödüllü oyunları Kalabalık Duası ve Şatonun Altında; ismini Ludwig Van Beethoven'ın la majör, 9 numaralı, op.47 keman ve piyano sonatının adından alan ve Beethoven'ın 250. doğum gününde Türkiye'de ilk kez Versus Tiyatro tarafından sahnelenen, müzik, kadın-erkek ilişkileri ve toplumun insan üzerindeki baskısını masaya yatıran Tolstoy'un provokatif metni Kreutzer Sonat; Sarıkız'ın yanağına bıraktığı doğum izi yüzünden kimsenin çevirip de yüzüne bakmadığı, tek dostu olan Keçi'yle dağlara gidip ağaçlara, zeytinlere bakan köylü kızı Nihan'ın köye gelen bir yabancı olan Zerda ile değişen hayatını anlatan Kadıköy Emek Tiyatrosu'nun oyunu Sanki Hiç Unutmayacakmış Gibi; Ankara Çıkrıkçılar Yokuşu'nda, bir döviz bürosu çalışanı olan ve dört bir yandan gelen ve bitmek tükenmek bilmeyen, zaman, emek, para ve sabır isteyen taleplerle baş etmeye çalışan bir genç adamın hikayesine odaklanan Kadıköy Boa Sahne'nin oyunu 'İstifra' Çıkrıkçılar Yokuşu; bastırılmış öfkenin nedenlerinden birisinin de yasın insan ruhsallığındaki evrelerinin doğal bir parçası olan öfke duygusunun modernizimle birlikte, bir baş etme yöntemi olarak bastırılmasından doğan, bireysel ve toplumsal sorunsallara değinen Tiyatro Gülgeç'in Öfkenin Yakın Geçmişi ve Sabahattin Yakut tarafından Mustafa Kırantepe için kaleme alınan ve sanatçının bizlere kendi hafızasında, kendi zihninde resmettiği hayattan ziyade, bambaşka bir hayatı yaşamış, yaşatmış olan bir toprağın öyküsünü anlattığı ve trajikomik anılarını hatırlattığı tek kişilik performansı Bir Alzheimer'ın Anıları prömiyer gösterimi ile Bozcaada Tiyatro Festivali'nde izleyicilerle buluşacak. Festival kapsamında minik tiyatro severler de unutulmadı. Mevsimlerin ve insan doğasının değişip dönüşebiliyor olmasının güzelliğini anlatırken bize büyümek ve olgunlaşmakla ilgili gizli işaretler veren Zoran Drvenkar'ın Çocuk Edebiyatı Ödülü'ne layık görülen ve Mine Kazmaoğlu tarafından dilimize kazandırılan Soğuktan Korkmayan Tek Kuş Tiyatro Gülgeç tarafından 7' den 70' e herkesin izleyebileceği bir kukla tiyatrosu olarak minik festival katılımcılarıyla buluşmaya hazırlanıyor. İnci'nin bağırsaklarında yaşayan Zart ve Zort'un kendi dünyalarında var olma savaşı verirken bir yandan da İnci'nin gelişimine yardımcı olmalarını anlatan Lemur Company & Tiyatro Gülgeç ortak prodüksiyonu olarak hayata geçirilen kuklalı-müzikli çocuk oyunu Pırt, çocuklara vücutlarında gerçekleşen fizyolojik bir olayı masalın ve kuklaların gücüyle anlatmaya hazırlanıyor. Bozcaada Tiyatro Festivali boyunca katılımcılar tiyatro profesyonelleri tarafından verilecek atölyeler ile tiyatroya ait farklı alanlara yönelik pek çok ufuk açıcı bilgiyle de buluşma imkanına erişecek. Bam İstanbul'un kurucusu ve yazdığı metinlerle bugüne kadar pek çok ödüle layık görülen Murat Mahmutyazıcıoğlu'nun yürütücülüğünde Yazı Masasında 2 Gün; Jacques Lecoq pedagojisinin temel alındığı Fiziksel Tiyatro ve Komedi Okulu bünyesinde bir araya gelen Fiziksel Tiyatro Araştırmaları'nın kurucuların Güray Dinçol yürütücülüğünde Anlatıda Fiziksel Olan; Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü'nü dereceyle bitirip Londra Müzik ve Drama Sanatları Akademisi'nde öğrenim gören Kayhan Berkin yürütücülüğünde Tiyatro Metni Olmayan Bir Malzemeyi Sahneye Uyarlamak; bağımsız koreograf, performans sanatçısı ve eğitmen Dicle Doğan yürütücülüğünde Hareket ve Doğaçlama ve 1985 yılından beri mensubu olduğu İBB Şehir Tiyatrolarında halen oyunculuk ve yönetmenlik çalışmalarına devam eden deneyimli oyuncu ve yönetmen Engin Alkan yürütücülüğünde Sahnenin Yatay Hiyerarşi Ekseninde Oyuncunun Yaratım Süreçleri atölyeleri festival boyunca katılımcıları ağırlayacak. Bozcaada deneyim atölyeleri, konserler ve after parti etkinliklerine dair detayların ilerleyen günlerde açıklanacağı festivalin birinci dönem avantajlı biletleri kısa bir süre içerisinde tükendi. Festivalin ikinci dönem avantajlı biletlerine Biletinial. com adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/brendan-kielnin-kaleminden-son-gercek-ask-raflardaki-yerini-aldi", "text": "On farklı dile çevrilen Üşüyen Ruhlar kitabının dünyaca ünlü yazarı Brendan Kiel'in yeni romanı Son Gerçek Aşk, tesadüf eseri yolları kesişen genç bir çiftin gerçek ve duygu yüklü hikayesini anlatıyor. Kendi halinde, duygusal bir genç olan Hendrix'in hayatı büyükbabasının Alzheimer olmasıyla alt üst olur ve tıpkı söz verdiği gibi anıları tamamen yok olmadan büyükbabasını eşiyle ilk öpüştüğü yere götürmeye karar verir. Müzisyen olmak için evden kaçmayı planlayan genç bir kadın olan Corrina ile yolları kesişmesiyle sevmeyi öğrenecekleri uzun bir yolculuğun kapıları aralanır."} {"url": "https://gazetesanat.com/british-council", "text": "British Council, Birleşik Krallık'ın uluslararası eğitim ve kültür çalışmalarından sorumlu en büyük organizasyonudur. Merkezi Londra'da bulunan British Council 100'den fazla ülkede faaliyet göstermektedir. 360 sanal tur için aşağıdaki butona tıklayın. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Ressam Adyali, Projelerine Bir Yenisini Daha Ekledi: As Beni - Duygulara Dokunan Enerji: İstanbul'dan Cosmic Crooner Geçti! - Füruzan, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Anma Ödülü'nün Sahibi Oldu - Gazeteci Hakan Özbek ile Uzun Yol, Kısa Hikaye Kitabını Konuştuk"} {"url": "https://gazetesanat.com/british-museum-sanal-tur", "text": "British Museum, İngiltere'nin Londra şehrinde dünya'nın dört bir yanından getirilen seçkin Antik Çağ yapıtları ve etnografya koleksiyonlarını içinde barındıran bir müzedir. British Museum'u 3 boyutlu gezinmek için aşağıdaki linke tıklayın. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Patchwork 5 Adlı Karma Sergi, Gala Sanat Galerisinde - RS Sanat Alanı'nın İkinci Sergisi 'Zihni Manzaralar' 7 Ekim'de Açılıyor - Cem Güventürk ile İlk Kişisel Sergisi Üzerine Söyleşi - Mehmet Güreli'nin Karganın Düşü İsimli Solo Sergisi Patan Art Gallery'de"} {"url": "https://gazetesanat.com/bu-dunyadan-bir-birol-unel-gecti", "text": "Fatih Akın'ın ünlü filmi Duvara Karşı'da canlandırdığı rol ile hafızalara kazınan başarılı oyuncu Birol Ünel (59), 18 Ağustos'ta durumu ağırlaştığı için hastaneye kaldırılmıştı. Uzun yıllar alkolle mücadele ettiği bilinen oyuncu, 3 Eylül günü aramızdan ayrıldı. Almanya'da pek çok TV projesi, tiyatro oyunu ve filmde de yer almıştır. Aynı zamanda Fatih Akın'ın, Birol Ünel'i gördükten sonra Duvara Karşı filmini çekmeye karar verdiği söylenmektedir. Fatih Akın, Ünel'in ölüm haberi üzerine, Instagram hesabından yaptığı paylaşımda, Huzur içinde uyu arkadaşım. Senin içindeki ışık beni her zaman çok etkilemiştir ifadelerini kullanmıştır. Alman Film Ödülleri'nin twitter hesabından, Ne yazık ki size Birol Ünel'in öldüğünü bildirmek zorundayız. Alman Film Ödüllerinin 70'inci yılını En İyi Aktör ödülü kazandığı başyapıt Duvara Karşı ile kutlayacağız. Huzur içinde uyu, sevgili Birol! şeklinde açıklama yaptıkları görülmektedir. 1961 yılında Mersin'in Silifke ilçesinde doğan Ünel, 68 yılında ailesiyle birlikte Almanya'ya taşındı. Hannover Konservatuarı'nda oyunculuk eğitimi aldı. 1987 yılında Yolcu Der Passagier filmiyle sinema kariyeri başlayan sanatçı, 1992 yılında Berlin Tiyatrosunda Caligula rolüyle ilk olarak rol aldı. 1994 yılında Berlin Rosa Luxemburg Platz'da tekrar Die Nibelungen Born Bad oyununda sahneye çıktı. 2000 yılında Fatih Akın'ın yönettiği Im Juli filmi ile sinema dünyasında tanınmaya başladı. Ardından ise yine Fatih Akın'ın yönetmeni olduğu Altın Ayı sahibi 2004 yapımı Duvara Karşı filminde Cahit karakteriyle karşımıza çıktı."} {"url": "https://gazetesanat.com/bu-kelebegin-olusu-degildi-ki-ucusuydu", "text": "Zaman geçtikçe ben elleri de, ruhu da hızlı büyüyenlerden oldum. Kalbim kocaman, kanlı bir portakal olmuştu. Yürüdüğüm caddelerde turunçlar görmek bana yetmiyordu artık. Ruhumdan kopan pek çok şey vardı. Kabıma sığamıyordum. Ben portakal bahçesinde alabildiğine koşmak istiyordum. İsteğimi portakal gibi dıştan turuncu, evet evet bence kalbim kesinlikle turuncu olmalıydı. Başka türlüsünü hiç düşünemedim. Neyse dışı turuncu, içi kanlı kalbimin yanına koydum düşümü ve düştüm yollara. Düşüm, yollarda çok kere yerlere düşecek, insanların zalimliğine uğrayacak ve ne yazık ki bir zaman sonra tarafımdan unutulmaya mahkum olacaktı. Ya da ben öyle sanıyordum. Ara verildiğinde yanına gidip, Burnumu portakal kokusuyla doldurdunuz! dediğimde değişiverdi her şey. Biraz önce tesirinde hissettiği o anın büyüsünü o da çözmüştü artık. Bu, zaten birbirini çok öncesinden tanıdığını bildiği iki ruhun yeniden tanışmasıydı. Ah, kalbim! Yeniden çocuk olmaktan ne farkı vardı şimdi bunun? Yaşımın, cinsiyetimin, saçlarımın, gözlerimin renginin, şu an nerede olduğumun ne önemi vardı! Ben ne istersem, oydum. Ben ne düşlersem oydum. Bir portakal oluşumu düşledim. Öyle buzdolabında unutulmuşundan, manavdan alınmışından değil; dalından koparılmışından! Bu müthiş döngüden bahsederken ölüm diye bir şeyden bahsetmek ne büyük gaddarlık olur diye düşünmüştüm. Her madalyonun sadece iki yüzü yoktu işte. Suretimizden yansıyan, hayatın bizden gizlediği gerçeklere ulaşmak için uzun yollar aşmak, unutmak, hatırlamak, değer verdiğine doğru göç etmek gerekiyordu. Yoluma döşenen parlak taşları görmeyeceksem, tepemde dönen martılara bir kez bile başımı kaldırmayacaksam, tüm çiçekleri tek tek koklamayacaksam ne anlamı vardı insan olup gelişmişliklerden bahsetmemin? Ruhum gelişmedikçe, ben kördüm. Kalbimin gözünü, bir kanlı portakaldan pamuk tarlasına uzanan şefkatli yollara açtım. Dikenin güzelliğini göremeyenlere hayret ettim. Ben varsam, her şeyin var oluşuna şükrederek sarıldım. Bir kan portakalı üzerine saatlerce konuşan delilik sınırındaki ruhuma aşık oldum. Kızdım, küfrettim, yola çıktım, yoldan döndüm, vazgeçmedim!"} {"url": "https://gazetesanat.com/bu-nasil-gezegen-boyle-canim", "text": "ŞİİRE, duaya, kayaya, insan bir yere sığınacaksa, bunu tek başına ve sessizce yapmalı. Başka türlüsü yalan olur. Kalabalıkların ortasında mutlaka gizlenecek bir şey vardır. Yoksa da kolayca bulunur. Sarhoş ya da öfkeliyken ise, kişi ne susabilir ne de anadiliyle konuşabilir. Şiirle çok dua ettim. Kimseye duyurmadan. Elbette duyanlar oldu. Nasıl duydular, ne duydular? Bilmiyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/bu-polisiyeyi-kahkahalar-esliginde-okuyacaksiniz-serisonu-katil", "text": "Duygu Ertürk'ün 4 Enişte 1 Cenaze'nin ardından yeni absürd mizah romanı Serisonu Katil, Küsurat Yayınları tarafından yayımlandı. Absürd polisiye olan bu eser okurlarını bambaşka deneyimlere konuk ederken kahkahalar eşliğinde okunacak sürükleyici bir maceranın anahtarını sunuyor. 1. Birbirine benzeyen en az üç cinayet işlemeleri gerekir. Kimi uzmanlara göre iki cinayet işleyende seri katil sınıfına girer. 2. Dikkat çekmeyen bir tipe sahiptirler. Öyle ezik ve siliktirler ki kimse öyle bir tipin katil olabileceğine inanmaz. 3. Üstün zekalıdırlar. Pek çok insanı öldürüp yinede kaçmayı becerirler. Polise oyunlar yaparlar. Yalnız kimi kaynaklar, bazılarının geri zekalı olduğunu söyleyip başka bir fitili ateşler. 4. Çocukken babaları tarafından terk edilmiş, anneleri tarafından ağır hırpalanmışlardır. 5. Hepsinin insan öldürmek için kendince mantıklı bir sebebi vardır. 6. Türk değildirler. Şimdiye dek bir seri katilin Türk olduğu asla gözlenmemiştir. Hı hı Türkiye'den seri katil çıkmaz. Hiç çıkmaz evet. 7. Şöhreti taşıyabilecek yapı dadırlar. Bu meslek, şöhretide beraberin de getirir. Seri katillerle ilgili filmler, şarkılar yapılır; isimlerine özel kitap yazılır, tişörtleri, posterleri basılır. Yapım şirketleride menajerlerde basın danışmanlarıda bu katillerin peşindedir. Kadınlar onlarla bir çay içebilmek için deli divane olur. Evet sevgili günlük, kararlıyım. Günlüğüm şahidim, teorik çalışmalarımın sonuna geldiğim bu akşam benim miladım olsun! Dahi anlamın daki de'leri ayrı yazanlarıda anadilimize bu terbiyesizliği yapanlarıda bir bir bulup öldürmek artık yaşama amacım."} {"url": "https://gazetesanat.com/budalalarin-serefine-gurciyev-ve-performans", "text": "Gürciyev'in ezoterik öğretisi ve sırlarla dolu yaşamı üzerine epey kitap yazılmasına rağmen uygulamalarını performans sanatının öncü çalışmaları bağlamında ele alan incelemelerin sayısı fazla değil. Hale Birgül Akçakmak bu bakımdan dünya literatüründe de önemli bir açığın kapanmasına katkıda bulunuyor. Gürciyev gerek öğretisi gerekse yaşamıyla ezoterik gelenek içinde önemli bir yere sahip kuşkusuz. Ancak onu asıl ilginç kılan ve hatta etkilerinin ölümünden sonra da değişik yönelimler içinde sürmesini sağlayan, bu geleneğin dışında ve ötesinde, herhangi bir aidiyete bağlılıkla değil, tam aksine hiçbir aidiyet tanımazlıkla ancak ifade edilebilecek öğeler barındırmasıdır. Sanat uygulamaları Batı'daki sanat anlayışının yerleşik kalıpları içinde bakıldığında birbiriyle bağdaşmaz görünen unsurları bir araya getirir. İnsanın Armonik Gelişimi Enstitüsünün çatısı altında ta 1917 yılından başlayarak, insanın daha üst bir bilinç düzeyine yükselmesini sağlamak üzere sürekli bir arayış içinde üretmiştir. Gürciyev'i çağdaşı sanatçıların gözünde cazip kılan da bu sürekli arayışla insana kendi zihinsel, bedensel ve ruhsal keşfi yolunda yeni ufuklar açmasıdır. 1979 yılında Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı'ya aday gösterilerek Gürciyev isminin dünya çapında tanınmasında büyük pay sahibi olan Meetings with Remarkable Men filminin ünlü yönetmeni Peter Brook bu sanatçılardan yalnızca biridir. Gürciyev'i bizim açımızdan ilginç kılan bir diğer husus da hiç şüphesiz Anadolu'da yetişmiş ve hem yazdıklarında hem de müzik ve dans uygulamalarında bu coğrafyanın kültürel çeşitliliğinden beslenmiş olmasıdır. İki Dünya Savaşı sırasında oradan oraya sürüklenirken yolunun bir dönem işgal altındaki İstanbul'dan geçtiğini de ayrıca belirtelim. Hale Birgül Akçakmak, 2017 yılında tamamladığı doktora tezine dayalı bu çalışmasında, Gürciyev'in uygulamalarını özgün ve sıra dışı kılan belli başlı noktaları saptayıp tanımladıktan sonra bunları Fütürizm, Dada, Bauhaus ve Fluxus gibi sanat hareketleriyle karşılaştırarak konuyu performans sanatı çerçevesinde irdeliyor. Gürciyev, 93 Harbi diye geçen Osmanlı-Rus Savaşı'nın etkisi altında, Kapadokyalı bir saz şairinin oğlu olarak, ailecek göç ettikleri Kars şehrinde büyüyüp yetişir. Tahminen 18 yaşındayken çıktığı yirmi yıllık muammalı bir yolculuğun ardından önce Moskova sonra Tiflis ve İstanbul derken sonunda Avrupa'nın yolunu tutup Paris'i kendine yurt edinir. Zihin, beden ve duygu bütünlüğü ideali ve yeni insan, yeni bir evrensel dil ve sanat şiarıyla geliştirdiği Metodu ve öğrencilerine komünal bir çalışma düzeni, ortak bir yaşam alanı sunan Enstitü ortamıyla, çok geçmeden etkisini okyanus ötesinde de hissettiren bir çekim merkezi haline gelir. Estetik değer, kişisel beğeni ve kültürel formasyon etrafında gelişen alışkanlıkları, kemikleşen önyargıları kırmayı amaçlayan özgürleştirici sanat anlayışıyla, dönemin sanat çevrelerinde de yankı bulur. Thomas de Hartmann ile birlikte yürüttüğü deneysel müzik çalışmaları, sanatın üretim ve alım süreçlerini tersyüz ederek icracıyı da izleyiciyi de o konforlu alanından çıkaran, disiplinlerarası olarak nitelendirebileceğimiz uygulamaları, Avrupa'da performans sanatının erken dönem örneklerini anlamamızı sağlayacak önemli ipuçları barındırır. Hale Birgül Akçakmak, daha düne kadar Türkiye'de akademik camiada bile bir meczup olarak görülen ve dünyada da sıklıkla belli aidiyetler içerisine sıkıştırılan Gürciyev'in, öğretisinin beslendiği ezoterizmi yadsımayan ama onun ötesinde, dışa kapalı değil, aksine kategori dışı taraflarıyla tüm okumalara açık, karşılaştırılabilir bir yönünü ortaya koyuyor: performans sanatı."} {"url": "https://gazetesanat.com/bufos-puppet-theatre-kurucusu-anneta-stefanopoulou", "text": "Eski Türk temaşa geleneğinde de ayrı bir yeri olan kuklanın kökenleri 14. yüzyıla kadar gidiyor. Çağımızda kukla gösterilerinin en iyi örneklerini veren ekiplerden biri de Bufos Puppet Theatre. Yunanistanlı ekip, kurulduğu 2011 yılından bu yana pek çok sokakta, tiyatro sahnesinde, festivallerde boy gösterdi. Yunanistan'ın Atina şehrinde Anneta Stefanopoulou tarafından kurulan Bufos Puppet Theatre, Mart 2018'de İzmir'deki 4. Kukla Şenliği'ne katılarak Türkiye'ye de merhaba demişti. Bufos Puppet Theatre festival ve organizasyonlarda planlı bir şekilde gösteriler düzenlerken, sokaklarda daha spontane performanslar da sergiliyor. Ekibin kurucusu Anneta Stefanopoulou ile yaptığımız söyleşiyi aşağıda bulabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugra-gulsoyun-iki-romani-bir-araya-geldi", "text": "Sevilen oyuncu Buğra Gülsoy sevenlerine sürpriz yaparak, İnkılap Kitabevi etiketiyle yayımlanan Birinci Kıyamet ve İkinci Kıyamet romanlarını Kıyamet adlı özel baskıda bir araya getirdi! Sınırlı sayıda basılan ve tamamı imzalı olarak satışa sunulan özel baskının finali ise Gülsoy'un sesinden okurlara ulaşıyor. Türkiye'de ilk kez yapılan bu sürpriz uygulamayla okurlar, kitapta yer alan QR kodunu okutarak romanın sonunu Buğra Gülsoy'un sesinden dinleyebiliyorlar. Sevilen oyuncu, tiyatro yazarı, senarist ve yönetmen Buğra Gülsoy'un, Birinci Kıyamet ve İkinci Kıyamet adlı romanlarını birleştirdiği Kıyamet romanının özel baskısı İnkılap Kitabevi tarafından yayımlandı. Sınırlı sayıda satışa sunulan bu özel baskının tamamını imzalayan Gülsoy bununla da kalmadı ve romanın finalini okurlar için seslendirdi. Türkiye'de bir ilk olan bu özel baskıyı alan okurlar, kitapta yer alan QR kodunu okutarak romanın finalini sevilen oyuncunun sesinden dinleyebiliyorlar. Buğra Gülsoy'un Birinci Kıyamet ve İkinci Kıyamet romanlarını bir arada sunan Kıyamet başlıklı özel baskı, İnkılap Kitabevi etiketiyle raflarda, inkilap. com, dr. com. tr ve kitapyurdu. com adreslerinde satışta."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-alfred-jarry", "text": "Alfred Jarry 1873'de bugün doğmuştu. 34 yaşında öldüğünde henüz sınırlı bir çevrede tanınıyordu ama zamanla dahi olarak kabul edilecekti. Rus hikayeciliğinin Gogol'ün Palto'sundan çıktığı söylenir ya, 20. yüzyılın öncü edebiyatı Jarry'nin Kral Übü oyunundan çıkmıştır. Jarry, Uyumsuzluk Tiyatrosu adını verdiği kopuş estetiğini özel yaşamında da uygulamıştı: bisikletiyle özdeşleşmiş bir bohem, ölümüne içen bir alkolik, patafizik adıyla bilim dalı yaratacak denli hayalperestti. Kısacık yaşamında öyle büyük etki yarattı ki, Dadacılar ve gerçeküstücüler onu usta bellediler, en büyük hayranlarından biri de Picasso'ydu. Başyapıtı Kral Übü'nün açılış repliği, Merdre idi. Lisanımünasiple çevirirsek, ancak dışkı diyebiliriz! Übü karakterini 15 yaşındayken, lise öğretmeninden ilham alarak yarattı. Übü'ye model olan fizik öğretmeni aslında çok iyi niyetli ama beceriksiz ve sakar biriydi. Übü'nün gerçeklik sınırlarını zorlayan kötülüğünü anlaşılmaz kılan, söz konusu öğretmenden gelen bu özelliğidir zaten: Übü çam devirme üstadıdır. Fakat kıyıcı kötülerdendir, kötülüğü insaf sınırlarını geçer akıl-mantık sınırlarını zorlar. Önce kukla oyunu için tasarlanmış bir kahramandı ama Übü ünlü oyundan başka oyunlar ve metinlerde de boy gösterdi. Yok edilemez, ebedi bir temel taşı olarak Jarry'nin eserini biçimlendirdi. Bir yanıyla Gargantua'nın soyundan gelir Übü ama onu tersyüz eder: yozlaşmış bir devdir. Übü'nün ilk sahnelenişinde, seyirciler ilk dakikalarda protesto edenler ve alkışlayanlar olarak ikiye bölündü. Oyun tartışmalar nedeniyle sık sık kesintiye uğrasa da zar zor tamamlandı. Nedir, Jarry'nin ölümünden sonraya kadar bir daha hiç sahnelenmemek üzere uykuya yatırıldı. Günümüzde en büyük tiyatro klasiklerinden biri sayılıyor. Kral Übü'nün temel sorusu şudur: Katıksız kötülük, ahlaksızlık, daha doğrucası ahlaktanımazlık mümkün müdür? 20. yüzyıla bakıldığında, Jarry'nin sorusuna verilecek yanıt, aşağı yukarı bellidir. Jarry, tıbbi nedenlerle askerliğe uygun bulunmadı, çürüğe ayrıldı. Tahminen bu konuda hiçbir özel çaba harcamamıştı, sivil yaşamda nasılsa öyle, doğal haliyle davranmayı sürdürmüştü. Gerçek bir bohemdi. Nedir, bohemliği derbederliğin sınırında yaşardı, çoğunlukla haneberduş görünümündeydi. Üstelik iflah olmaz bir alkolikti: Apsenti Yeşil Tanrı olarak betimler, bisikletiyle tanrısına saygı turları atardı. Bu resmigeçitlerde kesinlikle sarhoş olduğunu tahmin edebilirsiniz. Ve tabii ki bisikleti: şehirde bisiklet kullanmanın öncülerindendi. O yıllarda çok garipsenir, bisiklet sevdası bohemliğinin bir bileşeni olarak görülürdü. Zaman bisiklet konusunda da Jarry'den yana çalıştı. Bir de patafizik var elbette, Jarry'nin önerdiği bilim dalı. Patafizik, hayali çözümler bilimidir. Kendi deyimiyle, metafizik nasıl fiziğin ötesine uzanırsa, patafizik de metafiziğin ötesine uzanmaktadır. Bu bilim dalının amacı, istisnaları yöneten yasaları incelemektir. Jarry peşi sıra katakimyayı da eklemiş ama o bilimi geliştirmeye ömrü yetmemiştir. Günümüzde bilim adına konuşan şarlatanlara bakıldığında, patafizik hiç olmazsa zararsız görünüyor. Jarry'nin ölüm nedeni, verem olarak kayıtlara geçti. Alkol alacak parayı denkleştiremeyince eter için biri için şaşırtıcı olmasa gerek. Zamansız bir ziyaretçiydi: Günümüzde yaşasa, ortalığı kasıp kavuran bir sosyal medya fenomeni olurdu."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-charles-baudelaire", "text": "Kedi aşığıydı, yakın arkadaşlarından yazar Gautier onu dev bir kediye benzetmişti. Nedir, uyuklamaktan çok tırnak gösteren bir kediydi. En ünlü şiirlerinden Albatros'ta kullandığı imgeyi Baudelaire'e de uyarlamak mümkündür: Öyle ihtişamlı kanatları vardı ki, sadece uçmaya yarıyor, yürümeye kalktığında ona ayakbağı oluyorlardı. İlk bakışta Baudelaire'e bohem sıfatını yaraştırmak kolaydır ama bohem değildir. Aşikar bir mirasyedidir, hatta en şımarık olanlarından. Bunun pekala farkındadır, bu yüzden durmaksızın kendi kendisine ilenir. Toplum ona sövdüğünde Baudelaire'in maksadı hasıl olmuştur. Çok şeyi yenilemiştir ama yeninin ilk temsilcisi olmadığının da farkındadır, tam tersine, eskinin son temsilcisidir: çürümenin temsilcisi. Ondan önce hiçbir şair Bir Leş başlıklı bir şiir yazamazdı. Başlık demişken, şiirlerini topladığı kitaba verdiği ad, Kötülük Çiçekleri modern şiirin bayrağıdır ama içerikten önce başlık olarak. Bu adı kendisinin bulmadığını, kafası dumanlı bir arkadaşının önerdiğini gönül rahatlığıyla söylemiştir Türkçedeki ilk çevirilerde bu ad Elem Çiçekleri'dir. Modern sanata katkısı, belki Kötülük Çiçekleri'nden çok, 1863'te yayınladığı Modern Yaşamın Ressamı adlı kitabıdır. Herkes burun kıvırırken, Parisli İzlenimcilerin arkasındaki zihinsel destek Baudelaire olmuştu. Delacroix'ya, Senin yapıtın bir şiirdir! deyip yüreklendirmişti. Manet ve Wagner'i keşfeden, Balzac'ın yapıtını gerçek boyutlarıyla ilk gören hep Baudelaire'di. Modern estetiğe katkısı, nedendir bilmem, hala yeterince önemsenmez. Ressamlara yaptığı öneri zihin açıcıydı: Sanatçı geçmişi değil modern yaşamı konu edinmelidir. Mademki 19. yüzyıl burjuvaların çağı, efsaneleri boş vermeli, yeni yükselen sınıfın resmini yapmalı. Ama burjuva yaşamı betimlemek için, o yaşamın işleyişi denli hızlı çalışmak şart. Baudelaire'in önerdikleri, fırça darbelerinden klasik atölye çalışmasının reddine uzanan bir yenilik yelpazesiydi. Ne var ki, şiir için tam tersini öneriyordu: Bir şair ilk dizeyi yazarken son dizeyi göz önünde tutmalıdır! Türkçeye çevirmesi imkansız denecek denli güç: Baudelaire, ister ressam olsun ister şair, sanatçının flaneur olmasını istiyordu. Serseri denemez flaneur için, belki avare daha uygundur. Kastettiği, sanatçının gözlemci bir filozof/sanatçı olarak kalabalık arasında yitip gitmesiydi."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-edgar-allan-poe", "text": "Edgar Allan Poe, 1809'da bugün doğmuştu. Bu ünlü şair-yazar, tıpkı yaşadığı dönemdeki gibi, hala ülkesi ABD'ye kıyasla Avrupa'da tanınır ve önemsenir. Şaşılası değil elbette, hudayinabit olarak niteleyebileceğimiz Poe ABD yazınsal geleneği içinde hiç yer almamıştır; temaları ve biçemiyle Avrupalıdır. Şiirlerini Fransızcaya çeviren Baudelaire sayesinde hem Avrupa'da ünlenmiş, hem de modern şiirin kurucularından biri olmuştur. Kuzgun dışında, başyapıt niteliğini taşıyan bir şiiri var mı, bu da tartışılır. Ülkemizin orta yaşlı kuşağı, Poe'nun Annabel Lee şiirini ortaöğrenim edebiyat kitaplarında okumuş ve pek sevmişti. Nedir, okuduğumuz bu şiirin ne kadarı Poe'ya ne kadarı çevirmen Melih Cevdet Anday'a aittir, o da tartışılır. Bu bağlamda, Avrupa şiirine etkisini, biraz da Baudelaire'in Fransızcaya çeviri ustalığı açısından yorumlamak gerekebilir. Yine de şunu unutmamalı: Poe'nun yazınsal üretiminin azımsanmayacak bölümünü, edebiyat eleştirisi oluşturur. Kırk yıllık kısa yaşamında kazandığı paranın çoğunu da, şiirlerinden çok dergilerde yayımladığı eleştirilerinin telifiyle kazanmıştır. Avrupa şiiri, aslında Poe'nun şiirinden çok onun şiir kuramlarının peşinden gitmiştir denilebilir. ABD'de de, eleştiri dışında yazdıkları, sağlığında uzun boylu önemsenmemişti. Günümüzde elbette öyküleriyle bilinir. Tıpkı şiirlerindeki gibi, öykülerinde de ölüm başköşededir. Özellikle eşin ya da sevilen kadının ölümü, öykülerinde vazgeçemediği konulardandı. Poe için bir kadını sevmek, kadının ölmek üzere oluşuyla göbek bağı taşır. Kim bilir, belki eşinin çocuk denecek yaşta veremden ölmesidir bunun nedeni. Poe'nun ölümü de yazdığı öyküler misali gizemli oldu: 27 Ekim 1849'da kayboldu. Bir hafta sonra 3 Kasım'da, sokakta sayıklar halde bulundu; perişan haldeydi, üzerinde de bir başkasının giysileri... Kaldırıldığı hastanede 7 Kasım'da, kayıp olduğu günlerde neler yaşadığına dair hiçbir açıklamada bulunamadan öldü. Bu esrarlı ölüm, kendisini sevmeyenler tarafında ahlakçı bir hikayeye döndürüldü. Hangi ülke ya da hangi dönemde yaşadığı fark etmeksizin, eleştirmenler hiç sevilmez; doğa yasası gibi bir gerçektir bu. Çağdaşlarının yazdığı ilk yaşamöyküleri, onu uyuşturucu müptelası bir sefil olarak çizer. Ölümü, birkaç kuşak boyunca, ahlaksız yaşayanlara Tanrı'nın nasıl ceza vereceğinin simgesi olarak görülmüştü. Bu tablo kesinlikle doğru değildi ama Poe'nun aziz olmadığını da söylemek gerek: Alkolikti, kesinlikle toplum kaçkını bir uyumsuzdu. Yazgının bir şakası olarak, beş parasız bir bohem olarak gömüldüğü mezarı da, öykülerindeki kimi mezarlar gibi yer değiştirdi: Hakkı teslim edildikten sonra adına dikilen anıtın altına taşındı. Dikkatle okunduğunda, yazdığı bir avuç detektif öyküsü, Poe'nun üzerine yapışan imgeyi yalanlar: Çünkü bu öyküler alabildiğine akılcıdır. Çağının ilerisinde bir zihin açıklığı ile yazılmışlardır. Öykülerdeki olaylara kesin kanıtlarla yalın açıklamalar getirilir ve rastlantı asla yoktur. Bu öykülerin kahramanı detektif Auguste Dupin için, Sherlock Holmes'un dedesi denebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-georges-simenon", "text": "Belçikalı yazar Georges Simenon, 1903'de bugün dünyaya gelmişti. Ucundan köşesinden yazma işlerine girişmişlere dehşet verecek bir verimlilikte yazmıştı, eskilerin velut yazar dediklerindendi: gazetecilik mesleğinde yayınladıkları hariç, 450'den fazla eser vermişti. Yetmedi: Sadece 1923 ile 1933 arasında, on yıllık süreçte, 200 roman, binli sayılarla ölçülen hikaye ve ölçüye bile gelemeyen makale kaleme aldığı söyleniyor. Grafomanlık denecek kadar çok yazanlar var elbette, şaşılası olan, Simenon'un yine de belli bir estetik düzeyin altına hiç inmemesiydi. Üstelik edebiyatın pek çok dalında eser vermesine, hatta gündelik basında da yazmasına karşın, hep çok ama iyi yazmıştı. Hiç aritmetik ortalamalarla uğraşmayın, Simenon'un günde 60 80 sayfa ortalamayla yazdığı hesaplanmış. İnsanına aklına geliyor: Ya biraz yavaşlasa, kalem işçiliğine özense, kim bilir nasıl bir düzeye çıkardı? Bu kışkırtıcı sorunun yanıtı asla öğrenemeyeceğiz, nedir, hızlı yazmasa daha iyi yazacağından emin miyiz? Yazma süreciyle ilgili kimi ezberlerimiz var, Simenon bunların da sorgulanabilir olduklarına en güzel örnektir. Alametifarikası polisiye romandı, özellikle Maigret karakteriyle ünlenmişti. 1929'da icat ettiği karakterin ilk macerası 1931'de yayınlanmıştı. Maigret Paris'te yaşayan, sakinliği ağırkanlılığa varan bir polis müfettişiydi. Bir yanıyla huysuzlukları olan ama diğer yandan suçlulara bile anlayışla yaklaşan bir polisti. Henüz empati kurmak deyimi paspas olmamışken, başkalarının dertlerine duyarlıydı. Maigret sinema ve televizyona da pek çok kez uyarlandı. Ünlü oyuncular onu canlandırdı ama Maigret ile özdeşleşen Jean Gabin oldu. Gabin, Simenon'u da andırıyordu, iri gövdesiyle müfettişin gövdesine tam oturmuştu. İkisini yan yana gördüğünüzde, ilk anda kimin yazar kimin müfettiş olduğunu anlamak güçtü. Maigret, şehirde ya da taşrada, daima sıradan mekanlarda sıradan insanlarla maceralar yaşadı. Sanki suçluların peşinde koşmadı, gündelik yaşamı anlamaya çalışan bir bilge gibi dolandı. Simenon'un Maigret'ye yaşattıkları, ABD polisiyelerinden aşina olduğumuz kaçıp kovalamacalar, kana bulanmış hikayeler olmadı. Polisiyenin her gün rastlayabileceğimiz insanların bize tanıdık gelen dünyasında da yaşanabileceğini biz ondan öğrendik. Simenon'un Türkçedeki şansı çevirmenlerinden yanaydı: Bilge Karasu, Erhan Bener, Tahsin Yücel, Oktay Rifat, daha sonraki kuşaktan Sosi Dolanoğlu... Nedir, bir çeviri diğerlerine kıyasla ayrıksıdır: Sait Faik'in çevirdiği Yaşamak Hırsı. Sait Faik'in ender çevirilerinden biri olan bu küçük roman, sanrılar içindeki bir adamın polisten kaçışını konu alır. İlgiye değer olan şu ki, Sait Faik kendi dilini kullanmaz, nedendir bilinmez, hikayelerinde hiç rastlamadığımız ağdalı bir dille çeviriyi yapar. Bitirirken büyük hikayecimize de bir selam olsun."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-giacomo-leopardi", "text": "İtalyan şair Giacomo Leopardi, 1798'de bugün doğmuştu. Leopardi için İtalyanlar bile ikircikli durur: Çoğunluk onun İtalyan romantizminin gururu olarak görür; bu çoğunluğun içinde hiç azımsanmayacak sayıda kişi, onu gören karakedilerin kem talihten kaçmak için yol değiştirdiğini söyler. Sanki dünyanın tüm uğursuzluğunu üzerinde toplamış, som acıdan ibaretmiş gibidir. Fakat acısında hiçbir rol yoktur biraz haksızlık etmeyi göze alırsam, diyelim Lord Byron gibi, yaşam karşısındaki çaresizliğini gözümüze sokmaz. Üstelik yaşamına göz ucuyla bile bakıldığında, acısının kaynaklarını görmek kolaydır. Recanati gibi, tarihin hiçbir anında taşra olmaktan kurtulamamış bir kasabada büyümüştür. Leopardi sülalesi soyluydu, evet ama aynı zamanda iflasın eşiğinde dolanacak denli yoksuldu da. Ailenin konağına kapatıldı hatta hapsedildiğini söylemek hiç abartı olmaz. Çevresinde insan yoktu. Ana babası onu Aydınlanma çağının uğursuz düşüncelerinden uzak tutuklarını iddia ediyorlardı ama asıl neden, Leopardi'nin okul masraflarından tasarruf etmekti. Babası ve konağa gelip giden papazlardan biraz öğrenim gördükten sonra, onu konağın devasa kütüphanesine bıraktılar. Harika bir kütüphanede, güncel olan ne varsa hepsinden yalıtılmış halde okumaya koyuldu. Ama ne okumak: Ölü Avrupa dilleri dahil, pek çok dili kendi başına söktü. Yaşıtları iki heceyi yan yana getiremezken, Antik klasikleri özgün dillerinden okuyordu. Kitaplardan, bilgiden ibaret dünyasından bir kere kaçmaya yeltendi, başaramadı. Konağına utanç verici bir ricat yaşadı. Ancak 21 yaşına geldiğinde, o da koşullu olarak, ıssız kütüphanesinden çıkmasına izin verildi. Ama kendi başına ayakta durmaktan aciz bir düşkün olarak: Gözleri nerdeyse kördü, bir iddiaya göre sinir hastalığı diğer iddiaya göre duruş bozukluğu nedeniyle belkemiğinde eğrilik oluşmuştu üstelik henüz 21 yaşındaydı! Geri kalan ömrünü yatalaklığın eşiğinde, arkadaş evlerinde geçirdi. Kütüphanesinde başladığı yazmayı hiç bırakmadı: Şair olarak tanınsa da, hatırı sayılır bir felsefeci ve kültür tarihçisi olarak da yazmıştı. Cicero'nun toplu eserlerini hazırlayan ilk editör, Leopardi'dir. Şiirinde konuşur gibidir, dilin kendi müziğini kullanır, başka süs katmaz şiirine. Nedir, bu müzikalite tam ters bir etki yapar: Leopardi'nin acılarını kesifleştirerek okuyucunun yüzüne vurur. Kendi perişan gövdesini, felsefenin başat konularından erdem üzerine yazarken yüzümüze çarpar: parıldamıyor erdem çirkin bedende der. Dünya karanlıktır onun gözünde; okumak bu karanlığı azaltmamış, aksine pekiştirmiştir. Antal Szerb, İnsanın karanlığı böyle açık görmesi için aydınlık Latin soyundan gelmesi gerekir, derken, Leopardi'nin kültürel köklerine bağlılığını işaret eder. Ailesinin çabası boşa gitmiş, Leopardi başta Rousseau olmak üzere, Aydınlanma felsefesini derinliğine incelemiştir. Bir yanıyla Rousseau'nun soylu vahşi imgesinden etkilenmiştir: Uygarlığın mikropların en kötüsü olduğunu iddia eder; varsa yoksa doğadır önemli olan. Gel gör ki, hemen Rousseau'dan ayrılır: Çünkü doğanın insanın mutluluğu diye bir derdi olmadığını söyler. Sakatlanmış yaşamı yine kendini belli etmektedir: İktisadi ilerleme düşüncesi insan soyunu bozar der ama kendisi o insan soyu tarafından önce eve hapsedilip sonra sokağa atılan kedi yavrusudur! Leopardi 39 yaşında, misafir olarak ağırlandığı bir arkadaş evinde ölmüştür."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-gunter-grass", "text": "Grass 1927'de bugün doğmuştu. Yaşamöyküsünde başat rol oynayan çelişkiler, doğum yerinde bile kendisini gösterecekti: Üzerine yazılanların çoğunda doğum yeri olarak Polonya yazar. Oysa Grass, Almanya'da dünyaya gelmişti, doğduğu şehrin adı Danzig'di. Almanya'nın 2. Dünya Savaşını kaybetmesi, Danzig'in Polonya topraklarına katılmasına ve adının Gdansk olarak değiştirilmesine yol açmıştı. Grass ve daha pek çok Alman, bu bağlamda, bizim Rumeli Türklerinin yazgısını paylaştı, günümüz Almanya'sında muhacir oldu. Grass, ünlü Danzig Üçlemesi romanlarında, doğduğu şehre saygısını göstermiş, hiç olmazsa eski adının yaşamasını sağlamıştır. 17 yaşında SS birliklerine gönüllü katıldı. Hava kuvvetlerine ya da denizaltı tayfaları arasına girmek istemişti ama yaşı elvermedi. Topçu sınıfına ayrıldı, 2. Dünya Savaşı'nda savaştı. Savaş sırasında esir düştü, savaş esirliği yaşamını da deneyimledi. Grass, yaşamının bu dönemini uzun yıllar boyunca sakladı, ancak 2006'daki anılarında, o da ima yoluyla açıkladı. Grass'ın bir çelişkisi de budur: Sanatçı kimliğiyle özgürlükten, hoşgörüden, çokkültürlülükten yana kavgalar vermiştir ama gençliğinde elinde silah cepheye gönüllü koşan bir Nazi'dir. Yaşlılık çağında kara leke olarak nitelediği geçmişi bilinse, Grass'a 1999 Nobel Edebiyat Ödülü verilir miydi, asla bilemeyeceğiz ama herhalde verileceği kuşkuludur. Böyle bir geçmişe sahip olunca, kendisini yaşama sevincine sahip bir kötümser olarak nitelemesi daha iyi anlaşılır. Savaş sonrası, Düsseldorf ve Berlin'de sanat öğrenimi görür, akademi mezunu bir heykeltıraştır. Yazarlığının biraz gölgesinde kalmıştır ama plastik sanatlardaki hüneri kaleminden aşağı kalmaz. Pek çok kitap kapağını kendisi çizip tasarlamış, ülkemiz dahil resim sergileri açmış, albümler yayınlamıştır. Ressamlığı konusunda fikir edinmek isteyen, Jose Saramago'nun Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler, Tüfekler kitabı için çizdiği desenlere bakabilir. Sürekli kalem kavgası içinde kalan yazar kimliği en güzel şöyle açımlanabilir: Almanya için, İnsanları kabuk tutmuş yaraları yalamaktan yorulmayan ülke derdi, kendisi o yaraları durmaksızın kaşıdı. Örnekse, Almanya'nın iki ülkeye bölündüğü dönemde, birleşme konusunu inatla gündemde tutan azınlığın sözcüsüydü. Yazdıkları da bu zor kimliğin yansımasıdır: En ünlü romanı Teneke Trampet'in ana kahramanı Oskar Matzerath'ın büyümeyi reddeden bir çocuk mu, yoksa bir cüce mi olduğu hala tam anlaşılabilmiş değildir! Roman üzerine yazılan yorumlarda her ikisini de göreceksiniz, kendiniz okuyup karar vermedikçe doğrusunu bulamayacaksınız. Tıpkı, yazdıklarını okumadıkça Grass hakkında doğru kararı veremeyeceğiniz gibi."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-hans-christian-andersen", "text": "Danimarkalı masal yazarı Andersen, 1805'de bugün doğmuştu. Ondan önce, masal derlenen bir türdü. Grimm Kardeşler, kendi adlarını kitaplarının başına yazsalar bile, masallarını köylere gidip derlemişler, sonra yazıya dökmüşlerdi. Andersen sözlü geleneğe yaslanmadan masal yazdı bu anlamda bir ilktir. Masala gelene dek çok türde kalem oynattı: Oyunları düpedüz başarısızdı, romanları vasatı aşamadı. Şiirleri ilgiye değerdi; çünkü çocuk gözüyle dünyayı yansıtıyorlardı. Masal yazmaya giden yola burada başladı denebilir. Yol demişken, ünlendikten sonra sıkı gezgin oldu. Türkiye'ye dek uzandığı yolculuklarını topladığı gezi yazıları da sınıfı haydi haydi geçer. 14 yaşındayken taşradan başkent Kopenhag'a gelip tutunmaya çalışan biriydi. Bu yüzden masalları, bu sıfat masal için ne kadar kullanılabilirse, gerçekçidir. İyiliğe duyulan güvenin hemen yanında yaşama dair kötümserlik başgösterir. Bu ikircikli duruşu gündelik dille verir bu nedenle en masalsı masalında bile fantastik duygusu baskın değildir. Toplamda 9 ciltte 156 masal yazdı, bunlar 125'den çok dile çevrildi. Yaşarken yarına kaldığının farkındaydı. Nedir, hiç evlenmedi tıpkı Kierkegaard gibi. Kopenhag'ın bu iki ünlüsü, aynı yıllarda birbirlerine hiç değmeden yaşadılar. Kabirleri, aynı mezarlıkta, bir taş atımı uzaklıkta. Gariptir, Kopenhag ikisinin anıtlarıyla dolu ama ikisini hala yan yana getirmiyorlar mezarların tersine anıtları birbirlerine hep uzak."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-heinrich-heine", "text": "Alman şair Heinrich Heine 1797'de bugün doğmuştu. Onu tüm dünya, Eğer bir yerde kitapları yakıyorlarsa, orada eninde sonunda insanları da yakacaklardır! sözüyle anımsar. Heine'nin bu sözü, Nazi yönetiminde işlenen insanlık dışı suçlar için kahince bir öngörü olarak algılanmıştır. İşin acı tarafı, Heine bu hoyrat davranışları yaşarken deneyimlemişti. kitabı olarak okumak da mümkündür, Heine'nin şiiri yan okumalar açısından zengindir. Ünlü bir şairdi ama mutlu muydu, tartışılır. Romantizm sonrasındaki biraz çaresiz, biraz hırçın kuşağın tipik bir üyesiydi. Goethe ve Schiller gibi dev yazarların önerdiği Aydınlanma tasarımının dünya işlerine gerçek bir çözüm getirmediğinin farkına varmış bir kuşaktı bu. Heine, bu hayal kırıklığı çağını alaycılıkla, itiraf etmeli ki epeyce acıtıcı bir alaycılıkla yansıtmayı seçti. Duyarlıydı: toplumun hissettiklerini hemen ayırt ediyor, hiç çekinmeden şiirlerinde işliyordu. Bu nedenle sürgünler ve yasaklamalarla örselenmiş bir yaşam sürdü. Kitapları sık sık yasaklandı, henüz yaşarken anadilinde okunmadığı bir süreç oldu. Bu sürecin nedenleri, günümüzden bakıldığında gülünç görünebilir: Örneğin Paris'e yerleşip Fransız devletinden emekli aylığı alması, Alman oluşunun sorgulanmasına yol açtı, oysa Alman dilinin seçkin şiirlerini yazıyordu. Son yılları küskün ama yine de verimliydi: Ünlü olduğu yılların tersine daha içedönük, insan var oluşunu sorgulayan, ne yazık ki dilimize tam olarak çevrilmemiş şiirler yazdı. Bu dönemini bilmesek, uçarı bir dünya adamı der geçerdik, değildi. Ülkesinde ancak 2. Dünya Savaşı'ndan sonra değeri teslim edildi pek çok Avrupa ülkesinin epeyce gerisinden gelerek. Berlin'de bir anıtı var, klasik ama güzel bir heykel. Kaidesinde tam da Heine'ye özgü şu sözler kazılı: Bir düşünceyi kavramıyoruz, ancak düşünce bizi yakalayıp köleleştiriyor ve bizi arenaya doğru kırbaçlıyor; böylece gladyatörler gibi, o düşünce uğruna mecburen savaşıyoruz. Bu sözleri istihzayla gülümseyen bir Heine sureti altında okumak da, tam şaire yaraşır bir kara mizah."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-james-ensor", "text": "Belçikalı ressam James Ensor, 1860'da bugün doğmuştu. Doğduğu Oostende'den neredeyse hiç ayrılmadan yaşadı 2. Dünya Savaşı'nda da: bombardıman tehlikesine rağmen kasabasını terk etmedi, mutat yürüyüşlerine devam etti. Yurtdışına çıkışı sayılıydı, üstelik çok kısa sürelerle; hatta başkent Brüksel'de yaşadığı dönem bile resim öğrenimi gördüğü üç yılla sınırlıydı. Babasının hediyelik eşya dükkanında büyümesi nedeniyle, tablolarındaki maskeler için çocukluk etkisi yorumları yapılır bir yanıyla elbette doğru. Beri yandan Oostende de Ensor üzerinde etkilidir. Küçük bir balıkçı kasabasından Ensor'un büyümesine koşut büyümeyle tatil sayfiyesine dönen Oostende, estetik gelişimine de yansıdı. Kasabanın mütevazı maskeli karnavallarının turistik gösteriye dönüşmesi, Ensor'da yabancılaşma duygusunu pekiştirmiş olsa gerek. Geleneksel konulardaki tablolardan yavaş yavaş sıra dışı, çağına göre yadırgatıcı tablolara yöneldi. Kendisi benzeri yenilikçi sanatçılardan bile tepki gördü, tepki gördükçe daha da yadırgatıcı oldu. Rüyamsı görünümler resmini sardı yoksa kabussu bu demeli? Yine de hep bir mizah duygusu dolaştı tablolarında. Alametifarikalarından biri, tablolarında kendi yüzünü kullanmasıydı, Hz. İsa'yı betimlerken de kendi yüzünü çizdi. Özportrelerini de katarsak, Ensor için kendi yüzüne meftun bir ressam diyebiliriz. Unutmadan, kendini resmederken kafasına çiçekli kadın şapkaları takmak gibi tuhaflıklar yapmaktan vazgeçmedi. Çizimlerinde maskelerin yanında böcekler de cirit attı. Böceğe dönüşmüş insanlar, sevdiği eskiz konularındandı. Bu çizimlerde de kendi yüzünü kullandı. Bir yanıyla Kafka'nın böceğini, o yazmadan önce çizdi gerçeküstücüler kadar modern edebi imgelerin de habercisiydi. Acaba sanatsal açıdan erken mi gelmişti ya da zamanını mı şaşırmıştı? Pek değil, gerçeküstücülerin zihinsel olgunluğuna, estetik konumlarını savunma becerisine sahip değildi. Karşı tepkiler üzerinden resmini oluşturdu ama başkalarına örnek de oluşturdu."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-joseph-roth", "text": "1894'de bugün Joseph Roth dünyaya gelmişti. Kolay yargı verilemez yazarlardan, hatta insanlardan biriydi. Aklımızda yaşattığımız bir önyargı var: intihar kısa sürede, belki bir anda gerçekleştirilen bir eylemdir. Oysa karar verme ve tasarlama evreleri ihmal edilse bile, o geri dönüşsüz eylemin ne mutlaka kısa sürede ne de tek bir hareketle yapılması şarttır. Kulunca dönüşmüş yargımızı kıracak örneklerden biri, Joseph Roth'tur. Karısının akıl sağlığının asla düzelmeyeceğinden emin olduktan sonra, tipik sayılacak bir uzun intihar eylemine kalkışmış, kendini öldüresiye içmiştir: alkolle karaciğerin parçalanması süresi uzatılmış ama bilinçle seçilmiş bir intihar eylemidir. Roth, kök salamamanın ete kemiğe bürünmüş haliydi; uyruğu sorulduğunda otel odaları yanıtını verirdi. Çokuluslu Avusturya-Macaristan vatandaşı olarak Ukrayna'nın küçük bir kasabasında dünyaya gelmişti. Doğduğu yer henüz o hayattayken birkaç devletin toprağı olarak el değiştirdi, kendisine resmi kimlik belgesi veren devletin sadece sınırları değil kendisi de değişti önce küçülüp büzüşen, sonra Roth'u zararlı ayrıkotu gören bir devletti bu. Yazardan çok gazeteciydi, ferah ferah deneme sıfatını hak edecek haberler, görüşmeler, izlenimler kaleme alan bir gazeteci. Roman ve öykülerinde de bir yanıyla gazeteci kaldı: Biraz dağınık, aceleye gelmiş izlenimi veren, ikinci kez üzerinden geçildiği kuşkulu metinler yazardı. Yine de gören, belki daha doğrusu sezen biriydi. Nazilerin her şeye hakim olacağını, henüz onlar bile bilmezken fark etmişti. Kötülüğün kokusunu hemen alıyordu. Nasıl garip: Düşkünleştiği, yazdığı dilde okunmasının yasaklandığı, dolayısıyla intihar aletine ulaşmasının zorlaştığı günlerdeki destekçisi Stefan Zweig olmuştu. Metinlerini inci gibi işleyen, insanlıktan ümidini kesip intihar ettiğinde bile tıraşını olup iyi giyinen, toplumsal kurallara daima bağlı Zweig. Onun sürgünü daha uzun, daha uzaklara oldu, intiharı ise kıpkısa Roth yeknesak bir ağıt gibi öldürmüştü kendini, Zweig akortsuz çığlıkla. Elinize geçerse Örümcek Ağı'nı okuyun Roth'tan, Savoy Oteli'ni, bir de değişik adlarla çevrilen Ermiş Ayyaş Destanı öyküsünü."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-leni-riefenstahl", "text": "Alman sinemacı Leni Riefenstahl, 1902'de bugün doğmuştu. Bütün 20. yüzyılı, hatta daha fazlasını yaşadı, 2003'de 101 yaşında hayatını kaybetti. Sinema sanatının değil, yaşadığı dönemin en tartışmalı kişiliklerinden biri oldu. Riefenstahl oyunculuktan gelme bir yönetmendi, yönetmenliğini yaptığı filmlerde oynamaya devam etmişti. Alaylı sayabiliriz onu. İlginç olan, henüz otuzlu yaşlarını sürerken Nazi Almanyası'nın propaganda filmlerini çeken başyönetmen konumuna yükselmesiydi. Kendisine ün getiren kariyeri, tabii ki laneti de oldu. Almanya'da Nazi dönemi filmlerinin gösterimi hala yasaktır. Bu öylesine kesin çizilmiş bir yasaktır ki, sinema öğrencileri bile söz konusu filmleri binbir güçlükle alınan izinlerle izleyebilir Alman öğrencilerin başta Türkiye olmak üzere bu filmlere yurtdışından ulaştığı bilinen ama göz yumulan bir gerçektir. Riefenstahl'in kimliğindeki söylencesel yan, sadece sinemayla sınırlı değil. Nazi Almanyası gibi alabildiğine erkek egemen bir ülkede, alaylı yetişmiş bir kadının resmen olmasa da başyönetmenlik konumuna ulaşması, üstelik bunu genç yaşlarında başarması onun ne denli güçlü bir kişilik olduğunun kanıtıdır. Sinema yeteneğinden biraz kuşkusu olan varsa, Nazi Almanyasında başka hangi kadının, herhangi bir alanda böyle bir konuma yükselebildiğini sorgulayabilir. Yönetmenin savaş sonrası yılları da tartışmalıdır. Nazi rejimiyle çalışmış hemen herkes yargılanır, irili ufaklı cezalar alırken o tereyağından kıl çeker gibi sıyrılıp çıkmıştır. Almanya'nın yenilgisi üzerinden on yıl bile geçmeden, 1954'de yine yönetmenlik yapmış, başrolünü kendisinin oynadığı Tiefland'ı çekmiştir. Böylesi kolay aklanmak nasıl becerilir diye sormayın, her devrin insanı olmak diye bir şey var. İnsanın devasa sanatsal yeteneği olması omurgalı olmasını şart koşmuyor nasıl olsa! Riefenstahl, ilerleyen yaşlarında hiç yaşlanmadığını sık sık kanıtladı: 2002'de, tam yüz yaşındayken sualtında kamera kullanarak bir belgesel daha çekti. Yüz yaşına merdiven dayadığı günlerde boynunda fotoğraf makinesiyle Afrika yollarına düştü, Sudan'daki kabileleri kaydetti. O yaşta birinin çıplak erkekleri fotoğraflaması, üstelik bunu başkaları kendisini kayda alırken yapmasındaki kışkırtıcılığı düşünebiliyor musunuz? Her zaman iddialı oldu çünkü daima etkileyici olanın peşinde koştu, dramatik potansiyel onu hep baştan çıkarttı. Sudan fotoğraflarının kopardığı tartışmaları anımsıyorum: Kimileri Nazilerin alt-insan saydığı Afrikalıları yücelten fotoğraflar çektiğini söylüyor, buradan yola koyularak Riefenstahl'in Nazi geçmişinden dolayı bir tür günah çıkarttığını iddia ediyordu. Hiç küçümsenmeyecek sayıda kişi bu iddiaya karşı durmuştu: Riefenstahl kabilelerdeki en yakışıklı, en gösterişli erkekleri seçmiş, sıradan olanı bir kez daha görünmez kılmayı yeğlemişti. O yaşta neden olduğu tartışmanın kanıtladığı gibi: İnsan olarak da, değeri inkar edilemez bir sanatçı olarak da, bile isteye yarattığı ideolojik gölgesiyle de, Leni Riefenstahl geçtiğimiz yüzyılın simgelerindendi."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-montaigne", "text": "Fransız yazar Michel de Montaigne, 1533'de bugün doğmuştu. Hangi kaynağa baksanız, deneme türüne adını veren kişi olarak görürsünüz. Gariptir, bizde çevirileri baskı üzerine baskı yaparken Fransa'da, kendi dilinde saygı duyulmakla birlikte uzun boylu okunur değildir. Doğal ki kullandığı Fransızca mürekkep yalamışlar için bile artık eskidir buradan mülhem: Türkçenin eskiliği-yeniliği konusunda tartışırken her dilde benzer sorunların yaşandığını akıldan çıkartmamak gerek. Montaigne Fransa'da giderek daha az okunuyor, çünkü onun anlattığı dünya da yok! Çözüm önerdiği sorunlar geçmişte kaldı, yazısıyla seslendiği kitle o sorunları aştı. Türkiye'de bu kadar önemsenerek okunmasının bir nedeni de, saygıdeğer bir klasik olmasından çok, üzerinde eğleşip durduğu değerler sisteminin bizim hala tartışılır kalmasıdır. Montaigne edebiyatta insan merkezli bir evren tasarımıyla yazmıştı. Bu anlamda, fizikte Copernicus'un felsefede Descartes'in yaptığı devrimi çok önceden haber vermişti. Yazınsal önemine kıyasla, asıl bu yalvaçsı yanıyla anılmayı hak etmektedir: Çağın gidişatını sezmiş, bunu kadim metinlerden alıntılarla yepyeni bir yazınsal tür yaratarak yorumlamıştır. Birey olarak kendini merkeze koyması, yaşam koşullarının doğal bir sonucu değil midir? Geçim sıkıntısı nedir tanımamıştı, emrinde devasa bir kütüphane, sırtını arkasına rahatça yaslayıp, günlerini okuyup yazmakla harcayabilecek refaha sahipti. Beri yandan, o çağda başkası mümkün müydü, bu yaşam koşullarına sahip olmadan kim yazabilirdi? Peşi sıra gelen soru: Neden başkası değil de o yazdı? Kendisiyle aynı koşulları paylaşanlar arasında, Montaigne'in düşünsel berraklığına ulaşan kimse çıkmamıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-paul-scheerbart", "text": "Tam adıyla Paul Karl Wilhelm Scheerbart, 1863'de bugün doğmuştu. Öncelikle yazardı ama binbir marifet bir adamdı. Şair olarak başladığı yazarlığı kısa metinleriyle sürdürdü. Çizimleriyle de nam saldı, sınırlara sığmayan hayal gücü pek çok alanda çağının önünde görünmesini sağladı. Tuhaf makineler tasarlayan mucit bir yanı da vardı. Dışavurumcu edebiyatın öncülerindendi. Almanca dışındaki dillere çok geç ve eksik çevrildi, benzer sorun Türkçede de vardı, neyse ki son zamanlarda Scheerbart'tan örnekleri okuyabiliyoruz. Bir yönüyle kutup noktası gibiydi: pek çok yazar ve sanatçıyla görüşen, etkilendiği kadar, belki daha fazla etkileyen biri oldu. Çevresindekilerin zihinlerini açma yeteneğine sahipti. Sadece yazar değil, mimarlık konusunda sıradışı bir öncüydü. Mimarlık demişken, mimar değildi ne öğrenimini gördü ne de meslek olarak yaptı ama mimari üzerine düşündü. Çağının önünde oluşu, belki yazarlığından çok mimari tasarımlarında belirgindir. Camdan mamul yapılar inşa etmek düşüncesini, bildiğimce ilk dillendiren Scheerbart olmuştur. Çelik-beton uygarlığının dışında bir yol olduğunu düşünmeye, hatta belki düşlemeye cesaret edebilmek... Bunu bir seçenek olarak sunmak günümüzde bile güç. Kendisi doğrudan öne sürmese de, cam mimarisinin bambaşka düşünsel anlamları vardı: Walter Benjamin başta olmak üzere, Scheerbart'ın yolundan gidip, onun düşüncelerini geliştirenler oldu. Bir tek düşünürler mi, meslekten mimarları da etkiledi. En önemli takipçilerinden biri Bruno Taut'tu. Nazi zulmünden kaçıp yerleştiği ülkemizde çalışan, burada hayatını kaybeden Alman mimar Taut, Edirnekapı Şehitliğinde gömülüdür. Geçerken ülkemizde iz bırakan Taut'a da bir selam yollayalım."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-rainer-maria-rilke", "text": "Rainer Maria Rilke, 1875'de bugün doğmuştu. Alman dilinin en büyük şairlerindendi, dünya şiirine yön vermiş sayılı büyük ustalardan da biridir. Başta öyküleri olmak üzere, denemeleri ve mektuplarıyla da çağını etkilemişti, etkilemeyi günümüzde de sürdürüyor. Yanı sıra alışılmadık bir kişiliğe sahipti: ününün doruğundayken bile kalabalıklardan kaçıp gitmeleri, kadınlarla kurduğu çok yönlü ilişkiler, nerdeyse derviş denecek halleriyle neni şahsına münhasırdı. Doğanın ve evrenin ardında eğer büyük bir sır gizliyse, bunu bulmaya en çok yaklaşan şair herhalde Rilke'ydi bilemiyoruz, belki bulmuştur da anlatmasına sözcükler elvermemiştir. Anlatılamaz olanı sezer, şiiriyle sezdirmeyi başarabilirdi. Kalabalıktan kaçma dedim ya, doğduğu şehir Prag ilk terk ettiklerinden oldu. Avrupa şehirlerinin görece taşradaki güzel kuzini Prag'ı bile tam sevmedi, ilk şiirleriyle şehrin atmosferini en iyi yansıtanlardan biri olmasına karşın hem de. Münih, Paris ve diğer büyük şehirlerde de uzun boylu yaşayamadı. Çünkü şehirler kalabalıktı, evreni dinlemekten onu alıkoyuyorlardı. Bu nedenle ömrünün çoğunu ya yolculuk ederek ya da kıyıda köşede kalmış şatolarda ikamet ederek yaşadı. Melekler ve hayaletlerle sohbet edeceği yalnızlığı seçti. Yalnızlık insanı korkutur mu? Her insanı değil. Nedir, Rilke'de bir korku duygusu hep vardır. Belki sadece yalnızlıktan değil, her şeyden korkar çünkü her şeyi hissetmeye çalışır. Çelişkili görünse de, bu yüzden inzivayı seçer, sık sık kaybolur. Çelişki demişken, Rilke gibi sanatçılarda çelişki daima göz önündedir. Bu denli duyarlı bir şairin ün kazandığı eseri Sancaktar, ülkemizde de çok sevilen kitabı, bir yanıyla savaşı yücelten bir uzun şiirdir: 1. Dünya Savaşı siperlerinde kutsal kitap gibi asker heybelerinde taşınmıştır. Ama deha böyle bir şey değil midir, başkasında göze batacak kusurlar dahinin çetelesine farklılık olarak yazılıp yüceltilir! Yine de, hissetmek üzerine bu kadar sözden sonra, Rilke'nin şiirini duygulardan ibaret sanmayın. Kendisi de, Şiirler duygular değil deneyimlerdir, demişti. Bildiğimiz anlamda duygulardan çok nesnelerle ilgilidir Rilke. Çünkü şiirine plastik sanatlardan bir çizgi çekmeyi başarmıştır. Heykeltıraş Rodin'le birlikte çalışmış, onun heykel sanatından etkilenmiştir. Mektuplarından öğrendiğimize göre, başta Cezanne olmak üzere izlenimci ressamları da derinliğine incelemiştir. Şiir sanatındaki yol açıcılığı da burada belirir. Rilke, heykeltıraş-ressam ustalardan feyz alarak nesneleri içlerindeki ruhla birlikte kavramanın peşine düşmüştür. Geçerken: Prag'ı anlatan ilk dönem şiirlerinde renkleri nasıl betimlediği ile plastik sanatlar ilgisini birlikte düşünmek zihin açıcı olabilir. Yoksa Rilke şiiri biçim anlamında yenilikçi değildir. Klasik tarzda yazar Rilke, bildiğiniz uyaklı bir şiirdir onunki. Sesler ve uyakların yarattığı müzikle, nerdeyse antik bir ayinin tınısını yakalamayı başarır. Başyapıtlarından Duino Ağıtları'nda uyaktan vazgeçmiş ama antik destanlardan kalan ritimleri kullanmıştır. Düzyazılarını okursanız, onlarda da şiirsi ritimlerin nasıl yoğun kullanıldığına tanık olursunuz. Bu seslerden söz etmişken Rilke çevirileri üzerine de birkaç şey eklemeli. Rilke şiirini anlam olarak çevirmek, kolay okunur bir şiire dönüştürmek, onun tüm şairliğini reddetmek anlamına gelecektir. Rilke'nin şiirleri mutlaka sesler ve uyaklar korunarak çevrilmelidir. Bu koşulu gözeterek yapılmış Türkçedeki tek Rilke çevirisi Yüksel Pazarkaya'nın iki ciltlik çevirisidir. Kendisi de deneyimli bir şair olan ve uzun yıllardır Almanya'da yaşayan Pazarkaya, iki dile de hakim olmanın getirisiyle Rilke'nin sesine en yakın çeviriyi dilimize kazandırmıştır. Rilke'nin Almanca toplu şiirlerini bütünlüklü olarak basan Cem Yayınevi, şu sıralarda büyük şair anısına tematik bir 2021 cep ajandasını da bize sundu. Şiir ve düzyazılarından alıntıların yanı sıra Rilke üzerine küçük notlar ve yaşamöyküsel bilgiler de içeren bu ajanda şairi tanımak için iyi bir fırsat sunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-dogmustu-stephane-mallarme", "text": "Fransız şair Stephane Mallarme, 1842'de bugün doğmuştu. Paul Verlaine'in ardından, Fransız şiirinin bayrak adamıydı. Ansiklopedilere bakarsanız, sembolcü şairlerin öncüsü, 20. yüzyılın modern şiirinin yol açıcısı denir. Şiirin gizem dolu olması gerektiğine inanırdı. Seçkin bir şiir yazmaya çalıştı, üstelik bunu kendi içinde dönenen bir dille denedi. Öncelikle inandığının peşinden gitme inadına sahipti. Poe'yu gerçekten anlayabilmek için İngilizce öğrenmeyi göze aldı. Poe'yu Avrupa'da tanıtması, en az kendi şiirleri kadar etkileyici olmuştur. Öğrendiği dil sayesinde, yaşamını liselerde İngilizce öğretmenliği yaparak kazandı. Şiir yazarak medarı maişet motoru döndürmek kolay değildir, öğretmenlik geliri olmasa şiir yazarak yaşayabilir miydi, tahmin etmek kolay. Öğretmenliği liseyle sınırlı değildi elbette. Paris'teki evinde baskın bir öğretici rolü oynadığı Salı Toplantılarını yıllarca düzenledi. Sadece Fransız şairler değil, Rilke'den Stefan George'a, Yeats'e kadar sayısız şair bu toplantılarda şiir görgüsü devşirdiler. Yetmedi, dergi de çıkardı, peşi sıra gelen şairler üzerinde hala süren bir etki halesi oluşturdu. Nedir, şiirinin kendisi böyle verimli değildi. Zor yazardı, her anlamda zor: Hem çok sayıda şiir yazmayı başaramadı, hem de okuyucusu için anlaşılması handiyse mümkünsüz şiirler yazdı. Kendinden önceki Verlaine başıbozuktu, şiiri de başını alıp giderdi. Mallarme tam zıddı: odasına hapsolur, masabaşında şiirini kurardı, belki sadece zekası ve iç dünyasından kaynayan bir şiirdi onunki. Baharı değil kışı sevmesi, boşa değildir dışarıyla işi hiç olmamıştır. Şiirinin kapalı olmasına gelince: Değil sıradan okuyucu, deneyimli şiir okuru için bile dikenli yoldur Mallarme şiiri Macar edebiyat tarihçisi Antal Szerb onun kimi şiirlerini hiç anlayamadığını itiraf etmiştir, dürüst okuyucuların çoğu bu itirafı paylaşır. Çünkü Mallarme şiirini kurarken bağlamı değil sözcükleri, hatta salt sesleri kullanır. İmgeler ve eğretilemeler yüklü şiiri, anlamdan çok sestir; işte bu yüzden Debussy onun şiirini müzikal yapıtlarına esin kaynağı olarak seçmiştir Mallarme şiirinden saf müziğe geçmek bir adım sürer. Pekiyi, neden bu kadar kapalıdır şiiri diye sorulabilir elbet. Her şeyi, tüm yaşamı kapsayan, dev bir şiir kitabı yazmak isteyip zerresini yazamamış bir şair için, bir yanıyla başarısızlık dolu bir serüven değil midir bu: Ne hedefini tutturabilmiş, ne de arzuladığı okuyucuyu bulabilmiştir. Gel gör ki, bu başarısızlık hikayesi bile parlak bir işaret fişeğidir şiirini sayfaya yerleştirmesindeki yeniliğinden tutun kullandığı imgelere dek her anlamda yerleşik şiiri silkelemiştir. Bir de şu: Mallarme, yaşadığı dönemin başat düşünsel iklimine, Fransız Devriminin dayattığı keskin Aydınlanmacılığa karşıydı. Büyük çelişki olsa da, yaşamı ve öğretmenliğiyle Aydınlanmacı bir kişiydi ama sanatıyla bu düşüncenin sayılı muhaliflerinden oldu. Bir zar atımı asla ortadan kaldırmayacak rastlantıyı diyen bir şairdi sonuçta. Geçerken analım: Mallarme'nin Deniz Meltemi şiirini üç ayrı şairimiz çevirdi: Orhan Veli Kanık, Kemalettin Kamu ve Can Yücel. Birbirlerine hiç benzemeyen şairlerimizin yaptığı üç çeviriye bir bakın, çevirirken bambaşka üç şiir yaratabilen Mallarme şiirinin gücünü orada göreceksiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-olmuslerdi-shakespeare-ve-cervantes", "text": "Şaşılacak bir rastlantıyla, edebiyat tarihinin iki büyük dehası, Shakespeare ve Cervantes aynı günde, 23 Nisan 1616'da ölmüşlerdi. Herhalde yaşarken birbirlerinden haberleri olmamıştı. Shakespeare oyunlarıyla tanınmadan önce soneleriyle ün yapmıştı Talat Halman'ın çevirisiyle Türkçede keyifle okunuyorlar. Nedir, günümüzde onu şair olmaktan çok, tiyatronun birkaç zirvesinden biri olarak biliriz. Oyunlarının sahnelendiği çağda, bildiğimiz anlamıyla dekor yoktu. Her sahne başında izleyiciye ipuçları sunan birkaç diyalog, dekor yerine geçerdi. Oyunu anlamak, izleyicinin hayal gücüne ve geleneksel sahne bilgisine aşinalığına bırakılmıştı. Bu nedenle Shakespeare oyunları kendiliğinden bir uyarlanabilirlik taşır. Japon Akira Kurosawa'dan Türk Metin Erksan'a dek, değişik kültürlere taşınabilmiştir zaman ve mekan açısından taşınmanın ötesinde yolculuklardır bunlar. Sanırım, gerçekçi değil, hatta gerçeksi bile olmadıkları söylenebilir. Çünkü oyunlarda duygular ve ruhsal tepkiler vardır ama olaylar bu andıklarımın taşıyıcı kolonları olmaktan öteye geçmez. Bu bağlamda, olay örgüsü, mükemmel dramatizasyonu bir kenara not almak kaydıyla, sanıldığı denli önemli değildir. Sözcüklerin akışı ve dizenin ritmi hepsinden çok belirleyicidir, çünkü Shakespeare şairdir. Shakespeare'in yaşamı bilinmezlerle doludur, Cervantes öyle değil. Nedir, Cervantes'in de Don Kişot'u yarı bilinmezdir. Don Kişot'un dünyaca tanınmış baskın imgesi düpedüz yanıltıcıdır: yeldeğirmenlerine saldıran adamı bilmek, Don Kişot hakkında hiçbir şey bilmemek anlamına gelir. Eskilerin deyimiyle kafadan gayrı müsellah olmak, edebiyatın icat edildiği günden beri görülegelmiştir ama bunun düzeneklerini sergilemeyi ilk Cervantes başardı. Zihnin içindeki, gerçeğin ışığını kıran prizmaları ilk o yazdı onun yazdığı delilik değildi! Kitapların dünyasında yaşayan, o dünyanın dışına çıkmaya cüret ettiğinde, yeni dünyasında dayak yiyen adam: Don Kişot. İlk ağızda akla gelen Canetti'nin Körleşme'sindeki Bay Klein'ına dek, modern edebiyata sonu gelmez bir kazı alanı bıraktı. Shakespeare ve Cervantes, her ikisi de dili, anlatım tekniklerini yeniledi. Cervantes bir adım ileri gitti: Ondan önce pikaresk denen anlatılar vardı, Cervantes romanı bir tür olarak baştanbaşa yeniden tanımladı. Şu da var: Cervantes tarihin özel bir anına denk geldi. Basılmış kitabı alacak hem eğitimli hem de varsıl kitle, adını koyarsak müşteri denen kişiler tarih sahnesine çıkmasa, roman da olmazdı. Bitirirken: Don Kişot, korsan yazar/kitap konusunda da tarihte bir ilktir. O da sonraki yazıda."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-olmustu-adalbert-von-chamisso", "text": "1838'de bugün, Fransız asıllı Alman yazar ve şair Adalbert von Chamisso hayatını kaybetmişti. Ülkemizde pek çokları yanında Sabahattin Ali'nin de çevirdiği Peter Schlemihl'in Garip Hikayesi ile tanınan Chamisso, sadece edebiyat insanı değildi. Dünyayı dolaşıp biyolojik araştırmalar yapan bir bilim insanıydı da. Bu anlamda Homo Universalis kimliğini hakkını vererek taşıyanlardandı. Chamisso, uzmanlaşmanın zorunluluk olarak görülmediği bir çağın simgelerindendir. Ailesi, Fransız Devrimi'nden kaçıp Almanya'ya sığınmıştı, yani o da mülteciydi. Almanya'da büyüdü, Almanca yazdı, Alman olduğunu kanıtlamaya uğraştı ama yeni vatanı için hep Fransız kaldı. Bugün olsa büyük zenginlik olarak görülen çift dillilik, yaşadığı dönemde Chamisso'nun laneti oldu. Almanların gözünde Fransız, Fransızların gözünde Almandı. Yersiz yurtsuz aydınların ilk örneklerinden biri sayılsa, yeridir. Oysa iki dile birden hakim olmak, Peter Schlemihl'in ve Türkçeye henüz bütünlüklü olarak çevrilmemiş şiirlerinin yazılmasında Chamisso'ya öndelik olmuştu. Peter Schlemihl, Goethe'nin Faust'u üzerinden uzun yıllar geçmeden yazılmış, Şeytan çeşitlemelerine çok şık bir katkıdır: Üne ve zenginliğe kavuşmak isteyen bir genç, gölgesini Şeytan'a satar! Hem doğduğu hem yaşadığı ülkede yabancı sayılan, deyim yerindeyse yere sağlam basamadığı için gölgeden yoksun kalan Chamisso'nun kişisel trajedisi de bu romanda sezilmektedir. Şunu da eklemeden bitirmeyelim: Chamisso adına, Almanya'nın saygın edebiyat ödüllerinden biri verilmektedir. İki dilde birden yazan sanatçılara verilen bu ödülü, Almanya'da yaşayan yazarlarımızdan da kazananlar olmuştur. Örneğin 1985'de verilen ilk Chamisso ödülünü Refik Schami ile Aras Ören paylaşmıştır. Yüksel Pazarkaya, Feridun Zaimoğlu, Güney Dal ve Emine Sevgi Özdamar, ödül kazanan yazarlarımızdan sadece birkaçıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-olmustu-caravaggio", "text": "İtalyan ressam Caravaggio 1610'da bugün, henüz 39 yaşındayken ölmüştü. Gerçek adı Michelangelo Merisi'ydi. Doğum yeri olan, Milano ile Bergamo arasındaki küçük kasabanın adını müstear ad olarak kullandı. Yeteneği anlaşılınca, çocuk yaşta kıdemli bir ressamın yanına çırak verildi. O çağın sanat eğitimi böyle başlıyordu: Önce bir kıdemlinin yanında çıraklık, sonra görgü eğitimi: ilerleme olasılığı görülürse büyük şehirlerde eski ustaların eserlerini inceleme ve kopyalama. Ancak bu aşamadan sonra, sanatçı kendini kanıtladığında resimleri kabul görüyordu. Caravaggio da bu eğitim sürecinden geçti ama kendinden öncekileri yansılamak yerine, çabuk tarafından bambaşka resimler yapmaya girişti. Kardinal del Monte'nin hamiliğinde resim yapacağı Roma'ya yerleşmişti. Tabii ki büyük siparişlerini kiliselerden almaya başladı. Nedir, ilk sorunu da kilise yönetimiyle yaşayacaktı. Konusunu İncil'deki mesellerden alan tabloları, teslim alınması reddedilecek kadar tepki görmüştü. Çünkü çağın geçerli din anlayışına uzak kompozisyonlar tasarlıyordu. Tabloları karanlık, sert, hatta saygısız ve çirkin bulunmuştu. Onun tablolarındaki azizler uhrevi olmak geri dursun, sokak serserisine benziyordu. Nasıl benzemesin: Caravaggio modellerini sokak serserileri arasından seçiyordu! Onun tablolarındaki tüm saygın kişilerin gövdeleri, aslında sarhoş ve kumarbazlardı. Üstelik dönemin çalışma yöntemlerini de yadsımıştı. Ne eskiz hazırlıyor, ne karakalem çalışıyordu. Tuval üzerine doğrudan yağlıboya uygulayarak resmediyordu. Yetmezmiş gibi, konularına yaklaşımı da alışılmadıktı. Dini meselin kıssa yönünü değil, resmettiği kişilerin kararsızlık anını öne çıkarıyordu. Örneğin onun tablosunda Aziz Matta'nın insani yanı, kararsızlığı, ikileme kapılması, ermişliğinden daha çok öne sürülüyordu. Yüzyıllar sonra sinemada kullanılacak, çerçeve içinde bir noktaya yoğunlaşan ışıkla dramatik etki yaratma yöntemi alametifarikasıydı. Işık tek bir noktadan gelip, tablodaki hikayenin can alıcı noktasını aydınlatıyordu. Elbette kilise bu anlatım yöntemini hiç onaylamadı. O tek noktadan gelen ışık göklerden gelse, belki sorun bu denli büyük olmayacaktı. Nedir, Caravaggio tablolarında ışık nerdeyse hep yandan vuran, dünyevi bir ışıktı. Kilisenin reddettiği tabloları, onun varsıl yaşamasını sağlamıştı. Çelişkili ama öyle: Sanat koleksiyoncusu Vicenzo Giustiniani, tablolarının değerini sezmiş, ne kadar reddedilen çalışması varsa iyi bedeller karşılığında satın almaya koyulmuştu günümüze gelen tablolarının bir kısmını bu koleksiyoncunun çabasına borçluyuz. Belki yöntemleri, bir yenilik olmasa bile, hoş görülecek bir tuhaflık olarak kabul edilebilirdi. Gel gör ki, Caravaggio tablolarındaki karanlık dünyada yaşamayı seçmişti. Alemlerden başını alamıyor, hırçın karakteri yüzünden sürekli kavgalara karışıyor, işlediği suçlar hamileri tarafından affediliyor ya da küçük cezalarla geçiştiriliyordu. Ama su testisi su yolunda kırıldı. Günümüzün tenisine benzer bir spor karşılaşması sonunda çıkan kavgada, Caravaggio katil oldu. Huyu suyu kendisine benzer mimar Longhi ile birlik oldular, rakiplerini öldürdüler. İkisi de Roma'dan kaçtı belki kaçmalarına göz yumuldu. Toplum, bu isyankar sanatçıyı tükürüp içinden atmıştı. Caravaggio'nun kaçışı Malta adasına dek uzandı. En güzel tablolarından birini Malta katedrali için yaptı. Handiyse Malta Şövalyeleri tarikatına girecekti ki, katil olduğu haberi adaya ulaştı, oradan da kaçmak zorunda kaldı. Bir süre Sicilya'da yaşadı, Siracuza'da harika bir tablo yaptı. Derken Papa tarafından affedileceği haberini aldı. Bundan sonrası, yaşamına yaraşır bir hikayedir: önce bir meyhane kavgasına karışıp ciddi biçimde yaralandı, sonra Roma'ya gidecek gemiyi kaçırdı, nihayet kapıldığı bedensel ve ruhsal çöküntü sonucunda bir gecede ölüverdi. Rönesans felsefesinin tersine düşünen ve yaşayan, sanata zeka yoluyla yaklaşmayı reddeden bir asinin ölümü, ancak böyle olabilirdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-olmustu-charles-dickens", "text": "İngiliz yazar Charles Dickens 1870'de bugün hayatını kaybetmişti. Boz takma adıyla girdiği yazarlık hayatında hemen gerçek adını kullanmaya başlamıştı. İlk eseri Bay Pickwick'in Maceraları'nı yazdığında henüz 24 yaşındaydı, bu kitap tamamlandığında, iki yıl içinde İngiltere'nin yıldız yazarlarından biri olmuştu. Tıpkı romanlarındaki gibi başlamıştı yaşama: Orta sınıftan alt sınıflara düşmüş, çocukken bir süre sefalet çekmişti. Tamamen kaybolmadı, müflis babası tıpkı romanlarındaki tesadüfler misali küçük bir mirasa konunca durumları düzeldi, yetersiz de olsa okula gidebildi. Yaralandı ama bu günlerinden hırs değil, elde ettiklerine şükran duygusu geliştirerek çıktı. Yıldız yazarken amacı daha zengin olmak, daha yukarı tırmanmak değil elindekini yitirmemekti tabii ki maddi açıdan, yoksa toplumsal açıdan savaşçı, bir yönüyle hırçın kimliğini hiç yitirmedi. Gençliğinde önce katip, sonra mahkeme stenografı olarak çalışmıştı. Mesleklerinin yazarlığında ona yararı büyük oldu, özellikle stenograflığının: hemen her zaman hızlı ve anlamlı, çoğunlukla tutumlu yazabildi. Pickwick'i yazarken bir karikatür sanatçısıyla ortaklık kurmasının etkisiyle belki, yazdıklarında harika bir mizah dokusu baştan itibaren vardı. Hele yan tiplerde, kimileri öyküde önemsiz olsa bile, canlı ve çekici portreler çizdi. İlk bakışta acıklı görünen eseri, bu yüzden hiç küçümsenmeyecek bir mizahi boyut içerir bu sayede melodrama da hiç düşmemiştir. Şu da var ki, romanları giderek mizahtan karamsar bir alaya dönüşmüş ama roman tekniği de ciddi aşama kaydetmiştir. Nerdeyse bütün eserlerini tefrika olarak, aylık fasiküller halinde yayınlamıştı. İlerleyen dönemde yazdığı Noel öyküleri bile bu mantığı güder: 1843'den 1867'ye, bir tek yıl istisnayla, her Noel'de bir öykü yayınlandı. Merakı canlı tutmanın ustasıydı. Tefrikanın okuyucuya verdiği hazzı, günümüzün TV dizilerinin yarattığı beklentiyle kıyaslayabilirsiniz. Yazar olmasının yanında sahne insanıydı: 1858'den itibaren yazdıklarını sahnede okumaya başladı. Öyle başarılı oldu ki, ABD'de turnelere çıktı. Aktarıldığına göre, günümüzün tek kişilik gösterilerini o gün başarmıştı. Tek başına sahneye çıkar, romanındaki tüm kişilikleri ayrı seslerle canlandırırdı. ABD'de salonlar dar geldi, onu kiliselerde dinlemek için kuyruklar yapıldı. Bir yanıyla, kendisinden yüz yıl sonra Beatles'in yarattığı çılgınlığı ABD'de yaşatmıştı kiliselerde bağırışlar içinde dinlenen bir yazarı gözlerinizde canlandırın! Nedir, ABD'yi hiç sevmedi. Demokrasi gibi görünmesine karşın, düşünce özgürlüğüne karşı en büyük tehlikenin ABD toplum yapısı olduğunu henüz 19. yüzyılın ortalarında söylemişti. Toplumsal eşitsizlikleri yazıp dursa da, bundan kavga değil merhamet üretti. Henüz vahşiliğini gizleme derdine düşmemiş kapitalizme karşı vicdanın sesiydi. Evet, orta sınıfların vicdanıydı dile getirdiği, muhalefet olmaktan çok düzeltmeler talep eden bir karşı çıkış. Nedir, onun açıkça sergilediği kötülükler dikkati çekmese, herhangi birinde en küçük iyiye gidiş yaşanır mıydı, emin değilim. Vicdan demişken: Defoe'nun Robinson Crusoe'sunu hiç sevmezdi, çünkü Robinson Cuma öldüğünde hiç üzülmemişti! Tabii ki, yazmakla yetinmedi: Suçlu genç kızlar için açılmış çağdaş bir ıslahevinin yöneticiliğini yaptı. Çocukların gerçek bir öğrenim görmesi için durmaksızın yazdı. Ona parlamentoya girmesini birkaç kez teklif ettiler, hepsinde geri çevirdi. Buna karşılık, küçük bir ilçede yargıçlık etmek istediğinde de onu geri çevirdiler: uygulamada can sıkacak içtihatlar geliştireceği kesindi. Dickens, çocuklar için savaş karşıtı tarih kitabı yazan ilk kişiydi. Her kesimin, her dönemin üzerinde onaştığı başka bir yazar bulmak kolay değildir. Üstelik Dickens bunu saf İngiliz, hatta saf Londralı kalarak yapmıştır. Avrupa'ya yolculuklar yaptı, İtalyan şehirlerini çok sevdi ama İngiltere'den ayrılmadı. Lord Byron ya da Oscar Wilde'ın yolundan gitmedi, yerel kalarak evrensel olabildi. Popülerlik kalite çatışkısını, bir de Dickens romanları üzerinden değerlendirmeliyiz. Ne yazık ki, bizim müfredatta ilk dönem romanlarından ötesine geçilmiyor. Ayrıca belli bir yaş grubuna seslenen bir yazar olarak sıkıştırılıyor. Oysa George Orwell'in dediği gibi, insan Dickens'i yaşamının iki ayrı döneminde, iki kez okumalı mümkünse son dönem romanlarını odağa çekerek."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-olmustu-goethe", "text": "Johann Wolfgang von Goethe, 1832 yılında bugün ölmüştü Faust'u tamamladıktan bir yıl sonra, kendi deyimiyle, yazgının lütuf olarak sunduğu süreyle: Başyapıtıyla yıllar boyunca savaşıp son halini verince, ömrünün kalan her gününün kendisi için bir hediye olacağını söylemişti. Girişte Faust'un adını anmadan olmazdı, nedir, Goethe sadece yazar değildi. Edebiyatın akla gelebilecek her alanında eser vermişti, oyun yazarıydı, anılarını kaleme almıştı, gezi edebiyatının başyapıtlarından biri olan İtalya Seyahati'ni de... Ama ötesine geçmişti: Renkler üzerine kuramsal çalışmalar yapan bir ressamdı. Yerbilim ve bitkibilim üzerine hatırı sayılır makaleler-kitaplar hazırlamıştı. Yetmedi: Weimar Dukalığında maliye bakanlığını üstlenmiş bir siyasetçiydi Napolyon'la yüz yüze görüşebilecek kadar yüksek mevkideydi üstelik. Goethe'ye hezarfen diyenler haklıdır Almanlar onun her şeyi bildiğine samimiyetle inanır. Nasıl inanmasınlar: Almanca dışında İngilizce, Fransızca, Latince, İtalyanca ve Yunanca konuşabilir, piyano ve çello çalabilir, at binebilir, eskrim yapabilir ve dans edebilirdi! Jena Üniversitesi'ni yapılandıran, Fichte, Hegel, Schiller, Schelling gibi devlere bir yuva yaratan da odur. Bir zaman unutulur gibi olsa da, artık Alman ulusal kimliğinin simgesidir. Adının bir meydana-sokağa verilmediği ya da anıtının dikilmediği bir Alman şehri bulmanız mümkün değildir. Beri yandan, bu olağanüstü yaşamöyküsünün ardında, ışıltının sakladığı kuytuları dikenli bir kişilik yatar. Avrupa'nın ilk kuşak burjuvalarından olan dedesi terzilikten zenginleşmişti, babasıysa sevimli bir mirasyediydi. Goethe, büyükşehir burjuvalığından saray ekabiri içinde bir bakana dönüşebilen biriydi: Kapitalist hayalin ilk örneklerindendir. Sayısız gönül ilişkisi kurdu. Henüz 25 yaşındayken en yakın arkadaşının nişanlısına aşık oldu; Werther bu aşkın esiniyle, belki acısıyla yazıldı. Tek yasal evliliğini evinin hizmetçisi ile yaptı, üstelik birkaç gayrimeşru çocuk sahibi olduktan sonra! Christiane Volpius adlı kadın için biraz hafifmeşrep denmesini çağdaşlarının çekememezliğine verelim de, Goethe'nin gönül yakınlıkları bununla da bitmez: Volpius öldükten sonra torunu yaşında kızlarla evlenme peşine düşmüştür. Toplumsal ilişkileri de, bir hayli sıra dışıydı: Bakanlık görevini kimseye haber vermeden terk edip birkaç yıl sürecek bir İtalya tatiline çıkmakta sakınca görmemişti İtalya'da kendi Rönesansını yaşadı, o bambaşka bir hikayedir. Çevresindekilerle kişisel yakınlık kurmazdı, ne ailesini ne tilmizi olmaya çabalayanları hoş tuttu. Kadim dostu Schiller hariç, yamaçlarına yanaşan herkesi kırıp uzaklaştırmakta ayrı bir yeteneği vardı. Schiller demişken, kadim dostundan da çok farklıydı. Schiller'in tersine, Goethe yazdıklarını putlaştırmazdı. Uzun yıllar, oya misali işlerdi ama vazgeçmesini de bilirdi. Hiç acelesi yokmuş gibi yaşadı, son nokta koymak gereksizmiş gibi yazdı olgunlaşmayan bir yazı, onun gözünde henüz hiç yazılmamıştı. Geçerken sıra dışılığına bir örnek daha: Tarihçi Hammer etkisinde Kuran tefsirleri okumuş, İslamiyet'i anlamaya çalışmıştır. Şirazlı Hafız'dan ilham alarak Doğu-Batı Divanı, Batı kültüründe bir ilktir: Doğuya yararcılık açısından değil, gerçekten bakan ilk Batılıdır Goethe. Yapıtı ve yaşamıyla, kendisini aşan bir miras bıraktı. Ona ne açıdan bakarsanız bakın, olumlu ya da olumsuz yaklaşın, Goethe'yle ilgilenmezseniz daima eksik kalırsınız: Kültürün günümüzdeki anlamını icat eden kişidir çünkü."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-olmustu-jules-verne", "text": "Ünlü Fransız yazar Jules Verne 1905'de bugün ölmüştü. Ünlü sıfatını gerçekten hak ediyordu, hala ünlüdür: UNESCO verilerine göre, Agatha Christie ve William Shakespeare ile birlikte en fazla dile çevrilen yazarlardan biridir, çevrilmesi yanında hemen her zaman en çok satılan ilk on yazar arasında kalmıştır. Yaşamına dair çok efsane var: Çocuk yaşında evden kaçıp uzak deniz gemilerine tayfa yazılması gibi. Derler ki, kendisini bulup eve getiren babasına, bundan sonra sadece hayalinde yolculuk edeceği sözünü vermiş. Peki, hayalperest miydi? Pek değil: Eserlerinin telifiyle zenginleşene dek, kayınbiraderiyle birlikte borsa brokerliği yapmıştı. Yaşamın gerçeklerinden hiç kaçmadı hayal gücüne yaslanır dediğiniz eserleri bile fantastikle matematik kesinlik arasında kararsızdır, dizginsiz hayal gücüne kendini teslim edemez. Yazı zanaatkarıdır, çünkü her türde yazarak başladı: tiyatro oyunu, operet, gazete makaleleri... Yazmaya başladığı andan itibaren Poe hayranıydı. Poe çizgisi üzerinde yürüyüp gerçeküstücülere bağlanmayan olabilir mi, Verne'i de bu çizgiye yerleştirmek mümkündür. Poe ile ilişkisi sadece etkilenme, usta belleme değildir, Arthur Gordon Pym romanına davam sayılabilecek Buzlar Sfenksi'ni yazdı tıpkı Lovecraft gibi o da Poe'nun tilmiziydi. Kitap kurduydu, hatta İtalyanların deyimiyle kütüphane faresi: Gençliğini Paris halk kütüphanelerinde bilimsel kitapları okuyarak geçirdi. Özellikle bilimsel yayınları hatmetti, bu birikim sayesinde ilk romanı Balonla Beş Hafta'yı yazdı. Onu keşfeden, yönlendiren yayıncı Hetzel'dir. Yönlendiren derken, sadece neyi değil, nasıl yazması gerektiğini de belirleyen bir yayıncıdır günümüz anlamında editördür Hetzel. Romanlarının üstbaşlığı Olağanüstü Yolculuklar'ı bulan da Hetzel'dir. Hetzel'le imzaladığı anlaşma sayesinde düzenli yazmış, iyi satmış, çok kazanmıştır. Türkçeye çevrilmeyenleri de eklediğimizde, rahatlıkla velut yazar olduğunu söyleyebiliriz. Popüler romancının trajedisini Verne de yaşamıştır: İyi yazar olmaktan daha zoru, okur ama daha çok yayıncı gözünde muteber kalmaktır. Hetzel, Verne'in her yazdığını basmıyordu. Karamsar olduğu gerekçesiyle basmayı reddettiği 20. Yüzyılda Paris kitabı 130 yıl sonra basılabildi, talihin sevimli bir rastlantısıyla: Verne'in torunu kayıp sanılan elyazmalarını bir çekmecede keşfetti. İnsan, bulunamayan ya da yazılmadan kalmış başka kitaplar var mıdır, diye düşünmeden edemiyor. Ne yazık ki, eserlerinin özgünlüğü ve bütünlüğü tartışmalıdır. Fransızcada gençler, hatta çocuklar için özetlenen baskıları, özgün baskılardan çoktur. Yabancı dile her çeviride basitleştirmeler yapılmıştır. Yetmedi, oğlu Michel Verne'in babasının hatırasına saygısı büyüktür: Kitapların beğenmediği yerlerinde kimi ufak kimi büyük redaksiyon yapmıştır! Verne'nin sahih baskıları ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında Jules Verne Derneği tarafından gerçekleştirildi. Gelelim asıl soruya: Jules Verne, bilimkurgunun babalarından mıdır, yoksa kendi deyimiyle fenni yani bilimsel roman mı yazmıştır? Günün bilimsel gelişmelerini, tartışmalarını yakından izlerdi. Dolayısıyla bir karşılıklı ilham söz konusudur: Verne'de teknoloji ve edebiyat birbirlerini besler. Yapıtında önemli olan ne kurgu ne fantezi, daima bilgidir. Bu nedenle, bilimkurgu konusunda kurucudan çok haberci denebilir. Kullandığı üstbaşlığın altbaşlığı manidardır: Bilinen ve Bilinmeyen Dünyalara Yolculuklar. Başyapıtlarının formülü bu altbaşlıkta gizlidir. Bilinen dünya içinde keşfedilmeden kalmış köşeleri konu almak; bu arada var olan makineleri ve aletleri kullanmak. Ama onlara çağının ötesinde işlevler kazandırmak! Bu formülden uzaklaştıkça, fantastiğe yaklaştıkça, kitapları hep daha az okunmuştur, çünkü orada yabancı arazidedir. İnatçı Keraban Ağa adlı romanı ülkemiz sınırları içinde geçer. Kendi yatını inşa ettirip uzun deniz yolculukları yaptığı yaşlılık çağında, İstanbul'a dek gelmiş midir, yaşamöyküsünü yazanlar gelmediğini söylüyor. Ama çevirileri çok erken geldi: 1875'de dilimizde ilk çevirisi yapıldı. Geçerken, ömrünü Jules Verne çevirilerine adayan Ferit Namık Hansoy'u analım Kafka-Kamuran Şipal ya da Knut Hamsun-Behçet Necatigil misali bir özdeşlemedir onun çevirileri."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-olmustu-robert-walser", "text": "Alman dilinin kendine özgü yazarı Robert Walser, 1956'da bugün yaşamını kaybetmişti. Günümüzde Kleist ve Kafka arasındaki halka olarak nitelenip yere göğe sığdırılamıyor ama yaşadığı dönemde, kısa bir şöhret aralığı hariç, unutulmuş bir yazardı. İsviçre'de Fransızca ve Almancanın ortak konuşulduğu bir bölgede doğmuştu. Ailesinde hem sanatçılar hem de başta annesi olmak üzere ruhsal rahatsızlıklardan şikayetçi olanlar vardı. Eskilerin deyimiyle katip olmak üzere eğitim gördü ama okulla arası hoş olmayanlar sınıfındandı. Maişet motorunu döndürmek için katipliğin yanı sıra mucit çıraklığı, asilzade şatosunda uşaklık gibi mesleklerde çalıştı uşaklık yapmadan önce bu mesleğin okuluna gidip ciddi bir öğrenim gördüğünü ekleyelim. Tiyatro oyunculuğuna heves etti, çünkü epeyi çok sayıdaki ağabeylerinden biri tanınmış bir ressam ve sahne tasarımcısıydı. Nedir, bu hayali kısa sürdü, yazarlıkta karar kıldı. Yürümeye düşkünlüğü o yıllarda bile belirgindi: İşsiz kaldığında Stuttgart'tan Zürih'e yürüyerek dönmüştü. İki şehir arasındaki mesafeyi haritadan ölçün, Walser'in ne kadar sıra dışı bir yaya olduğunu anlarsınız. Walser yürürken yazma alışkanlığını da büyük olasılıkla o yıllarda kazandı. Berlin'de, sanatçı ağabeyinin yanında kaldığı birkaç yıllık dönemde saygın dergilerde yazıları yayınlandı ve okunur oldu. Üç romanını bu yıllarda yazdı. Günümüzde beyaz yakalı dediğimiz çalışanların yaşamını edebiyata ilk sokan kişi oldu. O sıralarda, sonradan adıyla birlikte anılacak kısa metinlerini yazmaya koyuldu. Dergilerde çok ilgi çeken bu metinler ne öyküydü ne de deneme: Walser kısacık değinilerle konusuna dokunup geçiyor, okuyucuya bu metinler üzerinde düşünmek kalıyordu. İlk Dünya Savaşı sırasında ağabeylerinden biri cephede hayatını kaybetti, bir diğeri canına kıydı. Walser'in değişimi o yıllarda başladı. Metinleri gitgide kısalmakla kalmadı, Walser el yazısını da küçülttü: Kullandığı harflerin boyutları nerdeyse 1 milime dek küçülecekti. Bunlara Mikrogramm adını vermişti. Walser'in icat ettiği bu sözcük, belki mikroyazma ya da mikrometin olarak çevrilebilir. Walser bu özgün yöntemle imgesini yakalar yakalamaz yalıtıyor, benzetmek mümkünse, şiirdeki dize misali işliyordu. Kurşunkalemle yazılan bu metinlerin çoğunu sağlığında hiç yayınlamadı ama bu yöntemle bir roman bile yazabildiğini biliyoruz: Haydut, mikrogramm parçacıklarının yapıştırılmasıyla oluşturulmuştu. 1929'dan itibaren akıl hastanesinde yaşadı. Uzun yürüyüşlerine devam etti, giderek küçülen metinlerini yazmaya da. Hastaneden çıkar, tek başına saatlerce yürür ve kurşunkalemle yazacağı metinleri kurgulardı. Mikrogramm'dan mülhem: Yürüyazı fiilini icat etmişti! Unutulalı yıllar olmuş bir münzevi olarak öldü. Sorsanız belki tercih edeceği yolla: Yolda, karda yürürken kriz geçirerek, tek başına. Onu öldükten nice sonra bulabildiler."} {"url": "https://gazetesanat.com/bugun-olmustu-tycho-brahe", "text": "Tycho Brahe 1601'de bugün, Prag'da hayatını kaybetmişti. Büyük gökbilimci Danimarka'nın soylu bir ailesinden geliyordu ama son yıllarını Prag'da geçirmiş ve burada toprağa verilmişti. Genelgeçer kaynaklarda Brahe için gökbilimin gelişmesinde önemli pay sahibi diye yazar. Çıplak gözle gözlemin son büyük ustasıdır, ondan sonra gelenler mutlaka aletli gözlem yapmıştır. Buna karşın handiyse hatasız kesinlikte sonuçlar elde ettiği gözlemleri şaşırtıcıdır. Bu gözlem defterlerini hediye ettiği çırağı yani Kepler, gökbilimin en büyükleri arasına girebildiyse biraz da Brahe sayesindedir. Brahe Danimarka'da gözlemleri için kendisine bir ada tahsis edilmiş, kraliyet tarafından saygı duyulan bir bilim insanıydı. Ne var ki, adanın yerlileriyle iyi geçindiği söylenemezdi, çünkü alışılmadık yükseklikte vergi toplamak istiyor ve cahil saydığı kişilere hiç de şefkatli davranmıyordu. Himayesinde olduğu Kral 2. Frederick ölüp Danimarka tahtına savaş meraklısı 4. Christian geçince, Brahe eski rahatlığını bulamayacağı hissine kapıldı. Kraliyet ailesi ne dese ne vaat etse nafile, adasını bırakıp göç etmeye karar verdi. Belki bu küskünlük yüzünden, Danimarka da Brahe'ye küstür; mezarının Prag'dan anavatanına taşınması şimdiye dek hiç söz konusu edilmemiş, hatta ima yoluyla bile dillendirilmemiştir. Yakın zamanlara dek Brahe, ülkesinde nerdeyse kaçak gözüyle bakılan biriydi. Bu sorunun yanıtı da, Kutsal Roma Germen İmparatoru 2. Rudolf'tur. 2. Rudolf da en az Brahe denli nevi şahsına münhasır biriydi. Ulaşabildiği pek çok bilim insanını, bunlarla birlikte hiç azımsanmayacak sayıdaki şarlatanı başkenti Prag'a toplamıştı. Brahe de davet edilenler arasındaydı. 2. Rudolf'un beklentisi, Brahe'nin gök cisimlerini gözlemesiydi ama gözlemden edinilecek sonuç pek sandığınız gibi değil: İmparator geleceği yıldızlardan öğrenme peşindeydi! Dolayısıyla Brahe'nin yıldız haritaları, günümüz astrologlarının yıldız fallarını kanıtlı yapması dışında İmparatorun zerre umurunda değildi. Geçerken bilgi: 2. Rudolf'un diğer takıntılı amacı da değersiz nesnelerden altın elde edip zenginliğine zenginlik katmaktı günümüz kimya biliminin atası bu sözde bilime simya deniyordu. Az önce adı geçen şarlatanları bu amaçla Prag'a toplamış ve onlara halk arasına karışmadan deney yapabilecekleri bir sokak tahsis etmişti. Bu sokak, kraliyet şatosunun hemen arkasındaki, kötü şöhretini pek çabuk kazanan Simyacılar Sokağı'ydı. Prag'a gidenler hemen anımsar, günümüzde ancak ücret ödeyerek girilen Altın Yol, bu sokaktır resmi adının nerden geldiğini tahmin edebilirsiniz. Brahe, simya işlerine karışmadı, önce Prag'ın biraz dışında sonra kent merkezinde gökleri gözlemeyi sürdürdü. Kepler, Prag'da onun yardımcısı oldu, Brahe ölümünden sonra bilimsel notlarını Kepler'e bırakarak kuramlarını oluşturmasında önemli rol oynadı. Ama beri yandan, bildiğiniz müneccimlik yapmaktan hiç vazgeçmedi. Bu kadarı da olur mu demeyin, Brahe cücelerin geleceği görebileceğine inanmak gibi ciddi batıl inançlar sahibiydi. Büyük bir gökbilimciydi ama günümüzdeki anlamıyla bilim insanı değildi: Gökbilimle astrolojinin, hurafeyle formülün iç içe yaşadığı bir çağın çelişkilerini taşıyordu. Gelelim işin paparazzilik bölümüne: Brahe tam 35 yıl, burnu olmadan yaşamıştı. Çünkü üçüncü dereceden bir kuzeniyle düello yapmaya kalkmış, sonuçta bir kılıç darbesiyle burnundan olmuştu. Yaşamının sonuna dek takma burnuyla insan içine çıkmış, hakkındaki efsaneleri biraz da bu garip görünümü desteklemişti. Brahe çoğu tablosunda takma burnuyla resimlenir; yaşarken de altın gümüş burnuyla şaşaalı bir görünüm verdiği söylenegelmiştir. Sadece burun mu, ölümünün zehirlenmeye bağlı olduğu yüzyıllarca dedikodu malzemesi olmuştu. Kimileri, bu zehirleme işini ustasının yerinde gözü olan Kepler'in tasarladığını bile iddia etmiştir. Sonuçta Brahe'nin mezarı ilki 1901, ikincisi 2010'da olmak üzere iki kez açılmış, vücudundan arta kalanlardan örnek alınarak incelenmiştir. Mezarında rahat bırakılmayan gökbilimcinin zehirlenmediği kesindir, resmi kayıtlardaki gibi mesane rahatsızlığından ölmüştür. Takma burnunun altın ya da gümüşten olmadığı da anlaşılmıştır, Brahe pirinçten mamul bir burun takıyordu. Ama ilginç sonuç şu: Vücudunda olması gerekenden fazla altın emaresine rastlanmıştır. Brahe, herhalde Simyacılar Sokağındaki deneylerden uzak duramamış olacak! Batıl inançlar, dedikodular ve yıldız fallarıyla örülmüş hayatıyla Tycho Brahe, günümüzde Prag'ın simgelerinden biri. Her ne kadar Kafka düzeyinde ilgi görmese de, dikkatle bakıldığında Prag'da ondan izler bulmak mümkündür. Meraklısına: Gökbilimin iki ustasını birlikte gösteren heykel Prag'da, Keplerova Caddesinin güney ucundadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/bulent-ortacgilden-50-sanat-yili-icin-beklenen-album-elli-bucuk-cikti", "text": "Bülent Ortaçgil, 50. Sanat Yılı için yeni ve ilk şarkılarından oluşan 'Elli Buçuk' isimli ikili çalışmasını yayınladı. İlk albümde yer alan ve Ortaçgil imzasını taşıyan yeni beş şarkı tüm fiziki ve dijital formatlarda dinleyicisiyle buluşuyor. 'Elli', 'Hangisi Hayat', 'Göründüğü Gibi', 'Olmuyor Blues' ve 'Ak Kuşlar Kara Kuşlar' isimli parçalar klasik Ortaçgil müziği formunda sevenlerini heyecanla selamlıyor. Çalışmadaki dört şarkı yeni, sadece 1986 tarihli 'Ak Kuşlar Kara Kuşlar', bu proje için yeniden kaydedildi. Çalışmanın sürprizi ise 'Elli' isimli yeni beş şarkının yanında meraklısı ve arşivciler için yer alan 'Buçuk' isimli diğer albüm. Bülent Ortaçgil'in TRT İzmir Radyosu'nda Ümit Tunçağ tarafından 1969 yılında kaydedilen şarkıları bu albümde yer alıyor. Genç Ortaçgil'in sesinden duyduğumuz 'Anlamsız', 'Yüzünü Dökme Küçük Kız', 'Niçin', 'Kapılar-Yollar', 'Çukurdaki İnsan', 'Kim Bilir O An Geldi', 'En İyisi', 'Balloons', ve 'Şık Latife' sanatçının geçmişine bir selam duruşu olarak dinlenebilir. Bülent Ortaçgil ayrıca bu yıl 'Elli Buçuk' albümü ve bağıntılı pek çok etkinlik ile sanat hayatının 50. yılını kutluyor. Ortaçgil, yayınlandığı proje albüm ile mayıs ayında başlayacağı konserler ve yıl sonuna dek devam edecek etkinlikler dizisi ile bol bol gündemde olacak. Küratörlüğü grafik sanatçısı Emre Senan tarafından yapılan sergi ve etkinlikler çok yakında sanatçının ve Ada Müzik'in hesaplarından duyurulacak. Albümdeki şarkıların tüm söz, müzik, akustik gitar ve vokalleri Ortaçgil imzasını taşıyor. Ortaçgil'e her zaman olduğu gibi Türkiye'nin en iyi müzisyenlerinden Baki Duyarlar, Cem Aksel, Erdal Aksoy, Barlas Tan Özemek, Erkan Oğur, Akın Eldes eşlik ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/buluntu-kutusu-edebiyat-dergisinin-5-sayisi-cikti-hatiralar", "text": "İki ayda bir yayımlanan edebiyat dergisi Buluntu Kutusu'nun bu sayısında kimimiz için belki hoş bir seda, kimimiz için belki dayanılmaz bir sancı olan, aklımızın bellek çivileri, ömrümüzün seyir notları olan ''Hatıralar'' konusu işlendi. Dergi bu sayıda söyleşi için usta isim Cemil Kavukçu'yu ağırladı. Cemil Kavukçu, Gazete Sanat genel yayın yönetmeni Resul Şahin'in edebiyat, yazın dünyası ve öykücülükle ilgili sorularını yanıtladı. Nisan-Mayıs sayısında şiirleriyle; Hatice Nisan, Aziz Seyrek, Hasip Bingöl, Elvan Kaya Aksarı, Cihan Ülsen ve Bekir Dadır eşlik ettiler. '' Bir Gümüş Çerçeveden Seyret Yine Maziyi'' ile Nilay Öner, '' Doğum Günü Hediyesi '' ile Meltem Terzioğlu, '' Siz Hangi Treni Bekliyorsunuz '' ile Ali Bektaş, '' Hatırlar Müzesi '' ile Engin Topuz, '' Geçmişinde Geleceğini Bulmanın Öyküsü '' ile Abdulsamet Yaşar, '' Rüşvet '' ile Mizgin Bulut, '' Vakt-i Kerahat '' ile Çilem Dilber, '' Zaman Taşlar Misali Geçiyor '' ile Didem Kazan Sol, '' Halep Keçisi '' ile Mustafa Orman yeni sayının öykülerini oluşturdu. Öykü Gizem Gökgül, Özgür Çırak'ın son kitabı ''Ormandan Gece Gelen'' hakkındaki inceleme yazısıyla hem dergi okuruna hem kitabı merak eden okurlara ipuçları verdi. Şeniz Baş '' Hatıralar Biraz Hayal Biraz Gerçek '', İsmail Kün '' Alan Attı '' başlıklı hatıratları ile sayıya katkıda bulundular. Hatice Köse '' Bir Kentin Panoramasından Bir Yazarın Hatıralarına Bakış '' başlıklı yazısı ile James Joyce'un ''Dublinliler'' romanına hatıralar eşiğinden bakıyor. Psikolog Mavi Çınar, '' Post-Truth Hatıralar '' denemesi ile hatıralar konusunu felsefe ve psikoloji alanında irdeliyor. '' Zaman Bunca Anıyı Neresinde Saklıyor'' yazısı ile Damla Karakuş bizi çocukluğumuzun sokaklarına bir nevi unuttuğumuz çocukluğumuza götürüyor. Derginin genel yayın yönetmeni Murat Dura, Nuri Bilge Ceylan'ın Ahlat Ağacı filmindeki baş karakterini kendi ile özdeşleştirip filmin kendi hayatına dair benzerliklerini kaleme aldığı '' Elbet Bir Gün Kasabası'' başlıklı yazısı ile benzer duygulardaki insanları selamlıyor. İki aylık periyotla çıkan derginin yayın yönetmenliğini Murat Dura üstlenirken, yayın kurulunda E. Beyza Kiraz, Burcu Ünlü ve Abdulsamet Yaşar yer alıyor. Buluntu Kutusu edebiyat dergisini BURAYA tıklayarak temin edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/buluntu-kutusu-edebiyat-dergisinin-6-sayisi-yayimlandi", "text": "Buluntu Kutusu edebiyat dergisinin 6. sayısı yayımlandı. Dergi, Haziran-Temmuz sayısında Burcu Ünlü'nün yaptığı iki ayrı söyleşi ile yazar Abdullah Aren Çelik'i ve çevirmen Elif Nihan Akbaş'ı ağırladı. Bu sayının şiirlerine Nefesli Mektup ile Mahmut Temizyürek, Korsan ile Betül Dünder, Münacat ile Hatice Nisan, Hariçten Hiçe ile Abdulsamet Yaşar ve Bir Çift Toz İçin ile Tan Doğan katkı sağlarken; Mojtaba Nahani, Nazenin Nizamşehidi'nin Salı'ya Kar Yağıyor adlı şiirini Farsçadan çevirdi. Ama Tuzluklar Merak Eder ile Nazif Çiftçi, İş Hanının Ayakkabıcısı ile Murat Gil, Sır Kapısı ile Arzu Eylem, Tanpınar'ın Sukutu ile Merve Yakut, Komşular ile Buket Arbatlı, Oğlun da Seni Seviyor ile Mehmet Fırat Pürselim, Paylaşılan Yalnızlık ve Çocukluğuma Yazılmış İntihar Mektupları ile Damla Karakuş ve Müptelanın Sancısı ile Murat Dura yeni sayının öykülerini oluşturdu. Eser tahlil yazıları alanında Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz'i Neden Bu Kadar Çok Sevdik? ile Beyza Ertem, Gerçeğin Arayışında Bir Yaban Bozkırkurdu ile Hatice Köse ve Necati Mert'in 'Ekmek Arası' İsimli Hikayesinin Sosyal Gerçeklik Bağlamında Tahlili ile Recep Kayalı katkıda bulunurken, Eleştiri Israrı II adlı eleştiri yazısı ile Mehmet Özkan Şükuran, deneme yazıları başlığı altında Mimari Doku ile Semih Akşeker, Çöpler ile Gülhan Tuba Çelik, Akp'li ile Chp'li Sevgili Olabilir mi? ile Arda Erel bu sayıya eşlik ettiler. İki aylık periyotla çıkan derginin yayın yönetmenliğini Murat Dura üstleniyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/buluntu-kutusu-edebiyat-dergisinin-7-sayisi-online-olarak-yayinlandi", "text": "Dergi bu sayıda söyleşi için Osman Palabıyık'ı ağırladı. Osman Palabıyık, Gazete Sanat Genel Yayın Yönetmeni Resul Şahin'in edebiyat, yazın dünyası ve Üç Kelimelik Dünya adlı kitabı üzerine sorularını yanıtladı. Ekim-Kasım sayısında şiirleriyle; Hikmet Kazel, Hatice Fakioğlu, Gamze Tigis, Hebun Pir, Doğu Kaşka, Hasan Temiz yer aldılar. '' Pano'' ile Didem Kazan Sol, '' Badem Ağaçları Sabah Güneşi Sever '' ile Nazlı Doğan Özsöz, '' Prenses'' ile Erdal Taşkın, '' Seyirci '' ile İdil Güney Şimşek, '' Taşın Ağırlığı '' ile Emre Albayrak, '' Böğürmek '' ile Nurdan Şallı, '' Kahveler Meydanı '' ile Mehmet Cebe, yeni sayının öykülerini oluşturdu. Bahar Elbir, Kazancakis'in ''Zorba'' kitabı hakkındaki inceleme yazısıyla hem dergi okuruna hem kitabı merak eden okurlara ipuçları verdi. Hatice Köse, '' Yok Olmuş Uygarlık Seviyesi '', Kemal Şen Tarihsiz bir Tutunamayan denemeleri ile sayıya katkıda bulundular. İki aylık periyotla çıkan derginin yayın yönetmenliğini Murat Dura üstlenirken, yayın kurulunda Kemal Şen, Nilay Öner, Emine Beyza Kiraz yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/bulutlar-arasi-yolculukun-studyo-asamasi", "text": "Barış Çapkın, daha önce yayımladığı Görsen Üzülürsün, Ağladım İçime ve Kaybolsam da şarkılarının akustik bir proje olmasını, projenin hazırlıklarını ve Bulutlar Arası Yolculuka uzanan hikayesini, şarkılarda kemanı ile kendisine eşlik eden Ezgi Tekin ile birlikte GAZETE SANAT için anlatıyor. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Ressam Adyali, Projelerine Bir Yenisini Daha Ekledi: As Beni - Duygulara Dokunan Enerji: İstanbul'dan Cosmic Crooner Geçti! - Füruzan, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Anma Ödülü'nün Sahibi Oldu - Gazeteci Hakan Özbek ile Uzun Yol, Kısa Hikaye Kitabını Konuştuk"} {"url": "https://gazetesanat.com/burak-cubukcu-uretmek-kendinizi-ispat-edene-kadar-maddi-ve-mental-acidan-zorlayici-bir-surec", "text": "Müzisyen Burak Çubukçu ile hayatına, müziğine ve hayallerine dair keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. 13 Temmuz 1993 İstanbul doğumluyum. Kendimi fark etmeye başladığım yıllardan bu yana müzik ve sinemaya karşı ilgiliyim. Sinemaya olan merakım görüntü kaydedici cihazların olduğu ve bolca kullanıldığı bir evde büyümüş olmamdan kaynaklıdır. Eğitim hayatımın tüm süreçlerini İstanbul'da tamamladım. Ortaokul yıllarında bir video klipten etkilenip babamdan gitar almasını istemiştim ailemin de desteği ile kursa yazılıp müzik eğitimime o yıllarda başlamış oldum. Müzik ile kendimi tekrardan keşfettim, adeta başka bir kapı aralanmış oldu diyebilirim. İlk rock grubuna lise yıllarındayken dahil oldum. Grupta bas gitar çalıp geri vokal yapıyordum. Grubun adını ise gerilimde mangal koymuştuk. Ortadoğu karışık bir durumdaydı, hatta gündemde Amerika Irak savaşı vardı, bizde gündemden etkilenip böyle bir isim altında birleştik. Lise yıllarında zamanımın büyük bir parçasını müzik oluşturdu. Okulla beraber kültürel bir projede İspanya'da ülkemizi temsil eden ekibin de içerisindeydim. Benim için çok keyifli yıllardı diyebilirim. Hemen hemen tüm etkinliklerde vardım ve müzisyen olmaya o yıllarda karar verdim. Okuldan bir süre sonra konservatuvar sınavını kazandım. Umduğum gibi olmadı. Anksiyete ile tanıştığım bir zaman dilimine denk geldi. Verimli bir süreç değildi. Müzikle de aramız açılmıştı. Okulu ve müziği ikinci sınıfta bırakmış oldum. Uzunca bir zaman müzikle ilgilenmedim. Ticari girişimlerim oldu. Başka işler ile meşgul oldum ve yıllar sonra gelen bir telefon ile müziğe tekrar geri döndüm. Her zaman söylemişimdir, müziği bırakmak istedim ama o beni bırakmadı. Artık çalışmalarıma soft rock ve rock müzik ile devam edeceğim. En son çıkarmış olduğum akustik seri ile dinleyiciye bunun sinyallerini de vermiş oldum. Yeni keşfedecek arkadaşlar benden rock altyapıları ile oluşmuş şarkılar duyacaktır. Özgür biri olmak... sistemin zorunlu kıldığı faturalardan, vergilerden büyük bir ölçüde arınıp karavanda yaşayıp istediğim manzaraya karşı uyanmak gibi bir hayalim var. Özellikle başarmak istediğim ise yeni yayımlayacağım projelerim ile daha fazla kitleye ulaşmak istiyorum. İlk çalışmam olan Mavi Kelebekler adlı şarkıma klip çektim. Kısıtlı imkanlar ile yapılmış bir klip çalışmasıdır. Bu nedenle hayallerimdeki gibi bir klip çalışması olmadı. Sonraki çalışmalarım için de bazı kararları almama neden olmuştur. Olması gerektiği ya da ideal ölçüler yakalandığı taktirde klip çalışmasına ya da performans videosuna sıcak bakabilirim. Mavi Kelebekler Pop- Rock alt yapısı ile düzenlenmiş bir şarkı. Şarkının isminden üzere esinlendiğim birkaç nokta var ama herkes için farklı anlamlar taşıyabilir. Bendeki kaynağını açıklamayı çok doğru bulmuyorum. Stüdyo süreci ise yazdığım şarkıları ara ara arkadaşlarıma çalar söylerdim. Onlarda şarkıların var bunları insanlar ile paylaşmalısın derlerdi. Kararsız kalırdım açıkçası. En son tamam hadi yapalım dediğimde oturup birkaç şarkı içinden o dönem Mavi Kelebekler'i seçtik. Hızlıca stüdyo çalışmaları başladı. Çok yetenekli müzisyenler ile buluştum. Buradan emeği geçen herkese tekrardan teşekkür etmiş olayım. Beni insanlar ile buluşturan ilk şarkıdır, o yüzden yeri ayrıdır. Farklı olmak için değişmem ama değişmem de diyemem çünkü hayat bir süreç ve bu süreçte asla yapmam dediğiniz şeyleri yaparken kendinizi bulabilir ya da savunduğunuz bir fikre yarın öbür gün karşı çıkıyor olabilirsiniz. Neleri ne şekilde tecrübe ettiğimiz ile alakalı. Zaman karşısında çaresiziz. Yürüdüğümüz bu yol bizlerden birçok şeyi götürüyor ve aynı zamanda ekliyor, yolculuğun her evresinde, oluşturduğumuz kimliğimizi yeniden geliştiriyoruz. Dinledim tabi. Hatta o müzisyenlerden biri de benim... pandemiden önce bir yaz boyunca Suadiye Şaşkınbakkal sahilde çalıp, söyledim. Orada kurduğunuz iletişimi sahnede kuramıyorsunuz çok farklı bir keyif. Tanımadığınız insanlar pasta, börek, çay, önlerinde ne varsa ikram ediyor, bahşiş bırakıyor. Aynı zamanda arkadaşlık kuruyorsunuz. Çok daha yoğun bir paylaşımın içinde oluyorsunuz. Açıkçası size anlatırken bile özledim ancak ne yazık ki pandemiden dolayı yapamıyorum. İdol olarak, halkın gözünde bıraktığı intiba olarak Barış Manço derim. Şarkı yazarlığı için kadın müzisyenlerin çok daha etkili sözler yazdığını düşünüyorum. Enstrüman konusunda ise aklıma iki isim geliyor, biri Erkan Oğur diğeri ise Yavuz Çetin. Üretmek, kendinizi ispat edene kadar maddi ve mental açıdan zorlayıcı bir süreç. Umutsuzluğa kapıldığım noktalarda bu süreç esnasında oluyor, kendimi dik bir yokuşu tırmanır gibi hissediyorum ve burada verdiğim en büyük savaş yine kendimle oluyor. O savaşla beynim o kadar çok meşgul oluyor ki heyecanlandıran gelişmeler olduğunda oraya takılıp kalamıyorum. Evet bu da bir işin parçası deyip almam gereken motivasyonu gölgede bırakabiliyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/burak-cubukcudan-alip-basini-goturecek-uc-yeni-sarki", "text": "Soft Rock müzik tarzına dönüş yapan müzisyen Burak Çubukçu, 2020 yılının sonlarına doğru söz ve müziği kendisine ait olan Gözlerin, Beni Düşlersin ve Senin İçin adlı şarkılarını Çatı Müzik etiketiyle yayınladı. Şarkılar Spotify'da bağımsız listeler tarafından büyük ilgi gördü. Sanatçıya bu çalışmalarında gitarda Erkan Erten, çelloda Barış Güvenenler ve armonikasıyla Dinçer Tuğmaner eşlik etti. Kapak tasarımı ressam Şengil Demiralay'a ait olan şarkıların mastering işlemlerini ise Pinhani grubuyla tanınan Eray Polat gerçekleştirdi. Küçük yaşlarda gitar çalarak başladığı müzik hayatını konservatuara taşıyan sanatçı, çeşitli orkestralarda görev alarak birçok ulusal ve uluslararası projede sesini geniş kitlelere duyurma fırsatı yakaladı. Yaşamakta olduğu İstanbul'da öğretmenlik yapmaya devam eden Çubukçu ilk stüdyo çalışmasını Ocak 2018 yılında Mavi Kelebekler adlı şarkısıyla gerçekleştirdi. Üç yıllık sessiz bir dönemden sonra Eylül 2020'de popüler müzik tarzında olan Son Sözüm ve Her Gece adlı şarkılarını yayınladı. Geçtiğimiz günlerde bir radyo programında açıklama yapan sanatçı klip çalışması düşünmediğini, şarkılarını daha çok müzik platformlarındaki dinleyici kitlesine ulaştırmayı hedeflediğini belirtti. Sanatçının stüdyo çalışmaları devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/burak-erim-sanatta-mutevazilik-kadar-daha-degerli-bir-sey-yok", "text": "Resim dalında ulusal ve uluslararası yirmiye yakın ödül alan, birçok çalıştaya katılan, resim yarışması jüri üyeliği yapan, 2006 yılında Portekiz'de Evora Uluslararası 7. Genç Ressamlar Resim Yarışması Sergisi'ne, 2010 yılında K. K. T. C'de Yakın Doğu Üniversitesi Resim Sergisi'ne, 2011 yılında Barcelona İspanya'da İstanbul A Barcelona Esart Galeria'ya, 2012 yılında Romanya'da Küçük Şeyler 12. Resim Sergisi Köstence Sanat Merkezi'ne, 2014 yılında Polonya'da Uluslararası Toron Sanat Çalıstayı 6. Resim Sergisi'ne, 2016 yılında Paris Fransa'da Küçük Şeyler Resim Sergisi Galerie Art'et Miss'e, 2016 yılında Paris -Fransa'da Arada Derede Resim ve Heykel Sergisi Linda Farrell Galeri'ya, 2016 yılında Singapore'de Silk Jounery To Art World Tour Exhıbıtıon'a, 2017 yılında Paris -Fransa'da Karma Resim Sergisi La Petite Galerie'da katıldığı sergilerin yanı sıra, yurt içinde de Türkiye'nin birçok şehrinde 72'ye yakın resim sergisine katılmış olan ve birçok kez kişisel sergi açan her daim başarılarına başarı ekleyen ressam Burak Erim'le sanat adına keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Burak Erim: Öncelikle böyle bir röportaj için ben çok teşekkür ederim. 1987 yılında Eskişehir'de doğdum. 2006 Yılında Eskişehir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim bölümünden, 2010 yılında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim iş Eğitimi Bölümünden ve 2014 yılında İzmir Yaşar Üniversitesi Sosyal Bilimler Üniversitesi Grafik Ana Sanat Dalından mezun oldum. Akademik anlamda çok güzel hocalarla çalışma fırsatı buldum. Hem sanat'ın okulundan hem de mutfağından geliyorum. Birçok ulusal ve uluslar arası karma sergi, çalıştay, sanat fuarları ve yarışmalı sergilere katıldım. 3 yıl Aydın Efeler Belediyesi Uluslararası Resim Çalıştayı, Aydın İncirliova Belediyesi Ulusal Resim Çalıştayı Sanat Danışmanlığı görevini üslendim. 2017 yılında İzmir Uluslararası 7. Ege Art Sanat Günlerinde komisyon üyeliğinde görev aldım. Son zamanlarda Devlet, Özel Kurum ve kuruluşların düzenlemiş olduğu resim yarışmalarında seçici kurul üyeliği yapmaktayım. Benim için özel anlamı şu şekilde var. 2010 yılında Barselona'ya bir karma sergi için gitmiştim ve orada kaldığım süreçte bisiklet fotoğrafları çektim. Daha sonra bunları tuvale geçirerek çalıştım. 2011 yılında Çağsav Vakfının düzenlediği Ulusal 2. Söbütay Özer Resim Yarışmasında Başarı Ödülü'nü aldım. Daha sonra bisikletleri çalışarak o yıl bir çok yarışmadan ödül ve sergilemeler de yer aldım. Yaklaşık 10 yıldır bisikletler serisini çalışıyorum. Evet, yarışmalı sergiler sayesinde galerileri tanıyorsunuz. Resimleriniz jüriden tam not alınca hem bir ödülünüz oluyor, hem de galerilerle çalışma fırsatınız oluyor. Örneğin 2016 yılında Ankara'da Platforma Sanat Galerisinin düzenlemiş olduğu 2. Yunus Ensari Resim Yarışmasından 'Velosipetler' isimli çalışmamla üçüncülük ödülü almıştım. Bu benim için profesyonel bir galeriyle çalışmanın kapısını açmış oldu. Arkasından 5. Art Ankara Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarında Platforma sanat galeri standında yer aldım. Bu benim için çok özel oldu. Kısacası yaptığınız her iş size bir başka kapı açıyor. Önemli sergilerde yer almanız size değerli başarılı küratörleri tanıma fırsatı sağlıyor. İlgi uyandırmak için farklı olmaya hiç çalışmadım ama resim yapmak için çok çalıştım ve fazlasıyla emek verdim, vermeye de devam edeceğim, ediyorum da. Başarının nedeni ne derseniz eğer onun cevabı çok daha kolay. Çok çalışmak ve doğru yerlerde doğru projelerde yer almak. Olmadığınız yerde yoksunuzdur. Tarzım alışılmışın dışında belki şöyle olabilir. Bisiklet temasını bir kaç sanatçı daha çalışıyor ama değerli hocamız Özdemir Altan'ın bana söylediği bir cümleyi hiç unutmuyorum. Sevgili Burak, bisikletleri bir çok kişi çalıştı ama seninkiler kadar espası güçlü olmadı. Bu beni çok onurlandırmıştı. Mesaj konusuna gelirsek aslında bir mesaj vermiyorum sadece keyif alarak çalıştığım resimleri sizlere sunuyorum. Aslında hepsi benim için çok önemli ve özel ama aralarında bana daha sonra kapı açan ödüller neler derseniz, PlatformA Sanat Galerisi tarafından düzenlenen II. Yunus Ensari Resim Yarışması üçüncülük ödülüm ve 37. DYO Sanat Ödüllerinde sergilenmeye değer görülmem kariyerimde çok etkili oldu. Malzemeler konusunda çok hassasım; boyaları, vernikleri ve tuvalleri çok özel seçiyorum ve en iyi malzemelerle çalışmayı tercih ediyorum. Çünkü çok güzel bir yemek yapmak istiyorsunuz, bu yüzden malzemelerin en iyisini ve en tazesini kullanmak istersiniz. Bende atölyemde böyle düşünüyorum. Tabi ki de var. Sanatçının çalışmasının yanı sıra duruşu, sanat felsefesi, kimliği benim için çok önemli. Tez danışmanım olan ve çok şeyler öğrendiğim benim ustam ve atölyesinden mezunum dediğim değerli hocam Umur Türker, yine örnek aldığım özgün baskı atölyesinden mezun olduğum, bana baskı disiplinini pentür disipliniyle çalışmamı sağlayan değerli hocam Atilla Atar. Bu hocalar geleneksel kültürü çağdaş sanatla buluşturmama çok yardımcı oldular. Ayrıca güncel takip ettiğim çalışmalarını severek izlediğim, izlerken halen bir şeyleri öğrendiğim çok sanatçı var. Aslında çok şeyler var ama özetlemek gerekirse şunları söylemek isterim. Çok çalışsınlar, öğrenciyken bir çok yarışmalara katılsınlar. Nedeni ise kendi coğrafyalarından çıkıp kendi yaşıtları neler yapıyor bunu görebilirler. Kendilerini sorgulama şansları olur. Ben neredeyim? Önümde kimler var? Arkamdan kimler geliyor? sorularını sorabilirler. Çok fazla sergi ve katalog incelesinler. En önemlisi de çok üretsinler ürettiklerini paylaşsınlar. Artık teknoloji çok gelişti ve sosyal medya artık bir tuşla cebimizde. Güzel sanatlar öğrencisinin sosyal medyası paleti gibi olmalı. Paleti nasıl kurumuyorsa sosyal medyası da hep resimlerle cıvıl cıvıl olmalı. Ben öğrenciyken resim yapmak benim için bir lisandı. O lisanı konuşmak konuşturtmaktı. Birde benim titizlikle üzerinde durduğun çırak usta ilişkisini benimsesinler şimdiki güzel sanatlar okuyan öğrenciler yada mezunlar hepsi usta sıfatıyla dolaşıyor ve bu beni çok şaşırtıyor. Lütfen bir ustanız olsun, saygıyı, duruşu ve efendiliği hiç unutmasınlar. Sanatta mütevazilik kadar daha değerli bir şey yok. Yıllardır takip ettiğim ve sevdiğim bir sanatçı. Burak'ın kendisi mütevazı, eserleri değil. Sanatının yanında insana dair güzel ve nadir bir kimliğe sahip değerli bir şahsiyet siniz hocam sizi tanıdığım için çok mutluyum.."} {"url": "https://gazetesanat.com/burak-hakki-dunya-biz-olmasak-da-muhtesem-ilerliyor", "text": "Burak Hakkı: İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi ekonometri bölümü mezunuyum. 1990 da modellikle başladığım kariyerim 2000 yılında oyunculukla devam etti. Best model yarışması öncesinde Türkiye'nin en çok iş yapan modellerinden biriydim, ancak elbette Best model yarışması kariyerimde bir sıçrama yarattı. Daha sonra da bu yarışmadan özellikle erkeklerde birçok başrol oyuncusu yetişti. Kısacası fiziksel özelliği iyi olanlar sonrasında yeteneklerini birleştirerek ve çalışarak hak ettikleri yerlere geldiler. Bir oyuncu olarak role çok detaylı hazırlanıyorum. Senaryo her şey... çok iyi analiz edip, özellikle ilk okumada çok fazla not alıyorum. Rolün dinamiklerini, gitgellerini, senaryo içindeki yerini, daha sonrasında da limitlerini hep not alıp, farklı oyunculuk teknikleri ile birleştirerek role hazırlanıyorum. Sete çıktığımda en az 4-5 alternatife hazır durumda olmalıyım, elbette yönetmenin isteği doğrultusunda. Sinemaya yönelik tutku inanılmaz. Sinema hem izleyenleri, hem oyuncuları inanılmaz bir dünya yaratmaya götürür ve düşündürür. Ben her zaman sürprize açık, seyirciyi şaşırtan, ilgi çeken, beynimizi farklı algoritmalarla çalıştıran ve beklenmedik sahnelerin olduğu projeleri sevdim. Tiyatro bir aktörün ulaşabileceği en üst noktadır. 2 yıl önce Atina'da ve Selanik'te O Kiklos adlı bir tiyatro oyununda, Yunanca başrol oynayarak bu muhteşem deneyimi yaşadım. Çok zordu ama bir o kadar da heyecanlıydı. Spora haftada bir ya da iki gün olarak devam ediyorum. Fırsat buldukça pilates, yürüyüş ya da evde egzersiz yapıyorum. Faal sporcu olduğum dönemle kıyaslanamaz tabi. Ama gençlerin, özellikle boş zamanlarını sporla geçirmelerinin hem fiziksel ama özellikle düşüncesel boyutta ve kişisel eğitim anlamında kendilerine çok şey katacaklarını söyleyebilirim. 2019 ve 2020 başlarında 3 sinema filminde başrol oyuncusu olarak rol aldım. Ne yazık ki malum sebeplerden her sektör durduğu gibi bizim filmlerimiz de henüz gösterime girmedi. Hepsi montaj aşamasında. Süreci bekleyeceğiz. Gazete Sanat okuyucularını Mustafa Kemal Atatürk'ün iki çok önemli cümlesi ile selamlamak istiyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/buralar-eskiden-hep-dutluktu-olymposta-betonlasmanin-esiginde", "text": "Türkiye, tarihi ve turistik değerleri itibariyle zengin bir ülke olması noktasını her zaman dile getiriyor. Fakat artık bu özelliği, git gide betonlaşmanın altında ezilmeye başladı, demek yanlış olmasa gerek. Üzerinde yaşadığımız alanın doğal ve tarihi güzelliklerini korumamız ve yaşatmamız gerekirken, biz hırslı bir duyarsızlık ile daha çok beton ve az ekoloji mantığı güdüyoruz. Yakın zamanda Hasankeyf'i sular altında bırakırken hiç umrumuzda olmadı tarihi geçmişi, ya da Salda'yı özelleştirdiğimizde doğal yanına çokta takılmadık. Şimdi sıra Olympos'ta... Antik Likya Yolu'nun en gözde kentlerinden olan Olympos Antik Kenti, Antalya'nın Kumluca ilçesinde bulunmaktadır. Türkiye'de, tarihi ve turistik bir öneme sahip olmasının yanı sıra, huzurlu ve nefes aldıran yapısıyla birçok insanın kaçabildiği bir yaşam alanı da olmaktadır. Olympos, sadece turizm noktasında değil yaşadığı doğal felaketler ve problemlerle de yakın zamanda adını duyurmuştu. Yazır köyünün üst kısmındaki yaklaşık 400 dönümlük alan Orman Genel Müdürlüğü tarafından 2004 yılında bir vatandaşa özel ağaçlandırma yapılması için kiralanmıştı. Makilerin sökülüp yerine badem ağaçlarının dikilmesine yönelik çalışmaya o dönem mahalle muhtarlığı karşı çıktı ve olay mahkemeye taşınmıştı. Aynı zamanda halk bu olay üzerine eylem yaparak tepkilerini dile getirmişlerdi. Yine yakın bir süreçte 2016 yılında yaşanan orman yangını da Olympos'un doğasına büyük zararlar vermişti. Günümüzde ise dünyaca ünlü 1. derece sit alanı olan bölgenin derecesi düşürülerek, 3. derece sit alanı içerisine yerleştirilme kararı onaylandı. Fakat aynı adı taşıyan ve kazıları süren Olimpos Antik Kenti ise 1. derece arkeolojik sit alanı olarak hala korunmaya devam ediyor. Karataş konuşmasının devamında Plan çalışmaları çerçevesinde Olympos'ta yaşayanlar mağdur edilmeyecek. Betonlaşma olmayacak. Ahşap yapılar korunacak. Yeni yapıların da ahşap olması gibi belirgin kararlar alındı şeklinde açıklama yaptı. Fakat bu haber üzerine gelen tepkiler, betonlaşma ihtimalinin yüksek olduğu ve yapının bozulacağı yönünde bir endişe içermektedir. Sosyal medyadan da yoğun tepkiler alan kararı, yaşam savunucusu Birsen Tanyeri'de, Tüm sit alanlarını kullanıma nasıl açabiliriz, diye düşünüyorlar. Yapılaşmaya açmak insanların oraya daha fazla gelmesine, yoğunluğa neden olacak. Salda'da olduğu gibi kullanıma açarsanız orayı koruyamazsınız. Ama oraya konaklamayı, yeme içme tesisini koyduğun zaman bu koruma olmuyor artık. Antik kentte kazı çalışmaları sürdürülüyor. Onun dışındaki alanı resmen kullanıma açmak bu karar. Arkeolojik alan dışında kalan alanlar ne olacak? Konaklama tesisi daha çok insan davet eder; o kadar insanın atığı derelere, derelerden de denize akacak, arkeolojik alan da zarar görecek. sözleri ile değerlendirerek, endişesini dile getirdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/burasi-orasi-degil-hayalet-oguz-kitabi-cikti", "text": "Türk edebiyat ve kültür sahnesinin en ünlü bohemi, yaşamı ve yaptıkları hep bir efsane etrafında anlatılan Hayalet Oğuz hakkında kaleme alınmış en kapsamlı çalışma, Kaya Tanış'ın kaleme aldığı Burası Orası Değil Kırmızı Kedi etiketiyle raflardaki yerini aldı. Hayat hikayesi eksikler ve biraz da bu yüzden rivayetlerle dolu, gün geçtikçe efsaneleşmiş bir isim Oğuz Haluk Alplaçin. Namı diğer Hayalet Oğuz! 50 Kuşağı'nın tam ortasında yer alsa da genel olarak hep kenarda kalan bir figür! Tük edebiyat ve kültür hayatının en meşhur bohemlerinden, büyük nihilist! İlk kez Tezer Özlü'nün bir Hayalet Oğuz başlıklı anı/hikayesinin kahramanı olarak kitap sayfalarında yer alan Hayalet Oğuz, daha sonra kimi yazarların anılarında ve nihayet Sezer-Orhan Duru'nun kaleme aldıkları O Pera'daki Hayalet kitabında karşımıza çıkmıştı. Kimi edebiyat meclislerinde zaman zaman bahsi geçse de uzun yıllardır hayaletliğini koruyordu Oğuz Haluk Alplaçin. Nihayet ete kemiğe bürünüyor! Kaya Tanış, yıllara yayılan bir iz sürmenin neticesinde, Türk kültür-edebiyat sahnesinin en ünlü bohemini tüm yönleriyle ortaya koyuyor. Efsanelerden, rivayetlerden arındırıp bir hayaleti bedenine kavuşturuyor. Burası Orası Değil / Hayalet Oğuz Kitabı'nda Tanış, Oğuz Haluk Alplaçin'in önce hayatında eksik bilinenleri belgeleriyle ortaya koyuyor, daha sonra şiirlerinden öykülerine, yazılarından çevirilerine imza attığı işleri bir araya getiriyor. Burası Orası Değil / Hayalet Oğuz Kitabı buzdağının görünmeyen kısmını gösteriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/burcu-eken-doggy-cin-blues", "text": "Asırlık tartışmadır; bir yer altı edebiyatı var mı, böyle bir şey gerçekten oldu mu? Geçmişte varsa bile bugün, tüm verilerimizi bizden izinsiz bir şekilde toplayan ve işleyen teknoloji şirketleri varken yer altı edebiyatından söz edebilir miyiz? Burcu Eken'in kitabını elime aldığımda, okudukça aklıma gelen sorulardan biri bu oldu aslında. Çünkü kitap beni bu soruya yöneltecek ekstrem bir havaya sahip. Ve kış uykusuna yatmış bir duyguyu tekrar tekrar hortlatmayı başardı. Doggy Cin Blues, 2020'nin ocak ayında raflardaki yerini aldı. Almakla kalmayıp kısa sürede Nezih Kadıköy kitapçısının çok satanlar rafına yükseldi. Şehrin puslu, karanlık, öğretilmemiş yerlerine girip çıkan Duygu'nun hikayesi karşılıyor bizi kitapta. Doggy Cin Blues'ta gündelik hayatın uyuşturucu ögelerine karşı bolca çıkıntılık yapmak da var. Zaten bu bakımdan, bilinçaltına itelediğimiz şeylerin ayan beyan itirafı, ortaya saçılması kitapta bolca var, ki bir yer altı iddiası taşıyan yerli & yabancı pek çok kitapta bu ayrıkotu olma halini görürsünüz. Daha önce iki kitaba daha imza atan Burcu Eken, 2019 yılında Gülsüm Güler Özen'in yönetmenliğinde çekilen Men Dakka Dukka filminde de boy gösterdi. Pera Güzel Sanatlar'daki tiyatro eğitimini yarıda bırakıp Şahika Tekand'ın yanında oyunculuk eğitimi alan Eken'in Doggy Cin Blues'tan önce Yaşam Hastası ve Vızıltı Çağı adlı iki eseri daha var. Burcu'yla yaptığımız röportajı aşağıda okuyabilirsiniz. Merhaba Mert. Oyunculuk ve sanat ağırlıklı bir eğitim hayatım oldu. İlk oyunculuk derslerimi Ekol Drama Sanat Evi'nde değerli hoca ve güzel insan Ayla Algan'dan almaya başladığımda 15 yaşındaydım. Sonrasında Pera Güzel Sanatlar Akademisi Tiyatro Bölümü girdi hayatıma. Üçüncü yılın sonunda özel sebeplerle oradaki eğitimimi yarıda bırakıp bir yıl boyunca favori barımda içmek (2008-2013 Peyote), geçici işlerde vakit öldürmek ve efkarlı bir aylaklıkla şiirden/yazıdan medet ummak dışında sahneye dair hiçbir şey yapmadım. Ta ki fazla geceden kalma bir sabah Studio Oyuncuları'nın öğrenci seçmeleri ilanını görünceye kadar... İçimdeki tiyatro aşkı tekrar alevlenmiş oldu. Takip eden iki yıl boyunca Şahika Tekand ve Esad Tekand yönetiminde oyunculuk ve sanat eğitimim devam etti. 2014 yılında Emre Koyuncuoğlu'nun yönettiği Afrika Dansı, 2015'de Mehmet Atak'ın yönettiği Merheba projelerinde oyuncu/dansçı olarak yer aldım. Bu süreçte ilk kitabım Yaşam Hastası (2012) ve ikinci kitabım Vızıltı Çağı (2013) çoktan yayımlanmıştı. 2019'da Gülsüm Güler Özen'in yönettiği Men Dakka Dukka adlı kısa filmde oynadım. Film şimdilerde yurt içi ve yurt dışındaki festivalleri dolaşıyor. Like dünyasında göze sevimli görünmüyen, tekinsizlik kokan, halı altına itilemeyen şeyler genellikle kabul görmüyor. Çünkü körler sağırlar birbirini ağırlar durumu baskın ve bu dünyada Jim Morrison, Dostoyevski, Nietzsche, Bukowski gibi kendi zamanının en ayrıksı isimleri bile gerçek hayat hikayelerinden damıtılarak like edilecek bir diğer gideri olan nesneye indirgenmiş durumda. Artık aşk ve seks satar derken Jim Morrison satar, Dostoyevski satar, Nietzsche ve Bukowski bir süre daha çok satanlar raflarından inmez, diyebiliyoruz. Çünkü artık hepsi birer pop ikonu, tüketilmeye hazır ve tüketilmek için orada duran bir markaya dönüştürüldü. Günümüzde, yani senin tabirinle like dünyasında böyle bir edebiyat ne kadar mümkündür? Pekala, diğer o çıtır çerez edebiyat! yani çok satanlar kadar, mümkündür. Artık en görünür halimizle bile posası çıkmış bir hayaletten farkımızın olmadığı düşünülünce... Yani şimdilerde hangimiz yerin üstünde yaşadığını söylemeye cüret edebilir? Ben edemiyorum. Her birimiz sosyal medya hesaplarında boy gösteren sanal varlığımıza, aldığımız likelara rağmen her gün biraz daha yerin altında hissetmiyor muyuz kendimizi ve her geçen gün imajlar cenderesinin içinde sıkışıp kalarak bu samimiyetsizlikler deryasında yerin dibine, daha derine gömülmüyor muyuz? O yüzden sıradaki edebiyatın bir yeraltı edebiyatı olmaktan başka bir şansı varmış gibi görünmüyor benim açımdan. Köpek stili seks pozisyonu, ecinniler/ yüksek alkollü beyaz içki ve şeytanın müziği. Kitabıma daha rock'n roll bir isim koyamazmışım sanırım. 2017 yazı ile 2018 yazı arasında, bir yıl içinde, hayatımın en önemli kırılma noktasını yaşadığım bir zamanda yazdım kitabı. Yıllar sonra bir kitap daha yazmak ve yayımlatmak hayat memat meselesi haline gelmişti benim için. Göze göz dişe diş bir ruh halindeydim. Her şeyi, en başta kendimi çok saçma bulmaya başlamıştım. Günler, aylar, yıllar geçiyordu ve biz ne yapıyorduk? Oyunculuk yüksek lisansı yapmış arkadaşlarım palyaçolukla günü kurtarmaya çalışarak, içi kan ağlarken çocuk eğlendiriyordu. Kendini şanslı gören birkaç arkadaşım insan zekasını küçümseyen ucuz Türk dizilerinde oynarken, sektörden nefret etmesine rağmen bu zorlu dönemde para kazanabildiği için talihine şükrediyordu. Ve ben, yazmam üretmem gereken en altın günlerde düşük ücret ve ağır çalışma koşulları nedeniyle sinir harbi yaşadığım bar-cafe işlerine girip çıkıyor, tükeniyordum... Genç ve yetenekli sanatçılar olarak 10 yıl önce hayal ettiğimiz gelecekten fersahlarca uzakta oluşumuz, hayatımın ve hayatlarımızın gidişatı beni fazla öfkelendiriyor ve çok acil harekete geçmem gerektiğini hissediyordum... Tablo hiç iç açıcı değildi yani kitabı yazmaya başladığımda. Duygu gerçek bir Y jenerasyonu sanatçısı. Bununla ne demek istiyorum? Bu jenerasyonun sanatçılarına bakıldığında bir tarafta maddi durumu iyi ya da çevresi geniş ailelerden gelen, özel okullarda okumuş bir kesimin geçim sıkıntısı olmaksızın pop sanat yaptığına ve yurt içi/ yurt dışı tüm olanaklardan yararlandığına, diğer tarafta ortalama hatta kötü aile şartlarında yetişmesine rağmen tırnaklarıyla üretmeye çalışan ve her gün hayatta kalma uğraşı veren, sanatına odaklanmak yerine ev kirasını ödeyebilmek için tüm zamanını düşük ücretli, ağır işlerde çalışarak bedensel ve zihinsel yıpranmayla geçiren bir kesim var. Duygu da o tuzu kuru olmayan, hayatını devam ettirebilmek ve bir taraftan üretebilmek için alabileceği her türlü riski alan, deneyebileceği her türlü deneyime gözünü karartıp atılan, tutkulu bir maceraperest olarak karşımıza çıkıyor. Kendime. Çocukluğumdan beri kendi kendimin süperkahramanı olmaya karar verdim ve olaylar öyle gelişti. Rol modelim hiç olmadı. Zaten rol modelim olabilecek türden birileri de çevremde yoktu. Fazla sosyal, aktif ama aynı zamanda yalnızlığına da aşırı düşkün bir çocuktum. Hatta biraz tekinsizdim. Neşeyle kahkaha attığım bir anda sessizleşip uzak bir köşeye çekilebilir, çok ilgili ve coşkulu göründüğüm bir şeye karşı ilgimi birden yitirip hissizleşebilir ya da sakin olduğum bir anda çevremdekileri de kışkırtarak küçük belalara bulaşabilirdim... En nihayetinde beni kurtaran en önemli şey erken yaşlardan itibaren sanat yoluyla kendimi, yoğun iç dünyamı, hayatı ve insanları nasıl gördüğümü anlamlandırabilmek ve ifade edebilmek oldu. Yoksa bu serseri ruhla ve kafamın dikine gitmeyle 25'ime gelmeden kesin ölmüş olurdum... Bir kez daha altını çizmekte fayda var: Sanat iyileştirir. Bu yüzden boş zaman aktivitesi/ eğlencesi olarak görülmesi yerine verimli bir ruh sağlığının olmazsa olmazı olarak ele alınması yerinde olur. Ben teşekkür ederim Mert, soruların beni epey uğraştırdı 🙂 Son sözlerim? Beton cesetlerin arasında hayallerimizden ve olduğumuz kişiden ödün vermeden yaşamaya, enseyi karartmak yerine yaptığımız işlere daha güçlü sarılarak üretmeye ve boğazımıza düğümlenen cümleleri mutlaka yüksek sesle herkese haykırarak sanatımızı icra etmeye devam! Bazen çok zor, biliyorum. Ve her geçen gün işler daha da zorlaşıyor, bunun da fazlasıyla farkındayım. Ama havlu atma lüksümüz yok. Özellikle şimdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/burcu-ekenden-yeni-kitap-doggy-cin-blues", "text": "Yaşam Hastası ve Vızıltı Çağı adlı kitapları ile dikkat çeken Burcu Eken, son kitabı Doggy Cin Blues ile yeniden okurları ile buluşuyor. Eken'in cesurca ve kara mizahla kaleme aldığı Doggy Cin Blues kitabında 2010 sonrasının Taksim Kadıköy gece hayatının içinde, genç bir sanatçının günümüz İstanbul'unda tek başına hayatta kalmaya çalışırken bazen bir cafede falcı, bazense garson olarak hayatta kalmaya çalışırken pahalı bir akşam yemeğinde 'Şeker Bebek' olmaya kadar uzanan hikayelerini okuyoruz. Kitap, her biri 20'li yaşların farklı bir dönemine işaret eden kısa hikayeler boyunca Duygu adındaki genç yazarın izini sürüyor; yaşamından mahrem kesitlere bizleri de ortak ediyor. Yazar Burcu Eken'in son derece akıcı ve kışkırtıcı bir dille kaleme aldığı Doggy Cin Blues bazen kahkahalar atarak bazen de hüzünle okunup tek solukta bitiyor. 2020 yılının Şubat ayında İkinci Adam Yayınları ile piyasaya çıkan kitap, açık fikirli ve yeraltı edebiyatına meraklı okuyucu kitlesini hedef alıyor. Doggy Cin Blues, toplum içinde yüksek sesle konuşulamayanları bir Punk şarkısı gibi okuyucusunun yüzüne haykırırken Ne ödünler vererek hayatta kalıyoruz? sorusunu gündeme getiriyor. İstanbul gecelerinin sansürsüz müziğine afili bir selam çakıyor. Yazar Burcu Eken, 2012 yılında çıkarttığı Yaşam Hastası ve 2013 yılında bağımsız basılan Vızıltı Çağı kitapları ile büyük ilgi görmüştü. İçinde yıkıcı bir şiirsellik barındıran düzyazı metinler olarak nitelendirdiği iki kitabında kutsal aylaklık, yaşamın gece yüzü, bar hayatı, başkaldıran sanat, ölüm, boşunalık konularını ustalıkla kaleme almış, okuyucuyu derin düşüncelerle başbaşa bırakmıştı. Son kitabı Doggy Cin Blues ile edebiyatında bir kırılma noktası yaşadığının sinyallerini veren Eken bir sonraki kitabını yazmaya devam ediyor. 1989 yılında Beyoğlu'nda dünyaya gelen Burcu Eken, Pera Güzel Sanatlar Akademisi Tiyatro Bölümü'nü terk etti ve iki yıl boyunca Studio Oyuncuları'nda Şahika Tekand yönetiminde oyunculuk ve sanat eğitimi aldı. 15 yaşındayken ilk oyunculuk hocası olan usta isim Ayla Algan'la yıllar sonra 2014 yılında Emre Koyuncuoğlu'nun yönettiği Sevim Burak'ın Afrika Dansı kitabından uyarlanan performansta tekrar yolları kesişti. Festivallerde gösterilen kısa film, deneysel video/ sahne projelerinde oyuncu ve dansçı olarak yer aldı. Tüm bunların yanı sıra yaşamı boyunca, favori barında ve favori masasında gecelerce tek başına yazdı."} {"url": "https://gazetesanat.com/burcu-esiyok", "text": "1988 yılında İstanbul Sarıyer'de doğdu. 2013 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Pazarlama Bölümünü Onur Derecesi ile bitirdi. 2018 yılında Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun oldu. İlkokul yıllarında Lions Club International Dünya Barış Posteri yarışmasında katıldığı resim ile derece almıştır. Çocukluk yıllarından itibaren resim çalışmalarına devam etmektedir. Sanatçının resimlerinin odak noktası, yaşanmışlıklarımızdan kalan izlerin iletişim dillerimize olan etkileridir. Beliz işaret, im, iz anlamına gelen bu kelime üzerine yoğunlaşan sanatçı; çocukluktan itibaren yüreğimizde, çevremizde işaret, im, iz olan olay örgülerini çığlığın sesi olmak, anlatılmak istenileni kimi zaman bakışta işaret ederek, kimi zaman gülüşte kalan izde, kimi zaman da resimlere yazılan şiirlerle izleyicinin hafızalarındaki yaşam izlerine yolculuk yapmalarını sağlamak. Etkilendiği sanatçılar, Berthe Morisot, Fahrelnissa Zeid, Aliye Berger, Neş'e Erdok'tur. 2000- Lions Club International Türkiye, Dünya Barış Posteri Yarışması ve Sergisi. 2020 La Visione Art Sanat Galerisi karma resim sergisi. 2021 Next Gallery karma resim sergisi. 2021 Karl&Ein Art Gallery karma resim sergisi. Merhaba. 2013 yılında Bahçeşehir Üniversitesi MYO Pazarlama bölümünü bitirdim. Sonrasında Bahçeşehir Üniversitesi iletişim Fakültesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun oldum. 4 yıllık çalışma hayatımdan sonra da kızımı büyütmeye karar verdim ve şu an 6 yaşında bir kızım var. Resim yapmak benim için başka yerlere gitmek gibi. Resim yaparken adeta uçsuz bucaksız gezilere çıkıyormuş, kanatlanıp uçuyormuşum gibi hissediyorum. Resim yapmaya çok küçük yaşlarda başladım. Evimizde gardırop kapaklarına, kapılara resimler çizerdim, duvarlara resimler yapardım. Orta okulda resim öğretmenimin yönlendirmesiyle Lions İnternational Club 'Dünya Barış Posteri'' yarışmasına katıldım ve derece aldım. Daha sonra resim bölümünde eğitimimi tamamlamak istesem de hayat beni iletişim alanında eğitimimi tamamlamaya yönlendirdi. Resimlerimde iç dünyamdakileri yansıtmayı seviyorum. Bunu bazen bir kedinin hayalinde, bazen bir çocuğun bakışında bazen de resimlere yazdığım şiirlerle, sözlerle aktararak yapmaya çalışıyorum. Çizgiselliği renklerle sağlamaya çalışıyorum. Kadın ve hayvan portreleri resimlerimin odak noktası. diyebilirim. Etkilendiğim ressamların başında, Neş'e Erdok ve Fahrelnissa Zeid var. Neş'e Erdok'un dışarıda kimi zaman görmezden gelinen ''Kenardaki insan'' karakterlerin resimlerinde ki edebiliği, sunduğu büyük hikayeleri, Fahrelnissa Zeid'in çılgın ve renkli engin deniz ruh halini seviyorum. Pandemi ile birlikte evlerimize kapandığımız şu dönemde herkes gibi ben de daha çok iç dünyamla baş başa kaldım. Bilinmezliğin ortasında kendimi anlatabileceğim tek yer boyalarımın ve fırçalarımın yanı oldu. Mesela; yaşamın aslında ne çok ölüme gerek duyduğunu Bir Kedinin Hayali adlı eserimde anlatmaya çalıştım. '' Ruh hali '' eserimde ise her canlının bir ruhu olduğunun vurgusunu yapmaya çalıştım. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de her şey çok hızlı tüketiliyor. Resim gibi uzun ve sakin zamanlar gerektiren sanatlar yeni dünyada çok yer bulmuyor maalesef. Bununla birlikte bu telaşe içinde resim pek çok insan için bir sığınak görevi görüyor. Resim de diğer sanat alanları gibi hayatın doğal akışı ve gelişimi içinde sürekli değişerek gelişiyor. Ancak maalesef ülkemizde resim ve benzeri sanat dallarına gereken önemin verilmediğini düşünüyorum. Toplumların yaralarının iyileşeceği en güzel yer sanat. Umarım gelecek güzel nesiller sahip olduğumuz güzel mozaik desenimizi, var olan değerlerimizi korumayı ve geliştirmeyi başarabilirler. Resim benim en yakın dostum. Resmin iyileştirici bir gücü olduğunu düşüyorum. Resimlerde gördüğüm bir renk geçişi, bir figür, bir bakış beni heyecanlandırabiliyor. Yüzümü gülümsetebiliyor, ya da bazen unuttuğum bir duyguyu hatırlatabiliyor. Sanatın her dalı ruhu güzelleştirir, dinlendirir, iyileştirir, düşündürür. Sanatsız bir hayat renksiz, cansız ve ruhsuzdur. Her birimizin hayat paleti rengarenk, içimizde çalan orkestraların şen şakrak olması dileğiyle. Satın almak için bizimle iletişime geçin."} {"url": "https://gazetesanat.com/bursa-kitap-fuari-11-martta-kapilarini-aciyor", "text": "Tüyap Fuarcılık Grubu, katılımcı ve ziyaretçilerden gelen yoğun talep üzerine kitap fuarlarını yeniden düzenlemeye devam ediyor. İki yıl aradan sonraki ilk kitap fuarını Adana'da başarıyla düzenleyen Tüyap, ikinci buluşmayı Bursa 19. Kitap Fuarı ile yapıyor. Tüyap Fuarcılık tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği iş birliği; Bursa Büyükşehir Belediyesi, Bursa Ticaret ve Sanayi Odası, Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Bursa Uludağ Üniversitesi'nin destekleri ile 11 20 Mart 2022 tarihleri arasında Tüyap Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek Bursa 19. Kitap Fuarı için geri sayım başladı. 300'e yakın yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun ve çok değerli yazar, şair ve bilim insanlarının kitapseverlerle buluşacağı fuara Bursa ve çevre illerden yüz binlerce ziyaretçi bekleniyor. Bursalılara iki yıllık aradan sonra beklenen müjdeyi veren Tüyap Bursa Fuarcılık Genel Müdürü İlhan Ersözlü, Kitapseverlerin bu seneki ilk buluşmasına Çukurova Kitap Fuarı ile ev sahipliği yaptık, hız kesmeden kitap fuarlarımıza Bursa ile devam ediyoruz. Bu sene on dokuzuncusunu düzenleyeceğimiz Bursa Kitap Fuarı hem şehrin hem de bölgenin kültürel gelişimine yadsınamaz bir katkıda bulunuyor. İlgiyle takip edilen Bursa Kitap Fuarı'na bölgedeki tüm ziyaretçilerimizi bekliyor, fuara gelecek önemli yazarlarımızla onları buluşturmak için gün sayıyoruz. Ayrıca Tüyap Kitap Fuarları'nın simgesi haline gelen imza günleri ve kültür etkinlikleriyle tüm ziyaretçilerimizi benzersiz bir fuar deneyimi bekliyor dedi. Bölgenin kültürel yaşamına önemli katkılar sağlayan fuarda bu yıl 300'e yakın yayınevi ve sivil toplum kuruluşu yer alıyor. 11 Mart Cuma gününden 20 Mart Pazar gününe kadar on gün boyunca düzenlenecek panel, söyleşi, atölye çalışmaları ile birçok kültür etkinliğini ve imza günlerini okurlarla buluşturacak fuarın konukları arasında çok değerli yazar, şair ve bilim insanları bulunuyor. Girişin ücretsiz olduğu Bursa 19. Kitap Fuarı, 11-19 Mart 2022 tarihlerinde 10.00-19.30, kapanış günü olan 20 Mart 2022 tarihinde ise 10.00-19.00 saatleri arasında ziyarete açık olacak. Fuarla ilgili en güncel haberler, konuk yazarlar, ulaşım bilgileri, etkinlikler ve imza günleri www. bursakitapfuari. com web sitesinden takip edilebilecek. Kitapseverlerin merakla beklediği etkinlik listesi ilerleyen günlerde hem web sitesinde hem de Kitap Fuarı resmi sosyal medya hesabında yayınlanacak. Kitaptan mobilyaya, ambalajdan tarıma kadar düzenlediği çok sayıda fuarla sektörün gelişimine yön veren Tüyap, her fuarda uyguladığı COVID-19 tedbirlerini Bursa Kitap Fuarı'nda da titizlikle uygulayacak. Sağlık Bakanlığı ve TOBB'un hijyen yönergelerini gözeterek aldığı tedbirlerle katılımcı ve ziyaretçilerine temassız ve sağlıklı fuar ortamı yaratacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/buyuk-duygular-kucuk-mucizeler-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Yağmur Akpınar'ın ilk kitabı Büyük Duygular Küçük Mucizeler, Küsurat Yayınları etiketiyle raflarda sizleri bekliyor! İlk görüşte aşk olacak şey midir? Sevgi her şeye değer mi? Kaygılardan nasıl kurtulabiliriz? Çıkmaz sokaklardan nasıl dönülür? Büyük Duygular Küçük Mucizeler'de karşımıza çıkan Sümbül ve Can hayatın kırılma noktalarına işaret ediyor... Yağmur Akpınar, ilk kitabı Büyük Duygular Küçük Mucizeler ile okurunu, duygularla kuşatılmış bir yolda yürümeye, onları anlamlandırarak yaşamı kolaylaştırmaya ve birey olmanın erdemlerine ulaşmaya davet ediyor! İki ana izlek üzerinden ilerleyen akışta, kitabın deneme bölümlerinde korku, kaygı, endişe, ego, mutluluk, kıskançlık, yalnızlık, doğruluk gibi duyguların anlam dünyasına büyülü bir yolculuğa çıkarıyor. Kitabın ikinci izleği ise bu duyguların hissettirdikleriyle örülmüş kurgu dünyasıyla tanıştırıyor okurunu. Hemen hemen herkesin yaşadığı sıkıntıları da mutlulukları da yalın bir dille anlatıyor, tüm gerçekleri yüzümüze vuruyor. Akpınar'ın ilk romanını okurken Sümbül ve Can'ın telaşlı kalp atışlarını yanı başınızda hissedeceksiniz. 20 Temmuz 1996'da İstanbul'da doğdu. Saint Benoit Fransız Lisesi'nin ardından Koç Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nü tamamladı. Liseden bu yana yazdıklarından ilham alarak üniversitenin son senesini kitap yazmaya ayırdı. Büyük Duygular Küçük Mucizeler yazarın ilk kitabıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/buyuk-fikirler-dizisinden-basit-zevklerin-tadini-cikarmaya-tesvik-aylaklar-icin-bir-savunu", "text": "Kafka Kitap, Büyük Fikirler dizisiyle edebiyat severlere uygarlığı sarsan, insanlık tarihine yön vermiş ve kendimizi keşfetmemize yardım eden fikirleriyle; büyük düşünürlerin, çığır açanların, radikallerin ve ileriyi görenlerin eserlerini sunuyor! Kafka Kitap etiketiyle raflardaki yerini alan Aylaklar İçin Bir Savunu isimli kitapta Robert Louis Stevenson'ın çalışma etiğini reddedip hayatın basit zevklerinin tadını çıkarmayı teşvik eden, hem mizahi hem de ufuk açıcı denemesini, ona ek olarak da yazarın yaşlanmaya, nahoş mekanları ziyaret etmeye, aşık olmaya ve benzeri konulara dair yazıları yer alıyor. Tarih boyunca bazı kitaplar dünyayı değiştirdi. Bununla kalmayıp toplumu ve insanlığın birbirini görme biçimini etkiledi. O kitaplar ki tartışmalara, muhalif fikirlere, savaş ve devrimlere esin kaynağı oldular. Aydınlattılar, harekete geçirdiler, kışkırttılar, teselli ettiler. Yaşamı zenginleştirdiler ve toplumu ayrı ayrı kendi yaşamlarını sorgulamaya yönelttiler. Kafka Kitap, Büyük Fikirler dizisiyle sizlere uygarlığı sarsan, insanlık tarihine yön veren ve kendimizi keşfetmemize yardım eden fikirleriyle; büyük düşünürlerin, çığır açanların, radikallerin ve ileriyi görenlerin eserlerini sunuyor. 13 Kasım 1850'de Edinburg'da doğdu. 17 yaşında mühendislik eğitimi almak için Edinburg Üniversitesi'ne kaydoldu. Eğitimini yarıda bırakıp hukuk okumayı seçti, ancak avukatlık da yapmadı. Gerçekte kalbinin derinliklerinde hep yazarlık özlemi vardı. Üniversitede okurken yaz tatillerini Fransa'da, yazar ve ressamlardan kurulu bir sanatçı topluluğunun arasında geçirdi. İlk basılı çalışması Roads adını taşıyan denemesi oldu. Yazarlık hayatına aralarında öykülerin, romanların, denemelerin yer aldığı pek çok eser sığdırdı. Çocuk edebiyatına da Treasure Island gibi klasikleşen eserler kazandırdı. Dr. Jekyll ve Mr. Hyde en bilinen ve Stevenson'ın yüz yıl öncesinden geleceğe bakabildiği eseri oldu. Aralık 1894'te hayata veda etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/buyuk-muamma-dogmadan-onceki-hikayen-kaplumbaa-kitap-etiketiyle-raflarda", "text": "Bilim insanı, yazar ve araştırmacı Katharina Vestre'nin kaleminden her gün yeni keşfedilen bir alanda derdini anlatan ve bugüne dek 24 dile çevrilen Büyük Muamma: Doğmadan Önceki Hikayen, Ayda Akça Akkoç çevirisi ve KaplumbaA Kitap etiketiyle raflarda! Hangi gün doğacağınıza kim karar veriyor? Kararı veren anneniz mi yoksa siz misiniz? gibi pek çok soru bugüne dek zihnimizi meşgul etmiştir. Türkçede ilk kez yayımlanan Büyük Muamma: Doğmadan Önceki Hikayen de bizi aldığımız ilk nefese ulaştıran o süreci anlatıyor vebugüne dek 24 dile çevrildi. 1992 doğumlu gencecik yazarı Katharina Vestre bir bilim insanı ve henüz 6 yaşındayken fark ettiği şeyler bugün çok okunan bir kitaba dönüştü. Doğum yolculuğumuzu anlatan bu kitap bize bambaşka kapılar aralayıp kendi sesimizi duyuruyor. Kendi doğumunuz sırasında stres hormonlarınızın seviyesi doruğa ulaşacak ve bir daha asla bu kadar yükselmeyecektir. Anneniz de stres altındadır ama sizin yaşadıklarınızla karşılaştırılamaz. Aslına bakarsanız kalp krizi bile aynı etkiyi yaratmayabilir. Kulağa her ne kadar farklı gelse de aslında bu stres hormonları size yardımcı olur, bu süreçte yaşadığınız stresle başa çıkmanızı sağlar ve sizi dışarıdaki dünyaya hazırlar. Örneğin, plasentayla bağlantınız kesildiğinde karnınızı doyurabilmeniz için, stres hormonları hücrelerin besinleri parçalamasına yardım eder. Aynı zamanda akciğerlerinizdeki sıvının boşaltılmasına ve ilk nefesinizi almaya da katkısı büyüktür. İşte, o an geldi. Birazdan yabancı iki el başınızı tutup sizi çekecek, parlak ışıklar altında gözleriniz kamaşacak ve akciğerleriniz ilk defa havayla dolacak. Bilim insanı, yazar, araştırmacı. 1992 doğumlu Vestre, Oslo Üniversitesi Biyoloji Bilimleri Ana Bilim Dalı'nda doktora eğitimine devam ediyor. 2018 Brage Ödülü'ne aday gösterilen ve halihazırda yirmi dört dile çevrilen Büyük Muamma: Doğmadan Önceki Hikayen adlı eseri, Türkçede ilk kez yayımlanıyor. Çevirmen, araştırmacı, eğitim danışmanı. İngilizceden Türkçeye (2001-2018) ve Norveççeden Türkçeye (2019-devam ediyor) çevirileri bulunmaktadır. Oslo Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi'nde Üniversitelerde Araştırma Verimliliği üzerine çalışmalar hazırlamıştır. Oslo'da yaşamaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/buyuk-romanlari-okumak-modern-meram", "text": "Ersan Üldes'in edebiyat tarihinde farklı bir kapı aralayan büyük romanlara alternatif bir eleştiri getirdiği Modern Meram adlı kitap, hem okur hem de edebiyat adına bir özgürleşme hareketi olarak tanımlanabilir: Herkesi tüm izmlerden kurtarıp eserlere atfedilen ulvi değerleri bir kenara bırakma ve onları yeniden birer roman olarak görme gayreti. Bugüne dek ağırlık, daha çok derinlerde dolaşan deşifre edici çalışmalarda ve mitlere yaslanan simgesel araştırmalarda oldu. Ne yazık ki bunlar, modernist romanları genelde olduğundan büyük gösterirken yazarlarını da bir nevi peygamber mertebesine taşıdı. İlginçtir, teorik olarak modernizmin karşısında duran postmodernizm dahi, olumlayarak olmasa bile bu aşırılığa katkı sağladı. Ersan Üldes, 1973 yılında Manisa'da dünyaya geldi. 1995 yılında YTÜ'den mühendis olarak mezun oldu. İlk romanı Yerli Film (1999) İnkılap Kitabevi Roman Ödülü'nü aldı. Ardından Aldırılan Çocuklar Örgütü (2004) ve Zafiyet Kuramı (2007) adlı romanları yayımlandı. Zafiyet Kuramı, Bosnalı yazar Aleksander Hemon editörlüğünde yayımlanan Avrupa'nın En İyi Kurgu Kitapları 2011 (Best European Fiction 2011) Antolojisi'ne seçildi. Roman sanatı üzerine kuramsal çalışmalar da yapan Üldes, On Kişot-Türk Romanında Yaratıcı Asilzadeler (2011) adlı kitabında, Cervantes'in edebi mirasına sahip çıkan on ayrı Türk romanını inceledi. Ayrıca çevirmen olarak, Robert Musil'in Aptallık Üzerine adlı konuşmasını ve Italo Svevo'nun Cömert Şarap adlı novellasını dilimize kazandırdı. Son romanı Hindi'nin Ruhu 2015 yılında yayımlandı. Yaşamının büyük bir bölümünü İstanbul'da geçiren yazar, 2017 yılından bu yana Palermo'da yaşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/buyuk-sirin-pesinde-nefes-kesen-macera-istanbulun-kayip-muhru", "text": "Netflix Orijinal yapımı Atiye'ye ilham veren Dünyanın Uyanışı serisinin yazarı Şengül Boybaş'ın yeni kitabı İstanbul'un Kayıp Mührü, Küsurat Yayınları'nın roman kitaplığındaki yerini aldı. Okurunu oldukça sürükleyici bir maceranın peşinden gitmeye çağıran bu kitap, İstanbul'un tarihine, şehrin etrafında şekillenen efsanelere de mercek tutuyor. Akıcı dili, nefes kesen hikayesiyle aşk, dostluk, tutku, tarih, ezoterizm ve heyecan dolu bir serüvene ışık tutan İstanbul'un Kayıp Mührü'nün gizemli sayfaları arasında efsanelerle örülü ölümsüz şehrin büyüsüne kapılmaya hazır olun!"} {"url": "https://gazetesanat.com/buyuk-soprano-maria-callasin-hikayesi-pera-filmde", "text": "Pera Müzesi Film ve Video Programları, Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu iş birliğiyle büyük soprano Maria Callas'a ithaf edilen Maria by Callas: In Her Own Words filmini sinameseverlerle buluşturuyor. 23 Mart'ta Pera Müzesi Oditoryumu'nda ücretsiz izlenebilecek gösterimde yönetmen Tom Volf izleyicilerin sorularını yanıtlayacak. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi Film ve Video Programları, Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu iş birliği ile Maria Callas anısına film gösterimi düzenliyor. Callas'ın kendi yaşamını kendi sözleriyle anlattığı Maria by Callas: In Her Own Words adlı filmin ilk gösterimi 16 Mart'ta yapıldı. Pera Müzesi Oditoryumu'nda 23 Mart'taki ikinci gösterime yönetmen Tom Volf da katılacak. Etkinliğin başında filme dair kısa bir sunuş gerçekleştirecek yönetmen, gösterimin ardından izleyicilerin sorularına yanıt verecek. Program kapsamında ayrıca Callas'ın eserlerinin ve mirasının işleneceği bir panel düzenlenecek. Filmin yönetmeni Tom Volf, Borusan Sanat Müdürü Ahmet Erenli ve Atina Konser Salonu 'Müzik Dostları' topluluğu direktörü, müzikolog Alexandros Charkiolakis'in konuşmacı olarak katılacağı panel 24 Mart Perşembe günü saat 20.15'ten itibaren Sismanoglio Megaro Facebook sayfasından canlı olarak izlenebilecek. Maria Callas'ın ölümünün kırkıncı yılında gösterime giren filmde Tom Volf, ünlü sopranonun yaşamını yine kendi sözleriyle anlatıyor. Trajik bir yaşam sürdüğünü İçimde iki kişi var: Maria ve La Callas diyerek açıkça ortaya koyan diva; benzersiz başarıları, özel hayatı, skandalları ve aşklarıyla ilk kez böylesine ayrıntılı bir şekilde filme aktarılıyor. Callas'ın yazılı sözlerini ünlü oyuncu Fanny Ardant'ın seslendirdiği film, dünyanın dört bir yanındaki arşivler ve özel koleksiyonlardan toplanmış, daha önce hiç gün yüzüne çıkmamış filmleri, fotoğrafları ve özel mektupları bir araya getiriyor. Sopranonun hayatına dahil olmuş ünlü isimlerden Aristotle Onassis, Marilyn Monroe, Alain Delon, Yves Saint Laurent, J. F. Kennedy, Luchino Visconti, Winston Churchill, Grace Kelly ve Liz Taylor da filmde yer alıyor. Bu program kapsamındaki gösterimler ücretsizdir. Rezervasyon alınmamaktadır. Yasal düzenlemeler uyarınca aksi belirtilmediği sürece tüm gösterimler 18+ uygulamasına tabidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/cadde-160-art-gallery-ilk-sergisi-on-soz-ile-sanatseverlere-merhaba-diyor", "text": "İlk sergisi ÖN SÖZ ile, Türkiye güncel resim sanatının önemli isimlerini bir araya getirecek olan Cadde 160 Art Gallery, böylelikle İstanbul'daki sanat ortamına da katkı sunmaya hazırlanıyor. ÖN SÖZ resim sergisi sergisi, Kadir Ablak, İsmail Tetikçi ve Osman Akça'nın eserlerinden oluşuyor. Sergi, ziyaretçilerine bu değerli sanatçıların yapıtlarını bir arada izleme fırsatı sunarken, küresel olarak geçirilen bu zorlu günlerde, kentimizdeki sanatseverler açısından da seyre değer bir etkinlik olacaktır. Kadir Ablak'ın çalışmaları, kentleşmenin yaşamlarımıza sirayetini estetik bir boyutta sorgulamanın örneklerini sunuyor. Osman Akça, eserlerinde özgürlük kavramını imgesel biçimde ele alışı ile öne çıkıyor. İsmail Tetikçi ise eserlerinde, varoluş sorgusuyla izleyenleri baş başa bırakıyor. İlk sergisi ÖN SÖZ ile 23 Şubat tarihinde izleyiciyle buluşacak olan Cadde 160 Art Gallery, 17 Nisan tarihine dek sürecek olan sergide, pandemi sürecinde alınan tedbirlere uygun olarak sanatseverleri ağırlamayı bekliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/cadinin-yuregi-ilk-kez-turkcede", "text": "İskandinav mitolojisinin göz ardı edilen ancak kıyametin gelmesinde doğrudan rol oynayan buz devi cadı Angrboda'nın hikayesini dinlemeye hazır olun! Cadının Yüreğinde yazar Genevieve Gornichec, İskandinav mitolojisinin göz ardı edilen ancak kıyametin gelmesinde doğrudan rol oynayan buz devi cadı Angrboda'nın hikayesini anlatıyor. Loki'nin Asgard tanrılarından gizlediği eşi; Fenrir, Hel ve Jormungundr'un annesi; Odin'in alt edemediği rakibi Angrboda, bu kibirli tanrılar dünyasında kendi destanını yazma fırsatına ilk kez kavuşuyor. İthaki Yayınları etiketiyle okuyucusuyla buluşan 336 sayfalık romanı Türkçeye çeviren Ceren Gürein. Library Journal'ın, Madeline Miller'ın 'Ben, Kirke'sini sevenler için birebir dediği; Booklist'in, Neil Gaiman'ın 'İskandinav Mitolojisi'ni ve Joanne M. Harris'in 'Loki' romanlarını seven okurlar için eşsiz bir yeniden anlatım diye tanımladığı Cadının Yüreği için ABD'li tarih romanları yazarı Margaret George ise Kadim İskandinav tanrılarının puslu diyarına uzanan benzersiz bir yolculuk. Kitabın merkezinde ise sevdiklerini korumak için çağlar boyunca fedakarlıklar yapan bir cadı duruyor diyor. Bu cadı güneş ve ayı kovalayan kurtlar getirmiş dünyaya. Odin'in bile. Derler ki, yaralı dudakları ve sivri dili olan bir adamı sevmiş, Loki derlermiş adına. Derler ki, doğurduğu çocuklar tanrıların alacakaranlığını, Ragnarök'ü getirmiş. Ve yine derler ki, kendisi direnmiş Ragnarök'ün alevlerine sonuna kadar, kalbi dışında her şey bir kez daha küle dönene kadar. Ancak kimisi onun hala yaşadığını söyler. Ohio Eyalet Üniversitesi tarih bölümünden mezun olan Gornichec, Vikingler üzerine yaptığı çalışmalarla konu üzerinde uzmanlaştı. İskandinav mitleri ve İzlanda destanları üzerine yaptığı çalışmalar ve araştırmalar ise yazın hayatındaki ilhamı oldu. Cleveland, Ohio'da yaşıyor. Cadının Yüreği yazarın ilk romanıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/cagdas-amerikan-edebiyatinin-usta-sairi-john-ashberynin-odullu-kitabi-disbukey-bir-aynada-otoportre", "text": "Ketebe Yeryüzü Şiirleri serisinin yeni kitabı Dışbükey Bir Aynada Otoportre okurla buluştu. John Ashbery'nin kaleme aldığı şiirleri yine bir şair olan Nazmi Ağıl dilimize kazandırdı. Kitabın girişinde yer alan çevirmenin önsözü, yayınlandığında Pulitzer Ödülü başta olmak üzere pek çok ödül alan kitap ve Ashbery'nin dünyasıyla ilgili önemli detaylar içeriyor. Çağdaş Amerikan edebiyatının önemli şairlerinden John Ashbery şiirin yanı sıra romanlar, oyunlar ve sanat eleştirileri de yazdı. Şiirleriyle Amerika'da verilen hemen hemen bütün ödülleri kazanan Ashbery, 1975 yılında yayımladığı Dışbükey Bir Aynada Otoportre kitabıyla Ulusal Kitap Ödülü, Pulitzer Ödülü ve Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü'ne layık görüldü. Ketebe Yayınları'nın Yeryüzü Şiirleri serisiyle okurla buluşan kitap, Ashbery'nin dünyasını olduğu gibi yansıtıyor. Açık uçlu ve anlaşılmaz bulunan şiirleriyle kötü bir üne sahip olan John Ashbery, bir alan şairi olarak tanımlanıyor. Buna göre üründen çok yazma sürecinin önemli olduğu şiirlerde amaç yaşamdaki canlılığa, karmaşıklığa ve kendiliğindeliğe ulaşmak. Olduğu yerde kalmak zorunda, huzursuz da olsa, Rüzgarın dövdüğü sonbahar yapraklarının iç çekişini dinlerken, Giz fazla açık. Zavallığı iç burkuyor, Sıcak yaşlar fışkırtıyor: Ruhun bir ruh olmaması,"} {"url": "https://gazetesanat.com/cagdas-asya-sanati-bodrumda", "text": "Tayvan kökenli çağdaş sanatçı Melek Anqi, Türkiye'nin gözde tatil ve sanat lokasyonu Bodrum'da MAJİ Art'ın düzenlediği özel bir sanat projesinde yer alacak. MAJİ Art Gallery'nin Titanic Deluxe Otel'deki mekanında düzenlenecek SummerArt Bodrum sergisinde Melek Anqi'nin Tayvan'da geçen çocukluğundan esinlenen Kaleidoscope Dreams serisinden eserler de Türkiye'de ilk kez sergilenecek. Eserleri geçtiğimiz ay New York'ta sergilenen, annesi Tayvanlı babası Türk sanatçı Melek Anqi Kocasinan'nın Kaleidoscope Dreams serisinden eserleri MAJİ Art Gallery'nin SummerArt Bodrum proje sergisinde sanatseverlerle buluşacak. Titanic Deluxe Bodrum Hotel içinde 4 bağımsız galeri ve dış mekan heykel yerleştirmeleri ile Luxury Art konseptini sunan MAJİ Art'ın SummerArt Bodrum seçkisinde eserlerinin sergilenecek olmasından dolayı mutluluğunu paylaşan sanatçı, iş insanı Gaye Donay'ın sahibi olduğu yenilikçi MAJİ Art Gallery'nin profesyonel ekibiyle birlikte çalışmaktan dolayı heyecan duyduğunu belirtti. Çocukluğu Tayvan'da geçen Melek Anqi, yeni serisinin ilhamının Tayvan'ın başkenti Taipei'de ilkokula başladığında ona hediye edilen kaleydeskoplar olduğunu belirtti. Bu ilgi çekici oyuncakla oluşturabildiği birbirinden farklı rengarenk yapılardan esinlenen sanatçı, Kaleydoskop Rüyalar serisinde kağıt üzerinde ürettiği renkli görselleri dijital olarak dönüştürerek fizi-dijital düşsel gerçeklikler yarattı. Seride, sanatçının etkilendiği Tayvan'ın renkli görsel kültürü, alışılmamış renk kombinasyonları ve biçim kullanımıyla kendini gösteriyor. MAJİ Art Gallery'nin SummerArt Bodrum sergisi, Titanic Deluxe Hotel'de, 6 Ağustos'ta gerçekleşecek görkemli açılıştan sonra Ağustos sonuna kadar gezilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/cagdas-asya-sanati-contemporary-istanbulda", "text": "Contemporary Istanbul 17. edisyonda dünyanın dört bir yanından uluslararası sanatçıların eserleriyle beraber Çağdaş Asya Sanatı'ndan güncel eserler de sergilenecek. Tayvan kökenli sanatçı Melek Anqi Kocasinan da eserleri AB Gallery Korea bünyesinde Contemporary Istanbul'da sergilenecek olan Uzak Doğulu sanatçılar arasında yer alacak. Türkiye'nin önde gelen uluslararası sanat fuarı Contemporary Istanbul'un 17. Edisyonu, 17-22 Eylül tarihlerinde seçkin uluslararası ve yerli galerilerin katılımıyla tarihi Tersane Istanbul'da gerçekleşecek. Fuarda, Çağdaş Asya Sanatını temsil eden diğer Asyalı sanatçıların eserleriyle birlikte Melek Anqi'nin Ethereal Sensations / Göksel Duyumsamalar serisi de AB Gallery Korea Galerisi'nde sergilenecek. Son yıllarda Asyalı sanatçılar, giderek daha fazla uluslararası varlık göstermekte ve dünya çapında koleksiyonerlerin ilgisini çekmekteler. Modern ve Çağdaş Asya Sanatı'na sadeceAsyalı koleksiyonerlerle sınırlı olmayan, Amerika ve Avrupa da dahil olmak üzere artan bir küresel bir talep bulunuyor. AB Gallery Korea bu sene Contemporary Istanbul'a 11 Uzak Doğulu sanatçının eserleriyle katılıyor. Geçtiğimiz sene Türkiye'de ilk sergisini düzenleyen Tayvan kökenli Türk sanatçı Melek Anqi Kocasinan, AB Gallery ile fuara katılacak olan sanatçılar arasında yer alıyor. Eserleri en son Haziran ayında New York'ta sergilenen Melek Anqi, Ethereal Sensations serisinde bedensel duyumsamaların farkındalığı olan interosepsiyon deneyimini ele alıyor. Sanatçının çocukluğunu geçirdiği Asya'nın renkli görsel kültürü, alışılmamış renk kullanımıyla eserlerde etkisini gösteriyor. Sanatçı, Geleneksel Çin manzara resminde görülen kompozisyonları ve izleyicinin hayal gücünü serbest bırakan boş alan kullanımını bu seride çağdaş bir şekilde yorumluyor. Bedensel duyumsamaları boşlukta süzülen parlak, hacimli, yarı sıvı biçimler olarak görselleştiren sanatçı, dünyevi ve sınırlı bir alan olan bedeni ise renkli ve sınırsız bir arka alan olarak kurgulayarak, dünyevi olmayan bir atmosfer yaratıyor. Çağdaş Asya Sanatı'na olan ilgi son yıllarda küresel düzeyde arttı. Bölgede düzenlenen bienal, sergi, sanat fuarları ve ünlü müzayede ve galerilerin Asya şubeleri, Asya bölgesinin uluslararası sanat piyasasındaki görünürlüğünü artırdı. Asya ülkelerinin zengin tarihçeleri ve kültürel birikimleri, farklı ve sofistike eserlerin ortaya çıkmasını sağlıyor. Batı'daki Guggenheim gibi önemli galerilerde Asyalı sanatçıların eserleri daha fazla sergileniyor. Artprice Çağdaş Sanat Raporu'na göre, 2021'de Çin, Hong Kong ve Taiwan, küresel sanat pazarının yüzde 40'ını oluşturdu. Asya sanat pazarı, hem Asyalı hem de Asyalı olmayan sanatçılar için önemli hale geldi. Son 20 yıldır Asyalı sanatçılara olan ilgi giderek artsa da henüz keşfedilecek, eserleri değer kazanacak pek çok sanatçı bulunmakta. Batı sanat pazarına göre Asya sanat pazarı ekonomik açıdan daha ulaşılabilir durumda olduğu için, koleksiyonerlik için ideal zaman olduğu düşünülüyor. Bu durum Asya sanatına yatırımı koleksiyonerler için daha çekici hale getiriyor ve Çağdaş Asya Sanat pazarını dünyadaki en heyecanlı sanat pazarlarından biri kılıyor. Batılı koleksiyonerlerin ilgisi dışında, yeni nesil Asyalı koleksiyonerler de özellikle Doğu ve Güneydoğu Asya bölgesi sanatçılarına ilgi göstermekteler. Küresel sanat piyasasında, sadece Asyalı sanatçıların eserlerinin değil, Asyalı koleksiyonerlerin de etkisinin de etkisinin arttığı görülüyor. Bölge ekonomisinin güçlenmesiyle beraber, Asyalı koleksiyonerlerin alım gücü artış gösterdi. Ünlü üç müzayede şirketi Sotheby's, Christie's, and Phillips'in 2020 satışlarının üçte birini Asyalı müşteriler oluşturdu. Ayrıca zenginleşen Asyalı ülke koleksiyonerleri, sadece Asya'da değil, küresel trendlere ve odaklanılan sanatçılara da yön vermeye başladı. Tayvan ve Türk kökenli çağdaş sanatçı Melek Anqi Kocasinan, çarpıcı renkleriyle dikkat çeken, gerçeküstü dünyaları işleyen karışık teknik ve dijital resimleriyle tanınmaktadır. Tayvan'ın başkenti Taipei'de ilkokula başlayan, Amerika'da UCLA ve Yale Üniversitesi'nde eğitimini tamamlayan sanatçı, resme ilgisini çocukken Çince bilmeden gittiği Tayvan'da, Çince yazı karakterlerini resim gibi çizerken keşfetti. Geleneksel Çin resmi yapan Çince profesörü ve ressam olan Türk babası ve Çince kaligrafide usta Tayvanlı annesinin etkisinde küçük yaşta Asya sanatıyla tanışan sanatçı, rengarenk ambalajlar, çizgi romanlar, manga karakterlerle dolu Tayvan'ın görsel kültüründen de etkilendi. Çocukluğunun geçtiği Asya kültürü ve kişisel mitolojisinden etkilenerek ürettiği resimleri en son New York'ta sergilenen, Türkiye, Amerika ve Tayvan arasında mekik dokuyan sanatçı, Türkiye'de Contemporary Istanbul ve Artweeks Akaretler gibi önemli fuar ve etkinliklerde yer aldı. Melek Anqi, geleneksel malzemeleri ve yeni teknolojileri birlikte kullanarak fizi-dijital sanat diye adlandırılabilecek, fiziksel ve sanal gerçekliklerin arasındaki sınırı aşmaya çalışan işler üretmektedir. Boya, kağıt, kumaş gibi malzemelerin dokusunu ve insana dairliğini, dijital sanatın parlak renkleri ve farklı dünyaları bir araya getiren olanaklarıyla sentezleyerek çekici görsel hikayeler anlatmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/cagdas-gosteri-sanatlari-festivali-net-miyiz-temasiyla-basliyor", "text": "Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Programı ve Sahne Sanatları Alanı öğrencileri tarafından düzenlenen Çağdaş Gösteri Sanatları Festivali festival408, 10. yaşını kutluyor. Pandemi sürecinde hissettiğimiz belirsizlikleri ve netteki dizilerle kapatmaya çalıştığımız sosyalleşme ihtiyacını irdelemek için seçilen Net Miyiz? teması Netflix tasarımı ile birleştiriliyor. Festival, 23 Mayıs Pazar günü Performans Sanatları öğrencilerinin GALA gösterisi ve açılış partisiyle başlıyor. Canlı etkinlik programı 23-30 Mayıs tarihleri arasında Zoom, Twitch ve Youtube üzerinden izlenebilirken, tüm festival akışı 24 Mayıs'tan itibaren www. festival408. com web adresi üzerinden takip edilebilecek. Geçtiğimiz yıl içine sığmaya çalıştığımız ev temasını site tasarımına taşıyarak Çağdaş Gösteri Sanatları Festivali festival408i ilk kez online olarak düzenleyen İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Programı ve Sahne Sanatları Alanı öğrencileri, bu sene de festival408in 10. yaşını devam eden pandemi koşulları sebebiyle online olarak kutluyor. Festivalde oyun yazımından koreografiye, yönetmenlikten tasarıma, pazarlamadan web tasarımına kadar tüm yaratıcı, idari ve teknik aşamaları tam 10 yıldır BİLGİ'li öğrenciler tarafından gerçekleştiriliyor. festival408, pandemi sürecinde hissettiğimiz belirsizlikleri ve netteki dizilerle gidermeye çalıştığımız sosyalleşme ihtiyacımızı irdelemek için Net Miyiz? teması ve Netflix platformunun formatıyla hayata geçiriliyor. Festival, 23 Mayıs Pazar günü saat 16:00'da Performans Sanatları öğrencilerinin sahne aldıkları GALA: 408 Performansları ve 10. Sezon Özel: Mezunlar Söyleşisinin ardından DJ Regret eşliğindeki açılış partisiyle başlıyor. 24 Mayıs'ta www. festival408. com web adresinde yayına başlayacak çağdaş gösteri sanatları festivali kapsamında, pandemi sürecinde yaşadığımız toplumsal ve bireysel, bedensel ve psikolojik muğlaklıklara değinen dışavurumcu sanat ve dans terapisi atölyelerinden video performanslara, konserlerden söyleşilere pek çok etkinlik bulunuyor. Kendilerini geleceğin etkinlik organizatörleri, menajerleri, ışık tasarımcıları, sahne amirleri, dansçıları ve performansçıları olarak tanımlayan festival408 öğrenci ekibi, kişilerin en yakınları ile bile yakınlaşamadıkları, belirsizliklerle dolu bir yılı aşkın pandemi sürecinde günbegün dizi karakterleriyle sosyalleşiliyor olmasının bu seneki temanın çıkış noktasını oluşturduğunu söylüyor. Ekip, belirsizliği unutturan, sohbetlerde belirleyici olan net üzerindeki bu kurgusal dünyayla aramızdaki simbiyotik ilişkiyi irdelemek, Netflix'e selam vermek ve ev halimizi eleştirmek istediklerini belirtiyor. Festival programında canlı etkinlikler olarak sahne performansları, konserler, söyleşiler ve atölyeler olmak üzere çeşitli etkinlikler yer alıyor. 24 Mayıs Pazartesi günü saat 20:30'da Melis Karaduman ve Canay Doğan düetlerle sahne alırken, 25 Mayıs Salı günü saat 16:00'da CABARET FLOU Fleurs Elegantes Duo, 26 Mayıs Çarşamba günü saat 21:00'de Nilipek., 30 Mayıs Pazar günü saat 21:00'de ise Sezon Finali: DJ C Fyah konserleri gerçekleşecek. 26 Mayıs Çarşamba günü saat 18:00'de Zoom üzerinde gerçekleşecek ve edebiyat, sahne ve ekran yapıtlarının çevirilerinde netlik konusunda değinecek olan Çeviride Netlik isimli söyleşide Murakami çevirileriyle tanıdığımız Ali Volkan Erdemir, oyun yazarı ve çevirmen Erdem Avşar, Umberto Eco gibi yazarların çevirmeni Eren Yücesay Cendey, Tiyatro Boyalı Kuş'un genel sanat yönetmeni ve oyun çevirmeni Jale Karabekir, Sherlock Holmes çevirilerinden tanıdığımız Çağdaş Acar ve altyazı çevirmeni Aslıhan Tuna yer alacak. 27 Mayıs Perşembe günü saat 18:00'de Zoom üzerinde gerçekleşecek ve pandemi döneminde dijital sahne uygulamaları yapan kurumların temsilcileriyle yapılacak olan Sahnenin Dijital Kürasyonu isimli söyleşide Zorlu PSM Genel Müdürü Filiz Ova, Borusan Sanat Müdürü Aydın Dorsay, DasDas Sahne'nin kurucularından oyuncu Mert Fırat, Platform Tiyatro kurucularından oyun yazarı ve yönetmeni Ceren Ercan, İstanbul Müzik Festivali Direktörü Efruz Çakırkaya, Moda Sahnesi'nin kurucularından oyuncu Onur Ünsal, Galata Perform'un Genel Sanat Yönetmeni oyuncu ve yazar Yeşim Özsoy yer alacak. 29 Mayıs Cumartesi günü saat 14:00'te Zoom üzerinde gerçekleşecek olan ve dijital performanslara performansçı gözünden bakmayı hedefleyen Sahne ve Performansçının Dijital Hali isimli söyleşide Ayşe Lebriz Berkem, Nezaket Erden, Mark Levitas, Fulya Peker ve Gizem Bilgen yer alacak. Atölye programı, 24 Mayıs Pazartesi günü 17:30'da hikaye anlatıcısı ve oyuncu Deniz Soruklu Evren'in Bir Varmış Bir Yokmuş- Hikaye Anlatıcılığı Atölyesi 25 Mayıs Salı akşamı saat 18:30'da Şahmeran Masalı performansı ile devam edecek. 26 Mayıs Çarşamba günü saat 14:00'te Malik Derin Küçümen'in yürüttüğü Solo Charleston dans atölyesi bizi 1920'lere geri götürecek. 27 Mayıs Perşembe günü saat 13:00'te ise Özge Seçkin Sporun En Zarif Hali: Bale Fitness ile bedenimizi uyandıracak. 28 Mayıs Cuma akşamı 18:00'de Redbull Mix & Match Atölyesi ile kokteyl saatinde bizlerle olacak. Pandemi sürecinin muğlaklıkları, kapalı alanda ve hareketsiz kalmaktan kendi bedenimizle ilişkimizin değişmesinin yarattığı ihtiyaçlarımıza dışavurumcu sanat terapileri ile yardımcı olmayı hedefleyen festival408in dışavurumcu sanat ve sanat terapisi serisinde Aylin Vartanyan, Beliz Demircioğlu, Bihter Yasemin Adalı, Meral Anaşin gibi uzmanların atölye ve söyleşileri yer alıyor. Canlı yayının ardından site üzerinde de gösterime girecek olan bu etkinliklerin yanısıra BİLGİ Sahne Sanatları Alanı öğrencilerinin bireysel bitirme performansları, Performistanbul ile birlikte gerçekleştirilen PA315 Performans Sanatı Pratikleri, Bilgi Güncel Sanat Kulübü Performans Sanatı Konuşmaları, İkinci Yeni şiirlerinin performanslarının yer aldığı 7. Metafor Festivali, Güray Dinçol yönetmenliğinde sahnelenen Bakkhalar, Kubilay Karslıoğlu'nun yönetmenliğini yaptığı Son ve Mutfak oyunları, Fulya Peker'in yönettiği Ölüm Oyunları ve mezunlardan performanslar da 24 Mayıs'tan itibaren www. festival408. com üzerinden izlenebilecek. festival408in canlı etkinlik programı 23-30 Mayıs arasında Zoom, Twitch ve YouTube üzerinden izlenebilirken, tüm festival 24 Mayıs'tan itibaren www. festival408. com web adresi üzerinden takip edilebilecek. Tüm canlı etkinliklere kayıt için https://linktr. ee/fest408 web adresi ziyaret edilebilir. Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Programında eğitim çağdaş performans sanatlarında sahne üstü, arkası ve yönetimini kapsayacak şekilde bütüncül olarak yapılandırılıyor. Program sahne alanında geleceğin profesyonel yaratıcı, tasarımcı, teknik ve idari ekiplerine disiplinlerarası bir yaklaşım ve eğitim imkanı sunuyor. Program yönetim, sahne arkası ve teknik tiyatroya odaklanan Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi ve sahne üzeri tiyatro, dans ve performansa odaklanan Sahne Sanatları alanları olmak üzere iki ayrı alana ayrılıyor ve her iki alan da öğrencilerini yetenek sınavıyla seçiyor. Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Alanı adaylara sahne ve gösteri sanatları eserlerini ve yaratıcı sektör organizasyonlarını hayata geçirmeyi sağlayan yönetim ve prodüksiyon donanımını kazandırmayı hedefliyor. Tiyatro, dans, opera, müzikal, performans sanatları ve müzik alanındaki kurum ve girişimlerin işleyişi hakkında teorik formasyonu alan uygulamaları ve staj deneyimi ile bütünleştiriyor ve öğrencilere kendi ilgi ve yeteneklerine göre gelişmek istedikleri alanı netleştirebilecekleri bir program ile sahne amirliğinden ışık tasarımına, finans ve fonlamadan menajerliğe, festival prodüksiyonundan turnelemeye uzanan bir ders yelpazesi sunuyor. Sahne Sanatları Alanı ise sahne üstüne somatik bir bakış açısıyla yaklaşarak performansçı, tiyatrocu, dansçı adaylarının teorik ve pratik açılardan çağdaş sahneleme becerileriyle donanmalarını ve hem ortak projelerde yer alabilecek hem kendi sanatsal projelerini gerçekleştirebilecek yetkinliğe erişmelerini hedefliyor. Alan, çağdaş danstan oyunculuk tekniklerine, deneysel tiyatrodan kamera önü oyunculuğa, çağdaş tiyatrodan dans kompozisyonuna uzanan ders seçeneklerinin yanısıra müfredat haricinde Beden Odaklı Sanat Atölyeleri ve çeşitli etkinliklerle adayların gelişimini desteklemeye çalışıyor. Ayrıca her iki alanın öğrencileri her yıl bir arada çalışarak henüz öğrenimlerini sürdürürken çağdaş gösteri sanatları alanında çeşitli etkinlikler gerçekleştiriyor. Türkiye'de alanının öncü programı olarak kurulan Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Programının mezunları sahne ve gösteri sanatları alanında köklü kurumlarda çalışıyor, kendi festival ve etkinlik markalarını kurarak bilinen etkinliklere imza atıyor, kendi sahne ekiplerini kurarak çağdaş sahnede yeni modeller oluşturuyor, sahne ve sinema oyuncusu olarak tanınıyor ve tercih ediliyor, prodüksiyon sorumlusu olarak uluslararası boyutta çalışıyor, yurtdışı stajlarına ve lisansüstü eğitimlerine kabul ediliyor; kısacası hem sektörde hem de eğitim ve akademi alanında birbirini bütünleyen ve destekleyen geniş bir ağ oluşturuyorlar. İstanbul Bilgi Üniversitesi, 1996 yılında Türkiye'de üniversite yaşamına yeni bir soluk getirmek amacıyla Okul için değil yaşam için öğrenmeliyiz ilkesiyle yola çıkarak kurulmuştur. 1.000 kişiyi aşkın bir öğretim kadrosuna sahip olan üniversitenin 20.000'i aşkın öğrencisi ve 50.000'e yakın mezunu vardır. İstanbul Bilgi Üniversitesi, Sosyal ve Beşeri Bilimler, Hukuk, İşletme, İletişim, Sağlık Bilimleri, Mimarlık ile Mühendislik ve Doğa Bilimleri fakültelerinin yanı sıra yüksekokulları, meslek yüksekokulları ve enstitüleri çatısı altında 150'yi aşkın ön lisans, lisans ve doktora programı sunmaktadır. Kurulduğu günden bu yana öğrencilerine uluslararası gelişim fırsatları sunan İstanbul Bilgi Üniversitesi, Yükseköğretim Derecelendirme Kuruluşu QS'in 2020 yılı Gelişmekte olan Avrupa Ülkeleri ve Orta Asya Üniversiteleri Sıralamasında en iyi 130 üniversite arasında yer almaktadır. İstanbul'un merkezinde, santralistanbul, Dolapdere ve Kuştepe olmak üzere üç kampüsü bulunmaktadır. İstanbul Bilgi Üniversitesi hakkında ayrıntılı bilgiye www. bilgi. edu. tr adresinden ulaşılabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/cagdas-sanatci-melek-kocasinan-artweeksakaretlerde", "text": "Modayla sanatı, dijitalle fiziksel dünyayı buluşturan yenilikçi sanatçı Melek Kocasinan, bu yıl 8-19 Eylül'de gerçekleşecek olan Artweeks@Akaretler'e katılıyor. Tayvan kökenli sanatçı, lüks ürünler, Asya sanatı, şamanizm, pop sanat ve psikanalizi sentezleyen renkli ve çekici eserleriyle sanatseverleri etkilemeye hazırlanıyor. Sanatsever ve koleksiyonerleri tanınmış yerli ve yabancı sanatçıların eserleriyle bir araya getiren Artweeks@Akaretler'in 5. edisyonu Akaretler Sıraevler'de 8-19 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilecek. Artweeks@Akaretler'in bu yılki katılımcılarından biri de çağdaş sanatçı Melek Kocasinan. Son zamanlarda yenilikçi çalışmalarıyla Türk ve yabancı sanatsever ve koleksiyonerlerin ilgisini çeken sanatçı, Akaretler Sıraevler A55'de BB Projectt'te dikkat çekici çalışmalarıyla yer alacak. Tayvan'da geçen çocukluğunu, ABD'de Yale Üniversitesi ve Los Angeles'ta aldığı eğitimleri ve Türkiye'de yaşadığı deneyimleri sentezleyen sanatçının, Düş Nesnesini Aşmak isimli, Fendi Peekaboo çanta kullanarak yaptığı heykelini, Sıkıca Tut isimli Louis Vuitton bir çanta üzerinden insanın içsel değerini sorgulayan kolajını ve Yaratıcı Kanatlar adlı şamanik öğeler taşıyan çalışması Akaretler No:55 BB Projectt'te görülebilir. Transcending the Dream Object Düş Nesnesini Aşmak adlı Fendi Peekaboo çantalı heykelinde sanatçı, aynalı pleksiglasları sosyal basamaklar olarak kurguluyor ve basamakların en üstünde, statü göstergesi çantayı konumlandırıyor. Çantanın bir tarafını açarak içini dışarı döken, camdan kalplerle çantayı insanlaştıran sanatçı, çantadan taşan mücevherimsi ve parlak nesneleri kullanılan aynalı pleksiglaslar üzerine saçarak eserle etkileşime giren izleyicinin yansıtmalı yüzeylerde kendini görmesini, düş nesnesini aşarak kendine odaklanmasını sağlıyor. Mevlana'nın Gönlünde olanı benden gizleme ki, benim gönlümdeki de ortaya çıksın, sözünden esinlenerek kalbimizdeki yeteneklerin, düşlerimizin ortaya çıkması için karşımızdakinin de iç dünyasını ve yeteneklerini açmasının bize cesaret vereceğini, toplumda başarı kazanmış kişilerin topluma geri vermesinin önemini vurguluyor. Sanatçının eserlerini 8-19 Eylül'de Akaretler A55'te BB Projectt'te görebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/cagdas-sanatin-kanadadaki-kalbi-moca", "text": "Toronto'nun eski üretim bölgesinin kalbinde yeni bir merkez olan MOCA, sanat ve kültür, performans ve yaratıcı topluluk alanları ile birleşiyor. Bu heyecan verici kurum, zemin katında halka açık toplantı salonu, kafe ve geçici sergi alanları sunmakta olup, dört kat boyunca sergi salonları, atölyeler ve kamu kütüphanelerini barındırıyor. The Museum of Contemporary Art, eskiden The Museum of Canadian Contemporary Art olarak bilinen bir müze ve sanat galerisidir. Aynı zamanda bağımsız, tescilli bir yardım kuruluşudur. Misyonu; Zamanımızla ilgili meseleleri ve temaları ele alan ve bunlara hitap eden yenilikçi çağdaş sanat ve kültürel uygulamaları sergilemek, araştırmak, toplamak ve beslemek idir. Müze, Kanada Müzeler Derneği, Ontario Müze Derneği ve Ontario Sanat Galerileri Derneği'ne bağlıdır. Müze aslen 1999 yılında North York'un eski Sanat Galerisi'nden kuruldu. 2005 yılında MOCCA, Toronto şehir merkezindeki Queen West Sanat + Tasarım Bölgesi'nde yeniden tasarlanmış bir fabrikaya taşındı. Toronto Şehri hükümeti binanın yarım milyon dolarlık tadilatını finanse etti. Queen West'deki yerinde müze yaratıcı bir değişim merkezi olarak işlev gördü ve şehrin çağdaş sanat sahnesini şekillendirmede kritik bir rol oynadı. MOCCA, Kanada ve diğer ülkelerden önde gelen benzer fikirli sanatçılar, organizasyonlar, kurumlar ve festivallerle işbirliği ortaklıkları taahhüdüyle şehri ulusal ve küresel bir akran ağına bağladı. 1.100'den fazla Kanadalı ve diğer uluslararası sanatçının çalışmalarına yer verdi, 200'den fazla sergiye ev sahipliği yaptı; yıllık 40.000 ziyaretçiyi ağırladı. Queen West'de, barınmak zorlaştıkça hareket etme ihtiyacı doğdu ve müzenin sürekli artan isteklerini karşılayabilecek daha geniş bir alan arama fırsatı sağladı. 2016 yılında müze adını Toronto Çağdaş Sanat Müzesi olarak değiştirdi. Eylül 2018'de MOCA, yeni bir mahallenin kalbinde, eski bir endüstriyel alanda 55.000 metrekarelik amaca uygun tasarlanmış binaya taşındı. Yüzyıllık binayı renkli titanyum paneller veya gereksiz spiral merdivenler ile donatmak fikrinin cazibesine direnen mimari ekip, her katı bozulmamış duruma getiren zarif destek sütunlarını restore ettiler ve çatıdaki pencerelerin çürümüş ahşap çerçevelerini değiştirdiler. Böylece büyük ölçekli enstelasyonların rahatça yerleştirilebildiği ve her açıdan ziyaretçiler tarafından gözlemlenebildiği üst galeri seviyeleri oluşturuldu. Bu kültür kurumunun yıllar içinde gelişen politikasını en iyi gözlemleyebileceğimiz yerin gelip geçtiği tüm mekanlarda açılış tarihinden itibaren hayata geçirdiği sayısız sergiyi yeniden yoklamak ve bunlar ışığında güncel sergilerini irdelemek olacağını düşündüğüm için Moca'nın onlarca sergisi arasından bir seçki hazırladım. Bu seçkideki sergilere baktığımızda Moca'nın, misyonunda da açıkladığı üzere toplumsal cinsiyet, toplumsal kimlik, ekoloji, doğa, göç ve benzeri bir çok politik ve toplumsal konuya yönelik sergiler hazırlayarak toplumsal birliği ve iletişimi beslediğini; sadece Kanada'dan değil, dünyanın her yerinden bir çok farklı etnik köken ve yaş aralığından sanatçıyı bünyesinde barındırmış olduğunu görebiliyoruz. Bahsedilen sanatçılar arasında Türkiye'den ve Orta Doğu'nun farklı kesimlerinden de isimler görmek oldukça mümkün. Sergileme olanakları, deneyimi ve başarısı ile güzel işler gerçekleştirmiş olan kurum, yalnızca sergiler değil aynı zamanda eğitim vizyonunu kapsayan konuşma serileri de sunuyor. Bu serilerden bazıları sanat kurumlarının nasıl geliştirebileceği veya topluma başka nasıl katkılar sunabileceği üzerine küratöryel deneyimlerden bahsederken bazıları da sanatçılara kendilerini tanıtabilecekleri alanlar açmak üzerine kurulu. Taze bitmiş konuşma serilerinden bir tanesi de Vasıf Kortun'un anlatımının da yer edindiği Müze Eskisi Gibi Değil programı. MOCA Toronto Kanada, tarihin bu hızlandırılmış noktasında kültürel bir kurum inşa etme eylemine odaklanan bir dizi görüşme başlattı. Konuşmalar demokrasi, sürdürülebilirlik, disiplinlerarası pratikler hakkındaki fikirleri araştıracak. Program, yeni bir müze modelini nasıl oluşturabileceğimizi sormayı amaçlıyor. Vasıf Kortun, 1 Ekim'de MOCA tarafından Toronto Üniversitesi'nde İngilizce Kurumlar Hakkındaki Sorular programının ilk sunumunu yapmaya davet edildi. Başlangıçta kurumları birçok farklı değerlendirme biçimlerine, farklı ittifaklara ve iknalara açabilecek öneriler izleyecek. Bu konuşma aynı zamanda Kortun'un çağımızda müze üzerine yazmasının başlangıcını da işaret ediyor. Yayılma Sanatı, kültür, yemek ve sosyal tarihler arasındaki çeşitli ilişkiler hakkında aylık bir konuşma sunar. Dizide kültür, fermantasyon, çoğaltma eylemleri ve projeleri aracılığıyla sanat ve kültüre bakış açılarını genişleten sanatçılar yer aldı. Dizi, Ekim 2017 Mart 2018 tarihleri arasında, ayın her iki Çarşamba günü gerçekleşti. Richard Fung, Myung-Sun Kim, Amy Wong, Amy Franceschini, Basil AlZeri gibi isimler konuşmacılar arasında. Over the Rainbow, Toronto'nun en önemli özel çağdaş sanat koleksiyonlarından birinden oluşan bir grup resim sergisidir. Sergide Stephen Andrews, Attila Richard Lukacs, Public Studio, Justine Kurland, Betty Goodwin, Genel Fikir, Andy Fabo, Andy Warhol, Keith Haring, Annie Leibovitz, Herb Ritts ve daha birçok ünlü sanatçıdan eserler yer alıyor. Sergi, Salah Bachir ve Jacob Yerex'in hem queer hem de heteroseksüel sanatçılar tarafından baştan çıkarma ve kimlik temaları etrafında toplanan eserleri temsil ediyor. Sergi çoğunlukla çizim, resim ve fotoğrafta Queer Culture ile ilişkili belirli arketipleri tanıyan, tarihsel olarak marjinalleştirilmiş bir kültür ile ana akım kültür arasındaki ilişkileri çizen ve bunların birbirlerini etkileme biçimlerini ortaya koyan eserler sunar. Bu iki mekanlı sergi, Kolektif Kimlik | İşgal Edilmiş Mekanlar, kimliğimizi kamusal alanda gerçekleştirme ve ifade etme yöntemlerimizi ve kamusal alan işgalinden kaynaklanan gerilimleri keşfetmek için dünyanın dört bir yanından gelen görüntüleri bir araya getirir. Sosyal medya, küresel kentleşme, protesto ve devrim çağında fotoğraf, sosyo-politik meseleler ve çatışmalar hakkındaki anlayışımıza aracılık etmede önemli bir rol oynar. Sokak fotoğrafçılığından web görüntülerine, savaş gazeteciliğine ve kavramsal projelere kadar bu gösterideki çalışmalar kamusal alan algımızı yeniden tanımlıyor. Çağdaş Kanada Sanatı Müzesi'nde gösterilen sanatçılar, kentsel varlığın görünür görünmeyen yönlerini sunmak için sokak pratiğinin sınırlarını ve kamusal alanın değişen parametrelerini genişletiyor. Museum of Contemporary Canadian Art, Scotiabank, CONTACT Photography Festival ve University of Toronto Art Centre tarafından organize edilen bu serginin yanı sıra, Moco'nun tarihinden ve geçmişteki yoğun sergi programlarından söz ettiğimizde daima eksik kalacak bir şeyler var olacak gibi duruyor. Anıtsal, samimi ve sürükleyici, Enkazdaki İmgeler, Sarah Sze'nin ışık, hareket, imgeler ve mimarinin güvencesiz bir dengede birleştiği bir dizi heykelden biridir. Aynı anda heykelsi bir kurulum ve işlevsel projeksiyon aracı olan Images in Debris, görüntüler ve nesneler arasında eşit ağırlık verir, ikisi arasındaki kenarları keşfeder ve her ikisini de çevredeki mimariyle diyaloğa sokar. Merkezinde, sanatçının bir planetaryumun merkezinde bir projektör gibi hareket eden, masaüstünden ve galeri duvarlarından uzanan karmaşık bir yapıya görüntü veren kendi stüdyo masasından esinlenen L şeklinde bir masa var. Mimariyi farklı hızlarda tarayarak, projeksiyonlar yerçekimi, ölçek ve zaman algımızı değiştirir. Hem ağ bağlantılı hem de kırık ilişkilerden oluşan bir site olan Images in Debris, imaja doymuş çağdaş dünyayı deneyimleme yöntemlerimizi analiz eder. Exchange, tek bir bitki türünü korumak için gereken en küçük sayı olan 5.000 tohumun x-ray görüntülerini sunar. Kasa benzeri bir yapı içinde yer alan, sanatçı Dornith Doherty tarafından yapılan kurulum ziyaretçilerin kasanın duvarlarından bir görüntü çıkarmaya ve onu tek bir Kanada tohumu içeren şeffaf bir zarfla değiştirmeye davet edildiği tohum değişimi etkinlikleri sırasında hayat buluyor. Zamanla, kurulum hem fiziksel hem de görsel olarak değişecektir: temsilden gerçek, karanlıktan ışığa. Değişim için mevcut olan tohumlar, soya, mısır ve fasulye de dahil olmak üzere Kanada'da yetiştirilen yaygın tarımsal ürünlerin yanı sıra çeşitli doğal yabani bitki türlerini temsil eder. Tesisin duvarlarını kaplayan siyah beyaz röntgenler, Doherty tarafından çeşitli uluslararası tohum bankalarındaki bilim adamları ile birlikte tesis edildi. MOCA, Exchange işini müzelerin sosyal ve politik olarak yararlı olma yollarını keşfetmeye adıyor ve izleyiciler, biyolojik çeşitliliği korumak için gereken anıtsal çabaları yansıtırken çevreye özen göstermek için ortak sorumluluklarını incelemeye teşvik ediliyor. Serginin kapanışında 5.000 tohum, yetiştiricilerin ödünç alabileceği ve bağışlayabileceği bir sebze, bitki ve çiçek tohumu koleksiyonu olan Toronto Botanik Bahçesi Tohum Kütüphanesine bağışlanacak. Acts of Erasure, Fatma Bucak ve Krista Belle Stewart'ın iki farklı sanatsal uygulamasını diyaloğa getiriyor. Bu eşleşme, toprak ve miras ile ilgili siyasi kimlik, tarihsel baskı ve yorumlama metodolojileri ve silme eylemi ve etkileri hakkında konuşmalar için alan açıyor. Bucak, Türkiye'nin doğusunda doğmuştur ve hem Kürt hem de Türk olarak tanımlanmaktadır, bu da sınır manzaralarının toplumsal gerçeklerine bağlı bir kimliktir. Çalışmaları, bu liminal alanların ideolojik ve kavramsal koşullarının müzakere ve sorgulanmasını ifade eder. Stewart, British Columbia'daki Ns lxcin Nation'da Upper Nicola Band üyesidir. Çalışması, arşiv materyallerinde bulunan kişisel ve politik anlatıları ortaya çıkarırken, kurumsal tarihlerdeki artikülasyonlarını sorgular. Oldukça farklı kişisel miraslarına ve deneyimlerine rağmen, hem Bucak hem de Stewart kültürel kimlik, yerli olma ve ulus-devlet kavramını sorgulamaktadır. İşbirliğine dayalı, araştırma odaklı sanat uygulamaları yoluyla, paylaşılan tarihi yapıları ve yanlışları araştırırlar. Ortaya çıkan eserleri hem açığa vuran hem de sık sık rahatsız edici gerçeklerle karşılaşır."} {"url": "https://gazetesanat.com/cagdas-sanatta-in-situ-izleri-ve-site-specific-sanat-pratikleri", "text": "Sanatla ilgili olarak ise in situ, özellikle bir saha, alan, lokasyon için yapılan sanat eserlerini veya kurulacağı sergileneceği sahayı dikkate alan bir sanat eserini yada pratiğini ifade eder. Bu tür çalışma genellikle çevresini, yani onu çevreleyen mimariyi tamamlar. Belirli işlevler için görevlendirilen ve yerinde kalması amaçlanan bu sanat eserleri taşındığında ve yeri değiştirildiğinde, genellikle bağlamlarının bir kısmını ve anlam unsurlarını kaybederler. Bu sanatın doğasını ve anlamını belirlemek için sanat yapıtlarını bulundukları mekan/saha ile birlikte çözümlemek çoğu zaman büyük önem taşır. İn Situ kavramının sanata yansımalarından bahsederken Location Art yada Site Spesific sanat akımlarının da konu ile oldukça ilişkili olduğunu görüyoruz. Sahaya özgü sanat terimi ilk defa Kaliforniyalı sanatçı Robert Irwin tarafından tanıtıldı. Robert W. Irwin, mekanın fiziksel, duyusal ve zamansal deneyimini değiştiren, mekana özgü, mimari müdahalelerle, sanattaki algıyı ve şartlılığı araştıran bir Amerikan enstalasyon sanatçısıdır. Bu terim 1970'lerin ortalarında kamuya açık sanat işleri yürütmeye başlayan Patricia Johanson, Dennis Oppenheim ve Athena Tacha gibi genç heykeltraşlar tarafından da kullanıldı. Saha, fiziksel öğelerin benzersiz bir kombinasyonunu içeren geçerli bir konumdur: derinlik, uzunluk, ağırlık, yükseklik, şekil, duvarlar, sıcaklık... Sanat eseri sahada yaratılır ve sadece sahada var olabilir, taşınamaz veya değiştirilemez. Modernist sanat nesneleri taşınabilirdi, göçebe nesneler idi ve genellikle sadece bir müze yada galeri alanında var olabilirdi, pazarın ve metalaşmanın nesneleriydi. 1960'lardan bu yana sanatçılar bu durumdan bir çıkış yolu bulmaya çalışıyorlardı ve sahaya/sahanın etrafındaki bağlama dikkat çekmek bir çözüm yolu olabilirdi. Bununla sahaya özgü işler müze ve galerilerin duvarlarından da sanat eserleri ortaya çıkmaya başladı, özellikle müze ve galeriler için yaratıldı; böylece müzeyi sanatçılar ve izleyiciler için kuralları belirleyen bir kurum olarak eleştirdi. Dış mekana özgü sanat eserleri bazen Land Art ile de bağlantılıdır. Açık hava alanına özgü sanat eserleri, özellikle saha için oluşturulan dans performanslarını da içerebilir. Daha geniş bir ifadeyle, terim bazen belirli bir yere az çok kalıcı olarak bağlı olan herhangi bir iş için kullanılabilir. Bu anlamda, ilginç mimariye sahip bir bina da sahaya özgü bir sanat eseri olarak düşünülebilir. Bu alanda çalışan çeşitli kurumlar da var; Genova kentinde, kentin iki Çağdaş Sanat Fonu 1980'den beri sanatı mimariye ve kamusal alana entegre etmek istiyor. 2007 yılında başlatılan Neons Parallax projesi özellikle şehrin kalbinde yer alan Plaine de Plainpalais için tasarlandı. Davet edilen sanatçıların misyonu, limanın ticari reklam işaretlerini sanatsal mesajlara dönüştürmekti. Proje, Swiss Prix Visarte 2017'yi aldı. Güney Afrika'nın Cape Town kentindeki yıllık Infecting the City Festivali kapsamında da sahaya özgü performans sanatı, sahaya özgü görsel sanatlar ve müdahaleler gerçekleştirildi. Çalışmanın sahaya özgü doğası, sanatçıların bölgedeki çağdaş ve tarihi gerçekliği sorgulamasına ve şehir kullanıcılarının yeni ve unutulmaz yollarla kamusal alanlarla etkileşime girmesine ve etkileşimde bulunmasına olanak tanıyan bir çalışma yaratmasına izin veriyordu. Kurum ve festivallerden bağımsız olarak bu terimin bilinmeye başlamasına katkı olmuş ve bu alanda çalışmış sanatçılar arasında Daniel Buren, Michael Asher, Hartford Wash, Jean-Max Albert, Michala Marcus ve Carlos Zingaro gibi isimler akla geliyor. Çerçevenin İçinde ve Ötesinde (1973) kapsamında John Weber Galerisi'nin içine ve dışına her iki taraftan Buren'in tanımlayıcı şeritleriyle boyanmış on dokuz afiş asıldı. Galerinin içine dokuz parça asıldı ve ortadaki bir afiş, New York'taki West Broadway Caddesi boyunca galerinin dışına asılı kalan diğer dokuz afişi birleştirdi. Özdeş pankartlar iki bağlamda çerçevelenmişti, aynı nesnelere farklı çerçeveler sağlayan çevrenin fikrini gösteriyordu. Bir sanat galerisinin kültürel bağlamında ve New York şehrinin kentsel çerçevesinde gösterildiler. Aynı afiş olmasına rağmen, yerleştirildikleri bağlam onlara farklı bir anlam kazandırıyor, bu da Buren'in kariyerinde sahaya özgü çalışmalara verdiği önemin bir örneğini oluşturuyor. Daniel Buren tarafından 2. İstanbul Bienali'nde yapılan Bir Mekan İçin İki Diagonal (1989) isimli iş de aynı teknik yöntem ve görsel biçeme sahip olsa da bulunduğu konum, mekanın tarihi ve hatta yerleştirildiği yüzeyin görevi, yüksekliği, açısı vb. sebepler ile çok farklı bağlamlara oturtulabiliyor. Sahaya yönelik tartışma yaratmış ve sonu iyi gitmeyen bir işe de örnek vermek gerekirse Tilted Arc'dan bahsedebiliriz. Tilted Arc, 1981-1989 yılları arasında Manhattan'daki Foley Federal Plaza'da sergilenen Richard Serra tarafından üretimiş olan ve tartışmalar yaratan bir kamusal sanat enstalasyonuydu. Sanat eseri, 120 metrelik, 12 metrelik pas kaplı çelik bir levhadan oluşuyordu. Eserin destekçileri, Tilted Arc'ı mekanı dönüştüren ve heykel kavramını geliştiren tanınmış bir sanatçının önemli bir çalışması olarak nitelendirirken, eleştirmenler algılanan çirkinliğine odaklandı ve alanın harap edildiğini öne sürdü. Acımasız bir kamuoyu tartışmasının ardından heykel, federal bir dava sonucunda 1989'da kaldırıldı ve sanatçının istekleri doğrultusunda o zamandan beri halka bir daha sunulmadı. Serra için işin anlamı, alanı plazanın içinden geçen banliyö ile etkileşime sokmak ve genellikle başka bir yere doğru hızlı adımlarla gelip geçen kalabalığa etki etmekti. Bu anlam daha sonra Serra'nın işi sahaya özgü olarak tanımlamasının temeli olarak önemli hale gelecektir. 1979'daki mahkemede Tilted Arc, Baş Hakem Edward D. Re'nin yanı sıra şiddetli savunuculardan da yoğun olumsuz geri bildirimler aldı. Bölgede çalışanlar heykeli günlük rutinleri için son derece rahatsız edici buldular ve aylar içinde eser, bölgedeki 1300'den fazla çalışanı heykelin çıkartılması için bir dilekçe imzalamaya itti. Ancak Serra, Bu, sahaya özgü bir çalışmadır ve bu nedenle yer değiştirilmemelidir. İşi kaldırmak, işi yok etmektir. dedi. Serra'nın tarafı, Tilted Arc'ın içinde bulunduğu alanı yeniden tanımlamak için tasarlandığını ve işin yeri ile anlamı arasındaki bu samimi ilişkiden dolayı, tek başına bir parça olarak var olamayacağını savundu. Bu nedenle, hükümetin çelik heykeli kaldırarak işi yok edeceği söylendi. HB: Hem kişisel hem de kolektif hatıralarımızdan bir görüntü veya bir parça, sürekli ve kontrol edilemeyen unutma eylemi tarafından bozulabilir, yok edilebilir veya yok olabilir. Ancak zihnin unutulmuş bir unsurunu hatırlama çabası yeni bir boyut yaratır ve zihnin bu elementi yeni bir formla yeniden yapılandırmasına yardımcı olur. Hatırlayış, zihinsel bir arkeolog gibi gizli yönleri ortaya çıkarır, var olan ancak uzun süredir kaybolmuş bir anının unsurlarını ortaya çıkarır. BS: Bu bağlamda, 'sabun' artık projenin amacı değil, unutma ve hatırlama eylemleri arasındaki bağlantı aracı. Hem fiziksel hem de zihinsel olan için bulunmakta. Sahaya özgü işler yalnızca enstelasyon ve heykel çalışmalarıyla da bitmiyor. Sahaya özgü performans işleri ve tiyatro pratikleri de üzerinde oldukça fazla ter dökülmüş alanlar. Bu alan, fiziksel bir saha ile ilgili olarak oluşturulan ve sahanın kendisinde sahnelenen performansları oluşturuyor. Genellikle performanstan önce sahanın araştırılmasını içeriyor. Nick Kaye, Sahaya Özgü Sanat: Performans, Yer ve Dokümantasyon kitabında hem tiyatral hem de görsel sanat perspektifinden mekana özgü performansı düşünen ilk araştırmacılardan biriydi. Kendisi Manchester Üniversitesi'nde Profesör ve Drama Bölümü'ü başkanıdır. Yayınları arasında Postmodernizm ve Performans (1994) ve Tiyatroda Sanat (1996) yer almaktadır. Sahaya özgü performans, standart bir performans dışında benzersiz, özel olarak uyarlanmış bir yerde gerçekleştirilmek üzere tasarlanmış herhangi bir performans yapımıdır. Bu özel alan orijinal olarak tiyatro yada performans amaçlarına hizmet etme niyeti olmadan inşa edilebilir veya basitçe alışılmadık bir tiyatro alanı olarak düşünülebilir. Sahaya özgü sanat eserleri, belirli bir alanda var olmak için yaratılmış olan ve o yerin ortamı ve mekanı şeklinde biçimlendirilmiş bir sanat şekli iken sahaya özgü performans, 1960'ların sonlarında ve 1970'lerin başında başlayan sahaya özgü sanat eserinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Sahaya özgü sanat hareketinin merkezinde, galerileri binalarının iddialı atmosferi olarak algılanan şeyleri kavrama ve daha geniş bir yelpazede dış mekana aktarma denemelerinin yapıldığını gördük; bu denemeler aynı zamanda tiyatro binaları ve sahnelerde de yapılmıştı. Sahaya özgü tiyatronun yararlı bir tanımı, sıradan yerler ve çevrelerin sıradan insanlar için bir tür drama veya anlam taşıyabileceği düşüncesidir. Sahaya özgü tiyatro çalışmaları sanatın nasıl olması gerektiğine dair baskın söyleme, tiyatro binalarına ve tiyatro geleneğine karşı politik bir duruş içerdi. Peter Brook, Ariane Mnouchkine, Deborah Warner, Gof Brith, Janet Cardiff gibi sanatçıların ve yönetmenlerin çalışmalarında ve Grid Iron, Wrights & Sites ve Edinburgh Festival gibi festival veya yapım şirketlerinde bu jenerasyonel ortamdan sahaya özgü performans ortaya çıktı. Diğer yeni uygulayıcılar arasında Mac Wellman, Meredith Monk ve Anne Hamburger sayılabilir. Sahaya özgü performans, 1960'ların sonları ve 1970'lerin başlarındaki radikal sanatçı ortamdan ortaya çıktı ve bu da genellikle sahaya özgü çalışmalar doğurduğunda yirmi birinci yüzyılda tasarlanan tiyatro ve performansın en iddialı ve devrimci yeniden yorumlamalarının da temeli dolaylı yoldan atılmış oldu. Birçok performans, sanatçılar ve seyirciler arasında var olan iletişimin tek taraflı büyüsüne sıkı sıkıya bağlıdır. Genellikle seyirciler performansın kendisinin bir parçasıdır. Bu yakınlık, geleneksel tiyatro binalarının algılanan soğukluğuna ve seçkinliğine karşı tepki veren ve bunun yerine tiyatro ve performansın sosyal olarak dengeli bir işletme olması gerektiğini savunan, alana özgü performansın temel felsefi ve profesyonel bir ilkesine işaret etmektedir. Alana özgü performans göstericisinin tiyatroyu geçmişin elitist biçimlerini protesto eden kapsayıcı bir biçimde kitlelere getirmek için nasıl çalıştığını da vurgulamaktadır. Sahaya özgü performans ayrıca şu soruları da gündeme getirir: Kitlenin öz kimliği bir performansla değiştirilebilir mi? Orijinal ve birden fazla seyirci kimliği, sahaya özel performanslarla oluşturulabilir mi? İlk soruda, Williams ve Kwon gibi yazarlar tarafından, sahaya özgü performansa izleyici kitlesine katılma sürecinin, performans tamamlandıktan sonra genellikle değişen kimlik algılarıyla izleyiciyi terk ettiği belirtilmektedir. Formun yeni kitle kimlikleri oluşturma ve sonunda farklı kimlik algılarına sahip farklı kitle grupları yaratma potansiyeli vardır. Sahaya özgü performansa kitlenin katılımının, sahaya özgü çalışmanın hem toplumsal hem bireysel ölçekte olası dönüşüm aşamaları hakkında çok miktarda fayda sağladığı açıktır. Dahası, sahaya özgü performansların üyelerinin çok daha çeşitli doğası, bu kitlenin ruh halini, atmosferini ve algılarını değiştirir. Geniş bir anlamda, tek bir sanatsal tutum ve beklentiye sahip olan belli bir statü ve sınıftan insanların katıldığı seçkin bir deneyim olmak yerine farklı sınıfların, mesleklerin ve grupların birbiriyle karşılaşma yeri haline gelir. Fiona Templeton'un sahaya özel çalışması YOU Şehir (1988) benzer şekilde iş ve sahanın sınırlarını ve dolayısıyla sahaya özgü bir performansı ele almıştır. 'Şehrin hem bilinen hem de belirsiz bölgelerinde bir yolculuk' şeklinde ' Manhattan çapında bir kitleye karşı samimi bir oyun' olarak kurgulanan YOU, şehrin içinde barındırdığı yirmi veya daha fazla konum üzerinden müşterilerine bir dizi sanatçı tarafından rehberli Manhattan turları sunuyordu. Her sanatçı tarafından 'siz' kelimesini açımlayan bir metin akışı aracılığıyla doğrudan ele alınan YOU The City, her katılımcıyla performans ve çevre, sanatçı ve seyirci arasındaki geleneksel karşıtlıkların sürekli olarak sorgulandığı 'radikal etkileşimli' 'bir oyun halini alıyor. Bu oyunda muhtemel bir katılımcı sadece randevu almak suratiyle Times Meydanı'na gelir ve kapıcıya seni arıyorum der. Bu, Manhattan'ın merkezindeki kamu ve özel mekanlarda iki saatlik bir yolculuğun başlangıcıdır ve hepsi YOU hakkında bir şeyler biliyor gibi görünen yaklaşık 15 kişi birbiriyle buluşturulur. Bölgenin yerel gazetelerinden birisi olan Village Voice'un yazarı C. Carr bu sanat işi hakkında Hayal değildi. Times Meydanı gibi görünen, sallanan ve kokan başka bir dünyaya adım attım demiştir. Fiona Templeton'dan yaklaşık 20 yıl önceye; 80'lerin sonundan 60'ların sonuna baktığımızda sahaya özgü işler içerisinde başarılı bir atılım yapan kadın sanatçılardan birisi olarak çoğunlukla besteleri, deneysel vokal performansları ve albümlerinden tanıdığımız Meredith Monk'u görüyoruz. 7 Kasım 1969'da Meredith Monk, Guggenheim Müzesi'nin spiral rampalarında Juice: A Theatre Cantata in Three Installments adlı dönüm noktası niteliğindeki performansını gerçekleştirdi. Monk tarafından özellikle Frank Lloyd Wright binası için önerilen ve düzenlenen bu etkinlik, on yıl önce açıldığından beri müzenin mimarisini ilk kez canlı sanat eseri olarak işaretledi. Bu olay Monk için de çok önemliydi. Sadece yirmi altı yaşında, daha önce hiç böyle bir ölçekte ve karmaşıklıkta bir iş denememişti. Çarpıcı başarısı eleştirmenler tarafından ilahi bir deneyim olarak selamlandı. Kırk beş yıl sonra bile, Juice sadece ruhani güzelliği için değil, belirli bir mimari ortamda izleyici-icracı ilişkisini ne kadar derinden yapılandırdığı için de dikkat çekebiliyor. Eşsiz genişletilmiş vokal tekniği ile birlikte, bu unsurlar Monk'un müzik, dans, film ve tiyatroyu harmanlayan çığır açan pratiğinin ayrılmaz bir parçası oldu. Juice, bir buçuk ay boyunca üç farklı yerde gerçekleştirildi. Kitleler, her saha içindeki performans sanatçılarıyla birlikte taşındı farklı sahalara taşındı."} {"url": "https://gazetesanat.com/cagla-saydag-karter", "text": "Çağla, şiir ve resim üzerine yoğunlaşan İstanbullu bir sanatçıdır. Resimleri ilhamını duygulardan alıyor; renkler ve soyut formlar aracılığıyla dışavurulan duygular; hüzün, zayıflıklar, mutluluk, aşk ve öfke. Türkiye'de ekonomi ve Amerika'da işletme yüksek lisans eğitimi alan Çağla, Türkiye'de ailesinin organik tarım işini yönetirken organik ve inorganik şekiller ve çizgilerle duygusal bir bağ kurdu. Doğada olmak, etrafındaki tüm biçimleri takdir etmesine ve saygı duymasına yardımcı olarak gözlerini yeni görme biçimlerine açmıştır. 2011-2013 yılları arasında Moskova'da Anna Schipper Studio'da ve 2016-2020 yılları arasında Dubai'de Maria Peat Art Studio'da eğitmenlerle çalıştı. Mayıs 2020'de Lotus Sanat Akademisi'nden Soyut Sanat diplomasını aldı. Eserleri Dubai, Varna, Bodrum ve İstanbul'da sergilendi."} {"url": "https://gazetesanat.com/cagla-saydag-karter-bilimin-ve-sanatin-ortak-gereksinimi-her-zaman-disiplin-yaraticilik-ve-anlasilmasi-guc-olana-deger-vermeleridir", "text": "14 Aralık tarihinde başlayan ve Türkiye'deki İlk kişisel sergisi Ruhun Derinliklerine Yolculuk ile Çağla Saydağ Karter, çok şey anlatıyor. 27 Aralık tarihine kadar Bomontiada'da devam edecek olan sergi, hafta içi her gün ve haftasonları 12.00 ila 20.00 saatleri arasında ziyarete açık olacak. Uzun bir aradan sonra bir röportaj yazısıyla karşınıza geçmeme vesile olan bu özel sergi son derece zarif eserlerin bir araya gelmesiyle oluşuyor. Baktığım her eserde ruhun bir katmanını soyduğumu hissettiren eserlerin yaratıcısı ile sizleri de tanıştırmak istiyorum. Merhaba Elif, bu röportaj için sana ve Gazete Sanat'a teşekkür ederim. Uzun yıllar yurtdışında Amerika, Rusya ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde yaşadım, farklı coğrafyalarda farklı kültürlerin verdiği ilhamla resimler yaptım. Bu devinimler benim içsel yolculuğumu derinleştirdi diyebilirim. Dubai'de mezun olduğum Lotus Güzel Sanatlar Akademi'sinde gerçekleştirdiğim kişisel sergimin ardından, Türkiye'de gerçekleştirmeyi arzuladığım daha kapsamlı kişisel sergim üzerinde çalışmaya başladım. Sergimde son 2 yılın meyvesi olan 50 adet eserim bulunmakta. Resme başlarken öncelikle ilhamımı eskize döküyorum, ilham benim resmimin planlı ve dünyevi yanı oluyor bunu tuvale yansıttıktan sonra boyanın ve dokuların bilinçli kontrolünden kaçınmaya çalışıyorumdiyebilirim. Bir yüz, bir yer, etkileyici bir manzara, özel bir natürmort, soyut ya da somut ruhuma dokunan her şey resimlerimin ilhamı olabiliyor. Sonrasında dünyevigüzelliği soyutlama yoluyla özgürleştiriyorum. Kullandıklarım çoğunlukla kendi yaptığım kolaj parçaları, hayatın içinden gelen doku materyalleri, katmanlı ve coşkulu renkler. Bunların her biri, ruhun kendi özünde barındırdığı ışığı keşfetme yolculuğumu ve dönüşümü simgeliyor. Bu şekilde resmi, o anın ritmine bırakıyorum çünkü resmin bir ruhu olduğuna dair inancım ve o ruhu egemen ve özgür kılma isteğim var. Ailemizin organik tarım girişimini yönetirken şekiller ve çizgilerle duygusal bir bağ kurduğumu hatırlıyorum. Doğada var olan objeleri öz halleriyle gözlemek, mesela çizginin doğada sadece bir renk, organik bir doku olarak var olması, görme şeklimi dönüştürdü. Sadece çiçek ve bitki olarak değil, tüm organik şekiller doğada var oldukları halleriyle tuvalimde hayat buluyor diyebilirim. Ekonomi matematiksel bir bilimdir. Birçok insan için belki matematik, sadece sembol ve kurallardan oluşur. Ben matematiğin kendi iç disiplininde ve uyumunda sanatsal bir değer görürüm, aynı zamanda resimde kullandığımız matematik uygulamaları var aklıma gelen en belirgin örnek geometri. Benim resimlerimi ele alırsam organik geometrik figürlere yer veririm. Birçokşekilde matematik/bilim ve sanatın iç içe olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bilimin ve sanatın ortak gereksinimi her zaman disiplin, yaratıcılık ve anlaşılması güç olana değer vermeleridir. Bilimin farkı, bilim adamı kullandığı mantıklı yöntemlerle, anlaşılması güç olanla saçma olanı ayırma gücüne sahiptir, sanatta böyle kesin bir ayrım yapabilmek mümkün değil. Sanat, günümüzdeki dijitalleşme ile hem teknolojiye yer veriyor hem de bilim ve teknolojinin temsil ettiği mekaniklikten kurtulmak için bir çıkış yolu arıyor. Benim sanata bakış açımda rastlantısallık, bireysellik ve sanat eserinin gizemli ruhsallığı çok değerlidir. Yazdığın birkaç şiiri okuma fırsatım olmuştu ve beğendiğimi belirtmeliyim. Eserlerinin aslında şiirsel ifadeleri de mevcut. İkisini buluşturma fikri nasıl ortaya çıktı? Dahası ilerisi için şiirlerine yönelik bir proje var mı? Mesela şiirlerin topladığın bir kitap gibi. Şiir yazmak benim için hislerimi dışa vurabildiğim bir alan oldu. Hisler bazen kelimeler yoluyla bazen renkler ve fırça darbeleriyle hayat buluyor benim için. Şiirlerimi ve resimlerimi bir arada sergilemeyi planladığım bir kitap projesini çok istiyorum, uzun dönemde bunu da planlıyor olacağım. Uzun zamandır yoğun bir üretim ve sergi hazırlıkları sürecim devam ediyor. Sergimin ardından bütün bu zaman boyunca desteğini esirgemeyen aileme daha fazla vakit ayırma ve bir süre dinlenme, inzivaya çekilme niyetindeyim ardından planladığım güzel, yeni projeler var onları büyük bir heyecanla gerçekleştirmek istiyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/caglar-tagci-bir-bez-parcasi-icerisinde-kayboldugum-veya-kendimi-buldugum-yeni-diyarlar-kesfediyorum", "text": "Yurt içinde ve yurt dışında pek çok sergiye katılan Çağlar Tağcı ile sanatının çıkış noktaları ve eserleri üzerine keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Çağlar Tağcı: Merhabalar Elif Hanım. Sorularınızı cevaplandırmadan önce sanata ve sanatçıya göstermiş olduğunuz ilgi ve değerden dolayı teşekkür etmek istiyorum. Resim çocukluğumdan beri hayatımın önemli bir parçasıdır. Resim sanatına gönül vermiş pek çok kişi gibi ben de çocukluk yıllarımda resim yapmaya başladım. Yetenekli bir abiye sahip olmak ve onu izlemek bu yolun başlangıcı oldu. Keşfettiğim resim yeteneğimi alacağım eğitimlerle güçlendirmek istedim. 2009 yılında Ressam Kemal Yenidede'den aldığım resim eğitiminin ardından akademik eğitim almak için gittiğim şehirden sağlık sorunları sebebiyle geri dönmek zorunda kaldım. Hastalık sürecimi, kendi konfor alanımın dışına çıkmadan resim çalışmalarıma devam ederek geçirdim. Yaşadığım şehir olan Denizli'de iki farklı usta hocadan farklı tekniklerde resim eğitimi aldım. Eğitim sürelerini bilinçli olarak kısa tuttum. Yalnız çalışmayı ve üretmeyi seviyorum. Bir ustanın devamı olmak değil özgür bir sanatçı olarak özgün eserler üretmek istiyordum. Bu nedenle 2017 yılında Denizli'de çalışmalarımı yürüttüğüm sanat atölyemi açtım. Yurt içi-yurt dışı sergiler, fuarlar ve farklı sanat projelerinde yer alarak sanat hayatıma devam ediyorum. Benim portrelerim anlık ve genel duygularımın bir yansımasıdır. Bazen insanların içinde yatan iyiye ve kötüye bazen de yaşanan olumsuz olaylara, hastalıklara ve kaçınılmaz son olan ölüme odaklanıyorum. Ne hissediyorsam ne görüyorsam o. Bu duyguları, kullandığım renkler, oluşturduğum dokular ve ifadelerle aktarmaya çalışıyorum. Portrelerimle izleyiciye dokunup bir tür yüzleşme hedefliyorum. Çocukluk merakım olan bir uzay konusu var. Yaz aylarında açık havada yıldızları seyrederek uyurdum. O merak ve heyecan araştırmalarımla birlikte her zaman artarak devam etti. Tuval üzerinde renklerle oluşturduğum düzenlemeler, var olduğuna veya var olacağına inandığım görüntülerdir. Boyaları akıttığımda bazen kendiliğinden oluşan görüntüleri seviyorum, bu bana: uzayın derinliklerindeki bulutsuları, patlamaları, yıldızların doğuşunu canlandırmış oluyor. Bir bez parçası içerisinde, kaybolduğum veya kendimi bulduğum yeni diyarlar keşfediyorum. Bazen de akışa ve renklere hükmederek zihnimde oluşturduğum görüntüleri tuvale aktarıyorum. Soyut sanata yakın gerçekleştirdiğim bu resimler tamamen içimdeki çocuğun heyecanı ve duygularıyla gerçekleştirdiğim işlerdir. İlkokul yıllarımda derslere ilgisiz olduğum ve sürekli hayal kurduğum için okul düzenine ayak uyduramayan bir çocuktum. Yaşıtlarıma göre daha güzel resim yapabildiğimi keşfedince özgüvenim arttı ve kendimi ispat edebileceğim güzel bir alan bulmuş oldum. Artık çevremle iletişim kurabileceğim bir dilim vardı: Resim! Bugün kendimi sözlü olarak iyi ifade edebilsem de bir kitap dolusu kelimeyle anlatamayacağım duygularımı küçük bir bez parçasındaki renkler ve görüntülerle anlatabiliyorum. İlk sergimi açtığımda genellikle suluboya tekniği ile çalışıyordum. Disiplinli ve yoğun bir çalışma döneminin ardından eserlerimi sergileme kararı almıştım. İlk sergimde yoğun bir ilgiyle karşılaştım ve usta hocaların yorumlarıyla motive bir şekilde tamamladım o macerayı. İlk sergi kendimi değerlendirmek açısından önemliydi. Daha derine inmek, daha çok araştırmak ve çalışmak gerekiyordu. Yeni teknikler üzerinde çalışmaya ve keşfetmeye başladım. Çalışmalarım sonucunda 2019 yılında uzay temalı soyut eserlerimin yer aldığı ''Cosmos'' adlı ikinci kişisel sergimi açtım. Denizli Turan Bahadır Sergi Salonu'nda iki kişisel sergi açtım ve birçok karma sergide yer aldım. Şehrin genç sanatçısı olarak yaşadığım yerde yeni bir soluk olmak, özgün eserler paylaşmak, yenilik ve değişimin bir parçası olmak önemliydi. Farklı şehirlerde ve yurt dışında kişisel sergi planlarım ve çeşitli sanat projelerim var. İlerleyen dönemlerde daha somut adımlar attığımda detaylıca bahsedeceğim bunlardan. Güncel olarak İstanbul ve Ankara'da kişisel sergi açma planlarım vardı. Çalışmalarımı tamamlamış olsam da Dünyayı etkisi altına alan Covid-19 sebebiyle sergi planlarımı ertelemek durumunda kaldım. Bir de uzun bir süre yayın yönetiminde yer aldığım ve sanat danışmanlığını yaptığım Delikliçınar Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi'nden sanat projelerim için uzak kalmıştım. Dergi çalışmalarıma kaldığım yerden devam etmek istiyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/cagri-yildirimdan-yeni-single-iki-nokta", "text": "2020 yılı müzik projeleri arasında sıkça yer alan Çağrı Yıldırım'ın, OnAir Sahne'den yayımladığı İki Noktada Kaybedilenler ve İçine Attın olmak üzere 2 şarkı yer alıyor. Çağrı Yıldırım seri olarak çıkardığı şarkılarından OnAir Sahne'den yayımladığı İki Nokta isimli Single çalışmasıyla yine alternatif rock tarzında yoluna devam ediyor. Şarkılarındaki güçlü sözlerin genelde kendi iç dünyasını anlattığını söyleyen Yıldırım, bunun şarkılarını dinleyenlere de geçtiğini ve dinleyen hemen herkesin kendinden bir parça bulacağına inanıyor. Bestesi, sözleri ve düzenlemesi kendisine ait olan müzisyen, yaklaşık 10 yıldır bağımsız olarak müzik yapıyor. Bağımsız müzisyenliğin en büyük dezavantajlarından biri olan yetersiz kayıt ekipmanı şu an müzisyenin en büyük problemi olsa da zorluklardan en iyiyi yakalamanın muhteşemliğinin de ayrı olduğunu biliyor. Çağrı Yıldırım, çalışmalarının 2021 yılında da aynı sıklıkta devam edeceğini belirtiyor. Çukurova Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık mezunu. Akademik ve müzik kariyerini eş zamanlı olarak yürütüyor. Yazıyor ve de kısa filmler çekiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/cagsav-onur-odulu-ressam-yalcin-gokcebag-ve-corum-sanat-muzesine", "text": "Çağdaş Sanatlar Vakfı ÇAĞSAV'ın 2021 Onur Ödülleri'nin ressam Yalçın Gökçebağ ile kurumsal alanda Çorum Sanat Müzesi ve Galerisi'ne verileceği açıklandı. ÇAĞSAV Yönetim Kurulu Başkanı Şefik Kahramankaptan, kararın ödül yönetmeliği çerçevesinde yönetim kurulunda oybirliğiyle alındığını belirterek, sunum töreninin pandemiyle ilgili gelişmeler dikkate alınarak ilerki bir tarihte yapılacağını bildirdi. Alanında en prestijli ödül haline gelen ve heykeltıraş Mehmet Aksoy'un imzasını taşıyan ÇAĞSAV Onur Ödülleri, plastik sanatlar alanında olağanüstü başarıları, çalışmaları ve destekleri nedeniyle öne çıkan gerçek ve tüzel kişileri ödüllendirerek, bu özel ve tüzel kişilere toplumun şükranlarını belgelemeyi amaçlıyor. ÇAĞSAV Onur Ödülleri 2001'de ressam Prof. Dr. Adnan Turani ile İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne, 2002'te de ressam Nuri Abaç ile Gazi Terbiye Resim-İş Bölümü'ne, 2003'te ressam- sanat eğitimcisi Prof. Dr. Turan Erol ile Türkiye İş Bankası'na, 2004'te de seramikçi Prof. Hamiye Çolakoğlu ile Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ne, 2005'te de Prof. Mürşide İçmeli ile Eczacıbaşı Topluluğu'na, 2006'da ressam-öğretmen Kayıhan Keskinok ile Sabancı Topluluğu'na, 2007'de ressam-müze kurucusu Mustafa Ayaz ile Yaşar Holding'e, 2008'de heykeltraş Burhan Alkar ile Suna ve İnan Kıraç Vakfı'na, 2009'da ressam Lütfü Günay ile İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi'ne, 2010'da heykeltraş Mehmet Aksoy ile Hacettepe Güzel Sanatlar Fakültesi ve Müzesi'ne, 2011'de ressam Fikret Otyam ile Baksı Kültür ve Sanat Vakfı-Müzesi'ne, 2012'de ressam- eğitimci Nevide Gökaydın ile Cermodern'e, 2013'te ressam Gencay Kasapçı ile Ege Üniversitesi'ne, 2014'te heykeltraş Metin Yurdanur ile Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi'ne, 2015'te ressam Nevzat Akoral ile Erimtan Müzesi'ne, 2016'da ressam-eğitimci Hasan Pekmezci ile Müze Evliyagil'e, 2017'de ressam-eğitimci Zafer Gençaydın ile Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykel Müzesi'ne, 2018'de ressam-eğitimci Zahit Büyükişleyen ile Çankaya Belediyesi'ne, 2019-2020'de ressam Hayati Misman ile Odunpazarı Modern Müze'ye verilmişti."} {"url": "https://gazetesanat.com/cahide-birgulun-alisildik-polisiye-tarziyla-soluksuz-bir-roman-ah-tutku-beni-oldurur-musun", "text": "Yazar Cahide Birgül, alışıldık polisiye tarzıyla insan ruhunun en derin ve en karanlık köşelerine inerek bizlere hem kendi gerçekliğimizi gösteriyor hem de gerilimi hiç yatışmayan bir anlatıyla Türkçe edebiyata soluksuz okunacak bir roman armağan ediyor! Köklü ve zengin bir aile olan Mabeyinoğulları'nın Ortaköy'deki apartmanı bir süredir esrarlı olayların merkezidir: Dedenin ölümü ve aile fertlerinin geçirdiği gizemli bir kazadan sonra apartmandaki kiracılar bu tekinsiz binayı terk edip gitmiştir. Yine de Mabeyinoğulları'nın bahçe katındaki dairesine farklı amaçlar için girip çıkanlar kendilerini ailenin etrafını saran gizemden kurtaramazlar. Dedikoduların, maddi hırslarının ve tutkularının peşine düşen iki genç adam, perili evin davetli ya da davetsiz misafiri olarak kendilerini tuhaf, ürpertici olayların ortasında bulurlar. Cahide Birgül, 1956 yılında Ankara'da dünyaya geldi. Ankara Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi Mimarlık bölümünden mezun olan Birgül, Pazartesi dergisi ve Radikal gazetesinde yazılar yazdı. Kaleme aldığı radyo oyunları TRT Ankara Radyosu'nda seslendirildi. Emin Bey Pansiyonu adlı oyunu 1999 Devlet Tiyatro Oyunu Yarışması'nda üçüncülük kazandı. Birgül, 2009 yılında hayata veda etti. Yazarın tüm romanları Epsilon Yayınevi tarafından yayımlanacaktır. Romanları: Gölgeler Çekildiğinde (1998), Geceye Uyananlar (2000), Ah Tutku Beni Öldürür müsün (2004), Eflatun Koza (2009)."} {"url": "https://gazetesanat.com/can-bonomonun-yeni-singlei-kaplan-yayinda", "text": "Sevilen sanatçı Can Bonomo, pandemi döneminde üretmeye ve ürettiklerini dinleyicileri ile paylaşmaya devam ediyor! Bonomo'nun son single'ı Yine Karşılaşırsak hala listelerin üst sıralarında yerini korurken, Kaplan isimli yeni şarkısı ve şarkının video klibi dinleyicilerle buluştu. Söz ve müziği kendisine, düzenlemesi Can Saban'a ait olan yeni single Avrupa Müzik etiketiyle 16 Nisan tarihinde tüm müzik platformlarında yayına girdi. Beykoz Kundura Fabrikası'nda şarkının aynı zamanda aranjörü olan Can Saban yönetmenliğinde çekilen ve performans ağırlıklı görüntülerden oluşan klipte Can Bonomo'nun takipçileri de kendisine eşlik etti. Kayıt, mix ve mastering'i Ali Rıza Şahenk tarafından The Fatlab'de yapılan teklinin kapak tasarımı Öykü Karayel'e ait. Şarkının fotoğraf çekimi ise Aylin Güngör tarafından analog kameralarla yapıldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/can-gezer-uretebilmem-icin-bazen-ruhumu-dansa-kaldirmam-gerekiyor", "text": "Sevginin doğuşunu, gelişimini ve ölümünü bir romana uyarlayan Cennet Tabutu adlı kitabın yazarı Can Gezer'le kahve tadında bir sohbet gerçekleştirdik. Can Gezer: 1993 İzmir doğumluyum ve bu güzel şehirde yaşamaya devam ediyorum. Hayalleri peşinde koşan her insan gibi kısır döngünün içinde ödülümü almak için çabalıyorum. Bu döngünün içinde o kadar çok anım var ki, kendimi yetmiş yaşında sevimli bir büyükbaba gibi hissediyorum. Okul hayatımı yarıda bırakarak Tanrı'nın bana vermiş olduğu yeteneği en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyorum. Belki de o yüzeyi duvar yazılarıyla dolan sıralarda oturmaya devam etseydim kitap yazamazdım. Bu yüzden yeteneğimin farkına vardığım an sözcükler ile resim yapmaya başladım. Okulda öğretilen, gittikçe çileden çıkartacak derecede uzayan konulardan ben kısa zamanda payımı aldım ve kişisel gelişimim için daha çok çabaladım. Çünkü okulda ki eğitim ve kişisel eğitim farklıdır. Okul bittiğinde de kişisel eğitim devam eder ve elde edilen diploma sonsuza dek bizleri bilge yapmaz. Bu yüzden gözlerim ebediyen kapanmadığı sürece keşfetmeye devam edeceğim. İnsanoğlunun tozpembe olmayan büyük umutlarını gerçeğe dönüştürme çabalarını, sefaletin içinde yeniden var olma direncine kıyafet giydiren hikayemin ana karakterleri Altemur Gökağca ile Peri Baltüten etrafında şekilleniyor. Hümanist düşüncemin üslubuyla biçimlendirdiğim bu roman okuyucuyu Demre ve Londra arasında trajik bir yolcuğa çıkarıyor. Bir zamanlar Demre'de yaşayan Peri'nin yağlı boya çalışmalarıyla Londra'da zirveye ulaştığı başarısı aynı zamanda büyük bir yıkım da getirecektir. Yanı sıra sanatçı kişiliğini, yaşanılan çelişkilerini ve kavgalarıyla boğuşan Peri, ansızın çıkagelen Altemur'un ezilen gerçeklikleri inatla reddederek gün ışığına çıkardığı iyiliğin türküsüyle korkusuz bir meydan okumayla direnmeye başlayacaktır. Güzey Akboğa ile dürüstlüğün seyrettiği bir dostluğu paylaşan Altemur, bencilliği içine işlemiş insan ruhunun en karanlık köşesinde kalmış kişisel felaketlerini ve düşünsel yanılgılarını ütopyacı fikirleriyle iyileştirmeye çalışarak Tanrı ile tabiat arasında tutkuyla mücadele etmeye başlıyor. Kır hayatını seven bu iki karakterimin farklı ve bir o kadar da benzer kişiliği toplumun çamurlu yollarına güçlü bir köprü örüyor. Beklenmedik olayların yaşanmasıyla birlikte duygusal zaaflarını, korkulu maceralarını çarpıcı sevgileriyle tersyüz ederek içinizi ısıtmayı başarıyorlar. Sevginin çeşitli gerçekleriyle birlikte karakterlerimle yola çıktığım Cennet Tabutu kusursuz bir sevginin doğuşunu, gelişimini ve ölümünü bağrında taşıyor. Kitabım okuyucuya saf bir sevginin deliye dönen hikayesini akıllara nüfuz etmek istiyor. Sevgiyle atılan her adımın yolu güzellikler ile dolacağına inanıyorum. Çünkü sevgisiz çarpan bir yüreğin duyguları kasım kadar soğuk olur. Bir çiçekle doğru güneş ışığında sohbet etmek, henüz patlamamış tomurcuğunu koklamak, birkaç yaprağını temizlemek sevgi ile yapılan bir eylemdir. Böylelikle içimizdeki sevgiyi en güzel şekilde geliştirerek kendimize hayranlık duymaya başlarız. Oysa onu sadece su ile besleyerek yarım kalan filmimize devam edebilirdik. Ama bunun sevgimize hiçbir faydası olmazdı. Sevgimiz de gelişebilmesi için tıpkı bir çiçek gibi ilgi ister. Bazen gereğinden fazla suyun ona iyi geleceğine inanırız. Ama gün geçtikçe bükülen gövdesini gördükçe bu eylemden vazgeçeriz. Sevgide böyledir, doğru ve yanlışın içinde kendini en iyi şekilde beslemek ister. Duygularımızın güzel olmasıyla birlikte bunun doğru ile ilişkisini sorgular. Tıpkı her zaman ki suyun sadece biraz artması gibi. Elbette karakterimin gerçek bedenlere bürünmesini isterim. Onları izliyor olmak okumak kadar güzel ve heyecan dolu olacağına inanıyorum. Ve bu etkilendiğim anı gelişi güzel sayfaları doldurduğum defterime anlattım. Daha sonra defterimin zarar görebileceği olasılığını düşünerek el yazımla birlikte dijital arşiv tutmaya başladım. Hatırlıyorum da öğrencilik yıllarımda hayallerimi pencereden dışarıya baktığımda ya da tahtanın ortasına beyaz tebeşirle çizilmiş bir çokgende yaşardım. Hayallerimi defterime değil de ders kitaplarının sayfa boşluklarına yazardım. Çünkü öğretmenler deftere yazılan notları merak ederlerdi. Göçebe olarak yaşayan ruhum ve gözlemlerim sayesinde gün geçtikçe karakterlerimle birlikte doludizgin bir yolculuğa başladım. Karakterlerimi yaşıyor, onlara bir ruh, beden veriyordum. Bazen inatlaşıyor bazen de mutluluktan birbirimizi dansa kaldırıyorduk. Böylelikle ruhumun kimliğini onlar ile tanıştırıyor, birbirimizi daha iyi anlıyorduk. Aslında bu üç sorunun cevabı görünmez bir zincir ile birbirine bağlı. Çünkü çok okunan bir kitabın arkasında iyi tanınmış bir yazar vardır. Ve takibinde birçok insana ulaşmayı başarabilmiştir. Tüm bunların altında yatan bir gerçek ise etkileyici bir kitabın akıllara nüfuz ediyor olmasıdır. Her çağda farklı bir hikayeyi bağrında taşıyan edebiyatın ne yazık ki ülkemizde hak ettiği değeri göremiyor oluşu sanatta bazı yıkımlara neden oluyor. Edebiyata değer veren insanların içinde bulunduğu çağın getirisinde sanata sırt çevirmek zorunda kalıyor. Ve bunun nedeni tek bir cümle kuramadığı halde kendini yazar zannedenlerin, tutkusunu ve acısını sözcüklere saklamayı başaramamış şairlerin edebiyat serüvenini meşgul ediyor olmasıdır. Bu yüzden her günlüğü olan kendini yazar, dilin ses estetiğinden yoksun birkaç dörtlüğü olan ise kendini şair olarak görmemeli. Umuyorum ki bu serüven yeteneğiyle kendini ıspatlayan insanların ödülleriyle, fikirleriyle dolacak. Elbette bu düşüncem sadece edebiyat ile kısıtlanmamalı. Televizyonlara, dergilere, gazetelere çıkan herkesi sanatçı olarak görüyor olmamız gelişemeyen bir sanat topluluğunda yaşıyor olmamızın nedeni. Her güldüreni, şarkı söyleyeni popüler kültürün paraziti altında sanatçı olarak tanımlıyoruz. Birçok eserler veren, gerçekten duygusunu dışa vurmayı başarabilen insanlar toplumda hak ettiği değeri göremeyince rotasını başka ülkelere sürüyor ya da yeteneğine küsüyor. Ve gerisinde bıraktığı toplum daha çok zayıflıyor. Bu nedenle gerçek 'sanatçı'lardan oluşan aktivelere dahil olmaya her zaman özen gösteriyorum. Cıvıltılar ile dolu ormanda yürüyüşe çıkmak için sabahın erken saatlerinde yatağımı terk etmeyi seviyorum. Çünkü çok uyuduğum zaman hayatı kaçırdığıma inanıyorum. Gitar çalmayı en az müzik dinlemek kadar seviyorum. Çünkü üretebilmem için bazen ruhumu dansa kaldırmam gerekiyor. Masa tenisi ve basketbol oynamayı çocukluğumdan bu yana sürdürmeye devam ediyorum. Son günlerde kısa film projemin üstünde çalışıyorum. Ne de olsa hayalleri kısıtlamamak gerek. Hayatın sürprizler ile dolu olan çemberinde bana iyi gelenin peşinden gitmek güzel geliyor. Bunların yanı sıra farklı ülkelere seyahatler gerçekleştirerek kültür keşfine çıkıyorum. Ama aklım sürekli yazmanın ve okumanın peşinde. İkinci kitabımı bitirmiş bulunmaktayım. Şu an kapak tasarımı üzerinde çalışıyorum. Ve her şey yolunda gittiği taktirde ilkbaharın ilk yeşilinde kitabımı yayımlatmayı düşünüyorum. Teknolojinin gün geçtikçe gelişmesiyle farkında olmadan bazı yeteneklerimizi kaybediyoruz. Kalem tutmayı neredeyse unutur hale geldik. El yazımızı tuşlar ile takas ederek güzel bir yetenekten vazgeçiyoruz. Popüler kültürün etkisiyle birçok insan kitapları artık sesiyle ün yapmış insanlardan dinlemeyi tercih ediyor. Elbette bu yanlış bir yol değildir. Ama en güzeli gözlerimizin takibidir. Çünkü bir kitabı okurken aklımız daha sakin, hayal gücüne daha verimlidir. Bize ait olmayan bir sesle zihnimize dinlettiğimiz hikayenin ütopik dünyamıza etkisinin zayıf olduğuna inanıyorum. Çünkü cümleleri iç sesimizle okuyoruz. Ve zihnimize yabancı gelmeyen bu ses hikayeyi daha güçlü yaşamamıza yardımcı oluyor. Oysa kitaplarımızın sayfalarında unuttuğumuz birkaç kurumuş çiçeğin yıllar sonra sevimli bir hissiyatı yaşatacağı kaçınılmazdır. Geriye dönerek iştahla altını çizdiğimiz cümlelerin altında yatan hikayeleriyle aydınlanarak, gün geçtikçe kokusunu güçlendiren sayfaları burnumuza kondurarak şüphesiz yazara güzel bir arkadaşlık etmiş oluyoruz. Bu yüzden kulaklarımız çok sevdiğimiz şarkılarla, içimizi bir tüy gibi okşayan sözleri dinlemekle meşgul olsun. Şiddet kelimesi her ne kadar tek başına 'kaba, sert' bir anlam taşıyor olsa da bunu sadece bedensel güç olarak algılamamamız gerektiğine inanıyorum. Sadece annelik görevini yaptırmaktan doğan psikolojik şiddete, eğitimine engel olarak yol açtığı ekonomik şiddete, ilişkiye zorlayarak, namus ve töre baskısıyla çıkan cinsel şiddete, bedensel eylem ile özsaygısını yitirmesine neden olan fiziksel şiddete maruz kalan kadınların ne yazık ki bizleri üzen haberlerini alıyoruz. Bu olayları yaşatan kişilerin içinde bulunduğu toplum kadar aldığı eğitim de söz konusudur. İnsan olmak ve 'insan gibi' görünmek farklı şeylerdir. İnsan tabiatı gereği duygusal olgunun getirisinde içgüdüleriyle hareket eder. İnsan gibi görünenlerin zihin katmanları yoktur, fonksiyonsuz bir düzlemde yaşarlar. Hayatımızı paylaşacağımız kişinin ilk olarak 'insancıl' yönlerini keşfetmeliyiz. Arkadaşlığından doğan samimiyetin güven değerini ölçmeliyiz ve daha sonra sevgimize gerçekten kendimizi ikna ettiğimizde o eli tutmalıyız. Çünkü bir insanı tanımak kolay değildir. Bu yüzden 'görmek istediğimiz gibi' algısına düşmememiz için bir kaplumbağa gibi yavaş olmalıyız. Ülkemizde kadına yönelik şiddetin önüne geçilebilmesi için yasaların merhametsiz bir yol izlemesi gerekiyor. Böylelikle toplumda ciddi bir disiplin doğacaktır. Çünkü şiddete maruz kalan bir kadın içinde ki acıyla baş başadır. Bedensel acısı gözle görülür fakat kalbinin yarasını bir tek kendi ve onunla aynı durumu yaşayanlar bilir. Bu yüzden erkeğin kadından üstün olduğuna inanan yozlaşmış bir toplum sınıfının evrensel olarak ortadan kalkması için yasaları, yerel yönetimleri tümüyle kadınların fikirlerinden beslenmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü bir kadın aklıyla yüzlerce 'insan gibi' gözükenin üstünden gelebilir. Bir insanın gelişimi ailesinin eğitimiyle başlar. Küçük yaşta kazanılan kültür ömrü boyunca ona arkadaşlık eder. Aile sadece anne, baba ve kardeş olarak akıllarda yer etmemeli. Çünkü her çocuk şanslı olamıyor. Büyüten, gelişimine katkı sağlayan kimse önemli bir rolü üstlenir. Onu yetiştiren amcası olabilir ya da teyzesi. Önemli olan kimin yanında olduğu değildir. En değerli olanı ona doğru, güzel bir yol çizmesine yardımcı olacak olandır. Ve ne yazık ki bu durum her zaman böyle olamıyor. Kök salmış, faydasız, zehir dolu töre adetleri çocukların en güzel zamanlarını çalıyor. Bu yüzden özellikle kırsal kesimlerin zayıf kalmış kültürlerini güçlendirmek için devletin ciddi yasalara adım atması gerekiyor. Bir çocuğun oyuncaklardan çok, doğru bir sevgiye ihtiyacı vardır. Onu mutlu edenin ne olduğunu ve neden mutsuz olduğunu mutlaka sorgulanması gerekiyor. İç dünyasına dönük bir çocuğun mutsuzluğunu erkenden keşfederek ruhsal sağlığını korumuş oluruz. Böylelikle ailesinden, ailesi dışında aldığı tehditleri kolay bir şekilde dile getirebilecektir. Kendisine zarar vereceğine inandığı kişiden, ortamdan uzaklaşarak özgüvenini yıkılmaz bir hale getirmeyi başarabilecektir. Sevgi dolu cıvıltılarıyla mavi boşlukta yaşayan kuşların gökyüzünün süsleri olduğuna inanırım. Saf, güzel duygularını kendimize arkadaşlık ediyor olmamız dinlemesini sevdiğimiz şarkının sözlerine eşlik ediyor olmak kadar güzeldir. Tanrı'nın bize armağan ettiği bu canlıları korumak, dost olmak bir çocuğu büyütmek kadar değerlidir. Konuşamayan ama duygularını en iyi şekilde belli eden bu canlıların sevgisi şüphesiz kusursuzdur. Çünkü verilen bir emeği, en ufacık baş okşanmasıyla sadık kalan sevgisini çıkarsız bir şekilde belli etmeyi başarabiliyor. Ve tüm bu sevgiye zarar veren 'insan gibi' gözükenlerin en başta olduğu gibi ağır yasalar ile karşılık bulması gerekiyor. Ama ne yazık ki ülkemiz bu konuda zayıf bir yol izliyor. Cezaların para ile değil, daha etkili, ağır yasalarla birlikte sonuçlandırılması 'insan gibi' gözükenlerin kulağını çekebileceğine inanıyorum. Yazarın kalemi oldukça güçlü, ikinci kitabını okudum. Filmi çekilecek türden. Hayata bakış açısı çok farklı. Hiçbir şeyi basit göremiyor. Her şeyin bir hikayesi olduğuna inanıyor. Ki öyle de, bunu yeteneği sayesinde açıklayabiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/can-gumus-anlatacak-hikayesi-olan-herkes-muzik-yapabilir", "text": "1984 yılında İstanbul'da doğan Can Gümüş, Yeditepe Üniversitesi Grafik Tasarımı bölümünden mezun oldu. Görsel sanatlar yerine müzik kariyerine devam etmek istediği için stüdyo müzisyeni olarak çeşitli gruplarla çaldı ve bu sebeple ABD California eyaletine yerleşti. Gitar okulu olan Hollywood Musicians Institute Guitar Institute of Technology bölümüne girmeye hak kazandı. Bu eğitim sürecinde Keith Wyatt, Jennifer Batten, Paul Gilbert, Robben Ford, Scott Henderson gibi isimlerden eğitim alan ve karşılıklı çalma fırsatı yakalayan Can Gümüş, eğitimini tamamladıktan sonra ABD'de çeşitli müzisyen ve gruplarla çalışmalarına devam etti ve turnelere katıldı. Türkiye'ye döndükten sonra 2010 yılına kadar çalışmalarını İstanbul'da sürdürdü. 2006 ve 2007 yıllarında Sabancı Üniversitesi'nde eğitim vermeye başladı. 2010 yılında ani bir kararla çocukluğundan beri hayalini kurduğu Latin Amerika ülkesi Brezilya'ya yerleşti. Bu esnada Porto Alegre şehrinde bulunan UFRGS -Universidade Federal do Rio Grande do Sul'da perküsyon eğitimleri aldı ve akademinin perküsyon grubuna katıldı. Bu sayede Arjantin, Uruguay gibi ülkeleri gezme ve tanıma fırsatı yakaladı. Brezilya'da çeşitli yerel müzisyen ve gruplarla çalıştıktan sonra 2013 yılında Türkiye'ye kesin dönüş yapan Can Gümüş, ülkemizde Brezilya kültürünün henüz pek bilinmediği, Portekizce'nin yaygınlaşmadığı ve öğretilmediği dönemde Dr. Mustafa Özköse'nin de desteğiyle Brezilya Kültür Merkezi'nin temellerini attı. Yedi yılı aşkın bir süredir Portekizce kursları, festivaller ve diğer kültür etkinliklerinin de organizasyonlarını düzenleyerek Brezilya kültürünü Türkiye'ye tanıtan Gümüş aynı zamanda Türkiye'de yaşayan Brezilya vatandaşlarının da kendilerini evlerinde gibi hissetmelerini amaçladı. 2017 yılında ise bir diğer hayali olan ve Türkiye'nin ilk Blues & Rock müzik okulu olan Rock Akademi'yi kurdu ve günümüze kadar bu proje adı altında konser, seminer, workshoplar düzenledi. İçinde bulunduğumuz yılda ise müzik eğitimi yayınlarına başlayan sanatçı, aynı proje adı altında bas gitarist Onur Şengül ile sokak hayvanları için düzenlenen 7 seriden oluşan workshoplar düzenledi. Başarılı müzisyen Can Gümüş'le müziği, yaşamını ve bugüne dek büyük bir başarıyla sürdürdüğü çalışmalarını konuştuk. Can Gümüş: Brezilya Kültür Merkezi 2013 yılında Türkiye'ye dönüş yaptıktan sonra kuruldu. Brezilya'ya yerleşmeden önce Türkiye'de Portekizce eğitimi veren herhangi bir kurum yoktu. Benim gibi Brezilya ve Portekiz'de yaşamak isteyen birçok TC vatandaşı Portekizce kursu bulamıyordu. Bu yüzden bu boşluğu doldurmak istedim. Bildiğiniz gibi Brezilya kültürü çok renkli bir kültür, Türkiye'ye döndüğümde Brezilya kültüründen uzak kalmıştım. Türkiye'de bunu sadece dil eğitimi ile değil, müzik, dans, mutfak, görsel sanatlar, spor yönünden de kısacası diğer kültürel yönlerden de tanıtmak istedim. Elbette bunu tek başıma yapabilmem çok zordu. İlk yardımcı olan Psikiyatrist Dr. Mustafa Özköseydi. Kendisi o dönemde Brezilya'daki klinikleri araştırıyordu. Daha sonrasında Türkiye'de yaşayan ve bu kültüre ilgi duyan TC vatandaşları, Brezilya vatandaşları, konsolosluklar da destek oldu. Merkezimiz son 2 yıldır Avrupa Birliği tarafından da desteklenmeye başlandı. Rock Akademi serüveni ise 2017 yılında benzer sebeplerden dolayı başladı. Aslında 2003 yılından beri hep hayalini kurduğum bir oluşumdu. O yıllarda Jack Black'in oynadığı School of Rock filmini izlediğimde bu fikir doğdu ancak hem ekonomik olarak hem de cesaret olarak gerekli motivasyonu bulamamıştım. 2017 senesinde ise bunu daha fazla ertelemenin gereksiz olduğunu ve bir yerden başlamak gerektiğini düşündüm. Bu projeyi başlatmamdaki bir diğer neden ise Rock ve Blues alanında enstrüman eğitimlerinin Türkiye'de henüz kurumsallaşmamış olmasıydı. Eğitimler ya bireysel olarak belirli bir müfredata bağlı kalmadan ya da müzik merkezleri tarafından diğer enstrümanlarla birlikte öğretiliyordu. Rock Akademi projesiyle birlikte müfredatlı, öğrenciyi takip eden, sürekliliği sağlayan, öğrenciye sahne veren ve birbirleriyle tanışıp karşılıklı müzik yapan hatta grup kuran bir oluşum oldu. Cevap hem evet hem hayır. Anlatacak hikayesi olan herkes müzik yapabilir. Farklı üslubu olan daha hızlı yol alır. Hepimiz enstrüman öğrenirken bir taklit sürecinden geçiyoruz tıpkı dil öğrenirken anne ve babamızın konuşmalarını imite edip, tekrarlayarak içselleştirmemiz gibi. Benim örnek aldığım müzisyen ise Stevie Ray Vaughan idi. Bir süre sonra bu farklı bir üsluba dönüşüp o üslupla farklı hikayeler anlatmaya başladığımızda ortaya dinlenebilir müzikler çıkıyor. Bob Dylan'ı ele alalım. Belki de çoğumuz için iyi bir sesi yok ama dinlerken hepimizi büyülüyor. Müziği ve anlattığı hikayeleri içselleştirebildiği için çok doğal ve samimi geliyor. Diğer yandan müzik yarışmalarında Bob Dylan coverı yapan ve sesini ona benzetmeye çalışan bir yarışmacı dinlediğimizde bu kadar organik gelmiyor çünkü tüm dikkatini Bob Dylan'a benzetmeye ayırıyor ve hissiyatı kayboluyor. Söz konusu enstrüman çalmak ise evet iyi bir eğitim sürecinden geçmeniz gerekir. Enstrümanist olmak için birçok müzik türüne hakim olmanız lazım. Armoni ve Teori konularına ve enstrüman hakimiyetine sahip biri geçmişte yapılan müzikleri deşifre edebilir, duyduğunu kolay analiz edebilir, kendi müzik stilini daha hızlı inşa edebilir. Bu süreç eğitim almadan olmaz demem yanlış olur elbet ancak eğitim bu süreci hızlandırır. Çoğumuz yeni bir şeyler öğrenirken yaptığımız hataları göremiyoruz ve yıllarca bunun farkına varmadan tekrar ediyoruz. Biri bize gösterdiğinde ise birkaç saat içinde o sorunu çözebiliyoruz. Bir diğer dikkatimi çeken konu ise Türkiye'de yapılan eleştirileri hakaret olarak algılamamız. Bu yüzden eleştirmesi gereken bilirkişiler bundan uzak durabiliyor dolayısıyla tenkitin olmadığı bir ortamda kendimizi düzeltmemiz zaman alabiliyor. Şu an 2021 senesinde çıkartmayı planladığımız Blues 1-2-3 gitar metodunun seslerini kaydediyoruz. Aralarında kendi şarkılarıma da yer verdim. Kurulduğumuz ilk yıllarda Brezilya'nın herkes tarafından bilinen yönlerini tanıtmayı hedeflemiştik. Bunlar samba, bossa nova, capoeira, Brezilya yemekleri vb. Çoğu zaten icra ediliyordu ancak festival kapsamında hepsi bir araya getirilmemişti. İlk festivalimiz 2015 yılında böylece yapılmış oldu. İlerleyen yıllarda ise rutin olarak devam etti. Ülke genelinde ismimiz duyulmaya başlamıştı. Son 2 senedir biraz daha bilinmeyen yönlerini ele almak istedik. Fotoğraf sergisi, film gösterimi, tarih, dans, tiyatro alanlarında ülkemizi ziyarete gelen sanatçı ve akademisyenlerden destek aldık ve beraber etkinlikler düzenledik. Artık sadece samba ve capoeira değil de Xote, Baiao, Lundu, Carimbo, Forro, Frevo türlerini de tanıtmaya başladık. İlerleyen aylarda bu projelere devam etmek istiyoruz fakat pandemi süresinde bu projeleri askıya aldık. Evet sürekli ertelediğim kitabın yazımını ve kayıtlarını bitirdim. Diğer yandan online eğitimler başladığı için bu dönem normalden daha yoğun geçti. Bu sefer şehir dışından da eğitimlerimize katılan öğrencilerimiz oldu. Bu durumda her şey normale döndüğünde İstanbul dışında da workshoplar ve seminerler düzenleyeceğiz gibi görünüyor. İçeriklerini şimdiden oluşturmaya başladım. Blues Gitar 1 yayınlanacak olan ilk kitap tamamen Blues gitara giriş niteliğinde olacak. Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde ritim konusu, ikinci bölümde ise solo konusuna değineceğim. İkinci kitap ise orta seviyeler için olacak. Hali hazırda Blues gitar çalanların geliştirmek için faydalanacağı bir kitap içeriği oldu. Üçüncü ve son kitap ise blues-caz ağırlıklı olacak. Bu aşamada alışılmış standart blues kalıplarının dışına nasıl çıkılabileceğini gösterecek. İlk kitabı geçtiğimiz Nisan ayında planlamıştık ancak bu süreçten sonra 2021 yılına kaldı. Sanırım Nisan-Mayıs civarında çıkacak. Öğrenci geldiğinde eğer sıfırdan başlamıyorsa ve müzik geçmişi varsa ilk olarak karşılıklı çalıyoruz. Bu aşamada teknik, ritim ve melodi bilgisine bakıyoruz. Armoni ve teoriyi enstrümana aktarabiliyor mu, çaldığı enstrümanda notalara hakim mi hangi stillerde çalıyor gibi. Eğitim sürecine başlayınca bazı ekoller üzerinde durmayı seviyoruz. 60'lardan günümüze yapılmış müzikal fikirleri analiz edip onları gerektiğinde çalıyoruz. Bunu yapmadan iyi bir dinleyici olmak bile yetmiyor bence. Aranan sound nedir, o enstrümanı çalmaya iten örnek alınan müzisyenler kimlerdir, bunlar da önemli. İlk etapta öğrenciye müziği anlatıyoruz ve çalmayı gösteriyoruz. İkinci aşamada dinlediği müzikleri deşifre etmeyi biliyor mu, gerektiğinde emprovize eşlik edebiliyor mu ve son olarak üçüncü aşamada bir grupla çalmaya hazır mı? Herhangi bir ülkenin bir şehrinde düzenlenen bir jam sessiona katılıp sorunsuzca eşlik edebiliyor mu bunların üzerinde duruyoruz. Harika. Ülkemizde eleştirinin hakaret olarak algılanıyor olması, gerçekten konusunda iyi olan kişilerin de yorum yapmaktan kaçınmasına neden oluyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/can-kazazdan-yeni-sarki-ve-klip-yaz-bitince", "text": "Sevilen müzisyen Can Kazaz'ın yeni şarkısı ve klibi Yaz Bitince Universal Müzik Türkiye etiketiyle dinleyiciyle buluştu. Kazaz'a müzisyen Efe Demiral gitarıyla eşlik etti. Can Kazaz Kızılgerdan adını taşıyan albümünün 3. parçasını dinleyicilerin beğenisine sundu. Albümün ilk iki şarkısı Sabahlar ve Bir Delinin Kaç Cehennemi Olmalı?nın ardından Kazaz yaz ayına Yaz Bitinceyle veda ediyor. Yaz Bitince için Öncü Doğu Gürsoy yönetmenliğinde çekilen video klip."} {"url": "https://gazetesanat.com/can-kazazin-canli-performans-kaydi-yayinda-yirmi-yedi-live", "text": "Can Kazaz, büyük ses getiren Sürsün Bahar albümünde yer alan Yirmi Yedi isimli şarkısının canlı performans kaydını Universal Müzik Türkiye etiketiyle yayımladı. Sanatçının geçtiğimiz aralık ayında vermiş olduğu doğum günü konserinde kaydedilen Yirmi Yedi, Kazaz'ın eşsiz ses rengiyle ortaya çıkan etkileyici bir performansı müzikseverlerin beğenisine sunuyor. Sanatçı, yirmi yedi yaşı için yazmış olduğu bu şarkıyı otuz ikinci yaş gününde söyleyerek dinleyicileriyle keyifli ve duygusal bir hatıraya sahip oldu. Yirmi Yedi performansına Can Özen yönetmenliğinde çekilen konser görüntülerinin eşlik ettiği video ise sanatçının doğum günü konserinden paylaşılan ilk video olma özelliğini taşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/can-kazazin-heyecanla-beklenen-albumu-kizilgerdan-yayinda", "text": "Can Kazaz'ın müzik yolculuğunda yeni bir sayfa açtığı albümü Kızılgerdan müzikseverlerle buluştu. Pek çok farklı tarza ev sahipliği yapan ve Can Kazaz'ın eşsiz sesinde buluşan albüm tüm dijital platformlarda yerini aldı. Kızılgerdan adlı albüm, 'Yaz Bitince', 'Bir Delinin Kaç Cehennemi Olmalı' ve 'Sabahlar' teklilerinin yanı sıra aynı zamanda 'Bağrı Yanık Dostlara' ve Anıl Piyancı ile ortak çalışması olan 'Başka' parçalarını da içinde barındırıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/can-kazazin-sursun-bahar-klibine-yogun-ilgi", "text": "Can Kazaz'ın son albümüne ismini veren şarkısı 'Sürsün Bahar' için çektiği klip, müzikseverler tarafından ilk haftasında büyük ilgiyle karşılandı. Sosyal medya üzerinden sevgi dolu tepkiler aldığını belirterek gösterdikleri yoğun ilgi için hayranlarına teşekkür eden sanatçı Can Kazaz, yeni klibini özel kılan duygularını ise şöyle ifade etti: Şarkılara sığmayan sonsuz bir sevgiyle babamın kıymetli hatırası için imkan ve becerilerimin el verdiği en güzel anıtı yapmaya çabaladım, artık içim rahat. Gidin sevdiklerinize sarılın ki sürsün bahar. Universal Müzik Türkiye etiketiyle tüm dijital platformlarda ve müzik marketlerde yerini alan Sürsün Bahar albümü, Can Kazaz'ın şehir hayatına ve şehir hayatında yalnızlaşmış modern insana dair çarpıcı gözlemlerini içinde barındırıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/can-kazazin-yeni-albumunun-ilk-sarkisi-sabahlar-yayinda", "text": "Sevilen müzisyen Can Kazaz'ın yepyeni şarkısı Sabahlar, Universal Müzik Türkiye etiketiyle müzikseverlerle buluştu. Yuken albümüyle RnB tarzına yönelen Kazaz, kendi orijinalliği ile bu tarzı harmanlayarak şarkıyı bizlere sunuyor. Şarkı sözleri zaman zaman melankoliye daha yakın bir çizgide olan Can Kazaz'ın bu parçada da benzer bir ruh hali yakaladığını söylemek mümkün. Ayrıca müziğin gittikçe yükselen ve neşelendiren bir enerjiye de sahip olması Sabahlar'ı çok özel bir yere konumlandırıyor. Şarkı her şeye rağmen keyiflenmek gerektiğini, dans edebileceğimizi, hayatın devam ettiğini hissettiriyor. Ağrılarımız bizimle olduğu için yalnız değiliz. ifadesiyle de dinleyenleri gülümsetiyor. Başarılı müzisyen Can Kazaz'ın önümüzdeki aylarda çıkacak olan Kızılgerdan adlı albümünde 'Sabahlar' da yer alacak ve bu şarkı yeni albümün nasıl olacağına dair ipuçlarını şimdiden veriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/canakkaleden-kurtulusa-100-yil-sahnede", "text": "Cüneyt İngiz tarafından kaleme alınan Çanakkale'den Kurtuluş'a 100 yıl, Cumhuriyetin 100. yılına özel olarak 3 Eylül tarihinde Zürih'te sahnelenecek. Yönetmenliğini Ali Yaylı'nın yaptığı oyunun müziklerini Koray Kahraman, ses efektlerini Emrah Can Yaylı, afiş tasarımını Deniz Nida Şener, dekor kostüm uygulamasını da Burcu İngiz yapıyor. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı'nda Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde, canını bu vatan uğruna veren erlerin, subayların, komutanların hikayeleri bir meddah tarafından anlatılıyor. Savaşın en acımasız yüzünün görüleceği oyunda vatanı uğruna canını veren Mehmetçiklerimizin hüzünlü hikayeleri göz dolduruyor. İsviçre Atatürkçü Düşünce Derneği'nin davetiyle Zürih'te dünya prömiyerini yapacak olan Çanakkale'den Kurtuluş'a 100 yıl bu sezon İstanbul, Antalya, İzmir ve daha birçok şehirde sahnelenecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/canandan-falname-serisine-ozel-performans-pera-muzesinde", "text": "Pera Müzesi'nde 17 Ocak tarihine kadar devam edecek olan Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür sergisi için Falname adlı yeni bir minyatür serisi hazırlayan CANAN, 13 Ocak Çarşamba gününe kadar gerçekleştireceği bir dizi performansla sanatseverlerle buluşuyor. CANAN'ın tarot kartı formatında ürettiği seri ile gerçekleştireceği performanslara müzenin internet sitesindeki rezervasyon formu ile katılım sağlanabiliyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, açıldığı günden bu yana buyu bir ilgiyle karşılanan Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür sergisi kapsamında özel bir etkinliği daha sanatseverlere buluşturuyor. Sergide 1 Mayıs, Ademler ve Havvalar, Güzel ve Çirkin, İbretnüma ve Falname başlıklı işleriyle yer alan CANAN'ın yüzyıllar önce Osmanlı nakkaşları tarafından hazırlanan Falnamelerden ve İslam mitolojisindeki karakterlerden etkilenerek hazırladığı 71 minyatürden oluşan Falname serisi, performansında kullandığı tarot destesine dönüşüyor. Falname performanslarına, 13 Ocak 2021 tarihine kadar Salı ve Çarşamba günleri 13.00 17.30 saatleri arasında, Pera Müzesi web sitesindeki rezervasyon formunu doldurarak katılım sağlayabilirsiniz. Tarot kartı seti olarak sınırlı sayıda üretilen Falname serisi, performanslarla eş zamanlı olarak Pera Müzesi Artshop'ta satışta olacak. Ziyaretçiler performansa Pera Müzesi giriş bileti ile katılabilir. Performans Türkçedir. Katılımcı sayısı sınırlıdır ve rezervasyon gereklidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/canavarin-ilk-kisisel-sergisi-versus-art-projectte", "text": "Mural sanatçısı kimliğiyle tanınan Canavar'ın ilk kişisel sergisi Herşey yolunda, 9 Eylül itibariyle Versus Art Project'te izleyicilerle buluşuyor. Toplumsal baskı, iktidar sevdası, fetihçilik, insanın şehirdeki varoluş ve yaşam mücadelesini merkezine alan sergide sanatçının üç senelik üretim sürecini kapsayan çalışmaları yer alıyor. Toplumun kötücül yanı, acı ve hazlarını gözlemleyerek, bu kültürel baskıların insan psikolojisi üzerinde yarattığı travmatik etkilerden beslenen Canavar, üretiminin referans noktalarını Kafka'nın Dönüşüm ve Babaya Mektupu ile Nietzsche'nin Böyle Söyledi Zerduştuna dayandırıyor. Eril iktidar baskısı altında ötekileşen bireyin ait olamama ve beden kimlik yabancılaşmasının bir temsili olan hamam böceği figürünü kendisiyle özdeşleştiren sanatçı, Herşey yolunda sergisinde şiddet ve öfkenin bulaşıcı halini, varoluş sürecini etkileyen deneyimlerini irdeliyor. Şimdi dört duvar arasında, çerçeveler içinde ve dingin bir ışık altında bulacaksınız onu; Namıdiğer sanatçı olarak canavar. Canavar'ın 60'a yakın sprey boya çözümlemesi, pentür, gravür ve duvar üzerine gerçekleştirdiği performatif uygulamanın yer aldığı sergi, sokak sanatçısının galeri içindeki kalıplaşmış varlığını farklı bir perspektiften tartışmaya açıyor. Francis Bacon'dan referansla eril baskı, soy devamı, erkek çocuğa yüklenen sorumluluk konularının işlendiği C1 adlı eseri ile izleyiciyi karşılayan Herşey yolunda sergisi, Canavar'ın toplumun farklı karakterlerinin yansımalarını ele aldığı çalışmalarına yer veriyor. Canavar'ın izleyiciyi toplum tarafından dayatılan normlar ile yüzleştirmeyi amaçladığı Herşey yolunda sergisini, 9 Eylül 9 Ekim tarihleri arasında Versus Art Project'te ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/candan-ercetin-bir-baskadir-benim-memleketim", "text": "Sahnesinde ağırladığı sanatçılarla, eşsiz lezzetleri ve boğaz manzarasıyla yılın popüler mekanları arasına giren Jolly Joker Private, güçlü sesi ve zarafeti ile dinleyenleri kendine hayran bırakan Candan Erçetin'e ev sahipliği yaptı. Şarkılarıyla hem hüzünlendiren hem eğlencenin doruğuna çıkaran Candan Erçetin'e izlemeye gelenler de hep bir ağızdan eşlik etti. Candan Erçetin kapanışta Türkiye'ye olan sevgisini dile getirerek hepimiz aynı yönden bakmayı becebiliyoruz. İyi ki burada dogduk, iyi ki burada yaşıyoruz ifadelerinin ardından Memleketim şarkısını söyledi. Lezzeti ve canlı müziği bir arada sunan ve yoğun ilgi gören Jolly Joker Private, gelecek hafta üç gece boyunca Sevgililer Günü'ne özel aşk dolu programa ev sahipliği yapacak. 11 Şubat Simge, 12 Şubat Berkay, 14 Şubat Erol Evgin Jolly Joker Private sahnesinde olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/canis-majoris-2021", "text": "Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörlüğü ile Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanlığı'nın verdiği destekle 22.12.2021 tarihinde gerçekleşen CANIS MAJORIS 2021 başlıklı konsere yer vermek istiyorum bu yazımda. Bu yıl Yılmaz Cevahir Bakır Op.20 No.6 (2021), Sude Ergen Missed a Thing (2021), Davut Özdemir- Hope (2018), Koray Sazlı Solo Viyolonsel için Parça (2002), Canan Olkun Supplication (2021), Sibil Arsenyan blaze (2011), Şahin Kureta- Yapay Zeka Topluluğu İçin Etüd I. (2021), Uğurcan Kurt 3 Pieces from Tonatonality (2021), Barış Can Bilgin- biov (2021), Aslı Kobaner Dövizle Raks (2021), Başak Yavuz Is My Soul Asleep (2011) adlı bestecilerin kompozisyonlarıyla beşincisi düzenlenen CANIS MAJORIS konseri, geçtiğimiz sene kaybettiğimiz değerli müzisyen, eğitmen ve müzik yazarı Önder Kütahyalı'ya ithaf edilmiş. Bestecilerin eserleri ise besteci-yorumcu iş birliğiyle; Yılmaz Cevahir Bakır, Neslişah Kuvvet, Deniz Doğangün, Uğur Mutlu, Mehmet Çağrı Özdemir, Sibil Arsenyan, Ebru Güneş, Burçak Alador, Ömer Faruk Arslan, Akanay Altun, Dilek Yılmaz, Hakan Kamalı ve Esra Kayıkçı isimli yorumcuların sergilediği performansla hayat bulmuş. Beklenen an gelmiş ve dinleyicilere tonal müzikten atonal müziğe, yapay zeka üretiminden sabit medyaya, deneysel müzikten caz dünyasına değin zengin bir tını skalası sunacak konser başlamıştı. Sude Ergen'in kaybedilmiş hisler ve yaşanamamış olayları yansıtma isteği ile solo piyano için yazdığı ve piyanist Neslişah Kuvvet'in eserin seslendirilişini gerçekleştirdiği Missed a Thing eşliğinde iyi seyirler, iyi dinletiler."} {"url": "https://gazetesanat.com/caravaggionun-sekli-bozuk-incisi-the-entombment-of-christ", "text": "Barok resminin en büyük tezahürü olayın gerçekleştiği en dramatik anın izleyicide duygu ve tutku uyandıracak biçimde resmedilmesidir. Ve Barok resim her daim izleyicinin kendi zihninde tamamlamasını gerektiren bir anlık hikaye sunar. Michelangelo Merisi Caravaggio'nun bu resminde çarmıhtan indirilen İsa'nın mezara yerleştirilme hazırlığı ve yas anı gösterilmektedir. Barok resim sanatında çokça rastlanılan grup portreciliği bu resim ile en güzel örneklerinden birini sunmaktadır. Sahne İsa'nın ölü bedeni de dahil olmak üzere üçer kişilik iki figüratif gruptan meydana gelmektedir. Birinci grupta başta ölü İsa, sonrasında kolunu İsa'nın üst bedeninin altında konumlandırmış ve sağ diziyle de onun ölü bedenini destekler halde bulunan kırmızı pelerin içindeki Evangelist John ve İsa'nın alt gövdesini taşıyan, onun dizlerini kollarıyla sıkıca kavrar haldeki Aziz Nicodemus bulunmaktadır. İsa'nın geometrik olarak zor bir biçimde betimlenmiştir ve onu taşıyan insanların dengesiz çabaları Caravaggio tarafından bir dengeye kavuşturulmuştur. Evangelist John, İsa'nın gövdesini kavrarken sağ elinin parmakları İsa'nın çarmıhtayken Romalı bir askerin bıçaklaması sonucu kaburgasında oluşan yarasına değmektedir. Hakikatte can acıtıcı olabilecek bu temasa karşılık İsa'nın hiçbir şey hissedemeyişi ve tepkisizliğiyle onun ölü oluşu bir kez daha vurgulanmıştır. İç gıcıklayıcı bir his uyandıran bu unsur tam da yapılmak isteneni gerçekleştirmektedir. İsa'nın vücudu normal, kemiksi veya ince bir biçimde değil; kaslı, damarlı ve kalın bacaklı tasvir edilmiştir. Buna rağmen Nicodemus'un ve John'un yüksek rönesans figürlerinde olduğu gibi idealist bir biçimde değil, aksine sıradan insanlar gibi betimlenmiş oldukları görülür. Özellikle Nicodemus'un tarihte de bilindiği kadarıyla itibar ve mülk sahibi biri olduğu düşünüldüğünde sırtındaki kamburu ve eski kıyafetleriyle tam bir zavallı gibi tasvir edilmesi dikkate değerdir. Bu idealize etmekten kaçınma ve zavallılaştırma tutumu izleyicinin figürlerle daha fazla bağlantı kurabilmesini sağlamıştır. İkinci grupta ise bu iki erkeğin arasına bir yelpaze şeklinde yerleştirilmiş olan üç kadın bulunmaktadır. Bunlardan soldaki Evangelist John'un arkasında kısmen görünür haldeki Meryem Ana'dır. Geleneğe göre her daim genç betimlenen Meryem, aksi bir betimleme ile burada yaşlı olarak ve bir rahibe cübbesinin içinde karşımıza çıkmaktadır. Sağ elini, yatay olarak uzatmış, olanları kabullenir edayla ve sanki İsa'ya dokunmak istercesine onun başının üzerinde konumlandırmıştır. Ortada yüzü gölgeli, elindeki beyaz mendil ile göz yaşlarını siler vaziyetteki Mecdelli Meryem içine çekilmiş halde acısını yaşamaktadır ve sağda kollarını bakışlarıyla aynı doğrultuda yukarıya yükseltmiş haldeki Clopaslı Meryem bulunmaktadır. Bu üç kadın acı çekmenin farklı ve tamamlayıcı ifadelerini oluşturmaktadırlar. Yüzlerindeki tiyatral ifade dikkat çekicidir. Kompozisyonel olarak diagonal bir yerleştirme görülür. Resim Clopaslı Meryem'in yukarıya yükselmiş ellerinden, Mecdelli Meryem'in kıyafeti sarkan sol omzundan, Nicodemus'un dirseğinden ve Mesih'in gövdesinden, beyaz örtünün sonuna çapraz bir form ve dinamiğe sahiptir. Resim bize İsa'nın iki adam tarafından mezara indirilmesinden hemen önceki bir anda, beyaz ketene sarıldığı sırada donakalmış bir görüntüdeki gerginlik ve hareket katan uzuvları ve kafaları sunmaktadır. Tuhaf bir biçimde de göz sağ üst köşeden aşağıya doğru hareket ettikçe resme sessizlik hakim olmaktadır. Bu özelliğiyle resmi yaşamın ve ölümün bir alegorisi olarak yorumlamak mümkündür. Üstte yaşayan insanlar, altta mezar ve ölüm, bu ikisinin ortasında ise bariyer misali İsa Mesih... Aynı zamanda Katolik dogmayı; yalnızca İsa Mesih'e iman edilirse ölümün önlenebileceğini ve cennete yükselmenin ancak bu şekilde mümkün olabileceğini yansıtmaktadır. Resimde arka plan, mimari ya da manzara olmayışı resmin ön planında yer alan figürlere odaklanmamızı sağlamaktadır. Her şey resmin ön planında ve bize çok yakın olarak cereyan etmektedir. Yas tutan beş kişinin üstünde durdukları, bir mezarın kapağı olduğu düşünülen, ikonografik manada Kudüs'te bulunan Kutsal Kabir Kilisesi'nin taşına ve kilisenin temeli olarak da Mesih'e atıfta bulunan düz taş levha ve Nicodemus'un dirseği foreshortening diye bilinen ve resimdeki belirli bir nesneyi veya şekli derinlemesine oluşturma yöntemi olarak açıklanabilecek bir tür perspektif olan kısaltım tekniği sayesinde resmin alanı ile aramızdaki görünmez engeli aşarak bizim alanımıza girmektedir. Sanki mezarda duruyormuşuz gibi ve sanki İsa'nın bedeni bizim alanımıza indirilmiş gibi görünmesi sağlanmıştır. Barok sanatın en önemli hedeflerinden biri olan izleyiciyi dahil etme isteği açıkça gözlenmektedir. Aynı zamanda Nicodemus'un doğrudan izleyiciye bakan gözleri de bizlere sanki resmin bir parçasıymışız gibi hissettiren unsurlardandır. Caravaggio gerçeği en kaba ve sert yönleriyle betimlemekle kalmamış, bizleri de o anın içine hapsetmeyi başarmıştır. Resimde genel olarak karanlık hakimdir. Sanki bir tiyatro sahnesindeki gibi bir ışık kullanımı söz konusudur. Tenebrizm olarak bilinen dramatik aydınlatma olarak da adlandırılan resim tarzını yansıtır niteliktedir. Aydınlatmanın verdiği spot ışığı etkisi ile ışık ve karanlık arasında çok keskin kontrastlar oluşur başka bir deyişle parlak ve aydınlatılmış alanların hemen yanında çok koyu gölgeler mevcuttur ve bu da resme dramatik bir hava kazandırmıştır. Figürlerin duruşuna ve konudaki önemine paralel o yöne yansıtılan ışık, izleyiciyi yönlendiren bir unsurdur. Resimde İsa dışında yüzü tamamen aydınlatılmış tek kişi Aziz Nicodemus'tur ve tam da burada dikkate değer bir nokta Caravaggio'nun, Michelangelo'nun portresini kendi resmine taşımış olmasıdır. Çünkü Aziz Nicodemus'da betimlenen, Michelangelo'nun suretidir. Resimde dikkate değer detaylardan biri de sol alt kısımda görülen ve bilimsel adı verbascum thapsus olan sığırkıyruğu otudur. Tıbbi birtakım özellikleri dışında bu bitkinin kötü ruhları savuşturduğuna inanılmaktadır. Dirilişi ve ölüm üzerindeki zaferi sembolize eder. Burada bu bitki sayesinde İsa'nın ölümden sonraki dirilişine bir atıf görülmektedir. Bitkinin tam da İsa'nın konulmak üzere olduğu mezar yakınında bulunması sembolizme güç katmaktadır. Barok sözcüğü Portekizce'de 'şekli, biçimi bozuk inci' anlamına gelen ''barroco''dan türemiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/caz-ritimlerini-fars-koklerinden-gelen-melodilerle-birlestiren-liraz-21-mayista-zorlu-psmde", "text": "Zorlu PSM, müziğin her türüne olan sıra dışı yaklaşımıyla müzikseverlere eşsiz deneyimler sunmayı planladığı caz konsepti PSM'de Caz ile yazın ilk günlerinde dinleyicilerine melodik bir ziyafet sunuyor. Caz'ın birbirinden değerli usta isimlerinin yer alacağı ve Dinle, hisset, keşfet! PSM'de Caz ile dünyan değişsin! mottosuyla yola çıktığı serisi PSM'de Caz kapsamında; sadece üretimleriyle değil kimliği ve güçlü duruşuyla uluslararası arenada büyük bir saygınlık elde eden Liraz'ı 21 Mayıs Cumartesi akşamı %100 Studio'da hayranlarıyla buluşturuyor! Son günlerde Türkçe rap müziğin başarılı isimlerinden Kamufle ile gerçekleştirdiği iş birliği sonucu yayınladığı Remotely Close: Azizam isimli üretimiyle parlayan İran asıllı İsrailli sanatçı Liraz, sıra dışı ezgilerini İstanbul'daki dinleyicileriyle buluşturmaya hazırlanıyor. Şarkıcının 2018 yılında çıkardığı ilk albümü Naz, sosyal medyada paylaşılınca şarkıları İran'da hite dönüşmüştü. Oyuncu, şarkıcı ve dansçı olarak sanat kariyerini sürdüren Liraz Charhi, Farsça ikinci albümü olma özelliğini taşıyan son albümü Zan ile ilişkileri uzun yıllar önce kopan iki ülkeyi, İran ve İsrail'i, müzik ile gizlice birbirine yeniden bağladı. 2020'de yayınlanan albüm ile İsrailliler ve İranlılar arasında bir birlik duygusu oluşturmasını umut ettiğini ifade etti. Liraz, 21 Mayıs Cumartesi günü 1970'lerdeki İran pop müziğinin yeniden düzenlendiği elektro dans parçalarıyla dolu olan Zan ve Naz albümlerindeki sevilen şarkılarıyla %100 Studio'da hayranlarına hafızalardan silinmeyecek bir müzik şöleni sunacak. PSM'de Caz kapsamında gerçekleşecek Liraz biletlerine passo. com. tr satışta."} {"url": "https://gazetesanat.com/caz-ve-senfoninin-muhtesem-bulusmasi", "text": "20. Uluslararası Antalya Piyano Festivali, geçtiğimiz Cuma akşamı sahnesinde Antalya Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde, caz müziğinin dünyadaki önemli temsilcilerinden biri olan piyanist ve besteci Kerem Görsev Trio'yu ağırladı. Görsev, biletleri günler öncesinden tükenen konserinde müzikseverlere unutulmaz bir müzik ziyafeti sundu. Sabırsızlıkla beklenen konsere sanatseverler yoğun ilgi gösteri. Konserde tamamı kendi bestelerinden oluşan bir repertuvar seslendiren Görsev, hemen her şarkıdan önce eserin ortaya çıkış hikayesini konuklarla paylaştı. I Remember Your Face şarkısını 11 yıl boyunca görmediği babası için bestelediğini söyleyen piyanist Kerem Görsev duygusal anlar yaşadı. Story Teller şarkısını mentörüm dediği ve yıllar önce kaybettiğimiz Türk cazının önemli kontrbasçılarından Oğuz Durukan için ve Sunday şarkısını ise çok yakın arkadaşı olan ve yine kaybettiğimiz spor spikeri Kenan Onuk için bestelediğini söyledi ve şarkıları onlara ithaf etti. Duygularını izleyicilerle paylaşan Kerem Görsev Sevdiğim birini kaybettiğim zaman içimden ona şarkı yazmak geliyor dedi. Muhteşem konserde Ferit Odman'ın davul ve Kağan Yıldız'ın kontrbas şovu seyirciler tarafından coşkuyla alkışlandı. Konserin sonunda kulise gitmeden bis yapan Kerem Görsev Biz içeri geçip sizi bekletmeyelim, siz de alkışlayarak hiç yorulmayın, biz hemen bir şarkı daha çalalım sözleriyle esprili anlar yaşattı. Gecenin sonunda festivalin idari direktörü Cansel Çevikol Tuncer tarafından kendisine çiçek ve teşekkür plaketi takdim edilen Kerem Görsev, Antalya'da olduğu için çok mutlu olduğunu belirterek Antalya seyircisine teşekkür etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/caz-ve-soulun-kralicesi-china-moses-is-sanatta", "text": "İş Sanat Şubat ayına Amerikalı caz sanatçısı Dee Dee Bridgewater'ın kızı, soul müziğin yetenekli sesi China Moses ile başlıyor. 2002 yılında caz dünyasının güçlü kadın vokali Dee Dee Bridgewater'ın konuk olduğu İş Sanat, tam 18 yıl aradan sonra bu kez kızı China Moses'ı sahnesinde ağırlıyor. China Moses, 05 Şubat 2020 Çarşamba akşamı saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda dinleyicileriyle buluşacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/cellist-benedict-kloeckner-ve-piyanist-danae-dorken-sureyya-operasinda", "text": "Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası'nın başlattığı VİRTÜÖZLERİN MÜZİĞİ konser serisi Ocak ayında Alman çellist Benedict Klöckner ve Yunan asıllı Alman Danae Dörken duo konseri ile devam ediyor. İstanbullu klasik müzikseverlere Süreyya Operası'nın büyülüyeci atmosferinde verecekleri Nostalji ve Devrim Arasında temalı bu konserlerinde seçtikleri eserleri bir CD olarak kaydederken amaçlarının Schumann'ın yenilikçi ruhuyla, onun geçmişin müziğine, özellikle Johann Sebastian Bach'ın müziğine, olan tutkusunu 20. yüzyıl kompozisyonlarıyla birleştirmeyi amaçlamışlar. Dinleyiciler Schumann'ın müziğinde Bach gibi üstadların ortaya koyduğu en yüksek sanatsal standartta müziği dinleyebilecekleri gibi, aynı zamanda halkın anlayabileceği basitlikte bir halk tarzı yaratmak için gösterdiği çabayı duyacaklardır. Programda eserleri yer alan Dmitri Shostakovich ve Bohuslav Martiniqual içinde vazgeçilmez olan şiirsellik, duyarlılık ve samimiyet çok net bir şekilde Schumann'ın müziğinde karakterize edilir. İnsanlığın sahip olması gereken bu ve benzeri unsurlar insanlığın gerçekliği ile tezat oluşturuyor olsa da Leonard Bernstein bu şiddete karşı koymak için müziği kullanmıştır. Benedict Klöckner ve Danae Dörken programlarını icra ederken bu şiddete cevaplarını Leonard Bernstein'ın ruhuna uygun olarak müzikleriyle vermekte ve dinleyicileri her zamankinden daha yoğun, daha güzel, daha özverili ve devrimci bir ruhla çalacakları konserlerine davet etmekteler. KAM MANAGEMENT & DERMOSKIN'nin katkılarıyla gerçekleşecek bu konserler serisinin biletleri Süreyya Operası gişesinden ve Kadıköy Belediyesi'ne ait https://bilet. kadikoy. bel. tr/ sitesinden satın alınabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/cem-guventurk-ile-ilk-kisisel-sergisi-uzerine-soylesi", "text": "Cem Güventürk'ün ilk kişisel sergisi 'Kendime Ulaşacağım ama Hangi Yoldan?', 16 Eylül'de HopeAlkazar'da açıldı. Pelin Ateş'te, sanatçı Cem Güventürk ile sergi kapsamında bir röportaj gerçekleştirdi. Keyifli okumalar. Merhaba. Bu uzun süredir aklımda olan bir plandı aslında, çünkü dergi çizerliği yaparken de ben yine tuvale çalışır gibi benzer malzemeler kullanıyordum, bire bir işler üretiyordum, daima bir sergi planım vardı bu süreçte küratörüm Banu Seyhan'la tanıştık ve aslında macera başlamış oldu. Daha önce dergi çizerliği yaparken de genelde geleneksel yöntemlerle hazırlıyordum çalışmalarımı, o yüzden hep aklımda olan bir fikirdi diyebilirim. Bu yaptığım işleri daha büyük kanvaslarda daha farklı form ve anlatım şekilleriyle izleyiciye sunma fikri beni heyecanlandırıyordu. Sergi fikri de buradan çıktı, anlatmak, söylemek istediklerimi gerçekleştirebileceğim yeni bir alan oldu, ve ortaya çıkan yapıtlardan, yapmak istediklerimi gerçekleştirmiş olmanın heyecanıyla sergi fikrim de gerçekleşmiş oldu. Doğal bir gerçeklikle rahatsız etmek istiyorum aslında, oksimoron bir durum oluşsun istiyorum bi yandan. Çünkü renkler, neşeli gibi görünen ama altında çok karanlık bir mesaj da olan, çok komik gibi görünüp hiç düşünmek istemediğimiz bir şeyleri işaret eden dünyalar yaratmaya çalışıyorum. Genelde böyle sınırlandırmalar koymam kendime ve işlerime. Yaptığım şeyi çok sıkı tutmamaya biraz özgürleştirip onun da beni kolumdan çekip bir yerlere savurmasına müsaade ederim. Bu sergi süresince de böyle oldu, asla bir konu veya bir fikre sabit kalmadım, birçok farklı şeyi bir araya getirip onların ne oluşturduklarını test etmeyi seviyorum. Serginin isminden de anlaşılacağı gibi aslında tüm eserler bir sorgulama ve sorgulatma üzerine inşa edildi. Sonuçta hepimiz kendimize ulaşmaya kendimizi gerçekleştirmeye çalışıyoruz, bunun nasıl ne şekilde hangi yoldan olacağının reçetesini çıkartmaya gayret ediyoruz. İzleyici de bu yolun aslında en önemli parçası ve eşlikçisi oluyor. Çok sevgili dostum Ali Elmacı vasıtasıyla oldu, bir dost meclisinde otururken ben sergi fikrimden bahsetmiştim. O da beni Banu'yla tanıştırdı. Kısa sürede bir araya geldik ve ne kadar aynı dili konuştuğumuzu fark ettik, hızlı bir planlamaya işe koyulduk. Oluşan bu kimya ve ortaya çıkan bu güzel iş birliği beni hayli memnun etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/cem-guventurkun-ilk-kisisel-sergisi-hopealkazarda", "text": "Kısa ve derin hikayeleriyle, metinle grafiğin, illüstrasyonla karikatürün, gündelik olanla derin tefekkür gerektirenin özgün bir bileşimini ortaya koyan Cem Güventürk'ün ilk kişisel sergisi 16 Eylül'de HopeAlkazar'da açıldı! İnsan, modern dünya içinde çeşitli yollar üzerinden arzularına, hedeflerine, tutkularına kısacası özünde otantik kendine ulaşmaya çalışır. Bunu bazen bir yoga matında rahatlamaya çalışırken, bazen bir metro istasyonunda beklerken, bazen boş bir duvara bakarken ama en çok da kendini yakaladığı o mikro şaşkınlık anlarında fark eder ve yakalamaya çalışır ve bazen de bırakır. Kendini gerçekleştirme hallerinde, öze ulaşma çabası hayatın en çok çözümlenmek istenen parametreleri içinde ne pahasına olursa uğraş verilen birincil amaçlarından biri. Dünyanın gailesinden, şehirlerin kalabalığından, insanların ve düşünce yumaklarının baskısından sıyrıldığımız; kendimizle, zihnimizle baş başa kaldığımız an, sanatsal bir deneyim anından başkası olamazdı. İşte bu noktada Güventürk yazı ve resmi bir araya getirdiği üslubunda; izleyiciye bazen bir sorgulama, bazen bir gülümsetme bazen de kendini bulma-kaybetme deneyimi sunma arzusuyla yola çıkıyor. Güventürk bir sanatçı olarak sanatın yegane amaçlarından birinin işaret etmek olduğunu düşünüyor ve hep birlikte bizi kendimize ulaşmaya gayret ettiğimiz o yolda; kendimizi kaybetmemizi, arayışımızı, buluşumuzu ve değişimimizi kendine has üslubuyla işaret ediyor. Küratörlüğünü Banu Seyhan'ın üstlendiği 'Kendime Ulaşacağım ama Hangi Yoldan?' Cem Güventürk'ün ilk kişisel sergisi olarak 16 Eylül 30 Ekim 2023 tarihleri arasında HopeAlkazar'da."} {"url": "https://gazetesanat.com/cem-yilmaz-filmleri-kasim-ayi-boyunca-her-cumartesi-filmbox-ekranlarinda", "text": "Uluslararası medya kuruluşu SPI International bünyesinde yer alan önde gelen film ve dizi kanalı FilmBox, etkileyici öyküleri, dünya yıldızları ile buluşturan sinema filmleriyle Kasım akşamlarına heyecan ve eğlence katıyor. Ünlü komedyen Cem Yılmaz'ın en iyi filmlerini Kasım ayı boyunca her Cumartesi saat 21:30'da FilmBox ekranlarında izleyebilirsiniz. 13 Kasım Cumartesi akşamı başrollerinde Cem Yılmaz, Zafer Algöz ve Ozan Güven'in olduğu Pek Yakında FilmBox ekranlarına gelecek. Filmde hayatını korsan DVD'cilik ve beraberindeki birtakım kanunsuz işlerle kazanan Zafer, bir gün karısından büyük bir posta yer ve anlar ki bu işleri bırakmazsa evliliği bitecektir. Kanunsuz işlere zinhar tövbe eden Zafer, ailesini geri kazanmak için figüranlık yaptığı eski 'oyunculuk' günlerine geri döner. 20 Kasım Cumartesi gecesi keyifli filmlerin adresi FilmBox ekranlarına gelecek filmde, Cem Yılmaz bizleri 70'li yılların başında bir Ege kasabasında ailesi ile beraber yaşayan zeki ve başarılı bir öğrenci Adem'le tanıştırıyor. 5. sınıfı bitirir bitirmez yaz tatilini iyi değerlendirmek için ailesine Gazozcu Cibar Kemal Usta ile çalışmak istediğini söyleyen ve ailesinden zorlukla izin alan Adem, Cibar Kemal'in çırağı olarak çalışmaya başlar. Ramazan ayının ilk günlerinde Adem, camide oruç hakkında vaaz eden hocanın dediklerinden etkilenir ve oruç tutmaya karar verir. Küçük yaşta olduğu için ailesi bu duruma izin vermez o da ailesinden gizli oruç tutmaya başlar. Ege'nin yaz sıcağında, bir yandan da gazoz satarken oruç tutmak Adem'i çok yormuştur. Susuzluk ve açlık yüzünden seraplar görmeye başlar ve kendini bir maceranın içinde bulur. Kasım ayının son Cumartesi akşamı FilmBox ekranlarına gelecek Arif V 216'nın oyuncu kadrosunda Cem Yılmaz'ın yanı sıra Ozan Güven, Seda Bakan, Zafer Alagöz, Özkan Uğur, Özge Özberk, Kerem Alışık, Ediz Hun, Farah Zeynep Abdullah, Mustafa Sandal, Mert Fırat, Can Yılmaz, Çağlar Çorumlu, Ahu Yağtu gibi isimler yer alıyor. G. O. R. A. ve A. R. O. G filmleriyle Türk komedi tarihinin unutulmayan, efsane karakteri Arif ile Robot 216'nın maceralarının anlatıldığı filmde Robot 216, insan olmanın hayalini kurmaktadır. Uzaydan dünyaya çok sevdiği arkadaşı Arif'in yanına gelir ve insan gibi yaşamaya başlar. Sıradan insanlar gibi bir yaşam sürmeye çalışsa da farklılığı kimsenin dikkatinden kaçmaz. Yeni yaşantısını alışmaya çalıştığı sırada aşk da kapısını çalmıştır. Robot olduğunu herkesten saklamaya çalışan 216 bunu başaramaz. FilmBox izlemek isteyen sinemaseverler, seçkin TV platformları, Vodafone TV Kanal 15, KabloTV Kanal 336 ve D-Smart Kanal 19 üzerinden kanala ulaşabiliyor. FilmBox içeriklerine ayrıca, www. filmbox. com websitesi ve FilmBox+ uygulaması kullanılarak bilgisayar, tablet ve mobil telefon ekranlarından da ulaşılabiliyor. SPI International, FilmBox'un yanı sıra Türkiye'de yayın yapan diğer kanallarıyla da kaliteli yapımlar sunuyor. FilmBox Extra, ağırlıklı olarak aksiyon ve gerilim türü filmleri ekranlara getiriyor. SPI International kanalları arasında ayrıca canlı karşılaşma heyecanı da sunan dövüş sporu kanalı FightBox, adrenalin sporu yarışmalarını ekrana taşıyan Fast&FunBox, ödüllü belgeseller sunan DocuBox, dünyanın ilk HD moda kanalı olan FashionBox yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/cemal-nazim-arslanin-kisisel-sergisi-mavi-gru-sanat-galerisinde", "text": "Cemal Nazım Arslan'ın kişisel sergisi 'Mavi' 11 Mart'ta Gru Sanat Galerisi'nde sanatseverlerle buluşuyor. Renk, kaynağından çıktıktan sonra mavi tayfın ucundaki ışık yeryüzüne ve daha derinlerine olan yolculuğunda moleküllerin arasına yayılır ve dağılır. Derin sulardan, gökyüzünden ve uzakta olandan yansıyarak göze ulaşır. Goethe, İnsanlar renkle özdeşleşir; renk, göz ve ruhla bütünleşir der. Bu bağlamda mavi yalnızca uzaklığın duyularımıza fiziksel aktarımı değildir, mavi aynı zamanda belleğin en derin katmanlarına olan yolculukta düşünsel bir mesafeyi anlatır. Cemal Nazım Arslan'ın, Gru Sanat Galerisi'nde gerçekleşen Mavi sergisinde yer alan çalışmalarında doğadaki renk, doku, biçim, hareket ve sesler gibi somut unsurlar gerçek dünyaya doğrudan verilen bir referans olmaktan ziyade soyutlanarak düşünsel bir boyutta harmanlanır. Sergilenen eserler çeşitli bellek yapılarında birbirleri ile etkileşime geçen anılardan doğan dokunulabilir, dinlenebilir, görünür nesneler haline dönüşür. Sanatçının açık ve koyu renkleri kullandığı yüksek kontrastlı çalışmaları fotoğrafik bir dile yaklaşırken, mavinin tonlarının baskın olduğu çalışmaları rengin hafızasını da içine alarak hala kullanılabilir bir belleğe referans verir. Arslan'ın kurşun kalem, mürekkepli kalem, yağlı boya, video ve AR gibi çok katmanlı ve multidisipliner bir yaklaşımla ürettiği eserlerin yer aldığı Mavi sergisi, doğadaki somut unsurlar ile hafızanın akışı ve imgeler arasındaki etkileşimi inceler. Sergi 23 Nisan tarihine kadar Gru Sanat Galerisi'nde ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/cenkhan-aksoyun-anekdota-sergisi-19-subatta-gru-art-galleryde-sanatseverlerle-bulusuyor", "text": "Gru Art Galery, 19 Şubat 3 Nisan 2022 tarihleri arasında Cenkhan Aksoy'un Anektoda isimli sergisini ağırlıyor. Anekdota, Cenkhan Aksoy'un tuval ve kağıt üzeri boyamalarından oluşan, özellikle son iki yıla yayılan yoğun bir odaklanma ve üretim sürecinin yansıması. Aksoy'un 2017'ye dayanan resimlerinin bir nevi onarılmış hallerini ve oradan türeyen yeni işlerini de içeren sergide büyük ve orta boy tuvaller, daha küçük ve çeşitli ölçeklerde kağıt üzerine boyamalar ve defter sayfalarından bir seçki yer alıyor. Aksoy'un cömertçe kullandığı malzemeler ve teknikler de üretiminde çeşitlilik ve çokseslilik yaratıyor. Resimlerde ön planda duran renk, Aksoy'un soyut figürlerini görünür kılmakla birlikte çoğu zaman başlı başına bir imgeye dönüşüyor. Tuval ve kağıtlardan kabaran boya katmanları ile yoğun ve birbirine karışmış renkler, resmi içinde kaybolabileceğiniz kaotik bir meta dünyaya, rüyalar katmanına dönüştürüyor. Kağıt üzerine yaptığı çalışmalara özgü seçtiği renkli arka planlar da üzerinde taşıdığı resmin ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Akrilikler, alkol bazlı pigmentler ve yol çizgisi boyalarıyla beraber Aksoy son dönem işlerinde refleks boya pigmentlerini de üretim sürecine davet ediyor. Bazı resimlerinde yüzeyde beliren hayvan siluetleri olarak da ifade edebileceğimiz sadeleşmiş amorf formlar ve katmanlar arasına gizlenmiş belli belirsiz yazılı mesajlar izliyoruz. Bu çok katmanlı ve rengarenk olarak tanımlanabilen imge dünyasında bazen kendisini gizleyen bazen de tek başına öne atılan bir otoportre anlayışı mevcut. Farklı jest ve mimiklerle kendisini izleyiciye her seferinde yeniden tanıştırdığı bu otoportreler Aksoy'un sanatsal üretim pratiğinde önemli bir ısrarı ve tutarlılığı da gösteriyor. Cenkhan Aksoy'un işleri ve bu sergi -kendi ismine de gönderme yaparcasına- bir detaydan başka bir bütün türetme, eskinin üzerine yeniyi ekleme, büyük içerisinden daha küçüğü yüceltme, küçükten tek başına bir büyük çıkarma gibi fiziksel boyutların da göreceleştiği bir üretim dünyasını ve kişisel üretim sürecindeki zaman atlamalarını kapsıyor. 'Anekdota' 3 Nisan tarihine kadar Gru Art Gallery'de ziyaret edilebilir. GRU Sanat Galerisi 2021'in Şubat ayında Urla'da açıldı. Farklı disiplinlerden ve farklı estetik kaygılara sahip sanatçıların bir arada yer alabileceği bir koleksiyon oluşturmayı amaçlayan GRU, sanatta bağımsızlığı, çok sesliliği, paylaşılabilirliği destekleyen bir çağdaş sanat galerisi olarak kuruldu. 21. Yüzyılın ilk çeyreği biterken, sanatı, güncel pratiklerin geçmişle olan bağlarını akılda tutan, günümüz dinamikleri üzerine düşünen ve yenilikçi bir perspektiften ele alıyor. Sanatçıların bağımsız üretimlerini sürdürebilmeleri için gerekli maddi koşulların sağlanmasına ve sanatta erişilebilirlik kavramına yaklaşımında, GRU sanatsever ve sanatçı dostu bir galeri işleyiş yapısını prensip ediniyor. GRU, lokal adresi Urla'da çağdaş sanatın bölgedeki izleyiciyle buluşabildiği ve nitelikli sanat eserlerinin sergilendiği bir mekan oluşturmuş olmaktan mutluluk duyuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/cerceveyi-yeniden-dusunme-cagrisiyla-2-yeditepe-bienali-kapilarini-acti", "text": "Cumhurbaşkanlığı himayesinde, Fatih Belediyesi ve Klasik Türk Sanatları Vakfı'nın işbirliği ile bu yıl ikincisi düzenlenen Yeditepe Bienali, kapılarını 7 Ocak'ta sanatseverlere açtı. İstanbul'un dört seçkin mekanı Süleymaniye Külliyesi İmareti Darüzziyafe, Nuruosmaniye Camii Mahzen, Yedikule Hisarı ve Fatih Cam Küp Sanat Galerisi'nde açılan sergiler, geleneksel ile moderni farklı bakış açıları ile ele alan birbirinden ilginç eserlere ev sahipliği yapıyor. 2. Yeditepe Bienali'nde 226 sanatçıya ait 282 eser, 2 ay boyunca sanatseverlerin ziyaretine açık olacak. Tüm eser ve mekanlar, Cam Küp Galeri'de dijital ve üç boyutlu olarak da izlenebilecek. Uluslararası sanat çevrelerinin yakından tanıdığı, Münih Haus der Kunst Müzesi'nin Sanatçılar Kurumu Başkanı Berkan Karpat, bienalin küratörlüğünü üstleniyor. Ziyaretçiler tarihi mekanlarda kendisini loş bir çerçevenin içinde bularak, elindeki el fenerinin yardımıyla eseri inceleme ve seyretme imkanını deneyimliyor. Sanat eseriyle sanatseverin bu özel aydınlatma ortamındaki buluşması, bienalin bir kesinlikten ziyade bir arayışta olduğunu simgeliyor. Yatay sergileme tercihiyle bienal, kitaptan çıkan sanatın mekanla ve şehirle etkileşimine, bütünlüğüne ve açmazlarına dair de bir yolculuğa davet ediyor. Çerçeve fikrini temel alan, çerçeve içi-çerçeve dışı temasıyla yola çıkan bienaldeki sanat eserlerinin bulunduğu mekanla karşılıklı etkileşime açık olması, özgün bir bakış açısı olarak dikkat çekiyor. Berkant Karpat'ın Süleymaniye Darüzziyafe'nin bahçesinde yer alan eserinde gözlemlemek mümkün. Eser, Kur'an Ayetlerinin suyun moleküler yapısı üzerindeki değişimlerini ölçme özelliği taşımakta. Yasin Suresi, özel bir ses frekansı ve titreşim ile dışarıya aktarılırken ziyaretçiler, bu esere pirinçten iletkene dokunarak, surenin tenlerinde meydana getirdiği etkiyi interaktif olarak hissedebiliyor. 2. Yeditepe Bienali'nin açılışında konuşan Fatih Belediye Başkanı M. Ergün Turan, İstanbul'la özdeşleşmiş bu özel mekanların birer sanat platformu olarak değerlendirildiğine, İstanbul'a yeni kültür sanat noktaları kazandırıldığına dikkat çekti. Turan, bienalin hem seçilen ilham verici temasıyla hem de eserlerin zihinlerde yarattığı zengin çağrışımlar ve sergilenme tarzlarıyla, verimli sanatsal tartışmalara imkan sağlayacağına inandığını ifade etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/ceren-gogebakan", "text": "1986 Mersin doğumlu Ceren Göğebakan, İzmir ve Almanya'da Bilgisayar Mühendisliği okudu. Çok yönlülüğün yarattığı farklı vizyona inanan Ceren, yüksek lisansını iletişim alanında yapıp Sanat Terapisi alanında eğitim aldı. Genelde sürrealist ve soyut çalışmalar yapan Ceren, sanatın terapötik değerine ilgi duyuyor... Eserlerinde metaforlardan, hayallerden, fantezilerden ve duygulardan özetle dilin ifadede yetersiz kaldığı noktada tüm sembollerden besleniyor... Ceren, sanatın sınırsız bir dil olduğunu düşündüğü, dilin sınırlamalarını kaldırdığı için hayal gücünü ve düşüncelerini sanat yoluyla ifade etmeye değer veriyor ve sanatın iyileştirici etkileri olduğunu düşünüyor. Ceren'in çalışmaları; edebiyattan, felsefeden, psikolojiden, kültürel tarihten gözlemleme ve çalışmanın soyut ifadesine dayanır. Sanatında kurallara bağlı kalmadan, özgür hissetmeye ve ifadeye odaklanır. Çoğu zaman büyük boyutta tuvallerle çalışmayı, karışık medya, doku ve bıçak kullanmayı tercih ediyor. Bu büyük işler, ilk akrilik katmanın üzerine yağlı boya kullanılarak stüdyosunda tamamlanıyor. İstanbul'da önemli galerilerle sergiler yapan Ceren, Haziran ve Temmuz aylarında İstanbul ve Bodrum'da planlanmış yeni sergilere hazırlanmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/ceren-gogebakan-yeni-sergisi-ile-atasehirde", "text": "Soyut ve sürreal çalışmaları ile son dönemde öne çıkan sanatçı Ceren Göğebakan uzun zamandır üzerinde çalıştığı eserleri içeren Sınırların Ötesinde Sürrealizm isimli kişisel sergisi ile 10 23 Eylül 2022 tarihleri arasında Ataşehir Cemal Süreyya Kongre Merkezi'nde sanatseverleri deneyimlenmesi gereken bir sanat yolculuğuna çıkarıyor. 10 Eylül tarihinde açılıp 23 Eylül tarihine kadar ziyaret edilebilecek, sanatçının soyut ve sürreal eserlerini barındıran Sınırların Ötesinde Sürrealizm adlı sergi ile sanatçı, sanatseverleri gerçek dünyadan kısa bir kaçışa ve bir hayal dünyasına davet ediyor. Ceren Göğebakan'ın soyut ve sürreal esintiler bulunduran resimleri, evrenin doğasıyla barışık olsa da daha çok insanın ruhsal atmosferine odaklıdır. Burada resim içerisinde bulunan sembolik imgeler sanatçının yaşadığı duyguları dışa vuran bir yüzey görevindedir.. Bu yüzeyde nesnelerin yerleştirilişi, parlak alanlar, detayda yer alan sembolik ifadeler her şey hesaplanır ve tekrar tekrar tasarlanır. Bunca çabanın tekrarın birden fazla amacı vardır; arzunun tasarımı, haz, varolanın dışavurumu. Aklın, geleneklerin, alışkanlıkların denetiminden uzak, bilinçdışı gerçeklerini yansıtan, bilinen ile bağını kesip kendince bir gerçek yaratmak amacını güden sanatçı, bir ruh hali olan sürrealizmi kullanarak, onun karşı çıkan tavrıyla tekinsiz olana ulaşmak, bilinçsiz arzularımıza dokunmak, hayalleri hayata geçirmek için gerçekliği yıkmayı amaçlamıştır. Eserlerinin temelinde, dayatılmış olan sınırlara ve normlara meydan okumak ve özgürlük arayışı yer alıyor. Sanatçının tüm bu özgürlük, sınırların ötesinde olana ulaşma ve çerçevenin dışına çıkma arzusunu gerçekleştirebilmesi için umut ve cesaret kavramlarına duyduğu ihtiyacın iz düşümlerini soyut eserlerinde izleyebileceksiniz. Sergide izleyeceğiniz soyut eserleri ile sanatçı ihtiyaç duyduğu umut ve cesareti iddialı metaryaller, göz alıcı renkler ve parlaklık kullanarak sanat eserlerinde simgelemişir. Soyut resimleri ile çocuksu bir sadelik ve kendilik yaratmayı, içinden geldiği gibi olma halini esas almıştır. Tüm bunları yaparken deneysellik kavramını ön planda tutarak sorgulamaya ve denenmemiş teknikleri, metaryalleri denemeye cesaret göstermiştir. Ceren Göğebakan, Ataşehir Belediyesi sponsorluğunda gerçekleşecek olan Sınırların Ötesinde Sürrelizm adlı sergisi ile tüm sanatseverleri sınırların ötesinde bir deneyime davet ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/ceren-ipar-bicare-ile-muzikseverlerle-bulustu", "text": "Geçen yıl müzik sektörüne hızlı bir giriş yapan Ceren İpar, sözleri kendisine ait olan yeni teklisi Biçare ile tüm dijital platformlarda yerini aldı. Müziğe hayatının her anında yer vererek bir yaşam biçimine dönüştüren Ceren İpar, geçen yıl Alim Yapım çatısı altında ilk şarkısını çıkarmıştı. 2021 yılı itibarıyla yalnızca sesi ile değil söz yazarı ve besteci kimliğiyle de adından söz ettiren Ceren, yeni şarkısı Biçare'yi müzikseverlerin beğenisine sundu. Yolun başında olduğunu ve bu yolda emin adımlarla ilerlemek istediğini ifade eden Ceren, yeni şarkısı için oldukça heyecanlı. Müzik hayatında birçok ilki yaşayan genç şarkıcı Biçare için; Daha önce şarkı yazma ve besteleme ile ilgili bir tecrübem yoktu. Biçarenin sözleri birden içimden döküldü, ben de kaleme aktardım. Ardından her şey çok hızlı gelişti. Olcay Bozkurt ile şarkıyı besteledik ve kendimi anlatabildiğim güzel bir hikaye ortaya çıkmış oldu. dedi. Ceren İpar'ın yeni teklisi Biçare, tüm dijital platformlarda!"} {"url": "https://gazetesanat.com/cevdet-erekin-bergama-stereotip-baslikli-kisisel-sergisi-arterde-acildi", "text": "Sanatçı Cevdet Erek'in Arter'deki galeri mekanına özel olarak tasarladığı sesli bir mimari yerleştirmeden oluşan Bergama Stereotip başlıklı kişisel sergisi açıldı. Selen Ansen'in küratörlüğünü üstlendiği sergi, hareket noktası olarak aldığı Büyük Bergama Sunağı'nı ve serüvenini yeniden yorumluyor. Bergama Stereotip, 09 Ağustos 2020 tarihine kadar Arter'de, Galeri 1'de ziyaret edilebilir. Cevdet Erek'in Almanya'nın Bochum şehrindeki Turbinenhalle'de Ruhrtriennale kapsamında ilk kez 2019 yılında sergilediği, ardından Berlin'deki Hamburger Bahnhof Müzesi'nin tarihi binasında gösterilen Bergama Stereo başlıklı yapıtının devamı ve bir varyasyonu niteliğindeki bu yerleştirme, hareket noktası olarak aldığı Büyük Bergama Sunağı'nı yeniden yorumluyor. Zeus Sunağı olarak da bilinen Helenistik dönem yapısı Büyük Bergama Sunağı, Pergamon Krallığı'nın Galatlara karşı kazandığı savaşın ardından MÖ 2. yüzyılda inşa edildiği ve içinde kurban törenlerinin gerçekleştirildiği tahmin edilen bir açık hava anıtıdır. Günümüzde İzmir'in Bergama ilçesinin merkezinde yer alan antik kent Pergamon'da 19. yüzyılda yürütülen arkeolojik kazılarla bulunan anıtı çevreleyen Büyük Friz üzerinde, gökyüzündeki Olimpos tanrıları ile yeraltı devleri Gigantlar arasındaki savaşın tasvirleri yer alır. 20. yüzyılın başında Büyük Sunak'ın kalıntıları Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Bergama'dan, yeni kurulan Alman İmparatorluğu'nun başkenti Berlin'e taşınıp burada yeniden kurgulanarak, sunak için özel olarak inşa edilmiş bir müze olan Pergamonmuseum'da sergilenmeye başlandı. Kalıntıların bu tarihi yer değişikliği süregiden tartışmaların konusu oldu. Bergama Stereo'nun bir bölümünü içinde barındıran Bergama Stereotip, hem Büyük Bergama Sunağı'nın hem de yapıtın önceki versiyonunun mirasına işaret eden bir kalıntı rolü üstleniyor. Sanatçının yapıtı, beyaz mermer kullanılarak inşa edilmiş antik sunağın yapısını soyutlayarak hoparlörler ve hoparlör kasaları da içeren bir ahşap konstrüksiyona dönüştürüyor; Tanrılar ile Giantlar arasındaki savaştan sahnelerin betimlendiği Büyük Friz'i, sergi mekanına farklı sesler yayan bir hoparlör frizi olarak yeniden yorumluyor. Bergama Stereotip, işitsel simetriye vurgu yapan stereo kelimesinin yerine, tekrar ve kalıplaşma düşüncesine işaret eden stereotip kavramına odaklanıyor. Yapıtın İstanbul'da aldığı Bergama Stereotip ismi, bir önceki versiyonun başlığını devam ettirip aynı zamanda ondan farklılaşarak eseri çevreleyen yorum katmanlarını yansıtıyor. Bergama Stereotip, Bergama Stereo'da da olduğu gibi, mimariyi, tarihselliği ve sesi merkezine alıyor. Büyük Bergama Sunağı'nda görsel unsurların üstlendiği işlevi, sanatçının bu yapıtında işitsel unsurlar yerine getiriyor. Sesin yolculuğu, aynı zamanda sunağın tarihsel serüvenini açığa çıkarıyor. Bir sesi değiştirerek, gecikmeyle geri gönderen ve sesin kaynağından uzak bir yerde duyulmasına dayanan yankı fenomeninde olduğu gibi, sesin Bergama Stereotip'teki yolculuğu da zaman ve mekan olarak uzak olanın duyulabilmesine olanak tanıyor. Bergama Stereotip'te gezinen izleyicinin hareketleri sonucunda farklı kombinasyonlarla işitilen sesler, her tekrar eyleminin bir başkalaşmayı da içerdiğini, değişim ve yenilik imkanının tam da bu başkalaşmada yattığını hatırlatıyor. Bergama Stereotip, şimdinin geçmişe bakıp onu baştan ele aldığı, bakılabilir, dinlenebilir, üzerinde yürünebilir ve hatta ritimleriyle dans edilebilir bir yapıya dönüşüyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/cevrimici-sergi-i-printed-re-visited-8-mayistan-itibaren-ziyaret-edilebilir", "text": "Mixer'in, ilki 2015 yılında gerçekleşen ve baskı sanatına odaklanan uzun soluklu sergi serisi Printed, bu yıl 6. edisyonu olan ve küratörlüğünü Kerimcan Güleryüz'ün gerçekleştireceği Printed'20 ile izleyici ile buluşmaya hazırlanıyordu. Küresel salgın Covid-19 pandemisi nedeniyle Nisan ortasında gerçekleştirilmesi planlanan Printed'20 sergisini ileri bir tarihe erteleyen Mixer, bu zamana kadar gerçekleştirilen Printed sergilerinden bir seçkiyi çevrimiçi olarak izleyici ile buluşturuyor. Baskının tüm özelliklerine yer veren ve 5 senedir Printed sergilerine ışık tutan Printed Re-visited seçkisinde, daha önce Mixer'de görmüş olabileceğiniz baskı sanatına dair farklı medyumlar ve düşünce biçimlerinde üretilen işlere ek olarak kimi sanatçıların son dönem çalışmalarına da yer veriyor. Örneğin en üst görselde paylaşılan Işıl Eğrikavuk, but you don't look turkish, fotoğraf, arşivsel pigment baskı photography, archival pigment print, ed.3+1AP., 2018 gibi. Printed Re-visited, çevrimiçi olarak Eda Kehale Argün, Prof. Dr. Marcus Graf, Doç. Ozan Bilginer'in konuşmacı olarak katılacağı ve Hamit Hamutçu'nun moderasyonunu yaptığı bir etkinlik ile 8 Mayıs 2020 Cuma günü açılıyor. Baskı alanındaki geniş bilgisi ile Eda Kehale Argün, neredeyse imkansız görünen bir konuyu ele alarak Türkiye'de baskı üretiminin son 30 yılına ışık tuttuğu Printed'17: The Multiplier Effect sergisinin seçkisini yapmıştı. Eğitmen ve küratör Prof. Dr. Marcus Graf Printed'19: The Multiple Choice sergisi ile baskı üretiminin sınırlarını sorgulayarak, farklı fikir, estetik ve yöntemlerin harmanlanmış bir hali olarak çağdaş sanatın bugünkü çoğulcu tavrını izleyiciye yansıttı. Hacettepe Üni. Güzel Sanatlar Fak. Resim Bölümünde çalışan akademisyen- sanatçı Doç. Ozan Bilginer Printed'18'e sergisinde yer almıştı. Baskı teknikleri, bunun sanatçıların pratiklerindeki yeri ve edisyonlu işler ile ilgili konuların konuşulacağı etkinlik 8 Mayıs Cuma, saat 16:00'da Zoom üzerinden gerçekleşecek. Kaydedilen yayın daha sonra Mixer'in Youtube hesabından yayınlanacaktır. Ayrıca, önceki yıllarda hazırlanan ve baskı sanatının tarihini, gelişim sürecini ele alan Printed sergilerine ait görsel, dijital katalog ve röportajlar da Mixer'in web sitesinde erişime açık olan kaynaklar arasında yer alıyor. Sergiyi hem Kunstmatrix üzerinden sanal tur ile gezebilir, hem de Mixer'in web sitesinden eserleri tek tek inceleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/ceylan-tas-ile-eyvahlar-olsunu-konustukcunku-temelde-birlestigimiz-yer-asagi-yukari-ayni-her-seyden-siyrilip-yalin-halimize-varinca-birbirimize-cok-benziyoruz", "text": "Geçtiğimiz yıllarda sosyal medya henüz bu kadar yaygın kullanılmıyorken blog yazmaya başladı. Ardından bir Instagram hesabı açarak içsel yolculuğunu ev hanımlığı, evlilik, annelik, komşuluk deneyimleriyle harmanlayarak insanlarla paylaşmaya başladı. Kendine has üslubu insanlar tarafından çok sevildi ki ilk kitabı İyiyim Oturuyorum defalarca tekrar baskı yaptı. Ceylan Taş ile bu ilmek ilmek örülen hikayesi ve ikinci kitabı Eyvahlar Olsun'a dair bir sohbet gerçekleştirdik. Mutluyum. Kendime ait büyük ve güzel bir parçayı alıp kutuma koyabildiğim için mutluluk hissediyorum. Başta bu coşkulu bir gururdu çünkü o zaman o duyguya ihtiyacım vardı, şu an baskın olan sakinlik ve bu benim için her şeyin üstünde. Olmadı hiç. Çünkü kıyaslama önüne geçip kontrol edebileceğim bir durum değil, o sulardan uzak kalmak daha mantıklı geliyor. Belki de tam tersi, belki bu kitap daha iyidir. Çünkü zaman geçtikçe daha çok gezmiş görmüş okumuş bilmiş oluyoruz, bu bir şey muhakkak katmıştır, yani belki ikinci kitapla ilkini temize çekmişimdir. Yani umarım. Bana daha rahat bir alan gibi geldi, çünkü kurdun mu yaşadın mı öldün mü kaldın mı kimse bilmiyor anlamıyor. Daha havadar. Serbest. Görülmemiş bir şey değil, çünkü görülmemiş yazılmamış çizilmemiş bir şey kalmamış olabilir artık. Mangal yellerken bir yandan alnının terini silmek, doyunca göbeğine şaplak atmak ya da turşu bidonlarını arka balkonda saklamak gibi basit bir düzlük. Ben o düzlüğe çiçekler diktiğimi hayal ettim. Hayat... Böyle deyip bıraksam çok havalı olur, ama hayat dediğim işte annem teyzem halam falan. Üst komşum ya da market sırasında önümde bekleyen teyze ya da yanımdan aceleyle geçen amca. Kediler, kuşlar, su dolu çukurlar. Bunlar. Gören gözle bakana elbette yol gösterir. Anlayan kalpte, bir yaprağın yere düşüşü bile bir mana muhakkak buluyor. Ha ne gerek var bunca manaya, bu kadar manayla ne yapacağız ama buluyor mu, buluyor. Çünkü temelde birleştiğimiz yer aşağı yukarı aynı. Her şeyden sıyrılıp yalın halimize varınca birbirimize çok benziyoruz. Ben Reyhan değilim, ama Reyhan'ı anlayarak yazdım, Perihan'ı da, Neriman'ı da. Teyzeyi anlamadım sadece inşallah anlamam onu hiç. Bir yanım ölene kadar yazmaya devam edeceğim derken diğer yanım Bittin kızım sen! diyor. Hangi yanımı güçlendirebilirsem yolu o belirleyecek. Çok şey var, kendim anladıkça onlara da söyleyeceğim. Kıymet veren herkese teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/charlie-chaplinden-panoptikon", "text": "Charlie Chaplin'in en bilinen filmlerinin başında yer alan 1936 yapımı Modern Zamanlar, 1929 yılındaki sosyal ve ekonomik krizi tüm çıplaklığı ile gösteren bir filmdir. Amerikan Endüstriyel Şirketi'nde çarklı makinelerin arasında sıkışıp kalan hayatları konu alır. Başroldeki Charlie Chaplin, Şarlo karakteri ile karşımıza çıkar. Film makineleşme üzerinden devam eder. Şarlo'nun otomatiğe bağlanmış hayata isyan etmesi ve psikolojik bunalıma girmesi sonucu akıl hastanesinde yatması, akıl hastanesinden çıktıktan sonra elinde kırmızı bayrak sallarken komünist olduğu zannedilmesi bunun sonucunda ceza alması, cezası bittikten sonra evsiz bir kız ile tanışması ve sonrasındaki yaşananları anlatır. Tren istasyonundan sürü halinde çıkan mavi yakalı işçiler etraflarına dahi bakmayarak iş yerlerine yetişmeye çalışmaları sistemin kölesi olduklarını ve insani dürtülerin yok olduğunu hem kendilerine hem de topluma yabancılaşmalarını da ele alır. Dönemin toplumsal sorunlarına ve panoptikon iktidar tarzına kendi mizahı ile karşılık vererek seyirci ile buluşturur. Otoriter kontrol sistemlerini oluşturmaya çalışan imparatorlukların yeni bir yapı sistemi oluşturmak istemeleri sonucu ortaya çıkmıştır. Samuel Bentham'dan yapı tasarlanması isteniyor ve Bentham'da kardeşi Jeremy Bentham ile birlikte 1785 yılında Panoptikon adını verdikleri hapishane modelini tasarlar. 'Pan' ve 'opticon' sözcüklerinden türetilmiştir. Temel düşünce geniş olan kitleyi bir arada tutmaktır. Yapının merkezinde gözetleyici yer almaktadır ve kimse gözetleyiciyi görmemektedir. Görünmeden gözetlemenin temel amacı kişiye izlenmese dahi izlenmişlik duygusunun verilmesidir. Böylelikle kişi kendini otoritenin buyurduğu şekilde hareket etmeye zorlar. Yuvarlak yapıda tasarlanan binanın hem dışa hem içe bakan pencereleri vardır, çevresinde ana hücreler yer alır ve hücreler meydana bakar. Meydanın ortasında ise gözetleme kulesi yer alır. Hücrelerin ışık alması ve pencereleri gözetleyicinin güçlü olmasına yönelik tasarlanır. Pencerelerden birinin amacı sadece ışık alması için tasarlanırken diğeri hücrelerdeki kişilerin görünürlüğünü artırmaya yönelik yapılmıştır. Böylelikle mahkumların hiçbiri gözetleyicinin orada olup olmadığını anlayamaz. Kuleden hücrelere ışık verildiğinde mahkumların hiçbiri gözetleyiciyi görmemekle beraber iktidara sahip olan gözetleyici her mahkumun siluetini görebilmektedir. Sonuç olarak mahkumlar her zaman izlendiklerini düşünerek otorite altında olduklarını hisseder. İşverenin işçilerini kamera yolu ile izlemesi ve işçilerin işverenden müthiş korku duyması, ne zaman izlendiklerini bilmedikleri için her zaman otoriteye uymaları, hal ve hareketlerindeki en ufak bir yanlış ya da işte ufak bir aksamanın olması halinde gözetleyicinin yani işverenin uyarıda bulunması panoptikon iktidar tarzına bir örnektir. Şarlo'nun tuvalete gidip sigara içtiği sahnede gözetleyicinin anında görmesi ve ikaz etmesi, işçilerin yavaşladığı esnada gözetleyicinin hızlanmaları gerektiği hususunda uyarı da bulunması da bir örnektir. Büyük ekranların yanlarında yer alan, statü olarak üstün olan işçiler de gözetleyicinin bekçileridir."} {"url": "https://gazetesanat.com/christopher-mccandless", "text": "Bu yazıyı okurken, içeriğimize konu olan Christopher McCandless, nam-ı diğer Alexander Supertramp'ın hayat hikayesi bize kaç yaşına geldiğimizi tekrar anımsatabilir. Anımsayacak olanlar bunun nedenini bu satırlar arasında bulacaktır. Tabiatın göbeğine gitmek, birçok insan için oldukça cazip imkanları terk edip yabana, atalarımızın mekanlarına doğru yol almak, otostopla tüm ülkeyi gezmeye kalkışmak, kariyerin bir 20. yüzyıl icadı olduğunu söyleyip onu reddetmek ve doğada da handiyse sıfır alet edevatla yaşamayı başarmak... İşte anlatacağımız bu esaslı öykünün kahramanı, hatta tanındıktan sonra birçokları için de kahraman edası taşıyan bu genç adam, ebeveynlerinin ona çizdiği yolu yürümek için değil de meğer bu hikayeyi yazmak için dünyaya gelmiş. 12 Şubat 1968 yılında Amerika'nın Kaliforniya eyaletinde doğan Christopher McCandless, anlaşılan o ki vahşi yaşamı, doğanın içinde barınmayı sonradan arzulayan biri değildi. Bu onun, tabiri caizse kanında vardı. Kız kardeşi Carine McCandless'in ağabeyi hakkında söyledikleri bu açıdan dikkate değer: 3 yaşında iken gece yarısı evden çıkıp, komşumuzun 6 sokak ötedeki evinde gizli gizli şeker yerken bulunmuştu. Maceracılık, onun ruhunda her zaman vardı. Doğumundan sonra çocukluk yıllarını ailesiyle Washington'ın zengin bir bölgesinde geçiren Amerikalı gezgin parlak bir eğitim hayatına imza atar. Okuldaki takdire şayan başarılarıyla ve nitelikli bir atlet olmasıyla bilinen Christopher McCandless 1990'ın yaz aylarında Emory Üniversitesi'nden oldukça başarılı bir dereceyle mezun olur. Burada antropoloji ve tarih bölümlerinde çift anadal yapmayı başaran maceraperest, daha sonra göreceğimiz üzere edebiyata da ilgi duymaktan geri durmaz. Anne ve babasının bitip tükenmeyen münakaşaları, Christopher McCandless'in belki de toplum hayatını sorguladığı ilk meselelerden biri olur. Annesi ve bir mühendis olan, NASA için çalışan, uzaya ilgi duyan babasının bir danışmanlık şirketinden büyük karlar elde etmesi, özgür ve gözü tabiata bakan Christopher McCandless'in hoşuna gitmeyen bir başka durum olur. Belki içinde yıllar yılı biriktirdiği çekip gitme ve doğada yaşama isteği, çevresindeki modern toplumun zayıf yanlarını gördükçe daha da şahlanır. Öyle ki herkes ondan okulunu bitirip iyi bir kariyer yapmasını, iyi bir eşe sahip olmasını, düzenli bir hayat yaşamasını beklerken onun gözü ''yükseklerde'', dağda, bayırda, yabandadır. Üniversite döneminde biriktirdiği yaklaşık 25.000 Amerikan dolarını açlıkla mücadele eden bir vakfa bağışladıktan sonra artık serüven başlar. Mezuniyetinden kısa süre sonra, kimseye tek kelime etmeden arabasına atlar ve yola koyulur. Artık zaman, onun zamanıdır! Yola koyulduğunda 22 yaşında olan Christopher McCandless, özgür iradesiyle Arizona'nın yolunu tutar. Kanyon ve çölleriyle bilinen, Büyün Kanyo'nuyla insanları kendisine hayran bırakan Arizona bu genç adamın da ilk uğrak mekanıdır. İnsanların genellikle her şeyi yapabilecek kadar güçlü hissettiği yirmi iki gibi bir yaş, hele bir de serüvenlerle yaşanıyorsa kim bilir kalp nasıl atar? İşte ancak böyle tarif edebileceğimiz bu seyahat sırasında Christopher arabadayken sele yakalanır. Aracın çamura çakılı kalması nedeniyle yola yürüyerek devam etmek durumunda kalır. Christopher'ın başına gelen bu aksiliğe verdiği reaksiyonsa kendine özgüdür: Araba çamura saplanıp kaldı mı? Öyleyse o da kimliğini ve cebindeki son parayı da yakıp serüvene yayan olarak devam edecektir. Nitekim öyle de yapar. Dünya, dediğimiz kocaman evin içinde, tıpkı arzuladığı gibi, paradan ve bir kimlikten uzakta, yüreğinin götürdüğü yere doğru hareket eder. 1990'dan 1992'ye kadar trenlere kaçak binerek, otostop çekerek, yürüyerek Amerika'yı gezer. Ülkenin hemen her yerine adım atmayı başaran gezginin artık kendine taktığı bir lakap da vardır: Alexander Supertramp. Kendisine, kararı dışında verilen isimden de arınma yoluna böyle gider. Tramp, İngilizcede ''berduş'' anlamına gelir ve o kendini bir ''süperberduş'' olarak tanımlar. Bu berduş sözcüğü, özellikle 1960'lardaki gezginlerin kendilerine taktıkları bir isimdir. Hipster anlayışına bağlı, ülkeyi baştan sona dolaşan gençler kendilerini bu isimle tanımlarlar. Christopher da, kendisinden yaklaşık otuz sene önce yeşeren bu anlayıştan hareketle artık Alexander Supertramp adını taşır. İki senede ülkeyi boydan boya gezmesinin içinde, bir kano satın alıp kilometrelerce kürek çevirmesi ve Meksika'ya gidip dönmesi gibi maceraları da vardır. 2 yılın ardından görkemli tabiatı, yaban hayatıyla bilinen Alaska'ya gitmeye karar verir ve bu yolculuk sırasında güzel insanlara da tesadüf eder. Onu arabalarında misafir eden Jan ve Rainey çifti ve sevgili berduşumuzun Alaska'ya gitmek adına para kazanmak için çalıştığı çiftliğin sahibi Wayne bunlardan birkaçıdır. Christopher McCandless, nam-ı diğer Alexander Supertramp, otostopla Alaska'nın Fairbanks şehrine ulaşmayı başarır. Ancak o; yabana, daha da yabana, en yabana gitmeyi arzular. Tabiatın iyice merkezine girmeyi hayal eden gezgin son kez 28 Nisan 1992'de, onu kamyonetiyle yaban hayata bırakan Jim Gallien tarafından görülür. Gallien ona bir çift bot, biraz yiyecek verir ve bazı önerilerde bulunur. Jim Gallien ayrıca, Chris'in hayatının anlatıldığı ''Into the Wild'' filminde de yine kendisini oynar. Chris, Jim'in yanından ayrıldıktan sonra tam tamına 64 kilometre yolu yayan kat eder. Alaska'daki Teklanika Nehri'ni geçer ve karşısına kullanılmayan, boş bir otobüs çıkar. Oraya bugün de nasıl geldiği bilinmeyen otobüs, Chris için bir yuva olur. Yanında yaklaşık 5 kg pirinç, bir yarı otomatik tüfek, irili ufaklı birkaç kamp ekipmanı ve yerel bitkiler üzerine yazılmış bir kitap da dahil olarak birkaç kitap vardır. Süperberduş, bu otobüste tüm yetersiz donanımına rağmen 112 gün geçirmeyi başarır. Tüm zaman zarfında, tıpkı ilksel insanların yaşadığı gibi yaşamaya kalkışır. Kirpi, kuş, sincap, geyik avlayarak karnını doyurur. Kendini yerleşik bir düzen üzerine inşa edilen bir bölgeden çekip çıkaran ve dokunulmamış yaban hayatın kollarına atan Chris, burada geçirdiği 112 günü de not eder. Tam olarak içinde bulunduğu aydan dahi haberi olmadığını, soru işaretinden anladığımız Chris dikkat ederseniz notunda kendisine taktığı lakabı değil, gerçek adını kullanır. Bu belki de, artık şehre dönme isteğini, kimliğini geri alma isteğini ya da hiç değilse gerçek adını kullanırsa buradan kurtulmasının daha mümkün olduğunu ümit ettiğini gösterir. Yaz aylarındaki gibi rahat avlanamadığı için karnını doyuracak başka çareler arar. Sonunda, onu felakete sürükleyecek olan meyve ve bitki köklerini toplamaya başlar. Hedysarum Alpinum adıyla bilinen zehirli bir tohumu yiyip zehirlenen gezginin 12 Ağustos'ta günlüğüne kaydettiği son not şudur: Harikulade böğürtlenler. Dikkat ederseniz, cümleyi ''güzeldir'' ile değil de ''gerçektir'' ile bitirmektedir. Belki bu da, onun bir tür ''hakikati arayan bir yolcu'' olduğunu gösterir. 24 yaşında hayatını kaybeden Chris, geriye birçoğumuzun ancak bin bir tedbirle yapabileceği şeyleri neredeyse hiçbir şeyi olmadan yapabildiği bir öykü bırakır. Cansız bedeni, 112 gün konakladığı otobüste 6 Eylül 1992'de, bir geyik avcısı tarafından bulunur. Öldüğü 18 Ağustos günü, yaşamının bitmesine kısa bir süre kala yanındaki kitaplardan birinin son sayfasını koparır ve oraya şunu not düşer: Mutlu bir hayat yaşadım ve bu yüzden Tanrı'ya müteşekkirim. Hoşça kalın, Tanrı hepinizi kutsasın. Chris'in Jack London, Tolstoy gibi dünya devlerinin eserlerini de yanında gezdirdiği bilinen bir diğer gerçektir. Gelelim izleyenlerin hayran olduğu, hatta birçok insana ilham veren Into the Wild filmine. Yazar Jon Krakauer'in, 1996'da yazdığı Into the Wild kitabı, Chris'in bu macera dolu yaşamını anlatır. Yer yer eleştiri yağmuruna tutulan, yer yer de sevilen kitap 2007'de usta aktör Sean Penn tarafından filme çekilir. Oscar başta olmak üzere pek çok mecra ve dalda aday gösterilen filmin oyuncu kadrosunda Emile Hirsch, Vince Vaughn ve Catherine Keener yer alır. Sadece yoluma çıkmayın ve beni doğa ile yalniz birakin."} {"url": "https://gazetesanat.com/cigdem-aldatmazin-nakkasin-sirri-isimli-romani-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Sultan Ahmet'in yıllardır saklanan gizemli elması İncilerin Yıldızı hakkında yazılmış, geçmişle bugünün iç içe geçtiği tarihi macera romanı Nakkaşın Sırrı, Portakal Kitap etiketiyle raflardaki yerini aldı. Kutsal topraklara götüreceği emaneti de canını da teslim edebileceği en yakın dostuna gitti İskender. Gezgin, hem İskender'in aşkına hem de cihanın izlediği Kevkeb-i Dürri'yi kendi emaneti saydı. Lakin belki de bu yüzdendir, her şey başından ayandır, hiçbir şey kolay olmayacaktır. Aylin, farkında bile olmadan kendi sırrını çözmeye çalışıyor fakat gide gide tablonun içinde kayboluyordu. Birkaç adım arkasında yıllarca en çok kaçtığı şey; aşk, adım adım kendisine yaklaşıyordu. Soluk soluğa okunacak bu romanda doğru soruları sorduğunuzdan emin olun! Bir ayağı geçmişte, diğer ayağı günümüzde ilerleyen romanın hitap ettiği kitle oldukça geniştir. Dostluğu, aşkı, sevgiyi, sadakati sorgulayan Çiğdem Aldatmaz, Nakkaşın Sırrı'nda aksiyonu yüksek bir çalışmayla okurunun dikkatini dağıtmadan, ama yoğun bir anlatıyla çıkıyor karşımıza. Çiğdem Aldatmaz bir tablonun sırrı üzerinden kalplerdeki en büyük sırlara bakıyor; aşka, sadakate, dostluğa... Bunları yaparken kavramların tarihler arası bağlamını da göstermeyi ustaca başarıyor. Okur hem tablonun sırrını öğrenmek için çeviriyor sayfaları hem de kalplerde olup biteceklerden sonra açığa çıkacak sırrı görmek için."} {"url": "https://gazetesanat.com/cigdem-yorgancioglu-mim-chi-360-dans-performansi-ile-next-pera-art-galleryde", "text": "Next Pera Art Gallery, ödüllü ressam İbrahim Coşkun'un sergisi ve dünya gezgini performans sanatçısı Çiğdem Yorgancıoğlu'nun MIM CHI 360 Dans performansı ile sanatseverlere kapısını açıyor. Tiyatro Eğitmeni, Temel İş Sağlığı Uzmanlığı, Adli Psikoloji Uzmanlığı, Bilgi Teknolojileri, Enerji gibi sektörlerde Sözleşme Yönetimi konusunda Adli Bilirkişilik, İç denetçilik, Risk Uzmanlığı, Yüzücülük ve Dalgıçlık gibi farklı yetkinliklerine dair eğitim ve atölyelerini Türkiye ve yurt dışında sürdüren ekonomist eğitmen, dünya gezgini performans sanatçısı Çiğdem Yorgancıoğlu bu kez MIM CHI 360 ile NEXT PERA ART GALLERY'de ressam İbrahim Coşkun'un kişisel sergisinde sahne alacak. Resim, fotoğrafçılık, seramik ve heykel gibi farklı sanat dallarından sergiler sunacak olan NEXT PERA ART GALLERY, Ben Anadolu adlı eseriyle Sedat Simavi Resim Ödülünü alan İbrahim Coşkun'un kişisel sergisine ev sahipliği yapacak. Serginin açılış kokteyli performans dansı ise 5 kıtada ülkemizi temsil eden, 107 farklı ülkeyi ziyaret etmiş ve etkinlikler yapmış gezgin ressam ve performans sanatçısı H. Çiğdem Yorgancıoğlu'nun MIM CHI 360 özgün etnik doğaçlama füzyon dansı ile gerçekleşecek. Etkinlik 13 Ekim 2023, saat: 17.30'da gerçekleşecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/cihangir-atolye-sahnesinde-kamera-oyunculugu-egitimi-basliyor", "text": "Muhammet Uzuner ve Arzu Gamze Kılınç tarafından 2017'de kurulan Cihangir Atölye Sahnesi tiyatro oyunları sahnelenmesinin yanı sıra atölye çalışmalarına da devam ediyor. Daha önce Temel Oyunculuk eğitimi almış, profesyonel olarak sinema ya da televizyonda oyunculuk yapmak isteyen veya bu alanda kendini geliştirmek ve 16 yaşından büyük olan herkese açık olacak olan Kamera Oyunculuğu Atölyesi 7 Aralık Cumartesi günü başlıyor. Kanbolat Görkem Arslan ve Kıvanç Kılınç eğitmenliğinde, Kamera Oyunculuğu Atölyesi 4 ay sürecektir. Senaryo Analizi, Karaktere Yaklaşım, Çekim Tekniği Bilgisi, Kamera ile Uygulama, Profesyonel Yönetmenle Uygulama, Sektörel Bilgi ve Audidition Uygulamaları dersleri toplam 96 saat ve 4 ay sürecektir. Kamera Oyunculuğu Atölyesi hafta içi gündüz, hafta içi akşam veya hafta sonu seçenekleriyle açılacaktır. Cihangir Atölye Sahnesi'nin Kamera Oyunculuğu Atölyesi'nin yanı sıra Oyun Atölyeleri ve Temel Oyunculuk Atölyelerinde de sezon boyunca kayıtlar devam edecektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/cin-filmlerinden-bir-secki-istanbul-modern-sinemada-sizleri-bekliyor", "text": "Modern Çin sinemasının en yeni örneklerinden oluşan bir seçkinin sunulacağı Hikaye Çin'de Geçiyor başlıklı film programı, 17-27 Eylül 2020 tarihleri arasında İstanbul Modern Sinema'da sanatseverlerle buluşuyor. İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg AŞ'nin katkıları ve Çin Halk Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu işbirliğiyle, Eylül ayında Çin sinemasının en güncel filmlerinden bir seçkiyi izleyiciyle buluşturuyor. Bu yıl ikincisi gerçekleşen seçkideki filmler, Çin toplumunun içinden geçtiği güncel sosyo-ekonomik dönüşümü farklı konu ve karakterler yoluyla işlerken, bir yandan dünya sinemasında yerini gittikçe büyüten Çin sinemasının yeni türlerdeki açılımlarını da yansıtıyor. Programda yer alan filmlerden Cannes'da Altın Palmiye'ye aday olan Güney İstasyonunda Randevu hem rakip çeteler hem de polisten kaçan bir gangsterin hikayesini kara film kodlarıyla anlatıyor. Zu Feng'in polis dramı Changsha Yazı emekliye ayrılmak üzere olan bir polis dedektifinin yaşamına odaklanıyor. Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan için yarışan Tehlikeli Oyun Çin sinemasının efsane oyuncularından Gong Li'yi 1940'lı yıllarda geçen bir casus hikayesinde başrole koyuyor. Tibetli yönetmen Pema Tseden'in yeni filmi Balon ise kırsalda yaşayan bir ailenin politik gerçeklikle tinsellik arasında yaşadıkları maddi ve manevi çatışmaları ince bir sinema diliyle izleyiciye aktarıyor. Hikaye Çin'de Geçiyor başlıklı film programında dikkat çekenler arasında, aile odaklı iki duygusal film de yer alıyor. Çin'in tek çocuk politikasının sıkıntılarını ağır şekilde yaşayan bir çiftin 30 yıla yayılan epik öyküsü, başrol oyuncusu Jingchun Wang'e Berlin'de En İyi Erkek Oyuncu dalında Gümüş Ayı kazandıran Elveda Oğlum ile Lulu Wang'in kendi hayat hikayesinden yola çıkarak yazdığı ve başrolündeki Awkwafina'ya En İyi Kadın Oyuncu dalında Altın Küre kazandıran Elveda da seçkide yer alıyor. Bir önceki uzun metrajı İnce Buz Kara Kömür ile dünya çapında yerini fazlasıyla sağlamlaştıran yönetmen Diao Yinan'ın yeni filmi, her bir karesi incelikle tasarlanmış bir kara film. Pandemiyle birlikte adı çokça anılmaya başlanan Vuhan kentinde geçen hikayede bir motor çetesinin reisi olan Zhou Zenong, yanlışlıkla bir polis memurunu öldürdükten sonra başına ödül konmasının da ardından hem polisten hem de para ödülü için kendisini arayan çetelerden kaçmak zorunda kalır. Yolda yine özgürlüğü için kaçmak zorunda olan bir kadınla karşılaşmasıyla birlikte, ikisi yeni bir maceraya atılır. 2012'yılında Vuhan'da yaşanan gerçek olaylardan esinlenen Güney İstasyonunda Randevu, geçen yıl Cannes'da Altın Palmiye'ye aday olan tek Çin filmiydi. 2. Dünya Savaşı sırasında Japon işgali altındaki Şanghay kentinde geçen Tehlikeli Oyun, yüksek tempolu bir casus filmi niteliğinde. Ünlü oyuncu Jean Yu bir tiyatro oyununda rol almak üzere kente döner. Ancak bu amacının arkasında başka sebepler de yatmaktadır. Gizli mikrofonlar, çift taraflı aynalar, dürbünler ve şifreli mesajlar gizli buluşmaların gerilimini artırırken, oyunun açılış gecesi uluslararası düzeyde önem taşıyan politik bir olaya dönüşecektir. Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan adayı olan filmin başrolünde Çin sinemasının en önemli oyuncularından Gong Li de etkileyici bir performans sergiliyor. Çin sinemasının 6. Kuşak yönetmenlerinden olan Xiaoshuai'nin yeni filmi Elveda Oğlum, Çin'in tek çocuk politikasının çarpıcı etkisini, çocukları yakın arkadaş olan iki ailenin yaşadıkları üzerinden ele alıyor. Bir fabrikada çalışan Liyun ve Yaojun çifti ile Haiyan, kocası ve çocukları iyi arkadaştır. Liyun ve Yaojun çiftinin oğulları, arkadaşının ısrarı üzerine yüzmeye gider ve boğularak hayatını kaybeder. Bu trajik olayın hemen öncesinde yeniden hamile kaldığını öğrenen anne Liyun ise arkadaşı bildiği Haiyan tarafından otoritelere şikayet edilerek karnındaki yasadışı bebeği aldırması için zorlanır. Bu olaylar üzerine iki ailenin yolları ayrılacaktır. Bu epik melodram 30 yıla yayılan bir hikaye anlatsa da, detaylı görselleri, usta oyunculukları ve ince işlenmiş kurgusuyla üç saatlik süresini hiç hissettirmiyor. Anneannesi Nai Nai'nin dördüncü evre akciğer kanseri olduğunu öğrenen Billi, uzun süredir yaşadığı Amerika'dan anavatanına geri döner. Çin'deki ailesinin anneannesinden hastalığını saklamasının bir hata olduğunu düşünürken onlar Nai Nai tüm aileyi son bir kez bir arada görebilsin diye sahte bir düğün organize etmekle ve gerçekleri gizlemekle meşguldür. Yönetmen Lulu Wang'in kendi hayat hikayesine dayanarak yazıp yönettiği bu komediyle karışık aile dramının başrol oyuncusu Awkwafina En İyi Kadın Oyuncu dalında Altın Küre'ye layık görülmüştü. Bir polis dedektifi olan A Bin, kız arkadaşının intiharından sonra görevinden istifa etmek ister. Bu esnada bir balıkçının nehirde bir insan kolu bulmasıyla kayıp kişiler listelerini kontrol etme görevini üstlenen A Bin, ister istemez bu soruşturmanın parçası olur. Bu sırada kardeşi haftalardır kayıp olan güzel bir doktorla tanışır. Bu iki karakter geçmişlerindeki suçluluk duygusuyla baş etmeye çalışırken karşılarına çıkan bu yeni aşk ihtimali acılarını unutturabilecek midir? Cannes'da Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilen Changsha Yazı, polisiyenin içine sarmalanmış bir aşk hikayesi. Zhao Li liderliğindeki Siçuan Opera Topluluğu, seyircisi her geçen gün azalan operayı ayakta tutmak için, yıkık dökük opera binalarında ucuz prodüksiyonlu oyunlar sahneye koyar. Zhao Li, seyircisi gittikçe yok olan bu sanatı yaşatmak için var gücüyle direnir. Öte yandan kullandıkları hem binanın yıkılacağı haberi hem de topluluğun genç üyelerinin daha paralı işleri tercih etmeleri her şeyi daha da zorlaştırsa da Zhao Li mücadelesinden vazgeçmez. Bu sırada operanın fantastik karakterleri de hayatına başka şekillerde girecektir. Çin asıllı Kanadalı yönetmen, Siçuan Operası üzerine bir belgesel izledikten sonra grubun zorlu sanat yaşamını perdeye taşımaya karar vermiş. Xiaogang Gu, ilk uzun metrajında 14. yüzyılda yapılmış Huang Gongwang imzalı ünlü bir manzara resminden esinleniyor. Yapıtla aynı adı taşıyan film, Yu ailesinin Fuyang'da geçirdiği bir yılı perdeye taşırken yedi metrelik bu Çin parşömenindeki resmin görsel estetiğini de hikayesine yansıtıyor. Fuyang'ın güzel nehir coğrafyasında geçen bu aile dramı, dört yetişkin oğlun hayatlarındaki iniş çıkışı, gelenekle ile modern gerçeklik arasında kaldıkları çatışmayı, kentsel dönüşümle birlikte değişen şehrin geçirdiği değişimleri gözler önüne seriyor. Bir üçlemenin ilk filmi olarak tasarlanmış bu film, Cannes'da Eleştirmenlerin Haftası'nda Büyük Ödül'e aday oldu. Tibetli yönetmen Tseden'in bu filmi yayla köyünde yaşayan bir ailenin hikayesini anlatıyor. Evde buldukları prezervatifi balon zannederek ellerinde gezdiren iki çocukla başlayan öykünün merkezinde, Çin hükümetinin doğum kontrol programı sayesinde üç çocukla yetinmek isteyen Drolkar ile hayatta Budist rahibesi olmayı seçen kız kardeşi var. İkisi de farklı yollardan ait oldukları reenkarnasyonun, ruh dünyasının yoğun yaşandığı dindar toplumun içinde bağımsızlıklarını korumaya çalışırlar. Balon, kader ile özgür idare, eski ile yeni arasında mücadele eden karakterlerine sıcak ve esprili yaklaşan ve etkileyici renk paleti ve el kamerasıyla akıllarda kalacak görsellikte bir film."} {"url": "https://gazetesanat.com/cinsiyetsiz-hikayeler-kitabinin-yazari-selma-sukas-ile-roportaj", "text": "Bir kitap düşünün; içindeki karakterlerin hiçbirinin kadın ya da erkek olduğu belirtilmiyor. Kalemini tamamen cinsiyetten arındırıp, yazdığı Cinsiyetsiz Hikayeler kitabını insan'a ithaf eden Selma Sukas ile hem kitabı hem de 8 Mart Dünya Kadınlar günü hakkında sohbet ettik. Cinsiyetsiz Hikayeler kitabımda zihinlerimize yerleşmiş olan cinsiyetçi kalıplara dikkat çekmek istedim. Bu yüzden, karakterleri cinsiyetlerinden arındırıp kitabımı da insan'a ithaf ettim. Merhaba, ben de teşekkür ederim. Karakterlerin cinsiyetlerini saklayarak yazma fikri ilk aklıma geldiğinde oldukça heyecanlanmıştım. Cinsiyet üzerinden yaşanan birtakım haksızlıklar çokça yazıldı, çizildi. Cinsiyetsiz Hikayeler kitabımda zihinlerimize yerleşmiş olan cinsiyetçi kalıplara dikkat çekmek istedim. Bu yüzden, karakterleri cinsiyetlerinden arındırıp kitabımı da insan'a ithaf ettim. -İnsana ithaf ettiğiniz kitabınız, örselenen kadın cinsiyetine dair tabuların yıkılarak hakkını teslim etme çabası içeriyor mu? Kadınlar, tarihten bugüne her toplumda ezilen ve kollanmaya muhtaç olmuşlar maalesef. Tabuları yıkmak çok iddialı olurdu.. Ama tabi ki arzu ettiğim budur, haklısınız. Bunun için daha çok insanın sorgulaması gerekiyor. Bu sebeple de insanları sorgulamaya sürükleyecek bir gizem içinde yazmaya gayret ettim. Amacım, okuyucunun kafasında soru işaretleri oluşturmaktı. Bunu bir kadın da yaşıyor olabilir ya da bu bir erkek de olabilir sorgulamasını yaptırabilmekti. Konuşurken, yazarken karşı cepheler oluşturmamamız, elimizden geldiğince bütünleştirmeye çalışmamız gerekiyor. Her şeye rağmen.. 8 Mart Dünya Kadınlar günü elbette kendi içinde iyi bir niyet barındırıyor. Fakat, Dünya Erkekler Günü diye bir şey kutlamıyoruz. Pozitif ayrımcılığı da doğru bulmuyorum. Keşke, hep beraber Dünya İnsanlar Günü kutlayabilseydik. Bir şeyi yaşamakla, yapmak aynı şey değildir. 8 Mart gününü kadın çalışanlarına çiçek dağıtarak kutlayıp, sonrasında terfi kararını doğum yapar, çocukları hastalanır, çok izin kullanır gibi sebeplerle kadın çalışandan yana değil; aynı yetenek ve performanstaki erkek çalışandan yana kullanan patronların sayısı oldukça fazla. Bu riyayı maalesef her türlü çalışma ve sosyal alanda görüyoruz. Bu tarz kutlamalar içi boş kaldığı müddetçe, farkında olmadan sadece istismara hizmet ediyor. -Kitabınızın tanıtım bülteninde cinsiyetlerimizin hapishanelerimiz olduğu vurgulanıyor. Cinsiyet kavramı insan tarafımızı bu denli tehdit ediyor mu gerçekten? Külliyen kötü müdür kadın veya erkek olmak? Kadın-erkek, genç-yaşlı, eğitimli-eğitimsiz tüm insanların, artık genetik kodlarımıza işlemiş hatalı ve uyuşuk düşünme sistemleri yüzünden insan olmanın onurunu taşıyamadığımızı düşünüyorum. İnsanı bir meta haline getiren cinsiyetçi bakış hastalıklıdır ve bu bakış cinsiyetleri prangalara dönüştürür, insanı hapsederek özünden uzaklaştırır. Hayatın içinde, temelinde ahlak olan adaletli bir denge kurmak zorundayız. -En gelişmiş toplumlar da dahil, cinsiyet toplumların en büyük tabularından biri. Kitabınızdaki karakterlerin erkek ya da kadın olma tahminlerini okuyucuya bırakıyorsunuz ama yazar olarak siz karakterlerin cinsiyetini bilerek mi yazdınız? Kitabımdaki tüm hikayelere, öncesinde karakterlerin cinsiyetlerini belirleyerek başladım. Sonrasında hepsine birer meslek veya durum oluşturdum. Hatta karakterlerin cinsiyetlerini kitabın sonuna eklemeyi planlamıştık basım öncesi. Sonrasında, bu durumu tamamen okuyucunun hayal gücüne bırakmam gerektiğini düşündüm ve cinsiyetleri belirtmedik kitapta. -Kitabınızdaki karakterlerin cinsiyetini merak ederek size karşı bir pot kırmıyorsam, kitabınızdaki polis karakterinin cinsiyetini öğrenebilir miyim? Yerinde bir merak bu. Şehit polisin hikayesinde gerçek bir olaydan esinlenmiştim. Beni sarsan bir olaydı. İsim ve yer belirtmeyeceğim ama arkadaşlarıyla birlikte nöbetteyken şehit edilen polislerimiz olmuştu birkaç yıl önce. Şehit polislerimizden biri hamileydi. Yani, Şehit Polis karakteri bir KADIN.. -Kitaptaki edebi unsurları ve metaforları da çok beğendim doğrusu. Öyle cümleler var ki, insan okurken not almak istiyor. Sukut öyle hakimdi ki, yıkımı herkes duydu bunlardan sadece biri. Kadınların ortak paydada yaşadıkları sessiz yıkımlara müsait bir coğrafyada bu beni derinden etkiledi. Size göre bu yıkımların sorumlusu erkekler mi? Dünya kurulalı beri güç ve irade erkeklerin elinde. Onlar sahip oldukları gücün konforundan memnun. Fakat bu yıkımların tek sorumlusu erkekler olamaz. Kadınlar olarak; en başından böyle gelmiş, ben neyi değiştirebilirim kolaycılığına kendimizi kaptırmamalıydık. İnsanlık olarak öndekilerin bıraktığı ayak izlerine basa basa ilerleme güdümüz çok güçlü. Bildiğimiz şey bize kolay, kolay olansa doğal geliyor. Asıl bununla savaşmalıyız. -Kitabınızdaki bazı karakterlerin meslekleri toplum tarafından maskülen kabul edilen meslekler. Polis, müfettiş gibi. Bu gibi meslekler seçmenizde ince bir mesaj olduğunu anlıyorum. Bu mesajı sizden duymak istesem? Toplum nazarında maskülen olabilir; zira haberleri izlerken dahi bir mesleğin mensubu kadınsa o kişinin cinsiyeti vurgulanıyor. Kadın doktor, kadın milletvekili gibi.. Ama gerçekte çabaladığımız, ter döktüğümüz, hayatımızı adadığımız mesleklerimiz cinsiyetlerin himayesine alınamaz. Kitapta da bunu hissedebilirsiniz. Müfettiş de Polis de yaşanmış hikayelerin bu kitaptaki tezahürü. Yok birbirimizden farkımız, hepimiz insanız. Bir kadının hissedişiyle bir erkeğin hissedişi arasında da duygu durum farkı yok. Aynı acıyı çeker, aynı mutluluğu tadarız. -Peki cinsiyetsiz yazmak zor hatta riskli değil mi? Yani yazarken hiç tıkanma yaşamadınız mı? Risk olarak görmedim açıkçası ama hikayelerdeki kurguları en iyi şekilde aktarmanın farklı yollarını aramak zorunda kaldığım çokça an yaşadım. Yazarken, bazen kalemime bir kelepçe takılı olduğu fikrine kapılıp karamsarlaştığım anlar da oldu. Her tıkanmanın sonu ferah oldu; yazdıkça güzelleşti, güzelleştikçe aktı gitti. -Artan kadın cinayetleri ile ilgili ne söylemek istersiniz? Bence sözün bittiği yerdeyiz bu konuda. Çocuklarımızı, sen erkeksin cilasıyla parlatmaya devam ettiğimiz sürece bitmeyecek bu katliamlar. Kız çocuklarımızın da erkek çocuklarımızın da yaratılış kodlarını bozuyoruz bu tarz söylemlerle ve onları kodlayarak yavaş yavaş kötüleştiriyoruz. Kadın-erkek hepimizin sen insansın, sen iyi bir insansın, sen dürüst bir insansın, sen adaletli bir insansın, sen hak yemeyen, kötülük düşünmeyen bir insansın, sen sevgi ve şefkat dolu bir insansın demeyi öğrenmesi gerekiyor. Şiddetin kökünü kazımaya çalışmak tüm dünyanın insanlık vazifesi olmalı. -Erkek egemen bir toplumda, dilimize yerleşmiş cinsiyetçi ifadeler hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizi rahatsız eden kalıplar var mıdır? Varsa paylaşır mısınız? Tabii var, rahatsız olmasaydım böyle bir kitap yazmazdım 😊 Bu kalıplar geçmişten bugüne eksilmeden insanlıkça omuzlarda taşınıyor. Atasözleriyle, deyimlerle baş köşelerde oturtuluyor. Burada tek tek belirtmeyeceğim. Kitapta da kullandığım erkeğin elinin kiri ve kadının elinin hamuru başta olmak üzere cinsiyetçi tüm ifadelerden rahatsızım. Kaldı ki bunları dillere pelesenk edenler sadece erkekler değil, bizleriz de.. Zihnimiz öylesine bu düzene alışmış ki, göremiyoruz. -Kitabınızda altını çizdiğiniz gibi, cinsi sıfatlardan kurtulan bir toplum nasıl olur? Dünya daha güzel bir yer olur mu? Cinsi sıfatlarımızdan kurtulmaya ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum aslında. Bu sıfatları kullanarak birbirimizi istismar etmemizin bir insanlık ayıbı olduğunu söylemeye çalışıyorum. İstismar, ayrımcılık, şiddet, adaletsizlik kısaca kötülük ortadan kalkarsa insanın bu dünyada nurunu tamamlayabileceğine inanıyorum. Bu hayata geliş amacımız kamil insana ulaşmak. Elimizdeki her doneyle istismara, şiddete, katliama devam edersek nasıl tekamüle ereriz. İnsanlığı sevgi, anlayış, hoşgörü ve güzel ahlak kurtarabilir ancak. Dünya da insan da bunu hak ediyor. -Okuduğunuz, beğendiğiniz, size ilham veren kadın yazarlar var mıdır? Birçok kadın yazar var aslında örnek verebileceğim fakat Halide Edip Adıvar'ı ayrı bir yere koyarım, kitapları da hayattaki cesareti de beni etkilemiştir. -Okurlarınıza son bir mesajınız var mıdır? Cinsiyetsiz Hikayeler kitabım insanlık adına okyanusa bıraktığım bir damladır. Siz de bir damla bırakırsanız, gün gelir birlikte okyanus oluruz. Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/ciplak-vatandaslar-yogun-istek-uzerine-tekrar-zorlu-sahnesinde", "text": "6 işsizin striptizliğe uzanan trajikomik hikayesi ile striptiz'e değil hikaye'ye bak dedirten Çıplak Vatandaşlar yoğun istek üzerine tekrar Zorlu PSM Sahnesi'nde. Bugüne dek başrolünde oynadığı filmler ve dizilerle sanat dünyasından büyük beğeni toplayan ödüllü oyuncu Cansel Elçin ile son günlerde adından sıkça söz ettiren televizyon dizisi Mucize Doktor'da yer alan usta oyuncu Reha Özcan'ın Alican Altun ile başrolünü paylaştığı 'Çıplak Vatandaşlar' oyunu yoğun istek üzerine tekrar Zorlu PSM Sahnesi'nde. 'The Full Monty' filminden uyarlanan ve 90'lı yıllarda geçen, 6 arkadaşın işsizlik sürecinde yaşadıkları ve striptizciliğe kadar uzanan maceralarının sevimli bir komediye dönüştüğü oyun 12 Mart 2020 Perşembe günü Zorlu PSM Sahnesi'nde tiyatroseverler ile buluşacak. Simon Beaufoy'un yazdığı, dilimize Şükran Yücel'in çevirdiği, 'Full Monty'nin tiyatroya uyarlaması olan Çıplak Vatandaşlar'da Sheffield çelik fabrikasının kapanmasıyla işsiz kalan Gaz ve arkadaşları, geçinebilmek ve ailelerine bakabilmek için hiç düşünmedikleri striptiz dünyasına adım atarlar. Ancak striptiz nasıl yapılır hiçbir fikirleri yoktur. Üstelik rekabet büyüktür ve bilmedikleri bu yolda başlarına gelmedik kalmaz. Her yerde karşılaşılan işsizlik sorununu; seyirciye sempatik gelecek karakterlerle ve kendine özgü mizah anlayışıyla anlatan trajikomik oyun, eğlendirirken düşündürüyor ve sürprizli finali ile izleyiciyi ters köşe yapıyor. Yönetmen Laçin Ceylan imzasıyla tiyatroya taşınan ve birbirinden yetenekli oyuncu kadrosu ile dikkat çeken Çıplak Vatandaşlar, yoğun turne takvimi kapsamında tiyatroseverlerle buluşmaya devam ediyor. Cansel Elçin, Reha Özcan, Nur Dilara Gül, Erdal Uğurlu, Bedir Bedir, Alican Altun, Sedat Mert, Yusuf Vardar, Suna Yıldızoğlu- Burcu Görek, Dilşad Çelebi, Süleyman Arda Eminçe, Ebru Sarıtaş, Oğuz Edis, Muharrem Fındıcak."} {"url": "https://gazetesanat.com/cizginin-otesinde-sergisi-6-nisanda-ng-agency-artworksde", "text": "Uzun süredir sanat projelerine yer veren NG Agency & ArtWorks bu yıl Mercedes-Benz'in She's Mercedes projesi kapsamındaki sponsorluğuyla hayata geçireceği Çizginin Ötesinde sergisi ile sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Sosyal topluluk olmaktan ziyade ortak bakış açısından doğan bir anlayış biçimi olarak ortaya çıkan She's Mercedes, en iyi olma arzusundaki kadınların birbirlerine cesaret ve güç vermesini hedefliyor. Eğitim, kültür & sanat, müzik, spor ve girişimcilik gibi farklı alanlardaki sponsorluk ve sosyal sorumluluk projeleri ile insanların hayatına ışık tutmayı hedefleyen Mercedes-Benz, She's Mercedes platformu ile gücünü ilham veren kadınlardan alan bir projeye imza atıyor. NG Agency&Artworks'ün, She's Mercedes kapsamında Mercedes-Benz'in sponsorluğunda gerçekleştireceği yeni sergisi Çizginin Ötesinde, yaratıcı ve ilham veren Türk resim ve heykel sanatının başarılı kadın temsilcilerini bir araya getiriyor. Heykeltraş ve iç mimar Seda Eyüboğlu, ressam Aysun Akbulut, ressam Deniz Say, ressam Renan Ertosun, heykeltraş Nilay Özenbay, ressam Canan Ustaoğlu Savaş ve seramik sanatçısı Defne Samman'ın kadının derin, incelikli zarafetini yansıtan eserlerinin yer aldığı Çizginin Ötesinde Sergisi 6 Nisan 6 Mayıs 2021 tarihleri arasında NG Agency & ArtWorks'de ziyaret edilebilecek. Yeditepe Üniversitesi Mimarlık Fakültesi İç Mimarlık bölümünü birincilikle bitiren Seda Eyüboğlu 2005 yılından beri heykel sanatını icra ediyor. Çamurun ve kilin doğallığını yüreğindeki hisler ile buluşturan Seda Eyüboğlu, farklı malzemeler ve teknikler kullanarak yarattığı soyut ve figüratif çalışmalarında doku, ışık ve gölge dengesi, dolu ve boş kavramlarının oluşturduğu harmoni, simetri içerisindeki asimetrik ritme dikkat çekiyor. Resme çocukluk yıllarında Ankara Resim ve Heykel Müzesi bünyesinde değerli hocalar Eşref Üren ve O. Zeki Oral'ın atölyelerinde adım atan Aysun Akbulut, ileriki dönemlerde İstanbul'da Orhan Taylan atölyesine devam etti. Yurtiçi ve yurtdışında ödül alan, eserleri sergilenen sanatçı, resimlerinde desen ve figürü önemserken, diğer yandan illüstratif ve grafiksel öğelere de şiirsel bir dille yer veriyor. Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Ticaret bölümünde lisans eğitimini tamamladıktan sonra profesyonel iş hayatı deneyimlerine atılan Deniz Say, 2012 yılında, çocukluğundan beri ilgilendiği resim alanında eğitim almak için Altan Çelem ve Güneş Özmen ile çalışmaya başladı. Eş zamanlı olarak Sanat Tarihi eğitimini de tamamladı. Belirli bir işlev için üretilmiş nesneleri özlerinden koparıp alışılagelen algı kalıplarını kırarcasına farklı dokular, derinlikler oluşturmak için resim yapma aracı olarak kullanıyor. '79 İstanbul doğumlu Defne Samman, sanatın, zanaatın ve üretimin el üstünde tutulduğu bir ortamda büyüdü. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Seramik ve Cam bölümünden mezun oldu. 'Sanat yönetmeni' olarak mekan ve dekor tasarımları yaptığı 9 yılın ardından, oğlu Ada'nın hayatına girmesi ile uzun zamandır istediği stüdyosunu kurmak için cesaret buldu. Beşiktaş Abbasağa'da, babasının fotoğraf atölyesi olarak kullandığı ve çocukken çokça zaman geçirdiği bu yerde stüdyosunu kurdu. 10 yıldır seramik, resim ve kullandığı farklı malzemelerle çalışıyor, ayrıca mekanlara özel sanat çalışmaları ve ürünler tasarlıyor. İstanbul F. M. V. Özel Işık Lisesi'ni bitiren Nilay Özenbay, 2008 yılında New York School of Visual Arts'ta Workshop'a katıldı. Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Görsel Sanatlar Heykel Bölümü'nden 2015 yılında birincilikle mezun oldu. Evli ve iki çocuk annesi olan Nilay Özenbay, çalışmalarına kendi atölyesinde devam etmektedir. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi`nden mezun oldu. 1987 yılında resim eğitimi almaya başladı. Sırasıyla, Mine Arasan, Zerrin Ayrıkaya, Bahattin Odabaşı, Yusuf Taktak ve Ekrem Kahraman ile çalıştı. Sanatçı çalışmalarını İstanbul, Galata Kuledibi'ndeki atölyesinde sürdürüyor. Sanatçının çalışmaları yurtiçi ve yurtdışı olmak üzere; özel koleksiyonlar, iş merkezleri ve otellerde yer almaktadır. Eğitimini Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Ergin İnan -Hüsamettin Koçan Atölyeleri'nde tamamlayan Canan Ustaoğlu Savaş, yurtiçi ve yurtdışında çeşitli sergilerde yer aldı. Temasını insan doğası ve davranışları üzerine kuran Canan Ustaoğlu Savaş, çalışmalarında ana materyal olarak ahşap kullanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/ckay-sad-romance-albumu-ile-dunya-listelerinde", "text": "Love Nwantiti ve Emiliana gibi tüm dünyanın diline dolanan şarkıların sahibi, 2.6 milyar dinlenme sayısı ve 670 milyon YouTube izlenme rakamları ile 2021 yılının en çok dinlenen ve en hızlı yükselen şarkıcısı ünvanına sahip Nijeryalı sanatçı CKay, SAD ROMANCE isimli yepyeni albümünü 23 Eylül Cuma günü dinleyicilerle buluşturdu. 5 günde ilk 10 albüm arasında dünya listelerinde yer alan Sad Romance, dinlenme ivmesiyle gün geçtikçe artış gösteriyor. CKay'in romantik ilişkilerinden izler taşıyan bir albüm: Sad Romance! 12 şarkıdan oluşan ve Türkçede ACIKLI ROMANTİZM anlamına gelen SAD ROMANCE isimli albüm, CKay'in romantik ilişkilerinden izler taşıyan, hayli kişisel bir çalışma. CKay'in rekortmen hit şarkılarının farklı versiyonlarının da yer aldığı albümün çıkış şarkısı olan Mmadu, Afrobeat sevenler için bir müzik ziyafeti niteliğinde. Albüm habercisi olarak önden yayınlanan You şarkısında ise CKay'in romantik şarkılara getirdiği kendine has yorumu bulunuyor. Albümün 3. şarkısı olan leave me alone için Post Malone'un yapımcısı Charlie Handsome ile çalışan CKay, Sad Romance albümü ile birden çok hit adayı şarkısını müzik severler ile buluşturuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/coco-chanel-kimdir", "text": "Chanel, 19 Ağustos 1883 tarihinde Fransa'nın Saumur şehrinde ailesinin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Tam adı Gabrielle Bonheur Chanel'dir. Coco Chanel'in doğumundan 7 yıl sonra anne ve babası evlendi. Annesi bir çamaşır yıkayıcısı olan Eugenie Jeanne DeVolle'ydı ve babası Albert Chanel sık sık at arabası ile kasabalardaki pazarları dolaşan bir satış elemanıydı. 2 erkek ve 2 kız kardeşi vardı. Annesi tüberkülozdan hayatını kaybettiğinde Chanel henüz daha 12 yaşındaydı. Aubazine Katolik Manastırında eğitimini tamamladı. Chanel'in babası onu ve kardeşlerini yetimhaneye bırakıp bir daha geri dönmedi. 18 yaşına geldiğinde kardeşlerini de yanına alarak Katolik kızların kaldığı Fransa'nın Aubazine şehrinde bulunan bir evde kalmaya başladılar. Aubazine'de kaldığı 6 yıl boyunca dikiş dikmeyi öğrenen Chanel, Fransız Subaylarının kıyafetlerini diken bir terzinin yanında çıraklığa başladı. Chanel bir gün çalıştığı yerde Fransız subayı ve milyoner Etienne Balsan ile tanıştı. Balsan Chanel'i Fransız Subaylarının gittiği Cafe Chantant adlı eğlence mekanına davet eder. Kadınlar, kahkahalar, dans, subaylar, sigara dumanı ve sahne... Chanel ilk kez böyle bir yere gitmişti. O sırada sahnede bir kadın şarkı söylemekteydi. Fransız Subayı Etienne, Chanel'in sahneye çıkıp kendisi için bir şarkı söylemesini ister. Zoraki de olsa sahneye çıkan Chanel piyanist'in yanına yaklaşarak Qui qu'a vu Coco dans I'Trocadero? parçasını biliyor musunuz diye sorar. Yani Coco'yu Trocadero'da kim gördü? ... Şarkı biter ama alkışlar bitmez. Bir yandan da Bir daha Coco! Bir daha Coco! Diye haykırışlar gelmektedir. Chanel sahneden indikten sonra Etienne kendisine sarılır ve Co-co, Co-co diye fısıldar ve Sen benim için bugünden sonra Coco olacaksın der. Ve Coco Chanel aslında o gün doğmuş olur. Chanel sahneye çıktığı o akşam Etienne Balsan'e aşık olmuştu. ilk aşkı diyebileceğimiz Balsan onu şatosuna davet etti. Chanel 3 yıl metresi olarak kaldığı bu şatoda güzel ve şık kadınlar, asil erkekler, elmaslar, inciler, şampanyalar, partiler kısacası lüks yaşam ile tanıştı. 1908 yılında Etienne Balsan'ın arkadaşı olan İngiliz üst sınıfına mensup, aristokrat bir aileden gelen Captain Arthur Edward Boy Capel ile tanıştı ve 9 yıl sürecek birliktelikleri başladı. Boy Capel, Coco için Paris'te bir apartman dairesi kiraladı. 1918 yılında Arthur Edward Boy Capel İngiliz aristokrat Lady Diana Wyndham ile evlendikten sonra bile 21 Aralık 1919 tarihinde bir araba kazasında ölene kadar Coco Chanel ile ilişkisi devam etti. Coco Chanel kazanın olduğu yere onun anısına bir anıt yaptırdı. Coco Chanel, 1910 yılında 27 yaşında iken çok beğenilen şapkalarını yapıp sattığı ilk dükkanını Paris'te Captain Arthur Edward Boy Capel'in finanse etmesi ile açtı. I. Dünya Savaşı sırasında eşlerini askere göndermiş, özgürlük arayışı içinde olan kadınları korselerden kurtarıp farklı kıyafetler tasarladı. 1912 yılında Tiyatro oyuncusu Gabrielle Dorziat bir tiyatro oyununda şapkalarını giydiğinde Chanel'in kariyeri parladı. 1913 yılında Arthur Edward Boy Capel'in finanse ettiği Deauville'de bir butik açtı. Burada Chanel şapkalar, ceketler, kazaklar ve denizci bluzu olan mariniere'u sattı. 1916'da haute couture butiğini açtı. 1917 yılına gelindiğinde Coco Chanel'in ünü o kadar yayılmıştı ki yanında 300'den fazla terzi çalışıyordu. 1918'de Chanel, Paris'in en şık semtlerinden birinde yer alan 31 rue Cambon'da binanın tamamını satın aldı. 1919'da Paris'te Chanel moda evini açtı. 1920'li yılların başında Chanel'in hayatına Büyük Aşk filmine de ilham kaynağı olan Rus besteci Igor Stravinsky girdi. Stravinsky tüberkülozlu eşi ve dört çocuğuyla Paris'te sürgün hayatı yaşayan bir müzisyendi. Tutkulu bir aşk yaşayan ikili kısa süre içerisinde yollarını ayırdılar. Coco Chanel 1921 yılında ilk parfümü efsanevi No: 5'i yarattı. Chanel'in bu parfüme No: 5 ismini vermesinin nedeni beş rakamının uğuruna olan inancıydı. Hatta koleksiyonlarını da 5 Şubat ve 5 Ağustos'ta görücüye çıkarırdı. Öyle ki bugün bile Chanel modaevinin defileleri ayın 5'inde yapılmaktadır. 1923 yılında Monte Carlo'da Westminster Dükü Hugh Richard Arthur Grosvenor ile tanıştırıldı ve onun sevgilisi oldu. Dük Londra'nın prestijli Mayfair bölgesinde Chanel için bir ev satın aldı. Birliktelikleri 10 yıl devam etti. 1929 yılında, Dük, Coco Chanel için Monte Carlo yakınlarında bir arazi satın aldı ve Coco Chanel de buraya büyük bir villa inşa etti. 1925 yılına gelindiğinde Chanel, Avrupa'daki elit kesime hitap edilen ve tasarımları herkesin beğenisini toplayan bir modacı olmuştu. 1930'lu yıllarda Mustafa Kemal Atatürk, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin üniformalarını Coco Chanel'e tasarlattı. Türk ordusu 1980'lere dek Coco Chanel'in imzasını taşıyan üniformalar giydi. 2013 yılında da TSK kıyafetlerinin son tasarımını yapan Arzu Kaprol da kıyafetlerde beğendiği ve değiştirmek istemediği kısımların hep Chanel tarafından tasarlananlar olduğunu söylemiştir. Coco Chanel, 1932'de iç mimar Paul Iribe ile evlenmeye karar verdi. Iribe, planlanan düğünlerinden kısa bir süre önce ölünce, basın Chanel'e La Grande Mademoiselle ismini verdi. 1939 yılında İkinci Dünya Savaşı patlak verince Chanel, moda evini kapattı. Yalnızca evinde haute couture giysiler dikerek o dönemi geçirdi. Chanel'in faaliyetleri hakkında bir takım söylentiler ortaya çıktı. Coco Chanel, Alman diplomat, Baron Hans Günther von Dincklage ile birlikte oldu. Savaş bittikten sonra Coco Chanel, ilişkisi hakkında sorguya çekildi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1945 yılında, Chanel İsviçre'ye taşındı. birkaç yıl İsviçre'de yaşadı. 1954 yılında Paris'e döndü ve moda evini yeniden açtı. 5 Şubat 1954'te 70 yaşındayken yeni koleksiyonunu sergileyen Chanel'in defilesini Amerikan Vogue ve Harpers Bazaar dergisinden editörler de izledi. Vogue bu koleksiyonu koketliğin dönüşü olarak tanıttı. Coco Chanel'i efsane yapan en önemli nedenlerden biri kimsenin yapmaya cesaret etmediği şeyleri hayata geçirmesiydi. Kadınlara ilk pantolonu o giydirdi. Matem rengi sayılan, cenaze törenlerinde giyilen siyahı, modanın vazgeçilmez renklerinden biri yaptı. Aristokrat İngiliz erkeklerinin giydiği tüvit kumaştan kendi adını taşıyan ve eskimeyen ceketi yarattı. Audrey Hepburn'ün 1961 yapımı Tiffany'de Kahvaltı filmindeki siyah elbiseli, inci kolyeli hali de onun eseri... No: 5 parfümü, zincir saplı çantası, babetleri hep vazgeçilmez oldu. Adı, Time Dergisi'nin Yüzyılın En Önemli 100 Kişisi listesinde de geçen tek moda tasarımcısı olan Coco Chanel, hiçbir zaman evlenmedi. Coco Chanel, 10 Ocak 1971 tarihinde, Paris'te 30 yıldır evi olarak kullandığı Hotel Ritz'de aşırı doz ilaç nedeniyle 88 yaşında hayatını kaybetti. Cenaze töreni Eglise de la Madeleine'de düzenlenen ünlü tasarımcının mezarı ise İsviçre'nin Lozan kentinde yer alan Bois-de-Vaux Mezarlığı'ndadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/cocuklar-yeni-yilda-da-arterin-cevrimici-atolyeleriyle-cagdas-sanati-kesfediyor", "text": "Arter'in çevrimiçi çocuk atölyeleri, yeni yılda da farklı yaş gruplarından katılımcıları çağdaş sanatı keşfedip yorumlamaya ve yaratıcı süreçleri deneyimlemeye çağırıyor. Ocak ayı boyunca her Cumartesi saat 11:00'de gerçekleşecek olan atölyeler; 2 Ocak'ta Alkış Müzikali, 9 Ocak'ta Gökyüzü Cetveli, 16 Ocak'ta Kumaş Kolajı, 23 Ocak'ta Kavanozdaki Galaksi: Ekle, Karıştır!, 30 Ocak'ta ise Piksel Piksel Sanat başlığıyla düzenlenecek. Arter'in güncel sergilerinden hareketle şekillendirilen ve sınırlı sayıda katılımcıyla gerçekleşen ücretsiz atölyelerine katılmak için ogrenme@arter. org. tr adresine e-posta göndererek kayıt yaptırmak yeterli. Ziyaretçilerini gerekli sağlık önlemleriyle ağırlamaya devam eden çağdaş sanat müzesi Arter, güncel sergi programı etrafında şekillendirilen çevrimiçi etkinliklerine de devam ediyor. Arter Öğrenme Programı kapsamındaki Çocuk Atölyeleri Ocak ayı boyunca Cumartesi günleri çevrimiçi ortamda gerçekleşecek. Yeni yılda çevrimiçi çocuk atölyeleri, 2 Ocak 2021 Cumartesi günü, 7 11 yaş aralığındaki çocuklara yönelik Alkış Müzikali ile başlayacak. Müziği görselleştirmenin imkanlarını araştıran yapıtlardan ilham alan Alkış Müzikali atölyesi, Arter'in Dinleyen Gözler İçin başlıklı sergisindeki eserlerden yola çıkıyor. Atölyede, şans unsurunu ön plana çıkararak görsel ve işitsel düzenlemeler yapacak olan çocuklar, harfleri, sayıları ve renkleri alkışlarıyla buluşturarak kendi görsel müziklerini oluşturacak ve bakarken dinlemenin olanaklarını araştıracaklar. Atölye çalışmasında çocuklar, madeni para, dört farklı renkte yün, zar, makas, uhu, resim kağıdı ve boya kalemleri kullanacaklar. 9 Ocak 2021 Cumartesi günü gerçekleşecek Gökyüzü Cetveli başlıklı çevrimiçi atölye, 6 9 yaş aralığındaki çocukları KP Brehmer: Büyük Resim sergisinde yer alan gökyüzüyle ilişkili yapıtları keşfetmeye çağırıyor. Yapıtlarda görülen mavi tonlarının gündelik hayatla ilişki içinde yorumlanacağı atölyede, katılımcılar gökyüzünün farklı renklerini oluşturma deneyleri yapacak ve keşfettikleri renkleri kullanarak bir gökyüzü cetveli hazırlayacaklar. Çocuklar Gökyüzü Cetveli atölyesinde beyaz karton, makas, cetvel, boya kabı, su, fırçalar, kurşunkalem ile siyah, beyaz ve mavinin farklı tonlarında akrilik ya da guvaş boya kullanacaklar. Gökyüzü halısı üzerinde neleri taşır? 16 Ocak 2021 Cumartesi günü gerçekleşecek Kumaş Kolajı başlıklı çevrimiçi atölye, 4 6 yaş aralığındaki çocukları Arter'de sergilenen yapıtlar aracılığıyla gökyüzü ve gökcisimleri üzerine düşünmeye davet ediyor. Gündelik malzemeler ile sanat yapıtları arasındaki ilişki üzerine bir sohbet etrafında şekillenen atölyede, katılımcılar atık malzemeleri kullanarak kolaj tekniğini deneyimleyecek ve yetişkin eşlikçilerinin desteğiyle rengarenk bir gökyüzü halısı tasarlayacaklar. Çocuklar atölyede resim kağıdı, yapıştırıcı, alüminyum folyo, yün, renkli kumaş parçaları ve boya kalemleri kullanacaklar. 23 Ocak 2021 Cumartesi günü 6 9 yaş aralığındaki çocuklar için düzenlenecek Kavanozdaki Galaksi: Ekle, Karıştır! başlıklı çevrimiçi atölye, Gökcisimleri Üzerine sergisinde yer alan, galaksilerle ve gezegenlerle ilişkilenen yapıtlardan esinleniyor. Atölye çalışmasında ele alınacak yapıtları hayal güçleriyle yorumlamaya davet edilen çocuklar, gündelik malzemeleri renklerle buluşturarak kendi galaksilerini oluştururken bir yandan da gezegenleri meydana getiren unsurları araştıracaklar. Kavanozdaki Galaksi: Ekle, Karıştır! atölyesinde katılımcılar kapaklı cam kavanoz, resim kağıdı, bir miktar toprak, küçük taşlar, yün, makas, alüminyum folyo, boya kalemleri, bant ve isteğe bağlı olarak sim kullanacaklar. Piksel Piksel Sanat başlıklı çevrimiçi atölye ise 30 Ocak 2021 Cumartesi günü 7 11 yaş aralığındaki çocukların katılımına açık olarak gerçekleşecek. KP Brehmer: Büyük Resim sergisinde yer alan yapıtlardan yola çıkan atölyede katılımcılar sanat ile teknolojik gelişmeler arasındaki ilişkiyi keşfetmeye davet edilecek. Çocukların farklı boyutlardaki renk bloklarıyla yapacakları çizimlerle piksel kavramına yeni bir yorum getirecekleri Piksel Piksel Sanat atölyesinde kareli defter, boya kalemleri, kurşunkalem ve silgi kullanılacak. Saat 11:00'de başlayacak çevrimiçi atölyeler ücretsiz olarak gerçekleştirilecek. Katılımın kontenjanla sınırlı olduğu atölyelere ogrenme@arter. org. tr adresine e-posta göndererek kayıt yaptırmak gerekiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/cocuklarin-yeni-okuma-arkadasi-kucuk-murmur", "text": "Okumayı yeni öğrenen çocuklar için özel olarak tasarlanan Küçük Yıldızlar koleksiyonu yeni kitaplarla zenginleşiyor. Andreas Schlüter'in yazıp Dirk Hennig'in resimlediği Küçük Mürmür'ün maceraları, Küçük Yıldızlar İlk Okuma Kitaplığı serisindeki yerini alıyor. Okuma Seviyesi 2 olarak sınıflandırılan bu neşeli öyküler, okumayı yeni öğrenen 1. sınıf öğrencilerini ve okumada hızlanmak için alıştırma yapan 2. sınıf ilk dönem öğrencilerini hem eğlenceli hem de öğretici bir okuma serüvenine çıkarıyor. Çocuklar, Kalamaryalı sevimli mürekkep balığı Mürmür ve onun yakın dostlarıyla birlikte farklılıkların zenginliğini keşfediyor, sosyal ilişkileri geliştirmenin ne kadar önemli olduğunu öğreniyor. Mürekkep balığı Mürmür'ün, karşılaştığı sorunlara yönelik ürettiği pratik çözümler, bir yandan okurları eğlendiriyor, diğer yandan da akran zorbalığının sebepleri ve sonuçları üzerine onlara düşünme fırsatı sunuyor. Küçük Mürmür kitaplarının sonunda yer alan 16 sayfalık Bulmaca Diyarı bölümü, çocukların okuduklarını daha iyi anlamalarına ve pekiştirmelerine katkı sunuyor. Büyük kitap harfleri, basit cümleler, kısa paragraflar ve resimlerde dikkate yönelik ayrıntılarla okumaya heveslendiren Küçük Yıldızlar İlk Okuma Kitaplığı serisi Tudem'in yayın planında yer alacak yepyeni kitaplarla zenginleşmeye devam edecek!"} {"url": "https://gazetesanat.com/coffex-istanbul-kahve-fuari-basliyor", "text": "Bu yıl beşincisi düzenlenecek olan COFFEX İstanbul Kahve Fuarı 4-7 Mayıs tarihleri arasında Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşiyor. COFFEX İstanbul, kahve endüstrisi ve yan sanayiler için en önemli fuar platformu olma özelliğini taşıyor. Fuar, bu yıl da geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi sektör profesyonelleri ve kahve severleri bir araya getiriyor. Kahve profesyonelleri ve tutkunlarının her yıl merakla beklediği COFFEX, önceki yıllarda olduğu gibi fuara gelen ziyaretçilerine keyifli anlar ve sayısız etkinlik yaşatacak. 2023 yılında 5. kez düzenlenecek olan fuarda; uluslararası ve ulusal profesyonel kahve makineleri coffee shop'lar, 3. dalga kahve ve nitelikli kahve temsilcileri, kahve çekirdeği toptancıları ve üretici ülkeler, kavurmacılar, kahve kavurma makineleri, kahve öğütme firmaları, ev tipi kahve ve çay makineleri, geleneksel Türk kahvesi makineleri, kahve makinesi ihracatçı ve ithalatçıları, soğuk demlenmiş kahve ve içecekler, kahve dükkanları, kahve ve kafein yan ve destek ürün markaları, ülkeler, karton bardaklar, ambalajlar, butik çay markaları, çikolata, gurme dondurma ve tasarımcılar yer alacak. Tüm profesyoneller COFFEX İstanbul Kahve Fuarı'nda.. Türkiyenin profesyonel ve kapsamlı tek kahve endüstrisi organizasyonu COFFEX İstanbul'da katılımcılar ürün ve hizmetlerini daha geniş kitlelere duyurabilecek, markaları için B2B görüşmeler sunarken aynı zamanda sektör öncülerinin ilham veren konuşmalarını dinleyebilecek. Çeşitli workshop, konferans ve söyleşi gibi zengin içeriğe ve etkinliklere sahip olan fuar için biletler https://mobilet. com/tr/event/18450/'den alınabilecek. Festival sponsorları arasında Cafemarkt, Pınar Süt, Makfilter, AVC Ambalaj, Asya Su gibi pek çok güçlü marka bulunurken COFFEX İstanbul Festivali'nin iletişim sponsorluğunu sektörün yenilikçi ajanslarından Flink PR&Digital Works üstlenecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/collect-gallery-deneysel-standi-showtime-ile-contemporary-istanbulda", "text": "Collect Gallery, Contemporary İstanbul 2022'ye deneysel bir fuar standı ile katılıyor. Marcus Graf küratörlüğünde hayata geçen SHOWTIME, fuardaki yüksek tempolu değişime ayak uydurmak üzere alışılageldik sergi anlayışının ötesine geçiyor. SHOWTIME aynı zamanda İstanbul'un dinamizmine ve çağdaş sanatın daimi akışına da karşılık veriyor. SHOWTIME kapsamında her saat başı bir sanat eseri, galeri standının dış ana duvarında bir çeşit gösteri tadında sergilenecek. Bu 60 dakika, eserin sanat meraklılarının ilgisini kolayca yakaladığı bir gösteri zamanı olacak. Ardından eser, standın ortasındaki sahne gerisini andıran boşluğa geçecek. Orada, galeriyi andıran sergi tasarımında, izleyiciler galerinin farklı sanatçılarının birçok eserini deneyimlemenin keyfini yaşayacaklar. SHOWTIME, odaklama ve dikkati dağıtmanın yanı sıra, sunuş ve saklama eylemlerini birleştirerek günümüz sanatını gösterme, üretme ve üzerine alternatif stratejiler önermeyi amaçlıyor. Diğer kültür sanat haberleri için tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/concertgebouw-oda-orkestrasi-nil-kocamangil-ile-crrde-unutulmaz-bir-gece-yasatti", "text": "Hollanda'daki dünyaca ünlü Kraliyet Concertgebouw Orkestrası üyelerinden oluşan Concertgebouw Oda Orkestrası, Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda İstanbullularla buluştu. Türkiye turnesi kapsamında ikinci konserini veren olan ünlü orkestraya Çellist Nil Kocamangil solist olarak eşlik etti. İlginin yoğun olacağı düşünülen etkinliğin organizasyonunu ise aynı zamanda orkestranın da menajeri olan, Türkiye'nin ilk ve lider uluslararası klasik sanatçı menajerliği şirketi LocksBridge üstlendi. Dünyanın en önemli orkestralarından biri olan Concertgebouw Oda Orkestrası, Türkiye turnesi kapsamında 20 Ekim Çarşamba günü İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda sahne aldı. Çellist Nil Kocamangil solistliğinde konser veren olan ünlü orkestra, ilginin yoğun olduğu Ankara'daki konserin ardından ikinci defa bir Türk solist ile beraber çaldı. Türkiye'nin ilk uluslararası klasik sanatçı menajerliği şirketi LocksBridge tarafından organize edilen etkinliğe sanatseverler yoğun ilgi gösterdi. Türkiye'nin ilk ve lider uluslararası klasik sanatçı menajerliği şirketi LocksBridge kurucularından Onur Tahmaz, Türk klasik müzik sanatçılarına var olabilecekleri yeni mecralar yaratmayı hedeflediklerini belirterek, LocksBridge olarak Türk sanatçıları ve Türkiye sanat kurumlarını etken hale sokmak ve uluslararası camiada sanatçılarımızı görülebilir olması için çabalıyoruz. Böylece sanatçılarımız yeni mecralarda üretmeye, eserleri dinleyicilerle buluşturmaya fırsat bulacak, sanat daha erişilebilir hale gelecek diye konuştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/contemporary-muzigin-ozgun-yaraticisi-kiann-ile-soylesi", "text": "KIANN, dünyaca ünlü İran asıllı İtalyan vatandaşı bir piyanist, müzik yapımcısı ve contemporary modern crossover müzik bestecisidir. Başarılı besteci insanların ruhlarına dokunan, geniş kitlelere ulaşan contemporary ve sinematik müziklerin bestecisi olarak müzik dünyasında hele ki klasikle çağdaşı mükemmel harmanlaması sayesinde klasik müzik otoriteleri tarafından da kabul görmesi sebebiyle çok farklı bir konuma sahip. Kiann yarattığı, bir tür füzyon olarak nitelendirilen, müziği ile çok geniş kitlelere ulaşmakta. Şu an Avusturya'nın Viyana şehrinde yaşayan sanatçı ile Viyana'daki evinde çok keyifli bir sohbet gerçekleştirip ona merak ettiklerimizi sorduk. Siz değerli okurlarımızı inanılmaz entellektüel ve duygusal bir sanatçı, Kiann'ın hayatına dair kesitlerini bulabileceğiniz keyifli söyleşimizle baş başa bırakıyoruz. Kiann: Nasıl besteci olduğumu anlatmak için Türkçede olan bir kelime çok güzel özetliyor. Ben buna Kısmet diyorum. Müzisyen bir aileden gelmedim, müziğe erken yaşlardan itibaren de başlamadım. Bir şekilde birbirimizi bulduk desem çok doğru olur. Sanırım içinizde her zaman orada olan bir şey varsa, onu keşfetmelisiniz... Ve benimde içimde müziğe olan sevgimi keşfetmem çok uzun sürmedi. Benim müzikle ilk karşılaşmam gerçekten çok küçükken gerçekleşti. İlk birkaç şarkımı bestelediğim üzerinde sadece 2 oktavı olan ikinci el oyuncak piyanomla oldu bu... Ebeveynlerim müthiş bir kulağım olduğunu o dönemde radyoda duyduğum şarkıları, dizilerin film müziklerini ve melodisi olan her duyduğum şeyi kulaktan çalabildiğimi söylüyorlardı. Ben artık müzik denen bu büyülü ve yepyeni dünyada yolumu bulmaya çalışan küçük bir çocuktum. Çocukken çok sessiz içe dönük bir yapım vardı, bu sebeple hep kendi başıma bir şeyler yapmaktan zevk alırdım. Bu açıdan müzik benim adeta sığınağım oldu... O dönemde İran'da bir piyano satın almak bizim bütçemizin ve hayallerimin çok ötesindeydi. Ama müzik artık benim vazgeçilmezimdi ve bu yüzden klavye çalmaya ve piyano üzerine birkaç ders almaya başladım. Gerçekte klavye ile çalışmak benim şansım oldu ve bilgisayarın hayatlarımıza girmesiyle hızlı bir şekilde bilgisayarlar ile müziğimi entegre etme ve düzenlemelerimi yapma şansını verdi. Bugün Kiann olarak geçmiş ile geleceğin, klasik ile modernin kaynaştığı, analog ile dijitalin harmanlandığı Contemporary müziğimin temeli o yıllarda atılmıştı. İlk destekçimin annem olduğunu söyleyebilirim. Kimi zaman bu benim olasılıklarımın üzerinde düşüncesiyle müziği bırakmayı düşündüğümde asla bırakmamamın nedeni her zaman annem oldu. Annem tam bir müzik aşığıydı ve başından beri yaptığım her şeye gerçekten inanıyordu. Ne olacağım konusunda şüphelerim olduğunda, sonunda başaracağımdan emin olmamı sağlayan hep annem oldu. Hayatımın dönüm noktası Yanni Acropolis'de adlı albümün bir kopyasını almam oldu. Her şey adeta o albümü dinlememle şekillenmeye başladı. O zamanlar hala müzik yolculuğumun başındaydım, bu yüzden boş bir sayfa gibiydim. Bu albüm bir şekilde hayatımı değiştirdi. Artık müzisyen olmayı hayal edebilmemi ve yaptığım müziğin bir karşılığı olduğunu anlamamı sağladı. Şarkı söylemiyor ya da dans etmiyor olsam da artık bir gün yıldız olabileceğime inanmam için bir sebebim vardı. Çünkü gerçekten benzer güzel melodiler yazabiliyordum! Yanni'nin ve onun çağdaş müzik türünde dinlediğim o albümünün, bugün olduğum kişi olmamdaki en büyük etki olduğuna inanıyorum. Bundan yıllar önce teyzemin evinde televizyon karşısında, Paris sokaklarında Jean Michel Jarre'i seyrediyordum. Belki de müzik beni ilk kez alıp astral seyahat misali bir yerlere götürmüştü. Bu yolculuğun ne olduğunu ve beni nasıl büyülü bir yolculuğa çıkardığını bilemeyecek ve anlayamayacak kadar küçüktüm. Bu müzikti ve müziğin gücü benim için hala bir muammadır. İlhamın, her gün orada sizi beklediğine gerçekten inanıyorum. Günlük olarak dikkatimiz dağılıyor ve duygularımızı unutuyoruz. Nasıl ilham alacağımızı, nasıl seveceğimizi, insan olarak köklerimize nasıl geri döneceğimizi unutuyoruz. Ben ilham anını, onu hayatta, kendi hayatımda bulabildiğim sürece, geçmişi, ailemi ve arkadaşlarımı düşünerek buluyorum. Ziyaret ettiğim güzel bir yer ve doğanın tam kendisi harika ilham kaynağıdır benim için. Tüm bu duyguları ve deneyimleri özümsüyorum ve hepsini kendi tenimde hissettiğim anda, yeni bir parça ilham artık ruhumdadır. Artık onu aramıyorum. Bence bir besteci ya da genel olarak yaratıcı, üretken bir birey olarak başarımızı sayılara ve istatistiklere dayalı tanımlamamız gerektiğine inanıyorum. Önemli olan sadece kaç Facebook hayranınızın olduğu ya da kaç albümün altın ya da platin plak ödülü aldığı değildir. Maalesef ki hayatımızda bu kriterler kesinlikle önemli kabul edilmekte ve olayları bu şekilde ölçmeye alışkınız. Bestelerimden birini televizyonda dinlediğimde veya harika müzisyenlerle işbirliği yaptığımda, ayrıca büyük bir kalabalığın önünde canlı performans sergilediğimde bu benim içim bir başarıdır. Ama şahsen benim kendi başarı tanımım çok farklı. Benim için başarı, neredeyse her gün bana mesajlar yazmak için Google çeviriyi kullanmasına rağmen, müziğimin onun son zamanlarda karşılaştığı zorlukların üstesinden gelmesine yardımcı olduğunu söyleyen yaşlı Meksikalı bayandır. Başarı, sağlık sorunları olan ve bana müziğimi dinleyerek hastalıkla mücadele edecek gücü bulduğunu söyleyen genç bir İtalyan kızla iletişime geçmektir. Müziğimin insanların hayatında küçük bir fark yarattığını bilmek, benim için gerçek başarının anlamı budur... Biliyorum ki yaptığım müzik bazı insanlara yardım ediyor ve dünyayı biraz daha iyi hale getiriyor. İşte benim için en büyük armağan ve beni gerçekten çok mutlu eden başarı kıstasım budur. Açıkçası klasik müziğin o dönemin çağdaş müziği olduğuna inanıyorum. Demek ki klasik bir eserin altında yatan güzellik, bestecinin özgün, yenilikçi ve farklı olma çabasının meyvesidir. Klasik besteciler takip etmediler, önderlik ettiler. Bunu söylerken, çağdaş bir müzisyen için kendi sesini yaratmanın ve başka birini takip etmemenin kesinlikle hayati önem taşıdığını düşünüyorum. Önde gelen ve kendi üsluplarına sahip parlak çağdaş bestecilerimiz olduğuna inanıyorum. Klasik müziğe kıyasla, sonsuz sayıda olanağımız, araç ve gereçlerimiz olmasına rağmen bazen çok az hayal gücümüz var. Bilgimiz artıyor ama aynı zamanda fikirler küçülüyor gibi görünüyor. Diyebilirim ki neredeyse bestelerimin hepsi benim hayatımı anlatıyor. Hepsi öğrendiğim bir dersi, yaşadığım bir deneyimi, neşeyi, aşkı, hayal kırıklığını, üzüntüyü, beni ben yapan ve benim bir parçam olan duygularımın bir yansıması. Ama özellikle seçmem gerekirse, hayatım için bir film müziği diyebileceğim şeye en yakın diyebileceğim iki tane var ; Velvet Dream ve Like No One Else... Bu iki bestem pek çok duygusal iniş ve çıkışla betimlenmiş, bir yükseliş hikayesini anlatan, rüyalarının peşinden gitmeyi anlatan, başarısız olunsa bile tekrar daha güçlü bir şekilde ayağa kalkmayı anlatırlar. Gök gürültüsünün ortasında kendinize inanmanın verdiği umut mesajıdır. Bana her zaman kim olduğumu ve neler yaşadığımı hatırlatıyorlar, ki bu iki bestemde anlattıklarım beni bugün olduğum kişi yaptı. Hem röportaj esnasında hem de hazırlarken bu çok keyif aldığımız yazımızın gerçekleşmesini sağlayan ve Kiann'ın Türkiye temsilciliğini yürüten KAM MANAGEMENT 'a teşekkür ediyorum... Gazete Sanat farkı ve ayrıcalığı ile bir sonraki dünyaca ünlü bir sanatçının Türkiye'de gerçekleştirilen ilk röportajını kaçırmamak için bizi takip etmeyi unutmayın. Sağlık ve sanat dolu günlerde tekrar buluşmak ümidiyle."} {"url": "https://gazetesanat.com/contemporary-piyanist-ve-besteci-kiann-misirda-konser-veriyor", "text": "Melodilerindeki özgünlük ve sadelikle dinleyicilere ilham veren, herkesin kendinden bir şeyler bulduğu ve içselleştirdiği ezgilere sahip, İran asıllı İtalyan contemporary piyanist ve besteci KIANN, Mısır'da canlı performans sergileyecek. Geçtiğimiz haftalarda da İstanbul'da adından çok söz ettirdiği iki konsere imzasını atan Kiann'nın firavunlar diyarında ilk kez gerçekleştireceği bir haftalık konser turu Kahire Avusturya Kültür Ofisi ve İtalyan Kültür Enstitüsü ve Arkeoloji Merkezi sponsorluğunda Kahire ve İskenderiye de gerçekleşecek. Kiann'ın müziği otoriteler tarafından dünya müziği, new age, contemporary klasik ya da bazen piyano müziği olarak değerlendirilmekte olup, farklı tarzları ve türleri bir araya getirerek onu benzersiz ve kişisel kılıyor. 7 Mart Kahire Heliopolis Üniversitesi, 8 Mart Kahire Operası ve 9 Mart İskenderiye Jesuit Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek konserlere sanatçıya Kahire Operası'ndan Mısırlı ünlü mezzo soprano Jolie Faizy ve Viyana'dan beraberinde getirdiği kendi ensamble'si eşlik edecek. Kiann, İstanbul merkezli KAM Management tarafından Türkiye-Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyetler ve Mena bölgesinde temsil edilmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/coolbitx-ve-sanatci-melek-anqiden-web3-marka-isbirligi-coolwallet-x-hiromita", "text": "Küresel FinTech şirketi CoolBitx, görsel sanatçı Melek Anqi ile marka işbirliğini duyurdu. Melek Anqi'nin sevilen HIROMITA karakteriyle hazırlanan özel NFT koleksiyonu, şirketin yeni CoolWallet HOT dijital cüzdanının tanıtım kampanyasında yer alacak. Sanatçı Melek Anqi, blokzincir alanındaki inovasyonlarıyla ödül kazanmış küresel FinTech şirketi CoolBitX ile özel bir anlaşmaya imza attı. Kredi kartı büyüklüğündeki dünyanın ilk soğuk mobil donanım cüzdanını yaratan CoolBitX, yeni sıcak dijital cüzdanı CoolWallet HOT'ın tanıtım kampanyasını, Melek Anqi'nin sevilen HIROMITA karakteriyle oluşturduğu özel bir NFT koleksiyonuyla duyurdu. Bu NFT marka iş birliği, ilgi uyandıran marka hikayeleri anlatmak ve müşteri bağlılığı yaratmak için Web3 teknolojilerinin, özellikle NFT kullanımının yeni bir yorumu olarak kültür, sanat, finans ve teknolojiyi bir araya getiriyor. CoolWallet x HIROMITA by Melek Anqi koleksiyonu, Tayvan kökenli Türk sanatçı Melek Anqi'nin Tayvan'daki çocukluk deneyimlerinden, çizgi roman sevgisinden ve Asya kültüründe çatılara yerleştirilerek evi koruyan kiremit kedisi heykellerinden ilham alan, sevilen HIROMITA karakterini içeriyor. Bu tuhaf ve oyuncu kedi, Melek Anqi'nin yorumuyla içimizdeki boşluğu yiyen ve hayatımıza sevgi ve zenginlik katmaya çalışan bir modern karaktere dönüşüyor. CoolWallet x HIROMITA NFT koleksiyonunda CoolWallet kullanıcılarının kazanabileceği, satabileceği veya hediye edebileceği toplam 10 benzersiz HIROMITA sanat eseri bulunuyor. HIROMITA NFTsine sahip olan kullanıcılar hem bir NFT sanat eserine, hem de bu NFT'ye tanımlanmış ayrıcalıklara sahip olacaklar. Her HIROMITA NFT, başlığı tarafından yansıtılan, Wholehearted, Passion, Clarity, Joy, vb. gibi farklı bir temayı işliyor. Hayatlarında bu temanın bir hatırlatıcısı olmasının yanı sıra, her bir HIROMITA NFT, CoolWallet kullanıcıları için özel avantajlar sağlayacak. CoolWallet şirket sözcüsü Ita Tsai, sanatçı ile işbirliği hakkında: Melek Anqi'nin sanatı, kişiliği gibi parlak ve renkli, bu da birlikte çok yaratıcı işbirlikleri için beyin fırtınası yapmamızı sağladı. Sanatçılarla birlikte çalışmak ve onların yaratıcı süreçlerini yakın bir etkileşimden öğrenmek harika bir süreç. sözlerini paylaştı. CoolWallet, Ocak ayında HIROMITA ile başlattığı genel CoolWallet HOT tanıtım kampanyası dışında, kültürel önemi olan dönemlere özel kampanyalarında da HIROMITA'nın hikayesinden yararlanıyor. En son yürüttüğü HIROMITA sizde neyi ateşleyecek? adlı Ay Yeni Yılı sosyal medya kampanyasının bir parçası olarak şirket bazı HIROMITA'ları kullanıcılara hediye ediyor. Bu koleksiyondan bir HIROMITA NFT sanat eserine sahip olmak için CoolWallet'ın Twitter hesabını ziyaret etmenizi öneririz. CoolWallet x HIROMITA by Melek Anqi adı verilen özel NFT koleksiyonu ile sanat, müşteri bağlılığı ve teknoloji çok-kültürlü bir sentezle bir araya geliyor. CoolBitX ve çağdaş sanatçı Melek Anqi arasındaki işbirliği, topluluk oluşturmak ve marka bağlılığı güçlendirmek için Web3 teknolojilerini kullanma yönündeki yükselen trendin son örneği olarak karşımıza çıkıyor. NFT'ler, markalara ilgi uyandıran hikaye anlatımı yoluyla insanları ortak ilgi alanları aracılığıyla birbirine bağlamanın derin bir yolunu sunuyor. Bu yöntemle markalar, insanların marka çatısı altında diğer kullanıcılar ve markayla etkileşime geçebileceği topluluklar yaratmayı amaçlıyor. Sanatçı Melek Anqi: İlgi çekici hikayesi olan NFT sanat eserleri, markalara, sanatın gücü, ortak ilgi alanları ve kültürel deneyimler yoluyla insanlarla bağlantı kurabilme olanağı tanıyor. CoolBitX ile gerçekleştirdiğimiz bu işbirliği, Web3 teknolojileriyle insanların, sanatçıyla, markayla ve birbirleriyle etkileşim kurabilecekleri anlamlı bağlar oluşturabileceğinin bir örneği. sözleriyle koleksiyonla ilgili düşüncelerini ifade etti. HIROMITA NFT'sine sahip olmak, özgün bir sanat eserine sahip olmanın yanı sıra, CoolWallet'in özel Discord'una ve tüm CoolBitX etkinliklerine katılım imkanı ve diğer özel avantajlar elde etmelerine olanak tanıyacak. Bu ekosistem, topluluk üyeleri arasında daha derin bağlantılar ve müşteri bağlılığı oluşturan çeşitli etkileşimlere ve deneyimlere olanak sağlayacak ve bu da nihayetinde markanın kripto varlıkların kitlesel olarak benimsenmesi vizyonuna katkıda bulunacak. CoolWallet x HIROMITA, sanat, kültür, finans ve teknoloji dünyalarını bir araya getiren benzersiz ve heyecan verici bir işbirliği. Koleksiyon, sanatçıların daha geniş bir kitleye ulaşması ve markaların takipçileriyle daha derin bir bağ kurması için yeni bir yol sunuyor. Kendi dijital HIROMITA'nıza sahip olmak için şirketin twitter'ındaki etkinlikleri, sanatçının yaratım sürecini yakından görmek için ise sanatçının instagram hesabını takip edebilirsiniz. Melek Anqi, Hiromitayı sadece blokzincir üzerindeki kripto sanat eseri olarak değil, fiziksel eser olarak da üretiyor. 2023 yılında HIROMITA, çeşitli malzemelerin dokusuyla boyut kazanarak fiziksel resimler olarak Türkiye'de de sergilenecek. Yarı Türk Yarı Tayvanlı uluslararası sanatçı Melek Anqi Kocasinan, canlı renkleriyle dikkat çeken, karışık teknik ve dijital yöntemleri sentezlediği resimleriyle tanınıyor. Tayvan'da ilkokula başlayan, eğitimine Türkiye ve Amerika'da UCLA ve Yale Üniversitesi'nde devam etmiş olan Melek Anqi, resme ilgisini çocukken ailesiyle yerleştiği Tayvan'da, Çince yazı karakterlerini resim gibi çizerken keşfeder. Küçük yaşta Asya sanatıyla tanışan sanatçı, rengarenk ambalajlar, çizgi romanlar, anime karakterlerle dolu Tayvan'ın görsel popüler kültüründen de etkilendi. Eserleri en son New York'ta ve AB Gallery Korea bünyesinde Contemporary Istanbul'da sergilenen ve çağdaş Asya sanatının dikkat çeken genç temsilcilerinden olan sanatçı, Türkiye, Amerika ve Tayvan arasında ve HIROMITA karakteriyle de sanal evrende çalışmalarını sürdürüyor. Robb Report, Elle, CNA, Anadolu Ajansı gibi çeşitli yayınlarda çalışmalarına yer verilen sanatçı, boya, kağıt, kumaş gibi malzemelerin dokusunu ve insana dairliğini, dijital sanatın parlak renkleri ve farklı dünyaları bir araya getiren olanaklarıyla sentezleyerek ilgili çekici görsel hikayeler anlatıyor. Koleksiyonda yer alan HIROMITA, Melek Anqi'nin Asya köklerinden, özellikle de Tayvan'daki çocukluk yıllarından etkilenerek ortaya çıktı. Sanatçı, 7 yaşındayken Taipei'de Çince öğrenirken çizgi romanlardaki sevimli karakterlerle bağ kurduğunu hissetti. Sanatçının şu anda 5 kedisinin olması, HIROMITA'yı bir kedi olarak hayal etmesine de ilham verdi. Ayrıca, Asya'daki çatı kedi heykelleri HIROMITA'nın hikayesini şekillendirdi. Çatıdaki Kaplan olarak adlandırılan bu geleneksel kedi heykellerinin hayaletleri yediği ve evlere şans getirdiği söyleniyor. Melek Anqi bu inanışı dönüştürürek, ürkütücü ağzı ve dişleriyle modern hayatımızdaki içsel boşluğu yiyip bitiren ve sevgi ve bolluk geri veren kaplan ruhlu bir kedi yarattı. Vahşi ve oyuncu bir karaktere sahip olan HIROMITA, başkalarıyla bağ kurarken kendimize sadık kalmanın önemini de bize hatırlatıyor. CoolBitX, kripto varlıkların güvenli bir şekilde saklanmasını ve işlem görmesini sağlamak için güvenli dijital varlık donanım cüzdanları ve altyapısı geliştiren ve tasarlayan bir blockzincir güvenlik şirketidir. Japonya merkezli SBI Holdings ve Tayvan Ulusal Kalkınma Fonu tarafından desteklenen CoolBitX'in ödüllü ürünü CoolWallet, kullanıcıların dijital varlıklarını güvenli bir şekilde saklamasına ve yönetmesine olanak tanıyan bir mobil soğuk depolama donanım cüzdanıdır. CoolWallet kısa bir süre önce CoolWallet HOT'ı piyasaya sürdü. CoolWallet, kripto varlıkların kitlesel olarak benimsenmesini teşvik etmeye kendini adamıştır ve sürekli olarak dijital varlık kullanımının benimsenmesinin yeni yollarını araştırmaktadır. Melek Anqi ile yapılan işbirliği ve CoolWallet x HIROMITA by Melek Anqi NFT koleksiyonunun kullanıcılarla buluşması, sanat, kültür, finans ve teknoloji dünyalarını heyecan verici ve benzersiz bir şekilde bir araya getirdiği için bu taahhüdün bir kanıtıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/corning-museum-of-glass", "text": "Corning Museum Of Glass Corning Cam Müzesi, New York Corning'te cam sanatı, tarihi ve bilimine adanmış bir müzedir. Corning Glass Works tarafından 1951 yılında kurulan Cam Müzesi şu anda yaklaşık 3.500 yıldan eski 50.000'den fazla cam objeden oluşan bir koleksiyona sahiptir. Müzeyi online gezinmek için aşağıdaki butona tıklayın. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Ressam Adyali, Projelerine Bir Yenisini Daha Ekledi: As Beni - Duygulara Dokunan Enerji: İstanbul'dan Cosmic Crooner Geçti! - Füruzan, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Anma Ödülü'nün Sahibi Oldu - Gazeteci Hakan Özbek ile Uzun Yol, Kısa Hikaye Kitabını Konuştuk"} {"url": "https://gazetesanat.com/cosmic-motion-revealed-isimli-uluslararasi-grup-sergisi-varnada-duzenlendi", "text": "Bütün dünyayı etkisi altına alan ve sanat dünyasını da oldukça etkileyen pandemi; en çok da uluslararası sergilerin önünde bir engel oluşturdu. Geçtiğimiz günlerde düzenlenen bir sergi hariç... 5 ülkeden toplam 132 sanatçının katılımı ile 06 08 Kasım 2020 tarihlerinde Bulgaristan'ın Varna şehrinde düzenlenen Cosmic Motion Revealed isimli sergi, bir kez daha sanatın evrensel ve birleştirici gücünü ortaya koydu. Bulgaristan Shumenn Üniversitesi'nden Prof. Valeri Chakalov ve Türkiye Trakya Üniveristesi'nden Prof. Melihat Tüzün küratörlüğünde, Cem Aggelos Ustuner danışmanlığında Pinelo Art Gallery tarafından Boris Georgiev Sanat Galerisi'nde düzenlenen serginin onur sanatçısı duayen sanatçı Prof. Aydın Ayan oldu. Sergi, adından da anlaşılacağı üzere; 8 ay süren durgunluğun ardından kozmik hareketi başlattı. Darısı diğer sergilerin başına.."} {"url": "https://gazetesanat.com/covid-19-muzik-dinleme-aliskanliklarimizi-nasil-degistirdi", "text": "Covid-19 birçok alışkanlığımızın yanı sıra sosyalleşme alışkanlıklarımızı da kökünden değiştirdi. Müziğin dertlerimizi unutturduğu ve modumuzu yükselttiği de inkar edilemez bir gerçek. Birçok sektör gibi müziğin de dijitalleşmesi ile müzik dinleme platformlarının sektörün ana oyuncularından biri haline gelmesi çok da uzun bir zaman almadı. Pandemi sürecinin başlamasıyla diğer alışkanlıklarımız ve tercihlerimiz gibi müzik dinleme tercihlerimiz de büyük oranda değişiklik gösterdi. AdColony'nin ülkemizde 18-65 yaş arası katılımcılarla yaptığı Covid-19 Döneminde Değişen Müzik Dinleme Alışkanlıkları Araştırması küresel salgın sebebiyle değişen müzik dinleme ve şarkı tercihlerimizi gözler önüne seriyor. Yapılan araştırmaya göre pandemi döneminde Türkiye'de kullanıcılar arasında en popüler olan müzik dinleme platformu %48 ile Spotify oldu. Özellikle izolasyon nedeniyle evde geçirilen zamanın artması müzik dinleme sürelerinin de artmasına sebep oluyor. Araştırmaya katılanların %56'sı pandemi döneminin öncesine oranla daha fazla müzik dinlediklerini dile getiriyor. Bu salgın döneminde kafa dağıtmak, rahatlamak ve kendini huzurlu hissetmek herkesin en büyük isteği. Müziğin rahatlatıcı gücü burada da devreye giriyor. Katılımcıların %94'ü müzik dinlemenin rahatlattığını ve mutlu hissetmelerine yardımcı olduğunu söylüyor. Çoğu işyerinin home office çalışmaya başlaması, okulların kapalı olması ve haftasonları sokağa çıkma yasakları nedeniyle bu dönemde kullanıcıların %51'i araçlarında daha az, evlerinde ise daha fazla müzik dinlediklerini bildiriyor. Poscastler ise bu dönemde iyice popülerleşmeye devam ediyor. Ankete katılanların %54'ü özellikle komedi ve haber podcastlerini daha fazla dinlemeyi tercih ettiklerini söylüyor. Müzik türler özelinde ise katılımcıların %53'ünün en fazla dinlediği müzik türü Türkçe Pop oluyor. Yabancı Pop ise %33 ile en fazla tercih edilen ikinci müzik türü oluyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/cristina-garcia-rodero-ile-bilinmeyene-yolculuk-cervantes-enstitusunde", "text": "Cristina, on beş yıldan fazla bir süredir, ülkenin modernleşmeye başladığı dönemde, İspanya'nın farklı bölgelerindeki kasabalarda popüler festivalleri ve yaşam biçimlerini ölümsüzleştirdi. 1974'ten 1989'a kadar olan dönemi kapsayan bu antropolojik portre, görsel klişelerden uzak, özgün bir görünümle, günümüz fotoğrafçılığının bir klasiği olup ülkedeki folklor ve dini ayinlere ilişkin en önemli görsel belgeyi oluşturmaktadır. Rodero İstanbul'da gerçekleştirecek etkinlikte katılımcılara, Küba, Haiti, Arnavutluk, Gürcistan, İspanya ve ABD gibi ülkelerde çektiği kapsamlı fotoğraf yolculuğundan örnekler sunacak ve bu çalışmaların sunumu, 3 Türk fotoğrafçı tarafından yorumlanacak. Sanatçıların her birinin çalışmalarını farklı ülkelerde global kapsamda yürüten ve kendi topraklarında kök salmış örneklerden olması kolokyumun ana temasının ''Fotoğraf, Kadın ve Dünya'' olarak belirlenmesinde etkin oldu. 19.00-21.00 saaatleri arasında gerçekleşecek etkinlik İspanyolca dilinde gerçekleşecek olup Türkçe'ye simultane tercüme yapılacaktır. Adres: Şehit Muhtar, Şehit Muhtar Tarlabaşı Bulvarı, Zambak Sk. No:25, 34435 Beyoğlu/İstanbul. Cristina Garcia Rodero Puertollano, İspanya'da doğdu. Fotoğrafçılığa başlamadan önce Madrid Üniversitesi Güzel Sanatlar Okulu'nda resim eğitimi alan Rodero, daha sonra öğretmen olarak çalışmalarına devam etti. Sonraki 16 yıl boyunca, zamanını başta İspanya olmak üzere Akdeniz Avrupası'ndaki -dini ve pagan- popüler ve geleneksel şenlikleri araştırmaya ve fotoğraflamaya adadı. Bu proje, 1989'da yayınlanan ve Arles Fotoğraf Festivali'nde Yılın Kitabı Ödülünü kazanan Espana Oculta adlı kitabı ile doruğa ulaştı. Aynı yıl, Garcia Rodero prestijli W. Eugene Smith Vakfı Ödülü'nü de kazandı. Çalışmalarının belgesel ve etnolojik değeri hatırı sayılır, ancak fotoğraflarının estetik kalitesi onu basit bir görsel kayıttan daha fazlası yapıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/crrde-kadinlar-gunune-ozel-osmanlidan-gunumuze-kadin-bestekarlar-konseri-buyuk-ilgi-gordu", "text": "8 Mart Dünya Kadınlar Günü, Osmanlı'dan Günümüze Kadın Bestekarlar Konseri ile Cemal Reşit Rey'de Kutlandı. Konserde Adile Sultan'dan Ayşe Sultan'a, Dilhayat Kalfa'dan Dürr-i Nigar Kalfa'ya, Faize Engin'den Neveser Kökdeş'e, Vecihe Daryal'dan Melahat Pars'a uzanan geniş bir yelpazede eserlere yer verildi. Konserin solistleri yine kadın sanatçılardı. Gül Yazıcı, Dilek Türkan ve Çiğdem Yarkın seyircilerden büyük alkış aldı. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Ressam Adyali, Projelerine Bir Yenisini Daha Ekledi: As Beni - Duygulara Dokunan Enerji: İstanbul'dan Cosmic Crooner Geçti! - Füruzan, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Anma Ödülü'nün Sahibi Oldu - Gazeteci Hakan Özbek ile Uzun Yol, Kısa Hikaye Kitabını Konuştuk"} {"url": "https://gazetesanat.com/cso-ada-ankara-yaz-sezonunu-aciyor", "text": "Sezon boyunca Grammy ödüllü topluluklardan dünyaca ünlü orkestralara, klasik müziğin yıldızlarından cazın efsane isimlerine, birbirinden özel ve renkli etkinliklere ev sahipliği yapan CSO Ada Ankara, yaz sezonunu açıyor. Ağustos sonuna kadar caz, pop, dünya ve geleneksel müzik alanının yanı sıra çocuklar için de farklı etkinlikler CSO Ada Ankara'da sanatseverlerle buluşacak. Paris'te kaydettiği ilk albümünden itibaren özgün müziği ve hit şarkıları ile Türkiye ve Dünya Müziği listelerinde adını en üst sıralara yazdıran Riff Cohen, 5 Temmuz'da CSO Ada Ankara'da hayranlarıyla buluşacak. 2013 yılında yayınladığı ilk albümü 'A Paris'de yer alan Dans Mon Quartier şarkısı ile Türkiye'de 180 milyondan fazla dinlenen ve büyük bir hayran kitlesine ulaşan Riff Cohen bu muhteşem konserde Mezopotamya folk sesleri, Afrika ve Orta Doğu ritimleri ile en beğenilen şarkılarını dinleyicilerle buluşturacak. İsviçreli yıldız soprano Sarah Pagin 'Yaz Ruhu'nu taşıyan, seyircilerinin kanını kaynatacak bir konserle 19 Temmuz'da CSO Ada Ankara'ya geliyor. Quartet eşliğinde sahne alacak Sarah Pagin, farklı dillerde klasik, caz ve pop müzikten oluşturduğu benzersiz programıyla unutulmaz bir gece sunacak. İstanbul Jazz Ensemble 12 Temmuz, Meltem Ege ve Önder Focan Group 26 Temmuz ve Flapper Swing 2 Ağustos'ta CSO Ada Ankara'da cazseverlerle buluşacak. 5 Ağustos'ta ise Ezgi Ayçe, Ajda Pekkan şarkılarını caz versiyonları ile yorumladığı Ezgi Ayçe Sings Jazzy Ajda projesi ile ilk kez CSO Ada Ankara'da olacak. Dört kıtada verdiği konserler, resitaller, seminerler, dersler ve yayınlarla sanatını yansıtan usta keman virtüözü Cihat Aşkın, ünlü piyanist Can Okan ile birlikte 8 Temmuz'da, tarihe meydan okumuş birçok eseri ve caz standartlarını ustalıkla icra eden, uluslararası kariyerlerini en üst düzeyde sürdüren; Poyraz Baltacıgil, Yarkın Tuncer ve Barış Büyükyıldırım klasikleri ve kendi eserlerini dinamik ve sıra dışı bir ruhla 16 Temmuz'da, Türkiye'nin ilk ve en uzun soluklu bakır nefesliler beşlisi Golden Horn Brass, 22 Temmuz'da CSO Ada Ankara dinleyicisiyle buluşacak. Dünyanın prestijli salonlarında çok ünlü sanatçılarla konserler veren ve Berlin'de yaşayan değerli piyanistimiz Özgür Aydın, Johann Sebastian Bach'ın Goldberg Varyasyonları programıyla 29 Temmuz'da sanatseverlerle buluşacak. Piyanist Selin Şekeranber ve Yudum Çetiner, farklı kültürleri birleştirmek ve onlardan beslenerek herkese aktarabilmek için bir araya geldikleri Duo Blanc & Noir piyano ikilisi olarak yayınladıkları It's Electric albümünün Türkiye Prömiyeri ile 9 Ağustos'ta sanatseverlerin karşısında olacak. 12 Ağustos'ta ise Coşkun Karademir, 'Etnik Sinyaller' ile Doğu'nun mistik tınılarını, Anadolu'nun geleneksel halk şarkılarını ve bu makamsal yapılardan esinlenerek bestelediği enstrümantal ezgilerini, kendi alanında bir ilki gerçekleştirerek elektronik müzik materyalleriyle harmanlayarak sahneye taşıyacak. Konservatuvardan Devlet Operası'na, oynadığı tüm müzikal ve operaların renk, ses ve teknik zenginliklerini, Türk Sanat Müziği alanındaki en iyi üstatlarla çalışarak bir araya getirdiği Assolist ve Assolist II Meşk-i Müren albümleriyle dinleyiciye sunan Efruze, Yeşilçam Şarkılarından oluşan repertuvarı ile 16 Ağustos'ta ilk kez CSO Ada Ankara'da dinleyici ile buluşacak. CSO Ada Ankara Yaz Sezonu'nda çocuklara yönelik özel etkinliklere de ev sahipliği yapacak. Resim, seramik, ebru sanatı, yaratıcı drama ve hikaye okuma atölyelerinde çocuklar eğlenirken yaratıcılıklarını da keşfedecekler. Detaylı bilgi için; csoadaankara. ktb. gov. tr adresini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/cukurambar-sanat-galerisi-heykel-sergisi-ile-sanatseverleri-agirliyor", "text": "Next Level Çukurambar Sanat Galerisi Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim görevlilerinin birbirinden özel eserlerine ev sahipliği yapıyor. Next Level Alışveriş Merkezi'nde bulunan ve birbirinden kıymetli sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapan Ziraat Bankası Çukurambar Sanat Galerisi bu kez de Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim görevlilerini konuk ediyor. Sanata ve sanatçıya verdiği önemle öne çıkan, yıl boyunca resimden heykele kadar farklı türdeki birçok eseri Başkentli sanatseverlerle buluşturan Ziraat Bankası Çukurambar Sanat Galerisi içinde bulunduğumuz salgın sürecinde de ziyaretçilerini sanat dolu bir yolculuğa çıkarmaya devam ediyor. Yetiştirdiği yaratıcı bireylerle sanatın toplumda etkin ve yaygın bir konuma gelmesine katkı sağlayan Hacettepe Üniversitesi GSF'nin değerli hocaları birbirinden yaratıcı eserlerini sergiliyor. Farklı disiplinlerdeki eserlerin yer aldığı sergi, açıldığı günden itibaren Ankaralı sanatseverlerin ilk adresi oluyor. Sosyal mesafe kurallarına uygun olarak ziyaret edilebilen sergide 13 hocanın eseri bulunuyor. Ayşe Sibel Kedik, Sultan Burcu Demir, Akın Demiral, Ayhan Yılmaz, Engin Sarı, Mehmet Kemal İçten, Okan Ercan, Özgür Ballı, Refa Emrali, Şinasi Tek, Tanzer Arığ, Tuba Merdeşe ve Turhan Çetin'in en özel eserlerinin yer aldığı sergi 4 Ekim tarihine kadar 10.00 22.00 saatleri arasında görülebilecek. Next Level Alışveriş Merkezi, Ankara'nın en gelişmiş lokasyonu Söğütözü'nde, Eskişehir ve Konya yollarının kesişim noktasında yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/cukurova-kitap-fuari-ile-kitap-fuarlari-tekrar-basliyor", "text": "Tüyap Adana Fuarcılık tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği iş birliği ile düzenlenecek olan Çukurova 14. Kitap Fuarı, 19-27 Şubat 2022 tarihleri arasında Tüyap Adana Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi'nde kapılarını açmak için gün sayıyor. Tüyap Fuarcılık Grubu, katılımcı ve ziyaretçilerden gelen yoğun talep üzerine Kitap fuarlarını yeniden düzenlemek için hazırlıklara başladı. Bu kapsamda iki yıllık aradan sonraki ilk Kitap Fuarı'nı Adana'da düzenleyecek. Bölgenin kültürel ve sosyal yaşamına büyük katkı sağlayan Çukurova Kitap Fuarı on dört yıldır başarıyla organize ediliyor. Kitap fuarlarının organizasyonuna bu yıl yeniden başladıklarını ifade eden Tüyap Fuarcılık Grubu İcra Kurulu Başkanı Zeynep Ünal Öztop, İki yıllık bir aradan sonra kitapseverlerin beklediği müjdeyi vermek istiyoruz. Tüyap Fuarcılık Grubu olarak kitap fuarlarımızı yeniden düzenleyecek olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Bu yılki ilk kitap fuarımız Adana'da gerçekleşecek, ardından bir sonraki ay ise Bursa'da katılımcılarımızı okurlarla buluşturacağız. Tüyap olarak kitap fuarlarının yeri bizde çok ayrı. Ülkemizin kültürel gelişimine yatırım yaptığımız önemli bir platform olarak görüyoruz kitap fuarlarını, böylece en az fuarlarımızı takip eden okurlar kadar bizim de duygusal bir bağımız var. Çukurova Kitap Fuarı'na bölgedeki tüm ziyaretçilerimizi bekliyor, fuara gelecek önemli yazarlarımızla onları buluşturmak için gün sayıyoruz dedi. Tüyap Adana Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi'nde 19-27 Şubat 2022 tarihlerinde açılacak olan fuar, yayıncıların çatı kuruluşu olan Türkiye Yayıncılar Birliği ile düzenleniyor. Bu iş birliğinden alınan güçle okurlar, takip ettikleri birçok yazarla yüz yüze buluşma fırsatını da fuarda yakalıyor. Aynı zamanda Çukurova 14. Kitap Fuarı; Adana Valiliği, Adana Büyükşehir Belediyesi ve Çukurova Fuarcılık A. Ş.'den de destek alıyor. Son dönemde, yazarlar ve okurlar her fırsatta kitap fuarlarını özlediklerini dile getiriyorlardı. Kitap fuarlarının simgesi haline gelen söyleşi, panel gibi kültür etkinlikleri ve kitapseverlerin sabırsızlıkla beklediği imza günleri, Çukurova 14. Kitap Fuarı'nda yazar ve çizerler ziyaretçilerle buluşacak. Fuarla ilgili etkinlik programı ve ayrıntılı bilgiye Çukurova 14. Kitap Fuarı'nın web sitesinden erişebilecek. Fuarda kitaplar, süreli yayınlar, gazete ve dergi yayıncılığında faaliyet gösteren katılımcılar, medya kuruluşları ve yayın faaliyetinde bulunan önemli sivil toplum kuruluşları ürünlerini sergileyerek, ziyaretçilerle bir araya gelecekler. Çukurova 14. Kitap Fuarı 19-26 Şubat 2022 tarihlerinde 10.00 20.00 saatlerinde, son gün olan 27 Şubat 2022 tarihinde ise 10.00 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek. Kitaptan mobilyaya, ambalajdan tarıma kadar düzenlediği çok sayıda fuarla sektörün gelişimine yön veren Tüyap, her fuarda uyguladığı COVID-19 tedbirlerini Çukurova Kitap Fuarı'nda da titizlikle uygulayacak. Sağlık Bakanlığı ve TOBB'un hijyen yönergelerini gözeterek aldığı tedbirlerle katılımcı ve ziyaretçilerine temassız ve sağlıklı fuar ortamı yaratacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/culturecivic-kultur-sanat-destek-programi-cevrimici-basin-toplantisiyla-tanitildi", "text": "Türkiye'de kültür ve sanat alanında faaliyet yürüten sivil toplum kuruluşlarını, sanatçıları, inisiyatifleri ve aktivistleri desteklemeyi hedefleyen CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı, 30 Haziran 2021'de başlıyor. Goethe-Institut Istanbul, Anadolu Kültür, İstanbul Kültür Sanat Vakfı, Institut français Türkiye ve Danimarka Kültür Enstitüsü Türkiye ofisi ortaklığında, Türkiye Hollanda Büyükelçiliği iş birliğiyle gerçekleşen bir Avrupa Birliği projesi olan CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı, Türkiye'de kültür-sanat alanındaki sivil toplum çalışmalarını güçlendirmeyi amaçlıyor. Büyükşehirlerin ötesine uzanarak Türkiye'nin dört bir yanındaki kişi ve kurumlara ulaşmayı hedefleyen proje kapsamında farklı ihtiyaçlara yönelik dört ayrı hibe kategorisinde toplam 14 açık çağrı yapılarak Mart 2025'e kadar 200'ün üzerinde projeye destek verilecek. CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı, 23 Haziran Çarşamba günü Zoom üzerinden düzenlenen basın toplantısıyla tanıtıldı. CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı, kültürel diyalog ve toplumsal katılımı, ifade özgürlüğünü, demokratik süreçleri ve ayrımcılığa karşı çoğulculuğu teşvik eden projelere ve bireylere destek sağlayacak. Öncelikli hedefi ana kültürel merkezlerin ötesine uzanarak Türkiye'nin kültürel altyapısını yerel düzeyde ve tabana yayılan bir yaklaşımla güçlendirmek olan programdan; kültür-sanat alanında çalışan sivil toplum kuruluşları, inisiyatifler, sanatçılar, kar amacı gütmeden proje üretmek isteyen tüm kişi, kurum ve girişimler yararlanabilecek. Projenin faaliyetleri, Hibe Programları ve Kapasite Geliştirme Programı olmak üzere birbirini tamamlayan iki ana eksende yürütülecek. 30 Haziran Çarşamba günü Hibe Programları kapsamında açılacak ilk hibe başvuru dönemiyle birlikte başlayacak olan CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı'nın tüm detayları düzenlenen çevrimiçi basın toplantısında paylaşıldı. Basın toplantısı, Goethe-Institut Istanbul'dan CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı Direktörü Ayşe Utku Erarslan, Goethe-Institut Istanbul Enstitü Müdürü Dr. Reimar Volker, 2002'de Anadolu Kültür'ün kuruluşuyla birlikte faaliyetlerine başlayan Diyarbakır Sanat Merkezi program koordinatörü Övgü Gökçe Yaşa, İstanbul Bienali ve İKSV Güncel Sanat Projeleri Direktörü Bige Örer ve Danimarka Kültür Enstitüsü Türkiye Ofisi Direktörü Füsun Eriksen'in katılımıyla, Yekta Kopan'ın moderatörlüğünde gerçekleşti. Toplantıda ilk olarak söz alan Goethe-Institut Istanbul'dan CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı Direktörü Ayşe Utku Erarslan CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı olarak kültürü temel hakların bir aracı olarak düşünmenin mümkün olduğunu savunuyoruz. Bu programda yer alacak projeler ve etkinliklerde kültür ve sanatın sosyal değişimi nasıl harekete geçirdiğini deneyimleyeceğiz. Kültür-sanat ve temel haklar arasındaki ilişkinin daha görünür olmasını hedefleyeceğiz, kültür-sanatın temel haklar alanındaki katkılarını konuşacağız. Dört yıl sürecek bu uzun soluklu programın sonunda, insan hakları eksenindeki tartışmalara kültür sanat alanı ile yeni bir boyut kazandırmaya çalışacağız. şeklinde konuştu. Goethe-Institut Istanbul Enstitü Müdürü Dr. Reimar Volker konuşmasında CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı aracılığıyla Türkiye'nin dört bir yanında ve özellikle metropolitan bölgelerin dışında ortaya çıkacak kültür ve sanat projeleri için çok heyecanlıyım. Türkiye'nin bu büyüleyici bölgelerinde çalışan sanatçıları ve girişimleri güçlendirmek CultureCIVIC'i çok özel, anlamlı ve önemli kılıyor. diyerek projenin ülkenin her köşesi için taşıdığı öneme dikkat çekti. Basın toplantısında, 2002'de Anadolu Kültür'ün kuruluşuyla birlikte faaliyetlerine başlayan Diyarbakır Sanat Merkezi program koordinatörü Övgü Gökçe Yaşa Anadolu Kültür olarak, kültürel ve sanatsal çalışmaların ortak bir anlayışı ve diyaloğu geliştireceğine; farklılıklarından beslenen zengin bir kültürel yaşamın, demokrasi ve yurttaşlık ile ilgili tartışmalara katkı sağlayacağına inanıyoruz. Türkiye'nin farklı şehirlerinde kültür-sanat alanını ve sivil toplumu desteklemek amacıyla yola çıkan CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı'nın parçası olmaktan mutluluk duyuyoruz. 2002'den bu yana Türkiye'de kültür sanat üretimini ve paylaşımını destekleyen geçmiş çalışmalarımızın deneyimiyle, kültür sanat hayatına yeni bir soluk getireceğine inandığımız bu sürece katkı sunmaktan ötürü heyecanlıyız. şeklinde konuştu. İstanbul Bienali ve İKSV Güncel Sanat Projeleri Direktörü Bige Örer konuşmasında İstanbul Kültür Sanat Vakfı olarak kültürel alanın birey ve toplum için sürdürülebilirliğini güvence altına alabilmek için uzun vadeli ortaklarımızla birlikte tasarladığımız; alana özgü ihtiyaçları gözeten, odaklı ve tüm disiplinleri kapsayıcı bir destek mekanizması olan CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı'nın bir parçası olmaktan ötürü mutluyuz ve heyecanlıyız. Bu projeyle birlikte Türkiye'de kültür ve sanat alanında faaliyet yürüten sivil toplum kuruluşları, sanatçılar, inisiyatifler ve aktivistlerin birlikte geliştirecekleri programlarla sivil hayatın besleneceğine inanıyoruz. dedi. Danimarka Kültür Enstitüsü Türkiye Ofisi Direktörü Füsun Eriksen ise Eşitlik, eğitim, sürdürülebilir kalkınma, demokrasi ve aktif vatandaşlık konularında çalışan Danimarka Kültür Enstitüsü'nün vizyonu Türkiye ve Danimarka arasında sanat, kültür ve bilgi alışverişini geliştirmektir. CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı gibi bu vizyonumuzu paylaşan uluslararası ortaklı bu önemli proje ile Türkiye'de başlayan dört yıllık kültür-sanat hibe ve kapasite geliştirme programının bir parçası olmaktan gururlu ve mutluyuz. diye konuştu. Proje kapsamında özellikle kariyerinin başındaki sanatçılara, yeni kültür oluşumlarına ve büyükşehirler dışında varlık gösteren aktörlere geniş bir yer ayıracak olan hibe programları, Türkiye'nin farklı bölgelerinde kültür sanat alanında diyaloğun, iş birliğinin ve iletişimin geliştirilmesine katkıda bulunmayı hedefliyor. Hibe programları, Yerel Projeler, Yapısal Destek, Kentler Arası Ağ Geliştirme ve Sanatsal Üretim başlıklı dört farklı kategoride hayata geçirilecek ve sanatçılara, kültür profesyonellerine, kültür kurumlarına finansman sağlayacak. Hibe Programları kapsamında yapılacak 14 farklı açık çağrının sonunda, 200'ün üzerinde projeye ve sanatsal üretime destek verilecek. Kültür-sanat prodüksiyonlarından eğitim programlarına, performans ve aktivite kapasitelerini geliştirmeye yönelik altyapı çalışmalarından sanatçı değişim ve misafir sanatçı programlarına kadar geniş bir yelpazedeki girişimler programdan yararlanabilecek. Başvuruda bulunan projeler değerlendirilirken hak temelli faaliyetleri destekleyen; farklı etnik, dini, dilsel geçmişe sahip aktörleri bir araya getiren; cinsiyet eşitliği, LGBTİ+ hakları, sosyal uyum, insan hakları, ifade özgürlüğü ve çocuk hakları gibi konulara odaklanan faaliyetlere öncelik verilecek. Yerel topluluklar ve izleyiciler üzerinde etkili olan girişimlere ve bireylere ulaşma amacıyla tasarlanan Yerel Projeler Hibe Programı kültür-sanat alanında çalışan STK'lara, kültür üreticilerine ve aktivistlere fon sağlayacak. Kuruluşların bağımsız olarak faaliyet gösterme kapasitesini geliştirmeyi ve faaliyetlerini sürdürmelerini amaçlayan Yapısal Destek Hibe Programı, kültür-sanat alanındaki kuruluşlara, profesyonellere ve ilgili sivil toplum çalışmalarına eğitim, kira, altyapı gibi kapasite artışına yönelik konularda mali destek sağlayacak. Bu program kapsamında sağlanan desteğin uzun vadede kültür-sanat projeleri ve etkinliklerine daha geniş bir izleyici kitlesinin katılabilmesine olanak sağlaması hedefleniyor. Türkiye genelinde bir etkileşimi ve ağ oluşturmayı teşvik eden Kentler Arası Ağ Geliştirme Hibe Programı; farklı şehirlerden aktörler arasındaki diyaloğun ve iş birliğinin geliştirilmesine odaklanacak. Program çerçevesinde, şehirlerarası büyük ölçekli projelerin desteklenmesi amaçlanıyor. Görsel sanatlar alanında kariyerinin başındaki sanatçılara açık olan Sanatsal Üretim Fonu ise yararlanıcılarına, Türkiye sanat alanından yetkin isimlerin danışmanlığında geliştirecekleri eserler için destek verecek. Böylece projeye davet edilen sanatçılara danışmanlık, deneyim paylaşımı, kültürel altyapı geliştirme, ağ kurma ve uluslararası sanat dünyasına erişim olanağı sağlanması hedefliyor. Kapasite Geliştirme Programı, Türkiye'nin farklı bölge ve şehirlerinde faaliyet gösteren sanatçılara, kültür sanat girişimlerine ve sivil toplum çalışmalarına ihtiyaç duydukları konularda eğitim desteği vererek kültür yönetimi ve sivil katılım konularındaki becerilerini geliştirmeyi sağlamayı ve bu aktörler arasında iş birliği ve diyalog için gerekli zemini sunmayı amaçlıyor. Program kapsamında, kültür ve sanat alanında farklı başlıklarda 12 atölye düzenlenecek ve bu etkinlikler Türkiye'nin her bölgesinden sanatçıya, kültür üreticilerine ve bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarına açık olacak. Kapasite Geliştirme Programı eğitimlerinin içerikleri, ihtiyaç analizleri yapılarak belirlenecek ve bu ihtiyaçlara yönelik en uygun biçimde; mentörlük, konferans ve webinar gibi yöntemlerle sunulacak. Program kapsamında proje süresinin sonuna kadar düzenlenecek olan etkinliklerle en az 180 kişi ve kuruluşa ulaşılması hedefleniyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/culturecivic-kultur-sanat-destek-programi-ilk-acik-cagrisini-yerel-projeler-hibe-programi-icin-yapti", "text": "Türkiye'de kültür-sanat alanındaki sivil toplum çalışmalarını güçlendirmeyi amaçlayan CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı, ilk açık çağrısını Yerel Projeler Hibe Programı için yaptı. Yerel topluluklar ve izleyiciler üzerinde etkili olan girişimlere ve bireylere ulaşma amacıyla tasarlanan Yerel Projeler Hibe Programı, kültür-sanat alanında çalışan STK'lara, kültür üreticilerine ve aktivistlere fon sağlayacak. Yerel ihtiyaçlarla eşleşen, yerel topluluklara ve onların ihtiyaçlarına yönelik kültür-sanat projelerinin kabul edileceği projeye başvurular 30 Haziran Çarşamba günü başladı. Büyükşehirlerin ötesine uzanarak Türkiye'nin dört bir yanındaki kişi ve kurumlara ulaşmayı hedefleyen projeye tüm başvurular, Goethe-Institut'un Hibe Başvuru Portalı üzerinden kabul edilecek. Goethe-Institut Istanbul, Anadolu Kültür, İstanbul Kültür Sanat Vakfı, Institut français Türkiye ve Danimarka Kültür Enstitüsü Türkiye ofisi ortaklığında, Türkiye Hollanda Büyükelçiliği iş birliğiyle gerçekleşen bir Avrupa Birliği projesi olan CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı, Türkiye'de kültür-sanat alanındaki sivil toplum çalışmalarını güçlendirmeyi amaçlıyor. Faaliyetlerini Hibe Programları ve Kapasite Geliştirme Programı olmak üzere birbirini tamamlayan iki ana eksende yürütecek olan proje kapsamında, farklı ihtiyaçlara yönelik dört ayrı hibe kategorisinde toplam 14 açık çağrı yapılarak Mart 2025'e kadar 200'ün üzerinde projeye destek verilecek. CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında özellikle kariyerinin başındaki sanatçılara, yeni kültür oluşumlarına ve büyükşehirler dışında varlık gösteren aktörlere geniş bir yer ayıracak olan hibe programları, Türkiye'nin farklı bölgelerinde kültür sanat alanında diyaloğun, iş birliğinin ve iletişimin geliştirilmesine katkıda bulunmayı hedefliyor. Başvuruda bulunan projeler değerlendirilirken hak temelli faaliyetleri destekleyen; farklı etnik, dini, dilsel geçmişe sahip aktörleri bir araya getiren; cinsiyet eşitliği, LGBTİ+ hakları, sosyal uyum, insan hakları, ifade özgürlüğü ve çocuk hakları gibi konulara odaklanan faaliyetlere öncelik verilecek. Hibe programları, Yerel Projeler, Yapısal Destek, Kentler Arası Ağ Geliştirme ve Sanatsal Üretim başlıklı dört farklı kategoride hayata geçirilecek ve sanatçılara, kültür profesyonellerine, kültür kurumlarına finansman sağlayacak. Program kapsamındaki ilk açık çağrı ise Yerel Projeler Hibe Programı'nın ilk dönemi için yapıldı. Yerel Projeler Hibe Programı, Türkiye'nin daralan sivil alanında hoşgörü, ayrımcılık karşıtlığı, ifade özgürlüğü ve demokratik süreçlerin teşvik edilmesinde kültürel STK'lara, kültür operatörlerine ve aktivistlere fon sağlamayı ve alanın demokratikleşmesine katkıda bulunmayı amaçlıyor. Diyaloğu teşvik eden ve sosyal sorunları mercek altına alan kültürel projeleri kapsamlı ve esnek bir yapıda uygulamayı hedefleyen program, bu amaçla özellikle resmi olmayan yapıları odağına alacak. Geleneksel finansman kaynaklarına erişimi olmayan veya erişimi zor olan başvuru sahiplerine öncelik tanınacak programa İstanbul, Ankara ve İzmir dışındaki şehirlerden daha fazla katılım ve çeşitlilik için seçim kotası uygulanacak. Programa sergi, çevrimiçi ve matbu yayın, atölye-seminer-sempozyum, konser, performans, tiyatro prodüksiyonu, tüm sanat türlerinde eğitim programları, gazetecilik ve belgeselcilik faaliyetleri, koleksiyon ve arşivcilik faaliyetleri ile film prodüksiyonu projeleriyle başvurulabilecek. İlk dönem başvuruları 30 Haziran 2021 Çarşamba günü başladı ve 30 Ağustos 2021 Pazartesi günü sona erecek. Adaylar programa, Hibe Başvuru Portalı üzerinden başvurabilirken koşullarla ilgili detaylı bilgilere de www. culture-civic. org/basvururehberi adresinden ulaşılabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/cumhurbaskanligi-senfoni-orkestrasi-yeni-sezonu-virtuoz-kemanci-yury-revich-ile-aciyor", "text": "Dünyaca ünlü keman virtüözü Yury Revich ilk Türkiye konserini maestro Cemi'i Can Deliorman yönetimindeki Türkiye'nin en prestijli orkestrası Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile birlikte 10 Eylül 2021 Cuma günü veriyor. 2021-22 sezon açılış konseri şimdiden Avrupa'nın en prestijli konser salonlarından biri olarak gösterilen, yeni CSO Ana Konser Salonunda gerçekleşecek. Bu konser, geçtiğimiz Aralık 2020 ayında yeni CSO Konser Salonu için yapılan protokol açılışından sonra Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının salonunda vereceği ilk resmi sezon konseri olması açısından tarihi bir önem taşıyor. Yury Revich sahip olduğu inanılmaz derinlik, olgunluk ve yaratıcılığıyla Avrupa'nın en iyi kemancılarından ve sayılı Paganini icracılarından biri olarak kabul ediliyor. Max Bruch'un Sol minör Keman Konçertosu No.1 Op.26yı seslendirecek. Yury, 3 bölümden oluşan eser yüksek tempolu virtüözite gerektiren bu eserle Ankaralı klasik müzik severlere unutamayacakları bir konser akşamı yaşatacak. Konserde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının seslendireceği diğer eser ise Rus besteci Rimski Korsakof'un 1001 Gece Masallarından esinlenerek yazmış olduğu Şehrazat süiti olacak. Bu tarihi açılış konseri hakkında bilgi daha fazla bilgi için http://cso. gov. tr/cso-acilis-konseri/ sayfasını ve konsere bilet satın almak için https://biletinial. com/muzik/cso-acilis-konseri-cso sayfasını ziyaret edebilirsiniz. KAM MANAGEMENT sanatçısı Yury Revich 2021- 22 sezonunda başta Ankara ve İstanbul olmak üzere Türkiye'nin dört bir yanında gerek solist gerekse tutkulu bir oda müziği sanatçısı olarak farklı performanslarıyla Türk klasik müzik dinleyicileri ile buluşmaya devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/damla-gudemezin-sonsuzluk-heykel-sergisi-art212-nisantasinda", "text": "Sounds of Paşaköy kurucularından Damla Güdemez'in Sonsuzluk heykel sergisi 20-26 Ocak tarihleri arasında Art212 Nişantaşı'nda sanatseverlerin beğenisine sunulacak. Assos'ta hayat bulan Sounds of Paşaköy Konserleri kurucularından Damla Güdemez, ilk kişisel sergisi Sonsuzluk ile heykellerini sanatseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor. On yılı aşkın bir süredir hobi olarak uğraştığı serüveninde heykelin kendisi için bir hobiden çok daha fazlası olduğunu keşfeden Güdemez, hayatın sonsuzluğu temasını eserlerine taşıyor. Zeytin ağacı yapraklarının bir sonsuzluk simgesi olarak pek çok heykelde işlendiği sergide, satılacak eserlerin geliri de Geleceğe Işık Tut Derneği'ne bağışlanacak. Sergisine Sonsuzluk adını vererek eserlerinde yansıttığı sonsuzluk temasını anlatan Güdemez, Neden sonsuzluk derseniz; hayatın sonsuz olduğunu ve aslında hiçbir şeyin yok olmadığını, sadece dönüşüyor olduğunu düşünüyorum. İstanbul'dan zaman buldukça kaçtığımız Assos'ta da bir yaşam sürdürüyoruz. Evimizin etrafı zeytin ağaçlarıyla dolu. Her bir ağacın yaprağına, dalına gözümüz gibi bakıyor, altında oturuyor, meyvesini ve yağını şifa olarak tüketiyoruz. Zeytin ağacı bana göre ölümsüzlüğün ve sonsuzluğun simgesi. Birçok heykelimde göreceğiniz yapraklar da buradan aldığım ilhamla heykellerimle hayat buldu. Bu yüzden sergimin adını da sonsuzluk koydum. İlk sergim, dolayısıyla bu ve bundan sonraki tüm eserlerim sonsuz olsun istedim. Tıpkı yaşam gibi, evren gibi... ifadelerini kullandı. Hayatın sıradışı sonsuzluk serüvenine heykelleriyle hayat bulduran Damla Güdemez'in Sonsuzluk heykel sergisi 20-26 Ocak tarihleri arasında Art212 Nişantaşı Sanat Galerisi'nde sanatseverlerin ziyaretine açık olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/damla-sonmez-senede-3-4-kere-ayni-ruyayi-goruyorum", "text": "Her hafta konuklarını sürpriz bir biçimde açıklayan, farklı konular hakkında samimi ve eğlenceli sohbete sahne olan, birbirinden sıra dışı soruların yer aldığı bölümlerle temponun hiç düşmediği Zorlu PSM'nin sevilen YouTube programı İbrahim Selim ile Bu Gecenin bu haftaki konuğu başarılı oyuncu Damla Sönmez oldu! Müzikten, stand-up'a, mizahtan güncel konulara kültürün her alanına dokunan ve her anı eğlence dolu dakikalara sahne olan Zorlu PSM'nin sevilen programı İbrahim Selim ile Bu Gecenin konuğu başarılı oyuncu Damla Sönmez oldu. Damla Sönmez, yurtdışı deneyimlerinden sıra dışı takıntılarına, şaşırtıcı rüyalarından dostluk ilişkilerine kadar her şeyi tüm samimiyetiyle İbrahim Selim ile Bu Gece programında anlattı. Damla Sönmez, programın sevilen bölümü Gözlerimin İçine Bakta İbrahim Selim'in Sürekli gördüğün bir rüya var mı? sorusuna Var. Hatta dün gece de gördüm. Oyuncu arkadaşlarımla konuştuğumda onlar da benzer rüyaları gördüğünü söylüyorlar. Bir tiyatro oyununun sahneye çıkmadan hemen öncesinde başlıyor rüya. Mekan sürekli değişiyor; bir hangar, park veya daha önce oynadığım bir yer olabiliyor. Tam seyircilerin içeri alınıp sahne ışığı yanmadan önce karanlıkta beklediği bir an vardır ya hani işte o andayız, perdenin arkasındayım, seyirciyi biraz görebiliyorum, adım atmak üzereyim ve uzun bir tirad ile başlayacağım oyuna. Tam cümlelerimi söyleyecekken 'tek bir kelime hatırlamıyorum' diye kalıyorum böyle. Arkamı dönsem text orada olsa, şöyle bir gözümle baksam hemen hatırlayacağım ama rüyamda çok uzakta veya ulaşamayacağım bir yerde oluyor genelde ve ben bu rüya ile terler içerisinde uyanıyorum. Senede de 3-4 kere gördüğüm bir rüyadır bu. cevabıyla İbrahim Selim ve stüdyodakileri oldukça şaşırttı. Damla Sönmez, İbrahim Selim tarafından sorulan Günlük hayatını zorlaştıracak bir takıntın var mı? sorusuna Zaman zaman oluyor. Günlük hayatımı zorlaştıracak kadar değilse de sette giyinirken önce sağ kol veya ayakkabı giyerken önce sağ ayakkabıyı giymek gibi şeyler diyebilirim. Bunlardan ziyade el ve ayak parmaklarına iki farklı oje sürmekten nefret ederim. Mesela birinde ayağında oje var ama elinde yok veya ikisinde de var ama ikisi de birbirinden farklıysa hiç hoşlanmıyorum. Yanıtını verdi. Damla Sönmez, İbrahim Selim tarafından sorulan Oyunculuk kariyerine 16 yaşında başlamışsın ve piyano, keman ve oyunculuk eğitimlerin de var. Bu süreç nasıl gelişti? sorusuna Şöyle esasen tüm bu süreç tiyatro sebebiyle gelişti diyebilirim. Çok küçük yaşta Küçük Kara Balık ve Şeker Portakalı gibi tiyatro oyunları izlerdik ailece ve ben tiyatro tiyatro diye tutturunca ailem yaşım tuttuğu anda beni uygun olan tüm kurslara yazdırmaya başladılar. Derken işte iki sene keman öğrendim ardından piyanoya geçtim, müzikal bölümünü de kazandım ama zaten halihazırda tiyatro okuyordum... Sorbonne Üniversitesi'nde Dramaturji Bölümü'nü okurken oyunculuğa devam etmek için İstanbul'da Yeditepe Üniversitesi'ne geri döndüm. Zaten burslu kazanmıştım ve giderken dondurmuştum okulumu. Dönerken de yeniden yüksek lisans için yurt dışına gidebilirim dedim çünkü artık oynamak istiyordum. Zaten yeniden eğitim için New York Film Academy'e de gittim orada da eğitim aldım ve birçok ülkeye de yine eğitim amaçlı gittim. yanıtıyla kariyer yolculuğunu İbrahim Selim ve stüdyodakilerle paylaştı."} {"url": "https://gazetesanat.com/dan-brownin-hayvanlar-senfonisi-tum-kitapcilarda", "text": "Dünyaca ünlü yazar Dan Brown'ın sesli kitap özelliği taşıyan ilk resimli çocuk kitabı Hayvanlar Senfonisi Altın Kitaplar etikeyle raflardaki yerini aldı. New York Times'ın en çok satanlar listesinin 1 numaralı yazarı Dan Brown, Maestro Fare ve müzisyen arkadaşlarının eğlenceli, gizemli ve müzikli maceralarının anlatıldığı ilk resimli kitabı Hayvanlar Senfonisi ile çocuklarla buluştu. Bu keyifli macerada her bir kahramanın çocuklara vermek istediği bir sırrı var. Maestro Fare, çocukları pek çok sürprizle karşılıyor; ipuçları veren karışık harfler ve hatta çözülmesi gereken şifreli mesajlar onları bekliyor. Dan Brown, bu kitabında kendi bestelerini de okurlara sunuyor. Besteler, telefona QR kodu okutularak ücretsiz olarak dinlenebiliyor. Her zaman iyi bir hikayeciydi. 3 yaşından beri ritimlere ve bulmacalara düşkün olan Dan, hikayelerini kitaplar, müzikler ve şiirler aracılığıyla küçük büyük tüm kitap kurtlarıyla paylaşmayı seviyor. Dan Brown uluslararası çok satanlar listelerinde 1 numara olan Da Vinci Şifresi gibi dünya çapında fenomen olmuş birçok kitabın yazarıdır. Hayvanlar Senfonisi, yazarın ilk resimli kitabıdır. Dan Brown, sarı labradoru Winston ile New England'da yaşamaktadır. Eşi Robert ve kedisi Kamilla ile Budapeşte, Macaristan'da yaşamaktadır. Macaristan Güzel Sanatlar Akademisi'nde grafik tasarımı eğitimi almıştır. Susan, 2013 yılından beri çocuk kitapları illüstratörü olarak çalışmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/daniel-s-hamermeshin-zamani-harcamak", "text": "Eğitim ve yazarlık kariyerinde çalışma ekonomisi konusunda uzmanlaşan dünyaca ünlü ödüllü yazar Daniel S. Hamermesh, Zamanı Harcamak adlı yeni kitabında iş yönetiminde ve sosyal yaşantıda planlı çalışmanın önemini hatırlatarak, gelecekteki çalışma düzenine dair çok önemli tespitlerde bulunuyor. The Kitap Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alan kitabında, çalışma hayatında zamanı doğru kullanmanın ipuçlarını veren Hamermesh, modern yaşamın etkisiyle zamanı doğru yönetememe kaygılarını tümüyle ortadan kaldıran bir yol haritası sunuyor. Okurlara, çalışma hayatının kurallarının değişme olasılığını dikkate alarak, söz konusu değişimlere hazırlayan bir antrenman takvimi sunuyor. Çalışma ekonomisi alanında onlarca çalışmaya imza atan Daniel S. Hamermesh, Zamanı Harcamak adlı kitabında Zamanı en etkili geçirmenin yöntemleri nelerdir? sorununun izinden gidiyor. Dünya üzerinde giderek yayılan cinsiyet, eğitim düzeyi ve etnik köken kavramlarını dikkate alarak zaman harcama konusunda nasıl karar aldığımızı ve seçimlerimizi yönlendiren faktörleri analiz ediyor. Modern yaşamın neredeyse merkezinde yer alan zamanı iradeli kullanmak kaygısının ortadan kaldırılması noktasında yol gösterici bir yaklaşım sunuyor. Bireysel zaman anketlerine detaylı bir şekilde yer verdiği kitabında; sosyal bilimcilerin son zamanlardaki çalışmalarının odağında yer bulan cinsiyet, etnik köken gibi kavramları da dikkate alarak, gelecekteki çalışma düzenine ilişkin çok önemli ipuçları veriyor. Buradan hareketle yeni çalışma düzeninde zamanı doğru kullanmaya ilişkin öneriler sunuyor. 1943 yılında doğan Daniel S. Hamermesh, doktorasını Yale Üniversitesinde tamamlamış ve çalışmalarını çalışma ekonomisi alanına yoğunlaştırmıştır. Michigan Devlet Üniversitesi, Princeton Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi gibi prestijli birçok eğitim kurumunda dersler veren Hamermesh, şimdilerde Çalışma Ekonomisi Enstitüsü'nün baş editörlüğünü yapmaktadır. Yazarın Economics is Everywhere, Beauty Pays, Labor Demand gibi birçok ödüllü kitabı bulunmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/dank-laboratuvar-tiyatrosu-ilginc-bir-oyunla-perdelerini-aciyor", "text": "Dank Laboratuvar Tiyatrosu İçinde Değerli Bir Şey Olabilir isimli ilginç bir oyunla perdelerini açıyor. 2019 yılı Şubat ayında sözsüz, fiziksel bir performans olan Oblomovlaşma oyunu ile sanat dünyasında çalışmalarına başlayan ve kurulduğu yıl iki ödül alarak dikkatleri çeken tiyatro, pandemi sürecinde de üretmeye devam ediyor! Burcu REŞİT'in kalemi ve Ali Bircan TEKE'nin rejisiyle seyirci karşısına çıkacak olan İçinde Değerli Bir Şey Olabilir isimli oyun önemli bir yaratım sürecine sahip. Araştırmalarına metnin yazım aşamasında başlayan Dank, teorik tüm çalışmalarını, Covid-19 salgınının ilk dönemlerindeki evde kal tedbirleri çerçevesinde online olarak gerçekleştirdi. Son aylardaki sahne çalışmalarına da titizlikle devam eden ekip, disiplinler arası gerçekleştirdiği araştırmalarını oyunun uygulamasıyla buluşturuyor. Emine Irmak BAVKIR ve Sıdıka Derya GÜMRAL'ın oynadığı, bin yıllardır kardeş olan, kendilerinden, travmalarından, takıntılarından, ritüellerinden ve kırılmış umutlarından başka bir şeyleri kalmamış iki kadının bu tuhaf şarkısı 10 Kasım'da Tiyatro Pera'da prömiyer yapacak. Fiziksel performansın ve duygusal tansiyonun yüksek olduğu İçinde Değerli Bir Şey Olabilir oyununun biletleri www. tiyatrolar. com adresinden satışa açıldı. Dank Laboratuvar Tiyatrosu 10 Kasım'daki ilk gösterimin ardından 12, 25 ve 26 Kasım tarihlerinde de oyunun temsillerine devam edecek. Bin yıllardır kardeş olan, kendilerinden, takıntılarından, ritüellerinden ve kırılmış umutlarından başka bir şeyleri kalmamış iki kadının tuhaf şarkısı... Bir distopyanın içerisinde dünyada kalan son iki kişi olan kız kardeşler birbirlerine muhtaçtırlar. Yaşadıkları ev artık çöplerle kaplıdır ve çöpleri, doğru sırada, doğru renklerle ve doğru şekilde dizmedikleri takdirde evden çıkaramazlar. Anneden kalma bu ritüelin en önemli kahramanı ise anneannedir. Anneannenin öğrettiği şarkı çocukluklarındaki ritüeli hatırlamalarını sağlayacaktır. Ancak kardeşler ne şarkıyı ne de ritüeli hatırlayabilmektedir. İçinde Değerli Bir Şey Olabilir Dank Laboratuvar Tiyatrosu'nun ikinci araştırma oyunudur. Anlatı-Diyalog-Fiziksel performans üçlemesi bu oyunun sahneleme yöntemi bakımından araştırma konusu olmuştur. Psikoloji çalışması olarak, fiziksel ve duygusal şiddete maruz kalan kişiler ile şiddete tanık olan kişilerin bu deneyimleriyle baş etme yöntemlerinin altında yatan sebepler araştırılmaktadır. Sosyoloji çalışması olarak ise, toplumsal bakış açılarının oluşmasındaki etken faktörler ve bunlara, oyun içeriği kapsamında, izleyicilerin yaklaşımları araştırılmaktadır. Dank Laboratuvar Tiyatrosunu instagram üzerinden takip edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/dansfabrika-x-zorlu-psm-isbirligi-her-yastan-katilimciyi-dansa-davet-ediyor", "text": "Dünya çapında bilinirliğe sahip olan dansfabrika, eğitmenleri Çisil Sıkı ve Ömer Yeşilbaş ile kendi markası olan Urban Dance, High Heels Dance ve çocuklar için Kids Class dans derslerine Zorlu PSM'de başlıyor. 12 Mart 2020 Perşembe günü başlayacak atölyeler için biletler passo. com. tr üzerinden satışa sunuldu. Uluslararası düzeyde dans eğitimini ve dans standartlarını Türkiye'ye sağlamak için, yurt dışında birçok dans kampında, atölyelerde ve etkinliklerinde bulunup, dünyaca ünlü şarkıcıların koreografları ve uluslararası bilinirliğe sahip eğitmenleriyle iş birliği sağlayan Ömer Yeşilbaş, yine aynı şekilde yurt dışında, Justin Timberlake, Rihanna gibi dünyaca ünlü sanatçılarla çalışan koreograf Hamza Haimami'nin projelerinde yer alan ve High Heels Dance 'ın 2015'ten bu yana Türkiye'deki marka tescili sahibi olan Çisil Sıkı eğitmenliğinde gerçekleştirilecek atölyelerle dansfabrika, katılımcıları Zorlu PSM'de dansa davet ediyor. Temel olarak Jazz, Street Jazz, Funk ve Jazz Funk hareketlerinin kullanıldığı; estetiği, duruşu, özgüveni, davranışı ön planda tutup, geliştirirken; teknik ve estetiği, sanat ile birleştiren High Heels Dance ve temelinde Hiphop ve Street Dance, Popping, House, Locking, Contemporary gibi çeşitli dans stillerinin ve hareketlerinin kullanıldığı Urban Dance ve 7-13 yaş aralığında ki çocukların; özgüven kazandıkları, dans disiplinini deneyimledikleri, arkadaşlıklarını sanat ile geliştirmelerinin yanında grup çalışmasını ve paylaşımı da öğrenecekleri bir dans sınıfı olan Kids Class atölyeleri dansfabrika x Zorlu PSM işbirliği ile 12 Mart tarihinde Sky Lounge'da başlıyor. Urban Dance & High Heels Dance ve çocuklara özel Kids Class atölyeleri için biletler Zorlu PSM gişelerinden ve passo. com. tr üzerinden temin edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/decollage-art-space-nisan-ayinda-dopdolu-bir-programla-ziyaretcilerini-bekliyor", "text": "Genç ve yeni nesle sanatı sevdirmek, sürdürülebilir ve ulaşılabilir bir sanat ortamı yaratmak, multidisipliner üretim alanını desteklemek amacıyla hayata geçen Decollage Art Space, Nisan ayında farklı disiplinlerden pek çok etkinliği ağırlıyor. İlk sergisi Başka Yer ile 12 Mart'ta kapılarını açan sanat merkezi, seramikten müziğe, gastronomiden bedensel aktivitelere dek uzanan birçok workshop, konuşma, performans ve atölye ile sanatseverlerle buluşuyor. Mimar Viktoria Şahin kuruculuğunda hayata geçen Decollage Art Space, her katında farklı disiplinlerle karşılaşabileceğiniz, etkileşime geçip atölyelere katılabileceğiniz, performansları izleyip yaratıcı insanlarla buluşabileceğiniz bir deneyim alanı. Bünyesinde resim, heykel, seramik, cam atölye çalışmaları yapılabilen yaratıcı alanda müzik, dans, tiyatro gibi sanatsal performanslar için donanıma sahip Performans Alanı katı, içerisinde Art Shop bölümünün de yer aldığı VKoffee, sanat galerisi, sanat kitaplığı, ofis ve etkinlik alanını barındırıyor. Sanat Karşılaşmaları başlığı altında gerçekleşecek konuşmada İç Mimar Mahmut Nüvit Doksatlı, Sanatçı Mehmet Günyeli, Leonardo Da Vinci Vakfı Kurucu Üyesi Dr. Mustafa Tolay yer alacak. Adalar Sanat İnisiyatifi ve Decollage Art Space iş birliğinde düzenlenecek söyleşide Dünya Sanat Günü'ne dair anektodlar, Leonardo Da Vinci hakkında son bulgular ve daha pek çok konu üzerine sohbet edilecek. Defne Tokay Chocolate'ın kurucusu Defne Tokay rehberliğinde çikolata tadım atölyesine davetlisiniz. Konuklar, atölye kapsamında aroma ve tat gibi kavramlar üzerinden leziz bir sohbet esnasında, çikolatalar ve içecekler eşliğinde, eşleştirmelerin tadımı nasıl katmanlandırdığına odaklanıyor. Konuklar, sevilen caz şarkılarını, Jazzin' Birds yorumuyla keyifle dinleyecek. Dilek Türkan'ın her hafta YouTube kanalında yayınlanan Akustikev programı Decollage Art Space ev sahipliğinde bir konser serisine dönüşüyor. Dilek Türkan ve konuğu piyanist Tuluğ Tırpan'ın müzik performans ve sohbetlerine Decollage Art Space'in ikramları eşlik edecek. Dışavurumcu sanat terapisi prensipleri doğrultusunda sanat malzemesi olarak çamuru kullanan sanat terapisi uygulayıcısı ve seramik sanatçısı Asuman Aktüy, bu atölye kapsamında katılımcıları bir oyuna davet ediyor. İçinden geçtiğimiz yılın bizde yarattığı hafızaya malzeme üzerinden bakmak ve çamur ile yeni hafızalar üretmek üzerine sanatın iyileştirici gücü kullanılacak. Serhan Bali, 30 Nisan'da mezzosoprano Eylül Elif Arslan ve piyanist Beril Özyazıcı ile birlikte sunacakları mini şan resitali-müzik sohbeti-imza günü için Decollage Art Space'e sizleri bekliyor. Decollage Art Space birbirinden yaratıcı, etkileşime ve deneyime açık etkinliklerle ziyaretçileriyle buluşmaya devam edecek. Sosyal medya hesaplarını takipte kalın. kullanabilirsiniz. Araçla gelenler için Decollage Art Space önünde İSPARK park imkanı bulunmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/decollage-ilk-sergisi-baska-yer-ile-12-martta-aciliyor", "text": "Genç ve yeni nesle sanatı sevdirmek, sürdürülebilir ve ulaşılabilir bir sanat ortamı yaratmak ve multidisipliner üretim alanını desteklemek amacıyla hayata geçen Decollage, ilk sergisi Başka Yer ile 12 Mart'ta kapılarını açıyor. Sanata merak uyandırmayı hedefleyen oluşum, sanatla sosyal atmosferde buluşma ve gelişme noktasında konumlanıyor. Geleceğe umutla bakan deneyim merkezi, isminden de ilhamla yükselişi misyon ediniyor. Viktoria Şahin kurucuğunda hayata geçen Decollage'ın sanat danışmanlığını Begüm Güney üstleniyor. Her katında farklı disiplinlerle karşılaşabileceğiniz, etkileşime geçip atölyelere katılabileceğiniz, performansları izleyip yaratıcı insanlarla buluşabileceğiniz bir deneyim alanı sunan Decollage, bünyesinde heykel ve performans katı, içerisinde Art Shop bölümünün de yer aldığı VKoffee, sanat galerisi, sanat kitaplığı, ofis ve etkinlik alanını barındırıyor. Decollage'ın, 12 Mart 19 Nisan tarihleri arasında izleyiciyle buluşacak ve mimari, sanat, edebiyatın ortak ifadesi üzerine odaklanacak olan ilk sergisi Başka Yer, alışılmışın dışına çıkarak mekanı sergileme pratiğine dahil ediyor. Sergiyi bütün bir enstalasyon olarak ele alıyor ve kürasyonun deneyime dönüşme ihtimalini tartışmaya açıyor. Düşünceyi, eylemi ve malzemeyi dönüştüren bağlamıyla sanatın, devam edebilmek için topluma ve doğaya dair başkalaşan alanlar açma ihtimalini sorgulayan sergi; insanın dünya üzerinde yer bulma çabasını anla maya çalışıyor. Decollage'ın ilk sergisinde yer alacak sanatçılar arasında Tolga Akbaş, Suat Akdemir, Orkide Akkoç, Turan Aksoy, Ozan Atalan, Ahmet Civelek, Ece Eldek, Buğra Erol, Tom Fellows, Dilara Göl, Bora Güney, Nazlı Gürlek-Hodder, Serra Duran Paralı, Merve Ünsal, Kemal Tufan, Ferhat Tunç, Nergiz Yeşil, Kerim Yetkin bulunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/decollage-yaz-seckisiyle-ziyaretcilerini-bekliyor", "text": "Yeni sezon hazırlıklarını sürdüren ve yoğun bir programla sanatseverlerle buluşmayı bekleyen Decollage Art Space, 15 Ağustos-10 Eylül tarihleri arasında yaz seçkisiyle ziyaretçilerin karşısına çıkıyor. Mahir Güven, İbrahim Örs, Zekai Ormancı, Altan Çelem ve Ekrem Kadak'ın çalışmalarının yer alacağı seçkide toplam 13 eser bulunuyor. Kasımda kapsamlı bir solo sergiyle Decollage Art Space'te izleyiciyle buluşacak olan Mahir Güven; bir ay önce aramızdan ayrılan ve Decollage Art Space'in Le Voyage adlı son sergisinde bir resmiyle yer alan İbrahim Örs; mekanizm, devinim ve denge unsurlarıyla çalışmalarında sıklıkla karşılaştığımız Zekai Ormancı; kendine özgü resimsel gerçeklik diliyle Altan Çelem ve çalışmalarında ten, an ve boşluk temalarına yoğunlaşan Ekrem Kadak'ın üretimleri seçki kapsamında bir araya geliyor. Decollage Art Space'in 14 Eylül'de, tasarımda 50 yıllık sürecinin aktarılacağı Oya Akman sergisiyle başlayacağı ve birbirinden ilgi çekici sergi ve paralel etkinliklerle devam edeceği yeni sezon programı için takipte kalınız. kullanabilirsiniz. Araçla gelenler için Decollage Art Space önünde İSPARK park imkanı bulunmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/degisen-dunya-duzeninde-bir-sanatciyi-okumak-mihri-hanim", "text": "20. yüzyılı görsel sanatlar üzerinden okursak karşımıza çıkan en önemli isimlerden biri Mihri Hanım olur. Bu çalışmamda Mihri Hanım' ı modernleşen Türk kadını kimliği ile incelerken sanat alanındaki başarılarını da inceledim. Modernleşmeyi Türkiye toprakları üzerinden değerlendirecek olursak, Batıyı tanıma ve ona uyum sağlama süreci Tanzimat döneminde kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır. Tanzimat Fermanı ile başlayan modernleşme süreci; Cumhuriyet döneminde yeni bir kimlik kazanarak ilerlemiştir. Şerif Mardin' e göre; Tanzimat dönemi romanları, dönemin toplumsal ve siyasal durumunu ortaya koyan birer tezli romandır. Bu tezli romanlara baktığımız zaman modernizm ile yeni tanışmış bir toplumun kendi yaşam tarzları ile batılı yaşam tarzı arasında gidip geldiğini, çoğu karakterin batılılaşmayı yanlış anladığı sonucuna varırız. Türkiye' de Modernizm ve Sanat adlı kitapta da belirtildiği gibi 20. yüzyıla kadar modernizm, batılılaşma ile bir tutulmuştur. Yine bu kitapta da bahsettiği gibi Max Weber, Bryan Turner ve Şerif Mardin' in birleştiği nokta modern toplumda dünyayı anlamlı kılacak olanın ne olduğu problemidir ve bu durum modernleşmeyi tepeden inme bir şekilde yaşayan topluluklarda görülmekte olan bir problemdir. Tepeden inme bir şekilde yaşanmasının nedeni açıktır. Osmanlı Devleti, coğrafi keşiflerin ardından gelen yeniliklerle değişen dünya düzenine uyum sağlamak ve yabancıların azınlıklar bahanesi ile devlet işlerine karışmasını engellemek için Tanzimat Fermanı'nı duyurdu ve bu ferman tepeden inme bir şekilde yansıtıldı. Bu problem kendini batı yanlısı ve doğu yanlısı düşüncelerden birini seçip bunu fanatik bir şekilde savunan karakterler olarak romanlarda kendini gösterdi. Bir örnek verecek olursak Felatun Bey ile Rakım Efendi romanında yanlış batılılaşmayı temsil eden karakter, bu uğurda babasından kalan tüm servetini kaybetmiştir. Batılılaşmayı gereksiz şatafat ve Fransızca konuşarak algılayan bu karakterden çıkarılacak sonuç Mustafa Kemal Atatürk' ün Batının iyi yönlerini alacağız sözünde gizlidir. Batıyı teknolojik olarak takip edip kendine özgü bir biçimde ilerlemek modernleşmenin anahtarlarından biridir. Bu anahtarlardan biri de hiç kuşkusuz kadındır. Modernleşmeye başlayan toplumda kendini gösteren kadının başarıları Cumhuriyet Dönemi ile beraber zirve yapmıştır. Şafak Kaypak'ın Cumhuriyet Dönemi Türk Modernleşmesinin Kadına Bakışı adlı makalesinde bahsettiği gibi kadının modernleşme süreci Cumhuriyet zamanında güçlenmiş ve güçlenerek artmaya devam etmiştir. Bu durum kadının sanat dünyasında kendini göstermesi ile devrim niteliğine bürünmüştür. Örneğin; edebiyat alanında güçlü kadınlardan biri olan Halide Edip Adıvar'ın Sultanahmet Meydanı'nda yaptığı konuşma hem niteliği açısından hem de genç bir kadının büyük bir meydanın önünde bir kitleye hitap etmesi o dönem için bir devrim sayılırdı. Görsel sanatlara baktığımız zaman kadın sanatçılardan ön plana çıkmış olan isim hiç şüphesiz Mihri Hanım'dır. Mihri Hanım' ı önemli kılan özelliklerden biri de Cumhuriyet öncesi döneme de tanıklık etmiş olmasıdır. Cumhuriyet sonrası ününü yurt dışına da taşıyan Mihri Hanım, yurt içini de yurt dışını da sanatına hayran bırakmayı başarmıştır. 1914 kuşağı sanatçılarıyla aynı dönemde yaşayan Mihri Hanım' ı asıl önemli kılan şey Türk kadın ressamların önünü açmış olmasıdır. 4) Anonim, Nazlı Ecevit ile Görüşme, Yeni Boyut, 1983, 2,16. Mihri Hanım'ın yurt içinde başarılı olduğu kadar yurt dışında da başarılı olduğunu görüyoruz. Serginin tanıtım bültenine göre; S. S. Carmania adlı yolcu gemisiyle Kasım 1927 de New York' a gider ve ertesi yıl, George de Maziroff Galerisi'nde kişisel sergisini açar. Paragrafın altındaki gazete haberlerinde de bahsettiği gibi bu sergi ABD ve Kanada'nın dikkatini çeker. Basın bültenindeki fotoğrafında yüzündeki peçe ve kapalı giyimiyle Doğu egzotizmi gizemi yaratmaya çalıştığını görebiliriz. Mihri Hanım'ın resimlerinde en dikkat çeken şey kendine özgü portre biçimleridir ve bu portreleri döneminin en özgünlerindendir. Mihri Hanım'ın en bilinen portrelerinden biri Atatürk'ün portresidir. Cumhuriyetin ilanından sonra inkılap yolunda ilerlemiş kişilerle iletişim halinde kalan Mihri Hanım, Atatürk portresi yapmak istemiştir ve başarılı bir portre yapmıştır. Mihri Hanım en bilinen bir diğer portre çalışması ise Tevfik Fikret'in portresidir. Mihri Hanım, Fevfik Fikret'in aynı zamanda yakın bir dostudur ve ölümü onu sarsmıştır. Fevfik Fikret vefat ettikten sonra, Tevfik Bey'in eşinden izin alarak Tevfik Fikret'in yüz maskını yapmıştır. Bu mask, Cumhuriyet Dönemi' nde yapılan ilk maskıdır. Sonuç olarak Mihri Hanım üzerinden Cumhuriyet Dönemi okuması yapacak olursak; Tanzimat Dönemi'nde modernleşme alanında kendi varlığını hatırlatan kadın Cumhuriyet Dönemi'nde bir birey olma yoluna gitmiştir ve varlığını kanıtlamıştır. Mihri Hanım'ın çektiği sıkıntıları Cumhuriyet Dönemi'ndeki Türk kadını -Atatürk'ün getirdiği reform niteliğinde haklar sayesinde- çekmemiştir ve iş alanına, seçme ve seçilme alanında kendini göstermiştir. Böylece Mihri Hanım'ın soylu bir aile kızı olduğu için verilen özgürlük imkanları bir hak olarak Türk kadınına verilmiştir. artık Türk kadını sahnede, sokakta, mecliste, kısacası her yerdedir ve kendi hakları vardır. Mihri Hanım, zor hayatına bir çok yenilik sığdırmış, 1914 kuşağının en özgün sanatçılarından olmuş, yurt dışında sergi açmış ve Türk ressamı kadınlarının önünü açmıştır. 1914 kuşağı gibi izlenimcilik akımından etkilenmemiş, portrelerinde kişilerin psikolojik analizini vermesi açısından değerlidir. - ARLI, Alim, Disiplinlerin Kavşağında Türk Modernleşmesini Sorunsallaştırmak Normativite ve Sosyal Bilim, Sosyoloji Konferansları No: 52, 2015. - HİZMETLİ, Mustafa, Kitap Tahlili, AÜİFD, Cilt XLIII, Sayı: 2, 2002. - KAYPAK, Şafak, Cumhuriyet Dönemi Türk Modernleşmesinin Kadına Bakışı/ Türk Dünyasında Kadın Algısı, Cilt:1, CBÜ Yayını, Isparta, 2016, - MARDİN, Şerif, İdeoloji, İletişim Yayınları, İstanbul, 1992 - MARDİN, Şerif, Türk Modernleşmesi Makaleler: 4, İletişim Yayınları, Ankara, 1991. - ORTAYLI, İlber, En Uzun Yüzyıl, Timaş Yayınları, 2016 - PELVANOĞLU, Burcu, Pek Kronolojik Olmayan Hayatımız/ Türkiye' de Modernleşme ve Sanat, Copust Yayınları, İstanbul, 2017 - Sarp Nilgün, Bir Osmanlı Prensesi Ressam Mihri Müşfik CB Matbaacılık, İstanbul 2011 Çağdaş Düşünce ve Sanat dersi kapsamında bana ve diğer arkadaşlarıma Cumhuriyet Dönemi Resim Sanatı'nı sevdirip, Mihri Hanım' ı ve sanatını yakından tanımamızı sağlayan Prof. Dr. Burcu Pelvanoğlu' na teşekkürlerimi sunarım."} {"url": "https://gazetesanat.com/degisik-zaman-ve-duygularin-bir-sarkiya-yansimasi-inancin-kapisi-isteyen-sarki", "text": "Sezgin Dündar'ın son çalışması İnancın Kapısı OnAir Sahne etiketiyle dijital platformlardan müzikseverlere sunuldu. Maltepe Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema bölümünü tamamlayan Sezgin Dündar eğitim konusunda da çok yol kat etmiş aslında. Katalunya Vic. Üniversitesi'nde bir dönem Erasmus deneyimi sonrası yüksek lisans için Bilgi Üniversitesi'nde İnteraktif Pazarlama bölümüne başlamış tezini yazmadığı için resmi olarak mezun olmasa da ufkunun genişlemesini çok şey olarak tanımlıyor genç müzisyen. Sezgin Dündar'ın son şarkısı İnancın Kapısı yı dijital platformlardan dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/degisim-kitabi-ingilizce-cikti", "text": "Kişisel gelişim alanında şimdiye dek 64 kitabı yayınlanan, 70'ten fazla dile çevrilen kitaplarıyla tüm dünyada geniş bir okur kitlesine sahip dünyaca ünlü yazar Akif Manaf'ın, ülkemizde 3. baskısı yapılan Değişim Nedir ve Nasıl Gerçekleşir? kitabı şimdi de İngilizce olarak yayınlandı! Başucu kitabı niteliğinde olan bu kitapla değişimi tüm boyutları ile anlamak, küresel, toplumsal ve bireysel değişimin tüm şifrelerini çözmek mümkün! Yazdığı kitaplarla adından çokça söz ettiren Manaf, kitapta insanlığa değişim olgusunun detaylarını tüm netliği ve derinliği ile sunuyor. Bu kitap sayesinde içsel ve bedensel potansiyelinizin farkına varacaksınız. Değişmek için hiçbir zaman geç olmadığını görerek hayatınızdaki gerçek mucizelere tanıklık edeceksiniz. İlk adım, beden olmadığının farkına varmaktır. Bu farkındalığı geliştirmeye başla. İnsanlar değişim için hep doğru zamanı bekler ama o doğru zaman bir türlü gelmez çünkü zaman boşuna harcanmaktadır. Yaşama sanatı sürekli değişim içinde olmak demektir. Çünkü değişim seni tekrar olduğun şeye dönüştürür. Bugüne kadar sen olmadığın şey olmaya çalıştın ve bir yabancıya dönüştün yani özüne yabancılaştın. Zekanı uyandır, ertelemeyi bırak ve değişim için bugün harekete geç. Şu an elinde olan tek şey bugündür. Değişim her zaman şimdiki zamanda gerçekleşir. Şimdi değişime başla cenneti göreceksin. Eğer altın bir gelecek istiyorsanız altın bir değişim gerçekleştirmelisiniz. O zaman gelecek kesinlikle sizin olacak çünkü yalnızca değişim sayesinde altın bir gelecek ortaya çıkabilir. Gerçek değişim bireysel değişimdir. Toplum bireylerden ibaret olduğu için sizler değişince toplum da değişecek. Birçok kişi bilinçlenip değişince, bireyselliğini tekrar kazanınca toplumda gerçek bir değişim gerçekleşecek. O yüzden gerçek değişimin temelinde şu prensip var: Kendini değiştir, dünyan değişsin; dünyanı değiştir, dünya değişsin! Bu kitabı okuyan herkes değişim konusundaki bütün sorularına cevap bulacak!"} {"url": "https://gazetesanat.com/deli-cesaretiniz-hic-bitmesin", "text": "Bir köşede nasıl durulduğunu bilmeyenin, bir iğnenin kudretini fark etmemiş olanın, önüne set gibi çıkan duvarı, korkusuz bir hamleyle aşıp muhatabına ulaşması da mümkün olmazdı. Her gün, evinde, ona söylemek istediği kelimeleri düşünüp dururken, içine düştüğü sisli rüyalardan, bir refleksle sıyrıldıktan sonra, yüreğini bir baston yapıp şu deli cesareti isteyen yaşamanın alnına yazılardan oluşan bir leke bırakamazdı. İzi, bir anne eli bile yıkasa kalacak bir leke. İşte, 'Deli Cesareti'nin okurun ruhuna dokunabilmesinin en büyük sebebi, yazarın iyi bildiğini anlatıyor olmasıdır. Bir de öykü yolculuğuna kararlılıkla, aşkla ve azimle devam etmesi. 2021 Eylül ayındaki ilk baskısıyla raflardaki yerini almış olan Deli Cesareti isimli eserin, isminin hakkını verdiğini söylemek, çok iddialı gibi dursa da eseri okuyanların, neden bu cümleyi kurduğumu anlayacaklarına eminim. Deli Cesareti, yazar Esra Özdemir Demirci'nin Hece Yayınları'ndan çıkan ikinci öykü kitabı. Öykü yazmak, meşakkatli, oldukça sancılıdır. İnişi çıkışı, tali yolları bol olan bir yol gibidir adeta. Bu yol öylesine zorlayıcıdır ki, davetkar tali yollardan birinin cazibesine kapılıp yolunuzdan şaşmanız işten bile değildir. Bir deli cesareti ister bu yolu sonuna kadar yürümek. Yazarın kitaba adını veren Deli Cesareti öyküsünde yaşam üzerine kurduğu cümlede, Yaşıyorum işte her şeye rağmen, bendeki deli cesareti. diye tarif ettiği cesarete benzerdir öykü yazıcılığı. Çok kelimeye, çok dallandırmaya izniniz yoktur; öyle kurmalısınız ki cümleleri, lafı uzatmaya gerek kalmamalıdır. Öykü, şiir gibi ilhamla yazılır, ilhamla tamamlanır. Bir öykü, yazarın ilhamına konuk olan karakterleri ve cümleleri eşleştirebildiği anda ortaya çıkar. O karakterler ve o cümleler, yazarla birlikte doğmuşlar ve onunla yaşamışlardır yıllardır. Esra Özdemir Demirci, tüm iyi öykücüler gibi, bu yüzden öykülerindeki karakterleri bu kadar iyi tanıyor ve tanıtıyor. İyi bildiğini iyi anlatır insan. Bilmediğini anlatmaya kalkan insanın kurduğu cümleler, gevelemekten öteye gidemez. Ama anlattığını iyi biliyorsa, işte o, iki kapak arasında elde tutulur hale gelir. Sonrasında ise elinde tutanların elinden tutar, bir çırpıda hem derinlerden derin kuyuları hem de yükseklerden yüksek semaları gezdiriverir. Bir köşede nasıl durulduğunu bilmeyenin, bir iğnenin kudretini fark etmemiş olanın, önüne set gibi çıkan duvarı, korkusuz bir hamleyle aşıp muhatabına ulaşması da mümkün olmazdı. Her gün, evinde, ona söylemek istediği kelimeleri düşünüp dururken, içine düştüğü sisli rüyalardan, bir refleksle sıyrıldıktan sonra, yüreğini bir baston yapıp şu deli cesareti isteyen yaşamanın alnına yazılardan oluşan bir leke bırakamazdı. İzi, bir anne eli bile yıkasa kalacak bir leke. İşte, 'Deli Cesareti'nin okurun ruhuna dokunabilmesinin en büyük sebebi, yazarın iyi bildiğini anlatıyor olmasıdır. Bir de öykü yolculuğuna kararlılıkla, aşkla ve azimle devam etmesi. Eser, on yedi kısa öyküden oluşuyor. İyiymiş, hemen okunur. dediğini duyar gibi oldum sevgili okur. Gerçekten böyle düşünürsen, yanılırsın. On yedi öykü on yedi durak demektir. Eserin ilk öyküsünden başlayarak, on yedi durağı olan ve her birinden ayrı bir araçla, ayrı yerlere, derin ve uzun bir yolculuğa başlayacağını söylesem yine de elinde tuttuğun, iki kapak arasındaki, deli cesaretiyle yazılmış satırları okumaya devam eder misin? Ya her öyküde, kendinin, toplumun ve yazarın bir yüzüyle tanışacağını söylesem? Neden eve dönmekten ibarettir hayat? gibi hayati bir soru bekliyor, o satırlarda seni, desem."} {"url": "https://gazetesanat.com/demet-akbag-heyecanlanmadan-bu-is-yapilmaz", "text": "Demet Akbağ, yıllar boyunca aynı sahneyi paylaştığı Yılmaz Erdoğan'ın kaleminden çıkan yeni tiyatro oyunu 'Aydınlıkevler'i, 15 yıl aradan sonra sahneye çıkmanın verdiği heyecanı ve hakkında bilinmeyeni anlattı."} {"url": "https://gazetesanat.com/deneyim-olarak-sanat-vbky-kitapliginda", "text": "VakıfBank Kültür Yayınları, Amerikalı düşünür John Dewey'in yazdığı Deneyim Olarak Sanat isimli kitabı yayımlıyor. Yazar, çalışmasında estetik deneyim ve sanat ilişkisinin süreklilik içinde yeniden inşa ve ifade oluşuna odaklanıyor. VakıfBank Kültür Yayınları'nın yayımladığı Deneyim Olarak Sanat, hem pragmatist-naturalist geleneğin önemli bir temsilcisi olarak hem de deneyim metafiziği olarak adlandırılan felsefesi ile 20'nci yüzyılın etkili filozoflarından biri olan John Dewey'in ilk kez 1934'te basılan eserini, Nur Küçük'ün çevirisiyle okurla buluşturuyor. Felsefe, eğitim ve siyaset alanlarında pek çok eser vererek farklı disiplinlerde eleştirel bir bakış açısı sunan yazar, Felsefede Yeniden İnşa (1920) ve Deneyim ve Doğa (1925) isimli eserlerinin ardından kaleme aldığı Deneyim Olarak Sanat'ta (1934) insanın dünya ile ilişkisindeki tüm deneyim olanaklarını kapsayan estetik deneyim nosyonunun derinlemesine bir değerlendirmesini sunuyor. Eğitim felsefesi ile ilgili çalışmalarıyla da tanınan John Dewey, estetikle ilgili düşüncelerini ele aldığı bu eserinde, deneyimi sadece doğa yerine, doğayı da kapsayacak şekilde kültür ile özdeşleştirerek yorumluyor. Estetik deneyimin gerçek doğasına dair ipucu elde etmek için, kaba bir deneyim bile, şayet gerçek bir deneyimse, diğer deneyim tarzlarından ayrı tutulan bir nesneden daha uygundur. Bu ipucunu izleyerek, sanat eserinin gündelik haz veren şeylerde karakteristik olarak değerli olanı nasıl geliştirip vurguladığını keşfedebiliriz. diyen Dewey, sanatı, insanın dünya ile dolayımsız etkileşiminin, dünya ile iç içe geçmişliğinin ve bu etkileşimde ortaya çıkan anlam ve değerin yegane dışavurumu olarak tanımlıyor. Yazarın temel kavram ve kabullerini yansıtan en önemli eseri olarak görülen ve 21'inci yüzyılda pek çok düşünürü de etkisi altına alan Deneyim Olarak Sanat, estetik deneyim ve sanat ilişkisinin süreklilik içinde yeniden inşa ve ifade oluşuna odaklanıyor. Kitap, Canlı Varlık, Canlı Varlık ve 'Ulvi Şeyler', Bir Deneyime Sahip Olmak, İfade Edimi, İfade Edici Nesne, Töz ve Form, Formun Doğal Tarihi, Enerjilerin Organizasyonu, Sanatların Ortak Tözü, Sanatların Çeşit Tözü, İnsanın Katkısı, Felsefenin Zorlu Görevi, Eleştiri ve Algı ile Sanat ve Uygarlık başlıklı 14 bölümden oluşuyor. Deneyim Olarak Sanat Amerikalı düşünür John Dewey'in, mimari, heykel, resim, müzik ve edebiyat gibi tüm sanatların biçimsel yapısı ve karakteristik etkileri üzerine yazılan ve uluslararası alanda kabul gören en seçkin eserler arasında yer alıyor. Amerikalı düşünür John Dewey, 1859 yılında Burlington Vermont'da doğmuştur. Lisans eğitimini Vermont Üniversitesi'nde, doktora eğitimini Johns Hopkins Üniversitesi'nde tamamlamıştır. Michigan, Minnesota, Chicago ve Columbia Üniversitelerinin Felsefe bölümlerinde dersler veren Dewey, Amerikan Psikoloji Derneği ve Amerikan Felsefe Topluluğu'nun başkanlıklarını da yürütmüştür. Düşünür, Charles Sanders Peirce ve William James ile birlikte Amerikan Pragmatist geleneğin üç temsilcisinden biridir. 1952 yılında vefat eden Dewey'nin tüm eserleri 37 cilt olarak John Dewey'nin Toplu Eserleri (1882-1953) başlığı ile yayınlanmıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/deni-adler-topuzoglu-hilton-istanbul-michael-jackson", "text": "Sanata ve sanatçıya verdiği destekle birçok sanatçının eserlerine ev sahipliği yapan Hilton Istanbul Maslak, Kasım ayında ressam Deni Adler Topuzoğlu'nun Michael Jackson temalı sergisine ev sahipliği yapıyor. Topuzoğlu'nun Michael Jackson hayranlığı ile başlayan yolculuğuna dair dikkat çeken eserleri, 8-9-10 Kasım tarihlerinde otelin Quartz salonunda sanatseverler tarafından ziyaret edilebilecek. Müzikten resme, tiyatrodan yazarlığa sanatın ve edebiyatın her dalında çalışmalar yapan ressam Deni Adler Topuzoğlu, Marmara Üniversitesi Fransızca Öğretmenliği mezunudur. Aynı zamanda Paris Pierre&Marie Curie Üniversitesi'nde biyoloji eğitimi gören Topuzoğlu, Ecole Normale de Musique de Paris Konservatuarı'nda piyano solfej eğitimi almıştır. Resim alanında Ziyad Sultanov, Şayan Yelda Vatansever gibi duayenlerle atölye çalışmalarında bulunan Topuzoğlu'nun, 6 kitabı bulunmaktadır. Jackson hayranlarının ve onu daha yakından tanımak isteyenlerin ilgiyle beklediği sergi, 8-10 Kasım tarihleri arasında, 14:00-18:00 saat aralığında ziyarete açık olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/deniz-akdoganin-ilk-solo-enstrumantal-albumu-yayinda", "text": "temsilcilerinden Deniz Akdoğan'ın ilk solo / enstrümantal albümü 3 Ağustos tarihinde tüm dijital platformlarda yayınlanmaya başladı. Albümde biri sözlü ve biri de kendi bestesi olmak üzere 7 esere yer veren Deniz Akdoğan, Klasik kemençe enstrümanını daha geniş kitlelere tanıtmak ve geçmişten gelen eserleri modernize bir yorumla müzikseverlere sunmayı amaçlıyor. Albüme aranjeleriyle Emre Merallı, gitarıyla Çağatay Özkaya, perküsyonlarıyla Barış Cem Songur katkıda bulunurken; kayıt / mix / mastering aşamalarında ise Timuçin Aksüer yer aldı. Farklı orkestralara ve müzik topluluklarına da müziğiyle katkıda bulunan Akdoğan'ın albümü, hem dünya müziğine, hem de Türk Müziği'ne örnek teşkil eder nitelikte. Zeybekler, saz eserleri, türkü ve şarkılar içeren albüm; farklı müzik tarzlarıyla ve piyano, gitar, perküsyon gibi enstrümanlarla harmanlanıp modernize edilerek, her zaman / her yerde dinlenecek bir bütün haline geldi. Müzikseverler, Dijital Müzik Dağıtım etiketiyle tüm dijital platformlarda yerini alan albüme; Spotify, Deezer, Fizy, Apple Music, Tidal, İnstagram Music ve Amazon Prime Music uygulamalarından erişebilirler."} {"url": "https://gazetesanat.com/deniz-aysevin-cikis-sarkisi-saymadim-onair-sahne-etiketiyle-muzikseverlerle-bulustu", "text": "Değişik mahlaslarda enstrümantal ve sözlü şarkılar yayınlayan ve yaptığı müziği elektronik müzik olarak niteleyen Deniz Aysev şarkılarını artık kendi ismi ile yayınlamaya başladı. Deniz Aysev'in çıkış şarkısı Saymadım, OnAir Sahne etiketiyle müzikseverlere sunuldu. Çocukluğundan bu yana müzikle iç içe bir yaşam süren Deniz Aysev, yaşamında -meslek- olarak başka bir yol çizse de müzikten asla kopamayan genç bir müzisyen. Küçük yaşlarından itibaren piyano ve keman dersleri alan, korist olan Deniz Aysev eğitimi için önce İtalya'da Güzel Sanatlar Akademisi'nde okumuş, ardından Türkiye'ye dönüp pastacılık eğitimi almış. Şu anda müzikleri dışında muhteşem lezzetler sunan başarılı da bir aşçı. Yaşanmışlık ve birikim Deniz Aysev'in şarkıyı müziği ve sözleriyle bir gecede ve bir anda ortaya çıkarmasına neden olmuş. Deniz Aysev'in Saymadım şarkısını tüm dijital platformlardan dinleyebilir ve klibini OnAir Sahne YouTube kanalından izleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/deniz-buyukbalya-ile-manga-eskiz-defterim-kitabi-uzerine-soylesi", "text": "Manga kelimesi tanım olarak Japon çizgi romanı anlamına gelmektedir. Kelimenin köküne inildiği zaman ise Çince karakterlerden oluşan gelişi güzel, rastgele anlamına gelen man ile resim anlamına gelen ga sözcüklerinin birleşimiyle oluşmuştur. Manga çizen kişilere yani çizgi roman sanatçılarına verilen isim ise Mangakadır. Manga kelimesinin ilk kullanım tarihi bilinmemekle birlikte 1770'li yıllara dayandığı öne sürülmektedir. Türkiye özelinde manga ve anime temaları çerçevesinde yapılmış bir toplumsal araştırma bulmak oldukça zor. Öğrencilerim de bu sebepten dolayı büyük eksiklik yaşıyorlardı. İnternette karşılarına her çıkan çizimi çalışıyorlar ve getirip bana gösteriyorlardı. Bazen korkutucu, ürkütücü, gereksiz çizilen çizimlerle zaman geçiriyorlardı. Onları doğru yönlendirmek adına çalışmalara başladım. Büyük bir araştırma gerçekleştirdim. Bu sebepten, bu kitap farklı yaştan, farklı statülerden çok çeşitli bireylerle gerçekleştirdiğim mülakatların şekillendirdiği özet bir çalışma ortaya koymayı hedefledim. Z kuşağı internet dünyasında doğduğu için manga ve anime içerikleriyle de yoğun bir nitelikte ilişki kurmaktadır. Öncelikle altı çizilmesi gereken bir nokta olarak global açıdan en çok rağbet gören üretimler 8-17 yaş aralığında erkek bireylere yönelik yayıncılık hedefi olan, tür açısından Shonen olarak ifade edilen hikayelerdir. Bu hikayeler özünde dostluk, çaba, zafer üçlü kavramı etrafında şekillenen bir tema barındırır. Bu hikayelerin animelere dönüşmesi ise İkinci Dünya Savaşı'nı kaybeden Japonya'nın gelecek nesillere umut aşılaması hedefi ile Disney örnek alınarak 1956 yılının ilk ayında kurulan TOEI Animasyon şirketi tarafından gerçekleştirilmiştir. Dünya çapında başta en popüler iş olan One Piece animesi de dahil birçok popüler Shonen bu şirket tarafından yayınlanmıştır. Z kuşağı, başta bu popüler Shonen'ler olmak üzere farklı türlerde birçok manga ve anime ile internetin temel nimetlerinden olan erişilebilirlik ve hız unsurları çevresinde yoğun bir etkileşim halindedir. Her yaştan, her sosyo-ekonomik çevreden, her mizaçta bireyin kendinden bir şeyleri uç bir üslupta bulabildiği bu üretimlere olan ilgi her geçen gün artmakta ve bu artış devam edecek gözükmektedir. Bu sebepten ötürü öğrencilerime ve diğer manga severlere yönelik eğitici ve aynı zamanda uç olmayan çizimler tasarlamak istedim. İnanın ortaokul ögrencilerimin yarısı manga ve anime çizimi örneklerini her gün göstermek için yanıma geliyorlar. Onların manga ve anime hayranlığı benim de bir şeyler yapmam gerektiğini düşündürdü. Bir öğretmen olarak onlara bu konuda yardımcı olmak istedim. Yeni başlayan sanatçılara manga çizimi temellerini gösteriyor. Doğru araç ve malzeme seçiminden farklı çizim teknikleri ve ipuçlarına kadar manga çiziminin tüm yönlerini ele alan bu kitap ile karakter tasarımının, vücut tiplerinin, yüz hatlarının detaylarını, püf noktalarını öğrenebilirsiniz. Alıştırma sayfalarıyla öğrendiklerinizi pekiştirebilirsiniz. 100'e yakın Eskiz çizimleriyle çeşitli çizimler yapabilirsiniz. Kolay ve eğlenceli çizimler seni bekliyor! Manga, resimli bir anlatı dizisidir. Çizgiler boyunca hikaye anlatır. Çizginin kalitesi sizi sayfanın sağ üstünden sol alta kadar götürür. Gözünüz bu çizgiyi takip eder. Bir tarama mevcuttur. Bu düzene alıştıktan sonra mangayı inanılmaz bir hızla tüketirsiniz. İçsel bir şeydir ve siz de giriş yaparsınız. Karakter tasarımı, vücut tipleri, yüz hatlarının detaylarını, püf noktalarını öğrenebilirsiniz. Genel haliyle yüz oranları. Normal portre çizimiyle kıyaslayarak. Burun, ağız ve kulak çizim detayları. Sizlerle birlikte yüz çizimini, karakter anatomisini ve daha birçok şeyi öğreneceğiz. Bunları örneklerle pekiştireceğiz ve kitap sonunda birlikte tüm öğrendiklerimizi birleştirerek baştan sona bir anime karakteri çizeceğiz. Bu kitap içerisinde bolca örneklerle birlikte kolayca elinizi çizime alıştırabilecek ve bu konuda kendinizi geliştirmek için gerekli olan yolu daha hızlı kavrayabileceksiniz. Kitap sonunda kendi anime karakterlerinizi bile tasarlayabileceksiniz. Kitapta birçok konuya detaylı olarak deyindim. Mesela yüz, özellikle göz çizimi konusunda birçok örnek ve çeşitli varyasyonlar ile birlikte çalışmalar yaptım. Anime karakterlerimize canlı renkler ve hayat vereceğiz. Bu ve bunun gibi birçok farklı çizim teknikleri, örnekler ve alıştırmalar ile çizim seviyemizi en üst noktalara taşıyıp kitap sonunda bile bu kitaptan öğrendiklerimiz sayesinde kendimizi nasıl geliştirmeye devam edebilir ve daha profesyonel bir çizer olma yolunda ihtiyacımız olan şeylerin bilincinde olacağız. Kitap sonunda artık anime tarzı çizim yapabileceksiniz ve kendi kendinize bu yolda sürekli ilerleme kat etmeyi öğreneceksiniz. Unutmayın, yeteri kadar çaba gösterirseniz hayatta her şeyi başarabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/deniz-buyukbalya-ile-moda-tasarim-cizimleri-kitabi-uzerine-roportaj", "text": "Görsel Sanatlar Öğretmeni Deniz Büyükbalya ile okurlarla buluşan yeni kitabı Moda Tasarım Çizimleri adlı kitabı üzerine konuştuk. Keyifli okumalar. -Merhaba Deniz Hanım. Öncelikle sizi tanımak isteriz. Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz? Merhaba. Tokat Doğumluyum. Güzel Sanatlar Lisesi resim bölümünü bitirdikten sonra Abant İzzet Baysal Üniversitesi Resim-İş Öğretmenliğinden mezun oldum. İki yıl İstanbul'da özel bir kolejde resim öğretmenliği yaptım. 2016 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'na Görsel Sanatlar Öğretmeni olarak atandım. Şuanda Tokat'ta Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak Görsel Sanatlar Öğretmenliği yapmaktayım. Ayrıca, evliyim ve bir kızım bir de oğlum var. Sanatçı bir aileyiz, eşim de müzik öğretmeni. -Daha çok çocuklara yönelik yazdığınız kitaplar ile tanınıyorsunuz. Bu kez Moda Tasarım Çizimleri adlı kitabınız ile genç-yetişkin bireylere yönelik bir kitap yazdınız? Her yeni kitap beraberinde yeni heyecanlar getirir. Neler hissediyorsunuz? Her kitap yeni heyecan doğuruyor. Çocuk kitaplarını çok seviyorum. Hem çocuklara hem de yetişkinlere çok şey kattığını söyleyebilirim. Moda tasarım kitabım modaya olan heyecanımdan geliyor. Uzun zamandır kıyafet çizimleri yapıyordum. Araştırıyor ve çiziyordum. Çalıştığım kitaplarda bir nevi portfolyo olduğunu görünce bende Kendi çalışmalarımı bir arşiv haline dönüştürmek istedim. Her yeni kitap benim için yeni heyecan ve bu kitabımda öyle. Her yeni kitaptan sonra yeni hazırlayacağım diğer kitabımı düşünüyorum. -Moda çizimine ve tasarımına gönül verenleri kitabınızda neler bekliyor? Moda Tasarım Çizimleri adlı kitabım özellikle tasarımcılar ve görsel sanatçılar için benzersiz bir kaynak niteliğinde. Gardırobunuzdaki renkleri ve hatta yapacağınız makyajın tonlarını belirlemenizde size kılavuzluk edebilir. Bu kitapta moda tasarım çizimine ve tasarımına gönül veren ve öğrenmek isteyenler için estetik ve teknik çizimler tasarlanmıştır. Zengin görsel örnekleri, kumaş çizimleri ve aşamalı çizim teknikleri ile moda tasarımında kolaylık sağlayacak detayların anlatıldığı bir kaynak kitap olmak üzere hazırlanmıştır. -Kitabınızın devamı gelecek mi ya da başka dillerde yayınlamayı da düşünüyor musunuz? Evet, Moda Tasarım Çizimleri kitabımın devamı gelecek. Çalışmalarım şuan devam ediyor. Başka dillere çevirisi de yapılacak. Sadece biraz zamana ihtiyaç var. -Az önce de belirttiğim gibi çocuklar üzerine çokça kitabınız bulunuyor. Gazete Sanat Çocuk'ta da birkaç kitabınıza yer vermiştik. Bu konuda oldukça üretken biri olduğunuz çok açık. Ayrıca öğretmenlik de yapıyorsunuz. Böyle yoğun bir tempoda ev, aile ve iş üçlüsünü nasıl bir arada götürüyorsunuz? Zor olmuyor mu? Oldukça yoğun bir süreçten geçiyorum. İlham kaynaklarım çocuklarım. Onlarla zaman geçirdikten sonra dinlenme zamanlarımı kitaplarıma ayırıyorum. İyi ki öğretmenim diyorum, çünkü eğitimi seviyorum. Hayatına her dokunduğum çocukta onlara bir şeyler öğretmek beni mutlu ediyor. Çalışmak, üretmek, her gün bir şeyler öğrenip öğretmek, işte bu mükemmel bir duygu. Ağacın yaşken eğildiğine inanıyorum. Bu yüzden özellikle ilkokul ve ortaokul çocuklarına eğitim vermeyi çok seviyorum. -Modayı nasıl tanımlıyorsunuz? Bir rengin, rengi takip eden iki veya üç tonu ile yakalanan uyum, etkileyici bir görünüm için tercih edebileceğiniz bir diğer sistem. Çok sevdiğiniz ve fakat rengi gösterişli olduğu için giymekten sakındığınız bir kıyafetinizi, kendi tonundan renkler ile dengeleyebilmeniz, işte benim için moda budur. -Son olarak, moda çizimine gönül vermiş kişilere neler söylemek istersiniz? Mevzu bahis iyi bir görünüm yaratmaksa öncelikle gardırobunuzu, daha sonra gideceğiniz yerin özelliklerini gözden geçirin. Bu sayede elinizdeki sonsuz renk ve kıyafet seçeneğini birkaç taneye düşürebilirsiniz. İşte buradan başlayıp harika çizimler tasarlayabilirsiniz!"} {"url": "https://gazetesanat.com/deniz-karakurt-sekerci-sorrow-adli-sergisiyle-den-art-galleryde", "text": "Den Art Gallery, 15.12.2022 14.01.2023 tarihleri arasında Deniz Karakurt Şekerci'nin Sorrow adlı sergisine ev sahipliği yapıyor. Deniz Karakurt Şekerci'nin eserlerinin izleyiciyle buluştuğu bu solo sergide boyayla çözümlenmiş biçimsel ögeler üzerine iliştirilmiş, tutturulmuş tekstil malzemesiyle karşılaşmaktayız. Erkek egemen kültürel örüntünün içerisinde kadının ve/veya kadın olmanın hüznünü görselleştiren bu eserler son yıllarda politize edilen kadın olgusuna öznel ve elbette eleştirel bir yaklaşımın çıktıları olarak düşünülebilir. Portreden doğaya değin genişleyen tematik skalayı, özellikle tercih edilmiş figüratif anlatıyla kuşatan Sorrow sergisi, kadının gerek geleneksel, gerekse gündelik yaşam içerisindeki varlık alanına işaret eden bir seçkidir aslında. Bu seçkide yer alan portre eserlerde, duyguyu tesis eden renk tercihi özellikle dikkat çekicidir. Duyusal atmosferi belirleyen neredeyse monokrom renklendirmeye ilave edilen jest ve mimik detayları adeta izleyiciyle resmi birbirine bakar hale getirmektedir. Bakışı yakalayıp kendine bağlayan bu karşılıklılıktan sonra yönetimi ele alan detaylar -ki bunlar tekstil malzemesi olarak tasnif edilebilecek tül, iplik vb. malzemeler eser/ler/ in anlam aralığını belirlemektedir. Kullanım alanına göre karakterize olan beyaz ve siyah tüllerle tamamlanan figüratif çözümlemeler yapıt/lar/ın içeriğini serginin kavramsal çerçevesine başarıyla bağlamaktadır. Zira tül, sadece siyah ve beyaz olmaklığıyla hem yaşamı hem ölümü ya da saf olanla olmayanı aynı anda işaret edebilen simgesel bir alt metne sahiptir. Bu iki uçlu simgesel yelpaze içinde salınan tül, Deniz Karakurt Şekerci eserlerinde beyaz ya da siyah olmanın ötesinde tuhaf bir hüznün taşıyıcısına dönüşür. Zira tül, hem kapatan hem gösteren olma özelliğiyle cinselliği işaret etmeye yatkınlığıyla veya gelinliğe dönüşebilmesiyle ilgili değildir burada. Burada malzeme sırtı dönük, boynu eğik bir jestin taşımakta olduğu kederin altını çizmekle meşguldür. Fular, gecelik, iç çamaşır, duvak ya da gelinlik olarak görünür kıldığı şey, obje olarak kadın değil, politik olarak kadın değil, insan olarak -özellikle ülkemizde- kadın olmanın hüznüdür."} {"url": "https://gazetesanat.com/deniz-kokan-oykuler-okuruyla-bulustu", "text": "Gizem Kodak ve Ömer Asmalı imzası taşıyan 'Deniz Kokan Öyküler' raflardaki yerini aldı. Türkiye'de deniz ve denizcilik sevgisini arttırmak için kaleme alınan 'Deniz Kokan Öyküler' Yüksek Denizcilik Okulu sıralarından başlayarak, Dünya'nın bambaşka köşelerine uzanan maceralarla dolu! 'Deniz Kokan Öyküler' okura Türk ticaret denizciliği gemi hayatından, kahkaha dolu masmavi pasajlar sunuyor! 2008'de Ekonomi lisansını tamamlayarak ekonomist unvanı kazandı ve 2011 yılında Siyaset Bilimi bölümü, Deniz Politikası alanında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Çocukluk hayali olan denizci olma arzusuyla, yüksek lisans sonrasında üniversite sınavına yeniden girerek Güverte bölümünde sıfırdan öğrenciliğe başladı ve 2013 yılında vardiya zabiti ehliyetini alarak bu rüyasını gerçekleştirdi. Lise yıllarından bu yana edebiyat ile ilgilenen Kodak'ın profesyonel öykü yazarlığına ilk adımı, Leman Dergisi bünyesindeki Kaçak Yayın ile başladı. 16 yaşında iken Leman Dergisi'nin açtığı yarışmayı kazanarak yaratıcı yazarlık eğitimine hak kazanan Kodak, bu eğitimin ardından çeşitli edebiyat dergilerinde öyküler yazmaya başladı. 2007 yılında Marx'ın Kol Düğmeleri adlı öyküsü Ümit Kaftancıoğlu öykü ödüllerinde; 2015 yılında Jack ile Bir Gece isimli Öyküsü İTÜ Ali Teoman ödüllerinde öykü dalında ödüle layık görüldü. İlk kitabı Belki Başka Bir Rüyada, 2016 yılında Koral Yayınları tarafından yayınlandı. Edebi hayatına denizcilik öyküleri ile devam eden Kodak, mesleki kariyerine akademik olarak devam ediyor ve İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü, İklim ve Deniz Bilimleri Anabilim Dalı'nda doktora eğitimini sürdürüyor. 1958 yılında Rize'nin Pazar ilçesinde doğdu. İlköğretimine İstanbul'da başlayıp 1981 yılında Yüksek Denizcilik Okulu Güverte bölümünden mezun oldu. 1981-1986 yılları arasında DB Deniz Nakliyatı gemilerinde kaptan olarak görev yaptı ve bu süre zarfında Yedek Subaylık görevini askeri gemilerde 2. Komutan olarak tamamladı. 1986 yılında şimdiki adıyla Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğünde kaptan olarak göreve başladı. 2003 yılına kadar kurtarma gemilerinde kaptan ve kurtarma uzmanı olarak görev yaptıktan sonra bu tarihten itibaren kurum personeline mesleki eğitimler vermek için karada görev almış olup bilahare gemi kurtarma uzmanlığı ve müdürlüğü vb. görevlerde bulundu. Uzakyol Kaptanı, kılavuz kaptan ve Gemi Trafik Operatörlüğü, Denizcilik Okulları denetçisi, Kalite Standartları Denetçisi ve Denizcilik Eğitmeni belgelerine haiz olan Asmalı, okul yıllarından itibaren farklı kesimlerden birçok denizciye ehliyet yükseltme ve denizcilik eğitimleri verdi. 1987-2005 yılları arasında Beykoz Barbaros ADM Lisesinde, 2006-2017 yılları arasında İTÜ Denizcilik Fakültesinde lisans düzeyinde, 2008-2017 arasında da İÜ Deniz Bilimleri İşletmeciliği Enstitüsünde yüksek lisans öğrencilerine misafir öğretim görevlisi, İBB Kocasinan İtfaiye Okulunda da gemi ve deniz yangınları ile ilgili itfaiye teşkilatına eğitim verdi. Halihazırda, 2003 yılından itibaren adliyelerde bilirkişi, İstanbul Üniversitesi Danışma Kurulu paydaş üyesi ve Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğünde Donatım Şube Müdürü olarak görevine devam ediyor. Kaptan Ömer Asmalı'nın ülkemizde ilk olan Gemi Kurtarma ve Kriz Yönetimi adlı kitabı 2019 yılında yayımlandı."} {"url": "https://gazetesanat.com/deniz-tekin-roportaj", "text": "Deniz Tekin, ev konserleri formatı ile bildiğimiz Sofar vesilesi ile kulaklarımızın pasını silmeye 2015 yılında başladı. Bununla beraber Tekin'in müzikte üretici tarafta olması çok daha eskilere dayanıyor. Diş hekimliğinin yanı sıra neyzen olan bir babaya ve solist bir anneye sahip olan müzisyen, ailesinin de teşviki ile çocukluk yıllarında piyano ve yan flütle tanışıyor. Ben Sofar dedim ama Tekin ondan da önce, lise yıllarında SoundCloud'da amatör kayıtlarını paylaşmaya başlamıştı bile. Kendisi dünden bugüne birçok mecrada ve ortamda Üçüncü Yeniler diye de bilinen müzik dünyasının önde gelen temsilcilerinden. İzmir doğumlu ve Ege'deki koyları çok seven Deniz Tekin, 2015 yılında üniversite kayıt süreçleri için İstanbul'a geldiğinde aslında profesyonel müzik kariyerine de adım adım yaklaşmaya başlamıştı. Ancak o tüm bu süreci bir basamak dizisi değil yekun olarak görmeyi seviyor. Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatı Bölümünde tahsil gören Tekin, 2017'de Kozakuluçka adlı ilk albümü ile de çok ses getirdi ve albümdeki parçalar sayısız müziksever için başa sarıp sarıp dinlenen cinsten şarkılar oldu. Ayrıca farklı müzisyenlerin mevcut şarkılarını yeniden yorumladığı çalışmaları ile de milyonlarca izlenmeye & dinlenmeye ulaşan Tekin; yaklaşık 4 ay önce söz ve müziğini kendisinin hazırladığı, bir de üzerine klip çektiği Uyanmalıyım ile de büyük övgüler aldı. Adeta bir yılbaşı hediyesi tadında dinlediğimiz John Lennon-Imagine cover çalışması da harikaydı. Laf aramızda; bendeniz de Tekin'in 4 konserine gittim. Hatta, arkadaşlarımla 2016'da Bozcaada'ya otostopla gittiğimde, Tekin'in de orada konseri olduğunu öğrenmiştik ve büyük bir tesadüf eseri meydanda kendisi ile karşılaştığımızda, bizim adlarımızı davetiye listesine yazdırma zarafetini göstermişti. Hadi sözü ona bırakalım! Merhaba! Müzik hayatımın önemli bir kısmını kapsıyor ve yazıyla ya da konuşarak anlatamadığım şeyleri müzikle aktarabiliyorum, ifade edebiliyorum. Tabii ki yakından alakalı. Bazen farkına, bilincine varmadığım duyguları bir şeyler yazarken çıkar buluyorum ya da misalen üç ay önce yazdığım şey bugünümü öngörmüş olabiliyor. Bence sanatsal üretimin kaynağı tamamen bilinç değil, anlatılanlar bilincine varılmış şeyler değil her zaman. Bir şekilde bazı hisler yukarı tırmanmanın yolunu buluyor. Bir süre zorlandım, hayatımın müzikle alakalı kısmını kendi kimliğim içinde nereye konumlandıracağımı bilemedim. Ama birtakım çözümlemelerden sonra şu an daha huzurluyum. Bana dümdüz insan gibi yaklaşan, bu bağlamda iletişim kuran insanlara daha yakınım. Bence oldukça güçlü bir anlatım alanı var. Lirikal yapısı sebebiyle çok şeyden bahsetmeye alan var, ritmik olarak yazmak eğlenceli geliyor. Yaparsam da öylesine değil hakkını vererek yapmaya çalışıyorum, gelişecek çok yol var. Çok teşekkür ederim dinleyip de sevenlere. Müzikal tür, genre anlamında çok seçici değilim, güzel olduğunu düşündüğüm bir şeyi kendimce yorumlamaya çalışıyorum, birilerine ulaştığını görmek güzel. Genelikle evdeyim ya da evde yapılabilen şeyleri yapıyorum. Konserlere zaten öncesinden ara vermiştik, şimdi üretime çokça zaman var. Ana enstrümanlarım gitar, piyano ve yan flüt ama elime kolay geleni de çalmaya çalışıyorum. Bas gitardır, klavyedir vesaire. İçinde yaşadığımız dönemin müzikal olarak tadını çıkarmaktan hiç düşünmedim bunu. Nokta atışı bir şey canlanmadı aklımda, ama son 50-60 yıldaki akış ve devinim güzel. Bence bunu öngörmek şu an aşı ve tedavi edilebilirlikle kolkola. En azından bir iki senesi vardır. Tabii ki! Okulda öğrendiğimiz, okuduğumuz şeylerin yazdığım şeylere teknik anlamda yansıdığını görmek güzel."} {"url": "https://gazetesanat.com/derindeki-ozgurluk-sergisi-17-subata-kadar-ng-agencyartworksde", "text": "Lider marka ve kurumlara iletişimin kapsadığı tüm alanlarda hizmet veren NG Agency&ArtWorks, 2014 yılında kutladığı 10. yılını ofiste sanat yılı ilan ederek sergiler düzenlemeye başladı. O tarihten itibaren Devrim Erbil, Bedri Baykam, Yiğit Yazıcı ve Şahin Paksoy gibi isimlerin sergileri başta olmak üzere birçok sanat etkinliğine imza atan NG Agency&ArtWorks, uzun zamandır projeler hayata geçirmeye ve sanat yatırımlarını sürdürmeye devam ediyor. Ayrıca, sanatın toplumda daha fazla yaygınlaşması ve benimsenmesi için de sosyal sorumluluk bilinciyle çalışıyor. NG Agency&ArtWorks'ün yeni sergisi, Villeroy&Boch Türkiye sponsorluğunda, Türk resim ve heykel sanatının başarılı dört kadın temsilcisi; heykeltraş, iç mimar Seda Eyüboğlu, ressam Aysun Akbulut, ressam Deniz Say ve heykeltraş, mimar ve tasarımcı Şebnem Buhara'nın kadının derin, incelikli, duygusal iç dünyasını yansıtan eserlerinin yer aldığı bir sergi oldu. Türkiye'de, 2019 yılında sayıları gittikçe artan, şiddete maruz kalan kadınlara ithaf edilen Derindeki Özgürlük Sergisi 17 Şubat 2020 Pazartesi gününe kadar NG Agency&ArtWorks'de ziyaret edilebilecek. Yeditepe Üniversitesi Mimarlık Fakültesi İç Mimarlık bölümünü birincilikle bitiren Seda Eyüboğlu 2005 yılından beri heykel sanatını icra ediyor. Çamurun ve kilin doğallığını yüreğindeki hisler ile buluşturan Seda Eyüboğlu, farklı malzemeler ve teknikler kullanarak yarattığı soyut ve figüratif çalışmalarında doku, ışık ve gölge dengesi, dolu ve boş kavramlarının oluşturduğu harmoni, simetri içerisindeki asimetrik ritme dikkat çekiyor. Resim sanatına çocukluk yıllarında Ankara Resim ve Heykel Müzesi bünyesinde değerli hocalar Eşref Üren ve O. Zeki Oral'ın atölyelerinde başlayan Aysun Akbulut, sonraki dönemlerde İstanbul'da Orhan Taylan atölyesine devam etti. Yurtiçi ve yurtdışında ödül alan, eserleri sergilenen sanatçı, resimlerinde desen ve figürü önemserken, diğer yandan illüstratif ve grafiksel öğelere de şiirsel bir dille yer veriyor. Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Ticaret bölümünde lisans eğitimini tamamladıktan sonra profesyonel iş yaşamı deneyimlerine atılan Deniz Say, 2012 yılında, çocukluğundan beri ilgilendiği resim alanında eğitim almak için Altan Çelem ile çalışmaya başladı. 2013 yılı itibariyle eş zamanlı olarak Güneş Özmen ile birlikte kendi atölyesinde çalışmalarına devam ediyor. Belirli bir işlev için üretilmiş nesneleri özlerinden koparıp alışılagelen algı kalıplarını kırarcasına farklı dokular, derinlikler oluşturmak için resim yapma aracı olarak kullanıyor. Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi mezunu olan Şebnem Buhara, Ozan Ünal ile birlikte Zorlu Center için hazırladığı Life Tree heykelinin ardından ISD Art atölyesinde başladığı heykel çalışmalarına, kendi deneysel çalışmaları ve Ozan Ünal'ın desteği ile devam ediyor. Malzeme olarak plastina veya çamur ile çalışıyor. Çamurla yapılan çalışmalar sonrasında mum döküme, devamında ise bronza dönüşüyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/dervis-ve-olumun-yazarindan-yarim-kalmis-bir-saheser-cember", "text": "Meşa Selimoviç'in son yarım kalmış romanı Çember Ketebe'den çıktı. Kendinden büyük bir şeyler arayan iyi ve kötü insanlara, değişime, yozlaşmaya, iyiliğe, aşka, aileye ve bizatihi tarihe dair yarım kalmış bir şaheser olan roman tamamlansaydı ikinci bir Savaş ve Barış olacaktı. Ketebe Yayınları'nın Balkan Edebiyatı Dizisi arasından yayınlanan Çember, komünist Yugoslavya'nın çelişkilerini, komünist sistemdeki arızayı ve zulmü bireyler üzerinden anlatan bir roman. Komünizmin yapısökümünü ortaya koyan kitap, düşünsel yoğunluğu ve duru anlatımıyla dikkat çekiyor. Meşhur Derviş ve Ölüm'ün yazarı olan Meşa Selimoviç, yazın hayatına geç başlasa da birbirinden kıymetli eserler verdi. Başlangıçta savaş temalı romanlara yönelen Selimoviç, daha sonraki çalışmalarında insan, varlık ve kader temalarına eğildi. Yazar yetkinlik dönemi romanı olan Çember'i tamamlayamadan 1982 yılında Belgrad'da hayatını kaybetti. Daha önce Kızıl Saçlı Kız ve Ada romanları Ketebe'den çıkan Meşa Selimoviç, Çember romanında ailesini bir baskında henüz 5 yaşındayken kaybeden Vladimir'in yıllar sonra geçmişiyle ve bağlı olduğu komünist ideolojiyle hesaplaşmasını anlatıyor. Felsefe bölümünü bitiren kahramanın bu hesaplaşmayı yaparken her şeyi irdeleyen yaklaşımı okuru da belli sorgulamalara itiyor. Vladimir ailesini kaybettiği ev yıllar sonra müze olduğunda o evi ziyaret ettiğinde şunları düşünüyor: Siyah bir tabela ve üzerinde altın rengi harflerle yazılmış bir ifade: BU EVDE... Tabeladaki yazıyı ezbere biliyordu, ama aynı zamanda bu evde hayaletler dışında hiçbir şey olmadığının da farkındaydı. Birbirinden güzel ve anlamlı cümlenin belli bir ahenkle ilerlediği Çember, kitabın kapağını kapattığınızda zihninizde ünlemler ve soru işaretlerinin belirdiği türden bir eser. Zor zamanlara şahitlik etmiş ve olgunluğa ulaşmış bir yazarın kaleminden çıktığı belli olan roman, Vladimir'in ismini unutulmaz kahramanlar listesine, Meşa Selimoviç'i ise ustalara saygı kuşağına ekliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/dev-transfer-harper-lee-tum-eserleriyle-epsilonda", "text": "Bülbülü Öldürmek isimli anıtsal romanıyla bütün dünyada milyonlarca okura ulaşan Harper Lee, 2020 yılı itibariyle Epsilon Yayınevi'nde! Lee'nin eserleri, titizlikle yürütülen yayıma hazırlık sürecinin ardından yeni kapak tasarımlarıyla 2020'nin ilk yarısında raflardaki yerini alacak. 1926 Alabama doğumlu yazar Harper Lee, Huntington Koleji ve Alabama Üniversiteleri'nde eğitim gördü. Bir süre Alabama'nın Oxford kentinde okuduktan sonra birkaç kısa hikaye kaleme alan Harper Lee, 1960 yılında ünlü Bülbülü Öldürmek adlı romanını yazdı. İkinci romanı Tespih Ağacının Gölgesinde, 14 Temmuz 2015 tarihinde yayımlandı. Bülbülü Öldürmek ile 1961 yılında Pulitzer Edebiyat Ödülü'nü kazandı, bir yıl sonra Gregory Peck'in başrolünü oynadığı bir filmle beyazperdeye aktarıldığında da Oscar aldı. Yazar, 19 Şubat 2016 tarihinde yaşamını yitirdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/devlet-coksesli-korosu-sefi-burak-onur-erdem-ile-soylesi", "text": "Uluslararası Koro Müziği Federasyonu'nun en büyük etkinliği olan Dünya Koro Sempozyumu kapsamında Devlet Çoksesli Korosu'nun daimi Şefi Burak Onur Erdem ile bu önemli sempozyum hakkında konuştuk. Kültür ve Turizm Bakanlığı ev sahipliğinde dünyanın en önemli koro etkinliğini Türkiye'de ağırlayacak olmaktan dolayı heyecanlıyız. Ben, ülkemizin koro müziği alanındaki profesyonel temsilcisi olan Devlet Çoksesli Korosu'nun daimi şefliğini yapmaktayım. Aynı zamanda Avrupa Korolar Federasyonu Başkan Yardımcısı ve Uluslararası Koro Müziği Federasyonu Yönetim Kurulu üyesiyim. Dünya Koro Müziği Sempozyumu'nun İstanbul'da düzenlenmesinin sempozyum temasıyla da örtüşen çok önemli bir özelliği var: Değişen Ufuklar... Dünyanın iki kıtada birden ayağı olan tek kenti İstanbul, Doğu'ya baktığınızda farklı bir kültürü Batı'ya baktığınızda bambaşka dinamikleri deneyimleyebildiğiniz büyüleyici bir şehir. Aynı zamanda tarihi ve kültürel zenginlikleriyle de koro müziğini besleyen önemli bir nokta. Bu sempozyumun İstanbul'da düzenlenmesi, koro müziği alanında dünya genelindeki sanatçıları ve uzmanları bir araya getirerek kültürlerarası diyalog ve işbirliği için fırsatlar yaratacak ve Türkiye'nin koro müziği sahnesinin dünya çapında tanınmasına da katkı sağlayacak. Bu etkinlik sayesinde İstanbul, koro müziği için bir buluşma noktası olarak da öne çıkacaktır. Dünya Koro Müziği Sempozyumu'nun programında birçok heyecan verici etkinlik var, bu nedenle sadece birini seçmek zor. Ancak benim merakla beklediğim etkinlikler arasında ülkemizin geçtiğimiz ay deneyimlediği deprem felaketinin yükünü hafifletmek adına düzenlenen dayanışma oturumları, dünya çapında bestecilerden sipariş edilen eserlerin ilk kez seslendirilecek olması ve kapanış konserinde Türkiye koro müziğinin 100. yılının uluslararası dinleyicilerle buluşacak olması yer alıyor. Bu etkinliklerin, Dünya Koro Müziği Sempozyumu'na katılan sanatçılar ve konuklar tarafından ilgiyle karşılanacağına ve festivale ayrı bir değer katacağına inanıyorum. Koro müziği, her ülkenin kendine özgü kültürel renklerini yansıtan öğeler barındırıyor. Bizim folklorik çeşitliliğimiz koro müziğimizi besleyen ve diğer ülkelerin koro müziğinden farklı kılan önemli bir zenginliğimiz. Musiki Muallim Mektebi'nden beri gelen 100 yıllık güçlü bir koro müziği geleneğimiz var. Bu zenginliği dünyayla paylaşabilmek, kendi kabuğumuzda kalmamak ve dünyadaki koro müziğiyle bağlantıda olabilmek için Dünya Koro Müziği Sempozyumu'nun Türkiye'ye gelmesi eşsiz bir fırsat. Türkiye, kültür sanat alanında dünyadaki en özel ülkelerden biri. Birçok kültürel geleneği harmanlayan bu topraklar, sanatın her alanında olduğu gibi koro alanında da özgün içerikler sunuyor. Biz, özellikle Dünya Koro Müziği Sempozyumu'nda Türkiye'den koroların da katılmasını sağladık. 25-30 Nisan tarihleri arasında dünyanın buluşma noktası İstanbul olurken, bir yandan da Türkiye'den 35 koro bu toprakların sesini dünyaya duyuracak. Gazete Sanat okuyucularını Dünya Koro Müziği Sempozyumu'na davet etmek isterim. Bu sempozyum, katılımcılarına dünyanın dört bir yanından gelen koroların seslendireceği eserleri dinlemek, koro müziği uzmanlarının atölyeler, repertuvar okumaları gibi etkinliklerde paylaşacağı değerli bilgilere erişmek için muhteşem bir fırsat sunuyor. Ayrıca, festival bünyesinde gerçekleşecek konserler heyecan verici. Grammy ödüllü Estonya Filarmoni Oda Korosu ve Devlet Çoksesli Korosu, festivalin açılış konserini gerçekleştirecek. 5 gün boyunca AKM Opera Salonu'nda dünyanın farklı kıtalarından gelen ödüllü koroları dinleme fırsatı bulacağız. Beyoğlu'nda 11 mekanda 44 konser düzenliyoruz. İstanbul gibi tarihi ve kültürel açıdan zengin bir şehirde böylesine devasa bir etkinliğin bir parçası olmak herkes için unutulmaz bir deneyim olacak. Müziği seven herkesi, özellikle de siz sanatseverleri 25-30 Nisan 2023 tarihlerinde İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'ne bekliyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/devlet-tiyatrolari-sabanci-uluslararasi-adana-tiyatro-festivali-22-yilinda-perdelerini-aciyor", "text": "Sabancı Vakfı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları iş birliğiyle düzenlenen Devlet Tiyatroları-Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali, 22'nci yılında seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Türkiye'nin en uzun soluklu tiyatro festivali, bu yıl 24 Mayıs'ta başlayacak ve 21 Haziran'da sona erecek. COVID-19 pandemisi nedeniyle bu yıl kısıtlı sayıda izleyicinin ağırlanacağı ve tüm önlemlerin alınacağı festivalde, bilet satışları 17 Mayıs Pazartesi'nden itibaren online olarak, 18 Mayıs Salı gününden itibaren ise gişelerde başlayacak. Bu yıl festival boyunca Adana Merkez Park Amfi Tiyatro Park sahnesi ve Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi sahnesi yarı kapasite bilet satışı ile kullanılacak. Daha küçük bir sahneye sahip olan Sabancı Oda Tiyatrosu bu yıl pandemi nedeniyle festivalde hizmet vermeyecek. Pandemi önlemleri kapsamında oyun temsilleri öncesinde seyircilerin ateşi ölçülecek, HES kodları kontrol edilecek ve biletlerdeki QR kodların okutulmasıyla seyirciler temassız bir şekilde salona alınacaklar. Oyun bitimine kadar seyircilerin maske ile oyunu izlemesinin zorunlu olduğu festivalde, görevli tüm personel de maske ve siperlik kullanacak. Salonlar, fuaye alanları, kantinler ve sıra bekleme olasılığı olan her yerde işaretlenen alanlar sayesinde sosyal mesafenin korunması sağlanacak, salonda ise birer aralık ile koltuk satışı yapılarak izleyiciler yarı kapasite ile ağırlanacak. Adana Tiyatro Festivali, bu yıl Türkiye'nin birçok ilinden 9 devlet tiyatrosu, 7 özel tiyatro ve 1 şehir tiyatrosunun katılımı ile toplam 18 farklı oyuna ev sahipliği yapacak. Festivalin açılışında Tiyatro Kare'nin duygusal komedisi Ağaçlar Ayakta Ölür adlı oyunu sahnelenecek. Bu yıl Tiyatro Kare Ağaçlar Ayakta Ölür, Ankara Devlet Tiyatrosu Anna Karenina, Sivas Devlet Tiyatrosu Kendime Kıyamam, Tiyatro Kedi Aşkımız Aksaray'ın En Büyük Yangını, Semaver Kumpanya Cardenio, Bursa Devlet Tiyatrosu Akide Şekeri, İstanbul Devlet Tiyatrosu Seksen Günde Devr-i Alem, İzmir Devlet Tiyatrosu Yıldızların Altında, Kocaeli Şehir Tiyatroları Macbeth oyunları Merkez Park'ta sahnede olacak. DOT Tiyatro Sesin Resmi, Kumbaracı 50 Muamma, Ankara Devlet Tiyatrosu Sonsuzluk Kitabevi, Van Devlet Tiyatrosu Penceredeki Atlar, Kuzgun Yapım Tuna Kıvrımı, Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Kürk Mantolu Madonna, Sadri Alışık Tiyatrosu Dali'nin Kadınları, İstanbul Devlet Tiyatrosu Her Şey Yolundaymış Gibi ve Kocaeli Şehir Tiyatroları Otobüs Durağında Üç Bencil adlı oyunları Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezinde sahnelenecek. Tiyatro sanatının gelişmesine önemli katkılarda bulunmuş ustalara minnet ve saygı duymak amacıyla 2005 yılından bu yana verilen Sakıp Sabancı Yaşam Boyu Başarı Ödülü bu yıl usta oyuncu Nevra Serezli'ye festivalin açılış töreninde takdim edilecek. Bugüne kadar Sakıp Sabancı Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nü almaya hak kazanan ustalar şöyle: Cüneyt Gökçer (2005), Macide Tanır (2006), Bozkurt Kuruç (2007), Yıldız Kenter (2008), Genco Erkal (2009), Müşfik Kenter (2010), Gülriz Sururi (2011), Haldun Dormen (2012), Rutkay Aziz (2013), Prof. Zeliha Berksoy (2014), Cihan Ünal (2015), Erdal Özyağcılar (2016), Ayten Gökçer (2017), Ayla Algan (2018), Işıl Kasapoğlu (2019). Her yıl yerli ve yabancı tiyatro gruplarını Adana'da seyirciyle buluşturan Uluslararası Adana Tiyatro Festivali, 21 yıldır 45 farklı ülkeden 117 yabancı tiyatro grubunu, yerli ve yabancı 6 binden fazla sanatçıyı ağırladı; bugüne kadar Türkiye'den şehir tiyatroları, özel tiyatrolar ve Devlet Tiyatroları'nın sahnelediği oyunlar da dahil toplam 406 oyun ve bine yakın temsil düzenlendi. Türkiye'nin birçok yerinden seyircinin ilgiyle takip ettiği Adana Tiyatro Festivali'nde sahnelenen oyunlar 1 milyona yakın seyirciye ulaştı. Bu yıl da pandemi koşullarına uygun olarak gerçekleştirilecek festivale ilginin yoğun olması bekleniyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/devlet-tiyatrolari-sabanci-uluslararasi-tiyatro-festivali-23uncu-kez-perdelerini-aciyor", "text": "Sabancı Vakfı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları iş birliğiyle düzenlenen Devlet Tiyatroları Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali, 27 Mart'ta tiyatro severlerle buluşmaya hazırlanıyor. Festival öncesinde Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt ve Adana Devlet Tiyatrosu Müdürü Emrah Keskin'in katılımlarıyla gerçekleştirilen basın toplantısında, bir ay boyunca yerli ve yabancı grupları ağırlayacak Festival ile ilgili detaylar aktarıldı. Devlet Tiyatroları Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nde 23'üncü kez perdelerini açmaya hazırlanıyor. Türkiye'nin en uzun soluklu tiyatro festivali olan Devlet Tiyatroları Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali'nin biletleri, 19 Mart Cumartesi gününden itibaren satışa açılacak. 27 Mart 30 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek Festival öncesinde Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt ve Adana Devlet Tiyatrosu Müdürü Emrah Keskin basın mensupları ile bir araya geldi. Toplantıda, festivalde bu yılki programda yer alan yerli ve yabancı oyunlar ile ilgili detaylı bilgiler paylaşılırken, festivalin Türkiye'deki tiyatro severler için önemine de vurgu yapıldı. Devlet Tiyatroları Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali, bu yıl yurt dışından 3, Türkiye'den ise 19 tiyatronun katılımı ile toplam 22 farklı oyuna ev sahipliği yapacak. Basın toplantısında açıklamada bulunan Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü olarak ülkemizin farklı şehirlerinde her yıl gerçekleştirdiğimiz ulusal ve uluslararası tiyatro festivalleri içinde Mart ayında başlattığımız ikinci festival Adana Tiyatro Festivali. Açılışını 27 Mart Dünya Tiyatro Gününde yapacağımız bu festival ününü ülkemizin dışına taşımış, çok değerli bir uluslararası etkinlik. Bu yıl programda; özel tiyatrolarımızın, Şehir Tiyatrolarımızın ve Devlet Tiyatrosu oyunlarının birçok seçkin örneği Adana Devlet Tiyatrosu Sahnesinde ve geçtiğimiz yıllarda Sabancı Vakfı tarafından Adana'ya kazandırılan Sabancı Oda Tiyatrosu'nda Adanalı izleyiciler ile buluşacak. Festival programımızı hazırlarken daha önceki yıllarda hiç katılmamış ülkelerin katılımları için özel olarak çalışmaktayız ve bu yıl da festivalimize hiç katılımı olmamış bir ülkeyi, Sri Lanka'yı programımıza dahil ettik. Bu önemli etkinliğin düzenlenmesinde bizleri hiç yalnız bırakmayan ve hep destekleyen Sabancı Ailesi'ne ve Sabancı Vakfı'na bir kez daha teşekkürlerimizi sunuyoruz. Festivalimizi gerçekleştirmemizde her zaman desteğini gördüğümüz Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Mehmet Nuri Ersoy'a ve Bakanlığımıza da özellikle teşekkürlerimi sunuyorum. Adanalı sanatseverlere keyifli bir Tiyatro Festivali geçirmelerini diliyorum. dedi. Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali'ni 23. kez düzenlemekten mutluluk duyduklarını belirten Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan, Sabancı Vakfı olarak, toplumsal gelişim adına sanatı herkes için erişilebilir kılmak, daha fazla insanı sanatla buluşturmak hedefiyle çalışmalar gerçekleştiriyoruz. Sanat alanındaki en uzun soluklu projemiz olan Devlet Tiyatroları Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali'ni, Sabancı Vakfı'nın temellerinin atıldığı topraklarda, 23'üncü kez düzenlemenin gururu ve mutluluğunu yaşıyoruz. Ülkemizin kültür-sanat alanındaki önemli kilometre taşlarından biri olan Festival kapsamında bugüne kadar 45 farklı ülkeden 117 yabancı ve 307 yerli tiyatro topluluğu sahne aldı. Uluslararası boyutu ile yerli ve yabancı çok değerli tiyatro grupları ile oyunlarına ev sahipliği yapan Festival, bu yıl da bir ay boyunca sanatseverlerin buluşma noktası olacak. Festivali merakla bekleyen herkese şimdiden keyifli ve heyecanı yüksek bir festival geçirmelerini diliyorum. diye konuştu. 27 Mart 30 Nisan tarihleri arasında, Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi ve Sabancı Oda Tiyatrosu'nda sahnelenecek oyunların biletleri, 19 Mart Cumartesi gününden itibaren gişe ve www. biletinial. com adresinden satın alınabilecek. Festivalin 27 Mart'ta gerçekleştirilecek açılış töreninde ise tiyatro sanatının gelişmesine önemli katkılarda bulunmuş ustalara minnet ve saygı duymak amacıyla 2005 yılından bu yana verilen Sakıp Sabancı Yaşam Boyu Başarı Ödülü de sahibini bulacak. Bugüne kadar Sakıp Sabancı Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nü almaya hak kazanan ustalar: Cüneyt Gökçer (2005), Macide Tanır (2006), Bozkurt Kuruç (2007), Yıldız Kenter (2008), Genco Erkal (2009), Müşfik Kenter (2010), Gülriz Sururi (2011), Haldun Dormen (2012), Rutkay Aziz (2013), Prof. Zeliha Berksoy (2014), Cihan Ünal (2015), Erdal Özyağcılar (2016), Ayten Gökçer (2017), Ayla Algan (2018), Işıl Kasapoğlu (2019), Nevra Serezli (2021)."} {"url": "https://gazetesanat.com/devrim-erbilden-bodrumda-devrim-sergisi", "text": "Çağdaş Türk resim sanatının dünyaca ünlü ismi Devrim Erbil'in Bodrum'da Devrim adlı kişisel sergisi, 18 Temmuz 13 Ağustos tarihleri arasında Gallery Art Port Bodrum'da sanat severlerle buluşuyor. Çağdaş Türk sanatına ve sanatçılarına katkıda bulunmak amacıyla Kumbahçe Cruise Port' da hizmet veren ve aynı zamanda Bodrum'un sanat duraklarının başında gelen Gallery Art Port, Temmuz ve Ağustos aylarında, özgün sanat anlayışı, üslubu ve tarzıyla Türk resim tarihinin en başarılı sanatçılarından birisi olan Prof. Devrim Erbil'in Bodrum'da Devrim'' isimli kişisel sergisine ev sahipliği yapacak. Bodrum'a Sanat Kenti ve Sanat Destinasyon merkezi kavramlarını çok yakıştırdığını belirten ve Bodrum'un ilk Çağdaş Sanat Müzesi Devrim Erbil Müzesi ni kazandırma aşamasında olan usta sanatçı Prof. Devrim Erbil'in kişisel sergisi Bodrum'da Devrim, içerisinde birbirinden farklı tekniklerin kullanıldığı birçok özel yapıttan oluşuyor. 18 Temmuz Salı günü, sanat tutkunlarını yerel ve uluslararası sanatçıların eserleriyle 12 ay boyunca buluşturan Gallery Art Port Bodrum'da açılışı gerçekleştirilecek olan Prof. Devrim Erbil'in kişisel sergisi, 13 Ağustos tarihine kadar ziyaret edilebilir. Gallery Art Port, galeri sanatçıları, koleksiyonerler, küratörler ve sanat profesyonellerini bir araya getiren bir sanat mekanıdır. Başlangıç ve sabit mekanı olarak Bodrum'da başlayan GAP, yerel ve uluslararası sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapıyor. Gallery Art Port, Kumbahçe Cruise Port'un yanındaki konumuyla, 12 ay boyunca sanatseverlerle buluşuyor. Bodrum'da bir sanat alanı sunan ve yeni nesil sanatçı ve sanat üretenleri de destekleyen bir sanat platformu olan Gallery Art Port, Bodrum dışında da yurt içi ve yurt dışında gerçekleştireceği kişisel ve karma sergilerle, izleycilerle buluşmayı hedefliyor. Sergilerin yanı sıra Bodrum'da farklı sanat projeleriyle sanatseverlerle bir araya geliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/devrim-horlu-turkiye-herkesin-sair-oldugu-ama-kimsenin-siir-okumadigi-bir-memleket", "text": "2017 Yılı Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü'nün sahibi Şair Devrim Horlu ile İthaki'den çıkan yeni kitabı 'Taştaki Dikiş İzi' hakkında konuştuk. Sanırım söyleşilerde en zorlandığım soru bu. İnsan kendini ne kadar tanırsa tanısın iş anlatmaya gelince bocalıyor biraz. 1988 yılında İstanbul'da doğdum, diye bir söz ediş olmasın bu öyleyse. İnsanı biraz da yapamadığı ya da bilmediği şeyler oluşturur gibi geliyor bana. Biraz onlardan söz etmek istedim. Hiç elma şekeri yemedim, sevmeyeceğimi düşündüğümden değil, fırsat olmadı. Araba kullanmayı bilmiyorum, yurt dışına çıkmadım mesela. Hiç ata binmedim, kalabalık yerde uyumayı sevmediğim için yurtta kalmadım, askere de gitmedim. Yüksek bir yerden suya atlamadım. Jack London'un tüm kitaplarını, ilk okuduğumda aldığım haz yerinde dursun diye okumadım. Daha bir sürü şey sayabilirim yapmadığım şeylerle ilgili. Okuyanlar Hiçbir şey yaşamamışsın, diyebilir ama öyle değil tabii. Saydığım tüm şeyler yapılabilir. Her şeyi hızla tüketmeyi sevmiyorum. Her şey zamanı gelince güzel diye düşünüyorum. Bir de şey var, şiirlerim henüz yeterince okunmadı. Çocukken yaşadığım mahalleye o zamana kadar görmediğim kadar güzel bir kız taşınmıştı. Sarı saçlı, mavi gözlü, adı da Deniz. Tam o sıralarda, yani henüz ilkokul çağlarımda evde Ahmed Arif kaseti buldum bir tane. Tabii tanımıyorum kimdir, necidir. Bir yandan onu dinliyorum diğer yandan Deniz'i düşünüyorum. O dönemde yazmaya başladım bir şeyler ama şiir denemez tabii. Şiir bilinci zamanla gelişiyor. Eli yüzü düzgün, şiir diyebileceğim şeyleri yirmili yaşların başlarında yazmaya başladım. Öte yandan ilk kitabım Gölgeler Çürürken'de on altı yaşımda yazdığım şiirler de var. Onların kitapta olmasını kendi şiir yolculuğumu gözlemleyebilmek için özellikle tercih ettim. Türkiye'de abartarak söylemek gerekirse şair sayısından fazla ödül var. Ödül almanın çok zor olduğunu düşünmüyorum. Ortalama bir şiiri olan çoğu insan ödül alabilir gibi geliyor bana. Öte yandan özellikle yaşı genç olanların aldığı zaman dikkatleri üstlerine çekebilecekleri bir iki ödül var. Bunlardan biri Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri. Benim Varlık Yayınları gibi köklü bir geçmişi olan bu derginin ödülünü almış olmam mutlaka şiir okurlarının adımı duyması bağlamında avantajdı. Öte yandan bunun tek başına yeterli olmadığı bir gerçek. Varlığınızı yazdıklarınızın niteliği ile sürdürebiliyorsunuz. Çeşitli ödüller alıp adını sanını bir daha duymadığımız çok isim var. Neticede bir işaret etme biçimi olarak avantaj sağlar kıymet verilen bir ödül almak. Ancak bu kadar... Sonrası sizinle ve ortaya koyduğunuz eserlerle ilgili. İnsan şiir yazarken Dur kitap için bir şiir yazayım, diye düşünmüyor elbette. Zaman içinde yazdığım kimi şiirlerin hem muhteva olarak hem de biçimsel yapıları itibariyle daha bütünlüklü olduğunu gördüm. Bunları toparlamaya başlayınca oluştu dosya. Öte yandan Taştaki Dikiş İzi'nin ilk kitabım olan Gölgeler Çürürken'den farklı olmasını istiyordum. İlk kitap sadece lirizmi önceleyerek yazdığım şiirlerden oluşuyordu. Elbette lirizmi bir kenara itmedim ama başka bir söyleyişe ulaştım Taştaki Dikiş İzi'nde. Hem somut şiirin hem de avangart şiirin imkanlarından yararlanmaya çalıştım. Kitabın bütünlüğü açısından aynı ya da benzer kelimeleri daha sık kullandım. Bu hem kişisel olanla hem de kamusal olanla ilgili. Söz gelimi, bir gözümün bozuk olması, bir kulağımın duymuyor olması da var şiirlerde. Politik bir gönderme olarak az bıyık diye bir tabir kullanıyorum bazı şiirlerde söz gelimi. Taş metaforu da kitabın geneline bir şekilde yayılmış durumda. Bir de son dönemde gibi kullanımı oldukça eleştiriliyor. Bunun üzerine özellikle gitmeye çalıştım bu kitapta. Artık klişeleşmiş sayılan şeylerin iyi olduğunu düşündüğünüz örneklerinden sırf eleştiriliyor diye vazgeçerseniz başkanlarının şiirini yazarsınız gibi geliyor bana. Yani şiirler yazıldıktan sonra bu ortaklıkları toparlamaya çalıştım. Kitap bu şekilde son halini aldı. Kitap 5 Haziran'da çıktı ve o günden bu yana çok kıymet verdiğim insanlardan beni gönendiren şeyler işittim. Türkiye herkesin şair olduğu ama kimsenin şiir okumadığı bir memleket... Buna rağmen insanların Taştaki Dikiş İzi'ne olan ilgisi hayli mutlu ediyor beni. Yayın sektörünün içinde olduğum için ilginin nasıl olduğunu daha somut görebiliyorum. Onun dışında sosyal medya herkesin herkese ulaşabildiği bir mecra biliyorsunuz. Oradan da sağ olsunlar çokça paylaşıyor okurlar. Şu kısa süreçte kitabın gördüğü ilgiden memnunum diyebilirim. İlk önerim tez canlı olmamaları yönünde olur. Edebiyat çok tuhaf bir alandır. Ortaya koyduğunuz eser ölünceye dek sizinle yürür. On sekiz yaşını geçtiğiniz gibi kitap çıkarmaya çalışırsanız muhtemelen pişman olursunuz. En önemli tavsiyemse çok okumak dışında kendilerini tanımaya çalışmaları. Neleri sevdiğini, nelerden hoşlanmadığını, neye karşı mücadele etmesi gerektiğini bilmeli yazan bir insan. Kendini tanımayan başkalarını da tanıyamıyor. İnsan bilmediği şeyler hakkında nasıl yazar zaten."} {"url": "https://gazetesanat.com/dicle-ciftcinin-eve-giren-gunes-kadar-gunesleniyorum-adli-sergisi-kun-art-spacede", "text": "Dicle Çiftçi'nin güneş ve gün ışığı temalarından yola çıkarak hayata geçirdiği son sergisi Eve Giren Güneş Kadar Güneşleniyorum, 10 Mart 1 Nisan 2023 tarihleri arasında, Adana'da yer alan KUN Art Space'de izleyiciyle buluşuyor. İlk defa sergilenecek eserlerden oluşan sergi, Çiftçi'nin üretimine kapsamlı bir bakış imkanı sunuyor. Pandemide, hepimizin evlere kapandığımız dönemde, tam da gün ışığından yoksun kaldığımız ve ona ihtiyaç duyduğumuz sırada güneş ve gün ışığıyla derin bir bağ kuran sanatçı, eserlerinde bu temayı sıklıkla kullanıyor. Doğal gün ışığının bize verdiği mutluluk, huzur ve güven duygusu, güneşi göremediğimiz anda hissedilen güvensizlik Çiftçi'nin ilham noktalarını oluştururken sanatçı bir yandan binlerce yıldır insanlar için çok mühim ve hatta tapınılası bir yere sahip olan güneşin neden ve nasıl bu kadar önemli hale geldiği konusunu sorguluyor. Pencereden yansıyan ışıkla yetinmek zorunda kalan, kendi dünyasına çekilmiş kadın figürler sanatçının çalışmalarında sıklıkla yer ediniyor. Gün ışığından uzak kalmasıyla bölünen iki farklı kimliğiyle karşılaşan sanatçı, bu ikiliği sergi mekanına da taşıyor. Giriş katını huzur, güven ve iyi hissettiren enerjiyle, gün ışığıyla ve güneşle betimlerken, alt katı pandemi süresince hissettiği ve sergiden önce zaman geçirip, burada üretmeye devam ettiği daha melankolik, hatta huzursuz işlerle sarıyor. Bu ifade biçimiyle zihni ve hislerini aktarmaya çalışıyor. Hem atölyesine hem de iç dünyasına izleyiciyi de davet ederek mekanı dönüştürüyor. Ondan gelen ışık iyiliktir gerçekte ve iyilik imgesinin ta kendisidir. En yükseklerden ve en eskilerden sonunculara değin, her özün içine işler; gene de özlerin ötesinde hep kendisi kalır, çünkü ne en yüksekler onun yüceliğine ulaşır, ne de en aşağılar onun yurtluğundan kaçıp kurtulabilir. Öyle ki ışığın kavradığı her şeyi aydınlatır, ona biçim ve yaşam verir, onu korur yetkinleştirir; her varlığın ölçüsüdür o, süresi, sayısı, yayılımı, nedeni ve sonudur. Bu yüzden o aynı zamanda tanrısal imgenin kendini gösterdiği imgedendir, büsbütün ışık olan, parıltısı hiç bitmeyen o büyük güneştir. Eve Giren Güneş Kadar Güneşleniyorumu, 1 Nisan 2023 tarihine dek ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/dijital-egitimle-65-yas-ustu-online-olacak", "text": "MMA Türkiye, ilk sosyal sorumluluk projesi olan Dijital Okuryazar Türkiye projesine imza attı. Türkiye'nin önde gelen dört büyük bankası; Akbank, Garanti BBVA, Türkiye İş Bankası ve Yapı Kredi'nin sponsorluğunda hayata geçirilen projeyle, özellikle 65 yaş üstü bireylere dijital okuryazarlık eğitimi verilecek. 65 yaş üstü DOT ile online alışveriş, birikim, para transferi, ödemeler, e-Devlet erişimleri ve hesap açma gibi dijital süreçleri kolaylıkla yönetecek. Her geçen gün dijitalleşen dünyada Kovid-19 salgınının ardından dijital okur-yazarlık artık hayatın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Küresel salgın nedeniyle 7'den 70'e evlerine kapanan insanoğlu, süreçlerini dijital platformlar üzerinden yönetmeye çalışıyor. Hayatın yeni normali haline gelen bu durum, bazen zorlayıcı görünebiliyor. 'Geleceği Şekillendirmek' mottosuyla yola çıkan MMA Türkiye, bu zorlu süreci aşmak için çok güçlü bir sosyal sorumluluk projesine imza atıyor. Dijital Okuryazar Türkiye adı verilen projeyle, özellikle 65 yaş üstü bireylerin online alışveriş, birikim, para transferi, ödemeler, e-devlet erişimleri ve hesap açma gibi dijital süreçleri kolaylıkla yönetebilmesi için eğitimler verilecek. Facebook ve Google tarafından sağlanacak olan ücretsiz dijital ve finansal okuryazarlık eğitimleri, Türkiye'nin önde gelen dört büyük bankasının işbirliğinde hayata geçirilecek. Akbank, Garanti BBVA, Türkiye İş Bankası ve Yapı Kredi'nin sponsorluğunda uygulanacak olan DOT Projesi'yle, 65 yaş üzeri için tercihten çok zorunluluk haline gelen dijital platformlar ve internet bankacılığında kullanım kolaylıkları öğretilecek. MMA Türkiye'nin ilk sosyal sorumluluk projesi olan DOT ile ilgili olarak, MMA Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Pura, Kantar TGI verileri ve WeAreSocial raporuna göre Kovid-19 ile birlikte internet kullanımının nüfusa oranla yüzde 77'ye geldiğini söyledi. Pura, En çok artış 45-54 yaş aralığında gerçekleşti. Dijital dönüşümü her gruptan insanın fazlasıyla yaşadığı pandemide online bankacılık işlemleri de kullanımda fark yarattı. Özellikle 45 yaş üzeri dijital göçmenler diye adlandırdığımız grupta online bankacılık kullanımı iki katına çıktı dedi. Finansal servislerdeki hızlı dönüşümün, DOT projesinin ilk ayağı olan dijital göçmenleri dijital finansal okuryazarlık alanına yönlendirdiğini aktaran Pura, Bu değişim ışığında dijital ve finansal bilinci yüksek bireylerin gelişimine katkı sağlamak amacıyla ücretsiz eğitim içeriklerinin yer aldığı portalımızı hayata geçirdik. Tüm yaş gruplarından bireylere dijital ve finansal konular hakkında eğitimler vererek uzun soluklu bir sosyal sorumluluk projesine başlıyoruz diye konuştu. Projeyi tasarlarken tüm bankalarla ortak karar alarak içerikleri ve yol haritasını oluşturduklarını aktaran Pura, bankalara, yönetim kuruluna ve projenin destekçilerine teşekkür etti. Garanti BBVA Genel Müdür Yardımcısı Işıl Akdemir Evlioğlu ise, Pandemi süreciyle birlikte, bankacılık ve finans sektöründeki dijitalleşme ve dönüşüm yeni bir boyuta evirilirken, neredeyse tüm ürün ve hizmetlerin dijitalleştiği ortamda, müşteriler de çok daha yoğun şekilde bu dönüşüme ayak uydurmaya çalışıyor. Diğer taraftan yaşadığımız bu olağanüstü süreçle birlikte, sisteme dahil olması gereken, henüz dijital bankacılıkla hiç tanışmamış halen milyonlarca potansiyel müşteri de söz konusu. Bu büyük kitleyi sisteme dahil etmenin, biraz güven kaygısı biraz da deneyim eksikliği kaynaklı olarak dijital bankacılığa uzak duran müşterileri kazanmanın yolu şüphesiz ki onların dijital ve finansal okuryazarlık düzeylerini geliştirmekten geçiyor şeklinde projeden bahsetti. Türkiye İş Bankası Genel Müdür Yardımcısı Yalçın Sezen, pandemiyle birlikte dijitalleşmenin hız kazandığını, sosyal mesafe kuralları içerisinde öne çıkan çözüm yolunun dijital deneyimler olduğunu belirterek, Müşterilerimizin davranışlarında mobil bankacılık kullanımı, mobil ödeme, temassız ödeme ve e-ticaret alışverişlerinin artması yönünde doğal bir eğilim yaşandı. Dijital bankacılığa uzak duran müşterilerimizin de pratiklik, hız ve kolaylık yönündeki beklentileri bu dönemde artış gösterdi dedi. Müşterilerinin dijital uygulamalardan hizmet alırken kendilerini güvende ve deneyimli hissedebilmelerinin, dijital okuryazarlık seviyelerinin artmasına ve kişiselleştirilmiş müşteri deneyimi beklentilerinin karşılanabilmesine bağlı olduğuna inandıklarını vurgulayan Sezen, şöyle konuştu: Bireylerin değişen davranışları yanında, yakın dönemde hayatımıza giren dijital müşteri edinimi gibi yeni düzenlemelerin potansiyel müşterilerin bankacılık sistemine, finansal piyasalara erişimine ve tabana yayılımına genişletici bir katkı sağlayacağını öngörüyoruz. Dijital dönüşüm, daha da belirgin hale gelecek. Müşterilerimiz şubeye gitmeden dakikalar içerisinde hesap açabiliyor, kredi kartı ve kredi başvurularında bulunarak, 420'nin üzerindeki bankacılık işlemine İşCep uygulamamızı hemen kullanmaya başlayarak ulaşabiliyorlar. Sadece bankamızın hizmet kanallarında değil iş ortaklarımız ile entegre olacağımız her türlü farklı platformlarda kusursuz müşteri deneyimi sunmaya devam edeceğiz. Müşterilerimiz ihtiyaç duydukları her noktada bizden kolay, güvenilir, kendilerine özgülenmiş ve avantajlı hizmet alabilmenin farkını yaşayacaklar. Her geçen gün gelişen ve derinleşen dijital dünyada, bireylerin doğru ve eğitici içeriklerle değişime dahil olabilmesini amaçlayan Dijital Okuryazar Türkiye projesini desteklediklerinin altını çizen Sezen, projeyi hayata geçiren MMA Türkiye'ye teşekkür etti. Yapı Kredi Genel Müdür Yardımcısı Serkan Ülgen, salgının da etkisiyle dijitalleşmenin, hayatın vazgeçilmez bir unsuru haline geldiğini belirterek, ''Fiziksel dünyadaki işlemlerin her alanda büyük bir hızla dijital dünyaya taşındığına şahit oluyoruz. Bu durumdan en çok faydalanan sektörlerin başında ise bankacılık geliyor. Biz de Yapı Kredi olarak müşterilerimizi dijital kanallara yönelmeleri adına teşvik ediyor, bu kanalları nasıl kullanacaklarına yönelik düzenli olarak bilgilendirmelerde bulunuyoruz. Sosyal medya kanallarımızdan yayınladığımız #NasılYapılır içerikleriyle müşterilerimize dijital kanallarımızın nasıl daha efektif kullanabileceğini anlatıyoruz. Yaptığımız çalışmaların sonucunda; hayatı kolaylaştıran dijital altyapı ve uygulamalarımız daha büyük bir kitle tarafından kullanılmaya başlandı. Öyle ki pandemi etkisinde geçen dönemde mobil aktif müşteri adedimiz, pazarın toplam büyüme hızından daha hızlı bir büyüme göstererek yaklaşık yüzde 30 oranında artış gösterdi. Bu süreçte şube yoğunluğumuz ise önceki dönemlere göre yüzde 76 oranında azaldı. Müşterilerimizin 4'te 3'ü dijital kanallarımızı kullanarak işlemlerini gerçekleştirdi. Ayrıca şubeye gitmeden Yapı Kredi Mobil üzerinden Görüntülü İşlem Asistanları aracılığı ile de Yapı Kredi müşterisi olma imkanı sağladığımız müşterilerimizin oranında da büyük bir artış yaşandı. Pandeminin etkili olduğu dönemde bu hizmetimiz ile yeni kazandığımız müşteri adedimiz 4 kat arttı. Öte yandan müşterilerimiz bireysel ve kurumsal 800'ü aşkın işlemi dijital kanallarımız üzerinden gerçekleştirmeye de devam etti. Sağladığımız tüm bu dijital imkanlar sayesinde müşterilerimiz evden çıkmadan işlemlerini hızlı ve güvenli bir şekilde dijital kanallarımızdan tamamlayabiliyor.'' dedi. Dijital dünyanın getirdiği bu değişime, geniş kitlelerin uyum sağlaması açısından MMA Türkiye'nin geliştirdiği bu önemli projenin içinde olmaktan dolayı son derece mutlu olduklarını vurgulayan Ülgen, dijital alanda sundukları finansal hizmetlerin DOT ile birlikte tüm kitleler için daha da ulaşılabilir hale geleceğine inandıklarını sözlerine ekledi. Mobilin, iş dünyasının geleceğini tanımlayacağını vurgulamak amacıyla Geleceği Şekillendirmek MMA'nın ana odak alanı olmuştur. MMA Türkiye, gelecek dönemde Mobil Pazarlamanın ve Teknolojilerin, Türkiye'deki, Finans, Tüketim, Yaşam Tarzı, Sadakat Programları, Alışveriş ve Büyük Veri, Yapay Zeka, Artırılmış Gerçeklik, Sanal Gerçeklik, Dijital Kimlik, gibi konuları ve teknolojilerin iş dünyasındaki ve günlük yaşamdaki dönüştürücü rolünü ele alacaktır. Bu misyonu hayata geçirmek için bulunduğu bölgede ilgili kurum, marka ve girişimcileri bilinçlendirmek, yönlendirmek, eğitimlerle desteklemek, seminerler ve organizasyonlarla gündemi ve gelişmeleri takip etmelerini sağlamak, çeşitli araştırmalarla mobilin pazardaki gerçek yerini ve marka algısına katkılarını göstermek gibi hizmetler sunmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/dijital-sahnede-bu-hafta-oyku-karayel-ve-selahattin-pasali-basrollerde", "text": "Zorlu Performans Sanatları Merkezi prodüksiyonu, Based Istanbul iş birliği ve Türk Tuborg A. Ş. katkılarıyla hayata geçirilen ve tiyatronun kültleşen eserlerinin günümüz perspektifinden yorumlandığı kesitleri izleyiciyle buluşturan 'Dijital Sahne', Martı ile 14 Ocak saat 20.00'de Zorlu PSM YouTube kanalında. Rus yazar Anton Çehov'un en çok sahneye konan eseri olan Martı;'nın başrollerinde Öykü Karayel ve Selahattin Paşalı yer alıyor. Zorlu PSM'nin dijital dünyadan sunduğu içeriklerin en yenisi olarak Based Istanbul iş birliği ve Türk Tuborg A. Ş.'nin katkılarıyla izleyiciyle buluşmaya başlayan Dijital Sahnenin bu haftaki gösteriminde Rus yazar Anton Çehov'un en çok sahnelenen oyunu Martı var. Günümüz Türk tiyatro sahnesinin en cesur isimlerinden İbrahim Çiçek uyarlaması ve yönetmenliğinde, tiyatronun kültleşmiş eserlerinden kesitleri görsel hikaye anlatıcılığıyla birleştirerek dijital dünyaya taşıyan Dijital Sahne klasikleşen eserlere modern bir yorum kazandırıyor. Rus ve Dünya Edebiyatının en büyük kalemlerinden biri olarak kabul edilen Anton Çehov'un en çok sahnelenen oyunu Martı, Dijital Sahne serisi kapsamında yepyeni bir anlam üretimi ile seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor. İlk aşkı, ilk hevesi, biri olma ama özellikle önemli biri olma üzerine verilen mücadelelerin hikayesini anlatan zamansız bir metin olan Martıda izleyici Nina ve Treplev'in bambaşka hayallerin peşinde ortaklık kurabilme ihtimalini Öykü Karayel ve Selahattin Paşalı'nın göz dolduran performansı ile izleme fırsatı buluyor. Aileden gördüklerimizden kaçarken tam da dibine düştüğümüz bir yaşam mücadelesi içerisinde her ihtimalin can yaktığı ve olmak istediğimize izin verilen bir ütopyaya gelene kadar hikayenin hep aynı kaldığı bu Martı kesiti seyirciye yeni bir sahnelemeyle başka bir sese kavuşarak tazelenen bir seyir deneyimi sunuyor. Çehov'un Martısı daha önce deneyimlenmeyen bir seyir deneyimi ile dijital formatta 14 Ocak akşamı saat 20.00'de Zorlu PSM YouTube kanalından izlenebilir. Zorlu Performans Sanatları Merkezi prodüksiyonu, Based Istanbul iş birliği ve Türk Tuborg A. Ş. katkılarıyla, geçmişten bugüne değişmeyen sorunları işleyen Dijital Sahne; tiyatronun kült metinlerinden kesitleri tiyatronun güçlü isimleriyle bir araya getiriyor. Günümüz tiyatro sahnesinin en dikkat çeken isimlerinden İbrahim Çiçek'in yönetmenliğini yaptığı projede; metinler günümüze uyarlanarak ve tiyatronun sahne dinamiklerini temel alarak dijitale uygun şekilde Zorlu PSM'de çekildi. Her oyun gerçek bir sezon hazırlığında olduğu gibi sahneye taşındı. Skenograf Ceyda Balaban sahne tasarımı ve kostümler için özel bir hazırlık yaptı. Her oyun özelinde moda çekimleri hassasiyetinde çalışan özel styling/kostüm ekipleri oluşturuldu. Dijital Sahne'nin video yönetmenliğinde ise tiyatro alanındaki özgün çalışmaları ile bilinen Gizem Kızıl yer alıyor. İlk gösterimi Hamlet ile başlayan seri William Shakespeare'e ait On İkinci Gece, Romeo Juliet, Hırçın Kız, Bir Yaz Gecesi Rüyası metinlerinin yanı sıra Anton Çehov'un Ayı, Üç Kız Kardeş, Sofokles'in Antigone ve Henrik Ibsen'in Nora metnini kısa kesit şeklinde dijital dünyada izleyiciyle buluşturacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/dijital-sanat-eserleri-zamana-nasil-direnir", "text": "Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nin arşiv ve araştırma alanı dijitalSSM'in başlatmış olduğu Teknolojik Sanat Eserlerinin Korunması başlıklı proje, 13 Aralık Cuma günü katılımın ücretsiz olacağı konferansla devam ediyor olacak. SSM konferans salonunda düzenlenecek panel, European Graduate School Medya Arkeolojisi ve Tekno Kültür Bölümü Michael Focault kürsüsünden Prof. Dr. Siegfried Zielinski'nin Gelecekteki Arkeolojiler: MEDYA ZAMANININ DERİN İZLERİ'nden Olası Geleceklere Seyahat başlıklı konuşmasıyla başlayacak. Sanat ve medya ilişkisinin arkeolojisine ve bu alanda başlattığı Variantology projesine dair yazdığı çok sayıda makale ve kitapları bulunan Prof. Zielinski konuşmasında Gelecek arkeolojisine yönelik Çeşitli projeler sunacak ve MİSAFİR ARŞİV UZMANI programının gerekliliğini savunacak. Panelin ikinci bölümünde ZKM ve PAMAL Group 'dan Daniel Heiss, Morgane Stricot ve Matthieu Vlaminck Medya ve Dijital Sanat Eserlerinin Medya Arkeolojisi Bağlamında Yeniden İnşası: Uygulamalı Vaka Çalışmaları başlıklı konuşmalara değinecek. Uzman ekip Jeffrey Shaw'un Virtual Sculpture (1981), Paul Garrin'in Yuppie Ghetto with Watchdog (1989-1990) ve Frank Gilette ile Ira Schneider'in Wipe Cycle (1972) eserleriyle birlikte vaka çalışmalarını anlatacak ve arkeolojik bağlamda yeniden inşa stratejisinin nasıl uygulandığını ve hedeflerinin ne kadarına ulaşabildiğini inceleyecek. Sabancı Üniversitesi'nden Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı Öğretim Üyesi Selçuk Artut, Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği Öğretim Üyesi Cemal Yılmaz ve Sakıp Sabancı Müzesi Dijital Koruma Uzmanı Osman Serhat Karaman Teknolojik Sanat Eserlerinin Korunması başlıklı projenin ekibinde yer alan isimler. Atölye çalışmalarının dili İngilizce olmakla birlikte konferansta eş zamanlı Türkçe çeviride mevcut olacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/dikkatsiz-turist-200-yillik-heykelin-ayak-parmaklarini-kirdi", "text": "Avusturyalı bir turist, yaş gününü kutlamak için gittiği müzede Napolyon Bonaparte'ın küçük kız kardeşi Pauline Bonaparte'ın alçıdan heykeliyle fotoğraf çektirmek isterken heykelin parmaklarını kırdı. New York Times'ın haberine göre 50. yaş gününü kutlamak için geçtiğimiz hafta İtalya'nın kuzeyinde bir müzeyi ziyaret eden Avusturyalı turist, Venüs Victrix olarak da bilinen Pauline Bonaparte'ın heykeliyle poz vermek istedi. Heykelin ayak ucuna oturan ve heykel gibi sere serpe poz vermeye çalışırken heykele fazla yüklenen adam, heykelin ayak parmaklarını kırdı. Durumu fark etmeyip müzeden ayrılan adamı, müzenin güvenlik kameralarını inceleyen görevliler tespit etti. Müze tarafından yüzü ve ismi gizli tutulan turist, yaptığı hatanın farkında olmadığını söyleyip müze yetkililerinden özür diledi. Haberi ingilizce okumak için aşağıdaki linki ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/dilek-ozhan-kocak", "text": "Dilek Özhan Koçak ile son kitabı Taşrada Ölürken üzerine muhteşem bir söyleşi gerçekleştirdik! Müthiş enerjisi ile bize kültür çeşitlerini ve daha birçok şeyi anlatmıştı... Aradan geçen onca zamana rağmen bahsettiği her konu hafızama keskin bir şekilde kazılı. Sevgili Hocam Dilek Özhan Koçak yeni romanını anlatıyor! -Dilek Hocam, bize kendinizden bahseder misiniz? Çocukluğumun büyük bir bölümü babam kaymakam olduğu için ilçelerde geçti. İlkokulu Şebinkarahisar ve Keskin'de okudum. Ortaokul Çubuk Lisesi ve lise Ankara Atatürk Anadolu Lisesi, ama başlarda Çubuk'tan gidip geliyordum. Arada bir yılı, ortaokul üçüncü sınıfı, babamın görevi nedeniyle gittiğimiz İngiltere'nin Ramsgate ve Hastings ilçelerinde okudum. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nü kazandım. -Üniversiteden mezun olduktan sonra neler yaptınız? Lisans bitince bir yıl New York'ta yaşadım. Ardından aynı fakültenin iletişim bilimlerinde yüksek lisans ve doktora yaptım. Doktoram sırasında araştırma görevlisi olarak girdiğim fakültemin İletişim Bilimleri Anabilim Dalı'nda dokuz yıl çalıştım. Arada yaklaşık bir buçuk yıl Berlin'de doktora ve doktora sonrası çalışmalarım için bulundum. Tez sonrası kadro sorunu nedeniyle, henüz kurulma aşamasında olan Giresun Üniversitesi Tirebolu İletişim Fakültesi'ne gittik ailece. Eşim Kemal de akademisyen. -Tirebolu'daki kısa zamanlı yaşantınızdan bahseder misiniz? Birlikte fakültenin lisans, yüksek lisans ve doktora programlarının açılmasında görev aldık. Malum Barış Bildirisi süreci sonrasında eşimle birlikte önce açığa alındık, beş ay sonra göreve geri döndük, yaklaşık altı ay sonra da 686 No'lu KHK ile üniversiteden atıldık. Ardından İstanbul'a döndük. İşte ondan sonra biraz zorlu bir süreç başladı bizim için. İki buçuk yıl ben ev ve kızımla ilgilenirken, eşim sahaflık yaparak ve kitap fuarlarında stant açarak geçimimizi sağlamaya çalıştık. İkimizin birden formel bir işte çalışması mümkün değildi. Mümkün olsa bile KHK'lı olduğumuz için kimse bize iş vermiyordu. Bir anda kamusal yaşamdan koparılıp, özel yaşamın içine sıkışıp kalmıştım. Zor zamanlardı. İki buçuk yıl sonra OHAL Komisyon Kararı ile görevimize döndük. Görev yeri belirlemek bize bırakılmıştı, üç büyük şehir ve önceki görev yerimizi yazamıyorduk. Biz de yaşadığımız şehre yakın olduğu için Kocaeli'ni yazdık. Ben halen Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak çalışıyorum. Eşim, sözleşmesi bir senelik yapıldığı için istifa etmek zorunda kaldı. -Kitap yazmak, kalıcı bir eser bırakmak toplumsal belleği nasıl etkiler? Modern zamanlarda toplumsal belleğin aktarımında ve muhafazasında en önemli araçlardan biri hala kitap. Özellikle distopik anlatılarda öne çıkan temalardan biri de totaliter rejimlerin varlıklarını sorunsuzca sürdürebilmelerinde toplumsal belleğin taşıyıcısı olarak gördükleri kitapları yok etmeleridir. Örneğin Ray Bradbury, Fahrenheit 451'de bunu tam olarak merkeze yerleştirir. En kolay yönetilen, tutsaklaştırılan insan, belleksiz insandır. Okuyan insan hatırlar, hatırlayan insan özgürleşir. Hafıza sayesinde geçmişteki yenilgileri de, umutları da hatırlayabiliriz. Hatırlamayan insan bugüne hapsolup kalır, sorgulamadan yönetilmesi kolaylaşır. Bu yüzden totaliter yönetimler kitapları sevmez. Geçmişi olmayan toplumların varlıklarını sürdürebilmeleri mümkün değildir. Şimdiyle bağlantı kuramazlar, kuramadıkları için anlayamazlar ve en önemlisi anlayamadıkları için eleştiremezler. Eleştirellikten yoksun bir toplum köle olmaya mahkumdur. -Okumak size neler hissettiriyor? Yazmadan önce okumak vardı. Çocukluğumdan beri kitapları çok sevdim. Benim için çok da güzel olmayan gerçek hayatımdan bir kaçıştı. Odamın kapısını kilitler saatlerce çıkmazdım. Geceleri el ayak çekildikten sonra okurdum. Kimilerini bitirmek istemezdim, azar azar, yavaş yavaş okurdum. Odamda bir dünya kurmuştum. Üniversite yıllarında da bu pek değişmedi, fakat bir tek sinema daha yoğun olarak eklendi hayatıma. -Yazmak yaşamınızın neresinde? Yazma deneyimim, elbette akademiyle birlikte başladı. Akademik çalışmalar yapa yapa, özellikle yüksek lisans ve doktora çalışmalarından sonra yazma konusunda büyük aşamalar kaydediyor insan. Ancak roman yazmaya koyulunca, akademik yazıyla edebi yazının hem yöntem ve inşa, hem de hakikat ölçeklerinde birbirinden çok farklı iki alan olduğunu anlıyorsunuz. Elbette kesiştikleri, birbirlerine yakın aktıkları zeminler de yok değil. Yazıya yetkinlik, daha doğrusu bir disiplin sağlamada akademik yazı uğraşının bende ciddi etkileri oldu. Ancak akademik metin düşünüp yazdığınız dili sizin dışınızda kurguluyor, öz denetime ve kurallara fazlasıyla bağımlı olmak zorunda. Fakat roman, zaman ve mekanı, dilin olanaklarıyla sonsuz bir çeşitlilikte kurgulamanıza imkan tanıyor. -Siz ne için yazıyorsunuz? Neden yazıyorum? Şu hayatta yapılacak en samimi işlerden biri olarak gördüğüm için, bir de zor zamanları iyi ve anlamlı anlara çeviren etkili bir çare olarak sarıldığım için yazıyorum. Yazı bir direniş alanı. Tekdüze yaşamı zengin kılan bir araç. Onun sayesinde hem yaşamın hem de benliğinizin görünmeyen boyutlarını keşfedebilmenin yolu açılıyor. Sessizlik gerek ama, bu taraftaki dünyadan diğerine geçtiğiniz bir başka alemin kapısının aralanabilmesi için. Uzlet ve zaman gerekli, bir de çok çalışma. Benim neredeyse bütün çocukluğum ve gençliğim böyle geçtiği için aşina olduğum bir haldi bu. O zaman okuyordum, şimdi yazdım. Ama yetişkinlikte bu ikisinin bir araya gelmesi çok kolay değil bu koşuşturma içinde. Ben şanslıydım diyebilirim. Çünkü akademiden uzaklaştırılmak, aslında bu müstesna ikiliyi de bir nimet gibi sunmuş oldu bana. Bunda eşimin desteğini de söylemeden geçemem. Nadiren çeviri işleri de yapıyordum, belki pasaportum elimden alınmasaydı, almış olduğum bursla yurtdışında çalışmalarıma devam ediyor olurdum. O zaman çok üzülmüştüm ama şimdi o kadar üzülmüyorum. -Taşrada Ölürken kitabınızın esin kaynağı nedir? Özellikle imza sürecinden sonra her şeyin yolundan çıktığını hissettiğim anlar çok oldu. Yani sanki iradem dışı, kontrol edemediğim bir dünyaya düşmüş gibi hissettim kendimi. Hiçbir şey yapmadığım halde bir sürü şey oluyordu ve hiçbirinin akışına müdahale edemiyor, yalnızca kapılıp gittiğimi hissediyordum. Bu hal, romanın çıkış noktası. Aynı zamanda, söz ettiğim o kontrolsüz akışa bir karşı akıştı, tersine dönüp duruşunu ve yönünü kendi belirleyen güçlü bir akışın çıkış noktasıydı benim için roman. Gelelim taşra kısmına, hayatımın önemli dönemleri taşrada geçti. Çocukluk anılarımın üstüne, en son yetişkinliğimde edindiğim deneyimler de eklenince, onu daha yakından gördüm, hatırladım ve anladım. Sonra evde geçirdiğim zaman, yaşadıklarımı damıtabilmemi sağladı ve ortaya Taşrada Ölürken çıktı. -İki muhteşem kurgu dışı eseriniz var. Taşrada Ölürken ile ilk kurmaca kitabınızı okuyuculara armağan etmiş bulunuyorsunuz. Bu geçişin sebebi nedir? Öncekiler, benim akademik çalışma alanlarımla ilgili elbette. Bu geçiş için de bir vedadır diyemem ama zorunluluk ve kısıtlı yaşamın getirdiği bir kırgınlığın da etkili olduğunu söyleyebilirim aslında. Akademik çalışmalarımı sürdürebileceğim zemin ortadan kalktığında, aslında önceki çalışmalarıma devam edebilirdim. Ancak bilimsel bilgi öyle evde oturarak, akademik dünyadan uzakta üretilmez. Bir de isimsiz, sıfatsız, her birimiz vasıfsız birer insana dönüştürüldük. Bir yol ayrımına geldim. Ve akademik çalışmalarımı durdurdum, belki bir daha asla geri dönemeyecektik çünkü. En sevdiğim şey neydi, edebiyat. Çocukluğumun, ilk gençliğimin tutkusu. Şimdi hep olmasını istediğim şeye sahiptim, zaman. -Kurşuni deniz, mavi gökyüzü, soğuk kış günleri... Tasvir ettiğiniz, yarattığınız kurgusal mekan size bir yeri çağrıştırıyor mu? Elbette. Özellikle Karadeniz'i engelsiz gören bir evde yaşamam doğanın başka başka hallerini izleyebilmemi sağladı. Perdeleri araladığımda gördüğüm tek şey gökyüzü ve denizdi. -Kitabınızda sık sık insanlığın doğal ancak çoğu zaman tiksinti ile karşılanan hallerini betimliyorsunuz. Bu betimlemeleri yaparken siz neler hissediyorsunuz? Romanda fark edilir bir sinematografik yan var. Kendimi anlatının içinde hissettirmeden, dışarıdan bir gözlemci konumuna yerleştirmek istedim. Ne görüyorsam, onu anlattım. Bunlar insanların tiksinti uyandırıcı hallerinden öte, aslında doğal halleri. Yalnızca şehir hayatında insanın bu halleriyle pek karşılaşmıyoruz. Ama taşra şehirle doğa arasında bir yerde, ne biri ne diğeri, ama her ikisi de. Denizin kıyısında yürürken bir hayvan leşine rastlama olasılığınızla bir cesede rastlama olasılığınız fazla uzak değil. Ama açıkçası küfür kısmında biraz zorlandım. Onda da Google çok yardımcı oldu bana. -Karakterler ilmek ilmek işlenmiş ve hikayeyi bütün kılmış. Peki bu eseri oluştururken önceliğiniz karakterler yaratıp bunları hikayeleştirmek miydi yoksa hikayeyi oluşturup karakterleri bu dünyaya yerleştirmek mi? Ana çıkış noktam, romanın girişinde Melville ve Yeats epigraflarıyla öncelediği gibi, insanın doğa karşındaki çaresizliğiydi. Yani romanın ana karakteri doğa desek yalan olmaz. Sonra onu idealize eden bir karakter düşündüm. Öyle başladı işte. Sonra tıpkı bize benzeyen küçük insanların hayalleri ve merakları, hedefleri ve zaafları, uyanıklıkları. -Kitabınızda vahşi doğa ve yaşam koşullarına sık sık değiniyorsunuz. Vahşi doğa insanları da vahşileştirir mi? Vahşileştirmek demeyelim de ona, uyum sağlamak diyelim. Tıpkı ana karakterin evinin karşısındaki yoldan her gün gelip geçen yaşlı kadın gibi. Zamanın döngüsü gibi, doğup batan güneş, bizi her gece ziyaret etmeye çalışan ay, dalgaların gelip gidişi gibi. Hayatta kalıyor, vahşileşerek değil, onun suretlerinden birine dönüşerek, ona uyum sağlayıp kabullenerek. Onu düşman, rakip bellerseniz, saygı göstermezseniz, onun düzenine uyum sağlamazsanız gözünü bile kırpmadan öldürüyor çünkü sizi. -Kullandığınız karakterleri isimsiz kılmışsınız, bunun sebebi nedir? Çocukluğumda hatırladığım önemli detaylardan biri de bu. Babamın adı Kaymakam Bey'di. Emniyet Müdürü Müdür, öğretmenler hoca hanım ya da hoca, manav manav, bakkal bakkal, doktor da doktor hanım ya da beydi. İnsanlar çoğunlukla birbirlerine isimleriyle değil de icra ettikleri mesleklerle hitap ederlerdi, bu birinci neden. Diğeri ise herkesin okurken kendi manavını, balıkçısını, memurunu, komşusunu hayal etmesini istedim. Karakterler gibi şehrin de bir ismi, belirgin ayırt edici tarifi yok. Diğerleriyse haritaya baksak onlarcasını bulabileceğiniz mahalle, köy, nehir isimleri. -Gelecekte sizi tekrar kurmaca bir eserle görebilecek miyiz? Şu anda yazımı bitmiş iki romanım daha var. Bunlardan bir tanesinin yeniden yazım süreci bitmek üzere. Bu iki roman dışında, asıl beni daha fikir ve kurgu halleriyle bile çok heyecanlandıran bir başkasının da ilk taslaklarıyla uğraşıyorum. Dileğim, yazarken hissettiklerimin okuyuculara da nüfuz etmesidir. Teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/dilsad-atasoy-resim-benim-ozgurluk-alanim", "text": "Hayat yolculuğu ve sanatsal yaklaşımı hakkında ressam Dilşad Atasoy'la samimi ve keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Okuyan, yazan, gözlemleyen, sanatla yaşayan ve resim yapan biri, bu yeterli bir tanım benim için... Uzun yıllar öğretmenlik yaptım, ardından çeşitli sanat projeleri, sanat programları, sanat haberleri... Fakat ne yaparsam yapayım, hep resim yaptım. Düşünüyorum da, yaşamımda değişmeyen tek şey resim yapma isteği olmuş ve yapabilmişim, şanslıyım. Resim benim özgürlük alanım. İçimi açtığım, duygularımı düşüncelerimi ifade ettiğim yer tuvalin yüzeyi, bunu, boyalar, fırçalar ya da farklı malzemeler kullanarak yapmaya çalışıyorum. Ne söylemek istersem söylüyorum orada, o dili kimsenin bilmesi gerekmiyor, bana ait bir dil bu. Yaptıklarım izleyiciye dokunuyorsa, onda bir etki yaratıyorsa bir iletişim oluşuyor. Belki benim dilimi çözemiyor izleyici ama yeni bir dil oluşuyor tuvalle arasında. Benim sözümden başka bir söz buluyor orada. O da ayrı bir sevinç benim için. Önce duygu, sonra düşünce, sonra onu dile getirme isteği. Biliyor musunuz, kafanızda olgunlaşmış bile olsa, boş bir tuvalin karşısına geçip içinizdekini o yüzeye aktarmak ne kadar zor. Aklınızla eliniz arasındaki koordinasyonu sağlamak çok uzun ve sürekli çalışma gerektiriyor. Yoğun bir heyecan ve coşkuyla başlayıp, istediğinize ulaşamayınca çöktüğünüz zamanlar oluyor. Bazen de coşkuyla başlayıp aynı coşkuyla bitirdiğim resimler var. Bu harika tabii... Ama genel olarak, değişen yoğun duygu durumları ve hep bir heyecan yaşıyorum diyebilirim. Daha önce de belirttiğim gibi ben aslında hislerimle, hissettiklerimle resim yapıyorum. Dünyada, ülkemde ya da kendi yaşamımda olan, insana, doğaya dair çok şey beni etkiliyor. Bazen hüzün, bazen öfke, bazen sevinç, bazen isyan ya da umutla bakıyorum hayata. Tüm bunlar resmime de etki yapıyor. O gün hangi ruh hali içindeysem o yansıyor tuvale. Bazen çok renkli, bazen çok karamsar olabiliyorum. Resimlerim için, içimi açma biçimim, sözümü söyleme biçimim diyebilirim. Beni etkileyen bir konuda bazen aylarca okuma yapıyorum, üstünde düşünüyorum, derinleşiyorum. Sonra o konuda bir seri çalışma yapıyorum. Bugüne kadar yaptığım sergiler hep böyle oldu. Bazen de günlük duygu durumları yönlendiriyor beni, onlar daha özgür resimler belki de, içimden geldiği gibi. Sanat yaşamın olmazsa olmazı bana göre. Elbette öncelik yaşamdaki zorunlu gereksinimlerin karşılanması herkes için. Sonra ruhun, gözün, zihnin doyurulması var ki bu ancak sanatla mümkün. Bir insan hangi mesleği yaparsa yapsın, sanatla yaşamını beslemeli ki, yaptığı işi daha iyi, daha mutlu yapabilsin. Hani derler ya, Ben mühendisim sanattan anlamam. Öyle olmamalı işte, sanat herkes için var, herkes sanatla iç içe yaşamalı, ruhunu sanatla doyurmalı, sanatla beslemeli. Sanatın her dalı için geçerli bu. Kimse ben müzikten anlamıyorum ya da ben sinemadan anlamıyorum demiyor, dinliyor ve izliyor değil mi? Çünkü o ruhuna iyi geliyor, donanımına katkı sağlıyor. Plastik sanatlar için de böyle olmalı, olması için çaba harcanmalı. Plastik sanatlar bunun dışında kalıyor hep. Daha elit bir kitleye aitmiş gibi değerlendiriliyor. Oysa ki, orijinal eserlerle dolu bir ortamda yaşamak insanı ne kadar zenginleştiren ve dinginleştiren bir durum. Sevgili Mine Alpan, ilginiz için size ve Gazete Sanat'a çok teşekkür ederim, sanatla ve sevgiyle kalın."} {"url": "https://gazetesanat.com/dincer-isgel-insanlari-bir-obje-gibi-kullanmiyorum-onlara-cok-guzelsiniz-sizin-fotografinizi-ya-da-videonuzu-cekebilir-miyim-diye-soruyorum", "text": "Dinçer İşgel çalışmalarındaki gecekondu ve kentiçi yoksul mahalleleri yani bir nevi sosyal dışlanma süreçlerine karşı en savunmasız bölgeleri seçen, bu sayede birçok insan için tekinsiz, itici ve yabancı hatta ötekileştirilmiş olanla yüzleşme fırsatını, belki de ötekileşenin kendimiz olduğu farkındalığını kazandıran, yine birçok insan için sıradan gündelik ve bilindik olanla yeniden karşılaşmaya olanak tanıyan video ve fotoğraf çalışmalarıyla adeta bir eşik atlatıyor, gizli olan bilindikleşmeye başlıyor. Üstelik şu an içinde bulunduğumuz görsellik ve gösterme çağının kimliklerimizi deforme ettiği bilinirken benliğimizi büyüten panzehir isimlerden biri oluyor Dinçer İşgel. Sıradanlığı, kendi halindeliği, doğallığı ve unutmuş olduğumuz bazı şeyleri hatırlatarak, yakındaki uzağı bizlere gösterdiği için ona sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Merhabalar ben Dinçer İşgel. 33 yaşındayım, İstanbul doğumluyum. İsmini koyabileceğim bir mesleğim olmadı ve bir mesleğe bağlı kalarak kendimi şekillendirmek istemedim. Bu yüzden mesleğim diyebileceğim bir etiketim yok. Yıllardır plansız bir şekilde geziyorum. Yeni yerler keşfediyorum. Geçimimi şu ana kadar ihtiyaç duydukça özel sektörde çalışarak sağladım ancak şu an gezdiğim gördüğüm şeyler üzerine instagram hesabımdan yaptığım paylaşımlar sonucu gelen işbirliği teklifleri ile karşılıyorum. Yaklaşık 15 yıldır geziyorum. Gezintilerimi yıllar boyunca otostop çekerek devam ettirdim ve bu hoşuma giden bir şeydi. Büyük çoğunlukla İstanbul gezintileriydi ama Türkiye'nin her tarafına gittim diyebilirim. Hep otostop ile değil tabii ki, arada otobüs oldu, uçak oldu. Otostopla ulaşımı özellikle yazları tek başıma veya arkadaşlarımla sağladık. İlham aldığım belirli biri veya birileri olmadı, her yerden ilham alabiliyoruz, illa şunun peşinden gidiyorum gibi bir şey söylemek olmaz. Sokakta gördüğüm şeylerden ilham aldım, insanlar beni bazı şeyler yapmaya yönlendirdi. Kendimi sinemadan da besledim. Hikayem tam olarak şurada başladı diyebileceğim, net olarak hatırladığım bir olay yok ama yaklaşık 14 yıl önce Afyon'a gitmiştim, orada bir kaplıcada kalmıştım. O kaplıcada bir adamı çekmiştim. Tabii o zamanlar bunu Nokia'nın 3650 modelli telefonuyla yapmıştım. Sanırım bu olabilir. O zamandan beri de devam ediyorum gezintilerime ve çekimlerime. Teknik bir kaygı gütmüyorum. Sadece hissiyatlara odaklanıyorum. O insanların duygularını, yaşantılarını, uğraşlarını bütün doğallığıyla yansıtıyorum. Çok fazla insan gördüğüm ve tanıdığım için bunu kolaylıkla yapabildiğimi söyleyebilirim. Bunun sonucunda da ortaya güzel görüntüler çıkıyor. Bence bu kadar ilgi görmelerinin nedeni doğallık olmalı. Mesela Tarlabaşı diyelim, Tarlabaşı'nda ben 7 sene yaşadım. Ve oradaki insanlarla iletişim halindeyim hep. Çay ocaklarına gider çay içerim, lokantalarına giderim yemek yerim. İnsanlar aslında sıcak, yani sen ne kadar sıcaklık gösteriyorsan o kadar sıcaklar. Korkuların varsa da belli etmeyecek, görmezden geleceksin sadece iletişim kuracaksın. Orada bir kültür var. Kürt, Afgan, Suriyeli, Kenyalı hepsi orada. Birçok milletten insanlar orada bir aile gibi yaşıyorlar. Ben de bu aile yaşantısına yaklaşıyorum, onlarla konuşuyorum. Açıkçası hiçbir korku da hissetmedim bu zamana kadar. Fotoğrafını çekmek veya videoya almak istediğim insanlarla konuşuyorum, onları hissetmeye, görmeye çalışıyorum. İnsanları bir obje gibi kullanmıyorum. Onlara çok güzelsiniz, sizin fotoğrafınızı ya da videonuzu çekebilir miyim? diye soruyorum. Onlar da genellikle ne için kullanacağımı soruyorlar, İnstagram'da paylaşacağımı söylüyorum. Müsaade ediyorlar. Tamamen yaklaşımla ilgili. Bazı uzaktan çekimlerde habersizce kayda aldığım insanlar da oluyor tabii. Bazen çektiğim ve paylaştığım kişiler bana ulaşıp neden kendilerini çektiğimi sorabiliyorlar, silmemi isteyenler de oluyor ama bu çok az bir kısmı oluşturuyor. Elbette oluyor. Genellikle başıma ilginç olaylar geliyor. Bir gün sokakta şişe toplayan bir adamla sohbet ettik ve onun fotoğrafını çekmiştim. O adamın yakınları bana ulaştı, onu nerde gördüğümü sordular. Yaklaşık 10 yıldır kendisinden haber alamadıklarını, öldü sandıklarını söylediler. Sanıyorum adam onlardan ayrılmış, sokakta yaşamayı tercih etmiş. Ailesi perişan ama gördüğüm kadarıyla adam sokakta mutluydu. Ve sanıyorum adama hala ulaşamadılar. Bir keresinde de Eminönü'nde Demirtaş Han'da bir adamın uzaktan fotoğrafını çekmiştim. Adam meğer polis tarafından aranan biriymiş. Beni kolumdan tutup bir odaya çektiler. Kim olduğum, polis olup olmadığımla ilgili sorguya çekildim. Korkmuştum ama bir yandan da komik bir olaydı. Bendeki İstanbul mahalleleriyle var. Çocukların sokakta oynayabildikleri, mahallenin bakkalından alışveriş yaptıkları, berberinde saç tıraşı oldukları, insanların evlerinin önünde çay içtikleri, selamın geçerli olduğu, tarihiyle var olan bir İstanbul bendeki. Mahalle kültürünün devam ettiği, doğal yerler benim için çok kıymetli. Görebiliriz evet. Ben 87 doğumluyum, çocukluğumu olması gerektiği gibi güzel yaşayabildiğimi söyleyebilirim. Çocukların hala saklambaç oynadığı, taşlardan kale yaptıkları ya da kağıttan külahlar yaparak uzun ince borularla üfledikleri zamanları bugün tekrar görebiliyor olmak bunlarla büyüyen ve bunların kaybedilmiş değerler olduğunu düşünen biri için oldukça kıymetli ve kaydetmeye değer. Arkadaşlık, komşuculuk, esnaflık ilişkileriyle özlemekte olduğum bir kültür var. O kültürü göstermek, yansıtmak ve belki devam ettirilebilmesinde bir katkım olacak olması hoşuma gidiyor. Video ve fotoğraflarımın seneler sonra daha iyi anlaşılıp değer kazanacağını düşünüyorum. Zamanımı bir işle uğraş halinde geçirmiyorum. Sadece yaşıyorum, sokağa çıkıyorum ve geziyorum. Bunu her gün yapıyorum. Her gün mutlaka bir şeyler çekiyorum. Öyle bir hesap hiç yapmadım. Şu sıralar ise Gain isimli bir medya şirketi için Türkiye'nin İnsanları adı altında kısa insan hikayeleri çekiyorum. Bu işle uğraşmanın en keyifli yanı anları yakalamak, kaydetmek. O anları ölümsüzleştiriyor olmak. Çektiğim şeyleri hep izlerim. Arşivlerimi hep karıştırırım. Hatırlıyor olmak, kaydettiklerine bakıp o anları tekrar yaşamak ve hissetmek güzel. Fethiye'de Kayaköy isimli bir yer var. Oranın enerjisini, atmosferini gerçekten çok seviyorum. Orada çektiğim insanların her birinin ayrı hikayeleri var. Arkadaşım Elif ile Tarlabaşı'nda yaptığımız bir çekimi tamamlamak için bir eve uğramıştık. Öncelerde kendimce erzak yardımında bulunduğum mülteci bir ailenin eviydi. O evde, ailenin yemek hazırlığıyla uğraştığı sırada Elif'in fotoğrafını çektim. Çok doğal bir andı. Evin atmosferi ve Elif çok bütünleşmiş görünüyordu. O fotoğrafı çektiklerim arasında en sevdiğim olarak nitelendirebiliriz. Her şeyden önce doğal olması gerekiyor. Bazı arkadaşlarım onları da çekmemi istiyorlar ama bu model çekimi değil ki, o an hissettiğim şeyleri çekmeliyim. Hissetmediğim hiçbir şeyi çekmiyorum. Danıştığım, onay aldığım kimse yok ama aileme, sevdiklerime fikirlerini soruyorum. Beğenilerini sorguluyorum. Olumsuz eleştiren insanlar da elbette oluyor. Neden ülkemizi böyle tanıtıyorsun?, neden hep hiç bilmediğimiz yerleri çekiyorsun? gibi üzücü sorular alıyorum mesela. Halbuki o yerleri ve insanları neden yadırgayalım ki? O insanlar her yerdeler. Tamamen rastlantısal oluşuyor. Planlı olan her şeyin peşinden gittiğim duyguyu bozacağını düşünüyorum. Bu yüzden çektiğim bir videonun tekrarı bir daha mümkün olmuyor. İşbirliği ürünleri olan reklam çekimleri haricinde kurgusal hiçbir video çekmiyorum. Kendimizi anlamak ve tanımak için insanı anlamamız gerektiğini düşünüyorum. İnsanın kendini anlaması sonsuz bir ihtiyaç. Dolayısıyla insana ait durumları, anları, enerjiyi ve o havayı bütün doğallığıyla hep ölümsüzleştirilmeye değer buluyorum. Hissettirdiklerini hep hatırlanmaya değer buluyorum. Sadece iPhone 12 Pro Max kullanıyorum. Başka hiçbir ekipman kullanmıyorum. Gain medyadaki iş için yapımcım gimbal aldı mesela ama kullanmıyorum. Elimle daha iyi çektiğimi düşünüyorum. Bir hayalim şu anlık yok. Film çekmek elbette benim için güzel olabilir ancak kendime bir hedef koymuyorum. İleride ne olur bilmiyorum, zaman gösterecek her şeyi. Kendimizi dinlememiz gerekiyor, kalbimizi, duygularımızı... Kendilerini bulmalarını, bu uğurda harekete geçmelerini ve sakin olmalarını tavsiye ederim. Teknik bilgiler ve okullarda bize öğretilen kalıplardan sıyrılıp kendilerini buldukları ve sevdikleri şeylerin peşinden gitmelerini isterim. Sabit arkadaş ve aile çevrelerinden biraz uzaklaşıp, onlara göre şekillenmeden, yönlendirilmeden bir şeyler yapmaya başlamaları gerekiyor. Yeni insanlar tanımalarını öneririm. Çok gezmelerini çok isterim. Gezerek kendimizi buluyoruz. Bana yer ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Ben Gazete Sanat ailesi adına değerli vaktini ayırdığın için sana teşekkür ediyorum Sevgili Dinçer. Dinçer İşgel'in birbirinden değerli paylaşımlarını @dincerisgel Instagram hesabından takip edebilirsiniz. Yaptığı işleri çok beğenerek takip ediyorum, insanın içini ısıtan videolar hazırlıyor. Hep merak ettiğim soruların cevabını da buldum bu röportajda. Ben de İstanbul'da yaşıyorum ve İstanbul'u keşfetmeyi seviyorum. Umarım bir gün Dinçer abiyle beraber gezme fırsatımız olur. İnanılmaz güzel fotolar, muhteşem güzel videolar çekiyor. Fotoğraflar tek kelimeyle hem çok doğal hem de çok güzel, emeklerinize sağlık bu röportajda bir çok cevabı bulabildim. Çok imrenerek takip ettiğim bir isim. Kadın olarak onun gezdiği bazı yerlere gitmeye çekinirim. Zaten 6 sene Dolapdere'de yaşamış, oraların yabancısı değil. Üstüne yaratıcılık eklenince ortaya çok keyifli işler çıkıyor.."} {"url": "https://gazetesanat.com/diskdunya-serisinin-yeni-kitabi-son-kita-raflardaki-yerini-aldi", "text": "2015 yılında kaybettiğimiz Efsane yazar Sir Terry Pratchett'ın benzersiz yaratımı Diskdünya serisinin ilk kez Türkçeye çevrilen yeni kitabı Son Kıta, Delidolu Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Son Kıta, Avustralya'nın tarihini, özgün coğrafyasını ve kültürünü merkezine alan, zamanlararası bir yol hikayesi. Dünya çapında 100 milyonun üzerinde satan külliyatın 22. halkası olan roman, Sihirbazlar ve Kahramanlar alt serisinin de 6. serüveni. Evrim, zamanda yolculuk, kabile kültleri, kadim mitler ve akılçelen gerçekler gibi derin mevzuları incelikli bir mizah anlayışıyla kalemine dolayan Pratchett, Son Kıta ile Disk'in en sevilen zoraki kahramanı Rincewind'i yeniden sahalara döndürüyor. Geçmişi, şimdiyi ve geleceği aynı anda yaşatarak zamanı alabildiğine esneten dahice bir kurgudan beslenen bu parodik eser, okurlarını Diskdünya'nın kalbinden başlayıp efsanevi XXXX kıtasına uzanan fantastik ve absürt bir yolculuğa çıkarıyor. Niran Elçi'nin pürüzsüz dili ve Delidolu'nun özenli baskısıyla Türkçede ilk kez yayımlanan Son Kıta; Avustralya'nın alametifarikalarını arkasına alarak, bu kültüre ilgi duyanlar için gayriresmi bir yol haritası çiziyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/divan-siiri", "text": "- Yalınız Nef'i degül güstah-ı bezm-i ma'rifet / Yoklasan cümle nediman-ı İlahi böyledür Divan edebiyatının en meşhur kaside şairlerinden biri olan Nef'i Siham-ı Kaza adlı meşhur bir hiciv mecmuasına da imza atmıştır. Bu mecmuada şair, devlet erkanı başta olmak üzere babasını, şair dostlarını sert bir dille eleştirir. Şairin yukarıdaki beytine baktığımızda; marifet kelimesinin yetenek dışında bir şeyi bilmek anlamı da vardır. Yani bilme yeteneği. Nef'i burada Ma'rifetüllah, yani Allah'ı daha iyi bilme ve hissetme halini kastederek, bu konuda kendini önde gelen isimlerden biri sayıyor. Şair bu ukalalığını meşru bir zemine taşımak içinse, dikkatle bakıldığında diğer tüm bilgili insanların, velilerin de biraz küstah ve ukala olduğunu savunma yoluna gidiyor. Kanaat önderi konumunda olan bilgili insanların toplumu yanlışlardan uzaklaştırmak noktasında konuşmalarda bulunmasının, nasihat vermesinin içerisinde şairimiz biraz küstahlık da gördüğünü söylüyor. - Yeter ey dil bu heva besdir bes / Ber-heva sarf-ı nefes besdir bes 1757'de İstanbul'da dünyaya gelen Şeyh Galib en çok Hüsn-ü Aşk mesnevisi ile meşhurdur. Bu eserdeki tüm kişi ve yer adları tasavvufi bir semboldür. Bir manevi yolculuğu Hüsn ile Aşk adlı iki baş kişi aracılığıyla anlatan bu eserin Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki nüshası ise Şeyh Galib'in kendi hattı iledir. Şair yukarı beytinde doğrudan sevgiliden olmasa dahi, aşkın hallerinden bir tür bıkkınlık içerisindedir. Eski şiirde idealize edilmiş kişinin dini içerikler dışındaki beyitlerde genellikle padişah olduğunu yukarıda Tanpınar'dan alıntı ile belirtmiştim. Hatta öyle ki eski şiirde sevgilinin kaşları yay, kirpikleri ise oka benzetilir sıklıkla. Bu istiare boşa değildir; zira aşığını bakışlarıyla vurmuş, onun kalbinin içinden geçmiştir sevgili. Ve genellikle divan şiirinde sevgili, aşığına fazla yüz vermeyen, hatta aşığın sevmediği kişilerle iyi anlaşan bir karaktere sahiptir. Bu da aşığın fazla naz aşık usandırır gibi bir süre sonra bıkmasına neden olabilir. Yukarıdaki Şeyh Galib dizesinde de bunu görmekteyiz. Ayrıca ber-heva sarf-ı nefes yani uçup gitmiş nefes sarf edişlerim de şu anlama gelebilir: Aşık, aşkın hallerinden o denli yorulmuştur ki, sürekli iç çekmektedir. İç çektiğimizde de aldığımız nefesi hafif sesli bir şekilde dışarı veririz. Bu beyitte aşık, artık bundan da bıkmıştır. - Sen ne camın mestisin aya kimin hayranısın / Kendin aldırdın gönül noldun ne hal olmuş sana Tüm divan şiirinin en büyük şairlerinden biri olan Nedim, lale devri şairi olarak da bilinir. 1681 1730 yılları arasında yaşamış olan şair, şiirlerinde genellikle yaşama heyecanını baskın kılar. Ancak hayatını ise aksine; eğlence ve zevk ile pek geçirmemiştir. Döneminin ciddi entelektüellerinden biri olan Nedim'in şiir dili de İstanbul Türkçesidir. Kaldı ki, yukarıdaki beytinde de bugün de hemen herkesin kolaylıkla anlayabileceği ifadeler bulunmaktadır. Beyte bakalım; şair Gönül! diyerek kendisine seslenir. Aşığın, pençesine düştüğü sevgiliye olan hayranlığı onun kendisini kaybetmesine neden olmuştur. Divan şiirinde sevgili, aşığına fazla yüz vermez, onunla ilgilenmez, onunla aynı meclislerde bulunmaz. Hatta aksine; aşığın sevmediği ortamlara sık girip çıkan sevgili, aşığının haz etmediği kişilerle de sohbet içerisindedir. Aşığın elinden ise pek bir şey gelmez ve tüm bu acılara katlanır. Ancak derinlerde bir yerlerde farklı anlamlar da olabilir; çünkü cam ve mest ifadelerinin geçtiği beyitte, bir de hayran kelimesi geçer ki Ferit Develioğlu'nun Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat çalışmasında bu kelimenin üçüncü anlamı afyon sarhoşudur. Dolayısıyla şair burada, eski zamanlarda yaygın olan, birçok yazarın da kullandığı bir afyona gönderme de yapıyor olabilir. Fakat divan şiir geleneğine baktığımızda, bu beyitte de aşığın sarhoşluğunu, kendisini kaybetmesini bir sevgiliye olan hayranlığına bağlamamız çok olası. Ayrıca divan şiirinde ve hatta Cumhuriyet dönemi şiirlerinde de görebileceğimiz bir tekniği burada da görmekteyiz: Cevabı bilinen bir soruya yanıt arıyor gibi gözükme, bilip de bilmezlikten gelme, yani tecahül-i arif de bu beyitte görülür. - Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlare su / Kim bu denli tutuşan odlare kılmaz çare su Nesre çeviri: Ey göz! Gönlümdeki ateşlere gözyaşından su saçma! Çünkü böyle tutuşan ateşlere su fayda etmez. On altıncı yüzyılın ve tüm divan edebiyatının en öndeki birkaç şairinden biri olan Fuzuli, en çok yukarıda bir beytini de paylaştığımız Su Kasidesi ile meşhurdur. Türk edebiyatının en duygulu ve lirik şairlerinden biri olan Fuzuli, 1556'da Kerbela'da ölmüştür. Yukarı beyte baktığımızda ise bu satırlar Su Kasidesi'nin de ilk beyti. Önce bir lise talebesi mantığı ile konuya bakmaya çalışırsak bu beyitte birçok söz sanatı görebiliriz. Su ve ateş kelimeleri aynı satırlarda geçerek tezat, gözyaşı suya benzetilerek teşbih, gözyaşlarının gönüldeki ateşi söndürmek için akıtıldığı belirtilerek hüsn-i talil, Ey göz! denilerek de nida sanatından yararlanılmıştır. Ayrıca yürekteki acıların bir ateşe benzetilmesi de açık istiareyi işaret eder. Bu beyitte, şairin akan gözyaşlarını gözün ne kadar büyük bir boyutta düşündüğünü de anlayabilir miyiz? Demek o kadar çok gözyaşı akıtılmış ki, gözler de bu kadar çok gözyaşı ile bir ateşin, yangının söndürülebileceğini düşünmüş. Gönüldeki ateş ile kastedilen bir aşk ateşidir. Divan edebiyatında aşk çoğunlukla ilahi aşkı ifade eder. Burada da ateşten kasıt maddi bir ateş değildir. Aşkı için çölleri geçmiş olan Mecnun misali bağrı yanan aşık, akan gözyaşlarının gönül ateşini söndüremeyeceğini belirtir. Aslında beyitte, gözyaşı gönül ateşine derman olma potansiyeli taşıyan bir kavram gibi gözükse de, ikisinin de kaynağında aynı şey vardır, o da aşk ateşidir. Bir başka şekilde ifade edersek; ikisi de birbirinden derman arıyor diyebiliriz. - Bir dil mi kalmışdur bu tir-i gamzeden kan olmamış / Bir can mı vardur ol keman-ebruya kurban olmamış Yukarıdaki beytin sahibi Ahmed Paşa, Fatih Sultan Mehmet dönemindeki Türk edebiyatının önemli isimleri arasındadır. Edirne'deki kadılık görevinde Fatih'in dikkatini çekmeyi başaran şair, daha sonra Fatih'in hocası ve ardından veziri olmuştur. Yukarıdaki beyte gelince; divan şiirinde sevgilinin kaşlarının yaya, kirpiklerinin ise oka benzetildiğin ifade etmiştik. Aşığın, sevgilinin fiziksel özelliklerini bu şekilde benzetmesi divan şiirinde sık görülür. Çünkü sevgili bir bakışıyla bile aşığın kalbini ok gibi delip geçebilecek kudrete sahiptir. Burada ilk mısrada sevgilinin gamzesi bir oka benzetilmiştir. İkinci satırda ise sevgilinin kaşları kemana benzetilmiştir. Ve sevgilinin bu etkisini bilip, görüp de gönlü kan olmamış, o keman kaşlara kurban olmamış kimse var mıdır, diyerek şair burada istifham yapar. Sevgilinin kirpiklerinin oka sıklıkla benzetildiği divan şiirinde, bu beyitte sevgilinin gamzeleri aynı benzetme içerisindedir. Burada şu sonuç da çıkabilir; gamzeler gülündüğü zaman bir çukur şeklinde yanaklarda gözüktüğünden, sevgilinin de bir başka kişiyle olan sohbetinde güldüğü, aşığın bu nedenle canının yandığı da söz konusu olabilir. Divan şiirinde, sevgili aşığa fazla yüz vermediği gibi, aşığın kötü gözle baktığı kişilerle de bir muhabbet içerisinde olabilir. Bu nedenle sevgilinin gamzeleri, bir başka kişiyle konuşup gülerken ortaya çıkıyor olabilir ve bu durum, aşığı delip geçen bir ok etkisi yaratabilir. - Cihanara cihan içindedir arayı/arayı bilmezler / O mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler Nesre çeviri: Dünyayı süsleyen Allah, aslında dünyanın içindedir. Fakat insanlar bu süsleyeni aramayı bilmezler. Tıpkı denizin içinde olup da denizin ne olduğunu bilmeyen balıklar gibi. Son satırdaki derya içredir deryayı bilmezler sözü bugün de bir atasözü mahiyetinde kullanılıyor. Beytin sahibi Hayali on altıncı asır Rumeli şairlerinden biridir. Yukarı beyte baktığımızda; Hayali'nin çok meşhur tasavvufi şiirinin başlangıcını görüyoruz. Bu ilk beyit bir bakıma, tasavvufu da tanımlıyor aslında, zira tasavvufta gerçek ve yegane olan yaratıcıdır. Dünya malı gelip geçicidir ve yaratılmış ne varsa onlar yaratıcının eseridir. Hatırlarsanız, ta en başta Tanpınar'ın divan şiirindeki kastedilen kişinin genellikle padişah olduğunu belirttiğini söyledim. Ancak tasavvufi, dini içeriklerde bu durumun değiştiğini de eklemiştim. İşte bu beyit tam da bu olaya örnek verilebilecek bir anlama sahip. Burada, diğer örneklerdeki gibi, canı yanan aşığın sevgiliye dert yanmasını görmeyiz. Direkt tasavvufi dünya görüşünün, yaşam şeklinin en temel ilkesi olan anlayışa gideriz. Balıkların denizde olup da denizin ne olduğunu bilmemesi gibi, insanlar da kainattaki her şeyin yaratıcısı Allah olmasına rağmen onu bu dünyada nasıl arayacaklarını bilmezler şaire göre. Çok güzel derlemişsiniz Mert Bey, kaleminize sağlık çok teşekkür ediyorum. İyi çalışmalar dilerim."} {"url": "https://gazetesanat.com/diyarbakir-malabadi-koprusu-ve-efsanesi", "text": "Merhaba değerli Gazete Sanat okuyucuları. Köprüler ve kemerler taşıdıkları sembolik anlam nedeniyle oldukça duygu yüklü olduklarından, bu hafta sizlere ülkemizin mimari şaheseri olan Malabadi Köprüsünden bahsetmek istiyorum. Öyle ya, bilindiği üzere köprüler ve kemerler iki farklı noktayı birleştirerek ağır yükü taşıyan, dengeyi insanoğluna hatırlatan metaforlar, eski mimari tabirle ise kantarlardır. Malabadi Köprüsü dünyanın günümüze ulaşan en büyük kemer açıklığına sahip taş kemer köprüsüdür. Mükemmel mimarisi ile insanı büyüleyen, Diyarbakır ve Batman'ı birbirine bağlayan bu köprü, UNESCO Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi'nde yer almaktadır. İnşa edildiği dönemin özelliklerini yansıtan Malabadi Köprüsü'nün üzerinde bulunan insan, güneş ve arslan figürlü kabartmalar, bu mimari şaheseri oldukça özgün kılmaktadır. Artuklu Medeniyeti'nin mimari şaheseri olarak da kabul edilen Malabadi Köprüsü bir zamanlar, yolcuların seyahat ederken kullanması için, köprü kemerinin her iki yanında bulunan, kervan ve yolcular için iki barınak odasına da sahip olmasıyla bilinir. Köprüyü özgün kılan bir diğer özellik ise köprünün zamane inşaat tekniklerinde kulanılan malzeme ile yapılmış olmasıdır. Kullanılan horasan harç tekniği nedeniyle köprü'nün özgün yapısını kaybetmediği ve günümüze kadar ulaştığı söylenmektedir. orda başladı bitti şu garibin öyküsü, karşıki aşiretten bir kıza gönül verdi, Maketlerin yer aldığı Miniatürk Tarihi eserler maket müzesinde, Malabadi Köprüsünün birebir ayrıntılar ile tasarlandığı formu yer almaktadır. Kendine has hikayesi, inşaat tekniği, türküsü hatta figür ve kabartmaların yer aldığı Türkiye Tarihi Mimari Eserlerden Malabadi Köprüsü ile ilgili anlatacaklarım şimdilik bu kadar. Her yazının sonunda yer alan sanat özdeyişi ile yazıma ara veriyorum. Değerli yorum ve önerilerinizin bizleri mutlu edeceğini unutmayınız! Yeni bir yazı da görüşmek ümidiyle, hoşçakalınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/diyarbakirda-karsilastirmali-edebiyat-gunleri-basliyor", "text": "Lis Yayınları ve Diyarbakır Sanat Merkezi'nin ortaklığıyla, ilk ikisi 2013 ve 2018 yıllarında gerçekleştirilen Diyarbakır Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri'nin üçüncüsü bu yıl Eylül-Ekim aylarında düzenleniyor. Lis Yayınları tarafından 2019 yılının Şubat ayında kurulan Wejegeh Amed|Diyarbakır Edebiyat Evi de bu yıl Edebiyat Günleri'nin düzenleyici ortakları arasında yer alıyor. İsveç Başkonsolosluğu, Goethe Enstitüsü, Hollanda Başkonsolosluğu ve Fransız Kültür Merkezi tarafından Anadolu Kültür ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı işbirliğiyle hayata geçirilen Kültür için Alan projesi kapsamında desteklenen Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri, daha önce olduğu gibi bu sene de edebiyata çok dilli ve çok sesli bir yaklaşımla, çeşitlilik içeren bir programla izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Bu yıl, Eylül-Ekim aylarında çevrimiçi alanda ve Wejegeh Amed'de gerçekleşecek olan program kapsamında çok sayıda yazar, edebiyat eleştirmeni, şair ve yayıncıyla söyleşi, tartışma, okuma ve buluşmalar düzenlenecek. Edebiyat ve Kırılgan Gelecek başlığı ile gerçekleşecek çevrimiçi açılış etkinliğinde, dünya genelinde gündemi belirleyen Covid-19 salgınıyla birlikte sınır hatları belirginleşen, sinir uçları hassaslaşan güncel meseleler edebiyatın içinden konuşulacak. Yakın geleceği görebilmenin her zamankinden de zor olduğu bir dönemde, görebildiklerimiz kadar göremediklerimize, görünmeyeni görme çabasına odaklanan program, uluslararası ayağında edebiyatın Avrupa'nın mevcut politik ve toplumsal gündeminin nabzını nasıl tuttuğu sorusuna yanıt arayacak. Yazar ile okuyucu arasında köprü rolü oynayan yayıncılık sektörü ve mecburi dönüşüm süreci, ayakta kalma stratejileri ve dayanışma imkanları üzerinden tartışılırken; gençlik ve çocuk edebiyatı, farklı dillerde yazan edebiyatçılara dair karşılaştırmalar ve az temsil edilen dillere dair oturumlar daha önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da programın önemli bir kısmını oluşturacak. Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri kapsamında, Eylül-Ekim aylarında gerçekleşecek etkinliklerin hazırlık sürecine paralel olarak düzenlenen iki üretim atölyesi ise Temmuz ve Ağustos aylarında gerçekleşiyor. Şiir-Film başlığı altında Kürtçe şiirleri görsel dünyaya aktaran kısa videolar üretilirken, Hayal Edilen Şehir başlığı ile düzenlenen çevrimiçi Yaratıcı Yazı Atölyesi'nde katılımcılar, Pelin Buzluk eşliğinde bir kenti yeniden kurmanın yolunu öykülerle arayacak. Başvuru süreci 26 Haziran-10 Temmuz 2020 tarihlerinde devam edecek atölye 5 haftalık bir programdan oluşmakta. Üretim atölyelerinin sonuçlarının da yer alacağı 3. Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri ana programının detayları Eylül ayında izleyicilerle paylaşılacak. Şiir okumaları, canlı yayınlar ve edebiyat eksenli yaratıcı videolarla Eylül-Ekim 2020 tarihlerinde edebiyata ve geleceğe dair umut tazelemek ümidiyle hayata geçirilen Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri'nin program detaylarına ilerleyen aylarda Lis Yayınları, Wejegeh Amed ve Diyarbakır Sanat Merkezi sosyal medya adreslerinden ulaşılabilecek. Lis Yayınları, Wejegeh Amed-Diyarbakır Edebiyat Evi ve Diyarbakır Sanat Merkezi ortaklığıyla ve Kültür için Alan desteğiyle 3.'sü düzenlenecek olan Diyarbakır Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri kapsamında çevrimiçi bir yaratıcı yazı atölyesi düzenleniyor. Yazar Pelin Buzluk'un yürütücülüğünde 16 Temmuz-6 Ağustos 2020 tarihleri arasında yürütülecek olan atölye, haftada bir buluşmalarla ilerleyen 4 oturumdan oluşmakta. Ayrıca atölye sürecinin ardından dileyen katılımcılar yazdıkları/yazacakları öykü denemelerinin edisyonu için yazar Pelin Buzluk ile ek bir oturum imkanını değerlendirebilecek. Hayal Edilen Şehir başlığıyla yürütülecek atölyede öncelikle bir tür olarak öykü ele alınacak, sözlü edebiyatın parçası olan hikayeden, yazılı edebiyatın parçası olan modern öyküye kat edilen yol tartışılacak. Türe dair temel tartışmalar, mekan ve/veya şehir teması üzerine kurulmuş öykülerden örnekler okuyarak farklı bağlamlarda geliştirilecek. Böylece katılımcıların, meydanları, sokakları, mekanları, insanıyla hayallerindeki şehri canlandırıp yeniden kurmaları için çağrışım ortamı yaratılacak. Atölye çıktısı olarak katılımcılara bu temalarda birer öykü yazmaları, böylece mekan ve şehirle kurdukları ilişkiye yeni bir gözle bakmaları önerilecek. Arzu eden katılımcılar şehir imgesi için yeni yaşam alanlarının açılışını, yitirilenlerin yaşama döndürülüşünü kurgulayacaklar. Belki uzaklara gitmeden de uzağına düştüğümüz, belki ayrı düşüp özlemini çektiğimiz şehri, meydanları, mekanları, sokaklarıyla yeniden görme, inşa etme çabasını yazarak ortaya koyacaklar. Sözcüklerle kurulan bir atmosferde farklı bir zamanda aynı şehir kurulabilecek ya da tam olarak şimdinin içinde, mekanda düşsel yeni kapılar açılabilecek. Şehirle bağlantı kurmayı zorlaştıran her türlü kısıtlama göz önünde bulundurularak ev içlerinden meydanlara kadar hayal ettiğim şehir dediğimiz yer nasıldır, neresidir, öykü yazarak bu soruların da ardına düşülecek. Rojen Wejeya Berawirdi ya li Amede Dest Pe Dike! Rojen Wejeya Berawirdi ya li Amede ya seyem, ku yen yekem u duyem di salen 2013 u 2018'an de bi hevkariya Weşanxaneya Lise u Navenda Hunere ya Amede li dar ketibu, isal di navbera mehen İlon-Çiriya Peşin de te lidarxistin. Wejegeh Amed ku ji ali Weşanxaneya Lise ve di Sibata sala 2020'i de hatibu avakirin ji isal di nav hevkaren ve çalakiye de ci digire. Rojen Wejeya Berawirdi ku ji ali Enstituya Goethe, Balyozxaneya Swede, Balyozxaneya Hollande u Navenda Çanda Fransi ve u bi hevkariya Weqfa Çand u Hunere ya Stenbol u Çanda Enadoluye te lidarxistin u di çarçoveya projeya Qad bo Hunere de ji te piştgirikirin, weki salen bere, isal ji, bi awayeki pirzimani u pirdengi neziki li wejeye dike u amadekariya bernameyeke pircure u pirreng dike. Di bernameya ku de di navbera mehen İlon-Çiriya Peşin u li ser bernameyen interneti li dar bikeve, gelek şa'ir, niviskar, rexnegiren wejeye u weşanger de çalakiyen weki gotubej, xwendin u gengeşekirinen wejeyi pek binin. Di çalakiya destpeke de, ku de bi sernivisa Weje u Dahatuya Giring u Nazik u li ser bernameya interneti li dar bikeve, mijaren ku bi şofa covid-19e re tekildar in u di dinyaye de rojevan diyar dikin u hestyari u sinoren jiyani beloqtir dikin, de di çarçoveya wejeyi de ben gengeşekirin. Di ve deme de ku ditin u texminkirina siberoja nez ji her deme betir çetin u dijwar e, bernameya me de bala xwe bide ser tişten ku hem xuyani nakin hem ji em nikarin wan bi hesani bibinin u ew e di çarçoveya tevlebuna derdoren navneteweyi de tekeve nav hewldana peydekirina bersiva pirsa ka weje çawa ji rojeva heyi ya politik u civaki ya Ewropaye fam dike u dinirxine. Digel gengeşekirina li ser demajoya veguherine ya jibegavi u sektora weşangeriye ku di navbera niviskar u xwendevanan de bi rola pirbune radibe, de nirxandinen li ser stratejiyen liserpeyanmayine u derfeten hevkarikirine ben kirin; u her weki salen bere, de li ser wejeya ciwan u zarokan, li ser danberheven ku de li ser zimanen ku kem ten nimandin u wejekaren ku bi zimanen cihe dinivisin, çalaki ben lidarxistin. Di çarçoveya Rojen Wejeya Berawirdi ya li Amede de ya ku de di navbera mehen İlon-Çiriya Peşin de li dar bikeve, di mehen Tirmeh u Tebaxe de du kargeh li dar dikevin. Kargeha yekem bi nave Helbest-Film e ku bi videoyen kurt helbesten Kurdi tine ser qada ditbari. Ya duyem ji, Kargeha Nivisa Afiriner e ku bi sernave Bajare ku te xeyalkirin li dar dikeve ku beşdar de digel Pelin Buzluk tekevin nav çirokan u hewle bidin da ku karibin reyen veavakirina bajareki peyde bikin. Dema seriledane rojen di navbera 26e Puşper u 19e Tirmehe de ye u kargeh de 5 hefte bidomin."} {"url": "https://gazetesanat.com/doc-dr-nalan-kurunun-bu-kitabi-ile-cocuklar-empatiyi-ogrenecek", "text": "Erken çocukluk eğitimi alanının ülkemizdeki en önemli uzmanlarından Doç. Dr Nalan Kuru'nun kaleme aldığı ve 11 yaşındaki kızı Duru tarafından resimlenen 'Arkadaşıma Ne Oldu? Bir de Tersinden Oku' Sola Kidz Yayınevi etiketiyle raflardaki yerini aldı. 6-9 yaş arası çocukların sosyal, duygusal beceri gelişimini desteklemeye yönelik olan kitap; Can ve Gülperi'nin başlarından geçen bir olaya bakış açılarını anlatıyor. İki yönlü okunan kitapta çocuklar hem Can, hem de Gülperi'nin gözünden olayların nasıl farklı algılandığını görebiliyor. Empati, farklılıklara saygı ve problem çözme gibi çocuklarda oldukça zor gelişen temel sosyal, duygusal becerileri desteklemek üzere kaleme alınan 'Arkadaşıma Ne Oldu? Bir de Tersinden Oku', yazar, eğitimci bir anne ve çocuk bir çizerin gözü ile çizilmiş kitap bitiminde etkinlikler, tartışma konuları ve çalışmalar içeren ilk kitap olma özelliğini taşıyor. Doç. Dr. Nalan Kuru 1974 yılında doğdu. İlk orta ve lise eğitimini İstanbul'da tamamladı. Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi lisans, Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Ensitütüsü'nden master ve doktora derecelerini aldı. 2017 yılında erken çocukluk eğitimi alanında doçentlik unvanını kazandı. Ardından İngiltere'de Canterbury Christ Church Üniversitesi Aile ve Çocuk Araştırmaları Enstitüsü'nde pedagoji alanında post doktora çalışmasını tamamladı. Bu süreçte Cambridge ve Oxford Üniversiteleri'nden ebeveyn danışmanlığı, oyun terapisi, eğitimde liderlik ve koçluk eğitimleri aldı. Aynı zamanda Emotion Coaching İngiltere Enstitüsü'nde Çocuklar Aileler ve Öğretmenler İçin Duygu Koçluğu programını ve akreditasyon süreçlerini tamamlayarak Emotion Coaching UK Duygu Koçu Uygulayıcısı ve Uygulayıcı Eğitimcisi unvanı aldı. Doç. Dr. Nalan Kuru'nun erken çocukluk eğitimi, aile-öğretmen-çocuk iletişimi, erken çocukluk döneminde sosyal duygusal öğrenme vb. konularda yurt içi ve yurt dışında yayınlanmış çok sayıda makale, kitap ve araştırmaları ile projeleri bulunmaktadır. Uzun yıllardır bu konularda çeşitli üniversitelerde lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermekte, öğretmenler, ebeveynler ve ruh sağlığı personelleri ile seminerler atölye çalışması gerçekleştirmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/doctor-whodan-uzun-metraj-ozel-bolum-bbcde", "text": "BBC'nin çok sevilen bilim-kurgu serisi, Doctor Who The Power of The Doctor özel bölümüyle BBC First ekranlarında olacak. Başrollerinde Jodie Whittaker, Mandip Gill, John Bishop, Sophie Aldred, Janet Fielding ve Sacha Dhawan'ın oynadığı bu özel, uzun metraj çekilen bölümde serinin 13'üncü Doktor'u Joidie Whittaker'ın hikayesi sona erecek. Nefes kesecek bu özel bölümde Doktor; ölümcül düşmanları olan Dalekler, Siber Adamlar ve baş düşmanı Efendi ile varoluşu için savaşıyor. Hikaye uzak bir galaksinin sınırlarında hızla giden bir trene esrarengiz saldırı düzenlenmesiyle başlıyor. Bu bölümde 21'inci yüzyıl dünyasında sismologların kayboluşu merak konusu olurken tarihin en ikonik tablolarından bazılarının tahrif oluşuna şahit olunacak. Gizemli ve aksiyon dolu bölümde bir Dalek, Doktor ile temas kurmaya çalışırken ekibin yolu Rasputin'in 1916 Rusya'sına düşüyor. Doctor Who The Power of The Doctor, uzun metraj çekilen özel bölümüyle tüm dünya ile aynı anda, 23 Ekim saat 21:50'de BBC First ekranlarında izleyiciyle buluşuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/docubox-hd-ekranlarinda-2-dunya-savasi-mevzilerine-yolculuk", "text": "Uluslararası medya kuruluşu SPI International bünyesinde HD kalitesiyle izleme deneyimi sunan belgesel kanalı DocuBox HD, ilginç yapımlarıyla muhteşem deneyimlerin kapısını açıyor. Resmi başlangıç tarihi 1 Eylül 1939 olarak kabul edilen İkinci Dünya Savaşı'nın 82inci yılında, DocuBox HD ekranlarında tarihte bir yolculuk yapıp, dünyayı değiştiren bu savaşın mevzilerini ziyaret edeceğiz. DocuBox HD İkinci Dünya Savaşı Belgesel Serisi'nde muharebelerin ve kahramanların izini süreceğiz. Bu belgesel serisi, Amerikan'ın kaderinin, inancının, kahramanlıklarının ve üstesinden gelinmesi zorlu mücadelelerdeki zaferinin destansı bir öyküsünü oluşturuyor. Şaşırtıcı, inanılmaz, ancak tamamen gerçek olayları anlatan aksiyon-macera belgeseli, 2. Dünya Savaşı'nın en sıra dışı kahramanlarından biri olan Yarbay William Edwin Dyess'in gözünden anlatılıyor. Ünlü aktör ve ABD Deniz Piyadeleri gazisi Dale Dye tarafından seslendirilmiş olan belgesel, 4 Nisan 1943'de, 10 Amerikalı savaş esiri ve iki Filipinli mahkumun, Japonya'nın en kötü şöhretli esir kamplarından biri olan Davao'dan kaçış planı yapmalarıyla başlıyor. Bu zorlu kaçış, 2. Dünya Savaşı'nın en akıllarda kalan öykülerinden biridir. 2. Dünya Savaşı'nın inanılmaz ama gerçek kaçış öykülerinden bir diğeri, izleyicileri şaşırtacak bir sonla noktalanıyor. İki Amerikalı, Damon Gause ve William Lloyd Osborne, Bataan Corregidor'dan kaçarak Filipinler üzerinden Avustralya'ya kaçtılar. Gause ve Osborne'un özgürlüğe kavuşması 52 gün ve 3,200 mil sürdü. Kaçışlarının hikayesini ilginç kılan şey ise, her iki adamın da seyahatleri sırasında bir günlük tutması ve ayrıca ziyaret ettikleri adalardan birinde kendilerine verilen gemide küçük bir kamera olmasıydı. Belgesel tüm bu kayıtları da gözler önüne seriyor. Manhattan Projesi, yani dünyanın ilk atom silahını tasarlamak, inşa etmek ve test etmek için binlerce fizikçiye, matematikçiye ve mühendise ihtiyaç vardı. Projeye atananlardan biri de Jack Amca lakaplı John Edmund Gray'di. Manhattan Projesi'nin nihai hedefi, 1939-1945 yılları arasında tahminen 60 milyon insanın öldürüldüğü bir çatışma olan 2. Dünya Savaşı'nı sona erdirmenin bir yolunu bulmaktı. Jack Amca, Amerikan hükümetinin silahla ateş etme yeteneği için değil, beyin gücü için güvendiği kişilerden biriydi. İkinci Dünya Savaşının en vahşi muharebelerinde savaşan ve bugün 94 yaşında olan 82. Hava İndirme Tümeni gazisi James Maggie Megellas'ın Wisconsin'den Avrupa'ya uzanan hikayesine tanık olacağız. Maggie, meşhur 82. Hava İndirme Tümeni'nin tarihindeki en başarılı isimdir."} {"url": "https://gazetesanat.com/dogan-ur-ile-soylesi", "text": "Aslında sanata olan ilgim çizgi roman çizerek ortaokulda başladı. Arkadaşlarım matematik sorusu çözerken ben onları çizer çizgi romanımda roller belirleyip onları oynatırdım. Tabi bu yolculuk beni Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesine taşıdı. 1987'de mezun olduktan sonra çeşitli dergi, gazete ve ajanslarda İllüstrasyon ve çizgi roman çalışmalarım devam etti. Bu arada fakültede tanıştığım müzisyen arkadaşlarımdan etkilenerek amatör olarak şarkı söyleyip beste yapmaya başladım. O yıllarda ön gurup olarak Mojo Bar Taksim de şarkı söylediğim zamanlar oldu. Her şey hayallerimi çizmekle başladı ardından müzik geldi ve birbirini tamamladı. 2016 Yılında eşim de emekli olunca İzmir Eski Foça'da yaşamaya başladık. Müzikle olan bağım hiç kopmadı. Albümdeki bestelerimi ara sıra bahçemizde çalıp söylüyordum. Bu keyifli anları karşı komşum Ersin Nakipoğlu ile kendi imkanlarımızla kaydetmeye başladık. Çizimlerimle birleştirerek animasyon bir klip yaptık. İlk parça 5-6 ay kadar sürdü ardından diğerleri geldi. Tabi müzik benim için vazgeçilmez bir tutku. Fakat İllustatörlük ve çizerlik benim profesyonel mesleğim. Doğrusu müziği meslek olarak yapmadığım için müzik dünyası ile ilgili derinliğine yorum yapmam zor. İllüstrasyon çalışmalarımı o zamanlar airbruh, sulu boya, guaj olarak çalışırdım. Hala çoğu zaman elde çizerek daha sonra bilgisayara geçiriyorum. Şimdilerde bu sektör dijital dünyada inanılmaz gelişti ve değişti. Uzun yıllar profesyonel hayatımda bunları yapma şansını pek bulamamıştım. Şimdiyse müzik çalışmalarımda bir kazanç beklentisi olmadığı için, tamamen içimden gelenleri yansıtıyorum. Yaşadığım yer Eski Foça, derin tarihi olan bir balıkçı kasabası. Balıkçılarımızdan, martılarımızdan tarih kokan taş evlerimizden etkilenmemek mümkün değil. Bu ambiansın benim hayal gücümü etkilediği kesin. Bu da çalışmalarıma yansıyor. Hayal etmek ve yaşamak farklı şeyler, buralarda yaşamın zorlukları da yok değil fakat zamanla alışılıyor. Hele İstanbul gibi dünyanın bana göre en güzel şehrinde doğup büyüyen biri olarak. Şarkılarımda vazgeç desem de İstanbul'dan tamamen vazgeçmek mümkün değil. Hemen her sokakta anılarımız dostlarımız var. Benimki vazgeçmek değil, hala İstanbul var hayatımda. Ama daha kısa ve keyifli ziyaretlerle. Bana göre her yer sevdiğin insanlarla güzel ve anlamlı. Aslında ne gariptir ki önce modernize olmak için, tüm imkanlarımızı seferber edip konfor alanlarımızı artırdık. Şimdi ise doğal yaşama dönmeye çalışıyoruz. Şunu görüyorum; şehirden kaçıp, şehir konforu buralara taşınıyor. Eski Foça sit alanı ve bu betonlaşmaya kapalı olduğu için şanslıyız. Isınmak için biz soba ya da klima yakıyoruz doğal gaz yok, hızlı internet yok. Şiddetli yağışlarda kendi önlemlerimizi alıyoruz. Burada yaz kış yaşıyoruz. Keyifli kış gecelerinde müzik, soba, kestane eşliğinde güzel anılar biriktirip üretmeye çalışıyorum. Yusuf İslam ile tanışmam için hayal etim, oldu diyebilirim... Müziklerini severek dinler, odamda gitarımla şarkılarını çalardım. Ve birgün gerçekten birlikte odamda gitar çaldık. Akademiden bir arkadaşım birkaç kare çizmemi istedi ben de çizdim. Fakat bu çizimlerin yıllar sürecek bir projenin başlangıcı olduğundan ve Yusuf İslam için çizdiğimden habersizdim. Elimden gelenin en iyisini yaparak teslim ettim. Yolumuz bu şekilde 2004 yılında kesişti. Londra ve Dubai'ye giderek, zaman zamanda onun Türkiye'ye gelmesi ile çalışmalarımız hala devam ediyor. 2009 yılında Royal Allbert Holl ve Monnshodow Melbron müzikali sahne İllüstrasyonları, albüm kapağı ve kitap çalışmalarımız bitti. Şimdi ise birlikte kendi hayatını anlatan bir kitap ve sergi çalışması yapıyoruz. Bir müzisyen olarak hayranı olduğum bir sanatçı ile çalışmaktan onur duyuyorum. Bir şeyler yapıp bırakmak beni çok ama çok mutlu ediyor. Şimdilerde öyküsü bana ait olan fantastik çizgi romanım üzerinde çalışıyorum. Aynı zamanda yeni parçamın hazırlıkları da devam ediyor, yakında onu da sizlerle paylaşacağım."} {"url": "https://gazetesanat.com/dogayi-korurken-sanat-yapmak-burgazadada-hollandali-bir-sanatci-koenraad-van-lier", "text": "Merhaba Diren. 2013'ten beri Türkiye'de yaşayan ve çalışan, neredeyse 44 yaşında Hollandalı bir görsel sanatçıyım. İstanbul'a taşınmadan önce dijital sanat ve kültür prodüksiyonları üzerine çalışıyordum ama köklerime geri dönüp tekrar analoga geçmek ve resme odaklanmak istiyordum. Bu yüzden ilk 3 yıl çoğunlukla elmas şeklindeki tuvaller üzerinde farklı yağlı boya teknikleriyle çalıştım. Adaya taşındığımdan beri, sahilde temizlemek istediğim büyük miktardaki inşaat atığı nedeniyle işim daha çevreci bir hale geldi. Doğa, elementler ve harika manzaralarla bağlantı benim için sonsuz bir ilham kaynağı. Kesinlikle ilham veriyor, adada yaşamak bir nimet. Doğa, elementler ve harika manzaralarla bağlantı benim için sonsuz bir ilham kaynağı. Ada mevsimlere göre değişir, en sevdiğim zaman her şeyin çiçek açtığı ve meyve verdiği bahar vakti. Yaz aylarında ada yazlık evleri olan insanlarla veya ziyaret eden turistlerle çok sıcak ve kalabalık olur. Diğer mevsimlerin sessizliğini daha çok tercih ediyorum. Adadaki komşularla ve arkadaşlarla iyi bir ilişki geliştirdim, evim gibi hissettiriyor. Adalıları severim, bu güzel bir karışım ve genel olarak şehir insanlarından daha rahatlar. Umarım insanlarla doğa arasında bir denge kurabilir, ama korkarım yavaş yavaş daha da kentleşecek. Adayı bu kadar özel kılan özelliklerin -yaşlı balıkçılar ve köy yaşamı gibi- yavaş yavaş yok olacağından korkuyorum. Burgazada'daki faytonların durumu, Büyükada'da yaşanan büyük problemlerle kıyaslanamazdı. Örneğin Burgazada'da tüm at sürücüleri Büyükada'dan farklı olarak atlarına çok iyi bakıyorlardı. Sadece yaz aylarında vardiyalı çalışıyorlardı, yılın geri kalanında çoğu at adanın üzerinde, özellikle de tepede serbestçe dolaşıyordu. Tepenin köşesinde dolaşmak ve özgürce yürüyen atları görmek büyülü bir şeydi, şimdi bu gitti ve asla geri gelmeyecek. Artık şehirdeki gibi çok sayıda mini otobüsümüz var. Bildiğim kadarıyla Madam Martha plajı hala vakıflara ait ama kiralık. Halkın son plajıydı ama her santimetresi bir şekilde ticarileştirildi. Daha da ticari bir kalkındırma olur mu bilemiyorum ama bu beni şaşırtmazdı. Buna sahil temizleme projesi olarak başladım. Ne yazık ki bu harika kumsal, uzun yıllar boyunca bir uçurumdan denize döktükleri inşaat atıkları ile birlikte ağır bir şekilde kirlenmişti. Bundan iyi bir şey çıkarmaya çalışmanın güzel olacağını düşündüm, sarmal plaj bahçesi fikri doğdu. Logaritmik spiral, toplanan asfalt parçaları ile inşa edildi ve o zamandan beri çamur ve doğal taşlarla kaplandı. Bir metre derinliğindeki mikro plastik tabakasını çıkardıktan sonra, yeni kompostlanmış toprağı koyduğum yerde filtre olarak iç kısımdaki kırık kiremitleri kullandım, bu işlemi yıllarca tekrarladım, kurumuş bitki örtüsü ise yeni toprak için kullanılıyor. Dış duvarın damla şekli, adanın kendisi gibi doğal taşlar ve çamurla inşa edilerek kışın güneybatı fırtınalarında eseri denizden korunur. Bahçe 3,5 yıldır büyümekte ve gelişmekte olduğundan, artık yabani bir çeşit tarla; çiçek, kaktüs, ot, sebze ve arıların ve böceklerin yolunu bulduğu küçük meyve ağaçlarına ev sahipliği yapmaktadır. Mevsimlere göre değişen, devam etmekte olan sembolik bir çalışma. Umarım gelişmeye devam edebilir. Doğada atık yoktur, kurutulmuş bitki örtüsü ve kompostlanmış mutfak atığımın ilkbaharda çiçeklerin tekrar büyümesi için yeni bir toprak tabakası oluşturduğu permakültür prensibini kullanıyorum. Bir şeyi gübrelemeye ve büyütmeye çalışmak, benim için kirletmenin tersidir. Herkes ne yaptığımı anlıyor mu bilmiyorum ama açıkladığımda takdir ediyorlar. Heykeller, Madam Martha Körfezi'nden toplanan kırık seramik karo ve plaj camından yapılmıştır. Geleneksel bir mozaik sanatçısının normalde yaptığı gibi fayansları kendim kırmadım, zaten deniz tarafından kırılmışlardı. Bunları kumsaldan topladım ve büyük 3 boyutlu organik bulmacalar olarak bir araya getirdim. Plajdan bulduğumuz malzemelerle çalışmak, sahili temizler ve atık malzeme olarak kabul edilen şeye yeni bir hayat verir. İstanbul'daki Hollanda konsolosluğunun yağmur yolu projesi kapsamında kısa süre önce dev bir mozaik çalışması (toplamda yaklaşık 34 m2) yapmaya başladım. Konsolosluğun odak noktalarından biri sürdürülebilirliktir ve yağmur yolu projesi yağmur suyunu güzel Palais de Hollande İstiklal Caddesi üzerindeki konumunda toplayacak ve depolayacaktır. Kaplama bir yamaçta yer alır ve bahçesi de aşağıda. Su en alçak noktaya gittiğinde, yağmur suyunu oradaki bir yer altı depolama biriminde toplamak için mükemmel bir noktadır. Taşma durumunda su, bahçenin ortasındaki bir su giderine akacak. Yapacağım mozaik tasarım, su yolunu, fıskiyeleri, saklama ünitesini ve su meydanını görsel olarak birbirine bağlamaktır. Bu özel sürdürülebilir tasarım projesi için yine Madam Martha sahilinden topladığım geri dönüştürülmüş kırık karoları kullanacağım. Bu proje için mozaik heykeller gibi kırık parçaları birleştirmeyeceğim, fayanslar arasındaki derzleri doldurmak yerine, harikulade organik şekillerine saygı duymak ve vurgulamak için karolar arasındaki mesafeyi koruyacağım. Denize döküldükleri için çoğunun, mozaik sanatçısının çinileri kırdığı geleneksel mozaiklerde gördüğünüz gibi keskin kenarları artık yok. Bu, suyun bir tür küçük delta sistemi gibi akabileceği özel bir görsel efekt veriyor. Daha önce de söylediğim gibi şu anda resim yapmıyorum ama buluntu malzemelerle çalışmaya başladım. Ama hala resim yaptığım zamanlarda, o an resim yapmayı ve ortaya çıkmasına izin vermeyi çok severdim, eskizler yapmadım, sadece doğa izlenimlerimi bilinçaltı seviyesinden resmetmeye çalıştım. Emin değilim, Herakleitos'un dediği gibi, değişmeyen tek şey değişim, bu yüzden muhtemelen farklı bir şey. Rica ederim, röportajınız için teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/dogu-ve-bati-muzikleri-dogudan-batiya-muzik-yolculugu-konserlerinde-bulusacak", "text": "Japon Sanatçılar Atsuko Suetomi ve Yuki Miyata, Türk Flüt Virtüözü Bülent Evcil ile birlikte 10 Nisan 2022 tarihinde Ankara CSO Ada'da ve 20 Nisan 2022 tarihinde İstanbul Kadıköy Belediyesi Yeldeğirmeni Sanat Merkezi'nde Japon, Anadolu ve Batı müziklerinden oluşan flüt-koto-arp trio konserleri gerçekleştirecekler. İstanbul ve Ankara şehirleri nisan ayı içerisinde çok anlamlı iki konsere ev sahipliği yapacak. Japon sanatçılar Atsuko Suetomi ve Yuki Miyata ile Türk sanatçı Bülent Evcil, Doğu'dan Batı'ya Müzik Yolculuğu isimli konserle 10 Nisan 2022 tarihinde CSO Ada'da; 20 Nisan 2022 tarihinde Kadıköy Belediyesi Yeldeğirmeni Sanat Merkezi'nde dinleyicilerinin karşısında olacaklar. Japon, Batı ve Anadolu klasik müziklerinin modern uyarlamalarla icra edileceği konsere Atsuko Suetomi, Japonya'nın en geleneksel müzik aletlerinden biri olan Koto ile; Yuki Miyata, kökenlerini Anadolu topraklarından alan Arp ile; Bülent Evcil ise Flüt ile eşlik edecek. Konser vesilesiyle nisan ayı içerisinde Türkiye'ye gelecek olan Yuki Miyata, eğitimini Japonya ve Fransa'da tamamlamış ve başta bu ülkeler olmak üzere birçok ülkede konserler vermiş bir arp sanatçısıdır. Uluslararası Koto Sanatçısı Atsuko Suetomi 2007 yılından bu yana Türkiye'de yaşamakta ve sanatını icra etmektedir. Sanatçı, gerek senfoni orkestralarıyla gerekse solo, duo, trio projelerle yürüttüğü konserleriyle Japon Müziğini Türk müzik severlere tanıtmış ve tanıtmaya da devam etmektedir. Flüt Virtüözü Bülent Evcil ise halen İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası ve Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası flüt sanatçısıdır ve çok önemli uluslararası orkestralardaki sanat çalışmaları da devam etmektedir. Konser serisinin İstanbul ayağı Kadıköy Belediyesi organizasyonuyla Japonya İstanbul Başkonsolosluğu ve Türk Japon Vakfı destekleriyle gerçekleştirilecektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/dokuma-eninde-ve-otesinde-giysiler-projesi-sanatseverlerle-bulustu", "text": "Dünyadaki yaşamın ilk izlerine ev sahipliği yapan Avustralya'nın göz alıcı yerli tekstil sanat eserlerinden oluşan dünyaca ünlü koleksiyon Jarrachara: Kuru Mevsim Rüzgarı ile Türkiye'den genç yeteneklerin tasarımlarından oluşan Dokuma Eninde ve Ötesinde Giysiler sergisi, İstanbul'da sanatseverlerle buluşuyor. Jarrachara: Kuru Mevsim Rüzgarı, Avustralya'nın Kuzey Bölgesi'ndeki Arnhem Land'de bulunan Babbarra Kadın Merkezi'ndeki geleneksel Avustralya halklarının kadın sanatçıları tarafından yapılan şablon baskılı tekstil eserlerinden oluşuyor. Babbarra Kadın Merkezi'nden sanatçılar ile İstanbul Bilgi Üniversitesi Tekstil ve Moda Tasarımı Bölümü öğrencilerini bir araya getiren sergi, değer, koruma ve güçlenme gibi ortak temaların sanatsal anlatımı yoluyla farklı kültürel geçmişleri de bir araya getiriyor. 21 Haziran-9 Temmuz tarihleri arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi santralistanbul Kampüsü Enerji Müzesi'nde sanatseverlerin beğenisine sunulacak olan sergi, Türkiye'nin ilk Avustralya yerli tekstil sanatı sergisi olma özelliğini taşıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi ve The Woolmark Company'nin ortaklığıyla Türkiye'deki Avustralya Misyonları tarafından düzenlenen sergi santralistanbul Kampüsü'nde Avustralya Başkonsolosu Tony Huber, İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. M. Ege Yazgan ile sanatseverler, akademi ve iş dünyasından önemli isimlerin katılımıyla gerçekleşen özel bir resepsiyonla açıldı. Avustralya Başkonsolosu Tony Huber, Avustralya yerli halkının yaratıcılığı ile Türkiye'den genç öğrencilerin tasarımlarını bir araya getiren bu denli eşsiz bir tekstil sanat sergisini İstanbul'da gerçekleştirmek bizim için büyük bir gurur dedi. Jarrachara: Kuru Mevsim Rüzgarı sergisi modern araçlarla geçmiş anlatı ve hikayeleri günümüze ulaştırarak sanatın sınırlarını zorlayan kadınların eserlerinden oluşuyor. Sergi, kadınların derin ve içsel kültürel bilgisini ortaya koyuyor. Jarracharra kelimesi, Avustralya'nın yerli dillerinden biri olan Burarra dilinden geliyor. Arnhem Bölgesi'ndeki kurak mevsimin başlangıcında yükselen güçlü soğuk rüzgarı anlamına gelen Jarracharra aynı zamanda yerli kabilelerin yıllık bir araya gelme törenlerinin de başlangıcını ifade ediyor. Kelime, aynı zamanda Kuzey Avustralya'nın Maningrida kentinde bulunan Babbarra Kadın Merkezi'nin 35 yılı aşkın bir süredir Arnhem Bölgesi'ndeki farklı Aborjin kültürlerinden, dillerinden ve hikayelerinden kadınları nasıl bir araya getirdiğine dair bir metafor olarak da kullanılıyor. Maningrida'da düzenlenen sanat atölyelerinde kadınlar tarafından uzun yıllar boyunca geliştirilen birbirinden zengin tekstil tasarımlarını İstanbul'a taşıyan sergide kumaşların yan yana dizilerek sunulması, çeşitli sanatçıların artık bir aile oldukları Babbarra'da bir araya gelmeleri ve birlikte çalışmalarını da sembolize ediyor. Jarrachara: Kuru Mevsim Rüzgarına İstanbul Bilgi Üniversitesi Tekstil ve Moda Tasarımı Bölümü öğrencilerinin çalışmalarından oluşan Dokuma Eninde ve Ötesinde Giysiler sergisi eşlik ediyor. Avustralya Merino yününü kullanan Dokuma Eninde ve Ötesinde Giysiler, doğal kaynaklar ile üretilen değerli tekstil malzemelerinin israfını önlemek için sıfır-atık ve/veya minimum-atık felsefesiyle farklı modellere kolaylıkla uygulanabilir kalıp tekniklerini bir araya getiriyor. Sergide yer alan tasarımların odağında, çevreye duyarlı teknik ve tasarımların birleşmesi ile giysi üretimine ayrılan zamanı, toprağı, doğal kaynakları, insan emeğini ve enerjiyi korumak ve değerlendirmek gibi önemli değerleri öne çıkaran bir anlayış yer alıyor. Sergi, sadece Türkiye'deki genç yeteneklerin omuzlarında yükselen yaratıcı endüstrilere dikkat çekmekle kalmıyor, aynı zamanda tekstil ve moda endüstrilerinde sıfır atık ve/veya minimum-atık anlayışı ile bütünleşen çevresel çabaların ve bu anlayışa eşlik eden yenilikçi tekniklerin sanat ve tasarımda artan rolünün önemini de gözler önüne seriyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Tekstil ve Moda Tasarımı Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi İrem Arıkan Ekşi, Avustralya Maningrida bölgesinden yerli kadın sanatçıların tekstil desenleri 'değer verme, koruma ve güçlendirme' temalarını yaşamlarının merkezine oturttuklarına işaret ederken bu temalarla döngüsel bir moda endüstrisine katkı sunmayı hedefleyen sergimizin tasarımlarına da esin kaynağı oldu. 'Dokuma Eninde ve Ötesinde Giysiler' sergimizde öğrencilerimiz modada sürdürülebilirliğin sağlanması için kumaş atığının tasarım kararlarının bir parçası olması gerektiği düşüncesinden yola çıktı. Öğrencilerimiz dokuma tezgahından çıkan kumaş eninin tamamını veya tamamına yakınını kullanan kalıplarla kumaş atığının azaltılmasını amaçlayan tasarımlar yaptı dedi. Sıfır-atık anlayışına dayalı kalıp kesim tasarımların ana odağını, dokuma tezgahından çıkan atık kumaşların bir veya daha fazla giyside yeniden değerlendirilmesi oluşturuyor. Sıfır-atık ve/veya minimum-atık temelli kalıp tasarım tekniği aynı zamanda topraklarımızı ve topluluklarımızı; onlara değer vererek, koruyarak ve aksiyonlarımızla güçlendirici bir etki yaratarak insan gücünü, ekosistemi ve kaynakları tüketen bir endüstriyel düzenden ziyade döngüsel bir endüstriye ulaşmayı hedefliyor. Tasarımlarda kullanılan Woolmark lisanslı kumaşların yüzde 100 doğal, yenilenebilir, biyolojik olarak parçalanabilen ve geri dönüştürülebilir yün lifinden olması ile yünün büyük miktarlarda karbonu ayırma ve biyolojik çeşitliliği artırma potansiyeline sahip bir materyal olması, yünün döngüsel tasarım ve ekonomi için öneminin altını çiziyor. The Woolmark Company'nin verilerine göre, yün uzun zamandır çevresel açıdan olumlu bir seçim olarak kabul ediliyor. Lifin yüzde 100 biyolojik olarak parçalanabilir olması ve koyunlar üzerinde sürekli yetiştirilebilmesi gibi bir dizi doğal faydasının olması onu tamamen yenilenebilir kılmaktadır. Ayrıca, şirket Pek çok Avustralyalı yün yetiştiricisinin ekoloji, insanlar ve ekonomide biyoçeşitliliği ve esnekliği teşvik etmek için sürdürülebilir uygulamalar kullandıklarını ve bunun da Avustralya yününe değişen tekstil ve sanat ekosisteminde özel bir yer verdiğini vurguluyor. The Woolmark Company Genel Müdürü John Roberts, Yün, atık ve kirliliği en aza indiren döngüsel bir tekstil üretim modeline uyan en iyi elyaftır. The Woolmark Company olarak 'Dokuma Eninde ve Ötesinde Giysiler' sergisinde olduğu gibi öğrenci inisiyatiflerinin yanı sıra daha geniş ölçekte markalar ve tedarik zincirleriyle çalışmaktan ve onları yünün doğal ekolojik özellikleri ile döngüsel ekonomi için uygunluğu ve yararları hakkında bilgilendirmeye yardımcı olmaktan memnuniyet duyuyoruz dedi. Jarrachara: Kuru Mevsim Rüzgarı ve Dokuma Eninde ve Ötesinde Giysiler koleksiyonlarında yer alan eserleri İstanbullularla buluşturacak olan serginin açılış resepsiyonu aynı zamanda bir bağış etkinliği olarak gerçekleşti. İstanbul Bilgi Üniversitesi Tekstil ve Moda Tasarımı Bölümü öğrencilerinin tasarladıkları kıyafetler açık artırmaya sunularak satıştan elde edilen gelir 6 Şubat depremlerinden etkilenen kadın ve kız çocuklarına destek olmak amacıyla Birleşmiş Milletler Kadın Birimi Türkiye Deprem Fonu'na bağışlandı."} {"url": "https://gazetesanat.com/don-kisot-akm-turk-telekon-opera-salonunda", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi, Miguel de Cervantes'in aynı ismi taşıyan romanından seçilmiş bazı bölümlerden esinlenilerek sahneye taşınan Don Kişot balesini, ''Beyoğlu Kültür Yolu Festivali'' kapsamında AKM Türk Telekom Opera Salonu'nun muhteşem atmosferinde, 30 Mayıs ve 1 Haziran'da gerçekleştireceği temsillerle yeniden seyircisi ile buluşturuyor. Ludwig Minkus'un bestesiyle Marius Petipa tarafından ilk kez 1869 yılında Moskova'da Bolşoy İmparatorluk Tiyatrosu'nda sahnelenen eser, müziklerindeki melodi zenginliği, İspanyol kültürünün renkli ve heyecan verici etkisinin uyumlu birlikteliği ile klasik bale dünyasının en pırıltılı ve ihtişamlı eserlerinden biri. Yüksek seviyedeki bale tekniğiyle dünyaca ünlü toplulukların repertuvarlarında değişmez bir yeri olan Don Kişot'u Ayşem Sunal Savaşkurt sahneye koyuyor. ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçıları dönüşümlü olarak dans edecekler. Orta Çağ şövalye hikayelerine saplantı derecesinde meraklı olan Don Kişot, gezgin bir şövalye olmaya karar verir ve yaveri Sancho Panza ile birlikte şehre doğru yola çıkar. Hayalinde aşkını kazanmak istediği Dulcinea vardır. Hancı Lorenzo, kızı Kitri'yi zengin Gamache ile evlendirmek istemektedir. Oysa Kitri, Basilio'yu sevmektedir. Bu sırada Don Kişot ve Sancho Panza şehre gelir. Don Kişot Kitri'yi görür görmez, en sonunda Dulcinea'yı bulduğunu düşünür. Meydandaki şenliğin ortasında Kitri ve Basilio, arkadaşları Espada ve Mercedes'in yardımıyla oradan kaçmayı başarır. Don Kişot ve Sancho Panza da onları takip eder. Gamache ve Lorenzo da vakit kaybetmeden çiftin peşine düşer. Don Kişot ve Sancho Panza kaçan çiftin bir çingene kampına sığındığını keşfeder. Herkes gecenin romantik atmosferinin etkisindedir. Don Kişot hayallere dalar ve Kitri'nin aslında Basilio'yu sevdiğini anlar. O sırada birden fırtına kopar. Don Kişot bir yel değirmenine saldırır; onu bir canavar olarak algılamıştır. Ancak bu çarpışmanın sonunda sefil bir halde yere yığılır ve kendinden geçer. Don Kişot büyülü bir rüyaya dalar ve gözünün önünden olağanüstü güzellikte görüntüler geçer. Kitri'yi gene Dulcinea olarak görür. Şafağın sökmesiyle Çingene Kampı'ndan kaçan Kitri ve Basilio'yu Sancho Panza fark eder ve hemen Don Kişot'u uyandırır. O sırada kampa varan Lorenzo ve Gamache onlara Kitri'yi sorar. Genç aşıklara sempatiyle bakan Don Kişot, Lorenzo ve Gamache'ı kasıtlı olarak yanlış yönlendirir. Ancak Sancho Panza ikiliye bilinçsizce doğru yolu gösterir. Kitri ve Basilio her ne kadar saklanmaya çalışsa da, sonunda yakalanır. Lorenzo, kızından Gamache'ın ilgisine karşılık vermesini ister. O sırada Basilio sahte bir intihar sahnesi yaratır. Kitri bunun bir oyun olduğunu anlayınca, Don Kişot'a Basilio ile evlenmek istediğini söyler ve konuyla ilgili Lorenzo'yu ikna etmesini rica eder. Bir anda Basilio hayata döner! Düğün hazırlıkları için herkes coşkuyla oradan ayrılır. Halk çiftin evliliğini kutlamaktadır. Don Kişot da çiftin evlenmesinden dolayı mutludur. Onlara samimi bir biçimde veda ederek, yeni maceralara doğru yola koyulur."} {"url": "https://gazetesanat.com/dou-ile-sanat-yasamina-dair-soylesi", "text": "İlk teklisi Senin İçin ve ardından yayımladığı Yakın Kal isimli şarkısı ile genç neslin dikkat çeken isimlerinden DOU, Pop ve R&B tarzını harmanlayarak hazırladığı Poetry isimli yepyeni şarkısını Warner Music Türkiye etiketiyle dinleyicilerle buluşturmanın heyecanını yaşıyor. Biz de bu vesile ile genç sanatçı ile hayatına dair keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. -Merhabalar Dou, ilk başta seni tanıyabilir miyiz? Selamlar ben DOU. 1998 yılında İstanbul'da doğdum. Küçük yaştan beri müzikle uğraşıyorum. 12 yaşımda ilk gitarını aldım, 14 yaşımda gitar ve şan dersi almaya başladım. Aynı yıl içerisinde Youtube'a cover çalışmalar yüklemeye başladım. Lisede okuduğum süre boyunca çeşitli sahnelere çıktım. Bilgi Üniversitesi işletme bölümünden mezunum. Anlayacağınız müzik hayatımda her zaman vardı ve olmaya da devam edecek. Bunların haricinde çok konuşan ve hareketli birisiyim. Fitness ve takım sporları yapmaktan çok keyif alırım. Spor da hayatımda müzik gibi vazgeçilmez bir yerde duruyor. Olmazsa olmazlarıma arkadaşlarımla vakit geçirmeyi de ekleyebilirim. Bazen boş boş, bazen dünyayı kurtarırmışcasına ettiğimiz sohbetler beni deşarj ediyor. -Gerçek ismin nedir? -Üçüncü teklin Poetry'i yayımladın. Tekerleme gibi insanın aklında kalan bir havası var. Şarkı sana mı ait? Hikayesini dinleyebilir miyiz? Evet şarkı bana ait. Söz ve müzik benim. Şarkıda aşık olduğum kadından bahsediyorum. Vücut hatlarının şiir gibi kıvrımları olduğundan, teninin evim gibi koktuğudan. Özellikle bu cümleleri yazarken ona basit bir iltifat etmek istemedim, o yüzden vücudunun kıvrımlarını sevdiğim şiirlerimin dizelerine benzetmek istedim, hem sanatsal hem de romantik. Bu ikisini birleştirdiğimde ortaya şiir çıkıyor 🙂 Teninin evim gibi kokması ise aslında yazdığım en naif cümlelerden biri olabilir. Çünkü derler ya senin ailen neredeyse evin de oradadır diye, işte bende onu ailem olarak adlandırmak istedim. -Neden hem Türkçe hem İngilizce sözleri tercih ediyorsun? Aslında belirli bir nedeni yok. Ben farklı kültürleri aynı çatı altında birleştirmekten aşırı keyif alıyorum. Alt yapı olarak şarkılarımı dinlediğinizde bu karışımı enstrümantal olarak da duyabilirsiniz. Bazen sözleri yazarken aynı anlamı İngilizce veya başka bir dil kullanarak daha farklı ilgi çekici şekilde verebileceğimi fark ediyorum. Beynim otomatik doldurmuş oluyor, ben de bu yüzden belirli çizgilere bağlı kalmadan dilleri karıştırarak yeni bir parça yazmış oluyorum. -Dünyaya açılma gibi bir hedefin var sanırım tüm şarkılarında iki dili tercih etmenin sebebi aynı zamanda Türkçe dilini de tanıtmak mıdır? Dünyaya açılmak istiyorum evet. Yukarıda da yazdığım gibi aslında belirli bir plan olmadan içimden geldiği gibi kullanıyorum dilleri şarkı yazarken ama Türkçe doğru kullanıldığı zaman kulağa çok güzel gelen bir dil ve yurt dışındaki çoğu insanın bunu görebilmesi ve duyabilmesi için full İngilizce yazdığım parçalara da ara ara türkçe cümleler ve kelimeler ekliyorum. Çünkü aslında bir müziği anlayabilmek için illa söylendiği dili anlamanıza gerek olduğunu düşünmüyorum. Hayalini kurduğum gibi yurt dışına açılabilirsem yabancı insanlara da Türkçenin o şiirsel kulağa hoş gelen tonunu duyurmak isterim. -Dou'nun kaleminden çıkan şarkıların çıkış noktaları kendisi mi yoksa başka hikayelerden de esinlenir mi? -Aynı zamanda oyunculuk hikayenin de olduğunu duyduk. Bize bahseder misin? Evet, aynı zamanda oyunculuk yapıyorum ve çok keyif alıyorum. Küçüklüğümden beri her film izlediğimde ben de hemen kendimi o filmde bir karakteri canlandırmak isterken bulurdum, yavaşta olsa bu hayalim gerçekleşmeye başladı. Bir filmde, dizide bir karakteri canlandırmak onun gibi düşünüp onun gibi konuşmak bana çok heyecan veriyor. Yakın zamanda yeni dizi Koyu Beyaz'ı göreceksiniz. Dizide Kevin karakterini canlandırıyorum. -Oyunculuk eğitimi aldın mı? Bağlı olduğum ajansta rol bazlı koçluk aldım. -Dou nelerden beslenir? Dou arkadaşlarla vakit geçirmekten,1 sezon diziyi bir gecede bitirmekten, her gece kaç milyon kez bitirdiğini bilmediği Friends'i izlemekten, spor yapmaktan ve tabii ki müzik yapmaktan beslenir. -Bir günün nasıl geçer? Şu anda çalışıyorum o yüzden günümün bir kısmı işte geçiyor. Eve geldiğimde erken kalktığım için 1 saatlik bir power Nap yapıyorum. Sonrasında genellikle kahve içmeye çıkarım, eve döndüğümde biraz gitar, biraz dizi sonra uyku. Aslında çalışmaya başlamadan önce bunların arasında bir de spora gitmek vardı. Düzenimi oturttuğum an sporu da gündelik hayatıma geri sokmak istiyorum. -Spor yapar mısın? Ahahah evet fazlasıyla. Yıllardır fitness yapıyorum, 3 sene boyunca profesyonel futbol oynadım, üniversite de profesyonel olarak Amerikan Futbolu oynadım. -Sağlıklı beslenme furyasında yerini aldın mı? -Vazgeçilmezlerin var mı? Ya da şansım dediğin bir eşya? Takılarım var. Takı takmayı çok seviyorum hatta bazen takısız dışarı çıktığımda kendimi çıplak hissediyorum. -En hoşlandığın yanların? Ben herkesle anlaşabilirim. Gerçekten anlaşamayacağım bir insan olduğunu düşünmüyorum, varsa da bunu challange gibi algılayıp yine işin sonunda anlaşmaya bakarım. -En hoşlanmadığın yanların? Çabuk sinirlenirim ve anlık öfkem yüzünden hiç kırmak istemediğim kalpleri kırdım. -Hobilerin nedir? Sinemaya gitmek, coctail yapmak, oyun oynamak, yurt dışı gezileri. -Stiline önem verir misin? Vazgeçemediğin parçalar var mı? Gardolabında olmazsa olmaz parça hangisi? Stilime önem veren birisiyim evet ama bu soru çok zor bir soru. Takılarım birinci sırayı alır sonrasında ayakkabılarım derim herhalde, 35 den fazla ayakkabım var. -Modayı takip eder misin? Evet, etmekten keyif alıyorum ama benim giyinişim biraz 90'larda kaldı. Vintage giyinmekten çok keyif alıyorum, giydiğim itemin bir hikayesi olmasından örneğin. -En sevdiğin müzik tarzı nedir? En sevdiğin ve ilham aldığın sanatçılar kimler? Gerçekten en sevdiğim tarzı seçemem. Zaten benim müziklerimde de çok farklı tarzların karıştığını duyabilirsiniz. İlham aldığım sanatçılar listesinde 1. sırayı Justin Timberlake alıyor. Küçüklüğümden beri onu ve Timbaland'in yaptığı alt yapıları dinleyerek büyüdüm. -En sevdiğin renk, kitap, sinema nedir? En sevdiğim renk kesinlikle yeşil. Stephen King'in romanları, Bad Boys serisi belki sanatsal olarak bir karşılığı çok fazla yok ama izlerken kendimi çocukluğumda hissediyorum. O yüzden bende anlamları çok fazla gerçekten, kaç kere izledim bilmiyorum. -İdolun var mı? Justin Timberlake az önce söylediğim gibi onun şarkılarıyla, onun gibi giyinmeye, dans etmeye çalışarak büyüdüm. -Hedeflerin nedir? Ben yazdığım parçaların büyük kitleler tarafından dinlenmesi, dinleyicilerimle aramda o özel bağı kurmanın hayali ile yaşıyorum. Yurt dışına açılmak istiyorum ve durmadan sahne yapmak istiyorum. Benim asıl hedeflerim bunlar, devamı zaten yoldayken seçimlerimizle belirlenecek. -Yeni projelerinden bahseder misin? Hali hazırda daha çıkarmamış olduğum 10'dan fazla parçam var ve yazmaya, gelişmeye yeni bir şeyler katmaya devam ediyorum. Sizlerin de dinlemesini sabırsızlıkla bekliyorum. Şarkılarım dışında oyunculuk yaptığım başka projeler de gelecek, onları da ileride konuşuyor oluruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/dovme-sanatcisi-baris-kiymaz-nakkab", "text": "Liseyi teknik okulda okumuştum. Sanata olan ilgimi de liseden mezun olduktan bir yıl sonra fark ettim. 2015 yılında tam zamanlı çalıştığım işimi bırakıp bir dövme makinesi aldım ve yetenek sınavlarına hazırlanmaya başladım. 2016'da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Seramik ve Cam Tasarımı Bölümü'ne kayıt oldum. Bir süre eğitim aldıktan sonra bana göre olmadığına karar verdim ve yeniden yetenek sınavlarına girdim. 2018'de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nü kazandım. Güncel sanat, baskı teknikleri ve çevremdeki çoğu sanatçı ile bu eğitim döneminde tanıştım. Bunlar olurken bir yandan dövme yapmaya da devam ediyordum. İstanbul'un hemen her semtinde ve Türkiye'nin diğer bazı büyük şehirlerinde dövme yapma fırsatım oldu. 2021'de ise Avrupa'daki büyük şehirlerde dövme turlarımı gerçekleştirdim ve motive edici bir ilgi gördüm. Ardından mezun olmak için Türkiye'ye geri döndüm ve geçtiğimiz Haziran ayında lisans eğitimimi tamamladım. Okulu bitirir bitirmez de Berlin'e geldim. Sernakkab, son dönemde ağırlık verdiğim bir tasarım-dövme pratiği. Buzdağının görünen kısmı yaptığım dövmeler olsa da, dövme yapmak bu sürecin sonuncu ve en kısa aşaması. Tasarım sürecim ise benim için bir macera ve hatta çoğu zaman terapi gibi. Desen, çeşitli baskı teknikleri ve özellikle Ebru sanatının imkanlarını kullanarak kendime özgür bir üretim alanı açıyorum ve insan anatomisini referans alarak özgün dövme tasarımları oluşturuyorum diyebilirim kısaca. İlk deneylerime başladığım sırada bu sürece bir isim vermeliyim diye düşünüyordum; geleneksel Türk sanatları hakkında okumalar yaptığım sırada, Alan W. Fisher ve Carol Garrett Fisher'ın Osmanlı'daki saray ressamlarının atölyeleri hakkında yazdığı bir makalede ser nakkaş terimiyle karşılaştım. Böylece yeni üretimlerime sernakkab ismini vermeye başladım. Teşekkür ederim! Fikir ilk olarak güzel sanatlar eğitimimin 3. yılında yaptığım bir final projesi olarak ortaya çıktı aslında. Böylece uzun bir süre üzerine düşünüp, eskizler alıp, araştırmalar yapma fırsatım oldu. Daha önce ebru teknikleri ile dövme tasarımı yapan yerli ve yabancı sanatçılar olduğunu öğrendim. Bu fikri geliştirmek ve yeni bağlamlarla ilişki kurabilmek adına çeşitli deneyler yaptım ve sonunda minimal, organik ve bilinçli çizgiler ortaya çıkarabileceğim metotlar geliştirdim. Üniversitedeki ilk yıllarımdan beri çalıştığım yüzey tasarımlarında hocalarım işlerimdeki dinamizm kavramına dikkat çekiyordu. Bunu fark ettikten sonra bilinçli olarak bu yönde üretimler yapmaya başladım. Doğada yansımalarını gördüğümüz akış, dallanma, hız, keskinlik gibi canlı hissettiren kavramları tasarımlarıma eklemeye çalışıyorum. Bunun yanı sıra yastık izinden ağaç gölgesine kadar birçok şeyi fotoğraflıyorum ve ilham gerektiğinde galerimde bir süre geziniyorum. Aynı zamanda görsel hafızamı farklı alanlardaki sanatçıları takip ederek de besliyorum. Örneğin beğendiğim bir müzik klibi olursa hemen prodüksiyon sürecini araştırıyorum, arkasındaki sanatçıları takibe alıyorum. Edindiğim bütün bu görsel verilerin çıktısı, olarak tarzım da kendi kendine evriliyor sanırım. Bunun yalnızca bir sebebi olduğunu düşünmesem de, en önemli sebebinin otantiklik olduğunu düşünüyorum. Paris'ten, Londra'dan, hatta Avustralya'dan bile İstanbul'a gelip sernakkab istiyorum diyenler oluyordu. Kenarda duran eskizlerim dahi ziyaretçiler tarafından farklı bulunuyor ve ilgi görüyordu. Bunun Avrupa'da da devam etmesi benim hoşuma gidiyor çünkü işlerim hakkında daha çok şey öğrenmek istiyorlar ve sorular soruyorlar. Kavramsal sanatla inişli çıkışlı bir ilişkim var. Aklıma gelen projeleri yapıyorum, yapmaya vakit bulamadıklarımı da not alarak ve eskizler çizerek elimde tutuyorum. Bol bol yeni yapılan işlere bakıyorum ve güncel sanatla bağımı koparmamaya çalışıyorum. Çoğunlukla fotoğraf çekerek ve okumalar yaparak veri biriktiriyorum. Çevremdeki diğer sanatçılarla tasarım işbirlikleri yapıyorum. Henüz bir zorluk yaşamadım. Sosyal medyanın bilgiyi ulaştırmada bu kadar hızlı ve sınırsız olması her şeyi kolaylaştırıyor. Türkiye'de 7 yıldır dövme yapıyor olmama rağmen şu an beni takip eden insanların %70'i başta Almanya ve Amerika olmak üzere farklı ülkelerden. Sanatın, özellikle de dövme sanatının evrensel bir dili olması sanatçılar için büyük bir avantaj. Dövme ve tasarım yapmaktan vakit buldukça kişisel çalışmalarıma devam ediyorum. Kent sosyolojisi üzerine çalışmış olduğum bir fotoğraf projem var, İstanbul 2022, aynı zamanda diploma projemdi. Şimdilerde projenin Berlin versiyonu için çalışıyoruz. Bir yandan da Almanca öğreniyorum ve yaklaşan sergilere hazırlanıyorum. Yakın gelecekte öncelikle yarım kalan kişisel projelerimi tamamlamak ve onları sergilemek istiyorum. James Cameron'ın Avatar'ı benim için büyük bir ilham kaynağı. Filmdeki atmosferi referans alarak yaptığım dövme tasarımları var ve bunların tamamını hayata geçirerek bir fotoğraf serisi oluşturmak istiyorum. Yanı sıra Berlin'deki diğer sanatçılarla ortak projeler planlıyoruz, yakında sosyal medya hesaplarımızdan paylaşacağız. Vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederim. Dövme sanatında şu an dünya genelinde adeta bir rönesans yaşanıyor ve bu dönemin bir parçası olduğum için çok mutluyum."} {"url": "https://gazetesanat.com/dovme-sanatcisi-selen-gezer-insandan-cikma-ve-insan-vucudunda-hukum-surecek-isler-yapiyorum", "text": "Merhaba. 21 Aralık 2000 tarihinde Lüleburgaz'da dünyaya geldim. Eğitim hayatıma Lüleburgaz'da başladım ve Edirne'de devam ettim. Dışardan bir yardım almadan yaptığım çizimlerimle lisedeki öğretmeninim dikkatini çekerek onun tavsiyesiyle Grafik ve Fotoğraf bölümünü bitirdim ve devamında da Trakya Üniversitesi'nde Grafik Tasarım bölümü okudum. Üniversiteye başladığım ilk sene dövmeye olan ilgim sebebiyle bu yönde bir adım attım ve 2019 senesinden beri dövme yapıyorum. İnsandan çıkma, ve insan vücudunda hüküm sürecek işler yapıyorum. Şu ana kadar dotwork, geometrik, illüstrasyon ve minimal çalışmalarımı ağırlıklı olarak sürdürdüm. Daha çok old school çalışmaları yapmaktan zevk alıyorum ama kendimi bu konuda biraz daha geliştirmem gerektiğini düşündüğüm için aceleci davranmıyorum. Dövme modelinin kendi tarzına uygun olup olmadığına karar vermeli ve en önemlisi hayatının ilerleyen dönemlerinde pişman olmayacağı bir bölge seçmeli. Acıyla ilgili tam olarak böyle bir bölge önerisinde bulunmayı doğru bulmuyorum çünkü acı eşiği kişiden kişiye çok fazla farklılık gösterebilir. Yine de sıkılmamaları adına bir bölge önerecek olursam görünmeyen bölgeleri tercih etmelerini öneririm. Şu ana kadar asla yapmam dediğim bir modelle karşılaşmadım o yüzden buna bir cevap veremiyorum. Yine de genel olarak sevgili isimleri ya da tarihleri yapmayı tercih etmiyorum. Her dövmecinin bakım önerisi farklı oluyor. Ben genel olarak dövmenin temiz tutulmasını ve ılık suyla günde 1 defa ovalamadan temizlenip, tampon hareketlerle kurulayıp devamında bol bol nemlendirilmesini öneriyorum. Hiçbir şekilde kaşımamalı ve soyulan deri kopartılmamalı. Dövme tam anlamıyla iyileştikten sonra bile güneşten korunmalı ve krem sürerek bakım yapmaya devam edilmeli. Çoğu zaman güzel bir ayrımcılığı oluyor diyebilirim. Erkek meslektaşlarımdan çekinen hemcinslerim tarafından tercih ediliyorum. Tabi ekstra olarak bazen erkeklerin gereksiz ilgisi de oluyor ve amaç dövmeden sapıyor. Genelde kadınlara ve ilk dövmesini yaptıranlara denk geliyorum ve genel olarak illüstratör modeller tercih ediliyor. Diğer konuya gelecek olursam, bence ilişkilendirilmemeli. Ama minimal dövmeleri kadınlar, daha kaba dövme olarak adlandırdığımız realistik dövmeleri de erkekler üzerinde daha çok görüyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/dr-hanim-size-sarilabilir-miyim-teaser", "text": "Dr. Hanım Size Sarılabilir miyim? adlı konuklu tartışma programının tanıtım metni. Dr. Hanım Size Sarılabilir miyim? adlı programa hoş geldiniz. Ben Hayriyem Zeynep Altan, bir bayram sabahına uyanan eski çocuklar gibi heyecanlıyım. Yazmaya alışkınım. Çünkü ben bir yazarım. Konuşmaya; düşüncelerimi, duygularımı öğrencilerimle paylaşmaya, onlarla birlikte yol almaya alışkınım. Çünkü ben bir akademisyenim. Yani halk ağzıyla öğretmenim. Şimdi yapmaya giriştiğim şey ise; bu yaptıklarıma hem benziyor, hem de yeni bir şey olduğu için benzemiyor. İşte heyecanım bundan. Bir süredir uzak kaldığım öğrencilerime seslenir gibi, size sesleniyor olmaktan bir coşku duyuyorum. Kendime merak uyandıran bir ödev verdim: Kovid 19'la değişen hayatlarımızda neler oluyor? Sokağa gönlümüzce adım atamasak ta, bizi dünyayla buluşturan televizyonda neler oluyor? Dizilerde neler oluyor?. Saflığa, masumluğa gönderme yapan bu sözlere kayıtsız kalmak zor. Klipteki ev de Masumlar Apartmanı olunca, Han'ın oyuncak askeri; vurulan bir hayatın öznesi de olunca, daha çok gözyaşı dökeceğiz anlaşılan. Evet, Dr. Hanım Size Sarılabilir miyim? her cumartesi dizideki hikayeleri, karakterleri, bu öyküleri bizim için anlamlı kılan toplumsal yaraları, önyargıları masaya yatırıyor. Her şeyi konuşuyoruz ama boş konuşmuyoruz. Kendi varlığımıza, toplumumuza, dünyaya, sokağa, medyaya, yaşama ayna tutuyoruz. Gördüklerimizi sakınmadan sunuyoruz. Kırmızı Oda'ya bir de buradan bakmaya, hayatınızdaki kırmızıları bir de bu pencereden görmeye ne dersiniz? Haydi o zaman. Başlayalım. Programın İlk Konuğu: Tatavla'da Bir Delirme Vakası ve Maruha eserleriyle edebiyat dünyasına giriş yapan yazar ve dramaturg Bade Erbayav. Yaklaşık 25 yıldır üniversitelerin iletişim ve sanat-tasarım fakültelerinde ders veren Prof. Dr. Hayriyem Zeynep Altan, moderatörlüğünü yaptığı Dr. Hanım Size Sarılabilir miyim?de hem iletişimbilimci kimliğiyle, hem de yazdığı romanlarda kadın benliğini titizlikle inceleyen yazar kimliğiyle; Kırmızı Odaya başka bir pencereden bakmanın yollarını keşfediyor. Bu keşifte kendisine uzmanlıklarıyla, kişilikleriyle birbirinden renkli konuklar eşlik ediyor. Kadınların, erkeklerin ama en çok ta ötekileştirilen, sesleri susturulan kadınların ve kadınlıkların öyküleri masaya yatırılıyor. Bu sohbetlerde iletişim, psikoloji, sanat, edebiyat, gündelik yaşam, insan varlığını anlamanın ne kadar anahtarı varsa, her biri cesurca kullanılıyor. Kanaatlerin özgürce çarpışmasına, kaos yaratmadan konuşup anlaşmaya susayanlar; haydi buraya! Bu program sizin için."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunden-bugune-turk-sanat-muzigi-1", "text": "Tarihi olaylar göz önüne alındığında Türk devlet ve topluluklarının tarih sahnesinde görülmeye başlamalarından itibaren zamanla büyük bir coğrafyaya yayılmış olmaları ve özellikle Osmanlı döneminde artan kültür etkileşimleri her alanda olduğu gibi müzik kültürünün de çeşitlenmesine ve gelişimine zemin hazırlamıştır. Böylece pek çok koldan beslenen Türk müziği zengin bir kültür yapısına kavuşmuştur. Klasik Türk müziği; kökleri Orta Asya Türk müziği, islam tasavvuf müziği ve Ortadoğu Anadolu müziğine dayanan eşsiz ve zengin bir repertuvara sahip bir müzik türüdür ve Türk Sanat Müziği olarak anılmaya başlanması Cumhuriyet dönemiyle birlikte olmuştur. 16. yüzyıldan itibaren, Türk musikisini şekillendiren faktörlerden en önemli olanı işe şüphesiz şiirdir. Usta şairler ve zengin şiir kültürünün etkisiyle Türk müziği ve şiirleri iç içe geçmiştir. Bu etkileşim ve gelişim Doğu seferleri sırasında saraya getirilen Doğulu müzisyenlerin musikiye yeni makam ve nağmeler kazandırması unutulmaz eserlerin bestelenmesi için zemin hazırlamış ve İsmail Dede Efendi ve Itri gibi dev isimlerin yaşadığı bu çağ, Türk musikisinin zirve yaptığı dönemler arasında kabul edilmiştir. Tanzimat Fermanı'nın ilanı, Osmanlı Devleti için her konuda olduğu gibi musiki alanında da bir dönüm noktası olmuştur. Tanzimat sonrasında Romantik Döneme giren Türk musikisi, Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar duygu dolu eserlerle varlığını sürdürmüştür. Cumhuriyetin ilanından sonra ise Türk musikisi modern döneme girmiş ve Klasik Türk Musikisi ve Türk Sanat Müziği olmak üzere iki kola ayrılmıştır. Türk Sanat Müziği ile Klasik Türk Müziği birbirine yakın kavramlar olmakla birlikte; Klasik Türk Müziği, tarihi anlayış ve geleneği temsil ederken, Batı müziğinin izlerini taşıyan sanat müziği kavramı ise daha çok bu musikinin Cumhuriyet dönemindeki modernizm biçimini ifade eder. 20. yüzyılın ortalarından bugüne kadar gelen dönem çağdaş dönemdir. Bu dönemin en önemli temsilcilerinden biri Münir Nurettin Selçuk'tur. Bu dönemde modern müzik anlayışına uygun kısa süreli, kısa güfteli ve hareketli şarkı ve fantezi formları Türk Sanat Müziği'ne hakim duruma gelmiştir. Bu modern anlayışı destekleyen unsurlardan birisi de tasavvufi felsefeye dayanan öğretinin yerini zamanla modern anlayışla, nota üzerinden eser öğretilen koro ve derneklere bırakmasıdır. Bu modernleşme dönemi Hacı Arif Bey ile başlamış Fehmi Tokay, Zeki Arif Ergin ve Ahmet Avni Konuk gibi bestekarlar eliyle devam ettirilmiştir. Bu anlayışın Batı müziğini model alması sonucunda, koro ve konser gibi uygulamalar yaygınlık kazanmış; keman, piyano, klarnet gibi Batılı sazlar da saz heyetlerine girmiştir. Önce Selçuklu, sonra Osmanlı coğrafyasında yer alan birçok müzik makamının bütünleşmesiyle ortaya çıkan Türk sanat müziği, içerik açısından çok zengindir. TRT repertuvarında 19 bine yakın Türk sanat müziği eseri bulunduğu bilinmektedir. Kaynaklarda; bu müzikte 600'den fazla makam bulunduğu söylense de çeşitli kaynaklara göre bu rakam değişiklik göstermektedir. Günümüze ulaşabilen makam sayısı 200 iken, bugün 50 makam yaygın olarak kullanılmaya devam ediyor. Bunlar arasında; hicaz, nihavent, hüzzam, rast, uşşak, kürdilihicazkar, hüseyni, segah ve muhayyerkürdi makamlarını sayabiliriz. En bilinen usüller ise; düyek, aksak, semai, curcuna, sofyan, yürük semai ve ağır aksak gibi çeşitli usüllerdir. Ud, kanun, keman, ney, tambur, lavta, klasik kemençe, rebap, santur, kudüm, def ve zil ise; Türk müziğinde en sık duyulan enstrümanlardır. Binlerce yıllık geçmişe ve köklü bir arşive dayanan Türk sanat müziği hala geçmişin izlerini günümüze taşıyor ve dilimizden düşmeyen unutulmaz eserleriyle dinamizmini korumaya devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunden-bugune-turk-sanat-muzigi-2", "text": "Merhaba sevgili Gazete Sanat okuyucuları. Dünden Bugüne Türk Sanat Müziği konulu yazımın ikinci bölümünde size birçoğumuzun aşina olduğu unutulmaz eserlerden birkaçını derledim. - Olmaz İlaç Sine-i Sad Pareme Sözleri Namık Kemal'e ait olan meşhur segah şarkısı Hacı Arif Bey tarafından o dönemde amansız hastalığa yakalanan eşi Zülf-i Nigar Hanım anısına bestelenmiştir. Yüz parça olmuş kalbime ilaç yoktur. Dünyanın bütün hekimleri yarama baksalar da, - Yine Bir Gülnihal Aldı Bu Gönlümü Dede Efendi'nin Batı müziğinden esinlenerek bestelediği rast şarkısıdır. Osmanlı'da Abdülmecit dönemi, batılılaşmanın her alanda olduğu gibi Türk Musikisinde de hissedildiği bir dönemdi. Dede efendi bu durumdan epey rahatsız olmasına rağmen Doğu'nun Batı'dan daha ileride olduğunu ispat etmek için ilk Osmanlı Valsi de denilen bu eseri bir gecede bestelemiştir. - Gamzedeyim Deva Bulmam Sözleri Tatyos Efendi'ye ait olan uşşak makamındaki sofyan usulü şarkıdır. Müzeyyen Senar, Ahmet Özhan, Cansu Koç, Melahat Gülses, Kubat gibi birçok sanatçı tarafından seslendirilmiştir. Esere 1980 yılında Barış Manço tarafından Kurtalan Ekspres ile 20. sanat yılı için yayınladığı albümünde yer verilmiştir. - Neva Kar Buhurizade Mustafa Itri'nin kar formundaki eseridir. Bütün Klasik Türk müziği repertuvarının en değerli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Neva Kar, birçok şiire konu olacak kadar şöhret bulmuş ve musiki erbabı arasında çok sevilmiştir. Güftesi Farsça olup, şair Hafız-ı Şirazi'ye aittir. Eser neva makamında başlayıp bitmekle beraber, içinde çok sayıda makam ve usul geçişleri ile terennümler vardır. Eser Nim Sakil usulüyle başlamakla birlikte eser içinde Sakil, Devr-i Revan, Remel, Yürük, Semai, Devr-i Kebir, Berefşan, Fer ve Muhammes usulleri de kullanılmıştır. Eserin özellikle Münir Nurettin Selçuk icrasını dinlemenizi tavsiye ederim. - Biraz Kül Biraz Duman Ümit Yaşar Oğuzcan'ın kaleme aldığı eser Münir Nurettin Selçuk tarafından bestelenmiştir. Aksak usulde, nihavent makamındaki eserin güzel bir de Nesrin Sipahi yorumu vardır. Ayrıca eserin Ahmet Özhan yorumunu da dinlemenizi de tavsiye ederim. - Sevmekten Kim Usanır Hikmet Münir Ebcioğlu tarafından kaleme alınan eserin bestekarı Teoman Alpay'dır. Rast makamındaki eser Behiye Aksoy'un eşsiz yorumuyla da akıllarda yer edinmiştir. - Artık Bu Solan Bahçede Faruk Nafiz Çamlıbel'in eşinin vefatından sonra kaleme aldığı ve Usta Bestekar Alaeddin Yavaşça'nın bestelediği dillerden düşmeyecek bir şarkıdır. 1966'da hicaz makamında bestelenen eser Zeki Müren, Behiye Aksoy, Emel Sayın, Mustafa Sağyaşar, Yaşar Özel, Ahmet Özhan ve onlarca sanatçının sesinden kalbimize nakşeden bir eserdir. - Akasyalar Açarken Güftesi ve bestesi Yesari Asım Aksoy tarafından kaleme alınan hüzzam makamındaki eser Sezen Aksu, Muazzez Ersoy gibi birçok ünlü isim tarafından yorumlanmıştır. Ayrıca eser 1981 yılında Yüksel Uzel'den İbrahim Tatlıses'e, Adnan Şenses'ten Zerrin Özer'e daha nice ünlü ismin yer aldığı Ünlüler Korosu tarafından da yorumlanmıştır. - Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun Güftesi Şahin Çandır'a bestesi Avni Anıl'a ait olan eser ilk kez Muazzez Abacı tarafından 1989'da Felek adlı albümde seslendirilmiştir. Kürdilihicazkar makamındaki şarkı Ümit Besen, Emel Sayın, Ayşe Tunalı gibi birçok isim tarafından da yorumlanıştır. - Vurgun Sayılır Güftesi 1989 yılında şair Cemal Safi tarafından kaleme alınan eser uşşak makamındadır ve 1990 yılında Selçuk Tekay tarafından bestelenmiştir. Cemal Safi eserin güftekarı olarak Hürriyet Gazetesi'nin altın kelebek ve Milliyet Gazetesinin yılın en sevilen on şarkısı birincilik ödüllerine layık görülmüş bunun yanı sıra İmkansız, Rüyalarım Olmasa gibi bilindik eserleri de kaleme almıştır. - Benzemez Kimse Sana Bayati makamında bir şarkıdır. Bestesi Fehmi Tokay'a, güftesi ise Rüştü Sardağ'a aittir. Müzeyyen Senar ile özdeşleşmiş bir eserdir. Kıt'alar nasıl keşfediliyorsa. Yer yüzündeki hayat kaynakları su ve cevherler nasıl aranıyorsa biz de dünya genelinde içimizdeki cevherleri arayıp bulup insanların tanımasını sağlamamız gerek. Bizi biz yapan. İnsan yapan unsur duygularımızdır. Her insan bir cevherdir. onun içindeki cevheri de biz aramalıyız. Bir koltukta iki karpuz sığmaz derler ama sevgiyle azimle her şey başarılır.. Size ne mutlu ülkemize talebeler yetiştirip dünyaya sunduğumuz ve içlerini müzik notalarıyla doldurup çok yönlü nesiller yetiştirdiğimiz için. Sizleri candan kutluyorum bu güzellikleri sunan medya yı da kutluyorum. Yollarınız açık ve aydınlık olsun."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunya-disi-bir-ses-ivo-dimchev", "text": "Ivo Dimchev, 1976 doğumlu Bulgaristanlı bir koreograf, görsel sanatçı, şarkıcı ve söz yazarı. Çalışmaları; gösteri sanat, dans, tiyatro, müzik, çizimler ve fotoğrafın aşırı ve renkli bir karışımı. Dimchev 30'dan fazla performansın yazarıdır. Dans ve tiyatro için çok sayıda uluslararası ödül almış ve çalışmaları tüm Avrupa, Güney ve Kuzey Amerika'da sunulmuştur. Sanat eserinin yanı sıra Dimchev, Ulusal tiyatro akademisi Belçika Kraliyet dans konservatuarı, Antwerp Hochschule der Künste, DanceWeb gibi yerlerde dersler de vermiştir. Bulgaristan'da Humarts Vakfı'nın kurucusu ve direktörüdür ve her yıl çağdaş koreografi alanında bir ulusal yarışma düzenler. Dasarts akademi'de sahne sanatları üzerine yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra Ekim 2019 dolaylarında Brüksel'e taşınır ve burada haftalık olarak uluslararası genç sanatçılara görünürlük kazandıran Volksroom performans alanını açar. Ocak 2013'ten itibaren 4 yıl Brüksel'deki Kaaitheater'da bir rezidans sanatçısı olarak yaşamıştır. 2014 yılında Ivo, Bulgaristan'ın Sofya kentinde çağdaş sanat ve müziğe odaklanan bağımsız bir mekan olan MOZEI'yi açar. Gösterişsiz koreografi ile bir konser sloganıyla ortaya çıkan Sculptures'ın müzik, metin ve koreografisi Ivo Dimchev'in kendisine ait. Prömiyeri Viyana'daki Volkstheater'da Impulstanz festivalinde gerçekleştirdi ve video İsviçre'nin Lozan kentindeki Arsenik tiyatrosunda kaydedildi. Songs from my Showsda Ivo Dimchev kariyeri boyunca oluşturulmuş etkileyici bir külliyatı canlı bir konser olarak sunuyor. Son 15 yılda muazzam müzikalite ve olağanüstü dans ve tiyatro prodüksiyonlarının önemli parçaları burada Dimchev tarafından toplanır ve orijinal bağlamlarından kurtarılarak bağımsız, bireysel opuslar olarak sunulur."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunya-kadinlar-gunu-icin-teatral-bir-oyku-okumasi-turkan-hanimin-olumu", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat'ta 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle bir öykü okuması gerçekleşiyor. Orta yaşlarında güzel bir kadın, antika eşyaların görkemi içinde ve sımsıkı kapalı perdelerin ardında geçen bir hayat, bu tekdüzelikle tezat oluşturan coşkulu akşam sofraları, ölüm tutkusu ve bu tutkunun ardındaki sırlar... Selçuk Baran'ın (1933-1999) Kış Yolculuğu kitabının ilk öyküsü olan Türkan Hanım'ın Ölümü, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle 7 Mart Cumartesi günü saat: 17:00'da Loca sahnesine taşınıyor. Gizemli ve hüzünlü bir kadının hayatını çevresindeki kişilerin ağzından aktaran öykü, Tiyatro Hemhal'in yorumuyla teatral bir öykü okumasına dönüşüyor. Ayşe Draz'ın yönettiği oyunun oyuncuları Kayhan Açıkgöz, Ekremcan Arslandağ, Nezaket Erden, Pınar Güntürkün, Hakan Emre Ünal, dramaturg Özlem Hemis."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunya-kultur-mirasinin-yeni-adresi-heritage-halikarnassos-icin-geri-sayim", "text": "Uluslararası Herifairs çatı organizasyonunun üyesi olan Heritage fuarları, bu yıl Bodrum'da Heritage Festival Halikarnassos adı altında dünya kültür sanat çevrelerinde iz bırakmaya aday uluslararası ölçekte bir festival düzenliyor. 7-12 Ekim tarihleri arasında TG Expo Uluslararası Fuarcılık tarafından organize edilecek etkinlik, Bodrum'u dünya kültür mirasının yeni başkenti yapmaya hazırlanıyor. Bodrum, turizmden sonra dünya kültür mirasının yeni başkenti olmaya hazırlanıyor. TG Expo Uluslararası Fuarcılık tarafından, Kültür ve Turizm Bakanlığı destekleri, Bodrum Belediyesi ve Bodrum Esnaf Sanayici ve İş İnsanları Derneği'nin işbirliği ile 7-12 Ekim 2021 tarihlerinde organize edilecek Heritage Festival Halikarnassos, 100'den fazla katılımcıyı yerli ve yabancı toplam 15 binin üzerinde ziyaretçi ile buluşturacak. Uluslararası alanda referans isim olarak kabul gören birbirinden kıymetli 50 sanatçının ve 45 konuşmacının yer alacağı etkinlik sanat, zanaat, yeme-içme, konser, eğlence, tiyatro ve atölye çalışmaları ile dünya kültür mirasında yeni bir iz bırakmaya hazırlanıyor. Helenistik ve Roma devirleri için büyük öneme sahip olan ve dönemin Halikarnas şehrinin başlangıç noktası olarak kabul gören Myndos Kapısı, Heritage Festival Halikarnassos'un ana etkinlik alanı olacak. 6 gün sürecek olan festival, Heritage Bazaar, Feast Square ve Heritage Odeon olmak üzere ana etkinlik alanı içerisinde oluşturulan farklı bölümlerde birbirinden değişik ve ilgi çekici etkinliklere ev sahipliği yapacak. Tasarım, el sanatları, sahaflar, son moda 'vintage' koleksiyonlar, kültürel tarihten ilham alan antika, takı, cam işleme, seramik ve daha birçok farklı alanda emek ve hünerlerini sergileyen usta, zanaatkar, tasarımcı ve sanatçının yer alacağı Heritage Bazaar, katılımcılara ve ziyaretçilere eşsiz bir alışveriş deneyimi sunacak. Feast Square alanında organize edilecek 'Geleneksel Lezzetler' etkinliğinde ise Orta Asya'dan Mezopotamya'ya, Akdeniz'den Balkanlar'a uzanan Türk yemek arkeolojisinin henüz keşfedilmemiş lezzetleri damaklarda iz bırakacak. Dünya mutfağının da en iyi örneklerinin sergileneceği ziyafet meydanında ziyaretçiler eşsiz lezzetleri tatma imkanı bulacak. Heritage Odeon'un doğal tarihi dokusuna uygun düzenlenecek festival içeriğinde de miras sohbetleri, sergi, animasyon ve belgesel gösterimleri, masal anlatıları ve tiyatro gösterileri olacak. Ayrıca, organize edilecek dinletiler ve şehrin farklı noktalarına yerleştirilecek enstalasyon çalışmaları kültürel mirası Bodrum'da yeniden canlandıracak. Festivale özel düzenlenecek gastro ve turizm turları keşfedilmemiş tatları ve yerleri referans isimlerle deneyimle fırsatı sunacak. Bodrum Kalesi, Bodrum Açık Hava Sahnesi, Antik Tiyatro, I. Artemisa ve Mausolos Sergi Salonları, Aya Nikola Kilisesi, Dibeklihan Kültür ve Sanat Köyü gibi Bodrum'un farklı bölgelerinde gerçekleştirilecek etkinlikler ve kültür turları, Heritage Festival Halikarnassos'u küresel ölçekteki muadillerinden ayıran en önemli unsurların başında geliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunya-muzikleri-konser-serisi-piyanist-kiann-ile-basliyor", "text": "Caddebostan Kültür Merkezi 26 Ekim 2022 Çarşamba günü saat 20:00'de gerçekleşecek görkemli bir açılış konseri ile 2022-23 sezonuna merhaba diyor. Yepyeni bir bakış açısıyla tüm müzik türlerini kucaklayan CKM, konser programları ve etkinlikleri ile yeni sezonda adından söz ettirmeye hazırlanıyor. Kadıköy Belediyesi yepyeni vizyonuyla İstanbul'un en prestijli konumu Bağdat Caddesinde bulunan kültür sanatın kalbi 'Caddebostan Kültür Merkezi' çatısı altında başlatacağı Dünya Müzikleri Konser Serisine contemporary besteci / piyanist KIANN'ın Echoes Of Life temalı konseriyle başlıyor. İran asıllı İtalyan çağdaş besteci ve piyanist KIANN'ın sıra dışı ama bir o kadar da dinleyicilerin kendinden parçalar bulabileceği bestelerinden oluşan Echoes Of Lifea birbirinden değerli mezzosoprano, keman ve çellodan oluşan bir trio eşlik edecek. Bu konseri sanatçı Hayatın Yankıları olarak adlandırmış. Çünkü hayatı boyunca yazdığı ilk parçadan, bestelediği en son esere kadar tüm şarkılar hayatının bir betimlemesini içeriyor ve bunu 'adeta aklımın içinde büyük yankılar bırakan bir hız treni misali duygularının tasviri' olduğunu vurguluyor. KIANN Hayatın Yankıları programında yer alan eserlerin hayatının tüm bu aşama ve zamanlarını yansıttığını ve de bu konseri dinleyenlerin bu eserlerle kolayca bağ kurabileceklerini ve kendilerinden bir parça bulabilecekleri bir yolculuğa çıkaracağını anlatıyor. 26 Ekim Çarşamba günü 'Caddebostan Kültür Merkezi'nin açılış konserinde ünlü sanatçıya genç kuşağın en başarılı çellistlerinden Pelin Odabaşı, son dönemde yıldızı parlayan genç kemancı Aliya Okeeva ve İzmir DOB'un başarılı ve sergilediği performanslarıyla adından çok söz ettiren mezzosopranosu Aylin Odabaşı eşlik edecek. Mezzosoprano Aylin Odabaşı'nın seslendireceği üç farklı dildeki Farsça, İtalyanca ve Latince yazılmış aryalarla bezeli bu benzersiz konser dinleyicilerini çok farklı bir yolculuğa çıkartacak. KAM MANAGEMENT katkılarıyla gerçekleşecek bu konserin biletleri https://www. mobilet. com sitesinden satın alınabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunya-sahnelerinden-genc-muzisyenler-uclusu-28-subatta-arterde", "text": "Arter 28 Şubat 2020 Cuma akşamı, piyanoda Tolga Atalay Ün, kemanda Veriko Tchumburidze, çelloda Umut Sağlam'dan oluşan Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler Üçlüsü'nü konuk ediyor. Sevgi Gönül Oditoryumu'nda gerçekleşecek konserde üçlü, Popper, Dvorak, Beethoven ve Schubert'ten eserleri seslendirecek. Güher ve Süher Pekinel'in vizyonu ve öncülüğünde hayata geçirilip 12 yıldır yürütülen ve 6 yıldır Tüpraş'ın sponsorluğu ile devam eden Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler, Türkiye'den sıra dışı yeteneklere sahip genç müzisyenleri yaşam ve enstrüman bursu ile destekleyerek 12 yıldır dünya sahnelerine takdim ediyor. DSGM'de yer alan ve bugünün uluslararası platformda aranan solistleri haline gelmiş müzisyenler Arter'de seyircilerle buluşuyor. Türkiye'de klasik müziğin gelişmesi ve yurt dışına açılması konusunda önemli katkıları olan bu kuruluşun yetiştirdiği sanatçılar, klasik müzik severler için kaçırılmayacak bir seri oluşturuyorlar. Serinin 4. konserinde, Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler Üçlüsü yer alıyor. Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler Üçlüsü'nde piyanoda 2018 Beethoven Madalyası sahibi, Royal College of Music doktora öğrencisi piyanist Tolga Atalay Ün yer alıyor. Kemanda, genç müzisyenlerin ödüllendirildiği prestijli müzik yarışmalarından olan 15. Uluslararası Henryk Wieniawski Keman Yarışması'nı henüz 20 yaşındayken kazanan Veriko Tchumburidze bulunuyor. Çelloda ise Almanya'da Barenboim-Said Akademisi'nde eğitimine devam eden, 2018 Gaetano Zinetti Uluslararası Müzik Ödülü sahibi Umut Sağlam bulunuyor. Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler Üçlüsü, 28 Şubat 2020 Cuma akşamı saat 20:30'da Sevgi Gönül Oditoryumu'nda olacak. Konser biletleri Arter'den temin edilebilir ya da 0212 708 58 01 numaralı telefon yoluyla rezervasyon yaptırılabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunyaca-unlu-cini-ustamiz-sitki-olcari-kizi-anlatiyor-babami-alan-marti", "text": "UNESCO Yaşayan İnsan Hazinesi ödüllü sıra dışı çini ustamız Sıtkı Olçar'ın aramızdan ayrılışının 10. yıldönümünde, kızı Kübra Olçar Erden'in babası anısına kaleme aldığı Babamı Alan Martı kitabı raflardaki yerini aldı. Dünyaca ünlü çini sanatçısı Sıtkı Usta'yı kızının gözünden anlatan Babamı Alan Martı'da, ustanın anılarında dile getirdiği öyküler de yer alıyor. Çini sanatına farklı bir boyut kazandıran Sıtkı Olçar'ın tüm sevenlerine ithaf edilen kitabın telif geliri ise yardıma muhtaç kız çocuklarının eğitimine aktarılacak! Kendine özgü çalışmalarıyla çini sanatına yeni bir vizyon kazandıran, Kütahya'nın meşhur çini ustası Sıtkı Olçar, vefatının 10. yılında kızı Kübra Olçar Erden'in kaleme aldığı Babamı Alan Martı adlı kitapla anılıyor. Kübra Olçar Erden, hayatının kahramanı olarak nitelediği babası Sıtkı Olçar'ın yaşamöyküsünü kaleme alma macerasını Ruhumda hapsolmuş, özgürlüğünü bekleyen buruk bir kelebek uçuyor on yıldır, az kaldı yakındır özgürlük sözleriyle ifade ediyor. Sıtkı Olçar'ın kızı Kübra Olçar Erden'in, 15 Kasım 2010'da vefat eden babasıyla yaşadığı acı-tatlı hiçbir şeyi unutmamak adına yola çıkarak yazdığı Babamı Alan Martı; Bir Sıtkı, Bir Dost Sıtkı, Bir Baba Sıtkı ve Bir Usta Sıtkı başlıklı dört bölümden oluşuyor. Kitapta, yaratıcılığını tarihle ve geçmişin izleriyle besleyen, UNESCO Yaşayan İnsan Hazinesi ödüllü Sıtkı Usta'nın kendisinin dile getirdiği anıları da okurlarla buluşuyor. Babamı Alan Martı'nın kapağında ise Kübra Olçar Erden'in yıllar önce babası için yaptığı yağlı boya martı resmi yer alıyor. Kitabın kapak ve sayfa tasarımları da, aynı zamanda grafik tasarım öğretmeni olan kızı Kübra Olçar Erden'in imzasını taşıyor. 1980 yılından itibaren, özellikle İznik çinileri üzerine çalışan ve kaybolup gitmekte olduğu sanılan Kütahya çiniciliğine yeni bir boyut ve dinamizm kazandıran Sıtkı Usta, farklı dokunuşlarıyla sanatında kendi tarzını oluştururken, kendisine ve sanatına ilham veren Kütahya'dan hiç kopmadı. Kütahya çinilerini tüm dünyaya tanıtan, daima herkesin ilgisini buraya çekmeye çalışan Sıtkı Usta, çiniciliğe farklı bir boyut katarak bu geleneksel Türk el sanatının değerini ülke sınırlarının dışına taşıdı. Geçmişe ait olanı, tarihin damıttıklarını kendi yaratı sürecinde bambaşka bir bakış açısıyla yeniden değerlendiren Sıtkı Usta 1980 yılından, vefat ettiği 2010 yılına kadar yurtiçi ve yurtdışında çok sayıda kişisel sergi açarak büyük bir hayran kitlesi edindi. Kübra Olçar Erden'in kaleme aldığı Babamı Alan Martı adlı kitap, Arel Kitap etiketiyle raflarda ve internet sitelerinde okurları bekliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunyaca-unlu-karikaturistler-4-uluslararasi-yesilay-karikatur-yarismasinda", "text": "4. Uluslararası Yeşilay Karikatür Yarışması, Bağımlılıklarla Mücadelenin 100. Yılında Sağlıklı Yaşamın Önemi temasıyla düzenleniyor. Yeşilay'ın kuruluşunun 100. yıldönümünde yeni bir ödülün de verileceği yarışmaya başvurular 7 Şubat 2020 Cuma gününe kadar devam ediyor. Yarışmayla ilgili değerlendirmelerde bulunan Yeşilay Genel Müdürü Sultan Işık, Dünyanın dört bir yanından karikatüristin kendi kültürel perspektiflerini yansıtacakları ilham verici eserleri görmek için sabırsızlanıyoruz. dedi. Yeşilay dünyanın, ülkemizin ve özellikle gençlerin bağımlılıklara karşı dikkatini çekmek ve farkındalık oluşturmak amacıyla Uluslararası Yeşilay Karikatür Yarışması'nın 4'üncüsünü düzenliyor. Dünyadan ve Türkiye'den profesyonel ve amatör tüm karikatüristlerin katılımına açık olan yarışmanın bu yılki teması Bağımlılıklarla Mücadelenin 100. Yılında Sağlıklı Yaşamın Önemi olarak belirlendi. Yarışmaya başvurular yesilay. org. tr adresinden yapılabiliyor. 4. Uluslararası Yeşilay Karikatür Yarışması'nın teması belirlenirken sağlıklı yaşam bilincinin ve bu yönde geliştirilen alışkanlıkların bağımlılık yapıcı maddelerden uzak durulmasına katkı sağlayacağı gerçeğinden hareket edildi. Yarışma sonucunda birinciye 10 bin TL, ikinciye 7 bin 500 TL, üçüncüye ise 5 bin TL ödül verilecek. Bunun yanı sıra 3 kişiye de 2 bin 500 TL'lik başarı ödülü verilecek. Ayrıca bir kişi 2 bin 500 TL'lik Mazhar Osman Ödülü'nün ve bir kişi de 2 bin 500 TL'lik 100. Yıl Özel Ödülü'nün sahibi olacak. Yeşilay, 4. Uluslararası Yeşilay Karikatür Yarışması'nda toplam 35 bin TL ödül dağıtmış olacak. 1884 yılında doğan ve 1951 yılında yaşamını yitiren Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman, Türkiye'de ilk modern ruh sağlığı hastanesini hayata geçiren hekimdir. Türkiye'de akıl ve sinir hastalıkların çağdaş yöntemlerle tedavisinde öncülük etmiştir. 1920 yılında İstanbul'da Hilal-i Ahdar adıyla Yeşilay'ı kurmuş ve 1945 yılına kadar başkanlığını üstlenmiştir. 1920 yılında faaliyete başlayan Yeşilay, insan onurunu ve saygınlığını temel alan, toplumu ve gençliği ayrım gözetmeden zararlı alışkanlıklardan korumak için çalışan, milli ve ahlaki değerleri gözeterek bağımlılıklarla mücadele eden; önleyici ve rehabilite edici halk sağlığı ve savunuculuk çalışmaları yürüten bir sivil toplum kuruluşudur. Alkol bağımlılığıyla mücadele hedefiyle kurulmuş; kuruluşundan günümüze bağımlılık türleri arttıkça Yeşilay'ın tüzüğüne yeni çalışma alanları eklenmiştir. Alkolden sonra sigara, uyuşturucu madde, kumar ve teknoloji bağımlılığı mücadele alanlarına dahil olmuştur. Ülkemiz genelinde 116 Yeşilay şubesi, dünya genelinde ise 70 Ülke Yeşilayı bulunmaktadır. Yeşilay, 2013 yılında yapılan tüzük değişikliğiyle çalışma alanlarına rehabilitasyon hizmetini de eklemiştir. 2015 yılında YEDAM kurulmuştur. 444 79 75 Danışma Hattı ile çağrı merkezi hizmeti vermeye başlayan Yeşilay Danışmanlık Merkezi, şu an Türkiye genelinde aktif olarak 39 Yeşilay Danışmanlık Merkezi ile hizmet vermektedir. Toplumu bağımlılıklardan korumak ve bilinçlendirmek için yaptığı çalışmalarından dolayı Yeşilay, 1934 yılından bu yana Kamuya Yararlı Cemiyetler arasında yer almaktadır. BM Ekonomik Sosyal Konsey Özel Danışmanlık Statüsüne ve Avrupa Kalite Yönetimi Vakfı Mükemmeliyette 5 Yıldızlı Yetkinlik belgesine sahip olan Türkiye'nin tek sivil toplum kuruluşudur."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunyaca-unlu-macar-muzisyenler-liszt-ve-hegyei-aniliyor", "text": "Macar Kültür Merkezi, Orient-Institut Istanbul ve Sabahattin Zaim Üniversitesi, dünyaca ünlü Macar besteci Franz Liszt ve Osmanlı saray müzisyeni Geza Hegyei'ni anmak için bir dizi etkinlik düzenliyor. Haziran ayına yayılan konferanslar, konserler, kitap tanıtımı ve sergiden oluşan etkinlikler, restorasyonu yeni tamamlanan Orient-Institut'ün Galata'daki Kulüp Teutonia binasında gerçekleşiyor. Liszt Enstitüsü Macar Kültür Merkezi İstanbul, Orient-Institut Istanbul ve İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Macar piyanist, besteci ve orkestra şefi Franz Liszt'in Osmanlı İmaparatorluğu'na 176 yıl önce yaptığı ziyaretin ve verdiği konserlerin yarattığı etkiyi Franz Liszt'in İzinde başlığı altında bir dizi etkinlikle anıyor. Etkinliklerin ilki 10 Haziran Cumartesi 2023 tarihinde, Dr. Richard Wittmann'ın Kulüp Teutonia'nın Osmanlı'nın son döneminin kültürel ortamında sahip olduğu önemi hakkındaki konuşmasıyla başlıyor. Bunu, Prof. Dr. Evren Kutlay ve Dr. Gabor Fodor Osmanlı Sarayı'nda Bir Macar Piyanist: Geza Hegyei başlıklı konuşması takip ediyor. Liszt, Osmanlı'daki Batı Müziği'nin kurulduğu ilk yıllardan itibaren ilgi duyduğu İstanbul'a, 1847 yazında Sultan Abdülmecid'in huzurunda konser vermek üzere geldi. İstanbul'da beş hafta kalarak halka açık konserler veren Liszt, Avrupalı sanatçıların İstanbul'daki müzik hayatına bu konserlerle ilgi ve merakını uyandırdı. Hakkında çıkan haberler çağdaşları ile kendisinden sonra gelen meslektaşları için Osmanlı kültür-sanat ortamını tanıtıcı ve bilgilendirici oldu. Bu efsanevi Macar müzisyenin Osmanlı'yla temasları uzun soluklu oldu. Onun ardından bu topraklara gelip yerleşen müzisyenlerin müzik kurumlarında aldıkları görevler, yetiştirdikleri öğrenciler, icra ettikleri repertuar ve besteleri gibi unsurlar köklü hale geldi. Bu durum, Cumhuriyet döneminde devam eden bir ekole dönüştü. Liszt'in ekolünü takip eden, onun İstanbul'daki temsilcilerinden biri haline dönüşen kişi ise, öğrencisi ve Osmanlı Saray müzisyeni Geza Hegyei oldu. Osmanlı Sarayı'nda Bir Macar Piyanist: Geza Hegyei başlıklı kitap tarihsel bir perspektiften müzisyenin Osmanlı'dan Cumhuriyet'e sunduklarını tarif ederken aynı zamanda önemli bir döneme tanıklık ediyor. Kitap, Hegyei'nin İstanbul'a gelişine ve kariyerini İstanbul'da sürdürme seçimine ilham kaynağı oluşunu, onun çalışmalarıyla, yetiştirdiği öğrencilerle İstanbul'da nesiller boyu sürecek Liszt ekolünün temsilini işler. Kitabın amacı, Hegyei'nin biyografisini detaylarıyla çözümlerken tarihin bir kesitinin gölgede kalmış yanlarını onun şahsında edinilen verilerin analiziyle aydınlatmak. Alman veya Almanca konuşulan ülkelerden gelerek İstanbul'a yerleşenler tarafından, sosyal ve kültürel yaşantılarını örgütlemek ve Alman kültürünü muhafaza etmek üzere 1847 yılında kurulan Kulüp Teutonia, günümüzde İstanbul'daki Alman kolonisinin halen faaliyette olan en eski derneği olma özelliğini taşıyor. Kulüp Teutonia'nın sahnesi ise, 1880'lerden 1930'lara kadar şehrin en önemli kültürel mekanlarından birisiydi. İstanbul'daki sanat kariyeri Kulüp Teutonia sahnesinde başlayan Hegyei'nin bu binada anmak ve 2013 yılından bu yana restorasyon çalışmaları yürütülen binayı bu etkinlikle açmak ayrı bir önem taşıyor. Kulübün konser salonuna Macar Kültür Merkezi Müdürü Gabor Fodor ve Kulüp Teutonia Derneği Başkanı Erald Pauw, Hegyei adına hazırlanmış özel plaketin ve tüm hayatını tarif eden serginin açılışını gerçekleştiriyorlar. Günün son etkinliğinde ise Macaristan'ın önde gelen ve birçok ödül sahibi piyanisti Janos Balazs, Hegyei ve bir diğer Macar müzisyen György Cziffra anısına konser veriyor. Balazs konserde, Hegyei'nin Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya adadığı marşını piyanoda seslendiriyor. 12 Haziran Pazartesi 2023 tarihinde 19:00'da, bir diğer Osmanlı Sarayı müzisyeni Alman Paul Lange Bey üzerine Prof. Dr. Evren Kutlay konuşma yapıyor, sonrasında ise piyano başına geçip müzisyenin eserlerini seslendiriyor. Kendisine kemanda Audrey Wozniak eşlik ediyor. 14 Haziran Çarşamba 2023 tarihinde 19:00'da, Prof. Dr. Evren Kutlay ve Dr. Gabor Fodor ortaklığında hazırlanan Osmanlı Sarayı'nda Bir Macar Piyanist: Geza Hegyei başlıklı kitabın tanıtımı gerçekleşiyor. Tanıtımı, Kutlay'ın piyanoda, Dr. Banu Aşan'ın kemada ve Seren Karabey'in çelloda yer aldığı trio, başta Hegyei olmak üzere dönemin müzisyenlerinden eserler seslendiriyor. Dizinin son etkinliği ise 21 Haziran Çarşamba 2023 tarihinde 20:00'da, Fransa'da bulunan Müzikoloji Araştırmaları Enstitüsü'nden Dr. Nicolas Dufetel, Liszt İstanbul'da (1847): Avrupa ve Türkiye Arasında Müzikte Çingeneler, Kürselleşme ve Jeopolitik başlıklı sunumunu gerçekleştiriyor. Sunumu, dünyaca ünlü Türk piyanist Gülsin Onay'ın, Bartok, Liszt ve Saygun'dan seçtiği eserleri piyanoda seslendireceği konser ile tamamlanıyor. Tüm etkinliklere ev sahipliği yapan Orient-Institut Istanbul, restorasyonu tamamlanan Kulüp Teutonia binasında hizmet vermeye hazırlanıyor. Max Weber Vakfı'nın bir enstitüsü olan Orient-Institut Istanbul, Türkoloji ve bölgesel araştırmalar konularında faaliyet gösteren bir araştırma enstitüsüdür. Enstitü, Türk ve uluslararası bilim insanlarıyla yakın işbirliği içinde çok sayıda farklı araştırma alanına yönelik çalışmalar yürütür. Enstitü aynı zamanda Almanya ve Türkiye arasında bilimsel alışveriş konusunda etkindir. Etkinlikler hakkında detaylı bilgi ve kayıt için www. oiist. org adresi ziyaret edilebilinir."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunyaca-unlu-turk-yazar-akif-manafin-son-kitabi-cocuk-psikolojisi-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Kişisel gelişim alanında 69 eseri bulunan ve kitapları 73 dile çevrilen tek Türk yazarı olan Akif Manaf, Ülke TV'de yayınlanan Emel Aktan ile Önce Sağlık programının konuğu oldu. Manaf'ın kitaplarının editörlüğünü üstlenen Merve Tanrıverdi'nin de katıldığı önce sağlık programının ana gündemi, dünyaca ünlü yazar Akif Manaf'ın son çıkan kitabı Çocuk Psikolojisi üzerineydi. Yazar Akif Manaf, çocukluk travmalarının neler olduğunu ise şu sözlerle anlattı: İlk travmamız, doğum travması. Bu konuyu ilk defa bu kitapta anlatıyorum. Bebek 9 ay rahime alışmış, sıcacık, güvenilir bir yer. Güzel bir yerde, yuva gibi, orada büyümüş 9 ay ve birden bire dışarı atılmaya başlıyor ve o yüzden de bebek buna direniyor. Yuva gibi bir yerde bulunuyor ve çıkmak istemiyor. Bilim adamları bebeklerin rahimde dönme nedenlerini tam da keşfetmemiş. Burada ilk defa açıklıyoruz. Neden bazen bebek rahimde dönüyor. Bunun nedeni bebeğin çıkmak istememesi ve korkması. Birden bire 9 ay alıştığı yerden dışarı atılıyor. Direniyor, bazen de dönüyor. Anne ıkınıyor çıksın, çünkü çıkma zamanı gelmiş, bebek direniyor çıkmasın. Bu mücadelede bebek büyük bir travma yaşıyor. Artı dışarı çıkar çıkmaz dışarısı soğuk, bebeğin cildi ise çok hassas. Oda sıcaklığı bile ona Antarktika soğuğu gibi geliyor. Soğuk bir ortam, dev gibi canlı varlıklar dolaşıyor etrafında, onları tam da göremiyor, anlamıyor. O yüzden bebek dışarı çıkar çıkmaz bir çığlık atıyor. Doğum çığlığı. Bu sevinç çığlığı değil. Nereye düştüm korkusuyla çığlık atıyor, ağlıyor. İşte ilk yaşadığı travma budur. Onun istenmemesi ve yabancı bir ortama girmesi derin bir etki yaratıyor. Bilinçaltını etkiliyor. Her Gerçek Dışı Yanıt Çocukta Bir Travmaya Neden Oluyor! Dünyaca ünlü yazar Akif Manaf Çocuk Psikolojisi kitabının herkes için bir başucu kitabı olduğuna vurgu yaparak, çocuklarını öz doğalarına uygun yetiştirmek ve kendi çocukluk travmalarını aşmak isteyen herkesin bu kitabı okuyarak tüm sorularına cevap bulacağının altını çizdi. Kendi travmalarimi gördüm. Tekrar tekrar okunacak bir kitap. Herkese tavsiyem bir an önce okumaları olacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunyaca-unlu-ukraynali-piyanist-anna-fedorova-ukraynaya-baris-konseri-icin-istanbula-geliyor", "text": "Piyanist Anna Fedorova ve Amerikalı eşi kontrbasçı Nicholas Schwartz 15 Mayıs'ta Avusturya Kültür Ofisi'nde verecekleri Türkiye'deki ilk resmi Ukrayna'ya Barış konseri ile İstanbul'a damga vuracak. Dünyanın en iyi on kadın piyanistinden biri kabul edilen ve Youtube'da 35.000.000 izlenme ile rekor sahibi Ukraynalı piyanist Anna Fedorova Mayıs ayında iki konser vermek için ilk defa Türkiye'ye geliyor. Anna Fedorova ve Nicholas Schwartz ikilisi Süreyya Operası ve Avusturya Kültür Ofisi salonlarında verecekleri iki konserle İstanbullu klasik müzikseverlerle buluşacak. 15 Mayıs'ta gerçekleşecek Ukrayna'ya Destek konseri Avusturya Ankara Büyükelçiliği ve İstanbul Başkonsolosluğu himayesinde, ACF & Kam Management organizasyonuyla, ACF yöneticisi Silvia Neurieter'in ev sahipliğinde Ukrayna İstanbul Başkonsolosluğu ve Hollanda İstanbul Başkonsolosluğu'nun da katılımlarıyla hem Ukrayna'da süren savaşa dikkat çekmek hem de bir barış çağrısı olarak gerçekleştirilecek. Anna Fedorova Ukrayna'da savaşın patlak verdiği ilk günden itibaren, Avrupa genelinde yaptığı yirmiyi aşkın yardım konserinden topladığı 600.000 Euro'yu anavatanı Ukrayna'daki savaş mağdurlarını desteklemek adına bağışlamış örnek bir sanatçı. ACF çatısı altında gerçekleşecek bu denli önemli bir konsere Avusturya Ankara Büyükelçisi Dr. Johannes WIMMER ve Ankara Kültür Ataşesi, Avusturya İstanbul Başkonsolosu Josef Saiger, Ukrayna'nın İstanbul Başkonsolosu Roman Nedilskıy ve Hollanda İstanbul Başkonsolosu Bart Van Bolhuis'ın katılacak olmasının yanı sıra davetlerin arasında İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Kadıköy Belediye Başkanı Dara Şendil Odabaşı, İstanbul'da bulunan savaş karşıtı ülkelerin başkonsolosları, İstanbul iş ve cemiyet hayatından ünlü konuklar, ünlü gazeteci köşe yazarları ve tanınmış simalar davetli olacak. Bu etkinliğe katılmak isteyen klasikmüzikseverler, sınırlı sayıda açılacak misafir kontenjanı için https://www. eventbrite. at/o/austrian-cultural-forum-istanbul-17564754592 linkinden yapılacak duyuruları takip etmeleri gerekmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunyada-ilk-kez-laleden-kagit-yapildi", "text": "Laleden ve Gülden yapılan kağıtlar, Türk Süsleme Sanatçısı Atilla Can için özel olarak hazırlandı. -Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Görevi gereği Türkiye'yi arşınlamış bir babanın, 1969 yılında dünyaya gelen üçüncü evladıyım. Bu arşınlamalarda; anılarımı, çocukluk arkadaşlarımı farklı farklı şehirlerde bırakarak eğitim hayatımı tamamladım. Sanata düşkünlüğüm çocukluk yaşlarımdan itibaren başladı. Hayatım boyunca; sanatın, yaratıcılığın ve hayal gücünün özgür irade ile oluşacağına ve bu hayatta bulunmamızın mutlak bir maksadı olduğuna inananlardan oldum. Yaşamda; hoşgörü, tevazunün ve tutarlılığın vazgeçilmezliğini ilke edinmeye çalışan biriyim. Ebru sanatına değer ve yenilikler katmak için birçok yurt dışı-yurt içi sergi, organizasyon ve sosyal sorumluluk projelerinde yer aldım. T. C. Kültür Bakanlığı Türk Süsleme Sanatları Sanatçısıyım ve iyi bir kültür elçisi, kültür miras taşıyıcısı olma çabasındayım 27 yıllık hekimlik hayatım var. Evli ve bir kız çocuk babasıyım. -Kağıdın ebru sanatı için öneminden bahseder misiniz? Kağıt, sadece ebru sanatı için değil, insanlık tarihi için çok büyük önem taşımış. Kağıt ile bilginin taşınması ve korunması kolaylaşmış. Ebru tanımlaması yapılırken Türk Kağıt Süsleme Sanatı olarak adlandırılır. Zaten Avrupalı Ebruyu 'Türk Kağıdı' veya 'Türk Mermer Kağıdı' diye bilir. Yani, Ebru ve kağıt ayrılmaz ikilidir ve kağıt ebrunun kalbidir diyebiliriz. Kağıt bizim nazarımızda büyük önem arz ettiğinden, ebru sanatında kullandığımız kağıtların uzun yıllar dayanıklı kalabilmesini isteriz ve kağıtlarımızı özenle seçerek alırız. Bu nedenledir ki ebru sanatında uzun ömürlü olsun diye; kağıdın asit içermemesine, suya, ebru boyalarına, ışığa ve rutubete dayanıklı olmasına, kalitesine özen gösteririz. Ayrıca bir ebru sanatçısı, ebru teknesinin yüzeyini tozlardan korumak için tekne yüzeyine kağıt serdiği gibi, ebru yaparken kullandığı bizlerin üzerindeki boyaları temizlemek için de kağıt kullanır. Nihayetinde su üzerindeki desenin de ebedi istirahatgahı yine kağıdın yüzeyidir. Yani ebrucunun olmazsa olmazıdır kağıt. Kağıdın önemli olduğunu addetmek, kağıda hürmet etmek, kıymet vermek bir ustanın öğrencisine bıraktığı en önemli vasiyeti ve miraslardandır. Halen günümüzde hattatlar, hat yazarken yanlış yazdığı, kazıntı ile yıpranmış, deforme olmuş kağıtlarını, yazılana ve yazdırana hürmetten dolayı çöpe atmazlar. Onu bir kap içinde yakarlar, yine bu küllere basılmasın diye mezarlıklara serperler. Ocak 1555, Ocak 2019 hala değişen hiçbir şey yok. Geleneksel kültürümüz her daim kağıda saygı, kağıda hürmet ile doludur. Biz kültürel miras taşıyıcıları içinde kağıt vazgeçilmezimiz ve baş tacımızdır. En çok ebrucuların kağıda hürmet etmesi, kıymet vermesi gerekir. Çünkü birçok sanat grubuna göre bir ebrucu, kağıt ile en çok meşgul olan, kağıdı en çok tüketen sanat mensubudur. -Ebru sanatında kağıdın korunması, dayanıklı hale gelmesi için işlemler yapıyor musunuz? Kağıt bitkiden imal ediliyor. Dolayısı ile kırılgan ve naif bir madde. Nem, küf ve saklama koşulları, kırışma, yıpranma, aşırı sıcağa ve ışığa maruz kalması kağıda zarar verdiği gibi, kağıt kurtları ve böcekler de kağıt hasarında önemli bir yere sahip. Bu nedenle de, ebrularımızı yaptığımız boyalara da, ebruda kullandığımız kağıtlara da azami dikkat etmeye çalışıyoruz. Tüm ebrularımı değil ama kıymet verdiğim ebrularımı korumaya çalışıyorum. Bu koruma yöntemlerinden biri aharlama. Aharlama, kağıdın direncini ve saklama süresini arttırıyor. Aharlamayı iki kademede yapıyorum. Muhallebi aharı ve yumurta aharı. Buğday nişastasını muhallebi kıvamına getirip kağıda örtücü ince bir kat olarak sürüyorum. Buna muhallebi aharı diyoruz. Muhallebi sürülmüş kağıdı bir iki hafta gölge ve serin ortamda kuruduktan sonra, bu kez de kağıdın üzerine tavuk yumurtası veya ördek yumurtası akından elde edilen sıvıyı sürüp, yumurta aharı ile işlemi tamamlıyorum. Söylenen bu işlemin, kağıdı 1000 yıla kadar ömrünü arttırdığı. Yine koruma maksatlı, bazı ebrularımın arkasına da Ya Kebikeç yazıyorum. Kağıdın en büyük düşmanlarından biri de böcekler ve kağıt kurtlarıdır. Nişasta ve yumurta sürülmüş selüloz hammaddeli kağıtlar, haliyle böceklerin ve kurtların iştahla yediği gıdalar haline dönüşüyor. Gerçi buna önlem için, böcekler ve kurtçuklar yemesin, yendiğinde acımtrak bir tat olsun diye ahar hazırlarken bir miktar şapı ahar karışımına koyuyorum ve kağıdı korumaya çalışıyorum. Ama bu ne kadar etkili bilmiyorum, zaman gösterecek. Diğer koruma yöntemim, eğer bulabilirsem düğün çiçeğini ezip suyunu çıkartıyorum. Bu ezilmiş ve süzülmüş sudan birkaç damlayı ebru suyuma karıştırıyorum. Düğün çiçeği çok zehirli bir bitki. Böcekler, hissiyattan mı yoksa geçmiş tecrübelerinden mi bilinmez ama düğün çiçeğini yemiyor ve kokusundan kaçıyor. Ebrulu kağıtlarıma, düğün çiçeği özü geçtiği için böcekler tarafından korunacağına inanıyorum. Ben bu yöntemleri tercih ederken, geçmişte bu tarz uygulamaların yanında farklı arayışlar içine girilmiş. Eski bir koruma yöntemi de, el yazması kitapların kapağına Ya Kebikeç diye bir kitap tılsımın yazılması hususu. Bu tılsım ile kitapların; böceklerden, kurtçuklardan, güvelerden korunacağına inanılırdı. O dönemlerde, tılsımlı olduğuna inanılan bu ismin, kitapları her türlü haşerattan koruyan efsane bir melek veya cin olduğu kabul edilirdi. Hattat kitaplara özenle Ya Kebikeç yazar, bir nevi bu yazıyla Ey kurtçuk, bu kitap sana ait değil. Bu kitap başkasının, başkasının malına zarar verme! diye böceği uyarırdı. Diğer bir inanış ise, Ya Kebikeçin böceklerin Şah'ının ismi olması. Böcek ya da kurtçuk kitabı yemeye geldiğinde kitabın üzerinde efendilerinin adını görünce Bu kitap efendimizin himayesinde diyerek, korkudan kaçtığı, uzaklaştığı yönündeydi. Bende sembolik olsun diye, bazı eserlerimin arkasına Ya Kebikeç yazıp, geçmişi yad ediyorum. -Ebru sanatında daha çok çiçeklerle karşılaşıyoruz. Ebru sanatı için çiçek önemli bir unsur. Sizin için hangi çiçekler mana yüklü ve daha değerli? Çiçeksiz bir yaşam, yaşam olmazdı sanırım. Kokular ve renklerden mahrum kalmanın, tezahürü bile kabul edilemez. Çiçekler ebru sanatının yaşam kaynağı. Su üzerinde birçok figür yapmamıza rağmen, ebruya en çok yakışan yine çiçeklerdir. Ebru sanatında birçok çiçek yapıyoruz. Yalnız bu sanatta lale ve Gülün bambaşka bir yeri var. Geçmiş yüzyıllarda da bu iki çiçeğe çok değer verilirdi. Çünkü geçmiş toplumlar, Allah'ı Lale ile Peygamberimizi de Gül ile özdeşleştirmiş. Yine tarihimizi incelediğinizde; edebi kaynaklarda, kilim, halı, tezhip, minyatür, çini gibi geleneksel sanatlarımızda, bu iki çiçek Allah ve Peygamberimizi simgelediği için ayrı bir yere sahiptir. Konuyu biraz açarsak, mazide Ebced hesabı denen bir hesaplama sistemi vardı. Ebced, Arap alfabesindeki ilk dört harfinin okunuşlarıyla türetilmiş kısaltma bir sözcüktür. Ebced'de her harfe bir sayı değeri verilmiştir. (ör. Elif 1, Ba 2, Cim 3, he 5, Lam 30 gibi) Ebced hesabı ilmi, alfabetik bir sayı sistemini kullanarak, kelime veya cümlelerin sayısal değerini hesaplama ve bunlardan anlamlar çıkartma işlemi. Ebced ilminde, cümlecik veya metinde bir şekilde gizli şifreleme olduğu düşünülür. Ebced'e örnek verecek olursak, Kur'an-ı Kerim'de İstanbul için Güzel Şehir manasında Beldetun Tayyibetun terkibi vardır ve ebced hesabı ile toplandığında (Be: 2 + lam: 30 + dal: 4 + te: 400 + tı: 9 + ye: 10 + be: 2 + te: 400 = 857) hicri 857 eder. Bu ise Miladi takvime göre 1453'tür. Bununla İstanbul'un Fethinin müjdelendiği inanışı vardır. Arapça, Lale ve Allah yazılışlarının ebced ilmi ile açıklamasına bakıldığında, Allah ismi arapça; elif, iki lam ve he harfleri ile yazılır. Bu harflerin Osmanlıda kullanılmış olan ebced hesabı ile sayı değeri 66'ya tekabül etmektedir. Lalenin de, iki lam, elif ve he harfleri ile yazılmasında, yine 66 sayısına ulaşılmaktadır. Lale ve Allah yazılımındaki sayısal değerlerin aynı olması, kültürümüzde Laleye farklı bakılmasına, değer verilmesine ve çok sevilmesine yol açmıştır. Yine geçmiş dönemlerde, gül çiçeğinin peygamberimizin terinden yaratıldığı ve peygamberimizin kokusunu arzu edenlerin gülleri koklaması söylenirdi. Anlayacağınız lale ve gül, diğer sanatlarımızda olduğu gibi, ebru sanatında da mana yüklü çiçekler arasında görüldüğü için, önemli addedilir. Bu düşüncelerden kaynaklı olacak ki, ebru sanatında Lale ve Gül yapmanın hazzı bambaşkadır. 'Bu fikir nasıl aklınıza geldi?' bana en sık sorulan sorulardandır. Akıl maddeyi, kalp manayı fetih içindir. Özel bir çabam yok ama ben kalbimle düşündüğüm için, yaptıklarımın mana yüklü olması çok doğal. Ben normal diyorum ama bu fikirlerim, yaptıklarım bazı insanlara tuhaf gelebiliyor. Yıllarca yaşamımı idame için aklımı kullanarak bilim ile uğraştım, yine yıllarca da kalbimi kullanarak sanatta manayı aradım. Bir ebrucu olarak; çiçek ve kağıt kalbimin en değerli yerinde mana kazanmış kavramlardan bazılarıdır. Ebru ne kağıtsız olur ne de çiçeksiz. Ebru, en güzel çiçekleri en güzel kağıtlara yapmak ve gelecek yüzyıllara solmadan taşımak ve hediye bırakmaktır. Bu, bir ebrucunun en büyük manevi hazlarındandır. Laleden kağıt yapılması fikrini size anlatayım. 18 Mart 2016 günü, Hollandalı Suminagashi Sanatçısı Elsje van der Ploeg'in anısına düzenlenen sergi için Hollanda daveti almıştım. Davete icabet etmeden önce, kıymetli dostum, Hollanda'da yaşayan Türk Sanatçımız Yusuf Beye, bir planlama yapıp Rotterdam'daki el yapımı kağıt atölyesine gitmek istediğimi söylemiştim. Planladığımız gibi oldu ve etkinlikten bir gün önce beraber kağıt atölyesine gittik. Marieke de Hoop, 35 yıldır el yapımı kağıt yapan çok kıymetli, Hollanda'lı bir kağıt ustasıdır. Aynı zamanda origami tiyatrosu adı altında güzel etkinliklere imza atan naif bir sanatçıdır. Marieke Hanım atölyesinde beni büyük incelikle misafir ederken aynı zamanda el yapımı kağıt ile ilgili açıklayıcı bilgilerden bahsetti. İlk kağıdın M. Ö. 2. yy'da Çinliler tarafından yapıldığını, ağaç kabuklarını, lifli bitkileri özlü ve yumuşak bir hamur haline gelinceye kadar ezip hamur elde edildiğini ve bu hamuru suya karıştırıp yoğun bir karışım elde edildiğini ve bu karışıma ebatları farklı farklı kalıp daldırılıp, belli miktarda hamurun kalıplar üzerinde kalmasını sağlayıp, süzüp kağıt elde edildiğini söyledi. Akabinde, kağıt yapımının aşamalarını, ayrıntıları ile birlikte atölyesinde bire bir göstererek, birlikte el yapımı kağıtlar yapmıştık. Dile kolay Marieke Hanım, 35 yıldan fazladır büyük bir aşkla el yapımı kağıt üretiyor ve bu kültürü yaşatmaya çalışıyor. O kadar farklı bitkilerden kağıt yapmış ki, şaşıp kaldım. Dokuları, renkleri farklı farklı kağıtlar. Arşivlediği, albüm haline getirdiği kağıtları bir taraftan bana gösteriyor bir taraftan da kağıtların hikayesini anlatıyordu. İnanın; günlerce, aylarca kağıtların hikayesini dinlemeye doyamazsınız. Bir ara yıpranmış bir kot pantolonu kağıt yaptığını bana gösterince şaşkınlığım hat safhaya çıktı. Binlerce kilometre yol yapmış Rotterdam'a gelmiştim. Şaşırma sırasının Marieke Hanım'a geldiğini hissederek, -Peki Marieke hanım siz hiç Laleden kağıt yaptınız mı? sorusunu yönelttim. Marieke hanım birden sustu, şaşkın bir şekilde yüzüme baktı, sonra gülümsedi. Bu nereden aklınıza geldi, hayır hiç yapmadım, bu çok güzel bir fikir demişti. Ben de Marieke Hanıma, lale bizim dünyada ki göçmen çiçeğimiz. Hem Türkiye'nin hem de Hollanda'nın sembolü. Sizler de tıpkı bizler gibi bu çiçeği çok seviyorsunuz ve kıymet veriyorsunuz. Aynı zamanda biz ebrucuların olmazsa olmaz çiçeklerindendir Lale. Benim için Laleden kağıt yapar mısınız? dediğimde, Marieke Hanımın heyecanlandığını hissettim. Bu konuşmayı yaparken henüz Laleler topraktan çıkmamış ve lale çılgınlığının üzerinden 379 yıl geçmişti. Ama bunca yıl geçmesine rağmen, lale çılgınlığının yaşandığı topraklarda olmamdan mı yoksa bu çiçeğin tılsımından mı bilinmez ama orada bu çılgın düşünce zihnime düşmüştü. Kendisinden, laleler çıkar çıkmaz; lalenin sapı, yaprağı ve çiçeğinden oluşan Lale kağıtları yapmasını istedim. Laleleri koparmaya kıyamadığım halde, Marieke Hanımı azmettirmiş, laleler çıkar çıkmaz, kucaklar dolusu laleyi koparmasını sağlamıştım. Marieke Hanım, atölyesine getirdiği kucaklar dolusu lalelere acımadan, yalvarmaları ve inlemeleri duymazlığa gelip, Laleleri bir güzel ahşap tokmakla dövmüş. Ta ki inlemelerin durduğu, ızdırap içindeki lalelerin dilsizleştiği ve seslerinin kesildiği ana kadar. Sonrasında kucaklar dolusu kardeş laleler, sonlarını kabul edercesine, birbirine sarılmış halde, bir hamur topu haline gelmişler. Marieke Hanım, kağıt yapmanın tüm işlemlerini tek tek bitirmiş ve sonunda kardeş kanları ve bedenlerinin iç içe geçtiği Laleden kağıtlar üretmiş. Velhasılıkelam, dünyada ilk kez lalelerden el yapımı kağıt yapıldı ve yüzyıllar sonra bu laleler ana yurduna, öz vatanına bir kağıt olarak gönderildi. Günlerce, aylarca bir sevgilinin beklenişi gibi sabırsızlıkla kağıtlarımın bana ulaşmasını beklemiştim. Sizin için kağıt yapmak benim için bir şereftir, başka fikriniz olursa lütfen bildirin notu ile nihayetinde lale kağıtlarım elime ulaştı. Hz. Mevlana der ki Yarasından taze kan sızan gönül ehline, dostların yüzünü görmek merhem gibidir. Kağıtları elime aldığımda yarasından taze kan akmış gönül ehli Laleden yapılmış kağıtlarımın, niyetimi anladığını ve beni affettiğini anladım. Bu affın keyfi ve heyecanıyla ebru teknemin başına oturdum ve dünyada ilk kez Lalelerden yapılmış kağıtlara, lale ebrusu yaptım. Tabi ki bu manada eksik kalmak demekti. Bir şeyler daha yapmak gerekiyordu. Bu nedenle de 2017 yılında Yalova Kağıthanesine 'Sırf gülden oluşan bir kağıt yapar mısınız?' dediğimde, 'Elbette hocam, yaparız' dediler. Kağıdı nasıl yapalım dediklerinde; gülün dalı, yaprakları ve çiçeğinden oluşan bir gül yapmalarını ve hamuru sulandıracakları suyun ise gül suyu olmasını istedim. Genç ve başarılı ustalar dediğimi yaptı ve Geleneksel El Yapımı yüzde yüz Türk Kağıdı olarak emaneti bana teslim ettiler. Beklenen oldu ve ben de yine büyük bir heyecan ve aşkla, gülden yapılan kağıtlar üzerine gül ebruları yaptım. Dedim ya kalbimle düşünüyorum diye. Yine bir şeylerin eksik kalacağını hissettim. Bu nedenle de gülden yapılmış kağıtlar üzerine lale ebrusu, laleden yapılmış kağıtlar üzerine de gül ebrusu yaparak manayı tamamlamış oldum. Bundan sonrası ise, hat yazısı ile Allah ve Muhammed lafzının yazılarak, eserlerin ebedi istirahatgahına gitmesi. -Atilla Hocam Ebedi İstirahatgah neresi? Aşk'ı en iyi sevgili anlar, gülü bülbül. Bende bu ebruları, içinde ebru aşkı olana, bu sanatı anlayana, ona kıymet verecek, ona hürmet edecek, bir kalbe emanet etmek isterim. Bu ebedi istirahatgah; Lale müzesi de olabilir, yahut kıymetli bir koleksiyoncu da. Anlayacağınız bu ebrular, dünyada ilk olduğu için çok kıymetli ve çok anlamlı. Bu nedenle bu ebruların bu mana yükünü taşıyacak, güzel yüreklere, kurumlara emanet etmek isterim. Bu nedenle Ehli hünerin kadrini bilen de hüner sahibidir deyip, bu eserlerin kadir kıymet bilenlere, hüner sahiplerine gitmesini isterim. Yaptıkları ve yapacakları ile her daim gönüllerde taht kurmuş güzel bir yürek Atilla Can. Çok önemli, sevilen ve saygı duyulan bir gazetecinin dediği gibi Türkiye'nin sizin gibi kreatif, çalışkan, ebruyu dünyaya duyuran, sanata yenilikler kazandıran, güzel yürekli, öncü sanatçılara ihtiyacı var."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunyanin-bilincligini-yukseltecek-kitap-cikti", "text": "Kitapları bugüne kadar 73 dile çevrilen, 75 eşsiz eserin dünyaca ünlü yazarı Akif Manaf'ın, pandemi günlerinde okurlar tarafından merakla beklenen yeni kitabı Bilinç Nedir ve Nasıl Bilinçlilik Yükselir? raflardaki yerini aldı! Tüm dünyada geniş bir okur kitlesi tarafından gün geçtikçe daha da yakından takip edilen Manaf bu kitabında bilinç konusunu tüm detaylarıyla, kapsamlı bir biçimde ele alıyor. A. Z. Yayıncılıktan çıkan kitap, hem derin teorik bilgilere hem de çok boyutlu pratik deneyimlere dayanıyor. Tüm canlıların bilinçli olması açısından bilinç evrenseldir ama insan bedenindeki bilinç bireysel bir fenomendir ve ebediyen bireyselliğini korumaktadır. İnsan bedeni canlı maddedir. Canlı madde öznel bilince sahiptir. O yüzden canlı maddenin farkındalığını denetleyen öznel bir öğretmendir bilinç. Bilinç sayesinde canlı madde kendi varlığının ve varoluşunun farkına varır. Gerçek şu ki, bilinç denilen fenomen fiziksel düzeyin ürünü değil, metafizik düzeye ait olan bir olgudur. Metafizik ile fizik arasındaki uçurum dünyasal araçlarla asla geçilemez. Bu uçurum yalnızca tekamülsel tekniklerle geçilebilir. Bir insanın sahip olduğu fizik bedeni ile metafizik bilinci arasındaki köprüyü yalnızca varoluşsal araçlar inşa edebilir. Bilincin var oluşu geçmiş ve gelecekle ilgili değildir, başlangıcı ve sonlangıcı olmayan bir olguyla ilgilidir. Bilincin akışında bir süreklilik yoktur çünkü süreklilik zaman içinde gerçekleşir oysaki bilinç zamanın ötesindedir. İşte bilinç her zaman şimdide var olur. Bilinç ile şimdinin bütünlük içinde var olması geçici olmadığının kanıtıdır. Zira bilinçli varoluş geçici olamaz. Bilinç zaman ve uzayın ötesindedir çünkü zaman ve uzay geçici olgulardır. Bilinçlilik yolculuğu insanın tam da şu an olduğu yerden başlar. Zira bilinçliliğin yükseltilmesi için hiçbir yere gitmek gerekmiyor. İnsan bulunduğu yerde ve zamanda tekamülsel teknikleri uygulayarak bilinçliliğini yükseltebilir. Bu kitabı okuyan herkes bilinç konusundaki bütün sorularına cevap bulacak! Bu ve bunun gibi sorular artık cevapsız kalmayacak! Günümüzün en sıra dışı yazarlarından olan ve kişisel gelişim okurlarının çok yakından takip ettiği Akif Manaf, kitaplarında farkındalığı artıran keskin analizler ile dikkat çekiyor. Yaratıcılık, Aşk, Zeka, Başarı, Mutluluk, Değişim, İnsan, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset, Ahlak, Merhamet, Aydınlanma gibi insana dair hemen her konuda 75 eseri bulunan yazar, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Bilinç Nedir ve Nasıl Bilinçlilik Yükselir? kitabı, küresel salgın nedeniyle herkesin ağırlıkla evlerinde olduğu bu dönemde keyifle okunabilecek gerçek bir başucu kitabı niteliğinde. Bu başlıkta ilk kez bir kitaba rastlıyorum. Harika bir kitap, hemen edindim, çok tavsiye ederim..... Bu yazarın pek çok kitabını okudum. Hepsi birbirinden ilginç ve değerli bilgiler içeriyor. Super, dusundurucu ve gelistirici. Hem karmasik bilinc kavramini anlamak hem de kisisel gelisim konusunda cok sey katiyor, kesinlikle tavsiye ederim. Hemen edim ve okuyorum. Dunyanin bilincliligini yukseltmek icin herkesin okumasini dilerim. Bir basucu kitabi ve cok guzel bir hediye."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunyanin-en-prestijli-film-festivallerinden-karlovy-varyde-trt-ruzgari-esecek", "text": "Dünyanın en prestijli film festivallerinden Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali'nde bu yıl TRT rüzgarı esecek. 20 28 Ağustos tarihleri arasında 55'incisi düzenlenecek olan film festivalinde TRT destekli Wild Roots ve endüstri bölümünde TRT ortak yapımı Bir Umut projesi yarışacak. Festivalde ayrıca kurgu aşamasındaki projelerin yarıştığı Work in Progress kategorisinde TRT Ödülü verilecek. Çekya'nın en büyük film festivali olan, dünyanın en eski film festivallerinden biri ve Orta ve Doğu Avrupa'nın da önde gelen film etkinliklerinden biri olarak kabul edilen Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali bu yıl 20 28 Ağustos tarihleri arasında 55'incisi düzenlenecek. Festivalde, TRT Ortak Yapımı ve TRT destekli filmler yarışırken, kurgu aşamasındaki projelerin yarıştığı Work in Progress kategorisinde de TRT Ödülü verilecek. Karlovy Vary Film Festivali'nin East of the West yarışmasında geçen sene festivalin endüstri bölümünde TRT Ödülü alan Wild Roots filmi yarışacak. TRT destekli Macaristan-Slovakya ortak yapımı film, çarpıcı bir baba-kız hikayesini konu alıyor. Yönetmen Hajni Kis'in ilk uzun metrajlı filmi olan Wild Roots, geçtiğimiz sene Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali'nin endüstri bölümü Eastern Promises'ta kurgu aşamasındaki projelerin yarıştığı Work in Progress kategorisinde yarışarak TRT Ödülü kazanmıştı. Yönetmen Ümit Köreken'in ikinci uzun metrajlı filmi Bir Umut, Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali'nin endüstri bölümü Eastern Promises'ta yarışacak. Türkiye, Almanya ve Slovenya ortak yapımı Bir Umut, festivalin post prodüksiyon aşamasındaki projelerin yarıştığı First Cut+ kategorisine seçilen 16 projenin arasında yer aldı. First Cut+ kategorisine seçilen projeler pazarlama, satış, promosyon ve Work in Progress konularında workshoplara katılarak post prodüksiyon aşamasını destekleyen ödüller için yarışacak. TRT yalnızca Türkiye'deki uluslararası film festivallerini desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda dünyadaki en önemli film festivallerini de desteklemeye devam ediyor. TRT'nin dünyanın en prestijli film festivallerinden Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali ile geçtiğimiz yıl başlattığı iş birliği bu yıl da devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunyanin-ilk-kilisesi-antakyada-degil-konyada", "text": "Antakya'da bulunan St. Pierre, Kültür ve Turizm Bakanlığı başta olmak üzere, neredeyse her kaynakta Hıristiyanlığın ilk kilisesi olarak geçiyor. Ancak Anadolu kültürü tarihçisi ve Türkolog Ali Canip Olgunlu, Ayasofya / Karadaki En Büyük Yelkenli isimli kitabında bunun doğru olmadığını, dünyanın ilk kilisesinin Antakya'da değil Konya'da olduğunu yazıyor. Antakya'daki St. Pierre bir kilise değil 'kenise'dir. Kenise, bir bina ismi değildir. Gizli gizli ibadet edilen yer anlamına gelir. Anadolu'da birçok yerde gizli gizli mağaralar var. İsa'dan sonra havarileri cemaat oluşturmak için her yerde özellikle de saklanabilecekleri mağarada hem ibadet ediyorlardı hem de bu dini yaymaya çalışıyorlardı. Mağaraların tercih edilmesinin ana sebebi barınmak olmakla birlikte İsa'nın bir mağarada dünyaya gelmesiyle de öne çıkan tarihsel bir yöneliştir. İnançsal sebeplerle gizli gizli ibadet edilen bu yerlere 'kenise' denir. Dolayısıyla St. Pierre ilk keniselerden bir tanesidir. Oralar günümüzde anlaşıldığı anlamda kilise değil kenisedir. Ayrıca o tarihte Hıristiyanlık meşru değildi. Roma Hıristiyan değildi. Roma bu yüzden Hristiyanlar'a karşı hoş görülü değildi. Yani bir kilisede açıkça ibadet etmeleri mümkün değildi. Zaten Antakya'daki St. Pierre, dünyanın ilk yedi kilisesi arasında da yoktur. Yalnızca kenise olmakla birlikte ilk kilise olarak sayılan kiliseler; Efes, İzmir, Bergama, Thyateira, Sardes, Philadelphia ve Laodikeia. Görüldüğü gibi Antakya St. Pierre, ilklere dahil edilmemekle birlikte dünyanın ilk kilisesi olarak işaret edilmesi anlaşılır gibi değildir. Dünyanın ilk kilisesi, Konya yakınlarındaki Sille yerleşkesinde, 'Hristiyanlar'ın annesi' olarak bilinen Constantin'in Annesi Helena tarafından sağlanan serbestlik ile 327 yılında inşa edilen ve günümüzde de Azize Helena adıyla bilinen kilisedir. Bu kilise, Roma'nın Hıristiyanlığı serbest bırakmasından üç yıl önce inşa ediliyor. Helena, Kudüs'e yaptığı hac yolculuğu sırasında Sille'ye uğrar ve orada bulunan inananlar için ibadethane yapma imkanı sağlar. Bunu sadece Helena gibi güçlü ve inaçlı bir imparatoriçe yapabilirdi. M. S. 250 yılında Drapene'de dünyaya gelir. Kocasının kendisini asil bir aileden olmadığı gerekçesiyle boşamasına rağmen oğlu Constantin imparator olunca Helana İmparatoriçe ünvanına kavuşmuştur. Seksenli yaşlarında Kudüs'e hac yolculuğuna çıkar. Hz. İsa'ya ait kutsal eşyaları bularak beraberinde Constantinapolis'e getirir. Bu kutsal emanetlerden bir tanesi, Hristiyan dünyası için ilk şehit sayılan Aziz Stefanos'un kemikleridir. Aziz Stefanos, Hristiyanlığa inandığı için Kudüs'ten kovulup taşlanarak öldürülen ilk inanandır. Zamanı belli olmamasına rağmen 26 Aralık tarihinde bu olayın gerçekleştiğine inanan Hristiyanlar için azizin yortu günü 26 Aralık olarak anılır. Dindar, hayırsever, bağışlayıcı bir hayat süren Helena'ya, İznik konsil babaları 'Hristiyanlar'ın annesi' ünvanını verirler. Öte yandan M. Ö. 31 yılından sonra Roma imparatorları Caesar Augustus ünvanını alırken imparator eşlerine de Augusta ünvanı verilir. İlk kez Helena, imparator eşi olmamasına rağmen oğlu vasıtasıyla bu ünvanı almıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunyanin-ilk-sanal-baskiresim-bienali-yapiliyor", "text": "54 ülke, 600'den fazla sanatçı, 7 sanal galerinin katılımıyla gerçekleşecek ve 12 Haziran 2020 tarihinde ziyaretçilerine dijital olarak kapılarını açacak olan bienal, dünyanın ilk sanal bienali olma özelliği taşıyor. Dünyada yaşanan küresel salgın Covid-19 nedeniyle evlerine kapanan insanlar, sanat etkinliklerini ve kültür ziyaretlerini internet aracılığıyla kendi yaşam alanlarına sığdırdı. Sanatın iyileştirici gücünü, pozitif etkiye dönüştürmek, küresel iletişim ve etkileşim döngüsüne katkı sağlamak, uluslararası sanat ortamına erişiminin yolunu açmak amacıyla dijital ortamın imkanlarından yararlanılıyor. Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Lütfü Kaplanoğlu'nun kurmuş olduğu ve dört yıldır devam eden, Engravist Etkinlikleri kapsamında, 54 ülke, 600'den fazla sanatçının katımıyla gerçekleşen Uluslararası Engravist Sanal Baskıresim Bienali dünyanın her yerinde yaşayan sanatçılar arasında bir köprü olmayı ve baskıresim sanatının farkındalığını arttırmayı hedefliyor. Projenin Kreatif Direktörlüğünü Derya Aydoğan'ın yaptığı dünyanın ilk Sanal Baskıresim Bienali, 12 Haziran 14 Eylül tarihleri arasında www. engravist. art sayfasından ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek. Baskıresim, bir sanatçının tasarımını çizme ve oyma yöntemleriyle kalıba aktardıktan sonra, kalıba verdiği boyayı kağıt ya da benzeri yüzeylere transfer etme işlemidir. Uluslararası Baskıresim Etkinlikleri düzenleyen Engravist, 2016 yılında Doç. Dr. Lütfü Kaplanoğlu tarafından kurulmuştur. Engravist ismi, İngilizce oyma, kazıma gibi anlamlara gelen engraving sözcüğü ve yapan, eden anlamı veren ist ekinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Uluslararası İstanbul Engravist Baskıresim Etkinlikleri kapsam ve eylem olarak Türkiye'de ilk olma özelliğine sahiptir. Engravist ile 2016 yılından bu yana uluslararası nitelikte bir sempozyum, çok sayıda workshop ve sergi düzenlenmiştir. Projelerde dünyaca tanınan sanatçılar ve akademisyenlerin yanı sıra genç sanatçılar da yer almıştır. Ayrıca sosyal sorumluluk projelerine de destek verilmiştir. Projelerden ortaya çıkan bildiri kitabı ve eser katalogları ile baskıresim kaynakları oluşturulmuştur. Engravist baskıresim etkinlikleri, ulusal ve uluslararası baskıresim sanatçılarını aynı çatı altında bir araya getirmeyi, alanda bir sinerji yaratmayı amaçlamaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/dunyanin-ilk-uluslararasi-depo-muzesi-boijmans-van-beuningen-acildi", "text": "Hollanda Kralı Willem-Alexander tarafından Roterdam'da 5 Kasım'da açılan Depot Boijmans Van Beuningen, dünyanın ilk halka açık müze deposu olma ünvanını taşıyor. Aralarında Rembrandt, Magritte, Dali gibi 151 bin eserin yer aldığı koleksiyonlar içinde tek Türk imzasını taşıyan Ali Keleş'in kurduğu Lakeside Koleksiyonu da ziyaretçisi ile buluşacak. 2015 yılında kurulan ve Hollanda Kurumsal Sanat Koleksiyonları Derneği'nin resmi üyesi olan Lakeside Koleksiyonu'nun Depo Müze'de yer almasından büyük mutluluk duyduklarını ifade eden Ali Keles, Depo Müze'nin direktörü Sjarel Ex ile yaptıkları uzun vadeli bir anlaşma çerçevesinde, koleksiyonlarını, Depot Boijmans Van Beuningen'deki 173m alana sahip özel kompartımanlarına taşıdıklarını belirtti. Sergileme alanı, depo ve toplantı odasından oluşan kompartımanda, eser üretim süreçlerine katkı sağlamak üzere genç sanatçılara tahsis edilecek bir de sanatçı rezidansı bulunuyor. Eserlerinde bugünü anlatırken yarını düşündüren, gelişen, büyüyen sanatçıları destekleme eğiliminde olduklarını ifade eden Ali Keles, 1946'dan günümüze yerel ve uluslararası sanatçılar tarafından yaratılan 80'den fazla eseri barındıran Lakeside Koleksiyonu'nun, sanatın küresel manzarasında köklerine dönebilen, yerel, modern ve çağdaş sanat eserlerine odaklanarak zenginleştiğini belirtiyor. Günümüzde birçok uluslararası müze, koleksiyonlarının %6-7'sini sergileyebilirken, Depo Müze, eserleri gizleme geleneğinden kurtararak %99'unu görünür kılacak. Depolama rafları basitçe hareket ettirilerek, görünüm günlük olarak değiştirilecek ve böylece binaya yapılan her ziyaret benzersiz bir deneyim sunacak. Halka açık ilk sanat deposu olarak tasarlanan müzedeki bu yeni konsept ile ziyaretçi, müzelerin sahne arkasında da neler olup bittiğini görebilecek. Çizilen ziyaretçi rotası ile sergi alanları, heykel bahçeleri ve dinlenme alanları arasında zikzaklar yapılırken, güzergah üstünde sanat eserlerinin depolama ve bakım organizasyonları ile restorasyon atölyelerindeki çalışmalar da görülebilecek. Depoyu ziyaret edenler ısılarına göre saklanan eserler için yaratılan beş farklı iklim bölgesini de ilk kez Depot Boijmans Van Beuningen'de deneyimleyecekler. Ziyaretçiler, 39,5 metre yüksekliğindeki depo müzenin cephesinde 1,664 adet aynalı panelden oluşan cam yüzeyde ise, daha depoya girmeden, yapının etrafını saran insanları, Museumpark'ın yapraklı zeminini, bulutları ve Rotterdam'ın kentsel siluetini izleyecekler. Müze Depo'nun ilk fikrinden, inşaat sürecine uzanan ve tamamlanmasını içeren müthiş hikayesini ise çok yakında belgesel bir film olarak da izleyeceğiz. Bülten ile paylaştığımız fotoğraflarda da imzası bulunan usta yönetmen Sonia Herman Dolz'un yeni filmi DEPOT, 2022 sonbaharında vizyona girecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/duo-guschlbauer-ilk-kez-turkiyede", "text": "Avusturya Kültür Ofisi 1 Nisan Cuma günü saat 19:30'da Palais Yeniköy'ün büyülü salonunda Avusturyalı iki genç kardeş sanatçıdan kurulu Duo Guschlbaueri ağırlayacak. Genç ve başarılı çellist Marilies Guschlbauer ve piyano eşliğinde kardeşi Nikolaus Guschlbauer Türkiye'de verecekleri ilk konserlerinde müzikseverlere keyifli bir program sunmayı amaçlıyor. İkili programlarında Ludwig van Beethoven, Johannes Brahms, Nadia Boulanger ve Robert Schumann'ın eserleri ile müzikseverlerle buluşacak. Duo Guschlbauer ana merkezine Beethoven ve Brahms'ı konumlandırdıkları bu konserlerinde kendilerinin çalmaktan çok keyif aldıkları kişisel favorileri Nadia Boulanger'ın Trois Pieces ve Robert Schumann'ın Adagio ve Allegro ile Istanbullu müzikseverlere bir müzik ziyafeti vaadediyor. Şanslı dinleyiciler Türkiye'de ilk konserini verecek olan başarılı çellist Marilies Guschlbauer'i virtüözite gerektiren performansını Palais Yeniköy'ün büyüleyici salonunda dinleme ayrıcalığına sahip olacak. Österreichisches Kulturforum Istanbul / Avusturya Kültür Ofisi ve KAM MANAGEMENT 'ın katkılarıyla gerçekleşecek bu konsere katılmak için https://www. eventbrite. at/o/austrian-cultural-forum-istanbul-17564754592 sayfasını ziyaret etmek gerekiyor. Pandemi koşulları sebebiyle seyrici kapasitesi 150 kişi ile sınırlıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/dusunce-dunyasina-yon-veren-eserlere-daha-yakindan-bakmanizi-saglayan-yeni-bir-seri-ketebe-kesif-serisi", "text": "Ketebe Yayınları yalnızca farklı türde eserleri okurla buluşturmakla kalmıyor, yeni okuma biçimleri de geliştiriyor. Ketebe Keşif Serisi bunun güzel örneklerinden biri. Seri, düşünce dünyasının köşe taşlarını oluşturan eserleri belli bir metodoloji ile yeniden ele alarak anlaşılır ve eğlenceli şekilde okura sunuyor. Keşif Serisi'nin ilk iki kitabı Katja Lang ve Emmanouil Kalkanis'in kaleme aldığı John Berger'in Görme Biçimleri Bir Tahlil ile Laura Seymour'un yazdığı Roland Barthes'ın Yazarın Ölümü Bir Tahlil. Roland Barthes'in kaleme aldığı Yazarın Ölümü kitabı edebiyat ve felsefe çevrelerinde önemli tartışmaları başlatan ve dünya çapında etkili olmuş bir eser. Okunan her türlü metni yeniden yorumlamanızı ve eleştirel düşünme becerinizi geliştiren kitap, edebiyat kuramı açısından önemli bir köşe taşı olma özelliği gösteriyor. Laura Seymour, Yazarın Ölümünü tüm yönleriyle analiz ederek okura bu eserin önemini gösteriyor. Herkesin kolaylıkla anlayacağı bir üslupla ele alınan Roland Barthes'ın Yazarın Ölümü Bir Tahlilde, yazar ve tarihsel bağlamdan ana fikirlere, kitabın düşünce dünyasına kazandırdıklarından bugünkü etkisine, Barthes'in çalışmalarındaki yerinden kitaba gelen eleştirilere hemen her detaya daha yakından bakılıyor. Roland Barthes'ın Yazarın Ölümü Bir Tahlili bitirdiğinizde orijinal kitap hakkında hemen her detaya ve bakış açısına hakim olmak mümkün. Tabii Yazarın Ölümünün okura kazandıracağı eleştirel bakış açısı ve metinleri yeniden yorumlamak da buna dahil. Görme Biçimleri, John Berger'in BBC'de yayınlanan aynı adlı televizyon programının daha sonra metinleştirilmiş halidir. Çağdaş görsel kültür analizi ve güzel sanatlar alanında devrim yaratan eser, yedi denemeden oluşuyor. Berger'in görsel sanatlara ve bu sanatların toplumla kopartılmış bağlarına getirdiği eleştiriler kitabın çıktığı ilk andan beri tartışmaların başlamasına neden olmuştur. Görme Biçimleri, güzel sanatların zenginlere ve eğitimlilere ait bir meta olarak görüldüğü bir dönemde, İngiltere'de yazılmıştır. Berger'in temel amacı, kültür kurumu tarafından gizemli hale getirilen sanatın üzerindeki örtüyü kaldırmaktı. 20. yüzyılın en önemli sanat eleştirmenlerinden ve yazarlarından biri olan John Berger aynı zamanda kadınların sanatta nesneleştirilmesi üzerine yorum yapan ilk isimlerden biri olmuştur. 1972 yılında yazılan ve etkisi bugüne kadar gelen kitabın öne sürdüğü tezler, John Berger'in Görme Biçimleri Bir Tahlilde detaylı olarak ele alınıyor. Görme Biçimlerinin hangi akıma nasıl etki yaptığı, sanatın algılanma biçimini nasıl değiştirdiği, güzel sanatların ve özelde resmin toplumdan nasıl uzak tutulduğu, kapitalizmin görsellik üzerinden kendisine nasıl alan açtığı Ketebe Keşif Serisi'nin yeni kitabı ile öğrenmek mümkün. Bu tahlil aynı zamanda günümüzde büyük etki alanına sahip olan sosyal medya ve görsel iletişim araçları üzerine yeniden düşünmek için de önemli bir çalışma."} {"url": "https://gazetesanat.com/dusunce-ve-ifade-ozgurlugu-odulu-yazar-gulsen-iseriye-verildi", "text": "Türkiye Yayıncılar Birliği 2021 Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri, 15 Mart 2022 Salı günü Pera Müzesi'nde düzenlenen törenle sahiplerini buldu. Törende yayınevi kategorisinde İthaki Yayın Grubu, yazar kategorisinde İnkılap Kitabevi Yayın Direktörü Gülşen İşeri ödül alırken, Kitabevi Emek Ödülü 25 yıldır Adana'da hizmet veren Karahan Kitabevi'ne, özel ödül ise Avukat Mehmet Ümit Erdem'e verildi. Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri, Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından 1995 yılından bu yana her yıl, Türkiye'nin evrensel ölçütlerde düşünce ve ifade özgürlüğüne bir an önce kavuşması dileğiyle, düşüncelerini ifade etmekten korkmayan isimlere veriliyor. 2021 Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri'nin yazar kategorisinde ödül, Ateşin ve Sürgünün Gölgesinde-Kentsel Dönüşüm kitabının yazarı ve İnkilap Kitabevi Yayın Direktörü Gülşen İşeri'ye verildi. Ödülünü Yayıncılar Telif Hakları ve Lisanslama Meslek Birliği Başkanı Mustafa Aksoy ve PEN Yazarlar Derneği 2. Başkanı Halil İbrahim Özcan'dan alan İşeri Korku duvarlarını bu ödüllerle yıkıyoruz dedi."} {"url": "https://gazetesanat.com/duvarlarin-dili-grafiti", "text": "Grafitinin geçmişi M. Ö. 4. ve 5. yüzyıllara ilk insanların mağara duvarlarına çizmiş olduğu şekillere kadar dayanmaktadır. İlk grafiti ise Antik Yunan'da bugün Türkiye'deki Efes'te kalan kalıntılardan anlaşıldığı kadarıyla bir fahişelik ilanı olduğu bilinir. Duvara yazı yazmak anlamına gelen grafiti kelimesi tekil hali graffito olmakla beraber kelime olarak İtalyanca çizgi, karalamak ve Yunanca yazmak kelimesinden türemiştir. II. Dünya Savaşı döneminde Berlin Duvarı'nda propaganda amacı güdülerek, slogan ve şekiller kullanılmışsa da modern anlamda ilk grafiti sanatı 1960'ların sonlarına doğru Amerika Birleşik Devletleri'nin New York sokaklarında rap ve hip-hop kültürü ile birlikte ortaya çıkmıştır. Demetrius adlı genç kuryeci ilk grafiti yazarı olarak bilinmektedir. İsminin kısaltması ve sokak numarası olan 183'ü birleştirerek Taki183 tag'ını oluşturur ve gittiği her yere yazmaya başlar ve insanların ilgisini çeker hatta New York Times gazetesine konu olur. Ayrıca Amerika'nın Philedelphia şehrinde yaşayan takma adları Cornbread ve Cool Earn olan iki gencin şehrin her köşesine isimlerini yazmaları ile başladığı da söylenmektedir. Sonrasında grafiti sanatına merak salanlar taklit etmeye başlar ve kendi tag'ları ile sanatlarını sokak duvarlarına, banliyö trenlerine vb. alanlara icra ederler. Her ne kadar Donald Joseph White, nam-ı diğer Dondi ile grafiti küreselleşse de 1970'lerde vandalizm olarak görüldü. Siyasi mesaj veren, toplumsal olaylara ışık tutmak gibi nedenlerle tren vagonlarına, ev ve sokak duvarlarına yapılmaktaydı. Bundan dolayı suç sayıldı, çünkü dönemin koşullarından dolayı insanlar grafitiyi seslerini duyurabilmek için araç olarak gördüler ama 20. yüzyıl sonlarına doğru devletin kamusal alanda artık izin verdiği ve desteklediği doğayla iç içe bir sanat olarak yer aldı. Grafitinin iyiden iyiye popülerleşmesiyle rekabet arttı ve böylece evrimleşme sürecine girdi. Günümüzde grafiti küresel bir alt kültüre dönüş yaşadı. Damga olarak bilinen üç boyutlu grafiti şekli ile vahşi stil 'e geçiş yaşandı. 1980'lerde wild style ve style wars grafitinin geniş kitlelere yayılmasında öncü oldu. 1990'lar ile beraber artık kendine has giyim tarzı benimsediler. 2000 yılı ile beraber kültürün ve teknolojinin gelişmesi grafiti sanatına yeni bir soluk getirdi. Materyallerdeki çeşitliliğin artmasının yanında duvara çizilen bu sanat da birçok farklı tür ve terim de mevcuttur. 8 adet tür; tag, piece, stencil, etik, poster, mozaik, light grafiti ve 3B tebeşir sanatı ile beraber 10 adet terim; writer, sketch, blackbook, character, marker, firstline, outline, scret outline, highlights ve fill in yer alır. İlk kez 1986'da Avustralya'nın Tazmanya Adaları'ndaki Mural kasabasında başlayan festival günümüzde Kanada'nın Vancouver şehrinde Urban Art adı altında sokak sanatçılarının buluştuğu Mural Festival'i olarak düzenlenmeye devam etmektedir ve birçok ülkeden katılım vardır. Amaç sokak sanatını tanıtmak ve sanatçılara destek çıkmaktır. Son olarak Türkiye'de grafiti tarihi ise Tunç Dindaş ile 1985'te başlamıştır. Turbo tag'ını kullanan Dindaş'ın grafiti ile tanışması break- dance albümlerinde yer alan grafitiler ile olur. Albümlerdeki yer alan grafitileri kağıda çizer ve henüz o dönemde Türkiye'de grafiti spreyi bulunmadığından dolayı buzdolabı için kullanılan beyaz boyalarla sokak duvarlarına grafitilerini yapmaya başlamıştır. Türkiye'de grafiti sanatına ilgi ise 1995 yılında Cartel rap müzik grubunun ortaya çıkmasıyla başlar. 2002 yılı ile beraber grafiti İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere Denizli ve Samsun gibi şehirlerde hareketlilik göstermiştir. Grafiti festivali Mural İstanbul olarak Kadıköy'de 2018 yılında yedinci kez düzenlenmiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/duygulara-dokunan-enerji-istanbuldan-cosmic-crooner-gecti", "text": "Bazen bir şarkı duyarsınız ve bulunduğunuz yerden uzaklara sürüklenir, hafızanıza kazınan melodiyle günün akışını bambaşka bir perspektife çevirirsiniz. 37 derece sıcakta, hınca hınç kalabalıkta gürültüden uzaklaşıp, denizin keyfini sürmeye çalıştığım bir Heybeliada dönüşümde Spotify'a sığındığımda keşfettiğim Hollandalı Cosmic Crooner, Zorlu PSM'nin düzenlediği Mix Festival kapsamında 3 Kasım tarihinde ilk kez İstanbullu müzikseverlerle buluştu. Kadife sesini dinlemeye başladığım anda hem melodisi hem de sözleriyle etkisi altına alan 'Bolero' parçasıyla tanıştığım sanatçının diğer parçalarına geçtikçe huzur ekseninde gezinmeye başladım. 60'lı 70'li yıllardan eserek bugüne ulaşmış tatta müzikal deneyimler sunan ve bunu tarzına da yansıtan müzisyenin şarkılarına eşlik eden klipleri adeta tablolardan fırlamış sahneleri barındırıyor. İzlerken bir rüya alemindeymişçesine duygular yaşatan her bir klibi, sanatçının biricikleşen tarzını doyasıya hissettiriyor. Zorlu PSM'de sahneye Deep Down in Jazz şarkısıyla sahneye çıkan Cosmic Crooner, adeta unutulmaz bir şova imza attı. Performansı boyunca dinleyicilerin coşkuyla eşlik ettiği sanatçı, hayranlarına hafızalardan silinmeyecek bir deneyim yaşattı. Kozmik adam İstanbul'a gelmişken, kartopu gibi kitlesinin genişleyeceğine inandığım sanatçıyı Gazete Sanat okuyucularıyla buluşturmak için merak ettiklerimi sordum. Müziğin bugünlerde giderek daha erişilebilir hale gelmesi hoşuma gidiyor. İstenilen bir şarkıya anında ulaşabilmek bence müthiş bir şey. Tabi bir de bunun dezavantajı var; insanlar artık albüm dinlemeye ayıracak dikkat süresine sahip kalamıyor. Ek olarak daha fazla insanın algoritmaya bağımlı hale gelmesinden de korkuyorum. İlham kaynağı olan çok konu başlığım var ama en başta müzikten, filmden, edebiyattan ve tabii ki hayatın kendisinden alıyorum. Müzik, sinema ve edebiyat kısmında ise farklı bir yere taşınmayı, hayattan kaçmayı seviyorum. Bir şarkı bana hayattan kaçış imkanı, an'da kalma şansı tanıyorsa o şarkıyı memnuniyetle tekrar tekrar dinlerim. Şu sıralar Jorge Ben Jor'u çok dinliyorum. Adını duymadıysanız lütfen bir göz atın. Mutlaka size de günlük hayatta bir ilham kapısı açacaktır. Amsterdam yaşamak için harika bir şehir. En sevdiğim günlerim şehri gezmek ve en sevdiğim kafelere gitmekten ibaret. Şarkılarımı yazarken Amsterdam'ın beni etkilediğini elbette söyleyebiliriz. Fakat Amsterdam'ın 'müzik tarzı' pek kendime bağdaştırabileceğim bir şey değil. Bildiğiniz üzere Amsterdam'ın elektronik müzik sahnesi oldukça geniş ve bu tarz pek bana göre değil. Bu süreç halen devam ediyor ve umarım sonsuza kadar devam eder. Ben hayatta her zaman ilham peşindeyim. Hayattan ilham almazsan geriye ne kalır ki? Bu nedenle ilham almak için her zaman elimden gelenin en iyisini yapacağım. Umarım bu benim mizah anlayışım ve müthiş zevkimdir, ama eğer güzel melodilerse memnuniyetle kabul ederim. Aslında çok sayıda sanatçı var ama ilk sıralayabileceklerim; Serge Gainsbourg, David Bowie, The Velvet Underground, The Ronettes, Jorge Ben Jor, Harry Nilsson, Marvin Gaye. Sinemayı çok seviyorum ve ciddi manada sinemayla ilgileniyorum. Tüm kliplerimi kendim yönetiyorum. Jean Luc Godard, Agnes Varda, Michelangelo Antonioni ve Jean-Pierre Melville'i en sevdiğim yönetmenlerin başında geliyor. Çoğunlukla 60 -70'lerin İtalyan ve Fransız filmlerini tercih ediyorum. Kliplerimin tümü tamamen 16mm filmle çekildi. Kliplerimde yansıttığım her şey gerçekten hoşuma gitti ve film stoğunun size çekebilecekleriniz konusunda sınırlama getirmesi de hoşuma gitti. Planım kimseyi taklit etmek değil hahaha. Zaten ikinci albümümü yazdım ve onu dünyayla paylaşmak için sabırsızlanıyorum. Sanırım şimdiye kadar yazdıklarımın en iyisi o olacak. İnanın ben de gerçekten bilmiyorum ve bu konuyu ben de düşündüm. Türk insanının enfes bir zevke sahip olduğunu düşünüyorum. Bu ilgi beni çok mutlu ediyor. Sanırım Türk halkına ve İstanbul'a aşık oldum. Türkiye'de geçirdiğim her anı çok sevdim. Geri gelmek için sabırsızlanıyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/e-c-e-seninle-ile-geri-dondu", "text": "2019'da yayınlanan ilk teklisi Aniden ile müzik dünyasında dikkatleri üzerine çeken E. C. E, bu kez Seninle ile döndü. Basemode Records etiketiyle yayınlanan, sözü ve bestesi E. C. E, düzenlemesi Down imzası taşıyan Seninle, afro ritimleri ile dinleyiciyi anında etkileyecek nitelikte. Kendine sınırlar çizmekten kaçındığını ve duygularını anlatmak için kendini müziğinde özgür kıldığını dile getiren E. C. E, yeni teklisi Seninle ile de biraz flörtöz biraz da muzip bir şekilde iletişim kuruyor dinleyiciyle. Kendini sürekli yenileyen ve geliştiren sanatçı, kendine has tarzıyla da dikkatleri üzerinde topluyor. Bugün itibariyle tüm dijital platformlarda müzikseverler ile buluşan Seninlenin Cem İldem ve Barış Erdoğan yönetmenliğinde çekilen klibi de yaz aylarına uygun ferahlıkta ve seyirciye pozitif enerji verecek nitelikte. Klip Basemode Records Youtube kanalında yayında."} {"url": "https://gazetesanat.com/ebru-cicekin-yeni-teklisi-sus-aglama-benim-bicare-gonlum-cikti", "text": "Yeni teklisi 'Sus Ağlama Benim Biçare Gönlüm' ile türkü severlere uzun aradan sonra merhaba diyen Ebru Çiçek halk ozanları için onların sözlerine benim gönlümde kitap yazılır dedi."} {"url": "https://gazetesanat.com/ebru-elver-sanattan-anlamayan-onca-insanin-arasinda-gercek-bir-sanatci-olmaya-gayret-ettim-yillarca", "text": "Müzisyen bir ailenin kızı olarak 1980 yılında Beyoğlu'nda doğup büyüdüm. Müziğe olan ilgim küçük yaşlarda başladı. İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı'nı kazandım ancak ailem müzisyen olmama sıcak bakmadığı için gidemedim ve virtüözleri örnek alarak kendimi tamamen müziğe adadım. 2000 yılında profesyonel olarak şarkı söylemeye başladım. 2006 yılında içerisinde kendi bestelerimin de yer aldığı, Rec By Saatchi etiketli ilk albümüm Paranoyak çıktı. Pop, elektronik dans ve house müzik öğeleri taşıyan ve türünün öncülerinden bir tanesi olarak kabul edilen albüm çok beğenildi. Sonraki yıllarda Onur Mete (2008), Bülent Özdemir (2010), Ercüment Vural gibi isimlerle Duo Sahne Projeleri gerçekleştirdim. 2012 yılında Kekeva Plak etiketli, tüm söz ve bestelerin kendime ait olanİz albümüm çıktı. Bu albümde Akdeniz ve Flamenko ezgileri de yer aldı. Mükemmel diye bir şey yoktur ama elinden gelenin en iyisi vardır diye düşünürüm hep. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. İyi şarkı söylemeye ve iyi şarkılar yazmaya çalışıyorum. Benim için en büyük çıta kendini gerçekleştirmektir. Babam ve kardeşlerim müzisyen, lakin babam müzik piyasasının zorluklarını ve kirliliklerini çok iyi bildiğinden hiçbir zaman müzisyen olmamı tasvip etmedi ama yanıldığı bir şey vardı, ben müzisyen doğmuştum. Kendi kendime yolumu buldum. yönlendiren birileri olmadı. Ya müzisyen doğarsınız ya da müzisyen doğmazsınız, sonradan müzisyen olunmaz. bu bir genetik, bir kader ve bir yoldur. İçinde aşk varsa yarattığınız şeyin adı sanat olur. Az öncede bahsettiğim gibi çok büyük bir oranı genetiktir. Bu yolu seçmek ise sevda işidir. Şarkılarımın ruhundan anlayan herkese kapım açıktır. Hisseden ve hissettiren herkesle şarkılarımı paylaşabilirim. En son şarkı verdiğim isimleri soracak olursanız, Bengü, Tuğba Yurt, Ceylan, Mahsun Kırmızıgül. İlham kaynağım elbette yüce Rabbimdir. Onun sanatını izlerim her an her yerde. O'nun sanatını izledikçe hayrete, sonra da sevdaya düşerim, dökülür birer birer sözler, melodiler. Her tatsız hadisede ilk etkilenen sektör müzik sektörüdür zaten. Eğlence sektörü ve gıda gibi değildir, lükstür insanoğlu için. İnsanoğlunu tamamen dijital dünyaya sürüklüyorlar. Artık her şey internet oldu maalesef. Her şeyin ruhunu öldürüp dijitalleştirdiler, yani bizleri robota dönüştürdüler esasında. Kaliteli işler elbette var lakin fenomenler, bloggerler, youtuberlar, o kadar kirli ki internet platformu, sanat bitti ve bambaşka kirli bir furya başladı. Kendini ünlü olmayınca değersiz hisseden ve youtuber olmaya karar veren içleri bomboş insanlar türedi. Bunun çözümü, gerçek sanatçıların ve konuştuğunda dolu ve faydalı konuşan insanların, aynaların çoğalmasıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/ebru-elverin-yeni-singlei-benim-yolum-muzikseverlerle-bulustu", "text": "Pop müziğin başarılı ismi Ebru Elver, söz ve müziği kendisine, düzenlemesi de yine Ebru Elver ve Aziz Erbatur'a ait olan son single'ı Benim Yolum tüm müzik platformlarında yayına girdi. Fotoğraflar ve klip sanatçı Halil Güzel'e ait. Single Avrupa Müzik etiketi ile müzikseverlerle buluştu. Şarkılarıyla milyonların kalbini fetheden Türk Pop Müziğinin son yıllardaki en üretken isimlerinden EBRU ELVER, sevenlerini bu defa Benim Yolum adını verdiği yeni şarkısı ile selamlıyor. Söz yazarı ve besteci EBRU ELVER, her projesinde olduğu gibi geleneği bozmadı ve bu şarkısının da prodüktörlüğünü kendi yaptı. Sözü, müziği ve düzenlemesi kendine ait olan Benim Yolumu müzikseverlere sürpriz olarak armağan eden Ebru Elver, tüm günlerini stüdyo'da üretimle geçirmeye devam ediyor. Ebru Elver'in Benim Yolum adını verdiği yeni single'ı, bu defa trap, rap tarzıyla Avrupa Müzik markasıyla müzikseverlerle buluştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/ebru-erkekli-her-zaman-ama-en-cok-da-zor-zamanlarda-sanati-ve-sanatciyi-takip-etmekten-desteklemekten-vazgecmeyelim", "text": "Yıllardır birçok radyo programının sesi olan, aynı zamanda MEF Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde 7 yıldır güzel konuşma dersi veren başarılı spiker, akademisyen ve öğretim görevlisi Ebru Erkekli ile tiyatroyu, sanatı ve 23 yıllık radyo serüvenini konuştuk. İkisinin de yeri ayrı elbette. Tiyatro bambaşka öykülerin içinde bambaşka karakterlere hayat verme serüveni... Farklı zamanlarda farklı coğrafyalarda yaşamış başka başka karakterlere bürünebilmek eşsiz bir yaratıcılık, hayal ve gözlem gücü gerektirir. Sunuculukta da yine farklı yaşamlar ve farklı öykülerin içindesiniz. Ama bu sefer onlara hayat vermiyor tanıklık ediyorsunuz. Onları tanımaya, tanıtmaya çalışıyorsunuz. Diğer taraftan sunuculukta yaşadığınız zamanın gerçeklerini, olaylarını, kişilerini yakından takip etmek her zaman güncelin içinde olmak ve her konuda az da olsa bir birikim sahibi olmanız gerekir ki bu tarafıyla sunuculuk bana hep çok dinamik ve aktif gelir. Hayata karşı bir disiplin geliştirmeme ve sıkı sıkıya bağlanmama yardımcı olur. Korona salgınında da herkes gibi biz de bir taraftan olup biteni anlamaya, doğru bilgilenmeye ve kendi yaşamımız adına önlemler almaya çalışırken bir yandan da radyo yayınlarımız aracılığıyla dinleyicileri doğru ve güvenilir bilgilerle bilgilendirmeye ve onlara moral aşılamaya çalıştık. Böyle zor zamanlarda radyo ve televizyon yayınlarının takipçilerine moral vermek, umut aşılamak, yaşama bağlanmalarına destek olmak gibi önemli görevleri bir kat daha anlam kazanıyor. Pek çok kişinin uzaktan çalıştığı ya da esnek çalışma koşullarını sürdürdüğü bu dönemde biz her zamanki gibi hatta fazlasıyla çalışmaya devam ettik. Programımda konuk olacak kişiyle ya da konuyla ilgili mutlaka araştırma yaparım. Eserlerini izler, okur, takip ederim. Hakkında çıkmış haberleri ya da onunla yapılmış farklı röportajları okur, araştırırım. Güncel bir konuysa yine çok boyutlu olarak farklı açılardan araştırmaya çalışırım. Ben TRT İstanbul Radyosu'na 1998'de girdim. Yani yirmi üç yıldır spikerlik yapıyorum. Pek çok farklı türde hem televizyonda hem radyoda program sundum. Konserler, naklen yayınlar, haber programları, müzik programları, farklı içeriklerde pek çok yapım... İstediğim yere geldim mi bilmiyorum, ama yaptığım işi her gün daha iyi yapmak için çabalıyorum. Bıkmadan, usanmadan, tamam ben oldum, artık öğrenecek bir şey kalmadı demeden hep daha iyiye ulaşmaya çalışıyorum. Böylesi bana daha iyi geliyor. İleride farklı alanlarda hukuk mücadelesinde, hak arayacak, savunacak, adaleti temsil edecek gençlerimizin hem mesleklerinin icrasında hem de kişisel gelişimlerinde etkili ve güzel konuşma becerisi, topluluk önünde konuşma, sunum yapma, sözlü iletişim ve beden dili olanaklarını kullanma kabiliyetlerini geliştirmeyi hedefleyen bir eğitim. Bence bu alan herkes için, eğitim fakültelerinde okuyan öğretmen adayları ve diğer pek çok alanda eğitim gören öğrenciler için çok önemli. MEF Üniversitesi Hukuk Fakültesi bu alanda öncü bir fakülte. Kurulduğundan beri müfredata bu dersi kazandırarak çok önemli bir hizmet veriyor. Birlikte birkaç aynı oyunda sahneye çıktık, Ankara Sanat Tiyatrosu'nda... Turne otobüslerinde Türkiye'nin dört bir yanında gezip oyunlar oynadık. Pek çok güzel işin içinde birlikte olduk. Bundan sonra da olabilir, neden olmasın. Trt Radyo 1 dinleyicisi Türkiye'nin farklı şehirlerinden, farklı kesimlerinden, farklı yaş gruplarından genel bir dinleyicidir. Önceden bizim programımızın yayınlandığı saatlerde radyoyu daha çok ev kadınları dinlermiş. Bir yandan ev işleriyle ilgilenir bir yandan da radyo dinlerlermiş. Radyo bu anlamda kadınların ve çocukların bilgiye ulaşmasında ve aydınlanmasında çok etkili bir araç olmuş."} {"url": "https://gazetesanat.com/ebru-kocaerin-iste-bugun-adli-sergisi-la-visione-galeride-acildi", "text": "Resim sanatına gönül veren ve birçok ressam ile ortak çalışmalar yaparak ortaya çıkacak sergiler ve online platformlar ile ses getirmeyi hedefleyen, Ebru Kocaer ve Hakan Yılmaz ortaklığında kurulan Baroque Art ve İyilik İçin Sanat Derneği iş birliği ile düzenlenen Ebru Kocaer'in ilk kişisel sergisi İşte Bugün, 11 Ocak 2023 Salı günü Dr. Feride Çelik küratörlüğünde La Visione Galeri'de açıldı. Pop sanat akımına öncü olan Richard Hamilton'ın 1956 yılında gerçekleşen İşte Yarın sergisi popüler kültür ürünlerinden ilham almıştı. Sanatçı Ebru Kocaer ise 2023 yılına geldiğimizde İşte Bugün sergisiyle günümüzün popüler karakterlerini ve ürünlerini sorguladığı eserleri ile sanatseverlerin karşısına çıkıyor. Geçmiş ve günümüzün popüler olan karakterlerini bugünün sosyal, kültürel, ekonomik, politik ve teknolojik değişimleriyle ele alan Ebru Kocaer'ın İşte Bugün sergisinde toplam 35 adet eser yer alıyor. Sanat üretiminde yetenekli sanatçıları da desteklemeyi hedefleyen Ebru Kocaer, sergide satılan eserlerin gelirinin bir kısmını da genç sanatçıların üretimini ve motivasyonunu desteklemek amacıyla İyilik İçin Sanat Derneği'ne bağışlayacak. Bir süredir üretmiş olduğu tablolarında popüler sanat akımına atıfta bulunan Ebru Kocaer, günümüz kültürünün tükettiği nesneleri ikonlaşan karakterlerle yeniden yorumluyor. Yaptığı tabloların çoğunda, kimi zaman bir çizgi kimi zaman boya akıtma işlemi ile çocuklarının da fırça darbeleri yer alıyor. Çalışmalarında Marilyn Monroe, Audrey Hepburn, David Bowie, Michael Jackson, Frida Kahlo, Salvador Dali, Pablo Picasso gibi isimleri tekrar anan Ebru Kocaer, bunlara ek olarak günümüz ünlülerinden Al Pacino, Johnny Depp, Joker gibi film dünyasından isimlere de yer veriyor. Sanatçı, çalışmalarında bugün hayatta olmayan ünlü ressamlar ve film karakterleri yaşasaydı acaba nasıl olurdu? sorusuna da yanıt bulmaya çalışıyor. Baroque Art ve İyilik İçin Sanat Derneği öncülüğünde gerçekleştirilen sergi açılış davetine Zeynep Tunuslu, Selin Bozkurt, Handan Aral, Nermin Aşçıoğlu ve Arzu Ünlü Badıllı gibi iş, sanat ve cemiyet dünyasından birçok isim katıldı. 23 Ocak 2023 tarihine kadar devam edecek İşte Bugün sergisi kapsamında düzenlenecek sanat sohbetleri için sosyal medya sayfaları takip edilebilir. Ebru Kocaer, 1990 yılında İstanbul'da doğdu. Resime merakı lise yıllarında başlayan sanatçı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ni derece ile kazandı. Eğitim hayatından profesyonel hayatına birçok resim tarzını deneme fırsatı bulan Kocaer, Pop Art'ı kendini en iyi ifade ettiği tarz olarak yorumluyor. Baroque Art Gallery kurucu ortaklarından olan Ebru Kocaer, iki çocuk annesidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/ece-barakin-yeni-teklisi-anilar-yayinlandi", "text": "Ece Barak Anılar isimli teklisini müzikseverlerin beğenisine sundu. Aralıksız üretimiyle birlikte yükselişine devam eden başarılı müzisyen, bu şarkıyı geçmişte yayınladığı 'Uzak' ile hemen hemen aynı dönemlerde yazmış. Emre Kaya'ya teslim edilirken, bas gitarda ise Orhan Akın sanatçıya eşlik etti. 'Anılar', Avrupa Müzik etiketiyle tüm dijital platformlardaki yerini aldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/ece-cakiroglu", "text": "Festivalinden ise iki ayrı ödül kazandı 'Best Mystery Short' ve 'Best First Time Director. Yönetmenliğin yanında nefesini kullanarak akrilik boyalarla soyut resimler ortaya çıkaran Çakıroğlu 2021'de çeşitli galerilerin karma sergilerinde de yer aldı. Oto portre benim için 'gözlerini içe çevir' demek. Doğduğu andan itibaren dışarıyı izleyen o gözleri bir kere kendinize çevirdiniz mi fiziksel olarak dahi hissedeceğiniz tarif edilemez bir duygu ile karşılaşırsınız. Beklediğiniz yardım eli kendiniz olursunuz, başkalarında aradığınız, bulduğunuzda da 'bu muydu' dediğiniz heyecanları yüzünüzü yıkadığınız bir çarşamba akşamı aynaya baktığınızda duyarsınız. Boyaları nefesimle karıştırabildiğimi fark ettiğimde başka bir oluş şekline geçtiğimi hissettim. Kontrolden ve plandan öte, sadece nefesimin şiddeti ve yönüne bağlı olan bu sanatı yaparken konuşamadığım her kelime boyaların yönünü etkiledi. Eser satın almak için bizimle iletişime geçin. 'As an artist I enjoy creating work that emphasises self dis covery. I explore one's inner world through my work; I aim to show every side of the story in order to express it fully. I am fascinated by surrealism and I intend to make movies that cover the juxtaposition of reality and surreality. By bringing opposite poles together, I believe one's inner chaos can be portrayed more accurately, which feels almost like poetry. The story behind Cracks is derived from the idea of 'one must dive in himself in order to be found'. The aim behind forming the story around one character and her alter egos is to portray self discovery. I am enticed by layered characters and I greatly enjoy exploring new ways of expressing reality through individuality. I write and direct to portray the clash of various and highly dominant elements within the human being: thoughts, feelings, habits, memories and desires. This still can lead to a beautiful romantic story, as well as a long, challenging journey of one's self discovery."} {"url": "https://gazetesanat.com/ece-gamze-atici-bana-gore-sanattaki-super-guc-o-kendi-sesini-bulmus-olmak", "text": "1978 yılında İstanbul'da dünyaya gelen, İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyan Sinema, Altyazı, Lull gibi dergilere sinema ve müzik yazıları yazan, Galatasaray Üniversitesi'nde İletişim Stratejileri ve Halkla İlişkiler bölümünde yüksek lisansını tamamlayan, Salamanca Üniversitesi'nde Çağdaş İspanyol Edebiyatı dersleri alıp, medyada editör ve yazı işleri müdürü olarak çalışan, 2011 yılında Nar, 2013 yılında Adem Aynası, 2016 yılında Edepsizin El Kitabı ve 2019 yılında Aile Geleneği adlı kitaplarıyla isminden sıkça söz ettiren başarılı yazar Ece Gamze Atıcı ile Gazete Sanat okurları için keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Tesadüf denemez. Her zaman aile ile ilgili bir roman yazmak istiyordum. Hatta yazarlık hayalleri kurmaya başladığımda beni en çok tetikleyen fikir buydu. Ama böyle önemli bir konuya girişmeden önce deneyim kazanmam gerektiğini düşünüyordum. Espri olarak birkaç kez söyledim, Aile Geleneği'ni yazmak için dört kitap yazmam gerekti diye. Onun altındaki hikaye bu. Aile Geleneği benim dördüncü kitabım, ama Aile Geleneği yayımlanmadan önce ondan sonraki kitabı da yazdım. Üzerine epey düşündüğüm, çalıştığım, araştırdığım bir konuydu haliyle. İlk kitabım yayımlandıktan sonra yazar olduğumu yüksek sesle söyledim. Edebiyatın en güçlü yönü zamansız olması bana göre. Yani siz gidiyorsunuz, edebiyat kalıyor. İyi kitaplar, iyi yazarlar var. Bir de diğerleri... Kalıcı olan da iyiler oluyor. Yani sizin kendinize ne dediğiniz falan, bunlar çok da önemli değil. Bunları dert edinerek yapılan işler bugüne hitap etmenin ötesine geçemiyor. Okurlar tanımadığımız dostlarımız. Ben öyle hissediyorum. Aslında birbirimizden farklı zamanlarda, farlı yerlerde bir mahremi paylaşıyoruz. Zihinler, kalpler arası bir paylaşım. Aile Geleneği en yeni olduğu için ondan örnek vereceğim. Çok güzel yorumlar alıyorum, bir o kadar enteresan sorular geliyor. Mesela bu kitaptaki Dila hakkında soran çok oldu. Sadece birkaç mektupta bahsi geçen, en sonda da kısacık anılan bir karakter. Ama aslında önemli biri. Bu kitabı yazmadan çok önce yazılmış bir karakterdi ve ona ayrı bir şey yazmayı düşünüyordum. Onun sezilmesi çok hoşuma gidiyor mesela. Eleştirmenler çok güzel şeyler yazıp söylüyorlar. Ama en çok aldığım övgü üsluba geliyor. Herkesin ortak kanaati daha önce buna benzeyen hiçbir şey okumamış oldukları yönünde. Bu da beni çok mutlu ediyor. Bana göre sanattaki süper güç o; kendi sesini bulmuş olmak. Adem Aynası ve Aile Geleneği. Okur yorumlarından söylüyorum bunu. Özellikle ikisi hakkında çok görsel, canlı kitaplar olduklarına dair yorumlar alıyorum. Aile Geleneği için okurların çoğu film gibi oluğunu, film izliyor gibi hissettiklerini, çok duyulara hitap eden bir kitap olduğunu söylüyorlar. Trevanian, Ahmet Hamdi Tanpınar, Dostoyevski, Oscar Wilde, Proust... O kadar çok var ki... Camus tabii ki... Hemingway, Oğuz Atay, Pınar Kür, Latife Tekin, Ursula K. Le Guin... Kütüphanemin en kıymetli kısmını gözümün önüne getirerek saymaya çalışıyorum. Kurmaca dışı düşünürsek... Terry Eagleton ve Rollo May tekrar tekrar okurum sıkılmadan. Yakın zamanda Eagleton'ın Mizah yayımlandı neyse ki. Haneke ve Bunuel de favori yönetmenlerimden mesela. Bu kadar sevdiğim insanı sayınca onları da anmak istedim. Evet. Dediğim gibi, Aile Geleneği'nden sonraki kitap hazır. Yine merkezde aile olmak anlatılıyor. Bu kez cinayet yok ama başka bir gizem söz konusu. Ve anlatıcı da sekiz yaşlarında bir çocuk. Çocuk yazmak epey zor, bir o kadar da zevkli. Bu soru tam bundan sonra çıkacak kitapla ilgili desem... Aile Geleneği'ni yazarken annelik üzerine çok düşündüm. Bir sonraki kitapta da devam etti bu. Ve içimde şöyle bir his vardı onu yazarken; annelik, hayattan anladıklarını çocuklarına geçirmek gibi bir şey. Yaşamaktan ne anladıysan, onları aktarmak. Sizin sorduğunuz soruya verebilecek çok fazla cevap var. Ama en genel, zamansız olanlardan ve bana kendini en sık hatırlatanlardan biri olarak diyebilirim ki, hayat birbirine zıt görünen olayların iç içe geçtiği bir organizma. Bu da bize hiçbir şeyin sabit olmadığını söylüyor. Yani hayat her şeyin bir arada olduğu bir akış, biz de içine girip orada var olmaya çalışıyoruz. Bu iş inatla ve kendini beğenmekle ilgili. İnatla kast ettiğim yılmamak. Kendini beğenmekle kast ettiğim de kendini beğenmek. Zira kendini beğenmeyen birinin bir takım kurgular içine sakladığı fikrilerini dünyaya yayması daha zor olabilir. Bir de bu iş çok çalışma gerektiriyor tabii... ama o, her işin iyisi için mecburi. Dolayısıyla çok çalışma işini de inadın anın içinde sayabilirsiniz. Yazmaya başlamadan ya da yazmayı tamamlamadan önce de tefekkür var. Yazarlık bu. Hayatı ve insanı anlamaya çalışıyoruz, durmadan... Bu çağda en zoru tefekkür galiba. Bunu yapacak sabır ve beceriye sahip değilseniz yazdıklarınızın kalıcı olmasını beklemeyin. Diğer şeyler için elbette şansınız olur."} {"url": "https://gazetesanat.com/ece-temelkuran-ilk-daktilo-tusuna-bastigimda-13-yasindaydim", "text": "Ece Temelkuran ile son kitabı Bu da Geçer ve yazarlığı üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Temelkuran, Damla Karakuş'un sorularını yanıtladı. Dramatik olamayacak kadar uyduruk bir nedenden dolayı yaşıyoruz bu süreci, o bana traji-komik geliyor. Volkanlar patlayıp, nükleer bombalar atılıp ya da bir diktatör dünyayı ele geçirip de olay biraz film gibi olsa neyse, ama Dünyacak grip olup öldük, dersek komik olacak. Yani o kadar insanlık tarihinden sonra hale bak! Benim gibi yalnızlığa fazla alışkın insanları bile sarstı bu süreç. Ben de, ne zaman zora düşsem yaptığım gibi, delicesine çalıştım aklımı oynatmamak için. İngilizce yazdığım Together: 10 Choices For A Better Now kitabı çıkıyor. Çeşitli dillerde ve bu kez Türkçede de olacak. Pandemi bana o kitabı hediye etti. Öğrendiğim şey ise şu: Hapishanedeki insanlar onca yıl birilerine sarılmadan nasıl yaşıyorlar? Ne dirençli olmalılar kim bilir! En çok bunu düşündüm. Kitaptaki yazıların hiçbiri internette olmadığı için aslında birçok insana yeni gelecektir diye tahmin ediyorum. Bir de Gürültüde diye bir seri başlattım iki yıldır, o seri bir bütünlüğe sahip. Türkiye'de içinden zorla geçirildiğimiz değişim sürecinin insana, insanın ruhuna ne yaptığını anlatan bir seridir o. Kitabın ismi ise iyi, güzel ve doğru olanın kalacağını, geri kalan gürültünün hep geçeceğini anlatıyor. Ben buna inanıyorum. Politik ve ahlaki olarak da buna inanmayı seçmek gerektiğini düşünüyorum. İnsana inanmak güzel ve doğruya inanmaktır çünkü. Gerisi hakikaten geçer. Son birkaç yıldır insana olan inancımızın, sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada ne kadar sarsıldığı, neden sarsıldığı ve nasıl tamir edileceği üzerine düşünüyorum. Bu da Geçer'deki yazılar da bu düşünme sürecinin bir sonucu, ürünü. Dolayısıyla şu anda da aynı yerdeyim: Yapabiliriz! noktası. Daha iyi olabilir, daha iyiyi üretebiliriz, daha iyi bir dünya kurabiliriz. Türkiye'nin ruhu son yirmi yılda çok hırpalandı. Hepimiz çok bitkin ve kırılmış haldeyiz. Neşeyi özledik, neşeyi! Ama en çok her sabah kalkıp başkalarının işlediği günahlardan ve suçlardan utanmaktan yorulduk. Bu utancın bugün de hepimizi yorduğunu biliyorum. Hayat iyi bir yer. Fakat şöyle bir meselesi var: Bir anlamı yok. Senin bir anlam katman gerekiyor. Tohuma değil, toprağa bile değil, ama toprağa tohum atan eline inanman gerekiyor. Fransız şair bir arkadaşımın şiirindendir bu söz. Bence çok iyi anlatıyor hayatın nasıl bir yer olduğunu. Bir de insanın kendini tarihin içinde görmesi, her şeyi doğru perspektife koyuyor. Ne kadar önemlisin ne kadar önemsiz; insan kendinin tarih içindeki ve hayattaki ağırlığını bunu düşünerek tartarsa doğruya yakın bir sonuç çıkar sanırım. Gençken evet. Ama şimdi hayır. Sorduklarında da Yazmamayı, yazmadan yaşamayı bilmiyorum, diyorum. Bir huy bende yazmak. Can çıkar huy çıkmaz, dedikleri türden bir huy. Bir de bana korkularımı unutturan tek şey yazmak. O kadar güzel ve nadide bir yer ki yazmak, oraya girdiğinizde korkuya yer kalmıyor. İlk daktilo tuşuna bastığımda 13 yaşındaydım. Ve o günden itibaren yaptığım işi çok ciddiye aldım, belki bazen fazlaca. Ciddiye aldığım bir yolculuk, dikkatle takip ediyorum kendimi. Bu yolculuk kalabalık ve yalnız bir yolculuk. Yazmak, yalnızlığın en kesif hali bir yandan, ama bir yandan da yolda diğer yazanlarla, yazmış ve göçmüş olanlarla karşılaşıyorsun. Başka bir tarihin parçası oluyorsun, sözcüklerle hemhal olmuşların tarihi bu. Dünya tarihinin yanından akan, kıyısında duran bir tarih. O tarihe kendimi dikiyorum işte yaza yaza. Annemi özledim. Çok özledim. Ona diyorum en çok Bu da Geçer diye. O bir tersinden söylemeydi. Tabii ki kafamız karışık değil. Ama dünya bize hikayede bir karakter olarak rol vermiyor, bizi hep bir tip'e dönüştürmeye çalışıyor. Karakter üç boyutludur, tip ise kartondan, iki boyutlu bir şey. Kadınlar hala insan olduklarını, dünyanın hikayesinde bir karakter olduklarını ispat etmeye çalışıyorlar, çalışıyoruz. Dışarıdan da bu kafası karışık olarak görünüyor. Oysa bana sorarsanız kafası karışık olan erkekler. Özellikle Türkiye'de ne Doğulu ne Batılı olan, ama her iki kültürün de konforlarından yararlanıp sorumluluklarını taşımayan bir erkek tipi türedi. Hatta tam zamanını söyleyeyim, 80'lerde başladı bu ve şimdi 2000'lerde iyice semirdi. Kasabalı erkek. Ne köylü ne kentli. Niyeyse acısı çok kıymetli, niyeyse sessizliği çok derin, niyeyse sürekli anlamsızca dertli. Memleket dev bir Ahmet Kaya klibi gibi. Türkiye'de kadınların işi çok zor hakikaten. Duyguları temize çektiriyor. İngilizce yazmaya başladıktan sonra fark ettim ki bazı duygularımıza o kadar gerek yok. Duygu Türkçede söylendiğinde kendiliğinden olumlu bir anlam çağrıştırıyor. Halbuki çok fazla olumsuz duyguyu da yaşıyoruz. Bunlardan en önemlisi kurban duygusu. Bunun gibi bazı duyguları İngilizceye tercüme ettiğinizde komik oluyor ve farkına varıyorsunuz ki temize çekilemeyecek, hayatın müsveddesinde kalması gereken duygular var. Berbat! İçinde yaşadığımız için fark etmiyoruz ama Türkçe konuşurken ve yazarken biz çok metafor kullanıyoruz. Ve çok fazla deyim. Deyimleri, tam zamanında söylediğinizde bir dünya anlam ifade eden o deyimleri, çok özlüyorum. Ve atasözlerini. Anadili Türkçe olanlar olarak dev bir zenginliğin üzerinde oturuyoruz bu anlamda. O deyimlerin ve atasözlerinin tadı bambaşka ve maalesef onların tadı asla olmuyor İngilizce yazarken. Benim gibi son derece sıkıcı bir rutininiz varsa nerede yaşadığınız çok fark etmiyor. Seyahat etmediğim bütün günler aynıdır. Buenos Aires'te de Zagreb'de de bu pek değişmez. Yazı yazmak ve okumak. Bu kadar. Başka da bir numara yok. Ha bu ara, pandemi ile birlikte, yıllar sonra yeniden resim yapmaya başladım ve bir de örgü örüyorum. Sabah çok erken kalkış. Bir Sezen Aksu bir ben. Beş buçuk, altı. Bol bol kahve ve okuma yazma. Sonrası da aynı sıkıcılıkta devam. Tabii ki Dosto! Ve Nikos Kazancakis, Ingeborg Bachman, Hannah Arendt... Ama yıllar geçtikçe etkilendiğiniz isimler çoğalıyor ve sayamayacağınız kadar uzun bir liste oluşuyor. Güzel yaşamalı. Kahramanca yaşamalı. Güzel büyük bir filmin başrol oyuncusu gibi ve o sorumlulukla. Herşey o kadar doğal ki, Dünyaca tanınmış bir yazar olan Ece Temelkuran'ın bu kadar mütevazi ve samimi oluşu ona olan hayranlığımı kat be kat artırıyor. Duygu hanım bu güzel röportaj için tesekkürler. Emeğinize kaleminize sağlık. Düzeltme Damla hanım olacaktı. Özür dilerim. Kerime Hanım, İbrahim Bey, çok çok teşekkür ederim. Benim için de çok özel bir röportajdı ve duygumuzun size de geçişi beni çok mutlu etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/ece-yazici-ile-yeni-kitabi-1-numarali-peronu-konustuk", "text": "1 Numaralı Peron kitabının yazarı Ece Yazıcı ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. 1977 yılında Tekirdağ'da doğdum. Yaşamımın çok büyük bir kısmını İstanbul'da geçirdim. 1998 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nden mezun olduktan sonra dönemin konjonktürü itibariyle bankacılık sınavlarına girmeye başladım. Sektöre ilk adımları böylece attım. İstanbul Ticaret Üniversitesi Uluslararası Bankacılık ve Finans yüksek lisansından dönem birincisi ve onur derecesi ile mezun oldum. Fakat zamanla, iş haricinde, dışarıda da başka bir hayat olduğunu fark etmeye başladım. Yıllar geçiyordu ama neden yapmayı sevdiğim şeylerle geçirmiyordum? Bu nedenle iş ve okul arasında gidip gelmekten zaman bulamadığım, içimde ukde kalan şeylere yönelmeye başladım. Bunun bir sonucu olarak, hobilerime daha fazla zaman ve fırsat yaratacak şekilde yaşamımı tasarladım. Farklı ilgi alanları beni beslediği gibi yaşam enerjimi de her zaman üst seviyelerde tutmama yardım etti. Tam da o tarihlerde katıldığım bir online yaratıcı yazarlık atölyesinde öğrendiğim tekniklerden yararlanarak 23 Nisan 2020 tarihinde yazmaya başladım ve ilk andan bitirinceye kadar büyük bir zevkle yazmaya devam ettim. Temel kurgusunu dört günde tamamladım. Takip eden yılda ise, hikayenin büyümesi, gelişmesi, olay örgüleri ve karakterlerin derinleştirilmesine yönelik çalışmalar ile editörlük süreçleri yoğun biçimde devam etti. Hikayenin aklımdaki ilk kurgusundan belirttiğim süreçlerin sonuna gelinceye kadar, böyle bir savaşın olacağını ve kitabın bu tarihlerde satışa çıkacağını kim söylese inanmazdım. Gerçekten, böylesine denk düşmesi bana son derece kadersel ve mistik geliyor. Aslında, herşey yazarlık atölyesinde hikayeleştirmemiz istenen o siyah-beyaz fotoğraf ile başladı! Fotoğrafa bakar bakmaz, tüm hayal gücümü çalıştırmaya başladım. Karakterlerin kim olması gerektiğini ve nerede tanıştıklarını uzun uzun düşünmeme bile gerek olmadı. İçimde bir ses bana kuvvetle; o karakterlerin en başta Elena ve Boris olacağını ve hikayenin de 1910'lu yılların başında Rusya'da geçeceğini söylemişti. Bahsettiğim fotoğrafa baktığımda gördüğüm ilk şey, Elena ve Boris olarak karar verdiğim karakterlerin bakışları idi. Birinin gözleri şüphe ile karışmış endişeyi ve tedirginliği yansıtırken, diğerinin gözlerinde ise kibir ve umursamazlık vardı. Bu bakışlar bana bir kaçış hikayesini çağrıştırdı. Kaçış hikayesine, yaşanmışlıklar üzerine ortaya çıkan olaylar eşlik etti. Birbirine zıt karakterlere sahip iki insanın bir araya geldiği yerde ise aşkın doğmaması kaçınılmazdı. Kurgunun etrafında döndüğü iki karakter Elena ve Boris farklı sebeplerle hayatlarının yönünü değiştirmek zorunda kalan ve sonuçlarına katlanan kişiler. Kader bir şekilde yollarını kesiştirdi ve beraber bir yolculuğa çıktılar. Ancak, çıktıkları yolculuğun bir bakıma kendi gerçeklerini değiştirecek bir yolculuk olduğunun henüz bunun bilincinde değildiler. Taa ki bu yol, karakterlerin önce kendi kimliklerinin değişimi ile başlayıp bir noktadan sonra da beraber yürünen bir yol haline gelinceye kadar. Bu doğrultuda kitabın odağında yeni başlangıçlar yapabilmek ve yeni adımlar atabilmek yer alıyor. Değişen koşullar ve bu koşullara nasıl adapte olunduğu olay örgüsü içerisinde karşımıza çıkıyor. Bu bir değişimdir ve değişimi görmek, kabullenmek ve ilerlemek başından sonuna bir yolculuktur. Biraz geriye çekilip uzaktan kendi hayatımıza baktığımızda; bahsettiğim yolculukların bize kendimizi yeniden yapılandırma imkanı verdiğini anlamak yönünde bir farkındalık sağladığını görebiliriz. Serinin ilk romanı anlamlı bir noktada kesildiği için devamı niteliğinde ikinci bir kitabın çalışmasını planlıyorum. Serinin ikinci romanında ise, dönemin tarihi koşulları etrafında şekillenecek olan yaşamlara tanıklık edeceğiz. Aşkın sevgiye ve umuda bağlanışını kuvvetle hissedecek hatta izleyeceğiz. Bugünkü savaş dünya tarihinde tanıklık edilenlerden sadece bir tanesi, yeni bile olsa. İnsan hayatını nasıl değiştirdiği, insanların nasıl hissettikleri, neyi nasıl kaybettikleri yada nelerden nasıl vazgeçmek zorunda kaldıkları gerçekleri ise hiç değişmeyecek olgular olduğundan kitapta da yer bulacak. Aslında bugün tanıklık ettiğimiz Rusya ve Ukrayna savaşına gelinceye kadar, dünya birçok savaş gördü geçirdi. Nesillerin böyle üzücü tecrübeler yaşaması ve ders almaması maalesef çok acı. Ancak kitapta da değindiğim gibi, savaşlar aslında haritalar üzerinde hesap yapılmasına ve sınırların değiştirilmesine karar verilmeden önce siyasi ve ekonomik gerekçeler ile başlıyor. Savaş fiili olarak başladığında da insanlar sevdiklerinden göçler yada kayıplar sonucu ayrılmak zorunda kalıyor. Aşk bu büyük resmin içinde solan, yaprakları kuruyup paramparça olan bir çiçek gibi. Bir daha gözünüz kadar sakınamayacak, elinize alıp sevemeyecek ve kokusunu içinize çekemeyeceksiniz. Aşkı ayıran sadece savaşlar yada sınırlar değil; aynı ülkede yaşamasına rağmen birleşmeyi başaramayan karakterler de aşkta kalamıyor. Her ne zorluk olursa olsun ayrı düşenlerin bir gün buluşacaklarına eminim yeter ki sahip oldukları aşkın değerini bilip hakkını verecek cesarette olsunlar. Yolculuklarımızın hayatımızı değiştiren gerçeklere doğru olduğu ana fikrine yoğunlaştığımızda kitabın anlattıkları, kitabı zamandan ve mekandan bağımsız hale getirdi. Sevginin gücüyle yaşamda hep bir umudun olduğunu kanıtlayan 1 Numaralı Peron'un; yeni bir hayata zorluklarla başlamanın anlamını vurguladığı için bir itici güce ihtiyaç duyanların, ilham arayanların ilgisini çekeceğini düşünüyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/eda-cekil-aile-albumu-sergisiyle-yapi-kredi-bomontiadada", "text": "Yapı Kredi bomontiada, sanatçı Eda Çekil'in aile albümlerine, aile ve evlilik kurumlarına dikkatli bir bakış sunan İstanbul'daki ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. BüroSarıgedik işbirliği ile düzenlenen Aile Albümü sergisi, 8 Nisan 8 Mayıs 2021 tarihleri arasında Yapı Kredi bomontiada ALT'ta ücretsiz olarak görülebilir. Yapı Kredi bomontiada, sanatçılara galeri sisteminden farklı bir destek yapısı oluşturmak amacıyla 2017 yılında kurulan BüroSarıgedik işbirliği ile yıl boyunca bir dizi sergiye ev sahipliği yapacak. Sanat ortamının güncel koşullarında sanatçılara ve sanatseverlere alan açacak bu işbirliğinin ilk iki sergisinden biri olan Eda Çekil'in Aile Albümü, 8 Nisan 8 Mayıs 2021 tarihleri arasında Yapı Kredi bomontiada ALT'ta ziyaret edilebilir. Aile Albümü sergisi Yapı Kredi bomontiada ALT Beyaz Oda'da Salı'dan Cuma'ya 12.00-18.00 saatleri arasında ücretsiz olarak gezilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/eda-kizildan-pariste-belgesel-fotograf-sergisi-mon-magnifique-confinement", "text": "Eda Kızıl'ın 18 siyah/beyaz portre fotoğraftan oluşan bir belgesel fotoğraf projesi Mon Magnifique Confinement Paris'te 10 Haziran'da Fouart Gallery'de sergilenmeye başlayacak. Sergi 16 Haziran tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Eda Kızıl, sergi kapılarını açmadan önce saat 18.00'de Fouart Gallery'nin Instagram ve Facebook hesapları üzerinden 15 dakikalık bir canlı yayın yaparak sergiyi anlatacak. Anlatım, sanatçının kendi Instagram hesabı üzerinden de takip edilebilir. Bu bir tanışma hikayesi. Kapanma ve karantinadan ziyade bir buluşma hikayesi. Rutin hayatımızdan uzaklaşmak zorunda kaldığımızda, günlük koşturmalar durunca, durdurulunca bir dönüp kendimize bakmak, önce kendimize, sonra da en yakınımızda olup da uzak durduğumuz kişilere yakınlaşmak mümkün oldu. Karantina günleri tanışmamız için bir fırsat oldu. Yalnızlığa karşı beraber direnmek bu dönemde başımıza gelen en güzel şey oldu. En yakınındakini keşif, çok güzel bir maceraya dönüştü. Pandemi sürecinde virüsün bulaşma riski ve jenerasyonumuzun daha önce deneyimlemediği dışarı çıkma yasağı, garip bir endişe, korku, kısıtlamalar, bilinmezlikler, ölüm tehlikesi, sevdiklerini kaybetme tehlikesi, alışılmış düzenin değişme olasılığı, dünya nereye gidiyor sorgulamaları, panik... Ve bunların doğurduğu tüm diğer duygular; durgunluk, sessizlik, özlem, iç keşifler, birlik arayışı, sevdiklerimize yakınlaşma ihtiyacı, aynı çatı altında yaşayıp da tanışmadıklarımızla yakınlaşma arzusu... Ne çok duygu! Benim kendimi ifade etme yöntemim, fotoğraf. Fotoğraf aynı zamanda birtakım durumlarla ve duygularla da yüzleşmek için kullandığım bir yöntem. Bu proje, içinde kendimin de yer aldığı çok samimi bir proje. Hem bireylerin hem de mekanların karakterlerini gözlemleyebildiğimiz bir hikaye, bir döneme dair küçük bir ölçekte sunulmuş belge niteliğinde bir çalışma. Belli başlı sanat pratiklerinden ya da belirli kalıplardan değil de, kendi içgüdülerimle oluşturduğum yöntemlerden yola çıkarak, bir yandan kendi hayatımın görsel hikayesini oluşturmaya devam ettiğim, öte yandan o hikaye içinde kendimi yeniden keşfettiğim bir yolculuk. Kendi duygularımdan yola çıkarak hazırladığım sorularla, evde olmak zorunda olduğumuz o süreçte, aynı binada yaşadığım komşularımı, kendilerini en iyi hissettikleri köşede, evlerinde en çok vakit geçirdikleri alanlarda, mekanın doğal ışığında, bir kapanmanın gölgesinde değil, hayata ve birbirimize sarılışımızın orta yerinde tanımak, tanıştırmak, salgına inat kalıcılaştırmak istedim. İnsanın insana en yakınken uzak kalışının ardından, bir diğerini keşfedişinin, ortak endişelerden ortak sevinçlere gidip gelişinin de hikayesi bu."} {"url": "https://gazetesanat.com/eda-ozel-oyunculuk-bir-omur-algilamayla-kesifle-gecen-bir-meslek-bana-gore", "text": "Kariyerine 1993 yılında rol aldığı Süper Baba dizisi ile adım attıktan sonra Sıdıka, Üvey Baba, Beyaz Karanfil, Acı Aşk, Çocukluk Günleri, Herkes Kendi Evinde, No: 309 gibi daha birçok dizi ve filmlerde yer alan başarılı aktris Eda Özel ile keyifli bir söyleyişi gerçekleştirdik. Eda Özel: Selamlar, öncelikle gazetenizde bana da yer ayırdığınız için teşekkür ediyorum. 1975 yılında İstanbul'da doğdum ve yaşadım. 1998 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet konservatuvarı oyunculuk ana sanat dalını bitirdim ve sonra başladı macera... Halen Edirne' de yaşamımı sürdürmekteyim. Oyunculuk bir ömür algılamayla, keşifle geçen bir meslek bana göre. 18 yıl kolay geçmedi, dolayısıyla bir film veya kitap olsaydı adı ne olurdu sorusuna yanıt vermek biraz güç ama aklıma insana evrilmek gibi tuhaf bir şey geldi. Projelerde bana göre oyuncunun rolü % 50 ama adı üstünde ortak yani bir grup çalışması ahengi, sinerjisi ve enerjisi... Eğer iyi dans edilirse, sonuçlarına da şahit oluyoruz zaten. Kara Melek dizisindeki Mine'ye dönmek isterdim. Çünkü o zamanlar çok genç, okullu, dünyadan ve kendimden bir haber, fazla çekingendim. Bugünkü özgüvenimle yeniden altını çizip yorumlamak isterdim herhalde. Okula girmeden önce hukuk ya da psikoloji düşünüyordum ama şimdiki zamanla ve düşüncelerimle ne olurdu acaba? Yine insana dair ama fazlasıyla bireysel ve özgür bir iş seçerdim."} {"url": "https://gazetesanat.com/eda-sivri-resimlerimde-yasamin-kendisinden-besleniyorum", "text": "Eda Sivri: Merhabalar Elif Hanım, küçük yaşlardan bu yana resme ilgi gösteren biriydim. Hocalarımın bu durumu farketmesiyle Güzel Sanatlar Lisesine giriş yaparak resim alanında kendimi geliştirmeye başladım. Ankara'da Gazi Üniversitesini kazandığımda ise resimlerle birlikte heykel de yapmaya başladım. Bu süreçte beni destekleyen ve gelişimimde etkili olan hocam Necmettin Yağçı'nın da katkısıyla sanat alanında hızlı bir ilerleme katettim. Bir hastalığın dünyayı sararak insanlığı kısıtladığı bir döneme girdik. Alışık olduğumuz özgürlüğün kısıtlanması tüm sanatçılar gibi beni de etkiledi. Hem olumsuz hem de olumlu yönleriyle bir bütün olarak ele almaya çalıştığım pandemi döneminde benim de en çok dikkatimi çeken yüzlerimizin kapanmasına neden olan maskelerdi. Ancak özgürlüğü kısıtlanan ya da toplum içinde eriyen insanın da görünmeyen maskeleri var aslında. Almanya'dan gelen mülteciler ve virüsle alakalı resim üretme teklifiyle birlikte üretim sürecim pandemiye kaydı. Almanya'dan benimle iletişim kurulduğunda, bir kitap için resim yapmam istendi. Kitabın konusu mülteciler, göç, pandemi ve virüstü. Burada yapılmak istenen duyarlı hareketin bir parçası olmak adına teklifi kabul ettim ve kitap için resimler yaptım. Bu konular üzerine düşünmek insanlığımın ve duyarlılığımın farklı bir yönünü keşfetmemi sağladı. Kitap çıktıktan sonra sergi yapılması yönünde bir projenin olduğunun da haberini vereyim. Hepimizin aile fotoğraf albümü vardır. Anılarla doludur ancak görünen bir yerde değil de bir sandık içinde gizli tutulur. Ben de ailemin sandığında gizli tuttuğu anıları aldım ve kendi üslubumla yorumladım. Anılarımı, sanatımla da ölümsüzleştirdim. O anılarda farklı, tarif edemediğim bir hissi yakaladım. O his, bana ilham verdi. Resimlerimde yaşamın kendisinden besleniyorum. Gördüğüm, tutku duyduğum ya da eleştirdiğim her şey bir şekilde resimlerimde yer ediniyor. Ancak genel üslubumun eleştiri üzerine kurulu olduğunu söyleyebilirim. 13 yaşımdan bu yana insanları inceliyorum. Karakterlerini analiz etmeye çalışıyorum. Farklı karakterlere sahip pek çok insan tanıdım kimisine kızdım ama saygı duymayı öğrendim kimisiyle aynı tutkuyu paylaştım. Korkularımızın ve endişelerimizin kimi zaman altı çok boş oluyor. Toplum ve insan olarak biz de eksik olan şeyin eleştirisini yaptım. Çember adlı çalışmam bu noktada devreye giriyor. Aslında çalışmam insanın kendi olmaya çalışmasıyla alakalı. Var olan sistem içinde kendine yer edinmeye çalışan ya da eriyen bireyleriz. Kimilerimiz ise sistemin dışına çıkmayı başarmış ve o özgür alanın tadını çıkarıyor. Hepimiz o özgür ruha ulaşabiliriz, çizgilerin ötesine geçme cesaretimiz olsun yeter. 8 Ağustos 18 Ağustos tarihleri arasında La Visione Art Gallery'de gerçekleşen karma sergiye davet edildim ve daveti kabul ettim. Sergide dört çalışmam yer alıyor. Bunlardan ikisi tuval üzerine yağlı boya diğer ikisi ise kağıt üzerine yapıldı. İnsanın ruh hallerinden etkilenerek yaptığım resimlerimin yanı sıra pandemi döneminde insandan bağımsız düşünülemeyen maskenin yaşamımızla bütünleşmesini konu olan Covid-19 adlı çalışmam da yine galeride sergileniyor. Yakın bir zamanda Gazete Sanat'ta online bir kişisel sergim olacak. Şu anda bu projenin hazırlığı içindeyim. Ekim ayı içerisinde Almanya'da bahsettiğim kitap yani Söylemin Gölgesinde çıkacak. 27 Ağustos 31 Ağustos tarihleri arasında Bodrum'da gerçekleşecek Mnemosyne adlı karma sergide yer alacağım. Ayrıca ilerisi için kişisel bir sergi planı da içindeyim. Eda Hanimi tebrik ediyorum. Basarilarinin devamini dilerim. Guzel ve anlamli resimlerinin devamini bekleriz. Allah yolunu acik etsin."} {"url": "https://gazetesanat.com/eda-soylu", "text": "Bir yerleştirme sanatçısı olarak sanat kariyerini sürdüren Eda Soylu, Ekmel Ertan küratörlüğündeki Bellek Nesneleri adlı sergisi ile 8 Ocak'a 2021'e kadar Goethe Institut Beyoğlu'nda. 1990 yılında İstanbul'da dünyaya gelen sanatçı, Üsküdar Amerikan Lisesi'nde başladığı eğitiminin bir senesini değişim programı vesilesi ile gittiği Michigan'da geçirdi. Ardından Amerika'da Rhode Island School of Design'dan Güzel Sanatlar Lisans diplomasını alarak mezun olan Eda Soylu, 2012'de okulunun Avrupa Onur Programı'na katılmak üzere seçilmiş, altı ay boyunca Roma'da yaşamıştır. Tüm bu eğitim yolculuğu sayesinde yurt dışındaki sanat disiplinleri ve eğitimleri ile de iç içe olarak daha sonra Türkiye'ye dönen sanatçı, Anneannemin Evinden Kalanlar ve Evi Yeniden Kurmak isimli iki sergisi ile de boy göstermişti. Eserleri yalnızca Türkiye'de değil, İtalya, Almanya, Dubai ve ABD'de de sergilenmiş olan Soylu ile yaptığımız röportajı aşağıda okuyabilirsiniz. Eda hoş geldin. Eğitim ve çeşitli vesilelerle dışarıda da çok bulunduğun için önce yurt dışında eğitim görmenin, oralardaki sanat havasını teneffüs etmenin sana ne gibi getirileri olduğunu sormak istiyorum. Aldığım eğitime ve eğitmenlerime sonsuz saygı duyuyorum. Bugün olabildiğim kişiysem, temelimin doğru atılmasında ve geliştirilmesinde ailemden sonra ilk onlar gelir. Yaşama şansı edindiğim ülkeler ve oralardaki deneyimlerimse, hakikaten sanatsal pratiğimin ve yaklaşımlarımın temelini oluşturdu. Bugün hala ne zaman kaybolsam döner 2012'ye bakarım, 2010'dan medet umarım, 2013'te vardır bütün cevaplar zaten. Bence bu çok büyük bir şans. Sergilerimde koca bir hikayeden kesitler veriyormuşum gibi hissediyorum. Bu sergiler, hikayede yalnızca birer duraklama alanı aslında, durup dinleme ve dinlenme alanı. O yüzden yaptığın bu benzetme benim için çok değerli, zira bu üç sergi de yaklaşık on yıldır üzerinde çalıştığım Ve evin yüzü burkuldu adlı seriye ait. Ve evin yüzü burkuldu Metin Altıok'un Yıkıcılar Geldiler adlı şiirinin ilk dizesi. Bu şiirde bir evin yıkım süreci üzerinden, akmakta olan bir yaşantının içinde, yerle bir olan temelleri konu alıyor. Metin Altıok yakılarak öldürüldü. Sergilerimin, köklerini böylesi bir hakikatten almaları bana kim olduğumu ve nereden geldiğimi anımsatıyor. Bu sergilerin her biri otoportre niteliğinde. İlk sergim Unutulmuyor ne tuhaf!, üniversite yıllarımda ürettiğim işlerden oluşan bir sergiydi. Bu kelime öbeği yine bir Metin Altıok şiirinden. Şiir, Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri / Seninle bir döşekte sevişirken bile şeklinde devam eder. Üniversite yıllarım, bastırılmak, ezilmek, barınmak gibi kavramlar üzerine eğildiğim ilk yıllar. Altıok, bu dizelerin yer aldığı Soneler adlı kitabında bir gündeliklikten bahseder, acının günlük hayata entegrasyonundan. Bu durumun yarattığı huzursuzlukla, rahatsız bir yaşam sürme halini ele alır. Açıkcası, şu kekre bir gariplikten ibaret yaşantılarımızı ifade edecek daha etkili bir kelime öbeği çıkmadı karşıma. Evi Yeniden Kurmak'ta hakikaten bir evi yeniden kurdum. Kendi yaşadığım alandan kopardığım parçalarla, kapı, pencere, pervaz vb. kaldırım kenarlarından topladığım başka insanların yaşantılarına tanıklık etmiş parçaları bir araya getirerek bir alan oluşturdum. Bizler, mütemadiyen bir barınak arayışı içindeyiz; bu, aidiyet kavramı ile ilintili bir konu. Evlerimizi yeniden kurmak durumunda olduğumuz hayatlar yaşıyoruz. Ev kelimesinin manasının değişimine tanık oluyoruz. Sınırların belli olmadığı, bir üçgen, bir karenin bir ev etmediği, tekinsiz bir dünyada, güven dolu, sıcak yaşantılar sürmeye çalışıyoruz. Ev o yüzden yeniden kuruldu. Anneannemin Evinden Kalanlar ise tam olarak bu üç kelimenin anlattığı gibi, anneannemin gidişinin ardından ondan ve onun evinden kalanlar. Bu gerçek manasıyla bir hayatın sonu olmakla beraber, bir öykünün başlığı ve başlangıcı. Yerleştirme sanatı hayatıma Roma'da yaşadığım dönemde girdi. Yaşadığımız yer Yahudi Getto'sunun hemen yanıydı, yerler Arnavut kaldırımı. Getto'nun farklı farklı sokaklarında, bazı apartmanların önünde yer alan Arnavut kaldırımlarında bir ya da birden fazla taş kaldırılmış, yerine uzaktan bakıldığında altın diş gibi görünen kareler yerleştirilmişti. Bu karelerin üzerinde o binada yaşayıp da kamplara götürülen kişilerin isimleri, hangi kampta öldüğü, hangi yıllar arası yaşadığı yazıyordu. Gunter Demnig'in eseri olan bu anıt mezarlar Avrupa'nın dört bir yanında mevcuttu ve ben hayatımda bir sanat eserinden bu kadar etkilendiğimi anımsamıyorum. Böylesi yerleşmiş, böylesi ait ve gündelik, çarpıcı ama bağırmayan bir yaklaşım, benim sanat pratiğimin temeli o anda ve orada atıldı. Üzerine eğildiğim konuya göre değişiyor tabii nesne seçimi ve nesnelerin konumlandırılışı. Çoğunlukla sergileyeceğim mekana göre üretim yapıyorum. Aidiyet kavramını baz alarak ilerliyorum; çalışma yöntemim de, sergileme yöntemim de buradan şekilleniyor. Bir diğer deyişle ürettiğim nesnelere uygun sergi mekanı bulana kadar sergilemiyorum. Benim için işin barınak bulması, benim kendi hayatımda barınak bulmam kadar mühim. Bahsettiğim yalnızca madden barınak değil, manen de. O yüzden sanırım bu bir yöntemden ziyade bir yaklaşım biçimi. Yerleştirmelerini ürettiğin aşamada edebiyat senin için nerede duruyor? Yoğun bir okuma sürecine girdiğini de biliyorum bu süreçlerde. Temelinde duruyor diyebilirim. Edebiyat işlerimin şekillenmesinde çok önemli bir rol oynuyor. Edebiyat aslında hayatımda zaten çok mühim bir yer kaplıyor. Her zaman yoğun bir okuma içindeyim. Özellikle üretim mevzubahis olduğunda, yani sergi ve projelerin hazırlık aşamalarında, zamanımın çoğu masa başında araştırma yaparak, okuyarak ve yazarak geçer. Ortaya çıkan bulguların ışığında ben neyi nereye nasıl yerleştireceğimi, neyi hangi ebatta üreteceğimi, renk paletini hepsini çözümlüyor olurum. Edebiyat ile üretim sürecim çok ilintili, biraz ritüel gibi hatta bu yaklaşım, yol gösterici, yön buldurucu nitelikte. 2013 yılından beri Korktum ve Oynuyoruz adlı iki proje üzerinde çalışıyorum. Bu projeler, Gezi Parkı Olayları sonrasında ortaya çıkan projeler ve Bellek Nesneleri sergisinde de bu projelerden kesitler yer alıyor. Bir diğer deyişle bu sergi, temeli aynı kavramlara dayanan, farklı zamanlarda üretmiş olduğum bir grup işin bellek birikimi bağlamında ele alınmasından oluşuyor. Toplumsal hafıza, bireysel hafıza, bellek birikimi, bellek objeleri, hafızanın katmanları/katları gibi kavramların üzerinde dururken, aynı zamanda çok ince nüanslarla birbirinden ayrılan hatırlamamak, unutmak, anımsamamak gibi eylemleri irdeliyor. Öyle de olması gerekiyor aslında. Gerçekleri korumanın toplumdaki bireylere düştüğü hayatlar yaşıyoruz; bu yeni bir durum değil. Hatta çok uzun yıllardır bu şekilde süregelmiş olduğu için normal olarak kabul ettiğimiz de bir durum. Oysa bu çok acı. Sıradanlaştırdığımız şeyler ölümler mesela, yaralanmalar, kadına, çocuğa, hayvana yapılan şiddet, mahremiyet ihlali, taciz, tecavüz. Bunları yok görmek onların yok olduğu manasına gelmiyor; hiçbir zaman gelmedi, hiçbir zaman gelmeyecek. Unutmak, hatırlamamak, olmamış gibi davranmak hasar görmüş kişinin yahut mekanın hala canının yanıyor olabileceği gerçeğini de ortadan kaldırmıyor. Bu kabul edilebilir bir durum değil. Hazmı kolay olan bir durum hiç değil. Hafıza hatırlamaktan olduğu kadar unutmaktan da oluşuyor. Lakin unutmamamız gereken yaşanmışlıklar var. Bu sergi bütün bunları ele alıyor. İnsan doğası gereği eşyalarda teselli bulan bir varlık. Yeri gelir eşyasıyla konuşur, yeri gelir eşyaları vasıtasıyla giden kimselerle bağ kurar. Nesneler anımsatıcı özellik taşır. Unutulmaya yüz tutmuş ve varlığı rahatsızlık veren bazı objeler ortak belleğe aittir. Onların koca koca veya minik minik sergilenmeleri azami önem taşır. Unutmaya çabaladığımız hakikatler yüzümüze tokat gibi çarpar, ne acımasız bir coğrafyada, ne kara olaylar yaşamışız anımsarız. Oysa hayat olduğu gibi devam ediyordur ve bunlar yalnızca pürüzdür. Pürüz olarak adlandırlarımız hayatlarımızı oluşturur. Nesneler her şeyi bilir, görür, hatırlar, hatırlatır ve oradadırlar. Onlara yalnızca işimize geldiği zaman canlı muamelesi yapıp, işimize geldiği zaman onları görmezden gelemeyiz. Zaten buna izin vereceklerini zannetmiyorum. Ben disiplinlerarasılığa çok inanıyorum. Yoğunlukla yerleştirme sanatı ile uğraştığımı bu denli rahat söyleyebilmemin yegane sebebi, her şeyin içinde ve temelinde yerleştirme olduğunu düşünmemden kaynaklanıyor; yazıda, çizimde, fotoğrafta, videoda, heykelde, sanal gerçeklikte, aklımıza gelebilecek her şeyde. Yerleştirme sanatından sonra ağırlıklı olarak fotoğraf ile kendimi ifade ediyorum, ama tekrar ediyorum, ikisi arasında bir yaklaşım farkı olduğunu düşünmüyorum. Sanatı ve sanatçıyı bir bütün olarak ele almanın çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Zira bu bir yolculuk, hayattan çok da ayrı göremeyeceğimiz bir yolculuk. Kısacası, soruna cevap verecek olursam hangi disiplinlerde faal olduğumdan ziyade faal olup olmadığımı önemsiyorum. Sokak benim için gündelik olmak demek; doğallığıyla, insanıyla, sesiyle, hengamesiyle bir bütün. Bu poetik karmaşanın içine iş yerleştirmek ve o işlerin yıllar boyu mahalle sakinleri tarafından korunduğunu, sahiplenildiğini görmek başlı başına bir serüvendi benim için. Ben yaptığım işin atla deve bir iş olduğunu düşünmüyorum. Kendimi ulvi bir yerde hiç görmüyorum. Tam da bu yüzden sokak benim için çok önemli. Herhangi biri, eğitim seviyesinden bağımsız, ben oraya iş yerleştirirken merak edip yanıma yaklaşıyorsa, beni dinlemek istiyorsa ve ben anlattıklarımla o kişinin kalbinde bir yere dokunabiliyorsam zaten dünyalar benim artık. Bundan başka ne ister ki insan. İşte sokak bu karşılaşmalara alan ve olanak tanıyor. Bir de işlerin yıllar içinde dönüşümünü, şehre iyice entegre oluşunu, sokağın duvarına yerleşişini görmek, neyi, neden yaptığımı anımsatıyor bana. Öyle anlarda kendimi gerçek anlamda topraklanmış hissediyorum. Ertelenmiş olan birkaç grup sergimiz var. Ferda Art Platform'da gerçekleştireceğim bir kişisel sergi hazırlığı içindeyim. Bunun dışında işlerime gerek sokakta, gerekse doğada yer bulma, yer edindirme gibi hayallerim var; onlar üzerine çalışmaktayım."} {"url": "https://gazetesanat.com/edebi-eserlerdeki-unutulmaz-asiklar", "text": "Sayın Gazete Sanat okurları, hepinizin en içten dileklerimle 14 Şubat Sevgililer Gününüzü kutluyorum. Sevenler için gün ayrımı olmaz bunun farkındayım. Sevgi bir simyadır ve neyi seversen o olursun der Osho. Gerçekten de öyle, aşksız geçen günlere acırım. Aşık olmak için beşeri bir aşk yaşamaya gerek yoktur. Fuzuli'nin Leyla ile Mecnun kasidesindeki Mecnun gibi Leyla'yı ararken ilahi aşkı keşfetmek de mümkündür, ki bu aşkların en yücesidir, eğitim aşkı için canını hiçe sayan aktivist Malala Yusufzay'in Ben Malala kitabını okurken de kalbinizin hızla çarpacağına eminim. Güneşli bir sabahta ormanda yürürken kalbiniz aşkla ve huzurla dolunca Latife Tekin'in romanlarındaki gibi tabiat ve insan arasındaki yakınlığı ve bunun karakterlere yansımasını görünce doğaya aşık olabilirsiniz. Samed Behrengi'nin Küçük Kara Balık kitabını okuyanlar özgürlüğün cazibesine karşı koyamazlar ve bu örnekler böyle uzayıp gider. Aşın birden fazla çeşidi olduğunu ve mutsuzluk ve mutluluk dolu hayatlarımızı gözden geçirdikten sonra gelelim roman karakterlerine. Bazı roman karakterleri vardır ki onların gerçek olması için dua ederiz. Kitabı bitirince başa sarar, zihnimizde bir film karesi gibi bazı anları hayal ederiz. İşte böyle güzel aşkları barındıran 5 romanın karakterlerine değineceğim. Kütüphaneme göz attığımda yüreğimi hoplatan 5 kitabı seçtim. Romanları okumamış ve okumak isteyenler için detaylı bir konu anlatımı yapmak yerine birbirlerine aşık karakterleri anlatacağım. Kitaplığımda ya da sizin kitaplığınızda da güzel aşk hikayeleri vardır eminim Belirli bir listeye bağlı kalmadığımı, kendi tercihime göre sıraladığımı belirtmek isterim. Eğer Sabahattin Ali'nin daha önce yazdığı kitapları okuduysanız, bu kitabı size farklı gelecektir. Köy hayatını anlatan ve düzen eleştirisi yapan önceki kitaplarını okuyanlar, Nazım Hikmet'in eleştirdiği gibi 4 burjuva hayatını anlatmasını eleştirebilirsiniz. Gelelim aşıkların hikayesine. Anlatıcının gözünden baktığımda Raif Bey'i o kadar sıradan anlatmış ki okuduğum zaman bu beyefendinin başından büyük bir olay geçmemiştir diye düşünmeden edemiyorsunuz. Kitabı okuduğunuzda her sıradanın olayın altında olağanüstü bir hikaye çıkabileceğini göz ardı etmemeyi öğretiyor bu kitap. Raif Efendi, sergide gördüğü Madonna delle Arpie tablosunu görmesiyle aşk hikayesi başlıyor. Madonna yani Hz. Meryem'in tasvirinde model olan bu kadın Raif'i çok etkilemiştir ve sergiye her geldiğinde o tablonun önünde durur ve bazen saatlerce izler. O kadar çok sık gelir ki, sergide çalışanlar artık onu tanımaya başlamıştır. O tabloyu o kadar pür dikkat izler ki modeli yanına gelip onunla konuşmaya çalışırken Raif tabloya bakmayı sürdürerek onu geçiştirir. Bu kitabını okuduğumda yaşanılan olayların niteliğinden ziyade bize kattığı şeylerin daha önemli olduğunu fark ederek Maria ve Raif aşkının güzelliğini her Madonna tasviri gördüğümde hatırlıyor ve gülümsüyorum. Beni yıllar öncesine götüren bir kitap da Paulo Coelho'nun Zahir kitabı oldu. Simyacı kitabıyla dünyayı kavuran yazarın bu kitabını okumadıysanız mutlaka alın. Yazar ithaflar kısmından sonra Zahir isminin ilham aldığı yazardan bahsetmektedir.5 Zahir kelimesi bize Esmaül Hüsna'nın içerisinde geçtiği El Zahir kavramından dolayı tanıdık gelen bir anlam ve Paulo'nun bu kavram üzerine düşünmesi beni hem sevindirdi hem de heyecanlandırdı. Zahir Görünen, var olan anlamını taşır. En güzel giriş cümlesinin olduğu kitaplar arasında olan Anna Karerina'nın tek iyi özelliği bu değildi hiç kuşkusuz. Çağdaşlarınca da çok övülen bu klasik eser herkesin okuması gereken bir kitap. Kalın olması sizi yanıltmasın, kitap su gibi akıp gidiyor ve okuyanlarda müthiş bir edebi tat bırakıyor. Başlıkta sadece Anna Karerina ve Kont Vronsky isimlerini sembolik olarak yazdığımı bu kitabı okuyan herkes bilir. Anna Karerina kitabını klasik bir aşk hikayesi olarak anlatmak haksızlık olur. Realist bir şekilde kaleme alınmış olan Anna Karerina, aşkı tek bir boyutla değil, karakter sayısının fazla olması sayesinde, birçok boyutuyla anlatabiliyor ve bu anlatımla karakterlerin adeta beyinlerine girerek düşüncelerine ortak oluyormuşuz hissi uyandırıyor. Kitapta aşkı sadece bu iki karakterle değil, Levin ve Kiti gibi karakterlerin üzerinden de görüyoruz böylece aşka tek perspektiften bakmamızı engelliyor. 19. yüzyılın Çarlık Rusya'sının asilzadelerinin aşklarını anlatırken yoksulların da aşkına değiniyor. Ayrıca dönemin kadına bakış açısından dolayı Anna Karerina'nın gözü kara davranışları hem roman karakterlerinin kendileri arasında tartışmaya yol açıyor hem de dönemin okuyucuları tarafından. Bu kitabı okuduktan sonra karşılaştırmalı okuma yapmanız için Gustave Flaubert'in Madam Bovary eserini ve Halit Ziya Uşaklıgil'in Aşkı Memnu kitabını okumanızı tavsiye ederim. 5. kitaba geçerken aşk hikayelerinden en güzelini sona sakladım diyebilirim. Jane Austen' i çok severim, kendisi kadın yazarlara ilham olmuş ve erkek egemen yazın dünyasında onların sesini duyurabilmiştir. Yine çok sevdiğim Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda kitabında da sıkça bahsettiği yazar, kadın haklarına değiniyor ve bu kitabıyla aşkı yeniden yazıyor. Bu kadar kültleşmiş bir romanın sahibi hakkında detaylı bilgilerimizin olmaması üzücü bir durum olsa da kısa hayatına birçok başyapıt bırakmıştır. Jane Austen roman karakterleri için, kibar tabiriyle Evliliğe kafayı takmış yorumlarını görünce hayretler içinde kalmadığımı söylemeden geçemeyeceğim. Ben bu kitapta gurur ve ön yargının aşkın gücü ile yenilmesine şahit oldum, ayrıca romanda dönem eleştirileri mevcut. Yegane isteğinin okur için bir şeyler ifade edebilmek olan yazarın bu ve diğer tüm kitaplarıyla amacına ulaştığını gönül rahatlığı ile söyleyebilirim."} {"url": "https://gazetesanat.com/edebiyat-nobetinin-34-sayisi-cikti", "text": "Dosyaya Meryem Gülbudak, Ahmet Özer, Zeynep Kurada, Sabri Kuşkonmaz, Gencer Aytüre, Saba Kirer, Turan Fırat, Seda Eriş ve Baran Arslan katkı sağladı. Asım Gönen, Yasin Uysal, Hayrettin Geçkin, Mehmet Rüzgar, Murat Karacan, Nilüfer Uçar, Hamit Oral, İbrahim Ekrem Keleşoğlu, Fatoş Asya Akbay, Buket Işıkdoğan Köse, İbrahim İspir, Akın Güre, Rıdvan Yıldız, Suna Kızılırmak, Fahrettin Koyuncu, Serdar Abay, Atila Er, Şerif Tezgörenler, Aslı Aydın, Mehtap Emre, Hüseyin Bozkurt ve Ferhat Nitin şiirleriyle yer alıyor. Aziz Avcı, Kuzey Karahan Saran, Hakan Unutmaz, Burcu Çalışkan, Aydemir Çimen, Serhat Ceylan ve Nucihan M. öykülerini bu sayıda okuyabilirsiniz. Dergide Akın Ersöz, Kürşat Çoşgun, M. Güner Demiray, Nurdan Aladağ, Ahmet Özer, Öner Yağcı ve Emine Azboz yazılarıyla yer alıyor. Meltem Dağcı, Meliha Yıldırım, Hasan Öztürk, Hasan Hüseyin Yalvaç, Canan Gürtunca Sanlı ve Emine Zehra kitap değerlendirmesiyle; Murat Tuncer ve Halil İbrahim Özbay söyleşileriyle yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/edebiyat-odulleri-erkek", "text": "Edebiyat ödülleri tüm dünyada olduğu gibi bizde de uzun yıllardır süregelen ve gelenek halini halan bir etkinlikler bütünü. Romandan öyküye, şiirden denemeye hemen her dalda açılan bu ödüller seçici kurulların değerlendirmeleri neticesinde her sene bir veya birkaç esere veriliyor. Bu oldukça prestijli ve önemli bir olay. Rüştünü ispatlamış yazarların isimlerini alan bu ödüller edebiyatı diri tutmak, nitelikli eserlere işaret etmek açısından da önemli olsa gerek. Şimdi size Türkiye'deki birkaç edebiyat ödülünün isimlerini sıralayacağım ve bunların ortak noktalarını bulmanızı isteyeceğim: Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü, Haldun Taner Öykü Ödülü, Metin Altıok Şiir Ödülü, Orhan Kemal Roman Armağanı, Sait Faik Hikaye Armağanı, Yunus Nadi Ödülleri, Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri, Tanpınar Ödülleri, Cemal Süreya Şiir Ödülü... Bu liste uzar gider. Edebiyatımızın birçok türde belkemiği olan bu yazarların isimleriyle edebiyat ödülleri verilmesi oldukça gerekli ve doğal bir durumdur. Edebiyatla içli dışlı olanlarımızın hemen hepsi bu saydığımız isimlerden bir ya da birkaçının eserlerini kendine yol arkadaşı bellemiştir, haklı olarak. Ama ortak noktayı bulabildik mi? Bu isimlerin hepsinin erkek olduğu çok açık. Pek çok kadın romancı, öykücü, şairimizin de olduğunu düşünürsek bu bir eksiklik değil midir? Gazeteci yazar Duygu Asena'nın hatırası adına verilen ''Duygu Asena Roman Ödülü''nü saymazsak kaç kadın yazarımızın adını bu ödüllerde görürüz? Bir de Bursa Nilüfer Belediyesi'nin 2013'te başlattığı ''Yılın Yazarı'' başlıklı öykü ödülü geçen sene Sevgi Soysal adıyla verilmişti. Bu yıl da Nezihe Meriç adıyla başlatıldı. Ama bu etkinlik de her sene farklı bir ismi konuk ediyor. Burada söz konusu edebiyat ödüllerimizle ilgili bir tartışma açmadığımız bellidir. Asıl kast ettiğimiz şey sözgelimi neden bir ''Tomris Uyar Öykü Ödülü''nün olmadığıdır. Dijital ortamda yaptığımız kabaca bir araştırma neticesinde buna değinen pek bir yazı da bulamadık. Biz burada bu konuya dikkat çekmek ve böyle bir edebiyat ödülü başlatabilecek otoritelere bu konuyu anımsatmak niyetindeyiz. Dar Zamanlar Üçlemesi ile erken dönem Cumhuriyet'ten günümüze kadar uzanan ve toplumsal durumlarımızı anlatan Adalet Ağaoğlu, ''Gamlı Prenses'' gibi adlandırılmasının aksine inatçı, isyankar, döneminin bohem kuşağıyla uzlaşmayan Tezer Özlü, Sait Faik Ödülü'ne layık görülen ilk kadın yazarımız Füruzan aklımıza gelen ilk isimler. Peki dünyada durum nedir? Nobel Ödülleri, adını ünlü kimyager Alfred Nobel'den alır. Hugo Ödülü, öncü bir bilim kurgu dergisi olan Amazing Stories'in kurucusu Hugo Gernsback'ten gelir. Edgar Ödülü birçok şairi, yazarı etkilemiş olan Edgar Allen Poe ile alakalıdır. Bu örnekler de uzar gider, lakin burada da aynı durumu görürüz. 5 Ağustos 2019'da aramızdan ayrılan, ölümü henüz çok taze olan ve Nobel, Pulitzer gibi edebiyat ödüllerini kazanan Toni Morrison adına da bir edebiyat ödülü etkinliği açılabilir. Bir diğer istatistik de bugüne değin verilen 114 Nobel Edebiyat Ödülü'nün yalnızca 14 tanesinin kadın yazarlara layık görüldüğüdür."} {"url": "https://gazetesanat.com/edebiyat-ve-sanat-dunyasindan-onemli-isimler-narmanli-sanat-teras-sohbetlerinde-bulusuyor", "text": "Bir araya gelip sohbet etmenin farklı şekillerini araştırdığımız bu pandemi günlerinde Narmanlı Sanat, edebiyat ve sanat dünyasından profesyonelleri, sanatçıları ve eleştirmenleri Narmanlı Sanat Teras Sohbetleri adı altında bir araya getiriyor. Sanatı anlamaya, anlatmaya, paylaşmaya ve tartışmaya alan sağlayan, sanata, siyasete, felsefeye, müziğe ve edebiyata ilgi duyan bireyleri tek bir çatı altında buluşturmayı hedefleyen Narmanlı Sanat, Eylül ayı boyunca sanat ve edebiyat üzerine yedi farklı oturumda Teras Sohbetleri serisini gerçekleştiriyor. Sanatın birleştirici gücünden uzak kaldığımız bu süreçte günümüz koşullarını gözeterek Fransız Geçidi'nde yer alan 400 metrekarelik terasta sosyal mesafe ve hijyen kurallarına uygun bir şekilde bir etkinlik serisi tasarlanıyor. Narmanlı Sanat Teras Sohbetleri serisinin edebiyat sohbetleri dizisi, farklı disiplinlerden gelen fakat üretimleri edebiyat ile kesişen karikatürist Cem Güventürk, Kafa dergisinin direktörü Ayça Derin Karabulut, fotoğrafçı Dilan Bozyel ve editör, çevirmen Emrah Serdan'ı bir araya getiriyor. Sohbetler, 1 Kitap 1 Mekan'ın kurucusu Duygu Özdemir moderatörlüğünde dört farklı günde, her konuşmacının uzmanlığına göre kurgulanan temalar üzerinden 15, 20, 22, 27 Eylül tarihlerinde gerçekleşiyor. Narmanlı Sanat Teras Sohbetleri etkinlik serisi boyunca sanata +1 diyen Artıbir de sanatseverlerle beraber olacak. Katılımcılar Artıbir'e özel bilet indirimlerinden yararlanabilecektir. Edebiyat sohbetlerinin ilk oturumunda, KAFA dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Ayça Derin Karabulut ile edebiyatın dergide ve radyodaki yansımalarına değinirken son zamanlarda en çok konuşulan kadın yazarlardan bahsedilecek. Ayça Derin Karabulut ile dergicilik deneyiminin yanı sıra Kafa Radyo'da hazırlayıp sunduğu Kitap Kafası üzerinden tekrar yükselen bir mecra olan radyoda edebiyat üzerine deneyimleri konuşulacak. Söyleşide, son zamanlarda en çok konuşulan Hatice Meryem, Sema Kaygusuz ve Melisa Kesmez gibi kadın yazarların kitapları ve edebiyat yönelimlerine yer verilecek. Edebiyat sohbetlerinin ikinci oturumunda, karikatürist Cem Güventürk ile semiyolojik şiir, gösterge bilimi ve yaratıcı süreçler üzerinden bir sohbet gerçekleştirirken, içinde özgün çizimlerin yer aldığı kitaplardan da bahsedilecek. Güventürk ile deneyimleri üzerinden bir fikrin parlak bir fikre dönüşüm süreci ve yaratım sürecinde renk, form ve anlatım dili gibi unsurların işlenişi konuşulacak. Edebiyat sohbetlerinin üçüncü oturumunda, fotoğrafçı Dilan Bozyel ile fotoğraflar ve kelimeler üzerinden okuyucunun hayal dünyasının sınırlarına uzanan bir yolculuk yapıp, sanatseverlere ilham veren fotoğraflar içeren kitaplar konuşulacak. Fotoğraf ve metin ilişkisinin incelendiği bu sohbette hikayesi yazılan bir fotoğrafın okuyucunun hayal dünyasını sınırlayıp sınırlamadığı ve fotoğrafın kaç duyuya hitap ettiği gibi sorulara karşılaştırmalı bir çerçevede cevap aranacak. Bozyel'in Paris Beyrut Mutluluk Hattı kitabı üzerinden fotoğraf ve metinlerin şehirlere etkisine de değinilecek. Edebiyat sohbetlerinin dördüncü oturumunda çevirmen Emrah Serdan ile milenyal romanda paraliz ve arayış temalarından yola çıkıp günümüz dünyasının edebiyat yönelimini yansıtan kitaplarla beraber çeviri konusu konuşulacak. Emrah Serdan'ın gerçekleştirdiği söyleşide çevirdiği roman olan Normal İnsanlar ve çevirmek istediği bir roman olan Atocha'dan Ayrılış üzerine günümüz edebiyat dünyasını ve yönelimlerini inceleyecek. Sürekli hareket halinde olan bir dünyanın içine giremeyen hikayelerin değerlendirilmesinin yanı sıra kitaplarla ilgili çeviri ve biçim üzerinden de bir sohbet gerçekleştirilecek. Narmanlı Sanat Teras Sohbetleri'ne katılım ve bilgi için www. narmalisanat. com adresini ziyaret edebilirsiniz. İki kişilik biletlerinizde #artıbirin %5'lik indiriminden faydalanabilirsiniz. Etkinlik Adresi: Kemankeş Caddesi, Fransız Geçidi, No 53, C BLOK, Kat 3, No 28."} {"url": "https://gazetesanat.com/edebiyat-ve-toplum", "text": "Edebiyat, düşünce, duygu, olay ve imgelerin insanlarda estetik duygular uyandıracak bir biçimde, dil aracılığıyla, söz ve yazıyla anlatımını amaç edinen sanat olarak tanımlanır. Bir toplumun, bir milletin düşünce yapısını, dünya anlayışını, kültürel birikimini edebi eserler üzerinden okuyabiliriz. Stendhal edebiyatı bir toplumun ana caddesine tutulmuş bir aynaya benzetir. Türkiye Eğilimleri Araştırması 2020 raporuna göre ülkemizde kitap okumayanların oranı yüzde 51.9'u göstermektedir. Bu oran maalesef ülkemizde okuma kültürünün yerleşmediğinin göstergesidir. Edebi eserler yani bir roman, hikaye, şiir ya da deneme türü okurların bilinçli ve istekli okuma eyleminin araçları olarak bilinir. Hayal gücümüzü harekete geçirir, bizi yepyeni dünyalarla buluşturur ve ufkumuzu açar. Dolayısıyla herhangi bir görev karşılığında bir ders kitabını, yayını veya makaleyi zorunlu ve gönülsüz okumaya benzemez. İşte bu soruyu cevaplayabilmek için disiplinler arası düşünmek büyük önem arz ediyor. Çünkü aynı araştırma sonuçlarına göre sosyal medya hesaplarına vakit ayıranların oranı yüzde 91.2 olarak karşımıza çıkıyor. Üretmenin yerini hızlı tüketimin, gerçek ilişkilerin yerini sanal ilişkilerin aldığı bir toplumda yaşıyoruz. Dolayısıyla dönüşen toplumu ve insanı anlamamız gerekiyor. - Sosyal medya kitap önerileri yapan hesaplarla, büyük düşünürlerin, yazarların alıntılarıyla dolup taşmaktadır. O kitaplar okunmuş mudur? Yoksa beğeni ve takipçi döngüsünde sıkışıp kalmış günümüz insanının var olma mücadelesine mi işaret etmektedir? - Kitap özetleriyle, hap bilgilerle, forum yorumlarıyla -zamandan kazanma- eğilimi gündeme gelmiştir. Eser ve okuyucu arasındaki iletişim, etkileşim ne boyuttadır? - Kitle iletişim araçları okuyan insan modelini sunmakta mıdır? Bilinçli, kültürlü insan olmak ve hayatta başarılı olmak arasında kurulan ilişki nasıldır? -Michaud- Kaynakça: M. Aydin, M. Çelikpala, E. Yeldan, M. Güvenç, O. Z. Zaim, B. B. Hawks, E. C. Sokullu, Ö. Şenyuva, O. Yılmaz, S. D. Tığlı, Kantitatif Araştırma Raporu: Türkiye Siyasal Sosyal Eğilimler Araştırması 2020, İstanbul, Kadir Has Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Grubu, Akademetre ve Global Akademi, 07 Ocak 2021. Tebrik ediyorum. Tespitlerinize ve sorguladığınız hususlara aynen katılıyorum. Edebiyatın ve okuma alışkanlığının bir toplumdaki önemini irdeleyen yazınızı ilgiyle okudum. İdilcim yüreğine, kalemine sağlık... gerçek ve gönülden belirlemelerine katılmamak olanaksız... yürüdüğün kararlı ve doğru yolda devamını diliyor seni hasretle kucaklıyorum, güzel yeğenim... yeni betimlemelerini bekliyorum...."} {"url": "https://gazetesanat.com/edebiyattan-sinemaya-yolculuk-selvi-boylum-al-yazmalim", "text": "İlyas için Al Yazmalısı, Asya'sı nasıl bitmemiş bir türkü ise, Türkiye sineması içinde Selvi Boylum Al Yazmalım filmi bitmemiş ve daima yarım kalacak bir türküdür. 1977 yılından günümüze kadar yapılan ve en son 2015 senesinde gerçekleştirilen halk oylamasında da 100 yılın en iyi Türk filmi seçilen Selvi Boylum Al Yazmalım; Cengiz Aytmatov'un kaleminde, Ali Özgentürk'ün senaryosunda, Atıf Yılmaz'ın yönetiminde, Görüntü Yönetmeni Çetin Tunca'nın yakın çekimlerinde, Cahit Berkay'ın ezgilerinde, Türkan Şoray ve Kadir İnanır'ın bakışlarında hayat bulmuş, içimize işlemiştir. Selvi Boylum Al Yazmalım; şiirsel yapısı, sevgi ve aşk ikiliğini sorgulaması, Anadolu'da kadın temsili üzerine söylemleri, bayağı gözüken tesadüfleri ve elbetteki eksikleriyle sinemamızın baş tacı olmayı başarmıştır. Selvi Boylum Al Yazmalım 'Türk sinemasının en iyi aşk filmi' olarak anılmasının yanında aynı zamanda bir uyarlamadır. Filmin temelini oluşturan hikaye; Kırgız Yazar Cengiz Aytmatov'un Kızıl Cooluk Calcalım adlı hikayesidir. Cengiz Aytmatov, eserlerindeki ana temalardan biri olan aşkı; ruhun kendi kendini kavramasının doruk noktası olarak tanımlamış, insan ruhunu özgürleştiren, insanı başka bir insana, doğaya ve Tanrı'ya taşıyan, açan yüksek bir değer olarak ele almıştır. Aytmatov'un eserleri başta Fransızca, Almanca ve İngilizce olmak üzere 150'den fazla dile çevrilerek defalarca basılmıştır, Kırmızı Eşarp hikayesi dışında da birçok hikaye ve romanı filme çekilmiştir. Selvi Boylum Al Yazmalımın film olması tamamen bir tesadüften ibarettir. Filmin Asya'sı, Al yazmalısı Türkan Şoray, Bir gün kitaplıktan bir kitap çektim. Beyaz Gemi, içinde hikayeler var. Kırmızı Yazmalım orijinal adı. Çok etkilendim o arada bir film teklifi vardı. Yapımcılara Arif-Abdurrahman Keskiner 'bu hikaye çok güzel' dedim. Onlar da çok beğendiler. sözleriyle anlatır. Selvi Boylum Al Yazmalım'ın yapımcısı Arif Keskiner ise; Türkan Hanım Atıf Ağabey'e Cengiz Aytmatov'un Selvi Boylum Al Yazmalım öyküsünü önermiş. Cengiz benim çok sevdiğim eski dostumdu. Allah rahmet eylesin. Selvi Boylum Al Yazmalım hikayesini ben de biliyordum. O dönem o hikayenin birkaç fotoromanı yapılmıştı. Başlarda hikayeyi herkes biliyor diye işe sıcak bakmasam da Atıf Ağabey ikna etti beni. Senaryoyu da Ali Özgentürk'ün yazmasını teklif etti. Olur dedim. Oyuncu seçimleri de tamamlandıktan sonra filmin çekimine başlandı. Bir buçuk ayda tamamlandı çekimler. ifadeleriyle o günlerden bahsetmektedir. Hikayeyi senaryolaştırma işi Ali Özgentürk'e verilir. Kendisi elbette ana temaya sadık kalmak koşuluyla hikayede büyük değişiklikler yapar. Örneğin; ana karakterlerden biri olan İlyas'ın ismi aynı kalır fakat Asya olarak bildiğimiz diğer ana karakter hikayede Asel'dir. Ayrıca özellikle belirtmek gerekir ki filmin ruhu Cengiz Aymatov'un eserinden esinlenilmiştir ama o güzel diyalogları yazan Ali Özgentürk'tür. Ali Özgentürk, 70 yıldır 500'den fazla defterde tuttuğu notlarını 'Gizli Defterlerim' adlı bir kitapta yayınlamıştır ve Hürriyet yazarı İpek Özbey'e verdiği bir röportajda 'SEVGİ EMEKTİ' repliğini kızıma bakarken yazdım. ifadesini kullanır. - O sırada Işıl Özgentürk'le evliydim. Atıf Abi, bu senaryoyu yazmamı istedi. Bir sene falan sürdü yazması. Bugüne kadar da beş kuruş almış değilim bu işten. Evimize Işıl bakıyordu. Ben de bebeğimize bakıyordum. Karda onu, arabasıyla Erenköy Kız Lisesi'nin bahçesine götürüyordum. Bu replik oradan çıktı. Ona verdiğim emekten doğdu. Cengiz Aytmatov'un hikayesinin filme aktarımı konusunda Cafer Gariper'in kaleme aldığı adlı makaleyi okuyabilirsiniz. Makalenin içerisinde hikaye ve film arasındaki uygunluklar, değişiklikler, eklemeler liste halinde ele alınmaktadır. İstanbullu yakışıklı kamyon şoförü İlyas ve annesinin güzelliğini örtmek için yüzüne karalar sürdüğü Asya'nın karşılaşması ve aşık olması ile başlayan olay örgüsü zaman içinde çifti bambaşka hayatlara sürüklerken yaşadıkları çevrenin etkisi filmin daha ilk sahnesinde hissedilmektedir. Filmin ilk sahnesinde yönetmen uzun uzun iş makinalarının çalışmalarını gösterir. Doğa, iş makinaları tarafından adeta tahrip edilmektedir. İnsan eli, doğaya karşı kendi egemenliğini kurmuştur. Sözde medeniyet Asya'nın saflığına doğru genişlemektedir. Filmdeki ilk replik Asya'nın annesine aittir; Cehennemin dibine kadar yolunuz var! Bir daha da ayak basmayın bu toprağa, barajınız batsın. Yıktırmayacağım evimi! sözleriyle Asya'nın annesi statükoyu filmin başından reddeder. Selvi Boylum Al Yazmalım, o tarihlerde Adana iline bağlı bulunan Osmaniye'de çekilmiştir. Filmde özellikle film mekanı olarak bir yer belirtilmemiş, film esnasında yoldan geçen bir minibüsün üzerinde Erzin yazmasından ve daha sonra film ekibin söylemlerinden izleyici bu bilgiyi edinmiştir. Filmin görüntü yönetmeni filmde duygu yoğunluğunun aktarılmasını, izleyicinin karakterlerle özdeşleşmesini istediği sahnelerde yakın çekimin gücünü kullanır. Prof. Dr. H. Hale KÜNÜÇEN, yazdığı adlı makalesinde film boyunca kullanılan yakın çekimlerin işlevini kaleme almıştır. Künüçen; İlk karşılaşma / ilk görüşte aşık olma sahnesi, İlk buluşma / İlyas'ın Asya'ya Al yazmalım dediği, sevgi/aşk ilan ettiği sahne vb. bölümlere ayırdığı filmin hikaye akışından kopmadan kadrajların izleyiciye verdiği duyguyu başarılı bir şekilde anlatmaktadır. Türk sinemasında daima aşkın kazandığı günlerde, sevginin emek olduğu gerçekliğini bizlere hatırlatmasıyla izleyicinin gerçekçi bulduğu filmin oldukça ilginç tarafları bulunmaktadır. Buna bir örnek olarak; İlyas ve Asya'nın oğlu karakterindeki Samet'i Elif İnci adında bir kız çocuğunun canlandırmasıdır. İlyas karakterinin lakabı İstanbullu'dur. Filmde İlyas'ın en iyi dostu Arkadaş adını verdiği kamyonudur. Arkadaşın plakası da 34'dür ve İlyas'ın İstanbulluluğu göze sokulurcasına pekiştirilmiştir. Kamyonun üzerinde yazan Aldırma Gönül yazısı Sabahattin Ali'nin daha sonra Edip Akbayram tarafından bestelenen şiirinin adını anımsatmaktadır. Metin Özarslan, Romandan Sinemaya: Selvi Boylum Al Yazmalım yazısında 1970'lerin siyasi durumu, Aytmatov'un ideolojisi gibi sebeplerden tercih edilen bir yazı olabileceğini öne sürmektedir. Selvi Boylum'da bir başka ağırlıklı tema da insanın tabiatla savaşıdır. İlyas ve kamyonun Osmaniye'nin dağları ile resmen savaştığını görürüz. Savaşı kaybeder ve onun çöküşü başlar. Hırsının, telaşının ve fevri hareketlerinin kurbanı olur. Bunu, Asya'yı, çocuğunu, aşkını kaybettiği olaylar dizisi izler. Asya karakterine gelecek olursak eğer yazının başında belirttiğim gibi filmin daha açılış sahnesinde Asya'nın annesi baraj çalışması için evini yıkmak isteyen inşaatçılara sert çıkmıştır aynı sahnenin devamında ise Asya, annesine Ana yeter, ayıp! diye karşılık verir. Köyden şehre yerleşmek istediğini dile getirir ve Asya konuşmasıyla, söylemleriyle değişimden yana olduğunu ilk anda ortaya koyar. Annesi yüzüne kara çaldıktan sonra hemen derenin kenarına gider, yüzünü iyice yıkar ve siyah yazmasını çıkarır. Göğsünde sakladığı al yazmasını çıkarır ve takar. Asya, bildiğini okuyan bir karakter olduğunu gösterir. Cemşit, inatla İstanbullu olduğu ileri sürülen İlyas'tan daha medenidir. Cemşit'in Samet'e türkü söylerken mandolin çalışması ve bunun köy enstitülerine ait bir anlayış olduğu aşikardır. Cemşit karakteri yapabileceğinin en iyisini yapar ve bekler, adeta tevekküldür felsefesi. Sonuç olarak beklenmedik şekilde köylü bir kadının statükoya direnişi, köy enstitülerinin yetiştirdiği muhtemel olan Cemşit karakteri, aldırma gönül göndermesi, sevginin emek olduğu söylemi vb. unsurlar filmin alt-metninin sanıldığından çok daha derin olduğu konusunda bizlere yepyeni bir bakış sunmaktadır. Türkiye'nin en çok izlenen, en çok sevilen filmi Emek kavramını dilden dile, gönülden gönüle taşımıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/efe-dikmenden-yeni-sarki-kacsam", "text": "Efe Dikmen'in yeni single çalışması Kaçsam OnAir Sahne etiketiyle yayımlandı. Lise yıllarından başlayıp üniversitede devam ettirdiği müzik kariyerine, mezuniyet sonrası meslek hayatının devreye girmesiyle ara vermiş bir müzisyen Efe Dikmen. Fakat müzik müzisyeni bırakmaz, bazen şartların lehine oluşmasını bekler dedirtircesine Efe Dikmen'in 10 yıl aradan sonra geri döndüğü müzik yaşamında yayımlanan ilk şarkısı da yine OnAir Sahne etiketiyle müzikseverlere ulaşan Git isimli şarkısıydı. Sözü ve bestesi Efe Dikmen'e ait olana Kaçsamın aranjesi müzik dünyasının yakından tanıdığı Kaan Alptekin tarafından yapılmış. Lise başlarında hobi arayışıyla gitar çalmaya başladı. O dönemde ilk grubu Nev-i Şahsına Münhasır'da vokalist ve ritim gitarist olarak görev aldı. Aydın'da birçok sahne aldıktan sonra üniversite sebebi ile eski grubuyla bir daha yeni bir proje yapamadı. Üniversite döneminde İzmir'de dahil olduğu gruplar da uzun soluklu olmadı. İş hayatı sebebiyle 10 yıl kadar müziğe ara verdikten sonra 1 Aralık 2020 itibariyle NŞM ile sahnede çaldıkları Giti solo olarak OnAir Sahne etiketiyle yayınlandı."} {"url": "https://gazetesanat.com/efes-antik-kent-1", "text": "Merhaba değerli GAZETE SANAT okuyucuları, Türkiye denince akıllara gelen ortak değerlerimizden, her gidişimde keşke o zamanlarda yaşasaydım dedirten tarihi mekan Efes Antik Kent hakkında bildiklerimi, sizlerle paylaşmak için yazıyorum. Ben şahsen Efes Antik Kent'in, istisnai kader taşıyan tarihi mekanlardan biri olduğuna inanmaktayım. Büyük kültürel hazinenin beşiği Efes, prehistorik ve ortaçağ yerleşim yeri olmasına rağmen birçok antik kentin aksine ayakta kalmak için üstüne yeniden şehir inşaa edilmediği, yapısal restorasyona uğramadığı halde bütünüyle eşsiz bir kent ve kültürel peyzaj olarak bu zamana ulaşmayı başarmış antik kentlerdendir. Aynı zamanda Ortaçağ'a ait bu liman kentini, dünyanın hiçbir yerinde karşılaştırılabilir bir korunma durumunda bulunmayışı da istisnai kadersel öğe sayılabilir. Yüzlerce kez istilanın, doğal felaketlerin içinden geçip günümüze ulaşmış bu kenti ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Efes'in günümüze ulaşan kuruluş hikayesi, birden çok efsane barındırıyor. Yerleşim yeri olmasına nasıl karar verildiğine dair rivayetlerin de hayli ilginç olduğunu düşünüyorum. İçlerinden en çok anlatılan ve kabul görmüş olanını sizler için seçtim. Rivayete göre milattan önceki yıllar da, Atina'lı göçmenler tapınakta ibadet ederken bir balık ve domuzun kent olarak yerleşilecek mekanı göstereceğini bilinmeyen bir ses ile duyarlar. Tam da Efes'in olduğu yerde gecelemek üzere duran göçmenler gece yakaladıkları balıkları yemek için bir ateş yaktıkları sırada yemeğin yağından bir parça yağ çalılıklara sıçramasıyla çalılıkta ki domuzlar kaçışır böylece göçmenler bu durumu bekledikleri işaret olarak kabul eder ve Efes'e yerleşir. Efes denince ilk akıllara gelen öğelerden bir diğeri ise şüphesiz gladyatörlerdir. Dünyanın bilinen ilk gladyatör mezarlığının bulunduğu alanın Efes Antik Tiyatro'nun hemen karşısında ufak bir bölgede bulunduğunu biliyor muydunuz? Efes ve gladyatörlere dair bahsedilen enteresan rivayetlere başka bir yazı da yer vermeyi düşündüğümden şimdilik antik kentin geneli hakkında yazmaktayım. Efes'in bilinenin aksine, Yunanca bir kent ismi olmadığı, Hitit metinlerinde Apaşa olarak bahsi geçtiğini dolayısıyla Ephesos ve Efes isimleri anlamı halen çözülmemiş kadim dil olan Luvice bir kelime olduğu iddialar arasında yer alır. Bir diğer iddaya göre ise kentin isminin Arzawa krallığındaki bir kentten, Apasas dan geldiği düşünülür. Efes'in günümüze kadar ulaşmış en önemli yapılarından biri Tiyatro Gymnasium' dur. Antik dönemin en büyük açık hava tiyatrosu aynı zamanda kültürel ve spor eğitimleri için de kullanılan bir alanmış. Romalı senatör Celsus ölümünden sonra onun anısına yaptırılan Celsus Kütüphanesi, antik zamanın 14 bin kitabı barındırması nedeniyle en büyük üçüncü kütüphanesi olduğu rivayet edilir. Birçok doktorların, şairlerin, filozofların, rüya tabircilerinin yetişmesinde önemli bir rol üstlenen kütüphanede Celsus'un lahdi, yani mezarı vardır. Tüm bahsi geçen bu eşsiz yapıların yanı sıra Yamaç Evler, gerçekten eşsiz olup, tarihte Asya'nın elit sayılabilecek toplum kesiminin gündelik yaşayış ve benimsedikleri tarza ayna tutmaktadır. Efesli zengin ailelerin kullandığı bu projede renkli geometrik, bitkisel desenlerle bezenmiş olan taban mozaikleri günümüze ulaşmıştır. Efes denince akıllara gelen öğelerden, Arkaik Artemis tapınağı Artemision; boyutu, güzelliği, yapı malzemesinin kalitesi, öne çıkan sanatsal nitelikleri antik dönemin gelişimi açısından kilometre taşı olarak kabul görür. Beni şaşırtan bir diğer oluş ise, Efes kurulduğunda bir liman kenti iken zaman içinde alüvyonlar nedeniyle bugün denizden yaklaşık olarak 10 km içeride olmasıdır. Tam da bu nedenle harita da kentin yerini gören ve antik kentimizi ilk ziyaret eden turistlerin çoğu zaman şaşkınlık içinde kaldığı söylenmektedir. Kibele/Meter kültü ile başlayarak Hıristiyanlığın modern zamandaki yükselişine kadar olan Anadolu kültürlerinin önemli geleneksel ve dini somut olmayan kültürel mirasına dair öykülere Efes'te rastlanır. Hac ibadeti, kentte uzun süre var olduğu için Efes'te bugünlere dek devamlılık gösteren işleyişer arasında yer alır. Efes Artemisi kültü, antik dünyanın en önemlilerinden ve etkili öğelerinden biriydi. Özetle, Efes kenti dokuz bin yılı aşkın süredir kesintisiz bir şekilde ikamet edilmiş antik uygarlığın en önemli bölgeler üstü merkezlerinden biri olarak tüm tarihsel dönemlerde büyük bir rol oynamıştır. Efes, ulaşım ve ticarette her zaman önemli bir mekandı. En büyük limanlardan birine sahip olarak, tarihte en başından beri ekonomik platform ve kültürel bir kesişim noktası idi. Efes; Artemis Tapınağı, St. John bazilikası, Meryem Kilisesi, Yedi Uyuyanlar mağarası ve İsa Bey Camii gibi eşsiz kült yapılar dinsel devamlılığı vurgulayan önemli sembolik değerler arasındadır. Antik dünyanın en önemli uygarlık, kültür, bilim ve sanatın merkezi olmasının yanı sıra Helenistik ve Roma Dönemi'nin üstün kentleşme, mimarlık ve dini tarihine ışık tutmaktadır. Antik kenti ziyaret sırasında bazı alanlarda geçerli olmayan, müze kart nedeniyle yapılan ekstra ödemeler, haklı olarak eleştiri konusu olsa da, fırsat bulup ziyaret etmenizi yine de naçizane tavsiye ederim. Efes harabeleri ve tarihçesi hakkında bilgiler aktardığım bu yazıma, rituel haline gelen sanat özdeyişimle şimdilik burada ara veriyorum. Yeni bir yazı da görüşmek dileğiyle, hoşçakalınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/efsane-istanbul-bizantiondan-istanbula-bir-baskentin-8000-yilisergisi-simdi-cevrim-ici-seckisiyle-ssmde", "text": "Sakıp Sabancı Müzesi, geçmiş sergilerinden zengin içerikleri kapsamlı seçkilerle dijital kanallarında paylaşıma açmaya devam ediyor. 5 Haziran 26 Eylül 2010 tarihleri arasında İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde gerçekleştirilen Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a Bir Başkentin 8000 Yılı sergisi şimdi digitalSSM'in kaynaklarıyla çevrim içi olarak yayında. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın işbirliğiyle ve Sabancı Holding'in sponsorluğunda düzenlenen sergi, Bizantion'dan Nea Roma'ya, Konstantinopolis'ten İstanbul'a; Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarına başkentlik yapmış kentin 8000 yıllık görkemli tarihine ışık tutarken; ticaret, hediye ve 4. Haçlı Seferi'nde olduğu gibi yağma yoluyla çeşitli ülkelere dağılmış hazineleri yüzyıllar sonra ilk kez bir araya getirmişti. Avusturya, Almanya, Belçika, Hollanda, Fransa, İngiltere, İspanya, İrlanda, İtalya, Katar, Portekiz, Macaristan, Rusya ve Yunanistan'ın önde gelen 39 müzesi ile Türkiye'den 19 müzenin yanı sıra özel koleksiyonlardan seçilen bu objeler, gündelik hayattan savaşlara, ekonomiden kutsal mekanlara, İstanbul'un 8000 yıllık geçmişini her yönüyle yansıtmıştı. DigitalSSM arşiv kaynaklarıyla hazırlanan ve Sakıp Sabancı Müzesi'nin web sitesi, sosyal medya hesapları ile YouTube kanalından erişilebilen çevrim içi sergide ise tarih boyunca Bizantion, Nea Roma, Konstantinopolis, Konstantiniyye isimlerini alan İstanbul'un kozmopolit yapısını öne çıkaran bir şehir tarihi sunuluyor. Serginin Tarih Öncesi İstanbul, Klasik Yunan ve Roma Dönemleri, Bizans Başkenti: Konstantinopolis ve İstanbul: Osmanlı İmparatorluğu'nun Başkenti başlıklı bölümleri, şehrin tarihi boyunca sahip olduğu renkli kalabalığına, bu devingen kitlenin getirdiği enerjiye, her türlü yeniliğe ayak uydurma becerisine, uzun geçmişine rağmen yansıttığı gençliğe ve yenilikleri bünyesine katma yeteneğine tanıklık ediyor. Ayrıntılı metinler eşliğinde sunulan bölümlerde İstanbul'un tarih öncesine ait buluntularından, Helen sanatının izlerini taşıyan Silahtarağa heykellerine, Roma ve Bizans imparatorlarının büstlerinden, Osmanlı hükümdarlarının portrelerine uzanan kapsamlı bir eser ve obje seçkisi yer alıyor. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Dr. Nazan Ölçer, serginin Bizans bölümünü düzenleyen Yar. Doç. Dr. Koray Durak ve hazırlık sürecinden itibaren sergiye destek olan Prof. Dr. Mehmet Özdoğan ile Prof. Dr. Brigitte Pitarakis'la yapılan video röportajlar da Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a Bir Başkentin 8000 Yılı kapsamında erişime açıldı. Çevrim içi gerçekleşen sergide İstanbul'un zenginliğini çocuklara tanıtmaya yönelik çalışmalar da yer alıyor. Sergiyle bağlantılı olarak hazırlanan çevrim içi atölyelerde çocuklar, şehrin çok katmanlı yapısını keşfedecekleri oyunlar oynuyorlar. İstanbul'un Tılsımları başlıklı atölye şehirde bulunan ve farklı medeniyetlere ait yapılar temelinde masalsı bir anlatı sunuyor. İstanbul'un Hazineleri başlıklı atölye ise semboller üzerinden şehrin doğal ve kültürel özelliklerini keşfetme imkanı sağlıyor. Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a Bir Başkentin 8000 Yılı sergisinden ilhamla tasarlanan ürünler ise SSM'nin çevrimiçi mağazasında satışa sunuldu. SSM, hafızalara kazınan sergilerini günümüz bakış açısıyla tekrar çevrimiçine taşıdı; ilk olarak Picasso İstanbul'da sergisini ziyarete açtı, Salvador Dali: İstanbul'da Bir Sürrealist ve Monet'nin Bahçesi. Musee Marmottan Monet'den BaşyapıtlarveJoan Miro. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar ile çevrimiçi sergiler serisine devam etti. Sergilere SSM'nin web sitesinden ve YouTube kanalından erişilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/efsanevi-i-musicinin-solisti-sergei-yerokhin-turkiyede", "text": "Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası'nın başlattığı VİRTÜÖZLERİN MÜZİĞİ konser serisi Aralık ayında Rus asıllı İspanyol piyanist Sergei Yerokhin ile devam ediyor. 13 Aralık akşamı Kadıköy'de sanatın kalbi Süreyya Operası İstanbullu müzikseverleri, Liszt'in Schubert eserlerindeki transkripsiyon dehasını, Norma operasının özünü nasıl 15 dakikaya yoğunlaştırdığını ve aykırı Rus besteci Modest Mussorgsky'nin benzersiz eseri Bir Sergiden Tablolarından resmin müziğe tezahürü duyacakları harika bir resital programına davet ediyor. Son dönemde bu programla verdiği resitallerle ve efsanevi I MUSICI ile çıktığı turneyle dikkatleri üzerine çekerek Avrupa'da kendinden söz ettiren, döneminin en sıkı gelenekçi piyanistlerinden Sergei Yerokhin derin ve virtüözite içiren performansıyla Süreyya Operası'nda dinleyicilerini selamlayacak. Süreyya Operası tüm İstanbullu müzikseverleri seçkin ortamında Sergei Yerokhin'in virtüözik yorumuyla müzikalitesi yüksek bu konser akşamına davet ediyor. KAM MANAGEMENT & DERMOSKIN'nin katkılarıyla gerçekleşecek bu konserler serisinin biletleri Süreyya Operası gişesinden ve Kadıköy Belediyesi'ne ait https://bilet. kadikoy. bel. tr/ sitesinden satın alınabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/egemen-erdoganin-yeni-sarkisi-kotulugun-mevsimi-onair-sahne-etiketiyle-yayimlandi", "text": "Egemen Erdoğan'ın yeni şarkısı Kötülüğün Mevsimi yine OnAir Sahne etiketiyle yayımlandı. Şarkıya Nedime Girişken de eşlik ediyor. Egemen Erdoğan şarkıya pandemi sürecinin başında başlamış. Pandemi sürecine eşlik eden ve üzerine söz hakkı olamadığımız bir sürü başka felaket ve sosyal olaylar yaşanırken de şarkıyı kaydetmiş. Egemen Erdoğan 15 yılı aşkın bir zamandan bu yana yayımladığı şarkılarına bir yenisini daha eklerken, Kötülüğün Mevsimi şarkıya eşlik eden Nedime Girişken'in yayımlanan ilk şarkısı. Uzun yıllardır sahnede olan ve sahnesiyle sevilip, tanınan Nedime Girişken, yıllar önce birlikte de çalıştığı ve yıllardır dostluğu devam eden Egemen Erdoğan'ı bu duygusal şarkıda yalnız bırakmayarak kendisine eşlik etti. Şarkıyla ilgili Egemen Erdoğan şu açıklamayı yapıyor: Şarkım, bir an önce bitmesini istediğimiz, şahit olduğumuza üzüldüğümüz zamanların küçük bir tanımı sadece. Şarkının söz müzik ve kayıtları Egemen Erdoğan'a ait. Egemen Erdoğan ve Nedime Girişken'in birlikte yorumladığı Kötülüğün Mevsimini tüm dijital platformlardan dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/egitim-ve-sanat-dolu-65-sene", "text": "Akademik kariyerin ve sanatın iç içe olduğu 65 yıllık yaşantısı boyunca pek çok başarıya imza atan Acıbadem Üniversitesi Rektör Yardımcısı, akademisyen, mühendis, besteci ve söz yazarı Prof. Dr. İrfan Güney ile samimi bir söyleşi gerçekleştirdik. İrfan Güney: Kamil Rifat İrfan. 12.04.1957 İstanbul'da Zeynep Kamil Hastanesinde doğdum. O yüzden İrfan ismimin önüne Kamil gelmiş. Komşumuzun çocuğu olmuyormuş annemden Rıfat ismini koymasını istemiş oradan da Rıfat ismi gelmiş. Nüfus memuru da Rıfat yerine Rifat yazınca Kamil Rifat İrfan olarak ismim kayıtlara geçmiş. Üç isim yüzünden hele bu noktalı Rifat yüzünden başıma çok iş geldiği için üç kelimeyle kendimi tanıtmamı istediğinizde bu hikayeyi anlatmasam olmazdı. Yerinde duramayan çok enerjik bir çocuktum. Hep değişik fikirler üretmeyi severdim. Mandolinle başlattılar beni müziğe. Fakat hocamı ve mandolini sevemedim. Çok küçük geliyordu bana. Sonra melodika aldılar, daha sonra gitar. Müziğe olan yeteneğimi abim keşfetti. Bunun üzerine öncelikle Belediye Konservatuarı Piyano Bölümüne yarı zamanlı öğrenci olarak başlamıştım ama evimizin Pendik'te olmasından kaynaklanan ulaşım sorunu ve piyano alabilecek imkanımızın olmaması nedeniyle bırakmıştım. Bir dönem dersler aldım. Lise birdeydim, yıl başında gitar çalmıştım. O zamanın parasıyla 100 TL vermişlerdi. Benim için büyük paraydı gidip kendime 12 liraya bir kasa Çamlıca gazozu almıştım. Üstüne hala param vardı. Lise son sınıftayken abim İtalya'dan ilk orgum Tiger'ı getirdi. Gece yarısı haberim yokken eve gelmiş, kurmuş ve beni uyandırmıştı. Orgu görünce gözlerime inanamamış, sabaha kadar başından kalkamamıştım. O zamanlar gümrük mevzuatı nedeniyle elektronik eşyalar yurda çok zor ve kısıtlı geliyordu. Daha sonra abim gene yurt dışında Farfisa Vip 600 orgumu ve synthesizer'ımı getirmişti. Müziğe başlamamda en büyük teşvik, hekim abim Cengiz Güney'den gelmiştir. Sanat insanların duygu ve düşüncelerini en iyi şekilde ifade etmesine aracılık eden, bireylerin yaratıcılığını ortaya çıkaran ve bir toplumun gelişmesinde en büyük rol oynayan etkenlerden birisidir. Darwin'e ithaf edilen bir söz vardır: Bilim ve sanat bir kuşun iki kanadı gibidir. Bu iki kanadı iyi kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur. Tavuk toplum önüne atılan bir avuç yemi gagalarken arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz. Çok doğru. Gelişmiş toplumların sanata verdiği önem ortadadır. Sanatın içinde müzik ise bana göre daha evrensel bir lisandır. İnsanlara ortak duyguları yaşatabilir. İnsanlar sözlerini anlamasalar bile müziği dinlerken melodilerle anlık bile olsa duygular yaşar. Bütün sanat dalları çok güzel ama müzik toplumun daha büyük bir kesimine hitap ediyor diye düşünüyorum. Her insan gibi benim de keşke'lerim sınırlı da olsa vardır. Ama ben müzikten akademiye geçmedim. Zaten sektörde elektrik mühendisi olarak çalışıyordum. İTÜ'den tez hocam senin yerin üniversite dediği için akademik hayata atıldım. İyi ki de onun sözünü dinlemişim. Ülkemizin öğrenim görmüş, iyi eğitimli ve donanımlı insana çok fazla ihtiyacı var. Katkım olduğu için manevi olarak huzurluyum. Profesyonel müzik hayatımı eşimle evlenince sonlandırdım. Eşimin de bana gösterdiği yolun doğru bir tercih olduğunu yıllar sonra da olsa çok daha iyi bir şekilde anladım. 2016 yılında kızımın ısrarıyla ilk albümüm olan Senin İçin i çıkardım. Düzenlemeleri sevgili dostum Turhan Yükseler 'in yaptığı 8 şarkım bu albümde yer almaktadır. Albüme ismini veren Senin İçin isimli şarkı Fatih Erkoç tarafından da seslendirildi. Sonrasında single olarak yaptığım kayıtlar çıktı. Sana Hasretim, Aşkın Büyüsü, Nasılsın, İsimsiz Şarkılar. Nasılsın isimli şarkım Eser Taşkıran'ın yaptığı düzenlemeyle tenor Berk Özbek tarafından seslendirildi. Pandemi döneminde stüdyo çalışmaları riskli olacağı için bazı enstrümantal parçalarımın kayıtlarını aldım. Kelebeğin Dansı, Umudu Beklerken, Konuşan Fotoğraflar bazıları. TV ve Radyo programlarına gelince, ilk olarak TRT Türk'te, sonra TRT'de Zerrin Özer'in Anılarınla Gel program konuğu oldum. Albümden sonra TRT Müzik Gündem Programına konuk olarak davet edildim. TV 8'de Magazin Extra ve 8'de Bugün Haber Programlarına katıldım. TRT FM'de Michael Kuyucunun, TRT İstanbul Radyosunda ise Fatih Mühürdar'ın konuğu olarak pek çok güzel anı biriktirdim. Her birinin yeri ayrı olmakla beraber çalarken keyif aldığım şarkılar var. Ama bütün besteler belli bir süre sonra adeta çocuğunuz gibi olur. İlk bestem Türk Sanat Müziği tarzında bir parçaydı. Fırsatım olursa onu da bir gün, gün yüzüne çıkaracağım. Çocuklarım doğmamıştı ve eşimin rahatsızlığı nedeniyle gittiğimiz jinekolog bazı tahliller istemişti. Tahlil sonuçlarını götürdüğümüzde rapor kağıdını adeta fırlatırcasına eşimi yargılar bir tonda, boşuna uğraşmayın, çocuğunuz olmaz demişti. Bir kadın doktorun bu şekilde davranmasını çok yadırgamıştım. İki ay sonra eşim ilk çocuğumuza hamile kaldı. Bu sefer hamile raporunu ben ona götürdüm ve söylediklerini hatırlattım. Çok mahcup olmuştu. İnsan ilişkilerinde kırmadan dökmeden yaşamayı, empati yapmayı hep ilke edindim. Nihavend bir parça, kızım İrem için yazmıştım. Yağmur Damlası ismindeydi. Bir şarkının müziği bedense sözleri ruhudur. Söz ve müziği birbiriyle uyumlu ve anlamlı olan bestecinin duygularını anlayabileceğim, ticari kaygıdan uzak parçalar bana göre iyi bestedir. Günümüzdeki müziği takip etmek istemiyorum. Sadece ticari amaçla yapılan, kalıcılığı olmayan, günlük, mevsimlik parçalar var ne yazık ki. Ama hala 70'li 80'li yılların müziği dinleniyor. O dönemlerde gazino kültürü vardı. Aileler sanatçıları gider gazinolarda izlerdi. Dolaysıyla ailelerin müzik anlayışı da farklıydı. Ağırlıklı olarak hafif batı müziği, pop, rock and roll, klasik müzik tercihlerim arasındadır. Bir de tabii beni en çok etkileyen 70'li 80'li yılların Türkçe pop müziği. Her sanatçının tarzı ve ürettikleri beni etkilemiştir. Bir sanatçıyı veya grubu örnek aldığınızda genellikle o sanatçının fazlasıyla etkisinde kalıp benzer şarkılar üretiyoruz. Bu nedenle pek çok sanatçıyı ve grubu dinledim. Ama hala Beatles, Deep Purple, Pink Floyd, Rolling Stones dinlemek ayrı bir keyif veriyor bana. Herkes bunu çok merak eder. Bestecilik içten gelen bir yetenektir. Hadi bugün beste yapayım diye enstrümanın başına hiçbir zaman geçmedim. Duygularımın yoğun olduğu zamanda, zaten onlar notalara yansıyor ve besteleriniz ortaya çıkıyor. Beste yapmak, bir enstrümanı çok iyi çalmak, aranjörlük yapmak, şarkıyı seslendirmek bunların hepsi çok farklı şeyler. Birçok enstrümanı iyi çalabilirsiniz ama bu sizin çok iyi beste yapacağınız anlamına gelmez. Bestelerimin çoğunda kendi yaşanmışlıklarım var. Zaten şairler şiirlerinde kendi yaşadıklarını anlatıyormuş. Besteciler de müzikle kendi yaşadıklarını anlatır bana göre. Yazarken duygularınız kelimelere dökülüyor, müzikte ise notalara dökülüp melodi oluyor. Şiir yazmayı da çok seviyorum. İlk şiir kitabım Penceremden Gördüklerim 2013 yılında basıldı. Şarkılarımın da sözlerini hep kendim yazmayı tercih ediyorum. İyi bir şarkıcı olmasam da şarkıyı en iyi seslendirenin bestecisi olduğu düşüncesindeyim. Enstrümanlarınızı severseniz onlar da sizi sever hepsinin yeri bana göre ayrı ama en çok piyano çalmaktan hoşlanıyorum. Hem armoni ve hem de melodiyi yapabilme imkanınız olduğundan daha bir zenginlik veriyor. Ama bazen de gitar çalıp söylemek hoş geliyor. Enstrümanla baş başa kaldığımda ruhumla bütünleşiyorum gibi geliyor. Özellikle beste yaparken enstrümanım sanki içimden geçenleri anlıyor ve kendiliğinden parmaklarımı notalara yönlendiriyor gibi bir hisse kapılıyorum. Devam ettirmeyi düşündüğüm tek şey sosyal sorumluluk projeleri ve sanatı bu projeler için aracı olarak kullanmak. Sanat özellikle müzik kitlelere hitap ediyor. Çok ciddi bir sinerji elde edilerek çok büyük şeyler yapılabilir. Aklımda sanatla yapılabilecek ve dezavantajlı gruplara sürekli gelir getirecek bazı projeler var. Hatta bunların bir kısmını pandemi döneminde hayata geçirmek üzere bir yıl önce yerel yönetime sunduk ve hala cevap bekliyoruz. Hayatın çok kısa olduğunu, kırmadan, dökmeden, hırslarımızı ve egolarımızı aklımızın önüne geçirmeden, başkalarının da hayatına dokunarak haklarına saygı göstererek yaşayabilmenin bir yaşama sanatı olduğunu özellikle belirtmek istiyorum. Hepsinin yaşam defterlerinin okundukça kıymeti anlaşılan sanat eseri gibi olmasını diliyorum. Selam, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Ben teşekkür ederim. Prof. Dr. İrfan Güney'in Kelebeğin Dansı isimli enstrümantal parçasıyla siz, değerli okuyucularımıza keyifli dinlemeler dileriz! İdil'ciğim; genç nesillere, kendilerine örnek alabilecekleri başarılı bir hayat hikayesini anlatan, çok güzel bir söyleşi olmuş, ellerine sağlık. Bu arada hepimizin çok sevdiği, değerli arkadaşım İrfan'a da sağlık, mutluluk ve başarılarla dolu nice yıllar diliyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/egonun-olumle-imtihani", "text": "Sineklerin Tanrısı'yla uluslararası alanda ünlenen Nobel ödüllü İngiliz yazar Sir William Golding'in en üstün yapıtlarından biri olarak değerlendirilen Ceberut Martin Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Bir deniz kazasından kurtulan Britanya donanması mensubu Christopher Hadley Martin, Atlantik okyanusunun ortasında bir ölüm kalım mücadelesinin ardından yalnızca hava durumu haritalarında görülen kayalık bir adacığa çıkar. Muazzam bir hırsla yiyecek ve temiz su bulmak, potansiyel kurtarıcılar tarafından fark edilmek için zekasına ve eğitimine başvurarak hayata tutunmaya çalışırken geçmişin anı ve görüntüleri zihnine musallat olur. Adacığın tek sakini olarak kendi kendine konuşarak geçirdiği uzun saatlerden sonra korkunç yazgısını kavrayacaktır. Giderek akıl sağlığını yitirmeye başlamasıyla gördüğü halüsinasyonlar onu bir varoluş krizine sürükler. Golding'in kurduğu bu çok katmanlı dünyada yanılsamalar ve en çılgın hayaller bile gerçek gibi görünür. Roman sürekli yinelenen akıl sağlığı ve delilik, gerçeklik ve gerçekdışılık temaları eşliğinde okuru insan zihninin gizli kovuklarında gezindirir. Golding okuru bütün hikayeyi yeniden gözden geçirmeye zorlayan sarsıcı finalde teknik açıdan muazzam bir büyücülük sergilemiştir. William Golding (1911-1993): Bugünün dünyasında insanlık durumunu aydınlatan romanlarıyla 1983'te Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülen Golding, Cornwall'da dünyaya geldi. Marlborough Grammar School'da ve Oxford'daki Brasenose College'da eğitim gördü. 1935'te Salisbury'deki Bishop Wordsworth's School'da ders vermeye başladı. 1940'ta İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetleri'ne katıldı. Alman savaş gemisi Bismarck'ın batırıldığı harekatta bulundu. İlk romanı Lord of the Flies birkaç yayıncı tarafından reddedildikten sonra 1954'te yayımlandı. Büyük ilgi gören roman 35 dile çevrildi. Rites of Passage (1980; Geçiş Törenleri) adlı romanıyla Booker McConnell Ödülü'nü kazanan yazarın diğer önemli yapıtları arasında The Inheritors (1955; Varisler), Free Fall (1959; Serbest Düşüş), The Spire (1964; Kule), The Pyramid (1966; Piramit) ve Darkness Visible (1979; Görünür Karanlık) sayılabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/egzotik-canavarlarin-gizemli-hikayeleri", "text": "Uzak Doğu uygarlıklarının kadim hikayeleri edebiyatın başvurduğu kaynak eserler olagelmiştir hep. Uzak Doğu ülkelerinin hiç şüphesiz en gizemli ülkelerinden olan Çin bu konuda başı çekiyor dersek eksik söylemiş olmayız. Çin'de günümüzde gerçekleşen festivallerde canavarlara benzeyen mitolojik kahramanları şöyle bir gözümüzün önüne getirelim. Muazzam bir görsel şölenin yanı sıra Çin'in bu garip canavarlarının her birinin geçmişten gelen birer hikayeleri vardır. Edebiyat işte bu noktada devreye girerek bu garip canavarları tanıma imkanı sunar bizlere. Çinli yazar Yan Ge'nin kaleme aldığı Çin'in Tuhaf Canavarları Selen Özcan'ın Çince aslından çevirisiyle Uzak Doğu'nun Çin menşeili canavar hikayelerini merak edenler için raflardaki yerini aldı. Sadece bir dizi canavar hikayeleri toplamı olarak yaklaşılmaması gereken bu romanla Uzak Doğu mitolojik hikayelerini, felsefesini ve günümüz toplum yapılanmasını da okuyabiliyoruz. Çin'in Tuhaf Canavarları, tuhaf kavramının hakkını verir derecede son derece tuhaf dokuz canavarın hikayesinden oluşuyor. Olayların yaşandığı ve neredeyse bin yıla dayanan hikayelerin anlatıla geldiği hayali Yong kasabasında bizlere canavar hikayelerini aktaran isimsiz kahramanımız bir zooloji öğrencisi. Boş zamanını sıklıkla bir barda geçiren, bu barda tanıdıklarla karşılaştıkça hayali Yong kasabasında geçen canavar hikayelerini anlatmaktan büyük haz duyan öğrencimiz anlattığı bu egzotik canavar hikayelerini derlemeye karar verir. Kapsamlı canavar hikayeleri derlemesi için daha fazla hikaye öğrenmeli ve anlatmalıdır. Bir profesörle tanışması ve onunla birlikte hikayeleri bir araya getirmeye başlamasıyla öğrencimizin hayatında da değişimler başlar. Daha bilinçlidir artık. Canavarların hikayelerindeki asıl meseleleri, anlatılma sebeplerini ve bin yıl geriden gelmelerine rağmen güncel anlamlarıyla tüm hikayelerin neden gelip kendisini bulduğunu çözmeye başlar. Anlattıkça hikayeler çoğalır, hikayeler çoğaldıkça bin yıllık geçmişi olan hikayelerin 21. yüzyılı nasıl niteleyebildiği de fark edilir çünkü insanlarla birlikte yaşayan bu canavar ruhların hikayeleri geçmişten gelmekle beraber geçmişte kalmamıştır. Bu anlamda aslında zamansız hikayeleri anlatmakta ve derlemekte olan öğrencimiz içinde yaşadığı 21 yüzyıl sisteminin Çin'de yaşanan sosyal eşitsizlikleri nasıl körüklediğini, çevre felaketlerini ve Sars salgınını da içine alan küresel salgınları hatırlatmasıyla da sadece egzotik canavarların hikayelerini değil günümüz yaşantısına projeksiyon tutmasıyla da önemli bir gizemli canavar hikayeleri toplamı yaptığını keşfedecektir. Canavarların tek bir türü yoktur üstelik. Keder, neşe, kurbanlık canavar, zavallı yol canavarı, görkem, bin mil, delice seven, genç ve geri dönen canavar olmak üzere anlatılan canavar hikayeleri birçok farklı kavramı nitelemesi adına bir seçki de sunuyor okura. Böylece hayali yer Yong'dan bize seslenen egzotik, gizemli bazı canavarların aslında insanlığın içinde var olan kötülük, bencillik, vahşet ve tüm bunları istinaden akıl gücünü kötüye kullanmayı tercih edişlerini okurken, bazı canavarların da bu davranışların tam karşısında yer alan iyi huylar, yardımseverlik, merhamet, doğa dostu olmalarını okuruz. Ying&Yang böylece oluşmuş olur. İnsanın kendisiyle ötekisi arasında kurduğu denge romana bir tür üst kurmaca olarak yansırken karşılaştırmalı bir okumayı da beraberinde getiriyor aslında. Yaşamlar, kültürler, sosyal sınıflar, hiyerarşik düzen ve ideolojik yaklaşımları gizemli canavarların eşlik ettiği hikayelere dönüştüren Çin'in Tuhaf Canavarları'nda yazar Yan Ge katmanlı bir okuma sunarak, çağdaş edebiyat içerisinde önemli bir romana imzasını atıyor. Tam da bu noktada yazarla ve romanla ilgili bazı dipnotlar düşmek gerekiyor: Yan Ge ilk olarak 2005'te -aslında öğrencilerden oluşan bir okuyucu kitlesini hedefleyerek- bu hikayeleri Çince yayınlayan bir dergide tefrika olarak yayımlamaya başlar. Konsepte uygun olarak her yeni sayıda belirli bir garip canavarı tanıtan Yan Ge'nin ailesinden miras klasik Çin edebiyatına merakı önüne geçemediği şekilde onu tüm bunları yapmaya yönlendirir. İnsanın soyut yönlerini yansıtan bu hikayelerin içine annesinin ölümüyle birlikte iyice dalan Yan Ge'nin bu çalışmaları sonunda Çin'in Tuhaf Canavarları kitabında bir araya gelerek bir romana dönüşür. Çin çağdaş edebiyatı içerisinde çok iyi tanınan ve severek okunan Yukiko Motoya ve Hiromi Kawakami gibi sürrealist yazarlar arasında yerini şimdiden alan Yan Ge'nin ismini önümüzdeki dönemlerde sıkça duyabiliriz. Yaratıcı hikayeleri ve anlatımıyla Çin'in Tuhaf Canavarları'nı okumanız dileğiyle."} {"url": "https://gazetesanat.com/ekin-bernayin-atlas-isimli-performansi-va-museum-ve-performistanbul-is-birligi-ile-londrada", "text": "Uluslararası performans sanatı platformu Performistanbul sanatçısı Ekin Bernay'ın, V&A Museum tarafından davet edilerek Performistanbul ortaklığında gerçekleştirdiği Atlas adlı 33 dakikalık yeni performansı 26 Kasım'da, Londra'daki müzenin Raffaello odasında, Friday Late kapsamında izleyicilerle buluşuyor. Hayatta kalan en eski müzik kompozisyonu olan Seikilos Epitaph'ın bestesinden ilham alan performansın yolculuğu Şubat 2021'e dayanıyor. Performans fikri Ekin Bernay'ın bir hakikat duygusu arayışında dünyadaki tüm deneyimlerimin yaratıldığı gerçekliğimin ekseni, nöronların yaşam denen simülasyonun her anına komuta etmek için anlamlı sinyaller ilettiği yer olarak tanımladığı omurgasına odaklanmasıyla ortaya çıkıyor. Gökleri omuzlarında taşımaya mahkum edilen Titan efsanesi Atlas, aynı zamanda kafatasımızı omurgamıza bağlayan C1 isimli omura adını veriyor. Bernay bu kemiğin dünyadaki insan deneyiminin bir yansıması olduğuna inanıyor. Orman bilgeliği ve tasavvuftan fikirler ödünç alarak daha derine inen sanatçı, performansı dört bölüm olarak ele alıyor: Doğuyorum, yolda yürüyorum, sonsuz huzuruma ulaşıyorum ve bedenimin sınırlarını aşıyorum. İnsanlar olarak taşıdığımız ağırlığa hem fiziksel hem de duygusal perspektiften bakan sanatçı, kendi özüne yaklaşmak umuduyla insan vücudunu yapıbozuma uğratıyor. Dünyaya kendi gerçeklik deneyimimden daha fazla ne sunabilirim? sorusundan hareketle performansın adımlarını atıyor. Yaşamak yalnız ama yine de sevgi dolu. Performans V&A Museum ve Performistanbul ortaklığında V&A Friday Late kapsamında gerçekleşiyor. Faruk Sade Sanat Fonu 2021 tarafından desteklenmektedir. Ekin Bernay, Roehampton Üniversitesi'nde Yüksek Lisans Dans Hareket Psikoterapisi eğitimi aldıktan sonra klinik çalışmalarını dans hareket terapisti olarak sürdürdü. Yetişkinlerin ruh sağlığı, otizm, ilkokul dönemindeki ve mülteci çocuklarla çalışma konularında deneyim kazandı. Bernay, canlı sanat pratiğinde, dans hareket terapisi bulgularını performatif atölyeler aracılığıyla daha geniş bir kitleye ulaştırmak ve birleştirmek için çalışıyor. Sanatçının çalışmaları, performans sanatının iyileştirici niteliklerine odaklanırken, pratiğinde Bernay, izleyiciyi yönlendirmek için metin, ses ve koreografik durumları kullanıyor. Ekin Bernay, Performistanbul tarafından temsil edilmektedir. Son performansları arasında; The Problem, Where Time Thickens II kapsamında, Performistanbul ile, UK Mexican Art Society, Londra, (2021), RESILIENT RESPONSES: REPAIR AND RESTORE, Londra, Tate, çevrim içi performans (2021), , Block Universe kapsamında, Çevrim içi ( 2020), , Performistanbul ile, Londra (2020), Where is home?, OnCurating Project Space, Zürih (2019), WORLBMON, Serisi, Performistanbul ile, 16. İstanbul Bienali Kamusal Alan Programı kapsamında, WORLBMON Güneş Terkol ve Güçlü Öztekin, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Istanbul (2019), Listen, A Walk From Babel, Tate Modern to Tate Exchange, Londra (2019), , Performistanbul ile, Londra (2019), , Performistanbul ile, Londra (2019), , Performistanbul ile, Londra (2019), Where is home?, Küratör: Naz Balkaya, Episode 1. No Worries Re- Enactment In- Flux, Enclave Lab, Londra (2018) Ne İstiyorsun?, İhtiyaç:Sen, 672 Saat Canlı Süreç kapsamında, Küratör: Simge Burhanoğlu, Performistanbul Canlı Sanat Araştırma Alanı, Istanbul (2018), Burn Like The Sun during House of Wisdom Sergisi, Kolektif Çukurcuma iş birliğiyle, Berlin (2017), 9 Taş, Yeniden Bak kapsamında, Küratör: Simge Burhanoğlu, Performistanbul ile, Pera Müzesi, Istanbul (2017). Annem ile Ben, Küratör: Simge Burhanoğlu, Performistanbul ile, Yer Istanbul, İstanbul (2016), Nirvana Project, Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi, İstanbul (2015) and Far From the Norm In No Form Orator, Sadlers Wellsn, Londra (2015). Performistanbul, uluslararası performans sanatı platformu, performans sanatçılarını tek bir çatı altında birleştirmek ve projelerle buluşturmak üzere 2016'da kuruldu. İstanbul merkezli platform, esnek çalışma modelini dünya genelinde çeşitli sanat kurumları, dijital platformlar ve sanatçılar ile iş birliği içerisinde alansız kimliğiyle devam ettiriyor. Performistanbul, kurulduğu günden bu yana müzeler, galeriler, sanat kurumları, kamusal alanlar ve uluslararası organizasyonlar başta olmak üzere çeşitli mekanlarda 180'in üzerinde performans gerçekleştirmiştir. Bu mekanlar ve organizasyonlar arasında Pera Müzesi, Pi Artworks, Elgiz Müzesi, IMC 5533, İstanbul Bienali (2017, 2019), Caroline Garden Chapel, Uluslararası Venedik Performans Haftası (2017, 2019) ve Live Art Development Agency bulunmaktadır. Performistanbul, Türkiye'de bir ilk olan Performistanbul Canlı Sanat Araştırma Alanı'nı, canlı sanat üzerine barındıracağı kaynaklar ile performans sanatının eğitimi ve gelişimi üzerinde önemli bir etkiye yol açma gayesiye kurmuştur. Performistanbul Yayınları PCSAA ile birlikte, bu alanda yabancı kaynakları Türkçe'ye çevirerek Türkiye'deki dijital platformlarda yayınlamak ve bu alanda daha fazla kaynak sağlamak amacıyla kurulmuştur. Performistanbul, 2020 yılında, ilk canlı sanat odaklı misafir sanatçı programını hayat geçirdi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Programı kapsamında Performans Sanatı Pratikleri dersini kurdu. V&A Museum, dünyanın önde gelen sanat ve tasarım müzelerinden biri ve 5.000 yılı aşkın insan yaratıcılığını kapsayan 2,3 milyondan fazla nesneden oluşan kalıcı bir koleksiyona ev sahipliği yapıyor. Her ayın son cuma günü gerçekleşen V&A Friday Late etkinlik programı, ziyaretçileri yükselen sanatçılarla yüz yüze getirerek, yeni ve yıkıcı tasarımı savunurken çağdaş konuların eleştirel tartışması için bir alan yaratıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/ekin-tutkunun-yeni-sarkisi-aklim-karisiyor-muzikseverlerle-bulustu", "text": "Ekin Tutkun'un yeni şarkısı Aklım Karışıyor OnAir Sahne aracılığı ile tüm dijital müzik platformlarında dinleyicilerle buluştu. Sadece bir oda içinde yaşanabilecekler ve genel tabirler üzerine yazılan sözlerin gecenin üçünde yapılan beste ile buluştuğu şarkı Aklım Karışıyoru şarkının yazarı ve yorumcusu Ekin Tutkun şöyle anlatıyor: Kısa, öz, etkileyici ve kapalı sözlerle melodinin buluşması. Genelde şarkıların hep sahipleri olduğu düşünülür ama bu şarkının bir ilham kaynağı ya da sözlerinin ulaştığı biri olmadığını belirten genç müzisyen Peyk ve Redd müziklerinden çok etkilendiğini de sözlerine ekliyor. Şarkının klibini de kendi imkanlarıyla hazırlayan Ekin Tutkun'a bu konuda kız arkadaşı çok yardımcı olmuş. Sade ve etkili klibi biraz da saykodelik oldurmaya çalışmış Ekin. Aynı zamanda müzik öğretmenliği bölümü öğrencisi de olan Ekin Tutkun da her müzisyen gibi pandeminin bitmesini ve yaşadığı Bodrum ve çevresinde sevdiği sahnelere bir an önce dönmeyi istiyor. 22/09/1994 Zonguldak doğumlu olan Serdar Ekin Tutkun, 3 yaşına kadar Bartın'da kaldıktan sonra ailesi ile birlikte İzmit'e taşındı. İlkokul ve ortaokulda korolara ve konserlere katıldı. Müzik öğretmeni tarafından keşfedilip, lise öğrenimine Kocaeli Güzel Sanatlar Lisesi Müzik bölümünde devam etti. Genç müzisyen şu an Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Müzik Öğretmenliği bölümü öğrencisi. Ekin Tutkun'un çıkış şarkısı Aklım Karışıyoru tüm dijital platformlardan dinleyebilir, klibini OnAir Sahne YouTube kanalımızdan izleyebilirsiniz. Rock şarkılar aradığım dönemde böyle enteresan bir türkçe parça ile karşılaştım. Çok başarılı ve güzel. Sanatçının başarılarının devamını diliyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/ekinakisin-kisi-isimli-ikinci-solo-sergisi-gru-art-galleryde", "text": "Ekinakis'in Gru Sanat Galerisi'nde gerçekleşen ikinci kişisel sergisi Kişi, kişinin kendini bulma yolculuğunu odağına alarak bu yolculuktaki deneyimlerini, duygularını ve dönüşümlerini onun hikayesi ve gözünden anlatıyor. Kişi'de Ekinakis'in 2021 yılında gerçekleşen Commune Community Communication sergisinde karakterize edilen bağıran figürleri yerlerini tekrar sanatçının 2013 yılından itibaren odaklandığı sanatsal üretimindeki tek başına ya da kalabalık gruplar içinde dahi yalnız olarak melankoli, hüzün ve yalnızlığın ağır bastığı figürlere bırakıyor. Ekinakis'in spontane bir akış içerisinde yüzeye uyguladığı kumaşlar ve kağıtlar vasıtasıyla, serbest çağrışımla ifadeler ve suretler verdiği figürleri, tevazu gösteren, bildiği doğrular için savaşmaktan ve derdini anlatmaktan uzak, ancak özüne kavuşmak için sakince hayatı anlamlandırmaya çalışır durumda izleyici karşısına çıkıyor. Sergide yer alan tuval üzerine akrilik çalışmalarının yanı sıra, kağıt işlerden oluşan bir seri ve papier mache tekniğiyle üretilmiş üç boyutlu üretimlerin çıkış noktasını, sanatçının kendini deneme sürecindeki kişisel deneyimleri, gördükleri, göremedikleri, baktıkları, bakmak istemedikleri ve nihayetinde kendini bulma sürecindeki uyanış ve anlamlandırma durumları oluşturuyor. Bu bağlamda Kişi'de sergilenen çalışmalarda kişinin temsiliyeti sıklıkla sanatçının kişisel hikayeleriyle bağ kuruyor. Scenes from a dream serisinde Ekinakis'in sanatsal üretim süreci içerisinde deneyimlediği zorluklar karşısında bir çıkış yolu olarak, kendisinin yaşadığı, hissettiği ya da özlemini duyduğu durumları tüm gerçekliğiyle betimlediği on hayali rüya sahnesiyle ortaya konuluyor. Personal Escape ise sanatçının kaçmak istediklerinin yanı sıra kaçışın olası ihtimalleri ve sonuçlarının diyalektiğini, sanatçının belirgin estetik üslubuyla imgesel bir biçimde ortaya koyuyor. 29 Nisan 18 haziran 2023 tarihleri arasında Gru Sanat Galerisi'nde izlenilebilecek Kişi sergisi, izleyicileri Ekinakis'in kendini bulma yolculuğunda gelişen ve dönüşen sanatsal arayışını keşfetme ve sanatın dönüştürücü etkisini deneyimlemeye davet eder."} {"url": "https://gazetesanat.com/ekrem-kadak-supurge-ii-resim-sergisi-ile-galeri-selvin-nisantasinda", "text": "2018 AANKSRS Sanat kurumu tarafından yılın sanatçısı ödülüne layık görülen Ekrem Kadak Süpürge II resim sergisi ile 23 Mart 17 Nisan tarihleri arasında Galeri Selvin Nişantaşı'nda. 1957 Tokat doğumlu olan sanatçı, 1979 Samsun Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nü bitirdi. Anadolu Üniversitesi'nde lisansını tamamladı. 1985' te başlayan Anadolu Sergileri, 1990 yılından itibaren büyük kentlerde devam etmiştir. Üçü yurt dışında olmak üzere, 25 kişisel sergi yaptı ve 50'ye yakın karma ve grup sergilerine katıldı. Bu dönem resimleri yaşadığı coğrafyanın ten an ve boşluk temalarının öne çıktığı işlerdir. Yaşamı boyunca Kapadokya'ya olan ilgisi vardı ve Karlık Evi Otelinin sahibi Abdullah Şen'le tanıştı. Kapadokya Uluslararası Çağdaş Sanat Buluşmasını birlikte organize ettiler. Günümüze kadar dünyadan ve ülkemizden 300'e yakın sanatçıyı buluşturdular. Kapadokya, Ekrem Kadak için resmine eklentiler oluşturma sürecinin önünü açan deneysel bir sürecin başlangıcıdır diyebiliriz. Cam paletin diğer yüzünün büyüsü onu dünyada cam altı resmi konusunda neler yapıldığını araştırmaya yönlendirdi. 20. yy da büyük sanatçıların ilgisiyle zanaattan sanata evrilen bu duruma çağdaş göndermeler oluşturarak çalışmalarına devam etmektedir. İki arkadaş bir hayalimiz var... dan yola çıkarak sanatçının cam altına çağdaş göndermelerden oluşan işlerinden Kapadokya Uçhisar'da Ekrem Kadak Cam Müze Evin oluşumunu gerçekleştirerek kurumsal hale getirmişlerdir. 2018 AANKSRS Sanat kurumu yılın sanatçısı ödülüne layık görülen Ekrem Kadak'ın Galeri Selvin Nişantaşı'ndaki sergisi 23 Mart 17 Nisan tarihlerinde izleyicilerle buluşacaktır. Çalışmalarını Ankara ve Kapadokya'da sürdüren Ekrem Kadak, bu dönemde güncel temalı sergilerle izleyicisi ile buluşmayı yeğleyen bir tavır içindedir. Galeri Selvin kısıtlamalar dışında Pazar günleri hariç 11:00 19:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/elcin-arpacay", "text": "Elçin Arpaçay, dijital illüstrasyonları ve yapay zeka destekli sistemler ile ürettiği yeni medya işleriyle alanında dikkat çeken bir sanatçı. Çalışmalarında, sanatında teknolojinin günümüzde geldiği halinden beslenen Arpaçay, bu anlamda sanat ve performanslardaki üretim biçiminin dönüşümünde yer alıyor. Benim takip edebildiğim kadarıyla özellikle Avrupa'da sükse yapmaya başlayan bu tür çalışmalara Türkiye'den de genç bir ismin imza atması, bu çalışmaları ile sergilerde yer alması önemli diye düşünüyorum. İster makine yaratıcılığı ister sanat ve teknolojinin buluşması diyelim, günlük hayatımız teknoloji ile beraber çoktan değişmişken bunun illüstrasyon, çizim, performans gibi sanat alanlarına da sirayet etmesi kaçınılmaz. Bu açıdan aslında Elçin Arpaçay, yeni dünyanın sanatçılarından da diyebiliriz. 2020'nin Aralık ayında, adını pandemiye atıftan alan DISKO-19 çalışmasında da farklı iki sanatçı ile beraber yer alan Arpaçay, I ME CE tarafından gerçekleştirilen bu sergi ile de adından söz ettirmişti. Lafı fazla uzatmadan, bu yeni sanatı, medyayı, üretim biçimlerini ve fazlasını kendisinden dinleyelim. Merhaba Mert. Türkiye'ye birkaç yıl önce döndüm. Öncesinde İtalya'da yaşıyordum. Milano Üniversitesinde Siyaset ve Ekonomi okudum. Okulda siyaset felsefesi en çok ilgimi çeken alandı, sanatı ele alış biçimimin şekillenmesine katkısı büyüktür. İşlerimde tarihteki bazı dönem ve koşulların sosyal ve politik gerçekliğini sarkastik şekillerde ele aldığım oluyor. Milano'da 1 yıl da dijital iletişim teknolojileri alanında eğitim gördüm. Teknolojik gelişmelerin birey ve toplum üzerinde yarattığı değişiklikleri irdelemeye de o zamanlarda başladım. Siberfeminizmin savlarını seviyorum. Donna Harraway kuramında benim cyborg mitim, ihlal edilmiş sınırlar, güçlü kaynaşmalar ve ilerici insanların, ihtiyaç duydukları politikanın bir parçası olacak biçimde keşfedebilecekleri tehlikeli olasılıklardır der. Buradan hareketle, teknoloji ile kadınlar arasında doğal bir yakınlık olduğu ve teknolojinin kadınları özgürleştireceği yaklaşımları üzerine kurguladığım Elçin Dolls isimli bir illüstrasyon serim var. Doll'larım, AR ve AI ile iç içeler, tıpkı benim gibi. Bunun dışında çok küçük yaşlardan beri piyano çalıyorum, bazı işlerim için kendi müziğimi yapıyorum. Üretimlerim illüstrasyon ve yeni medya ağırlıklı ama temel amacım önem verdiğim meseleler hakkında yaratıcı eylemde bulunmak olduğundan her zaman başka disiplinlerde de çalışabilirim. 27 yaşındayım, çocukluğum bilgisayar teknolojilerinin yeni doğduğu zamana denk geliyor. Ailemin finans sektöründe yer almasının da etkisiyle bilgisayar teknolojileri ile hep iç içe oldum. Yaşadığımız çağın insanlığın gelişim hızı bakımından tarihte hiçbir örneği yok ve bu hız beni çok heyecanlandırıyor. Geçtiğimiz yıl Borusan Holding'de yapay zekanın sanat üretimindeki yeri üzerine bir konuşma yapma fırsatı buldum. Makinelerin kreatif teori ve performanslarını kullandığımda, onlarla işbirliği yapmanın sanat pratiğimdeki rolü her işte yeniden tanımlanmış oluyor. Yapay zeka hem tuval gibi, fırça gibi bir araç hem de sanatçının işbirlikçisi olarak konumlanabiliyor. Bu teknolojilerin potansiyeli bugünden hayal edemeyeceğimiz bir geleceğe doğru akış seyri içinde ve olan bitene seyirci kalmak yerine böyle bir işbirliğinin parçası olmak hoşuma gidiyor. Elbette. İçinde bulunduğumuz dönemi gözetleme kapitalizmi dönemi olarak görüyorum. Data toplayan teknoloji şirketlerinin birçoğu, ellerindeki veriyi insan davranışlarını değiştirecek şekilde kullanıyor. Bu sebeple veri gizliliği benim için önemli bir konu, benim paylaşımlarım önemsiz gibi teslimiyetçi bir yaklaşımı sakıncalı buluyorum. İşlerimde siber dönüşüm ile ilgili meseleleri ele almayı ve farkındalık yaratmayı önemsiyorum. Senin disiplinin için söylemiyorum, o konuda bilgim yok ama yapay zeka ya da dijitalleşme, sanatsal üretimlerde duygunun arka planda kalmasına neden oluyor mu sence? İlgi alanım olduğundan elektro gitarlar üzerinden örnek vereceğim. Gitar prosesörleri işlemcileri vardır, gitarda çıkan sesleri taklit ederek benzer sesler çıkartmaya yarıyor bu prosesörler. Ses simülasyonu da şu anda aşırı derece hızlandı. Ama hala lambalı bir amfinin sesi ile dijital prosesörün çıkardığı ses aynı değil. Çünkü o lambalı amfideki analog sistemden çıkan gürültü, hışırtı, yani insanın elinden çıkan o seslerde bir sıcaklık, bir tat var. Prosesörler bunu yapamıyor, dolayısıyla iyi bir gitarist ya da dinleyici insan unsuru olmadığını hemen anlıyor. Senin dahil olduğun disiplinde de böyle durumlar var mı merak ediyorum. Konuya dair görüşlerimi paylaşmadan önce kendi işlerimde de kullandığım bir yapay zeka algoritması olan GAN algoritmasından bahsetmek istiyorum. Bu algoritma bir sonuca ulaşıncaya kadar, iki karşıt nöral ağdan birinin ortaya çıkarttığı sonuç verisini, bir diğerinin yargılayarak ortaya en iyi veriyi çıkartmaları prensibine dayanıyor. En iyiden kastımı, sorduğun soruyla bağlantılı bir örnekle açıklayabilirim. Bach'ın 300'den fazla polifonik ilahisini bu algoritma ile işlediğinizde, yapay zeka Bach'ın olmayan fakat öyle olduğunu zannedeceğimiz kadar gerçeğe yakın şekilde kendi müziğini yaratabiliyor. Yani dinleyici insan unsuru olmadığını anlıyor bu noktada biraz romantik bir bakış açısı. 🙂 Geleneksel bilgisayar birimi algoritmalarında, bir programın yapması gerekenler geliştiricileri kadar sınırlandırılmışken, nöral ağlar herhangi bir talimat olmadan, kendi başlarına veriyi analiz edip adım adım öğreniyorlar, tıpkı insan beyni gibi. Hal böyleyken çoğu teknolojinin potansiyeli insan aklıyla sınırlıyken, yapay zeka aradaki sınırları kaldırıp aklımızın bir uzantısı olarak çalışabiliyor. Bu alandaki üretimlerimi yapay zekaya kredi vermek adına hybrid sanat olarak tanımlayabiliriz ama kullandığı referans veri benim fikirlerim ile başlıyor ve elbette arkasında insani bir duygu ve amaç var. AR, gerçek dünyayı merkez alıp, yeni bir algı tabakası yaratarak kurgusal gerçekliğimizi yaşadığımız dünyanın içine yerleştirme imkanı sağlıyor. İllüstrasyonlarımı bu şekilde görmeyi çok seviyorum. Örneğin, biraz önce bahsettiğim Elçin Dolls illüstrasyon serisindeki bazı işlerim, çerçevenin içinde hareketsiz dururken telefon kameranız ile baktığınızda size gülümsüyor, dil çıkarıyor, göz kırpıyor ve hislerimizi harekete geçirecek şekilde bizimle etkileşime giriyorlar. İnsanlarla temasımızın ciddi anlamda kısıtlandığı bu dönemde fiziksel bir mekana ihtiyaç duymadan böyle sanat deneyimleri yaratmayı zamanın ruhuna uygun buluyorum. Sokağa çıkma yasakları başladığında, I ME CE sanat insiyatifinin açık çağrısı üzerine Emine Sandal ve Merve Heper ile illüstrasyon alanında üreten sanatçılar olarak Zoom üzerinden tanıştık ve 3 ay boyunca süreci tamamen online şekilde yürüterek ortak bir çalışma ortaya koyduk. I ME CE, sanat üretiminde sürecin gözlenebilir olması üzerine çalışan bir oluşum, ekip olarak her aşamada katkıları oldu. Post-pandemi dönemi için subjektif bir normalleşme tasarısı yaratmak amacıyla, kültür-sanat, eğlence ve moda sektörüne getirilebilecek yenilikleri içeren, herkesin yeniden buluştuğu, açık hava diskosunda geçen bir mizansen kurguladık. Kolektif ve online diyalog üzerinden ilerleyen bir üretim pratiğini ilk defa denemiş oldum, güzel bir deneyimdi. Sergilenen iş, sergi bitiminde sınırlı sayıda üretilen ipek şallara dönüştürüldü. İlgilenenler @imece.34 Instagram sayfasına göz atabilir. Nasıl bir dijital dönüşüm isterdin? Sanatsal üretimler açısından da günlük internet kullanım alışkanlıklarımız açısından da cevaplayabilirsin bunu. Her şeyden önce insan haklarına saygılı bir dijital dönüşüm isterim. Kadınların teknolojinin her alanında daha çok söz sahibi olmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yöntem ve uygulamaların çoğunlukla erkekler tarafından formüle ediliyor olması sebebiyle, ataerkil ve cinsiyetçi bir teknoloji sektörü var. Örnek vermem gerekirse Apple, Microsoft ve Amazon tarafından geliştirilen Siri, Alexa ve Cortana botlarının her birinin cinsel taciz cümlelerine karşı nasıl tepki verdiğini test eden bir araştırmadan bahsedebilirim. Önceden programlanmış tepkiler veren bu botlar, cinsel istismara karşı savaşmak yerine, sözlü tacize nezaketle ya da flört ederek yanıt verebiliyor. Yapay zeka ve makine öğrenimi en temelde onu kodlayan, geliştiren insanların ahlak ve etik değerlerine göre şekillendiği için, bu sistemlerin geliştirilmesinde kadınlara ihtiyacımız var. Dünyanın en büyük teknoloji devleri olan bu gibi şirketlerin insanlığı ileri götürmek adına birtakım ahlaki zorunluluklara sahip olması gerektiğine inanıyorum. Bu gibi önemli konulara karşı pasif ve kayıtsız kalmamalı, aksine çare geliştirmeliler. Şu sıralar blockchain sisteminde Non-Fungible Token dediğimiz, koleksiyon yapılabilen dijital varlıklar üzerine çalışıyorum. NFT'ler sınırlı sayıda üretilen, benzeri olmayan token anlamına geliyor ve bu teknoloji bir sanat eserini koleksiyonu yapılabilen dijital bir varlık olarak kriptolar aracılığıyla sunma fırsatı yaratıyor. Yakın zamanda dijital işlerimi NFT'ye dönüştüreceğim. Aynı zamanda konunun teknoloji ve finans boyutuyla ilgili bir akademik çalışma hazırlığı yapıyorum. Bunun dışında Mart ayında gerçekleşecek bir karma sergiye katılacağım. Bir de, Yunanistan'ın Midilli Adası'nda bulunan Moria Mülteci Kampı ile ilgili dünyanın farklı yerlerinden bir grup sanatçıyla bir protesto eylemi üzerine çalışıyoruz. Üç bin kişi kapasiteli kampta yaklaşık on dört bin kişi kalıyor, orada bulunan mülteci ve sığınmacıların insani şartlarda yaşaması için seslerini dünyaya duyurmak istiyoruz. Ben teşekkür ederim Mert, benim için yarattığın bu alan vesilesiyle bir kaç hafta önce kaybettiğimiz canım arkadaşım, ressam Kerem Durukan'ı anmak istiyorum. Rengarenk bir insanı ve muhteşem bir sanatçıyı kaybettik. Seni çok seviyorum Kerem, huzur içinde uyu."} {"url": "https://gazetesanat.com/elcin-poyrazlar-ecel-ciceklerinde-bilincli-bir-tercih-ve-ofke-var", "text": "Erkek egemenliğinin günden güne kaybolduğu polisiye türünde Türkiye'nin önde gelen kadın yazarlarından biri Elçin Poyrazlar. Üstelik romanlarında kadınlara, kadın dostluğuna, kadın cinayetlerine ve erkek egemen bir dünyada kadın olarak var olmaya sıklıkla değiniyor. Elçin Poyrazlar'la yeni çıkan romanı Ecel Çiçekleri vesilesiyle buluştuk ve keyifli bir sohbet ettik. Çok teşekkürler Ece. Seninle yeniden bir kitap sayesinde buluşmak çok güzel. İlginç bir yıl oldu benim için. Mantolu Kadın'ın çıkışından bir süre sonra iş icabı Londra'dan Madrid'e taşındık. Brexit İngiltere'si oldukça zorlamaya başlamıştı bizi. Hem kıta Avrupası'nda yaşamak, çocukların yeni bir dil öğrenmesi hem de biraz tempoyu düşürmek için buna karar verdik. Ancak hiç beklenmedik bir şey oldu ve tüm dünya salgına tutuldu. Salgına Avrupa'da en kötü durumdaki ülkelerin başındaki İspanya'da girdik. Neredeyse 6 ay boyunca yüksek ölüm haberleri ve çok katı bir sıkıyönetim altında yaşadık. Ben hiçbir kitabımı kolay koşullarda yazmadım. Tam zamanlı gazetecilik yaparken, hamileyken, annelik izninde ya da hayatımda ufak tefek felaketler yaşarken de yazmayı sürdürdüm. Kadınların zaman ve mekan açısından yazmak için pek şansları ya da imtiyazları yok. Elime ne fırsat geçerse onu değerlendirmeye çalıştım hep. Pandemi bir bakıma benim için bir tür meydan okuma demekti. Kitabı yazamamam için devasa bir engel, kocaman bir bahane. Kalabalık ve gürültülü bir evde yazar olarak var olmaya çalışmak. Yazmak bazen öyle zorlaşıyordu ki evin bodrum katındaki dolap büyüklüğünde odaya saklanıp çalışıyordum. Ecel Çiçekleri dünyanın, Türkiye'nin, hayatımın dalgalı bir döneminde ortaya çıktı. Çok heyecanlıyım. Sağlam bir yayınevi olmasının yanı sıra iyi polisiyeler basan bir yer Doğan Kitap. Benim için polisiye metinleri anlayan editörlerle çalışmak da son derece önemli. Doğan Kitap'tan Hülya Balcı ile çalıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Polisiyeyi hem çok iyi bilen hem de seven biri Hülya. Kitabı onun emin ellerine bıraktım ve daha güçlü bir metin çıktı ortaya. Ben tarihi, absürt ya da mizahi polisiye yazmıyorum. Günün polisiyesini yazıyorum. Beslendiğim yer Türkiye olunca da, arka plan arayışlarımda öne çıkan konuların başında kadın cinayetleri geliyor. Mantolu Kadın iki kadının birbirini şiddet sarmalından kurtarma çabasını konu ediyordu. Henüz kendini çözememiş, ne istediğinden emin olmayan kadınlardı bunlar. Ecel Çiçekleri'nde ise bilinçli bir tercih ve öfke var. Türkiye'de pek çok kadının yaşadığı, her cinayette daha da köpüren bir öfke bu. İktidar kurma varsa her şey politiktir. Devlet, okul, aile, evlilik, çift ilişkileri... Ecel Çiçekleri politik bir roman değil ama kadın cinayetleri politik. Ortada artık istisna ya da bireysel bir suç diyebileceğimiz bir durum yok. Sistematik, kasıtlı ve umumi bir kadın kıyımı var. Devlet mekanizması suçluların adilce cezalandırılması konusunda ciddi adım atmıyor. Göz yumuyor, geç kalıyor ya da adaleti sağlayamıyor. Bu da bir tür cins kırıma yol açıyor. Bugün kadınları öldürmek isteyen erkeklerin aklına ilk gelen Öldürsem 3 yıl yatar çıkarım, düşüncesi ve bu doğru. Ben yazarken kişisel isyanımdan ve öfkemden besleniyorum. Derdim olan şeyler daha çok dönüyor kafamda. Onların üstüne kurguyu inşa etmeyi istiyorum. O kurguda hayatı, iktidarı, cinayeti ve Tanrı'yı oynayan erkekleri kurcalıyorum. Bu genç kadınların her biri kadın kıyımında artık birer simge oldu. Kamuoyunda yarattıkları infial, tartışma ve tepkiler bugün her öldürülen kadınla bizde benzer duyguları tetikliyor. Biz bu kadınların cinayetlerini aşamadık, vicdanımızda büyük yara açtılar. Vahşetin boyutu, erkeklerin kendilerinde gördüğü hakkın büyüklüğü bizi afallattı. Romanın başlangıç noktası sadece bu isimler değil, her gün katledilen kadınlar, onlara yönelik kasıtlı hınç, nefret ve şiddet aynı zamanda. Adalet boşluğunun olduğu her alan birileri tarafından doldurulur. Eğer siz bir ülkede asayişi sağlayamazsanız halk kendi güvenliğini sağlamak için örgütlenir. Bu, tarihte de defalarca gördüğümüz, kaçınılmaz bir durum. Devletin birincil görevi halka hizmet etmek ve onun güvenliği sağlamaktır. Özellikle de azınlıklar, göçmenler, yoksullar, dezavantajlı sayılan kadınlar ve çocuklar için geçerli bu. Şimdi Türkiye'de bunun tam tersi bir durum söz konusu. Örneğin çocuklarının gözü önünde onu kelepçeleyen ve işkence eden kocasını arbedede vuran Melek İpek meşru müdafaa hakkından yararlanamazken, Aleyna Çakır'ın katili tutuklanmadı bile. Buna benzer onlarca örnek var. Adalet yoksa kaos ortamı oluşur ve bu da daha büyük suçlara neden olur. Bu nedenle adalet sisteminin bir an önce homojenleşmesi, suçluların hak ettikleri cezaları istisnasız alması gerekiyor. Bunun için de sivil toplum, insan ve kadın hakları hareketlerine kulak verilmesi lazım. Ama eğer siyasi düzeyde yanıt gelmiyorsa diğer tüm demokratik platformların kullanılması bir hak olarak ortaya çıkar. Selin Uygar benim çok sevdiğim bir karakter. Bir kadın gazeteci olarak bu ülkede ayakta kalmanın zorluğunu hem siyasi hem sosyal anlamda yaşayan biri. Kara Muska'daki macerasının ardından onu kafamda akıl hastanesine kapattım. Çıktığında bambaşka biri olarak bambaşka bir ülkeyle karşılaşacak. Selin Uygar'ı yeniden yazmayı istiyorum ama zaman vermeyeyim. Çünkü bazen başka bir kurgu yazarı ikna ediyor ve öncelik kazanıyor. Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim. Benim için büyük zevkti. Ben teşekkür ederim. 3 Şubat 1975 Bursa doğumlu. ODTÜ'de işletme okuduktan sonra Belçika'nın Katholieke Universiteit Leuven'de Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler üzerine yüksek lisans yaptı. Brüksel Hür Üniversitesi'nde ekonomi-politika doktorasını yaparken gazeteciliğe başladı. Cumhuriyet, Dünya, Virgül, TimeOut, Huffington Post, Vocativ, BBC gibi yerli ve yabancı medya kuruluşları için çalıştı. Bu süreçte İstanbul, Washington, Brüksel ve Londra'da yaşadı. İlk polisiye romanı Gazetecinin Ölümü 2014, Kara Muska 2016, Mantolu Kadın Kasım 2018'de yayımlandı. İngiltere'nin seçkin derneği Polisiye Yazarlar Birliği'ne 2016 yılında kabul edildi."} {"url": "https://gazetesanat.com/elena-leonica-mantu-ile-gavurun-kizi-kitabi-uzerine-soylesi", "text": "Elena Leonica Mantu ile otobiyografik kitabı Gavurun Kızı üzerine yürek burkan bir söyleşi gerçekleştirdik. Derin bir nefes alın, soluğunuzu yavaşça bırakın. Elena Leonica Mantu'nun ötekileştirilme öyküsü çoğumuzu derinden yaralayacak. Komünizm sonrası Romanya'daki yaşamın zorluklarından kaçan ve kendinden yaşça büyük biriyle evlenmek zorunda bırakılan göçmen kadınlardan biri o. Hemcinslerine güç vermek, hikayesini paylaşmak için özyaşamını kaleme aldı ve Gavurun Kızı adlı romanı yazdı. Kendisiyle yaşamı ve romanı hakkında konuştuk. -Leonica, bize kendinizden bahseder misiniz? Ben Elena Leonica Mantu. Aslen Romanyalıyım. 1973 doğumluyum. 1993 yılında görücü usulü bir evlilik yaparak Türkiye'ye yerleştim. Yaklaşık 30 yıldır Türkiye'de ikamet ediyorum. Biri kız ve biri erkek olmak üzere 2 çocuğum var. 2011'de eşim vefat etti. Çocuklarımla birlikte yaşıyorum. -Romanya'da nasıl bir yaşam sürdünüz? Orada bulunduğunuz zaman diliminde siyasi, sosyal ve toplumsal atmosfer nasıldı? Romanya'da yaşam çok zordu. Komünizm devriminden sonra zorluklar arttı. Annemi, babamı kaybetmiş olmanın verdiği çaresizlikle daha iyi bir yaşam umduğum için Türkiye'ye gelmek ve kendimden yaşça büyük biriyle evlenmek durumunda kaldım. Komünizmin yarattığı karmaşa nedeniyle iş bulmak çok zordu. Diğer insanlar gibi uzun bir çabadan sonra bu kararı verdim. -Türkiye'ye gelişiniz nasıl gerçekleşti? Burada yaşamak için ne tür bürokratik engellerle karşılaştınız? Türkiye gelişim kolaydı. Herhangi bir bürokratik engelle karşılaşmadım. Kurumlarla bir problem yaşamadım. -Farklı bir ülkeye geldiniz ve yeni bir kültür tanıdınız. Uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra burada sizi hayal kırıklığına uğratan ya da mutlu olmanızı sağlayan olaylar neler? Evet hayal kırıklığına uğradım. Kültür, örf ve adet farklılığı beni çok zorladı. Kaldı ki ben bir Hıristiyandım. Din farklılığı da beni çok zorladı. Türkiye'deki en büyük mutluluğumu çocuklarımın dünyaya gelmesiyle yaşadım. Sonraki mutluluğumu ise 6 yıl önce gerçekten güzel ahlakları ve karakterleri olan Türk insanlarıyla tanışarak yaşadım. -Gavurun kızını ilk ne zaman ve kimden duydunuz? Gavurun kızı kelimesini ilk olarak evlendiğim gün sevgili kayınvalidemden duydum. Müslüman olmayı seçmeme rağmen bana yine de gavurun kızı diyorlardı. Evlendikten sonra diğer insanlardan duymaya devam ettim. Hatta Romanya'daki aileme de bu şekilde hakaret ediyorlardı. Romen yemeği yaptığımda da gavur yemekleri diyorlardı. Bu sözcük yabancılara karşı oldukça kırıcı. Bunu işiten sadece ben değildim. Birçok arkadaşım da sık sık duydu. Duymaya da devam ediyorlar. -Ailenizden baskı gördünüz. Duygusal ihmale uğradınız. Asimile edilmeye çalışıldınız. Hor görüldünüz. Her şeye rağmen direndiniz ve umut ışığı aradınız. Sizinle aynı süreçten geçen kadınlara önerileriniz neler? Evet fazlasıyla gördüm. Buradan benim gibi zor şartlar altında yaşayan kadınlara şunu önereceğim: Güçlü ve dimdik ayakta dursunlar. Ekonomik özgürlüklerini kazanmadan herhangi bir evlilik yapmasınlar. Zor durumdayken kurtuluşu evlilikte görmesinler. -Biyografinizi yazma ve yayımlama fikri nereden aklınıza geldi? Acı çeken ve umutlarını kaybetmiş başka kadınlar gördüğümde yazmaya karar verdim. Mesajımı daha çok insana ulaştırmak ve anlatmak için yazmaya karar verdim. Yazmak benim için çok büyük bir rahatlama aracı oldu. Her okur bana bir psikolog oldu. Hayatımı yazmam için değerli çocuklarım büyük destek oldular. Zorlandığım noktalarda onlardan çok yardım aldım."} {"url": "https://gazetesanat.com/elif-bolu", "text": "Elbette, çünkü dün gibi. Baykuş'u açmadan önce bölümümle ilgili birkaç iş deneyimim oldu, özel sektörde. Ancak hepsinde de mevcut iş ortamlarına dayanmam en fazla 1.5 yıldı. Uzun işsizlik dönemleri, sonra boğucu iş ortamı. Bir döngü olmuştu artık bu. Çünkü hiçbirine ait değildim ve beni ben yapan özelliklerimden sıyrılmam gerekiyordu oralarda çalışabilmek için. Sonra yine bir işsizlik dönemimde bir masa etrafında otururken aslında, dedim benim bir hayalim var. İçinde kitapların olduğu bir kafem olsa, kekler kurabiyeler yapsam, içerisi mis gibi kahve koksa, adı da Baykuş olsa, dedim ve ilk adımı atmış olduk. Sonrasında da eş, dost, aile desteğiyle Baykuş'u yarattık. Her yerinde emeğimizin olduğu, ilkeleri ve amacı olan, her sabah kapısını açtığımda içimi huzurla kaplayan bir yer oldu Baykuş. Kendimi iyi hissettiren bir duygu tabii ki. Sonrasında çoğalmaya başladı burada kitap kafeler. Hepimizin kendimize özgü bir yapısı var. Kitap kafeler bir kültürdür aslında. Kendini arayana, kendini kitaplarda, sessizlikte arayana yoldaş olurlar. Sırdaştırlar. Pek çok yazarı ağırladık. Satranç turnuvası, kitap mezatları, yetişkinler ve çocuklar için masal saati, mandala, öykü ve sinema atölyeleri. Ayrıca okuma gruplarımız var. Birçoğu devam ediyor halen. Felsefe, mitoloji, klasik okumaları ve kadın kimliğine dair okumalar. Okuma gruplarımız belirli okuma listeleri üzerinden yapılıyor. Hem katılımcılar bu zamana kadar okuyamadıkları kitaplarla ve yazarlarla tanışmış oluyorlar hem de beraberce fikirler ve duygular paylaşılmış oluyor. Zaman içinde edindiğimiz kitapları açık artırma usulune göre satışa sunuyorum. Bunu yaparken de kitap künyesi hakkında genişçe bir bilgi veriyorum. Çünkü kimi zaman kitabın içeriği hakkında genel bir bilgiye sahip olmayıp kenara koyduğumuz kitaplar oluyor. Minimum bir fiyatla açık artırma başlıyor ve belli bir süre içinde bitiyor. Hızlı olan kitabın sahibi oluyor da diyebiliriz bir nevi. Ben eğleniyorum kitap mezatlarında doğrusu. Lise yıllarımda okuduğum bir kitaptan geliyor Baykuş adı. Bir Yılbaşı Öyküsü, kitabın adı. Kitabın özü şudur aslında; eğer insanlık için bir şey yapmaz ve hırslarına, tembelliğe yenik düşersen, hayal kurmayı unutursan işte o zaman karşına bir baykuş dikilir. Camına tüner, karanlık sokaklarda seni izler ve sana ölümü gösterir. Bu nedenle baykuşun bilgeliği yaratıcılığımıza ve hayallerimize ışık, baykuşun gözleri de aklımıza mukayyet olsun istedim. Jale Sancak benim hocam. Ondan çok şey öğrendim ve öğrenmeye zevkle devam ediyorum. Ondan yazıya ve hayata dair ders alabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Bazı insanlar hayatınıza dokunur. O fark etmez belki ama sizin yolunuz aydınlanır. Jale Sancak da benim için öyle. Üç yıldır masal anlatıyorum. Bazen kendi yazdıklarımı anlatıyorum, bazen de Türk ve dünya masallarını. Anlatmayı sevmişimdir zaten hep. Gün içinde hepimiz hikayeler anlatıyoruz aslında. Ben sadece bunu daha profesyonel olarak yapmak için yola koyuldum ve eğitimler almaya başladım. Sonra da Jale Hoca ile kesişti yollarımız. Anlatmak yolda olmak benim için. Anlatmak, dinleyenle beraber yola koyulmak. Bazen anlatıcının yolundan bazen dinleyicinin yolundan gitmek. Bu yol kimi zaman hüzünlü, kimi zaman mutluluk verici. Düşünsenize olmayan zamanlar, gidilemeyecek ormanlar, birbirinden farklı karakterler, doğaüstü güçler. Hepsi heyecan verici ve yol, yolda olmak tüm bunların aksine bir gerçek. Bu zıtlıklar sanırım ki masal anlatmayı şevkle yapmama neden olan. Çocuklarla özel, çocuklar ve ebeveynleriyle beraber ve büyüklere masallar şeklinde çalışmalar yapıyorum. Akademi Jurnal bünyesinde daha öce İstanbul'da bu atölyeleri yapıyordum, şimdi de pandemi sürecinden dolayı online olarak masal atölyeleri yapıyorum. Yaşadığım yer olan Kırklareli' de kreşlerde, müzede, sosyal sorumluluk projelerinde, İstanbul'daki farklı mekanlarda. Süreç elbette Baykuş'u da etkiledi. Geçen yıllara göre oldukça sakin bir süreç geçiyor. Zaten biliyoruz ki genelde kitap satışında sürekli bir azalma var. Kafe hizmetiyle ve sosyal mesafeyi gözeterek yaptığım asgari düzeyde katılımcıyla etkinlikleri yapmaya devam ediyorum bu süreçte. Ve elbette hiçbir koşulda Baykuş'u yalnız bırakmayan müdavimler var. Sağ olsunlar. Baykuş yaşasın diye ellerinden geleni yapanlar. Hayalime inananlar. Ben teşekkür ederim. Ben böyle bir zamanda, bilge bir kadının kulağıma fısıldadığı hayat çok kısa, nasıl mutlu olacaksan öyle yaşa sözleriyle hayalime, masallara, elinde pamuk şekerle gelip bana sürpriz yapan çocuklara sığınarak yaşıyorum. Kendi halinde derler ya. Gülümsedim. O vakit varsın kalsın herkes kendi hikayesinde. Böyle çoğalacak anlatılacak hikayeler belki de. Elif'in Instagram adresine buraya tıklayıp ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/ellerim-ne-kokuyor", "text": " Sen tanıdığım en güçlü ve çalışkan küreksin Diana. Olmasın! Senin ellerindeki kokuyu özlüyorum baba. Denizin tuzunun, rüzgarın ve balık pullarının kokusunu saklayan ellerin gibi ellerim olsun istiyorum. Bunun için ellerinin balık kokmasına gerek yok. O koku zaten hep seninle kızım. Kavin, elleri müthiş yetenekli bir kızdı. Resim bölümünde okudu. Kaan'la da fakültede tanıştılar. Şimdi hazırlandıkları sergi için çok çalışıyorlardı. Bu kolektif sergide Kaan'ın güzel sevgilisi için bir sürprizi vardı. Gece Kavin'den aldığı mesajla uyanmış ve bir daha da uyku uğramamıştı. Kalkıp tamamlamak üzere olduğu tablosunun başına geçti ve birkaç dokunuşta daha bulundu. Sergiye çok az zaman kalmıştı. Kavin rüyalarının sıklaşmasını bu strese bağlamayı tercih ediyordu. Uykusuna zor da olsa devam etmiş, sabah güzel bir kahvaltıyla düşüncelerini kovmuştu. Annesine artık rüyasından bahsetmiyordu. Evden öğlene doğru çıktığında Şenay yine kapının önündeki iskemlesinde oturuyordu. Komşunun sözüm ona deli kızı Şenay. Kavin, Şenay'ın portresini çiziyordu sergi için. Rutin olarak uzaktan onu izlemeye devam etti. Kavin'in bulutlu gözlerinden gökyüzü bir tam tur geçti ve boğazını düğümleyen yaşlarla, Biliyordun. diyebilidi. Kavin artık gözyaşlarını tutmak için uğraşmıyordu. Cılız bir Evet! döküldü dudaklarından. Bir yandan da başını sallıyordu. Duvarda bir tablodan ona yansıyan geçmişine, bugünü ve geleceğinden özlemle baktı. Resimdeki kızın gözlerine kitlenmişti. Şimdi o gözlerde ne korku vardı ne kırgınlık. Hepsi denizin dalgasına karışmış, yolunu bulmuştu. Babasının elleriyle buluştu. Çok güzel çok etkileyici... Ellerine ve kalbine sağlık. Bu hikaye bir kez daha bana hepimizin birbirimizle derinden bağlantıda olduğunu hatırlattı."} {"url": "https://gazetesanat.com/elpis-sergisi-artstepste-yayinda", "text": "Yedi sanatçının katılımıyla online olarak gerçekleşen Elpis sergisi, 20 Nisan'da www. artsteps. com sitesi üzerinden ziyarete açıldı. Sergi, herkesin hayatlarında ki unutamayacağı izlere vurgu yapmak ve Elpisin farklı hayatlarda ki yerine odaklanmayı hedefliyor. Serginin küratörlüğünü İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat Yönetimi bölümü öğrencilerinden Zeynep Melis GİRŞEN üstleniyor. Farklı disiplinlerde üretilmiş 13 eserin bulunduğu sergi Balkan Karışman, Erman Gürcüm, Nihan Aydınbaş, Mehmet Ali Yıldız, Meltem Satıloğlu, Şerife Gül Çakmak ve Yağmur Doğan'ın işlerini izleyicilerle buluşturuyor. Yaşamın anlamını yitirmesi riski, akıp geçen zaman içinde dünyanın bireyler üzerinde yarattığı en büyük tahribattır. İnsanın bütün dengesini alt üst edebilecek olan bu durum, insanı özünden ve ruhundan uzaklaştırır. İnsanoğlu yaşam mücadelesine başladığı andan itibaren ümit etmeye de başlar. Bu noktada ise yolcuğumuzun ilk adımı, doğru soruları sormak ve doğru cevapları aramak olmalıdır. Aslında yaşadığımız iyi ve ya kötü her deneyim, benliğimizi oluşturmamızı sağlayan küçük birer mucizedir. Sergi de 7 sanatçının farklı tekniklerle yer alan eserlerinin ortak paydası, herkesin hayatlarında ki unutamayacağı izlere vurgu yapmak ve Elpisin farklı hayatlarda ki yerine odaklanmaktır. Sergi, 04 Mayıs 2021 tarihine kadar ziyarete açık olacak. Sergiyi ziyaret etmek için aşağıdaki linke tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/emel-basarikin-6-numara-adli-sergisi-galerimizde-aciliyor", "text": "Sanatçı Emel Başarık'ın ikinci kişisel sergisi 6 Numara, 17 Ocak Salı günü GaleriMiz'de ziyarete açılıyor. Adını Burgazada'da bir plajdan alan sergi, şehre hem yakın hem uzak, güncel ama nostaljik, kalabalığın içinde ama yalnız olma temalarına odaklanıyor. İlk kişisel sergisi Geçerkende, şehir içindeki insanların hareket halinde olması ile ilgilenen sanatçı, kalabalıkların sürekli devinim halinde olduğu toplu taşıma istasyonları ve metroları merkezine koyuyordu. 6 Numarada ise kalabalıklar hakimiyetini koruyor ancak sayfiye huzuru ve ferahlığı bazense ağırlığı ortamı sarıyor. Başarık'ın imgesel figürler, mimari detaylar ve insan ilişkilerinden izler taşıyan çalışmaları hepimiz için tanıdık olan, belki çocukluğu hatırlatan tatil görünümlerine yansıyor. Sanatçının arınma, iyileşme, yeniden başlama, kendi geçmişini oluşturma çabasıyla başlayan ada yolculuğu izleyiciye de dokunacak biçimde sergi salonuna taşınıyor. Sergide yer alan desen, suluboya, kolaj ve büyük boyutlu tuval gibi örneklerle eskiz sürecinden tamamlanma haline dek versiyonlarını gördüğümüz eserlerin adeta oluşum aşamalarına da tanıklık ediyoruz. Adanın daha çok sosyalleşilen plajı olan 6 Numara'yı odağına alan çalışmalar, plajın yazları serilen plastik yeşil halısı, beton iskeleleri, denize inen farklı renk ve modellerdeki merdivenleriyle bir İstanbul plajı olma haline mercek tutuyor. Tüm bu etmenler Başarık'ın plaj ile kurduğu bağın önemli sebepleri arasında yer alıyor. Uçsuz bucaksız kumsalıyla bir Ege ya da Akdeniz plajından farklı olan 6 Numara, adeta bir kurgu sahneyi andırıyor. Hatırlamayla karışık bir keşif yolculuğuna çıkan sanatçının 6 Numara ile hikayesi pandemi başında sezon boyunca Burgazada'da kalmasıyla başlıyor. Emel Başarık'ın portrelerden daha çok anlara, kişilerden öte kalabalığa, doğa manzarasından öte insan görünümlerine odaklandığı yeni sergisi 6 Numara, 7 Şubat 2023'e dek GaleriMiz'de ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/emir-can-igrekten-yby-woodsta-unutulmaz-performans", "text": "İstanbul'un en büyük sahnesinde, gökyüzünün altında yıldız isimleri sevenleriyle buluşturan YBY Woods, Emir Can İğrek konseriyle unutulmaz bir geceye imza attı. Dokuz bin seyircinin doldurduğu konser alanında Muhalif, Kor, Nalan gibi hit şarkıları hep birlikte söylendi. Sevilen sanatçı Emir Can İğrek, istek üzerine 2 kez seslendirdiği Ali Cabbar şarkısı, performansı ve enerjisiyle hayranlarına unutamayacakları bir gece yaşattı. Konserden festivale, tiyatrodan spora birçok kültür, sanat ve eğlence deneyimlerini bir arada yaşatmaya odaklanan YBY Woods, Ali Cabbar şarkısıyla gündeme oturan başarılı sanatçı Emir Can İğrek'i ikinci kez ağırladı. Kemerburgaz Kent Ormanı'nın eşsiz havasında gerçekleşen konsere Muhalif şarkısıyla çıkan ünlü sanatçı, performansı ve enerjisiyle herkesi büyüledi. 9 bin seyircinin hayranlıkla izlediği konserde Emir Can İğrek; Kor, Nalan, Bıçaklandım gibi birçok hit parçasını seslendirdi. Hayranlarını kırmayan şarkıcı Emir Can İğrek, son zamanların en çok konuşulan Ali Cabbar şarkısın hikayesini YBY Woods sahnesinden sevenleriyle paylaştı. Ünlü sanatçının yoğun istek üzerine iki kez seslendirdiği şarkıya hayranları da büyük coşkuyla eşlik etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/emma-cooperin-kaleminden-unutulmayacak-bir-biz-olma-hikayesi", "text": "Başına gelen talihsiz bir olay sonucu tüm yaşamı neredeyse bir anda değişen Melody'nin etkisinden kolay çıkılamayan duygu yüklü hikayesini anlatan Bizim Şarkılarımız raflardaki yerini aldı. Müzik sevgisini hayatının akışı içinde buluşturan ve başına gelen talihsiz olaylar karşısında ümidini hiçbir zaman kaybetmeyerek şarkı söyleyen Melody'nin sevgi ve umut dolu yaşamına odaklanan Emma Cooper'ın Bizim Şarkılarımız adlı kitabı, Pena Yayınları etiketiyle kitapseverler ile buluştu. Aile temasını dokunaklı bir anlatım ve farklı duyguları harmanlayan bir olay örgüsüyle sunan Emma Cooper'ın yeni kitabı Bizim Şarkılarımız, samimi karakterlerin dünyasında yolculuğa çıkarıyor. Kalp atışını hayatın bir ritmi ve şarkısı olarak gören kitap, Melody'nin eşini talihsiz bir olay sonucu kaybettikten sonra çocukları Flynn ve Rose ile yaşama tutunma hikayesiyle her bir sayfası umut dolu yolculuğa başlıyor. Yaşama umutla tutunan bir annenin içine düştüğü zorlu durumdan çocuklarıyla birlikte aile olmanın verdiği birleştirici güç ile çıkışını sunan hikaye, sevgi dolu bir anlatımı okuruna aktarıyor. Bizim Şarkılarımız, penayayinlari. com web sitesi üzerinden ve kitap satılan her yerden satın alınabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/empresyonizm-nedir", "text": "Empresyonizm ya da bilinen diğer adıyla izlenimcilik, Fransa'da doğmuş ve duygusal izlenimleri anlatmaya çalışan bir sanat akımıdır. Bu akımın en etkili olduğu sanat dalı resim olduğu için de resim sanatıyla uğraşanlar tarafından sıklıkla sanat akımları nelerdir?, empresyonizm nedir? ya da izlenimcilik nedir? diye araştırılmaktadır. Empresyonizm ya da diğer adıyla izlenimcilik akımı, 1870'lerde Eduart Manet, Camille Pissarro ve arkadaşları tarafından başlatılmıştır. Empresyonizm doğada yer alan unsurların kişinin kendisinde oluşturduğu izlenimleri ve duygusal izleri yansıtmayı hedefler. Empresyonistlere göre sanatçı doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri esas almalı, gerçekçiliği ve nesnelliği ikinci plana atarak kişisel yorumu ön plana çıkarmalıdır. Bu akım içerisinde yer alan sanatçılar doğayı objektif bir gerçek olarak değil, kendilerinde yarattığı izlenimi resme aktarırlar. Bu sebeple empresyonizm, çoğu zaman izlenimcilik olarak da adlandırılmaktadır. Empresyonizm / izlenimcilik, kısaca bir nesnenin doğrudan anlatılmak yerine, kişide uyandırdığı duyguların tasviri anlamına gelmektedir. Bu sanat akımı 19. yüzyılda önce resim sanatında sonra da diğer sanat dallarında etkisini göstermeye başlamıştır. Empresyonizmde önemli olan sanatçının kendi algı ve iç dünyasıdır. Bu sanat akımı, sanat ve edebiyatın herhangi bir amaca hizmet edemeyeceğini savunmaktadır. Empresyonizm akımını savunan edebiyatçılar daha çok; şiir, kısa hikaye ve piyes gibi dallarda eserler vermiştir. Empresyonizm / izlenimcilik, çok belirgin özellikler taşıyan bir sanat akımıdır. Bu kapsamda empresyonizm sanatçıları, doğrudan gördüklerini değil nasıl hissettiklerini anlatmaktadırlar. Bu akım altında hazırlanan tüm eserlerde mana kapalıdır. Sanatçılar, dış dünya ve maddelere karşı oldukça ilgisiz bir tavır takınmaktadır. Empresyon, etki ve duygu anlamlarına gelen Fransızca kökenli bir kelimedir. Bu sebeple de empresyonizm sanatçıları, etkici ve duygucu olarak kabul edilmektedir. Bu sanat akımı her şeyden önce özgürlüğün bir sembolü olarak düşünülür. Hayal ve soyut betimlemeler, yapılan eserlerin temasını oluşturmaktadır. Sanatçının duygu durumu, eseri doğrudan etkileyebilecek bir önem taşımaktadır. Ayrıca empresyonizm, objeyi değil de duyguyu ön plana çıkardığı için realizmin tam karşı akımı olarak görülmektedir. Görsel sanatlarda empresyonizmin gelişimini kısa süre sonra diğer sanat dalları, empresyonist müzik ve empresyonist edebiyat olarak bilinen benzer stiller izledi. Empresyonizm resimde özellikle ışık ve renkten kaynaklanan görsel izlenimleri yansıtmayı hedefler. Resmedilen nesnelere ya da olaydan çok günün belirli bir zamanına özgü ışığın sanatçı üzerinde yarattığı izlenimlere önem verilir. Empresyonizmde / izlenimcilikte yorumlar ve izlenimler, sanatçıdan sanatçıya değiştiği ve her sanatçı eserinde kendinde oluşan duyguyu ve izlenimi anlatacağı için, yaratılan edebi eser, yazarın veya şairin kişiliğine dair izler taşır. Bu akıma mensup sanatçılar genellikle hayale ve soyut betimlemelere yer verirler ve kendilerini dış dünyanın etkilerinden uzak tutarlar. Onlara göre dış alemdeki varlık ve nesneler göründükleri gibi değil hayal güçlerinde canlandırdıkları gibidir. Bu sebepten dolayı da gerçeği göründüğü gibi ele almayıp duygusal yönlendirmelerin eşliğinde eserlerine işlemişlerdir. Türk edebiyatında Fecri Ati topluluğundan olan Ahmet Haşim ise önemli bir empresyonist sanatçıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/emre-cakmakoglundan-alternatif-kulvarda-rock-esintili-yeni-sarki-yuzles", "text": "Emre Çakmakoğlu aktif müzik kariyerinin altıncı single çalışması Yüzleşi OnAir Sahne etiketi ile yayımladı. Yüzleş'in sözleri, çekilen acının geride bırakılması adına yüzleşmeye davet ederken, umudu elden bırakmayan bir hüznü de barındırıyor. Şarkının kayıt, E-Bow ve elektro gitarında Cüneyt Aykuteli, akustik gitarda Emre Çakmakoğlu ve bas gitarda da Şahin Aykulteli yer alıyor. Sözü ve bestesi Emre Çakmakoğlu'na ait Yüzleşin kapak tasarımında ise Buket Görses'in imzası var."} {"url": "https://gazetesanat.com/emre-hunerin-elektroizolasyon-bilinmeyen-parametre-kayit-disi-baslikli-kisisel-sergisi-arterde-acildi", "text": "Emre Hüner'in : Bilinmeyen Parametre Kayıt-Dışı başlıklı kişisel sergisi, yarı kurgusal bir senaryo metni etrafında şekillenmiş yeni üretimlerden oluşmakta. Küratörlüğünü Aslı Seven'in üstlendiği sergide Hüner, film, roman veya mimari yapı gibi formlar arasında aracı bir unsur olarak gördüğü senaryoyu işlevinden bağımsızlaştırıyor ve nihai bir sonuca varmak yerine açık bir üretim yöntemi, bir senaryo yazım süreci öneriyor. : Bilinmeyen Parametre Kayıt-Dışı sergisi, 5 Aralık 2021 tarihine kadar Arter'de ziyaret edilebilir. Çizim, heykel, video ve yerleştirme mecralarında çalışan Emre Hüner'in 25 Mart 2021'de açılan : Bilinmeyen Parametre Kayıt-Dışı başlıklı kişisel sergisinde yer alan heykeller, yerleştirmeler, fotogravürler, serigrafiler, film sekansları ve metinler, mecralar arasında dolaşarak ilerleyen, doğaçlamaya dayalı, performatif bir üretim sürecini yansıtıyorlar. Kaydetme, belgeleme, alıntılama, kalıp alma ve kopyalama gibi estetik jestler aracılığıyla serginin ve filmin mekanları, nesnenin yapıt, prototip, araç, iz ve eyleyen olma potansiyelleri arasında hareket ettiği bir dünya kurgusu öneriyor. Toplam süresi beş saati aşan siyah beyaz film kurgusu ile serginin dijital mecralarda değişen altbaşlıkları, hem mekana hem de zamana yayılışlarıyla sergi deneyimini her ziyaret için farklılaştırarak çok yönlü yankılar ve ucu açık anlam olasılıkları yaratıyor. Bir kavram olarak, sergide yer alan biçimler arasında kendini ölçek ve malzeme farkları ve tekrarları üzerinden hissettiren altyapısal bir makine-özneye işaret ediyor ve yapay olanla biyolojik olanı, mekanik olanla organik olanı kavuşturma peşinde bir türlü birleşemeyen kurgusal anlatılar, yapıtlar ve ucubeler üretiyor. Ansiklopedik bir yaklaşımla sıralanan sonsuz listeler, üçboyutlu yazıcının dizgesi ile buluşurken, sanatçının sır deneyleriyle kaportacı, tesisatçı ve elektronikçinin doğaçlama pratiği arasında bir el işçiliği fikri beliriyor. : Bilinmeyen Parametre Kayıt-Dışı, modernite deneyimini çift kutuplu olarak belirlemiş yalıtım ve kapatma pratikleri ile iletkenlik ve bulaşıcılık olgularının karşıtlığı arasında uzanan ilişkisel bir alanı irdeliyor. Beden parçaları, makine aksamları, değişken bilinç halleri, endüstriyel atıklar, mimari kesitler, tıbbi protezler, dil oyunları ve spekülatif terimler, inşaat ve yıkım araçları, bilgi ve meslek kategorileri, insan olmayan yaşam türlerinden parçalar, tümü aynı plastik düzlemde birbirlerinin kayıtlarını tutuyor, birbirlerine öykünüyor ve birbirlerini kopyalayarak çoğalıyorlar. Serginin bütününde film seti, fabrika, laboratuvar ve yerleşke gibi kapalı mimari mekan düzenlemelerini alıntılayan formlar, steril ve bilimkurgusal bir yabancılaşmayı çağırırken, siyah beyaz film sekansları, mekana yayılan ses öğeleri ve heykeller müze binasının ve onu çevreleyen şehir dokusunun toprak altı fısıltılarını, pek tanıdık arketiplerini ve artık bedenlerini mekana taşıyor. Semiyotik bir makine olarak, kendi üretim sürecini ve bağlamını hiç durmadan belgeleyerek dokunduğu her yeni biçimi ve mecrayı kendi merkezi etrafında bir yörüngeye çeviren yeni özdüşünümsel katmanlar ve ölçekler salgılıyor. Çizim, heykel, yerleştirme ve video mecralarında çalışan Emre Hüner'in sanat pratiği, mimari yapıların yeniden tahayyülü ile organik ve yapay formların maddeselliğine ilişkin sorgulamalar aracılığıyla ütopya, arkeoloji, ilerleme ve gelecek fikirlerini irdeleyen kurgulanmış anlatılara ve eklektik asamblajlara odaklanır. Sanatçının yakın dönemde gerçekleşen kişisel sergileri arasında Neochronophobiq (Protocinema, New York ve STUK, Leuven, 2017), Hypabyssal (Marso Gallery, Mexico City, 2016), Floating Cabin Rider Capsule Reactor Cycle (CCA Kitakyushu, 2015), Aeolian (RODEO, İstanbul, 2013) yer alır. Hüner'in yapıtları ayrıca CMD P for 2079 (Allard Pierson Müzesi, Amsterdam, 2020), Further Thoughts on Earthy Materials (Kunsthaus Hamburg, 2018), Planet 9 (Kunsthalle Darmstadt, 2017), 14. İstanbul Bienali (2015) ve Manifesta 9'un (2012) aralarında yer aldığı birçok grup sergide gösterilmiştir. Eğitimini Milano Brera Güzel Sanatlar Akademisi'nde tamamlayan Hüner'in katıldığı misafir sanatçı programları: Artpace San Antonio (Texas, 2019), AGA LAB (Amsterdam, 2019), Frans Masereel Centrum (Kasterlee, 2017), ISCP (New York, 2014), Princeton Üniversitesi (2010), Rijksakademie van Beeldende Kunsten (Amsterdam, 2010), Apexart (New York, 2009) ve Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi (İstanbul, 2009). Sanatçı, yaşamını ve çalışmalarını İstanbul ve Amsterdam'da sürdürüyor. Aslı Seven, İstanbul ve Paris'te yaşayan bağımsız bir küratör ve yazardır. Araştırmalarında ve projelerinde altyapısal şiddet biçimlerinin yapılı çevre aracılığıyla şekil kazanma süreçlerine odaklanır; şifa, bakım verme ve topluluk inşasına dönük kurucu yöntemler olarak saha çalışması, eleştirel kurmaca ve kolektif üretim yöntemlerini benimser. 2019'da Fransa'da ENSA Bourges ve EESI Poitiers-Angouleme'den doktora düzeyinde sanatsal araştırma diploması almıştır. 2014'ten bu yana İstanbul'da Arter, Protocinema, Pi Artworks, Galerist ve Bilsart ile, Fransa'da ise CNAC Magasin ve Galerie La Box ile küratoryal işbirlikleri olmuştur. 2016'da SAHA Derneği'nin desteğiyle Manila, Filipinler'de düzenlenen ICI Curatorial Intensive'e katılan Aslı Seven, AICA Türkiye ve ICI üyesidir. Seven, 2020'de CNAP bursu ile Paris'te Cite Internationale des Arts'ta misafir küratör programına katılmıştır. 1 Mart 2021 tarihli genelgeyle duyurulan kontrollü normalleşme süreci kuralları çerçevesinde, yeni bir bilgilendirmeye kadar Pazar günleri kapalı olan çağdaş sanat müzesi Arter, Salı-Cumartesi günleri arasında 11:00 17:00 saatlerinde gerekli sağlık tedbirleriyle ziyarete açık. Aynı anda 400 kişinin kabul edilebildiği ve galerilerinde sosyal mesafe kurallarının uygulandığı Arter binasının yanı sıra ücretsiz ulaşım imkanı sunan Arter servisleri de düzenli olarak dezenfekte ediliyor. Kurumsal Sponsor Tüpraş'ın desteğiyle Arter sergilerine giriş Perşembe günleri her yaştan izleyici için ücretsiz; 24 yaş ve altındaki gençler ile Arter Beraber üyeleri ise Arter'i her gün ücretsiz ziyaret edebiliyor. Arter binasının Kütüphane, Kitabevi, Bistro by Divan, arka bahçe alanlarına ve Galeri 0'da yer alan sergisine giriş için bilet gerekmiyor. Ulaşım Sponsorları Ford Otosan ve Otokar'ın desteği sayesinde Taksim'den ve Tepebaşı'ndan ücretsiz servis araçlarıyla Arter'e rahatlıkla ulaşılabiliyor. Güvenli bir ziyaret için Arter'de alınan tüm sağlık tedbirlerine, ziyaret ve ulaşımla ilgili güncel bilgilere müzenin web sitesi arter. org. tr/ziyaret adresinden erişilebiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/emre-kinayin-yeni-oyunu-irgat-promiyerini-25-istanbul-tiyatro-festivalinde-yapiyor", "text": "Duru Tiyatro yeni sezonda seyircilerini Türkiye'de geçen, Shakespeare'in bile yazdığından haberi olmayan bir oyunla selamlıyor! Irmak Bahçeci'nin, Shakespeare'in günümüze kalan tüm oyunları tarayarak, sadece onun cümleleriyle yazdığı Irgat yepyeni bir hikaye anlatıyor. Yönetmen koltuğunda Emrah Eren'in oturduğu, Irgat'ı Emre Kınay'ın canlandırdığı Irgat perdelerini, İKSV'nin düzenlediği 25. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında açacak. Oyun, 25 Ekim Pazartesi akşamı saat 20.00'de Duru Tiyatro Watergarden Performans Merkezi'nde gerçekleşecek prömiyerinin hemen ardından 26 Ekim Salı akşamı da aynı salonda seyirciyle buluşacak. Duru Tiyatro yeni sezonda tiyatroseverleri sıradışı bir Shakespeare kolajıyla, Irgat adlı yeni oyunuyla karşılıyor. Irmak Bahçeci'nin Shakespeare'in tüm oyunlarını tarayıp önce Türkçe'ye ardından da 'ırgatça'ya çevirerek yazdığı oyunu Emrah Eren yönetiyor. Irgat, tamamen Shakespeare'in cümlelerinden oluşuyor ama onun hiç yazmadığı bir karakterin hikayesini anlatıyor. Türkiye'de geçen müzikli oyunda, büyükşehre gidip kendini koskoca bir inşaatın, betonlaşmanın ve vahşi kapitalizmin içinde bulan ırgatı Emre Kınay, beyzadeyi ise Sertaç Nicholas Güder canlandırıyor. Memleketindeki çatışma ortamında doğup büyümüş olan Irgat, bir çatışma sırasında öksüz kalmış bir çocuğu sahiplenir ve çocuğu da alarak metropole gelir. Tek derdi, başını sokacak bir yer ve karnını doyurmak olan Irgat, şans eseri bir inşaat firmasının sahibiyle tanışır. Adam, Irgat'a inşaatlarından birinde hem kalacak yer hem de iş verir. Çocuk da zaman içinde büyür ve o da inşaatta Irgat'la yan yana çalışmaya başlar. Bitmek bilmeyen bir kavganın sürdüğü topraklardan, ideolojik çatışmanın kasıp kavurduğu üniversiteden, taşranın işsizliğinden, metropolün ağır işçiliğinden kurtulmayı becermiş bir işçi olan Irgat'ı trajedi, nereden kaçarsa kaçsın kendi vicdanında yakalayacaktır. Irgatın müzikleri Cenk Erdoğan'ın, dekoru Cihan Aşar'ın, ışık tasarımı Yakup Çartık'ın, şarkı sözleri ise Faruk Üstün'ün imzasını taşıyor. 25. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında 25 Ekim 2021 Pazartesi ve 26 Ekim 2021 Salı akşamları saat 20.00'de Duru Tiyatro Watergarden Performans Merkezi'nde sahnelenecek Irgatın biletleri Passo'dan temin edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/emre-ogdenden-duygusal-sarki-bitmemeliyiz", "text": "Emre Ogden'in yeni şarkısı Bitmemeliyiz, On Air Music Co. markasıyla yayımlandı. Emre Ogden'in yeni çalışması Bitmemeliyiz, kendisine ait Mota Stüdyosunda kaydedildi. Sözlerinde Emre Ogden, alt yapı mix mastering'inde ise Emre Ogden'in Yeniden Doğdum şarkısında da imzasını gördüğümüz MR-T yer alırken, nakarat vokallerine Elif Yılmaz eşlik etmiş. Şarkıda anlatılmak istenilen aslında eski bir sevgiliye hayal gücü ile mektup yazmak. Yaşanılanların ve süslü hayal dünyasının birleşimi, şarkıyı oluşturan ana tema diyebiliriz. Şarkıda anlatılanlara yakından bakılması gerekirse serseri, asi bir karakter her şeyden birisi için vazgeçmiş, çok mutlu olmuş; her şey bittiğinde ise eski halinden bile daha mutsuz olmuştur. Apple Music Türkiye'de; Alternatif Müzik Sayfası Popüler Şarkılar, Günün Yenileri Çalma Listesi, Zirvedekiler: Türkçe Alternatif Çalma Listesi ve Fizy Ana Sayfa Banner alanı ile Fizy En Yeniler Çalma Listesi'nde yer verilen, ayrıca birçok özel listeye alınan Bitmemeliyizi tüm dijital platformlardan dinleyebilir, lyric klibini ise On Air Music Co. YouTube kanalından izleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/emre-tankal-quartet-ilk-albumu-kadikoy-ile-dinleyiciyle-bulustu", "text": "Caz sahnesinin ülkemizdeki önemli temsilcilerinden Emre Tankal Quartet, Kadıköy ile yılların birikimini albüme dönüştürdü. Kadıköy'ün sokaklarında caz esintili bir yolculuğa çıkaran albüm, 7 parçadan oluşuyor. Tamamı enstrümantal parçalardan oluşan albümün bir ayağı geleneksel cazda olsa da dinleyiciye yeni dönem caz örneği sunuyor. Tüm bestelerin ve gitarların Emre Tankal'a ait olduğu albümde, saksafonda Tamer Temel, kontrbasta Volkan Topakoğlu, davulda ise Berke Özgümüş imzası var. Hayyam Stüdyoları'nda kaydedilen ve Ada Müzik etiketiyle yayımlanan albümün mix'i Derin Bayhan'a mastering'i ise Demirhan Baylan'a ait. Kapak çizimini ise Melis Coşkun Başay yaptı. 1978 İstanbul doğumlu Emre Tankal, lise yıllarından bu yana müzikle iç içe. Aydın Esen, Donovan Mixon, Dave Allen, Sarp Maden ve Kurt Rosenwinkel gibi isimlerle çalışma fırsatı bulan müzisyen son on yılda Türkiye'deki birçok caz festivali ve caz kulübünde konserler verdi. Jehan Barbur'un Uyan ve Birsen Tezer'in İkinci Cihan albümlerinde bazı şarkıların düzenlemelerini yaptı ve bu albümlerin kayıtlarında yer aldı. 2016 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Caz Bölümünde yüksek lisansını tamamlayan Emre Tankal hala profesyonel müzik yaşamını İstanbul'da sürdürüyor. 2017 yılından itibaren Emre Tankal Quartet adı altında kendi bestelerini dinleyiciye ulaştırıyor. Aranjör ve müzisyen olarak profesyonel müzik yaşantısını sürdürüyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/emre-yavuz-ve-istanbul-devlet-senfoni-orkestrasi-ilk-kez-yenilenen-ataturk-kultur-merkezinde-bulusuyor", "text": "Geçtiğimiz yıl Sergei Rachmaninoff'un solo piyano eserlerini seslendirdiği, hem Türkiye hem de Avrupa ve Amerika'dan birçok değerli müzik eleştirmeni tarafından büyük beğeniyle karşılanan, Wiener Zeitung, Classics Today, Andante, Pizzicato gibi yayınlarda yorumcunun entelektüel vizyonu, icra tekniği, iddialı ve özgün yorumu ve müzisyen kişiliğinden övgüyle bahsedildiği, getirdiği yeni ve kişisel Rachmaninoff yorumuyla çıkışından bir yıl sonra dahi kendinden söz ettirmeye devam eden ilk CD'sini TYXart etiketiyle yayınlayan Bösendorfer sanatçısı Emre Yavuz 19 Kasım 2021 Cuma günü saat 20:00'da yenilenen Atatürk Kültür Merkezi'nde Dağhan Doğu şefliğindeki İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası ile buluşuyor. Birlikte seslendirecekleri Sergey Rachmaninoff'un Paganini'nin Bir Teması Üzerine Rapsodi adlı eserinin yanı sıra programında M. Glinka'nın Ruslan ve Ludmilla Uvertürü ve P. I. Çaykovski'nin Romeo ve Juliet Fantezi Uvertürü'nün yer aldığı, biletleri haftalar öncesinden tükenen konser, Emre Yavuz ve İDSO'nun birlikte vereceği ilk konser olma özelliği taşıyor. Emre Yavuz 2013'te Zubin Mehta yönetiminde Tel Aviv'deki yıllık geleneksel Gala Konseri'nde Beethoven'ın 3. Piyano Konçertosu'nu seslendirmiş ve 2015'te 2. Hacettepe Ulusal Piyano Yarışması'nda, 2016'da 15. Viyana Uluslararası Piyano Yarışması'nda birincilik ödüllerini ve Schubert Özel Ödülü'nü, Dortmund'da düzenlenen 13. Uluslararası Schubert Piyano Yarışması'nda üçüncülük ödülünü kazanmıştı. Yavuz, 2017 yılında Bad Kissingen'de 15.'si düzenlenen Kissingen Piyano Olimpiyatları'nda birincilik ödülüne layık görülmüştü."} {"url": "https://gazetesanat.com/en-derin-uyku-epsilon-yayinevi-logosuyla-raflarda", "text": "Olumsuz çocukluk deneyimlerinin uzun vadeli etkilerini iyileştirmek için kaleme alınan En Derin Uyku isimli kitap Epsilon Yayınevi etiketiyle raflarda. Savunmasız çocuklara yönelik özel bakım sağlayan bir hastanede görev yapan Dr. Nadine Burke Harris, savaşçı ve araştırmacı bir doktor olarak uzun yıllardır tanınan bir isim. Ama onu toksik stres ve ömür boyu sürecek hastalıklar arasındaki bağlantıları ortaya çıkarmaya iten, bir cinsel saldırıdan sonra büyümesi duran Diego ismindeki hastası oldu. Burke Harris'in araştırmasının çarpıcı tarafı, vücutlarımızın OÇD'ler tarafından ne kadar derinden etkilenebileceğidir. Çocukluk çağı sıkıntıları biyolojik sistemlerimizi değişikliğe uğratır ve bu değişim kalıcı hale gelerek ömür boyu bizi etkiler. Zor bir çocuk dönemi geçirmiş kişiler veya bu tip deneyimlere sahip milyonlarca çocuğu önemseyen herkes için, En Derin Kuyu büyüleyici bir bilimsel içgörü sunuyor. Bu kitap, yenilikçi yaklaşımı ve yerinde müdahaleleriyle, nesiller boyu sürebilecek hastalıkları önlemek için hayati derecede önemli olan umudu temsil ediyor. Dr. Nadine Burke Harris, çağımızın en ciddi, pahalıya mal olan ve yaygın görülen halk sağlığı krizlerinden çocukluk travmasına toplumumuzun tepki verme şeklini değiştirmeye kendini adamış ödüllü bir doktor, araştırmacı ve savunucudur. Savunmasız topluluklara hizmet etmek ve sağlık eşitsizliklerinin temel nedenleriyle mücadele etmek konularına odaklanmıştır. 1996'da Berkeley'de Bütünleştirici Biyoloji lisansının ardından UC Davis Tıp Okulu'nda eğitimine devam etmiş, 2002'de Harvard'da Halk Sağlığı üzerine doktorasını tamamlamıştır. 2002-2005 arasında Stanford'da ihtisasını tamamladıktan sonra, San Francisco'nun en az hizmet alan topluluklarından biri olan Bayview Hunters Point'te bir klinik kurmuştur. Şu anda Amerikan Pediatri Akademisi Ulusal Tarama Danışma Kurulu'nda hükümet irtibat görevlisi olarak görev yapmaktadır. Çalışmaları Paul Tough'un How Children Succeed ve J. D. Vance'in Hillbilly Elegy gibi çoksatan kitaplarına konu olmuştur. Aynı zamanda NPR, CNN ve Fox News'te; USA Today ve New York Times'da da yer almıştır. Dr. Burke Harris'in TED konuşması, Çocukluk Travması Yaşam Boyunca Sağlığı Nasıl Etkiler? 6 milyondan fazla kez görüntülenmiştir. Dr. Burke Harris, Amerikan Pediatri Akademisi tarafından verilen Arnold P. Gold Vakfı Hümanizm Ödülü ve Heinz İnsanlık Durumu Ödülü'nün sahibidir. San Francisco Business Times tarafından 2018'in İş Dünyasında En Etkili Kadınlarından biri seçilmiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/en-guzel-ruya-icin-son-hafta", "text": "9 Mart' da açılışına katıldığım ve sanatçısı ile tanışıp röportaj yaptığım Kan Görünce Rüya Bozulur sergisi için kısa bir değerlendirme yazısı yazdım. Sergi 20 Nisan 2019 da sona erecek ve bu tarihe kadar Art On İstanbul' da ziyaret edebilirsiniz. Yanan bir binanın önünde kayak yapan üç figür adeta Dünya yansa umrumda değil deyişinin sanatta yer bulmuş şekli gibidir. Ağızlarında tuttukları fotoğraftaki ünlüler gibi olmak isteyen gençlerin Ben kimim? sorusunu sormayıp Ben neden onun gibi değilim? sorusuna yönelmesinin bir eleştirisi olan Rabbim Beni Baştan Yarat serisi, sanatçının güncel olanı takip edip, günceli sanatına taşıdığının bir göstergesidir. Ayrıca sanatçı, İsa' dan beri süregelen iktidar- halk ilişkisini, insanın insanla olan ilişkisini ve en önemlisi ise insanın kendi ile olan ilişkisini sorgular. Serginin bitmesine sayılı günler kala, böyle bir sanat şölenini kaçırmayın derim. Esenle kalın."} {"url": "https://gazetesanat.com/en-iyi-ilk-roman-odulu-dilruba-yildiza-verildi", "text": "Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği, Timaş Yayın Grubu markalarından Portakal Kitap yazarı Dilruba Yıldız'ı En İyi İlk Roman Ödülü kategorisinde ödüle layık gördü. Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği tarafından verilen Kristal Kelepçe polisiye edebiyat ödüllerinin üçüncüsü Beyoğlu Pera Sineması'nda düzenlendi. 2021 yılı Kristal Kelepçe ödüllerinde bu yıl, Büyük Usta kategorisinde Osman Aysu, En İyi Polisiye Roman kategorisinde Çaylak romanı ile Nihal Orman ve En İyi İlk Roman kategorisinde Avcının Son Gecesi adlı romanı ile Dilruba Yıldız ödüle layık görüldü. O bir ressam, bir şövalye, sanattan, incelikten, hikayelerden anlayan bir romantik. Kibar, sevgi dolu ve kurbanlarının kalbini söken bir seri katil. Onun adı Avcı. Ona göre İstanbul bir tuval ve o tuvale adaletin resmini çizecek, hem de kalem kullanmadan. Geçmiş travmalarıyla baş edemeyen Avcı, bir intikam oyunu başlatır. Gözü kara savcı Feryal, bu oyunun kalbi olacak ya da kendi yolunu çizecektir. Romanda adalet kavramı sorgulanırken, avcı ile savcıyı birbirine bağlayan tesadüfler zincirinin halkası bir bir çözülüyor. Halkı ikiye bölen aşık düşmanların savaşı, bambaşka bir adalet arayışı sunuyor. Ödüllü, genç yazar Dilruba Yıldız'dan gerilimi her sayfada tırmandıran, tartışmalar yaratacak sıkı bir polisiye. Şiir, sırlar, cinayet, adalet ve aşk."} {"url": "https://gazetesanat.com/engin-gectan", "text": "Tamam, fazla fantastik cümleler kurmadan bu yazıyı nihayetlendirme derdindeyim. Lisans eğitiminin ardından eğitimini Amerika'da sürdüren psikiyatrist New York ve Columbia Üniversite'sinde 5 yıl uzmanlık eğitimi alır. Psikoloji ve nöroloji alanlarında aldığı bu uzmanlık eğitimi sayesinde ruh gelişimimiz kadar beynimizin nasıl işlediğini de eşzamanlı olarak öğrenmeye, bilgilerini geliştirmeye başlar. Amerika'yı Amerika yapanın üniversitelerindeki kütüphaneler olduğunu bilenler, Engin Hoca'nın Amerikan üniversitelerinde aldığı eğitimin de ona neler kattığını biraz öngörebilir sanırım. Geçtan ayrıca eğitim gördüğü bu Amerikan üniversiteleriyle bağlantılı bir şekilde genel psikiyatri, dinamik psikiyatri, nöroloji ve çocuk psikiyatrisi dallarında da uzmanlık eğitimi alır. 1956 ile 1961 arasındaki beş yıllık Amerika serüveninin ardından yurda dönen yazar, 1968 ile 1986 yılları arasında Ankara ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde hocalık yapar. Profesörlüğünü elde ettiğinde yıl 1974/75'tir. Henüz kırklı yaşlarının başında olmasına rağmen profesörlüğe yükselmeyi başaran Engin Geçtan aynı yıl Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar adlı ilk kitabını da yayımlar. Akademik çevreler başta olmak üzere dinamik psikiyatriye ilgi duyan geniş bir kesim için başucu kitabı halini alan kitap alanın temel kavramları üzerine eğilir ve bunları psikiyatri tarihi zemininde anlatır. 1980'lerin ikinci yarısından sonra Boğaziçi ve Marmara Üniversitesi'nde de dersler vermeye başlayan akademisyen, akademik hayatının yanı sıra psikoterapist olarak da çalışmalarını sürdürmüştür. 1980'de Psikanaliz ve Sonrası adını taşıyan ikinci kitabı da, akademik kariyerinin izlerini taşır ve Freud'un yanı sıra Adler, Jung, Sullivan gibi isimlerden de faydalanıldığı görülür. Artık profesörlüğünü çoktan ilan etmiş olan akademisyen, beri yandan akademik sınırların etkisiyle yazdığını söylediği bu iki kitabının ardından, defalarca baskı yapan üçüncü kitabına da yönelir: İnsan Olmak. İnsan Olmak'tan önce yazdığım iki kitap akademik dünyanın kalıplarına ve beklentilerine uygun tarzda yazılmışlardı. O zamanlar şartlanmalarımdan ötürü ya da henüz hazır olmadığımdan kalıpları izlemem gerektiği şeklinde bir çerçevede sıkışıp kalmış olduğumu çok sonraları fark edecektim. Sigmund Freud'un psikiyatriye ya da Margaret Mead'in antropolojiye yaptıkları klasikleşmiş katkıların akademik kalıplara uymamaları sonucu gerçekleştirilmiş olduğunu bilmeme rağmen. Kalıpları kırmanın ürkütücü de olsa insana hayatiyet katan bir yanı vardır, bilirsiniz. Galiba biliriz ya da hiç değilse bilmeye çalışmaya, bilmeyi sürdürmeye devam ediyoruz. İnsanlardan Korkmak, Öfke ve Düşmanlık, Sorumluluktan Kaçış, Kendini Yaşamak gibi başlıklar altında yazılan kitap insan olmanın neliğine dair sarsıcı bilgileriyle 1983'ten bu yana hayatımıza ışık katmaya devam ediyor. İnsan Olmak'la beraber ilk sınır aşılmıştır bir kere. En zorunun ilk adım olduğundan hareketle, Engin Hoca artık roman ve senaryo çalışmalarına da girmeye başlamıştır. Böylece insana dair öğrendiklerini, bildiklerini, ortaya attığı soruları edebiyat çatısı altında ortaya koymaya başlayacaktır. İlk baskısını 1993'te gören Kırmızı Kitap'la başlayan roman macerası 2012'de basılan Mesela Saat Onda'ya gelene kadar gelişecek, büyüyecek ve yazar 9 romana sahip olacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/enis-arikan-yuce-rabbim-hepsinden-bir-parca-vermis", "text": "Dayı Şov bu hafta ünlü oyuncu Şebnem Bozoklu ve yok yok kariyeriyle Enis Arıkan'ı ağırladı. Stüdyonun star ışığıyla dolduğu programda kahkahalar birbirini kovaladı. Dayı'nın şov programının bittiğini hatırlatması üzerine Arıkan, Gain'e geçiyorum Dayı; seni yerinden edeceğim dedi. Ben her yerimi yaptırıyorum her gün diyen Arıkan, starlığın püf noktalarını anlatırken, Biraz sahtelik olacak. Herkese sarılıyor gibi yapacaksın ama hep bir mesafe koyacaksın ifadelerini kullandı. GAİN'İn ses getiren dizisi Hamlet'te gerçek bir kurtla birlikte oynadığını anlatan Bozoklu, farklı rolleri oynamayı sevdiğini söyleterek, Ben bu oyunculuk ortamının serserisiyim dedi. Şebnem Bozoklu ve Enis Arıkan ile Dayı Şov, kahkaha, özgüven ve eğlence noktasında adeta kendi zirvesini gördü. Star ışığını doyasıya yansıtan, hatta bazen Dayı'yı biraz fazla gölgede bırakan Enis Arıkan ve her daim samimi halleriyle Şebnem Bozoklu bir kez daha kendilerine hayran bıraktı. Haftasonuna pamuk gibi girmek için Cuma gecesi Dayı Şov'u seçenler sohbete adeta doydu. Sohbete Dayı'nın birbirlerini ne kadar tanıdıklarına dair sorularıyla başlayan program konukları, kimin daha hırslı olduğu konusunda, Enis Arıkan tabii ki diyerek hemfikir oldular. Kim en iyi sır saklar sorusunun yanıtını ise, Şebnem Bozoklu diyerek verdiler. Enis Arıkan, Ben mesela Ezgi'den duyduğumu hemen Şebo'ya yetiştiririm. Ben biraz o yılanlıkları yaparım ama hepsi de arkadaşım, bir şekilde kandırmışım dedi. Dayı'nın Sektörde herkesle arası iyi olan, her istendiğinde ağlayabilen kadın oyuncu hangisi sorusuna, Şebnem Bozoklu Ezgi Mola diyerek doğru yanıtı verirken, Arıkan'ın önce Aklıma bir isim geldi, iyi ki söylemedim deyip, sonra Dayı ısrar edince, Üzerime gelme, hayatta 'Gülben Ergen' demem şeklinde cevap vermesi herkesi güldürdü. Hamlet'te gerçek bir kurtla oynadığını anlatan Bozoklu, Herkes kurt köpeği olduğunu sandı ama gerçekten vahşi bir kurttu. Düşünsenize, bir kurtla aynı yatağa yatıyorum, birlikte uyanıyoruz, birlikte arabaya biniyoruz... dedi. Hazal Kaya'nın başrolü oynadığı Benden Ne Olur isimli yeni filminin vizyona girdiğini anlatan Arıkan, menajerinin ilk başta Emel Sayın için yazdığı rolü sonradan kendisine verdiğini söyledi. Pandemi dönemine denk geldi. Emel Sayın bu yüzden sete çıkamadı. Çıkamayınca başka mavi boncuk kim var, dünya güzeli kim var diye araştırıldı. Anketlerde ben çıkınca olay bana döndü dedi. Bazı oyunculara belli roller yapışır diyen Dayı'ya, Hiç sevmem, öyle iş mi olur diye karşılık veren Şebnem Bozoklu, Ben niye oyuncu oldum. O zaman sürekli aynı şeyi yapacağım başka bir meslek seçerdim. Ben başka başka şeyler yapabileceğim için oyuncu oldum. Onun da tadını çıkarıyorum. Ben bu oyunculuk ortamının serserisiyim diyebilirim dedi. Arıkan, kendisine yönelik, Hayattan eksik kalma gibi bir korkun var mı sorusuna, Evet var. Bir de çok korkuyorum, hepsini deniyorum. Belki şarkıcıyımdır ama farkında değilimdir deyip, O Ses Türkiye'ye çıkıyorum. Belki oyuncuyumdur diyorum, Camdaki Kız'a çıkıyorum. Belki sunucuyumdur, Dayı'dan iyiyimdir diyorum, şov programı sunuyorum. Yani yüce rabbim hepsinden bir parça vermiş yanıtını verdi. Arıkan, Şaka bir yana, sanatın içinde olmak beni çok mutlu ediyor. Çalışmayı çok seviyorum ve bu bana mutluluk veriyor şeklinde sözlerini tamamladı. Dayı'nın Starlık Nedir, Ne Değildir ismini verdiği bölümde ise, Enis Arıkan Dayı'ya starlığı öğretmek için masasına geçti. Dayı'nın Ben de sana dayı olmayı öğreteceğim demesi üzerine, Ben dayı olur muyum, ben Ajda Pekkan gibi hep gencecik kalacağım yanıtını verdi. Dayı'nın İstesen de olamazsın şeklinde şaka yollu takılması üzerine ise, Olamam olamam, Bu kadar estetikle olur muyum, ben her yerimi yaptırıyorum her gün diyerek stüdyoyu kahkahaya boğdu. Starlığın püf noktalarını anlatan Arıkan, Ünlülükte biraz sahtelik olacak. Herkese güleryüz göstereceksin; herkes seni sevecek. Herkese sarılıyor gibi yapacaksın ama hep bir mesafe koyacaksın dedi. Dayı Şov, her Cuma akşamı saat 23.00'te GAİN'de canlı yayında ücretsiz olarak izlenebiliyor. Okan Bayülgen'den Hülya Avşar'a, Gülşen'den Fatih Ürek'e, Bade İşcil'den Gupse Özay'a bugüne kadar ağırladığı birbirinden ünlü ve renkli konuklarının yanı sıra Dayı, kendine has mizahı ve delikanlı talk şov tarzıyla da giderek daha büyük bir izleyici kitlesine erişiyor. Eğlenceli konukların ses getiren açıklamalarıyla bazen adeta bir delilik diyarına dönüşen programın tüm bölümleri istenildiği zaman GAİN Premium'da izlenebiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/enka-sanat-yildiz-kenteri-ben-anadolu-ile-aniyor", "text": "ENKA Sanat, Türk tiyatrosunun duayen ismi Yıldız Kenter anısına, sanatçının yıllarca sahnelediği Ben Anadolu oyununu Ayça Bingöl'ün yorumu ile ENKA Oditoryumu'nda izleyiciyle buluşturuyor. ENKA Sanat, 2019 yılında aramızdan ayrılan Türk tiyatrosu ve sinemasının duayen ismi, Kenter Tiyatrosu'nun kurucusu ve Devlet sanatçısı Yıldız Kenter'i, 16 Kasım Salı akşamı Güngör Dilmen'in klasikleşmiş eseri Ben Anadolu ile anıyor. Anadolu topraklarının özünü oluşturan; toprakla, ağaçla, ürünle, masallarla, tarihle, savaşlarla, sokaklarla bir olan, Anadolu'nun farklı çağlarına tanıklık eden kadınlar, bu kez Ayça Bingöl'ün yorumunda vücut bulacak. Biletlere Biletix. com ve Biletix satış gişeleri ile ENKA Vakfı Ana Gişesinden ulaşılabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/enka-sanatta-acik-hava-sinema-gunleri-basliyor", "text": "ENKA Sanat, Ağustos ayında Başka Sinema iş birliğiyle benzersiz bir film seçkisi sunuyor. Seçki kapsamında 1 Ağustos'ta Drive My Car, 2 Ağustos'ta West Side Story, 3 Ağustos'ta After Yang ve 5 Ağustos'ta Dune ENKA Açıkhava Tiyatrosu'nda izlenebilir. Başka Sinema film seçkisi Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Cuma geceleri sinemaseverlerle buluşmaya devam edecek. ENKA Sanat ve Başka Sinema, son dönemin en çok konuşulan yapımları yaz gecelerinin serinliğinde, yeşilin tam ortasında ve yıldızlar altında deneyimlemek isteyen tüm sinemaseverleri ENKA Açıkhava Tiyatrosu'na bekliyor. Biletlere Biletix. com ve Biletix satış gişeleri ile ENKA Vakfı Ana Gişesinden ulaşılabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/epiktetosun-dusunceler-ve-konusmalar-adli-eseri-inkilap-kitabevi-etiketiyle-raflarda", "text": "Frigya'da M. S. 50-60 yıllarında köle olarak doğup bilgeliğe erişen Epiktetos'un Düşünceler ve Konuşmalar adlı eseri İnkılap Kitabevi etiketiyle okurlarla buluştu. Nikopolis'te ünlü bir felsefe okulu kuran Epiktetos, yaşamı boyunca ahlak, irade, özgürlük gibi konular üzerine yoğunlaştı. Geride hiçbir yazılı not bırakmayan Epiktetos'un görüşleri, Nikopolis'teki öğrencilerinden Arrianus'un derslerde tuttuğu notlar sayesinde günümüze ulaştı. Epiktetos'un Düşünceler ve Konuşmalar adlı eseri, İnkılap Kitabevi etiketiyle raflarda, inkilap. com, dr. com. tr ve kitapyurdu. com adreslerinde!"} {"url": "https://gazetesanat.com/ercan-ve-gokhan-cagiran-genco-erkalla-calismanin-onurunu-yasiyoruz", "text": "Usta tiyatrocu Genco Erkal'la birlikte 'Şahdamarım' oyunuyla kısa sürede 40 gösteri yapan Ercan ve Gökhan Çağıran bir söyleşide 9 yaşında Arif Sağ'ın TV'deki bir konserini izlememizle bağlama öğrenmeye karar verdik. Ne mutlu ki daha sonraki yıllarda bizde bu hevesi ve tutkuyu yaratan ustalarla aynı sahnede yer alma onurunu yaşadık. dediler. 6 Temmuz 1987'de İzmir'de doğduk. 9 yaşına kadar Balıkesir'deydik. Orada 7 yaşında piyano/org kursuyla müziği hayatımıza dahil etmiş olduk. Sonrasında 9 yaşında Arif Sağ'ın TV'deki bir konserini izlememizle bağlama öğrenmeye karar verdik. Ne mutlu ki daha sonraki yıllarda bizde bu hevesi uyandıran ustayla aynı sahnede yer aldık. Küçük yaşlardan itibaren sahneye çıkmaya başladık ve ilk kez büyük bir sahnede Narlıdere Gençlik Festivalinde 1999 yılında henüz 12 yaşındayken Musa Eroğlu'ndan önce çıkarak yer aldık. Lise yıllarından sonra müzik öğrenimimize Ege Üniversitesi Devlet Türk Müziği Konservatuarında devam ettik. Bu sırada yurt içi ve yurt dışında bir çok festivalde etkinlikte konser verdik. 2008 yılında 'Uluslararası Aşık Mahzuni Şerif Beste Yarışması' ödülünü aldık. Aynı yıl kendi söz ve müziklerimizden oluşan 12 şarkılık albümümüz Seyhan Müzik'ten yayınlandı. 2010 ve 2011 yıllarında Ürdün Amman Üniversitesi, Halep ve Lazkiye Kültür Merkezlerindeki uluslararası festivallerde sahne aldık. Arka Sokaklar dizisinde bir bölüm oyunculuğumuz ve şarkılarımızla yer aldık. Dizide yayınlanan Hadi Gel Balığa Çıkalım ve Öykü isimli şarkılarımız dinleyenlerden büyük ilgi gördü. Lal Ela isimli şarkımız Aşk Ağlatır sinema filminin ana şarkısı ve pasajlar halinde enstrümantal tema müzikleri olarak kullanıldı. 2015 yılında 10 tanesinin söz ve müziği bize 1'inin de Haluk Levent'e ait olmak üzere toplam 11 şarkıdan oluşan Uzaktan da Olsa albümümüz Seyhan Müzik'ten yayınlandı. Single olarak yayınlanan şarkılarımız: 'Hadi Gel Balığa Çıkalım', 'Rüzgar Değirmenleri', 'Antikacılar'da Bir Akşam'. Geçtiğimiz günlerde bestelerimizden oluşan 4 şarkılık mini albümümüz Kalan Müzik'ten yayınlandı. Hasan Saltık'ın vefat etmeden önce yapımcılığını üstlendiği son çalışmalardan birisi. Onu beklenmedik bir şekilde yitirmiş olmaktan büyük üzüntü duyduk. Albümde Orhan Veli'ye ve Tuğrul Keskin'e ait iki şiiri besteledik. Diğer iki şarkının söz ve müzikleri bize ait. Bedava Yaşıyoruz'un Rustam Mahmudov, diğer üç şarkının düzenlemesini biz yaptık. Kendi yazdığımız sözlerle birlikte Anadolu ozanlarından Muhyiddin Abdal, Karacaoğlan, Ahmed Arif, Orhan Veli, Attila İlhan, Nazım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Aysan, Ahmet Telli, Pablo Neruda gibi bir çok Türkiye ve dünyadan şairlerin şiirlerini besteledik. 100'ün üzerinde bestemiz bulunmakta. Bir çok yerel ve uluslararası festivalde sahneye çıktık. Son olarak pandemi öncesi Montenegro '18. Uluslararası Tanburitza Festivali'nde türküler ve bestelerimizden bir repertuvarla konser verdik. 2009 yılında Küba Büyükelçiliğinden 'Büyük 1 Mayıs Kutlaması'nda sahneye çıkmak üzere Küba'ya davet edildik."} {"url": "https://gazetesanat.com/ercin-kayadan-solo-piyano-albumu", "text": "Besteci ve piyanist Erçin Kaya, ilk albüm çalışması olan Music for Piano ile müzikseverlerin karşısında. Çağdaş klasik müziğin temsilcilerinden Erçin Kaya, yılların birikimini Music For Piano adlı albümünde topladı. Her bastığı nota ile yeni keşifler sunan müzisyen Music for Piano albümü ile dinleyiciyi 10 parçalık içsel bir yolculuğa davet ediyor. Tamamı enstrümantal parçalardan oluşan çalışma, tek seferde ve doğaçlama olarak kaydedildi. H&H Yapım etiketiyle yayımlanan albümün mix ve mastering'i ses mühendisi Adham Farid imzası taşıyor. Her parçanın bir diğerini tamamladığı albüm, akışkan ve kesin sınırları olmayan bir bütünlük içinde. Kaya, türler arası geçişkenliğin olduğu albümü, Bence new age ile post minimalizm arasında gidip geliyor. Arada cazın içinden geçip kendini yenileyerek çağdaş klasik müziğe kayıyor. Yani tarz olarak da akışkan. 'Sezgisel müzik' diye literatüre geçmiş bir tarz olsaydı işte bu derdim sözleriyle anlatıyor. Erçin Kaya, aynı zamanda fotoğraf sanatçısı Madeleine D. Roy ile birlikte Streets/Sokaklar isimli bir proje üzerinde çalışıyor. Madeleine D. Roy'un vizöründen İstanbul başta olmak üzere dünyanın çeşitli noktalarında analog çekilmiş sokak fotoğrafları Kaya'nın yazdığı müziklerle birleşiyor. Proje önümüzdeki süreçte New York Manhattan'da iki önemli galeride sanatseverlerle buluşacak. 1980 doğumlu olan sanatçı, bestecilik eğitimini Türkiye ve Hollanda'da aldı. Eserleri önemli müzik toplulukları tarafından İngiltere, Hollanda, İtalya ve Türkiye'de seslendirildi. Edip Cansever'in Gözleri şiiri üzerine bestelediği akapella koro eseri, Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Müdürlüğü tarafından düzenlenen 2. Çok Sesli Koro Eseri beste yarışmasında mansiyon ödülüne layık görüldü. Film, tiyatro, reklam müziği, ses yerleştirmesi gibi alanlarda çalışmaları oldu. En son Music for Piano albümü ile dinleyiciyle buluştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/erdal-besikcioglu-fahrenheit-451in-distopik-dunyasini-seslendirdi", "text": "Sevilen oyuncu Erdal Beşikçioğlu, yazılmış en iyi bilim kurgu romanı olarak nitelendirilen, Ray Bradbury'nin dünyaca ünlü eseri Fahrenheit 451'i Storytel için seslendirdi. Hugo En İyi Roman Ödülü ve Prometheus Şeref Kürsüsü Ödülü sahibi olan Fahrenheit 451, on yıllar öncesinden bugünün ve uzak geleceğin dünyasına sert eleştiriler savuruyor ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte toplumun gerileyen sanat ve düşünce dünyasını ele alıyor. Amerikan edebiyatının öne çıkan yazarlarından Ray Bradbury'nin 1953 yılında yayımlanan eseri Fahrenheit 451, bilim kurgu ögelerini baskı rejimi ve robotlaşmış bir toplumla bir araya getiriyor. İtfaiyecilerin yangın söndürmek yerine kitap yakmakla görevlendirildiği totaliter bir düzen etrafında şekillenen roman, adını kitapların yanma derecesi olan ısı ölçüsünden alıyor. 24'üncü yüzyılda geçen Fahrenheit 451'de toplum yaşamı, skolastik düşüncenin hakim olduğu Orta Çağ ile büyük benzerlik gösteriyor. Ekranların sevilen ismi ve tiyatroseverlerin yakından takip ettiği ünlü oyuncu Erdal Beşikçioğlu konuyla ilgili şunları paylaştı; 'Fahrenheit 451, sistemin kendi içerisinde arzu ettiği insan profilini yaratmak için çareyi, düşünceyi üreten kitapların ortadan kaldırılmasında gören, baskıcı, güvensiz, mutsuz, sahte bir düzeni anlatır. Ancak düşünceyi ortadan kaldırmak gerçekten mümkün müdür? Bu distopyadan kaçışın, baş kaldırmanın bir yolu var mıdır? Ray Bradbury'nin bu distopik dünyayı kurarken, o zamanlardan bu zamanı görmüş olması çok etkileyici. Tüm bu sebeplerle Tatbikat Sahnesi olarak sahnelediğimiz bu eseri, Storytel dinleyicileri için seslendirirken, böyle güçlü edebi metinlerin farklı farklı estetiklerle insanlara ulaşmasının çok değerli olduğunu düşünüyorum'. Ray Bradbury, romanı yazmaktaki amacının, televizyonun okumaya olan ilgisini körelttiğini vurgulamak olduğunu dile getiriyor. Bradbury, bu noktada eleştirisinin herhangi bir yönetimden ziyade doğrudan halka yönelik olduğunu açıklıyor. Eserinde kitapları yakanlarla okumayanlara aynı suçu yükleyen yazar, topluma zarar veren asıl unsurun düşünmeyi reddetmek olduğunun altını çiziyor. Kullanıcılar, Storytel'e mobil telefonlarına yükleyecekleri uygulama üzerinden abone olarak ulaşabiliyorlar. Storytel aboneleri, 3.000'in üzerinde Türkçe sesli kitabı, 1000'e yakın Türkçe e-kitabı, 80.000'den fazla İngilizce sesli kitabı, 120.000'nin üzerinde İngilizce e-kitabı ve birçok podcast'i sınırsız olarak dinleyebiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/erden-erdogan-ile-roportaj", "text": "Erden Erdoğan, bir müzisyenin projesidir. Melodik anlamda zengin şarkılar üreterek müzik severlere sadece şarkı sözleri ile değil evrensel bir melodi ile onlara dokunmayı, keyifli bir sound vermeyi istiyorum. Türkiye'de çok yaygın olmayan müzik kültürlerini / tarzlarını hem Türkçe sözlerle hem de ritimlerle dinleyicilerine farklı kültür lezzetlerini tattırmak istiyorum; bir nevi aşçı gibi. Bi' önemi kalmadı evet bu bir şarkı adı. Ezgi Erdoğan ile birlikte seslendirdiğimiz, söz müzik ve aranje düzenlemelerini yaptığım Lo-Fi esintileri olan bir tür. Henüz şarkının girişinde bir kadının ağlama sesini duyacaksınız, genelde dinleyicilerin çok sık rastlamadığı bir şeydir ve ilgisini çeker. O dinleyici artık yavaş yavaş lo-fi türünü sevmeye başlar. Yapmak istediğim şey tam da bu. Nasıl Anadolu Rock şarkılarının sembol sanatçıları var ülkemizde, ben de bir türün ülkemizde sembolü olmak için çabalıyorum diyebiliriz. Malum, Bi önemi kalmadı çok sevilince biz de Ezgi ile yeni bir lo-fi yapmaya karar verdik. Yine söz müzik ve aranje düzenlemelerini yaptığım Sherlock çalışmasını çıkardık. Aslında ritm olarak Lo-fi/Chill türünü ilk Kübra Yıldız ile seslendirdiğimiz Gerçekten sevenler derneği adlı şarkımızda kullanmıştım 3 şarkılık EP albümü OnAir Sahne ile çıkarmıştık, dinleyebilirsiniz ve eminim ki çok seveceksiniz. Melankoli ve dark soundları daha fazla birleştirmeyi düşünüyorum artık. Küçücük bir home stüdyom var. İçinde gitarlarım, klavyelerim, hatta green box da klip çekecek ekipmanlarım bile var ve bana yetiyor. Cubase ile başladığım daw programlarıma şu an FL ile devam ediyorum, çoğunlukla mix ve masteringlerini de ben yapıyorum şarkılarımın. Bazen ansızın bir ilham geliyor ve bir melodi mırıldanmaya başlıyorum. Önce o melodiyi shazam ile aratıp Yahu acaba bu melodiyi bir yerde duydumda ondan mı mırıldanıyorum? deyip baktıktan sonra hemen iş başına deyip önce melodiyi yazıyorum, sonra ritmi ve akor kalıpları en sonda sözler: Dadaaaaaammm ve şarkı hazır. Ben fabrikayım. Ciddiyim, gerçekten çok sık üretiyorum o kadar sık ki artık bazı şarkıları söylemek yerine direk çevremde ki sanatçılarla paylaşıyorum. En son Yıldızlardan Düştük grubunun vokali Serhat Kurban ile şarkı yaptık. Müziği ürettim dedim yaz ve söyle, o da söyledi. Çok lezzetli bir şarkı oldu. Çok sık ürettiğim için artık single çalışmaları yerine biraz daha albüm odaklı gideceğim 12 Mart'ta Aklımda Yollar Adlı 8 şarkılık albümüm de gelecek. Yani ürettikçe üretiyor, söyledikçe söylüyorum. Ortak çalışmalar bana çok daha lezzetli geliyor açıkçası ve genelde hikaye gibi anlatılıyor. Benim için sadece erkek kadın vokallerin düetleri değil iki erkeğin de düetleri olacak. Yıldızlardan Düştük ile Paradoks diye bir şarkı yaptık ve şarkı R&B, alternatif ve chill soundlarla hazırladık. Düet çalışmalarım da tabi ki tüm hızıyla devam edecek. Bir aşçı kendi mutfağında farklı yemek yapar, çalıştığı yerde farklı. Aşçı kendi mutfağındaki yemeği daha çok kendisine beğendirmek için yapar, çalıştığı yerde de müşterilere. Bağımsız müzisyen olmak demek; şirketlerin, kazançların, baskıların olmadığı huzur ortamında kendi lezzetini katarak üretmek demektir. X bir şarkıcı düşünelim, bu şarkıcı normalde Rock yapmak istiyor ama şirketi önceki çıkardığı Pop şarkının getirisinin daha fazla olduğunu bildiği için şarkıcının o türü yapmasını istemiyor. Bağımsız müzisyen olmak editör listelerde üst sıralara çıkmak için yeterli değil tabii ki, çünkü müzik piyasası Al gülüm ver gülüm olarak çalışıyor. İstisnalar da var tabii her zaman da böyle olmuyor. Çok güzel bir şarkı yaptın ve bir dinleyen bir daha dinledi diyelim o zaman işler değişiyor. Tüm listelerde en başta da olabilirsin demektir bu. Dezavantajı daha zor yükselmek. Avantajı ise kendin çabalayarak bir yerlere varabilmek, istediğin müziğe uğraş vermek. Her sanatçı gibi tabii ki bizlerde etkilendik. Lakin, ne müziğin ne sanatın ne de paranın verilen can kayıplarından önemli olduğunu düşünmüyorum. Hedefim Türkiye müzik piyasasına daha fazla yeni sesler kazandırmak, daha farklı türleri getirmek ve de tüm hızıyla müzik çalışmalarıma devam etmek. Şarkılarımın genelde çok fazla klibi olmaz, bu sene bunun aksine daha fazla şarkımı kliplendirmek istiyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/erden-erdogandan-3-sarkilik-yeni-single-gercekten-sevenler-dernegi", "text": "Genç müzisyen Erden Erdoğan Gerçekten Sevenler Derneği isminde OnAir Sahne'den çıkardığı single ile yeniden dinleyicileriyle buluştu. Yeni çalışmasında Gerçekten Sevenler Derneği, Daha Neler Var ve Hala Sana Aşığım adlarında 3 şarkıya yer veren müzisyen, elektronik ve akustik müziğin birleşimini dinleyicilere sunarak, onları farklı dünyalarda yolculuğa çıkarırken, söz yazarlığıyla da rehberlik ediyor. Erden Erdoğan'ın şarkı yazarlığı kimliğinin yanında prodüksiyon ve aranje alanlarında da deneyimleri çocukluk yıllarına dayanıyor. Çok küçük yaşlardan beri kayıt ve düzenleme alanlarındaki deneyimi, güncel işlerindeki başarısını en iyi açıklayan unsurlardan biri. Müziğin teknik evreninde ne kadar yetkin bir sanatçı olsa da müziğe ve üretimlerine karşı perspektifi bir o kadar duygusal izler taşıyor. Bu bağlamda Erden Erdoğan çalışmalarını, fiziksel varlığı bir gün olmayacak olsa bile sözleri ve ezgileriyle sonsuza dek varlığını sürdürme gayreti olarak görüyor. Kariyerinde kendinden deneyimli ya da deneyimsiz olmasını önemsemeden birçok sanatçıyla ortak projelerde yer alan Erden Erdoğan bireysellikten daha çok kolektif projelerde yer almayı tercih ediyor. Son projesiyle kendisine Gerçekten Sevenler Derneği parçasında eşlik eden Kübra Yıldız ise oldukça dikkate değer bir kadın vokal. 1990 İstanbul Üsküdar doğumlu olan Erden Erdoğan müziğe 9 yaşında gitar çalarak başladı. İlk bestesini 14 yaşında yaptı. 16 yaşında müzik stüdyosunda aranje ve mix mastering eğitimi aldı. 20 yaşına geldiğinde ufak çaplı ev stüdyosu ile kayıtlarına başladı. Şu an 1'i albüm olmak üzere toplam 21 single çalışması var. Deneysel müziğe ağırlık vermeyi ve değişik müzik türlerini harmanlamayı seven Erden Erdoğan'ın reggea ve alternatif müzik başta olmak üzere sırasıyla; Pop, Rock, Lo-fi ve Deep house gibi türler üzerinde birçok çalışması bulunuyor. Albüme tüm dijitallerden ve şarkıların kliplerine OnAir Sahne YouTube kanalından ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/erdinc-cavusoglu-ehlikalem-sadece-bir-muzik-grubu-degil-cok-daha-fazlasi", "text": "Ehlikalem, sadece bir müzik grubu değil, çok daha fazlası, diyor Erdinç Çavuşoğlu. Mali müşavirler olarak bir araya gelip kurdukları bu grubu ne de güzel tanımlıyor. Ehlikalem, asıl hikayesi ve duygusundan uzaklaştırılmış türkülere yeniden hayat veriyor. Aslını bu günlere taşıyor. Sadece müzik yapmak yetmez diye düşünen grup, her konseri ve etkinliğini bir başka sosyal sorumluluk projesine adıyor. Yürüyecek çok yolları, yapacak çok işleri var ve çok heyecanlılar. Onları siz de tanıyın, çok istiyorum. Her ne kadar hepimizin birliktelik içerisinde bir görevi varsa da organizasyon ve etkinlik planlama noktasında toparlayıcı ve genelin ortak kararını uygulamaya geçiren birine ihtiyaç duyulur. İşte bu noktada grubun üyelerinin de istek ve kabulüyle grubun sözcüsü ve iki yıl önce kurduğumuz Ehlikalem Kültür ve Gösteri Sanatları Derneği'mizin başkanı olarak seçildim. Grubumuzun idari yapısı mali ve idari işlerden sorumlu ve başkan yardımcımız Muhammet Ünlü, organizasyon ve etkinlik sorumlularımız Önder Kaya ve Emel Halis Altunsabak, sosyal etkinlik ve yardım projeleri sorumlumuz Şayan Kaya, Fatma Baran ve Nilgün Varol, denetim sorumlumuz Mehmet Coşkun ve Muharrem Hüseyin Güzel, sosyal ilişkiler sorumlumuz Gülsemin Kaya Altunışık'tan ibarettir. Bizleri asıl bir araya getiren mali müşavirlik mesleği ve İstanbul odamızın Halk Müziği Korosu. Evet hepimiz mali müşaviriz. Zor ve toplum tarafından çokça rastlanılan ve bir o kadar az da bilinen, geniş bir camianın mensuplarıyız. Rakamların ve kanunların gri dünyası ile bezeli sanılan dünyalarımızın aslında ne kadar renkli ve çeşitli olduğunu da ifade etmek istedik. Sanatın aslında birçok alanında ilgili ve yetenekli arkadaşların bir araya gelmesi hakikaten zor bir olasılık. Ne güzel bir şans ki biz ona sahip olduk. Grubumuzun üyelerinin sadece müzik icralarında var olduğu sanılmasın. Kendi içimizde çeşitli yetenek ve becerileri olan arkadaşlarımız da var. Örneğin Gülsemin Kaya Altunışık isimli arkadaşımızın taş boyama ve görsel ürünler çıkarma yeteneği bunlardan sadece biri. İcra ettiğimiz tür her ne kadar Türk halk müziği olsa da müzik türü açısından Türk müziği, özgün ve etnik müzik icralarında da varız. Evet, asıl icra alanımız Halk Müziği. Her birimiz bu toprakların değişik bölge ve yörelerinin çocuklarıyız. Kadim bir coğrafyada yaşıyoruz. Medeniyetlerin beşiği. Binlerce yıllık hikayesi sözlü ve melodik olarak günümüze kadar aktarılmış. Bizler ise o hikayeye, aslına ve duygusuna bağlı kalarak avaz oluyoruz. Sevdaya, özleme, acıya ve sevince dair o kadar çok hikayemiz var ki! Aslında bizi bize anlatıyoruz melodik olarak. Dediğim gibi her türkünün bir hikayesi, bir duygusu var. Ne yazık ki günümüzün sürekli tüketen ve üretmeyen çarkı, o hikayeden ve duygudan uzaklaştırmış türkülerimizi. Hassasiyetimiz bu yönde. Derdimiz, aslına uygun bir anlatım. Aslında hemen hemen grubun tamamının aslına uygun bir icra hususunda bir istek ve bilgisi olsa da bir isimden bahsetmeden geçmek olmaz diye düşünüyorum. Feyz ve ilham aldığımız bizce bir Anadolu dervişi sevgili Nevzat Karakış, bu fikir dairesinde eyleme geçmemizde etkin bir rol oynamıştır. Daha sonrasında ise birlikte çalıştığımız, bize çok katkısı bulunan müzik eğitimcisi Temmuz Can Uğurlu ise, aslına bağlı kalarak icranın köşe taşlarını oluşturdu diyebilirim. Bizler müzikal her ürünün anlattığı duyguyu işliyoruz. Şiarımız onu anlatmak ve hissettirmek. Sanatın aslında her alanı için geçerli bir unsur olan yetenek önemli. Bunun yanı sıra verdiğiniz emek kadar başarılı oluyorsunuz. Özellikle müzik alanındaki başarının temel taşı, repertuarınızdaki parçanın hikayesini ve duygusunu doğru ve aslına uygun verebilmenizdir. Dinleyiciye geçtiğinde ve gönül teline dokunduğunuzda, işte o zaman başarıya ulaşıyorsunuz. Maalesef salgın tüm dünyayı etkiledi. Bizler de nasibimizi aldık. Bir araya geliş ve repertuar çalışmalarımız sekteye uğradı. Fakat müzik aşkı öyle bir şey ki, bulunduğumuz mekanlarda üretmeye çalışıyoruz. Severek yaptığınız her neyse, onun tüm zorlukları ve olumsuzluklarına da katlanıyorsunuz. 2020 yılı başı itibarıyla salon konserlerine ara verip diğer etkinliklerle dinleyiciye ulaşmak istedik. Pandemi dönemi pek tabii planlarımızı aksattı. Fakat 2020 yılı Haziran dönemi itibarıyla Youtube kanalımız üzerinden canlı müzik yayınları gerçekleştirmeye başladık. Her hafta cuma akşamı grubumuzdan iki solist ile canlı müzik programı yaptık. Beste çalışmalarımız da devam etmekte. An itibarıyla grubumuzun üyelerinden Nilgün Varol, annesinden derlediği bir Trakya türküsü ile yakında sizlerle olacak. Tabii ki bu bir başlangıç. Şahsımı ve birkaç arkadaşımızı solo performansı ile pek yakında yeni bestelerimizle izleyeceksiniz. Pandemi dönemini sürekli üreterek geçiriyoruz diyebilirim. Türküler dediğim gibi bir şey anlatır. Fakat kesinlikle anlattığı insana dairdir. Mazlum ve mağdurun tarafındadır. Bizler de konser ve etkinliklerimizde mutlaka bir sosyal sorumluk duygusu besleriz. Örneğin konserimizin birinde kadına şiddet ve kadın cinayetlerine işaret ettik. Repertuarımızı buna uygun belirledik. Bir diğer konserimizde, Türküler bizden kitaplar sizden, dedik ve seyircilerimizden kitap getirmelerini istedik. Bizler bu toplumun bireyleriyiz. Olan hiç bir şeye kayıtsız kalamayız diye düşünüyoruz. Bizler özellikle müzik icrası ile dokunduğumuz yüreklere, diğer faaliyetlerimizi de anlatmaya çalıştık. Sosyal yardım projelerimizi, konser ve etkinliklerimizde duyurduk izleyicilere. Müzik ile bir hikaye anlattık. O hikayeye naçizane yeni bir hikaye ekledik. Cehalet ve karanlığın, bu coğrafyanın kara yazgısının nedeni olduğunu düşünerek, ihtiyaç sahibi okul ve öğrencilerimize kitap yardımlarında bulunduk. Bunun için çevremizden de destek gördük. Kitap teslimlerimiz akabinde gelen görsellerden çocuklarımızın ve gençlerimizin gözlerindeki ışık, ne kadar güzel ve doğru bir şey yaptığımız inancını daha da artırdı. An itibariyle daha da azimliyiz. Dediğim gibi her birimizin toplumsal hassasiyetleri söz konusu. Salt müzik icra etmenin eksik kalacağını düşündük. Şu ana kadar Şişli Belediyesi katkılarıyla 4, Sarıyer Belediyesi katısıyla da 1 konser gerçekleştirdik. Sosyal medya mecralarında ise şu ana kadar 10 canlı yayın gerçekleştirdik. Konserlerimizin tamamı ücretsiz ve halka açıktı. Her konserimizin bir sosyal mesajı vardı. Bahsettiğim gibi kadına şiddet ve kadın cinayetleri, ihtiyaç sahiplerine teslim edilmek üzere kitap yardım kampanyası ve eğitim bursu sağlayan sosyal yardım projelerimiz söz konusu. Bunun yanı sıra çeşitli etkinlikler de gerçekleştirdik. Asıl amacımız, emek ve gönül verdiğimiz müzik ve sosyal yardım projelerimizi, geniş katılımlı bir platformda geliştirip daha fazla insana dokunabilmek. Müzik sanatın bir dalı. Müzikal etkinliklerimizi sanatın diğer dalları ile zenginleştirip, bizi bize anlatan yelpazeyi genişletmek istiyoruz. Bu anlamda sanata ve müziğe gönül vermiş, toplumsal değer yaratabileceğimiz platformlarda var olmak hedefimiz. Kesinlikle. Özellikle kendi bestelerimizi bireysel olarak seslendireceğimiz çalışmalarımızla yakında izleyici karşısına çıkacağız."} {"url": "https://gazetesanat.com/erenkoy-destani-surlarici-sehir-muzesinde", "text": "Türklerin Kıbrıs'ta var olma mücadelesinin en önemli sembollerinden biri olan, Kıbrıs Türk üniversite gençliğinin yazdığı Erenköy Destanı, tüm yönleriyle Surlariçi Şehir Müzesinde yaşayacak. 1964 yılında, büyük bir kısmı Türkiye'de olmak üzere, yurt dışında okuyan üniversite öğrenicisi Kıbrıslı Türk gençlerinin, vatan savunması için Erenköy'de toplanarak giriştiği mücadele, bağımsızlığa giden yolda yaşanan en önemli olaylardan biriydi. O dönem, Kıbrıs'ı Türkiye'ye bağlayan tek bölge olan Erenköy'ün savunulması, Kıbrıslı Türklerin adada tutunabilmesi için hayati önem taşıyordu. Bu nedenle, başta Türkiye olmak üzere Kıbrıs dışında üniversite eğitimlerini sürdüren fedakar birçok Kıbrıslı Türk genci, eğitimlerine ara vererek, Erenköy mücadelesine katılmış ve bölgede tüm imkansızlıklara karşı Yunanistan destekli Rum askerlerine karşı destansı bir mücadele vermişlerdi. Kıbrıs Türk Mücadele Tarihinde oldukça önemli bir yeri olan Erenköy Mücadelesi Surlariçi Şehir Müzesinde birçok materyal kullanılarak yaşatılacak. Sergilenecek olan materyaller arasında Erenköy Mücadelesi sırasında mücahitlerin kullandıkları giysi, silah, taşıt gibi malzemelerin yanında döneme ait önemli tarihsel belgeler de sergilenecek. Mücahitlerin adaya çıkmalarını sağlayan hücumbotlar, balıkçı tekneleri ve sandalların maketleri de sergilenecek eserler arasında. Ayrıca mücahitlerin Erenköy bölgesinde verdikleri mücadele ödüllü ressamlar tarafından çeşitli yönleriyle ve farklı tekniklerle çizilen tablolarla resmedilecek. Bunun yanı sıra Erenköy Mücadelesine katılmış bazı önemli isimlerin silikon heykelleri ve bronz büstleri de Surlariçi Şehir Müzesi'nde yer alacak. Yakın Doğu Oluşumu Müzeler Daire Başkanı Prof. Dr. Ali Efdal Özkul, Rumların Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlamak için başlattıkları saldırılara karşı Kıbrıslı Türkler birçok yerde ellerindeki sınırlı malzeme ile bir varoluş mücadelesi verdiklerini hatırlatıyor. Prof. Dr. Özkul, Bu varoluş mücadelesi içerisinde Kıbrıslı Türklerin, o dönem, Türkiye Cumhuriyeti ile tek bağlantı noktası olan Erenköy bölgesinde verilen mücadelenin ise ayrı bir önem taşıdığını vurguluyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/ergenin-yasamina-tanik-olmak-baslikli-yarisma-sonuclandi", "text": "Kuruluşundan bu yana nitelikli kitaplarla çocuk ve gençleri buluşturmayı temel hedef olarak belirleyen ve bu konuda öncü çalışmalar yapmayı sürdüren Bilgiyolu Kültür Yayınları'nın 2022 yılında İlk Gençlik Edebiyatı alanında Ergenin Yaşamına Tanık Olmak'' başlığıyla Macera ve Dedektiflik Romanı türlerinde düzenlediği yarışmanın sonuçları belli oldu ve kitaplar basılarak okurlarıyla buluşmaya başladı. Bu kitaplarıyla ödüle değer görülen yazarlar, düzenlenen bir törenle ödüllerini aldı. Bir Başka Çarşamba, Cirt, Büyü Bozumunda başlıklı metinler macera romanı türünde ilk üç sırayı; Nasıl Dedektif Oldum ve Takla Atamayan Kuşlar ise dedektiflik romanı türünde ilk iki sırayı paylaştı. Birincilik Ödülü, Bir Başka Çarşamba başlıklı metniyle Tuba Aktaş Deli'ye, İkincilik Ödülü, Cirt başlıklı metniyle Seher Keklik Şengül'e, Üçüncülük Ödülü, Büyü Bozumunda başlıklı metniyle Merve Özçakır'a layık görüldü. İkincilik Ödülü, Takla Atamayan Kuşlar başlıklı metniyle Kürşad Atam'a layık görüldü. Dedektiflik kategorisinde üçüncülüğe layık görülen bir metin olmadı. Bilgiyolu Kültür Yayınları, önceki yarışmasının ödül töreninde Korkuyu Tanımak; Onunla Yüzleşmek başlıklı yeni korku romanı yarışmasını da hatırlattı. Korku, her canlının doğal olarak dışa vurduğu içgüdüsel bir davranış biçimidir. Tarih boyunca her canlı kendi korkularını ortadan kaldıracak güvenli bir yaşam alanı bulmaya, burada kendi geleceğini kurmaya çalışmıştır. Onun için beslenme, barınma ve güvenlik önemlidir. Birinin eksik olması ya da olma ihtimali bile korku iklimini tetikler. İnsanın da doğal canlı korkularının yanı sıra kendine özgü sosyal, psikolojik, yaşamsal korkuları vardır. Bu onun bilinç taşımasının sonucudur ve önemlidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/erhan-us-ataerkilled-ile-art-ankarada-izleyici-ile-bulustu", "text": "Kavramsal/protest sanatçı ve yazar Erhan Us'un on birinci kişisel sergisi Ataerkilled, 10 13 Mart tarihleri arasında gerçekleşen Art Ankara 8. Çağdaş Sanat Fuarı'nda izleyici ile buluştu. Toplumsal cinsiyet rollerinin öldürücü alışkanlıklara dönüşmesini 20'ye yakın yerleştirme ve resim ile eleştiren Us'un mini sergisi, ATO Congresium Ankara'da bir kez daha ziyaret edildi. Ataerkilled, Us'un Şubat 2022'de on ikinci sergisi olarak hazırladığı Tanrı Simülasyonu NFT koleksiyonundan önce, 25 Kasım 31 Aralık 2021 tarihlerinde Uniq Expo Istanbul'da sanatseverlerin beğenisine sunulmuştu. Toplumsal cinsiyet eşitliği, muhafazakar yapının bedene tahakkümü, fırsat eşitsizliği, ayrımcılık, dayatılan güzellik kavramı, cinsel suçlar, metalaşma, moda istismar gibi konuları merkezine alan sergi, Us'un geçen yıllarda Tokyo Metropolitan Müzesi, Londra, Miami, Roma, Sydney, Rahmi M. Koç Müzesi, SaatchiArt gibi 5 kıta, 26 ülke ve birçok şehirde sergilenmiş yapıtlarından oluşuyor. Toplum denilen o tanımsız şeyin travmalara çektiği yara bantlarını ve körlüklerini birer göz bandı yapıp taktığı bizlerin, tarihte yalnız ve ancak şekil değiştiren 'tatlı hatıralar'a birer şeker daha atıp içerken, şiddetin tekrar üretildiği aklımızdan bile geçmeyen bu iğrenç şekilciğin dağınıklığı arasında kadın, erkek, meta, dualite sonunda yersiz bir kimliksizleşme. 'Süs'leştirilip yaşamı eve sıkıştırılan, işinde üzerine cam tavanlar atılan, muhafazakarlaşmanın kutsallarla paketlediği, anahtar kimliği anneleştirilen, moda istismarıyla hızlı tüketim öğesi yapılan kadın modelleri ve yanında bazı anlamsız beden mecburiyetleri. Ataerkil içerikten vazgeçmeyen ve hiçbir zaman da 'hakimiyetini' teslim etmemek planlarıyla vazgeçmeyecek inanç sistemleri bin yıllardır bireyin vücut bütünlüğüne tahakküm arzusunda. Türümüz aydınlanma davalarının sonunda yine dogmaya, geleneklere, inançlara sığındı. Sistemin zihne işlediği 'normalleştirme' suça zemin yaratırken; haksız tahrik, iyi hal, ceza indirimleri, duygusal bahanelere sarılmış cinayetler, kapatılmış soruşturmalar, sağlanmayan koruma, sınırlarını bilmeyen birey hazırladı olay mahallini. Gelenekler ve dedikodu ile kişiyi sınırlarken toplum, düzeni ifşa edenler erkek 'otoriteler' ya da ataerkil kadınlar tarafından susturuldu. Belirlenmiş rollerden dayatmalardan kurtulmanın, toplumsal cinsiyet eşitliğinin, feminizmin güçlü kadın duruşunun önünde bugün en büyük engel; medyanın reytingler, tiraj ve onaylanmak; erkek ile ataerkil kadının da 'uyum veya emir' uğruna, devam ettirdiği geleneksel toplumsal cinsiyet rolleri."} {"url": "https://gazetesanat.com/erhan-ustan-abdde-ikinci-sergi", "text": "Kavramsal protest sanatçı ve yazar Erhan Us'un on beşinci kişisel sergisi Illegalite: Gücün Transferi, T. Rowe Price Gallery'de, ABD'nin en eski sanat okulu Maryland Institute College of Art himayesinde izleyici ile buluştu. 2019'da Art Basel Fuarı sırasında Miami'de ilk kişisel sergisini Filmgate'te Amerikan izleyicisi ile buluşturan Us, şimdi de manifestosu ile izleyiciyi, birey yönetici güç zehirlenmesi üçgeninde sergilenen on dört eseri ile yeniden incelemeye davet ediyor. II. Dünya Savaşı sonrasında dünya durdu, döndü ve kendine baktı. Baktı ama sorunun insanların içindeki insanlar olduğunu görmedi. Sosyal psikoloji tamamen otorite birey ilişkisini çözmeye yönelmişti. İnsanın doğası, hırsı, güç arzusu, en sıradan bireylerin bile görevi kötüye kullanmaya varan, yükselmek için her şeyi yapan ancak bu uğurda başlangıç amaç ve hedeflerindeki meşruiyeti kaybettiği bir güzergahta ilerliyordu. Çağlar ve medeniyet, bunu asla değiştiremedi. çekildiği bu süreç sonunda güç el değiştirdiğinde, verilen sözler unutulur, dünün mağdurları bugün, yarının zalimlerine dönüşür. Yöneticiler değişse de istibdat hep tozlu bir bekleme sürecindedir. Yeni sistem de eskisinden farksız olarak, pompaladığı başarı kriterleri dışındaki kodları tanımaz. Kontrolsüz eleştiri ile yaratıcılığı öldüren, kendinden olmayanı dışlayan, nefretle beslenen içerikle bireyi kalıpların içinde tutar ve hiçbir başarı cezasız kalmaz. Ve gücün kendini sürekli kılması için bir korku imparatorluğuna ihtiyacı olur. Alternatif zaferlerle şahane gösteriler yapar, her fırsatta düşmanlar yaratıp kitleleri ona inandırmak suretiyle göz açıp kapayana kadar kadrolaşma, sansür ve baskıyla kendi otokratik oligarşisini oluşturur. Sonunda birey, yükseldikçe kimliksizleşir, iktidarın sonunda ya yalnızlık ya da ölüm vardır."} {"url": "https://gazetesanat.com/erhan-usun-entelektuel-olum-isimli-kisisel-sergisi-mira-koldas-art-galleryde", "text": "Kavramsal/protest sanatçı ve yazar Erhan Us'un 10. kişisel sergisi Entelektüel Ölüm, 11-25 Şubat tarihlerinde Mira Koldaş Art Gallery 'da, Gökçe Oruç küratörlüğünde sanatseverlerle buluşuyor. Pandemi nedeniyle randevu ile ziyaret edilecek olan sergi, Us'un post-gerçeklik, popülizm, kimlik siyaseti/toplumun aptallaştırılması, eğitim sistemlerinin çöküşü doğrultusunda toplumun sorgulayıcı fonksiyonlarının azalarak tektipleşmesi sonucu entelektüel varlığını kaybetmesi gibi konuları merkezine alarak; geçen yıllarda 5 kıta / 26 ülkede sergilenmiş, Türkiye'de ilk kez izleyici ile buluşacak, oldukça sert yerleştirme ve resimlerden oluşuyor. Alet olduğun popülizmin ve cehaletin ve kimlik siyasetinin. Kısmet dedin sorumsuzluktan gelen, nedensellik kıskacında bütün sorunlarına. Sıkıldın, o new age saçmalıklarla dolu kitapları okurken bile, sıkıldın. Selfie'ni çekmen yarım saat sürdü, onaylanma arzusuyla. Survivor izledin sonra, tanrından birkaç istek yapıp, uyudun dogmalarınla. Ulaşıldığı anlamına gelmediği bir çağın alacakaranlığına. 1987 yılında Ankara'da doğdu. Kavramsal sanatçı ve yazar. Bilkent Üniversitesi THM'den sonra, marketing çalışmaları ve 11 sivil toplum başkanlığına istinaden uluslararası onur nişanlarına ve 'En İyi Dijital Ajans' ödüllerine layık görüldü. Eserleri; 25'i aşkın ülkede sanatseverlerle buluştu. İstanbul ve Anadolu Üniversiteleri'nde Sosyoloji ve Felsefe çalışmalarına devam etmektedir. Dijital Prestij: Teknoloji, Sosyal Medya ve Marketing Üzerine kitabı 2018 yılında yayımlanan Us; Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği, AFSAD ve AGSAD üyesidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/erhan-usun-the-god-simulation-tanri-simulasyonu-adli-nft-koleksiyonu-izleyici-ile-bulusuyor", "text": "Kavramsal/protest sanatçı ve yazar Erhan Us'un on ikinci kişisel sergisi The God Simulation, NFT koleksiyonu olarak 10 Şubat itibariyle izleyici ile buluşuyor. The Truman Show filminden elli karenin bozulmuş formları ile gerçeklik, simülasyon argümanı ve bilinç üzerinde duran sanatçı, toplumun inanmayı tercih ettiği sabitler ve güncel önermeler arasındaki önyargı / tutum farkına değiştirilmiş görme biçimleri kullanarak dikkat çekiyor. Dev NFT 'marketplace'leri OpenSea. io ve Rarible. com'da erhanus kullanıcı adı ile görüntülenebilecek Us, sanatın sansasyonelliğin etkisinde kalmamasının önemini vurgulamak adına, sınırlı NFT'nin satışa sunulacağını belirtti. Serinin devam projeleri, Matrix ve 13. Kat'ın incelendiği iki yeni koleksiyon da Mart ve Nisan'da sanatçının NFT hesaplarında izlenebilecek. On binlerce yıl sonra yaşayacak bir insanın, evrimin aşamalarını veya tarihini çözümlemek için tasarladığı bir bilinç olmak ya da olmamak. Belki kanlı canlı insan, belki kavanozdaki beyin ya da birkaç silikon etkileşimi olarak Platon, Descartes, Hume, Kant, Berkeley, Baudrillard, Bostrom. Soğuk bir gün doğumu gibi yüze çarpan dogmaların arasında o 'kutsal' kitabın karakterleri değiştirildiğinde; cezalandırıcı tanrının sınadığı kuklalarla, bir simülasyonda zalim çocukların Sims karakterleri arasında hiçbir fark yok. Kavramsal sanatçı ve yazar. Bilkent Üniversitesi THM'den sonra, marketing çalışmaları ve on bir STK başkanlığına istinaden uluslararası onur nişanlarına ve en iyi dijital ajans ödüllerine layık görüldü. Eserleri; 30'a yakın ülkede sanatseverlerle buluştu. Dijital Prestij: Teknoloji, Sosyal Medya ve Marketing Üzerine kitabı 2018'de yayımlanan, ikinci kitabı Status Quo'nun Mart 2022'de raflarda olması beklenen ve yaşamı hakkında bir de belgesel çekilmiş olan Us; a+A Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği ve AFSAD üyesi olup, İstanbul ve Anadolu Üniversiteleri'nde Sosyoloji / Felsefe çalışmalarına devam etmekte ve Doğu Akdeniz Üniversitesi'nde dersler vermektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/eric-weinerin-kaleme-aldigi-dahiler-diyari-cikti", "text": "Yapay zeka tarafından kapağı tasarlanan ve arka kapak yazısı yazılan, Eric Weiner'ın kaleme aldığı Dahiler Diyarı, Cemre Özer Düzgün çevirisi ve KaplumbaA Kitap etiketiyle raflardaki yerini aldı! Kitabın çevirmeni Düzgün, Antik Yunan'dan, Floransa'ya, Viyana'dan Kolkata'ya, oradan San Fransisco'ya kısacası dünyanın dört bir yerinde, deha turuna çıkmak istiyorsanız doğru kitaba bakıyorsunuz, diyor. Eric Weiner'in Dahiler Diyarı adlı kitabı, coğrafyanın yaratıcılığı ve yeniliği teşvik etmede oynadığı role dair düşündürücü ve eğlenceli bir keşif. Weiner, Atina, Floransa ve Silikon Vadisi de dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki çeşitli şehirlere yaptığı seyahatlerde dehanın ortaya çıkmasına katkıda bulunan benzersiz kültürel, tarihi ve sosyal faktörleri ortaya çıkarır. Yol boyunca, tarihin en büyük düşünürlerinden bazılarının alışkanlıklarına ve zihniyetlerine ve kendi doğuştan gelen dehamızdan nasıl yararlanabileceğimize dair içgörüler sunuyor. Yaratıcılık, yenilikçilik ve coğrafya ile insan başarısının kesişim noktalarına ilgi duyan herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap. Önemli bir ipucu, parmak kadar küçük, yuvarlak bir ziynet eşyasında yatar. Bu eser, Rönesans Floransa'sından ortaya çıkan tüm eserler arasında, bir adım öne çıkar ve geri kalanını açıklamaya yardımcı olur. O olmasaydı, muh- temelen bu dahiler de var olmayacaktı ve büyük olasılıkla Rönesans gerçekleşmeyecekti. Dahiler Diyarı'nın yazarı, birçok insanın ilgisini celb eden dehanın, nerelerde ve nasıl koşullarda ortaya çıktığına dair bir araştırma serüvenine çıkmış. Çok akıcı bir dille ve derinlemesine bir araştırmayla da bu kitabı ortaya çıkarmış. Cemre Özer Düzgün'ün itinalı çevirisi ve editör Furkan Kemer'in yoğun emeğiyle biz de kitabı Türk okurlarla buluşturduk. Kapağıyla ilgili konuşurken tasarımcımız Okay Karadayılar, kapağı yapay zekaya yaptırdığını ve güzel sonuç aldığını söyledi. Bir adım daha attık ve arka kapağı da yapay zekaya yazdırdık. Bu tezattan çok memnun kaldık. Umarız okur da bizim gibi düşünür. Eric Weiner, Dahi doğulur mu, yoksa olunur mu? sorusunun cevabını, tarihteki dahilerin şehirlerine giderek araştırıyor. Akıcı diliyle bu araştırmasına okuyucuyu da dahil ediyor. Kitabı çevirirken, yazarla beraber bulunduğu şehirlerin atmosferini kokladığım, ünlü dahilerin yaşamlarına bir nebze de olsun dahil olduğum için çok mutluyum. Her zamanki gibi bana bu kitap için inanan ve sabırla bekleyen Alsem'e, desteklerini hiçbir zaman eksik etmeyen eşime ve aileme teşekkür ederim. Umarım siz de okurken en az benim kadar keyif alırsınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/erin-ilkcan-aslan", "text": "1990 yılında Ankara'da doğan Erin, 2017 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. Gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında gerçek zamanlı veya dijital pek çok kişisel sergi düzenledi ve karma sergilere katıldı. Resim haricinde dijital kolaj, video ve ses enstalasyonu, fotoğrafçılık ve yazınsal alanlarda da çeşitli yapıtlar ortaya koydu. Bu soruyu okuduğumdan beri belki de on farklı fikir geçti kafamdan. Her biri birbirinden farklı bir yönümü tanımlayan bir sürü fikir... Öyle çok öhöm öhöm! diyerek anlatabileceğim şey var ki, herhangi birini yazarak kendimi sıfatlamış ya da kalıplamış olmak hiç istemiyorum. Tam şu anda öğlen güneşinde saçlarını kurutan ve bunları yazan bir Erin'im mesela. Her yeni anda yeni bir tanesi de gelmeye devam ediyor. Hal böyle olunca da Erin İlkcan Aslan kimdir? sorusunun her yeni cevabına ben de fazlasıyla meraklanıyorum ve olan biteni heyecanla gözlemliyorum. Ve tam da şu an; keskin bir şekilde 'ben buyum'dan ziyade, değişimler konusunda esnek fakat aynı zamanda da disiplinli bir öz-gözlemleme ile hayat yolculuğumda kendimi farklı yönlerimle tanımanın tadını çıkaran biri olarak virgüllüyorum cevabı burada. Babam bugüne dek gördüğüm en afili aşık/ozan, annem ise kıpırdak bir dansçı. Geniş ailem de sanat icracısı dolu. Bu da bana ifadenin farklı biçimlerde yaratılışını erken yaşlarımdan beri gözlemleme şansı sağladı. Benim içim ise; ifade bulmayı bekleyen sonsuz bir yaratma güdüsü ile dolup taşıyor gibi hissediyorum neredeyse her zaman. Ailem sanatlarını geçirdikleri dönemin şartları ve mevcut şartların elverdiği ölçüde gerçekleştirmişler. Ben ise içimdeki yaratma arzusuyla yerimde duramadım. Öyle çok hareket ettim ve öyle çok yeni Erin'lerle tanıştım ki bu süreçlerde... Yeteneklerimin büyüyen bir ağaç gibi gelişimine, dallanışına, budaklanışına, bazen yaprak döküşüne, bazen tomurcuklanışına, meyve verişlerine yani kısacası deviniyor ve değişiyor oluşuna şahit oluyorum ve olmaya da devam ediyorum. Böylece yaşantım boyunca benimle birlikte mevcut olan her şey; asla keşfini bitirdim diyemeyeceğim yaratma serüvenimi destekliyor oluyor. Bu keşif bütünüyle hayata ait. Ve bunu deneyimliyor olduğum için kendimi çok ama çok şanslı hissediyorum. Tarzımı ben tanımlamayayım. Bırakalım bunu bu işte uzmanlaşmış sanat tarihçileri, galeristler, koleksiyonerler ya da herhangi bir şekilde sanata gönül vermiş birileri yapsın. Ben sadece yaratayım, yaratayım ki varlığımdan saçılan ışıkları izleyebileyim. Sanatım neler barındırıyor sorusuna gelirsek; sanatım tüm heyecanımı, tüm meraklı izleyişlerimi, tüm hayran kalışlarımı, tüm gayretimi, tüm değişimlerimi, tüm oh beee lerimi, tüm haydaa larımı, tüm gözyaşlarımı, kahkahalarımı, aşklarımı, kendimle olan ilişkimin her bir oluş seviyesini, öte yandan tüm sorumluluklarımı, hayretlerimi, korkularımı, sevişlerimi, bırakışlarımı, teslim oluşlarımı, haykırışlarımı ve sesiz kalışlarımı, bildiklerimi ve bildiğimi sandıklarımı, inançlarımı ve bazen reddedişimi, kaçışlarımı, saklanmalarımı, cesurca attığım tüm adımları, fark edişlerimi, kendim olmanın verdiği sevgi ile kendime sarılışlarımı, güzel bir müzikle deliler gibi dans edişlerimi, mızmızlanışlarımı, şımarıklaşmalarımı, koşuşturuşlarımı, dinleniverişlerimi, bir türkü mırıldanışımı, özlemlerimi, kavuşumlarımı, nefes alışlarımı ve nefes verişlerimi kısacası her ama her halimle zevkle deneyimliyor olduğum kendiliğimi barındırıyor. Sadece bu sorunun cevabına odaklandığım bir seneyi bu soruyu cevaplamak için yazı yazarak geçirebilirmişim gibi hissettirdin. Öyle basit fakat aynı zamanda da komplike bir soru ki bu benim için, dilimi çok ağdalamadan ifade etmeyi deneyeceğim. Hayatlarımızın, içsel oluş durumlarımızın yansımaları ile şekillendiğine inanıyorum. Ve bu oluş durumlarının; gelişerek evrimleşen bakış açıları ve yaklaşım tutumları olduğuna inanıyorum. Geniş bir bakış ile sonsuzun; her biri sonsuz olan ve sonsuz bir değişim devinimine sahip, o sonsuzu oluşturan parçaları gibiyiz. Olasılıkları hayatı algılayışımız ile belirliyor ve sadece varlıklarını sorgulayarak bile sonsuz sayıda ihtimali var ediyor olduğumuza inanıyorum. Bu bağlamdan yola çıkarak sorgulanmış her bir fikrin gerçek olduğuna ve evrendeki her bir parçacık kadar farklı gerçeklikler olacağına inanıyorum. Sonsuz olasılıklardan herhangi birinin, o olasılığın gerçekleşme durumuna yönelik tutumumuz ve yaklaşımımızın şekli ile gerçekleşiyor ya da gerçekleşemiyor oluşunu düşünüyorum şu an. Ama başka bir anda ise -örneğin dün sabah- sadece sabah güneşi tepenin ardından doğarken kulağıma gelen bir kuş şarkısının dile gelemeyen hissettirdikleri hayat felsefem oluyor. Hayat ne kadar değişiyorsa resimlerimin de aynı şekilde değişeceğine, gelişip evrimleşeceğine inanıyorum. Çünkü birbirinden ayrı değil hiçbir şey. Öncelikle hiçbir mesaj verme kaygım yok, olsa bile mesajın olduğu haliyle ulaşamayacağını biliyorum. Bu biraz kimse beni anlamıyor mızmızlanışı gibi oldu fakat öyle değil. Ben açık açık yazsam bile gözlemcinin hayatındaki her bir değişken, izlediği şeyi kendi algı sistemine göre algılamasına sebep olacaktır. Erken dönem resimlerimde idealist bir biçimde bunu yapmayı denedim fakat hiç gerek yokmuş. Konularda ise çıkan bazı resimler, aynı zamanda benim de bütünüyle bir parçası olduğum doğanın hareketi ve uyumunu gözlemleyerek sadeleştiriyor olduğum bir dilde yazılmış güzel bir anın şiirleri gibiler. O sihirli anların sonsuzlaşışı gibiler. Ama bazen de kendime soruyor olduğum nasıl bir süreçten geçiyorum? sorusuna resim vasıtası ile dalıyorum. Hazzı muazzam. Bazen ifade etmek için yanıp tutuştuğum ama nasıl dile getireceğimi bilmediğim bir konuyu ellerimdeki boyalarla irdeliyorum. Bazen de sadece yapıyorum. Ne olacağını, nasıl olacağını, neye işaret edeceğini hiç düşünmeden. Dedim ya, bir mesaj kaygım yok. Bakılan şey resim, görülen şey bakanın kendisi bence. İzleyici ile resmin arasında durmamaya gayret ediyorum çünkü ben de kendi resimlerimin izleyicisi olmaktan çok hoşlanıyorum. Nesne ile dolaylı yollardan bağ kurarak onu sahiplenmek, insanoğlunun hala sürdürüyor olduğu mülk illüzyonlarından biri olmuştur. Özne, nesneyi pragmatist olarak şekillendirir ve kırılmaz kalıplar içerisine oturtur. Bir ihtiyaç ve ihtiyacın giderilmesi yönünde kurulan özne-nesne ilişkisi uçucudur. Belli özel durumlar dışında, nesne, aynılaşarak öznenin yapay ihtiyaçlarını gideren bir aleladeleşme ile varlığını sürdürür. Nesnenin, özne tarafından atfedilen normlar içerisindeyken tükenme ve değersizleşme ihtimali yüksek, kalıcı olma ihtimali neredeyse yoktur. Bu ilişkinin istisnai durumlarından biri, öznenin nesne üzerinde oluşturduğu içselleştirme sürecidir. Bu süreç, yönelinen nesneyi, uzay-zaman bütünselliğinde bulunduğu organik yapıdan kopartarak üzerine yüklenen mana ile özel kılar... Bu 'özel'lik durumu daima süregelen göreceli bir biçimdedir ve aynı zamanda da değişkendir. Öznenin nesneye yüklediği her yeni mana, nesneyi içselleştirerek benimsemesine, onu olduğu çerçeve dışına çıkartarak sahiplenmesine sebep olur. Bu, öznenin nesne ile doğrudan bağ kurmasıdır. Kişiselleştirilerek, doğrudan öznel bir biçimde şekillenmiş her nesne, bir deneyim ile kazındığı salt varlığını öznenin zihninde sürdürür. Bu, alelade bir nesnenin, etki alanı devam ettiği sürece vazgeçilemezlik kazanmasıdır. Başka bir deyişle, nesnenin ölümsüzleşmesidir. yazıyordu serginin kapısında. Şimdi tekrar okuyunca bayağı uzatıyormuşum o zamanlar söylemek istediklerimi. Sergi, tam bir neden olmasın ki? sergisiydi bir yandan da. Sergileme mekanlarının steril oluşu sanat ile ifade bulan bazı duyguların etkisini tam olarak vermiyor ve her türden sanat yapıtını hissettirdiği şey ne olursa olsun ticari bir metaya dönüştürüyor gibi hissediyordum o zamanlar. Bu yüzden de sergi bittikten sonra sergi sonunda kalan her şeyi koca bir çöp poşetine koyarak otelin çöplüğüne bıraktım ve sergi aslında tam da o noktada bitti. O geceden kalan eserler o gece alıcıları ile yeni evlerine giden eserlerdi. Pomptu olamamış olanlar yani... Şimdi kocaman bir gülümseme ile hatırlıyorum o akşamı. Duş alan bir şişme bebek vardı ve onlarca insan ufacık bir otel odasından geçti. Hayatımın en kalabalık one night stand'ı gibiydi. Yeterli boşluğa sahip her yer yeni bir şey ifade etmek için uygundur bence. Yer yoksa gerekli boşluk da bir şekilde yaratılır. Ya da mevcut olan değiştirilir. Yüzeysel bir kısıtlama hissetmiyorum bu yüzden. Ama sokaklar, benzer duyguları paylaşıyor olabileceğimiz belki de sanatla karşılaşma şansı olmayacak onlarca insan ile bu evrensel dil ile iletişim kurabilmeye olanak tanıyor. Şu sıralar bir köyde yaşıyorum ve buradaki sokaklara da dokunmaya devam ediyorum. Sokağa bıraktığımız eserlerin daha sonra yanlış anlaşılarak yıkılışına ya da kazınışına belki de üzerinin boyanışına şahit oluyoruz. Eserlerin süreçleri devam ediyor böylece. Kendi hikayelerini yazmaya devam ediyorlar. Her birimiz gibi. Hiç bir sorun yok... Bir yolculuğumda birkaç günlük duraklarımın her birine sokak resimleri yapmıştım. Sonrasında hayatta kalan yapıtlarımla karşılaşmak yoğun şeyler hissettirmişti. Tuhaf bir zaman makinesi gibi gelmişti bana. Haydaaa yaşlanıyor muyum!? diye sormuştum kendime. Neyse ki sonra olgunlaşma olgunlaşma diyerek kendimi olumlayarak ikna etmiştim. Çocuklarımızın dünya gezegeninin gelişimine bıraktığımız gezegensel birer miras ve aynı zamanda da gezegenimizin çocuklarımıza bırakıyor olduğumuz bir miras olduğunu düşünüyorum. Hayata karşı duyarlı gelecek nesillerin varlığını şimdiden hissedebiliyorum. Bu konuda bizlerin hayata duyarlı olması ve ilgi alanlarımızı sürdürülebilir hayat algısında genişleterek sonraki nesillere ve bu sayede de hayata fayda sağlayabileceğimize inanıyorum. Her şey birbirine bağlı sonuçta. Bireyselliğinin farkında ve birlikte yaşadığı her türden canlı varlığın yaşamına saygıyla yaklaşacak ve nezaketle hayatı yaşarken aynı zamanda da hayatı geliştiriyor olan bireyler, özgürce yaratma ve değiştirme cesareti ile harikalar çıkaracaktır. Sanat tam bu noktada çocuklarımızın ve içerisindeki çocuğun merakı ile keşfe dalan herkesin yaratıcı olduğunu hatırlamasına çok büyük katkılar sağlıyor bence. Olacakları merakla izliyorum. Bir çocuğun resim yaparken parlayan gözlerine bakınca nasıl bir resim yapma şevki geliyor inanamazsın. İçimdeki çocuğun bir sürü çocuk birey arkadaşı var. Ayrıca bir seneden fazladır teorik çalışmaları devam eden ve demoları deneniyor olan bir özgür yaratım alanı hayalimiz var. Bu hayal biraz daha fizikselleşsin, seninle bu konuyu tekrar, daha uzun soluklu konuşalım. Şimdilik sadece çıtlatmış olalım. Konuyu bilenlerin gülümseyişini hissedebiliyorum. Ve bunu bilmek de beni çok mutlu ediyor. Oley! Herhangi bir resmimi, o anlık oluş durumumun yansıması olarak değerlendireceğimiz bir konuda, renkleri de o anki duygusal çeşitliliğim olarak seyredebiliriz. Bu da bu sorunun sincap ciddiyetindeki cevabı olsun. Nasıl bir döneme götürdün beni şu an inanamazsın... Tam bir dönüşüm dönemiydi. Hayatın geçitlerinden birindeydim. İlerlediğimi hissediyordum fakat bazı yerlerinde karanlık bir merdivenin tırabzanlarından tutunarak el yordamıyla yönümü tayin edebildiğim fakat hala daha ilerlemeye devam ettiğim anları vardı bu dönemin. Yorgundum ama bitkin değildim. Böylesine yoğun bir sürecin sonucunda dinlenmeye geçtiğimde, güzelin ne olduğu ve güzele yönelik her yeni sorguda algının nasıl da değişebileceği dışında hiçbir düşünceye odaklanamıyordum. Bu konuyu öyle çok irdeliyordum ki güzel bir uykuya hasret kalmıştım. Güzel olmayanı da sorguluyordum aynı zamanda. Güzel olmayan bir şeyi, tamamen güzel olmadığına inandığım biçimlerde sergilemeye, performe etmeye, deneyimlemeye açıldım. Kendi üzerimde bir deney yaptım diyebilirim. Bu sayede bir kabulleniş oluştu. Serginin isminde çirkin tarafım anlamı varken bir yandan da aslında olmadığım sandığım farklı yönlerimi barındıran tarafımı sorguluyordum. Sergi, tüm yaratım sürecini yaşayarak oluşturduğum koca bir happening/performans gibiydi. Sergiyi oluşturan resimler ise bu performatif sürecin sonunda geldiler. Güzel olmayan, olmayan tarafımın resimleri. Dönüp resimlere tekrar baktığımda güzel geliyorlar artık. Güzelliğin tek bir formu yok burada da. Bence resim, oluşurken sürekli evrimleşen bir yapıya sahip. Bir sonraki hamlemin ne olacağını görme merakı ve heyecanı bile başlı başına motive etmeye yetiyor beni. Güzel bir müzik, belki lezzetli bir şarap ve kendinle geçirdiğin o muazzam zamansızlıkta resimle başlayan tuhaf ve sonu belirsiz bir yolculuk... Ve bir de bu muhteşem yolculuklar sonucu hayatınızın gün be gün güzelleştiğini seyrederek devam ettiriyor olmanın verdiği kıvanç da cabası. Resme her defasında tekrar tekrar tutkuyla bağlanıyorum. Tam şu an, kendimi hissederken mutluyum. Bence yaşadığım her şey beni tam da şu an olduğum yere getirdi ve ilerletmeye de devam ediyor. Bu sebeple bir hayal kırıklığı ya da bir pişmanlık yok içimde. Anlaşılmaya gelirsek, artık böyle bir kaygı gütmüyorum resim yaparken. Ulaşacakları yere tam da ulaşmaları gerektiği biçimlerde ulaşıyorlar ve ulaşmaya da devam edecekler. İnanılmaz bir deneyimdi. Canlı resim etkinliğiydi ve katılan herkesin resme müdahale etmesini istemiştim. Dünyamız değişiyor, Dünya'da neler olmasını istersiniz? sorusuyla davet etmiştim izleyenleri resmime. İnanılmaz bir deneyimdi benim için diye tekrar ediyorum. Çünkü benim resmim algısını kırdığım anlar silsilesi yaşamıştım. Egomu yarattığım bir resim üzerinden gözlemlemek için inanılmaz bir platformdu. Hem performansı gerçekleştiren, hem de performansı gözlemleyendim aynı zamanda sahnedeyken. Bu sahne etkinliğinden iki tane yapabildim sadece. Sonra pandemi girdi araya. Tiyatrolar tekrar faal olduğunda ve bir arada olmanın sağlığımızı tehdit etmediği anlara vardığımızda, bu projeyi biraz daha geliştirmeyi düşünüyorum hala. Sonra seninle tekrar konuşmak isterim. Eğer yapmaktan vazgeçecek olursam da söz veriyorum haber vereceğim. Aykırı mı? Kim demiş? Ayrıca normalin ve aykırının ne olduğunu net bir şekilde bilmiyorum. Resme dair en aykırı macerama gelirsek de, zihnimde beliren ilk cevap dışında bir cevap vermek istemem bu soruya. Anlatacağım şey en aykırı olmayacağından pek dürüst olmayacak. Bu yüzdendir ki ne yazık ki fazlasıyla aykırı olduğundan anlatamayacağım. Eserlerimin dokundukları insanlara, mekanlara, evlere, duvarlara, koleksiyonlara, müzelere ve sokaklara; sağlıkla, sıhhatle, neşeyle, keyifle, bollukla, bereketle, mutlulukla ulaşmalarına niyetliyim. Ve eserlerimin öncelikle bana kazandırdıkları ile yaratımlarımı sürdürmeyi ve aynı zamanda da sanatı ve sanatçıyı destekleyebileceğim alanlar sağlayarak etkinliğimi genişletmeyi amaçlıyorum. Resim yaparken, daha doğrusu sanat ile ifade bulurken hissettiğim şeyleri çok seviyorum. Sanatın dokunduğu herkesin de kendi biricik deneyimlerini özgürce yaşayabilmesi gerektiğine inanıyorum. Her türden yaratım deneyiminin yaşanabileceği özgür üretim alanları sağlamak konusunda modeller üzerinde çalışıyorum bu yüzden de. Daha önce Cunda Adası'nda başladığım sanatçı rezidanslarına şu an Atelier Fernweh, Erin İlkcan Aslan ve Zeytin Perisi Evleri ortak çalışması ile Yusuflu Köyü'nde devam ediyoruz. Sanatçı dostlarımız gelip gidiyor. Birlikte üretiyoruz, birlikte seyrediyoruz, birlikte kahkahalar atıyoruz hayata doğru. Ve uzak olmayan bir gelecekte yeni yerlerin de yaratımında etken bir rol üstleneceğime inanıyorum. Halihazırda devam eden birkaç dijital sergide eserlerim izlemeye açıklar. Pandemi dolayısıyla turnesini tamamlayamadığımız Değişim! Nefes al, Nefes Ver performanslarına ve oluşturuyor olduğumuz bazı yeni platformların tasarımsal süreçlerine de odaklıyım. Yakınlarda bir kişisel sergi tarihi yok fakat bir anda ola da bilir. Fakat sıradaki kişisel sergimin içeriğine dair çalışmalarım muazzam bir motivasyon ivmesi ile devam ediyor. Yeni bir beste üzerinde çalışıyor ve aynı zamanda da bir seneden fazladır yazıyor olduğum haikuları ufak ufak kitaplaştırma çalışmaları yapıyorum. Ha bir de yaşadığım köyün olduğu kasabaya bir sokak sanatı festivali, aynı zamanda da buradaki tepelerden birine bir land art bırakmaya niyetliyim. Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Ama en önemlisi hayattan layıkıyla zevk almak ve kendime seni seviyorum demeye devam etmek öncelikli projem. Seninle sohbet etmekten büyük keyif duydum. Varlığım varlığını sevgiyle selamlıyor. Teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/erincten-bir-ic-hesaplasma-sarkisi-karalar", "text": "Sevilen müzisyen Erinç'in yeni şarkısı Karalar, OnAir Sahne'den yayımladı. 2019'da OnAir Sahne ile birlikte yayımlanmış ilk şarkısı Mahluk'la müzikseverlere merhaba diyen genç müzisyen yaklaşık 2 yıldır özenli projeleri ve şarkılarına kendi hazırladığı klipleri ile dikkatleri çekmeye KARALAR şarkısında da devam ediyor. Karalar, Erinç'in açıklaması ile bir iç hesaplaşma şarkısı. Ancak bunu orta tempo dans ederek yapıyor. Umuda davet ve gerçekleri kabullenme açısından dinleyenlerin de Ahh be bu tam ben! diyeceği türden bir şarkı. Olduğu her andan keyif alarak, yaşamaya devam ettiği sürece kendini müzikle ifade etmeye devam etmek Erinç'in en büyük hedefi. Hatta bir yandan yeni şarkısının heyecanını yaşarken bir yandan da önümüzdeki aylarda paylaşacağı yeni şarkılarının hazırlıklarıyla uğraşıyor. Bir müzisyen için konfor alanının çok önemli olduğunu düşünen Erinç, Türkiye'de iyi standartlara sahip performans sahnelerinin sayısını maalesef çok az buluyor. Bu da tatmin edici performansın önünde bir engel olsa da Erinç de birçok bağımsız müzisyen gibi engellerde boğulmak yerine kendi alanlarını yaratıyor. 1985 yılında İzmir'de doğdu. Lise yıllarında ilk gitarıyla tanışınca müziğe aşık oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Resim Öğretmenliği mezunu. Son 10 yıldır kendi bestelerini yazıp, çalıp, kaydedip, aranje ediyor. Şarkılarının kliplerini hazırlıyor ve cover tasarımlarını yapıyor. Erinç çocukluğundan beri hayatında müzik ve resim olan çok yönlü bir sanatçı."} {"url": "https://gazetesanat.com/erincten-yeni-sarki-dindirmeye-gucum-yetmez", "text": "Alternatif kulvarın sevilen seslerinden Erinç, yeni şarkısını yine OnAir Sahne etiketi ile yayımladı. Son ürettiği çalışmalarında retro tınılar kullanan müzisyen, yeni teklisinde de buna devam ediyor. Ancak genç besteci bu defa orta tempo bir dans şarkısından çok, bir yolculuk şarkısı hissiyatı uyandırmayı amaçlamış. Yakın zamanda bir yolculuk planınız varsa ya da şu anda yoldaysanız sizinle aynı ritmi yakalayan yeni bir şarkınız daha var: Dindirmeye Gücüm Yetmez. Hayattaki 'başarı' kavramını çok güçlü olmaya değil yeterince sabırlı olmaya daha çok benzeten Erinç bu şarkısında hayattaki talihsizliklerin bizim için birer fırsata dönüşebileceğine hüzünlü bir dille değinmiş. Hüzün ve umudu bir arada işleyen şarkı için, kafasında gezen tilkileri yönetmekten vazgeçip mevcut durumunu kabullenerek gerçekçi bir hedef için heyecan duyuyor denilebilir. Aynı zamanda resim öğretmenliği mezunu olan Erinç'in son çalışmasının kapak tasarımı da yine yetenekli müzisyen tarafından çizildi. Sosyal medyayı aktif kullanan Erinç sayfalarından yeni şarkısı için de ilgi çekici paylaşımlar yapıyor. Dindirmeye Gücüm Yetmez şarkısını tüm dijital platformlardan dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/erisilebilir-sanat-festivale-tasiniyor-unlimited-forum", "text": "'Herkes için Sanat' mottosuyla 2-4 Şubat tarihlerinde gerçekleşecek erişilebilir sanat festivali Unlimited Forum, sanatseverleri Türkiye ve Birleşik Krallık'tan engelli sanatçıların ve kültür profesyonellerinin çalışmalarını izlemeye ve üç gün boyunca ücretsiz olarak performansların, konuşmaların ve atölyelerin tadını çıkarmaya davet ediyor. British Council Türkiye, 'Herkes için Sanat' mottosuyla 2-4 Şubat tarihlerinde erişilebilir sanat festivali Unlimited Forum'u düzenliyor. Festival, engelli sanatçıların eserlerini sergilemeye ve Birleşik Krallık, Türkiye ve yakın coğrafi çevreden en iyi uygulama örneklerini tanıtmaya odaklanırken aynı zamanda, kültür ve sanat profesyonellerinin erişilebilirlik ve kapsayıcılık temalarına olan yaklaşımlarını değiştirmeyi de amaçlıyor. Herkese açık ve ücretsiz olacak festivale katılım için British Council Türkiye web sayfası üzerinden ön kayıt yaptırmak mümkün. Festivalin detaylı programı önümüzdeki günlerde paylaşılacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/erken-hiristiyan-sanatinda-fresk-priscilla-katakombu", "text": "İlk Hıristiyanların gömüldüğü yerler olan katakomplar, tüf yüzeylerin oyulmasıyla oluşturulan yeraltı mezarlarıdır. Bu yeraltı kaya mezarlarından biri olan Priscilla Katakombu Roma dönemine aittir ve İtalya'da Via Salaria'da bulunmaktadır. Alçak bir tavana ve düzgün olmayan toprak bir zemine sahip olmakla birlikte, dar geçit ve koridorlardan oluşan bir labirenti andıran katakomp, bu dar koridorların her iki tarafında ölülerin defnedildiği ve yalnız bir insan bedeni sığabilecek ölçülerdeki yatay nişlerin yer aldığı odacıklardan oluşmaktadır. Bu yeraltı mezarları ölü gömme işlevi yanında, Hristiyanların dini tören ve ayinler için toplandıkları gizli alanlar olarak da kullanılmıştır. Henüz Roma'da resmiyet kazanmadığı için yasaklı bir din olan Hristiyanlık, varlığını; bir dönem, Romalıların pagan dönemlerde kullanmış oldukları bu yer altı mezarlarında sürdürmüştür. Hıristiyanlık, zulüm altındaki mensupları gizlice buluşmaya mecbur bırakılan küçük bir mezhepken dinlerini özgürce yaşayamayan Hıristiyanlar bir nevi kilise işlevi gören bu katakomplarda gizlice ibadet etmişlerdir. Hristiyanların ilk toplanma yerleri olan katakomplar, zamanla Hristiyanlar için kutsal yerler haline gelmiş ve Erken Hristiyan sanatına dair ilk örnekler, bu katakomplarda ortaya çıkmaya başlamıştır. Katakomplarda, yazıtlar, resimler, heykeller, süs eşyaları gibi mezarlara yerleştirilen birçok öğe vardır. Bu süslemelerin çoğu ölüleri tanımlamak, ölümsüzleştirmek, sonsuzluk kazandırmak için ve saygı unsuru olarak kullanılmışlardır. Ölümden sonraki hayata inanış da ölülerinin mezarlarını süslemelerinin sebeplerinden biridir. Pagan kültürünün etkisini taşıyan katakomp resimleri, kireç suyunda eritilen madensel boyalarla taze sıva üstüne resim yapma yönteminden yararlanılarak yapılan duvar resmi olan fresk teknikli çalışmalardır. Priscilla Katakombu'nda bulunan ilk resimler 3. yüzyıldan (M. S. 200ler) kalma resimlerdir. Bunlardan biri olan ve 3. yüzyıl sonuna tarihlenen Meryem ve Çocuk İsa freski, çocuğunu emziren bir anne ve o anneyi işaret eder vaziyetteki başka bir figürden meydana gelen bir kompozisyonu sunmaktadır ve bu kompozisyon daha sonra Hıristiyan resim sanatında çokça tekrarlanacak olan bir sahnenin bilinen ilk örneğidir. Yunan Şapeli olarak adlandırılan kemerli kare bir oda olan küçük cubiculumun duvarları birinci stil Roma duvar resmi dediğimiz, önce bir kat alçı sıva yapılarak arkasından yüzeyin mermer levhayı andıracak biçimde boyanması tekniğiyle bezenmiştir. Duvarlarda 3. yüzyıla tarihlenen Eski ve Yeni Ahit'ten sahneler bulunmaktadır. Bu sahnelerden biri ilahi takdirle inançları yüzünden zulüm gören insanlarla alakalıdır. ''Kızgın fırında üç kişinin yakılışı' freskinde İncil'in Daniel bölümünde de anlatılan, krallarının dev ve altından imgesine tapınmayı reddettikleri için diri diri yakılmakla cezalandırılan üç musevi resmedilmiştir. Ancak o üç kişi yazgıları gereği ateşten etkilenmezler, Tanrı meleği vasıtasıyla onları kurtarır. Muhtemelen amaç bu etkileyici sahneyi betimlemek değil, sabrediş ve kurtuluş temalarıyla avundurucu bir örnek ortaya koymaktır. İnançları dolayısıyla zulüm gören ilk Hıristiyanlar için bu konunun neden cazip olduğu da son derece anlaşılır bir hal kazanmaktadır. Yine Yunan Şapeli'nde yer alan ''Ekmeğin Bölünmesi'' freski uzun bir masa arkasında oturan yedi kişiyi barındırmaktadır. Masada oturan insanların bir tarafında dört, bir tarafında ise üç olmak üzere yedi adet ekmek sepeti betimlenmiştir. Masanın üzerinde ise balıklar resmedilmiştir. Derinlik hissi verebilmek için nesnelerin belli bir açıdan küçültülerek verildiği bu freskte ekmeklerin ve balıkların çoğaltılması mucizesine bir atıf görülmektedir. Kralların Tapınması ve Lazarus'un Dirilişi konulu freskler de yine Yunan Şapeli olarak adlandırılan cubiculumda bulunan fresklerdendir. Katakomp içinde bulunan başka bir oda olan Örtülü Kadın cubiculumu, isimini burada tasvir edilmiş olan başı örtülü bir kadından almaktadır. Bu tasvirde aynı kadın üç kez, yan yana olacak şekilde resmedilmiştir. Soldaki tasvirde bir rahip tarafından evlendirilirken, sağdaki tasvirde bir koltukta kucağında bir bebekle oturur vaziyetteyken görülmektedir. Tam ortada ise diğer ikisinden daha büyük bir tasvirle orant denilen pozda görülmektedir. Orant veya Latince orans pozisyonu ya da duruşu eski çağlardan beri dua ve yalvarma için kullanılan bir pozisyondur. Birçok erken hıristiyan bu pozisyonu çarmıha gerilmiş İsa'nın kolları ile tanımlamışlardır. Hıristiyanlar tarafından benimsenen, duanın standart tutumunu yansıtan orant duruş kolların kaldırıldığı, ayrıldığı ve avuç içlerinin dışa doğru baktığı bir durumu tanımlamakla birlikte erken hıristiyan sanatında sıklıkla kullanılmıştır. Bu duruş bir tesellinin yansıması olarak ölen ve artık cennette olan kişinin ruhunun bir sembolüdür, yeryüzünde hayatta kalan sevdiklerine dua ve şefaat ettiği anlamını taşımaktadır. Katakomplarda yer alan fresklerdeki İncil'den karakterlerin çoğu, müminlerin ilahi kurtuluşu konulu sahneler orant pozisyonunda gösterilmektedir. Bu odadaki en büyük resim tavanın alçak kubbesinin merkezinde yer alan ''İyi Çoban'' sahnesini bizimle buluşturan fresktir. İsa ile birlikte biri omuzlarının üstünde olmak üzere üç tane keçi betimlenmiştir. Vücut ağırlığının bir bacağa bindirildiği ve öbür bacağın dizden hafifçe kırılarak serbest bırakıldığı bir duruşu ifade eden kontrapost duruşu anımsatan bir duruş görülmektedir. İsa'nın hemen iki yanında üzerlerinde güvercinler olan birer ağaç bulunmaktadır. Bu freskte bir çoban sürüsüne nasıl iyi bakarsa İsa'nın da onu takip edenlere o kadar iyi bakacağı düşüncesi ve sembolizmi yatmaktadır. Merkezdeki daireyi çevreleyen tavus kuşları sonsuz yaşamın sembolü olarak, yerde yürüyen bıldırcınlar ise yeryüzünün sembolü olarak verilmiş ve İsa'nın dünyevi ve uhrevi oluşu vurgulanmıştır. Hristiyanların ilk toplanma yerleri olan yeraltı mezarlarının duvarlarına, tavanlarına yapılan bütün tasvirler Hıristiyan sanatının ilk örnekleri arasında yer almaktadır. Zamanla Hıristiyanlar için kutsal yerler haline gelen katakomplar Hıristiyanlığın yayılması için yürütülen faaliyetler açısından önemli bir rol oynarken, buralarda görülen pek çok tasvir Hıristiyan ikonografisinin ilk keşifleri olarak nitelendirilmektedir. Bu tasvirler, Hıristiyan sanatının muhteşem geleneğine giden yoldaki ilk adımlardır. Emeğinize sağlık, via salaria'nın dışındaki katakomb'ların incelemesini de gelir umarım."} {"url": "https://gazetesanat.com/ernestoyu-oldurmek", "text": "Motosikletimle yola çıktım. Onları bulabilmek için şehirler ve ülkeler geçtim. Açlık ve yorgunlukla geçen günlerim zafere yaklaştığımı düşündükçe beni daha da çok güçlendiriyordu. Geçtikleri yerlerde tanınmaya ve saygı görmeye başlamışlardı. Ernesto, benim kızıma, çocukluk arkadaşının kızına yapmadığı doktorluğu, iyiliği hiç tanımadığı insanlara sunuyordu. Gazetelerde haber oluyorlar, her gittikleri yerde saygınlıkla karşılanıyorlardı. Çok yaklaştığımı düşündüğüm bir gece El Salvador'da, gazetedeki son haberde gördüğüm motorlarını bir dans kulübünün önünde gördüm. İçeriden müzik sesleri geliyordu. Sokakta kimse yoktu. İçeri girip onu bulup boğazını sıkabilirdim. Ya da dışarıda bekleyip çıktığı anda üstüne atlayabilirdim. Hayır böyle yapmayacaktım. Ona yakışır bir ölüm olmalıydı. Ansızın, bir anda, kontrolü dışı... Motorlarını bozacaktım. Ya kendisi ölecekti ya da arkadaşı. Ya da yüce tanrım izin verirse ikisi. Her türlü acı çekecekti. Motorun fren hidroliğini boşaltmam iki dakikamı aldı. Bu konuda da ondan üstündüm. Geçmiş zamanda bir gün koşarken bana; Bana güç veren zaferlerim değil, yaşamdaki yenilgilerim olmalı. demişti. Bu onun için en büyük zafer olacaktı. Sabaha karşı dans kulübü yavaş yavaş boşalmaya başlamıştı. Kapıda onu gördüğümde kalbim yerinden çıkacaktı. Ön tarafa arkadaşı bindi. Ernesto ise arkasına. Öyle bir hızla hareket ettiler ki ölüme de aynı hızla yaklaştıklarını nereden bilebilirlerdi. Gözden kayboldular. Ne bir ses ne bir gürültü, hiçbir şey olmadı. Sabah olduğunda bekledim, sağlık merkezlerine gittim kontrol ettim. Yoklardı. Çıldırmak üzereydim. Aklımın bir köşesinde bir yerde motorlarının devrildiği ve oracıkta öldükleri vardı. Umarım cesetlerini bir an önce bulurlardı. El Salvador'da günler ve haftalar geçirmiştim. Zaten artık bir hayatım yoktu. İstediğim gibi sürünebilirdim. Bir sabah, gazetenin birinde gördüğüm bir haber, sürüngen gibi geçirdiğim hayatımın bittiğinin ve bambaşka bir hayatın ilk adımının sebebi olmuştu. Ernesto Guevara, Guatemala'da Başkan Jacobo Arbenz Guzman ile toprak reformu ve diğer değişikliklerle ilgili toplumsal devrim yapabilmek için kolları sıvamıştı. Bu sırada biz Arjantinlilere özgü, hey, dostum, birader anlamına gelen che ünlemini çok sık kullanması nedeniyle Che takma adını kullanmaya başlamıştı. Bana da hep dostum diye seslenirdi. Che...! - Ne söyledi? - Buraya beni öldürmeye geldiğini biliyorum. Vur beni korkak, yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın! dedi. Çavuş bunu söylerken ağlamaya başladı. Etkilenmişti. Ernesto'dan o bile etkilenmişti. Silahımı çekip onu alnının ortasından vurdum. Yalnızca bir adam öldürmüş olmadın! Benim hayallerimin ve hayatımın katilini, kızımın katilini öldürdün! Ömrü boyunca kendini adadığı yoksullar, hastalar, devrimcilik hülyası, başarıları, yenilgileri, dürüstlüğü umurumda değildi. Benim için önemli olan bana yaşattıkları idi. Tüm yaşadıklarımın intikamını almıştım. Artık yaşamak için bir nedenim de kalmamıştı."} {"url": "https://gazetesanat.com/ersan-kuneri-dizisi-oyunculari-ilk-kez-ayni-masada", "text": "Zorlu PSM'nin sevilen YouTube programı İbrahim Selim ile Bu Gecenin yeni bölümünün konukları 13 Mayıs'ta Netflix'te gösterime giren Erşan Kuneri dizisi oyuncuları; Cem Yılmaz, Uraz Kaygılaroğlu, Nilperi Şahinkaya, Zafer Algöz, Çağlar Çorumlu, Bülent Şakrak olurken Ezgi Mola ve Merve Dizdar da programa görüntülü bağlandı! Müzikten, stand-up'a, mizahtan güncel konulara her alana dokunan ve her anı eğlence dolu dakikalara sahne olan Zorlu PSM'nin sevilen programı İbrahim Selim ile Bu Gecenin yeni bölümünde Netflix'te gösterime giren Erşan Kuneri dizisi oyuncuları; Cem Yılmaz, Uraz Kaygılaroğlu, Nilperi Şahinkaya, Zafer Algöz, Çağlar Çorumlu, Bülent Şakrak olurken Ezgi Mola ve Merve Dizdar da programa görüntülü bağlandı. Erşan Kuneri dizisi oyuncuları için özel olarak hazırlanan şahane bir masa etrafında İbrahim Selim ile birlikte oturan Cem Yılmaz, Uraz Kaygılaroğlu, Nilperi Şahinkaya, Zafer Algöz, Çağlar Çorumlu ve Bülent Şakrak, sıra dışı sorulara verdikleri birbirinden eğlenceli yanıtların yanı sıra yepyeni projeleri Erşan Kuneri'ye dair her şeyi tüm samimiyetleriyle İbrahim Selim ile Bu Gece programında anlattılar. Uraz Kaygılaroğlu, İbrahim Selim'in Erşan Kuneri ekibine dahil olduğunda neler hissettin? sorusuna Erşan Kuneri karakterini esasen Cem Yılmaz filmlerinde bir iki dakikalık sahnelerden tanıyoruz ve o günden beri herkesin aklında yer etmiş bir karakterdir. Gora'yı 30 kere izlemiş bir jenerasyonum ben dolayısıyla Erşan Kuneri repliklerine kadar hakim olduğum bir karakter. Twitter'da dönen söylentiler sonunda gerçekten yapılmaya karar verildikten sonra Cem abi beni arayıp söylediğinde çok heyecanlandım. Tabii tüm bu kadroyu duyunca da heyecanım arttı. şeklindeki açıklamasıyla İbrahim Selim ve stüdyodakilere filmin kadrosuna dahil oluşuyla ilgili fikirlerini samimiyetle aktardı. Devam eden dizi çekimleri için sette olan Ezgi Mola, video bağlantısıyla bağlandığı İbrahim Selim ile Bu Gece programında İbrahim Selim'in Erşan Kuneri senin için nasıl bir tecrübe oldu? sorusuna Üç ay boyunca bu heyecanı ve deneyimi yaşayan insanlar olarak çok keyifli bir iş süreci geçirdiğimizi söyleyebilirim. Birbirimizle olmaktan, oynadığımız rollerden yani her saniyemizden o kadar keyif aldık ki o kadar yorgunluğun üzerine dolu dolu müthiş bir yaz geçirdik diyebilirim. Öte yandan dizideki tüm karakterler şahane. Her biri o kadar eğlenceliydi ki hepsi benim için çok özel. Yine de bunların içinde en çok Alev karakteri daha doğrusu onların hepsini oynamaya çalışan Alev karakteri en eğlencelisiydi. Alev mükemmel bir karakter çok seviyorum. cevabıyla İbrahim Selim'e dizideki rolleri konusunda açıklamalarda bulundu. Dizi çekimleri için sette Ezgi Mola ile birlikte olan Merve Dizdar, video bağlantısıyla bağlandığı İbrahim Selim ile Bu Gece programında İbrahim Selim'in farkında mısınız bilmiyorum ama kariyeriniz çok güzel bir biçimde ilerliyor. Bununla birlikte Erşan Kuneri senin için nasıl bir tecrübe oldu? sorusuna Benim için sanki her şey henüz yeni başlamış gibi hissediyorum. Öncelikle bu ekibe çok teşekkür ediyorum. Ben şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum sizlerle çalıştığım için. Sizi seviyorum ve şanslı olduğumu söyleyebilirim. Oynadığım karakterlerden hiçbirini ayıramıyorum ancak Havva karakterini çok sevdim ve oynamaya doyamadım. 13 Mayıs'ta çok güzel bir iş bizi bekliyor. cevabıyla İbrahim Selim'e parçası olduğu ekiple ilgili açıklamalarda bulundu. Cem Yılmaz, İbrahim Selim ile Bu Gece programında İbrahim Selim'in Bilmeyenler için Erşan Kuneri dizisinin bir bölümünün yarısında oyuncularının kendi yaşadıkları hayatları var. Diğer yarısında çekmeye çalıştıkları film hakkında konuştukları bir bölüm var ve bir başka kısmında da o filmin kendisi var. Seyrettiğimizde gerçekten gözlerimize inanamıyoruz yani biraz zor bir iş değil miydi? sorusuna Yazması, çizmesi eğlenceli olduğu kadar elbette zordu ama çok uzun zamandır demlendiği için aslında bir eleme yöntemi ile ilerledik. Yani işte bir sürü film var bunlardan hangisini yapalım şekinde konuşarak ilerledik. Esasen bunlar bütünüyle bir film gibi görünmese de bütün bir film yani 30 dakikaya sıkıştırılmış başı sonu olan bir film. Sanki hızlandırılmış bir film gibi yani bir fragman veya teaser değil de bitmiş bir film. Atıyorum başlıyorsun filme, her karakter bir başka karakter oynuyor; Uraz bir anda İbrahim'i, o da Burak komiseri ya da ben Komiser Nihat'ı Nilperi Seyyar'ı, Seyyar Helena Kempinski'yi oynuyor gibi izahı da zor bir çalışma yöntemiydi. Ancak yazması çok zevkliydi ve o stile yakın oyunculuklar sergilemek konusunda hızlıca hemfikir olduk. İşte 80'ler polisiye stili diyince hemen hepimiz anlıyorduk. Rolleri dağıtırken Uraz'a 'Sen orada sakız çiğneyen genç komisersin' diyorum 'Tamam anladım' diyor ya da Nilperi'ye 'Sen yurt dışından gelen, yarım yamalak Türkçe konuşan Helena Kempinski'sin' diyorum hemen 'Anladım tamam' diyor. Aslında hepimizin hakim olduğu ve oynamaktan keyif aldığı tarzda karakterlerdi. Bu nedenle aktörlük olarak bir zorluğu yoktu ama kılık, kıyafet, konsept, yakıştırma, hazırlık anlamında çalıştık epey. Biraz planlama gereken bir iş demek en doğrusu. yanıtını verdi. Bülent Şakrak, İbrahim Selim'in Sen yıllardır ağırlıklı olarak komedi oynayan bir oyuncusun. Erşan Kuneri'nin senin için farkı nedir? sorusuna İlk başta tabii ki Cem abi derim. Cem abi ile çalışmak her oyuncu için zaten yeterince özel bir durum. Cem abi hadi dediğinde işte o süreçten bu sürece her şey mükemmeldi. Yaptığım en iyi tatil olmasının yanı sıra aldığım en iyi iş teklifiydi ve en mutlu olduğum işti. Cem abiyi, Zafer abiyi zaten çok seviyorum. Erşan Kuneri meslek hayatımın en önemli yerinde olacak bir iş yanıtını verdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/ersin-erkol-ile-soylesi", "text": "Bana Denk Geldi adlı ilk kıtabının ardından Bana Denk Geldi/Gene adlı ikinci kitabıyla da adından söz ettiren fotoğraf sanatçısı Ersin Erkol ile kitapları ve yaşamı üzerine sohbet ettik. Keyifli okumalar. Bu, Bana Denk Geldi Youtube kanalımda pandemi öncesinde yaptığım 50'nin üzerindeki söyleşi videolarında dostlarıma sorduğum ilk soru. Ve çok basit de görünse aslında insanı epey duraklatan bir soru. Yoksa, 1965 doğumlu makine mühendisi bir iş adamı olduğumu, evli ve üç çocuk babası olduğumu söylesem ya da üniversite yıllarından beri fotoğraf çektiğimden bahsetsem... İş dünyasındaki özgeçmişimi özetlesem... Ya da Radyo Gedik'teki programımız Uçan Müzik'ten bahsetsem.. Hiçbiri tek başına olmaz, hepsi lazım kendimi anlatmam için. Burada kendimi hayatın denk getirdikleri üzerinden giderek, gelişimini sürdürmeye çalışan bir fotoğraf hikayelendiricisi olarak tanıtmayı seçiyorum. Fotoğrafla böyle tanıştım çocukken. Lisede de çektim bir şeyler ama asıl merakım üniversitede aldığım Rus malı Zenith TTL makinesi ile pekişti. Hatta negatifleri karanlık odada banyo yapıp agrandisörle de baskısını yaptığım bir dönem oldu benim için. Sonra yeni makineler, çekimler.. Denk gelmek bir hayat görüşü benim için. Hepimize sürekli bir şeyler denk geliyor. Olaylar, insanlar, an'lar... Çoğunu fark etmiyoruz, değmeden ya da içimizden geçerek gidiveriyor. Oysa ki hepsinin büyük küçük bir anlamı var ve hepsi de fark ederek veya etmeyerek seçimler yaptırıyor bize. Ben, dolaşırken etrafı görüyorum sürekli. Radar taraması gibi. Elimde değil. Ve akışta bir sıradışılık hissettiğim anda yanımda ne varsa -ki cep telefonum oluyor bu genellikle- hemen durup o anı sabitlemek istiyorum. Bunu yapamadığım, resmen gözümün önünden kayıp geçen anlar var bazılarını hiç unutmam. Onlar da denk gelenler ama size ulaştıramadıklarımdan. Dolayısıyla, anlatmaya çalıştığım şeyler hep bana denk gelenler. Bunlar, ya da bunların yarattığı etki, okuyuculara ilginç ya da tanıdık gelebiliyor... Gördüğü ilgi de bundan dolayıdır sanırım. Hepsi günlük yaşamın içinden ve sıradan kareler. Sıradan olmasını söylemem, yaptığım işi sıradanlaştırmak değil ama. Ayrı şey onlar. Bana denk geldi, benim şahitlik ettiğim anları getiriyor size. Okulda karikatür de yapıyordum ama aslında tek kelimeyle cevap vermem gerekirse kesinlikle müzik. Zaten 1 yıl konservatuvara da gitmişim çocukken hayal meyal hatırlıyorum. Sanırım ilerleseydim orkestra şefi olmak isterdim. Şimdi de iyi bir müzik dinleyicisi olduğumu düşünüyorum. Hatta 40'lı yaşlarda keman öğrenmeye karar verdim, öğrendim de biraz. Çalıverdiğim birkaç parçam olsun yeter diye düşünüyordum. Bu hedefime ulaştım. Ama epeydir elime almadım kemanımı, Tolga hocam duymasın. Eyvah... Soruyu doğrudan dürüst cevaplarsam farkı yok ki diyeceğim, yani şeklen. Kitaplarımda albümler var. İlk kitabımda Bir doğa yürüyüşü, Gelibolu, Buz, Karanlık, Bahar, Yansıma, Evvel zaman içinde, 3 tane sonsöz bölümleri var. Yani bu başlıklar altında toparladığım fotoğraflarımı yorumlayarak hikayelendirdim ilk kitabımda. Sadece, bu sefer daha çok yazdım. İlkinde biraz çekimserdim, sonra sevdim bu yazma işini, çektiğim fotoğrafla altına düştüğüm notlar bazen öyle güzel uyuşuyor ki, sanki o kare tam da o anlattığım şey için çıkmış karşıma gibi hissediyorum. Yeni kitabımda da Ses, Hayvanlar, Kentsel dönüşüm, Kapılar, İstanbul Erkek Lisesi, Öğretmenim, Pandemi, Hayat okulu, Spiritüel, Bir kare bir hikaye bölümleri var. Şunu da söylemem lazım. Bazen fotoğraf çekmeye çıktığımda, hatta konu başlığını düşünerek çıktığımda ki bu ilk kitabımda daha çok olmuştu, ya da arşivime girip bir zaman çektiğim fotoğraf karelerini bir albüm başlığı altında toparlarken, müzik dinliyorum hep. Tam odaklanarak. İşte o dinlediğim müziği de okuyucumla paylaşıyorum, siz de bunu dinlerseniz, benim albümü kurgularken hissettiklerimi size daha kolay aktarabileceğim diyorum. İlk kitabımda parçaları liste olarak vermiştim. Yeni kitabımda daha da güzel oldu. Barkod kaydını yaptım her parçanın. Telefonunuzla okuttuğunuzda size hemen getirip çalıyor. Kitabımı okuyacak olan dostlara böyle yapmalarını özellikle tavsiye ederim. İlk kitabımın arkasından çıktı Youtube kanalı açma fikri. İsmi aynı ama içerik olarak farklı. İlk önce fotoğraf çekmemi de içeriyordu, dostlarımla sohbet ederken bir yandan çevrede denk gelenleri alıyordum objektifime. Ama bir süre sonra sohbet koyulaştığında çevreme bakamaz olduğumu fark ettim ve sadece sohbete odaklandım. 50 üzeri video var çok farklı alanlarda birikim yapmış arkadaşlarımı konuk ettiğim. Hatta sonlara doğru, Gelibolu memleketim çekimi ve Çanakkale Savaşları'nın geçtiği alanı rehber eşliğinde dolaşarak çektiğim belgesel tadında programlar var. Yani kanal bir yandan sürekli evrildi. Pandemi gelince de kendi seslendirmemle kayıtlar yaptım ki aslında yeni kitabımda o kayıtlardaki dosyalar da var. Radyo Gedik, Gedik Üniversitesi çatısı altında Podcast olarak internet üzerinden yayın yapan harika bir radyo. Önce orada Endüstriden Denk Gelenler programı yaptım. Harika oldu. Hem çalışma hayatımda denk gelen dostlarımdan konuk aldım, hem onların yöresindeki bir Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Müdürünü konuk alıp okulu tanıtmasını istedim. 5-6 ay süren bir program oldu çok hoş anılar bıraktı. Podcast olarak bulup dinleyebilirsiniz hala. Bu programda bir ara, Türkiye'nin sanayi geçmişini özetledim, kendi deneyimlerimden anılarımdan ve internet araştırmalarımdan derleyerek. Bol bol da müzik çaldım hangi dönemi anlatıyorsam ona denk gelecek şekilde. O ara fark ettim bir müzik programı yapmak istediğimi. Ve taa ortaokuldan arkadaşım harika müzisyen Tanju Eren'le bir araya geldik... Daldan dala uçalım içimizden nasıl rüzgar eserse ona göre müzik seçip çalalım dedik. UÇAN MÜZİK programı da öyle çıktı. 1,5 yıldır sürdürüyoruz. Bir konu ortaya atıyoruz. Ama herhangi bir somut veya soyut konu, başlık, nesne... Ne gelirse o anda. Doğaçlama. Ve o konu etrafında aklımızdan geçenleri sohbete getirirken çağrıştıran müzikleri de dinletiyoruz, epey eğlenceli bir program oluyor. Tavsiye ederim, yine podcast olarak soundcloud vb. platformlarda hemen bulabilirsiniz. Olsa olsa zaman derim. yakaladığım anı kaçırmama telaşı. Bir keresinde harika bir gün doğumu yakalamıştım ama grupla birlikte yoga yapıyorduk, bitmeye yakındı ama o 2-3 dakika bile uzun geldi, ve bittiğinde o ilk gördüğüm kare de yoktu artık. Fotoğrafla uğraştığınızda an konusunun önemini daha iyi anlıyorsunuz. O an olan her şey, nesneler, ışık... Bir sonraki an olmayabilirler veya o şekilde olmayabilirler. Ama dikkat... Bu, işte tam o an'ın ne kadar önemli olduğunu söylemiyor bize, sadece başka olduğunu, bir sonraki anın da yine harika ve başka bir an olabileceğini söylüyor. Üçüncü kitabımın daha da iyi olacağını düşündürüyor sanırım. Tavsiye dinlemeyi pek sevmem. Tavsiye etmeyi de.. Ve okurlara, derin bir nefes almalarını önerebilirim, yavaş yavaş, hani yudum yudum. O nefesi küçük bir an tutmalarını ve yine küçük küçük bırakmalarını. O arada sadece nefeslerini dinlemeye odaklanmalarını. Tek önerim bu. Bunu yaptığınızda an'ı yakalamış olacaklar zaten. Sonrası.. çok, bol, mutlu ve huzurlu olsun inşallah. Kitabımla ilgili de, bir öneri değil ama bir ricam var. Son söz olarak değineyim. Hoşçakalın, sağlıcakla kalın. Çok teşekkür ederim. Eline, koluna, fotoğraf makinana, bilgine, sağlık çok güzel bir röportaj olmuş, zevkle okudum.... Bu söyleşi bile hemen kitabı edinip bir solukta okumanız duygusunu geçiriyor. Nefesin sonsuza kadar sürsün Ersin Erkol!"} {"url": "https://gazetesanat.com/eserin-kimligi", "text": "Bir eser, yaratıcısının aynasıdır. Sanatçı ruhunun, fikrinin bir parçasını tıpkı Tanrının balçıktan yarattığı insana, ruhunun bir parçasını üflemesi gibi üfler. Artık yarattığı eserin bir kişiliği vardır ve onu okuyabilen gizli yanlarını görür. Da Vinci'ye göre; Ruhun elle birlikte çalışmadığı yerde sanat olmaz. Bundan dolayı bir esere bakmak onun yaratıcısına bakmaktır. Önemli olan nasıl bakmamız gerektiğini bilmektir. Söz gelimi Vitruvius Adamı, Da Vinci'nin karakterinin birbirinden farklı ama Da Vinci'ye göre benzer olan iki yönünü ortaya koyar. Vitruvius Adamı, Da Vinci'nin günlüklerinden birinde aldığı notların yanında eskize çizilmiş olarak bulunmuştur. Da vinci mimarideki kusursuzluğun evren ve insanla paralellik gösterdiğine inanan bir sanatçıdır. Mimarideki kusursuzluktan etkilenerek insanın kusursuz oranlarını bulan sanatçı, bu oranları Vitruvius adamında toplamıştır. Sanat nedir? sorusuna cevap arayan bazı sanat tarihçiler sanatı tanımlamak için sanat eserlerini incelemeyi tercih etmiştir. Soyut bir kavram olan sanatın sınırları, somut olan eserlerin incelemeleriyle netleştirilmeye çalışılmıştır. Bir sanat eseri ise yaratıcısının bilgi ve birikimin bir kısmını ya da tümünü kapsayabilmektedir. İç içe geçmiş bu kapsamlı bütün bizi sanatçının bakış açısına götürür. Öyleyse Da Vinci nasıl düşünürdü? sorusunu sormak gerekir. Çünkü düşünmek, eylemlerin yönünü belirler. Bilim, mimari, anatomi ve sanat gibi pek çok alana karşı ilgi duyan sanatçı, eserlerini tüm bilimlerden etkilenerek ortaya koyar. Vitruvius adamı da tüm bilimleri içerisinde barındıran bir eserdir. İç içe geçmiş daire ve karenin içerisine yerleştirilmiş bir erkeğin iki farklı duruş şeklini gösteren eskizde daire ruhani dünyayı, kare ise fiziki dünyayı sembolize etmektedir. Çizimde ruhani dünyanın fiziki dünyadan daha büyük olduğu görülür. Fiziki dünya dikkate alındığında insan vücudunun merkezi erkeğin cinsel organıdır. Burada içgüdü ve neslin devamı, üreme gibi etkenler ağır basmaktadır. Ruhani dünya dikkate alındığında vücudun merkezi göbek deliği olur. Eski çağlarda göbek deliğinde, yeraltı ve yerüstü enerjilerinin toplandığı düşünülürdü. Ayrıca insanın üçüncü çakrasının merkezi olan göbek deliği, bebeğin ana rahmindeki gelişiminin güçlü bir kaynağıdır. Göbek deliği doğumdan sonra da sonsuzluğun saf gücünü temsil eder. Kısacası dünyevi bedenin ruhani merkezi işaret edilmektedir. Bacakların fiziksel dünyadaki hareketi insanın var oluşundan bu yana gerçekleştirdiği ruhani yolculuğa bir göndermedir. Eskizdeki bir başka önemli nokta, parmak uçlarının her iki dünya ile kesişen noktaya temas etmesidir. İnsanın, fiziki ve ruhsal dünyayla olan ilişkisi beden gösterimi ile verilmiştir. Sanat pek çok şekilde ve renkte seyircisinin karşısına çıkar. Çeşitliliğin bu denli yoğun olması yaratıcısının insan olmasından kaynaklıdır. İşte bu yüzden bir esere bakmak bir insan tanımaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/eski-bir-savcidan-cinai-hikayeler", "text": "Edogava Rampo'yla beraber Japon polisiyesinin öncülerinden Şiro Hamao, eski bir savcı olarak özellikle cinayet davalarına hakim bir yazardı. Kaleme aldığı öykülerde ve romanlarda Arthur Conan doyle ve Edgar Allan Poe'dan esinlenmişti. Bu metinlerinde, dünya savaşları arasında Japonya'daki toplumsal havayı yansıtan ve eşcinsel haklarını savunan satırlar da yer alıyordu. Rampo'nun eşcinsellikle ilgili bilgilere sayesinde eriştiğini ve bir yazar olarak kendisini etkilediğini söylediği Hamao'nun iki novellasının bir araya getirildiği Şeytanın Çırağı, Japonya polisiye edebiyatında önemli bir yere sahip. Şeytanın Çırağı'ndaki ilk novella, aynı zamanda kitaba ismini veriyor. Eizo Shimamura, bölge savcısı Hachiro Tsuchida'ya yazdığı mektupla işlediği suçlara dair itiraflarda bulunurken bunların nedeni olarak çocukluk arkadaşı savcıyı gösteriyor. Shimamura, bir genç kadının öldürmekle suçlanıyor. Cinayet zanlısı olarak ismi gazetelerde geçiyor ve tutuklu bulunuyor. O noktada olmasını kin duyduğu savcıya bağlıyor. Mektupta, iki eski arkadaşın vakti zamanında birbirine tutkuyla bağlı oluşu, karşı cinsin onlar için pek bir şey ifade etmediği ve savcının Shimamura'yı terk edip gitmesi yer alıyor. Dahası Shimamura, savcının kendisini yüzüstü bırakmasından dert yanarken kullanıldığını hissediyor, onu kişiliğini değiştirmekle suçluyor, kurbanlarından biri olduğunu söylüyor. Hatta kendisinde sevgilisini öldürmekle suçlanmasından daha ağır bir travma yarattığını ima ediyor. Savcıya şeytan, kendisine ise şeytanın çırağı diyen Shimamura, zekasının istismar edildiğini düşünüyor. Hayatının sonradan altüst olmasını savcının şeytani zekasına bağlıyor ve gönül kırıklığıyla işlediği suçların bir listesini yapıyor mektubunda. Shimamura'nın yazdığı mektup, bir yanıyla itirafname, diğer yanıyla hezeyanlar metni. Suçlunun ve masumun, adaletin ve suçun, tutkunun ve saplantının birbirine karıştığı satırlar bunlar. Hamao'nun bir başarısı bu; duygusal karmaşaları, polisiyeye ve cinai bir vakaya ustalıkla yerleştirmiş yazar. Şeytanın Çırağı böylece hem bir polisiye hem de psikolojik öğelerin birbirine bağlandığı gerilim yüklü bir novellaya dönüşmüş. Kitaptaki ikinci novella Onları Öldürdü mü?, genç bir avukatın cinayetle suçlanan adamın masum olma ihtimaline inanmasıyla şekilleniyor. Evini soğuk bir hapishane olarak gören Michiko ve eşine şiddet uygulayan Saizo çiftinin dedikodu üretilmesine neden olan evliliği ve ardından gelen cinayeti bir dava dosyası gibi anlatıyor ve anlattırıyor Hamao. Hamao her iki novellada, hem eski mesleği savcılığını ve orada edindiği tecrübeyi hem de yazarlığını ve yaratıcılığını konuşturuyor. Şeytanın Çırağı da böylece polisiyenin, gerilimin, hukukun ve adaletin sınırlarında gezinen bir kitap olarak duruyor karşımızda. Şeytanın Çırağı, Şiro Hamao, Çeviren: Nilay Çalşimşek, İthaki Yayınları, 128 s."} {"url": "https://gazetesanat.com/esra-ozkalkanin-yeni-kitabi-seradan-sureyyaya-cikti", "text": "Esra Özkalkan'ın Uyan Aç Kalbini adlı ilk kitabının ardından çıkan yeni eseri Sera'dan Süreyya'ya Doğan Kitap etikeyle raflardaki yerini aldı. Özkalkan, Sera'dan Süreyya'ya ile bu kez okurlarını sürükleyici hikayesi eşliğinde yüksek farkındalığın sırrına açılan bir yolculuğa çıkarıyor. Sera'dan Süreyya'ya, ruhun özgürleşmesi arzusuyla yapılan yolculukta, geçmişten getirilen korkuları, travmaları, çevreden edinilen davranışları, huyları ve kimlikleri, illüzyon benlikleri şifalıyor. Sera'dan Süreyya'ya, eksik parçaları tamamlamak ve hayallerin ötesindeki gerçeğe ulaşmak için yazılmış bir eser olma özelliği taşıyor. Yazar Esra Özkalkan, Sera'dan Süreyya'ya ile roman kurgusu içinde okuyucularını zihinsel hapishanelerinden, kendi ördükleri duvarların ötesine geçmek için bir yolculuğa davet ediyor. Özkalkan kişisel gelişim romanında okuyucuları büyük ilahi akışa geçmek için farklı benlikleriyle yüzleştiriyor ve kendilerini yeniden yaratmanın yöntemini öğretiyor. Özkalkan; romanında eksik parçalarımız olduğunu, bunların da Sera Benlik olduğunu söylüyor. Yazar geçmişten gelen tüm korkuları, hastalıkları, aile ve çevreden edinilen tüm davranışları, huyları ve kimlikleri Sera Benlik olarak adlandırıyor. Yaşanan tüm bu iniş ve çıkışlar çaresizlik olarak nitelendirildiğinde ise her şey içinden çıkılmaz bir hal alıyor. İnsanın kendi kendine yarattığı Sera Benlikler ağır bir katmanla üst üste çevreleniyor ve bu hayatlarında blokajları meydana getiriyor. Tüm kadim öğretiler ve bilgiler, aslında yokluk sırrını anlatarak gerçek varlığın ne olduğu hakkında tarif veriyor. Deneyimlemek kısmında da bizi kendimizle baş başa bırakıyor. Bu birçoğu için çok zorlu bir deneyimdir. Çoğu kişi takılı kalan adına blokaj veya travma denilen enerjiler nedeniyle ne yazık ki akışta kalamıyor ve olmuyor diyerek içsel yolculuğunu yarıda bırakıyor. Büyük üstatlar dahi kendi bilinçlerinde geçiş yaşadıklarında bir dolu çalkantıdan geçiyorken, bu yolun başındakiler için bu daha da zor oluyor. 1968 yılında İstanbul'da doğan Esra Özkalkan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası Ticaret Yönetimi mezunudur. Küçük yaşlardan itibaren varoluşa meraklı olması onu büyük bir arayışa itti. Çeşitli vesilelerin bir araya gelmesi ile 1993 yılında Tasavvuf-Melamilik öğretisiyle tanıştı ve bu sayede hayata olan bakış açısı tamamen değişti. Bu değişimin getirdiği çok yönlü bakış açısıyla ve hiçbir öğretiye bağımlı olmadan gelişmeye ve kendini bilme yolculuğuna devam etmektedir. Ruhsal gelişim uzmanı ya da diğer anlamı ile ruhsal şifacı olma yolculuğunda kendisine katkıda bulunan Tobias'dan SES (Cinsel Enerjiler Okulu) ve Veçheler, Ron La Place'dan Merkaba uyumlamaları aldı. Eril-dişil dengelenmesinin önemini vurgulayarak İlahi Dişil Farkındalığı ve DNA Uyumlanması başlığı altında seminerler vermektedir. Doğaya ve de özellikle hayvanlara olan düşkünlüğü yüzünden vegan tarzı beslenmeyi tercih eden Esra Özkalkan, araştırmacı spiritüel yazar ve eğitmen olarak, Sümer tabletlerini tasavvufi bakış açısıyla yorumlamaktadır. İlk kitabı Uyan Aç Kalbini 2016 yılında yayınlanmıştır. Kitap çalışmalarının yanı sıra; Derki. com, Trendus. com ile The Wise, Yuvaya Yolculuk'ta yazıları yayınlanmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/esra-rusan-oyunculuk-icin-ogretmenligi-biraktim", "text": "Müzikten, stand-up'a, mizahtan güncel konulara kültürün her alanına dokunan ve her anı eğlence dolu dakikalara sahne olan Zorlu PSM'nin sevilen Youtube programı İbrahim Selim ile Bu Gecenin bu haftaki konuğu olan başarılı oyuncu Esra Ruşan oldu. Her hafta farklı konular hakkında samimi ve eğlenceli sohbete sahne olan, birbirinden sıra dışı soruların yer aldığı bölümlerle temponun hiç düşmediği İbrahim Selim'le Bu Gece programının bu haftaki konuğu son zamanlarda Masumlar Apartmanı'nda canlandırdığı Esra karakteriyle adından söz ettiren Esra Ruşan oldu. Ruşan, çocukluğundan oyunculuk kariyerindeki anılarına, özel zevklerinden hayallerine kadar hayatına dair her şeyi İbrahim Selim'le Bu Gece programında anlattı. Esra Ruşan, İbrahim Selim'in Sen Göle'de doğmuşsun ve iki yaşında İstanbul'a gelmişsin. Oranın kültürüne dair hatırladığın bir şeyler var mı? sorusuna Elbette iki yaşındaki deneyimlerimi hatırlamıyorum ama İstanbul'a taşındıktan sonra yazları sürekli üç ay Göle'ye tatile gittiğimizi hatırlıyorum. Tabii ilerleyen yıllarda sürekli oralarla ilgili 'oralar şöyleydi, böyleydi' diye insanlar evde güzel anılardan konuşurdu. Çok soğuk olduğunu hatırlıyorum. Ancak İstanbul'da soğuktan korunmak için kat kat giyinirken Ardahan'da tek bir kazakla günü geçirebilirsin. Bu arada ben Türkiye'nin her yerine gittim çünkü annemler sekiz kardeşlerdi, hepsi memurdu ve hepsi sürekli farklı illere defalarca tayin edildikleri için sürekli gezdim. Bir de ben çocukken de yüksek enerjiliydim yani çocukken hayalperest bir çocuktum. cevabıyla İbrahim Selim ve stüdyodakileri pozitif tavırlarıyla etkiledi. Esra Ruşan, İbrahim Selim tarafından sorulan Senin çocukluk hayalin Hostes olmakmış. Bu doğru mu? sorusuna Ben uçağa çok geç yaşta bindim ve benim hayalimde hostesler hep çok güzel giyinir, tırnakları güzeldir ve uçağı kullanabilirlerdi. Yani çocukken düşündüğüm şey şu; hem çok güzel giyiniyorlar yani neden hostes olmayayım ki? Elbette uçağa binince uçağı kullanmadıklarını öğrendim. Zaten zamanla bende uçak fobisi gelişti maalesef. Şimdi uçağa binince hostesin gözlerinin içine bakıp bir güven mekanizması kuruyorum. diyerek İbrahim Selim ve stüdyodakileri eğlenceli anlatım tarzıyla kahkahalara boğdu. Esra Ruşan, İbrahim Selim tarafından sorulan Öğretmenlik okurken tiyatro yapmaya karar veriyorsun. Sonrasında nasıl gelişti bu durum? sorusuna İstanbul Üniversitesi'nde öğretmenlik okuyordum ve 17 yaş gibi çok erken bir yaşta üniversiteye başlayınca ne okul şenliğine gidebiliyorsun ne de başka şeye çünkü yaşın tutmuyor. Dolayısıyla ben de çok sıkılıyordum çünkü üniversite hayatını bu kadar hayal edip bunu deneyimlemek canımı çok sıkmıştı. Ne yapsam derken diksiyon kurslarına gittim en olmadı sunucu olurum dedim. Gittiğim yerin yanında da tiyatro kursu vardı Bakırköy'de. Onlar da bana 'Gel sen de' dediler ben de provalarına gidip gelip izlemeye başladım ve 'Sen girsene konservatuar sınavlarına' dediler. El birliği ile beni sınava hazırladılar. Zaten bir tek Mimar Sinan Üniversitesi'ne sınava girmiştim. Bir de kazanacağımı asla düşünmüyordum ancak birinci aşamayı kazandım. Ardından ikinci aşamayı da kazandım ve açıkladım aileme. Çünkü öğretmenlikte de son sınıftaydım ve ailemi bu duruma ikna etmek zordu. Derken bir şekilde ikna ettim ve girdim konservatuara diyerek İbrahim Selim ve stüdyodakilere kariyer hikayesini anlattı."} {"url": "https://gazetesanat.com/estetik-international-hastaneleri-ozgun-ve-kapsamli-bir-sergi-projesine-ev-sahipligi-yapiyor", "text": "İstanbul ve Bursa Estetik International Hastaneleri'nde yer alan B Art Space mekanları yeni bir sergiye ev sahipliği yapıyor. 17 Mayıs 'da açılışı gerçekleşen Pause isimli sergide 7 sanatçı toplam 20 fotoğraf ve NFT eserleri ile yer aldı. Sergi 30 Hazirana kadar sanatseverler ile buluşacak. Bursa ilk NFT eserler ile Estetik International'da buluştu. İstanbul ve Bursa B Art Space mekanlarında gerçekleşen Pause sergisi fotoğraf ve NFT eserlerinden oluşuyor. B Art Space, her biri farklı kavramlara odaklanmış ama bütününde bir büyük hikayeyi anlatan özgün ve kapsamlı bir projeyi gerçek kılıyor. Birbirini tamamlayan 4 farklı sergiden oluşan proje, İstanbul ve Bursa izleyicisinin birbirinden bağımsız alanlarda ve aynı zamanda her iki mekanda peşi sıra farklı bir deneyim yaşamasına olanak veriyor ve iki şehir arasında yeni dinamikler oluşturarak geleceği şekillendirecek ortak bakış açıları yaratıyor. Bursa sergi açılışına Özlem Özden, Nataly Onur, Gül Türkay, Zuhal Yüksel, Emel Kumova, Esra Dikerel, Pınar Soyiç, Binnur Yoldaş, Nida Genç, Selen Türkeli, Nilgün Ete, Sedef Erim, Özlem Gürel Ilıman gibi cemiyet hayatının önde gelen isimleri katıldı. B Art Space, Pause sergisinde zamanı durduruyor. Serinin üçüncü sergisi Pauseda zamanı durduruyor, ana bakıyor ve hayatın dışavurumunu gözler önüne seriyoruz. Duraklamanın en iyi yansıması olan fotoğraf medyumu ile kurguladığımız Pause, teknolojinin gelişimiyle sınırlarından çıkarak günümüzün Kripto sanatı NFT ile birleşiyor. Bu birleşim bizlere, zamandaki ilerlemeyi AN içinde değerlendirebilme şansı sunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/et-alia-theaterin-es-sanat-yonetmeni-ana-moioli-new-york-city-artists-corps-odulune-layik-goruldu", "text": "Ana Moioli ve Et Alia Theater bu ödül sayesinde This is Me Eating___ adlı performansı Alchemical Stüdyosunda 30 Ekim günü seyirciye sunacak. New York, NY Et Alia Theater'ın Eş Sanat Yönetmeni Ana Moioli, New York Sanat Vakfı ile New York City Kültür İşleri Daire Başkanlığı tarafından verilen ve Belediye Başkanlığı Medya ve Yayın Dairesi ile Queens Theatre tarafından desteklenen 5,000 dolarlık City Artist Corps ödülünü kazanan 3000 sanatçıdan biri oldu. COVID-19 Pandemi sürecinden etkilenmiş olan New York sanatçılarını desteklemek amacıyla verilen bu ödül sayesinde Et Alia Theater 30 Ekim günü saat 16:00'da Manhattan, New York'ta This is Me Eating__ adlı etkileşimli performansı gerçekleştirecektir. This is Me Eating___ bedenimiz ve yemekle olan ilişkimize multikültürel bir bakış açısıyla değinen, 45 dakikalık, ortalama 20-30 seyirci ile yeni bir interaktif form olan immersive theater performansıdır. Sanatçıların, projeksiyon, ses, ve fiziksel doğaçlama yoluyla seyirciyi içine çekmesinin hedeflendiği müze temalı bu performansta seyirciler sanatçıların arasında dolaşıp onlarla etkileşime girebilecektir. Yönetmen koltuğunda Debora Balardini'nin oturduğu ve Et Alia Theater'ın bütün üyelerinin, yer aldığı performansın Yardımcı Yapımcısı ve Tasarımcısı Dave Morrissey Jr.'dır. Et Alia Theater'ın Eş Sanat Yönetmeni Giorgia Valenti performansla ilgili olarak Bu kadınların yemek yeme alışkanlıklarının, geleneklerinin, psikolojik deneyimlerinin içsel ve dışsal yansımasının bir parçası olmaya, bu yaratıcı süreci ve evrensel temaları deneyimlemeye hazır gelin. Belki de yalnız olmadığınızı fark edersiniz şeklinde konuştu. Et Alia Theater, farklı ülkelerden kadınlar tarafından kurulup yönetilen New York merkezli bir kuruluştur. Amacımız sanatçıları esinlendiren, uluslararası sesleri ve farklı kültürleri bir araya getiren bir topluluk yaratmaktır. Et Alia, Latince'de Ve Diğerleri anlamına gelir... Bizim de amacımız diğerleri için, diğerleri tarafından ve diğerleri hakkında sanat yapmaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/etel-adnandan-ilhamla-renklerin-izinde-pastoral-hayaller", "text": "Pera Öğrenme, Etel Adnan: İmkansız Eve Dönüş sergisine paralel olarak Pastoral Hayaller isimli programı sanatseverlerle buluşturuyor. Çocuk ve yetişkinlere yönelik renklerle dolu çevrimiçi atölye ve sergi turlarının yer aldığı program, 30 Temmuz tarihine kadar Zoom Meeting uygulaması üzerinden devam edecek. Pera Müzesi Öğrenme Programları, Nisan ayında sanatseverlerin beğenisine sunulan Etel Adnan: İmkansız Eve Dönüş sergisi ile eş zamanlı olarak Pastoral Hayaller isimli çevrimiçi etkinlik programını düzenliyor. Kökleri Osmanlı Türkiyesine dayanan ressam, yazar ve şair Etel Adnan'ın çok yönlü kişiliği ve renkli sanat dünyasını yansıtan sergiye eşlik eden program, farklı yaş gruplarına yönelik çevrimiçi atölyeler ve sergi turlarından oluşuyor. Program, zamanımızın çoğunu evlerde geçirmek zorunda olduğumuz bu dönemde, Anneler Günü'ne özel atölye çalışması ile çocuklu ailelere alternatif bir kutlama seçeneği sunuyor. Yetişkinler ise program kapsamında, sanatçı Eda Gecikmez ile kolaj tekniklerini keşfetme ve çevrimiçi sergi turları ile Etel Adnan: İmkansız Eve Dönüş sergisini rehber eşliğinde gezme imkanı buluyor. Sanatçı Eda Gecikmez eşliğinde 5 Mayıs tarihinde gerçekleşecek atölyede, katılımcılar kendi mutlu manzaralarını farklı biçim ve renklerle yorumluyor. Etel Adnan'ın sanat üretiminde sıkça gözlemlenen soyutlama tekniğinden ilham alan Kolaj Tekniği ile Manzara Atölyesi, gerçekliği olduğu gibi yansıtma kaygısı olmadan, kontrolü katılımcıların hayal gücüne bırakıyor. Akordiyon Kitapçık Tasarımı atölyesinde 7-12 yaş arası çocuklar 9 Mayıs Pazar günü, anneleri ile birlikte rengarenk leporellolar tasarlıyor. Etel Adnan'ın sanatsal pratiğinde sık sık karşımıza çıkan leporellolar, yani akordiyon formundaki defterler, her bir sayfasının kendi içinde ayrı bir hikayesi olan, fakat bir bütün olarak da ele alınabilen yapısıyla sıra dışı bir tasarım alanı yaratıyor. Rehber eşliğinde gezilen 3 boyutlu dijital serginin ardından gerçekleşecek atölye, anne ve çocuklara eğlenceli ve hatırlamaya değer bir Anneler Günü vadediyor. Pastoral Hayaller programında ayrıca, 18 yaş ve üzeri katılımcılara yönelik çevrimiçi sergi turları yer alıyor. Etel Adnan: İmkansız Eve Dönüş sergisini dijital ortamda rehber eşliğinde 3 boyutlu olarak gezen sanatseverler, eserler hakkında detaylı bilgi edinme fırsatı bulacak. Her ayın son Çarşamba günü düzenlenen sergi turlarında, çevresindeki fiziksel dünyayı doğallıkla yorumlayan Etel Adnan'ın, soyut manzaralar ve özellikle dağlar aracılığıyla renk, yazı, hafıza ve zaman gibi konuları işlediği eserleri incelenecek. Serhan Ada ve Simone Fattal'in küratörlüğünde hazırlanan Etel Adnan: İmkansız Eve Dönüş sergisi, sanatçının göç ve savaş gibi kavramlarla şekillenen hayatına ve zengin iç dünyasına odaklanıyor. Adnan'ın 60 yıllık sanat yaşamının tüm üretim dönemlerini kapsayan retrospektif niteliğindeki sergi, 8 Ağustos tarihine kadar Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Sanatçı atölyesi için biletler, biletix. com adresinden temin edilebilir. Etkinlik kontenjan ile sınırlıdır. Zoom Meeting uygulaması üzerinden gerçekleşecek rehberli sergi turunun ardından, sergiye yönelik atölye çalışması yapılacaktır. PERAkart AİLE ile Pera Çocuk atölyeleri %50 indirimli! Yetişkinlere yönelik çevrimiçi sergi turlarına katılım ücretsizdir, rezervasyon gereklidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/etkilesimler-sergisi-istanbul-modernde", "text": "İstanbul Modern'in izleyiciyi, sanatçıların dünyasındaki ilham kaynaklarını görmeye davet ettiği Etkileşimler sergisi 14 Ağustos itibarıyla görülebilir. İstanbul Modern'in koleksiyonundan oluşturduğu Etkileşimler adlı yeni sergisi, sanatçıların yapıtlarıyla atıfta bulunduğu ve ilham aldığı plastik sanatlar, mimari, edebiyat, müzik ve sinema alanından çeşitli konu ve isimlere odaklanıyor. Sergi, sanatçıların ilham kaynaklarını, ilgi ve meraklarını yansıttığı gibi, aynı zamanda sanatın dalları arasındaki göndermeleri işaret ediyor. Etkileşimler, sanatçıların üretimlerini biçimlendiren esin kaynaklarının neler olabileceğini ve hangi düşüncelerden, sorulardan yola çıktıklarına da bakıyor. Sanatçıların kendi beden ve zihinlerinin, üretimlerinin nasıl bir parçası olabileceğini inceleyen sergi, diğer sanat dallarının yapıtlarda yer alma biçimlerini de irdeliyor. Sanatın görsel, yazınsal ve performansa dayalı ifade biçiminin plastik sanatlardaki etkilerini ele alan Etkileşimler, Edvard Munch, Louise Bourgeois, Bertolt Brecht, Arthur Rimbaud, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi sanatçıları; Yerebatan Sarnıcı gibi yapılara ve anime türünde filmlere kadar farklı başlıkları bir araya getiriyor. İlk kez izleyiciyle buluşacak yapıtların da yer aldığı sergide 14 sanatçının 15 çalışması sergileniyor. Etkileşimlerde, Haluk Akakçe, Ramazan Bayrakoğlu, İpek Duben, İnci Eviner, Leyla Gediz, Hayal İncedoğan, Bengü Karaduman, Azade Köker, Guillermo Kuitca, Mahmoud Obaidi, Sarkis, Matt Saunders, Şener Özmen ve Thomas Ruff'un yapıtları izleyiciyle buluşuyor. Sergi 30 Eylül 2021'e kadar görülebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/evinde-gibi-ruhun-evsiz-yerlerde-sergisi-be-contemporaryde", "text": "BE Contemporary, Evinde Gibi Ruhun Evsiz Yerlerde sergisiyle Fulya Çetin, Günseli Baki, Monica Papi, SENA, Sezgi Abalı, Şafak Şule Kemancı ve Yekateryna Grygorenko'nun işlerini bir araya getiriyor. Ursula K. Le Guin'in dizelerinden ilham alan; küratörlüğünü Sezgi Abalı'nın üstlendiği sergi, 2 Haziran 9 Temmuz 2023 tarihleri arasında ziyarete açık olacak. Evinde Gibi Ruhun Evsiz Yerlerde sergisi ev kavramına sadece bir mimari ve kültürel yapı olarak yaklaşmıyor. İnsanın tasarlayıp, inşa ettiği ve imlediği çeperin ötesinde bir ev arayışında olan, alışılmışın dışına çıkaran, evsizliğin sınırında gezdiren işleriyle yedi sanatçı kadına yer veriyor. Ev insanın inşa ettiği yer midir, yoksa doğduğu yerküre midir? Günümüzdeki ekolojik kıyımın ardında yatan yaklaşım doğayı insana yabancı, kendi inşa ettiği binaları ise yuva olarak görüyor. İnsanı doğadan ve diğer yaşam formlarından ayrıştıran bu tutumla, var olma hakkı ancak insan olmanın çevresinde, ona sağladığı fayda çerçevesinde belirleniyor. İnsan dışı olanı kontrol etme çabası kendine de dönüyor, hangi kimlikler ve bedenlerin ait, hangilerinin aitsiz; diktiği evlerin duvarlarına dayanarak hayatta kimin misafir kimin ev sahibi olduğuna karar vermek hakkını kendinde görüyor. Çalışmalarına Kasım 2022'de başlanan Evinde Gibi Ruhun Evsiz Yerlerde, Kahramanmaraş depremleri sonrasında kendisini sarsıcı bir bağlamda buluyor. BE Contemporary, aslen farklı bir tema için bir araya gelmiş olan sanatçılar ve işlerinin yanı sıra, sanatın birleştiren ve iyileştiren gücüne inanarak, serginin tekinsiz olduğu kadar sağaltıcı etkisine alan açıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/eymen-aktel", "text": "1994'te İstanbul'da doğan sanatçı ve iklim aktivisti Eymen Aktel, çalışmalarında multidisipliner bir yaklaşım gösteriyor. İstanbul Kültür Üniversitesi'nde Reklamcılık bölümünü bitirdikten sonra bir süre sanat yönetmenliği yapıyor. Sanatsal çalışmalarındaki grafik dilin izlerinin de buradan geldiğini söyleyebiliriz. Reklam sektöründe mutlu olmadığını fark edip soluğu Marmara Üniversitesi GSF Heykel Bölümü'nde alıyor. Yokoluş İsyanı iklim hareketinin kurucularından biri olan Eymen'i bugünlerde Instagram hesabında yaptığı canlı yayınlarındaki performansları ve çizimleri vesilesiyle takip ediyorum. Tabii ki seve seve bahsederim. Vaktim kendi kendime geçiyor genellikle. Bu yüzden çevremdeki insanlar da beni tam olarak tanımıyor olabilir, bu vesileyle belki onlarla da tanışabiliriz. Reklam sektöründe bir süre bulunup neyi istemediğimi fark ettikten sonra asıl istediğim alana yönelmeye karar verdim. Şimdi yeniden öğrenciyim ve vaktimin büyük bir kısmını evde geçiriyorum, evimi atölye olarak kullanabilmem hayatımı oldukça kolaylaştırdı. Düşüncelerime yoğunlaşmama yardımcı oluyor. Çoğu zaman bunu, düşüncelerimi kağıtlara yazarak yapıyorum. Kendimi yargılamadan kelimeleri döküyorum kağıda. Bu bana iyi geliyor. Yerimi, yönümü önüme koyuyor. Görüşüm temizleniyor. Genellikle üretimlerim de bu zamanlarda ortaya çıkıyor. Netleştirdiğim düşüncelerimi bazen resimle bazen animasyonla bazen de performansla ifade ediyorum. Veya sorularımın cevaplarını performans sırasında arıyorum. İklim değişikliğini kendine dert edinmiş biri olarak elbette çalışmalarım ekoloji üzerine de şekilleniyor. Bu süreçlerin sonunda çıkan işler bana bir oh çektiriyor. Bir karmaşayı çözmüş gibi rahatlıyorum. Bu süreçler bir döngü şeklinde tekrarlanıyor hayatımda. UNIQ Expo'da hala devam eden Andy Warhol'un 90 orijinal eserinin bulunduğu bir sergiydi. Bu sergiye genç Türk sanatçılar olarak Sorunlu Sorumlu başlığı ile eşlik ettik. Begüm Alkoçlar'ın küratörlüğünde başkaldırı üzerine farklı söylemler geliştirdiğimiz bu sergide ben siper çuvallarımla oradaydım. O sıralarda kelimelerin sloganlara dönüştüğü noktada nasıl güçlendiğini düşünüyordum. Kitleleri harekete geçiren sloganların siperler ile çatışmasını ve siperleri aşmasını görmek istedim. Daha çok hareketli görsellerle sürdürdüğüm bir seri. Emir ve yasaklara uymayan bir rehber. İtaatsizlik üzerine kendi yöntemlerini çiziyor. Manipüle etmek yerine bir el kitapçığı gibi sunuyor kendini. Onu, kurgu bir karakterin hayatını dikizliyormuş gibi izliyoruz. Her zaman iklim üzerine endişem vardı ama ciddiyetinin yeterince farkında değildim. IPCC 2018 yılında Global Warming of 1.5 C raporunu yayımladıktan sonra dünya genelinde birtakım ayaklanmalar oldu. Dünyayı sarsan bu raporu ve iklim hareketlerinin gelişmelerini Açık Radyo'dan takip ediyordum. Her geçen gün Ömer Madra'nın acı-tatlı söylemleri biraz daha kamçıladı beni. Ve sonunda sokağa çıkıp duvarlara bir şeyler yazıp çizmeye başladım. Bir yandan koronavirüs salgını petrol endüstrisini şoka uğratırken bir yandan karbon emisyonu azalması umut veriyor elbette. Kısmi bir temizlik sürecine giren doğanın hızlı bir karşılığı olarak hayvan davranışlarındaki değişimleri görüyoruz. Daha önce bulunmadıkları sularda cirit atan su canlıları, insansız hayvanat bahçelerindeki hayvanların psikolojik iyileşmeleri gibi evde kaldığımız için aşırı mutlu olduğumuz günlerdeyiz. Fakat bir Açık Radyo dinleyicisi olarak güzelliklerden bahsedip çekilecek değilim. İşin acı kısmında küresel ısınmanın hala devam ettiği gerçeği var. Kuzey kutbu en soğuk gününde bile buzsuz kalma ihtimali ile karşı karşıya. Hükümetlere yeşil iyileşme paketlerini benimseme çağrısı yapılıyor ve karantina süreci istendiği zaman neler yapılabileceğinin bir ön gösterimi oldu diye düşünüyorum. Her zaman umut var. Tabii. Performistanbul iş birliği ile Stay Live at Home bünyesinde gerçekleştirdim. Kendi odamın balkonuna bağlanan camında iki farklı gün yaptığım bir performanstı. İlk gün odanın içinden, ikinci gün dışından cama yazılar yazarak uygulama yaptım. Burada yukarda bahsettiğim zihin akışımın takibini sürdürmeye çalıştım. Karantinada yeniden şekillenen içeri ve dışarı kavramlarını tanımlayabilmek adına canlı bir araştırma süreciydi. İlk kez sanal bir ortamdan performans yapıyordum ve merak ettiğim çok fazla şey vardı. Hayatımıza sirayet eden sanal ortamın gerçekliği üzerine daha fazla düşünmemiz gerekiyor. Resim yapılacak alan her neresiyse orayı düşüncelerimi boca etmek için kullanıyorum. Fikirlerimi temsil eden imgelere kelimeler ve sloganlar eşlik edebiliyor. İç içe ve bütünsel kompozisyonları grafiksel bir dille ele alıyorum. Bu yöntemin temizliği ve doğrudanlığını seviyorum. Evde çok fazla vakit geçiren biri olarak karantinada hayatım aynı rutinde devam etti. Bu rutine işe gitmeyen ev arkadaşlarım eklendi. Artık birlikte dans ettiğimiz ve film izlediğimiz saatlerimiz var. Yıllarca önyargılı olduğumuz ve kaçtığımız filmleri izlemeye yemin etmiş gibiyiz. İstikrarlı bir şekilde her gün bir film izliyoruz. Bir gün western bir gün samuray filmi izlerken bulabiliyoruz kendimizi. Zor olabiliyor bazen. Birkaç gün önce izlediğim ve hala etkisinde olduğum Crip Camp: Engelli Devrimi belgeselini tavsiye edebilirim. Hakları yok sayılan tüm azınlıklar gibi engellilerin de günümüzde yeterli olmasa da sahip oldukları hakların nasıl bir mücadeleyle kazanıldığını konu alıyor. Belgeselin benim için en umut veren kısmı bu insanların ortak noktasının bir hippi yaz kampı olması. Farklı engellere sahip çocukların bir araya geldiği bu yaz kampı, onlara özgürlüğü tattırmıştı ve bu çocukların şehre döndüğünde tekrar kapana kısılmaya niyeti yoktu."} {"url": "https://gazetesanat.com/eyup-bagdattan-bir-sarki-iki-versiyon-affedemem", "text": "2019'da çıkardığı Antik Çağ şarkısı ile müzikseverlere merhaba diyen Eyüp Bağdat, titiz ve özenli çalışmalarına 2021 yılının ilk günlerinde bir yenisini daha ekleyerek Affedememi dinleyenlerine sunmuş olmanın mutluluğunu yaşıyor. Affedemem'in kapak çizimi Tuğçe Ayaz'a ait. Kapakta çaresiz kalmış ütopik bir karakter canlandırılıyor. Bahsi geçen karakter, Eyüp Bağdat'ın yüzünün fotoğrafından alıntılanarak benzer bir imgesinden yaratılmış. Eyüp Bağdat'ın iki versiyondan oluşan yeni şarkısını tüm dijital platformlardan ve OnAir Sahne YouTube kanalından takip edebilirsiniz. Kocaeli Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bölümü'ndeki eğitimi hala devam eden Eyüp Bağdat, bu arada deneyimini de arttırarak güzel projelerde ve sahnelerde yer almaya devam ediyor. Solo çalışmaları yanında aynı zamanda Sound of Nicomedia ismindeki elektronik müzik grubunun da üyesi."} {"url": "https://gazetesanat.com/ezgi-ayce-kizildere-roportaj", "text": "Ezgi Ayçe Kızıldere. Son dönemde adından çokça söz ettiren bir sanatçı kendisi. İzmir'de doğan, Akçakoca'da büyüyen Kızıldere, lise yıllarında babasının kurduğu orkestrada bas gitar çalmış, şarkı söylemiş ve şarkı sözü yazmaya başlamış. Aynı zamanda peyzaj yüksek mimarı olan Ezgi Ayçe Kızıldere, Boğaziçi Caz Korosu ile dünya çapında 150'nin üzerinde konser ve sahnede yer almış. Sanat dünyasının önemli isimleri Ajda Pekkan, Behzat Gerçeker, Sertab Erener ve Nil Karaibrahimgil gibi sanatçılarla çalışan Kızıldere, ilk olarak, sözü müziği ve yorumu kendisine ait olan Enbe Orkestrası'nın çıkış parçası Yarım Sevda ile 2018'de müzik dünyasına merhaba dedi. Ardından Ekim 2019'da sözü müziği Sezen Aksu'ya ait Ateş Böceği Serdar Ayyıldız'ın proje albümünün çıkış parçası oldu. Başarılı sanatçı Ezgi Ayçe Kızıldere ile gerçekleştirdiğimiz bu keyifli sohbette neler konuştuk, onları siz değerli okuyucularla paylaşalım. Mine Alpan: Öncelikle değerli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ediyorum. Ezgi Ayçe Kızıldere: Merhaba Mine'cim asıl ben teşekkür ederim bu anlamlı röportaj için. Müziğe çok küçük yaşlarda şarkı söyleyerek, koro ve orkestralarda bulunarak, çok fazla müzik dinleyerek ve lise yıllarımda da şarkı yazarak başladım. Annem ve babam müzik öğretmeni olduğu için müziğin içinde büyüdüm diyebilirim. Çok fazla şey diyebilirim.. Öncelikle daha ilk şarkımda böyle bir çıkış yapmak, sözü müziği bana ait olan Yarım Sevdanın Enbe Orkestrası'nın çıkış parçası olması ve ilk klibimin Barselona'da çekilmesi benim için özel gelişmelerdi ve kariyerime harika bir başlangıçtı. Behzat Bey ile çalışmak çok keyifli ve hala da bana destek olmaya devam ediyor. Onunla bu ilk adımı atmak bana büyük katkı sağladı. Bu bağlamda Behzat Gerçeker, Samsun Demir, Ali Tolga Demirtaş ve Altan Çetin'e teşekkürlerimi borç bilirim. Her işimde farklı bir yanımı ortaya koymak istiyorum aslında. Onların hepsi benim farklı yanlarım. Bir sonraki işimde de yeni bir şey yapmak ve her işimle heyecan uyandırmak, başka bir yönümü göstermek istiyorum. Serdar Ayyıldız ile Ateş Böceği'ni yaptıktan sonra klip için yönetmen arayışına başladım çünkü future pop tarzındaki bu yeni işe orijinal bir klip çekmek gerekiyordu. Araştırmalarım sonucu yönetmen Ahmet Can Tekin'in bu işi yapabileceğine çok inandım. Hayalini kurduğum her şeyi ona anlattı o ve motivasyonu çok yüksek ekibi, hayal ettiğim şeyi çok iyi anladılar ve yaratıcılıkları ile bu görsel şovu hazırladılar. Ahmet Can Tekin tüm klibi özenerek kurguladı, sanat yönetmenim Hale Aktaş renkli hayal gücü ile harika dekorlar hazırladı, Ezgi Aykaç kıyafetlerimi dizayn etti. Bu güçlü ekip birleşince ortaya şahane bir iş çıktı. Müzik tarihim boyunca gurur duyacağım, gönlüme göre bir iş oldu. Radyolar, tv programları ve sosyal medyadan harika geri dönüşler alıyorum. Zaten çok sevilen bir Sezen Aksu şarkısı olduğu için, bu yeni yorumumuzla da çok sevildi. Serdar Ayyıldız'a da beni bu projeye dahil edip, 'Ateş Böceği'ni kendi albümünün çıkış parçası yaptığı için, güzel aranjesi ve yeni soundu için teşekkür ediyorum. Evet hissediyordum. Aslında çok küçük yaşlardan beri hissettiğim ve aslında ruhumun bildiği bir bilgiydi bu. Hani bir şeyleri yaparsınız da neden yaptığınızı bilmezsiniz ya aslında ruhunuz sizi yönlendirir kaderiniz doğrultusunda. İşte benimkisi de öyle bir şey. Sadece bir fark var. Ben yaptığım şeyleri de neden yaptığımı biliyordum. Kaderin ve yolun beni nereye götürdüğünü anlamıştım o yüzden de zorluklara rağmen çalışmayı hiç bırakmadım. Hala deliler gibi çalışıyorum. Güzel işler ortaya çıkınca, sizler de destekleyince tüm yorgunluğumu unutuyorum. İstediğim kadar ve hatta fazlası ile sahnem oluyor. 'Ateş Böceği' ile birlikte yeni bir konser serisi başlayacak onu da yakında duyuracağım. Repertuvarımı sevdiğim ve sevilen şarkılara göre belirliyorum ama gündemi çok yakından takip ediyor yeni şarkıları da hemen ekliyorum. Bu şekilde repertuvarım oldukça genişliyor. Bir çok dilde ve türde şarkı söylüyorum. Çok güzel bir soru çok teşekkürler. Söz müzik yazmak benim için şarkıcılık kadar mühim bir konu. Bu iki konuda da kendimi geliştirmek için çok çalışıyorum. Altan Çetin ve Sibel Algan gibi duayenlerden söz müzik yazımı üzerine hem fikirler alıyorum hem de onlarla çalışma fırsatım oluyor, bu sayede çok fazla şey öğreniyorum. Şarkıcılık adına da yeni şarkılar çalışmak, şan derslerime ara vermeden devam etmek ve sürekli müzik dinlemek yaptığım en mühim şeyler. Herkese tavsiye ediyorum. Çok güzel şarkılar bekliyor sizi. Ağırlıklı olarak benim yazdığım şarkılar, yerli ve yabancı coverların ve başka sürprizlerin de yer alacağı kanalımı şimdiden takip etmenizi öneririm."} {"url": "https://gazetesanat.com/ezigin-kabilesine-hosgeldiniz", "text": "Tiyatro Ansambl, Sizi Tanıyorum adlı oyunu ile 27 Kasım 2021'de prömiyerini yaparak pandemiden sonra ilk kez seyircisiyle buluştu. Seyircisinden tam not almayı başaran Sizi Tanıyorum, bi'tuhaf oyun olarak tanımlanabilir. Sizi Tanıyorum, seyircisine eğlenceli, absürd ve zaman zaman duygusal anlar yaşatarak yoluna devam ediyor. Sizi Tanıyorum, turnelerle başka şehirlerdeki seyircisi ile buluşmaya devam edecek. Oyun, 11 Aralık saat 20:30'da İzmir Konak Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde, 26 Aralık saat 20:30'da Ankara Akün Sahnesi'nde!"} {"url": "https://gazetesanat.com/ezra-pounddan-kultur-dunyasina-alternatif-bakis-acisi-kultur-rehberi", "text": "Büyük şair Ezra Pound'un kaleminden Kültür Rehberi, Ketebe Yayınları'ndan çıktı! Daha çok şiirleriyle tanınan yazarın kültürün pek çok alanına getirdiği eleştiriler ve önermeleri içeren kitap, oldukça zihin açıcı. 13 bölümden oluşan Kültür Rehberi, edebiyattan resme, tiyatrodan şiire, felsefeden ekonomiye, akademiden ideolojilere insanlığa yön veren tüm alanları ve devirleri yeniden ele alarak sıra dışı bir okuma imkanı sunuyor. Ezra Pound 1885'te başlayan hayatında pek çok farklı döneme, çevreye ve kişiye tanıklık etti. Şiirleriyle edebiyat çevrelerinin ilgisini çeken Pound, savaşta Amerika'ya karşı İtalya'yı savunduğu için akıl hastanesine bile kapatıldı. Yazmaya hiç ara vermeyen şairin Ülkü Tamer tarafından çevrilen Cathay ve Lustra'sı ile Hugh Selwyn Mauberley adlı şiir kitapları daha önce Ketebe Yayınları tarafından okurla buluşturuldu. Şiirlerinden tanıdığımız Paound, bu sefer Kültür Rehberi isimli kitabıyla karşımızda. İnsanlık tarihinin pek çok dönemini kendi yaklaşımıyla yorumlayan yazar bu kitapta, okurun kültür kavramına bakışını sorgulamasını sağlıyor. 13 bölümden oluşan kitabın girişinde Pound, kitabın yazılış amacını şöyle özetliyor: Bu kitap, semirmişler için yazılmadı. Üniversite okuma imkanı bulamayanlar için veya üniversite tehdidine maruz kalsın kalmasın, elli yaşında bugün benim bildiğimden daha fazlasını bilmek isteyen ve o amaca ulaşmaları için kendilerine yardım edebileceğim gençler için yazıldı. Onlara böyle bir yardımda bulunmanın içerdiği tehlikelerin tamamen farkındayım. Çin'in kadim kültüründen oldukça etkilenen Ezra Pound Kültür Rehberi'nde, Konfüçyüs'ten pek çok alıntı ve göndermeye yer veriyor. Paranın icadından Yunan felsefesinin çıkış noktalarına, heykel sanatından resme, edebiyattan eğitime, ideolojilerden akademiye hayatın içinde yer alan hemen her alanla ilgili söyleyecek sözü olan yazar, Bir kültürün tarihi, eyleme dönüşen fikirlerin tarihidir diyor. Kültür Rehberi'nde alışılmışın dışında görüşlerini okurla samimi bir şekilde paylaşan Ezra Pound, profesyonel kültür sektörüne de sivri diliyle savaş açıyor. Eğitim demek, 'aymak' demektir, bu argo sözün en yüzeysel ve en derin anlamıyla. Bu aktif, hızlı ve güncel farkındalık, üniversitelerde ve devlet ve halk eğitim sisteminde aktarılmaz. Bu alanda, teorik ve ideolojik korumalar olmadan, birey varlığını sürdürecektir, bireycilik varlığını sürdürecektir. Kişi, kendi ruhunu kazanmaya veya kaybetmeye devam edecektir diyen Pound, miadını doldurmuş ideolojilerle de hesaplaşıyor. Kadim bilgiden, günümüz dünyasının kültür algısına uzanan yolu, sıra dışı ve anlaşılır yorumlarla ele alan Kültür Rehberi, okur için oldukça zihin açıcı bir eser olma özelliği gösteriyor. Şairliği kadar düz yazıda gösterdiği başarı ile dikkat çeken Ezra Pound'un alternatif ansiklopedik çalışması Kültür Rehberi, ele aldığı konular ve yaklaşım tarzıyla tam bir başvuru kaynağı."} {"url": "https://gazetesanat.com/f-sanat-galerisi-burcu-erkal-salmanin-hashtag-resim-sergisine-ev-sahipligi-yapiyor", "text": "F Sanat Galerisi yeni sergisini Burcu Erkal Salman ile gerçekleştiriyor. Sanatçının son dönem çalışmalarından oluşan sergi, izleyiciler için oldukça etkileyici. Bu sergi adını, Salman'ın yeni Sanal ortamın etiketli sözlerinden alıyor. Etiketledi tükenmekte olan dünyayı... Ele geçirdi, teknolojinin iyi ve kötü yanları, yediden yetmişe hepimizi. Duygularımız sonun da birer etiketten ibaret oldu. Emojiler ve hashtagler anlatır her halimizi. Geçmişe özlem her geçen gün artarken, hashtag bugüne özeleştirinin ta kendisi Diyerek eleştirisini yapıyor sanatçı. F Sanat Galerisi Burcu Erkal Salman'ın '#Hashtag' Resim Sergisine ev sahipliği yapmanın heyecanı ile değerli sanatseverleri pandemi kuralları dahilinde sergiye davet etmektedir. Karma Sergiler 2000-Akatlar Kültür Merkezi, İstanbul, Türkiye 2002-Ekvator Sanat Galerisi, İstanbul, Türkiye 2014-Uluslar arası Selanik Sanat Sempozyumu, Yunanistan 2014-Czestochowa şehir müzesi Incident, Czestochowa, Polonya 2015-Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Bayrampaşa Rotary karma sergi 2016-Language of Art, Oswestry-İngiltere 2016-Winter Salon Strasbourg Uluslararası çağdaş sanat sergisi, karma sergi. Strasbourg, Fransa 2016-4th Confluence'16, Uluslararası sanat yarışması, Galerie Art Eterne, New Delhi, Hindistan. 2017-Viva Del Arte, SAN Leonardo Kilise müzesi Venedik, İtalya 2017-Art International, Moskova, Rusya 2017-Sanat Şart, Galeri M, Ankara, Türkiye 2018-Art Ankara Çağdaş Sanat Fuarı, ATO, Doruk art Project, Ankara, Türkiye 2018-Alter Ego, Moskova, Rusya 2018-Art Voyage Dimitrovgrad, Bulgaristan 2018-Art Bridge, Köln, Almanya 2018-12cm, Erakusketa SAN Sebastian,, İspanya 2019-Andy Warhol'a saygı niteliğinde, Mc Art Loft sergi, Uniq Expo, İstanbul, Türkiye 2020-Türk Çağdaş Resim, karma sergisi müzayede, Anatolia Müzayede, Ankara, Türkiye 2020-Bulaşıcı olan İyiliktir Portakal Sanat Çiçeği Kolonisi sergisi, Ankara, Türkiye Kişisel sergiler.. 2004-sessiz düşler, The Marmara Otel taksim. İstanbul, Türkiye 2012-Tuvalde Kadınlık, Art 212. İstanbul, Türkiye 2015- Fısıltılar, Galeria8+IDKART, Varşova, Polonya 2017-Bence, Galeri Bohem, İstanbul, Türkiye 2019-Recycle, Eva Sanat Galerisi, İstanbul, Türkiye. Yer aldığı projeler... 2017 -Acıbadem Bodrum hastanesi yaz sergileri ve çalıştayı organizasyonu. 2017- Üşümesin Ayaklar derneği, Batman Eski hamur ilkokulu öğrencileri yararına düzenlediği karma sergi, Galeri Bohem'de 32 Sanatçının katılımı ile gerçekleşti. Tüm ilkokul öğrencilerinin, sergi desteğiyle giyim ihtiyaçları karşılandı. 2018-Yazar/Şair Nurgül Ulu'nun Hoyrat adlı şiir kitabını resimleri. 2018-Faydasız Sanatlar Grubunun tiyatro oyunu Hipomani'nin sahne dekorunu yaptı. 2019- İTÜ. Özel Dr. Natuk Birkan ilkokulunda sanat şenliğinde Çocuklarla Etkinlik gerçekleştirdi. Salman'ın eserleri, yurt içi ve yurt dışında çeşitli koleksiyonlarda yer almaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/fahri-petekin-gozunden-paris-okulu-adli-sergi-ankara-resim-ve-heykel-muzesinde", "text": "Bilim insanı Fahri Petek'in objektifinden 1945 1968 yılları arasında Paris'teki Türk sanatçı ve entelektüellerin ortaya çıkmamış fotoğraflarından oluşan Fahri Petek'in Gözünden Paris Okulu adlı sergi 29 Ocak 26 Şubat 2023 tarihleri arasında Ankara Resim ve Heykel Müzesi'nde ziyarete açık olacak. Institut français Ankara tarafından düzenlenen sergide Petek ailesinin özel arşivinden gelen fotoğraflar, sanatçının kızı Gaye Petek'in katkılarıyla ilk kez kamuoyunun beğenisine sunuluyor. Sergi ayrıca Paris Ekolü'nden çok sayıda sanatçıyı temsil eden Galeri Nev Ankara'nın nezaketle ödünç verdiği eserler ile zenginleştirildi. Biyokimya doktoru ama her şeyden önce fotoğraf tutkunu olan Fahri Petek'in evi, sanatsal diaspora için bir ağırlama ve değişim yeri haline gelmiştir. Sanatçı, böylelikle Paris'te yaşayan kendini kanıtlamış veya henüz sanat kariyerinin başındaki tüm Türk yetenekleri fotoğraflama fırsatı bulmuştur. Paris Okulu olarak adlandırılan ve Fransız kültürüyle yoğurulmuş Türk sanatçılar, Işık şehri Paris'in sanatsal mayasından etkilenmiştir. Bazıları ise kendi dönemlerinin mücadelesinde yer alıp, uğradıkları baskıdan kaçarak bu şehire sığınmışlardır."} {"url": "https://gazetesanat.com/fakat-tum-baskilara-ragmen-sanat-her-zaman-yeniden-dogacakti-dunya-savaslari", "text": "Sanat toplumla birlikte değişen, onun kurallarına yönelen, o kuralların dışına çıkan ve gerçeklikle yüzleşmemize sebep olan kapsamlı bir alan... Kültürel yapı, siyasi durum, ideolojiler ve davranışlar onu etkiler, o da kendi bilinciyle ya da yönelimiyle tüm kavramları yeniden düşünmeye ve üretmeye sevk eder. Sanatın etkisi yüzyıllar öncesinde fark edilmiş olsa da onun toplumları yerinden oynatacak, değişiklikler yaratacak kadar etkin kullanıldığı dönemlerden biri de 1900'lerdi. Dönem; savaşlar, ideolojik ayrımlar, sanayileşme ve kapitalizm fikrinin yükselişi gibi teoride birbirinden ayrı düşünülemeyecek toplumsal çalkantıların dönemiydi çünkü. Savaşların sanata dokunuşu hükümetlerin eliyle gerçekleştirildi yani o, bir şekilde politikaya dahil edildi ve ne yazık ki araç olarak kullanıldı. Propaganda ise bunu yaygınlaştırmada en önemli davranışlardan biriydi. Sanatın propagandayla ilişkisi kavramın yükselişiyle eş ve kendi içinde anlam yaratan bir süreçte konumlandı. Kitle İletişim Araçları ile yaygınlaştırılan bu davranış; eserlerin içinde yer alan alt metinler, kullanılan fontlar, renkler ve çizim tarzlarıyla desteklendi. Dolayısıyla sanata etkisi dünyanın topyekün savaşa girdiği bir zamanda, iktidarların toplumu yönlendirme çabasıyla şaşırtıcı noktalara ulaştı. Özellikle savaş sırasında kullanılan afişler bunun açık örneklerinden kabul edilir. Hepimiz ABD'nin 1. Dünya Savaşı'nda tasarladığı ve sokaklarında kişiyi doğrudan hedef alan I want you afişini biliriz. Süreçte İngilizler, Ruslar ve Almanlar da benzer yöntemler kullandı. 2. Dünya Savaşı'nda Almanya sokaklarındaki afişler direkt toplumu hedef alan, güçlü, maskülen, biz ve onlar ayrımını alt metin ve görsellerle destekleyen tarzda tasarlandı. Bu dönemde kullanılan sanat; milliyetçi, geleneksel, mitolojik, dini ve tarihsel değerleri kullanarak yaygınlaştırıldı ve sanat eserleri otoritenin düşüncesini açık ya da şifreleme yöntemleriyle topluma enjekte etme çabasına evrildi. O dönem afişlerde ya da sanat eserlerinde kullanılan tarz çarpıcı olmakla birlikte gücü temsil eden bir forma sahipti. Tasarlanan yazı fontları daha keskin hatlı ve kalındı. Örnek verecek olursak işçileri destekleyen afişlerde kaslı erkekler kullanıldı, bir olma çabasıyla güç kavramı otoriterleştirildi. Aynı zamanda afişlerde kadınların sanayiye katılımını destekleyen görseller de yer almıştı, benzer otoriter dille. Bunun yanında propagandanın bir diğer aracı da gazete ve radyoydu. Nazi Almanyası'nın Propaganda Bakanı Gobbels'in yöntemleriyle sanat; filmlerde, tiyatro sahnelerinde, konuşmalarda, şarkılarda ve tüm edebi eserlerde ciddi kısıtlamalarla birlikte yönlendirmelere maruz kadı. Sanat, devletler vasıtasıyla yönlendirilip kendi amaçlarına göre kullanılırken aynı zamanda baskı ve engellemelerle belki de özünü kaybetme noktasına ulaştı. Buna verilebilecek en net örneklerden biri, o dönem Alman yenilikçi sanatının öncülerinden Bauhaus Okuludur. Oldukça sert politik baskılara maruz kalan okul, önce Dessau'ya ardından Berlin'e taşınsa da 1933 yılında Hitler'in emriyle bir daha açılmamak üzere kapandı. Benzer bir başka örnek de Avrupa'da önemli düşünürler yetiştiren Frankfurt Okulu'ydu. Adolf Hitler'in Avusturya'nın Linz kentindeki Führer Müzesi'ni dünyanın en iyi resimleriyle doldurma girişimi de buna örnek gösterilebilir. Bu amaçla Naziler, işgal altındaki Fransa, Hollanda, Belçika, Avusturya, Çekoslavakya, Polonya ve Rusya'da bu tür eserleri yağmaladı, el koydu ya da satın aldı. Sanatın baskı unsuru olarak kullanılmasının yanı sıra baskılara maruz kalan, uzaklaştırılan ve köreltilmeye çalışılan bir başka faktör olarak da kullanılması dönem sanatçıları ve tabii ki toplumu açısından üzücü, ürkütücü bir durumdu. Fakat elbette ki o bir şekilde kendine yol bulabilen ve ürünlerini, fikirlerini baskılara ya da yönlendirmelere rağmen gün yüzüne çıkarabilen bir kavrayışlar bütünüydü. Her zaman yeniden doğmaya ve eleştirmeye meyilli bir alan olarak! Janet Blatter ve Irving Howe, The Art of Holocaust, 1881, Pan Books: US."} {"url": "https://gazetesanat.com/fantastik-komedinin-guclu-kalemi-terry-pratchettten-noel-baba-hikayeleri", "text": "O halde bu kitabı okumaya ve yeni yılı kahkahalarla karşılamaya hak kazandınız! 41 kitaplık DiskDünya serisi ile tüm dünyada oldukça geniş bir hayran kitlesi bulunan Terry Pratchett, bu kez ustalığını kar ve buz kaplı maceralar ile konuşturuyor. Fantastik edebiyatın şövalyesi İngiliz yazar Sör Pratchett, Noel Baba'nın Takma Sakalı isimli kitabında, okurların içini yeni yıl coşkusuyla saracak sıcacık öykülere imza atıyor. Yüzyıllar boyu tüm dünyayı peşinden sürükleyen Noel Baba efsanesinin günlük yaşama ve sosyal ilişkilere yansımasını mizahi bir dille kaleme alan yazar, bilgisayar, yapay zeka ve teknolojik yeniliklerin Noel ruhu üzerindeki etkilerini gözler önüne seriyor. Noel Baba'nın Takma Sakalı, okurlarını bu merak uyandıran soruların peşinden bambaşka diyarlara sürükleyen, tuhaf ama sevimli karakterlerle tanıştıran on bir ilginç ve eğlenceli öyküden oluşuyor. Ünlü çizer Mark Beech'in karikatür tadındaki çizimleriyle görsel yönden de göz dolduran kitap, her zamanki klişeleşmiş yılbaşı kutlamalarından farklı şeyler arayan çocuklara ve çocuk ruhlu yetişkinlere hitap ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/fanzineist-vienna-art-book-zine-fair-online-edition", "text": "Fanzineist Vienna Art Book & Zine Fair, sanatçıları, yayıncıları ve diğer yaratıcı insanların hikayelerini, bilgilerini, fanzinlere ve sanat kitaplarına olan yoğun ilgisini paylaşmaya davet ediyor. Fuar, bir ay boyunca, 34 ülkeden 115'den fazla bağımsız yayıncı ve sanatçıların yayınlarını sanal sergide sunacak. Fanzineist Vienna, daha geniş ve küresel bir izleyici kitlesinin dikkatini çekmek için bu yıl çevrimiçi bir fuar olarak gerçekleşiyor. Ziyaretçiler, 3 boyutlu online bir galeride 600'den fazla yayını görme fırsatına sahip olacak. Sanal sergiler ise 26 Temmuz'da fanzineist. com'da açılıyor. Küçük ve bağımsız yayıncıları bir araya getiren Fanzineist Vienna, sergiler, atölye çalışmaları ve sunumlar aracılığıyla fanzinleri ve sanat kitaplarını izleyicileri için daha erişilebilir hale getirmeyi ve bağımsız yayın kültürünü tanıtmayı kendisine hedef olarak belirlemiştir. Ayrıca, paralel etkinlikler arasında konserler ve video yayınları ziyaretçilere sunulacaktır. Sanal sanat kitabı ve fanzin sergisi, 3 boyutlu bir galeri formatında gerçekleşerek sanatçılara ve yayıncılara sanal bir alan sunmaktadır. Ziyaretçiler ise doğrudan katılımcılardan satın alınabilecek çok çeşitli orijinal yayınlara göz atabilirler. Sanatçılar kendi ülkelerinde fiziksel bir etkinlik mümkün olmasa bile bu sanal etkinliği sergi alanı olarak kullanıyor olacak. Sanal sergide izleyici, hareketlerini klavye veya dokunarak kontrol edebilir, yakınlaştırabilir, yayınlar ve sanatçılar hakkında ek bilgi alıp yayınları satın alabilirler. Fuarın paralel etkinlikleri ise, Mollie Underwood ve Holly Meadows-Smith'in fanzin atölyesi, Draw Down Books, Paula Minelgaite, Caterina Ragg & Adriana Monsalve, Frida Hammar, Shy Bairns, Christian Reister ve Alexander Chernavskiy gibi çeşitli sanatçıların ve uluslararası yayıncıların konuşmalarından oluşuyor. Bunun dışında video sunumlarıyla DUES, Nikolaos Kachrimanis, Maya Strobbe ve Irma Boom yer alıyor. Ayrıca müzik performanslarıyla Reptilians From Andromeda, Ivan Usen, Allen Hulsey ve Monika Bulanda feat. Can Ömer Uygan izleyicilerle buluşacak. Fanzineist Vienna Art book & Zine Fair, ücretsiz, çevrimiçi ve halka açıktır. Fuar fanzineist. com, Youtube, Instagram ve Zoom gibi farklı platformlarda gerçekleşecek. Tüm program ve detaylar ise yakında duyurulacaktır. Etkinliklere dair güncellemeleri fanzineist. com'da bulabilirsiniz. Fanzineist Vienna, Deniz Beşer tarafından düzenlenen kar amacı gütmeyen bir sanat kitabı ve fanzin fuarıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/farkindalik-yaratan-bir-komedyen-mustafa-sagir", "text": "Son dönemde stand up gösterileriyle adından sıkça söz ettiren bir isim Mustafa Sağır. Samsun'da doğup büyüyen, bir dönem veterinerlik okuyup sonrasında Şanlıurfa Ceylanpınar'ın Yüksektepe köyünde beden eğitimi öğretmeni olan Mustafa Sağır ile son iki yıldır büyük bir keyifle yaptığı komedyenlik üzerine konuştuk. İstanbul, Ankara gibi sahne aldığı şehirler ve görev yaptığı köy arasında nasıl mekik dokuduğunu, gösterilere nasil hazırlandığını, ilk sahneye çıkışını, üzerinde çalıştığı projesini ve hakkında merak edilen daha bir çok soruyu bizler için cevapladı. 1983 doğumluyum. Renkli bir çocukluk geçirdim diyebilirim. Sokakta büyüdüm. Samsun'un gettosu sayılan Kadıköy mahallesinde eğlenceli ve hareketli bir çocukluğum oldu. Hiç bir teknolojik alet olmamasına rağmen çılgınca eğlenirdik. Şimdi o günleri düşününce o kadar az uyaranla ne kadar eğlendiğimizi fark ediyorum. Sahneye çıkmaya çocukken karar vermiştim zaten. O zamanlar televizyonun başından sadece okula gitmek için kalkardım. Çok fazla sevdiğim ve düşünmeden aklıma gelen sitcomlar Alf, Full House ve Cosby Show. Ben de okulda veya evde kendimi hep bir sitcomda hayal ederdim, kafamda her diyalogtan sonra gülme efekti koyardım. Durum bu kadar ciddiydi yani. Sonra ergenlik, kellik ve hayatın akışı ile unutmuş olsam da sahneye çıkmak çocukluk hayalimdi. Öğretmen olduktan sonra, çocuklara adil davranmak adına çocukluğum çok sık aklıma geliyor. Bu durum sahneye çıkma isteğimi ciddi anlamda tetikledi. Sahneye çıkabildiğim için çok mutluyum. Çok zor oluyor. Öğretmenlik başlı başına tüm enerjinizi alan bir meslek. Üstüne o kadar yolculuk ve bazen günde iki sahne almak ciddi anlamda yorucu. Komedyenliğin öğretmenliğe pozitif etkileri olduğu gibi öğretmenlik de sahne korkusuna ilaç gibi geliyor. Planlama işi ise en önemli faktör çünkü önce öğretmenlik sonra komedyenlik temel prensibim. Komedyenliği boş günlerimde yapıyorum. Hem öğretmenlik hem de komedyenlik için günümü saati saatine planlamak zorundayım. Komedyenliğin şaka yazma kısmı hariç yolculuk yoruyor diyebilirim. Şaka yazmak ve gösteriyi şekillendirmek ise neredeyse her gün dinlenme zamanımdan 3 saat kadar alıyor. Şakalar benim mizah anlayışımı yansıtıyor hayata bakışımı değil. Her komedyenin kendini rahat hissettiği konu başlıkları ve komedi tarzı vardır diye düşünüyorum. Benim de öyle sanırım. Ancak yaptığım şakalar ile gerçeği karıştırmamak lazım. Korku filmi gibi düşünün. Hayaletler gerçek değiller. Sahneye hazırlık temelde iki aşamada geçiyor. Önce yazım sonra da performans aşaması. Bu İki aşamada sadece sahnede olgunlaşıyor. Sahneye çıktıkça oyununuz gelişir ve yavaş yavaş daha iyi hale gelir. Açık mikrofonların bu konuda faydası yadsınamaz. Yeni materyal denemek için açık mikrofonları değerlendirmek lazım. Tabi en önemlisi çalışmak devamlı çalışmak. Hem evet hem hayır. Eğer yemek masasında ailesine yaparsa ve ailesini güldürürse ailenin komik evladıdır. Ailesinin masada yaptıklarını sahnede anlatıyor ve insanları güldürüyorsa komedyendir gibi. Komedinin geldiği yer konusunda olumlu düşüncelerim var. Stand up akımının seyirciye yeni gelmesi aşaması atlandıktan sonra yerinin sağlam olduğunu düşünüyorum. Komedi çok boyutlu ve fena halde bireysel birşey gibi. Bir şakaya bir kişinin gülmesi o şakanın komik olduğu anlamına gelir. Bu sebepten herkesin kendine güvenle girdiği bir alan. Zamanla komedyen olmayı etkileyen diğer faktörlerin uyguladığı kontrastla daha iyi gösteriler seyretmeye başlayacağız diye düşünüyorum. İzleyicilerimle aramda güzel arkadaşlıklar geliştirebildiğimi düşünürsek samimi insanları gösterime bekliyorum diyebilirim. Halkın şu kesimi diyebileceğim bir kitlem olsun istemem. Ceylanpınar, Kızıltepe, Cizre, Samsun, Düzce, Ankara ve İstanbul'da sahneye çıktım. Ve Türkiye'nin bir çok yerinde daha çıkmak istiyorum. Mizahımın samimi olduğuna inanıyorum. Uygun proje olursa neden olmasın. Düşünürüm elbette. Proje şu; bir ayağı Mardin'de bir ayağı İstanbul'da iki tane gösteri olacak. Bunun için şuan bir kaç ünlü isimle de görüşme halindeyim. İsim vermeyeyim ama ülkemizde sevilen tiyatro, dizi ve sinema oyuncularıyla iletişim halindeyiz. Bu isimlerin bir kısmı stand up, bir kısmı müzik gibi etkinliklerde bulunacak. Sanatçıların ulaşım, konaklama gibi ihtiyaçlarının karşılanması için sponsorlarımız olacak ve geriye kalan sponsor anlaşmalarının hepsi Güneydoğuda Ceylanpınar'da ki köy okullarının kütüphanelerine gidecek. Ayrıca insanlar bireysel olarak yardımda edebilecekler. Tamamıyla objektif olunacak. Kim ne verdiyse, örneğin kitap olur kıyafet olur hepsinin bilgisine ulaşılabilecek. Zaten para istemiyoruz. Kısacası, projenin amacı çocukların kütüphanelerinin ve sokak hayvanlarının mamalarının sponsorlar vasıtasıyla karşılanması. İnsanlara bu konuyla ilgili farkındalık yaratan bir gece düzenlemek istiyoruz. Az önce de söylediğim gibi bir ayağı Mardin'de bir ayağı İstanbul'da iki gece düzenlemek istiyoruz. Ben özellikle Mardin istedim çünkü, gidenler bilir Mardin çok inanılmaz, insanı büyüleyen bir şehirdir. Medeniyetlerin beşiği, üç, dört bin yıllık bir şehir. İstanbul'a ilk gittiğimde ne hissettiysem Mardin'e de ilk gittiğim de onu hissettim. O tarih, o güç, o enerji, çok farklı bir şehir. Düşünsenize bu ülkede hem İstanbul var hem Mardin var. İki büyüleyici şehri sınırları içinde barındıran dünyada başka böyle bir ülke daha yok. Projenin neden hem Mardin Hem İstanbul'da olmasının açıklaması da bu."} {"url": "https://gazetesanat.com/farkli-cocuklarin-dunyasi-icimdeki-melodi", "text": "İnsanlar çoğunlukla bana hep dışarıdan bakar. Tekerlekli sandalyemi, sallanıp duran başımı ve sabit duramayan ellerimi fark ederler. Bazen salyam akıyor -ki evet, bu utanç verici. İçimdeki Melodi, çok sevilen İçimdeki Müzik'in yazarı Sharon M. Draper'dan bir devam kitabı. Kitap, Genç Timaş tarafından Zeynep Kürük çevirisiyle yayımlandı. Melody, artık daha büyük bir genç kız ve yine her şeyin farkında. Sadece bu sefer farklı bir şeyler yapıyor ve bunları yaparken yine kimseye duyuramadığı o güçlü sese, düşüncelerine şahit oluyoruz. Farklılıklara dair bir kitap İçimdeki Melodi. İçimdeki Müzik'i henüz bilmeyenler için anlatmakta fayda var: Melody kendini istediği gibi ifade edemese de fazlasıyla zeki bir çocuk, kaslarını kontrol edemediğini görenler onu ya görmezden geliyorlar ya dalga geçiyorlar ya da meraklı gözlerle bakıyorlar. Her ne kadar Melody bunlara alışkın olsa da zaman zaman bu durum ona dokunuyor, insanların düşüncesizlikleri canını sıkıyor. Bir okul gezisinde -onun ifadesiyle söylemek gerekirse- ekilen Melody, arkadaşlarının da arada onu dışladığının, bazen tekerlekli sandalyesi yüzünden onunla dalga geçtiklerinin farkında, yine de bunları çok sorun etmiyor gibi görünüyor. Kardeşi ile Bayan V.'nin evine ya da kütüphaneye gidip her günkü hayatına devam ediyor. Fakat bir gün bir kamptan haberdar oluyor, kendisi gibi özel, bakıma ihtiyaç çocukların katılabileceği bir kamp. Ailesi başta tereddüt etse de Melody'nin ısrarlı isteği sonucunda bu kampa gitmesini kabul ediyor. İçimdeki Melodi'de, Melody'nin ve bu özel çocukların hayatlarına ve ihtiyaçlarına farklı bir yerden bakıyoruz. Onların ihtiyaçlarını görmezden gelen bir dünya yerine, tamamen onlar düşünülerek uygun bir ortam hazırlandığında neler olabileceğini Melody'nin gözünden öğreniyoruz. Her ne kadar bu kamp kurgu olsa da Melody'nin düşünceleri, yaşadıkları çok gerçekçi. Yazar Sharon M. Draper'ın her koşulu ince ince işlediğini belirtelim. Biraz bu kamptan bahsetmem lazım. Melody, daha önce yüzebileceğini hiç düşünemezken rehberi sayesinde yüzebiliyor, zipline yapabiliyor hatta gölde tekne ile gezintiye çıkabiliyor. Tüm bunlar haliyle bu kamptan önce hayal bile edemediği şeyler. Bir çocuk için oyun bu kadar önemliyken özellikle farklı çocukların arkadaşlarıyla gerçek anlamda oyun oynama imkanı bulamadığını bu kitapla fark ettim ben de. Melody'nin gözünden tüm bunları okumak, çocukların ihtiyaçlarının farklı olabileceğini anlamama yardımcı oldu. Melody'yi ilk kitap İçimdeki Müzik'ten tanıyanlar, bu kitabı da çok seveceklerdir eminim ve Melody'nin ne kadar büyüdüğüne şahit olmaktan memnun olacaklardır. Bunca farklılığa temas eden kitap hatta film ve dizi varken insanların hala farklılıkları kabullenememiş ve bu konuda belirli bir farkındalığa sahip olamaması çok garip geliyor, okurken bazen tüm bunları çoktan aşmış olabilirdik düşünceleriyle boğuşsam da İçimdeki Melodi böyle karamsar düşüncelerin kitabı değil, aksine Melody'nin yapabileceklerine ve yaptıklarına şahit oldukça insana ümit aşılayan bir kitap."} {"url": "https://gazetesanat.com/farkli-donemlerin-klasikler-araclari-rahmi-m-koc-muzesinde", "text": "Rahmi M. Koç Müzesi, 100'ün üzerinde klasik otomobilden oluşan benzersiz koleksiyonunun yanı sıra müzede sergilenen, farklı dönemlere damga vurmuş birçok modeldeki iş ve hizmet araçları ile ziyaretçilerini tarihte yolculuğa davet ediyor. Tek farı, tek sileceğiyle triportör, Amerika'da özel üretilen posta kamyonu, belediyeye hizmet veren itfaiye aracı ve çok daha fazlası... Türkiye'nin ilk ve tek sanayi müzesi Rahmi M. Koç Müzesi, aralarında yerli üretimlerin de yer aldığı otomobil koleksiyonunu ziyaretçileriyle buluşturmaya devam ediyor. Günümüzde eşine pek rastlanmasa da ait oldukları dönemin efsanesi olan farklı modeldeki araçlar, nostaljik ve orijinal görünümleriyle ilgi odağı olmayı sürdürüyor. 1968 model, Arçelik marka... Arçelik ve İtalyan Innocenti firmasının iki ve üç tekerlekli araçlar üretmek üzere yaptığı ortaklığın ürünü bu araçların motorları ithal edilmişti ancak fiberglas kasaları ve diğer birçok parçaları Türkiye'de üretildi. Trafiğe kaydı kamyonet değil motosiklet olarak yapılan triportörler, 500 kiloya kadar yük taşıyordu. Moris Magirus ilk fabrikasını 19'uncu yüzyılda Almanya'da açtı. Bu itfaiye aracı, 27 Eylül 1922'de Almanya Frankfurt'ta yer alan Kühler Fabrikası'nda üretildi. Kroseri ahşap ve sacdan oluşan aracın, merdiveni ve su pompası sonradan ilave edildi. İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından müzeye bağışlandı.. İskoç şirketi Albion tarafından üretilen röntgen aracı, Birinci Dünya Savaşı'nda İngiliz Ordusu tarafından en çok kullanılan şasilerden biri olan A10 kuvvetli ve güvenilir olmasıyla tanındı. 1917 model araç, savaştan sonraki yıllarda Türkiye'de bir süre kullanılıp depoya kaldırıldı. 2001'de Müze Atölyesi tarafından restore edildi. 1962 model AEC Routemaster, iki katlı... Bir dönem hem Londralılar hem de turistlerin gözdesi olan Routemaster, Kuzey-Batı ve Londra merkez güzergahında 52 numaralı hattaki otobüs olarak sergileniyor. Ford Model A 40 Mailtruck, 300 adet üretilen posta servisi aracından biri... Model A dağıtım araçlarının karoserleri, Posta Servisi tarafından özel olarak yeniden tasarlandı ve Ford'un özel atölyelerinde üretildi. Bugün 20'den daha az orijinal örneğin kaldığı tahmin ediliyor. Henry Ford 'T' Modeli'ni 1908'de yarattı. Bu araçtan, dünyanın ilk büyük seri imalat bantları kullanılarak toplam 15 milyon adet üretildi. Ticari araç formunda da üretimi gerçekleştirildi. C-Cab teslimat kamyoneti modeli adını şöför mahallinin arka desteğinin hilal şeklinde olmasından alıyor. Müzede sergilenen model, 1982 yapımı The Mae West Story filminde ve 1985 yapımı bir Broadway şovunda kullanıldı. Bu az bulunan benzinli kamyon, White kardeşler tarafından 1917 yılında üretildi ve kısa süre önce İngiltere'de restore edildi. 1926 yılında, İsviçre'de, Ford TT model kamyonların kullanımı ile başlayan Migros gezici dükkanlara bir örnek. 1930'lara ait bir Ford A'nın şasisine sahip. Landaulette Austin firması her zaman meşhur Londra taksilerinin ana üreticisi oldu. 1930-1948 yıllarında üretilen 12-4 modelinin şasisi Austin, karoseri Mann & Overton tarafından yapıldı. Müzede sergilenen otomobil, 9 Kasım 1936 yılında tescil edildi ve 1955 yılına kadar taksi, 1969 yılında restore edilinceye kadar da özel araç olarak kullanıldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/faruk-dumanin-uclemesi-sus-barbatus-tamamlandi", "text": "Faruk Duman'ın Sus Barbatus! üçlemesinin son cildi Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Sus Barbatus!'un üçüncü ve son cildinde umutlu yarınlar için çalışan devrimci gençler pınarları kurumuş A. Dağları'nın eteklerinde örgütlenerek Ş. Mitingi için kente inerler. Kadir Ağa'nın gölgesi ve radyodan çalınan marşlar yeni bir kışın, ülkede Eylül darbesinin habercisidir. Faulkner, Yaşar Kemal gibi yazarların kaleminde destanlaşan modern romanın çağdaş bir çeşitlemesini sunuyor Faruk Duman. Gerçeküstünün dilini yaratarak siyasal, tarihsel, toplumsal gerçekleri ete kemiğe büründürüyor. Orhan Kemal Roman Armağanı ve Cevdet Kudret Roman Ödülü'nü alarak geniş bir yankı uyandıran Sus Barbatus! doğanın tahrip edilmediği, ütopyaların diriliğini koruduğu, emeğin ve adaletin saygınlığını yitirmediği, masumiyetin egemen olduğu zamanların romanı."} {"url": "https://gazetesanat.com/fashion-trust-arabia-2022-finalistlerini-duyurdu", "text": "Sivil toplum kuruluşu Fashion Trust Arabia, İstanbul Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği iş birliği ile aralarında yetenekli Türk tasarımcıların da bulunduğu FTA 2022 Ödülleri finalistlerini açıkladı. Her sene moda tasarımcılarına uluslararası tanınırlık, finansal destek ve iş desteği sağlamayı hedefleyen Fashion Trust Arabia, bu yıl dördüncü edisyonu düzenlenen FTA 2022 Ödülleri'nde yer almaya hak kazanan gelişen tasarımcılardan oluşan finalist listesini duyurdu. Gelişen ülkelerden genç tasarımcılara destek olmak amacıyla yaratılan Misafir Ülke Ödülü için bu yıl konuk ülke olarak davet edilen Türkiye'den dört başarılı isim yer alıyor. Kendi ismini taşıyan markasıyla Burç Akyol; Les Benjamins'in kurucusu Bünyamin Aydın; Siedres'in eş kurucusu ve kreatif direktörü Ceylin Türkkan Bilge ve Sudi Etüz'ün yaratıcısı Şansım Adalı Misafir Ülke Ödülü'nü kazanmak için tasarımlarını sergileyecek. FTA 2022 Danışma Kurulu'nun Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinden başvuran gelişen yetenekler arasından seçtiği 24 finalist Misafir Ülke Ödülü'nün yanı sıra beş FTA ödülünden birine sahip olma şansı yakalayacak. FTA eş kurucusu ve eş başkanı Tania Fares bu süreci Bu yıl ODKA bölgesinin dört bir yanından 1000'den fazla muhteşem yetenek başvuruda bulundu. FTA'yı kurduğumuz 2018 yılından bu yana topluluğumuz hızla büyüyor ve markalarını büyüten birçok Arap tasarımcının yolculuğuna tanıklık ediyor olmak bizi gururlandırıyor. sözleriyle anlattı. Finalistler çalışmalarını FTA jürisine 26 Ekim 2022'de, Doha'da sunacak. Kazanan altı finalist FTA 2022 Ödülleri gecesi açıklanacak. Bu yıl Danışma Kurulu üyeleri arasında Adam Baidawi, Alexander Fury, Bryan Boy, Carmen Busquet, Edgardo Osorio, Elizabeth Von Der Goltz, Erdem Moralıoğlu, Fabio Piras, Gabriella Karefa-Johnson, Gaia Repossi, Imruh Asha, Mary Alice Malone, Nina Garcia, Olivier Theyskens, Patti Wilson, Pierre M'Pele, Piergiorgio Del Moro, Saif Mahdhi, Sarah Andelman, Sara Maino, Sofia Guellaty, Tiffany Godoy, Wayman Bannerman & Micah McDonald yer alıyor. 2022 jürisi ödül gecesine yakın bir tarihte açıklanacak. FTA eş başkanı, Katar Müzeleri ve Doha Film Enstitüsü kurul başkanı H. E. Sheikha Al Mayassa bint Hamad bin Khalifa Al Thani süreçten duyduğu heyecanı Şimdiden öne çıkmayı başaran tüm yetenekli finalistleri tebrik ediyorum ve bölgemizdeki yetenekleri kutladığımız Qatar Creates projemiz kapsamında Ekim ayında FTA Ödülleri'ni sunmayı heyecanla bekliyorum. sözleriyle dile getiriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/fatma-turgut-ben-vardim-sarkisiyla-muzikseverlerle-bulustu", "text": "Bugüne dek yayınladığı tüm çalışmalarıyla büyük beğeni toplayan Türk rock müziğinin en güçlü kadın vokallerinden olan Fatma Turgut, müzikal kariyerine Ben Vardım isimli yepyeni şarkısıyla devam ediyor! İlk kez sözü ve müziği kendisine ait çalışmasıyla dinleyicinin karşısına çıkan Fatma Turgut'a yeni şarkısının düzenlemesinde de Can Baydar ve Cem Şahin eşlik ediyor. Müzikseverlerle eş zamanlı paylaşılacak video klibin yönetmenliğini son dönemlerde adı sıkça duyulan Ecem Gündoğdu üstlendi. Görüntü yönetmeni ise sanatçının birçok projesinde birlikte çalıştığı isim Veli Kuzlu oldu. Fatma Turgut'un yeni single'ı Ben Vardım 5 Mart Cuma günü Avrupa Müzik markasıyla tüm dijital platformlarda yerini aldı. Video klibi ise MuzikPlay YouTube kanalında izleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/federico-albanese-zorlu-psmde", "text": "Klasik piyanonun dışında kendisini bir piyanist olarak tanımlamayan, enstrümanını bir araya gelen sesleri bulmasını sağlayan bir 'araç' olarak gören, notalarla bir evren yaratmak için sinematik anlayışla üretimlerini sürdüren Federico Albanese, 3 Aralık akşamı Zorlu PSM'nin eşsiz atmosferinde dinleyicilerine unutulmaz bir deneyim yaşatacak. Federico Albanese, son olarak 25 Şubat 2022'de Gerçeklik ve hayal gücü arasında; hafıza ve hatırlama arasında olarak tanımladığı Before and Now Seems Infinite isimli albümü müzikseverlerle buluşturdu. Marika Hackman ve Ghostpoet ile iş birliğinden doğan bu albümde yer alan The Quiet Man, albümün en çok sevilen parçalarından biri oldu. Dijital platformlarda yüz binlerce dinleme alan bu albümü, 19 Ağustos 2022'de yayınladığı Your Trees teklisi takip etti. Peşi sıra gelen albümlerini dünya çapındaki festivallerle taçlandıran ve dinleyici kitlesini genişleten Federico Albanese, 3 Aralık 2022 akşamı saat 21:00'da Turkcell Platinum Sahnesi'nde sevenleriyle buluşacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/feleksan-onarin-artakalani-uretime-ve-yasama-geri-kazandiran-tasarimlari-kale-tasarim-ve-sanat-merkezinde", "text": "'İyi Bak Dünyana' diyerek dünyanın sanat ve tasarımla daha iyi bir yer olacağını her fırsatta vurgulayan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi, çizgisel 'Al-Üret-Tüket' sistemine kendi cam pratiğinden sürdürülebilir bir üretim modeliyle yanıt veren cam sanatçısı ve tasarımcı Felekşan Onar'ın, ileri dönüşüm yöntemleriyle tasarlayıp ürettiği cam eserleri bir araya getiren Artakalan sergisine, 4 Kasım-31 Aralık tarihleri arasında ev sahipliği yapacak. Dünyamızın karşı karşıya olduğu karmaşık sorunlar yumağından çıkış için yaratıcı endüstrilerin yol gösterici olabileceğine inanan ve bu doğrultuda sürdürülebilir yaşam odaklı projelere kapılarını açan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi, 4 Kasım'dan itibaren çarpıcı bir sergiye daha ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Felekşan Onar'ın kurucusu olduğu Fy-shan Glass Studio'nun ileri dönüşüm yöntemleriyle tasarlayıp ürettiği kullanıma yönelik cam eserler ile heykelsi objeleri bir araya getiren Artakalan başlıklı sergi, güncel tasarımın tüketicilerin günlük yaşam deneyimini zenginleştirmenin ötesinde, sosyopolitik, ekonomik ve ekolojik düzlemde yaratabileceği faydaya değiniyor. Küratörlüğünü Serra Yentürk'ün yaptığı Artakalan, KTSM'de, 31 Aralık'a kadar ziyaret edilebilecek. Modern bir disiplin olarak tasarımın toplumsal eşitsizlik, iş gücü sarfiyatı ve doğal kaynakların tüketimi üzerindeki belirleyici rolünü öne süren tarihsel tartışmalar, 21. yüzyıl tasarımcısının statükoyu tersine çevirmede üzerine düşen sorumluluğa bir temel oluşturuyor. Bu çerçevede, çizgisel 'Al-Üret-Tüket' sistemine kendi cam pratiğinden sürdürülebilir bir üretim modeliyle yanıt veren cam sanatçısı ve tasarımcı Felekşan Onar, kullanılabilir malzemeyi atığa dönüşmeden, ekonomik ve kültürel değeri olan ürünlere çeviriyor. Artakalan sergisi, Onar'ın imalat süreçlerinden geriye kalan cam parçaları değerlendirdiği bir dizi tasarımına yer veriyor. Saydamlığının ardında uzun araştırma süreçlerini saklayan, insan nefesine gözle görülür bir biçim kazandıran ve tarihsel olarak belki de en incelikli işçiliğin malzemesi olan cama bütüncül bir üretim anlayışıyla yaklaşan Onar'ın tasarımları, atık olarak gözden çıkarılmış parçaların, en az ürüne dönüşenler kadar değerli ve biricik olduğunu ortaya koyuyor. Doğal kaynaklara ve insan emeğine saygı! Fy-Shan Glass Studio'nun işlevsel tasarımları arasında önemli bir yer tutan aydınlatma ve servis ürünleri, sergi mekanı içerisindeki yerleşimleriyle bir tür sunağı andırıyor. İnsan yapımı nesnelerin de bir ruha sahip olduğuna, bu nesnelere ve üretildikleri kaynaklara iyi bakılması gerektiğine inanılan Şintoizm'i akla getiren bu sunak benzeri düzenleme, doğal kaynaklar kadar insan emeğinin de kutsal olduğu fikriyle ilişki kuruyor. Sergi mekanının sonunda ziyaretçileri karşılayan, işlevsel olmayan tek üretim olan Totem adlı yerleştirme de söz konusu kaynaklara ve üretimi mümkün kılan insan emeğine atfen anıtsal bir nitelik kazanıyor. Felekşan Onar'ın, tasarımcı Şahika Etemoğlu ve üretim ekibinin katkılarıyla, ileri dönüşüm yöntemlerine göre tasarlayıp ürettiği, toplamda dört ana gruptan oluşan cam eserler, Serra Yentürk'ün küratörlüğünde bir araya geliyor. Cam ve seramiğin yapısal akrabalığına ek olarak, KTSM'nin sosyal fayda güden pratikleri destekleyen ve sürdürülebilir üretim politikalarını teşvik eden kurum ilkeleri dolayısıyla, 'İyi Bak Dünyana' hareketi kapsamında ev sahipliği yaptığı Artakalan ziyaretçilerini bekliyor. İstanbul Kalkınma Ajansı'nın desteğiyle 1 Ekim 2018 tarihinde başlatılan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi Projesi, bina tadilatının tamamlanmasının ardından geçtiğimiz yıl 24 Temmuz'da hizmete girdi. Yaklaşık 500 metrekareye yayılan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi'nin her katı, farklı bir üretim ve öğrenme alanını içerecek şekilde tasarlandı. Tasarım ve sanat çalıştaylarının yanı sıra konuşma ve sunumların da düzenlendiği merkezin bodrum katında, bir seramik fırınının da bulunduğu seramik üretim alanı; giriş katında atölyelerin çıktılarının da paylaşılacağı bir sergi alanı; birinci katta konuşma ve sunumlar ile grup çalışmalarına imkan verecek bir ortak alan; ikinci katta tasarım ve sanat ağırlıklı 1.500 kitaptan oluşan bir kütüphane ve son olarak üçüncü katta, herkesin kullanımına açık bir üç boyutlu yazıcı ile farklı maket ve üretim malzemelerinin bulunduğu bir atölye yer alıyor. Sadece sanat ve tasarımda değil, yaşamın her alanında sürdürülebilirliğe inanan Kale Grubu, KTSM içerisinde özel bir mekana da yer ayırdı: Roots Studio Cafe. Yerli üreticiyi destekleyen, 'sıfır atık' felsefesiyle yola çıkılan kafede, yemek tasarımı konusunda zihin açıcı uzun masa sohbetler yapılması planlanıyor. Kale Tasarım ve Sanat Merkezi, Grubun kurucusu İbrahim Bodur'un anılarına, eşyalarına, deneyimlerine de ev sahipliği yapıyor. Bu vesileyle bina içerisinde yakın zamanda açılması planlanan bir anı müzesi de hazırlanıyor. İstanbul Pera'da bulunan Fy-shan Glass Studio, cam sanatçısı Felekşan Onar tarafından sınırlı sayıda fonksiyonel sanat eseri, heykel ve aydınlatma ürünlerinin tasarımı ve üretimi amacı ile 2003'te kuruldu. Onar'ın cama olan ilgisi, tutkusu ve üfleme, kalıp, füzyon, sıcak ve soğuk şekillendirme gibi çeşitli tekniklerdeki uzmanlığı Fy-shan Glass Studio'nun eskimeyen tasarımlarını güzelleştiriyor. Bu tasarımlar, yaratılışının arkasındaki sanatsal hikayeyi yansıtıyor, mükemmel işçiliğe sahip yenilenmiş, yaratıcı ve çağdaş koleksiyonlar sunuyor. Sergi, Pazartesi ve resmi tatil günleri dışında her gün 10.00 18.00 arası açıktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/felsefe-yapmayi-seven-bir-kedi-kitty", "text": "Bir kediyle yaşamak, onun varlığını yakınında hissetmek, kendine çizdiği sınırları aşarak sevgisini kazanmak güzeldir. Kucağında kediyle kitap okumanın, film izlemenin, uyumanın ayrıcalığını ancak kedi sahipleri bilir. Kediler, özgürlüklerine düşkünlükleri, estetik varlıkları, kendilerine özgü alışkanlıkları ile evcilleştirildiklerinden beri insanların vazgeçilmez hayat arkadaşı oldular. Genç Timaş'ın Ebrar Karadeniz çevirisiyle okurla buluşturduğu Selam, Ben Kitty, bu sorunun cevabını veriyor; kedi olmayı bir kedinin dilinden anlatıyor. Stiftung Buchkunst 2018'in En İyi Almanca Kitabı adayı romanı, ödüllü çocuk ve gençlik kitabı yazarı Mirjam Pressler kaleme almış. Sahibiyle huzurlu bir hayat süren kedi Kitty, ansızın değişen hayatıyla zor bir mücadeleye girişiyor. Düşünmeyi ve yaşamayı seven, hareketli Kitty, kendi mücadelesini verirken biz okuyucu olarak aynı zamanda onun olgunlaşma sürecine de şahit oluyoruz. Bir ev kedisi olarak başladığı hayatına bir anda sokaklarda devam etmek zorunda kalması, yardımlaşmanın önemini, annelik ve aile kavramlarını bu macera içinde okuruna aktarıyor. Düşünmeyi sevmesi doğal olarak hayatı sorgulamasına da sebep oluyor ve bu sorgu süreci bizi hepimizin yaşadığı tecrübelere götürüyor. Selam, Ben Kitty, genç kitabı olarak okuruyla buluşsa da yetişkinlerin de ilgisini çekebilecek sıcacık ve yalın bir dile sahip. Kitty'nin hikayesi bizlere mücadele etmeyi, dostluğu, umudu ve bir aileye sahip olmanın önemini, bir kedinin insanla kurduğu bağı ve dünyaya bakışını anlatırken, aynı zamanda hayvan sevgisi, sokak hayvanlarına sahip çıkılması gibi toplumsal konulara dikkati çekiyor. Sokakta yürürken yanından geçip gittiğimiz onca hayvanın yerine kendimizi koyduğumuzda dünyaya bambaşka bakmaya başlıyoruz. Mirjam Pressler, yazım dilinin akıcılığı ve samimiyeti ile okuyucusuna böyle güçlü bir empati kurdurmayı başarmış. Kitabın kapak tasarımı ve içindeki çizimler kendi gibi neşeli, doğal ve keyifli. Özellikle bölüm geçişlerindeki özgün şiirler okuyucuların dikkatini çekecek. Tomris Uyar'ın, Hangimiz bir kedi kadar bağımsız, barışığız dünyayla. dediği yerde başlıyor Kitty'nin hikayesi... Tüm kedi severler ve kedi olmayı düşünenler için umudun kazandığı, özgür bir dünya anlatılıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/felsefe-yoluyla-dunyayi-degistirebiliriz", "text": "Gençliğin nabzını tutan eserleriyle okuru kalbinden yakalayan Seran Demiral'ın kaleme aldığı Bizden Dünyaya, büyüme, kişilik oluşturma ve dünyayı keşfetme sürecinde sorularına cevap arayanların düşünsel yolculuklarına rehberlik eden Kafası Karışıklar serisinin ikinci halkası olarak raflardaki yerini aldı. Kendi tartışma ortamlarını yaratarak, zihinlerinde uçuşup duran soru balonlarını teker teker patlatan Kafası Karışıklar, hayatı yeni baştan keşfe çağırıyor; dünyaya, evrene, varoluşa ve toplumsal ilişkilere dair eteğindeki bütün taşları döküyor! Okurlarını, gündelik hayatın seyrine etki eden derin konular üzerine tartışmaya davet eden bu merak uyandırıcı roman, felsefe kitaplarında olmayan hareketli temposu ve macera kitaplarında yer almayan düşünsel arka planıyla öne çıkıyor. Serinin devamında, Tartışmacılar Kulübünün gündeme getirdiği sorular bizden dünyaya doğru evriliyor; bilimin, sanatın ve felsefenin çok daha derinlerine dalıyor. Sevim, Nasıl Yapalım? sorusuyla tüketim alışkanlıklarımızı ve doğayla ilişkimizi sorgularken alternatif yaşamların mümkün olabildiği bir dünya hayalini tartışmaya açıyor. Barış ise, Dünyayı neden değiştirmeliyiz? diyerek olumsuzluklar karşısında yakınmak yerine eyleme geçmenin gerekliliğini vurguluyor. Karanlıktan şikayet edeceğine bir mum yak, özdeyişinin adeta manifestosunu sunuyor. Felsefenin zihni geliştiren bir düşünme pratiği olduğunu hatırlatan Bizden Dünyaya, belgesel sinemadan edebiyata, televizyon dizilerinden dünyaca ünlü ressamların yapıtlarına uzanarak, bilimin ve sanatın ayrılmaz bir bütün olduğuna dikkat çekiyor. Akıllarında milyonlarca soruyla etrafımızda dolaşan bütün gençlerin gönüllü sözcülüğünü üstlenen Seran Demiral, bu kitabıyla, konuşarak paylaşmanın insan ruhunu nasıl da iyileştirebileceğini gözler önüne seriyor. 2007 yılında Kadıköy Anadolu Lisesi'nden, 2011 yılında da Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Bölümünden mezun oldu. Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde Çevrimiçi Çocuklukta Özneleşme konulu doktora tezini tamamladı. 2005 yılında Münzevi, 2007 yılında Hissizleşme isimli fantazya romanları, Parmak Uçları, Likya'nın Şarkısı ve Hatırla olmak üzere çocuk romanları yayımlandı. Daha önce Filozof Çocuklar Kulübü adını taşıyan dört kitaplık serinin yeniden düzenlenmesiyle Kafası Karışıklar ortaya çıktı. Hayat Üretim Merkezi adında bilimkurgu romanı ile çeşitli antolojilerde yayımlanmış öyküleri olan Seran farklı türlerde yazmaya devam etmektedir. Çocuklar için felsefe (P4C) atölyelerinde çocuklarla buluşur, çocuklarla buluşmadığı zamanlarda çocukluk ve çocuk edebiyatı konuşur, çeşitli üniversitelerde dersler verip makaleler yazarken çocukluğun farklı yanlarını düşünür; kısacası yaşamını çocuklarla zenginleştirir. Başka dünyaların mümkün olduğuna inanır ve uzun zamandır başka hayatların olanaklarını çocuklarla aramaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/female-narrative-grup-sergisi-be-contemporary-art-galleryde", "text": "BE Contemporary Art Gallery, 3 Mart 20 Nisan 2022 tarihleri arasında kadın anlatılarına odaklanan Female Narrative adlı grup sergisine ev sahipliği yapıyor. Farklı nesillerden sanatçı kadınların eserlerini bir araya getiren Female Narrative sergisi, çağdaş sanatta kadın anlatısı kavramını ele alıyor. Sergide yer alan sanatçılar; Pemra Aksoy, Gözde Baykara, Deniz Doğruyol, Ceylan Eşit, Karolin Fişekçi, Ece Gauer, Gülfem Kessler ve Esin Öner'in eserleri kadınlık ve kadın varoluşu açısından anlatı kavramının taşıdığı öneme referans veriyor. İnsan zihni anlatılar üzerine kuruludur. Ego, bilinçdışı ve süper egonun farklı senaristler olarak yer aldığı zihin, insana hem kendini ve dünyayı anlatır, hem de insanın kendini dünyaya anlatmasını sağlar. Bu anlatılar benliğimizi bir arada tutar, ilişki ağlarımızı örer, düşünce ve duygu aktarımında rol alırlar. Female Narrative sergisi, kadınların gözünden anlatılan, farklı dişil hikayelerin okunabileceği yapıtları izleyiciye sunmayı ve nitekim çağdaş sanatta kadın sanatçıların bakış açısını öne çıkarmayı amaçlamaktadır. Kadınların diğeri olarak yer aldıkları rolleri sorguladığı, özne rolünü üstlendikleri ve içselleştirdikleri bir farkındalık seviyesi, kendi bakış açılarından yazdıkları ve ana kahramanı oldukları anlatıların ortaya çıkmasına imkan sağlamaktadır. Kadın bedeni, doğayla ilişki ve sanat tarihi başlıklarından yola çıkan ve bu konularla sınırlı kalmayarak kadın anlatısı kavramını geniş bir perspektif üzerinden ele alan Female Narrative sergisi, dişil öyküleri bulmaya, üzerlerindeki ruhsal toprağı atıp, gömülü oldukları yerlerden çıkarmaya yönelik bir davet. Sergi kadınları, dişiyi öyküleyenleri ve tekrar yazanları çağırıyor. BE Contemporary Art Gallery, 2020'nin Kasım ayında Bahar Soyoğuz tarafından Urla'da açıldı. Dinamik, yenilikçi ve cesur bir çizgiye sahip BE Contemporary, sanatın kucaklayıcılığına, çağdaş sanatta yeni sorulara ve farklı bakış açılarına daha çok alan açmayı amaçlıyor. Galeri, Urla'da konumlanan mekanında, eserleriyle ilham kaynağı olan, sanatta ve hayatta sınırları zorlamaktan çekinmeyen ve sanatı yeniden tanımlayan sanatçıların sergilerini sanatseverlerle buluşturuyor. BE Contemporary çağdaş sanatta kültür, toplum, kimlik gibi daha geniş içeriksel çerçevelerle ilgilenen kültürel diyaloğun bir parçası olarak konumlanıyor. Zengin tarihinden miras eklektik bir kültüre sahip topraklarda yaşayan, günümüzde global olarak etkilenen, teknolojik olarak gelişen bir dünyada çalışan ve eser üreten Türk sanatçıları uluslararası çağdaş sanat izleyicisiyle paylaşmak arzusunu taşıyor. Galerinin beraber çalıştığı sanatçılar arasında, çalışmaları hem yurtiçinde hem de yurtdışında önemli kurumlarda yer almış isimler bulunuyor: Suzan Batu, Uğur Çakı, Oğuz Büyükberber, Bennu Gerede, Genco Gülan ve Gül Ilgaz. Ziyaretçilere, üç katlı 120 m iç mekan galeri alanına ek olarak, dış mekan sergilemeleri için kullanılan ve aynı zamanda ziyaretiniz esnasında keyifle dinlenebileceğiniz 24 m bir bahçe ile Urla'da çağdaş sanatı temsil etmek için önemli bir alan sunuyor. Galerinin konumlandığı, alternatif bir yaşam arayan birçok kişinin hayali ve yaratıcılığın merkezi olmaya aday Urla, her geçen gün sanat ve gastronomiyle bir kültür merkezine dönüşüyor. BE Contemporary lokal misyonunu da üstlenerek daha fazla izleyicinin çağdaş sanatı deneyimleyebilmesini sağlamak, kültürel alışverişi artırmak ve bir ilham noktası olma amacıyla çağdaş sanat sergilerinin yanı sıra sanatçı rezidansı programları ve çeşitli sanat etkinlikleri de düzenliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/ferit-karahanin-okul-trasi-36-uluslararasi-valencia-film-festivalinden-odulle-dondu", "text": "Ödüllü yönetmen Ferit Karahan'ın yeni filmi Okul Tıraşı, İspanya'da düzenlenen 36. Uluslararası Valencia Film Festivali CINEMA JOVE'dan En İyi Film ve Seyirci Ödülü ile döndü! Film, büyük başarılara imza atarak uluslararası festivallerdeki yolculuğuna hız kesmeden devam ediyor. Ferit Karahan'ın 71. Berlin Uluslararası Film Festivali'nde FIPRESCI Ödülü'nü ve 38. Uluslararası Fecr Film Festivali'nde En İyi Senaryo Ödülü'nü kazanan filmi Okul Tıraşı, son olarak İspanya'da katıldığı 36. Uluslararası Valencia Film Festivali CINEMA JOVE'da da En İyi Film ve Seyirci Ödülü'ne layık görüldü. Okul Tıraşı, baskı ve disiplinin yoğun olduğu bir yatılı okulda hastalanan arkadaşını doktora götürmeye çalışan; fakat okulun bürokrasisini, idarenin vurdumduymazlığını ve zor coğrafi koşulları aşmak zorunda olan Yusuf'un hikayesi... Başrollerini Ekin Koç, Mahir İpek, Cansu Fırıncı, Melih Selçuk ile birlikte çocuk oyuncu Samet Yıldız'ın paylaştığı filmin kadrosunda yer alan diğer çocuk oyuncular ise, çekimlerin yapıldığı Van'ın Bahçesaray ilçesinde bölgenin yerel halkından seçildi. Ferit Karahan'ın Gülistan Acet ile birlikte kaleme aldığı senaryo, yönetmenin kendi hayatından da izler taşıyor. Editörlüğünü Sercan Sezgin'in ve Hayedeh Safiyari'nin, görüntü yönetmenliğini Türksoy Gölebeyi'nin yaptığı filmin dünya dağıtımını ise İtalya merkezli Intramovies üstleniyor. Asteros Film yapımı Okul Tıraşı, Hırvatistan'da Mediterranean Film Festivali'nde, Sırbistan'da Europen Film Festivali'nde, Güney Kore'de Seoul Guro Uluslararası Çocuk Filmleri Festivali'nde ve Tunus'ta düzenlenen Manarat Film Festivali'nde yarışarak tüm dünyada festival yolculuğuna devam ediyor. Okul Tıraşı; ilk filmi Cennetten Kovulmak ile 50. Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Film, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve Jüri Özel ödülleri de dahil olmak üzere festivallerden birçok ödül kazanan Ferit Karahan'ın yönetmenliğini üstlendiği ikinci uzun metraj filmi. Henüz yapım aşamasında Eurimages, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Romanya CNC'den yapım desteği alan film, aynı zamanda T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan araştırma geliştirme desteği ve Antalya Film Forum'dan Pitching Ödülü de almaya hak kazandı. Okul Tıraşı, Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali / Eastern Promises Industry Days Works in Progress yarışmasında ise First Cut+ Özel Ödülü'nü kazandı. Film son olarak, 71. Berlin Uluslararası Film Festivali'nin Panorama bölümünde yarışan yeni filmi Okul Tıraşı, FIPRESCI Ödülü'ne layık görülürken 38. Uluslararası Fecr Film Festivali'nden de En İyi Senaryo Ödülü'nü aldı. Yapımcılığını Kanat Doğramacı'nın üstlendiği filmin çekimleri, 2019'un ilk aylarında Van'ın Bahçesaray ilçesinde gerçekleşti."} {"url": "https://gazetesanat.com/ferit-tuncerin-yeni-sarkisi-degismeli-onair-sahne-etiketiyle-yayimlandi", "text": "Geçtiğimiz yıl solo kariyerine ağırlık veren Ferit Tunçer, yine toplumsal tepkilerimize tercüman olan bir şarkı ile müzikseverlerle buluştu. Sözleriyle dinleyiciye değişmekten ve değiştirmekten korkmamaya davet eden Değişmeli rock soundu ile de yayımlandığı ilk günden itibaren Apple Music Türkiye ve Fizy Müzik listelerinde yer aldı. Hepimizin hayatında bazen paylaştığımız bazense anlatamadığımız kırgınlıklar, karşılaştığımız zorluklar oluyor. Bugün geldiğimiz noktaya bakınca tüm dünyayı etkisine alan ne yöne gittiğini hala bilmediğimiz salgını bile unutturan, aslında hukuk, adalet ve liyakat doğru işlese var olmaması gereken birçok ortak kaygılarımız ve korkularımız var. Yaşam hepimiz için giderek zorlaşıyor ve gelecek planları yapamaz hale geliyoruz. Ferit Tunçer'in Değişmeli isimli yeni single çalışması müzisyen performansına öncelik verilen CGI destekli klip olarak yayına hazırlandı. Klibin yönetmenliği ve montajı bir önceki şarkısında da olduğu gibi yine the Eye of the Witch tarafından gerçekleştirildi. Değişmeli şarkısını dijital platformalardan, klibini ise OnAir Sahne YouTube kanalından takip edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/ferit-tuncerin-yeni-sarkisi-hukum-yayinda", "text": "Ferit Tunçer'in dijital platformlardaki çıkış şarkısı Hüküm, OnAir Sahne etiketiyle yayımladı. Aslında müzikseverlerce yakından tanınan bir isim Ferit Tunçer. Rock ve metal dinleyicileri İllegal Süttozu ve nreAson grubundan, popüler müzik dinleyicileri ise 90'ların unutulmazlarından AF grubunun solisti olarak tanıyor onu. Ve Ferit Tunçer artık solo projelerine ağırlık vermiş durumda. Şarkının ruhuna uygun olarak karanlık temada gerçekleşen klipte müzisyen performansına öncelik verilmiş. Klibin yönetmenliği ve montajı ise the Eye of the Witch tarafından gerçekleştirildi. Ferit Tunçer, teknolojik gelişmelere uyum sağlayarak kendi kayıt stüdyosunu kurup sadece besteci ve solist kimliği ile yer almayan; kayıt, mix ve masteringini de kendisi yapabilen bağımsız bir müzisyen. Hüküm şarkısını dijital platformalardan, klibini ise OnAir Sahne YouTube kanalından takip edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/fikrin-sanata-donusmesi", "text": "Kosuth, Felsefeden Sonra Sanat adlı makalesinde sanatın Duchamp'tan önce ve Duchamp'tan sonra olarak ikiye ayrılabileceğinden bahseder. Duchamp'ın çeşme adlı eserinden sonra Sanat nedir? sorusu tartışmalı bir hale gelmiştir. Estetik değerler ve güzellik ölçütleri anlamını yitirmiştir. İlk bakışta insanı büyüleyen eserler ortadan kalkarak bunun yerine izleyicinin anlamlandıramadığı eserler ortaya koyulmaya başlanmıştır. Toplumsal ve çevresel sorunlardan etkilenen sanatçılar, yaptıkları eserlerle seyircisini düşündürmek ve bilinçlendirmek istemiştir. Böylece sanat, dile ve felsefeye yaklaşmış, biçimsel olmaktan uzaklaşarak kavramsallaşmıştır. İşte tam da bu nedenden dolayı Kavramsal Sanat, Fikir Sanatı olarak da anılmaktadır. Kavramsal Sanatçılardan Jenny Holzer, sanatını ışıklı panoları kullanarak yaratmıştır. Eserleri, tüketim toplumuna dokunmak için vardır. Bu sebeple reklam panolarını çağrıştıran bir tarz benimsemiştir. Kapitalizm ve tüketimin birey ve toplumu yok ettiğini düşünen sanatçının, kamusal alanlarda sergilenen enstalasyonları insanların kolektif bilinçlerine seslenir: Beni Arzuladığım Şeylerden Koruyun. Peki insan neyi arzular? Arzuyu ne yönlendirir? Holzer, insanı bir dakikalığına arzuladığı şeyi düşünmeye yönlendirir. Acaba televizyonda görülen son model bir araba mı yoksa medya ile dayatılan güzellik standartlarına uygun vücut mu? Reklamların insan zihnine olan etkisi ve insanın daha iyi olana yönlendirilerek tüketim çılgını bireye dönüştürülmesi karşısında Holzer, güçlü bir mesaj vermektedir. Bireyin korku, arzu, merak ve kaygılarına yönelik kısa cümlelerden oluşan bu panolar, bireye kim olduğunu hatırlatmak için vardır. Piero Manzoni da tıpkı Holzer gibi tüketici toplumunu hedef alan Sanatçının Dışkısı eseriyle sarsıcı ve sivri bir eleştiriyi seyircisine sunar. Manzoni, konserve kutusunun içine 30 gram ağırlığındaki dışkısını koyarak kapitalist sistem ve tüketim çılgınlığına bir gönderme yapar. Ancak eseri 30 gram altın fiyatına satılır. İnsanın ne tükettiğini umursamadan sadece tüketmesi fikrine yönelik eleştiri de ironik bir şekilde tüketim aracı haline gelmiştir. Manzoni, doksan adet konserve kutusunun içine dışkısını koyarak 61.000 $ kazanmıştır. Joseph Kosuth, Holzer ve Manzoni gibi toplumsal eleştiri niteliğinde eserler üretmek yerine kelimelerin insan zihni üzerindeki etkisine yönelik eserler vermiştir. Eserlerinde nesne ve gerçeklik algısını gerçek, taklit, kopya ve temsili irdelemiştir. Üç sandalye eserinde görselden dile, dilden nesneye uzanan süreci ortaya koyar. Gerçek sandalyenin kendisidir. Sandalye fotoğrafı ise gerçeğin kopyasıdır. Sandalyenin tanımının yapıldığı görsel ise Sandalyenin temsilini içerir. Nesne ve imgeye yönelik ilk eserleri ortaya koyan Rene Magritte, İmgelerin İhaneti adlı eserinde bir pipo resminin altına Bu bir pipo değildir notunu düşmüştür. Görünenin yalanlanması nesneye yönelik sorgunun oluşmasına neden olur. Magritte, görseldeki piponun cebimizdeki gibi bir gerçekçiliğe sahip olmadığını söyler. Pipo bir kopyadan ibarettir. Kavramsal Sanat'ta öne çıkarılmak istenen fikir ve kavram olduğundan sanatsal üretim şeklinde çeşitlilik görülür. Estetik değerin geri planda tutulduğu akımda önemli olan düşüncenin kendisidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/film-tavsiyesi-kesfinizi-bekleyen-15-ozel-yapim", "text": "Malumunuz, koronavirüs sebebi ile bir süre hepimizin can güvenliği için evlerimizde kalmamız gerekiyor. Hayatımızı bir şekilde bunun üzerine kuruyoruz bir süredir. Sosyal varlıklar oluşumuzdan dışarıda olmamak çok zor; ancak pekala evde de sosyalleşilebilir. Eminim hepimizin eksik bıraktığı çok şey var. Bunun yanında film izlemek gibisi de yok doğrusu. Bir film öneri listesi hazırlayayım dedim, film listesine uzun zamandır kült niteliği taşıyan fakat Türkiye'de kültleşememiş özel yapımları almak istedim ve böyle bir liste çıktı. Şimdiden keyifli izlemeler diliyorum. 1980'ler, kominizm sonrası Macaristan'da tahrip olmuş küçük bir köyünde, hayat fiili olarak durmuştur. Güz yağmurları başlamıştır. O akşamüstü köylüler büyük bir ödeme beklemektedirler, sonrasında da, bazıları hakkettiğinden fazlasını alma planlarıyla oradan ayrılmayı düşünmektedirler. Fakat o sırada iki yıl önce öldüğünü düşündükleri karizmatik Irimias'ın konuşmasını duyarlar, geri gelmiştir. Onlar da topluluğun devamlılığını koruma amacıyla Irimias'ın çevireceği tantanalı planla paralarını alacağı düşüncesiyle korkmuşlardır. Film Irimias'ın köye dönüşünün etkisi ve sonuçları üzerinedir. Yönetmeni Tarr'ın bölünmeden seyredilmesini tavsiye ettiği filmi, başyapıt olarak kabul görmektedir. Uyuşturucu bağımlısı bir genç, televizyon bağımlısı annesi ve aralarında günden güne yükselen bir uçurum... Uyuşturucu batağı içerisindeki Harry'nin hayattaki tek amacı daha fazla uyuşturucuyken; umutsuz annesini hayata bağlayan tek şey en sevdiği yarışma programıdır. Bir gün bu yarışmaya katılmaya hak kazandığında tek derdi, ödül olan kırmızı elbiseye girebilmek olacaktır. Yaşlı ve mutsuz kadın zayıflama hapları kullanmaya başlar... Hubert Selby'nin romanından uyarlanan trajik hikaye, 'Black Swan', 'The Wrestler', 'Pi' ve The Fountain gibi kült filmlere imza atmış Darren Aronofsky tarafından yönetilmiş; özellikle de Clint Mansell tarafından yapılan müzikleriyle hafızalara kazınmıştır. En son Before Midnight filmiyle izleyici karşısına çıkan Richard Linklater'ın senaryosunu yazıp yönettiği film, çıkış noktası olarak yakın zamanda boşanmış bir çiftin, Mason ve Olivia'nın hikayesine odaklanıyor. Sahip oldukları tek çocukları ise artık anne ve babasının bir arada yaşamadığı gerçeğine alışmak ve bu yabancı düzen içerisinde yaşamayı öğrenmek zorunda. Çocuğun 6 yaşında başlayan bu yeni tecrübesini 12 yıl boyunca sürecek olan bir büyüme evresine yayan yönetmen, bu süreç boyunca yaşananları beyaz perdeye aktarıyor. Richard Linklater'ın, 12 yıllık bir süre zarfının belirli zaman aralıklarında çekimlerini tamamladığı filmin başrollerini Ellar Coltrane, Patricia Arquette ve Ethan Hawke paylaşıyor. Bu dokunaklı hikaye kör bir çocuk olan Mohammed'in çevresinde gelişir. Yaz tatili geldiğinde Mohammed için Tahran'daki okulundan ayrılıp tatile çıkma zamanı gelmiştir. Sabırsızlıkla babasını bekler, böylece birlikte evlerine dönebileceklerdir. Ancak babası Mohammed'in kör olması nedeniyle oğlundan utanmaktadır ve bu nedenle de okula beklendiğinden daha geç varır. Müdürden, oğlunu yaz boyunca bu okulda tutmalarını istese de başarılı olamaz ve oğlunu alıp eve dönmek zorunda kalır. Bu dokunaklı ve çarpıcı yapıt İran'da yetişen en önemli yönetmenlerden biri olan Majid Majidi imzalı. 1880'ler Londra'sındayız. Şehrin sokaklarından süzülen kasvet ve karamsarlık, arka sokaklarda olup bitenleri belli eder nitelikte. Doktor Treves, isli sokaklarda gezindiği esnada gezici bir sirke rastlıyor. Önündeki kalabalıktan anlaşıldığı üzere içeride normal olmayan bir gösteri var... Ve bu normal olmayan gösterinin kahramanı, doğuştan engelli olan John Merrick. Annesi Merrick'e hamileyken bir fil tarafından saldırıya uğradığı söylenir bu sirkte. Doktor Treves ise hızlı bir hamleyle tedavi altına almak ister bu fil görünümlü adamı ve istediği gibi de olur. Her haliyle ürkütücü olan fil adamın bu korkunç görünümünün altında, gönlünde yatanlar ise zamanla dökülmeye başlar. Gerçek bir yaşanmışlıktan beyaz perdeye uyarlanan filmin yönetmeni, sinemanın aykırı yönetmeni David Lynch imzalı. Lynch filmografisindeki gerçekçi duruşuyla sivrilen filmin başrollerinde başarılı oyunculuklarıyla Anthony Hopkins ve John Hurt var. Arzunun Kanatları, savaş sonrası dönemin ve modernizm atmosferinin karıştığı Berlin'de gezmekte olan iki meleğin öyküsünü anlatır. Utanç duvarıyla ikiye bölünen Berlin şehrinde insanları gözlemleyen Damiel ve Cassiel isimli iki melek insanlara görünmeseler de tüm yalnız ve depresif ruhlara yardım etmektedir. Şehrin yaşadığı yıkımın ve tarihin yakın tanıkları olan melekler, insanların üzücü düşüncelerini duydukça onları rahatlatmaya çalışmaktadır. Damiel ve Cassiel insanlara görünmez olsa da sadece çok iyi kalpli bazı çocuklara görünebilmektedir. Bir gün Damiel, güzeller güzeli bir artist olan Marion'a aşık olur ve hayatı tecrübe edebilmek için insan formuna dönüşebilmeyi dilemeye başlar. Usta Alman yönetmen Wim Wenders tarafından yönetilen filmin Bruno Ganz, Solveig Dommartin ve Otto Sander var. Mevsimler ve doğanın o kusursuz çağrısı, yarattığı teslimiyet arzusu belki de başka hiçbir şeyde benzeri olmayan... Yüzen bir ev ki doğaya dair ne varsa muhteşem olan onu çevrelerken o göl ortasında yüzmekte. Yaşlıca bir rahip ve kendisine refakat eden diğer genç-çocuk rahip adayı. Yaşlı rahip, ona her şeyi bilgelikle ama bir o kadar da doğal bir akış içinde öğretir. Bu şekilde geçip giden mevsimler ile büyüyen çocuğun geçirdiği evrim, son derece doğal bir ahenk içinde ilerlerken sıra artık büyümüş olan çocuğun öğrendiklerini gerçek hayata nasıl yansıtacağını görmeye gelir. Ufak yaştan beri öğretilen erdemlere rağmen asıl öğretimin hayatın kendisi tarafından yapıldığının farkında olan bilge rahip için ise bekleme ve görme zamanıdır. Gerçek bir görsel şölen olarak beyazperdeye yansıyan ve gösterildiği bütün festivallerde büyük beğeni ile karşılanan bir film. Jean-Marc Vallee'nin C. R. A. Z. Y adlı son filmi, 60'lı yıllardan başlayarak orta-sınıfa mensup Montreal'li bir aileden sıradışı bir baba-oğul hikayesi aktarıyor. Doğası gereği, kendisinden beklenilenden farklı davranmak zorunda kalan erkek çocuğun yaşadığı çelişkilerin, kendi benliğini aramasının ve olgunlaşmasının anlatıldığı hikaye Kanada'nın bir nevi Babam ve Oğlum'u sayılabilir. Kişisel tercihleri, hayata bakış açıları çelişen bu iki insanı kopmaktan alıkoyan ise, kardeşlerini yalnızlığa mahkum eden her biri birbirinden acayip özelliklere sahip dört erkek evlat ve oğlunun mistik güçlere sahip olduğuna inanan bir anne. Her şeye rağmen babasına büyük bir hayranlık duyan ve ona yaranabilmek için hayatını uzunca bir süre yalanlar üzerine koyan Zach'in doğasıyla girdiği amansız mücadelenin, onu çıldırmanın eşiğine getirmesi üzerine bir film C. R. A. Z. Y. Quebec'te başlayan ve Kudüs'e kadar uzanan fiziksel ve ruhsal bir yolculuğun, toplumsal baskının, insan doğasının, mücadelenin ve azmin anlatıldığı eşsiz bir baba-oğul hikayesi olan C. R. A. Z. Y; Michel Cote'nin unutulmaz performansıyla ölümsüzleşiyor. Sinemaseverlerin kulaklarının pasını alacak muhteşem parçalar ve dokunaklı final de cabası. Selma Jezkova, derme çatma bir karavanda 10 yaşındaki oğluyla beraber hayatını sürdürmeye çabalayan bir kadındır. Genetik ve kalıtsal bir hastalığı nedeniyle görme yetisini tamamen kaybetmek üzeredir. Bir gün kendi hastalığının kalıtsallığı nedeniyle oğlunun da bu hastalıkta muzdarip olacağını bilmektedir. Bu nedenle kazandığı tüm geliri oğlunu ameliyat ettirmek üzere kenara koymaktadır. Ancak hayatın seyri, bu ikiliyi hiç olmadık bir uçuruma doğru itmek üzeredir. Mesihvari bir karakter ruhani bir karakterin zihnine girer ve onun vasıtasıyla türlü gezegenleri mecazlayan renkli bir ekiple tanışır. Buradaki herkesin kendi dünyası vardır ve izlediklerimiz de onların ayrı dünyalarıdır. Artık kutsal dağa doğru başlayacak olan yolculuğun arifesindeyizdir. Müzik tarihinin, gerçekten de nev'i şahsına münhasır figürlerinden biriydi Ian Curtis. İşte, 2007 yapımı Kontrol, efsanevi Joy Division grubunun mikrofonu Ian Curtis'in öyküsünü anlatan ve 2007 Cannes Film Festivali Yönetmenler Haftası'nın açılış filmi olarak, topladığı övgü ve ödüllerle özellikle dikkat çekmiştir. Post-rock döneminin en cafcaflı eserlerine imza atan, isminden dolayı tartışmalı bu grup, orijinal punk sound'unun en meşhur temsilcisi olarak kabul ediliyor bir çok ciddi müzik otoritesine göre... Joy Division, sadece iki stüdyo albümüyle büyük bir başarı yakalamış ve solistleri Ian Curtis'in 1980 yılında intihar etmesi üzerine dağılmıştı. . 'Control'ün yönetmenliğini Hollandalı ünlü fotoğraf sanatçısı ve video klip yönetmeni Anton Corbijn üstlenmiş bulunuyor. Corbijn Depeche Mode, U2, Nirvana, Nick Cave and the Bad Seeds ve Joy Division gibi gruplara çektiği, klasikleşmiş video klipleriyle tanınıyor. 'Control' Corbijn'in ilk uzun metraj filmi. Lana ve Andy Wachowski kardeşlerin Alman yönetmen Tom Tykwer ile ortaklaşa senaryosunu yazıp yönettikleri filmde Tom Hanks, Halle Berry, Hugh Grant, Hugo Weaving, Jim Sturgess, Ben Whishaw, James D'A. Özellikle muhafazakar toplumlardaki varlıklarıyla büyük çatışkılar yaşayan eşcinseller, görece uygarlaşmış toplumlarda da büyük sıkıntılar çekiyorlar. İşte Fransız Xavier Dolan'ın yazıp yönettiği bu ilginç filmde, bir annenin homoseksüel evladıyla kurduğu ya da kuramadığı gerilimli ilişkinin yansıması aktarılıyor. Cannes 2009'da bir hayli ses getirenAnnemi Öldürdümün merkezinde eşcinse lise öğrencisi Hubert var; onun en yakınındaki, aynı zamanda da en uzağındaki insan ise biricik annesi Chantale! Aralarındaki aşk-nefret ilişkisi öyle boyutta ki çocuk, okuldayken annesinden ölmüş gibi bahsedebiliyor. Birlikte olduklarında ise mekan gözetmeksizin didişiyorlar. Hubert, annesinin yalan ve dolanlarından bıkmış, suçluluktan bunalmış, onu hor görmekten kendini alamıyor. Bu aşk/nefret ilişkisinin kafa karışıklığıyla Hubert ergenliğin derin sularına sürükleniyor. Henüz yirmi yaşındaki Xavier Dolan yazıp yönettiği ve başrolünde oynadığı ilk filminde son derece açık sözlü. Gemma ve Diego Saraybosna'da tanışmışlardır. Gemma'nın hayatı Diego'ya aşık olması ile beklenmedik şekilde değişmiştir. Fakat Diego, Bosna savaşı sırasında hayatını kaybeder, Gemma ise başka bir ülkeye savrulur. Savaş bittikten yıllar sonra Gemma oğulunu da yanına alarak Diego'nun öldüğü topraklara geri döner. Geçmişte yaşananları ve Diego'nun izlerini Saraybosna'da arar... Film, aşkının peşinden savaşın ortasına giden Gemma ile savaşın en gerçekçi acılarını yaşayan Diego'nun tutkulu aşkları konu ediniyor. Margaret Mazzantini 'nin romanından uyarlanan filmin yönetmenliğini ise Sergio Castellitto üstleniyor. Başrollerini ise Penelope Cruz, Emile Hirsch ve Mira Furlan paylaşıyor. Saadet Işıl Aksoy'un da ana karakterlerden birini canlandırdığı film ülkemizde de vizyona giriyor. Müthiş.. Ölmeden önce izlenmesi gereken bir seri.."} {"url": "https://gazetesanat.com/filmbox-fransiz-canala-satiliyor", "text": "Yüzde 70 çoğunluk hissesi, CANAL+ tarafından satın alınacak olan SPI International'in yönetim ekibinde ve operasyonel yapısında bir değişiklik olmayacak. 6 kıtada 42 televizyon kanalının yanı sıra dijital servisleriyle faaliyet gösteren, dünya genelinde önde gelen yayıncı ve içerik dağıtıcısı kimliklerine sahip global medya şirketi SPI INTERNATIONAL, CANAL+ Group ile güç birliğine gidiyor. Dünyanın lider ücretli TV operatörlerinden biri olan CANAL+ Group, ücretsiz TV yayıncılığında da Fransa'nın önde gelen oyuncuları arasında yer alıyor. CANAL+'ın yaygın uluslararası ayak izi Avrupa, Sahra Altı Afrika ve Asya'da 40 ülkeyi kapsıyor. Avrupa'da, Fransa ve Polonya'da güçlü bir konumda bulunan CANAL+, 2019 yılında da M7 Group platformunu satın almıştı. Dünya genelinde 22 milyon aboneye hizmet veren CANAL+ Group, son yıllarda uluslararası alandaki işlerinde güçlü bir büyüme yaşıyor. Bu son satın alma işlemi, CANAL+ için, Avrupa lideri Studiocanal ve Polonya bazlı Kino Swiat'ın ardından, SPI INTERNATIONAL'in de gücünden yararlanarak içerik üzerine yatırım stratejilerini genişletmek ve farklı pazarlara sunduğu hizmetleri güçlendirmek açısından önem taşıyor. Şirketlerin bilgi ve beceri birikimlerini bir araya getirme özelliği de taşıyan satış anlaşması uyarınca, SPI International'in mevcut sahipleri Loni Farhi & Berk Uziyel, icra kurullarından destek alarak şirketin işlerini yönetmeye ve geliştirmeye devam edecekler. Öte yandan iki şirketin sinerjisi, uluslararası pazarlardaki konumların daha da güçlenmesini sağlayacak. Loni Farhi ve Berk Uziyel tarafından yapılan ortak açıklamada, Bu heyecan verici haber, SPI INTERNATIONAL için yeni bir dönemin başlangıcını ifade ediyor. CANAL+ ve SPI, istikrarlı büyüme ve uluslararası arenada güçlü temsil konusunda aynı vizyonu paylaşıyor. Uzun yıllara dayalı bir stratejik iş ortaklığımızda ortak hedeflere ulaşmak için güçlü bir iş birliği geleneği oluşturduk. Şimdi de güçlerimizi, aynı çatı altında birleştiriyoruz. CANAL + ile aramızdaki doğal sinerji geliştikçe, SPI büyümesini daha da hızlı sürdürecek. SPI INTERNATIONAL, olağanüstü yetenekli ekibinin gücüyle, son 10 yılda muazzam bir büyüme performansına imza attı. Şimdi güçlü ekibimiz ve büyük bir motivasyonla, CANAL+ ailesinin bir parçası olmaktan çok mutluyuz. Güç birliğimiz, eğlence ürünlerimizin gücüne yansıyacak ve ilgi çekici içerik ürünlerimizin daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlayacak ifadelerine yer verildi. CANAL+ Group CEO'su Maxime Saada da, SPI INTERNATIONAL satın alması, birkaç yıldır sürdürmekte olduğumuz stratejilerimizin bir parçasıdır. CANAL+, 15 milyonu Avrupa'da olmak üzere 40'ı aşkın ülkede 22 milyon aboneye sahip ve kendimize 2025 yılında minimum 30 milyon aboneye ulaşma hedefi koyduk. SPI INTERNATIONAL, bu azimli hedefimize ulaşmakta kesinlikle çok önemli bir rol oynayacak şeklinde konuştu. Satın alma sürecinin tamamlanmasının normal şekilde ilgili ülkelerin rekabet kurumlarının onaylarına bağlı olacağı da ifade edildi. Lider medya şirketi ve ücretli TV operatörü CANAL+ Group, Fransa'da ücretsiz TV yayıncılığının da önde gelen oyuncularındandır. Avrupa, Afrika ve Asya coğrafyasını kapsayan yaygın bir uluslararası ayak izine sahip olan CANAL+ Group, 8,7 milyonu Fransa'da olmak üzere dünya genelinde 21,8 milyon aboneye hizmet vermektedir. Öte yandan CANAL+ Group, STUDIOCANAL ve KINO SWIAT markalarıyla film ve TV dizileri prodüksiyonu, satın alması ve dağıtımında Avrupa lideri bir kuruluştur. Küresel içerik, medya ve iletişim grubu Vivendi, CANAL+ Group hisselerinin tümüne sahip bulunmaktadır. SPI International, 6 kıtada 42 televizyon kanalı ve dijital servisleriyle faaliyet gösteren 90 milyon aboneye sahip global bir medya şirketidir. 28 yıl önce kurulan SPI, TV ve yayıncılık endüstrisinde çok güçlü bir deneyime sahiptir. Şirket, Polonya, Çekya, Romanya, Sırbistan, Hollanda ve Rusya gibi önemli Avrupa pazarlaı başta olmak üzere, Doğu ve Orta Avrupa, Batı Avrupa, BDT ve Eski-Yugoslavya bölgelerinde çeşitli ücretli ve ücretsiz TV kanallarının operatörlüğünü üstlenmektedir. Faaliyet gösterdiği ülkelerde lider film tedarikçileri olan SPI'ın, film servislerinde amiral markası FilmBox'tur. SPI Group, FilmBox, Film1, Kino Polska, Stopklatka, Dizi gibi, izleyicilerin evlerinde aşina oldukları köklü markaları ve farklı tematik kanalların yanı sıra, dijital yayın servislerini de bünyesinde birleştirmektedir. SPI aynı zamanda dünya genelinde 4K/Ultra HD içeriğin de en büyük toplayıcılarından biri konumunda yer almaktadır. internete bağlanabilen herhangi bir cihaz ile büyük global medya sağlayıcılar ve yerel OTT sağlayıcılar üzerinden abonelerine 4K/UHD programları da dahil olmak üzere, TV kanalları ve tüm film arşivine ulaşma imkanı sağlıyor. Yakın zamanda Hollanda'nın en büyük premium film servislerinden Film1'ın 4 kanalını ve dijital servislerini de portföyüne ekleyen SPI, büyüme ivmesini tüm hızıyla sürdürmektedir. SPI markaları, operatör iş birlikleri, platform ortaklıkları ve şirketin kendi dijital ürünleriyle dünya genelinde milyonlarca eve ulaşmaktadır. Dünya çapında 700'den fazla operatörle iş birliği bulunan SPI, gelişmiş teknolojisi sayesinde abonelerinde düzenli yayınlarına ve seç-izle içeriklerine ulaşma imkanı sunmaktadır ve bunun yanı sıra SPI'ın FilmBox+ servisi de bir milyonun üzerinde aboneye sahiptir. Şirketin yakın dönemde lansmanını gerçekleştirdiği dijital kanalı 'Dizi' en iyi Türk dizilerinin dünya genelinde izleyicilerle buluşmasına önderlik etmektedir. Bunun yanı sıra SPI Hollanda'da, dört düzenli yayın kanalı ve seç-izle servisi de dahil olmak üzere, Film 1 premium film servislerinin de marka hakkının sahibidir. Dünya lideri film tedarikçisi ve televizyon programcısı kimliği ile, 25 yılı aşkın bir süredir uluslararası pazarda itibar sahibi olan SPI International, büyük lisans tedarikçileri iş birliğiyle yüksek talepli ilgi çekici içerikler sağlar."} {"url": "https://gazetesanat.com/finlandiya-eski-cumhurbaskani-c-g-mannerheimin-batidan-doguya-asya-fotograf-sergisi-yapi-kredi-bomontiadada", "text": "Yapı Kredi bomontiada, Finlandiya Büyükelçiliği ile işbirliği kapsamında 15 Ocak'tan itibaren, Finlandiya eski Cumhurbaşkanı C. G. Mannerheim'ın 1900'lü yılların başında Orta Asya'dan Çin'e uzanan yolculuğu boyunca çektiği fotoğraflardan oluşan Batıdan Doğuya Asya sergisine ev sahipliği yapıyor. 1944-1946 yılları arasında Finlandiya'da Cumhurbaşkanlığı da yapan Fin askeri lider ve devlet adamı Carl Gustaf Emil Mannerheim'ın 1906-1908 yılları arasında gizli bir görev için gittiği Orta Asya'dan Çin'e uzanan seyahati boyunca çektiği fotoğraflardan oluşan bir seçki, 15 Ocak 6 Şubat 2022 tarihleri arasında Yapı Kredi bomontiada Galeri'de sergilenecek. Batıdan Doğuya Asya C. G. Mannerheim'ın Seyahat Fotoğrafları (1906-1908) sergisi, genç Yarbay Mannerheim'in Orta Asya'daki 2 yıllık yolculuğunda körüklü makineyle çektiği ve 1900'lü yılların başında İpek Yolu bölgesindeki insanların tarih olan geçmişlerinin adeta renkli bir belgeselini sunan 48 fotoğraftan oluşuyor. Finlandiya Ulusal Müzesi'nde yer alan ve 1.100'den fazla parçadan oluşan Mannheim'in koleksiyonu, askeri amaçla çekilmiş fotoğrafların yanı sıra, antropolojik çalışmasının bir parçası olarak Orta Asya ve Çin'in şu anda büyük ölçüde yok olmuş ya da en azından değişmiş olan halklarını ve kültürlerini anlatan eşsiz bir seyahatnameden oluşuyor. Batıdan Doğuya Asya fotoğraf sergisi, Yapı Kredi bomontiada Galeri'de her gün 11:00-19:00 saatleri arasında ücretsiz gezilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/finlandiyali-sanatci-katariina-lillqvist-istanbul-modernde", "text": "El yapımı kuklalarla animasyonlar ve kısa filmler üreten Finlandiyalı sanatçı Katariina Lillqvist, gölge tiyatrosu ve kukla yapım geleneğini incelemek üzere ülkemize geliyor. İstanbul Modern'in dünyanın farklı kentlerinden davet ettiği 10 sanatçıyı İstanbul'daki zanaatkarlarla bir araya getirdiği Uluslararası Misafir Sanatçı Programı tüm hızıyla devam ediyor. Her biri kendi üretim süreçlerinde zanaat ve gelenek konularına odaklanan sanatçılar İstanbul'da 6 hafta boyunca zanaatkarlarla birlikte çalışma fırsatı buluyor. İstanbul Kalkınma Ajansı'nın desteğiyle hayata geçirilen programda üretilen yapıtlar ise Şubat 2020'de İstanbul Modern'de sergilenecek. İstanbul Modern, Uluslararası Misafir Sanatçı Programının üretimlerinin yer alacağı sergiye hazırlanırken farklı zanaatları konu eden filmlerin yer aldığı bir program düzenliyor. Programın ilk konuğu ise Finlandiyalı sanatçı Katariina Lillqvist olacak. Sanatçı, program dahilinde iki filminin gösterimini yapacak ve araştırmasıyla ilgili bir konuşma gerçekleştirecek. Finlandiya doğumlu yazar ve film yönetmeni Katariina Lillqvist, Prag ve Stokholm'de yaşıyor ve çalışıyor. İskandinavya Film ve Televizyon Vakfı için de çalışmalar yapan sanatçının animasyon filmleri, aralarında Japonya, ABD, Kanada, Rusya ve Çin'in de yer aldığı çok sayıda ülkede gösterildi. Küratörlüğünü Paolo Colombo'nun yaptığı Gölgeye Övgü (2009) sergisi dahilinde İstanbul Modern, IMMA ve Benaki Müzesi'nde sergilendi. Filmlerinde genellikle Avrupa'da yaşanan savaş travmalarına ve azınlık sorunlarına odaklanan sanatçının filmlerinden Ülke Doktoru 46. Berlin Uluslararası Film Festivali'nde kısa film kategorisinde Gümüş Ayı ödülünü aldı (1996). Gösterim programında yer alan diğer filmi Radyo Dolores ise Fransa'da düzenlenen Annecy Animasyon Film Festivali'nde (2017) Jüri Özel Ödülü'ne layık görüldü. Katariina Lillqvist, halen Helsinki'deki Kukla Filmleri Müzesi'nin küratörlüğünü yapmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/firat-neziroglunun-icimdeki-deniz-isimli-kisisel-sergisi-anna-laudel-bodrumda", "text": "Anna Laudel Bodrum, 18 Haziran 31 Temmuz 2022 tarihleri arasında Fırat Neziroğlu'nun İçimdeki Deniz başlıklı yepyeni eserlerinden oluşan kişisel sergisine ZAİ Yaşam'da ev sahipliği yapıyor. Neziroğlu, Anadolu'nun bilinen en eski sanatlarından olan kilim dokuma tekniğini, plastik sanatlara uyarlayarak geleneksel bir formu kendine özgü bir tekniğe dönüştürüyor. Bu alanda ilk kez kullanılan misina malzemesi ile klasik dokuma geleneğine farklı bir yorum katan sanatçı, kendi ismine ait patentli dokuma tekniğiyle geleneksel olanı çağdaş ile uyum içerisinde bir araya getiriyor. Sanatçı, sadece Anna Laudel Bodrum için özel olarak ürettiği eserlerinden oluşan İçimdeki Deniz sergisinde ilk Türk halısı olarak bilinen Pazırık kurganından çıkan Türk Düğümü'ne atıfta bulunan dört büyük halıyı sanatseverlerle buluşturuyor. Köşeleri yumuşatılmış, akışkan balık dokumalarıyla bezeli bu büyük halıların yanı sıra, sergiye gelenler nakışla işlenmiş bir akvaryum ve su içinde izleyici ile etkileşim içinde olan balık figürünü deneyimleyebilecekler. Aynı zamanda dansçı olan Neziroğlu'nun su içinde dans ettiği ışık ve akış performansının video olarak yer alacağı İçimdeki Deniz sergisi 31 Temmuz 2022 tarihine kadar Anna Laudel Bodrum'da ziyaret edilebilecek. 1981 yılında İzmir'de doğdu. Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Tekstil ve Moda Tasarım Bölümü'nde öğrenim gördü. Aynı bölümde doktora çalışmalarını sürdürmekte ve araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. İstanbul, Como, Münih, Roma, Maniago, Londra ve Paris'te kumaş koleksiyonları sergilenen sanatçı birçok ulusal ve uluslararası yarışmada dereceye girmiş birincilik ve ikincilik ödülünü almıştır. New York Fashion Week defilesinde YEN koleksiyonu ile Anadolu'yu dünyaya tanıtan Neziroğlu'nun dokumaları bugüne kadar La Triennale di Milano, Norveç Kraliyet Büyükelçiliği, Londra Victoria House'ta sergilenmiştir. Eserleri Sotheby's ve Christie's gibi önde gelen müzayede evlerinde birden çok yer almıştır. Fırat Nezioğlu'nun başarılı çalışmaları, yurt dışında özel üretimler yapmak üzere birçok resmi etkinliğe davet edilmesini sağlamıştır. Sanatçı, Norveç Kraliyet Büyükelçiliği himayesinde Oslo'ya ve Tayland Kraliçesi'ne özel bir kumaş örmek üzere Tayland'a doğum günü kutlamalarına davet edildi. 2017 yılında ise özel bir dokuma örmek için Katar Şeyh Tamim bin Hamad Al Thani tarafından Katar'a davet edildi. Neziroğlu, kurduğu ModernDansLAB klasik bale-modern dans topluluğu ile birlikte aynı zamanda sahne çalışmalarına devam etmektedir. Farklı şehirlerdeki üniversitelerde birçok seminere ve konferansa katılan Neziroğlu, yaşamını ve çalışmalarını İzmir'de sürdürmektedir. Haberin içeriği Anna Laudel galeri tarafından hazırlanan sergi metninden alınmıştır. Pazartesi hariç her gün 09.00 20.00 arası Ziyaretlerde +15 yaş kuralı uygulanmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/firat-uran-roportaji", "text": "- Öncelikle Fırat Uran kimdir sizi biraz tanıyabilir miyiz? - Hukuk mezunusunuz mesleğinizi yapıyor musunuz? Bu soru bana babamı hatırlattı. O da cevabını senelerdir merak ediyor. Kendisi hukuk dışında yaptığım her şey için 'Yapma demiyorum, hobi olarak yine yap.' demeyi sever. =) O zaman sorunuzu şöyle cevaplayayım: arada bir hobi olarak yakın arkadaşlarıma, danışmanlık yapıyorum. - Kitap yazmaya nasıl karar verdiniz? ilham kaynağınız nedir? Kendimi, tesadüfen David Lynch'in Kayıp Otoban filmini çektiği otobanda bulunca. Kimsenin olmadığı bu çöl otobanında arabayı daha önce hiç sürmediğim hızlarda sürerken kitap yazmaya karar verdim. Bitirmek ise dört sene sürdü. İlham kaynağım aşklar, heyecanlar, travmalar, tutkular, hırslar, takıntılar ve intikamlardır. Ben 'minnoş' bir yazar değilim. Karanlık şeyleri severim. Arka sokaklardan giderim. Kusurlu insanlardan etkilenirim. Böyle şeyler yazmayı severim. - İkinci kitabınız Kara Köpek'ten biraz bahsedebilir misiniz? Ne kadar zamanda yazdınız? Yıllar önce DOT Tiyatrosunda 'Sarı Ay' adlı bir oyun izlemiştim. Bu oyunda Lee'nin annesinin düzenli aralarla 'Kara Köpek' diye adlandırdığı bir duygu yaşadığı söylenmişti. 'Kara Köpek' onu ziyarete geldiğinde tek yapmak istediği şey: yatak odasına girip, kapıyı kilitleyip, perdeyi çekip, içindeki hüzün duygusu geçinceye kadar bazen günlerce bazen aylarca ağlamakmış. Bunu duyduğumda çok etkilenmiştim. Yıllar sonra adını bu hissiyattan alan bir kitap yazmaya karar verdim. 'Kara Köpek' hissiyatına sahip olan baş karakter Berk, Kadıköy'de yaşayan ve asla evden çıkmayan bir tiptir. Günün birisinde hayat dolu birine gönlünü kaptırır. Batman ve Joker kadar farklı olan bu karakterler, birbirlerini değiştirmek isterler. Aralarından biri kazanacaktır ama kim? Sevdiğiniz insanla birlikte olabilmek için nelerden vazgeçebilirsiniz? Kontrolü ne kadar bırakabilirsiniz? Geçmiş travmalarınız bugün ki ilişkinizi nasıl etkiler? Gibi soruların cevabını merak ediyorsanız 'Kara Köpek' te aradığınız cevapları bulacaksınız. Kitabın çizimlerini Ece Cangüden yaptı. Kendisi aslında resim ve heykel yapıyor. Geçtiğimiz sene tuhaf kırmızı heykelleriyle Mamut Art'da yer aldı. Ece kitabın çizimleri için uzun bir süre uğraştı. Koyduğumuz her çizim ile, metinde anlatılandan farklı bir şeyler söylemeyi hedefledik. Kendisine kocaman teşekkürü borç bilirim. Bir de kitabın tipografilerini yapan Duru Ekşioğlu var. Bu tekniği ilk defa Kara Köpek kitabımda denedik. Metnin bazı kısımları Duru'nun yaptığı tipografiler ile vurgulanıp öne çıkartıldı. Böylelikle okuması daha eğlenceli bir hal aldı. - Okuyucular kitaba nereden nasıl ulaşacaklar? - Çok hızlı gönderiyorlar. - Kazanılan para, masraflar düşüldükten sonra sokak hayvanlarına yardım için kullanılıyor. - Sizden de biraz bahsedelim müzik ile de uğraşıyorsunuz? Yazarlık dışında piyano öğretmenliği yapıyorum. Karantinadan önce sekiz tane öğrencim vardı. Şuanda geriye kalan bir tanesi ile facetime üzerinden online ders yapıyoruz. Klasik müzik, pop rock ve film müzikleri öğretiyorum. - Karantina günlerinde nasıl vakit geçiriyorsunuz? İlk iki gün depresyona girer gibi oldum. Sonra aklıma ÖSS sınavına çalışırken ders aldığım matematik dahisi Hüseyin Darmar geldi. Kendisi 'Whiplash' filmindeki bateri hocası gibi hırslı bir adamdır. 'Not my tempo!'. Potansiyelimizin en iyisini çıkarabilmemiz için canla başla uğraşırdı. Hayalimde bana 'Ne kadar zaman kaybettin?' diye sordu. 'Sadece iki gün.' diye yanıtladım. 'Bu günler geri gelmez, iyi kullan.' dedi. Ayağa kalktım, okumak istediğim kitaplarımı çıkardım ve çalışmaya başladım. O günden beri aynı anda sekiz kitap okuyorum. Sekizi özellikle seçtim çünkü uğurlu sayım. Altın orana uyuyor ve piyanoda 88 tane tuş var. Neyse, ilk önce bu kitapları kaç sayfa okursam sıkılmadığımı tespit ettim. Sonra her kitabı, o sayfa sayısına bölüp kapasitem kadar okumaya başladım. Böylelikle sıkılmadan birçok kitabı aynı anda bitirebiliyorum. - Gelecek hayallerinizden biraz bahsedebilir misiniz? İlk hayalim kitabın İngilizceye çevrilip Amazon aracılığıyla dünyaya satışa sunulmasıdır. Otobanda Kaybolanlar için yapmıştık. Kara Köpek içinde yapabileceğimize inanıyorum. Karantina bittiğinde lansman gecesi yapmayı planlıyoruz. Bu gecenin, kitabın ruhuna uygun olması için Kadıköy'de olmasını istiyorum. Eşi benzeri olmayan defter ve kartpostallar üreten Paperstreet ile Kara Köpek'in çizim ve tipografilerinden defter ve kartpostallar üretmeyi planlıyoruz. Otobanda Kaybolanlar kitabımın konsepti altında İstanbul Soho House'da yirmi bir tane sanatçıyı toplayıp, İpek Özbay'ın küratörlüğünde bir sergi düzenlemiştik. Kara Köpek için de, farklı bir mekanda, mesela Kadıköy Bina'da böyle bir sergi yapmayı planlıyoruz. Bunların dışında yapımcı Aslı Akdağ ile Kara Köpek'in film senaryosuna çevrilmesi için çalışmalara başladık. Her şey yolunda giderse, önümüzdeki seneye festivallere gönderecek bir senaryomuz olacak. Son olarak yazdığım iki romanın da tiyatro oyununa çevrilmesini istiyorum. Buradan açık çağrı yapıyorum, ben yaparım diyenler bana ulaşsın konuşalım!"} {"url": "https://gazetesanat.com/firavun-tutankhamunun-hazineleri-sergisi-uniqexpoda", "text": "100 yıldır her yaştan milyonlarca insanın ilgisini çekmeye devam eden ünlü firavun Tutankhamun'un hazineleri sergisi UniqExpo İstanbul'da 20 Ocak Cuma günü açılacak. Biletler 1 Ocak 2023'ten itibaren Biletix ve Mobilet bilet platformlarından satışa sunuldu. Ünlü tarihçi ve yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı, Tutankhamun, Çocuk Kral'ın Hazineleri isimli sergi hakkında, 20. Yüzyılın en büyük arkeolojik keşfi olan ve ilk kez Türkiye'ye gelen Tutankhamun hazinelerinin, tarihe, kültüre, sanata ilgi duyanların yanı sıra her yaştan öğrencinin de mutlaka görmesi gereken bir sergi olduğunu söyledi. 20. yüzyılın en büyük arkeolojik keşfi kabul edilen ve ölümünün üzerinden geçen 3300 yıldan sonra tüm dünyada büyük bir üne kavuşan Firavun Tutankhamun'un kral mezarında bulunan hazineler, her yaştan milyonlarca insanın ilgisini çekmeye devam ediyor. İngiliz arkeolog Howard Carter tarafından 1922'de bozulmamış halde bulunan ilk firavun mezarı özelliği taşıyan Tutankhamun'un mezarından çıkarılan eserler, Mısır'daki Krallar Vadisi'nde gün yüzüne çıkarılan en zengin ve görkemli hazine olma özelliğini taşıyor.1961'den bu yana 62 yıldır dünyayı dolaşan ve ziyaretçi rekorları kıran Çocuk Kral Tutankhamun'un Hazineleri Sergisi, ilk kez Türkiye'de UniqExpo İstanbul'da 20 Ocak 2023 Cuma günü ziyarete açılacak. Biletler 1 Ocak 2023'ten itibaren Biletix ve Mobilet bilet platformlarından satışa sunuldu. Ünlü tarihçi ve yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı, Kuzey Afrika ve Orta Doğu'nun bazı bölgelerinde konumlanan Antik Mısır uygarlığının MÖ yaklaşık 3.100 yılından MÖ 30 yılına kadar 3.000 yıldan uzun bir süre boyunca mühendislikte, yazıda ve sanattaki görkemli başarılarıyla bölgedeki en güçlü ve en etkileyici uygarlıklardan biri olduğunu söyledi. 9 yaşında tahta çıkarak Mısır'ın 18. Hanedanlığı döneminde hüküm süren ve 19 yaşında gizemli biçimde ölen 'Çocuk Kral' Tutankhamun'un Antik Mısır tarihinde farklı bir yeri olduğunu belirten Prof. Dr. Ortaylı, ilk kez Türkiye'ye gelen Tutankhamun hazineleri sergisinin, tarihe, kültüre, sanata ilgi duyanların yanı sıra her yaştan öğrencinin de mutlaka görmesi gereken bir sergi olduğunu söyledi."} {"url": "https://gazetesanat.com/firdevs-ev-ile-ilk-oyku-kitabi-tavana-bak-uzerine-soylesi", "text": "Firdevs Ev ile Tavana Bak'ı konuştuk. Çok sevmesine rağmen tavana yeterince bakamadığını dile getiren Ev, Tavan bütün boş sayfaları, sıkılabileceğim, üretebileceğim bütün uygun alanları ifade ediyor. diyor. Yapmayı en çok sevdiğim şeylerden de olsa yeterince bakmadığımı söyleyerek başlayabilirim. Bu kadar fazla uyarana maruz kaldığımız için, bulduğumuz ilk tavana tutunmak her zamankinden daha acil bir ihtiyaç. Tavan bütün boş sayfaları, sıkılabileceğim, üretebileceğim bütün uygun alanları ifade ediyor. Bu kavramlar kitabı kendi içinde farklı üslup ve temalara ayırmakla birlikte bütünlük kurmayı da deniyor. Başa dönebilecek bir hikaye bu. Başkalarıyla ve kendimizle nasıl ilişkilendiğimize dair düşünme süreçlerine eşlik eden dört kavram... En çok şu bölümle özdeşlik kuruyorum diyemem ama ilk bölümde Örümcek Şairinin, ikinci bölümde Fantomun, üçüncü bölümde Apostrofun, son bölümde ise Cenin. Cinnetin sesine daha yakın hissettiğimi söyleyebilirim. Şayet içinizde kurduysanız her yere taşıyabileceğiniz bir mekan. Aksi halde adınızın peşi sıra bile gelse unheimlich, tekinsiz. Günümüz sanatı bence öncelikle bir konuşma aracı. İncelediğimiz bir kavram her türlü malzemeyle gösterilebilir sonuçta, arkasındaki duyguya, fikre bakıyoruz ve biz yazmayı seçiyoruz. Yazının da temelinde konuşulmak istenen bir şeyler olduğuna göre, sanatın farklı dallarının birbiriyle sohbeti, sözün ise farklı seslerden beslenmesi kaçınılmaz. Bu paslaşmalar bence düşünce dünyamızı zenginleştiren süreçler sunuyor. Bahsettiğiniz öyküde şairliğe, sözü en damıtılmış şekilde kullanma yetisine sahip dokuz kardeşten oluşan bir topluluk kurmak için başvuruyorum. Şiirle çok yakın bir akrabalığım var diyemem ama öyküdeki tepetaklak akrabalığın önerdiği gibi şiirlerden çok şairleri konuşmanın, ona bütün dünyadan korunacak bir şey gibi bakmanın, şiiri öldürebileceğinden korkarım. Tabii, karşı çıkmak için bir sebebim olmaz, sevdiğim bir ifade biçimi. Açıklanamaz ya da ifadesi zor olanla hakikatin iç içe geçtiği absürt bir gri bölge her zaman var. Ayakları hiç yere basmayan ama ciddiye almamız gereken bir alan. Tavana Bak absürtlüğü görmezden gelmek yerine anlamayı, anlatmayı deniyor. Bu süreçte her şeyin kaynak olarak işlemesi mümkün. En çok kendi içime dönmeyi seviyorum. Bu tabii etrafımı da gözlemlemekten, başkalarının kurduğu dünyaları okuyup izlemekten de geçiyor. Sanatın kendisi dışında, düşünürlerin ürettiği fikirler de asla sonu gelmeyecek bir kaynak gibi geliyor bana; belli kuramları kısa öykülerde uygulamayı denemekten zevk alıyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/fisiltilara-kulak-veren-kitap-hikayemi-ben-sectim", "text": "Oyuncu, TEDX konuşmacısı ve sosyal medyadaki pozitif paylaşımlarıyla yüzleri güldüren Melis İşiten'in ilk kitabı Hikayemi Ben Seçtim, Küsurat Yayınları'ndan geçtiğimiz aylarda çıkmıştı."} {"url": "https://gazetesanat.com/flamenko-ve-cazi-bulusturan-chano-dominguez-crrde-sahne-aliyor", "text": "Caz ve Flamenko müziklerini harmanlayıp bizlere 40 yılı aşkın süredir eşsiz deneyim sunan ünlü Caz piyanist Chano Dominguez, Flamenco Quartet ile 4 Mart Çarşamba akşamı saat 20.00'de Cemal Reşit Rey'de müzikseverlerle buluşuyor. Dünyaca ünlü İspanyol Caz sanatçısı Chano Dominguez, Flamenko cazını da etkiledikten sonra Paco de Lucia, Enrique Morente, Jorge Pardo, Carles Benavent, Martirio, Wynton Marsalis, Paquito d'Rivera, Jack DeJohnette, Herbie Hancock, Jerry Gonzalez, Gonzalo Rubalcaba, Michel Camino, Chucho Valdes, Joe Lovano ve George Mraz gibi ünlü isimlerle çalışmıştır. Dominguez'in müziği; Lincoln Center Caz Orkestrası, WDR Cologne Big Band, Orquesta Nacional de Espana, Orquesta Nacional de Latvia, Orquesta de Camara del Valles ve Orquesta Nacional de Costa Rica gibi birçok topluluk ve orkestra tarafından icra edilmiştir. Dominguez, 2016 yılında Bendito ile dördüncü kez Latin Grammy'ye aday gösterilen sanatçı, Blas Cordoba ile yaptığı El Kejio kaydıyla da yapımcı, besteci ve piyanist olarak öne çıkmıştır. Konser biletleri CRR Konser Salonu gişesi ve Biletix'te satışa sunuldu."} {"url": "https://gazetesanat.com/flink-prdigital-worksten-turkiyede-bir-ilk-sanat-mediatorlugu", "text": "Flink PR&Digital Works, Türkiye'de sanat mediatörlüğü hizmet alanını bünyesinde bulunduran ilk ajans olma özelliği taşıyor. Flink PR&Digital Works çalışmalarına sanat mediatörlüğü ile bir yenisini daha ekliyor. Toplumların sanat ile buluşmasına aracılık etme amacıyla hayata geçirilen sanat mediatörlüğü hizmeti; kamusal sanat çalışmaları, kurum ve sanatçı iş birlikleri, marka iş birlikleri sanat iletişimi ile sanat projeleri odaklı danışmanlık hizmetini kapsıyor. Sanat mediatörlüğü; kamusal alanda gerçekleştirilmesi amaçlanan sanat uygulamalarının toplumun tüm katmanlarına temas edebilmesi amacıyla uygulanan bir yönetim ve organizasyon modelidir. Aynı zamanda toplumların sanat ile buluşmasının en dolaysız vasıtası olan kamusal sanat çalışmalarının hayata geçirilebilmesi adına toplum, sanatçı ve sanatı destekleyen kurumlar arası ilişkileri düzenlemeyle görevli olacak şekilde teşkil edilen kurumsal bir yapıdır. Sanat mediatörlüğü; sanat adına arzu edilen kolektif yapılanmanın beraberinde getirebileceği muhtemel sorunlar nedeniyle hayata geçirilemeyen projelere uygun koşulları sağlamak, sanata temas etmekte güçlük yaşayan kimi toplumsal kesimleri sanata bu yöntemle dahil etmeyi amaçlar. Kamusal sanat projelerinin yaygınlaşmasında, sanat mediatörlüğü son derece etkin ve fonksiyonel bir yönetim ve organizasyon modelidir. Müşteri portföyü arasında Siesta Mobilya, Femponiq, Tasarım Parkı, Habif Mimarlık, Çağlayan Architects gibi markalar bulunan Flink PR&Digital Works kattığı yeniliklerle sektörde fark yaratmaya devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/fotograf-sanatcisi-anna-serrano", "text": "Bu dünyadan geçişimin biyografik detayları hakkında kendimi esasen Akdenizli olarak gördüğümü söyleyebilirim. Akdeniz'in kültürü kimlik işaretimdir. Barselona benim doğduğum şehirdir; ilk hatıralarım ve çocukluk bahçem, dedemin koruyucu ve narin bakışları altında. Roma, yaşamayı öğrendiğim şehirdir; onunla bağlantı keşiftir. Hayat kocaman ve sonsuz bir tuval gibi görünüyordu, üstüne süre birçok şeyi heyecanla boyayacaktım. Kalbimi çalan şehir İstanbul'dur ve aynı zamanda kendimi bulduğum yermiş. Başka yerlerde yaşadım; Malaga'da, Endülüs'te... Hem de güzel Kaliforniya enerjisini San Francisco'dan aldım; son lise yılında bir yıl burslu olarak. Tam tersi soğuk ve karanlık bir kışı da Paris'te geçirdim. Orada yalnızlığımla uzun yürüyüşler yaptığım alan... Kanada'da oturdum ve doğanın ihtişamına tanık oldum. Gerçeği aramak ya da belki kendimi meşgul etmek için çok dolaştım. Bulamadım gerçeği ama çok öğrendim. Üşümemek için fotoğraf çekiyorum. Bir içsel yolculuktur bu. Tek bir hayatta birçok hayat yaşamama izin veriyor. Hangi proje olduğuna bağlı ama, yaratıcı bir şey içinse, evet. Sadık bir insanım;, onurlu, kararlı, mükemmeliyetçiyim ve barışa eğilimliyim. Bu, savaştan daha fazlası. Bir insana sorulabilecek en zor soru bu sanırım. Doğmamanın alternatifinin ne olduğunu öğrenmek gerekliydi. Benim spesifik durumumda, şimdiye kadar çok değerli olduğunu düşünüyorum, nasıl bitecek henüz görmedik. Seçmek meselesi değil bence, dünyadan geçişimizi onurlandırılmalıyız. Başkalarına, kendimize, evrenin enerjisine bir hizmettir. Kıyıları birleştiren köprüleriz. Fırtınalı gecelerin fenerleriyiz. Böyle düşünürsek dünyadaki varlığımız akla mantıklı gelir. Yoksa çıkış yolu olmayan bir felaket. Şöyle söyleyebilirim: Tanrı varsa her şeyin bir anlamı var. Tanrı olmadan hiçbir anlamı yok. Türkler ve Avrupalılar bir aynılığın iki parçasıdır. Venedik ve Osmanlı geçmişinde olduğu gibi. Birbirlerinin yüzüne bakınca aynaya bakmak gibidir. Birbirlerinin kokusunu alırlar, severler, nefret ederler, ararlar, suçlarlar, kavga ederler, arzu ederler... Avrupa'nın güneyinden geliyorum ben. Tatlılık ve duygusallık bizi birleştirir. Batı'da bu tatlılık moderniteyle yavaş yavaş kaybolurken ve dünya materyalizmle büyük bir süpermarkete dönüşürken, Türkiye'de hala duruyor. Lütfen, değişme. Türkiye benim büyük aşkımdır. Her büyük aşk gibi her zaman kolay bir yol değil. Ama bahçemizde çok çiçek var. Türkiye'ye ve Türklere sadece teşekkür edebilirim; her zaman sıcak karşılamaları, cömertliği, Türkçede hata yaparken bana sabırlı oldukları ve bana sormadan verdikleri her şey için... Çoğu zaman karşılığında hiçbir şey beklenmeden. İkisi de. Her zaman sokakta fotoğraf çekemezdim, her zaman dört duvar arasında fotoğraf düzenleyemezdim. Fotoğraf çektiğimde adrenalin bin kat artıyor. Onları düzenlediğimde, bu yansıma, sessizlik anıdır. İkisine de ihtiyacım var. Portreleri çok severim. İnsanların ruhlarını dışarı çıkarmak ne büyük ayrıcalıktır. Aynı zamanda hem manzara hem de şehirden hoşlanıyorum. Şehirde, özellikle mor saatinde, gün batımından hemen önce ve sonra, gün yerini geceye bıraktığında, fotoğrafçı-simyacının iksirlerini hazırladığı sihirli ışıkların karışımlarını verir. İç mekan fotoğrafçılığı beni de memnun eder; ışık ve karanlığın uyumunu analiz etmekten keyif alırım. Titreşen bir keman teli gibiyim, tekrarlanamaz müziğiyle. Benimle titreşenler fotoğraflarımı isteyecektir. Beni seçer, evde hissediyor çünkü. Ve zaten kendi içlerinde olanı ifade edebilen ve tamamlayabilen birisini buldular. Çekimi planlamak... Ne anlatmak istiyorsun? Fotoğraf hangi kitleye hitap ediyor? Müşterin kim? Kime konuşuyorsun ve neden? Yeni bakış aramak, kompozisyona dikkat etmek, hacimler ve vakumlar kullanmak... Fotoğrafta nesneler ve insanlar nasıl kesişir; kendini stilini, bir imzanızı bulmak. Sabır, azim, teknik, tutku, araştırma, dinleme... Rehavete kapılmaktan kaçmak. Ego eridiğinde, uçsuz bucaksız okyanusların açıldığı, navigasyon için uygun olduğu, yaptığın en büyük başyapıtmış gibi kendine inanmak. Mütevazı ama. Hedefe ulaştığın asla inanmak. Çalışmaktan, geliştirmekten, keşfetmekten asla vazgeçmemek. İstediğin gibi olana kadar aynı şeyi binlerce kez tekrarlamak. Tüm projeler ilgi çekiciyse beni mutlu ediyor, yeter ki fiziksel ya da mecazi anlamda gitmediğim yerlere götürsünler. Kendimi hayat dolu ve canlı hissetmek yeterli. Farklı şeyler yapmak beni uyarır. Farklılıkta büyüme var. İkisi de olabilir, fotoğrafçıya göre değişir. Ara Güler ve makine sözüne dönüyoruz: Siyah beyaz, kötü bir fotoğrafı düzeltmez. tam tarihi hatırlamıyorum 2012 falan olmalı Anna hanımla ortak bir arkadaşımız vasıtasıyla tanıştık.... röpörtajda yer verilen Nemrut daği kral Antiyacos fotoğrafını o gün çekmişti... harika bir insan ve mükemmel bir fotoğrafcı kendisini tanıdığım için memnunum... Güzel bir röportaj olmuş başarılar...."} {"url": "https://gazetesanat.com/fotograf-sanatcisi-cemal-samli", "text": "1987 yılında İzmir'de doğan Cemal Şamlı, İzmir Türk Koleji'nden mezun olduktan sonra, eğitimine Dokuz Eylül Üniversitesi Maliye bölümünde devam etti. Üniversite yıllarında okulun fotoğraf kulübü Difot'tan aldığı eğitim ile fotoğrafla tanıştı. Çalışmalarında kavramsal fotoğrafa ağırlık veren sanatçı, katıldığı pek çok ulusal ve uluslararası fotoğraf yarışmasında (Le Prix de la Photographie de Paris (PX3), One Eyeland, International Photography Awards vb.) derece ve ödüller aldı. Çalışmalarımla kadına şiddet, kapitalizm, toplumsal normlar, din, rant ve çevre kirliliği de dahil olmak üzere birçok toplumsal ve politik meseleye dikkat çekmeyi amaçlıyorum. Eleştirmek istediğim konulara metaforlar kullanarak, ironik bir bakış açısıyla yaklaşıyorum. Üretim pratiğimde ise nesneleri kendi işlevlerinden koparıp, onlara başka anlamlar yüklüyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/fotograf-sanatcisi-lindividu", "text": "Bu karakter, nüans veya herhangi bir özgünlük olmaksızın sıradan bir birey olabilirdi, ancak onun yerine maceracı ve kendi kendini yetiştiren bir sanatçıya dönüştü. Şans yıldızı onu Fransa'nın güneyine, daha doğrusu Nice'e götürdü, ancak kaderini şekillendiren olay İstanbul'daki doğumu gibi görünüyor. Böylece, 1979'da bir 3 Eylül sabahı vaatleri sonsuz olacak küçük bir varlık dünyaya geldi. L'Individu'nün ana motifi, insan serüvenidir, onun sanatsal mükemmellik arayışı, esas olarak içinde barınan duygunun yönlendirdiği bir yaratıcılıktır. Tutkusu da en iyi varlığı olduğunu kanıtlıyor, doyumsuz bir ortaya çıkma ihtiyacının yönlendirdiği bu dünyada, gücü özgünlükte yatıyor. Her fotoğraf onun için zaman ve mekana karşı bir meydan okumadır, önyargısız ya da en ufak bir apriori olmaksızın, sadece hayal ile gerçeklik arasında asılı kalmış bir an. En sevdiği konu, her birinin sahip olduğu vizyonu yansıtarak bir heykel gibi şekillendirdiği kadındır. Onun için her şey görkemli ve peri masalı gibidir. Mülayimliğin onun kozmik evreninde yeri yoktur, bu nedenle seanslarının her biri sıra dışıdır. Sanatını tam olarak ifade edebilmek için kendisini sosyal kodlar veya önyargılarla sınırlamamayı tercih ediyor, bu da eserlerine özgün bir üslup getirmesini, zarafet ve gizemi, şehvet ve cesareti bir araya getirmesini sağlıyor. Keskin gözlerinin altında, kadınlar, sahip oldukları daha mahrem şeylerden kaçan benzersiz bir şey ortaya koyuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/fotograflar-ve-haberleriyle-istanbul-hafizasi-kitabi-raflardaki-yerini-aldi", "text": "İatnbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı Basın Yayın Müdürlüğünce şehrin sosyokültürel hayatına ve görsel hafızasına katkı sunan, Fotoğraflar ve Haberleriyle İstanbul Hafızası isimli kitap okurlarla buluştu. İki ciltten oluşan kitap, Cumhuriyet'in ilk yıllarından İkinci Dünya Savaşı'nın bitimine kadar geçen 20 yıllık süreçte, her bakımdan çehresi başkalaşan eski başkent İstanbul'un geçirdiği değişimlere tanıklık ediyor. Dönemin İstanbul'una ait toplumsal olaylar ve mekanlar fotoğraf ve haber metinleriyle anlatıyor. Cumhuriyet'in ilanının ardından uygulanmaya başlanan değişimin vatandaş üzerinde bıraktığı etki ve izlere dair ilginç veriler sunan kitap, İstanbul'da yaşanan toplumsal olayları, şehrin önemli karakterleri, eğlence mekanlarını, bir bölümü kaybolan meslekleri ve mimari eserleri fotoğraf ve haber metinleriyle de anlatıyor. O yıllarda yayımlanan gazete ve dergiler için fotoğraflar çeken usta foto muhabirleri Ali Ersan, Cemal Göral, Hilmi Şahenk, Namık Görgüç, Faik Şenol Selahattin Giz ve Jean Weinberg'in kitapta yer alan fotoğrafları, toplumsal değişimlere dair, yoruma ve analize açık önemli birer belge değeri taşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/frankfurt-derslerinin-bir-parcasi-olan-hermann-lenzin-konferanslari-artik-turkcede", "text": "Ketebe'nin Exlibris dizisinin on birinci kitabı Yaşamak ve Yazmak okurla buluştu. Edebiyatın kuramsal yönüne katkı sunan ve yeni perspektifler kazandıran Frankfurt Dersleri'nde konferanslar veren Hermann Lenz'in yazın dünyası ile hayatının yaratıcılığına etkileri, kitabın içeriğini oluşturuyor. Hermann Lenz'in 1986 yılında Frankfurt Dersleri kapsamında verdiği konferanslardan oluşan Yaşamak ve Yazmak okurla buluştu. Bu derslerin önemini ve yarım asrı geçen zaman diliminde Avrupa'da edebiyat bilimine sunduğu katkıyı bilen Ketebe Yayınları, yazarlara, yazar adaylarına ve okurlara yeni perspektifler kazandırması için Frankfurt Dersleri'nin çevirilerini yapmaya devam ediyor. Exlibris dizisinden çıkan Yaşamak ve Yazmak, Hermann Lenz'in yazma sürecine ve bu sürece kaynak oluşturan hayatına ışık tutuyor. Pek çok şiir, roman ve hikaye kitabı bulunan yazar, kendi hayatına dair detayları, kitaplarını yayınlatma sürecini, eleştirmenlerin yapıtlarını değerlendirme biçimlerini, çocukluğunu, yetişkinlik döneminde yaşadığı zorlukları tüm açık yürekliliğiyle paylaşıyor. Lenz'in hayatını öğrendikçe yaşam biçiminin ve hayata bakış açısının edebiyatını nasıl şekillendirdiğini daha iyi anlıyorsunuz. Otuz yıl önceydi, birileri gülümseyerek bana ve yazma gayretime dair Yeter, vazgeç artık demişti. Ben de Hayır asla diye itirazımı yükseltmiştim. Doğal olarak, kendime hayret göstermiştim. Zira bu zamana kadar iyi bir başarı gösterememiştim. Kararım kesindi ve yazmaya sırtımı dönmeyecektim diyen Hermann Lenz, 84 yıllık yaşamında otuzun üzerinde eser yayınladı. Yaşamının son çeyreğinde hak ettiği değeri gören Lenz, 1940-1946 yılları arasında asker olarak cephede savaştı. Beraberimde sert kapaklı bir not defterini savaşın içine götürdüm. Fransız cephesinde her fırsatta yazdım. Mesela Loire Irmağı kenarındaki kırmızı taşlarla kaplı bir odada veya maalesef sağ ayak bileğimde sargılardan dolayı yattığım koğuşta kalemi elimden düşürmedim. Keşke ayağımı kırsaydım! Oradaki sağlıkçı Senin için savaş bitti, haydi evine, deseydi! cümleleriyle yazmaktan bir an olsun vazgeçmediğini anlatan Hermann Lenz, savaşın ardından bu sefer de edebiyat dünyasının cephelerinin arasında kaldı. Gündüz gündelik yaşamın koşturmacasına gece ise yazın hayatına devam eden yazar, arada kaldığı cephelere mesafeli durmayı tercih etti. Bu durum ona hak ettiği değeri geç getirse de Hermann Lenz'i Hermann Lenz yapan şeyi oluşturdu. Frankfurt Dersleri'nde bugüne kadar 80'e yakın sunumdan biri olan Yaşamak ve Yazmak beş konferanstan oluşuyor. Kitabın sonunda yer alan ve Hermann Lenz için önemli olan edebiyat ve düşünce dünyasından portreler ise yazar tarafından kitabın basım aşamasında ilave edildi. Kitap, yazmayı hayat biçimi olarak seçenler veya yazmaya yeni başlayanlar için iyi bir örnek, okurlar içinse bir yazarın edebi dünyasını kurmasına şahitlik ettiği bir anlatı olma özelliği taşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/frankfurt-turk-film-festivalinde-oduller-sahiplerini-buldu", "text": "Frankfurt'ta Türk Sinema rüzgarı estiren 22. Uluslararası Frankfurt Türk Film Festivali'nin kapanış gecesinde 7 dalda en iyilere ödülleri takdim edildi. En iyi kadın oyuncu dalında Koridor filmindeki performanslarıyla oyuncu Ayşe Demirel ve Emel Göksu, En İyi Erkek Oyuncu dalında ise Sardunya filmindeki performansı ile Ali Seçkiner Alıcı ve Beni Sevenler Listesi filmindeki performansı ile Halil Babür Altın Elma ödülünü kazandı. Uluslararası Frankfurt Türk Film Festivali'nde En İyi Film Ödülü'nü Okul Tıraşı filmi kazandı. Festivalin kapanış ve ödül töreni CineStar sinemasında oyuncu Şencan Güleryüz sunuculuğunda gerçekleşti. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından desteklenen, Film-San Vakfı'nın Türkiye Proje ortağı olduğu festivalin kapanış töreni, Festival başkanı Hüseyin Sıtkı'nın konuşmasıyla başladı. Daha sonra festival danışmanı Fehmi Yaşar konuşmasında, 2023 yılı itibarı ile festivale yeni bir kategori olarak Senaryo yarışması da olacağını açıkladı. Bu yıl Sesini Yükselt! temasıyla başlayan festivalde en iyi film ödülünü kazanan Okul Tıraşı filminin yönetmeni Ferit Karahan, ödülünü festival başkanı Hüseyin Sıtkı'dan aldı. Karahan ödülünü alırken yaptığı konuşmada, sinemaya nasıl başladığını anlattı. Karahan Ödüller ve festivaller bizi insanlara ulaştırmanın bir yolu. Bu festival de benim için öyle. Hem Frankfurt için hem de ülkemiz için önemli, bu yüzden hepinize teşekkür ediyorum. dedi."} {"url": "https://gazetesanat.com/fransa-buyukelciliginin-kadin-haklari-proje-cagrisi-sonuclandi", "text": "Fransa, kadın erkek eşitliği için Fransa'nın Uluslararası Stratejisi ve cinsiyetler arasında eşitlik Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi 5 uyarınca, kadın ve erkek arasındaki eşitliği diplomatik eyleminin bir önceliği haline getirdi. Bu taahhüt, özellikle Fransa ve Meksika tarafından ortaklaşa düzenlenen Nesil Eşitlik Forumu'nun 30 Haziran 2 Temmuz tarihleri arasında Paris'te düzenlenmesiyle gerçekleştirilecektir. Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda Türk sivil toplumuna desteğimizi genişletmeyi amaçlayan bir yaklaşımla, işbirliği içinde olduğumuz derneklere sürekli desteğe ek olarak, kadın hakları konusunda bir proje çağrısı başlatmaya karar verdik. Bu çağrı, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde Büyükelçi Herve Magro tarafından başlatıldı. Toplam 86 adet yüksek kaliteli başvuru dosyası aldığımız bu proje çağrısı büyük bir başarıydı. Jürimiz, projelerını gerçekleştirmek üzere 30 bin avroluk bütçeyi paylaşacak 4 sivil toplum kuruluşunu seçti. İzmir Kadın Dayanışma Derneği, ayrımcılık ve şiddet mağduru kadınlara psikolojik ve hukuki yardım sağlamayı amaçlayan projeleri ile Fransa Büyükelçiliği Kadın Hakları proje çağrısında seçilmişlerdir. Projeler, Mathilde Grammont, Raphael Martinez, Romain Lachambre, Pınar Çorlu ve Berenice Kafui Schramm'dan oluşan jüri tarafından değerlendirilmiştir. Seçim kriterleri, temanın uygunluğu, proje hedefleri, güç ve sürdürülebilirlik, uygulanabilirlik, görünürlük ve etki kapsamı olarak belirlendi."} {"url": "https://gazetesanat.com/fransiz-bir-tarihci-ve-sosyologun-gozunden-sosyoloji-meseleleri", "text": "VakıfBank Kültür Yayınları, Fransız tarihçi Prof. Dr. Roger Chartier ile sosyolog Prof. Dr. Pierre Bourdieu'nün radyo sohbetlerinden oluşan Sosyolog ve Tarihçi isimli kitabı yayımlıyor. Eser, Pierre Bourdieu'nün alan, habitus gibi kavramlarına ve sosyoloji, tarih, felsefe gibi farklı disiplinler hakkındaki görüşlerine yer veriyor. VakıfBank Kültür Yayınları İnsan ve Toplum başlıklı kitaplığına yeni bir eseri daha kattı. Sosyolog ve Tarihçi isimli kitapta, Fransa'nın önde gelen toplum bilimcilerden ve Avrupa Sosyoloji Merkezi'nin kurucusu Prof. Dr. Pierre Bourdieu ile Erken Modern Avrupa tarihindeki çalışmaları ile bilinen tarihçi Prof. Dr. Roger Chartier'nin, 1988 yılında France Culture'de yayınlanan A voix nue adlı radyo programındaki sohbetleri yer alıyor. Sosyolojinin ve tarihin özgürleştirici rolünü, farklı disiplinlerdeki gelişmeleri ve ele alınan sorunların topluma yansımasını irdeleyen Sosyolog ve Tarihçi, Roger Chartier'nin tanımıyla Bourdieu'nün enerji dolu, eğlenceli, tutkulu yanıyla tanışmayı mümkün kılıyor. 1945'te Lyon'da doğan Roger Chartier, yüksek eğitimini 1966-1967 yılları arasında Sorbonne Üniversitesi'nde tarih alanında tamamlamıştır. Profesör, halihazırda College de France'da çalışmaktadır. Amerika'da Pennsylvania Üniversitesi'nde tarih alanında ve İspanya, Meksika, Brezilya ve Arjantin'in çeşitli üniversitelerinde misafir olarak ders vermektedir. Erken Modern Avrupa Tarihi alanındaki çalışmaları, Annales Okulu geleneğine dayanır ve esas olarak eğitim tarihi, kitap ve okuma tarihiyle ilgilenmektedir. Academie française tarafından 1992'de Tarih Büyük Ödülü'ne layık görülmüştür. Bilinen eserleri arasında şunlar sayılabilir: The Cultural Origins of the French Revolution (1991), The Order of Books: Readers, Authors, and Libraries in Europe Between the 14th and 18th Centuries (1994), On the Edge of the Cliff: History, Language and Practices (1996)."} {"url": "https://gazetesanat.com/fransiz-piyanist-aimo-pagin-sureyya-operasinda", "text": "Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası'nın başlattığı VİRTÜÖZLERİN MÜZİĞİ konser serisi Kasım ayında Fransız piyanist Aimo Pagin ile devam ediyor. 15 Kasım'da Süreyya Operası'nın büyüleyici konser salonunda klasik müzikte romantik dönemin en önemli iki bestecisi Franz Schubert ve Frederic Chopin'nin virtüözite gerektiren en güzel eserleri piyanist Aimo Pagin tarafından seslendirilecek. Kendi kuşağının ve Fransa'nın en önemli piyanistlerinden biri olan Bösendorfer Sanatçısı ünvanına sahip Aimo Pagin, dünyanın en saygın salonlarında verdiği solo ve orkestra konserleriyle Avrupa'nın en saygın piyanistleri arasında yer almaktadır. Virtüöz piyanist Chopin'nin edebi ilhama sahip Balad No. 4 Fa Minör, Op. 52i seslendirmesinin ardından Chopin'in en güzel valslerinden biri kabul edilen Op 64 No.2 Do Diyez Minorü seslendirecek. Pagin konserinin kapanışını dinleyenleri mest edecek Schubert'in muhteşem piyano üçlemesi Son Sonat tan 4 bölümlük Si Bemol Major D960 numaralı sonatını icra ederek yapacak. Aimo Pagin'in seslendireceği Schubert Si Bemol Major D960 numaralı sonat icrası oldukça zor ve virtüözite gerektiren bir eser olup, ülkemizde nadiren seslendirilmektedir. Bu sıra dışı romantik dönem eserleri konser akşamında dinleyiciler eşine az rastlanır bir performansa şahit olacaklar. KAM MANAGEMENT & DERMOSKIN'nin katkılarıyla gerçekleşecek bu konserler serisinin biletleri Süreyya Operası gişesinden ve Kadıköy Belediyesi'ne ait https://bilet. kadikoy. bel. tr/ sitesinden satın alınabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/fransiz-sinema-haftasi-ankaradan-yola-cikiyor", "text": "Institut français Türkiye'nin bu hafta duyurduğu Fransız Sinema Haftası'nın ilk durağı CerModern Ankara olacak. CerModern açık hava sineması kapsamında düenlenecek Fransız Sinema Haftası'nda sinemaseverler 5 gün boyunca her akşam bir Türk yönetmen ya da yapımcı tarafından çekilen bir kısa metrajlı filmin ardından aynı temada ve Türkçe altyazılı bir Fransız filmini izleyebilecekler. İzleyiciler bu vesile ile bir sosyal komedi, bir drama, bir animasyon filmi, bir belgesel ve bir aile komedisini keşfetme sansı bulacak. 1, 4, 5, 6, ve 11 Temmuz'da gerçekleşecek gösterimler hakkında detaylı bilgi için www. ifturquie. org adresini ziyaret edebilirsiniz. Fransa Büyükelçiliği ve Institut français Türkiye audiovisuel işbirliği ataşesi Ghislain Vidal-Giraud, Fransız Sinema Haftası'nı başka şehirlerde yaşayan ve İstanbul, Ankara ve İzmir'de bulunan Institut français sinemalarından faydalanma olanağı bulamayan sinemaseverlere yönelik olarak düzenlediklerini ifade ederek her zaman buluşamadığımız ve Fransız sinemasını nispeten daha az tanıyan bu kitle ile buluşmak arzusundayız dedi. Sinema salonu olan ve gösterim yapabilecek tüm kurumlar festivali ağırlayabilir! Fransız Sinema Haftası'nı sinema salonu ve projeksiyon malzemesi olan tüm sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimlerin ağırlayabileceğini belirten Ghislain Vidal-Giraud Institut français Türkiye olarak bu kurumlardan herhangi bir katılım bedeli istenmeyeceğinin altını çizdi. Vidal-Giraud, Institut français Türkiye filmlerin gösterim haklarını üstleniyor, ayrıca katılan kurumlara festivalin duyurulması için bir iletişim kiti gönderiyoruz dedi. Fransız Sinema Haftası'nın önümüzdeki aylarda ziyaret edeceği şehirler ve gösterim mekanları şimdilik şu şekilde belirtilirken Sinema Haftası'nı ağırlamak isteyen tüm kurumları Institut français Türkiye ile iletişim kurmaya davet ediyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/fransiz-yeni-dalgasi-dunya-sinema-akimi", "text": "Film, Jean-Luc Godard tarafından çekilmiştir. Fransız Yeni Dalga Akımı'nın ilk örneklerinden biridir. Film çok ses getirmiştir ve başrol oyuncularının ikisi de yıldız haline gelmiştir. Bu filmde ilk defa, oyuncular doğrudan kameraya bakarak konuşuyor. Kamera oyuncuları takip ediyor ve izleyici bir sonraki sahnede ne olacağını tahmin edemiyor. 1959, François Truffaut yapımı film, Yeni Dalga Akımı'nın temellerini atan bir filmdir. Sinema sanatının baş yapıtları arasında sayılır. Okuldan kaçan bir çocuğun hikayesinin anlatıldığı bu filmin başrolünü paylaşanlar Antoine ve Paris şehridir. Film bir yandan çocukların denize ulaşma sahnesiyle hayal kurdururken diğer taraftan şüphecilikle birlikte, gerçekleri düşünmeye yol açar ve seyircide boşluk hissi oluşturur. Claude Chabrol yapımı Les Bonnes Femmes, özellikle kadın cinselliği ve tutkusu içerisinde sınırları yok eden, perspektifleri ve arzuları açığa çıkaran bir fimdir. Filmin başrollerinde dört farklı kadın vardır: Bernadette Lafont, Clotilde Joano, Stephane Audran, Lucile Saint-Simon. Bu dört kadın farklı hazların ve hayallerin peşindedir ama hepsinin ortak noktasında aşka aşık olmak vardır."} {"url": "https://gazetesanat.com/fridanin-sesi", "text": "93 ülkenin katıldığı, 2.5 milyon insanın ziyaret ettiği Feria de las Culturas Amigas 2019 için, ülkemi ve sanatımı temsil adına, yeniden Mexico City'deyim. Festival saatinden önce planladığım bir olayı gerçekleştirmek üzere sabah erken kalktım. Menüde; kaktüs yaprağı, yumurta ve kahveden oluşan kahvaltımı yaptıktan sonra sokağa çıktım. Monte Libano caddesine çağırdığım Uber taksiyi beklerken, gece yağan yağmurun toprağa sinen kokusuna, türünü anlayamadığım kuş seslerinin senfonisi eşlik ediyordu. Abartısız, her sabah, birkaç farklı kuş sesi ile uyanmak, inanılmaz bir maneviyat, huzur ve keyif veriyor insana. Lomas de Chapultepec de denen bu muhit; iki, üç katlı villaların, iki metreye yakın korunaklı duvarlarla çevrilmiş varlıklı yaşamların olduğu bir yer. Her sabah olduğu gibi, cadde boyunca devasa demir kapılar aralanmış, sokaklara çıkan görevliler akşam yağan yağmurun, dallardan kopardığı yaprakları çalı süpürgelerle temizlemeye çalışıyorlardı. Öyle zannediyorum ki, dünyada bu kadar münezzeh sokakları olan, peyzajına önem veren bir şehir daha yoktur. Bu husus, 30 milyonluk bir şehir için düşünüldüğünde muhteşem bir şey. -''Atilla Kan'' -'' Calle Londres doscientos cuarenta y siete Coyoacan'' dediğinde ben de doğruladım ve daha sonra yola koyulduk. Arabada sırtımı koltuğa dayadım, camı biraz araladım ve trafiğin yoğunluğuna göre yaklaşık 20-30 dakika sürecek yolculuğa başlamış olduk. Haziran 2019. Mexico City'de beklenen yağmur mevsimi birkaç gün önce başladı ve halen devam ediyor. Suya hasret toprak, iki ay sürecek ve istisnasız her akşam üzeri yağacak yağmurun coşkusunu yaşarken, yine bu bereket mevsiminde, çok değişik bir konu hakkında heyecan ve hareketlilik var. Mexico City'de, televizyonlar ve radyolar hep bir ağızdan çok mühim bir olayı, Frida Kahlo'nun ses kaydının bulunmuş olma ihtimalini konuşuyor. Meksika'nın Kültür Bakanı Alejandra Frausto açıklamasında, bulunan ses kaydının Frida'ya ait olup olmadığını araştırdıklarını söylüyor. Meksika Ulusal Ses Kütüphanesinde bulunmuş olan bu kaydın, 1955 yılında bir radyo programında yapılmış bir kayıt olduğundan bahsediliyor. Frida'nın ölümünden bir yıl sonra bu kaydın Radyoda yayınlanması, akıllarda bu kaydın gerçekten Frida'ya ait olup olmadığı kuşkusunu arttırırken, şehirden hiç kimse bu kuşkuyu umursamadığı gibi, bu haber; sanat çevrelerinde, basında ve halkta çoktan büyük bir coşku ve heyecan kasırgası oluşturmuştu bile. Kayıttaki ses Frida'ya ait ise, Frida Kahlo kendi sesiyle kocası Diego için yazdığı ''Diego'nun Portresi'' adlı makaleyi okuyor. Yazımın en sonunda dinleme imkanı bulabileceğiniz bu ses kaydı eğer doğrulanırsa, Frida'nın ilk ve tek ses kaydı memleketi Meksika'nın tozlu arşivlerinden çıkmış olacak. Dünyanın kalbi taşikardi ritminde atarken, beni en çok tesir altına alan ise, buradaki heyecanın tam ortasında olmam ve bir ülkenin, dünyanın, bir sanatçının sesine bile itibar göstermesi ve çok kıymet vermesi hususudur. Mexico City sokaklarında ilerleyen aracım büyük bir heyecan içinde beni Frida'ya götürürken, bir yandan da camdan etrafı seyrediyorum. Tıpkı bir filmin içindeymişsiniz gibi geçen bu yolculukta, her saniye alışılmışın dışında bir görüntü ile karşılaşmak, o görüntüleri hafızama fotoğraflamak ruhsal tesiri yüksek hisler uyandırıyor bende. dedikten sonra satıcının da üstelemeden, ısrar etmeden, saygılı bir şekilde teşekkür ederek ayrılması, yol kenarlarında belirgin bir statü ayrımına rağmen, varlıklı ve yoksulun, İtalyan takım elbiselilerin ve eski, yırtık, lekeli elbise giyimlilerin, yol kenarlarında ki aynı tacos'cuda yan yana oturup birlikte kahvaltı yapması, bu ülkenin en önemli ayrıntılarından, detaylarından sadece bazıları. Tacos'culardan yayılan mısır kokusu altındaki şehrin sokaklarında insanlar, mesut bir şekilde dolaşırken; sanat eseri niteliğindeki grafitiler, inanılmaz güzel duvar resimleri, rengarenk evler, benim bu şehre olan tutkumu, hayranlığımı bir kat daha arttırıyor. Ne yazık ki, bu ülkede halen aktif volkanların olması ve 30 milyonluk şehrin araçlarının dünyanın en kirli havasına sebebiyet vermesi bu coğrafya için acıklı bir durum. Gerçi, yağan yağmurlar havanın kirliliğini azaltmış gibi gözüksede, benzinli araçlar bir karınca sürüsü gibi şehrin akciğerlerine geriye dönüşsüz kümülatif acılar bırakarak ilerlemesine devam ediyor. Araç, uzun bir yolculuğun ardından üzerinde Londra caddesi yazan çivit mavi evin tam karşısında durdu. Şöföre ücretini ödedim ve araçtan indim. Sağlı sollu insan kuyruğunun olduğu ''La Casa Azul'' diye de adlandırılan bu çivit mavisi ev Frida Kahlo'nun evi. -''benim doğum günüm 7 Temmuz 1910'' Frida'nın kavrama yeteneği çok yüksekti. Ulusal Hazırlık Okulu'na kabul edilen ilk kadın öğrenciydi. Bu okul onun görüşünü, ufkunu çok değiştirmiş, aynı zamanda onu edebiyat ve sanat ile tanıştırmıştı. 18 yaşındaydı Frida, okuldan çıkmış eve gidiyordu. Bindiği otobüsün yaşamını değiştirecek bir yolculuğa çıktığından habersizdi. Aniden, büyük bir gürültü oldu. Önce ne olduğunu anlamadı Frida, sonra vucudunda bir sıcaklık olduğunu hisseti. Sıcak bir kan bacaklarından yere akarken, otobüstekilerin feryatları ve çığlıkları içinde, bir tramvayın bindiği otobüse çarptığını anladı. İşin kötü olan yanı da, tramvayın bir demirinin, Frida'nın kalçasından girmiş, diğer taraftan çıkmış olmasıydı. Mücize eseri hayattaydı Frida. Acele bir şekilde hastaneye kaldırıldı. Böylelikle, uzun sürecek hastane odaları, ağır tedavi seansları başlamış oldu. Izdırap artık Frida'nın vucudunda misafir olacak, onları ayrılmaz bir ikili yapacaktı. Ömrü boyunca bu acıklı olay Frida'nın yakasını hiç bırakmadı ve onun travmatik, melankolik bir yaşam sürmesine sebebiyet verdi. Son nefesine kadar da hep böyle sürüp gitti. Ümidini yitirmeyen Frida'nın 32 defa ameliyat masasına yatması, her ameliyat sonrası uzun uzun yatağa çakılı kalması, dinmeyen bel ve bacak ağrıları Frida'yı bir arayışa sürükledi. Frida'nın bir şekilde bu acıdan kaçması ve yaşananları bir şekilde geride bırakması, yaşama tutunması gerekiyordu. Sonunda Frida çıkış yolunu buldu ve uzun süreler yattığı yatağında resimler yapmaya başladı. Annesi bu sıkıntılı günlerinde kızına destek oluyor, her gününün güzel geçmesi için gayret gösteriyordu. Bir gün Frida'nın başucunda, onunla ilgilenirken, aklına bir fikir geldi. Ranza gibi ahşaptan yapılmış yatağının üst tarafına büyük bir ayna yerleştirdi. Böylelikle Frida yattığı yerden kendini seyredebiliyordu. Frida o günden sonra, yatağında resim yaparken, tuvale en güzel nakşettiği şey, sureti ve suretindeki ızdırap, hüzün, acılardı. Uzun müddet yatakta yatması ve yine uzun uzun yüzüne bakması, yüz hatlarının her yerini ezberlemiş olması, Frida'ya ömrü boyunca 55 otoportre yapmasını sağladı. Yaşamı boyunca da otoportre dışında ise sadece 88 adet resim yapabildi. Frida 22 yaşına geldiğinde, gönlünü kendisinden yaşça büyük birine Diego Rivera'ya kaptırdı ve kısa bir süre sonra da onunla evlendi. Kendisinden yaşça büyük, toplumda çok önemli bir konumda olan biri olan ve rahat tavırlı olan Diego ile mutluluğu yakalayabildi mi? Hayır! Evlilikleri içinde hep bir hüzün ve ihanetler vardı. Bu bedbaht yaşam Frida'nın tablolarına da yansıdı. Yıllarca süren acılar, doktor kontrolleri, ilaçlar bir türlü Frida'nın yakasını bırakmıyordu ve Frida, 46 yaşında iken bir bacağının kangren olmasına ve nihayetinde de bacağının kesilmesine tanık oldu. Çocukluğunda arkadaşlarının söylediği Tahta bacak Frida sözünden kaçamamış ve protez bacağı ile gerçekten de Frida ''Tahta bacak Frida'' olmuştu. Bacağının kesilmesi meseleyi çözüp, sorunları kökünden kesip attı mı? Hayır! Bu olay tetikleyici problemlerin devam etmesine sebebiyet verdi. Frida'nın durumu daha da kötüleşti. Bacağından akciğerlerine taşınan kan pıhtıları, akciğer damarlarının tıkanmasına, göğüs ağrıları ve nefes darlığı çekmesine yol açtı. Zaten acıya tahammül edemeyen Frida, bir de üzerine nefes alamamaya başlayınca, 47 yaşında Akciğer Embolisi tanısı ile yaşama veda etmiş oldu. Şimdi içinde bulunduğum bu çivit mavi ev, Frida' nın 1954'te ölümünden dört yıl sonra, Dieogo Rivera tarafından müze haline getirilmiş olan evi. Girişte duvarın solunda, Frida ve Diego'nun duvara çizilmiş resmi karşılıyor sizi. Sonra, içeride mavi bir duvarda, kırmızı bir çerçeve içine alınmış, ''Frida ve Diego bu evde yaşadı 1929-1954'' yazan bir yazı var. Evin iç avlusu klasik Meksika tarzı yüksek duvarlarla çevrilmiş halde. İçinde ağaçlar, çiçekler, kaktüsler ve bitkilerin yoğun olduğu bu avlu, Frida'nın kuş sesleri içinde gezdiği huzurlu bir bahçeye dönüşmüş. Bu evin sahipleri sadece yeşillikle yetinmemiş, aynı zamanda bahçesine küçük bir Aztek pramidi yapmışlar ve piramidin de basamaklarını tarihi heykeller ile dizayn etmeye çalışmışlar. Frida'nın çalışma odasına çıktığımda ise, zeminde aşı kırmızı altıgen karolar dikkatimi çekiyor. Çok güzel ahşap bir masaya, oturma düzeneği hasırdan yapılmış bir sandalye eşlik ediyor. Küçük kavanozlarda rengarenk toz boyalar, farklı ebatlarda fırçalar, taşınabilir resim yapmaya uygun ahşap bir çanta, boya ezme havanı Frida'nın yaşam tablosunu oluşturan öğelerden bazıları sadece. İnsana en çok tesir eden ise, ahşaptan yapılmış, tıpkı bir giyotine benzeyen büyük bir şövalenin önüne konmuş tekerlekli bir sandalye. Bir an, Frida'nın bu şövaleye tuvalleri sıkıştırıp, uzun saatler boyunca tekerlekli sandalyesinde resim yaptığını hayal ediyorsunuz. Bu atölye, bahçeyi gören duvardan duvara ışıklı bir pencereye sahip olsada, her köşesinde bir gam, keder ve hüzün mevcut. Bu hüznün tek şahidi ise, onu tek başına resim yaparken sessiz bir şekilde seyreden, karşı duvarda ki boydan boya olan kitaplık. Kitapları inceleye inceleye, Frida'nın acılarının diğer tanığı olan odasına yöneliyorum. Burada sizi, üstü cibinlik maksadı ile kapatılmış aşap bir yatak karşılıyor. Eğilip baktığımda yatağın ahşap tavanında büyük bir ayna yerleştirildiğini görüyorum. Bir insan kaç saat kendini seyredebilir?, kaç saat yüzüne bakabilir? diye düşünürken aklıma, Yunan mitolojisinde geçen Echo ve Narcissus'un hikayesini geldi. Kahin Tressias, Narcissus'un doğduğu gün bir kehanette bulunur. Narcissus'un mutlu ve çok uzun bir ömür süreceğini, ancak bunun bir şarta bağlı olduğunu söyler. Bu şartın ise, Narcissus'un hiçbir zaman kendi yüzünü görmemesi, yüzüne bakmaması ile gerçekleşeceğini söyler. Narcissus büyür, çok yakışıklı bir delikanlı olduğunda ise genç kızlar bu güzelliğe aşık olurlar. Genç kızların, perilerin bu hayranlık duygusunun hiçbirine Narcissus karşılık vermez, onları umursamaz. Bir gün peri Echo'da bu güzelliği görür oda diğer kızlar gibi Narcissus'a aşık olur. Narcissus, dünya güzeli bu peri kızının aşkına da karşılık vermez. Echo bu duruma çok içerlenir, üzülür ve o günden sonra da perişan olur, günden güne erimeye başlar. Narcissus'un aşkına karşılık alamayan genç kızlardan biri bu olayı duyunca çok öfkelenir ve Narcissus'tan intikam almak ister. Gider intikam tanrıçası Nemesis'ten yardım ister. Nemesis bu isteğe olumlu karşılık verir ve Narcissus'un kendisine aşık olmasını sağlayacak bir sihir yapar. Narcissus bir gün avlanırken, yorgun ve bitkin düşer ve dinlenmek için nehir kıyısına gelir. Su içmek için eğildiğinde suyun yüzeyinde kendi yansımasını görür ve kendi suretine aşık olur. Kahin Tressias'ın kehaneti gerçekleşmiş ve Nemesis'in intikam büyüsü tutmuştur. Adeta büyülenmiş bir halde donakalmış olan Narcissus, saatlerce kendi yüzüne bakar. Bir kara sevdaya tutulmuşcasına, günlerini, haftalarını kendini hayranlıkla izlemekle geçirir. Ne yemek yiyebilir, ne de su içebilir. Bu izleyiş onu tüketir, onu sona doğru götürür. Vakti zamanı gelince de bir gün Narcissus su başında ölür. Öldükten sonrada Narcissus'un bedeni orada Nergis çiçeklerine dönüşür. Kahin Tressias Frida ile ilgili bir kehanette bulundu mu bilinmez ama, her daim yaşama bağlılığı, mücadeleci kişiliği Frida'yı uzun yıllar ayakta tutup, uzun bir ömür yaşatacakken, yatağının tavanına konan aynanın lanetinden midir, Nemesis'isin büyüsünden midir bilinmez, Frida'nın Narcissus gibi saatlerce kendi yüzünü seyretmesi, kendine hayranlık beslemesine, kendisine aşık olmasına ve kısa ömürlü olmasına sebebiyet vermiş olabilir. Fridan'ın mavi evinin her karışını gezerken, hayal dünyanız sizi rahat bırakmıyor. Yaşanmış hikayeyi bildiğinizden midir, yoksa bu evde yaşanan acılardan mıdır bilinmez ama, burası bir müzeden çok, bir ziyaretgah veya ilaç kokan hastane hissi uyandırıyor insanda. Tek farklılık ise hastane içinde kokan dezenfektan kokusunun yerini ağır bir hüzün kokusu almış durumda. Mavi eve sinen bu hüzün o kadar çok derin ki, bu hüznün yansımalarını Frida'nın resimlerinin içinde görebiliyorsunuz. Hayat, dünyanın hayran olduğu bu kadının vücudunu eritip bitirirken, sadece ismini bitiremediğini anlıyorum ve bu ismin sonsuza dek yaşayacağını bilerek oradan ayrılıyorum. İçimde biraz hüzün, aklımda Frida'nın melankolik renkleri ile dışarı çıktığımda, kapı önünde Frida'lı ürünler satan satıcılar başıma toplanıyor. Bende günün anısına, çağırdığım taksi gelinceye dek, Frida'dan izler taşıyan hediyelikler alarak ve Frida'nın evinin önündeki büyük ağaca son kez dokunarak, gezdiği sokakta yürüyerek vaktimi tamamlıyorum. Taksim geldiğinde ise, Frida ile vedalaşıyorum ve La Casa Azul'dan, mavi evden uzaklaşırken sizleri Frida Kahlo'ya ait olduğu tahmin edilen ses kaydı ile başbaşa bırakıyorum. Ne güzel bir anlatım yüreğine sağlık."} {"url": "https://gazetesanat.com/friedrich-engelsin-cola-di-rienzi-eseri-simdi-turkcede", "text": "Geçtiğimiz yılın Kasım ayında doğumunun 100. yılını kutlanan ünlü Marksist düşünür Friedrich Engels'in ta gençlik yıllarında yazdığı ve çok sonra, ancak 1974 yılında gün yüzüne çıkarılan unutulmuş opera eseri, Tevfik Turan'ın özenli çevirisiyle şimdi Türkçede. Geçen yıl doğumunun 100. yılı vesilesiyle tüm dünyada anılan Alman devrimci düşünür Friedrich Engels'in, Karl Marx ile beraber kaleme aldıkları Komünist Manifesto bir yana, başta Anti-Dühring olmak üzere yazdıklarıyla hem kendi döneminde hem de sonraki yıllarda Marksist düşüncenin yayılmasına büyük katkısı olmuştur. Dokuma fabrikası olan kapitalist bir babanın oğlu olarak ilerde aile işletmesinin başına geçmesi ümit edilen Engels, bu amaçla ticaret okuması için Bremen'e gönderilir. 1838-1841 yıllarında, iş yaşamı süredururken dönemin genç edebiyatçılarıyla tanışmasıyla kendini keşif süreci başlamış olur. Bu dönemde şiir yazdığı bilinir. Cola di Rienzi adında Romalı bir devrimci hakkında bir libretto yazdığı ise ancak çok sonra fark edilecektir. Cola di Rienzi, 1347'de Roma'daki başıbozuk düzene isyan eden ve kenti eski ihtişamına kavuşturmak adına soyluları alaşağı eden bir devrimcidir. Hitabet gücüyle yalnızca halkı değil, Roma'ya sırt çeviren Papa'yı bile kendine hayran bırakmıştır. Ancak zamanla vaadinden uzaklaşır ve gitgide bir despota dönüşür. Soylular da artan hoşnutsuzluğu fırsat bilerek onu bir başka ayaklanmayla devirir. Friedrich Engels'in 20 yaşındayken operada sahnelenmek üzere kaleme aldığı ve belli ki sonradan üzerine düşmeyip bir kenara bıraktığı eserinde, kimilerinin Rönesans'ın kurucusu olarak gördüğü bu tarihi kişiliği tercih etmesi kesinlikle bir tesadüf değildir. Yine aynı dönemde Wagner'in yazdığı Rienzi gibi, gerek içerik gerekse sahneleme yönünden geniş halk kitlelerine seslenir hale gelen opera sanatı içinde şehit kahraman figürüne duyulan rağbetin sonuçlarından sadece biridir. Friedrich Engels'in tahminen 1840-41 yıllarında, 20 yaşındayken, operada oynanması için yazdığı Cola di Rienzi adlı bir librettosu olduğunu ancak 1974'te metin gün yüzüne çıkınca öğrenebildik. Hiç yayımlanmamış, bırakın yayımlanmayı, varlığı bile uzun süre fark edilememiş bu metinde Friedrich Engels'in edebiyatçı yönünün yanı sıra, Cola di Rienzi ya da Rienzo'nun, 1347'de Roma'da halkın desteğini arkasına alarak soylulara karşı bir devrim gerçekleştiren ve çok geçmeden alaşağı edilerek suikaste kurban giden, kimilerine göre Rönesans'ın kurucusu sayılabilecek, kimilerine göre ise Garibaldi'nin selefi hatta ve hatta protofaşist ilan edilebilecek tarihsel bir şahsiyetin, Petrarca'nın da yakın dostu olan güçlü bir hatibin o dönem nasıl yankı bulduğunu ve bulmaya da devam edeceğini sezinleriz. Richard Wagner'in Engels ile aşağı yukarı aynı yıllarda yazıp sahnelediği Rienzi operasının Hitler'in çocukluk hatıralarında özel bir yeri olduğunu ve belleğinde iz bırakan bu kahramana kendi mitini inşa ederken ayrı bir önem atfedeceğini hatırlatalım yeter."} {"url": "https://gazetesanat.com/fruhstuck-alla-turca-ile-istanbulberlin-karsilasmalar-icin-ilk-fiziki-alanini-acti", "text": "istanbulberlin'in Berlin Yunus Emre Enstitüsü desteği ile hayata geçirdiği #60JahreMusik projesi kapsamında, Frühstück Alla Turca etkinliği, 5 Eylül Pazar günü Berlin Festsaal Kreuzberg'de, T. C. Berlin Başkonsolosu Rıfkı Olgun Yücekök'ün katılımıyla gerçekleşti. Havanın güzel hem katılımcıların hem de Türkçe ve Almanca basının ilgisinin yoğun olduğu açık hava etkinliğinde istanbulberlin, karşılaşmalar için ilk fiziki alanı açmış oldu. DJ Funshine ve Başak Yavuz'un yer aldığı program, katılımcıların Kabus Kerim'in DJ performansına hem danslarıyla hem de şarkıları bir ağızdan söyleyerek eşlik etmeleriyle son buldu. Frühstück Alla Turca programı DJ Funshine, sabah kahvesi niyetine hazırladığı kıpır kıpır DJ setiyle saat 10:00'da açıldı, katılımcılar zengin Türk kahvaltılarını aldılar. Ayşen Meliha Kahraman'ın sunduğu program Başkonsolos Rıfkı Olgun Yücekök'ün 60 yıl ve müzikle ilgili duygu ve düşüncelerini paylaştığı açılış konuşmasıyla devam etti: 30 Ekim 1961 tarihinde Almanya'yla işgücü göçüyle ile ilgili bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma çerçevesinde 1974'e kadar ülkemizden pek çok insanımız, erkekler ve kadınlar, bazen aileleriyle çalışmak için Almanya'ya geldiler. İlk geldiklerinde 'gastarbeiter'lardı. Artık Almanya'da üç milyona yakın nüfusu olan, Alman topluluğunun önemli bir parçası topluluğa dönüştük. Bunun 60. yılını hep birlikte hem kutluyor hem anıyoruz. Evet, kutlayacak çok şeyimiz var ama anacağımız, hatırlayacağımız şeyler de var. Çünkü maalesef burada Solingen'i yaşadık, Hanau'yu yaşadık. Dolayısıyla hem güzel hatıraları anıyor ve geleceğe umutla bakıyoruz hem de çekilen sıkıntıları, acıları yaşayan insanları hatırlıyoruz ve onlarla olan gönül bağımızı bir kez daha vurguluyoruz. Konuşmasının ardından etkinliği düzenleyen ekibi tebrik etti ve istanbulberlin Hatırası fotoğraf köşesinde Berlin basınına görüntü verdi. Program Berlin Yunus Emre Enstitüsü'nü temsilen Koray Yeğnidemir'in yaptığı konuşma ile devam etti. Yeğnidemir konukları selamladı, bu önemli projeyi desteklemekten memnuniyetlerini dile getirdi ve salgına rağmen hem fiziki hem dijital alanda İşgücü Anlaşmasının 60. Yılı üzerine projeleri desteklemeye devam ettiklerini söyledi. Daha sonra istanbulberlin'in kurucusu Sedef İlgiç, bu platformun kuruluş hikayesini şu sözlerle anlattı: On sene yayıncılık sektöründe çalıştım. Bu on sene boyunca birçok yazarla tanıştım. Berlin ziyaretlerimden birinde yazar Judith Kuckart eğer bir gün Almanca öğrenmek için Berlin'e gelirsem misafir odasında kalabileceğimi söyledi. Bu konuşmanın birkaç yıl sonrasında Berlin'de Judith'in ve arkadaşlarının misafir odalarında kaldıktan sonra İstanbul'a döndüğümde Türkiye ve Almanya arasında kültür sanat alanında çalışmak istediğimi biliyordum. İstanbul ve Berlin; Almanya ve Türkiye'yi temsil niteliği olan, çok kültürlü, çok renkli, kültür sanat ortamını besleyen şehirler. istanbulberlin bu şehirlerin çok sesliliği yansıtarak karşılaşmalar için bir alan açmayı hedefliyor, dedi. Projedeki ekip arkadaşlarına ve Berlin Yunus Emre Enstitüsü'ne teşekkür etti. Sonraki karşılaşmalar için fiziki ilk alanın bu etkinlikle açıldığını söyleyerek misafirlere iyi eğlenceler diledi. #60JahreMusik projesi partneri Nazlı Sağdıç Pilcz ise Bu önemli yıldönümüne istanbulberlin'de bu tarihi müzik üzerinden okuyarak yer vermeye karar verdik, diyerek projeyi anlattı. Bulup çıkaracağımız hikayelerin bugünü sağlayan koşullara ışık tutmasını umuyoruz. Bu hikayeleri anlatmak için müziği seçtik çünkü müzik her kesime dokunabilir ve birleştiricidir. Projeyle bağlantılı tüm içeriklerin istanbulberlin. com adresinde bulunabileceğini ekleyen Nazlı, Kasım ayında İstanbul'da gerçekleşecek ikinci etkinliğin de müjdesini verdi. Misafirler ince belli bardaklardaki çaylarını yudumlarlarken iki misafir mikrofonu ellerine alıp hikayelerini paylaştılar: Çok yönlü bir sanatçı olan Tamer Yiğit Kreuzberg'de sanatla ve müzikle nasıl tanıştığını ve nasıl sanatçı olduğunu anlattı. Almanya'da piyano tamiri denince önde gelen isimlerden Kadir Albay, Atatürk'ün piyanosuna yeniden can verme hikayesini aktardı. Program Misafir İşçi Havaları ile Yeni Dalganın Sesi Arasında başlıklı söyleşi ile devam etti. Sedef İlgiç moderatörlüğünde, Kabus Kerim ve Başak Yavuz Almanya'ya misafir işçi olarak göç edenlerin müziğiyle yeni dalga göç eden müzisyenler arasında bir köprü kurmak üzerine konuştular. Programı Anadolu pop ve saykodelik Türk müziğine gurbet sound'u eklediği DJ setiyle Kabus Kerim kapattı. Final misafirlerin dans ederek hep birlikte Cartel'in Cartel şarkısını söylemesiyle yapıldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/funda-eryigit-hazar-erguclu-ve-kubilay-tuncer-zorlu-psmnin-youtube-serisi-sahne-tozu-yutanlarda", "text": "Zorlu PSM'nin sahne heyecanını paylaşan özel isimleri bir araya getirdiği YouTube serisi Sahne Tozu Yutanlar, bu sezon prömiyerini geçekleştiren ve oldukça beğeni toplayan, sürreal ve grotesk Timsah Ateşi oyununun başrollerini paylaşan Funda Eryiğit, Hazar Ergüçlü ve Kubilay Tunçer'i bir araya getiriyor. Birbirinden farklı dijital içerikleriyle seyircilere farklı deneyimler sunan Zorlu PSM, Sahne Tozu Yutanlar programında, deneyimli isimlerin samimi sohbetleriyle sahnede olmanın ruhunu bu hafta PARİBU sponsorluğunda izleyicilerle paylaşıyor. Her hafta, sahne heyecanını paylaşan sanatçıların hem birbirlerine merak ettiklerini sordukları hem de sahne tozu yutmanın kendileri için anlamını paylaştıkları Zorlu PSM'nin YouTube serisi Sahne Tozu Yutanlarda bu hafta; Timsah Ateşi oyununun başrollerini paylaşan Funda Eryiğit, Hazar Ergüçlü ve Kubilay Tunçer'in keyifli sohbetleri yer alıyor. Hazar Ergüçlü, Tiyatronun size öğrettiği en büyük ders nedir? sorusunu soran Kubilay Tunçer'e Bunu aslında yeni öğrendim, bu yüzden rahatlıkla söyleyebilirim ki iş gibi yaklaşmamak gereken bir şeymiş tiyatro. Gerçekten adanmışlık gerekiyormuş. Tamamen özel hayatını, hayatının her alanını buraya yönlendirmen gerekiyor. Özellikle bütün enerjini ve emeğini bu işe vermen gerekliymiş. Bu sebeple çok da keyif alarak yapıyorum. yanıtını verdi. Funda Eryiğit, Türkiye sanatınıza nasıl ilham veriyor? sorusunu soran Kubilay Tunçer'e Türkiye malzemesi çok olan bir yer zaten. 'Yapma, etme, sen sus, sen konuşma' şeklindeki bastırılma duygusu içinde büyüyoruz. Dolayısıyla ilham kaynaklarını bulma ve özgürce bunları ortaya çıkarma konusunda alan bulmakta zorlanıyoruz. Eğer daha rahat ve seni özgürleştirici bir aile yapısına sahipsen şanslısın ama tabi o da oldukça az rastlanan bir durum. Zorluğun da bir ilhamı var gibi geliyor bana yanıtını verdi. Kubilay Tunçer, Timsah Ateşi nasıl bir oyun? sorusunu soran Hazar Ergüçlü'ye Bana kalırsa Timsah Ateşi her şeyden önce adaletsizliğin, yıkıcılığın, terörün, faşizmin hatta evvela faşizmin ailede başladığını bize çağrıştıran bir oyun. Mikro ölçekte makro meselelere bakmaya çalışan bir oyun diyebiliriz. 1980'lerin sonunda İrlanda Kurtuluş Örgütü'nün üyesi olmuş bir kız evine geri döner, evde babası ve ablası vardır ve o gece olanlara tanık oluruz. Ne kalp kırıklıkları, ne trajediler, ne felaketler yaşanmışsa bunlara kara komedi şeklinde rastlarız oyunda. Sonuç olarak biz bu acı şeylere gülerek bakarız. Elbette benim için oyunun temel meselesi nedir dersek faşizm meselesidir diyebilirim yanıtını verdi. Funda Eryiğit, Hazar Ergüçlü ve Kubilay Tunçer'in keyifli ve bir o kadar da samimi sohbetini izleyebileceğiniz Sahne Tozu Yutanların yeni bölümüne Zorlu PSM YouTube kanalından ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/furuzan-prof-dr-vecihe-hatiboglu-anma-odulunun-sahibi-oldu", "text": "2023 yılı Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu'nu Anma Ödülü Akim Sevgilim adlı kitabı için Füruzan'a verildi. Yapı Kredi Yayınları tarafından Şubat 2023'te yayımlanan Akim Sevgilim'de okura dünü anlatılırken, bugünü düşündüren üç güçlü öykü yer alıyor. Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Anma Ödülü Seçici Kurulu tarafından verilen ödül, Füruzan'ın üstün anlatım gücü, konu seçim yetkinliğiyle geçerliliğini yitirmeyen esin kaynağı yaratımı, edebi yaklaşımı ve dilbilim yeteneğini onurlandırma amacını taşıyor. 2023 yılı Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu'nu Anma Ödülü, seçici kurul oy birliğiyle Füruzan'ın Akim Sevgilim adlı öykü kitabına verildi. Seçici kurulda geçen yılın ödülünü alan Dil Derneği Genel Başkanı Sevgi Özel, Köşe Yazarı ve Gazeteci Serpil Yılmaz, Yazar ve Avukat Ahter Kutadgu, Liber Kitap Kulübü Kurucusu ve Yöneticisi Ferah Türel ile Kadın20 Kurucu Başkanı ve Yazar Gülden Türktan yer aldı. Dil Derneği ve Prof Dr. Vecihe Hatiboğlu Seçici Kurul, TÜYAP'ta bir de söyleşi düzenledi. Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel'in yönettiği söyleşide, Dr. Gülden Türktan, Serpil Yılmaz ve Ertuğrul Özüaydın da konuşmacı olarak yer aldılar. Geçen yılın ödül sahibi Sevgi Özel, ödülün anlamını ve Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu'nun öğretmenliğinin kendisi üzerindeki etkisini vurgulayan bir konuşma yaptı. Sevgili dostlar, geçen yıl beni ödüllendiren değerlendirmelerinizle gönendim. Yarım yüzyılı aşan bir zaman diliminde Türkiye Türkçesi dilbilgisiyle yola çıktım; yol göstericim Mustafa Kemalce düşünen bütün aydınlanmacılar oldu. Örnek aldığım Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu, 18'deyken öğrencisi olduğum, 21'imde yaşamımın akışını değiştiren; bana Türkçe'nin bütün sokaklarında özgürce dolaşma, düşünme, sorgulama, yazma yolunu gösteren ve açan öğretmenimdi. Benden önce ve sonra binlerce gence, akademisyene, yazançizen, düşünen herkese Türkçe'nin müziğin dinleten, olanaklarını öğreten bir dil bilimciydi. Cumhuriyet'e, devrimlere inancından, Mustafa Kemal Atatürk'e saygı sevgisinden pay almak için elimden geleni yaptım; başarabildiğimi sanıyorum. Erişkinler ve çocuklar için kırk adet yapıtım, sayısını bilemediğim kadar yazım var. Sizlere yeniden teşekkür ederim; öğretmenime gönül borcumun ölçüsü yok. Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu'nun biricik kızı Gülden Türktan'ın, Prof. Hatiboğlu'nu salt annesi olduğu için değil; onun Türkçe'ye verdiği emeği, düşünce ve yapıtlarını geleceğe taşımayı amaçlayarak başlattığı çalışmalar için Dr. Türktan'a da teşekkür ediyorum dedi. Etkinlikte Füruzan'ın ödül kazanan kitabı Akim Sevgilim hakkında görüşlerini paylaşan Dr. Gülden Türktan, yazarın toplumun çeşitli yönlerini ele aldığını hem dili kullanımı hem öyküde kurgu gücünü sergilediğini vurguladı. Füruzan dili ve dokunduğu konularla hem toplumumuzu teşhis etmiş hem de yazım diline verdiği önemle öykücülüğü ileri taşımış olduğunu düşünüyorum. 2023 yılında Yapı Kredi Yayınları'nda yayınlanan 'Akim Sevgilim' öykü kitabında toplumun evden çıkmaya çok da fırsatı olmayan kadınları, ilaveten yurt dışında okumanın ülke örf ve adetleri ile ortaya çıkardığı çatışma ve göçle gerilimi de ele almış ve konuya sınıf ve bakış açısı farkıyla yoğurarak toplumumuz açısından bizlere ışık tutmuştur. Öte yandan toplumuzda derin yoksulluk ve açlığın en üst boyutunu ve açlığın açabileceği acıyı öyküsünde gözler önüne sermiştir. Annem Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu'nun 'gizli bir cevher' olarak nitelendirdiği yazar Füruzan'a bu ödülü sunmaktan onur duyuyorum dedi."} {"url": "https://gazetesanat.com/fusun-cetinel-ile-olmayan-seyler-kitabi-uzerine-soylesi", "text": "Öykü doğası gereği olanlardan ziyade olmayan şeyleri, görünenden çok görünmeyeni anlatır okura. Bir eksilti sanatıdır öykü. Büyümek de böyle bir şeydir; olmaya çalışma halidir. Çocukluktan çıkmışsınızdır ama yetişkinliğin dünyasına girmenize de izin yoktur. Hep bir şeyler eksiktir, olmayan bir şeyler vardır içinizde. Öykü yaşamdan bir kesiti anlatır; bu haliyle de umudu barındırır içinde. Her gecenin ardından sabah olur, her kıştan sonra bahar gelir. Gençlerle, çocuklarla kopmayan bir bağım var. Niyesini nasılını bilmiyorum ama onlarla birlikteyken kendim oluyorum. Onlarla aynı dili konuşuyorum, aynı solucana hayret edip, aynı çakıl taşına hayran kalıyorum. Bir bağ hayal etmiyorum ben o bağı ta kalbimin içinde duyumsuyorum. Rollo May Bir nehrin oluşabilmesi için su kadar sınırlara da ihtiyaç vardır. diyor. Trenler ve Şiirler öykünüzü düşünürsek Olmayan Şeyler kitabınızın debisi yüksek ritmini taşkınlara uğratmadan nasıl ayarladınız merak ediyorum. Çocuklar ve gençler için yazmak; ebeveynle çocukları arasında kurulmuş güven bağı gibi bir şey. Hayata hazırladığımız çocuklarımızı korkmadan hayatın içine salabiliyorsak eğer, yazarken de kurgu karakterlerimize güvenip onların taşkınlıklar yapmasına izin vermeliyiz. Karakterlerim ne istediğini bilen, biraz genelin dışında kalmış ama hayata karşı belirli duruşu olan gençler. Deneyerek, yanılarak doğru yolu bulmalarına yardımcı oluyorum yalnızca. Koleksiyon saplantım var itiraf ediyorum. Topladıklarımla-taş, yaprak, tüy, bilye, eski oyuncak parçaları...- şeylerle ileri dönüşüm yapıyorum yani onları alışıldık işlevlerinin dışına çıkarıp bambaşka şeylere dönüştürüyorum. Kimi kez fotoğraf, alışveriş listesi veya mektuplar buluyorum. Onlarla yeni hikayeler, kurgular yaratıyorum. Bir parça yazının hikaye olabilmesi için değişim ve dönüşüme ihtiyaç vardır. Atölyelerde hep aynı soruyu sorarım katılımcılara; kahramanınız değişti mi hikayenin sonunda? Değişmediyse bir hikaye yoktur ortada. Yalnızca kahraman değişmez tabii ki, onunla birlikte her şey dönüşüme uğrar. Günlük rutinimde yazmaktan çok daha fazla okuma yaparım. Şiir, çizgi ve grafik roman, öykü, söyleşi, deneme... Kafka ortaokul yıllarımdan beri defalarca farklı dillerde okuduğum bir yazar. On yıl önce yaratıcı yazma atölyelerimi yapmaya başladığımda; beş yazar seçmiştim yapıtları üzerinde yoğun bir şekilde çalışmak için. Bunlardan bir tanesi de Mellville'in Katip Bartleby'siydi. Hayatımızın ortasına koyduğumuz şeylerin etkisinde kalıyoruz illa ki. Trenler ve Şiirler öyküsünde şair dede karakterini yaratırken metnin içine şiir koymamak olmazdı. Şiir deyince aklıma en çok okuduklarım gelmiştir herhalde; Orhan Veli ve Edip Cansever. Agatha Christie ise onlarca polisiye romanın çevirisini yapmış babamdan miras sanıyorum bana. Elimde kelebek ağı yok ama kalemle defterim ve çok hassas kulaklarım var. Belki dinlemeyi sevdiğim için, belki de bilmediğim başka bir nedenden ötürü pazardaki satıcıdan, parktaki çocuklara kadar herkes hikayesini bana anlatmada pek hevesli. Bazen öyle cümleler duyuyorum ki bir türlü hafızamdan silip atamıyorum. Dönüp dolaşıyorlar, bir hikayede yerlerini alıyorlar. Kısacası biriktiriyorum, topluyorum ve yazıyorum. Yazar kendi duygularına kapılmaktan ziyade, karakterlerinin duygularıyla ilerlemeli hikaye boyunca. Ebeveynlikle yazarlığı çok benzeştiriyorum. Kendi üşüdüğü için çocuğuna hırka giydiren anneden iyi bir yazar olmaz. Ancak çocuğunun duygu ve düşüncelerini önemseyen, onun apayrı bir kişilik olduğunu kabullenen ana babalardan iyi birer yazar olabilir bence. Bir arkadaşım öykülerimi okuduktan sonra, seni çok anarşist gördüm öykülerinde diye yorumda bulunmuştu şakayla karışık. Planlı bir şey değildi. Gençlerin başkaldırmalarına müsaade etmeyen sisteme bir başkaldırı benimkisi herhalde."} {"url": "https://gazetesanat.com/futuristik-bir-peri-masali", "text": "Tanrıların gücüne sahip olursak içinde yaşadığımız gökada nasıl bir düş dünyasına dönüşürdü? diye düşünmek, distopyalar kurmak için ideal zamanlardan geçiyoruz. Bir yandan tüm dünyayı etkileyen bir salgınla boğuşurken bir yandan da teknolojik gelişmeler sihirli bir değnek gibi üzerimizde dolanmakta. Haydi başlayalım o zaman fütüristik peri masalımıza! Yapay zeka Siri ya da Google sihirli kütüphanesi masallardaki bilgeler kadar bilgeydi ve gezegenimizin kadim bilgeliğini bizlere tek tuş kadar yaklaştırdı. İşte masal da böyle başladı. Kendini yalnız hissedenler, her sabah sizi günaydın diyerek uyandıracak sadık hizmetkarlar ve sizi bir asistan gibi programlayan yapay zeka programları karşılayacak. Süper bilgisayarlar, yaşlanmayı kontrol eden birçok genin yerini saptayabilecekleri için yaşlanmayı yavaşlatabilecek ve hepimiz birer Benjamin Button gibi tersine bir yaşam süreci oluşturabileceğiz. Bilgisayarlar vücudumuzu kontrol eden genleri ortaya çıkardıklarında vücudumuz tekrar yapılandırılabilecek. Organlarımız işlevsiz hale geldiğinde onları yenileri ile yer değiştirebileceğiz. Görüntümüzü istediğimiz şekilde, genetik düzeyde değiştirebileceğiz, geriye sadece güzel ve çirkinin tartışması kalacak. Artırılmış gerçeklik ile herkes kendi peri masalındaki o süper kahramana ya da o prensese dönüşüp istediği harikalar diyarını yaratabilecek. Hepimiz bir pamuk prenses hikayesi arıyorduk yıllardır. Herkes de bir prens, ya da prensesti. Büyük şatolar, harika elbiseler, müthiş bir aşk hikayesi, uçan balonlara binip ya da beyaz atının terkisine atıp bizi uzaklara götürecek bir süper kahraman bekliyorduk hayattan. Aradığımız peri masalını dünya üzerinde bulamayan bizler, artırılmış gerçeklik dünyasında bu hayali gerçek yapabileceğiz. Fakat artırılmış gerçeklik gözlüklerimiz kapandığında; dünyanın tüm gerçeklerine geri dönmek zorunda kalacağız. Siz kendi pamuk prenses hikayenizin içinde yaşarken, bu gerçeklerin etrafımıza nasıl ağlar ördüğünü, o canım dünyayı nasıl yaşanmaz hale getirdiklerini fark etmeyeceksiniz. Fark ettiğinizde ise geriye yalnızca en baştan başlamak kalacak. Bir solukta okudum. Yazara teşekkür ederiz, eline sağlık. Benzer yazıları bekliyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/gagiad-kultur-sanat-festivali-ilk-kez-kapilarini-acti", "text": "Gaziantep'in ilk sanat festivali olma özelliği taşıyan GAGİAD Kültür Sanat Festivali, Devlet Tiyatrosu Şehit Kamil Sahnesi'nde gerçekleşen muhteşem bir konserle başladı. Açılış konserinde Çukurova Symphonic Project, Türkiye'nin en önemli tenorlarından Hakan Aysev'in solistliğinde sanatseverlere unutulmaz bir müzik ziyafeti yaşattı. Festival 8 Ekim'e kadar klasik müzik konserleri ve çağdaş sanat sergilerinin yanı sıra söyleşiler ve atölye çalışmalarıyla devam edecek. Gaziantep Genç İş İnsanları Derneği tarafından, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'nin desteğiyle 2-8 Ekim tarihlerinde düzenlenecek GAGİAD Kültür Sanat Festivali, sanatseverlerin katıldığı coşkulu bir konserle ilk kez kapılarını açtı. Kültür ve sanatın zengin dünyasını kent halkıyla buluşturmak üzere yola çıkan festival, yoğun programı ve ilham veren etkinlikleriyle Gazianteplilere sanat dolu bir hafta yaşatacak. Medeniyet Şehri Gaziantep'te bir kültür sanat festivali düzenlemekten dolayı çok mutlu ve gururlu olduklarını belirten Gaziantep Genç İş İnsanları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Cihan Koçer, Uzun soluklu, sürdürülebilir bir festival yapmak üzere yola çıktık ve bu yolculukta çok emek harcadık. Bugün festivalimizin açılışını yapmaktan dolayı çok gururlu ve heyecanlıyız. Bu heyecanımızı hiç kaybetmeden, sanatın birleştirici gücüyle Gaziantep'i 'sanat şehri' yapmak için var gücümüzle çalışmaya devam edeceğiz dedi. Köklü ve zengin bir kültürel mirasa sahip olan Gaziantep'in Türkiye'nin önemli sanayi ve ticaret şehirlerinden biri olmasının yanı sıra Yaşanabilir Şehirler listesinde de üst sıralara tırmanmaya başladığını belirten GAGİAD Yönetim Kurulu Başkanı Cihan Koçer, Gaziantep'in gelişen yapısını kültür ve sanatla birleştirerek şehrin bu alandaki potansiyelini ortaya çıkartmak istediklerinin altını çizerek, Sanat, gelişen toplumların ufkunu aydınlatan, farklı bakış açıları getiren çok önemli bir alan. Biz de bu anlamda kentin sosyo-kültürel alandaki yatırımlarını hızlandırmak istedik. GAGİAD Kültür Sanat Festivali ile sanatın birleştirici gücünü kullanarak kentimizdeki kucaklaşmayı, birleşmeyi bir kez daha gün yüzüne çıkarmayı arzu ediyoruz. Geleneksel hale gelmesini hedeflediğimiz bu festival ile kentimize, kültür ve gastronomi alanındaki bilinirliğe ek olarak 'sanat şehri' sıfatını kazandırmayı istiyoruz. Hedefimiz kentimize her yıl heyecanla beklenen bir sanat festivali kazandırmak dedi. Festival çalışmalarına 6 Şubat depremleri öncesinde başladıklarını belirten Koçer, Çok önemsediğimiz, önemli planlamalar yaptığımız festivalimizi, yaşadığımız büyük acı nedeniyle ertelemek zorunda kalmıştık. Yaşadığımız felaketin yıkıcılığıyla gündemimiz değişmiş olsa da kentimizi 'sanat şehri' yapma motivasyonumuz hiç eksilmedi. Şimdi, sanatın birleştirici, iyileştirici gücüne inanarak tekrar yola çıkıyoruz. Sanat, insan duyarlılığını ve yaratıcılığını ifade etmenin, düşünce ve duyguları estetik bir şekilde aktarmanın evrensel bir yolu. Bu yoldan yürümek, bir araya gelmek, kucaklaşmak için en doğru zamanda olduğumuza inanıyoruz. Festivalle bugün ektiğimiz tohumların, kentimizin yarınlarında büyümesini, kökleşmesini istiyoruz. Festivalimizin kapsamını ve etkisini her yıl yükselen bir ivmeyle artırarak kültür sanata desteğimizi sürdüreceğiz dedi. Şef Eray İnal'ın yönetimindeki festival orkestrası Çukurova Symphonic Project'in, ünlü tenor Hakan Aysev solistliğinde klasik müziğin ve Türk bestecilerin önemli yapıtlarını sanatseverlere buluşturduğu konserle başlayan GAGİAD Kültür Sanat Festivali, Gazianteplileri şehrin dört bir yanında müzik coşkusunu yaşamaya davet ediyor. Anadolu Nefesli Beşlisi'nin şehrin farklı noktalarını açık hava sahnesine dönüştüren klasik müzik konserleriyle devam eden festival, zengin programıyla Gazianteplilere unutulmaz bir deneyim sunuyor. Klasik Batı Müziği ile Klasik Türk Müziği'ni bir araya getiren Itri ve Bach konseriyle coşkunun yükseldiği festivalde, Ertan Tekin, Murat Aydemir, Çağ Erçağ ve Selin Nardemir'den oluşan orkestra, aynı yüzyılda yaşamış ancak farklı zamanlarda ve mekanlarda sanatlarında zirve yapmış iki büyük müzik adamını, Itri ile Bach'ı buluşturuyor. Konserde, Itri'nin Segah Bayram Tekbiri ve Bach'ın Trio için Sol majör Sonat'ı dahil 14 eser seslendirilecek. GAGİAD'ın sanat danışmanı Yasemin Bay'ın genel sanat yönetmenliğinde hazırlanan GAGİAD Kültür Sanat Festivali, şehrin en güzel hanlarından biri olan Pürsefa Hanı'nda iki sergiye ev sahipliği yapıyor. Pür-hayal ve... fakat kalbim seninledir başlıklı sergiler 28 Ekim tarihine kadar izlenebilecek. Adını 'pür' kelimesinin farklı anlamlarından alan Pür-hayal sergisi; 'dolu, çok' anlamına gelen 'pür' ön ekiyle 'hayal'i çoğaltan bir mana taşıyor. Sanatçıların eserleri ile kurulan 'saf, temiz hayaller', Pürsefa Hanı ve karşısında yer alan Mevlevihane ile huzur ve dinginliğe atıfta bulunan bir bağ kuruyor. Pürsefa Hanı'nın giriş katındaki sergide Türkiye modern resminin ustalarından günümüzün dikkat çeken sanatçılarına değin uzanan zengin bir seçki sunuluyor. Sergide Murat Akagündüz, Hüseyin Aksoy, Çiğdem Aky, Erol Akyavaş, Elvan Alpay, Hakkı Anlı, Nejad Melih Devrim, Osman Dinç, Tayfun Erdoğmuş, Hakan Gürsoytrak, Nuri İyem, Hacer Kıroğlu, Komet, Murat Morova, Seçkin Pirim, Damla Sari, Aras Seddigh, Kemal Seyhan, Gürsel Soyel, Canan Tolon, Selim Turan, Mehmet Ali Uysal ve Merve Zeybek'in yapıtları yer alıyor. Pürsefa Hanı'nın ikinci katında yer alan... fakat kalbim seninledir sergisindeki eserler ise aşk, inanç, adanmışlık, birlik ve beraberlik temaları etrafında kendine özgü bir dil kuruyor. Sergi, içinde yer aldığı yapının bir zamanlar toplanan buğdayların paylaşıldığı mekan olmasından hareketle, bir arada olma ve paylaşma hissini merkezine alıyor. Diğer yandan, Gazianteplilerin geçmişten bugüne kentlerine duydukları derin aşka ve bağlılığa bir övgü niteliği de taşıyor. Sergi, Ahu Akgün, Rahmi Aksungur, Levent Aygül, Bengisu Bayrak, Eda Emirdağ, Neş'e Erdok, Seda Gazioğlu, Göksu Gül, Hakan Gürsoytrak, Çağıl Harmandar, Alp İşmen, Osman Nuri İyem, Fatih Kahya, Yonca Karakaş, Hamza Kırbaş, Temür Köran, Ardan Özmenoğlu, Ali Şentürk, Ozan Türkkan, Erdem Varol ve Ufuk Yılmaz'ın eserlerini bir araya getiriyor. Sanko Holding, Gülsan Holding ve Iconova'nın ana sponsorluğundagerçekleşen GAGİAD Kültür Sanat Festivali, Gazianteplileri ve şehri ziyaret eden sanatseverleri, sergiler, konserler, atölye çalışmaları ve sanatçı söyleşilerinin yer aldığı zengin bir programla buluşturuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/gainden-fransiz-filmleri-festivali", "text": "1 ay sürecek My French Film Festival şimdi GAİN'de! Tümü Fransız yapımı, farklı temalara sahip uzun ve kısa metraj filmlerden oluşan seçkisiyle GAİN, festival ruhunu dijital dünyaya taşıyor. Filmler 14 Şubat'a kadar izlenebiliyor. Dijital içerik platformu GAİN, üyelerine festival ruhunu yansıtan yepyeni bir film seçkisi sunmaya başladı. My French Film Festival başlığıyla yayına alınan toplam 16 filmlik seçki, 14 Ocak-14 Şubat arasındaki 1 ay boyunca izlenebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/galeri-binyil-16-contemporary-istanbulda", "text": "Seçkin yerli ve yabancı galerilerin yer alacağı Contemporary İstanbul bu sene ilk kez yeni mekanı Tersane İstanbul'da gerçekleşecek ve çağdaş sanatı, tarihi bir mekan içinde sanatseverlerle buluşturacak. Son dönemde üretilen dijital fotograf, güncel sanat ve çağdaş sanat eserleri fuarda Galeri Binyıl bünyesinde sergilenecek. Doğu Avrupa ve Orta Asya'nın en önemli çağdaş sanat fuarlarından biri olan Contemporary Istanbul bu yıl 16. yılını kutluyor. Galeri Binyıl sanat galerisi olarak; çağdaş, güncel sanatçıların çağdaş sanat eserleri, dijital fotoğraf, kavramsal, güncel sanat kapsamında olan galericilik hizmetlerinin tamamını sanatseverlere ve koleksiyonerlere sunuyor. Binyıl usta sanatçılarla birlikte keşfettiği genç sanatçılara da başladığından bu yana farklı disiplinlerde eserlere yer verirken, 2013'ten bu güne Uluslararası fuarlara da katılarak Türk sanatının tanıtımına devam etmektedir. Koleksiyonerlerin ve sanat ilgililerinin keyifle eser seçebilecekleri alışılmışın ötesinde yenilikçi, çoklu sanatların var olabileceği üç ana çağdaş mekan ve işbirliği içinde birçok mekan ile siz sanatseverlere hizmet vermeye devam ediyor. Sedat Balkır, Figen Batı, Andrea Bergen, Nur Büker, Sevgi Ecer, Sevgi Erdaha, Senem Erseven, Nur Aydın Evrensel, Liana Ghukasyan, Bashir Makhoul, Şela Mistriel, Henri Kandiyodi, Melek Kocasinan, Çetin Özer, Can Özsobay, Constantinos Valaes."} {"url": "https://gazetesanat.com/galeri-diani-6-guclu-isim-ile-15-contemporary-istanbula-katiliyor", "text": "Sanatseverlerin ve koleksiyonerlerin yakından takip ettikleri Ahmet Yeşil, Şükrü Karakuş, Tuba Önder Demircioğlu, Feyzan Alasya, Nilüfer Yıldırım ve Kadir Akyol yapıtlarını 1-6 Haziran 2021 arası 15. Contemporary İstanbul sergileyecekler. Yaklaşık 35 eserin yer alacağı karma sergide yer alan yapıtlar adı geçen sanatçılar tarafından özellikle 15. Contemporary İstanbul'da sergilenmek üzere üretildiler. 40. sanat yılını 2 yıl önce kutlayan deneyimli sanatçı Ahmet Yeşil 15. Contemporary İstanbul'a Kırılgan İmge ve Sor serileriyle katılırken kendisine has çizgisini daha yalın ancak çok çarpıcı bir anlatımla ifade ediyor ve renkleri büyük bir yetkinlikle kullanıyor. İspanya'da yaşayan ve üreten deneyimli sanatçı Şükrü Karakuş, Kendi kültürünü ve Akdenizliliğini evrensel bir dilin yetkinliğiyle anlatarak Neo-pop diyebileceğimiz bir estetikle bizi çok zengin bir tekno-urban içine daldırıyor yapıtlarıyla. Çok farklı teknikleri bir arada yetkinlikle kullanabilen nadir seramik sanatçılarından olan Tuba Önder Demircioğlu, son derece kırılgan görünen ancak çok sağlam ve ustaca kullandığı porselen ve stoneware malzemelerle oluşturduğu yapıtlarında formların dengesini ve akışkanlığını gözler önüne sunuyor. Son yıllarda güçlü figürleriyle kendinden söz ettiren Feyzan Alasya, imge dünyasını tuvaline yansıtan resmi, zamansız dünyalarda varolan düşle gerçeğin bireşimi olduğunu aktarırken bilinçaltını deşifre ediyor. Sanatseverlerin yakından takip ettikleri New York'ta yaşayan ve üreten genç sanatçı Nilüfer Yıldırım, figüratif ile soyut arasında yumuşak bir geçişle ilerleyen nadir sanatçılardan. Yapıtları bir kişi ile veya herhangi bir yerde hatırlanan deneyimleri; pencerelerden manzaralardan, insanlarla günlük karşılaşmalardan, her türlü duygusal durumu, direkt ve yalın bir şekilde aktarıyor. Adından sıklıkla söz ettiren genç ve dinamik sanatçı Kadir Akyol, sanat tarihinin portre geleneğinin mirasını, zengin bir kaynak olarak kullanırken farklı tarihsel dönemlerden ve kültürel bağlamlardan seçtiği imgeleri, son derece çağdaş bir dille bir araya getiriyor. Sergiye Yunan tanrıları serisi ile katılıyor. Lirizmin ve ironinin unsurları dinamik bir uyum içinde kullanıyor. 15. Contemporary İstanbul'da (1-6 Haziran) sanat yolcuğuna çıkanları, çok farklı bir deneyim Galeri Diani'de (A1-302) bekliyor. Galeri Diani Sanat Galerisini @galeridiani Instagram hesabından sosyal medyada takip edebilir ve tüm sergiler ve yeniliklerden haberdar olabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/galeri-diani-gulseren-ve-teoman-sudor", "text": "55 Yıllık sanat yaşamlarını geride bırakan sanatçı Gülseren ve Teoman Südor'un, sanat zor zamanlarda atağa geçer felsefesiyle, zaman ve mekandan soyutlayarak ürettikleri yapıtları, 'Birlikte; İnsana Rağmen' 12 Kasım'dan itibaren Galeri Diani'de! Gülseren ve Teoman Südor'un 'Birlikte; İnsana Rağmen'adlı sergileri 12-27 Kasım 2021 tarihleri arasında Galeri Diani'de gerçekleşiyor. Südorlar sanat yaşamlarında edindikleri deneyimlerini daha da yalınlaştırarak, son iki yıldır her an birlikte üretmenin ve son zamanlarda ki insan kaynaklı yaşanan faciaların etkilerini daha fazla derinleştirmekle kalmayıp, paletlerindeki renkleri arttırarak zaman ve mekan ögelerini birbiri içinde eritip doğa ve insanın sonsuz döngüsünü sorguluyorlar. Her iki sanatçının da yapıtları her sergilerinde olduğu gibi bir önceki sergilerinin adeta devamı niteliğini taşıyor. Sanatçıların neredeyse ellibeş yıldır ürettiği yapıtlar yaşamın düşünsel algısını oluşturuyor. Südorlar birlikte diz dize, iç içe 200 metrekare kapalı alanda geçirdikleri bu iki yılın kendilerini ikiz kardeşlere dönüştürdüklerini söylerken, zaman zaman iki sene öncesine kadar fikir ayrılıklarının üzerini edeplice kapatıp ifşa etmez ortalığa dökmezlerken pandemi süresince yapıtlarını daha keskin ve acı reçetelerle eleştirdiklerini belirtiyorlar. Ve bunun sonucu olarak kendilerinin yapıtlarını daha olgunlaştırdığını düşünüp giderek düşünce ve yapıtlarının konularında daha çok ortaklıklar, yakınlaşmalar olduğunu gördüklerini ve ortak bir sergi açmaya karar verdiklerini belirttiler. Sergide yaklaşık 36 yapıt sergilenecek olup hepsi pandemi dönemine ait bir seçki olacaktır. Sanat yaşamı elli dört yıla varan duayen sanatçı İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinden mezun olduktan sonra 4 yıl boyunca İtalya Roma da yaşadı. Başta İtalya ve Avusturya olmak üzere yurt dışında 9 kişisel, yurt içinde ise 70'e yakın kişisel sergi açmış, yurtdışı dahil olmak üzere 20 den fazla fuar, bienal ve trienale katılmış sayısız karma sergide yer almış ve temel tasarım kitabına imza atmıştır. Yapıtları yurtiçi ve yurtdışında birçok koleksiyonda yer almakta ve müzelerde bulunmaktadır ve birçok ödülü bulunmaktadır. Sanat yaşamda elli dokuz yılını geride bırakan duayen sanatçı İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinden mezun olduktan devlet bursuyla Roma Güzel Santlar Akademisinde doktora yapmak üzere Roma-İtalya'ya eşi ressam Gülseren Südor ile birlikte gitti. Eğitimine devam ederken üretmeye devam etti.. Türkiye'ye döndüğünde İstanbul Teknik Üniversi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı ve 1985 yılında sanatta yeterliliğini tamamladı. 2006 yılında emekli olmasının ardından İstanbul Kültür Üniversitesi'nde eğitim vermeye devam etmektedir. Başta İtalya ve Avusturya olmak üzere yurt dışında 9 kişisel, yurt içinde ise 70'e yakın kişisel sergi açmış, yurtdışı dahil olmak üzere 20 den fazla fuar, bienal ve trienale katılmış, sayısız karma sergide yer almıştır. Yapıtları yurtiçi ve yurtdışında birçok koleksiyonda yer almakta ve müzelerde bulunmaktadır ve birçok ödülü bulunmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/galeri-diani-kok-adli-sergiye-ev-sahipligi-yapacak", "text": "Galeri Diani, 20 Mart 20 Nisan 2021 tarihleri arasında 'KÖK' adlı sergiye ev sahipliği yapacak. Sanatçılar Gülseren Südor, Hale Sontaş, Hülya Düzenli, Zeynep Dilek Çetiner, Sema Bicik, Tuba Önder Demircioğlu 'KÖK' kavramını merkeze alarak işaretlediği üç temel anlayışı aydınlatmaya çalışıyorlar. Küratörlüğünü Telga Südor Mendi'nin üstlendiği sergide ayrıca onur sanatçısı olarak Eren Eyüboğlu'nun da eserleri yer alacak. Birbirinden çok farklı ve öznel yapıtlar üreten ve hatta farklı kuşaklardan olan bu yedi güçlü kadın sanatçı 'kadının' isteyerek ve çoğunlukla da istemeden yüklendiği üç görev üstünde yoğunlaşarak 'KÖK' kavramını açmaya ve izleyiciyle bütünleştirmeye çalışıyorlar. Karşı: Tüm engellere karşı güçlü kalmayı, Öteki: Ötekileştirme ve Öteki olmayı, Kahraman: ise istemeden de olsa tabulaştırılmayı aynı zamanda da gücü iyi yönde kullanıp öncü olmayı temsil ediyor. Sanatçılar son bir yıldır yaşanmakta olan Covid-19 salgını nedeniyle yalnızlaşma ve bireyselleşmenin düşüncelerimize ve bilinçaltımıza yoğunlaşmamıza neden olduğu düşüncesinde birleşirken 'KÖK'lerimize dönüp bir bakıma aydınlandığımızı ve yeni bir geleceği olgunlaştırmanın temelini oluşturduğumuzu dile getiriyorlar. Yedi değerli sanatçının yapıtlarını yakından hissederek takip etmek isteyen sanatseverler, 20 Mart 20 Nisan tarihleri arasında Galeri Diani'yi ziyaret edebilirler. Galeri Diani Covid-19 önlemleri kapsamında randevu sistemi ile siz sanataseverlere kapısını açmaktadır. Önceliğimiz hepimizin sağlığıdır. Galeri Diani Sanat Galerisini @galeridiani Instagram hesabından sosyal medyada takip edebilir, tüm sergiler ve yeniliklerden haberdar olabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/galeri-diani-sanat-dunyasinin-farkli-kusaklarindan-7-sanatci-ile-16-contemporary-istanbula-katiliyor", "text": "Sanatseverlerin ve koleksiyonerlerin yakından takip ettikleri Ahmet Yeşil, Şükrü Karakuş, Tuba Önder Demircioğlu, Feyzan Alasya, Nilüfer Yıldırım, Engin Beyaz ve Yasemin Keltek yapıtlarını 7-10 Ekim 2021 arası 16. Contemporary İstanbul sergileyecekler. Galeri Diani, sanatseverlerin ve koleksiyonerlerin yakından takip ettikleri Ahmet Yeşil, Şükrü Karakuş, Tuba Önder Demircioğlu, Feyzan Alasya, Nilüfer Yıldırım, Engin Beyaz, Yasemin Keltek'in daha önce sergilenmemiş 40 eseri ile Haliç Tersane İstanbul'un büyüleyici ortamında gerçekleşecek olan Contemporary İstanbul 16. Edisyonuna katılıyor. 42. sanat yılını kutlayan deneyimli sanatçı Ahmet Yeşil 16. Contemporary İstanbul'a yeni ürettiği seriler ve diptiklerle katılırken kendisine has çizgisini daha yalın ancak çok çarpıcı bir anlatımla ifade ediyor ve renkleri büyük bir yetkinlikle kullanıyor. Çok farklı teknikleri bir arada kullanabilen nadir seramik sanatçılarından olan Tuba Önder Demircioğlu son derece kırılgan görünen ancak çok sağlam ve ustaca kullandığı porselen ve stoneware malzemelerle oluşturduğu yapıtlarında formların dengesini ve akışkanlığını gözler önüne sunuyor. İspanya 'da yaşayan ve üreten deneyimli sanatçı ve birçok kolektif projeye imza atan Şükrü Karakuş Neo-pop diyebileceğimiz bir estetikle bizi çok zengin bir tekno-urban içine daldırıyor yapıtlarıyla. Kendi kültürünü ve Akdenizliliğini evrensel bir dilin yetkinliğiyle anlatıyor izleyiciye. Son yıllarda güçlü figürleriyle kendinden söz ettiren Feyzan Alasya imge dünyasını tuvaline yansıtan resmi, zamansız dünyalarda varolan düşle gerçeğin birleşimi olduğunu aktarırken bilinçaltını deşifre ediyor. Alasya, Anima Corpus serisi ile eserlerini izleyicilerle buluşturacak. New York ta yaşayan ve üreten genç sanatçı Nilüfer Yıldırım figüratif ile soyut arasında yumuşak bir geçişle ilerleyen nadir sanatçılardan. Yapıtları bir kişi ile veya herhangi bir yerde hatırlanan deneyimlerini; pencerelerden manzaralardan, insanlarla günlük karşılaşmalardan, her türlü duygusal durumu, direkt ve yalın bir şekilde aktarıyor. Engin Beyaz, bulunduğu ortama ve toplumsal açmazlara kendine özgü bakışıyla çok çarpıcı sanat eserleri üreteten bir sanatçı olarak son yıllarda saydam, renkli, pleksiglas ve asetat ile ürettiği kütüphaneyi andıran ve içlerinde çok sayıda kitabı anımsatan eserleriyle toplumun belleğini kimi zamanda kişisel belleğini izleyiciye aktarıyor. Sanat eylemini adeta geçmişten bir belge toplayıcısına ve arşivciye dönüştüren ve dolayısı ile ortak oluş ve bozuluş üzerinde yoğunlaştırıp düşündüren ve adeta bu ikiliği izleyicinin belleğine kazıyan sanatçı Yasemin Keltek ahşap, tual, ayna v. s materyaller kullanarak ikiliğe yeniden vurgu yapıyor. 16. Contemporary İstanbul'da (5-10 Ekim) sanat yolcuğuna çıkanları çok farlı bir deneyim Galeri Diani 'de bekliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/galeri-fe-seyit-mehmet-bucukoglunun-morfem-adli-kisisel-sergisine-ev-sahipligi-yapiyor", "text": "Galeri FE, sanatçı Seyit Mehmet Buçukoğlu'nun Morfem adını verdiği Kişisel Sergisine ev sahipliği yapıyor. İşte tam da bu noktada morfemler, sanatçı Buçukoğlu'nun eserlerinde net okunamayan ve cümleler içinde yalnız gibi görünse de büyük anlamlar taşıyan varlıklarıyla bizi düşünmeye, anlamaya itiyorlar. O cümleler içinde bazı kelimeleri, isimleri ya da onları meydana getiren heceleri/ekleri gördüğümüzde, resimlerdeki gizli anlamlarını da biz kuruyoruz. Öyle ki sanatçı; bu anlamları yakalayabilmek için eserlerin odak noktasındaki sözlere ve harflere bir kılavuzluk görevi yüklerken, aynı zamanda da hissettiğimiz ya da doğrudan gördüğümüz anlam yüklü bu sözcüklerin, hayatımıza, duygularımıza ya da düşüncelerimize dokunan varlıklarıyla belleğimizde yeniden canlanmasını, izleyen ile eser arasında duygusal bir bağ kurmasını amaçlıyor. Seyit Mehmet Buçukoğlu'nun Morfem adını verdiği Kişisel Sergisi, 18 Mart 28 Nisan 2021 tarihleri arasında, Pazar ve Pazartesi günleri hariç 11:00-18:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. 1982 yılında İstanbul doğumlu olan sanatçı, lisans eğitimini 2005 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü'nde, 2010 yılında da aynı fakültenin Resim Bölümü'nde tamamladı. Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Plastik Sanatlar Yüksek Lisans Programı'ndan 2013 yılında, Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar Sanatta Yeterlik / Doktora Programı'ndan da 2017 yılında mezun oldu. Ulusal / uluslararası sanat ve tasarım yarışmalarında 62 ödülü bulunmakla birlikte, yurtiçinde 22 kişisel sergi açtı ve 15'i yurtdışında olmak üzere birçok karma sergiye katıldı. 2018 yılında çalışmaya başladığı Maltepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarımı Bölümünde şuanda Bölüm Başkanı olarak görev yapmakta ve sanatsal üretimlerini kendi özel atölyesinde devam ettirmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/galeri-siyah-beyaz-durtu-sergisi", "text": "Galeri Siyah Beyaz 2022-2023 sezonunu Hayri Şengün'ün 30 Eylül 29 Ekim 2022 tarihleri arasında gerçekleşecek solo sergisi Dürtü ile açıyor. Hayri Şengün biçimi dokunulacak nesne olarak yontarak, heykelleriyle dokunma isteğini uyandırmak, dokunsallığı canlandırmak üzerine çalışır. Bunları yaparken heykel ve uygarlık tarihine referanslar vererek pek çok izi bir araya getirir. Oluşturduğu biçim dilinin, yazınsal dilin sınırlarını aşmasını ya da çoklu anlamlar yaratmasını ister. Dürtü başlıklı bu sergisinde Hayri Şengün, sanat pratiğindeki süreci yansıtan, pirinçten ürettiği heykellerinin yanı sıra iki boyutlu yapıtlarıyla yeni katmanlar oluşturuyor. Yapıtlarının üzerinde tek yöne ya da belirli bir doğrultuda sürüklenmeyen çoklu izler, çoklu kavramayı yansıtıyor. Şengün, çok malzeme ve tekniğe yayılarak bir biçim dili kurabilmeyi asıl çabası olarak tanımlar. Temsil etmeyen ve sözcük ile ifade edilemeyecek bir duyum oluşturmak ister. Hayri Şengün'ün Dürtü isimli solo sergisi, 30 Eylül 29 Ekim 2022 tarihleri arasında Pazar hariç her gün 11.00 19.00 saatleri arasında Galeri Siyah Beyaz'da ziyaret edilebilir. Hayri Şengün lisans öğrenimini Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar bölümünde tamamladı. Lisans sürecinde, heykele ek olarak resim, seramik, mozaik ve özgün baskı üzerine çalışmalar yaptı. Ardından Bilkent Üniversitesi Medya ve Tasarım programında Güzel Sanatlar Yüksek Lisansını tamamladı. Sanat pratiğine ek olarak çeşitli üniversitelerde pratik ve teorik dersler veriyor. İlk görsel: Hayri Şengün Kalypso Yaramazlık Yapıyor Calypso is Misbehaving, 2021, pirinç grass, 13 x 9 x 6 cm 3 x 9 x 3 cm."} {"url": "https://gazetesanat.com/gandhi-gibi-dusunmek", "text": "Hepimizin Yüce Ruh ön adıyla bildiği Mahatma Gandhi; insan hakları savunucusu, şiddetsizlik felsefesini hayat felsefesi olarak benimsemiş bir aktivisttir. Irkçılık karşıtı, sevgi dolu olan bu aktiviste hiç kuşkusuz fiziksel ve psikolojik şiddetin zirvede olduğu bu yüzyılda daha çok ihtiyacımız vardır. Bu durumda yardımımıza Mahatma Gandhi'nin torunu Arun Gandhi yetişmektedir. 2018'de Altın Kitaplar Yayıncılık tarafından yayımlanan Gandhi'den Yaşam Dersleri adlı kitap, Arun Gandhi tarafından yazılmış bir kitaptır. Ailesinin 3 sene boyunca onu Mahatma Gandhi'nin yanına bırakmasının bir sebebi vardı. Arun Gandhi'nin agresif davranışları ve şiddete meyilli bir çocuk olması. Gandhi onun bu şiddet yanlısı davranışlarına şiddetle karşılık vermedi. Bunun yerine ona olan koşulsuz sevgisini ona hissettirdi. Onu suçlamak yerine dinledi ve onu yargılamak yerine şiddetin ne kadar kötü bir şey olduğunu hikayeler yoluyla ona anlattı ve Arun Gandhi'yi kazandı. Ona bir birey gibi davrandı ve onu hiçbir şekilde küçük düşürüp aşağılamadı. Olması gereken de zaten buydu. Çoğu yetişkinler, çocuklarını bir birey olarak değil de kendi istediklerini yaptırmak adına bir proje olarak görürler. Veli küçükken doktor olmak istemiştir olamamıştır Sen ne olmak istersin? diye sormak yerine psikolojik baskılarla çocuğu kendi hedeflerine doğru iteleyen bir aile zaten bunu hep çocuğun iyiliği için yapıyordur- ve önünde kitaplarla aklı başka yerde kalbi başka bir yerde olan çocuklar. Bu tablo, eminim ki herkesin yaşadığı ya da yakınlarının başına gelen bir tablodur. Oysaki çocuklar geleceğin büyükleridir ve en azından yapmak istedikleri sporları ya da çalmak istedikleri müzik aletlerine kendileri karar vermelidirler. Kendi kalbinin sesini dile getiremeyen çocuklar zamanla agresif ve hırçın bireylere dönüşmektedir. Mustafa Kemal Atatürk'ün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı çocuklara atfedip Milletin bağrında temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri Türkiye Cumhuriyeti- ona bırakacağım ve gözüm arkamda olmayacak demesi, geleceğin büyük bireylerine gözü kapalı güvenmesinin bir göstergesidir. Mahatma Gandhi'nin döneminde Hindistan'da ırkçılık hat safhadaydı. Apartheid denilen ırkçı düşünce Hindistan'ın dört bir yanını sarmıştı ve gitmeye hiç niyeti yoktu. Alt seviye diye nitelendirdikleri insanları köle gibi çalıştırıyor ve duygularını hiçe sayıyorlardı. Bundan Gandhi'de nasibini aldı. Mahatma Gandhi gençliğinde başarılı bir avukattı fakat başarılı olması onun bu kast sistemine takılamayacağı anlamına gelmiyordu. Tren yolcuğu için almış olduğu v. i. p biletiyle yolculuk yaparken tren görevlisi onun burada yolculuk yapamayacağını söyledi ve onu yaka paça trenden attılar. Bu durum hiç kuşkusuz Gandhi'nin mücadeleci ruhunu ortaya çıkaracaktı. Gandhi, öfkesini bilgece kullandı. Hindistan'ın bağımsızlığını kazanmasının yolunun kendi ekonomik bağımsızlığı olmasından geçtiğini biliyordu. Bu nedenle İngilizlerin onlara maliyetinden yüksek bir fiyata sattığı İngiliz kumaşlarını reddetti. Kendi aşradakilerle beraber kendi pamuklarını kendi eğirdi ve bu hareket dalga dalga Hindistan'a yayıldı. Çıkrıkta eğirdikleri pamukları aynı zamanda bir terapi olarak kullanıyordu. Torunu ile beraber çıkrıkta ip eğirirken sohbet ediyorlardı ve Arun'un şiddete eğilimi sorununu çözüyorlardı. Böylece çıkrıkta ip eğirmek eğlenceli bir aktivite olarak kalmıştı. Böylece Arun Gandhi hem yeni bir şey öğrendi hem de öfke problemini çözmede bir araç olarak çıkrıkı kullandı. Kumaş sorununu böyle halleden Gandhi'nin başka bir sorunu daha vardı o da kendi baharatlarını kullanamamak. İngilizler, tuzu onlara yüksek vergilerle satıyordu. Gandhi bu durumu pasif direniş şeklinde protesto etmek için 12 Mart 1930'da yürüyüşe başladı. Kendi tuzunu kendin yap sloganı ile yola çıkan Gandhi 400 kilometrelik yolun sonunda tuz kaynaklarına ulaştı fakat Gandhi ve yanında yürüyenleri polisler bekliyordu. Gözaltılar olsa bile artık o kaynağa ulaşılmıştı ve yüksek tuz vergisine baş kaldırılmıştı bile. Diğer günler de insanlar oraya gelip tuz almaya devam ettiler. Gandhi insanların gözünü açmıştı. Mahatma Gandhi insanları kast sistemine göre ayırmadı. Hindu ve Müslümanların sevgisini kazandı. Sadece insanlığa değer verdi ve koşulsuz sevginin önemli bir hazine olduğunu herkese hatırlattı. Hindu ve Müslümanların karşı karşıya kalmasından dolayı ölüm orucuna başladı ve aralarındaki gerilime son verdirdi. Tüm insanlık bir ailedir diyen Gandhi, bunu hayatına çok güzel entegre etti ve kimseyi ayırmadı. Gandhi zengin bir yaşam sürebilirdi ama o aşrasında yoksulluk içinde yaşadı, gerçek zenginliği keşfetti, güler yüzü ve bitmeyen umuduyla insanlara örnek oldu. Dünyayı korkuyla değil sevgi ile ileriye taşı sözünün ona ait olduğunu duyunca bu nedenle şaşırmadım. Gandhi, eşini, torunlarını ve çocuklarını çok sevdi ve bütün insanlığı bir aile olarak gördü. Sadece mutlu olmak isteseydik bu kolay olacaktı ama biz başkalarından daha mutlu olmak istiyoruz. Bu da oldukça zor çünkü onları daima olduklarından daha mutlu sanıyoruz. sözünü söyleyen Montesque sanki bugünün instagramını görmüş gibidir. Başkaları hep daha mutludur, biz ne kadar çabalayalım onlar kadar olamayız diye düşünürüz. Evet, bazıları daha zengin olabilir, bazılarının ailesi onlarla daha ilgili olabilir veya daha iyi bir işe sahip olabilirler ama inanın bu hiçbir zaman büyük bir avantaj değildir. Kendi imkansızlığından inşa ettiğin bir hayat sana doğuştan verilen şanstan çok daha tatmin edicidir çünkü onun her zerresini sen inşa etmişsindir. Gandhi de başarısının her zerresini kendi inşa etti. Elbette ailesiyle ve ona inananlarla beraber. Elbette başına gelen bu zorluklardan dolayı, hepimizin yaptığı gibi Gandhi de, Ben ne yapabilirim? deyip köşesine çekilebilirdi. Ne de olsa bir mesleği vardı ve ailesi ile rahat bir şekilde yaşayabilirdi. Ama o çevresine kayıtsız kalmadı, mücadele etti. Aynı şekilde Arun Gandhi, çöp kenarına bırakılan, kaderlerine terk edilen bebekleri görmezde gelip gidebilirdi ama o bunun yerine çocukları yeni ailelerine kavuşturdu ve onları kimsesizlikten kurtardı. Şunu unutmayın, başkasının gelişmesi için yaptığınız yardım kendi gelişiminiz için de önemlidir. Bir insanın ruhunu iyileştirmiş olmanın vermiş olduğu huzura dokunan kişi artık başka bir insandır çünkü başkasının gözü ile de görebilmektedir. Gandhi de bunu yaptı ve gönül gözü açık bir insan oldu. Gandhi, şiddete karşı şiddetle karşılık vermedi. Bir yerdeki zulmü engelleyemiyorsanız onu herkese duyurun demişti Hz. Ali. Gandhi de sesini duyuramayanların sesi oldu, büyük yürüyüşlerle Hindulara yapılan İngiliz zulmünü duyurdu. Gandhi'nin de engelleyemediği şeyler vardı. Hindularla Müslümanların kavgasını kalıcı olarak engelleyemedi. Bazen gücümüzün yetmeyeceğini bilerek bir işe gireriz ve aslında bir çok şeyi başarırız. Mesela bayramda Darülacezeye giderseniz oradaki yaşlıların sorunlarının tamamına çözüm bulamazsınız ama harika bir gün geçirmelerini sağlayabilirsiniz. Ne yazık ki çoğu insan kayıtsız kalarak ya haksızlıklar karşısında dilsiz şeytan oluyor ya da aciz. Hepimiz bir haksızlığa uğramışızdır. O çok çalıştığınız sınavdan beklediğiniz notu alamamışken başkası kopya çekerek o nottan fazlasını almıştır. Aileniz sizi yanlış anlamıştır, o çok değer verdiğiniz insan sizi yüz üstü bırakıp gitmiştir. Dedem gençken, çiftçilik yaptığı için, sırtında taşıdığı ağır yüklerden şikayet ederken ondan daha ağır olan öfkeyi yıllarca içinde taşımasını hayretle karşıladığını çok sonradan itiraf etti. Eşi, büyük annem, çok gençken vefat etmişti ve onunla yaşayacak güzel günleri yaşayamadan vefat ettiği için hayata öfkeliydi. Kardeşinin basit bir yanlış anlaşılma yüzünden onunla konuşmamasına öfkeliydi, çocuklarına yeterince vakit ayıramadığı için öfkeliydi. Bu öfkesini yıllar önce anlattığında ona kardeşine gitmesi gerektiğini söyledim, elbette kolay olmadı, bayram bahanesi ile güç bela beraber gittik. Konuşmaları da kolay olmadı, önceden dedemle konuştuğumuz gibi, gider gitmez bayramlaşmak için benim gitmek için ısrar ettiğimi ve yolu bilmediğim için dedemin de benimle geldiğini söyledim. O zamanlar küçük olduğum için bu bana tiyatro sahnesinden bir kesit gibi gelmişti, ben görevimi tamamlamıştım, şimdi de sıra onlardaydı. Gerçekten de olay gülünecek kadar saçma bir şeydi, sevgi ve özlem her şeyin üstesinden gelmişti. Çocuk olduğum için bu oyunu da başarmanın vermiş olduğu mutlulukla günü geçirdim fakat kalbi ısıtan bir hikayeye ortak olmanın vermiş olduğu huzuru şimdi yaşıyorum. Gandhi'de hiç kin tutmadı. Kendisine yapılan suikastları görmezden geldi hatta suikastçılardan şikayetçi olmadı. Elbette siz başınıza bir şey geldiğinde şikayet edin ama ufak tefek şeyleri bile hoş görseniz hayatınızda büyük değişikliklerin geleceğine şahit olabilirsiniz. Ne yazık ki herkes sevgi ile büyümüyor. 21. yüzyıl tam bir rekabet çağı ve sevgisizlik çağı. Siz asla birini dış görünüşü ile yargılamazken siz başkası tarafından yargılanabilirsiniz. Aşağılanabilinir, hakarete ve hatta iş yerinde mobinge maruz kalabilirsiniz. Bu hakaretleri ve iğnelemeleri, aşırıya kaçmadığı takdirde, göz ardı edin. Unutmayın 36 beden olmak zorunda değilsiniz, nereden uydurulduğu meçhul olan güzellik anlayışının getirmiş olduğu fiziksel özelliklerin hiçbirine uymak zorunda değilsiniz. Bu sizi kötü bir insan yapmaz. Fiziksel, ekonomik vb. nedenlerden dolayı, yüce gönüllü insanlar, sizi asla aşağılamaz çünkü o insanlar hayatın bundan ibaret olmadığını gayet iyi bilirler. Onlarla muhatap olmak yerine onların içinde bulunduğu durumun sevgisizliğine acıyın, tıpkı benim yaptığım gibi. Gandhi ile karşılaşanlar onun 1.80 boylarında heybetli bir insan olduğunu düşündüklerini söylerlerdi. Kendisinin boyu kısa olmasına rağmen heybetini fiziği ile değil davranışları ile sağladı. Yaşadığı dönemde çok sevilen, günümüzde de ismi geçtiğinde rahmetle Sakıp Ağa diye anılan Sakıp Sabancı da ekonomik açıdan üstün bir insandı ama hiçbir zaman insanları parası olmaması gibi basit nedenlerden ötürü aşağılamadı çünkü hayatın bundan ibaret olmadığını biliyordu. Onu televizyondan tanıyan insanlar bile, kırk yıllık ahbaplarıymış gibi, onun ne kadar iyi bir insan olduğundan bahseder. Bence en büyük miras budur. Mahatma Gandhi, insanlara ilk hitap ettiği zamanlarda, öz güveni olmayan ve çekingen davranışlara sahip bir insandı. Eğer çekingenliğine devam etseydi Hindistan'ın kaderini değiştiren adımları atamayacaktı fakat o kendisini cesaretlendirdi, ailesinden destek aldı ve kendinden emin oldu. Bu söylendiği kadar kolay olmuş mudur bu detayı tartışmalıdır çünkü Hindusunuz ve başınızda kimsenin yenemeyeceği düşünülen İngilizler var. Gandhi, İnönü Muharebesi'ndeki gibi kendi makus talihini yendi aslında. Bunun için diğer konuşma yapan insanları dinledi, şiddetle değil düşünceleri ile kendini ciddiye aldırdı. Ciddiye alınmanın takım elbise ve güçten ibaret olmadığını bize ve bütün dünyaya kanıtladı. Gandhi de kusursuz değildi ve bunu söylemekten asla çekinmedi. Gençken ailesi ile sorunlar yaşadı, kast sisteminin mağduriyetini de, ekonomik gücü yerinde olmasına rağmen, yaşadı ama bunlar onu hiç yıldırmadı."} {"url": "https://gazetesanat.com/gazete-sanat-gatherda", "text": "Bağımsız kültür ve sanat sitesi Gazete Sanat artık Gather'da! Türkiye ve dünyadan birçok mecrayı kullanıcılara sunan Gather, kişiselleştirilmiş haber okuma ve radyo dinleme deneyimi sunmasıyla geniş bir kitle tarafından ilgiyle takip ediliyor. Birçok kategoride tüm haberler ve radyolar Gather ile artık tek bir uygulamada! Gazete Sanat ise Sanat Tasarım kategorisinde yer alarak Gather takipçilerine sunuldu. Gazete Sanat'ta, sergi, sinema, tiyatro, edebiyat, müzik, röportaj gibi kategorilerde sanat içerikleri yayınlanmaktadır. Ayrıca Türkiye'den ve dünyadan sanat haberleri, kitap tanıtımları, film analizleri gibi konsept kategorilerde içerikler de yayınlayan Gazete Sanat, artık Gather'da! Şık, basit ve kullanıcı dostu tasarımı ile kullanıcıların en sevdiği yayınları anlık takip etme fırsatı veren Gather, bir yandan da yüzlerce radyo kanalını kullanıcılarına sunuyor. Kullanıcılar Gather'da; ana sayfa akışına düşen haberlerin detayına girip okuyabilmekte. Bununla birlikte kullanıcılar, beğendikleri haberleri favorilere alabiliyor ve arkadaşlarıyla paylaşabiliyor. Gather, güncelliğini koruması ve kullanıcı memnuniyeti odaklı tavsiye politikasıyla Türkiye ve dünyadan geniş bir kullanıcı kitlesine sahip. Türkiye'nin en popüler ve kişiselleştirilmiş haber okuma uygulaması olan Gather'ı indirmek için aşağıdaki butonlara tıklayın. Şık, basit ve kullanıcı dostu tasarımı ile en sevdiğiniz haberleri okurken bir yandan yüzlerce radyo istasyonundan favori radyolarınızı dinleyebilirsiniz. Ana sayfa akışına düşen haberlerin detayına girip inceleyebilir, favorilerinize alabilir ya da arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz. Sürekli güncel tutulan kategori ve haber kaynaklarından her an zevkinize göre ekleyip çıkartabilirsiniz. Son dakika haberlerinden özenle seçilmiş bildirimler ile anında haberdar olabilirsiniz. - Gather profesyonel tasarıma sahiptir - Türkiye ve dünyadan en popüler haber kaynaklarını tek bir uygulamada kolayca önüne gelir - Haberini okurken yüzlerce radyo içinden favori radyonu dinlersin, üstelik radyo arka planda da çalışır - Sana en iyi deneyimi yaşatmak için arka planda profesyonel ekipler 7/24 çalışır - Gather kendini ve kaynaklarını sürekli güncel tutar Gather uygulaması ile en güncel ve popüler binlerce kaynaktan istediğiniz ülke ve kategoride dilediğiniz haber sitesini seçerek sadece ilgilendiğiniz haberlere ulaşma imkanı yakalayacaksınız. Son Dakika Bildirimleri: Gather uygulaması en güncel ve önemli haberleri sizlere anlık bildirim olarak iletir. Her an bilgi sahibi olmanızı ve dünyayı takip etmenizi sağlar. Merak etmeyin, deneyimli ve profesyonel ekiplerce oluşturulan Gather sizi sıkmadan haberdar etmek için hangi sıklıkta bildirim yollaması gerektiğini bilecek şekilde tasarlandı. Gelişmiş Arama: Gelişmiş arama özelliği sayesinde Gather istediğiniz içeriğe kolayca ulaşmanıza imkan verir. Duygu Paylaşımı: Gather sizin beğeninizi toplar ve duygularınızı paylaşma imkanı sunar, dilediğiniz haberi paylaşıp arkadaşlarınızın haberdar olmasını sağlayabilirsiniz. Favoriler: Dilediğiniz haberi anında favorilerinize kaydedip sonra okuyabilir veya arkadaşlarınıza gösterebilirsiniz. Yenilenme ve Yönetim: Gather size en iyi haber okuma ve radyo dinleme deneyimini sunmak için kendisini daima canlı ve güncel tutuyor. Tasarımıyla, kaynak yönetimiyle ve getirdiği yeniliklerle büyük ve sürdürülebilir hedefleri olan Gather arkasında deneyimli ve sizin beğeninizi en yükseğe koymuş profesyonel bir organizasyon barındırır. Foto Galeri: Gather size en iyi kaynaklardan oluşan bir fotoğraf galerisi deneyimi yaşatır. Araba, yaşam, doğa, seyahat, popüler, ilginç vb... gibi birçok kategoriden oluşan galeriye göz atabilirsiniz. Tarafsız ve Uluslararası Haber: Gather uygulaması Türkiye ve dünyadan birçok farklı kaynaktan size haberler sunarak tüm dünyadan haberdar olmanıza imkan verir. Gather bunu yaparken tamamen tarafsız ve bağımsız hareket eder. Gather bünyesinde herhangi bir ideoloji barındırmaz. Radyo: Gather'da Türkiye'den ve dünyadan Pop, Rock, Jazz, Klasik, R&B, Slow, Arabesk vb. birçok kategoride radyo kanallarını bulabilir ve dilediğinizce dinleyebilirsiniz. En sevdiğin radyoları sık kullanılan bölümüne alabilir ve her an ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/gazete-sanat-turkiyenin-en-sevilen-haber-uygulamasi-bundleda", "text": "Bağımsız kültür ve sanat platformu Gazete Sanat, Türkiye'nin en sevilen haber uygulaması Bundle'da yerini aldı. Gazete Sanat okuyucuları bundan böyle Bundle uygulamasını kullanarak Gazete Sanat'ı takip edebilecek ve kültür sanat alanında yayınlanan farklı ve ilgi çekici haberlerden anında haberdar olabilecek. Ayrıca, Gazete Sanat'ın da yayıncıları arasında bulunduğu Bundle'ın yeni versiyonu App Store ve Google Play'de! Bundle 2.5 tamamen yenilenen arayüzüyle eskisinden de üstün bir kullanıcı deneyimi sunuyor. Bundle dünyanın dört bir yanından 12 binin üzerinde yayıncıyı kullanıcılara sunan bir haber uygulaması. Hem kullanıcının dilediği mecralardan kişisel bir haber akışı oluşturmasını sağlıyor hem de önemli son dakika gelişmelerini anlık bildirimlerle iletiyor. Gündem, teknoloji, spor, finans, eğlence, köşe yazarları gibi 22 farklı kategoriden ve Türkiye'de aklınıza gelebilecek her kaynaktan her gün 10 binlerce içerik Bundle'da yer alıyor. Tamamen Türk bir geliştirici ekibin elinden çıkan Bundle, Almanya, Fransa, İngiltere ve Amerika'da da çok sayıda kullanıcıya sahip. Şık tasarımıyla öne çıkan ve kullanıcı skoru da 5 üzerinden 4.6 yıldız olan Bundle, daha önce de Play Store tarafından En iyi haber uygulaması seçildi ve App Store'da da haber kategorisinde editörün tercihi oldu. Gazete Sanat'ı sosyal medya hesaplarımız haricinde Bundle'dan da takip edebilirsiniz. Bundle'ı indirdikten sonra Gazete Sanat'ı aratarak takip listenize eklemeyi unutmayın!"} {"url": "https://gazetesanat.com/gazete-sanattan-aktris-sevtap-capana-odul", "text": "Kurtuluş Savaşımızın 100. yılına ithafen hazırlanan tek kişilik oyun Ben Kara Fatma 1 Mart Pazar akşamı Tatavla Sahne'deydi. Başarılı aktris Sevtap Çapan'ın hayat verdiği, milli mücadelenin ölümsüz kahramanı Kara Fatma'nın yaşamını çarpıcı bir şekilde anlatan oyundan sonra GazeteSanat. com'un Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Resul Şahin, Sevtap Çapan'a tiyatroya olan katkılarından dolayı ödül takdim etti. Tarih kitaplarında adı geçen ancak ne yazık ki yaşamları pek bilinmeyen kadın erkek kahramanlarımızı biraz daha tanınır ve bilinir hale getirmek için uğraş veren Tiyatro P. A. S, Ben serisi Kurtuluş ana başlığı altında Kurtuluş Savaşı kahramanlarımızın yaşam öykülerini sahneye taşıyor. Geçmişi Olmayanın Geleceği Olamaz! yaklaşımıyla Milli Mücadelemizin kahramanlarına saygı duruşu niteliği taşıyan tek kişilik seri oyunların ilki olan Ben Kara Fatmayı, namıdiğer Üsteğmen Fatma Seher Erden'in savaş yıllarını ve savaştan sonraki hayatını Sevtap Çapan canlandırıyor. 1 Mart Pazar akşamı Cihangir'de yer alan Tatavla Sahne'de gerçekleşen oyunu izleyenler arasında GazeteSanat. com'un Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Resul Şahin ile eşi Çiğdem Şahin de vardı. Resul Şahin oyundan sonra tiyatroseverlerin büyük bir ilgiyle takip ettiği başarılı aktris Sevtap Çapan'a tiyatroya olan katkılarından dolayı bir ödül takdim etti. Türkiye ve dünya tiyatro sahnesinde ilk kez gerçekleştirilen Seri Oyun projesi tarihimize ışık tutmayı amaçlarken hem milli değerlerimizi ön plana taşıyor hem de kadın olgusunu güçlendirip kahramanlığın cinsiyetle sınırlanamayacağını seyirciye hatırlatıyor. Bilet ve ayrıntılı bilgi için Tiyatro P. A. S'ın web sitesini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/gazeteci-hakan-ozbek-ile-uzun-yol-kisa-hikaye-kitabini-konustuk", "text": "Kültür sanat sektöründe yaptığı çalışmalarla tanıdığımız gazeteci Hakan Özbek ile Herdem Kitap'tan çıkan ilk kitabı Uzun Yol, Kısa Hikaye'yi konuştuk. Eylül 1989'da doğdum. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım Rize'nin Fındıklı ilçesinde geçti. Ardından üniversite yıllarımın başlamasıyla İstanbul'a yerleştim ve öylece kaldım. Marmara Üniversitesi Gazetecilik mezunuyum. Üniversite yıllarımdan bu yana çeşitli medya kuruluşlarında editör ve yöneticilik görevlerinde bulundum. Biliyorsunuz, yaygın medyada kültür-sanat pek de önemsenen bir alan olmadı maalesef. Ben de bir alternatif yaratmak hedefiyle Dada Kitap'ı kurdum ve bu alanda içerikler üretmeye ve haberleri insanlarla buluşturmaya gayret ediyorum. Bir dönem sadece kendi platformumla ilgilendim ve büyük hayaller kurdum ancak sonra gerçeklik ağır basınca yeniden medyaya döndüm. Şu anda hem Dada Kitap için mücadele etmeye devam ediyorum hem de Ekonomi Gazetesi'nin internet sitesinde editör olarak çalışıyorum. Uzun Yol, Kısa Hikaye bir beyaz yakalı hikayesi... Pek çok beyaz yakalı gibi kendini ofise sıkışmış hisseden ve sürekli o ofis ortamından kendine bir kaçış arayan bir kahramanın etrafında geçiyor olaylar... Bugünün proleteri sadece işçiler değil, beyaz yakalılar aynı zamanda ancak beyaz yakalılar nedense kendilerini işçilerin üstünde konumlandırıyor. Belki de bu yüzden çok fazla umudu ve pişmanlığı da ceplerinde taşıyor. Kendimi bir gruptan üstün görmemekle birlikte kendimi de bu kesimin bir paydaşı olarak gördüğüm için Samet gibi bir karakterin hikayesini kurgulamak ve kendimce bir trajediyi anlatmak istedim. Az önce bahsettiğim gibi ben de bir grubun içindeyim ve daha fazla empati kurabildiğim grup da ofis çalışanları. Bugün ofisler devasa plazalarda ve bu ortamda çok fazla karakterden insanla karşılaşıyoruz. Haliyle tamamen hayal ürünü demek doğru olmayacaktır ancak, bu karakterlerin doğrudan bir karşılığı var demek de o kadar yanlış olacaktır. Kendi yazdıklarımı kolay beğenen biri değilim ve bu yüzden Uzun Yol, Kısa Hikaye için içime sinene kadar bekledim, uğraştım. Şu ana kadar okuyanlardan aldığım geri dönüşler de gerçekten çok olumlu. İyi bir okur olduğunu düşündüğüm bir meslek büyüğüm kitabımı Sıcacık şeklinde yorumladı mesela. Bunun yanı sıra tanıdığım ve tanımadığım insanlardan oldukça güzel yorumlar alıyorum. Okurların da çok merak ettiği sorulardan biri bu... Samet'in hikayesinin devam etmesi gibi bir planım yok. En azından yakın zamanda bir devamı olmayacak. Ancak bir final havası yaratmamak okurun hikaye üzerine hikaye kurmasına teşvik ediyor gibi geliyor. Şu anda iki farklı hikaye üzerine düşünüyorum, ufak ufak yazıyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/gazeteci-ilhan-tascininruzgarimi-kestiler-adli-kitabi-kirmizi-kedi-etiketiyle-raflarda", "text": "Gazeteci İlhan Taşcı'dan bir ailenin hayatından kesitler sunduğu öyküler toplamı Rüzgarımı Kestiler Kırmızı Kedi etiketiyle raflardaki yerini aldı. Arka planı gurbetle yüklü bir aile hikayesi Rüzgarımı Kestiler. Taşcı on altı öyküden oluşan kitabında bir dönem bütün erkekleri Almanya'ya işçi olarak gitmiş bir ailenin, izin dönemlerinde memlekette yaşadıklarını anlatıyor. Babaları genç yaşta ölen dokuz kardeşli bir ailenin en büyük erkeği geçim derdiyle bir umut Almanya'ya işçi olarak gitmiştir. Daha sonra diğer erkek kardeşlerini sırayla yanına aldırır. Annesi, eşi, çocukları ve kız kardeşleri ise memlekette yaşamını sürdürecek, gurbette yaşayan erkekler bütün ailenin geçimini sağlayacaktır... Birbirleriyle doğru düzgün geçinemeyen bu ailenin hallerinin okumuş yeğenlerinin gözünden anlatımı Rüzgarımı Kestiler. Birbirlerini yer yer takip eden, yer yer açımlayan hikayelerde taşra nostaljisi tuzağına düşmeden taşra, gurbet, memleket özlemi, gidenler, geride kalanlar, yıllar sonra ortaya çıkan sırlar ve bir türlü kapanmayan yaralar gözü yaşlı bir biçimde değil tam tersine oldukça renkli bir biçimde anlatılıyor. Daha önce çeşitli araştırma kitaplarına ve bir romana imza atmış İlhan Taşcı öyküde de kaleminin gücünü gösteriyor. Babaları genç yaşta ölen, altısı erkek üçü kız, dokuz kardeşli bir aile. Erkeklerin hepsi bir dönem başta Almanya'da olmak üzere Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde çalışmış bu ailenin hallerinin okumuş yeğenlerinin gözünden anlatımı Rüzgarımı Kestiler. Birbiriyle doğru düzgün geçinemeyen kardeşlerin memleket ziyaretlerinde yaşadıklarının renkli hikayesi."} {"url": "https://gazetesanat.com/gazeteci-korcan-kararin-olea-europaea-adli-sergisi-be-contemporaryde", "text": "BE Contemporary, ünlü gazeteci Korcan Karar'ın belgesel fotoğraflarını bir araya getiren Olea Europaea adlı sergiye ev sahipliği yapıyor. Sergi Urla'daki asırlık zeytin ağaçlarından yola çıkıyor ve Urla'dan dünyaya bir barış mesajı paylaşıyor. Zeytin ağaçları Urla'nın en büyük zenginliklerinin başında geliyor. Korcan Karar'ın çektiği fotoğraflar yüzyıllardır yaşayan ve bugün hala meyve veren zeytin ağaçlarına ait. Korcan Karar sergideki zeytin ağaçlarını bir sene boyunca farklı dönemlerde fotoğraflamış bulunuyor. Küratörlüğünü Bahar Soyoğuz'un gerçekleştirdiği sergi; izleyici ve doğa arasında özel bir bağ kurmayı amaçlarken, fotoğraflar da koleksiyonluk birer edisyon olarak izleyicilerle buluşuyor. Korcan Karar'ın Urla'yı seçmesinin nedenlerinden biri zeytin ağaçlarının tarihinin bu bölgede kırk bin yıla kadar uzanıyor olması. Zeytin ağacının ilk bulunduğu yer Ege Denizi'ndeki Santorini Adası. Dünyada bilinen en eski zeytinyağı fabrikası ise günümüzde Urla sınırları içindeki İyonya kenti Klazomenai'de yer alıyor. Zeytin dalı barışın evrensel sembolü olarak kabul görmüştür. Bu açıdan Olea Europaea sergisindeki fotoğraflar da Urla'dan dünyaya bir barış mesajı taşıyor: Zeytin dalı barıştır, barış dalıdır. Bütün dünyada tek bir dil halinde konuşulur. Urla'dan tüm dünyaya gidecek bu barış mesajı içinde sevgiyi, saygıyı, bütünleşmeyi, güzellikleri, bereketi, insanların birbirine karşı hürmetlerini taşısın. Bu barış hem insanın insanla hem de insanın tüketim çağı sonrası doğayla olan barışı olacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/gecmisten-mutlu-bir-ana-siginacak-olsaniz-hangisini-secerdiniz", "text": "İspanyol sanatçı Paco Roca, 2020 Eisner Ödüllü grafik romanı Ev'de çizgilerini bu kez aile ilişkileri üzerine konuşturuyor; babalarının ölümünün ardından yeniden bir araya gelen üç kardeşin geçmişle hesaplaşmalarını odağına alıyor. Sıradan bir ailenin pek de sıradan olmayan tarihini, yürekleri titretecek bir hikaye eşliğinde sunan kitap; zamanın ve yaşam koşullarının savurduğu hayatlara ayna tutuyor, insana dair tanıdık söylemlerde bulunuyor. Sepya tonlardaki resimleriyle film tadında bir anlatı sergileyen Roca; geçmişin gölgelerine takılı kalan üç kardeşin hatıralarını canlandırıyor, dünyevi koşturmacalar yüzünden dünü unutup bugünü kaçıranların yitirdikleri hakkında düşündürüyor. Bir ev asla yalnızca bir ev değildir. Evi yuva yapan, ailedir; sevgidir, emektir, birlikteliktir. Kendini bildi bileli çalışan Antonio için yaz tatillerini geçirdikleri o ev hiçbir zaman alelade bir çatı olmamıştır. Her taşının altında emeği bulunan, büyük özveriyle yoktan var ettiği evi, gelecek düşlerinin ve ebedi huzurunun en büyük teminatıdır. Evi, yeni kökler salmak için farklı yerlere göçen çocuklarını tekrardan bir araya toplayabilmek için yegane dayanağıdır. Antonio hayata gözlerini yumana kadar da ev varlık nedenini sürdürür. Babalarının yasını dahi tutamayan Jose, Carla ve Vicente, bir yılın ardından satılığa çıkarma düşüncesiyle eve geri döner. Arkalarında bıraktıkları hayatlarına belki de ilk kez çocukluklarının gözünden bakma fırsatı bulan kardeşler için karar anıdır. Oysa onları yıllar sonra buluşturan ev, belki de anne babalarının hayattayken kendilerine hissettirmeyi başaramadığı değerli bir duyguyu, aile olmanın önemini yeniden hatırlamalarını sağlayacaktır. Ebeveyn kaybı, yas, anı, hafıza gibi konulara temas ederek aile ilişkilerindeki çıkmazlara eğilen Ev; acı tatlı kırgınlıkların ve anlaşmazlıkların yumağındaki üç kardeşin gözünden, tüyleri diken diken eden, gerçekçi bir anlatıya dönüşüyor. Kırışıklıklar'dan tanıdığımız Paco Roca, dünya çapında övgü toplayan bu ödüllü grafik romanıyla yaşamlarımız boyunca unutamadığımız mutlu anılarımıza nostaljik bir selam gönderiyor; duvarları neyden örülürse örülsün adına ev denen yapının kişisel tarihimiz üzerinde oynadığı önemli rolü gözler önüne seriyor. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Ressam Adyali, Projelerine Bir Yenisini Daha Ekledi: As Beni - Duygulara Dokunan Enerji: İstanbul'dan Cosmic Crooner Geçti! - Füruzan, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Anma Ödülü'nün Sahibi Oldu - Gazeteci Hakan Özbek ile Uzun Yol, Kısa Hikaye Kitabını Konuştuk"} {"url": "https://gazetesanat.com/gelecegin-dunya-sanatcisi-dora-ile-tanisin", "text": "-11 yaşımdayım, 6. Sınıfa gidiyorum, çok sevdiğim 10 yaşında bir erkek kardeşim var. Ailemin yarısı finansçı yarısı mühendis ve ben sanatla ilgilenen tek kişiyim. 6 sene bale eğitimi aldım. Okulda keman öğreniyorum. Macera kitapları okumayı, paten ve kayak yapmayı seviyorum. Ama en çok görsel sanatları seviyorum 🙂 Sosyal medyada sanat kanalları ve galerileri, sanatçıları takip ediyorum. Sanat galerisi ve müze gezmeyi seviyorum. Okul gibi benim için. En iyi sanatçıların eserlerini görüyorum ve bana farklı fikirler veriyor. Bazen o kadar çok fikrim oluyor ki elim yetişmiyor yapmaya 🙂 Özel bir uçağım olsa dünyadaki birçok galeriyi gezmeyi isterdim mesela. Instagram'da oturduğum yerden en iyi sanatçıların eserlerini görüyorum ama tam karşımda görmek beni daha da mutlu ediyor. En mutlu olduğum zaman ellerimin boya olduğu zaman. Tabii bunların hepsini Atatürk'ün bir kız çocuğu olarak bana verdiği haklar ile yapabiliyorum... -Henüz 11 yaşındasın ve yaptığın çalışmalar oldukça dikkat çekici. Resim yapmaya ne zaman ve nasıl başladın? -Annem ve babam tek çocuk. Ben de ilk çocuğum ve ilk torunum 🙂 Tabii bir sürü oyuncak almışlar bana. Odamdaki dolaplar dolunca salona yeni dolaplar eklemişler. Bir gün annemin arkadaşı bana oyun hamuru ve üçgen şeklinde pastel boyalar hediye getirmiş. Ben oyuncakları bırakıp hep hamurla ve boyalarla oynamaya başlamışım. 9 aylıkken yürümeye başladığımdan elimde boyalar her yeri boyamaya başlamışım, hatta kendimi bile. 🙂 Bu uzun süre boyunca devam edince bana çeşit çeşit boya ve oyun hamurları almaya başlamışlar. Bakmışlar ki hep boyalarla oynuyorum bana annem kırmızı renkli bir çalışma masası almış. 9 aylık konuşmaya başladığımdan hep yeni boyalar istermişim. -Hem okul, hem dersler, hem de resim yapmak. Nasıl zaman ayırıyorsun, zor olmuyor mu? -Hafızam bana derslerimde çok yardımcı oluyor. Dersi derste öğreniyorum. Hafta içi tek bir gün ödevim oluyor onu da yarım saat bir saatte bitiriyorum. Hafta sonu ödevlerimi günde 1 saatte bitiriyorum. Ders notlarım çok iyi. Annem kardeşimle bizim evde ders çalışmamızı istemez. Bütün gün okuldasınız zaten der. O nedenle geri kalan tüüümm zamanlar benim ve boyalarımın. Kendim oluyorum. Mutlu oluyorum. Rahatlıyorum. Mutluysam onu boyuyorum. Mutsuzsam onu boyuyorum. Odam, depo ve salon benim atölyeme dönüştü 🙂 odamda bir şey yapıyorum o kururken salonda başka bir şeye başlıyorum. Boya ve fırçaya hala doyamıyorum. Siparişlerimin sonu gelmiyor 🙂 Kutuda Sanat Var' dan Sarp abinin dediği gibi; fazla boya diye bir şey yoktur 🙂 Evde boya ve malzemelerim için 6 kapılı bir dolabım var. İçi dolu ama hala yeni boya ve malzeme hayalleri kuruyorum 🙂 -Resimlerinde hangi teknikleri kullanmayı tercih ediyorsun ve calışmalarında sana ilham kaynağı olan unsurlar var mı? -Sanatın sınırları olmadığı için farklı teknikler denemeyi tercih ediyorum. Ebru, mozaik, origami, alüminyum folyo, strafor, akrilik, seramik, kil, baskı teknik ve bu aralar reçine çalışmaları deniyorum. Hepsinden ayrı ayrı keyif alıyorum. Denemek istediğim şimdiden daha çok şey birikti bile. Reçineyi çok sevdim, sıkılmadım hala 🙂 Genelde hissettiklerimden, doğadan, bir sanatçının resminden, heykelinden etkileniyorum. Aslında farklı bakınca her şey ilham verebiliyor. İyi de kötü de olabiliyor. Mesela Afrika için çok üzülüyorum ama doğası ve insanının aynı zamanda çok da güzel olduğunu düşünüyorum. -Örnek aldığın ve günün birinde 'Ben de onun gibi olmak istiyorum' dediğin biri var mi? -Devrim Erbil öğretmen gibi olmak istiyorum. Evet o bir sanat dahisi, çizgilerin efendisi. Çoook büyük bir sanatçı. Ama Onun gibi olmak isteme nedenim sadece bu değil. Çok büyük bir sanatçı ama çok mütevazi, beyefendi. Contemporary 2018' e günler kala, çalışmasına ara verdi ve çalışmalarımı tek tek inceledi, yorum yaptı, öneride bulundu. Ben daha 10 yaşında bir çocuktum. Zamanı çok kıymetliydi ve benimle paylaşmayı tercih etti. Beni tanımıyordu bile. Sanatın içinde matematik olduğunu söyledi. Aynı fikri farklı tekniklerle deneme fikrini O verdi. İşte bende böyle iyi yürekli bir sanatçı olmayı istiyorum. Çok çok az da olsa kaba sanatçılar da tanıdım tabii 🙂 Öyle olmamaya da söz verdim kendime. Bence sanatçı içi güzel ve erdemli insan olmalı, içi güzel olsun ki güzel şeyler yapıp dünyayı güzelleştirsin. Devrim öğretmen gibi. -10 yıl sonra kendini nerede görüyorsun? -Okula 5.5 yaşımda başladığımdan, 10 yıl sonra 21 yaşımda ve Güzel Sanatlar Üniversitesi'ni bitirmiş ve sanat alanında yüksek lisansa başlamış olacağım. 🙂 Farklı ülkelerden farklı sanat eğitimleri almayı istiyorum. Farklı kültürler, farklı insanlar tanımak istiyorum. Ancak bu şekilde dünya sanatçısı olunur gibi geliyor bana. -Sana bu yolda destek olanlar kimler? -Tabiii bana istediğim tüm malzemeleri istediğimde hemen alan annem ve babam 🙂 Onlar alıyor, ben deniyorum. Ama boyalarım ile evi mahvettiğimde sesini çıkartmayan, temizliğimi yapan annem bir tanedir. Biz ev için yokuz, ev bizim için var der. Ama sanırım bu ara buna biraz pişman çünkü reçine başka hiçbir şeye benzemiyor 🙂 Okulda Selin öğretmenim bana çok güvendi. Okulumda ilk kez kişisel sergi yaptı benim için. O günden sonra sanırım özgüvenim daha da arttı, yeni şeyler denemek için beni yüreklendirdi. Çok değerli, hayranı olduğum çoook sanatçı abi ve ablalarım var. Benim yaşıma bakmadan Instagram' dan benimle yazıştı, çalışmalarım için güzel ve cömert sözler söylediler, beni yüreklendirdiler, atölyelerine davet ettiler. Çok şanslıyım ben çok. -Yetişkin bir birey olduğunda çocuklar için sanat programları veya benzer projeler yapmayı düşünür müsün? -Belki garip gelecek ama büyük sanatçıların bazısı şu an eğitim almamı desteklemiyor. Sınır çizmek olurmuş. Mesela ben ebruyu kendi kendime denedim. Eğitim alsaymışım lale, gül yaparmışım. Ebruyu modernize etmişim ama benim haberim yok 🙂 Reçineyi de kendime göre yapıyorum mesela. Çocuk olduğum içinmiş sanırım. O nedenle büyüyünce çocuklar için program yapmak yerine, çocukların öğretmen olduğu yetişkin eğitimi vermek mi daha iyi olur acaba bilemedim 🙂 -Resim yapmak hayat boyu senin için bir hobi olarak mi kalacak yoksa yapmak istediğin başka meslek dalları da var mi? -Ben boyalarla çok mutluyum. Hayatımda mutlu olmak istediğim için mesleğim sanatla ilgili olacak. Hem renklerimle, eğitimimle hem kişiliğim ve kalbim ile. -Yakında yeni bir sergin olacak yanılmıyorsam. Tarih ve mekan belli oldu mu, ayıca bizleri hangi eserlerin bekliyor olacak, kısaca bir kac örnek verebilir misin? -Ben en genç EKAV-ARTİST'im. İnci hanım o kadar iyi kalpli ki bana güvendi, beni sevdi. Kalbimin içinde hissediyorum sevgisini. Nasıl yapmış bilmiyorum ama EKAVART'ta herkes çok yetenekli evet, ama asıl önemlisi çok kibar, çok tatlı, çok iyi kalpliler. Sanırım iyilik bulaşıcı 🙂 Çok gururluyum tabii. Çok şanslıyım farkındayım. Bu sevgiye layık olmaya çalışacağım. 14 Mayıs 29 Haziran tarihleri arasında 5. si olan EKAV-ARTIST'te 2 çalışmam sergilenecek: Akrilik çalışmam 'Afrikalı Güzel' ve reçine çalışmam 'Mutlu Hatıralar'. Belki de dünyadaki en şanslı kızım ben. Herşey İnci Hanım'ın güzel gören kalbi ve kırmızı gözlükleri sayesinde 🙂 Ayşe ablam, Özge ablam ve Yasemen ablam, Sezin ablam. Sevgileri gerçek. EKAVART dışında hiçbir galeride sergi açmayacağım. Bu benim ve ailemin yaşadığımız tecrübeden dolayı aldığımız bir karar. EKAVART'ta kişisel sergi açmaya layık olana kadar kendi kişisel sergilerimi açacağım. Çalışmalarım evde durduğunda sadece boya ve tuval. Ama bir sanatsever evine götürüp, evinde ona yer açtığında çalışmam anlam buluyor ve sanki canlanıyor. Çalışmamı seven bir sanat veya Dora sever' in 🙂 hayatına giriyorum sanki. Belki çalışmam ona mutluluk veriyor, belki güzellik, belki bir çözüm, belki farklı bir bakış açısı. 25-26 Mayıs tarihinde Marriott Asia Hotel'de ArtDeco sponsorluğunda kişisel sergim olacak. ArtDeco ve Mayir amcada beni çok destekledi, bana güvendi, bana yer verdi. Son 6 ayda yaptığım 150' ye yakın ebru, reçine, akrilik ve baskı teknik çalışmalarım olacak bu sergide. Sanat ve Dora severleri 🙂 bekliyorum. -Senin yaşında olup sanatla uğraşmak isteyenlere ne söylemek istersin? -Arkadaşlarım sergi gezsinler, çeşitli ve farklı türden boya alsınlar, Instagram' da sanat takip etsinler. Ve daha çok boya alsınlar 🙂 Değerli vaktini bizlere ayırdığın için çok teşekkür ederim Dora."} {"url": "https://gazetesanat.com/gelecek-vaadeden-genc-sanatcilarla-art-fiction-sergilerinin-ilki-aciliyor", "text": "''ART FICTION I.'' Karma Sergisi 2 16 Mart tarihleri arasında BBprojecTT Art Galeri'de açılıyor. BBprojecTT'in uzun yıllardır beraber çalıştığı ve kuruluşundan bu yana temsil ettiği gelecek vaadeden genç sanatçılarla birlikte gerçekleştireceği karma sergisini Mart ayında Teşvikiye'deki butik galerilerinde ziyaret edebilirsiniz. 'Art Fiction' konseptinin üzerinde son yıllarda çalışan BBprojecTT, özellikle karma sergilerde, sanatçılara özgürlük tanıyarak ve belirli bir tema vermeden oluşturduğu bu yaklaşımla, sanat yaratı sınırlarını ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Art Fiction konseptinin ilki olan bu sergi 2 Mart 16 Mart 2022 tarihleri arasında 12:00 19:00 saatlerinde pandemi sebebiyle randevu alınarak izlenebilir. Şair ve sanat yazarı Gülseli İnal'ın yaklaşık kırk yılı aşan bilgi ve tecrübesi ışığında yetişen Balkız İnal ve Beliz İnal, Yüksek Sanat, Güven ve Kalite vizyonuyla çalışmalarını BBprojecTT adı altında kurumsallaştırmış ve sanatsal faaliyetlerini üç ana başlıkta çalışmalarına devam etmektedir: 1. Çağdaş ve Modern Plastik Sanatlar 2. Müzik Prodüksiyon ve Festival Organizasyonları 3. Film Prodüksiyon ve Senaryo üretimi."} {"url": "https://gazetesanat.com/gelenekle-gelen-dokusal-yuzeyler-sergisi-antik-cisternada", "text": "Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Geleneksel Türk Sanatları Bölümü, Halı-Kilim ve Eski Kumaş Desenleri Anasanat Dalı, Serbest Tasarım derslerini yürüten Dr. Öğr. Üyesi Servet Senem Uğurlu ile öğrenci ve mezun öğrencilerinin ödevleri kapsamında hazırladığı çalışmalardan oluşan Gelenekle Gelen Dokusal Yüzeyler Sergisi 4 Ocak 2020 tarihinde Antik Cisterna'da açılıyor. Sergi 21 Ocak tarihine kadar gezilebilecek. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Geleneksel Türk Sanatları Bölümü, Halı-Kilim ve Eski Kumaş Desenleri Anasanat Dalı'nda eğitim gören öğrenci ve mezunlarının Serbest Tasarım derslerinde öğrendikleri, tasarım ve uygulama temelinde geliştirdikleri çalışmalardan oluşan Gelenekle Gelen Dokusal Yüzeysel Sergisi aynı zamanda Antik Cisterna'da yılın ilk sergisi olma özelliği taşıyor. Geleneksel tekstillerde kullanılan malzeme ve tekniklerin yanı sıra günümüz malzeme ve tekniklerinden de yararlanılan çalışmalarda, 21. yüzyılda güzel sanatlar disiplininde geleneksel sanat eğitimi alan gençlerin, geleneksel malzeme ve tekniklerle neler yapabileceği gözler önüne seriliyor. Sergi ayrıca, geleneksel tekstillere göndermeler içeriyor. Çalışmaların, ulusal ve evrensel sanat bağlamı doğrultusunda yapılmasına özen gösterilmiş. Sergi; kirkitli ve mekikli dokumalar, kırkyama, işleme, batik, ikat, baskı gibi geleneksel dokusal yüzey tekniklerini kapsamakta olup bu uygulamalarda, akademik eğitimde çağdaş sanat gereksinimlerine yönelik işlerin yapılması gerektiği göz önüne alınmış. Sergiye Elif Aslan, Selen Çolak, Berke Aşık, Mehmet Atakan Başaran, Büşra Ceylan, Çağla Nur Çakıcı, Özlem Öner Değer, Gülbahar Gümüşten, Dilara Karayel, Ayşegül Morbel, Gülderen İlhan, Burçin Kısa, Esra Kocaman, Esra Özken, Tuğçe Sekreter, Sümeyye Saruhan, Rabia Şeremetli, Fatma Tuzluca, Nurgül Ünver, Servet Senem Uğurlu, Bedirhan Kaan Ünal'ın katıldığı serginin açılışı, 4 Ocak Cumartesi günü saat 17:00'de Antik Hotel İstanbul 'un, -2 ve -3'üncü katlarında bulunan Antik Cisterna Sergi Salonu'nda gerçekleşecek. Antik Hotel İstanbul'un -2 ve -3'üncü katlarında yer alan 1500 yıllık geç Roma erken Bizans dönemine ait tarihi sarnıç, dokusu korunarak günümüzde Antik Cisterna olarak sergilere ve özel davetlere ev sahipliği yapıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/genc-piyanist-aydin-turksu-ilerle-ile-soylesi", "text": "Genç müzisyen Aydın Türksu İlerle ile sizler için görüştük, kariyeri ve müziğiyle ilgili sohbet gerçekleştirdik. - Piyano çalmaya nasıl başladınız? Piyano çalışmalarıma 2006 senesinde Zehra Cingöz Debreli ile başladım. Sonrasında Yasemin Şarap ile devam ettim. 2012 senesinde İzmir Özel Çamlaraltı Koleji Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi'ni kazandım ve orada Prof. Memduh Özdemir ile ve ardından Işık Ece Tezgel Gönül ile çalışmalarıma devam ettim. 2015 senesinde Prof. Talia Özlem Baltacılar Bayoğlu ile yaptım. 2016 senesinde de Yaşar Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Müzik Bölümü Piyano Anasanat Dalı'na %50 burs ile kabul edildim ve orada Öğr. Gör. Esra Kalkanoğlu Mamaç ile çalıştım. Üniversite hayatım boyunca üniversitemin düzenlediği V. & VI. Uluslararası Müzik Haftaları kapsamında Pablo Galdo, Erato Alakiozidou, Adriano Ambrosini'nin ve üniversite dışında da Doç. Gökhan Aybulus'un piyano uzmanlık sınıflarına aktif katılım sağladım. 13 Aralık 2018, 20 Mayıs ve 20 Aralık 2019 tarihlerinde düzenlenen Piyano Akşamı konserleri serisinde piyano konserleri verdim. Bunun dışında lisedeyken de piyano konserleri verdim. 29 Mart 2021 tarihinde de kendi Instagram hesabım üzerinden canlı yayın şeklinde Dünya Piyano Günü konseri verdim. 2021 senesinde de Yaşar Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Müzik Bölümü'nden mezun oldum. - Kendinize ait besteleriniz var mı? Kendime ait bestelerim şimdilik yok, ama ilerleyen süreçte beste çalışmaları yapmayı planlıyorum. - Dünyaca ünlü piyanistlerden birinin hayatı, size bir gün yaşayabilme fırsatı sunulsaydı bu kim olurdu? Kimi seçerdiniz? En sevdiğim sorulardan... açıkçası ben, ya Gülsin Onay'ı seçerdim ya da Sir Andras Schiff'i seçerdim. Çünkü; Sir Andras Schiff'in Bach yorumlarını beğeniyorum. Güzel bir Johann Sebastian Bach yorumcusu diyebiliriz. Bunun dışında; Jonathan Biss, Leon Fleisher, Murray Perahia, Cyprien Katsaris, Alexander Yakovlev ve İdil Biret de favori piyanistlerimin arasındadır. - Verdiğiniz konserde ya da resitallerinizde yaşadığınız en mutlu anı hatırlıyor musunuz? Resitallerimde yaşadığım en mutlu anlarım saymakla bitmez... Misal; 13 Aralık 2018'de MÜZİKSEV konser salonunda düzenlenen Piyano Akşamı konserinde Sergei Rachmaninoff'un Op.3 No.2 Do diyez minör prelüdünü çok iyi yorumlamıştım ve büyük alkışlar almıştım. Bir de 20 Aralık 2019'da kendi üniversitemin konferans salonunda düzenlenen Piyano Akşamı konserinde de Ludwig van Beethoven'ın Op.2 No.3 Do Majör piyano sonatının ilk bölümünü yorumlamıştım. Bunda da çok büyük alkışlar aldım. Çok güzel bir anı idi. - Ne dinlemeyi seversiniz? Dilinizden düşmeyen bir şarkı var mı? Genelde ben, Barok Dönem bestecilerini ve Çağdaş Dönem bestecilerini dinlerim. Mesela; Barok Dönem'den Johann Sebastian Bach, Domenico Scarlatti, George Frederic Haendel; Klasik Dönem'den Ludwig van Beethoven, Wolfgang Amadeus Mozart, Franz Joseph Haydn; Romantik Dönem'den Frederic Chopin, Robert Schumann, Franz Liszt, Sergei Rachmaninoff, Felix Mendelssohn; Çağdaş Dönem bestecilerinden Claude Debussy, Alban Berg, Einojuhani Rautavaara, Oliver Messiaen, Charles Ives, Aaron Copland ve Arnold Schoenberg dinlerim. Türk bestecilerinden de Ahmed Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Hasan Uçarsu, Hasan Ferit Alnar ve İlhan Usmanbaş gibi bestecileri dinlerim. - Bundan sonraki süreçte ne gibi planlarınız var? Önce herhangi bir konservatuvarda piyano üzerine yüksek lisans, sonrasında sanatta yeterlilik yapmayı ve daha sonrasında da piyanistlik ve akademisyenlik mesleğini aynı anda yürütmeyi planlıyorum. - Son olarak da şunu sormak istiyorum, Corona virüs salgınından haberdar olduğunuzda ve eve kapandığınızda süreci nasıl değerlendirdiniz? 2020 senesinde Covid-19'un ülkemize geldiğinde ve ilk vaka çıkınca tabii endişelendik. Haliyle de eve kapandık. Pandemi süresince konserler, yarışmalar, ustalık sınıfları ya iptal oldu, ya ileri bir tarihe ertelendi ya da online oldu... Olan bütün müzisyenlere, orkestra şeflerine oldu. Genelde evde piyano çalışarak geçirdim pandemi sürecini. Arada dışarı çıktım ama zorunlu hallerde. İnşallah bu pandemi kısa zamanda sona erer. Maskesiz ve mesafesiz zamanlara geri döneriz umarım ama bunun için aşı olmak, temizlik, maske ve sosyal mesafe kurallarına uymamız gerekiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/genc-piyanist-ilyun-burkev-cukurova-devlet-senfoni-orkestrasi", "text": "Ülkemizi uluslararası yarışmalarda kazandığı birçok ödülle gururlandıran 'harika çocuk' İlyun Bürkev, Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ile ikinci konserini verdi. Adana Büyükşehir Belediyesi Konser Salonu'nda Mozart'ın 13 No'lu Piyano Konçertosu ile dinleyicilerin karşısına çıkan İlyun Bürkev, kazandığı uluslararası yarışmalar arasında en son, Uluslararası Chopin Yarışması'nda birinciliğin yanı sıra En İyi Chopin Yorumcusu, En İyi Ulusal Beste alanlarında ödüle layık görülmüştü. Geleneksel olarak gerçekleşen ve Türkiye'nin önemli müzik etkinliklerinden sayılan Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası pandemi sonrası konser sezonunu açtı. 2019 yılında ilk kez Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ile sahne alan genç piyanist İlyun Bürkev, 2 yıl sonra yeniden Adana'da dinleyicilerle buluştu. 22 Ekim Cuma günü gerçekleşen konserde Mozart'ın 13 No'lu Piyano Konçertosunu, Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ile birlikte Eray İnal'ın şefliğinde çalan Bürkev, Uluslararası Chopin Yarışması'nda birinciliğin yanı sıra En İyi Chopin Yorumcusu, En İyi Ulusal Beste alanlarında ödüle layık görülmüştü. Pandemiden önce 2019 yılında ilk konserini Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ile birlikte yine aynı sahnede verdiğini belirten Bürkev, Pandemi öncesi 11 yaşında, Mozart'ın 11 yaşındayken bestelediği Mozart'ın Piyano Konçertosu No:1 birinci bölüm ile seyircinin karşısında çıkmıştım. 13 yaşında, bu kez Mozart'ın 13'nolu Piyano Konçertosunu Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ile icra etme şansını yakaladım. Dinleyicilerin sağladığı büyüleyici atmosfer beni müziğe bağlıyor. Dinleyicilerin karşısında çalmak, o heyecanı hissetmek harika bir duygu. Umarım daha çok dinleyiciye çalma fırsatını yakalarım diye konuştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/genc-piyanist-ilyun-burkev-cukurova-devlet-senfoni-orkestrasi-ile-sahne-alacak", "text": "Ülkemizi uluslararası yarışmalarda kazandığı birçok ödülle gururlandıran 'harika çocuk' İlyun Bürkev, Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ile vereceği ikinci konserine hazırlanıyor. Pandemi öncesi 11 yaşındayken ilk kez Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ile aynı sahneyi paylaşan piyanist Bürkev, 2 yıl sonra Adana'da sanatseverlerle buluşacak. 22 Ekim Cuma günü Mozart'ın 13 No'lu Piyano Konçertosuyla dinleyicilerin karşısına çıkacak olan İlyun Bürkev, son düzenlenen Uluslararası Chopin Yarışması'nda birinciliğin yanı sıra En İyi Chopin Yorumcusu, En İyi Ulusal Beste alanlarında ödüle layık görüldü. Geleneksel olarak gerçekleşen ve Türkiye'nin önemli müzik etkinliklerinden sayılan Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası pandemi sonrası konser sezonunu açtı. 2019 yılında ilk kez Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ile sahne alan genç piyanist İlyun Bürkev, 2 yıl sonra yeniden Adana'da dinleyicilerin karşısına çıkacak. 22 Ekim Cuma günü Mozart'ın 13 No'lu Piyano Konçertosunu, Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ile birlikte Eray İnal'ın şefliğinde icra edecek olan Bürkev, Uluslararası Chopin Yarışması'nda birinciliğin yanı sıra En İyi Chopin Yorumcusu, En İyi Ulusal Beste alanlarında ödüle layık görülmüştü. Adana Büyükşehir Belediyesi Konser Salonu'nda gerçekleşecek konseri öncesi açıklamalarda bulunan 13 yaşındaki Bürkev, Pandemiden önce 2019 yılında ilk konserimi Adana Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ile beraber verme onurunu yaşadım. 11 yaşında, Mozart'ın 11 yaşındayken bestelediği Mozart'ın Piyano Konçertosu No:1 birinci bölüm ile seyircinin karşısında çıkmıştım. Pandemi sonrası yeniden 13 yaşında, Mozart'ın 13'nolu Piyano Konçertosunu Adana Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ile birlikte dinleyicilerle buluşturacağım için heyecan duyuyorum ifadelerini kullandı. Ülkemizin saygın müzik etkinliklerinden olan Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası konserleri, 2010 yılından beri Türkiye ve Dünya çapındaki önemli sanatçıları Adana halkı ile bir araya getiriyor. Pandemi nedeniyle konserlerine geçtiğimiz yıl ara veren orkestra bu yıl konserlerine kaldığı yerden devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/genc-piyanist-ilyun-burkev-doganin-sesi-olmak-icin-besteledi-the-wind", "text": "Son kazandığı Chopin Uluslararası Piyano Yarışması birincilik ödülüyle gündeme gelen genç piyanist İlyun Bürkev, Arter'de Melih Fereli küratörlüğündeki 'Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)' adlı sergiden aldığı ilhamla yeni eseri 'The Wind'i besteledi. Genç piyanist eserini, herkesi yaratıcı sürecin parçası olabileceği bir ortamı mümkün kılma hedefiyle Vehbi Koç Vakfı'na bağlı olarak on yılı aşkın süredir faaliyet gösteren Arter'in Sevgi Gönül Oditoryumu'nda kayıt atına aldı. Performans 5 Haziran Dünya Çevre Günü'ne ithafen yayınlanacak. Bestesini 'farkındalık oluşturmak' amacıyla hayata geçirdiğini vurgulayan İlyun Bürkev, Gelecek için şimdiden adım atmazsak yarınlarımızı kurtaramayacağız. Doğanın dinamiklerini, hüznünü ve sevincini notalara aktarmaya çalıştım. Dilerim doğanın gücünden ilham alarak onu korumaya bugünden başlarız ifadelerini kullandı. Dünyamız giderek artan karbon salımı ve hayatımızın her noktasında doğaya bıraktığımız kirleticilerle geri döndürülemez bir eşiğe yaklaşıyor. Küresel ısınma ile bağıntılı doğa felaketlerinin artması ve iklim değişikliğinin kendini göstermesiyle devletlerin ve devlet üstü kurumların bu konuda somut adımlar atmasına neden oldu. İngiltere, Japonya ve Avrupa Birliği geleceğe yönelik karbon salımı hedeflerini güncellerken halen küresel anlamda bir karar alınmış değil, devletlerin aldığı kararların yanı sıra karbon emisyonunu düşürmek ve doğamızı korumak bizlerin de elinde. Arter'de halihazırda sergilenen 'Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)'ten aldığı ilhamla 'The Wind' eserini 5 Haziran Dünya Çevre Günü'nde yayınlayacak genç piyanist İlyun Bürkev, bestesiyle küresel ısınma ve iklim değişikliği konularında farkındalık yaratmayı hedefliyor. İlyun Bürkev son olarak Tovak Vakfı'nın düzenlediği Chopin Uluslararası Piyano Yarışması'nda, birincilik ödülünün yanı sıra, En İyi Chopin Performans Ödülü ve En İyi Ulusal Beste Performansı Ödülü'nü kazanmıştı. David Tudor tarafından tasarlanan Yağmur Ormanı adlı eseri kendi kendini icra eden bir ses yerleştirmesine dönüştüren John Driscoll ve Phil Edelstein'a The Wind adlı bestesine ilham veren bu yapıt için teşekkürlerini sunan İlyun Bürkev, Öncelikle bu değerli projenin oluşturulmasında çok büyük destekleri bulunan, Yağmur Ormanı V (varyasyon 3) adlı bu eşsiz eserin sanatçılarına, Arter'in kapılarını bana açtıkları için başta Kurucu Direktör Melih Fereli olmak üzere tüm Arter ekibine, Sayın Gülsin Onay'a, ve bu güzel çekimlerin sanat yönetmenliği ve kreatif direktörlüğünü üstlendiği için LocksBridge'e çok teşekkür ediyorum diye konuştu. Müziğin iyileştirici gücüne inanın diyen İlyun Bürkev, Dünyamızın içinden geçtiği bu zor zamanda daha iyi bir gelecek için bestelemiş olduğum The Wind adlı eserimin bir duyarlılık, birleştiricilik ve iyileştiricilik projesi haline dönüşmesini sağlayan müzik ve sanatla iç içe geçmiş bu projenin bir parçası olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Bestemi tüm insanlar olarak müziğin sevgi dolu rüzgarıyla zorluklardan kolaylıklara, umutsuzluktan umuda, benlikten bizliğe, karanlıklardan ışığa ve her zaman iyiliğe doğru ulaşmamızı hissederek çaldım ve besteledim. Bu güzel projemizin dünyada bir farkındalık yaratmasını diliyorum. Müzik dünyayı değiştirir çünkü insanları iyileştirir ve iyilikte birleştirir ifadelerini kullandı. Sosyal farkındalığa sahip bir genç olarak sanatsal birikimini multidisipliner çalışmalarıyla birleştiren İlyun Bürkev, kendi nesline yeni bir alan yaratarak müziğini, hayal gücünü ve iyiliğe olan inancını sanatsal çalışmalarında birleştiriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/genc-piyanist-ilyun-burkev-ile-soylesi", "text": "Merhaba. Piyanoyla tanışmam 3,5-4 yaşlarımda ailemin evimizdeki piyanoya olan ilgimi keşfetmesiyle başlamış. Aslında ailemde müzisyen kimse yok fakat annem ben daha doğmadan önce hobi olarak piyano dersleri almaya başlamış ve ben doğana kadar da derslerine devam etmiş. 3,5 yaşıma geldiğimde de özel ders almaya başlamışım ve derslere olan ilgim arttıkça 8 yaşıma geldiğimde de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı yarı zamanlı eğitimime başladım ve şu anda tam zamanlı olarak 8. sınıf Prof. Burcu Aktaş Urgun'un öğrencisi olarak eğitimime devam ediyorum. Çok teşekkür ediyorum. Aslında birçok alanda olduğu gibi ben başarımı çalışmaya borçlu olduğumu söyleyebilirim. Çünkü sahip olduğumuz yetenek çalışmayla ve ailemin ve öğretmenlerimin bana olan desteği ve güvenleriyle birleşince gerçekten de başarı yavaş yavaş gelmeye başlıyor diye düşünüyorum. Ben bu bestemi söylediğiniz gibi Arter'de Yağmur OrmanıV (varyasyon 3) adlı sergiden aldığım ilhamla besteledim. Bu eserde ormanlar objeler ve seslerle birleşiyor ve kendinizi ormanların eşsiz seslerinin içinde buluyorsunuz. Dünyamızın içinden geçtiği bu zor zamanlarda doğamıza verilen zarara dikkat etmek istedim ve bestemde de bu duyguları aktarmak istedim. Bu çalışmam dilerim ki ormanlara, doğaya ve canlılara karşı bir farkındalık ve sorumluluk mesajı olarak bütün dünyaya yayılır. Evet bunu yapmak çok istiyorum. Müziğimle insanlara duygularımı aktarabilmek, birçok konuyla ilgili farkındalık yaratabilmek, iyiliği ve barışı temsil etmek, bana verilen bu yeteneği bu değerler için kullanmak benim en büyük hayalim ve hedefim. Öncelikle herşeyin başı birçok alanda olduğu gibi insanın yaptığı işi sevmesi diyebilirim. Çünkü piyano gibi bir alanda eğer çok sevmezseniz vakit harcayamazsınız, çok çalışmak için çok sevmek gerekir ama bunu yaparken de mutlu bir insan olmalısınız. Çünkü mutlu insan mutlu müzik yapar diye düşünüyorum. O yüzden birçok alanda da beslenmeniz gerekiyor. Ben piyanoya çok vakit ayırıyorum ama bunun yanında arkadaşlarımla vakit geçiriyorum, oyun oynuyorum, film izliyorum, spor yapıyorum, ailemle vakit geçiriyorum. Ailem bana hep hayattaki herşeyin dengeli ve ölçülü olması gerektiğini söyler. Ben bazen yarışma ve konser öncesi 6-7 saatimi piyano çalışarak geçiriyorum, sonra 1-2 gün dinlenip tekrar günlük çalışmalarıma devam ediyorum ve en başta da dediğim gibi piyano çalmayı çok seviyorum. Müzik insanlıkla var olan bir şey. O yüzden her çağda her dönemde çok değerli müzisyen ve besteciler var olmuş. Özellikle ben klasik müzikle ilgilendiğim için klasik müzik tarihinde de Bach, Mozart, Chopin, Liszt gibi daha birçok besteci ve bu besteleri harika şekilde icra eden birçok icracı var. Ben bu muazzam müzik ailesinin tamamından beslenip bu ailenin bir parçası olmaya çalışıyorum. Kendi ülkemde bana ışık olan bana yol gösteren çok önemli kişilerle çalışıyorum. Akademik yönde sevgili hocam Prof. Burcu Aktaş Urgun ile ve dünyaca ünlü devlet sanatçımız Sayın Gülsin Onay ile yollarımızın kesişmesi ve kendisinden icranın her yönünü, müziğin içerisinde bir sanatçı nasıl olunabilir, bunun için neler yapmamız gerekli olduğunu öğrenmem benim için en büyük şanslardan biri oldu. Öncelikle çok yeni bir zamanda gerçekleştirdiğimiz büyük bir hayalim ve hedefimden bahsetmek istiyorum. Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası ile 29 Ekim Cumhuriyetimizin 98. yılı kutlamalarında Sayın Şefimiz Rengim Gökmen eşliğinde Galataport İstanbul'da iki kıtanın birleştiği muhteşem bir coğrafyada, bir tarafta Topkapı Sarayı, Ayasofya, Süleymaniye Camii, arka tarafta Galata Kulesi, diğer tatafta Boğaz köprümüzün görüntülerinin olduğu muhteşem bir çekim ve yüzlerce insanın katıldığı Cumhuriyet coşkusuyla muhteşem bir konser gerçekleştirdik. Bu konserde Mozart'ın 13. Konçertosunun 1. Bölümünü, Türk Marşı'nı ve hocamın hocası olan Sayın Ahmed Adnan Saygun'un bestesini seslendirdik. Benim için unutulmaz bir konser oldu ve bu atmosferde böyle bir özel günde bu projeyi paylaşmak muhteşemdi. Onun dışında tabiki bir konser piyanisti olup insanlara müziği barışı ve sevgiyi paylaşmayı istiyorum. Aynı zamanda bestecilik yönümüde geliştirmek istiyorum. Şu an yeni bir beste üzerinde çalışıyorum ve bu bestemi de çok önemli sürpriz bir projeyle birleştirip önümüzdeki ilkbaharda dünyanın ilgisini çeken bir noktada çekip paylaşmayı planlıyorum. Umarım hayalim olan birçok yeni birlikteliklerde buluşmak dileğiyle. Bu değerli röportajda bana yer verdiğiniz için sizlere çok teşekkür ediyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/genclik-festivali-festz-muze-gazhanede-basliyor", "text": "İstanbul'un yeni gençlik festivali FestZ, Z kuşağını buluşturmaya hazırlanıyor. Yarın itibariyle başlayacak ve hafta sonu devam edecek olan FestZ, birçok farklı etkinliğe ev sahipliği yapacak. Akbank'ın ana sponsorluğunda gerçekleşecek festivalde Sefo, Şanışer, Sokrat, İkilem konserleriyle birlikte deneyimli isimlerden atölyeler, söyleşi ve etkinlikler gençlerle buluşacak. Katılımın ücretsiz olduğu FestZ'ye web sitesi üzerinden kayıt yaptırmak yeterli olacak. Bu yıl ilk kez düzenlenecek olan gençlik festivali FestZ, yarın Müze Gazhane'de kapılarını açmaya hazırlanıyor. Akbank ana sponsorluğu ve MediaCat ev sahipliğinde gerçekleşecek olan ve Z kuşağını buluşturacak festival birçok farklı etkinlikle eğlence ve deneyimi bir araya getirecek. Festz. ist adresinden kayıt olunarak ücretsiz katılım sağlanacak festival 50'nin üzerinde etkinlik sunuyor. Konserlerden imza etkinliklerine, söyleşilerden atölyelere, stand-up gösterilerinden canlı podcast etkinliklerine farklı temalarda etkinlikler Z kuşağının temsilcileriyle buluşacak. Yarın saat 08.00 itibariyle kapılarını gençlere açacak olan FestZ onbinlerce genci Müze Gazhane'de ağırlayacak. İstanbul'un yeni kültür yapılarından Müze Gazhane'de 3 gün boyunca deneyim, eğlence ve ilhamın odağa alınacağı FestZ'ye her yaştan katılımlar açık olacak. Geleceği şekillendiren teknolojilerin, edebiyat evreninin yaratıcı kahramanlarının imza etkinlikleri, gençlerin favori sanatçılarının konserleri ve onlarca temadaki etkinlik FestZ'de gençlerle olacak. Katılımın sınırlı olduğu atölye etkinliklerine ise kayıt olarak katılım sağlanabilecek. FestZ'nin ilk günü Pilates ve Kardiyo Egzersizleri etkinliğiyle başlayacak ve gençler festivale dinç bir başlangıç sağlayacak. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da yer alacağı festival birçok farklı etkinlikle sürecek. Üç ayrı imza etkinliğine, atölye ve söyleşilere katılım sağlayabilecek olan gençler festivalin kapanışında önce İkilem konseriyle eğlenecek ardından ise sosyal medyanın en çok izlenen stand-up ekiplerinden Tuzbiber'in stand-up gösterisiyle ilk günü tamamlayacak. FestZ'nin ana sponsoru olan Akbank tarafından Akbank Gençlik Akademisi İlham Sohbetleri etkinlik ve atölyelerin buluşma noktası olacak. Bu kapsamda 10 Haziran'da Burcu Civelek Yüce, Oğuzhan Saruhan'la Data çılgınlığını aşmak ve digital lider olmak, Levent Erden ve Selda Özçalık Teknoloji Trendleri, 11 Haziran'da Zeynep Arınç ve Candaş Şişman Digital Sanatta Yeni Ufuklar, 12 Haziran'da ise Beril Alakoç ve Itır Erhard'la Bireysel Kahramanlara Veda: Sosyal Girişimcilik ve Dayanışma konusunda paneller gerçekleştilecek. Akbank Zone'da üniversite öğrencileri Şehrin İyi Hali projesi ile sadece kendi gelişimleri değil, toplumsal gelişime de fayda sağlayabilecekleri bir deneyim yaşayacaklar. Ayrıca Akbank FAV kaykay pisti ve gençlere yönelik eğlenceli eğitim ve workshoplar ile de gençler hem eğlenecek hem de pek çok alanda bilgi sahibi olacaklar. Stand-up gösterilerinin ve imza etkinliklerinin süreceği ikinci günde sahnede Rap dünyasının yıldız isimlerinden Sefo olacak. Sefo konserinin ardından ünlü Rock efsanesi Freddie Mercury ve Queen'in hikayesini anlatan Bohemian Rhapsody filmi gösterilecek. Festivalin son gününde de etkinlikler tüm hızıyla gençlerle buluşacak. İş dünyasından deneyimli isimlerin, edebiyat evreninden tanınmış yazarların ve başarılı sanatçıların atölyeleri FestZ'de sürecek. Cem İşçiler'in interaktif söyleşisinin ardından sahne tamamen müziğe ayrılacak. Karnaval'ın DJ performansıyla başlayacak olan müzik bölümü Akbank sponsorluğunda Ediz Hafızoğlu ve rap sanatçısı Kamufle ile devam edecek. Alternatif müziğin genç gruplarından KÖFN gençlerle buluşmasının ardından sahneyi rap dünyasının deneyimli isimleri Şanışer ve Sokrat ST'ye bıracak ve konserin ardından gençlik festivali FestZ sona erecek. 10-11-12 Haziran'da üç gün boyunca müzisyenler, komedyenler ve sahne sanatçılarıyla, gençler yaza sıkı bir başlangıç yapacak. Influencer buluşmaları, popüler kültür sohbetleri, ilham seminerleri ve kreatif portfolyo buluşmalarının yanı sıra yazarlarla düzenlenecek olan imza günleri, oyun seansları ve sokak lezzetleri ile gençler festival boyunca farklı deneyimlere aynı anda erişme fırsatı yakalayacaklar. FestZ'ye katılım tamamen ücretsiz olarak kayıt ardından sağlanabilecek. Yarın başlayacak olan FestZ'nin program detayları ve saatleri için FestZ web sitesinde program bölümünü ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/genco-erkal-ile-yasamaya-dair-kucukciftlik-bahce-tiyatrosunda", "text": "İstanbullu tiyatroseverlerin büyük ilgi gösterdiği KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu, tiyatronun güçlü isimlerini ve en beğenilen oyunları sahnesinde ağırlamaya devam ediyor! Usta tiyatro sanatçısı Genco Erkal'ın Tülay Günal'la birlikte, Nazım Hikmet'in sürgün yıllarını ve vatan hasretini şarkılar eşliğinde anlattığı Yaşamaya Dair Bursa Cezaevi'nden Mektuplar adlı oyunu 27 Ağustos'ta; başrollerini Cem Davran, Erkan Can, Yıldıray Şahinler ve Bahtiyar Engin gibi usta isimlerin paylaştığı Alevli Günler oyunu ise 28-29 Ağustos'ta KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda sahnelenecek. Tüm hijyen önlemlerini alarak misafirlerine yeşillikler içinde güvenle sosyalleşebildikleri bir alan sunan KüçükÇiftlik Park'ın yeşil yüzü KüçükÇiftlik Bahçe'de, URU organizasyonu ve Mey Diageo kurumsal desteğiyle gerçekleştirilen KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda sahnelenen oyunlar için biletler Biletix'te! Tiyatrolara destek olmak amacıyla gönüllülük esasına bağlı kalarak kapılarını açan KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nun renkli programı, 27 Ağustos'ta Dostlar Tiyatrosu'nun Yaşamaya Dair Bursa Cezaevi'nden Mektuplar; 28-29 Ağustos'ta ise İstanbul Halk Tiyatrosu'nun Alevli Günler oyunlarıyla devam ediyor. Usta tiyatro sanatçısı Genco Erkal'ın uyarlayıp yönettiği ve Tülay Günal'la birlikte sahnelediği Yaşamaya Dair Bursa Cezaevi'nden Mektuplar oyunu, Nazım Hikmet'in sürgün yıllarını ve vatan hasretini şarkılar eşliğinde izleyiciye anlatıyor. Ünlü şair Nazım Hikmet'in, Bursa Cezaevi'ndeki yaşamını ve eşi Piraye Hanım'a olan tutkusunu anlatan oyunda izleyiciler, ozanın destansı yaşamındaki o yıllara doğru bir yolculuğa çıkıyor. Piyano ve viyolonsel eşliğinde sahnelenen Yaşamaya Dair Bursa Cezaevi'nden Mektuplarda; Fazıl Say, Zülfü Livaneli, Cem Karaca, Timur Selçuk, Tarık Öcal, Edip Akbayram, Tolga Çebi ve Nadir Göktürk gibi bestecilerin Nazım şarkıları da seslendiriliyor. İzleyen herkese duygu dolu anlar yaşatan Yaşamaya Dair Bursa Cezaevi'nden Mektuplar, 27 Ağustos 2020 Perşembe akşamı KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda sahnelenecek. Cem Davran, Erkan Can, Yıldıray Şahinler, Bahtiyar Engin ve Simge Defne'nin birlikte rol aldığı komedi oyunu Alevli Günler ise 28 Ağustos Cuma ve 29 Ağustos Cumartesi akşamı KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda tiyatroseverler ile buluşmaya hazırlanıyor. Irmak Bahçeci'nin yazdığı, yönetmenliğini Yıldıray Şahinler'in üstlendiği Alevli Günler, yaklaşık 10 yıldır azalmayan bir ilgiyle sahnelenmeye devam ediyor. Çocukluğundan beri ayrılmamış üç arkadaş; biri mahallenin kasabı, biri muhasebeci, biri de Türk kültürü profesörü olmuş üç kafadar... İçlerinden biri kanser olunca, inançları gereği öldükten sonra yakılmak ister ve farklı olana yaşam hakkı vermeyen düzenle karşı karşıya gelirler. Başvurdukları her yerde başka komediler yaşar, her türden anlaşmazlık ve anlayışsızlıklarla karşılaşır, bize çağdaş bir Yaşar- yaşamaz hikayesi sunarlar. KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu uzun süredir sosyal hayattan uzak kalan İstanbullu sanatseverlere yemyeşil huzurlu bahçe ortamında nefes alabilecekleri, yeniden ve güvenle sosyalleşebilecekleri bir alan sunuyor. Konuklarının içleri daha rahat bir şekilde dışarıda vakit geçirmelerini sağlamayı amaçlayan KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda pandemi nedeniyle alınan hijyen tedbirleri en üst düzeyde uygulanıyor. Yalnızca online biletleme sisteminin kullanıldığı, kapıda bilet satışının yapılmadığı etkinliklerde misafirlerin girişte ateş ölçümü sağlık görevlileri tarafından yapılıyor. Ortak kullanım alanlarında pek çok noktaya dezenfektan üniteleri kurulan etkinlik alanında maske takma zorunlu bulunurken, maskesi olmayan seyircilere ise maske temin ediliyor. 50-145 TL arasında değişiklik gösteren bilet fiyatlarının tiyatro grupları tarafından belirlendiği KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nun program bilgisini ve biletlerini Biletix'ten temin edebilirsiniz. Kapı açılış saatinin 19.30 olduğu program kapsamında oyunların başlama saati ise 21.00 olarak belirlendi. Biletler oyun başlayana kadar online olarak Biletix'ten temin edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/genco-erkalin-hayati-belgesel-oluyor", "text": "ENKA Sanat'ın yapım sponsorluğunu üstlendiği, usta sanatçı Genco Erkal'ın yaşamının anlatıldığı Genco adlı belgeselin çekimleri başladı. Sahnede 60 yılını tamamlayan, Türk tiyatrosunun büyük ismi Genco Erkal'ın kariyerini ve sanat hayatını ele alan belgeselin, Temmuz ayında ENKA Sanat'ta gerçekleştirilecek bir prömiyer gösterimle izleyiciyle buluşması hedefleniyor. ENKA Sanat'ın daimi sanatçılarından, Türk tiyatrosunun usta ismi Genco Erkal'ın sanat yaşamı belgesel oluyor. Senaryosunu Genco Erkal'ın yazdığı ve bu nedenle benzerine az rastlanır otobiyografik bir nitelik de taşıyan belgeselin yapımcılığını ve yönetmenliğini Selçuk Metin, görüntü yönetmenliğini Uğur İçbak üstleniyor. ENKA Sanat'ın, Türk tiyatrosuna katkılarını bir adım öteye taşımak amacıyla bir süredir üzerinde çalıştığı belgesel, kurumun sanatçı ve kurucusu olduğu Dostlar Tiyatrosu ile yaklaşık 25 yıllık köklü birlikteliğine dayanıyor. Yalnızca bir sanatçının kariyerini değil, Türk tiyatrosunun da önemli ve büyük bir dönemini anı ve anekdotlarla aydınlatacak olan belgeselin, çekim ve kurgu sürecinin tamamlanmasının ardından, ilk gösteriminin Temmuz ayında ENKA Açıkhava Tiyatrosu'nda gerçekleştirilmesi planlanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/genco-gulan-yeni-solo-sergisi-guzel-seyler-ile-be-contemporary-art-galleryde", "text": "BE Contemporary Art Gallery yaz sezonunu 4 Haziran 6 Temmuz 2021 arasında gerçekleşecek Genco Gülan'ın yeni solo sergisi Güzel Şeyler ile açıyor. BE Contemporary Art Gallery, 4 Haziran 6 Temmuz 2021 tarihleri arasında, Genco Gülan'ın kavramsal sanat ve güzellik sorunsalını ele aldığı Güzel Şeyler ismindeki solo sergisini ağırlıyor. Sergi, Genco Gülan'ın son dönemde gerçekleştirdiği büyük boyutlu soyut resimlerini, figüratif heykellerini, deneysel objelerini ve seramik yapıtlarını bir araya getiriyor. Sergide yer alacak yapıtların büyük bir bölümü ilk defa seyirci karşısına çıkacak ve önce İzmirli sanatseverlerle buluşacak. Güzel Şeyler sergisi, güzellik kavramının uzun süre sanatla ilişkilendirilmiş olmasından sonra post-modern dönemde bu ilişkide yaşanılan ciddi kopuştan yola çıkıyor. Genco Gülan, kavramsal sanatın güzellik ile yaşadığı bu yol ayrımından sonra post-postmodern dönemde tekrar yakınlaşmalarını öngörüyor. Çağdaş sanatçı, kavramsal sanat ve güzellik algısının tekrar bir arada anılabilmesi için Güzel Şeyler sergisinde yeni yöntemler deniyor. Gülan, izleyicilerin zihinlerindeki güzellik tanımını yeniden ele alan, bazen kitsch bazen minimal yapıtlar veren bu yaklaşımı, bir final değil bir bekleme alanı olarak değerlendiriyor. Genco Gülan'ın güzellik ve akıl kavramlarının nasıl beraber kullanılabileceğini araştıran sergide; Hem Güzellik Hem Akıl (2014 ve 2020) ismindeki, Sokrates'in başına ve Venüs'ün vücuduna sahip heykel çalışması öne çıkıyor. Heykelde sanatçı akıl vurgusunu kurmak için vücuda orantısız büyüklükte bir kafa yerleştirerek, altın oranı zeka lehine bozuyor. Janus (2021) isimli portrede ise, Antik Janus heykelleri birbirlerinin aksi yöne bakan, aynı cinsten bir çift ikizi tasvir ederken Genco Gülan bu kuralı yıkarak, kadın ve erkeği aynı düzleme çekiyor. Kuralına uygun yapılmış bir Romalı imparator portresine, sıradan gerçek bir genç kadın imgesi ekleyerek hiyerarşiyi de es geçiyor. Taşı Toprağı Altın (2020) isimli readymade çalışmada ise, tuğlanın gönderme yaptığı inşaat ve rant, ironik şekilde güzel ve değerli olanın sembolü altın rengine boyanıyor. festivallere katılmıştır. Performansları ve katıldığı projeler İKSV Tiyatro, Xchange PAP Tel Aviv, Wunderbar New Castle, The New York International Fringe Festival, The Moving Silence Festival Atina ve Die Duisburger Akzente Kulturfestival gibi önemli festivallerde sergilenmiştir. Sanatçı Yale, School of Visual Arts New York, Bilgi, New York Institute of Technology, Incheon ve Köln Üniversitelerinde konferanslar vermiştir. Yapıtları Rhizome. org at the New Museum, İstanbul Modern, Museum Oswald, Davis Museum, Elgiz, Baksı, Selanik Devlet Çağdaş Sanat Müzesi ve Imago Mundi Luciano Benetton daimi koleksiyonlarına girmiştir. Eserleri City University New York, University of California Santa Barbara ve Teksas Rice Üniversitelerinde derslerde okutulmuştur. Sanat kitapları Metropolitan Müzesi, Salt Galata, Library of Congress gibi kütüphanelere dahil edilmiştir. Gülan'ın kamusal yapıtları İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde Arnavutköy, Ortaköy ve Levent dahil toplam beş farklı noktada bulunmaktadır. Sanatçı Pınar, Turgut Pura, Odeabank ve Batı Anadolu sanat yarışmaları jürilerinde görev almıştır. Web Bienali'nin kurucusu olan Genco Gülan, Balkan Bienali'nin danışma kurulunda, ISEA Singapur Uluslararası program komitesinde yer almıştır. Sanatçı Mimar Sinan, Yeditepe ve Boğaziçi Üniversitelerinde ders vermiştir. Genco Gülan'ın, EKAV koleksiyonundaki Çikolata İmparator (2014) isimli portresi Mary Beard'ın kaleme aldığı ve Princeton University Press tarafından yayımlanacak Twelve Caesars: Images of Power from Ancient Rome to Dali başlıklı kitabın seçkisi içinde yer alacaktır. Kitabın 2021'in Eylül ayında yayınlanması bekleniyor. BE Contemporary Art Gallery, 2020'nin Kasım ayında Bahar Soyoğuz tarafından Urla'da açıldı. Dinamik, yenilikçi ve cesur bir çizgiye sahip BE Contemporary, sanatın kucaklayıcılığına, çağdaş sanatta yeni sorulara ve farklı bakış açılarına daha çok alan açmayı amaçlıyor. Galeri, Urla'da konumlanan mekanında, eserleriyle ilham kaynağı olan, sanatta ve hayatta sınırları zorlamaktan çekinmeyen ve sanatı yeniden tanımlayan sanatçıların sergilerini sanatseverlerle buluşturuyor. BE Contemporary çağdaş sanatta kültür, toplum, kimlik gibi daha geniş içeriksel çerçevelerle ilgilenen kültürel diyaloğun bir parçası olarak konumlanıyor. Zengin tarihinden miras eklektik bir kültüre sahip topraklarda yaşayan, günümüzde global olarak etkilenen, teknolojik olarak gelişen bir dünyada çalışan ve eser üreten Türk sanatçıları uluslararası çağdaş sanat izleyicisiyle paylaşmak arzusunu taşıyor. Galerinin beraber çalıştığı sanatçılar arasında, çalışmaları hem yurtiçinde hem de yurtdışında önemli kurumlarda yer almış isimler bulunuyor: Suzan Batu, Uğur Çakı, Oğuz Büyükberber, Bennu Gerede, Genco Gülan ve Gül Ilgaz. Ziyaretçilere, üç katlı 120 m iç mekan galeri alanına ek olarak, dış mekan sergilemeleri için kullanılan ve aynı zamanda ziyaretiniz esnasında keyifle dinlenebileceğiniz 24 m bir bahçe ile Urla'da çağdaş sanatı temsil etmek için önemli bir alan sunuyor. Galerinin konumlandığı, alternatif bir yaşam arayan birçok kişinin hayali ve yaratıcılığın merkezi olmaya aday Urla, her geçen gün sanat ve gastronomiyle bir kültür merkezine dönüşüyor. BE Contemporary lokal misyonunu da üstlenerek daha fazla izleyicinin çağdaş sanatı deneyimleyebilmesini sağlamak, kültürel alışverişi artırmak ve bir ilham noktası olma amacıyla çağdaş sanat sergilerinin yanı sıra sanatçı rezidansı programları ve çeşitli sanat etkinlikleri de düzenliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/gercek-truth-kitabi-ingilizce-cikti", "text": "Kişisel gelişim alanında 70 kitabın yazarı olan ve kitapları bugüne kadar 73 dile çevrilen tek Türk yazarı dünyaca ünlü yazar Akif Manaf'ın, Gerçek Nedir ve Nasıl Keşfedilir? kitabı şimdi de İngilizce olarak yayınlandı! Bireyi gerçekten uzaklaştıran tüm dayatmaları görmek, gerçeği tüm boyutları ile anlamak ve gerçeğin tüm şifrelerini çözmenin mümkün olduğu Gerçek tam bir başucu kitabı niteliğinde. Yazdığı 70 kitap ile isminden sıkça söz ettiren, tüm dünyada çok geniş bir okur kitlesi bulunan Manaf, Gerçek kitabında insanlığa gerçek olgusunun detaylarını tüm netliği ve derinliği ile sunuyor. Bu kitap sayesinde gerçeği keşfedecek ve yaşamınızdaki mucizelere tanık olacaksınız. Gerçeğe ulaşmak için tüm alışkanlıklar ve bağımlılıklar aşılmalıdır. Gerçeğe erişmek için tüm gerçekdışı şeylerin yıkılması gerekir. Yalnızca tüm gerçekdışı olanlar gidince gerçek olan gelir. Gerçek olanın gelişine hazır olmalısın. Gerçek, bir nesne gibi verilemez çünkü nesnel değildir. O yüzden de geri alınamaz. Sen bir kere gerçeğe eriştin mi o ebediyen seninledir. Zaten seninleydi, sadece sen onu unutmayı tercih etmiştin. Tekrar hatırlamayı tercih edince, gerçek özündedir. Gerçeği görmek için seni çevreleyen bütün gerçekdışı olanları ortadan kaldırıp çırılçıplak kalmalısın çünkü yalnızca o zaman gerçeği tüm çıplaklığıyla görebilirsin. Çıplak gerçek senin özünde ebediyen var. Sen özünle bütünleşince gerçeğin kendisi olacaksın çünkü sen gerçeksin. Gerçek bireyi yüreklendirir. O yüzden gerçeği bilen birey cahil kalabalıktan korkmaz ve ona karşı durur. Gerçek onu bilen bireyin titreşiminde yaşar ve gerçeği arayanların yüreğini titretir çünkü gerçek varoluşsal bir titreşimdir. İnsan gerçek ile karşılaştığında zekası uyanmış olmalıdır çünkü aksi takdirde gerçeği tanıyamaz. Zekayı uyandırmak ve gerçeği tanımak için birey tüm önyargılardan özgürleşmelidir. Gerçek kitabını okuyan herkes gerçek konusundaki bütün sorularına cevap bulacak! Kişisel gelişim meraklılarının yakından takip ettiği, günümüzün en sıra dışı yazarlarından olan Akif Manaf, kitaplarında farkındalığı artıran keskin analizler ile öne çıkıyor. Aşk, Değişim, Yaratıcılık, Mutluluk, Zeka, Başarı, Ahlak, İnsan, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset gibi insana dair hemen her konuda toplam 70 eseri bulunan Manaf, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Gerçek kitabı, pandemi sebebiyle herkesin ağırlıkla evlerinde olduğu bu dönemde keyifle okunabilecek bir başucu kitabı. Akif Manaf'ın tüm kitaplarını heyecanla takip ediyorum. Çok üretken bir yazar...."} {"url": "https://gazetesanat.com/gerceklesen-seyirci-bireysel-maceramin-tercumesi", "text": "Jacques, tiyatroyu bir hastalığın, arzu ile ıstırabın, yani cehaletin yol açtığı benlik bölünmesinin tezahürü(1) olarak niteler. Ona göre ihtiyacımız olan seyircisiz tiyatroya ulaşamamış icralar cahillerin acı çeken insanları görmeye davet edildikleri yerlerdir. Bu tarz bir icra, hareket halindeki bedenlere, bu icrayı oluşturan zekaya ve bu icranın ürettiği enerjiye dayalıdır. Böyle bir seyirlik eserin mümkünlüğü, sanatçılar ile seyirciler arasındaki toplumsal, fiziksel, duygusal ve hatta zekasal mesafelerin ön kabulü ile var olabilir. Yani, özünü bulamamış bir eser, kendisini gerçekleştirmek için bir iktidar alanı yaratmaya mecburdur. Ranciere buna değinmese de; her iktidar, yapısı gereği bağımlı bir iktidardır, çünkü kendisini dayatacağı, dayanacağı, üzerinde duracağı bir zemin olarak başka öznelere ihtiyaç duyar. Eğer ortada iktidarın yapısına inanmış bir özne yoksa iktidar yapısı var olabileceği bir realite bulamayacak ve şizofrenisi ile baş başa kalacaktır. Herkesin kendi realitesi ve yaşantısı; kendi bireysel, öznel, biricik gerçeklik tanımlarının zemini üzerinde inşa edilmiştir. Var oluşumuzun temeli olan gerçeklik iki şekilde belirlenir; İnanarak veya bilerek. İlk erdemine erişmiş, asıl özüne döndürülmüş olan yeni tiyatronun tarifini Jacques bize... icranın ürettiği enerji ile yeniden ele geçirilip etkin hale getirtilmesi üzerinden sunuyor. İcrayı var eden seyirciye kendi gücünü geri vererek buradaki çelişkiyi sorgulamak isterim. Bunu da Jacques'in edinilen bilginin ortak duyumsanışta bile herkesin kendi, biricik realitesinin süzgecinden geçip her zihinde farklı verilere yol açacağına dair farkındalığına dayanarak sorguluyorum. Bu anlamda, bizlere sunulan her bir farkındalığın, gerçek amacına ulaşması için öğrenilip hazmedilmekten de öte daha derin anlam ve çağrışım katmanlarına ulaştırılarak daha derin cevapsızlıklara sürüklenmesi gerektiği taraftarıyım. Özgürleşen Seyirci'yi okuyup buna kolektif bilinç perspektifiyle yaklaştığımda kendimi bu anlam katmanlarında bulabiliyorum. Bana kalırsa, performansın geldiği ilk kaynak, ilk formsuz ve saf oluş hali: FİKİR'dir. Her eser geldiği yaratıcı enerji kaynağına, yani kolektif bilince geri dönme itkisinin çeşitli formlarıdır ve aynı itkinin sonsuz sayıda genişleyen farklı manifestolarıdır: Eserin formu bu geri dönme itkisinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu yolcuğu tamamlamak adına enerjinin, belirli bir zaman ve mekanda seyirci olmayı üstlenmiş akıllı bir yaşam formu tarafından teslim alınması gerekmektedir. Bu teslim süreci de insan realitesinde her iletişim halinde olduğu gibi göndergeler üzerine kuruludur. Sanatçı, bu enerjiyi çağırıp bedenleyen, betimleyen veya olması gereken form ile ilişkisini saptayan, farklı disiplinleri kullanarak oluşturduğu farklı göndergeleri kollektif bilince geri taşıyan kişidir. Bir eser, enerjinin ilk oluş halini teslim almaya açık bir zeka formundan geçip, geldiği kaynağa geri dönme süresi boyunca boyutumuzda bıraktığı izlerden ibarettir. Bu enerjinin yaşamımıza giriş kapısı sanatçı ise, çıkış kapısı da seyircidir. Bu yaratım sürecinin arka fonunda dolaşım itkisini tetikleyen etmen sanatçı değil, seyircidir. Bu çıkarımlar ışığında Jacques'in aksine icranın enerjisinin sanatçı tarafından değil, seyirci tarafından üretildiğini görüyorum... ve dahasını; Sanatçı tarafından aktarılan enerjinin aldığı aktarılmaya hazır son hal, bir seyircinin herhangi bir duyusal deneyimi ile temas ettiği an yolcuğunu sonlandırmıştır; Ancak, bu sadece yolculuğun amacına ulaşma sürecinin ilk adımı olmuştur. Yolculuğun amacına ulaşması için ise seyircinin gerçek kimliğini tekrar hatırlaması gerekir. Bu farkındalık ile özgürleşen süje, eseri de özgürleştirir. Eserin, onu aktaran ve kendisi ile seyirci arasında veya eser ile seyirci arasında var olduğunu sandığı bir mesafeyi kapatmaya çalışması, bu sanrıyı pekiştirmesinden öteye gidemeyecektir. Sınırsız bir yaratım kaynağından gelen enerjiyi ve eseri sınırlayacaktır. Ancak eseri özümsemek, gerçek anlamını kavramak yolunda var olabilecek tek mesafe sanatçının ve seyircinin kendileri ile olan içsel ilişkilerine sonradan getirilen yapay yargılar, tanımlar, bakış açıları ve ön kabullerdir. Tüm bunlar aşıldığında eser, sanatçı ve seyirci özgürleşme ve gerçek kimliğini algılama yolunda adım atmış olur. Bu adımlar zamanla, realiteyi inanmak üzerinden kuran bireyleri, realitesini bilmek üzerine kuran bireylere dönüştürür. Gösterinin doğasının ve bunun bir parçası olan uyku hastalığının çaresini Jung'un kollektif bilinç ve yargıların ötesindeki içsel özgürlük halinde bulmuşken, bunun toplumsal yansıyışını Baudrillard'ın simulakr'ı ve Deleuze ile Guattari'nin Arzu Politikasında buluyorum. Baudrillard'ın dediği gibi her şey birbirine zincirlenmiş... ve bana göre cevap daha derin anlam katmanlarındaki cevapsızlıklarda yatıyor, ancak Deleuze, bize bazı saklı gerçeklerin sandığımızdan daha da yakında olduğunun ipuçlarını vermekte. Ona göre denetim toplumlarının çok çeşitli yollardan öznelliği yeniden üretmesi gerekir, tıpkı özüne kavuşmamış bir tiyatro sahnesinde yaratılan iktidar alanının üretmek istediği inanan seyirci gibi. -Jacques'in de Guy Debord'dan yaptığı alıntıda, seyirciyi hapseden tiyatro, öznenin kendi benliğini kaybetmesine neden olur. Delueze ve Guattari'ye göre ise; Öznelliğin yeniden üretiminin merkezinde rekabet ve girişim yer alır. Denetim toplumları rekabet ve girişimi teşvik eder; bunların yön verdiği bir birey anlayışını öznelliğimizin kurucu bir parçası haline getirir.(3) Gösterinin iktidar alanından bahseden iki anlatıda da benliğin yıkımına değinilir. Jacques'in Tiyatro eleştirisi ile Deleuze'ün sosyolojik çıkarımlarının bir ortak yanı da Üst-kodlayan devlet tanımının, icradaki üretilen bilgisiz seyircilere sunulmakta olan hareket dizisi akışında da geçerli oluşudur. Jacques'in eleştirdiği seyirciden saklanan gerçekler Deleuze'a göre Üst-kodlayan devlet idir ve bir şiddet biçimi teşkil eder. Ona göre seyirci doğasında edilgenlik yoktur. Ancak eserin ardındaki hakikati göz ardı ederek imgenin görünüşünden zevk almak için bakan seyirci sayısı bir hayli fazla. İcradan çıkıp bir galeriden de örnek vermem gerekirse; esere bakıp ah bu ne hoş tepkisi veren ve süje ile eser arasında doğabilecek tüm iletişimi, bağlam üretimini ve kendi bireysel entelektüel maceralarını baltalayarak çıkagelen alt metinlerin iktidarına bağımlı seyirciler, seyirlik akışların ve simulakr düzeninin çoktan yaratılmış olduğu daha büyük bir iktidar alanında üretilmiş yapay seyircilerin izdüşümüdür. Bir eser ile gerçek bir iletişim sağlamak için eser, kendi tercümesini geliştiren, etkin yorumcu rolünü oynayan seyirciler ister. Özgürleşmiş bir topluluk, bir hikayeciler ve tercümanlar topluluğudur. Jacques'e göre bireyin bu tercümeyi kendi eşsiz entelektüel macerası ile ilişkilendirmesi seyircilerin ortak kudretidir. Toplumu, eseri, icrayı veya herhangi bir şeyi tercüme ettiğimizde, doğasında iktidara ve güç'e dair her şey kırılgan hale gelir... Süjenin mikro düzeydeki tercümesi kendi gerçekliğini yeniden yorumlamasıyla sonuçlanacak iken, makro düzeyde bir tercüme karşısında herhangi bir Güç ve iktidar yapısının, Üst-kodlayan devletin veya özünü bulamamış tiyatronun tüm zerreleri dağılmaya ve çözülmeye mahkumdur. Jacques, tiyatroyu bir hastalığın, arzu ile ıstırabın, yani cehaletin yol açtığı benlik bölünmesinin tezahürü(1) olarak niteler. Ona göre ihtiyacımız olan seyircisiz tiyatroya ulaşamamış icralar cahillerin acı çeken insanları görmeye davet edildikleri yerlerdir. Bu tarz bir icra, hareket halindeki bedenlere, bu icrayı oluşturan zekaya ve bu icranın ürettiği enerjiye dayalıdır. Böyle bir seyirlik eserin mümkünlüğü, sanatçılar ile seyirciler arasındaki toplumsal, fiziksel, duygusal ve hatta zekasal mesafelerin ön kabulü ile var olabilir. Yani, özünü bulamamış bir eser, kendisini gerçekleştirmek için bir iktidar alanı yaratmaya mecburdur. - Doğayı Korurken Sanat Yapmak: Burgazada'da Hollandalı bir sanatçı Koenraad van Lier - Çağdaş Sanatta In-Situ İzleri ve Site Specific Sanat Pratikleri - Çağdaş Sanatın Kanada'daki Kalbi: MOCA - Sanat Kurumu Karşılaştırması: The Broad Museum & National Museum of Modern and Contemporary Art - Kızılderili ve İnuit Mitolojisi'nde Çift Ruhlu Bireyler - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Ressam Adyali, Projelerine Bir Yenisini Daha Ekledi: As Beni - Duygulara Dokunan Enerji: İstanbul'dan Cosmic Crooner Geçti! - Füruzan, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Anma Ödülü'nün Sahibi Oldu - Gazeteci Hakan Özbek ile Uzun Yol, Kısa Hikaye Kitabını Konuştuk"} {"url": "https://gazetesanat.com/gercekligin-yapisi-yeniden-sekilleniyor", "text": "VakıfBank Kültür Yayınları, İtalyan filozof Federico Campagna'nın Teknik ve Büyü: Gerçekliğin Yeniden İnşası eserini yayımlıyor. Kitapta, modern dünyanın gerçekliği irdeleniyor. VakıfBank Kültür Yayınları'nın felsefe kitaplığı genişlemeye devam ediyor. Genç kuşak filozoflar arasında öne çıkan İtalyan Federico Campagna'nın Teknik ve Büyü: Gerçekliğin Yeniden İnşası kitabı, okurla buluşuyor. Metafizik, felsefe, fizik ve zaman arasındaki ilişkiyi modellemeye çalışan Campagna, okurları yeni olasılıklar yelpazesinin ortaya çıkmasına izin verecek yeni gerçeklik ilkelerini hayal etmeye davet ediyor. Barış Arpaç'ın çevirisiyle ilk kez Türkçeye kazandırılan kitap, yaşamın çıkmaz sokaklarından çıkış yolunun güncel siyaset ya da ekonomi odaklı tartışmalar yerine çok daha derinlerde yattığına işaret ediyor. Yazar Campagna; varoluşçu felsefenin kurucularından biri olarak bilinen Alman filozof Martin Heidegger, 20'nci yüzyılın en eklektik Alman yazarlarından biri olan Ernst Jüng, ilk bireyci anarşist ve Karl Marx'ın rakibi olan Max Stirner'in felsefelerinden, felsefi şiirin çok yönlü dehası Fernando Pessoa'nın dizelerine, Advaite Vedanta, Bhartrhari, İbnü'l-Arabi, Şihabettin Sühreverdi ve Pers filozof Molla Sadra'ya uzanan pek çok ismin ardından bıraktığı düşünsel mirasa değinerek okurların zihninde yeni kapılar aralıyor. Alternatif bir gerçeklik sistemi sunan Teknik ve Büyü: Gerçekliğin Yeniden İnşası, Tekniğin Dünyası, Tekniğin Kozmogonisi, Büyünün Kozmogonisi ve Büyünün Dünyası başlıklı dört bölümden oluşuyor. Değişimin imkansız görünmesi, teknik olarak imkansız olmasından kaynaklanıyor olabilir mi? Hayal gücünün, eylemin hatta sadece hayatın ya da mutluluğun imkansız görünmesi, imkansız olmalarından kaynaklanıyor olabilir mi? Özünde bu iki soru da çağımızın kültürel/sosyal/politik/ekonomik değerlerinin dayanağı olan gerçekliğimizin bir unsuruna işaret eder diyen Federico Campagna, özgün felsefi eserinde dünyayı değiştirmek isteyenlerin, ilk önce onun dayandığı gerçeklik kavramını değiştirmek zorunda olduğunu hatırlatıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/gerilim-dolu-bir-yolculuk-kaderler-tableti-atakurt", "text": "Mehmet Mollaosmanoğlu'nun kaleme aldığı, Baykal Gölü'nden Moğolistan'a giden trende dört kişinin gerilim dolu hikayesini anlatan Kaderler Tableti Atakurt kitabı, The Roman Yayınları etiketiyle okurlarla buluştu. Engin, Moğolistan topraklarında Ergenekon'u arıyor; Tamir, Uygurların lideri olabilmek için entrika peşinde; Ayçiçek Kadın, çok hasta ve ölmek için yurduna geri dönüyor; Yakıp, Ayçiçek Kadın'ın ölümüyle bir başına kalacağı korkusuyla mahzun ve ürkek. Trendeki dört kişinin bir arada olması asla tesadüf değil, keza üç bin yılda bir açan udumbara çiçekleri göründü, Engin'in Göktürk konçuyu Aybarçın'ın emanetlerine ulaşmasına çok az kaldı, kehanet gerçekleşmek üzere. Alanya doğumlu yazar inşaat mühendisidir. İlk romanı Ataerkil'in 2007'de basılmasının ardından bugüne kadar toplam on bir eseri yayımlanmıştır. Hala Alanya'da mesleğine devam etmekte aynı zamanda gerilim-kurgu dalında romanlar yazmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/gian-marco-castronun-yeni-singlei-rethink-muzikseverlerle-bulustu", "text": "Neo klasik müziğinin en genç yeteneklerinden biri olan, Spotify'da milyonlarca dinleyici kitlesi bulunan Gian Marco Castro, besteci kimliği ile şimdiye kadar ellinin üzerinde film müziği bestesiyle her zaman sınırları zorlayan bir sanatçı oldu. Marco, Hollywood Müzik Ödülleri, Los Angeles, Miami WebFest, DieSerale gibi pek çok film festivalinde sayısız ödül kazanarak günümüz çağdaş bestecileri arasında haklı bir saygınlık kazandı. Dijital müzik platformlarında milyonlar tarafından indirilen ve dinlenen albümlerinin kazandığı başarıların ardından Ocak 2019'da 2 dalda Oscar ödülü alan JOKERin film müziklerinde kullanılan Haven parçası ile kariyerinin zirvesine ulaştı. Şimdi ise hazırlıkları bitmek üzere olan yeni albümünün ilk teklisi RETHINK 5 Mart 2021'de piyasaya çıkıyor. Gian Marco Castro yeni teklisi RETHINKin arkasındaki fikri meditation bir parça bestelemek, bu zor anlarda iç huzuru bulmak ve piyano için yeni bir yol denemek olarak ifade ediyor. Genç besteci eseri hakkında Bas notaları alarak daha sıcak bir ses ve böylece sol elle çalınan bir tür mantra yarattım. diyerek Hinduizm meditasyonu ile kurduğu bağa bir gönderme yapıyor. Türkiye temsilciliği ve menajerliği KAM MANAGEMENT tarafından yürütülen sanatçının bu yeni teklisi RETHINK, Believe Music ve INRI Classic aracılığıyla 5 Mart itibarıyla tüm dijital müzik platformlarında dinleyicileriyle buluştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/giorgio-armani-kimdir", "text": "İtalyan moda tasarımcısı Giorgio Armani 11 Temmuz 1934 tarihinde İtalya'nın Piacenza şehrinde dünyaya geldi. Annesi Maria Raimondi ve babası Ugo Armani'dir. Babası bir nakliye şirketinde muhasebeci olarak çalışmaktaydı. Rosanna Armani ve Sergio Armani adlarında iki kardeşi vardır. Armani, liseyi bitirdikten sonra Milano Üniversitesi Eczacılık bölümüne kaydolmuştur. Ancak 3 yıl sonra okulu bırakıp fotoğrafçılıkla uğraştı. 1957 yılında askere çağırılmasıyla orduya yazıldı. Askerliğini Verona Askeri Hastanesi revirinde yaptı. Daha sonra Milano'da moda ve aksesuar mağazası La Rinascente'de vitrin düzenleyici olarak çalışmaya başladı. Erkek giyim bölümünün satıcısı olmaya devam ederek pazarlama alanında büyük bir tecrübe kazandı. 1961'den 1970 yılına kadar tanınmış moda evi Nino Cerruti için çalıştı ve sonra Mimar Sergio Galeotti ile 1973 yılından itibaren birlikte Allegri, Bagutta, Hilton, Sicons, Gibo, Montedoro ve Tendresse de dahil olmak üzere pek çok moda evinde serbest tasarımcı olarak yer aldı. Sergio Galeotti ile olan iş birliği sırasında erkek giyimi üzerine çalışmaya başlayan Giorgio Armani, 24 Temmuz 1975 tarihinde kadın giyimine de el atıp Milano'da Giorgio Armani S. P. A. adlı ilk şirketini kurdu. Aynı yılın ekim ayında, 1976 ilkbahar/yaz için erkek hazır giyim koleksiyonunu sundu. Kız kardeşi Rosanna Armani de şirkete katıldı. Ortağı Sergio Galeotti 1985 yılında Aids yüzünden hayatını kaybetti. 1978 yılında lüks hazır giyim üretimi yapmayı mümkün kılan Gruppo Finanzario Tessile ile anlaştı. 1979 yılında Giorgio Armani Corporation'ı kurduktan sonra Birleşik Devletler için üretim yapmaya başladı. GA Le Collezioni, Giorgio Armani İç Giyim ve Mayo ve Giorgio Armani Aksesuarları da dahil olmak üzere birçok yeni ürün serisini piyasaya sürmesi ile uluslararası bir marka haline geldi. 1980 yılında L'Oreal ile parfüm yaratmak için önemli bir anlaşma imzaladı ve Armani Junior, Armani Jeans ve Emporio Armani ürünlerini piyasaya çıkardı. Bunu 1982'de Emporio İç Giyim, Mayo ve Aksesuarları izledi. Milano'da Emporio ürünleri için yeni bir mağaza açtı. Emporio serisi için yeni ve alışılmamış reklamcılık yöntemleri gerçekleştirdi. Halen Olimpia Milano basketbol takımının başkanı olan Giorgio Armani, uluslararası ününü özellikle Richard Gere'in 1980 yapımı Amerikan Jigolosu filmindeki hazırladığı kıyafetler ve pek çok diğer Hollywood ünlüsüne yaptığı kıyafetlerle kazandı. 1987 yılında yapılan, yönetmenliğini Brian De Palma'nın yaptığı ve başrollerinde Sean Connery, Kevin Costner, Robert De Niro ve Andy Garcia gibi oyuncuların oynadığı The Untouchables filminin de kostümlerinin hazırlanmasını üstlendiği gibi yüzlerce filmin kostümlerini tasarladı. 1995 yılında Giorgio Armani, erkek ve kadın kayak kıyafeti ve kayak casualwear serisini geliştirdi. 1996 yılında uzun zamandır arkadaşı olan müzisyen Eric Clapton, Armani'nin moda şovları için birkaç şarkı besteledi. 1998 yılında da Giorgio Armani, Eric Clapton'un Clapton Crossroads'un gitar müzayedesinde bir partiye ev sahipliği yaptı. 1998 yılında Çin'in Pekin şehrinde, daha sonra 2004 yılında da Şanghay'da mağaza açtı. 2008 yılında İspanya'daki boğa güreşlerinde giyilen Goyesco adlı boğa güreşi kostümünü tasarladı. Armani, 2009 yılı itibarıyla 60 Giorgio Armani butiği, 11 Collezioni, 122 Emporio Armani, 94 A / X Armani perakende satış ağı, 1 Giorgio Armani Accessori ve 13 farklı Armani mağazası ile 37 farklı ülkeye yayılmıştır. 2006 Kış Olimpiyatları için ve Londra'daki 2012 Yaz Olimpiyatları için İtalya Olimpiyat kıyafetlerini tasarladı. İtalyan moda tasarımcısı Giorgio Armani, hem erkeklere hem de kadınlara ilgi duyduğunu, yani biseksüel olduğunu açıklamıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/git-ustune-bir-sey-giy", "text": "İzmir Konak'ta bulunan K2 Güncel Sanat Merkezi, 2 16 Eylül 2020 tarihleri arasında sanatçı Günseli Baki'nin Git Üstüne Bir Şey Giy! adlı kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Günseli Baki kadınların çocukluk döneminden itibaren toplumsal ve kültürel olarak alımladığı uyarıların kendi bedeni üzerinde yarattığı yabancılaşmayı kırmak için bedenini parçalayarak ürettiği imgeleri, doğadaki form ve karşılıkları ile bir araya getiriyor. Fotoğrafın kendisini de kişinin kendini parçalara ayırdığı birer ayna olarak gören fotoğrafçı, verili kodları kırmak ve dönüştürmek için hatırlamamızı sağlamaya çalışıyor. K2 Güncel Sanat Merkezi'ndeki sergiye aynı zamanda 10 fotoğrafçının oto portreleri ve metinleri de eşlik ediyor. Fotoğrafçıların oto-portre ve metinleri, kadınların yaşadıkları sorunların aynılığına dikkat çekme amacını taşırken, kadın bedeninin seyirlik, gözetlenen ve bu yüzden de denetlenen bir nesne haline gelmesinin kültürel boyutuna gönderme yapıyor, sistemin dayattığı her türlü rekabete karşı kadınların her koşulda birlik olmasının önemini vurguluyor. DilaraKızıldağ, Gülnaz Bingöl, Hale Güzin Kızılaslan, Meryem Güldürdak, Nesrin Ermiş, Nurgül Öz, Serra Akcan, Sinem Parlak, Sezgi Abalı, ve Şehlem Kaçar. 1976 yılında İstanbul'da dünyaya gelen sanatçı, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden 1998 yılında mezun oldu. Accademia Italiana'da tasarım eğitimi aldı. Galata Fotoğrafhanesi Fotoğraf Akademisi'nin Belgesel Fotoğraf ve Master Class programlarını bitiren fotoğrafçının, İlk kişisel belgesel fotoğraf çalışması Ev çeşitli şehirlerde sergilendi ve farklı mecralarda yayınlandı. Hafıza ve mekan arasındaki ilişkiyi sorguladığı çalışmalarının yanı sıra kadın kimliğinin mevcut kültürel bağlamda oluşturulma biçimlerine, toplumsal cinsiyet konularına odaklanıyor; feminist sanat alanında fotoğraf temelli çalışmalar yapıyor. Sanatçı Günseli Baki'nin Git Üstüne Bir Şey Giy! adlı sergisi 16 Eylül tarihine kadar İzmir K2 Güncel Sanat Merkezi'nde görülebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/glob-era-dijital-yayinlarina-basladi", "text": "Sanat, tasarım ve teknolojiyi buluşturan, üretim ve sergileme platformu Glob. Era dijital yayınlarına başladı. Endüstri arkeolojisi ve endüstriyel miras alanlarına odaklanan Glob. Era, biri ana sergi olmak üzere toplam dört üretimden oluşuyor. Türkiye ve Avrupa'daki kültür dünyasından partnerlerle ortak çalışmalar yürüten Kültür için Alan'ın desteklediği İzmir çıkışlı Glob. Era, çevrimiçi yayınlarına başladı. Sanat, tasarım ve teknolojiyi bir araya getirerek geçici kolektif deneyimler yaratan bir üretim ve sergileme platformu olan Glob. Era; insan, doğa, çevre ve şehirleşme konularına farklı bakış açıları sunmayı hedefliyor. Özellikle 'endüstri arkeolojisi' ve 'endüstriyel miras' alanlarına odaklandığı 2020 yılı üretimlerinde; İzmir, İstanbul ve Ankara merkezli sanatçıların çalışmalarına yer veriyor. Biri ana sergi olmak üzere toplam dört üretimle yayına geçen Glob. Era, yola çıktığı 'dönüşüm' temasına sadık kalarak sürekli değişmeye ve dönüşmeye açık olduğunu vurguluyor. Birlikte düşünmenin ve üretmenin rekabetten daha değerli olduğu inancıyla yola çıkan Glob. Era yayınına,19 Kasım 2020'de Mondual ve Random Input tarafından platform için üretilen 'Uzam Bozum' adındaki görsel-işitsel çalışmayla başladı. 'Uzam Bozum', insanın yapı ile olan ilişkisini fizik kanunları ve gerçeklik algımız üzerinden araştırıyor. Gözlemcinin fizik yasalarıyla olan ilişkisinden yola çıkarak, gözlemcinin algılarının hasarlı olması durumunda nasıl bir deneyim yaşayabileceğine dair bir spekülasyon oluşturmaya çalışıyor. Ardından Alper Bıçaklıoğlu'nun apokaliptik tasvirlerle hayat verdiği boş sokak üzerine İlyas Hayta'nın kısa bir yorumu olan 'Balık Hafızası/Çıkmaz Sokak' izleyiciye sunuldu. Çalışmada Alper Bıçaklıoğlu'nun izleyiciyi devleştiren dioramasına, İlyas Hayta'nın bu boş ve çıkmaz sokaktan esinlenerek ürettiği video ile bugün yaşadığımız izolasyon koşullarına eleştirel bakışı eşlik ediyor. Ürettikleri görsel-işitsel enstalasyonlar ve performanslarla tanınan Ankaralı ikili RE. sole, 'Pendulum' adındaki çalışmasıyla platformda yer alıyor. Ecem Dilan Köse ve Ahmet Ünveren'den oluşan RE. sole, yalın ve saf bir evrensel dil edinebilmenin yolunun dijital bilgi ile doğanın bilgisinin yumuşak bir birliktelik içinde işlenmesinden geçtiğini söylüyor. Ana sergi 'Fabrika Ayarları' ise, geçici bir kolektif deneyim yaşayan İzmirli 6 sanatçının Eski Sümerbank Basma Fabrikası'nın son kalıntıları arasında bıraktığı izlerden oluşuyor. Şehrin göbeğindeki bu metruk fabrikanın arazisini kendilerine mekan olarak seçen sanatçılar Adem Toprak, Aycan Genlik, Berna Dolmacı, Hanife Buğurcu, Menekşe Uslu ve Murat Doğan 'fabrikanın yeni işçileri' oluyor. 10 gün süren bu 'geçici işgal' deneyiminin sonucunda ortaya çıkan çalışmalar, fabrikanın doğal ortamına armağan ediliyor ve sergi dijital ortama aktarılarak kalıcılığını koruyor. 'Fabrika Ayarları'nın oluşum ve yaratım süreçleri çevrimiçi platformlarda seyirciyle paylaşılıyor. Yaptığı 'arkeolojik' çalışmayla güvencesizlik ve belirsizliğin yeni normal olarak yer ettiği günümüzde; 'ilerleme', 'gelişme' gibi kavramların anlamını yitirdiği gerçeğini tartışan Glob. Era, etkinliklerini web sitesinden ve sosyal medya kanallarından ulaşılabilecek makaleler, görsel-işitsel performanslar, röportajlar ve söyleşilerle çeşitlendiriyor. Glob. Era sanat, tasarım ve teknolojiyi bir araya getiren bir üretim ve sergileme platformudur. Sanatçılar/üreticiler arasında geçici kolektif deneyimler yaratırken, farklı sergileme biçimlerini araştırarak sanatçı ve izleyici arasında bağ kurmaya uğraşır. Birlikte düşünmenin ve üretmenin rekabetten daha değerli olduğu inancıyla çıktığı yolda, benimsediği 'dönüşüm' temasına sadık kalarak bu ortak hareketin sürekliliği peşindedir. Glob. Era bize sanat ile hayatı birlikte algılayabileceğimiz, çelişkilerimizi açıkça sorgulayabileceğimiz; yeni diller, farklı okumalar ve farklı anlayış katmanları arasında dolaşabileceğimiz bir alan sunar. Amaçları arasında doğa, çevre, insan ve şehirleşme konularına farklı bakış açıları sunmak, bunun yanı sıra içinden geçmekte olduğumuz insan merkezli çağda insanlığın gördüğü endüstrileşme kaynaklı zararın ironikliğine vurgu yapmak yer alır. Yaptığı 'arkeolojik' çalışmayla, güvencesizlik ve belirsizliğin yeni normal olarak yer ettiği günümüzde 'ilerleme', 'gelişme' gibi kavramların anlamını yitirdiği gerçeğini tartışır. Bu tartışmanın bir alt başlığı olan endüstri ilişkileri alanına kültür endüstrisi üzerinden değinmek ister. Glob. Era paylaşım, birlikte kalkınma, sınır aşan örgütlülük prensipleriyle hareket eder. Kendisini kabul görmüş etik değerler bağlamında kurmaya çalışır. Bu prensipler ışığında geleceği birlikte hayal etmek isteyen herkese açıktır. Makaleler Ezgi Yakın, Ekmel Ertan, Murat Alat,"} {"url": "https://gazetesanat.com/glob-era-ilk-fiziksel-sergisini-linkte-acti", "text": "İzmir Alsancak'ta Temmuz ayında faaliyete geçen, temeli müziğe dayalı kültür sanat alanı Link ilk sergisi Mesafe ile sergi etkinliklerini başlatıyor. Glob. Era işbirliğiyle gerçekleşen; Adem Toprak, Ali Kanal, Alper Bıçaklıoğlu, Aysel Güneş, Barış Atal, Berna Dolmacı, Hanife Buğurcu, İlyas Hayta, Menekşe Uslu, Orhan Çaçan'ın yer aldığı sergi 29 Temmuz Perşembe günü saat 18:00'de kapılarını açtı. Mesafe, doğa ile aramızda oluşturduğumuz boşluğa dikkat çekmeyi ve bu boşluğu insan-mekan ilişkisi üzerinden tekrar sorgulamayı amaçlıyor. Eserlerin bir kısmında geri-dönüşüm veya organik malzemeler kullanılırken bir kısmı geleneksel tekniklerin günümüz yorumlarını yansıtıyor. Etkinlikte akşam saatleriyle birlikte Apeiron Soundsystem sahne alıyor. Mesafe karma sergisi 29 Temmuz 17 Ağustos tarihleri arasında Link'te görülebilir. İnsan merkezli çağ denildiğinde kastedilen insanın fiziksel varlık halinden ziyade baskın yetisi aklın sürdüğü egemenliktir, elbette. Doğa karşıtlığı ve hayvan oluştan korku insan fikrinin temelini oluşturur. Dünya ile aramıza koyduğumuz boşluğun derinliği tam da dehşet verici düzeylere ulaştığında, insanlık olarak toplum organizasyonunun çöküşüne şahitlik ediyoruz. Distopik öngörülerin gerçeğe dönüştüğü, bilim kurgunun yeni normal olduğu şimdiki zaman, bizi 'küresel' kavramını yıllardır kullanılan ekonomik anlamı ötesinde algılamaya itiyor. Mesafe, ilkel oluş ve uygarlık arasındaki bu çatışmadan beslenerek kendi dilinde aktardığı anlatısıyla bizleri sezgilerimizi hatırlamaya davet ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/gobekli-tepe", "text": "Göbekli Tepe, bugün olduğu gibi tarih öncesi dönemde de insanları bir araya getiren önemli ve kutsal bir alandı. Dünyanın dört bir yanındaki antik bölgelere bağlantı kuran bu alan günümüzde bizlere bir ve bütün olduğumuz öğesini hatırlatıyor olabilir. Binlerce ziyaretçi belki de inancın gücünün insanoğlu için 12 bin yıl öncesinde bile ne denli önemli olduğunu görmek ve hissetmek istiyor olabilir. İnsanoğlunun henüz yerleşik hayata geçmediği, avcı olarak yaşadığı bir dönemde inşaa edilip daha sonra yüzyıllarca üzeri toprakla kapanan ve uykuda kalan Göbekli Tepe tarihi sil baştan yazdırabilir. İlk uygarlığın var olduğu bu alanın, ülkemiz toprakları içinde yer alması başta benim adıma oldukça sevindirici. Ayrıca görüyorum ki, insanoğlu tarih öncesi dönemde ilkel değil tam aksine inanç, estetik anlayış ve yerleşik hayat konusunda muazzam bir zeka ve tecrübeye sahipti. Halk arasında Urfa'nın peygamberler şehri olduğu söylenir. Bu il içinde yer alan Göbeklitepe günümüzden 12 bin yıl öncede insanoğlunun inanç merkezlerinden biriymiş. Göbekli Tepe'nin keşfine dek, yerleşik hayata geçmemiş ilkel toplumlarda inancın yerinin olmadığı düşünülüyordu. Oysa ki bilinenin aksine ileri düzeyde, estetik ve mimari tecrübeye sahiplerdi. Yaptıkları bu görkemli tapınak ne denli inanç, estetik anlayış ve yerleşik hayata sahip olduklarını kanıtlıyordu. Göbekli Tepe'yi inşa etmek için gerekli insan gücü, devasa ve tonlarca ağırlıkta ki taşların nasıl düzenlendiği? bugün hala merak konusudur. Anlaşılan o ki, tarih öncesi zanaatkarların yetenekleri bu kutsal şölen ve rituel alanından anladığımız gibi, oldukça gelişmiş ve yeterliydi. Kültürel mirasımızın bir parçası olan, uzun süredir haklı ilgim gereği araştırmalar yapıp aktarmak istediğim konulardan biri olan Göbekli Tepe sadece benim değil tüm Dünya' nın dikkatini çeken yapılar arasında ve UNESCO Dünya Mirası Kalıcı Listesinde yer alıyor. Öncelikle, ülkemizde Şanlıurfa bölgesinde bulunan Göbekli Tepe'nin gizemli olduğu kadar, ilginç olan keşfedilme hikayesinden bahsetmek istiyorum. 1980'li yıllarda Arkeoloji Müzesine temiz, pak teslim ederiz fikriyle tarla sürerken buldukları heykelleri yıkayan ziraatçı köylümüz ile başıyor, Göbekli Tepe' nin keşif hikayesi... Ancak müzede Neolitik Çağ Tarihçisi olmadığı için heykeller depoda bekler ve yıllar sonra Klaus Schmidt ulaşarak, ezberleri bozan bu alanın kazı çalışmaları başlatılır ve tarihe ışık tutan Göbekli Tepe kültürel zenginliği ile yeniden, kaldığı yerden insanoğluna merhaba der! Sadece Türkiye için değil, tüm dünya için çok önemli bir değere sahip bir tarih öncesi arkeolojik alanlarımızdan Göbekli Tepe ortalama olarak 12.000 yaşında rituel, buluşma ve takas alanıdır. Belki de, anlamlandıramadığımız birçok bulgu sebebiyle kutsal ritüel alanı olarak kabul görsede bilinenin çok daha ötesinde anlamlar barındırdığı düşünülüyor. Aynı zamanda, hacmi 160 litreye ulaşan taş kaplardan kalan kalıntılardan anladığımız üzere burası yalnızca kutsal inanç alanı değil aynı zamanda avcılık ile beslenen toplumun büyük şenlik alanıdır. Ülkemizde yer alan Göbekli Tepe, günümüzden 12 bin yıl öncede bugün olduğu gibi inanç merkezlerinden biriymiş. Soyut üsluba sahip, boyları 6 metreyi buylan yabani hayvan figürlü dikili taşlar ve tapınak kalıntıları, yüzü olmayan, devasa boyutlardaki betimlemeler, tarih öncesi döneme ait heykelleri nedeniyle Göbekli Tepe tarih öncesi benzer yapılardan açık ara farklıdır. Mitolojik içeriği bulunan, farklı motifler ve tekrar eden semboller, soyut işaretlerle dolu Göbekli Tepe Dikilitaş öyküleri koruyucu görevi mi görüyordu yoksa sosyal toplumun köken ve kimliklerini mi vurguluyordu? Ritüel merkezi olan alanımız için, bu sorunun cevabını vermek oldukça güç sayılabilir. Dönemin sosyal gelişimini ise işçi, yönetici ve dini temsilciler var olmasından ve toplumsal iş bölümlerinden anlıyoruz. Sizlere aktarmak istediğim bir diğer konu ise, yabani buğday türü üzerinde yapılan çalışmalar, bu bölgede kendiliğinden yetişen buğdayın bugün tarımda kullandığımız buğdayla aynı olduğunu gösteriyor. Ata bilincimiz gereği hem Dünya'nın hem de Urfa'nın kaderini değiştirebilecek nitelikte olan cevherimizle ilgili yazımı okuyup beğendiyseniz yorum yapmayı ve paylaşmayı unutmayınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/goc-meselesini-mercek-altina-alan-cok-yakin-cok-uzak-simdi-gainde", "text": "GAİN, Türkiye gündemine ışık tutan çarpıcı içeriklerine bir yenisini ekledi. Başarılı gazeteci Nimet Kıraç'ın hazırladığı Çok Yakın Çok Uzak, Suriyeliler, Afganlar, Afrikalılar ve diğerlerinin Türkiye'deki hikayesini mercek altına alıyor. Göç meselesini, hem onların hem de yerel halkın gözünden inceliyor. Başarılı gazeteci Nimet Kıraç tarafından, Osman Çetinkaya yönetmenliğinde hazırlanan GAİN Orijinal yapımı Çok Yakın Çok Uzak, Suriyeliler, Afganlar, Afrikalılar ve diğerlerinin Türkiye'deki hikayesine ışık tutuyor. Birer hafta arayla iki bölüm olarak yayına girecek Çok Yakın Çok Uzak'ın yayınlanan birinci bölümü, başta Kilis ve Antep olmak üzere Suriye sınırına komşu illerdeki durumu hem sığınmacı Suriyelilerin hem de bölge halkının açısından aktarıyor. İkinci bölüm ise diğer milletlerden Türkiye'ye gelen göçmenlerin durumuna ışık tutacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/gokce-irtenin-kisisel-katmanlar-baslikli-sergisi-mixerde", "text": "Mixer sanatçı, yazar ve illüstratör Gökçe İrten'in ''Kişisel Katmanlar'' başlıklı ikinci solo sergisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Gökçe İrten'in Kişisel Katmanlar başlıklı sergisi, bireyin kendi öz benliği ile bulunduğu yer ve etrafındaki her şeyle olan çok katmanlı ilişkisine odaklanıyor. Sanatçı, toplumsal yapı içinde sıkışmış kimliklerin duygularını anlamaya, kişinin kendini bulma ve yeniden kurgulama süreçlerini anlamlandırmaya odaklanarak sergiyi kurguluyor. Şehir ve birey arasındaki ilişkiler ağı Gökçe İrten'in sanatsal ve yazınsal çalışmalarının önemli bileşenleridir. Sanatçının Mixer'de gerçekleşen Muhit başlıklı ilk sergisi de kent ve birey ilişkisini merkezine almıştı. Kişisel Katmanlar sergisi ile bu defa sanatçı, bu ilişkinin merkezine bireyin kendisini alarak, onun öz benliğini bulma serüveninin katmanlarını açıyor. Gökçe İrten, kağıt üzerine karışık teknik ile oluşan kolajları, heykel ve mekana özgü bir müdahaleyi de içeren çalışması ile sergiyi fiziksel olarak da katmanlı bir boyutta oluşturuyor. Kişisel Katmanlar sergisi, farklı formlar, ve dokular ile örülmüş bir dünya içerisinde bireyin duygu durumlarının, belleğinin ve benliğinin değişiminin izlerini barındırıyor. Sanatçı, kargaşaya dönüşen toplumsal ortamlarda bireyin kendini nasıl koruduğunun cevabını ararken bu süreçleri deneyimleme durumlarını da formalleştirmeyi deniyor. Bireyin kendisini koruması karmaşadan soyutlanarak mı mümkün oluyor yoksa karmaşayı yaratan bireyin kendisi mi sorularını izleyiciler ile beraber keşfetmeye olanak tanıyor. Kişisel Katmanlar, 14 Ocak 27 Şubat tarihleri arasında Salı'dan Cumartesi'ye 11.00 19.00 saatleri arasında Mixer proje odasında izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/goksel-turkozu-kore-edebiyati-henuz-dunyaya-tam-acilmamis-bir-hazine-sandigi-gibi", "text": "Korece edebiyatının ülkemizde tanınır kılınmasında etkili isimlerden biri olan çevirmen Göksel Türközü, Hang Kang'ın Beyaz Kitap'ı üzerinden çevirmenliğini ve Korece eserlerin dilimize kazandırılması için nelerin gerekli olduğunu Damla Karakuş'a anlattı. April Yayıncılık etiketiyle raflarda yerini alan Beyaz Kitap, okurunu oldukça sarsan bir metin. Okuduktan sonra kendimi tutamayıp üzerine sayfalarca yazmışlığım var, kendimden biliyorum. Beyaz şeylerin listesi üzerinden otobiyografik bir eser sunan Han Kang, insanı pek çok konuda düşünmeye ve kendi içinde bir başka yolculuğa çıkmaya davet ediyor. Kitabı dilimize Korece aslından kazandıran isim ise Göksel Türközü. Tüközü, Kang'ın Türkçedeki diğer kitapları Vejetaryen ve Çocuk Geliyor'u da sahiplenmişti. Kendisinin de belirttiği gibi Korece çevirmenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçemiyor. Türközü ile Beyaz Kitap üzerine konuşurken çevirmenlik hakkındaki konulara, Korece edebiyatına ait eserler için neler yapılabileceğine, Kore kültürüne ve Han Kang'ın duygu dünyasına da yüzümüzü döndük. Şimdi ben de sizi Beyaz Kitap'ın duygu dünyasında gezinen özel bir röportaja davet ediyorum. Merhaba Damla Hanım. 1972 yılı, Ankara doğumluyum. Lisans eğitimimi Ankara Üniversitesi DTCF Kore Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı'nda, 1994'te tamamladım. 1996 yılında Kore hükümetinin bursu ile Seul Devlet Üniversitesi Kore Dili Eğitimi bölümünde yüksek lisansa başladım. 2004 yılında aynı bölümden Dr. unvanı alarak Türkiye'ye döndüm. AÜ. DTCF'de iki yıl daha çalıştıktan sonra 2006'da halen çalıştığım Erciyes Üniversitesi'ne geçtim. Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölüm Başkanlığı yapıyorum. Benim asıl işim eğitim. Koreceyi elimden geldiğince iyi bir şekilde öğretmek için çabalıyorum. Bu sebeple Korece öğrenmek isteyenlere yönelik Türkçe kaynak eksiğini kitap yazarak gidermeye çalışıyorum. Akademisyen olduğum için akademik çalışmalar da yapmam gerekiyor. Korece üzerine yazdığım kitapların Korece öğrenmek isteyenlere faydası olduğunu görmek de güzel. Açıkçası derslerin yoğunluğundan dolayı yazmaya vakit ayırmak çok zor oluyor. Derslerden ve resmi işlerden fırsat buldukça akademik çalışmalar ve çeviriler yapıyorum. Günde şu kadar saatimi akademik çalışmaya, şu kadar saatimi çeviriye ayırıyorum diyemem. Bu konuda belirlenmiş bir rutinim yok. Zamanımı mümkün olduğunca iyi değerlendirmeye çalışıyorum. Beyaz Kitap'ı çevirirken tüm beyazların aklımdan geçtiğini söyleyebilirim. Han Kang'ın yaptığı liste gibi ben de tüm beyazları düşündüm ve kafamdan eklemeler de yaptım. Örneğin eskiden fabrika ürünü bezler çıkmadan önce kullanılan beyaz bebek bezlerini, üzerinde pudra şekeri olan un kurabiyelerini, yoğurdu, ayranı, papatya yapraklarını, paçalı beyaz güvercinleri... Çevirdiğim eserlerde genelde yazarla, eser kahramanlarıyla duygudaşlık kurmaya çalışırım. Eserden esere değişiyor, ama genelde eserin içine girmeye çalışırım. Esere içinden bakmaya çabaladığımı söyleyebilirim. Yazmak çeviri yapmaktan çok daha zor. Çeviri yapmak benim için bir terapi niteliğinde. Günün stresinden uzaklaştığımı hissediyorum. Kendimi çevirdiğim eserin içinde hissediyor, farklı dünyaları yaşıyorum. Yazarkenki ruh halim ile çeviri yaparkenki ruh halim birbirinden çok farklı. En zoru Beyaz Kitap, kendimi en çok kaptırdığım Çocuk Geliyor, hiç bitsin istemediğim ise Vejetaryen'di. Beyaz Kitap'ın zor olması kısa metinler olmasına rağmen içinde barındırdığı gizli anlamlar, ayrıntılar ve sırlar yüzündendi. Çocuk Geliyor, Kore toplumunun özellikle Gwangju halkının yaşadığı büyük sarsıntı ile kendi toplumumu özdeşleştirmemdi. Vejetaryen'de ise Yonğhe'nin sağlıklı bir hayata devam etmesini dilerdim. Onun çektiği acı beni de derinden sarstı. Bitki olmak, dünyada en zararsız canlı olmak isteği benim de karşı koyamadığım duygular yaşamama sebep oldu. Masumiyet, kundak ve kefen. Han Kang'ın yaşadıklarını, hissettiklerini çeviri yaparken ben de bizzat hissettim diyebilirim. Zihnimde hayata tutunamayan bebekler, onların saflığı ve masumiyeti kaldı. Veda bölümü beni en çok etkileyen bölüm oldu. Ölme, yalvarırım ölme cümlesi... Daha konuşmayı bile bilmeyen iki günlük bir bebeğin anlayamayacağı bu sözler çok etkileyici. Kore'de erken ölen çocuklar için hayırsız evlat tabiri kullanılır. Erken giderek anne babayı üzdükleri için. Eskiden bebek ölümleri çok sık olduğu için bebeğin doğumunun yüzüncü gününde bir kutlama yapar Koreli aileler. 100 günü doldurduysa yaşar artık diye sevindikleri ve bu sevinçlerini herkesle paylaşmak istedikleri için. Yazarın annesine karşı öfkeli olduğunu düşünmüyorum. Sadece annesi için üzgün olduğunu hissettim. Özel olduğumu söyleyemem, ama Kore'nin edebi eserlerini Türk okurlarla buluşturmak beni çok mutlu ediyor. Kore edebiyatının Türkiye'de daha fazla tanınmasını istiyorum. Bu alanda en büyük ihtiyaç kalifiye çevirmen. Çevirmen sayısı çok yetersiz. Bir elin parmaklarını geçmiyor çevirmen sayısı. Biz de çevirmen yetiştirmek için elimizden geldiğince çaba gösteriyoruz. Ayrıca Türkiye'deki yayınevlerinin ilgisi çok önemli. Yayınevleri Kore edebiyatına daha fazla ilgi gösterirlerse Kore edebiyat eserleri daha fazla Türk okuyucu ile buluşur. Kültür ve Turizm Bakanlığı'mızın TEDA Projesi kapsamında düzenlediği Çeviri Atölyesi programına Korece geç de olsa dahil edildi. Ancak bu atölye sadece 2 kez düzenlenebildi. Devlet ya da özel sektör destekli çeviri çalışmalarının daha fazla yapılması çevirmen yetiştirmek konusunda daha etkili olacaktır. Teşekkür ederim böyle düşündüğünüz için. Kore kültürü bizim kültürümüze çok benzer unsurlar taşıyan bir kültür. Çeviri eserlerde de bunu görmek mümkün. Zaten edebiyat kültürlerarası iletişimde çok önemli bir sanat dalı. Edebi çeviriler karşı kültürü daha iyi tanımamıza yardımcı oluyor. Çeviriler aracılığıyla karşı kültürü tanıyabiliyor, anlayabiliyoruz. Kendimize pek çok şey katabiliyoruz. Çeviriler sayesinde insanın her yerde aynı olduğunun farkına varabiliyoruz. Kore kültürünün bize ne kadar yakın olduğunu edebi eserlerinde de görebiliyoruz. Coğrafi olarak ne kadar uzak iki kültür olsa da benzerliklerimiz çok. Çeviriler aracılığıyla bu benzerlikleri teyit etmek, farklılıkları görebilmek, onları anlayabilmek çok önemli. Kısacası çevirinin kültürlerarası etkileşimde önemi yadsınamaz bir gerçek. Kore edebiyatının şaheserlerinin Korece aslından Türkçeye kazandırılması. Kore edebiyatı henüz dünyaya tam açılmamış bir hazine sandığı gibi. Bu sandığın açılarak doğru ve etkileyici çevirilerle dünyaya tanıtılması gerektiğini düşünüyorum. Öğrenerek okuduğum bir söyleşi olmuş. Hep sorular hem de yanıtlar için teşekkür ediyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/gokten-uc-elma-dusmus-anlatmayi-cok-dusundum", "text": "Neden mi böyle bir giriş yaptım? Çünkü Anlatmayı Çok Düşündüm, sanırım tam olarak bu girişi karşılıyor. Masal anlatmayı çok seven, çocuklara ve gençlere masal, öykü, roman ve siyer alanında birçok kitap kaleme almış yazar Nehir Aydın Gökduman, bu kez uzun soluklu bir gençlik romanını masal tadında aktarıyor. Dostluk, haksızlığın karşısında dimdik durmak, çok sevdiklerinin peşinden gidip onu anlamak, büyürken seni kıskacına alan duygularla kaybolmadan tanışabilmek... İçinde hangi duyguyu ararsan, o var sanki. Son zamanlarda okuduğum kitaplarda hep karşıma çıkan Küçük Prens vurgusu bu kitapta da yalnız bırakmıyor. Sanırım zor zamanlardan geçerken onun öğretilerine çok ihtiyaç duyuyoruz. Kendimizi en iyi onun söyledikleriyle ya da onun kahramanlarından örneklerle ifade ediyoruz. İşte burada da henüz romanın ilk sayfalarında, çocukların arkadaşlık kurma çabalarına Küçük Prens'in yılanı eşlik ediyor. Otuz bölümden oluşan Anlatmayı Çok Düşündüm için bir başka özet cümle kurmak istesem, Tam bir aile romanı, diye başlayabilirim. Yine parçalanmış bir aile pozisyonu, uzaklara gidip ailesini terk etmiş bir baba üzerinden veriliyor. Baba gidince, biri iki diğeri yedi yaşında olan iki çocuğuna, eskilerin deyimiyle hem analık hem babalık etmek durumunda kalan ve bu nedenledir ki hep çok daha fazla çalışmak zorunda olan bir anne var kitabın temelinde. Şimdi 14 yaşında bir ortaokul öğrencisi olan Asya, onun üniversiteye giden abisi ve bir yayınevinde editörlük yapan annesi bir yanlarının eksikliğiyle hep daha güçlü olmak zorunda kalarak yaşamış. Romanın anlatıcısı Asya, onları on iki yıl önce terk edip Fransa'ya giden babasını hiç unutmuyor. Öte yandan da pandemi sonrasında Fransa'dan İstanbul'a gelen bir aile ve onların ikiz çocukları Alin ile Lina da bizim Asya'nın okuluna denk düşüyor. Fakat okul idaresi İkizler aynı sınıfta olmaz! ilkesiyle onları ayırıyor ve Lina'yı Asya'nın sınıfına veriyor. Bunun için Hayatın karması başlıyor, diyebilir miyiz? Kesinlikle evet. Her şey hem gün yüzü gibi açık hem de karanlıklara kapılmışken, Asya'nın dinmek bilmeyen baba özlemi ve bir gün kapıdan girecek babanın kendisine olan hasreti, asılı kalmış zamanın bir yerinde boyuna çarpışıyor. Onu bulma uğruna göze alınan tehlikeler, yaşanan badireler... İşte bu umut, aslında romanın dönüm noktası da sayılır. Okul, son sınıf öğrencileri için on günlük bir Paris gezisi düzenliyor. Konu Paris olunca Asya geziyle yakından ilgileniyor ve bu geziye gitmek için bütün şartları zorluyor. Tıpkı hayallerindeki gibi babasını bulmayı ve mümkünse annesiyle barışması için ikna etmeyi bir kez daha düşlüyor. Asya'nın bu hayalinden bahsetmişken, annesinin hayatına yeni bir insanı alma konusu da kitapta yerini buluyor. Kaos bu ya, Asya annesinin evlilik planları yapmak istediğini tam da babasının izini bulma hayaliyle gitmek istediği Paris gezisine ekonomik destek aradığı dönemde öğreniyor ve çok üzülüyor. Bu on günlük Paris gezisi, sıradan bir okul gezisi olmaktan çok daha fazlası oluyor; Asya ve Lina'yı gerçek dostluk bağlarıyla birbirine bağlıyor. Hem Asya'nın hem de Lina'nın ailelerinde yaşanan olumlu gelişmelerle aile fertleri, omuzlarındaki o yorucu büyük yüklerden nihayet kurtuluyor. Asya ve abisi Mert babalarıyla görüşmeye başlarken, anneleri ilgilendiği insanı hayatlarına alıp mutlulukla yaşama devam ediyor. Lina, Paris sokaklarına gömdüğü sırrını çözüp hakkını aldıktan sonra psikolojik destek almadan annesi, abisi ve babasıyla mutlu olmanın yollarını bulabileceğine artık inanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/gokyuzu-ve-muzik-koksal-ekincinin-notalarinda-bulusuyor", "text": "Köksal Ekinci, kısa süre önce çıkarttığı Astro-müzik akımı kapsamındaki, ilk albümü Güneş'in Kalbi sonrasında sonbaharda sevenleriyle buluşturacağı yeni eserleri ve yazmakta olduğu kitabı üzerinde yoğunlaşmış durumda. Ana ilham kaynağı olarak gökyüzündeki yıldızları işaret eden Köksal Ekinci ile sanatı üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. 1973 Ankara doğumluyum, Kova Burcuyum Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunuyum. Öğrencilik yıllarından bu yana önce TRT, ardından Ankara Üniversitesi Tömer gibi kurumlarda görev yaptım. Sonrasında Kanada Eğitim Merkezi Türkiye Ofisi yöneticiliği geliyor. 29 yıl önce yapım-yönetim asistanlığı ile başlayıp ardından pazarlama İletişimi alanında yıllanmış bir profesyonel kariyer diyelim özetle. Eskilerin hep dediği gibi, anne karnında Anneciğimin sesi çok güzeldi... Bana hamileyken söylediği tüm şarkılar, türküler, sesler ruhuma işlemiş demek ki... 6 yaşımda ilk bestemi yapmıştım, hala hatırlıyorum, sözünü ve müziğini, hiçbir yerde kayıtlı olmamasına rağmen. İlk albümüm Güneş'in Kalbi ile müzikseverlerle buluşmaktan dolayı çok heyecanlı ve mutluyum. Albümün çıkış parçası 2004 yılında yazdığım, ilk kez 2006 yılında prodüktörlüğünü yaptığım albümde yayınlanan ve hayatımda özel bir yere sahip olan Aşk'ın Kanatları. Parça bizlere, aslında bedenimizin, ruhumuzun, kalbimizin ve en önemlisi de Bilincimizin ve DNA yapımızın bir 'müzik şaheseri gibi kodlandığını' vurguluyor. Ve en önemlisi de Yaratıcı'nın, Sonsuz Kaynağından Kalplere Damlayan, Benzeri Olmayan Bir Işık Senfonisinin Notalarıyız Herbirimiz''... Güneş, insanlar için 'yaşam enerjisi' anlamına geliyor. Herkesi birer Dünya gibi, Güneş gibi, ayrı enerji merkezleri olarak kabul edebiliriz. Güneş'ten alınan yaşam enerjisi, kalpte toplanıyor ve güçlü yaratımlar için burada bekliyor. 'Güneş'in Kalbi' de, bu yaratım gücünü insanlara hatırlatmaya geliyor. Albümde parçanın akustik versiyonuna ek olarak, elektronik ve radyo edit versiyonu da yer aldı. Altı parçadan oluşan albümde, dinleyicileri, bir de sürpriz bekliyor. Sen, Ben Oldun ve Veda teklilerimin yeniden düzenlemeleri ile Yok adlı düet benim ilklerimden. Genelde yaşadığım her andan beslenmeye çalışan bir Ruhum var. Bazen bir kuş sesi, bazen öğrencilerimden duyduğum bir kelimenin bende yarattığı açılımlar... Çoğunlukla Gökyüzündeki yıldızlar ve sürekli yer değiştiren gezegenler Ana İlham kaynağımdır. Çocukluğumdan beri hep Gökyüzüne bakarak şarkı söylerim, gecesi ayrı güzel gündüzü ayrı güzel... Sonsuz gökyüzü beni büyülüyor... Yıldızların ne kadar uzak olsalar da bize sürekli bir duygu veya mesaj verdiklerini düşünürüm... Hatta bir yıldızı kayarken görünce dilekleriniz kabul olur diye bir inanışımız bile var... Çok merak ettiğim bu konu hakkında 2017 yazında Öner Döşer Hocamın online derslerine katıldım, başlangıç düzeyini bitirdim. Ben sorularımı veya merak ettiğim konuları okuyarak, daha çok İngilizce kaynaklar ile zenginleştirmeye çalışıyorum. Astroloji önemli bir disiplin, bize kendimiz ve hayatımız hakkında yol haritası sunuyor. Müzikten yüzyıllardır şifa vermeyi desteklemek için yararlanılmış. Astroloji de yine aynı şekilde doğru okuyup, doğru anladığımızda yolumuzu daha aydınlık görmeye yardımcı olabilir. Geçmişten bugüne uzanan bu ikili, duyduğum heyecanla yaratım sürecime kalbimde hissettiğim notalar ve melodilerle hemen dahil oluveriyorlar. Her şey doğal akışında, duygular olduğu gibi hissedilince, müzikseverlere de aynı doğallıkla geçiyor. Nisan ve Mayıs aylarında Venüs ve Ay'ın Nefesi adlı parçalarımı yayınlamıştım. Güneş'in Kalbi albümü de gezegenleri ve yıldızları konu alan üçlemenin, İlk Bahar döneminin tamamlanması oldu. Evet, yaz ayları boyunca yeni temalı şarkılarım üzerinde yoğun bir çalışma içinde olacağım. Üretim sürecinin heyecanı ve yeni şarkılarla müzikseverler ile buluşmak hayatımın en anlamlı paylaşımı. Genelde daha bir rehavete kapılmak olarak görülen yaz ayları benim için enerjimin daha da yükseldiği, yaratım süreci oluyor. Evrenin harmonisini, gökkuşağının renkleri eşliğinde müziğine yansıtmaya gönül vermiş bir müzik tutkunuyum. Kalplere ve ruhlara notalarla dokunma arzum ile müziğime yön vermeye devam ediyorum. Yaz aylarında tamamlayacağım yeni çalışmalarımı sonbaharda dinleyicilerle buluşturmayı hedefliyorum. Dijital platformlarda yayınladığım özgün kayıtlarla dikkat çektim, gelinen noktada ne kadar doğru bir iş yaptığımı daha iyi anlıyorum. Dünya büyük bir değişim ve dönüşümün içinde. Buna direnmek yerine, bunu iyi anlayıp, yaratıcı zekamızı kullanıp çözümler üretmeliyiz. Dünya eski bildiğimiz dünya değil artık, hayatımız da bu süreçte hızlı bir şekilde değişiyor. Standart, eskimiş ve insan için faydası olmayan herşey sistem içinde değişiyor. En önemlisi algılarımız, deneyimlerimiz daha rafine, daha öz bir hale gelmeye başlıyor. Elimizdeki kaynakların sonsuz olmadığını da anlamış durumdayız, Az Daha Çoktur Japon Atasözünü hissettiğimiz, ruhen sadeleşmeye başladığımız yeni bir Dünya'ya öncülük eden bireyleriz bizler. Benzer yaklaşımların yaşamın ve sanatın her sürecine olumlu yansıdığını düşünüyorum. Asıl olan kişinin kendini gerçekleştirmesi için sürekli adımlar atması ve yaratıcı zekasını ortaya koymak için hiç bıkmadan, usanmadan çalışması. Yeni Dünyanın, yeni şarkı yazarı olmak Evet herşeyi geride bırakarak kendi müzikal dünyamıza ses vermek, kalplere dokunmak ve gelecek sene yayınlanacak kitabım üzerinde çalışmak."} {"url": "https://gazetesanat.com/golden-horn-brass-yapi-kredi-bomontiadada", "text": "Yapı Kredi bomontiada klasik müzik temalı Salı Klasikleri konser serisinde bu ay, ülkemizin ilk ve en uzun soluklu bakır nefesliler beşlisi Golden Horn Brassı ağırlıyor. Celile Denizi'ndeki Fırtına konseri 28 Ocak 2020 Salı günü saat 19.30'da Yapı Kredi bomontiada 4. Kat'ta gerçekleştirilecek. 2004 yılında korno sanatçısı Begüm Gökmen tarafından kurulan Golden Horn Brass, dev bir orkestranın gücünü kendilerinde toplamış nefesi ve bileği kuvvetli çekirdek ekip. Bir araya geldikleri günden bu yana çalgılarındaki ustalıklarıyla en hassas, en kırılgan billursu tınıları ile müziği adeta altın bir kumaş gibi ören Golden Horn Brass, hem eğitim alanında, hem de orkestra repertuarında uzmanlaşmış seçkin müzisyenlerden oluşuyor. Yıllardır verdikleri eser siparişleriyle birçok Türk bestecisi için motivasyon kaynağı olan beşli, bir yandan da eğitim konserleri başlığı altında uzun yıllardır devam ettirdikleri ve genç kitleleri müzikle buluşturup yetiştirmeyi hedefleyen etkinlikleriyle müziğin toplumsallaşmasına katkı sağlıyor. Golden Horn Brass, her konserlerinde olduğu gibi Yapı Kredi bomontiada'da da dinleyicileri için titizlikle hazırladıkları programlarında barok ve klasik dönem eserlerinin yanı sıra, unutulmaz caz ve pop şarkıları ile halk ezgilerinin sofistike düzenlemelerine yer verecek. Konserlerin biletlerini www. biletinal. com üzerinden satın alabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/goncagul-sunar-kendimi-yorumcu-olarak-duru-tavirli-karakterli-ve-batili-buluyorum", "text": "Bazı oyuncular vardır, izlediğiniz zaman güzel enerjisini doğrudan alabildiğiniz. Goncagül Sunar'da bunlardan bir tanesi. Birçok başarılı projede ismi geçen oyuncuyu daha yakından tanımak için merak ettiklerimizi sorduk. Kendisi tüm sevecenliği ve içtenliği ile sorularımızı cevapladı. Star Tv'nin Perşembe akşamları yayınlanan romantik komedi tadındaki yeni dizisi Benim Tatlı Yalanım'a Berrin karakteriyle renk katan başarılı oyuncu Goncagül Sunar, Müslüm filminde de Suzan karakterini canlandırmıştı. Samimi ve sevecen oyuncu aynı zamanda En Uzak Yakın müzik albümüyle başarılı bir çıkış yakalayıp, dikkatleri üzerine topladı. Değerli Goncagül Sunar ile gerçekleştirdiğimiz bu keyifli sohbeti siz değerli okuyucularla paylaşıyoruz. Goncagül Sunar : Ben teşekkür ederim çok zarifsiniz. 90'ların başında Şahika Tekand'ın açtığı oyunculuk stüdyosuna katılarak oyunculuk macerasına başlamış, aklında hep tiyatro varken özel kanalların açılmasıyla kendini televizyonda bulmuş, kariyerini tv de belirlemiş, 27 yıldır sektörün içinde bir oyuncu, hayatının ikinci yarısında da müzik üretmeye kafayı takmış, birbiriyle iç içe geçmiş bu iki disiplini sonuna kadar hakkıyla sürdürmeye kararlı biri olarak tanımlayabilirim kendimi. İlk Mahallenin Muhtarları dizisi ile geçtim ekran karşısına. Elbette çok heyecanlı, çok toy çok tecrübesiz bir kız çocuğuydum. İnanın pek fazla bir şey hissedemiyordum, açıkçası yaşın getirdiği aklı bir karış havada olma hali vardı bende o zamanlar ki normalmiş. Müzik yapmaya daha erken başlamak isterdim ama böyle demlenmiş bir dönemime kısmetmiş. Değişiyor bazen kesinlikle burada yaşamayacağım diyorum sonra ne kadar zor olacağını kabul ediyorum... Hayat bu belli olmaz. 2002 yılında minik minik başladım. Aldığım bir gitarla tamamen iç güdüsel şarkılar yapıyordum. Yazmayı çok seviyordum, 90'ların buhranlı dönemlerini mesela. Tamamen varoluşsal dertlerimi şimdi okuduğumda komik geliyor ama yazmaya devam ettim. Sonra sonra iş şarkı sözüne döndü. Bu 'kadın ozanlık' meselesine kafa yoruyorum epeydir. Bu albüm benim için çok çok uzun bir süreçti. Elimde çok şarkı vardı, ta 2002 den bu yana. Bu süreç aranjör arayışı albümümü kendim mi çıkarsamlarla, bolca ev demolarıyla devam etti. Şarkılarımı ve sesimi dinleyenler farklı bulup fazlasıyla beğeniyorlardı ama ben albümü nasıl finanse edeceğimi bilemiyordum. O dönem (2000'lerin başı) bu kadar çok kadın ozan yoktu. Bakıyorum şimdi atı alan Üsküdar'ı geçmiş, bir dolu var ve iyi ki de var... 2008'de ilk single ile birlikte albüm çıkarmaya niyetlenip anne olma durumum ve elbette setler sebebiyle 2018'de tekrar buluştuğum pasaj müzik (10 yıl sonra ) beni Caner Karamukluoğlu ile tanıştırdı. Birbirimizi çok iyi anladık ve nihayet gerçek anlamda yola çıktık. Caner'in müthiş yeteneğini benim kafamda dönen sound ve müzik birikimi ile birleştirdik. Bu albümde ilk müzik bilincimi ve köklerimi temize çektim. 90'ların ve 2000'lerin başlarının kafama kazınmış soundlarını modern seslerle birleştirdik. Duru tavırlı, karakterli ve batılı buluyorum. Yani burası için biraz riskli. Yüreğe dokunarak okumak bana göre değil. Beni etkileyen duygulu ses hafif nağmeli şarkı söyleyenler değil. Ama burada hafif nağmeli ver duyguyu gibi bir şarkı okuma biçimi tercih ediliyor. Diğerleri pek bir şey ifade etmiyor insanlara, özenti geliyor belki ya da düz geliyor. Dinlediğim etkilendiğim kadın vokallerde öyle değil. Dolayısıyla içimden çıkan yorum bu. Ama samimi, doğal, derin bir yerden şarkı söylemeyi ve söyleyenleri seviyorum. Teşekkür ederim dışarıdan öyle görülüyorsa ne mutlu bana. Estağfurullah kitap ne haddime. Hepsi. Ayırt edemem çünkü hepsi birbiriyle akraba disiplinler, birbirini besliyor benim içimde. Hepsi birbirine destek ve güç veriyor. Yatak Odası Diyaloglarında bir replik vardı. Karısı kocasına diyor ki: hala filmin etkisindeyim, ben bu filmi unutmadan seninle sevişemem. Seyircilerden birinden şöyle bir ses geldi yüksekçe: sebep ???. Gülmeden devam edebildik. Bir keresinde Nereye Gitti Bütün Çiçekleri oynarken sahne arkasında bir adam belirdi oyunun ortasına dalıyordu asistanlar son dakikada görüp çıkardı meğer oranın delisiymiş. En son Empatopya'yı huşu içinde oynarken tepe ışık lambalarından biri güm diye sahneye düştü ama kimseye bir şey olmadı. Aynen oyuna devam ettik. Ülkemizde son yıllarda tiyatroya olan ilgi hiç olmadığı kadar fazla zaten. O kadar mutlu eden bir şey ki bu. İnsanlar farklı hikayeler seyretmek, hayata kafa yormak, sürprizli şaşırtan şeyler izlemek istiyor. Bilet fiyatlarının yüksekliğinden şikayetçi olan var ki doğrudur. Daha total kitle ise belki yorgunluk ve tv seyretmeyi tercih etmek gibi durumların içinde. Buraya spotify, apple müzik vs. albüm linklerimi yazarsanız çok sevinirim... beni dinlesinler isterim hiç bilmeyenlerin."} {"url": "https://gazetesanat.com/gonul-nuhoglunun-beetopia-chapter-ii-sergisi-collect-galleryde", "text": "Gönül Nuhoğlu'nun Beetopia Chapter II adlı projesi, 15 Ekim- 5 Kasım 2022 tarihleri arasında Collect Gallery'de izleyiciyle buluşuyor. Nuhoğlu, sergide yer alan enstalasyon, heykel, fotoğraf ve video çalışmalarıyla baskıcı iktidar yapılarına yeni panzehirler bulmanın ve doğayı kendi simbiyozuyla iç içe kavrama ihtiyacının altını çiziyor. Sanatçı doğaya hakim bakışı, ekolojik ve toplumsal bir eleştiriyle, bir kavram değil dinamik bir gerçeklik olduğu bilinciyle ele alıyor. Doğaya dair toplumsal tutumları yansıtıp şekillendirirken, değişen vizyonlarını ve gerçekliklerini vurguluyor. Eserler düş kuruyor ama dünyadan ayrılmıyor, birbirleriyle yaşayan ağların bir takımyıldızı içinde bağlı olduğunu hatırlatıyor. Son yüzyılda ekolojik krizler ve insan faaliyetlerinin gezegen üzerindeki etkisi konusunda artan kolektif farkındalık ve ekolojik kaygı ile vahşilik, güç ve estetik arasındaki sürtünmeye dikkat çekiyor. Beetopia, bireylerin tek ve kusursuz işleyen bir organizma haline geldiği, barışçıl ve sürdürülebilir bir küresel medeniyet için çalışan, insan haklarının artık kağıt bildiriler değil bir yaşam biçimi olduğu, tüm mal ve hizmetlerin para, kredi, takas veya başka herhangi bir değişim aracına ihtiyaç duymadan tüm insanlar tarafından kullanılabilmesine olanak sağlayan, dünya kaynaklarını tüm insanların ve canlıların ortak mirası olarak kabul eden ve insanlığın gereksiz ıstırabı gibi asırlık yetersizliklerin yalnızca önlenebilir değil tamamen kabul edilemez olarak görüldüğü bir kültüre sahip, dişiler tarafından yönetilen egosuz bir dünya düşüdür. Gönül Nuhoğlu İstanbul'da yaşıyor ve çalışıyor. Tarih yazımı, siyaset ve sosyoloji alanlarıyla iş birliği yapan ve İstanbul'da yaşayan bir sanatçı olarak, son yirmi yılda ürettiği işler, mekanın çelişkilerinden beslenen diyaloglardır. Yolculuğu, mekansallığımızın sınırsız boyutlarını araştırarak ve disiplinler aşırı, tarihsel, toplumsal ve mekansal bağlantıların izini sürmektedir. Sanatında kesinlikler yoktur, niyetler vardır buna karşın metodolojiler bulunmamaktadır. Her kişisel sergisi, belirli temalar ve kavramlar çevresinde gruplanmış, çok çeşitli medya yelpazesinden yararlanan eserlerden oluşmaktadır. Bu temalar sıklıkla enstelasyonlarda bütünleşirler. Farklı sergilerde birbirinden çok farklı malzeme ve dil kullanılabilir, ancak konuları itibariyle kişisel sergileri birbirleriyle anlam bağları oluşturur. Her işin konusu kullanılan malzemeyi ve formu belirlemektedir. Mekanlar, fikirler ve bunları temsil eden kimlikler arasındaki ilişkileri irdeleyen ve yapı-çözümünü yapan mekana özel enstalasyonlar üzerinde çalışır. Mekansal dinamikler ve işleri arasındaki ilişkiyi şu şekilde tanımlar: Mekanın kendisinin dikkate alınması ve esere dahil edilmesi üretim sürecimim hayati bir ögesidir. Fiziksel, tarihsel ve sosyo-politik boyutlarıyla mekan üretimime yön verir. Araştırma ve üretim sırasında yeni meseleler doğar ve sonraki eser bütününe giden yolu açar."} {"url": "https://gazetesanat.com/gordum-cicegi-ruh-hallerinin-sarkastik-anlatimi", "text": "Her kurmaca metin bir yönüyle oyundur aslında. Yarattığı karakterlere rolleri dağıtan ve olay örgüsü meydana getiren yazar, bunlara mekanları da ekleyip oyunu tamamlar. Okur da kendisini bu oyuna verebilir veya oyunun içine girebilirse ne ala. Oyunlar, oyun gibi öyküler ve romanlar kurgulamanın en başta gelen koşulu ise güçlü bir gözlemcilik. İnsanları, olayları, hareketi ve durgunluğu gözleyen oyuncu-yazarın kurguladığı metin de biraz yaşama benziyor biraz yaşam-dışı olarak geliyor okurun önüne. Oyuncu Başak Daşman'ın on öyküden oluşan Gördüm Çiçeği'nde de böyle hikayelerle yüzleşiyoruz. Gördüm Çiçeği, Daşman'ın ikinci kitabı. Oyunculuktan gelen gözlemciliğini konuşturduğu ve bunu kurmacayla birleştirdiği öykülerinde günümüze, yaşamın akışında sürüklenen insana ve onun tekdüzeliğine yoğunlaşıyor Daşman. İkilemlere, kavgalara, kavga edemeyişlere ve yaşıyor gibi yapmalara odaklanan Daşman'ın heybesinde farklı renkleri bir araya getiren hayatın cilveleri var. Bu cilveler gündüzü gece, geceyi de gündüz kılıyor kimi zaman. Değişken, dengesiz ve bungun ruh hallerinin sarkastik anlatımıyla karşılaşıyoruz. Daşman, aklı neşeyle ve hüzünle karmaşıklaşmış karakterler çıkarıyor karşımıza; hızla akan yaşamda savrulan bu kişilerin tedirgin ve kimi zaman dingin ruh halleri ise öykülerin olay örgüsünde birer eşlikçiye dönüşüyor. İnsanın endişeyi sevmesine hayret edenler de iyi polis-kötü polis oynayanlar da çıkıyor karşımıza. Daşman'ın öykülerinde ince düşünenler, kalınlık çağına uygun davrananlar ve bu iki grubu gözlemleyip yorumlayanlar öne çıkıyor. Gördüm Çiçeği bu bağlamda, monotonluk ve harekete geçme arasında salınanların ironik biçimde öyküleştirildiği bir kitap olarak dikkat çekiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/gozde-mulla-disarida-bir-yerde-isimli-sergisiyle-goethe-institut-ankara-galeri-vitrinde", "text": "Goethe-Institut Ankara'nın sanat alanı Galeri Vitrin, 15 Eylül 12 Kasım 2023 tarihleri arasında Gözde Mulla'nın Dışarıda Bir Yerde isimli solo sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, insanın doğa üzerindeki şiddetini bir metafor olarak iç-diş karşıtlığı ile ele alıyor, izleyiciyi ters bir iç-dış ilişkisine davet ediyor. Sergide iç; devasa bir iç mekan olan vitrine sıkışan, dışarıya ait bir doğa görüntüsünden oluşuyor. Dış ise doğayla bir değil karşıt olan, vitrinin dışından doğayı izlemek zorunda kalan insanı temsil ediyor. 4.05x5.67 metre büyüklüğünde tek bir parçadan oluşan sergi, dağ ve gökyüzü imgesine eşlik eden hareketli bir ışıkla mekana yerleşiyor. İzleyiciyi insan ve insan yapımı her şeyin dışarıda kaldığı ve içerideki doğanın sesinin bile duyulmadığı bir yüzleşme alanına davet ediyor. Sergide, doğa üzerinde kurduğumuz tahakküm ve ona uyguladığımız şiddet, sessiz bir karşılaşma alanı olarak kurgulanıyor. Mulla, kişisel sanat pratiğinin yörüngesinde, Galeri Vitrin'in mekansal deneyimine özel olarak gerçekleştirdiği Dışarıda Bir Yerde isimli sergide, izleyiciyi görünen sessizliğin ardındaki sesleri duymaya, doğaya ait olan canlı ve cansız formları düşünmeye davet ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/gozlerin-mi-kaldi-klip-arkasi", "text": "Barış Çapkın son duygusal çalışması Gözlerin mi Kaldıyı kliplendirdi. Klibin kahramanları yönetmen Atıl Çelik, senarist Ayşe Çapkın, klip mankeni Gizem Çelik ile şarkının yaratıcısı ve çekimlerde de katkısıyla yer alan Barış Çapkın bu anları kamera arkası görüntülerle bizlerle paylaştı. Birçok editör listede yer alan şarkının klip arkasında ara ara zorlu, ara ara komik olaylar yaşanmış."} {"url": "https://gazetesanat.com/gru-art-gallery-dongu", "text": "Gru Sanat Galerisi, insan doğa ilişkisi ve bu ilişkinin geldiği son noktada insanın egemenlik kurma çabasını inceleyen Döngü isimli grup sergisine 24 Eylül-13 Kasım tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Farklı disiplinlerdeki eserleriyle sekiz sanatçının yer aldığı sergi 24 Eylül-13 Kasım tarihlerinde Urla'daki mekanında izleyiciyle buluşuyor. Ahmet Duru, Berna Dolmacı, Emre Celali, Maze Sürer, Mehmet Can Özer, Mert Acar, C. Nazım Arslan ve Nursun Hafızoğlu'nun çalışmaları Ayşegül Sarıgül'ün seçkisinde bir araya geliyor. İnsanın yeryüzü serüveninde düşünebilme yetisiyle geliştirdiği icatlar, doğayla kurduğu işbirliği ile yaşamını sürdürmesini sağlamıştır. Ancak zamanla insanın doğa üzerinde kurmak istediği hegemonya günümüzde doğaya verilen tahribatla sonuçlanmış ve belli bir noktada eylemsel tepkiler doğayı insandan korumaya yönelmiştir. Doğa kendine ait bir dönüşümle zaman içerisinde özgün varlığını gerçekleştirirken insanın doğa üzerinde ilan ettiği zafer insanlığı kendi yenilgisiyle karşı karşıya bırakmıştır. Doğanın kendine özgü varlığı müdahale edilemeyen bir alana dönüştüğünde onun kayıtsız varoluşunu hissederiz. Bir döngü biçiminde devam eden insanın doğaya hükmü ve doğanın bu hükme tepkisi onun kendi içindeki döngüsüyle bütünleşir. İnsan hem doğaya sahip olmaya çalışırken hem de ona hayat vermek istediğinde kendisiyle çelişir. Doğa ise kendi varoluşunu gerçekleştirmeye devam eder. Sergide insanın sahip olma isteğinin doğadaki yansımalarına odaklanılırken izleyiciyi geçmişten günümüze süren bu ilişkinin dinamiklerini tekrar düşünmeye yöneltiyor. Sergi insan müdahalesi sonucunda oluşan doğadan görünümleri, doğa ile insanın istilacı ilişkisinin yanı sıra insanın yarattığı tahribatı ve doğa-kent mücadelesini odağına alan sekiz sanatçının eserlerine yer veriyor. Fotoğraf, kolaj ve soyutlanmış manzara resimleri, heykel ve sabitlenmiş ortam için müzik gibi farklı disiplinlerde çalışmaları izleyiciye sunan Döngü başlıklı bu sergi 13 Kasım'a kadar Gru Art Gallery'de ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/gru-art-gallery-yuzey-adli-grup-sergisine-ev-sahipligi-yapiyor", "text": "Gru Sanat Galerisi, Nejat Satı, Nevzat Sayın, Sinan Logie ve Suat Akdemir'in yüzeyin olası temsil ve anlamlarını araştıran çalışmalarından oluşan Yüzey isimli sergiye 3 Aralık- 15 Ocak tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sanat terminolojisinde yüzey, üzerinde iki boyutlu çalışmaya olanak veren her türlü alanı tanımlamak için kullanılır ve çizgi, renk, boşluk ve kütle ile birlikte bir sanat yapıtını oluşturan temel unsurlar arasında yer alır. Tam da bu nedenle güzel sanatlarda yüzey, sanat tarihi boyunca pek çok tartışmanın merkezinde yer alır. Rönesans'ta yüzey perspektifle birlikte derinliği olan bir yanılsama alanına dönüşürken, modernizmin natüralizmi reddetmesinde yüzeyin kendisini yeniden ortaya koymasına tanıklık ederiz. 20. Yüzyılda, soyut sanat ile birlikte nesnenin imge dünyamızdaki anlamlarının boyunduruğundan kurtulan tuval yüzeyinde ise ilişkiler sistemi önemini yitirir. Yüzey, geleneksel anlamdaki sınırlarından kurtulmaya başlar, artık perspektif ve hacimsel anlatı yerini renklerle boyanmış tuvalin aldığı bir düzleme bırakır. Yüzeye bütünü ile yayılmış, renklerle birlikte kesişen geometrik veya soyut biçimlerin yer aldığı açık bir kompozisyon anlayışı gelişir. Bu noktada artık zihinsel ve yapısal bir eğilimden bahsedilir. Nihayet, hayali resmin düzlemleri, tuvalin gerçek yüzeyi olan maddi düzlemde buluşur. Gözlemlenebilir gerçekliğe verilen referanslar ortadan kalktığında, renk, soyut veya geometrik biçimler ile boşluğun yarattığı yüzeyler, kentsel deneyimleri, düşünsel mekanları, var olmayan manzaraları veya doğanın devinimlerinin nesnesiz temsillerini oluşturabilir. Nejat Satı, Nevzat Sayın, Sinan Logie, ve Suat Akdemir'in yapıtlarını bir araya getiren Yüzey/Surface sergisi sanatçıların farklı teknik ve kavramsal anlayışlarla ürettiği çalışmalar vasıtasıyla günümüz çağdaş sanatında yüzeyin olası temsil ve anlamlarını araştırıyor. Bu bağlamda, Nejat Satı'nın sergide yer alan siyah arka plan üzerine uygulanan çok katmanlı renklerle biçimlendirdiği bir renklendirme tekniği kullandığı çalışmaları, hacimsel bir alan izlenimi oluşturuyor. Tuvallerin renk katmanlarıyla örtülmüş pürüzsüz yüzeyleri, sanatçının toplumsal ve bireysel deneyimlerinin soyut temsillerini ortaya koyuyor. Nevzat Sayın katı bir kafes örüntüsünü altında barındıran labirent çizimlerini aktardığı tuvallerinde, üç boyutlu yüzeyleri iki boyutlu bir düzleme taşırken bozarak dönüştüyor. Sanatçı, bu analitik soyutlama sürecinde imgenin hallerini deşifre ederken, imgeyi kendi haline döndürüyor. Sonunda, Sayın'ın çalışmaları yalnızca kendilerini temsil ediyor. Sinan Logie'nin çalışmaları ise günümüzde zaman ve mekan algımızdaki sıkışmayı yansıtırken, boşluk ve doluluk arasındaki dengeyi araştırıyor. Logie'nin çalışmalarında kente dair formlar ya da mimari fragmanlar soyutlamalar olarak izleyici karşısına çıkarken gerçekle bağlarını yitiriyor. Suat Akdemir renk blokları, doku, ışık gibi resmin kendine içkin öğelerini kavramsal ve formal boyutlarda sorguluyor. Akdemir'in yaşamın kesitlerini soyutlayarak sunduğu tuvallerinde renk yüzeyi, kimi zaman şeffaf sınırlar içerisinde katmanlar oluşturan monokrom bir anlatı sunarken kimi zaman ise renk alanlarının birbiriyle ilişkisine dayanan geometrik bir dilde izleyici karşısına çıkıyor. Nejat Satı, Nevzat Sayın, Sinan Logie ve Suat Akdemir'in farklı yaklaşımlarda soyut çalışmalarını izleyiciye sunan Yüzey isimli bu sergi 15 Ocak'a kadar Gru Art Gallery'de ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/gul-ilgazin-gorus-mesafesi-sergisi-28-kasim-2021e-kadar-uzatildi", "text": "BE Contemporary, 24 Eylül'den itibaren Gül Ilgaz'ın Görüş Mesafesi adlı yeni solo sergisini ağırlıyor. Sergi, günümüzde görünürlüğün bireysel varoluş koşuluna dönüşmüş olmasından ve toplumların geleceğe dair görüş mesafelerinin ise gittikçe kısılmasından yola çıkıyor. Gül Ilgaz'ın BE Contemporary'de 24 Eylül 28 Kasım 2021 tarihleri arasında gerçekleşen Görüş Mesafesi adlı yeni kişisel sergisi; görünürlük kavramını ve görme-görülme dinamiklerini birey, doğa, toplum ve sanat açılarından sorgulamayı amaçlıyor. Hem sosyal medyada hem de geleneksel medyada görünürlük günümüzde bireyin varoluş koşuluna dönüşmüş bulunmaktadır. Görünüyorum o halde varım mottosunu benimseyen 21. yüzyıl bireyi, görünmek için özel emek ve zaman sarf etmektedir, görünürlük öz veya gerçek niteliklerin yerine geçerken görülme-izlenme potansiyeli kapitale dönüşmektedir. Görüş Mesafesi sergisi, 21. yüzyılın narsisist bireyinin görme ve görülme tutkusuna çelişkili ve zıt şekilde, toplumların gerçeği ve geleceği açık olarak göremediği bir ortamda bulunduklarına dikkat çekmek istiyor. Gül Ilgaz'ın sergideki fotoğrafları, görünür-görünmez, çok az görünen, puslu görünüşler ile geleceğe dair görüşün imkansızlığına gönderme yapıyor. Dış dünyanın birey üzerindeki etkilerini ve toplumun genel hissiyatını metaforik açıdan izleyiciye sunuyor ve eleştiriyor. Görünürlüğün değil, görünmezliğin altının çizildiği Görüş Mesafesi sergisi, imajların çok hızlı tüketildiği bu çağda, izleyiciyi bakmak ve görmek için daha fazla dikkat sarf etmeye ve görünmeyenin üzerinde düşünmeye davet ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/gulcin-cakir-uretim-sureci-benim-icin-hicbir-zaman-bitmeyecek", "text": "Türkiye'de devlet tiyatrolarında yıllarca oynamış, İki Aile, Yağmurlarda Yıkansam ve birçok televizyon filminde oyunculuk yapan, Bir Demet Tiyatro ve Çatı Katı dizilerinde rejide görev alan, Amerika'da eğitimini tamamlayıp Türkiye'de dört sezon Kurtlar Vadisi Pusu dizisinde Lale Zara rolüyle karşımıza çıkan, İngiltere'nin Manchester şehrinde Türk tiyatrosu yapılmasını sağlayan, bir Türk oyuncu olarak İngiltere'nin seçkin İngiliz oyuncularından oluşan Cloud tiyatrosunda İki Şehrin Hikayesi adlı oyunda rol alan ve Grand tiyatro sahnesine çıkan, Aktris ve yönetmen Gülçin Çakır ile yaşama ve sanata dair sohbet tadında güzel bir röportaj gerçekleştirdik. Gülçin Çakır: Sinema oyunculuğu ve tiyatro oyunculuğu birbirinden çok ayrı, her ne kadar öyle algılanmasa da. Sinemada tiyatronun aksine daha küçük oynamanız gerekli. Mimikleriniz, tepkiniz her şey minimal olmalı. O yüzden dünyada gelişmiş televizyon oyunculuğu teknikleri var ve bence hedefi kamera olan her oyuncu adayı bu konuda eğitim almalı, kendini yetiştirmeli. Tabi yetenek de olmazsa olmaz. Bizde sinema oyunculuğu biraz es geçilmiş, herkes her şeyi oynayabilirmiş gibi bir algı var. Oysa sinema hem iyi oynayanı hem de ekran sempatisi olanı seviyor. Sadece iyi oyuncu olmak da yeterli değil. Dışardan kolay görünse de gerçek anlamda etkileyici bir doğal sinema oyunculuğu gerçekten çok zor. İlk kamera karşısına, bir reklam filminde geçmiştim ve sette sürekli bağıran bir yönetmen vardı. Sanki yönetmenliğin ilk kuralı bağırmakmış gibi. Hem de baya küfür falan ediyordu. Adını sorsanız hatırlamam, öyle bilindik bir marka ve tanınmış bir şirket değildi. O kadar gerilmiştim ki iki lafı söyleyememiştim. Kaç tekrar yapmıştık. Hatta setten ağlayarak giden olmuştu. Şuan daha bilinçli herkes. Ama onun dışında beni zorlayan yine ben oluyorum. Kendime ket vuruyorum. Akışına bırakamıyorum ve çok irdeliyorum. Mükemmel olsun diye sanırım. Ben beni bildim bileli yazarım hatta en az yazdığım dönem içerisindeyim. Kendime DURAKLAMA DÖNEMİ'mdeyim diyorum. Bu senaryo aslında yaklaşık 15 yıllık bir geçmişe sahip. Ben ilk istanbul'a taşındığımda 2006 yılıydı ve sürekli yolda gördüğüm, tanıştığım, tanıdığım insanların öykülerini yazardım. Amerika'ya taşınmamla birlikte bunlara göç hikayeleri eklendi ve 4 yıl öncesi de hepsi birleşip bir kadın hikayesine dönüştü. Benim kahramanım da ülke değiştirmiş, geleneklerin ortasında sıkışmış bir kadının var olma öyküsü. Çok güçlü bir kadın ve ona destek olan ailesinin, başka bir ülkede yabancı olmaktan kurtulma hikayesi. Bir melodram. Sorunların tam ortasında komik ögeler barındıran bir film. Senaryom hemen hemen tamamlandı, son düzenlemeler yapılınca artık yapımcıların kapısını çalacağım. İngiltere'de İngilizlerin tiyatroya ilgisi muhteşem. Benim şu an çalıştığım yerel müzikal tiyatro 1932'de kurulmuş. Ne zaman küçük bir kasabaya gitsem mutlaka bir tiyatrosu var ya da kilisede vs. tiyatro yapan topluluklar. Amatör ya da profesyonel demeden oyun izlemeyi seviyorlar özellikle orta yaş ve üstü olan kesim. Gençler daha ilgisiz görünse de konuşunca hemen hepsi yine bize oranla defalarca oyun izlemiştir. Tiyatro burada hayatın bir parçası. Benim bulunduğum kasabada oyun biletleri 3 günde tükeniyor ve sırf destek için bile olsa insanlar oyun izliyor. Burada bizden farklı olarak Pantolar çok seviliyor, bunun yanı sıra müzikaller çok ilgi görüyor. denemelerim başladı. Tiyatroda ise okuldan beri en iyi olduğum alanlardan biri dramaturjiydi ve Devlet Tiyatrosunda çalıştığım dönemlerde bir çok oyunda reji asistanlığı yaptım. Tiyatro yönetmenliğine geçiş bu yüzden zor olmadı benim için. Manchester'da harika bir ekiple, çok güzel bir oyun çıkardık ve çok güzel bir seyirci kitlesine ulaştık. Ben oyun yönetmek istiyordum fakat nereden başlamam gerektiği konusunda bir kaç arkadaşımın desteğini alarak Manchester'daki bir Türk derneğiyle görüşme ayarladım ve tüm risklerden de bahsederek sorumluluk almaya hazır olduğumu söyledim. Giderken zaten bir kaç oyunun rejisini ve tüm yapılması gereken detayları hazırlamıştım. Onlar da zaten sanatsever insanlardı ve teklifi değerlendirdiler. Başlangıçlar her zaman zordur çünkü bilinmezler vardır. Tiyatroyu seven ama nasıl yapıldığını bilmeyen insanları bir araya getirmek, yeteneklerine inandırmak ve size inanmalarını sağlamak elbette ki zor bir süreçti. Çok şevkle gelen insanların, herhangi bir aksilikte umutsuzluğa kapılmaları çok kolay o yüzden öncelikle karşılıklı güveni oluşturduk ve güzel bir oyun çıkardık. Yazılı medya da bizden çok güzel bahsetti o dönem. Pandemi'den önce başka bir Türk derneğiyle Manchester'da gösterilecek ikinci Türk oyununu çalışıyorduk mesela. İlk oyunun seyircisi ve oyuncularını tiyatro isteği ve desteği hiç bitmedi ve oyuna dahil olamayan bir çok kişiden yeni oyun yapılması yönünde istekler geldi ve yine bir karşılıklı hazırlık sürecinden sonra provalara başladık. Umarız kötü günler geçince yine çalışkan bir ekiple, güzel bir müzikal sahneye koyacağız. iyi işler yapmış bir çekim ekibi vardı. Bir erkek oyuncumuz dışında set ekibi ve oyuncular kadınlardan oluşuyordu, tam bir kadın filmiydi. Çekimlerini İzmir'de gerçekleştirdik. Uçan Süpürge Film Festivalinde gösterimi yapıldı. Son 3 yıldır üzerinde çalışıyorum, tam bir gençlik romanı. Üniversite öğrencisi bir kızın aşkları üzerine kurulmuş bir kitap. Aşklar, baskılar, çıkar ilişkileri, yok oluş ve kendine gelme hikayesi. Sanıyorum yeni yıla doğru roman için yayımcılarla görüşmeye başlayacağım. Hiç daha önce kitap yayınlamadığım için benim için değişik bir süreç olacak. Çok zorlu mücadelelerden geçip tiyatro aşkını hiç söndürmeyen bir kadındır, başarıyla taçlanacak güzel gunler diliyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/gulcin-onel-ile-maya-astrolojisine-giris-yapiyoruz-kemerlerinizi-baglayin", "text": "Maya Astrolojisi rehberliğinde açılan, kişiye ait astrolojik bir haritadır ama içinde yolumuza rehber öyle bilgiler gizlidir ki ben yol haritası demeyi tercih ediyorum. Bu yol haritasında geçmişte girdiğimiz yolları, nesillerden, atalardan, kolektif deneyimlerden aktarımsal olarak getirdiklerimizi, maddi ve manevi dünyaya dair bakışımızı, potansiyel olarak taşıdıklarımızı ve elbet ruhumuzun yol almak istediği yön gibi bir çok detayı bulabiliyoruz. Her kişinin kendine ait bir haritası var, Maya Rehberliği bu bilgiyi yüzlerce yıldır deneyimlenmiş ve bu aktarımı bize bırakmış kadim bir toplum. Maya Takvimi, bir döngüyü 260 gün olarak alır. Bu bizim bildiğimiz akıştan çok farklıdır. Biz daha linear bir takvimi takip ediyoruz oysa Kadim Maya Takvimi ki -onu en çok Tzolk'in diye biliyorsunuz- döngüsel bir yol izler. Doğa ile el ele yürür. 260 gün olmasının temeli en çok bir gebelik sürecine işaret etmesi olarak yorumlanmaktadır. Ve bize der ki takvimle yol alırsan 260 günde bir yeniden doğma potansiyeli taşıdığını keşfedersin. 260 günlük takvimi oluşturma şekli ise sahip oldukları 20 burç ve 13 günlük dönemlerin birliği ile işliyor. Evet 20 burç var ve bizdeki 1 hafta karşılığını ise Maya Takviminde 13 gün olarak bulabilirsiniz. 260 gün içinde hiç bir günün tekrarı yok. Maya'lar her güne bir burç etkisi ve bir sayı atar, tüm bu kombinasyonlar sonsuz olasılıklara bizi açarken müthiş bir matematiksel sistemle de buluşturur. Takvimi izledikçe bu uyuma hayran olmamak elde değil. Birçok yöntemi var, doğum bilgileriniz önemli ancak diğer sistemlerde olduğu gibi doğum saatiniz baz alınmıyor. 00.00 ile ki Maya'lar buna büyük 0 der, her yeni gün bir burç eşliğinde gelir. Doğum senenize eşlik eden gününüzü takvimde bulduğunuzda burcunuzu da keşfetmiş oluyoruz. Doğum saatiniz bir gün önceki veya sonraki burcun etkisini de taşıyıp taşımadığınız için sorguladığımız bir kısım. Ama bence en önemli kısım Maya Takvimine göre doğum gününüzün her sene değişmesi. Maya'lar bu sürece ruhun doğumu diyor, yaşama hangi amaçla geldim, ruhsal yolum, yaşam planım nedir buna dair en temel bilgi benim doğumum ile açılan Maya Takviminde gizli o sebepten de bu döneme ruhsal doğum günü diyoruz. Çok trikli bir soru, gelecekten kastımız önemli. 🙂 Gelecek, şimdi de yaratılıyorsa o zaman? diyor ve yorumu size bırakıyorum. Ama her daim altını çizdiğim bir kısmı da eklemeden geçmeyeceğim, takvim bize doğanın akışını izlemeyi hatırlatır, bu da büyük resmi görmeyi öğretir kişiye. Biz ağaca odaklanırken, kalbin ormanı görendir. Kişi için açılan harita işte adeta dallanıp budaklanan bir orman gibidir. İçinde kendinize yol tabelası diye bıraktığınız işaretler bulacaksınızdır ve evet o sebepten Maya Astrolojisinde Gelecek Burcunuz veya bir diğer yönü ile Kaderi Yolunuz dediğimiz bir burcunuz bulunmaktadır. Bu aslında ruhunuzun bir çağrısıdır, o çağrıya adım attığımızda harita ile uyumlanırız o zaman da sanırız ki bir kehanet gerçekleşiyor oysa sen yolu yürüyorsundur. Elbette yapabiliriz, insan bütünden ayrı değil. Her senenin taşıdığı bir burç enerjisi de oluyor, bu sene 10 Geyik burcunu taşıyoruz. Bu da birlikte hareket etmenin, grup içinde eşit bir hakka sahip olmanın, bütünün iyiliği için çalışmanın temalarını ortaya koyuyor. Hipnotize olduğumuz, kendimizi koşullandırdığımız, tüketen halimize de bir son vermemiz gerektiğini söylüyor. Yeni bir yapının inşasındayız ve bu sefer en temel gerçek kim olduğunu hatırlamaktan geçiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/guldenin-mudavim-akustik-albumunde-yer-alan-hic-sevmedin-diyelimin-klibi-yayinlandi", "text": "Başarılı Sanatçı Gülden'in DMC etiketli Müdavim adlı akustik projesinin beşinci video klibi Hiç Sevmedin Diyelim yayınlandı. Söz ve müziği Gülden'e ait olan şarkının düzenlemesi Özgür Abbak tarafından yapıldı. Video klibi ise İzzet Başlak yönetmenliğinde çekildi. Projedeki şarkıların düzenlemesinde ve kliplendirilmesinde Akustik demek basitlik demek değildir, ne tür yayın yaparsak yapalım maksimum özeni göstererek artık sadelik ve basitliği birbirinden ayırmalıyız diyerek full kadro ekiple çalışan Gülden, beğenilerden çok mutlu olduğunu dile getirerek, sevenlerine sürpriz projelerinin devamını müjdeledi. Gülden'in, DMC etiketiyle yayınlanan Müdavim albümünde yer alan Hiç Sevmedin Diyelim isimli şarkısı, 4K çözünürlüğünde video klibiyle netd müzik'te."} {"url": "https://gazetesanat.com/guldestan-ilk-kez-kadikoy-sureyya-opera-sahnesinde", "text": "Devlet Opera ve Balesi'nin en popüler eserlerinden biri olan, Türkiye'nin çağdaş ve geleneksel kültürünü yurt dışına tanıtma amacıyla yapılmış Güldestan, seyircilerden gelen yoğun talep üzerine 26 Ocak Perşembe akşamı, ilk kez Kadıköy Belediyesi Süreyya Opera Sahnesi'nde sahnelenecek. 2004 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın girişimleri ile Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü'nün Ankara, İzmir, Antalya ve İstanbul Devlet Opera Balelerinden oluşan bir kumpanya ile sahnelediği bir müzik ve dans prodüksiyonu olarak tanımlanmış ve hayata geçirilmiştir. 18 Yıldır sahnelerde kalmış olan bu dinamik ve renkli prodüksiyon, bu güne kadar Hollanda, Çin, Almanya, Makedonya, Kıbrıs, Bosna, Cezayir, Arnavutluk ve Fransa'da sahnelenmiştir. Koreograf ve Sanat Yönetmeni Beyhan Murphy ve müzik insanı Mercan Dede'nin beraber ürettikleri bu eser aynı zamanda Aspendos Opera ve Bale Festivali, Bodrum Bale Festivali, Bursa Festivali gibi Türkiye'nin önemli festivallerinde yer almıştır. Ayrıca Mersin, Antalya, Samsun, İzmir, Ankara ve İstanbul olmak üzere altı Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenmiş olan Güldestan, kurumda en fazla turne yapmış eser olma özelliğine sahiptir. Güldestan'ı popüler yapan, modern ve klasik olanı birleştirmesinin yanı sıra, eserde iç içe geçen elektronik müzik ve geleneksel müzik yaklaşımıyla, sahne sanatları alanında benzersiz ve ilk olmasıdır. Kayıttan icra edilen dans bölümlerinin aralarına yerleştirilmiş canlı orkestra ile icra edilen müzik parçalarından oluşan bir bütündür. Güldestan'da; bir göç yolundan şehirdeki kafeye, çağdaş yazar Orhan Pamuk'un eserlerinden 18. yy'da Evliya Çelebi'ye, modern insanın içsel yolculuklarından sema'ya, Osmanlı zamanlarından modern İstanbul'a varan bir yolculuk anlatılıyor. Güldestan'ın mistik aurasına, Ara Güler'in İstanbul fotoğrafları eşlik etmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/gulhan-ozer-diyarbekirli-ileriye-yonelik-tek-planim-nefesim-yettigi-surece-resim-yapmak", "text": "Deneysel resimler yapmayı seviyorum. Görsellik evresine ulaşmadan önce zihnin süzgecinden geçip duyguyla yoğurulan resimlere ulaşmayı hedeflediğimi söyleyebilirim diyen başarılı ressam Gülhan Özer Diyarbekirli ile resim sanatı ve yaşama dair güzel bir sohbet gerçekleştirdik. - Resme başlama hikayenizi anlatır mısınız? Okumayı yazmayı bilmediğim yaşlarda gördüğüm her nesnenin resmini çizmeye çalışarak aslında sanata ilk minik adımlarımı atmışım. Sözcüklere sığınmaksızın plastik değerleri kullanarak kendimi ifade etmenin konforunu bugün bile yaşadığımı söyleyebilirim. Aslında Fransız Dili Öğretmenliği mezunuyum; ancak çocukluğumdan itibaren sanatçı bir ağabeyin evdeki varlığından çok etkilendiğim gerçeği, onun yönlendirmeleri ve özendirmeleriyle resimle bağımı neredeyse kesintisiz olarak devam ettirdim. Burhan Özer Resim Atölyesi'nde devam eden resim eğitimimden dolayı da uzun yıllara dayanan bir usta-çırak ilişkisinden söz etmek mümkün. Bu nedenle Burhan Özer ekolünden geldiğimi söylemek çok da yanlış olmaz. Sonuç itibariyle bir jüri üyeliği, üç solo sergi ve pek çok karma sergide resimlerimle yer alarak sanatta var olmaya çalıyorum. - Sizce resim yapabilme yeteneği sonradan kazanılabilir mi yani eğitimle bu yetenek elde edilebilir mi? İnsanın kendi içindeki potansiyeli çoğaltıp bunu yansıtabilecek motivasyon ve yeterliliğe sahip olmasıyla alakalı biraz. Yaşanılan zaman ve mekanın farkındalığıyla insan odaklı gözlemler, düzenli ve istikrarlı çizimler, boyamalar yapmaktan geri durmazsa yani uzun soluklu ve kesintisiz yapılan sanatsal sürece bir de ruh kırıntılarını serpiştirmeyi başarabilirse ilerlemenin kaçınılmaz olacağını düşünüyorum. - Eserlerinizde ne tür konuları işliyorsunuz? Resim yapmak benim için doğayla, insanla ve Tanrı'yla olan bağımı deklare etmenin en sanatsal yolu diyebilirim. Bir nevi meditasyon, rehabilitasyon ya da adına her ne denilebilirse o. Bu nedenle o zaman dilimi içindeki ruh halimi en iyi ifade edebilecek ya da şifalandıracağına inandığım konuları seçtiğimi söylemek yanlış olmaz aslında; ama konularım daha çok insan teması etrafında yoğunlaşıyor. İnsanın ruh hallerini anlatmaya çalışmak çok büyüleyici bir süreç benim için. Onun dışında natürmort ve peyzaj resimleri de yapıyorum. Peyzajlarımda temamın çoğunluğunun İstanbul olduğunu söyleyebilirim. - Bundan sonraki resim çalışmalarınız için bir konu tasarladınız mı? Deneysel resimler yapmayı seviyorum. Görsellik evresine ulaşmadan önce zihnin süzgecinden geçip duyguyla yoğurulan resimlere ulaşmayı hedeflediğimi söyleyebilim. Bu kıvama ulaşması için de belli aşamalardan geçmek gerekiyor. Şu sıralar böyle bir süreç içerisinde yol alma çabasındayım. Mitolojik figürler gibi algılanabilen; ancak özünde kadın imgesiyle insanı ve insanın dünyevi ve ilahi yanını, aidiyetini sorgulayan bunu yapmaya çalışırken gerçekle düş arasında lirik bir üslupla plastik öğelerle zengin bir anlatım kullanma çabasındayım. Zaten resim yapmak dediğimiz olay insanın dış dünya ile düş dünyası arasındaki birikimlerini somutlaştırarak dışa vurmaktan başka bir şey değil. Bu eylem sırasında görülen dış dünya kadar düşler, fanteziler de önemli bir rol oynar. Sanatçı bu iki farklı dünyanın birleşiminden yola çıkarak kendi özgün dilini oluşturur. Benim yapmaya çalıştığım da aynen bu. - Resmin, sizce insan üzerinde aşkınlığı ifade eden bir boyutu var mı? İnsan, doğası gereği yaratıcısından bağımsız değildir. Dolayısıyla yaratım sürecinde kullandığı materyal ister kil olsun, ister boya ya da sözcükler olsun sonuç değişmez. İnsan'ın yarattığı her şeyde insanın yaratıcısının izleri mevcuttur. Bir eserde sanatçının ruh parçacıklarını görebiliyorsanız o eser aşkınlık içeriyor demektir. - Hayat felsefeniz nedir? Özetle insan olabilme yolunda ne kadar yol kat edebilirime odaklanarak tekamül ederken ardımda da güzel izler bırakma derdinde olduğumu söyleyebilirim. - İleriye dönük planlarınız nelerdir? İleriye yönelik tek planım nefesim yettiği sürece resim yapmak ; çünkü hayatın planı çoğu zaman daha yaratıcı oluyor. Söyleşindeki sözlerini okuyunca sanata ilişkin bir yolda ilerlemenin anahtarlarını gördüm orada. Senin de değindiğin gibi sanat oldukça uzun bir süreç. Daha doğrusu yaşamın ta kendisi. Onunla düşünmek, onu yorumlamak ve yansıtmak hep birbirinin içine geçmiş eylemlerdir. Eski bir sözde dillendirildiği gibi Ars longa, vita brevis. Hele suluboyanın dikkat isteyen, disiplinli çalışma sistemi içinde güzeli yakalamanın ne denli zor bir iş olduğu bilinmez değil. İzlediğim çalışmalarında senin bu güç sürecin üstesinden geldiğini görüyorum. Başarı dileklerimle.. Her zamanki gibi çok zarifsiniz. Sizin gibi kıymetli bir sanatçıdan böylesine güzel yorumlar almış olmanın mutluluğunu tarif edemem. Sanatın ışığında ilerleme çabamı görmüş olmanız, yüreklendirici ve özenle kullandığınız sözcükleriniz için minnettarım."} {"url": "https://gazetesanat.com/gulistan-kaya", "text": "Neden her zaman bilinen, merkez figürlerle röportaj yapılır? Neden lokal olanlarla da konuşulmaz? Lokal onlarca yetenek varken! gibi sorular soruyordum kendime. Cevabı bulmam da uzun sürmedi. Sosyal medya illüstratörden ressama, yazardan müzisyene kadar envaiçeşit sanat disiplinindeki isme kolayca ulaşmak açısından ne de hoş. Ben de öyle yaptım. İşlerini uzun zamandır takip ettiğim, genç ve yetenekli bir ressamla, Gülistan Kaya ile sanatını, ressamlığı, işlerini ve çok daha fazlasını konuştum. Gülistan portre çalışan bir ressam. Ve daha çok yabanıl ortamların içerisinde yer edinen kadınların portrelerini çiziyor. Söyleşimizi aşağıya inerek okuyabilirsiniz. Merhaba. Ben 1995 yılında Edirne'de doğdum. İlköğretim başlangıcından lise bitimine kadar da İstanbul'da yaşadım. Karadeniz Teknik Üniversitesi Harita Mühendisliği'ni bitirdim. Hemen ardından Güzel Sanatlar sınavlarına girdim. Şu anda Ordu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nde okuyorum. Çocukluktan beri bir şeyler yaratmaya ve resim yapmaya ilgim vardı. Fakat aldığım eğitim o yönde olmamıştı. Harita Mühendisliği son sınıfta iken asıl isteğim ve hedefimin sanatçı olmak olduğunda karar kıldım. Ve bu yönde bir eğitim almaya başladım. Ben figüratif resimler yapıyorum. Malzeme olarak tuval üzerine yağlı boya veya akrilik boya tercih ediyorum. Resimlerimdeki figürler ve bitkileri yaratırken -özellikle son dönem çalışmalarımda- ara formlar yaratma çabasındayım. Figürlerimle biçimsel olarak oynamayı, bozmayı seviyorum. Kompozisyonlarımda figürleri, bitkileri ve diğer ögeleri iç veya dış mekanda konumlandırarak kurguluyorum genelde. Figürlerin izleyiciyle göz göze gelmesine dikkat ediyorum zaman zaman. Bu yolla resmin o durgun, edilgen doğasını kırmaya çalışıyorum. Evet iç ve dış mekanlarda mekanın parçası olarak ele aldığım bitkileri kimi zaman bir ''bitki portresi'' olarak ortaya koymaya çalışıyorum. Ve genelde bitkileri yakın planda resmediyorum. Onların vahşi ve yırtıcı yanlarına odaklanmayı seviyorum. Sembolist yazar ve ressamlar beni etkiliyor diyebilirim. Örneğin Baudelaire'in ''Kötülük Çiçekleri'' kitabı bir serimin ismi olacak kadar etkilemişti beni. Bununla birlikte Arnold Böcklin, Gustave Moreau, Odilon Redon gibi sembolist ressamların işlerini de çok seviyorum. Sembolizmin yanında mitolojiden, efsanelerden, ana tanrıça kültünden de besleniyorum. Resimlerinde toplumsal rolleri, cinsiyetleri sorgulayan kompozisyonlar da var sanıyorum. Evet resimlerimde stereotiplere ve bunlar üzerinden toplum tarafından oluşturulan kalıplaşmış sözlere ironik yaklaşıyorum. Geleneksel kodları irdeliyorum. Meydan okuyan figürler oluşturmak da bunun bir parçası diyebilirim. Fakat şu sıralar daha çok özbenlik algısı, kimliğin ve benliğin inşasında toplum ve kültürün etkisi özelinde işler üretiyorum. Ve buna bağlı olarak da yeni imgeler girdi resimlerime. Öznel deneyimlerimin de etkisiyle otoportreler üretiyorum daha çok. Aslında her dönemden bağ kurduğum sanatçılar var, diyebilirim. Örneğin Rönesans'ta Bosch'un sanatı ve henüz o dönemde kendi imgelemini inşa etmiş olması beni büyülüyor gerçekten. Barok Dönemi'nde Artemisa Gentileschi ve Velazquez beni etkileyen sanatçılardan. Modern sanattan Francis Bacon'ın resimlerini çok seviyorum. Yine modern sanattan Fahrelnissa Zeid'in çok çeşitli zengin üslubunu derin ve güçlü buluyorum. Bugün resim tarihi üzerine güncel kaynaklar mı eski kitaplar mı daha başarılı sence? Mesela bende Kültür Bakanlığı Yayınları'ndan çıkan bir Rönesans Sanatı kitabı var ve Rönesans'ı daha çok resim üzerinden anlatıyor ama 1979 basımı. Faydalandığım kaynaklar açısından değerlendirecek olursam eski kaynaklar ve eski kaynakların derlenmiş hallerini resim üzerinden de incelemek, desen öğrenmek açısından öğretici olabiliyor. Bunun yanında yerli ve yabancı güncel sanat tarihi yayınları da öğrenme sürecimde etkili ve faydalı oldu, diyebilirim. Sen doğal ortam açısından da zengin bir yerde, Ordu'da yaşıyorsun. Sanırım bitkilerle, tabiatla, doğayla büyükşehirdekilere kıyasla daha fazla iç içesin. Evet. Tabii, sanatla uğraşanların nerede olursa olsun duyarlılıkla gözlem yapması önemli. Tabii ki tabiatta ilgimi çeken bir şeylerle karşılaşıyorum. Fakat, daha çok buralarda da bulunmayan egzotik bitkiler ilgimi çekiyor. Ve tüm bunlardan faydalanarak doğada karşılığı olmayan formlar yaratma peşindeyim. Daha çok bir şeyler ortaya çıkarma ihtiyacıyla hareket edince bu ihtiyaç, sürekli üretime dönüşüp kendini buluyor. Bu üretme temposu içinde kişisel sergi planım olmamıştı. Fakat işler kendini bulmaya ve birikmeye başladıkça paylaşma motivasyonu da olmuyor değil. Bu sebeple ileride bir sergi düşünüyorum. Çalışmalarımı kendi atölyemde sürdürüyorum. Tuvalin yanı sıra kağıt işler, kolajlar ve seramikle de üretim yapıyorum. Kullandığım malzemeleri çeşitlendirmeye çalışıyorum. Yeni şeyler deniyorum. Araştırma ve eskizler yapıyorum şu sıralar."} {"url": "https://gazetesanat.com/gulumseyin-philippines-adli-uluslararasi-fotograf-sergisi-beylikduzu-ataturk-kultur-ve-sanat-merkezinde-acildi", "text": "Beylikdüzü Belediyesi tarafından Filipinler İstanbul Başkonsolosluğu'nun katkılarıyla düzenlenen Gülümseyin Philippines adlı uluslararası fotoğraf sergisi BAKSM'de açıldı. Filipinler Büyükelçisi Maria Elene P. Algabre ve Filipinler İstanbul Başkonsolosu Arvin de Leon'un katıldığı açılış töreninde konuşan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, Gülümsemek insanı iyileştirir, kötü duygulardan uzaklaştırır ve özgüvenini yerine getirir. En zor zamanlarda bile gülümseyerek işlerimizi yapmaya gayret eden bir ekibiz biz. Dünyayı sevgi ve gülümsemek kurtaracak. ifadelerini kullandı. Beylikdüzü Belediyesi tarafından Filipinler İstanbul Başkonsolosluğu'nun katkılarıyla düzenlenen Gülümseyin Philippines isimli uluslararası fotoğraf sergisi Beylikdüzü'nde açıldı. Filipinler İstanbul Başkonsolosluğu'nun koleksiyonundan orijinal fotoğrafların yer aldığı sergide, 15 Filipinli fotoğraf sanatçısı tarafından Filipin günlük yaşamının ve kültürünün farklı yönlerinin betimlendiği 16 eser, Beylikdüzü Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi Galeri Bedri Rahmi Sergi Salonu'nda ziyaretçilerin beğenisine sunuldu. 28 Şubat tarihine kadar ziyarete açık olacak serginin açılış törenine; Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık'ın yanı sıra; Filipinler Büyükelçisi Maria Elene P. Algabre, Filipinler İstanbul Başkonsolosu Arvin de Leon, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Şengül Altan Arslan, STK temsilcileri ve ilçe protokolü katılım sağladı. Serginin açılış töreninde konuşan Filipinler İstanbul Başkonsolosu Arvin de Leon, 15 yetenekli Filipinli sanatçının gözünden Filipinleri sizlere getirdik. Her birinizden, bu orijinal 16 fotoğrafın her birine yakından bakmanızı rica ediyorum. Bazılarında kültürlerimiz arasında özellikle de günlük yaşantımızı nasıl sürdürdüğümüzle ilgili benzerlikler göreceksiniz. Umarım fotoğrafların uyandırdığı duygu ve hatıraların yarattığı hikayeleri evinize götürür, ailenizle ve arkadaşlarınızla paylaşırsınız. Beylikdüzü halkına, ülkemin 7 bin 641 adasındaki hayata küçük bir bakış atmamıza ve bunu paylaşmamıza fırsat sağladıkları için şükranlarımı ifade etmek istiyorum. Fotoğraf sergisi, Filipinliler ile Beylikdüzülüler arasında gerçekleştirilen ilk etkinlik ve son da olmayacağına eminim. Bu sergi, Filipinliler Başkonsolosluğu'nun İstanbul'da bir belediye ile yaptığı ilk etkinlik. Fotoğraf sergisinin düzenlenmesinde emeği geçen herkese teşekkür ederim. ifadelerini kullandı. Başkonsolos Leon, konuşmasının ardından Filipinler tarihi ve anadilleri hakkında çeşitli konuları kapsayan kitapları belediye kütüphanesine kazandırılmak üzere Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık'a hediye etti. Sanatın iyileştirici gücünün her daim Beylikdüzü'nde olacağını belirten Başkan Çalık ise, Bugün burada çok kıymetli konuklar ve sanatsever komşularımızla birlikte, iki ülke için de çok özel olan fotoğraf sergisini açıyor olmanın mutluluğu içerisindeyiz. Gülümsemek çok kıymetli. Gülümseyebilmek ve gülümsemenin enerjisini vücudun her hücresinde hissedebilmek gerçekten çok kıymetli. İçinde bulunduğumuz bu dönemde, vatandaşlar yaşamış olduğu derin ekonomik krizle karşı karşıyayken bir nebze de olsa ruhlarımızın iyileştirilmesi adına biz sanatı kullanmaya devam edeceğiz. Ünlü düşünür Victor Hugo, 'Gülümseme iki insan arasındaki en kısa mesafedir' diyor. Gerçekten de buzları eriten, insanları birbirlerine yaklaştıran aslında gülümsemektir. Beylikdüzü'nde yaşayan komşularımızın bu sergiye özel ilgi göstereceğine yürekten inanıyorum. Gülümsemenin maliyeti yoktur, gülümsemek insanı iyileştirir, kötü duygulardan uzaklaştırır ve özgüvenini yerine getirir. Ben mümkün olduğu kadar gülümsemeye gayret ediyorum. En zor zamanlarda bile gülümseyerek işlerimizi yapmaya gayret eden bir ekibiz biz. Dünyayı sevgi kurtaracak, gülümsemek kurtaracak. şeklinde konuştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/gulun-adi-umberto-eco", "text": "Ayrıntıları işaretlere dönüştüren ve bu paralelde bir mesleği seçen akademisyen, romanını da ne gibi ağlarla ördüğünü tahmin etmek zor olmasa gerek. Kendini alçak görmesinin arkasında kaliteli bilgi dağarcığının yattığı akademisyen Umberto Eco'nun romancı kimliğinin anlaşılması, daha demlenmeyi bekleyen bir süreçtir. Tabii bu şimdilerde övülmediği veya sevilmediği demek değildir. Lakin sanat yapıtının artık göründüğünden daha fazla imgelere sahip olduğunu düşünen Göstergebilim, gittikçe artan bir hızla yayılmaktadır. Dolayısıyla bu ve bunun gibi eserlerin karşımıza daha çok çıkacağı beklenebilir. Bilginin sanat yaratımına nasıl faydası olduğunun somut kanıtı Gülün Adı romanı, ister kabul edilsin ister edilmesin bilgiyle konuşulan bir romandır. Saussure ve Barthes gibi isimlerden sonra Göstergebilim'e iyi katkılar sağlamış isim Umberto Eco'dur. Edebiyat açısından Göstergebilim: Herhangi bir yazıda bulunan göstergelerin insan zihnindeki izdüşümlerinin incelenmesi ve değişkenlerinin tespit edilip o göstergeden yeni çıkarımlar yapılmasıdır. Peki Umberto Eco bunu Gülün Adı romanında kullandı mı? Evet. Zira bu bilim, yazının oluşumundan önce veya sonra uygulanabilir. Umberto Eco, romanın bazı sahnelerinde göstergeleri bize açıkça sunmaktadır. Bu göstergeler imgelere dönüşür ve böylece anlam çokluğu sağlanır. Fakat bu konuya daha sonra devam etmek ve şimdilik bunun hazırlığını yapmak mantıklı olacaktır. Aristoteles'den itibaren sanat'ın, incelenmesi ve yorumlanması gereken bir üretim olduğu düşünülmüştür. Her incelemecinin temel kaynağı olan Poetika, inceleme konusunda bize ilk örnekleri sunmaktadır. Burada sanat veya o zamanın yaygın türü olan tragedya, yansıtma eylemi gibi düşünülmüş ve böylece bir olayın veya durumun sahnedeki taklidi olarak kabul edilmiştir. Şimdi yeni bir bakış açısı geliştirmek gerekirse en ufak bir taklit eylemi, zihinde öğrenilmiş olan bilginin geri yansımasıdır. Taklit meselesi, en ilkel koşullarda bile öğrenmenin bir ispatı olarak da görülmüştür. Örneğin kuş veya maymunun, eğiticilerinden öğrendiklerini tekrarlaması gibi. Dolayısıyla bu kaçınılmaz gerçek, sanat gibi çok daha karışık bir üretimde de yoğunlukla kullanılmıştır. Bilinenin üzerine bir yazar muhakkak çok kitap okumalı gibi yaygın ifadeler bize bilginin belki de yetenekten bile daha önemli bir sanat aracı olduğunu göstermektedir. Sanatın ilk çağlarından beridir bilgiden yola çıkılıp bir birikim oluşturmak, sanat ve bilim için oldukça önemlidir. Bir başka örnek de sanat akımlarıdır. Bir realist sanatçının romantizm sanat akımını bilmemesi düşünülebilir mi? Romantizmden nefret eder hale gelip hiddetle realizmi savunan yazarlar, romantizm akımının birikiminden faydalanarak ona karşıt bir görüş ortaya atmıştır. Her yeni gelen sanat akımı'nın bir öncekini kovaladığı çok nettir. Bu düzenin ilk temeli, belli bir bilgi birikimin artık doyum noktasına geldiği ve gelişmek için sancıların başlamasıyla doğru orantılıdır. Bilgisiz sanat, temeli atılmamış bir bina gibi sallantıdadır ve muhakkak yıkılacaktır. Ülkemizde sallantıda olan binaların halk arasında piyasa işi gibi söylemleri mevcuttur. Bu bir ayrım, ve bu ayrımı görebilmek; İyi ve kötüyü, kaliteli ve kalitesizi, güzeli ve çirkini ayırt edilmesi gibi farkındalık yaratılması demektir. Aksi takdirde her ürüne sanat demenin korkunç sonuçlar doğuracağı görülebilir. Yazarımız, Orta Çağ Tarihçisi, Dilbilim Uzmanı ve Düşünürdür. Umberto Eco'nun kendi bilgi birikimini Gülün Adı romanında başarılı bir kurguya oturtabilmesi takdir edilmelidir. Bilginin kesinlikle doğru yönlendirme ile sanata dönüştürülmesi farklı yararlar doğurmaktadır. Örneğin bu roman birçok bilgi ve öğretiye de ev sahipliği yapmaktadır. Eserin dili üst dil olmasa da belli bir bilgi dağarcığı kabil olması, okunabilirliğini doğru orantılı etkilemektedir. Temel birkaç bilgisi olan her okuyucuya yeni bakış açıları ve yeni bilgiler katacağı da yadsınamaz. Peki bu gibi yararlarından ziyade edebi bir estetik oluşması nasıl sağlandı sorusunu tartışmak yararlı olacaktır. Bizzat yazarın da bahsettiği birkaç konuyu yeniden düşünelim; İnandırıcılık meselesi edebi eser için önemli yapı taşlarındandır. Orta Çağ tarihine yakın olan Umberto Eco'nun, bir Orta Çağ rahibinin nasıl konuştuğunu veya bir Fransisken rahibinin diğer mezhepteki rahipler ile ne gibi çatışmalar yaşayacağını bilmesi, inandırıcılığı olumlu etkileyen faktörlerdendir. İkinci önemli nokta, kurgudur. Kurgu tahmin edilesi bir hal aldığında zayıflamaktadır. Çıkmaza girdiği noktada okuma isteğini baltalar. Dolayısıyla kurgu çok ince bir çizgidir. Eco, birkaç temel olayın üzerinden şekillendirdiği bir kurgu yazdığını ifade etmektedir. Bu yöntem doğru yollardan biridir. Şöyle ki; Yazar, bir rahip öldürmek istediğini ve bir kütüphane kurmak istediğini önceden bilmektedir. Fakat ciddi bir polisiye de yazmak düşüncesinde olmayan Eco, tarikatları birbirine kırdıracağı ve ortaya yeni bakış açıları koyacağının farkındadır. Dolayısıyla bu olayları sıkı sıkıya bir tutmak istediği için tek mekan seçmektedir. Bu mekan el değmemiş bir kütüphaneye ihtiyaç duymaktadır. Böylece yükseklerde yalıtılmış bir manastır kurma fikri buradan doğmuştur. Romanın karakterleri ise inanılmaz farklılıklar gösteren çeşitlilik konusunda sıkıntılar yaratmayacak şekilde çizilmiştir. Bir karakterin birçok ruh halini beraber yaşayabildiği Gülün Adı romanı yaşayan bir manastır yaratmada başarılı olmuştur. Bilimin yeraltından yürütüldüğü Orta Çağ'da sanıldığı kadar ilmi ilerleme sıfırlanmamıştır. Okuyucuya güzel bir hikaye ve kurgu ile birlikte bilimin ilerleyişinin ayrıntılarını veren Gülün Adı, şimdinin gözlük, öncelerin de mercek dediği aletin ehemmiyetini çok güzel anlatmıştır. Kimilerinin Şeytan işi olarak görmesi kimilerinin ise zararsız büyü dediği icatları o günün gözüyle okumak çok keyifli bir hal almaktadır. Bunların haricinde tıbbi gelişmelerin devam ettiği Orta Çağ'da, şifalı otların birbirleriyle karıştırılıp bir insanı sağlığına kavuşturduğu veya hata yapılırsa öldürdüğü de bilinmektedir. Gülün Adı romanı, Doğu ilminin 1000-1400'lü yıllardaki yükselişinden faydalanan Avrupa, İbn-i Sina, İbn-i Rüşt, daha sonraki yıllarda İbn-i Haldun, gibi Anadolu ve Doğu topraklarında yaşamış bu gibi bilim insanlarının önemini çok iyi yansıtmıştır. Orta Çağ'da her ne kadar homojen dağılmış bir anlayış dönemi saltanat sürse de doğu ilmini iyi görenler de vardır. Eserde sık sık adı geçen Tanrıbilimciler Doğu ilmini iyi okumuş, bilime açık, sorgulayabilen insanları yansıtmaktadır. Tarikat olarak da aynı yansımayı gösterenler ise Fransiskenler'dir. Birçok dini liderin gelip geçtiği Orta Çağ'da farklı papa anlayışları ile bölünmüş ve ağız dalaşına girmiş tarikatlar mevcuttur. Papa Johannes'in yolundan gidenler'in bilime daha sıcak insanlar oldukları görülmektedir. Fakat bu ayrımların hepsinin daha üstünde önemli bir durum daha vardır. Bu durum Kilisenin güç sarhoşluğu yaşamasından kaynaklanır. İki önemli tezin çarpışmasının da sebebi Kilisenin gücünün korunması ve hatta İmparatorluğu yönetebilmektir. Bahsettiğimiz iki tez: Hz. İsa'nın üstündeki kıyafetler kendisinin miydi? Yoksa değil miydi? Çok basit gibi duran bu sorunun önemini açıklayayım; Beşeri hayatın içerisinde mal edinmemek ve sadece iman doğrultusunda yaşamak kabul ediliyorsa evet, Hz. İsa'nın üzerindeki kıyafetler onun değildi. Yani bir mal varlığı edinmemişti. Dolayısıyla Kilise'nin kendi bünyesindeki değerli taşlar, altın paralar, görkemli tapınaklar anlamsızdı. Kilisenin maddi açıdan askeri düzeyde ihtiyacının giderilmesi yeterliydi. Peki ekonomiyi elinde tutamayan Kilise, İmparatorlukta güç kaybetmez miydi? Orta Çağ'da ekonomik gücü barındırmak aynı zamanda orduyu da yönetmek demekti. Burada işimiz Orta Çağ tarihi yapmak değil lakin Baskerville'li William'ı anlamanın önemi buradan geçmektedir. Kendisi Fransisken rahibi olup aynı zamanda da sorgucudur. Daha ufak olaylara bakan sorgucular'ın Engizisyon yargıçlarına göre daha tarafsız olduğu düşünülebilir. Baskerwille'li William'ın, ilerici tavrı ile diğer rahiplerden hemen sıyrıldığını görmek mümkündür. William karakteri, bilime düşkün ve en önemlisi din, ırk gözetmeksizin yapılan çalışmalara açık zihniyetli çizilmiştir. Ayrıca hiç bilgi verilmese de William'ın realist bir tavrı da vardır. Sorguculuk yaparken soyut safsataları ikinci plana atarak her zaman gördüğü somut kanıtlar ve izler ile yola çıkmaktadır. Böylesine katı din öğretileri içerisine batmış manastırda, William aklı, sevgili çömez rahibimiz Adso da umutlu geleceği temsil etmektedir. Bu gibi vurguların yanında dönemin siyasi oyunları da arka planda yaşayan bir dünya yaratmakta çok önemli bir rol oynamıştır. İmparatorluk ile Papa'nın saltanat mücadelesi yaşanırken hangi tarafa yanaşacağını düşünen tarikatlar birbiriyle çatışmış, sapkın denilen dini öğretilerden uzaklaşmış gruplar peyda olmuş ve iç savaş bile yaşanmıştır. Dolcino bir rahip olarak din öğretilerini saptırmış ve günahkar bir grup yaratmıştır. Bu grup birçok savaşa da sebebiyet vermiştir. Burada önemli bir durum söz konusudur. Fra Dolcino tarih sahnesinde sosyalist bir tavır sergilemiş, kilisenin yozlaşmasına karşı çıkmış ve dinde maddiyatı reddetmiştir. Lakin o dönemin katı dini koşullarında bu durum nasıl görülmektedir? Birçoğu Şeytanın yolundan gittiği için suçlamış bir kısım kadınların erkekler ile beraber yaşamasına sapkınlık demiş ve belki de Dolcino hiç anlaşılamamıştı. Bu gibi durumların karakterde yarattığı korku, endişe, üzüntü ve gurur duygularını hissetmek, Eco'nun tarih bilgisini nasıl estetik değeri olan bir edebi romana dönüştürebileceğini göstermektedir. Yazının çoğunda kurgudaki cinayet olaylarından hiç söz edilmemesinin en önemli sebebi, aslında Umberto Eco'nun polisiye bir roman yazmadığı ve bunu sadece bir maske olarak kullandığını anlatmaktır. Çömez rahip Adso'nun -ki kendisini romanımızı anlatan kişidir.- öğrenme açlığını gidermeye çalışan olgun ve bilge rahip William'ın birçok felsefi ve eleştirel tartışmalarına bir Orta Çağ manastırında tanık olmak çok keyifli sahneler doğurmaktadır. Eserimizin dönemi itibari ile gülme eyleminin inanılmaz derecede büyütülüp sorgulandığı, sapkınlıkla suçlandığı bir olaylar zincirini de içerisinde barındırması kaçınılmazdır. Dönemin elde kalan sanatı, Aristo ile birlikte irdelenen tragedya'dır. Bu gibi taklit ve sahne sanatlarına seyircinin gülmeler ile etkileşime girmesi ruhban sınıfını rahatsız etmektedir. Bunun en önemli sebebi gülmenin getirdiği özgüveni ve umursamaz tavrı, din öğretileriyle çelişkili bulmaktır. Bu konu üzerine tartışmaların odağı İsa'nın gülüp gülmediğidir. Bunun ayrıntısına fazla girmemekle birlikte William gibi ilerici düşünürler, gülmenin insancıl ve zararsız bir eylem olduğunu içten içe kabul etmişlerdir. Bu olaylar tarih sayfalarında doğru, fakat eserin sayfalarında birer göstergedir. Gülme eyleminin aslında kontrol altına alınmak istenmesinin en önemli temeli halkın hiçbir anında özgür hissetmemesini sağlamaktır. Halkın ensesinin dibinde her zaman kilisenin bekçilik yaptığını bilmek halkı tedirgin ve itaatkar yapacağı düşünülmektedir. Dikkat edilirse sembolden ziyade Gülün Adı eserinde göstergelerin bulunmasının sebebi şöyle açıklanabilir; örneğin bir sorgucunun tam zıttı engizisyon yargıcıdır. Fakat bu sorgucu olmayanın engizisyon yargıcı olduğunu göstermez. Elimizde sorgucu, yargıç, bilim, kitap gibi göstergelerin olmasını kısaca tanımlayalım; yargıç bağnazlığın karşılığıdır. Sorgucu özgür düşüncenin karşılığıdır. Bilim ilericiliğin karşılığıdır. Kitap bir geçidin karşılığıdır. Görüyoruz ki tanıdık bağdaştırmalar olduğu gibi tanıdık gelmeyen bağdaşmalar da vardır. Dolayısıyla biz bu durumda tam da yukarıdaki alıntı gibi bir karşılık almaktayız. Bu gibi kavramların nelere karşılık geldiğini anlamak aslında bir spor gibidir. Bu sporun branşını Göstergebilim olarak kabul edersek, ne kadar egzersiz yaparsak o kadar arka plandaki metnin ne dediğini duyabiliriz. Peki Umberto Eco, Gülün Adı'nı yazarken Göstergebilime uygun olması için çabalamış mı? Açıkçası bunu bilemeyiz. Ayrıca bunun pek bir önemi de yoktur. Çünkü ayrıntıcı bir tavırla yazılan her eserde yoğun ölçüde gösterge malzemesi çıkmaktadır. Bu bir ölçüt müdür? Hayır. Bu bir romanı roman yapan şey olmasa da -ki roman yapan şey tek bir madde olamaz- romanın anlam katmanını masaya serip rahatlıkla incelemek için bir araçtır. Cinayetlerin işlenişinden Fransiskenler ile Minoritlerin tartışmalarından ve farklı tarikatlardaki rahiplerin tavırlarından bile göstergeler çıkarmak mümkündür. Dolayısıyla bu yazıda sadece bir kesit sunmak amaçlanmıştır. Belki de en çarpıcı olarak görülebilecek bir kurgu; bilgi şehvetini yaşayan Orta Çağ rahiplerinin girdiği mücadelelerdir. Bugün kütüphaneyi bilginin üretildiği, mevcut olan bilginin ise yayılması adına toplandığı mekanlar olarak görmekteyiz. Bu durum çok farklı bir hale bürünmüş şekilde, Orta Çağ'ın ilmi kitap severlik ile ilmi kitap düşmanlığının yoğunluğu arasında kurgulanmıştır. Dinin tabiatı gereği dogmatik tavrını iliklerimize kadar işleyen roman, zararlı görülen bilginin yayılmaması uğruna girilen mücadelelerde kütüphane, gizli hazine adasından başka bir görev üstlenmemektedir. Lakin bugünün popülerlik, para, şatafat gibi olumsuz değerleri bir yana, bugüne değin korunmuş olan bencillik ise Orta Çağ rahiplerinde bile gözükmektedir. Halka nazaran kitap ve bilgiyi elinde tutan kilisenin, bilimi de istediği gibi yönetmeye çalıştığını görmek mümkündür. Merak ile yıkanmış insanoğlunu zincirde tutmanın mümkün olmayacağı gibi, kilise kendi adamlarını bile bu bilgi merakından sakınamamıştır. Dolayısıyla Gülün Adı eserinde Kütüphane bilginin saklandığı yer olmaktan öteye gidemeyecek durumda kalmışsa da ilerici insanlar için çok önemli bir ilim aracı olmaya devam etmiş ve edecektir mesajını da vermekten geri durmamaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/gulusunu-sadece-benim-bildigim-nenemin-ruhuna-ugurlama", "text": "Nenem, yani babaannem Eşe Hatun, yaşlıydı. Ben kendimi de, onu da, bildim bileli yaşlıydı. Ellerinin kırışık, saçlarının beyaz olmadığı, ayaklarının yürüyebildiği zamanları hiç görmemiştim; ama gülüşünü iyi bilirdim. Zamanla dinleyeceğim pek çok hikayede öğrenecektim ki, o gülüş, ikimizin hikayesinde mühürlüydü. Nenemin çizgileri öyle kolay oluşmamıştı çünkü. Topraklarından çıkan ateş, onun da ruhunu yakıp geçmişti çoğu zaman. O, toprağından yanmayı, yakmayı öğrenmişti. Bizim anılarımız ise, bazen sıradan, bana sorsan çokça sıra dışıydı. Hepimizin kendisine mükemmelleşen hikayesi gibiydi işte. Dışında kalıp içini hayal ettiğim başka hikayelere uzanmamı sağlıyordu. Konuşmak istedikçe yazıda karar kıldığım her bir sözcüğüm, kendi duvarlarıma çarpıp, başkalarına ulaşmadan bana dönmesin istiyordum. Evet, ölüm güzellikti. Ağzımı bıçak açmadı halamın evine varana kadar. Kapıya kadar ağır aksak ilerleyen ayaklarım, sonrasında açıldı. Yaz kış kurulu sobanın yanında duran yer yatağına koştum. Kimsenin yüzünde bir türlü göremediği o gülüşün bir ruh olduğunu bilecek kadar büyümüştüm. Yoksa oracıkta, bembeyaz bir örtünün altında yatıyordun işte. Üzerinde bir bıçak, öylece duruyordu. Ve o bıçak bile, ağzımdan tek kelime alamadı. Sonra balkona koştum. Halam öylece oturmuştu. Yanına oturdum. Birlikte sustuk. Biz bu güzel kadınla böyle anların insanıydık. Birlikte bir zorluğun üstesinden gelmek için konuşmaya ihtiyacımızı, bundan da 7 yıl önce, yine böyle bir anda, kocası öldüğünde, yitirmiştik. Bir bakışı, bir bakışım yetti sonrasına. Hem portakal çiçeği kokusunun sirayet ettiği coğrafyada pek konuşmazdı insanlar. Söyleyecek güzel bir sözü varsa, yazmak en güzeliydi demek. Ve siz, o coğrafyada büyüyen bir çocuksanız, bunu coğrafyanın gen aktarımı ile öğreniyordunuz. Her şey bir anda yaşanıyor gibiydi. Bir yandan uzun uzun yıllar geçmişti, mevsimler dönmüş, nice dönemeçlerden geçmiştik. Ah neleri göze alıyor, nelerden vazgeçiyor; ama özünde çok seviyorduk... Ve şimdi zamanın bir yerinde üzerinde bir bıçakla öylece duran Nenemin cansız bedeni, yıkanmayı bekliyordu. Yıkayacaklar, sonra da alıp ateşin gücünü tattığı kavruk topraklara emanet edeceklerdi. Hiç ağlamamıştım henüz. Halamla da öyle sözleşmiştik, ağlamıyorduk. Hem ben onu çok özleyecek olsam da, kurtulduğunu, acılarının dindiğini biliyordum. Bu, onun en güzel günü olmalıydı ve ben de en değerli parçası. İlk cümlemi kurduğumda, Nenemi, evin banyosuna getirmişlerdi yıkamak için. Onu ben yıkamak istiyorum. dedim. Evet, o beni hiç yıkamamıştı mesela soba başında. Oysa okula gitmeye başlayınca edindiğim arkadaşlarımın anlarını sıradan bir şekilde anlatışına şahit oluyordum. Pazar banyosunu babaannem yaptırdı dün akşam sobanın başında. diyordu biri örneğin. Kalbim oracıkta eriyordu. Benim böyle gerçek anlarım yoktu; ama ben karşısında göbekler atıp şarkılar söyleyip yorgun düştükten sonra kendimi Nenemin hissiz bacakları üzerine bıraktığımda, hep böyle şeyler hayal ederdim. Eşe Hatun saçlarımı okşardı. Bir tasla ılık sular dökerdi üzerime, arınırdım. Kalbimi kırmışların gözlerime bıraktığı yaşları alır da giderdi. Çocukluğumun en kötü anılarının başkahramanlarından, komşumuz, sanırım uzaktan akrabamız Rahime Nine dikildi karşıma. Olmazmış, ben çocukmuşum, korkarmışım. Oysa bu kadın, kalbimi paramparça edip elime verdiği hiçbir senaryoda duygularımla ilgilenmemişti. Tuhaftı. Kimseyi dinleyecek değildim. Sakin ruhum, uslu çocukluğum o andan sonra geride kaldı. Abdestimi aldım ve Nenemle, Halamın bana öğrettiği duaları okuyarak, Eşe Hatunu hep hayalimde ban yaptığı gibi ılık su ile güzelliğe uğurladım. Şimdi pamuk gibiydi tüm bedeni ve yüzünde en sevdiğim gülümsemesi vardı. Biliyordum, o gülüşü yine benden başka kimse görmedi. Sonra kuruladılar, kefene sardılar. Salona, yere yatırdılar. Hem her bir anı hiç kaçırmadan hafızama kazıyordum hem her şey kendiliğinden gelişiyordu. Birazdan alıp götüreceklerdi işte. Çocuklarının son bir kez gelip, annesinin elini öpmesini istediler. Babam en sona kalmıştı; kapıda göz göze geldik. Sanırım, onu ilk kez o gün ağlarken görüyordum. Sarılıp Hepsi geçecek! demek istedim. Bak baba, ölüm güzellik. Az önce arkadaşım söyledi. Bazen çocuklar da büyük laflar ederler. demek istedim, yapamadım. Ağlamamak için daha fazla direnemiyordum. Babam, en azından gözyaşlarını akıtıp rahatlatmıştı ruhunu. Kapıdan baktı annesine. Sonra bana, Benim yerime sen öper misin? dedi. Bu, sanırım babamın bana en güzel Seni çok seviyorum kızım! deme şekliydi. Salonun kapısında o bizi izlerken, ben Nenemin hep kırışık gördüğüm ellerini, bembeyaz saçlarını, göz kapaklarını öptüm. İşte şimdi ben de gözyaşlarımı tutamıyordum. Dönüp babama baktım. İkimiz de hiç konuşmadan, gözlerimizle sarıldık. Gökyüzünden rahmet yağıyordu. Gelip aldılar Nenemi, ben orada kaldım. Şimdi bu cümleler çok acıklı bir hikayenin satırları, değil mi? Aslında değil. Bu gerçekten Nenemin ruhuna dokunduğumu hissettiğimin, onu çok sevdiğimin, hiçbir insanın katıksız kötü bilinmeyeceğinin hikayesi... Bazen gökten gerçekten üç elma düşüyor ve insan, tüm yaşamı boyunca o elmalarla ne edeceğini bilemiyor. Birimizin dünyanın en kötüsü bildiğine, diğerimiz hayran oluyor. Dengelerin yolu kalbimizden geçiyorsa, o zaman kalpten sarılmak gerekiyor. Ve bir şeyin değerini, en çok ondan yoksun kalanlar biliyor. Dilerim, hepimiz kalbimizi açıp ıskalamadan yaşarız. Fark etmeden gidiş gibisi yok. Canım Nenem, çocuk kalbimin ilk arkadaşı, dilerim sen hissettiğim gibi yolunu benimle tamamladın."} {"url": "https://gazetesanat.com/gunes-altunkasin-o-sokaga-asla-girme-adli-yeni-kitabi-raflarda", "text": "Yazar Güneş Altunkaş, O Sokağa Asla Girme adlı yeni kitabıyla bilinen klasik polisiye romanı kalıplarının dışına çıkıyor. Farklı tarzıyla yeni bir anlatım dili geliştirerek, iki farklı kurgu ve türde olan romanları fantastik dram türündeki Kapının Ardındaki Ben ve polisiye dram türündeki Hokus Pokus'u tek bir kurguda ustalıkla birleştirip yeni çıkan romanı O Sokağa Asla Girme ile okurlarıyla buluşuyor. Devam niteliğindeki bu roman, bugüne kadar merak edilen soruların cevaplarını da veriyor. Güneş Altunkaş'ın yeni çıkan fantastik polisiye türündeki romanı O Sokağa Asla Girme'nin tanıtım lansmanı muhteşem boğaz manzarası eşliğinde CVK Park Bosphorus Hotel İstanbul'da yapıldı. Katılımın oldukça yüksek olduğu davette iş ve sanat dünyasından Haluk Levent, Selim Bayraktar, Emel Karaköse, Çetin Altay, Varol Yaşaroğlu, Birol Yalçın, Barış Zavaroğlu, Zehra-Barış Öney, Yunus Karslıoğlu ve Emre Gönül gibi birçok isim yer aldı. Gecede açılış konuşmasını yapan yazar, toplumsal refleksin önemine değinip, her insanın hem karanlık hem de aydınlık yüzü olduğunu ve sevginin şifalandırıcı haliyle onulmaz sanılan yaraların bile iyileşebileceğini vurguladı ve kitabını şöyle anlattı; Ben yazdığım her hikayede insana ait olumsuz bir duyguyu kendime başlık alıp arkama bile bakmadan öylece yola çıkarım. Bu romanımdaki olumsuz duygu ise Ön yargı. Ne yazık ki insanoğlunu her defasında en çok tuzağına düşüren belki de tek duygu da denilebilir. Bu hikayem de ön yargılarına yenik düşen insanlar var. Geri dönüşü olmayan pişmanlıklar var. Korkularına yenik düşüp canileşen ruhlar var. Geçmişinin faturasını masumlara kesmeye çalışanların hazin sonu var ama finalinde kötülerin cezasını sonuna kadar çektiği, hata yapanlara şans verildiği, iyilerin kazandığı adaletli bir dünya var. Altunkaş, bu kitabında da geleneği bozmayıp yazar olarak elde edeceği geliri diğer romanlarında da yaptığı gibi yaşam hikayeleri zorlu olan ihtiyaç sahibi çocukların eğitimleri için burs olarak veriyor. İlk kitabının çıktığı günden beri her kitabının gelecek nesillere bırakacağı en büyük mirası olduğunu söyleyen yazar, bu seriyi tamamlayacak dördüncü final kitabının da hazır olduğunu belirtti. O Sokağa Asla Girme' yi okurken kendinizi akıl almaz bir hikayenin içinde bulacaksınız. Bir insanın şahit olmaması gereken olaylara tanıklık edecek, terk edilmiş karanlık bir sokakta işlenen cinayetin katil zanlısını aramaktan vazgeçemeyeceksiniz. Bir insanın kaç yüzü, bilmediği kaç geçmişi, kaç farklı hayatı olabilirdi? Suç, düşünceden eyleme yansıdığı hangi anda kaç yaşamın dengesini altüst eder ve bir zanlı hangi gerekçeyle masum ilan edilirdi? Gökyüzüne savrulan hayaller ile yeryüzünde sevgi dilenenleri karşı karşıya getiren şey, belki de büyük bir sırdı."} {"url": "https://gazetesanat.com/gunes-altunkasin-yeni-romani-gorkemli-bir-lansmanla-tanitildi", "text": "Yazar Güneş Altunkaş, İstanbul'un Kalbindeki Ejder adlı dördüncü kitabıyla yine alışılmış kalıplarının dışına çıkıyor. Farklı tarzıyla yeni bir anlatım dili kullanarak yazdığı romanı İstanbul' un Kalbindeki Ejder dram türünde olup ilk defa yapay zeka kullanılarak yapılan kitap kapağı özelliğine sahip, gerçek bir değişim hikayesi. Güneş Altunkaş'ın Destek Yayınları'ndan çıkan yeni romanı İstanbul'un Kalbindeki Ejder'in tanıtım lansmanı Red Bull ve CVK Park Bosphorus Hotel sponsorluğunda İstanbul'da yapıldı. Katılımın oldukça yüksek olduğu davette iş ve sanat dünyasından Varol Yaşaroğlu, Ufuk Altunkaş, Bestemsu Özdemir, Zehra Öney, Gökhan Alacahanlı, Buse İskenderoğlu, Dilara Acar gibi birçok isim yer aldı. Gecede açılış konuşması yapan yazar, öncelikle üretmek ve paylaşmanın mutluluğa katkısına vurgu yaptı. Kitaplarını yazarken sonunu bilmediği bir yolculuğa cesaretle çıktığını, kitapları okurlara ulaştığında ise adeta ekmeğini bölüştüğünü hissettiğini belirtti. Sevmek, düşünmek ve anlamanın sadece duvar yazısı olarak kalmamasını, insanın anlamlarını ezbere bildiği bu kelimeleri gerçek hayata da yansıtması gerektiğini söyledi. Konuşmasında İstanbul'un Kalbindeki Ejder adlı yeni romanının hikayesine değinen Altunkaş, doğduğu günden beri puslu bir pencereden bakan, hayata karşı soruları olan ancak cevapları olmayan yirmi yaşında obezite hastası İstanbul adlı genç bir kadının daha çok küçük yaştayken elinden alınan çocukluğunu arayışına tanıklık edileceğini söyledi. Tüm dünyada her şeyin fazlasının zehir olduğu bilindiği halde fark edilme arzusu için genç bir kadının dünyadaki kütlesini daha da büyütmek adına gösterdiği büyük çabaya tanıklık edecek okurların, yaşam ve ölüm arasında geçen çatışması bol bu hikayenin sonunda fazlasıyla şaşıracaklarını dile getirdi. Hikayenin başkahramanı İstanbul'un ağzından yazılan hüzün, haksızlık, mutluluk gözyaşlarıyla yuğrulan İstanbul'un Kalbindeki Ejder romanının yazar telifi ise yüzyılın felaketi olan depremi yaşamış, acı kayıplar vermiş Hatay'ın dağ köylerinde ekonomik zorluk nedeniyle eğitimlerine ara vermek zorunda kalan çocuklara yeniden başlayabilmeleri için burs olarak verilecek. O günden sonra onlar peri masallarını rafa kaldırdılar, şimdi ise geçmişte mezar olmuş kalplerini yeniden yaşatmakla meşguller. Beykent Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü ile Anadolu Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkiler eğitimi aldıktan sonra spikerlik ve sunuculuk için akademik eğitimini tamamladı. Altunkaş, çalışma hayatına ilk olarak habercilikle başladı. Yanı sıra birçok reklam filminde seslendirme dublaj yaptı. Ardından film sektörüne geçip Genel Sanat Yönetmeni olarak görev alan Altunkaş, eşzamanlı olarak ulusal yazılı basında ve kültür, sanat, edebiyat dergilerinde yaşama dair yazıları ve röportajlarıyla da ses getirdi. Medya genel koordinatörlüğü ve film şirketlerinde yönetecilik yapan yazar, Kapının Ardındaki Ben adlı kitabıyla yayım hayatına başladı. Polisiye türünde kaleme aldığı her tür şiddete hayır temalı Hokus Pokus yazarın ikinci kitabıdır. Alışılmışın dışındaki kalemiyle okurlar tarafından sevilen ilk iki kitabını tek bir kurguda ustalıkla birleştirip fantastik -polisiye türündeki üçüncü romanı O Sokağa Asla Girme yi yazdı. En büyük gayesi gelecek nesillere bırakacağı romanlarının sayılarının artması olan Altunkaş, tüm kitaplarının gelirleriyle ekonomik zorluk nedeniyle eğitim hayatlarında sıkıntı yaşayan çocuklara burs vermektedir. Yeni çıkan İSTANBUL'UN KALBİNDEKİ EJDER kitabının geliriyse Hatay' daki depremzede çocukların eğitimine katkı sağlayacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/gunesten-sonra-engellilik-gorunmezlikte", "text": "2017 Andersen Ödüllü Güneşten Sonra hayata dair çok şey anlatan bir hikaye. Hayatın içinden gördüğümüz ve göremediklerimizi, bize on altı yaş isyanından ulaşıyor. Çocuk gözü ile yaşanılanlar ve o dönemin deneyimi ile çocukların kendilerini suçlamaları. Ebeveynlerin yaşanılanlar üzerine çocuklarıyla konuşmamaları. Onları koruduklarını sandıklarında aslında içlerinden nasıl da kapanmayan bir boşluk oluştuğunu görememelerini, bu roman, derin bir şekilde yüzleştiriyor yetişkinleri. Engelli bireylerle yüzeysel kurulan ilişkiler, onları önemsemeyen davranışlar, zaten hayata karşı zor bağ kuran öğrencileri daha da dibe çeken öğretmen davranışlarına göz attıran bu romanda, çocukluk travması babanın evden ayrılması ile başlıyor Dario'nun. Yedi yaşın bilinci ile kendini suçlayan bir çocuk olarak büyüyor. Bir eksiklik hissi var içinde. Annesi onunla çok bağ kuramıyor. Konuşmuyor hatta onu sarıp sarmalamıyor. Bir anne olarak seviyor ve her zaman yanında olacağını söylüyor. Her öğrencinin bambaşka bir aile ortamından geldiğini düşünürsek ve tek bir aile yapısının olmadığını unutmadan her çocuk bir şekilde istemeden de olsa travmalarla büyüyor olabiliyor. Okulda yaşadığı dışlanma ve ona sürekli Çürük Elma lakabı takan öğretmenleri ile bu süreci aşması tabii ki mümkün olmayacaktır. Çocuğun içinde büyüyen boşluk, onu kaçtığı ve cevapsız kaldığı soruların cevabını bulmaya yönlendiriyor. Romanın kahramanı Dario'nun yaşadığı süreç bu. Okulda yine Müdürün odasına çağrıldığında ona ceza olarak engelli bir öğrenci ile ilgilenmesine karar verilir. Romanın diğer kahramanı Andy ile o zaman tanışıyoruz. Andy tekerlekli sandalyesinde konuşamayan, hiçbir uzvunu oynatamayan bir karakter. Onu ilerleyen sayfalarda daha çok tanıyoruz. Dario ve onun bakıcılığını üstlenen ve aslında karşısında kim olduğu ile çok da ilgilenmeyen sadece kendi doğrularına inanan bir karakter var; Elisa. Elisa karakteri aslında hayatın içinde çokça gördüklerimizden. Her işi çok iyi yaptığını sanan, tüm kurallara uyan ama o kuralların karşı tarafa uygun olup olmadığı ile ilgilenmeyen. Duyguları hiçe sayan karakterleri düşünün. Şöyle bir etrafa baktığınızda iyilik yaparken kötülük yaptıklarına farkına varmayanların dünyasında nasıl da yol almaya çalıştığımızı görürüz. Dario ve Andy arkadaşlığı bize engelliliğin bedensel olmadığını bazen en sağlıklı bedenimiz ile de nasıl da tekerlekli sandalyede yaşıyormuşuz hissinin ağır bastığını gösteren oldukça etkili bir hikaye. Bir babanın sadece kendini düşünerek aldığı bir kararla hiçbir açıklama yapmadan evi terk etmesinin yarattığı travma ve yıllar sonra Andy ile özgürleşme yolunda babasıyla yüzleştiğinde bu travmayı aşan bir çocuğu görüyoruz. Çocukların büyürken rol model alışları, onların her söylediklerinin çocuklar için aşılmaz gerçekliklere dönüştüğüne ve ne zaman ki çocuk kendi yolunu çizmeye başladığında yeni gerçekliklerini oluşturabildiğini okuyoruz romanın alt metinlerinde. On altı yaşın isyankarlığı, biraz çılgınlık, biraz cesaret biraz sorumsuzluk biraz da sorumluluk yan yana bu romanın kurgusunda. Andy'nin hareketlerinden ne istediğini anlayabilen Dario onu plansız bir şekilde okuldan kaçırır. Yolculukları başlar.. Her yolculuk gibi onları dönüştüren, geliştiren, okuyucuyu da sorgulatan bir roman Güneşten Sonra. Hayat yolumuzun engelleri bazen görünür engellerden bazen görünmez engellerden oluşuyor. Görünmez engeller bize en çok zararı veren. Umarım herkes bu görünmez engellerinin farkına varır ve kendilerini özgür kılacak yolları bulurlar."} {"url": "https://gazetesanat.com/guney-koredeki-cemalimiz-hem-sanatci-hem-profesor-idil-ayral", "text": "İzmir, İstanbul, arada değişim öğrencisi olarak bir yıl Portekiz ve tekrar İstanbul, sonrasında da 5 yıl Barcelona.. Yurtdışı deneyimim de, farklı kültürlerle bir arada olma ve alışma potansiyelim de her zaman vardı; ama Kore ayrı bir gezegen gibi gerçekten. Buraya yerleşmeden önce beş kere seyahat etmiştim, o seyahatlerde birkaç arkadaş edindim, Barcelona'da da Koreli arkadaşlarım vardı, dizileri izleyip Kore kültürünü anlamaya çalışıyordum; ama yaşayınca elbette ki deneyim başka oluyor. Buraya geldiğimden beri Kore'ye, Kore kültürüne, sosyal ilişkilere, toplum yapısına dair çok şey öğrendim. Uzaktan bakınca pembe gözlüklerle gördüğüm Kore'de yaşama rüyamın bir bölümü yerini bazı acı gerçeklere bırakmadı değil. Cinsiyet eşitliği, LGBTI+ görünürlüğü ve hakları, feminizme toplumun bakışı, hayvan hakları, toplumdaki hiyerarşik ve ataerkil düzen, iş yaşamı ve sosyal yaşamın dengesizliği, başka kültürlere kapalılık, hatta ırkçılık ve ayrımcılık, son derece yargılayıcı ve baskıcı toplum yapısı... Iyileştirilmesi ve gelişmiş ülkelerin seviyesine ulaşması gereken çok fazla alan var. Ben Kore'de hiç öğrenci olmadım; ancak gördüğüm ve çevreden duyduğum kadarıyla kağıt üstünde başarıya odaklı, yüksek not iyi eğitim almaktır gibi derinliksiz bir sistem olduğunu biliyorum. Ezbere dayalı, tek tip insan ve tek tip kafa yapısını aşılamaya çalışan, yaratıcılık ve özgürce, kendini ifade etme becerisi kazandırmaktan uzak, sınavda ve iş bulma sürecinde bile aşırı bir rekabete dayalı bir eğitim sistemi görüyorum. Küçük çocuklar, hobisiz ve sosyal hayattan uzak, sınav kaygısı ve başarısızlık endişesiyle okuldan sonra bile etüdlere, ekstra derslere gitmeye zorlanıyorlar. Neden kimsenin spor salonuna gitmekten başka hobisi yok diye merak ettiğimde Korelilerden aldığım yanıt buydu, çünkü böyle yetştirilmişler, okulda ve sınavlarda başarılı olmak istiyorlarsa, sadece ders çalışmaya odaklanmaları gerektiğine inandırılmışlar. Bu da renksiz bir toplum ortaya çıkarmış ne yazık ki. Şimdi yavaş yavaş k-kültür sayesinde başlayan dışa açılmayla bu kalıplar kırılıyor sanırım, ama Kore'nin daha çok zamana ihtiyacı var. İyi yanları da yok değil elbette. Her şeyden önce Kore'de bir akademisyenlik çok saygı gören, çok prestijli bir meslek. Ötesi yok gerçekten, maddi ve manevi olarak verilen emeklerin karşılığı bulunuyor. Çok özel ve çok ulaşılmaz bir meslek olarak bakılıyor, sosyal statü olarak çok önemli bir yerde hissediyor insan. Keza öğrenciler de aynı şekilde, çok saygılılar, hocalar ne derse çok iyi dinleyip, eksiksiz yerine getiriyorlar. Saygı ve mesafenin yanında, diğer hocalara nazaran oldukça genç ve onlara yakın bir kafa yapısındaki benim gibi biriyle karşılaştıkları için yakınlık kurmak da istiyorlar. Bizim bölümde tek yabancı ve en geç hoca benim; onların dilinden konuşuyorum, onlar bunu çok sevdiklerini, beni 'arkadaş' tipli ve çok sıcak bulduklarını söylüyorlar genelde. O yüzden dersler dışında da vakit geçiriyoruz, yemek yiyoruz, bir de sosyal medyadan arkadaş oluyoruz, benim YouTube kanalımı takip ediyorlar 🙂 Benim gibi bir hocaları hiç olmamış, bir daha da olmazmış herhalde, öyle söylüyorlar. Ben onlara bir arkadaş, belki yaşça biraz büyük bir dost olmak, zihinlerini açmak, vizyonlarını genişletmek istiyorum aslında. Hayatta her şeyin mümkün olduğunu ve hayallerinin peşinden gitmelerini anlatıyorum her fırsatta. Yoksa Kore kültüründen ve bakış açısından çıkamazlarsa çoğu garanti maaşlı bir şirkette sıradan bir iş bulup 30 sene boyunca bankaya ev kredisi ödemekten başka bir hayal kuramayacaklar. ülkedeki hava kirliliğinden bile sorumlu tutuyorlar. Kore'de 'fine dust' hava kirliliği sağlığı tehdit edecek ölçüde ; fakat bunun tek sorumlusunun Çin'deki üretim tesislerinin olduğuna inanıyorlar, sanki Kore'de tamamen 'zero carbon' endüstri varmış gibi 🙂 Her ülkenin çevresindeki ülkelerle bir alıp veremediği oluyor mutlaka işte. Ben İzmirli olmasam, üç kuşak öncesi tamamen Balkanların farklı köşelerinde dünyaya gelmiş bir aileden gelmesem belki de Türkiye ve Kore çok benziyor derdim. Benim ailemde herkesin fikri sorulur, kimse yaşı küçük diye kararlarda etkisiz eleman olarak görülmez. Kore'ye baktığımda gelenekçi, Anadolu yapısını görüyorum sanırım. Aile reisinin ya da ailenin en büyüklerinin sözünün geçtiği, tatillerde seyahate gitmek yerine büyükanne büyükbabaların evine gidildiği, o tür özel günlerde aile toplantılarında, gelinlerin kayınvalidelerinin mutfaklarında iş yapmasının beklendiği, erkeklerin hizmet görmesi gerektiğine inanılan, 'karısı oğlumun önüne bir tas sıcak çorba koymuyor, oğlum zayıflamış' diyen damat annelerinin hala varolabildiği bir toplum yapısı görüyorum. Dedim ya, ben ailemde bunları hiç görmediğim hatta anaerkil bir aileden geldiğim için yadırgıyorum. Türkiye ve Kore'deki SKT ortamına dair hiçbir fikrim yok açıkçası. Tek bildiğim yaptığı yolsuzluk nedeniyle eski başbakanın hapis cezası almasını sağlayacak kadar baskı oluşturmuş olmaları. Günlerce Gwanghwamun Meydanı'nda toplanıp yaptıkları protestolar işe yaramıştı. Toplumda çok yaygın olan 'devletimiz her zaman bizim için en iyisini bilir ve yapar' anlayışını ilk defa aşabilmişler diye düşünmüştüm. Güzellik standardı 'batı' odaklı her şeyden önce. Büyük gözler ve 'batı'lı görünen göz kapakları için yapılan cerrahi müdahaleler, erkeklerde sakal ve bıyık olduğunda daha erkeksi göründüklerine dair bir inanç, göğüs ve kalça ameliyatıyla 'batı'lı vücut kıvrımlarına ulaşmaya çalışan kadınlar, çene kemiklerini törpületerek yüz küçültmek.. Burada bu tür müdahaleleler çok sıradan, sadece estetik operasyonlar için açılmış dev hastaneler var. Insanın kendisini daha iyi hissetmesi ve özgüveni için istediği her müdahaleyi yaptırması elbette ki kişisel bir karar; ama bunun standardının 'batı' olması da toplumun medya tarafından yönlendirilmesiyle ilgili diye düşünüyorum. Diğer yandan, Kore kozmetikleri gerçekten dünyanın önde gelen ürünleri arasında artık. Ben de çok uzun süredir, Kore'de üretilen marka ve ürünleri kullanıyorum; çünkü çok daha doğal ve kaliteli ürünler gibi geliyor 🙂 Neyse ki, Kore makyaj tarzında 'batı' özentiliği yok, çok sade, pastel tonlarda, yumuşacık görünümlü bir makyaj tarzı var burada, şahsen çok beğeniyor ve seviyorum. Erkeklerin dış görünüşlerine diğer ülkelere nazaran çok daha özen gösterdiğinde bir gerçek bu arada. Aslında bu sorunun cevabı önceki sorularda saklı. Baskıcı ve rekabetçi toplum, mental sağlığın bir tabu olması, 'hakkımda ne düşünürler' kaygısıyla destek ya da terapiye başvurmayan ve sıkıntılarıyla kendi kendine mücadele etmeye çalışan insanlarla dolu bir toplum. Yakın arkadaşlar arasında bile, zayıflık olarak algılanacağı endişesiyle yaşanan sorunlar paylaşılmıyor, çoğu zaman havadan sudan konuşuluyor. Duyguların ifade edilmesinin bir zayıflık ve kırılganlık olduğuna dair bir anlayış yerleşmiş; her şeye sabırla katlanmak ve dayanmak gerektiğini düşünüyorlar. Ünlülerin intiharları da çok yaygın, medyada yorumlarla afaroz ettikleri ünlüler ya da yine yaşadıkları stres ve baskıya dayanamayarak intihar eden şarkıcı veya oyuncular da toplumdaki ciddi sorunlara işaret ediyor. Bana en çok sorulan sorulardan biri bu. Şimdiye kadarki sorulara bu kadar sivri bir dille devap verip ülkeyi batırdıkça batırmış biri burada ne yapıyor değil mi? 🙂 Ben 2014 yılının sonlarında tutuldum bu Kore aşkına, önce dizilerle başladı, sonra yavaş yavaş başka şeyler ilgimi çekti derken, burada yaşamak istediğimi hissettim. Açıklaması zor bir his, bir şey beni buraya çağırdı, belki de karmik bir ilişkim vardır Kore'yle, önceki hayatımda Kore'liyimdir 🙂 Burada yaşamanın eğlenceli tarafları da var elbette, değişik, sürprizle dolu, 7-24 yaşayan bir günlük hayatı var Kore'nin. Sokakta aniden girip, şapkalar gözlükler takıp fotoğraf çekilebileceğimiz, her şeyi ama her şeyi online sipariş verebileceğimiz, her yerde ve her şey için kartla ödeme yapılabilen, inanılmaz hızlı ücretsiz wi-fi bağlantısı bulunabilen, laptop, telefon, cüzdan dahil bütün kişisel eşyalarımızı rahatça masada bırakıp bi yerlere gidebildiğimiz rahat ve güvenli bir ülke burası. Bir de benim en sevdiğim yönlerinden biri herkesin sorumluluk sahibi olması ve görevlerini yerine eksiksiz ve zamanında yerine getirmesi. Gramer açısından inanılmaz benzeyen iki dil : Türkçe ve Korece. İnsanlar alfabe ya da coğrafi yakınlığa aldanıp nedense Avrupa dillerini daha çok benziyordur diye düşünebiliyor; ama bence ana dili Türkçe olan biri için Korece'yi öğrenmek sanılandan çok daha kolay, gramer mantığı neredeyse aynı çünkü. 'Sen language neredesin İdil, bir sürü dil öğrendin, sana kolay tabi' diyenler için de hemen söyleyeyim, burada tanıştığım göçmenler arasında Korece'yi açık ara en iyi konuşanlar Türkiye'den gelen göçmenler 🙂 Telaffuza gelince.. ben sanırım hala en çok Portekizceyi seviyorum. Korece'de müzikal bir dil ama, dinlemesi eğlenceli, çok karakteristik sesleri var. kanalı olan ve TV showuna çıkan bir hoca ilk defa gördükleri için hem çok şaşkın hem de heyecanlıydılar 🙂 TV showundan öncesi de var aslında. 2020 yılında burada düzenlenen bir müzik yarışmasında bir Türkçe ve bir Korece şarkı söyleyerek ikincilik ödülü kazandım, aynı yıl bir festivalde solo olarak sahne alıp Korece bir şarkı ve ardından ukulele çalarak Teoman'dan Istanbul'da Sonbahar'ı seslendirdim, 2021 yılında bir radyo programında söyleşi yapıp canlı şarkı söyleyip yine ukulele çaldım. TV showunda da diğer birçok aktivite ve üniversite çekimlerinin yanında bir açıkhava konseri de kaydettik. Müzik kendimi bildim bileli benimle olan, beni ben yapan, müzikten ayrı bir kariyer ve günlük hayat düşünemiyorum. Sahne benim en çok ben olduğum yer, şarkı söylemeyi her şeyden çok seviyorum! Herkesin baş etme şekli farklı; ama galiba nefes egzersizi, meditasyon, müzik, sanat... Çoğumuza iyi geliyor. Bi de Cevriyem. İstanbul'da evlat edinip birlikte Barcelona, Türkiye, Seul'e kadar geldiğim tekir kızım. İki sene önce melek oldu. Hayatımın son anına dek benim için en özel yerde kalacak. Çok emek vermek ve kalpten inanmak, isteğimiz sonucu getiriyor. Şimdilik Kore, belki birkaç seneye Avrupa, son durak Türkiye. Soruların ve emeğin için çok teşekkürler!"} {"url": "https://gazetesanat.com/gunsu-ozkarar-artik-iyilesmem-gerektigini-dusundum-ve-uc-yilin-sonuna-yeni-oykulerimi-de-yazmak-icin-kuflu-bir-virgul-koydum", "text": "2008 yılında Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Viyola Ana Sanat Dalı'ndan onur derecesi ile mezun oldu. Mezuniyetini takip eden yıl, aynı üniversitenin Erken Müzik Eğitimi biriminde öğretmen olarak çalıştı. Ardından İsviçre'de Hocshule der Künste Bern'de Prof. Ulrich Eichenauer'ın viyola sınıfında yüksek lisansı ile Konsi Bern'de öğretmenlik stajını tamamladı. Yüksek lisansı sırasında Orchester der HKB, Schweizer Jugend Sinfonie Orchestra, Orionio und Zarrautz adlı müzik tiyatrosu, Strings of Birds Ensemble ve The Women Orchestra of Switzerland'da çalarak, Christopher WarrenGreen, Bruno Weil, Daniel Klajner, Jos van Immerseel, Kai Baumann gibi orkestra şefleriyle Avrupa'nın farklı şehirlerinde konserler verdi. The World Youth Orchestra, The World Orchestra, Greek Turkish Youth Orchestra, Bilkent Youth Symphony Orchestra, Bilkent Youth Virtuosos, Jungenc Philharmonic Orchestra, AIMA Festival Orkestrası gibi ensemble/orkestralarda ve Young Euro Classic, Schloss/Beuggen International Music Fest, Schlern International Music Fest, Bayreuth Youth Talented Artists s Music Fest, Al Bustan Music Fest, The Turco-British Association Bach Günleri, Datça Uluslararası Müzik Akademisi, T. R. N. C. Malta Dostluk Günleri, Klasik Keyifler Oda Müziği Festivali, Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, Uluslararası D-Marin Klasik Müzik Festivali, AIMA Ayvalık Müzik Festivali gibi etkinlik ve festival konserlerinde yer aldı. Halen İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nda Doçent Beste Tıknaz Modiri ile Sanatta Yeterlilik çalışmalarına devam etmekte olan, üyesi olduğu CRR Senfoni Orkestrası ve Orchestra Sion'un yanısıra, oda müziği grupları Trio Pax ve Trio Tını'yla konserlerini, Çağıl Kaya & Moda String Trio adı altında da caz çalışmalarını sürdüren, gazete ve dergilerde editörlük yapan ve Küflü Virgül isimli öykü kitabının yazarı olan başarılı isim Günsu Özkarar ile sanat hayatına dair bir söyleşi gerçekleştirdik. Üç yıldır biriktirdiğim öykülerim bunlar. Biraz daha okurla buluşmasalar küfleneceklerdi artık. İçlerinde dergilerde yayınlananlar da var, Mario Levi ve Yeşim Cimcöz'le çalıştıklarım da... Yayınlamazsam öykülerde gizlenmiş kendi yaralarımı, eksiklerimi geride bırakamayacağımı düşündüm. Artık iyileşmem gerektiğini düşündüm ve üç yılın sonuna yeni öykülerimi de yazmak için küflü bir virgül koydum. Bu kararımda bana destek olan İkinci Adam Yayınları ve kapak resmini çizen arkadaşım Caniş Vardal'a minnettarım. Bunu öngörmem çok zor. Herkes farklı bir tat alabilir. Ama çocuklara değil. Çocuklar için yazdığım ayrı yazılar var. Onun dili bambaşka. O kadar çok var ki... Birini söylesem diğerinin hatrı kalır. Konusunu söylemeyeyim, sürpriz olsun ama ismi Bulantı. Bir roman. Ben birçok müzisyenin albümünde yer aldım ama kendi bestelerim olmadığı için bir albüm projem yok. Vardı. Viyola kutumun içinde ailemin fotoğrafı vardı. Hep ona bakardım sahneye çıkmadan. Öncelikle çok teşekkür ederim bu güzel bakışınız için. Daha güzel yemekler yapmak istiyorum ve biraz füzyon mutfak öğrenmek. Bir de dün bir arkadaşım bana gitar çaldı. Gitar çalma isteği uyandı içimde."} {"url": "https://gazetesanat.com/gunsu-saracoglu-rebirth-isimli-solo-sergisine-buyuk-ilgi", "text": "Uzun yıllardan beri sanat alanındaki çalışmaları ve ressam kimliğiyle tanınan Günsu Saraçoğlu, ReBirth isimli koleksiyonu İstanbul, Çukurcuma'daki The Soul Art House'da 29 Nisan 2023 Cumartesi günü İstanbullu sanat izleyicisiyle buluştu. The Soul Art House'daki sergi açılışında beni yalnız bırakmayan sanatsever dostlarıma, Galeri'nin yöneticisi Nilüfer Eriş'e ve tüm ekibine teşekkürlerimi sunuyorum. ReBirth; dijital art çalışmalarımı, akrilik ve karışık teknik ile birleştirdiğim 22 eserden oluşmaktadır. Geleneksel resim teknikleri ile dijital çalışmalarımı karışık teknik olarak üretmek bana çok keyif verdi. Uzun yıllardan beri kentsel dönüşüm, iklim ve çevre hakkında eleştirilerimi resimlerimle ifade ettim. Sanat yoluyla yaşadığım döneme ait hem bir bellek oluşturmak hem de toplumsal bilinçlenmeye yönelik katkı sağlamak temel amacımdı. Ve kendi düşünce düzeyim, resimlerimdeki ifadelerimde kendi içinde dönüşerek ReBirth serisi halinde ortaya çıktı. Sanatçı Günsu Saraçoğlu'nun ReBirth isimli kişisel sergisi, The Soul Art House'da 13 Mayıs 2023 tarihine kadar ziyaret edilebilir. The Soul Art House: 29 Nisan 13 Mayıs 2023,"} {"url": "https://gazetesanat.com/gunther-andersin-gunlukleri-ilk-kez-turkcede", "text": "Aktivist kimliğiyle de öne çıkan filozof Günther Anders'in Umutsuzsam Bana Ne! Değilmişim Gibi Devam! adlı Günlükleri ilk kez Türkçe olarak okurlarıyla buluşuyor. Herdem Belen ve Hüseyin Ertürk çevirisiyle bu hafta raflarda yerini alan kitapta Anders, elli yıl boyunca hep başkaları için gözlemlediğini, aldığı notları asla kendisi için yontmadığını vurguluyor. İthaki Yayınları'nın daha öncesinde 20. yüzyılın teknik gelişmelerinin ayrıntılı bir eleştiriye tabi tutulduğu İnsanın Eskimişliği adlı iki ciltlik önemli yapıtını da yayımladığı Günther Anders'in (1902-1992) Günlükleri, filozofun II. Dünya Savaşı ekseninde Avrupa ve ABD'deki hayatına dair izlenimlerinin yer aldığı bir kitap olmakla kalmıyor, harabeler ve Hollywood kostümlerinden müze kültürüne, Holocaust'tan atom bombasına ve savaş sonrası Almanya'nın ruhsal portresine kadar birçok konuda çarpıcı sorular ve yorumlarla dolu felsefi bir metin kimliğine de bürünüyor. Herdem Belen ve Hüseyin Ertürk'ün çevirisiyle bu hafta raflardaki yerini alan kitap 496 sayfadan oluşuyor. Elli yıl boyunca hep başkaları için gözlemlediğini, aldığı notları asla kendisi için yontmadığını vurgular Günther Anders. Bu bakış açısının sansürünü atlatmış, farklı tema başlıkları altında destelenmiş, Hollywood'da temizlik işçiliği yaptığı dönemle başlayan, yirmi beş yılı kapsayan paragraflardan oluşan günlükler, özneliğe meraksız, kendini önemsemeyen, Dünya'nın haline direnme düşüncesinin açıksözlü oksijeni bir filozofun, sürgün yıllarından başlayıp elinin ayağının tutmadığı morukluk günlerine dek devam eden zarif nezaketsizlikleridir bir anlamda. Yayımlamaya değer bulduğu Hiroşima / Nagasaki notları, Vietnam Savaşı'na ilişkin yazılar, Kafirlikler ve Eskiden Aşk diğer derlemeleridir. 1933'te baltalanan normal seyrine bir daha dönememiş, on yedi yılı uzak, geri kalanı yakın sürgünde, lakin asla sızlanma barındırmayan, savaş sonrası hiçbir tavize yaslanmamış, mülkün bir büyük burjuva ailenin torunudur Anders ya da akademik kariyerin sözünün geçmediği, dolayısıyla rahatlıktan nasibini almamış bir yaşam."} {"url": "https://gazetesanat.com/gurbuz-dogan-eksioglu-karma-baslikli-sergisi-ile-brieflyartta", "text": "Brieflyart 4 Ağustos 18 Eylül 2022 tarihleri arasında Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun Karma başlıklı sergisine ev sahipliği yapıyor. Brieflyart 4 Ağustos 18 Eylül 2022 tarihleri arasında 27 uluslararası, 44 ulusal olmak üzere toplam 71 ödül alan sanatçı Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun Karma başlıklı sergisini sanat severlerle buluşturuyor. Sergide Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun Yağlıboya Tuval eserleri ve Fine Art edisyonlu baskı çalışmalarının yanı sıra baskı üzerine sanatçının müdahale ettiği karışık teknik eserleri de olmak üzere 30 dan fazla eser sanatseverlerin izlenimine sunuluyor. Gürbüz Doğan Ekşioğlu, söyleşilerinde maviden, yeşilden, elmadan söz eder. Mavi ile yeşilin birbirine girdiği, elmaların yetiştiği bir Anadolu kenti olan Ordu'da büyümüştür. Kuşlar, salt simgesel figürler değil, büyüdüğü koşullardan kalan imgelerdir. Renk ve biçim, çocukluğunun görsel belleğinden derledikleri ile ortaya çıkar. Öyküsellik, keskin bir ironi ile kesişir onun yapıtlarında, bakışta anlam netleşir. Gürbüz Doğan, anlatır; birkaç çizgi, imge ve figürle... Kedilerin ironik bakışı, kuşların umudu, kitapların ağırlığı, zamanın saatlerle ortaya çıkan kaotik devinimi, merdivenlerin yukarıya sonsuza uzanışı, bazen yaşamımızda iz bırakmış kimliklere saygı duruşu; salt sanatçının değil bütün bunları içselleştirmiş diğerlerinin de seçimidir. Sanatçı malzemesini seçer, onu tekniği, birikimi, duyarlılığı ile harmanlar. Sonunda izleyiciye kalan kendi seçimleriyle yüzleşmedir. Çalışmaları 30'a yakın ülkede yayınlanmış olan sanatçının illüstrasyonları; The New Yorker Dergisi'nde 8 defa kapak olarak kullanılmıştır. Ayrıca Forbes Dergisi'nde, New York Times Real Estate ekinin kapağında, op-ed sayfası ve Book Review ekinde illüstrasyonlarına yer verilmiştir. UNICEF sanatçının 2 adet çalışmasını kartpostal olarak yayımlamış ve tüm dünyada 300.000 adet satışa sunmuştur. Uluslararası ve ulusal birçok jüri üyeliği de olan sanatçı halen Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi kadrosunda öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir. 4 ayrı kitabı vardır. 3'ü yurtdışı olmak üzere 37 kişisel sergi açmıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/h-g-wellsin-bilimkurgu-klasigi-dunyalar-savasi-modern-klasiklerde", "text": "İş Bankası Kültür Yayınları, İngiliz H. G. Wells'in bilimkurgu edebiyatının yolunu açan yapıtlarını yayımlamaya devam ediyor. Son olarak Dünyalar Savaşı, Modern Klasikler Dizisi'nde yerini aldı. Dünyalar Savaşı'nın Pearson's Magazine'de tefrika edildiği 1897 yılında, Kraliçe Victoria'nın tahta çıkışının 60. yılı törenlerle kutlanmıştı. Büyük Britanya İmparatorluğu, Yeni Zelanda'dan Kanada'ya, Afrika'nın büyük bir bölümü Hint yarımadasının tamamını kapsayan oldukça geniş topraklarıyla gücünün doruğundaydı. Dünyalar Savaşı, H. G. Wells'in İngiliz emperyalizmi üzerine bir yorumu; 20. yüzyıl başında imparatorluğun genişlemesinin muhtemel sonuçlarına ilişkin kaygıları yansıtan felsefi ve ideolojik öyküsüdür. Mars'tan gelip garip araçlarıyla imparatorluk topraklarında gezinen, yollarına çıkan her şeyi ölümcül ısı ışınlarıyla yerle bir ederken bütün hayatı da sona erdiren yaratıkların istilası, belki de Victoria dönemi okurunun bu kaygılarına denk düşmüştü. Amerikalı oyuncu, yönetmen, yazar ve yapımcı George Welles'in 1938'de romandan uyarladığı bir radyo oyununu gerçek sanan dinleyicilerin panik içinde kendilerini sokağa atması, imgelemi tetikleme gücünü ortaya koydu. Çeşitli film ve dizi versiyonları yapılan Dünyalar Savaşı birçok kişiye de esin kaynağı oldu. H. G. Wells'in capcanlı imgelemiyle özgün ve gerçekçi anlatımı, uzay yolculuğu ve başka gezegenlerden dünyamıza yönelik istilalar konusuna artık hiç de yabancı olmadığımız bugün de her kuşaktan okuru cezbetmeyi sürdürüyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/haar-yeni-eserleriyle-contemporary-istanbulda", "text": "Sanatçı ikilisi ha:ar'ın çalışmaları, Londra'nın önemli galerilerinden JD Malat Gallery iş birliğiyle 5-10 Ekim tarihleri arasında Contemporary İstanbul'da sanatseverlerle buluşacak. İkilinin Pulse: Electric Mannerism başlığı altında sergilenen üretimleri Ankara ile başladığı yolculuğuna Venedik ve Milano ile devam etti, şimdi ise İstanbul'daki izleyicilerin karşısına çıkacak. Ayrıca J. D Malat Gallery tarafından temsil edilen heykeltıraş ve yeni medya sanatçısı Hande Şekerciler de ecstasy adlı heykel serisinden eserlerle bu yıl ilk kez Tersane İstanbul'da gerçekleşecek olan Contemporary İstanbul'da yer alacak. ha:ar'ın çalışmaları, Rönesans ve Barok dönemlerinin büyük ustalarını, geçmişi yeniden yorumlayan bir dizi kompozisyon ile fiziksel ve sanal bir ortamla ilişkilendirerek keşfediyor. Maniyerist bir etki öneren ha:ar'ın çalışmalarının her bir ögesi mistik pozlarda tasvir edilirken, Barok resmini anımsatan bulutlarla çevrili dramatik bir bedensel gerilim ile karakterize ediliyor. Sanatçıların benimsediği teknoloji, izleyicinin önünde durmak ya da estetik deneyimin odak noktası olmak niyetinde değil; daha ziyade, yeni anlamların keşfedilmesine yardımcı oluyor. İnsanlığın yarattığı medeniyetle, ürettiği teknolojiyle ve varoluş biçimiyle çatışma konularına odaklanan sanatçı ikilisinin sergisinde İmkansız Heykeller serisinden işleri yer alıyor. Serinin yeni parçası olan video çalışma da fuar kapsamında ilk kez izleyicilerle buluşmayı bekliyor. ha:ar'ın üretimleriyle diyalog kuran Hande Şekerciler'in heykelleri, dijital ve somut gerçekliklerin yansımalarını araştırıyor. Sanatçı, Rönesans yankısına dalmış görünen bir insan figüründen yola çıkarak, öznelerin kimliğini altüst ederek, onları saç ve giysi gibi karakterize edici unsurlardan arındırıp özgürleştiriyor. Böylece izleyici bedenleri anonim olarak, herhangi bir sosyal yapının ötesinde görme fırsatı yakalıyor. Toplumsal meselelere heykel perspektifinden yaklaşan Hande Şekerciler'in figürleri Helenistik ve Rönesans sanat eserlerinden ilham alıyor. Kıyafet, saç, cinsiyet gibi detaylardan arındırılmış bronz heykeller, çelişkili ve farklı ruh hallerini yansıtıyor. Sanatçının farklılığı sıradanlaştıran yaklaşımı, kimliksiz figürler üzerinden ütopik bir dünyanın kapılarını aralıyor. Fiziksel detayların ve varlığın ötesine geçerek yaşanan an, duygu ve ruha şahitlik etmeyi öneriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/hafiza-i-beser-konusmalari-basliyor", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler sergisi kapsamında düzenlediği konuşma etkinlikleri başlıyor. Selim S. Kuru tarafından 19 Aralık 2019 Perşembe günü ücretsiz olarak gerçekleştirilecek serinin ilk konuşması Hariç ez-akl-ı beşer İstanbul: Enderunlu Fazıl'ın İstanbul'u, Osmanlı yazınında aşk, cinsellik ve İstanbul konularına odaklanıyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü 'nün Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler sergisi kapsamında düzenlediği konuşma etkinlikleri; Osmanlı yazınında aşk, cinsellik, tıp ve şifacılığın yanı sıra sanayileşme öncesi Haliç ve Boğaz kıyılarının mekansal yapısı gibi toplumsal hafızaya katkıda bulunan birçok konuyu tartışmaya açıyor. Osmanlı'nın yazın ve gündelik yaşam kültürüne dair pekçok önemli ayrıntıyı ortaya koyan etkinliklerin birincisi, 19 Aralık Perşembe günü, Selim S. Kuru'nun Hariç ez-akl-ı beşer İstanbul: Enderunlu Fazıl'ın İstanbul'u başlıklı sunumuyla başlıyor. Konuşmada; Enderunlu Fazıl'ın Hubanname ve Zenanname isimli eserlerinden yola çıkılarak, aşk ve cinselliğin Osmanlı yazınındaki dillendirilme biçimlerine değinilecek. Selim S. Kuru, bu iki önemli manzum eserde yer alan İstanbul alt başlığındaki bölümleri inceleyerek Hubanname ve Zenanname hakkındaki genel bazı gözlemlerini katılımcılarla paylaşacak. Bir İllete Etibba Beş Yüz İlac Yazarlar: Modernite Öncesinde Osmanlı Tıp Yazmaları ve Şifa Kültürü başlıklı ikinci konuşma etkinliğinde Akif Ercihan Yerlioğlu, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Elyazması Koleksiyonu'ndaki yazma eserlerden de faydalanarak, modernite öncesindeki Osmanlı tıp ve şifa kültürünün temel özelliklerini ve üretilen tıp eserlerini tartışmaya açacak. Kadir Has Üniversitesi İstanbul Araştırmaları Merkezi müdürü Murat Güvenç'in, proje yürütücüleri Murat Tülek ve Ayşe Nur Akdal'la birlikte yapacağı son konuşmada ise, Sanayileşme Öncesi Haliç ve Boğaz Kıyılarının Mekansal Yapısı: Bostancıbaşı Defterleri Üzerinde Sayısal Çözümlemeler başlıklı bilimsel araştırma projesi tanıtılacak. 2019-2020 akademik yılının 2. döneminde Hafıza-i Beşer Konuşmaları, Osmanlı yazma kültürünün farklı izdüşümlerini tartışacak farklı konuşmalarla devam edecek. İAE, edebiyat ve tarih meraklılarını, 19 Aralık 2019 Perşembe günü saat 18.30'da gerçekleşecek Hariç ez-akl-ı beşer İstanbul: Enderunlu Fazıl'ın İstanbul'u başlıklı ilk konuşmaya davet ediyor. Arka Oda'da gerçekleşecek etkinlik dizisi ücretsizdir. Yerler sınırlıdır ve rezervasyon alınmamaktadır! University of Washington'da öğretim üyesi olan Selim S. Kuru, Osmanlı ve Türkiye araştırmaları alanında çalışmalar yapmaktadır. Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler sergisinin danışmanlarından biri olan Kuru, serginin Osmanlı Yazınında Aşk ve Cinsellik bölümündeki metinlerin yazarıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/hafiza-i-beser-osmanli-yazmalarindan-hikayeler", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, 17 Ekim 2019 tarihinden itibaren Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler başlıklı sergiye ev sahipliği yapacak. Ziyaretçileri enstitünün zengin elyazması koleksiyonundan bir seçkiyle objeler, metinler ve zamanlar arasında bir yolculuğa çıkaran sergi, elyazmaları üzerinden Osmanlı toplumunda tıp, çok dillilik, gündelik hayat, evren ve zamanın bilgisi, toplumsal cinsiyet ve cinselliğin izlerini sürerken, İstanbul'un tarihsel coğrafyasının yazmalar aracılığıyla nasıl yeniden yaratılabileceğini gösteriyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Latin alfabesine geçişten 90, imparatorluğun çöküşünden 100 ve matbaanın yaygınlaşmasından neredeyse 200 yıl sonra, Osmanlı dünyasından günümüze kalabilmiş elyazmalarının hikayesini Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler başlıklı sergiyle yeniden gündeme taşıyor. 19. yüzyılda matbaanın yaygınlaşmasıyla yavaş yavaş etkisini kaybeden ve 20. yüzyılda geniş kitleler için bir maneviyat, hikaye ya da bilgi kaynağı olmaktan çıkıp, koleksiyonerlerin ilgi alanına giren Osmanlı elyazması kültürü, kolektif bir okur-yazarlık dünyasında şekil değiştirmeye başlamıştı. Metinler, nüshaları çoğaltanların ve okurların elinde değişiyor, bu değişikliklerin fiziki izleri kağıdın üstünde takip edilebiliyor, okur ve yazarlar metin aralarında ve kenarlarında diyaloğa giriyordu. Yazmak kadar okumak da kolektif bir eylemdi, bir yanda kahvehane ve kıraathanelerde popüler hikayeleri yüksek sesle okuyanlar, diğer yanda önceki okurların notlarına cevap veren başka okurlar vardı. Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler sergisi işte bu kolektif kültürün izini sürüyor: Van Kalesi'ni beklerken yazma kopyalamaya fırsat bulan muhafız İbrahim Ağa'yı, kendi yazmasını düzelten Fransa Sefiri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi'yi, divanı elden ele gezmiş Zübeyde Hanım'ı, esere yazan yanlış yazmış diye müdahale eden Kilisli Rıfat'ı, yazdıkları ayıplanmış, yasaklanmış ama kulaktan kulağa anlatılmış Enderunlu Fazıl'ı, yazmayı koruması için yazılmış Ya Kebikeç duasını, bunu umursamadan karnını doyurmuş kağıt kurdunu ve yüzlerce meşhur ya da isimsiz yazarı ve okuru bir araya getirerek elyazmalarının çok katmanlı dünyasını daha iyi anlamamızı sağlıyor. İnsanlığın elyazmalarında maddeleşmiş, dünyevi ve ilahi, çok dilli ve dinli, eşsiz ve sıradan, bazen çok yabancı bazen de tanıdık, parçalı, noksan ama her zaman ilham verici hafızasının kapılarını aralayan Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler sergisini sanatseverler, 17 Ekim 2019 25 Nisan 2020 tarihleri arasında İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde ziyaret edebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/hafiza-i-beser-osmanli-yazmalarindan-hikayeler-sergisi-ziyarete-acildi", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Osmanlı elyazmaları aracılığıyla ziyaretçileri objeler, metinler ve zamanlar arasında bir yolculuğa çıkartıyor. Enstitü'nün zengin koleksiyonundan yapılan bir seçkiyle oluşturulan Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler sergisi, Latin alfabesine geçişten 90 yıl, imparatorluğun çöküşünden 100 yıl ve matbaanın yaygınlaşmasından neredeyse 200 yıl sonra, zaman içinde dönüşen Osmanlı elyazması kültürünü yeniden gündeme taşıyor ve bu çok katmanlı kültürel mirasın dinamiklerini tartışmaya açıyor. 18 Ekim 2019 tarihinde açılan sergi 25 Temmuz 2020'ye kadar ziyaret edilebilir. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, 19. yüzyılda matbaanın yaygınlaşmasıyla yavaş yavaş etkisini yitiren, 20. yüzyılda geniş kitleler için bir bilgi, hikaye ya da maneviyat kaynağı olmaktan çıkıp koleksiyonerlerin ilgi alanına giren Osmanlı elyazması kültürünü, Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler başlıklı sergiyle yeniden gündeme taşıyor. Osmanlı elyazması kültürü, imparatorluğun çok dilli toplumunda ve erken modern dönemin, sınırları geçişken coğrafyalarında şekillendi. Bu dönemde üretilen, okunan ve elden ele dolaşan yazmalardan yansıyan bu kültür, 19. yüzyılda şekil değiştirmeye başladı. Kitaplar matbaadan birbiriyle aynı binlerce nüsha halinde çıkıyor; okurların sayfa kenarlarına aldıkları notlar kendi kopyalarında kalıyor; kütüphaneler kitaplarına yazı yazan okuyucuları cezalandırıyor; yazarın metni dokunulmaz, değişmez bir statüye bürünüyordu. Modern tarihçiliğin elyazmalarıyla ilişkisi de yazma ve okumayla ilgili bu değişimlerden etkilenmişti. 'En doğru' metni, 'en temiz' nüshayı, 'en kıymetli' cildi tespit etme çabası literatürü biçimlendirdi. Oysa yazmalar çok daha kolektif bir okur-yazarlık dünyasında şekillenmişti. Metinler, onları çoğaltanların ve okurların elinde değişiyor, bu değişikliklerin fiziki izleri kağıdın üstünde takip edilebiliyor; okur ve yazarlar metin aralarında ve kenarlarında diyaloğa giriyordu. Yazmak kadar okumak da kolektif bir eyleme dönüşmüştü. Bir yanda kahvehane ve kıraathanelerde popüler hikayeleri yüksek sesle okuyanlar, diğer yanda önceki okurların notlarına cevap veren başka okurlar vardı. Hafıza-i Beşer sergisi, yakın zamanda gelişen yeni yaklaşımlardan yola çıkarak kolektif okuma-yazma kültürünün ve elyazmalarının çok katmanlı dünyasını daha iyi anlamamıza olanak sağlıyor. Sergi, izleyicisinden artık okumanın tarihini yazmaların tarihiyle beraber düşünmesini; metinleri ise hareket halinde, ucu açık yaratılar olarak yeniden ele almasını talep ediyor. Hafıza-i Beşer, Van Kalesi'ni beklerken yazma kopyalamaya fırsat bulan muhafız İbrahim Ağa'yı, kendi yazmasını düzelten Fransa Sefiri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi'yi, divanı elden ele gezmiş Zübeyde Hanım'ı, yazdıkları ayıplanmış, yasaklanmış ama kulaktan kulağa anlatılmış Enderunlu Fazıl'ı, esere yazan yanlış yazmış diye müdahale eden Kilisli Rıfat'ı, yazmayı koruması için yazılmış Ya Kebikeç duasını, bunu umursamadan karnını doyurmuş kağıt kurdunu ve yüzlerce meşhur ya da isimsiz yazarı ve okuru bir araya getiriyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Elyazması Koleksiyonu'ndan bir seçkiyle ziyaretçileri objeler, metinler ve zamanlar arasında bir yolculuğa çıkaran sergi, elyazmaları üzerinden Osmanlı toplumunda çok dillilik, gündelik hayat, tıp, evren ve zamanın bilgisi, toplumsal cinsiyet ve cinselliğin izlerini sürüyor; İstanbul'un tarihsel coğrafyasının yazmalar aracılığıyla nasıl yeniden yaratılabileceğini de bizlere gösteriyor. İnsanlığın elyazmalarında maddeleşmiş, dünyevi ve ilahi, çok dilli ve dinli, sıradan ve eşsiz, bazen çok tanıdık bazen de yabancı, parçalı, noksan ama her zaman ilham verici hafızasının kapılarını aralayan Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler sergisi, 18 Ekim 2019 25 Temmuz 2020 tarihleri arasında İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde ziyaret edilebilir. Beyoğlu Tepebaşı'ndaki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Galerisi, Pazar günleri hariç haftanın her günü 10.00 19.00 saatleri arasında gezilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/hakan-ali-tokerden-muzik-tarihinde-bir-ilk", "text": "Piyanist, besteci Hakan Ali Toker, müzik tarihinde bir ilke imza atarak, 17 Mayıs'ta Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda vereceği konserde aynı anda 4 piyanoyu birden çalacak. Kendisine 33 kişilik bir senfoni orkestrası eşlik edecek. Piyanist, besteci Hakan Ali Toker, bir ilki gerçekleştirmeye hazırlanıyor. 17 Mayıs Salı akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda vereceği konserde sanatçı, 4 piyanoyu birden çalacak ve çalacağı 4 piyanonun her biri ayrı bir makama göre akortlanmış olacak. Toker'e eşlik edecek olan orkestra ise, her biri iki alanda birden ustalaşmış; hem klasik Batı müziği hem de geleneksel Türk müziği çalabilen müzisyenlerden oluşacak. İlklerin yaşanacağı konserin ana sponsoru ise Teknoloji odaklı gayrimenkul değerleme platformu Endeksa. com oldu. Bugüne kadar 28 ülkede konser vermiş olan Hakan Ali Toker, konserin Atatürk'ün Müzik Devrimi'nde yeni bir adımı müjdelediğini belirterek, Çoksesli müzik, büyük önderin girişimleriyle ülkemizde kök saldı. Ancak, onun istediği sadece Batı'nın çoksesli eserlerinin ülkemizde seslendirilmesi değil, ayrıca, Türk müziğinin çoksesli, çağdaş bir yapıya kavuşarak ulusumuzu temsil etmesiydi. Bu alanda 100 yıldır çok değerli çalışmalar yapılmakla birlikte, bir şey hep eksik kaldı: Türk müzik alfabesinin 'komalı sesler' diye anılan kendine özgü notaları. Batı müzik sisteminde bulunmayan, dolayısıyla, eğitimi Batı müziği ile sınırlı olan müzisyenler tarafından çalınamayan bu sesler, senfoni orkestralarımız tarafından seslendirilen Türk eserlerinde yer almıyor. dedi. Son yıllarda ülkemizdeki müzik eğitim anlayışının daha esnek ve kapsayıcı bir hale gelmesiyle hem Türk hem Batı müziği tekniklerini özümsemiş, çok yönlü müzisyenlerin sayısının giderek arttığını da sözlerine ekleyen Toker, Ancak böyle müzisyenlerden kurulu bir orkestra ile senfonik, çoksesli ve ödünsüz makamsal bir Türk müziği mümkün. diye konuştu. 17 Mayıs Salı akşamı İstanbul CRR Konser Salonu'nda tam da böyle bir müzik ilk defa duyulacak. Toker, bu konser için 5 bölümden oluşan özel bir Türk Rapsodisi besteledi. Türk sanat müziği ve Türk halk müziği unsurlarıyla yoğrulmuş olan bu yapıt, makamlarımızdaki otantik komalı seslerin bir senfonik orkestradaki tüm çalgılarda çoksesli ve homojen bir anlayışla duyulacağı ilk eser olma özelliğini taşıyor -daha önce Ozan Yarman ve Mehmet Ali Sanlıkol gibi betecilerimiz tarafından daha küçük gruplar için yazılmış örnekleri var-. Türk Rapsodisi'nin ilk seslendirilişinin ardından, ikinci yarıda yine Toker tarafından düzenlenmiş sevilen Türk sanat müziği şarkıları yer alacak. Bu bölümde, yaylıları İstanbul Strings grubundan oluşan orkestraya ses sanatçısı Bora Uymaz ve kontrtenor Kaan Buldular katılacak. Toker, Bu fikir yıllardır kafamda vardı ama, bu kadar kapsamlı bir projeyi gerçekleştirebilmek için yeterli desteği nereden bulacağımı bilemiyordum. Endeksa'nın karşıma çıkmasıyla hayal gerçek oldu! dedi. Endeksa. com Kurucu Ortağı ve Genel Müdürü Görkem Öğüt, Böyle bir konserin destekçisi olmaktan dolayı gurur duyuyoruz. Endeksa olarak kültür sanat alanında Sanata Değer sloganımızla yol alıp, desteklerimizi sürdüreceğiz. Cumhuriyetimizin köklü mirasından aldığımız ilhamla sanatın ve sanatçının her zaman yanındayız. şeklinde görüşlerini dile getirdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/hakan-karsak-acisiyla-tatlisiyla-cok-guzel-bir-aile-filmiyle-seyirci-onune-cikmak-icin-can-atiyoruz", "text": "Kelebekler, Silsile, Ulan İstanbul, Sarmaşık, Benim Adım Gültepe, Neden Tarkovski Olamıyorum? gibi sayısız dizi ve sinema filmlerinde oynayan, Siyad ödüllerinde Kelebekler filmiyle en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllerinde aday gösterilen, Sadri Alışık Sinema Ödüllerinde yine Kelebekler filmi ile en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne aday gösterilen, Adana Film Festivalinde Kovan filmindeki rolü ile yine en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne aday gösterilen, 5. Setem Akademi Uluslararası İpekyolu Kısa Film Yarışması'nda En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alan, 3,5 Lira adlı sinema filmi ile en iyi erkek oyuncu ödülünün sahibi olan, Fransa'da başrollerinde oynadığı Patika filmiyle de Boğaziçi Film Festivalinde yine En İyi Erkek Oyuncu ödülünü ve Sundance Film Festivalinde Büyük ödülü alan, Kelebekler filmindeki Agnostik İmam performansı ile dikkatleri üzerine çeken, Malatya film festivalinde kısa film festivali yarışmasında jürilik yapan, birçok sosyal projede de imzası olan aktör Hakan Karsak'ı daha yakından tanımak için merak ettiklerimizi sorduk. Kendisi tüm içtenliği ile sorularımızı cevapladı. Jaques Tati'nin dediği gibi Ben istiyorum ki film, siz sinema salonunu terk ettikten sonra başlasın. Birçok şey sayabilirim ama sanırım ilk ve en çok bunu seviyorum. Yaşamın inancı ve umudu her gence ulaşmalı. Birçok projede görev aldım ya da projelendirdim. Geriye dönüp baktığımda hepsi ayrı ayrı harika şeyler. Depremzede gençlerle bir şeyler üretmek cezaevindeki çocuk mahkumlarla oyun yapmak, çocuk esirgeme kurumundaki çocuk ve gençler için bir şeyler üretmek. Hayalleriniz vardır. İşte en azından bu hayallerden bazılarının hayalden ibaret olmadığını dileklerini ve mücadele ettiklerinde ulaşabileceklerini birine anlatabilmek ve sonuçta onların gözündeki güzel ışıltıyı görmek dünyanın en büyük mutluluğu. Hala birçok proje var. Şu pandemi biter bitmez tekrar devam edeceğiz. Pandemi süreci birçok sektörü hatta yaşamın çok büyük bir bölümünü çok olumsuz etkiledi. Tiyatrolar da bundan fazlasıyla zarar gördü. Yani açıkça söylemek gerekirse vergi indirimi, borç erteleme, belirli bir seyirci sayısı ile perde açmak gibi yöntemlerin yaraları sarabileceğini düşünmüyorum. Yaraların doğru sarılması için tiyatroların, STK'ların ve bakanlığın ortak bir komisyon kurması belki de belirli bir fon ya da destekle ayakta tutabilmesi adına bu süreci ortak ve herkesi kapsayıcı yöntemlerle çözmeye çalışması gerekiyor. Çünkü her özel tiyatronun koşulları eşit değil. Fakat çözümler hepsinin aynı görüldüğü çerçevede. Bu yüzden, eşitlikçi ve herkesi kapsayan yöntemler bulunmalı. Küçüğünden büyüğüne her tiyatro yaşamalı. Yaklaşık 13 yıl önce başladı atölye serüveni. Uzun yıllar oyunculuk dışında eğitmenlikte yaptım. Sonra zamanı geldiğini düşünüp kendi atölyemizi kurduk. Önce farklı bir isimle başladık. Fakat zaman ve süreç içinde isim de dahil tüm anlayışımızın güncellenmesiyle Act In Studio haline geldi. Felsefe üzeri oyunculuk konusuna gelince phileo Yunanca'da seviyorum peşinden koşuyor arıyorum anlamına geliyor. Sophia ise bilge, bilgelik anlamında. Gerek yaşam gerekse mesleki anlamlarda kendi iç keşfimizi gerçekleştirmek ve bu keşifte gerek kusurlarımız gerek güzelliklerimizle bir farkındalığımızın olması gerektiğini düşünüyorum. Aslında önce keşfimizi başlatıp sorular sorarak rollerimiz üzerinde farkındalıkları oluşturmak... Aslında çok uzun bir konu bu kısacası böyle 🙂 Felsefenin de bu keşife ışık tuttuğunu düşünüyorum. Evet uzun zamandır yazıp üretmeye çalışıyorum. Fakat son 1 senedir içime çok sinen senaryomu bitirdim. Şimdi son rötuşları yapıyorum Gerek senarist gerek yapımcı gerek oyuncu, okuyan her arkadaşımdan çok olumlu dönüşler aldık. Pandemiden dolayı biraz durmak zorunda kalsak da şartlar uygun olursa önümüzdeki yaz set diyebiliriz. Acısıyla tatlısıyla çok güzel bir aile filmiyle seyirci önüne çıkmak için can atıyoruz. Keyifle yazdım. Keyifle ilerliyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/hakim-erkek-bakisini-altust-eden-the-tango-lesson", "text": "İngiliz sinema yönetmeni Sally Potter, neredeyse her şeyin ve herkesin gerçek gibi göründüğü kurgusal bir film çeker. The Tango Lesson, tangoyu keşfeden ve ona aşık olan Sally adında ingiliz kadın bir yönetmenin hikayesini ele alır. Sally, Paris'te yaşayan Arjantinli bir tango dansçısı olan Pablo'nun kadrosuna girer. Dersler devam ederken bir pazarlık yaparlar: Pablo eğer Sally'i bir tango dansçısı yapabilirse, Sally'de onu bir film yıldızı yapacaktır. Burada ilginç bir temel soru var: Tüm iyi sanatçılar sanatlarının tartışmasız yöneticileridir. Romancılar veya ressamlar, çalışmalarının her molekülünü kendi varlıklarından yaratan tanrısal tiranlardır. Bu nedenle iki sanatçı ortak çalışabilir mi, yoksa biri her zaman fırça, diğeri tuval olmalı mı? Bir erkek ve bir kadın tangoyu dans ederken, erkek sanatçı ve eşinin yarattığı işe tepkisi midir? Film düşündürür ancak bu soruları cevaplamaz. Dansların çoğu, aşık olan insanlar içindir. Tango, hayatta kalanlar için bir danstır ve kalplerini bu kadar yanlış kullandıkları için hala biraz kırgın olanların. The Tango Lesson, bu farkı anlayan insanlar için bir filmdir. Başka bir İngiliz film yapımcısı bunu yenebilir mi? The Evening Standard, 27 Kasım 1997. Kadın Görsel Zevkleri ve Fetişizmle İlgili Polemikler Sally Potter'ın film boyunca ortaya attığı konular olarak belirlenebilir. 1997'de piyasaya sürülen Sally Potter'ın Tango Dersi, On bir derse bölünmüştür, film her bölümde duygusal süreçleri ele alır. Sally'in lider kişiliği karşısında olgunlaşmamış maço davranışlarıyla Pablo'nun eğitimi giderek profesyonel ve romantik bir ilişkiye dönüşür. Daha önce yazımda ele aldığım Laura Mulvey'in Hollywood sinemasında fetişizm eleştirisini hatırlayalım. Erkek bakışının sinema üzerindeki hakimiyetini eleştirmektedir. Bu filmde ise kadınsı arzu, hareket etme gücüne sahip bir bakış sunmakta, böylece kadın görsel zevkini sinemada geri kazanıyor. Her ikisinin de yakından okunmasıyla filmin yayınlanmış senaryosu, Potter'ın nasıl olduğunu gösteriyor. Kamera benzeri bakış açısı, yansımasız erkek nesnesini başarılı bir şekilde gözler önüne serer. Görünürlük, bakmanın hazzı ve dikizcilik. Böylece erkeği kadınlarla eşit bir ilişkiye sokar: Tersine davranan Hollywood filmleriyle cinsiyet asimetrisi kurar, sinemada kadın bakışını ele alır ve kadının nesnesi olarak da adamı. Sadist röntgencilik, kadını bir gizem olarak görüyor. Film, arzu ölçüsünün artık sadece erkek özne de olmadığını söyler. Yani kadın, sosyal bir öznedir. Tango Dersi'nin temelini oluşturan ilke, Potter'ın, Mulvey ve Lacan'ın görsel teorisi ile bütünleştiği fetişizm eleştirisidir. Özellikle ayna sahnesinde bakış açısının yalnızca bir noktadan görüldüğü, ancak ikisinin de baktığı görsel bir alan kurulmuştur. Pablo'nun karakteri olgunlaşmamış ve narsisttir. Sally'nin öncülüğünde Pablo, dar çevresinin dışına çıkar. Özellikle, Sally'nin Pablo'ya görmeyi öğrettiği şey kendisi gibi komuta bakışları ve otoriter bir arzu taşıyan kişiliğidir. Sally'nin bakışları, kendi fantezilerinin pasif bir yansıması olarak işlev görür. Sally'nin Pablo için farkında olmadan hedeflediği, yabancılaşmış bir İdeal Benlikdir. Tango Dersinin sonunda, üstünlük sağlamış bir Sally / Potter aynı anda var. Kendisini oluşturan görme, gösterme ve gizleme konusundaki arzu kendini ispatlar. Kısacası Tango Dersini çekerken Potter, aslen fetişizmi ortadan kaldırmak için yola çıkmıştır fakat henüz üreyen kadın görsel zevklerini destekler nitelikte olması sebebiyle bir başka röntgenci fetişizmin savunucusu gibi de görülebilmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/hakkimizda", "text": "30 Ağustos 2018 tarihinde yayın hayatına başlayan Gazete Sanat; merkez ve alternatif kültür fark etmeksizin sanat alanındaki iyi üretimlerin, nitelikli işlerin paylaşıldığı, kültür & sanata gönül vermiş içerik üreticilerinin motor gücü olduğu bir oluşum. Türkiye'nin en hızlı büyüyen kültür & sanat sitesi Gazete Sanat, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Sergi, Sanat Tarihi, Sanal Tur gibi pek çok kategoride aktif olarak içeriklerin paylaşıldığı bir mecradır. Röportajlardan etkinlik duyurularına, kitap tanıtımlarından inceleme & araştırma yazılarına kadar yelpazeyi genişletmekten de çekinmiyor. Amaçsa ortak; Türkiye'deki kültür & sanat dünyasının online mecrada ve zamanı geldiğinde yazılı ortamda başarılı bir uzantısı olmak! Kurulduğu günlerdeki emekleme sürecinin ardından bugün talep ve takip edilen bir platform olan Gazete Sanat, bazen çizginin dışında bazen içinde ve hep aynı rotada ilerlemeye devam ediyor. Gazete Sanat kültür & sanat dünyasını yakinen takip eden, bu alana dair şahsi meraklara sahip ve içerik üretme heyecanı olan yazarların attığı harçla inşa ediliyor. Üstelik yazar kadromuzun Türkiye'nin dört bir yanında ikamet eden kişilerden oluştuğunu da mutlulukla söylemek isteriz. Sanat evrensel olduğuna göre, sanata dair eli kalem tutan insanların da farklı farklı şehirlerde yaşaması kadar doğal ne olabilir? Bu geniş ağ etrafında Gazete Sanat vesilesi ile bir araya gelen yazarlarımızın, üzerine düşünerek, emek göstererek ürettikleri içerikler en makul zamanlarda sitede yayımlanıyor. Bazen bir yazının peşinden günlerce gitmek gerekirken, bazen gerisinin çorap söküğü gibi geldiği, kısa sürede yayına hazır hale gelen içerikler sitedeki geniş okur kitlesiyle buluşuyor. İşte bizim hikayemiz!"} {"url": "https://gazetesanat.com/hal-i-purmelalimiz-cumle-gogun-mavisi", "text": "Bir yazar ne tema seçerse seçsin, odağa hangi konuyu alırsa alsın kaderi okurun metinden anladığıyla yaşamaktır. Bu da paramparça bir aynaya bakmak gibidir çünkü her bir okur her bir satırda sadece kendi algısına çarpan bir fotona takılacaktır. Bu, eğer yazar şanslıysa ve kitabı okuruna ulaşmışsa- binlerce foton demektir. Şükür ki foton algıcıklar birleşerek büyük bir resim çizmeyi başarırlar. Yoksa derdini anlatmanın peşine düşen yazar kendini demediklerini demiş gibi yapmaktan, dediklerini dememiş gibi duymaktan sersefil bir halde bulabilirdi. Ayhan Koç son kitabı Cümle Göğün Mavisi'nde bu fotonları açıkça ortaya koymuş, okura beğen bir konuyu onun üzerinden konuşalım demiş. Buradan devam etmeden önce kitabın konusunu kısaca aktarayım. Fevzi kırklarına yaklaşmış, her şeye dair muhalif görüşleri olan bir yazar-gazetecidir. Karısı Meral'le dokuz yıldır evlidir ve karısının e-güncesini gizlice takip etmeye başlamıştır. Burnuna bir aldatılma kokusu gelmekte ve Fevzi kendi kendine içlenmektedir. Bir taraftan iyi gitmeyen yazarlık kariyerini tartmakta, diğer yandan da gazetedeki arkadaşı Sermet'le yayınladıkları yolsuzluk dosyasının başına açacaklarına karşı kendini hazırlamaktadır. Yıllardır görüşmediği babasıyla da artık bir araya gelmesini gerektiren bir durum doğmuştur. Geçmiş kendini dayatmış, gelecek belirsizliğe savrulmuştur. Bütün bunların tam ortasında da içindeki yabancıyla çatışma halindedir. Bütün bu parçaları birleştirip Fevzinin bu dünyada neden var olduğunu bulmak gibi bir gayesi olmasa da olaylar onu oraya doğru sürüklemektedir. Kitabın konusunu özetlediğimde de görüldüğü üzere Ayhan Koç bu kitabında, son on yıl içindeki özel ilişkilerdeki değişimi, cinsiyet tanımlamalarındaki çeşitlenmeleri, toplumun zihnindeki ve günlük yaşamındaki dönüşümünü, mülteci sorunlarını, ülkenin yalpalamasını ve benim en sevdiğim kısımla, yayıncılık dünyasının el altından konuşulanlarını güneşe çıkarıp ipe asmış. Hepimizin aramızda konuştuklarını sert eleştiriler içeren ama buna rağmen güler yüzlü bir dille anlatmış. Biraz ileri gidip kutsal addedilenlere de sağlı sollu dokundurmuş. Okur sayfaları devirirken yeni bir bakış açısı görmeyecekse de yazarın hikayeye dahil ettiği konuların hepsini bir arada ifade etmenin bu devirde epeyi zor olduğunu kabul edecektir. Ayhan Koç'un aynı Fevzi gibi hiçbir çevreye yaranamayacağı aşikar. Buyurunuz alıntılardan kanıtlar. Karakterler ise çok tanıdık gelecek; büyük bir kısmı sen, ben, o, biz, siz, onlar. Bazı isimler de var ki birkaç harf değişikliği olmasa adres gösteriyor denilebilir. Bu kişiler velev ki okurlarsa, Aa bu ben miyim acaba? sorusundaki miyim acaba kısmını atıp gönül rahatlığıyla benim diyebilirler. Hemen bir örneği alıntılayalım. Bu örnekten sonra şu konuda tereddüde yer kalmamıştır herhalde: Ayhan Koç tatlı bir aldatılma hikayesinin içine neredeyse son birkaç yılın gerçek karakterlerini, gerçek olaylarını başarılı biçimde yerleştirmiş. Ama romanın misyonunu ve dahi başarısını sadece toplumsal ve siyasi olayları yerleştirmek olarak göstermek de doğru olmaz. Hikaye neredeyse sekmeden ilerliyor, akışkan, bir sonraki sayfayı merakla bekleten, tahmin edilebilirliği çok ama asla okuma keyfini eksiltmeyen bir gelişme içinde. Ana karakter Fevzi'nin iç sesi Yabancının onun ipliğini pazara çıkarması, geçmişe götürüp sorunlarının başladığı noktayı göstermesi, elinden tutup çözümü gözüne sokması da hem metni yeknasaklığa düşmekten korumuş hem de Fevzi'nin iç sesini duymamız için iyi bir teknik olmuş. Yoksa metinler düşündü, içinden geçirdi, hissetti, algıladı fiillerinden okunmaz hale gelebiliyor. Bununla birlikte, Yabancının Birdman'deki iç sese yakın bir ses tonu ve dili olduğunu da eklemek öznel bir görüş olarak burada yer alsın, kararı bu yazının kitabı okuyup filmi izleyen okurları versin. Şuraya da Yabancıyı tanıtacak birkaç alıntı bırakayım. Murakami'nin kulakları çınlasın onun romanlarında en sevdiğim unsur, metnin içine kitap isimleri, müzikler, resimler serpmesidir. Bunları birer öneri olarak alır, listeler çıkarırım. Ayhan Koç'da anlatıcı ve Fevzi vasıtasıyla bize opera eserleri, şarkılar, kitaplar, yazarlar tavsiye ediyor. Üstelik Kyoto, kiraz ağaçlarının açma mevsiminde nasıl oluyor, Serenissima Kalyonları da neyin nesi diye Google arama butonunu meşgul etmemi sağlıyor. Romanla ilgili, biri romanın içinden biri romanın dışından, iki minik eleştiriyi de aktarmayı Cümle Göğün Mavisini seven bir editör olarak görev biliyorum. İlk olarak, son yılların Türkçe romanlarında yazarın cinsiyetinin satırlara çokça sızdığını düşünüyorum. Bir kitabın yazarının ismini bilmeden o sayfaları okusam kadın mı erkek mi ya da başka bir genderdan mı anlayabiliyorum. Bunun benim eşsiz iç sezilerimin sonucu olduğunu düşünmek abartılı hatta biraz da sanrılı bir görüş olacaktır. Bu elbette post modern romanların dili olarak nitelendirilebileceği gibi değişen toplumsal cinsiyet rollerinin ifade edilmesi isteği, biraz cephe savunması, biraz öz eleştiriye giriliyormuş gibi yapılırken hemen oradan çıkılması, bir de bu taraftan bak deme isteğiyle de açıklanabilir. Ama bu anlatıcı ile yazar arasındaki çizgiyi gittikçe silikleştiren anlatım dilinin kullanılması bir taraftan da tekdüzeleşme mi getiriyor diye de endişelenmiyor değilim. Bu eleştirim bu kitabın özelinde değil, son dönem okuduğum çoğu kitapta böyle. İkinci minnacık eleştirim demeyeyim de görüşüm, Ayhan Koç'un Birgün gazetesindeki röportajında ana karakter Fevzi için yaptığı bir tanımlamaya. Şöyle diyor yazar: Yalnız hangi perspektiften bakarsak bakalım en temelde hiçbir şeye intibak edemeyen, olmamış, olamamış bir adamın hikayesi bu. Ben ise Fevzi'nin herkes gibi olduğunu düşünüyorum son sayfayı çevirirken. Fevzi olmadıysa hepimiz olmadık. Olmak ama ne olmak, kerterizi nereden alarak olmak, olmak diye bir şey var mı, insan ne zaman olur soruları kafama doluşuyor. Bu eleştirim de en başta yazdığım paragrafı doğrulamamı sağlıyor. Okur olarak romanın karakterini yazara karşı savunmaktan geri durmuyorum. Benim görüş alanıma giren foton da bu! Ezcümle: Bu perdeyi aralamama yol açtığı ve sayfaların peşinden koşturarak okuduğum bir kitabı yazdığı için Ayhan Koç var olsun! Cümle Göğün Mavisi. Ayhan Koç. İthaki Yayınları. Kasım 2020."} {"url": "https://gazetesanat.com/haldun-dormen-ile-kalbimi-ucuran-soylesi", "text": "Şimdi bu 655., yok 656. oyun. Baya oldu yani ve bu Moliere için de dünyanın her yerinde büyük bir rekor. Çok severek oynuyorum, ama benim en sevdiğim oyun bu değil. Benim en severek oynadığım rol Şahane Züğürtler'deki Prens Mikhail. Onu iki defa ayrı olarak oynadım. Bir kere Ayfer Feray'la, bir kere Nevra Serezli'yle. İkisine de bayıldım ve çok keyifle oynadım ve her seferinde de oyun bittiği zaman çok sevdiğim bir arkadaşımdan, bir akrabamdan ayrılmış gibi oldum. Şimdi ben kendimi aslında ilk önce öğretmen olarak görüyorum. Çünkü huy olarak bildiklerimi paylaşmaktan çok zevk alan bir insanım ve bildiklerimi gençlerle paylaşmak, onlara bir şey öğretmek, onlara yeni bir yol çizmek beni gerçekten çok mutlu ediyor ve beni neden yaşadığıma inandırıyor. Onun için hep diyorum: İlk önce öğretmenlik, sonra yönetmenlik, sonra oyunculuk, sonra yazarlık; sırası bu. Benim kendime göre ilk önceliğim insanları umutsuzluktan kurtarmak. İkincisi insanlara güven vermek, yani bu işi yapıyorsanız kendinize güveneceksiniz. Üçüncü de katiyen katiyen katiyen ne olursa olsun inişlere çıkışlara rağmen, başarısızlıkla da karşılaşsanız vazgeçmeyeceksiniz. Yani ben öğrencilerimi böyle çalıştırıyorum. Bunu çok düşündüm. Tabii çok kolay olmayacaktı, ama ben her şeye rağmen kararımı vermiştim. Yani orada bir yerlerde eğitim almaya, bir yerlere girip ustalardan öğrenmeye çalışacaktım. Ben bir tiyatroya girecektim, niyetim oydu yani. Olmasaydı öyle düşünüyordum. Bir tiyatroya girmeye çalışacaktım; alırlar mıydı, almazlar mıydı bilmem. Yani birçok insanın yaptığı gibi ustalardan öğrenmeye çalışacaktım. Ne bileyim, Adile Naşit öyle yetişti, Münir Özkul öyle yetişti, benim Altan Erbulak öyle yetişti, benden öğrendi yani. Allah'tan çok şanslıydım da babam çok yardım etti. Çocukluğum mutlu ve gayet rahat geçti. Evet, mutlu bir çocuktum, mutlu bir aileden geliyorum çünkü. Katkısı olmuştur herhalde, ama yani illa da mutlu olmak şart değil başarılı olmak için. Tabii ki Hocam, ne demek. Tam anı değil de anı gibi ama. Şimdi 80'li yıllarda ben karar verdim. Daha evvel İngiltere'ye gitmiş Yaygara 70'i ve İstanbul Masalı'nı oynamıştık ve aşırı övgü kazanmıştık. O yüzden İngiltere'ye bir şey götürmek istedim, ama İngilizce yapmak istedim. Onun için Nüvit Özdoğru'dan rica ettim, Nalınlar'ı İngilizceye çevirttirdim, The Turkish Clogs olarak ve çok harika bir kadro yaptım: Yıldız Kenter, Göksel Kortay, Nevra Serezli, Yüksel Gözen, Nüvit Özdoğru ve ben de oynuyordum. Biz, Nalınlar'ı İngilizce olarak prova ettik ve ben İngiltere'ye götürdüm. İngiltere'de 31 gün temsil verdik, 4 ayrı şehir dolaştık ve hep dolu gittik. Büyük sükse oldu, çok büyük sükse oldu ve benim için çok büyük bir anı bu. Fakat maalesef Türkiye'de kimse bunu anmadı. Sonra geldim ben Türkiye'ye çok önemli ve resmi bir kimseye dedim ki: İngiltere'de sayfa sayfa haberler çıktı. Nevra Serezli'nin boy boy resimleri çıktı mesela. En aşağı yirmi tane televizyona konuşma yaptık çeşitli yerlerde, çünkü dört ayrı şehre gittiğimiz için. Niye burada da bahsedilmedi? Bana dedi ki: Haldun Bey, Türkçe oynamamışınız, Türkçe olsaydı olurdu. Ya hu ne kadar önemli bir şey İngilizce oynamak, ama maalesef anlaşılmadı. Çünkü ilk defa İngiltere'de kendi dilindeki bir oyunu İngilizce olarak oynayan, turneye gelen topluluk olduk dünyada. Seyircimin hala olması galiba, hala seyircimin olması ve beni alkışlıyor olması. Seyircinin beni görünce mutlu olması. Şimdi garip bir şey söyleyeyim: Ben sahnede hiç heyecandan titremedim. Tabii telaşlandım, korktum, ama öyle çok çok çok korkmadım. İlk oyunum Amerika'da oynadığım küçük bir oyundu. Fakat ilk, tabii ki beni çok heyecanlandıran oyun, Türkiye'deki oynadığım ilk oyunumdu. Çünkü ailem, arkadaşlarım beni orada gördüler. Buradaki Küçük Sahne'de, Muhsin Ertuğrul yönetimindeki Cinayet Vardı. Benim kararım hep dönmekti. Bundan hiç vazgeçmedim. Ben Türkiye'ye dönüp Türkiye'de iş yapmak istiyordum ve birtakım fırsatlar çıkmasına rağmen döndüm. Döndüğüme de hiçbir zaman pişman olmadım. Çünkü gerçekten niyetim hep oydu; Türkiye'de bir şey yapmak. Ben öyle doğdum. Hep böyle söylüyorum. Başka hiçbir kararım olmadı, ama sinemayla tiyatro karışıktı biraz. Evet, aslında sinemacı olmak istemişsiniz. Evet, sinemacı olmak daha ağır basıyordu. Sonra tiyatro eğitimi alınca tiyatro ağır bastı, ama film de yaptım 60'lı yıllarda. Yazarlık tesadüfen oldu. Ben Robert Koleji günlerimden beri bir şeyler yazıyordum. Hayatımda hiç şiir yazmadım. Şiir severim, okurum, ama şiir yazmadım. Ama aslında o da hiç aklıma gelmemişti. Amerika'dan ilk geldiğim zamanlarda çeviriler yapardım, oyun çevirileri. Sonra rahmetli Egemen Bostancı, -bence çok önemli bir şovmen ve gazetecilikten gelme-: Bana bir şeyler yaz, müzikli falan olsun. Ama küçük bir şey yaz. dedi. Sonra da Daha büyük bir şey yap, Adile Naşit olsun içinde. dedi ve Hisseli Harikalar Kumpanyası'nı yazdım. Yani kendimden emin olmadan yazdım Hisseli Harikalar Kumpanyası'nı ve korkunç sükse yaptı. Ondan sonra yazar olduğuma karar verdim. On dört tane oyun yazdım ve o sırada bana kitap teklifi geldi, biyografi teklifi. Dedim ki Daha çok gencim. Bunu ben düşünüyordum, ileride ama. Şu an lütfen yazmanızı istiyoruz. Biz Dormen Tiyatrosu'nu yazmanızı istiyoruz. dediler. Çünkü Dormen Tiyatrosu kapanmıştı. Ben de o zaman oturdum Sürc-ü Lisan Ettikse'yi yazdım. Kitap büyük beğeni kazanınca arkasından İkinci Perde'yi yazdım. Arkasından Nerde Kalmıştık'ı yazdım. Şimdi bu hafta da yeni bir kitabım çıkıyor. Benim için tiyatro değişmiyor, tiyatro tiyatro. Yani Türk tiyatrosuna gelince, Türk tiyatrosu bence çok ümit verici bir durumda şu anda. Hep söylediğim bir şey var, alternatif tiyatrolardan ben çok umutluyum. Yalnız İstanbul'da değil, Anadolu'nun her tarafında alternatif tiyatrolar var. Bu da beni çok mutlu ediyor. Çünkü ben çok turneye çıktığım için orada yakından görüyorum ve yani tiyatro çok güçlü bir şekilde devam ediyor. Benimki insanlarla birlikte bunu paylaşmak, insanları sevmek. Bunu da hoca olarak yapıyorum. Damla Karakuş: Hocam, çok teşekkür ediyorum. Damla Karakuş: Olmaz mı Hocam, çok güzel oldu. Emeğinize sağlık. Yine görüşmek üzere. Haldun Dormen.: Sizin ellerinize sağlık, görüşürüz. Uzun zamandır Holdun Dormen hakkin da yazi okumamıştım bu yazı bilgilerimi tazelemiş oldum. Tiyatroya aşık olup, o tozu yutup tiyatroyla ilgili hayallere ara veren biri olarak, Haldun Dormen gibi bir duayeni bizlerle buluşturduğun için çok teşekkür ederim Damlacığım... Röpörtajı keyifle okudum ve üstadın yeni çıkan kitabını kendimden çok şey bulacağıma emin olarak almaya karar verdim😇 Başarılarının devamını diliyorum...."} {"url": "https://gazetesanat.com/halide-edip-adivar", "text": "Cumhuriyet tarihimizin siyasi, edebi alanlarında ve siyasi alandan ayrı bir başlık açmak gerekirse kadın meselesi üzerinde hakkında en çok yazılıp çizilen isimlerden biridir Halide Edip Adıvar. Hem yalnızca memleket içerisinde değil, Avrupa'da da konuşulan, gazetelerde hakkında yazılar yazılan bir isimdir. Öyle ki Türkiye modernleşmesiyle beraber Halide Hanım'ı feminizm üzerinden okumaya çalışan araştırmalar, kitaplar da hatırı sayılır bir hacme sahiptir. Avrupa'nın ya da Türkçe öğrenmek isteyenlerin diyelim yolu Halide Edip ile çok kesişmiştir. Dili oldukça duru olan yazar 1930'lardan 1950'lere kadar Türkçe öğrenmek isteyen yabancıların çokça okuduğu Sinekli Bakkal ile pek meşhurdur. Belki her şeyden önce belirtmek gerekir; Adıvar edebiyat, politika ve eğitim alanındaki üretkenliği, cepheden cepheye koşması itibarıyla sahada olması, yurtdışına gidiş gelişleriyle birçok ilke de sahip olan Cumhuriyet kadınları arasındadır. Türkiye'de Amerikan Koleji'nden mezun olan ilk genç kız olarak bilinen Halide Edip, ilk kadın hatibimiz olarak da öne çıkar. Cumhuriyet devrinin ilk kadın romancılarından biri olması vasfıyla ilk kadın profesörlüğünün de kendisinde toplanması onun tarihimizdeki yerini daha da önemli hale getirir. II. Abülhamid devrinde, 1884 yılında dünyaya gelen romancımız gözlerini İstanbul'da açar. Babası Selanikli katip Mehmed Edip Bey'dir. Küçük yaştayken kaybettiği annesi ise Bedrifam Hanım'dır. Halide Edip Hanım, siyasi yönetimde tek söz sahibi olan padişahın otoriterliğine karşı halkın da söz hakkının olması gerektiği düşüncesiyle ilan edilen I. Meşrutiyet'ten 8 sene sonra doğmuştur. Zamanın ve çağın ruhunun kişilerin karakter yapısına etkisinin önemi gözetildiğinde, doğduğu dönemin ta Tanzimat'tan, hatta daha öncesinden başlayan modernleşme ve yenilik hareketlerinin daha fazla gelişim ve atılım gösterdiği bir dönem olduğu söylenebilir. Annesini yitirdikten sonra, ileride sanat kariyerine ciddi oranda tesiri olacak olan anneannesinin yanında yaşamaya başlar. İlk eğitimlerini burada alan hatip, annesinin ölümünden sonra birkaç evlilik daha yapan babasının yanında da Anglo-Sakson eğitimiyle tanışır. Evlilik, erkek ve kadın eşitliği, toplumsal cinsiyet gibi konularda erken yaşta kafasında fikirlerin filizlendiği romancı babasının çok eşliliğine tanık olur. Üsküdar'daki Amerikan Kız Koleji'nin ilk öğrencilerinden biri olmakla beraber Arapça'yı öğrenir. Rıza Tevfik'ten Türk edebiyatı ve felsefe ile Salih Zeki'den matematik eğitimi alır. Baktığınız zaman o döneminin aydınlarının, yazarlarının büyük bir bölümünün birkaç yabancı dil bildiğini, sözel sahayla birlikte sayısal alana da aşina olduklarını görebiliriz. Halide Edip Hanım da bu noktada ileride meslek ve sanat hayatına büyük artıları olacak ciddi eğitimlerden geçer. Fransızca ve musiki eğitimiyle de aslında toplamda; hem Batı'nın hem de Doğu'nun kültüründen aşinalıktan fazlasını alır. İlk evliliğini yaptığında artık devir 20. asır devridir. Monarşilerin Birinci Cihan Harbi'nden sonra dünya genelinde bitmesine henüz vardır ama monarşilerin sonra ereceğinin ayak sesleri de duyulmaya başlanmaktadır. Matematik dersleri aldığı Salih Zeki ile 1901'de evlenen yazarın bu evliliğinden iki oğlu dünyaya gelir. Kendisinden yaşça bir hayli büyük olan Salih Zeki Bey ile olan evliliğinde eşinin gölgesinde kaldığı zamanların olduğu bilinmektedir. Bir bakıma; evliliklerinin kimi noktaları kör topal ilerlemektedir. Lakin, Salih Zeki Bey'in bir başka kadınla daha evlenmek istediğini belirtmesi üzerine, çok eşlilik hadisesine babasından tanık olan ve bunun katlanılmaz bir durum olduğu ifade eden Adıvar'ın isteği ile 1909'da evlilik sona erer. Her çağın insanlarında olduğu gibi Adıvar'ın hayatında da aslında kişisel ve toplumsal iki düzlem bulunur, bulunmak zorundadır: 1908'den sonra II. Meşruyet'in vaat ettiği ve görece sürmüş olan hürriyet havası miadını doldurmuştur. Rumi takvime göre 31 Mart 1325'te (13 Nisan 1909) vuku bulduğu için bu adla anılan 31 Mart Vakası patlak verdiğinde çocuklarıyla beraber Mısır'a kaçan Halide Edip bir davet üzerine buradan İngiltere'ye gider. Memleketteki olaylar durulduktan sonra yurda dönen Halide Edip Hanım, İngiliz kadınlarının hak ve özgürlüklerine dair de gözlemler yapma fırsatı bulur. Tanzimat devrinde kız çocuklarına özel mekteplerin faaliyete geçmesiyle kadın öğretmen ihtiyacını karşılayan Darülmuallimat'ta pedagoji öğretmenliğine atanır. Bu dönem eğitim sahasında aktif biri olarak öne çıkan profesör Türkiye'nin istikbalinin şekillenmesi hususunda ilk önce kadının yetiştirilmesi gerektiğine vurgu yapar. Erken dönem eserlerinin merkezinde kadın ve çocuk eğitimi meselelerin bulunması da bu anlamda tesadüfi değildir. 1909'da ilk romanı olarak da kabul edilebilen Seviyye Talip yazarın kadının toplumdaki, evlilikteki, umumi hayattaki yeriyle ilgili erken dönem düşüncelerini öğrenmemiz açısından oldukça önemlidir. Romandaki başkişilerden Fahir karısı Macide'nin hayatını kendi aklı ve görüşleri doğrultusunda yönlendirmektedir. Eşini medenileştirilmesi gerekilen bir nesne olarak gören Fahir, Macide'yi kendinden aşağı görmektedir. 1913'e geldiğimizde ise Halide Hanım'ı ilklerin kadınlarından biri yapan bir hadise cereyan eder: 28 Nisan 1913'te kurulan, yazarımızın da başkanlığını yaptığı Teali-i Nisvan Cemiyeti Osmanlı'da kurulan ilk feminist örgüt, dernek olarak kabul edilir. Derneğin amacı, kadının çalışma yaşamına ve kamusal hayata katılımının sağlanmasıdır. Eğitim alanındaki fırsat eşitsizliği de derneğin ortadan kaldırmak istediği meselelerin başını çeker. Daha da genel bir portre çizersek; 1910 ila 1916 arası Adıvar'ın derneklerden okullara, toplantılara kadar oldukça aktif bir yaşamı olduğunu görürüz. Çalışmalarının meyvelerinden biri olacak ki; yeni vazife de kapıdadır. Cemal Paşa'nın daveti üzerine, yeni okullar açmak amacıyla Lübnan'a giden yazar orada kız okulları genel müfettişi görevini sürdürmüştür. Oradayken vekalet yoluyla Adnan Adıvar ile evlendiğinde ise takvimler 29 Nisan 1917'yi gösteriyordu. Belki Halide Edip'in bir diğer önemi de; çokeşliliği evliliğini bitirecek denli kesin bir şekilde reddetmesi ve hayatında ilk evliliğinin dışında yeni bir başka adam da olabilmesidir. Baktığımız zaman o dönem hala, böyle bir yeniliğin geniş kitlelerce alışılagelmiş bir durum olduğunu söylemek güçtür. Balkan Savaşı zamanında da başkanlığını üstlendiği Teali-i Nisvan Cemiyeti'nin hastabakıcı kolunu örgütleyen yazar bir dernek üyesinin açtığı evi 30 yataklı bir hastaneye dönüştürür. Bu, memleketi için girdiği fedakarlığa dair mühim bir misal olmakla birlikte, kadın hastabakıcıların da önünün açılmasına yardımcı olur. Gelelim Birinci Cihan Harbi sonrasına. Harpten yenilgi ile çıkan Osmanlı Devleti, Batılı emperyalistlerce paylaşılma noktasına kadar gelmiştir artık. Atatürk'ün de Nutuk'ta bahsini geçirdiği bu durumlarda, Halide Edip de İstanbul'un işgalini yaşamak zorunda kalır. Yunanlıların İzmir'e asker çıkarmaları üzerine başlayan gösteri ve rezistanslara o da katılım gösterir. İstanbul'da birbiri ardına yapılan açıkhava gösterilerinden en ses getireni Sultanahmet gösterisidir. Adıvar da 6 Haziran 1919'da, Sultanahmet'te fevkalade büyük bir kalabalığa halkı coşturan bir konuşma yapar. Savaşın hararetinin sürdüğü günlerin birinde Darülfünun'da da bir konuşma yapan Halide Edip Kadınların büyük işlere karışmaz anlayışı artık geride kalmıştır. Milletin kadınları ilk defa milletin hakiki anası ve efradı gibi bu felakete çare bulmak için bir araya toplanıyor. demiştir. Kurtuluş Savaşı için Anadolu'ya kaçan yazarın kendi tarihinde padişah tarafından Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte idama mahkum edilen altı kişiden biri olmak da vardır. 30 Ağustos 1922 zaferinin ardındansa Kurtuluş Savaşı dönemindeki tüm aktif ve fedakar döneminin yanı sıra artık onu Türkiye içerisindeki zorlu günler beklemektedir. Kocası Adnan Adıvar'ın kurduğu Terakkiperver Fırkası döneminde İzmir Suikastı hakkında yapılan tahkikatta geniş ölçülerdeki tutuklamaları önceden haber alan yazar kocasıyla beraber bir İngiliz gemisine binip kaçmak durumunda kalır. Suçsuzlukları mahkeme kararı ile anlaşılmış olmasına karşın geri dönmeyen ikili, önce 4 yıl İngiltere'de ardından on yıl kadar da Paris'te yaşar. Handan, Kalp Ağrısı, Tatarcık gibi ilk dönem romanlarında hırslı, ateşli, olgun fikirli kadınlar eserlerinin başkişileriyken sonraları romanlarındaki temalar değişmeye başlar. Siyasal, sosyal ve ulusal temaları işlediği Yeni Turan, Ateşten Gömlek, Döner Ayna bu cihetteki eserleri arasındadır. Yurt dışı döneminde konferanslar vererek, eğitim çatısı altında mesai harcayarak zaman geçiren Adıvar, memlekete ancak 1939'da döner. 1928'de Amerikan hükümetinin daveti üzerine Amerika üniversitelerinde de konferanslar veren yazarın yurda dönüp İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde profesör olması 1940'a tesadüf eder. Bu anlamda son dönem Osmanlı'dan erken dönem Türkiye Cumhuriyeti'ne doğru geçerken bizi evvela zor yılların zor kadını Halide Edip karşılar. Yaşadığı dönemin ağırlıklı olarak değil tümüyle erkeksinin elinde bulunduğu gözetilirse Adıvar'ın da bu çevrelere girerek onlar gibi düşündüğü bir tarafı olmuş olabilir. Öyle ya da böyle kamusal, siyasal, sosyal alanda kadının daha çok görünmesi meselesinin fitilini ateşleyenlerden biri olarak karşılaştığımız Halide Edip Hanım'ın ardından karşımıza Adalet Ağaoğlu (1929) çıkar. Ölmeye Yatmak adlı eseriyle Dar Zamanlar Üçlemesinin ilk eserini veren Ağaoğlu bu romanında Türkiye modernleşmesinin zorlukları, eksikliklerini aktarırken kadın başkişiye yönelik zihniyeti aktarma vasıtasıyla aslında kadına bakışın da bir özetini verir. Ama artık dönem Halide Edip'in dönemi değil, okumak için birçok kız çocuğunun da yurt dışına çıkabildiği, sokaklarda görece daha serbest gezdiği bir dönemdir. Bu sancıları biraz daha geçip ilerlediğimizde ise karşımıza Sevgi Soysal gibi bir asi çıkar. Tüm bu değişimler zincirin halkaları misali birbirine eklemlenmiştir. Kronolojik sırayı takip etme zorunluluğunu burada sonlandırıyor ve Adıvar'la ilgili bazen geriye bazen ileriye giderek yazımı sürdürüyorum. İnci Enginün'e göre yazarı edebiyat çevrelerine kabul ettiren esas romanı Handan'dır. İlk kez 1912'de Tanin gazetesinde tefrika edilen Handan, iyi yetişmiş, kültürlü ancak henüz cemiyet içinde yer alamayan ve bu nedenle yadırganan bir kadını anlatır. 1942'de CHP Roman Armağanı'nı kazanan meşhur romanı Sinekli Bakkal fonda II. Abdülhamid dönemi ile İstanbul'u bulundurur. Doğu Batı sorununun merkezi bir noktada toplandığı roman Şark'ın tasavvufi yolculuğu ile Garp'ın akılcılığını birleştirme savı taşır. İstanbul'un bir kenar semtindeki sosyal yaşantıyı anlatan eser yüksek düzey yöneticilerin durumunu aktarması bakımından da önemlidir. Yazarın Türkiye'ye gelemediği yıllarda, ilkin İngilizce olarak basılan roman ideal kadının nasıl olması gerektiğine dair de fikirlere sahiptir. 1950'de milletvekili olarak Meclis'e giren Adıvar dört senelik milletvekilliği sürecinin ardından aktif siyasetten kendisini geri çeker ve tümüyle edebi çalışmalara yoğunlaşır. Evvelce Türk kadınları lokantalarda yemek yiyemezler; sinema ve tiyatrolarda erkekler ile beraber gidemezlerdi. Evvela bunlara hususi yerler tahsis edilmiş; sonradan istedikleri yerde oturmalarına müsaade olunmuştur. Evvelce Türk kadınları korkak ve küçük gölgelerdi. Şimdi 'Kadınlar Birliği' gibi kendilerine mahsus bir cemiyet sahibi bulunuyorlar. Bu söylem, eylem ve görüşleri birbirinden bağımsız olarak değerlendirmek, tüm yazar ve sanatçılara zarar verdiği gibi Halide Edip Hanım'a da zarar verir. Parçalarını ayrıştırarak bizim de onayladığımız yanlarını almak onu o yapan özellikleri yok saymak anlamına gelmekle birlikte belki daha da mühimi bizi hakikatten uzaklaştırır. 9 Ocak 1964'te bize veda eden yazar bugün hala, vaktiyle kısa bir süre kaldığı yılların etkisiyle Hindistan'da anılmaktadır. Pek çok eseri birden fazla dile çevrilen yazar ilk dönemlerinden itibaren feministtir. Öbür yanıyla da yaşadığı toplumu, Türkiye'yi, ülkesinin muhafazakar değerlerini anlamaya çalışan bir aydın olarak tarihteki yerini almıştır. Bize de sanırım kadın hareketleri konusundaki gür sesini örnek almak, eserlerini okumak, Milli Mücadele yıllarında birçok aydının aksine aktif ve ısrarcı davranmasını takdir etmek düşer."} {"url": "https://gazetesanat.com/halife-abdulmecid-efendi-dr-lale-ucan", "text": "Bu kitap, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde tarihin kırılma anlarından birinin doğrudan muhatabı olan Halife Abdülmecid Efendi'nin hayatını tüm ayrıntılarıyla ortaya koymaktadır. Kitapta, Halife Abdülmecid Efendi'nin siyasi yaşantısının ötesinde gündelik hayatı, Dolmabahçe Saray teşkilatı ile ilişkilendirilmiştir. Şehzadeliğinden halifelik yıllarına kadar yanında olan insanlar ve onlarla ilişkileri, saray teşkilatının anlaşılmasına katkı sağlayacak bilgiler olarak öne çıkmaktadır. Çalışmada Abdülmecid Efendi'nin eğitimi, arkadaşları, dostları, okuduğu eserler ortaya çıkarılırken, kurmuş olduğu ilişki ağı kültürel ve çevresel dinamikler çözümlenerek ele alınmıştır. Abdülmecid Efendi, kendisi için oluşturduğu sanat muhitinin etkisiyle bir dönüşüm yaşamıştır. Bu nedenle, elinizdeki bu çalışma incelediği zaman diliminin dinamikleriyle birlikte değerlendirilmiştir. Ressam Abdülmecid Efendi'nin müzik ve hat sanatına olan ilgisine bu bağlamda bakılmıştır. Konuyla ilgili arşiv malzemelerinden, birincil ve ikincil kaynaklardan yararlanılmıştır. Bu eser, zamanın ruhunun peşinde bir halifenin hayatını gözler önüne sermektedir. Dr. Lale Uçan, Osmanlı Devleti'nin tarih sahnesinden çekildiği ve Türkiye Cumhuriyeti'nin doğduğu sırada sahneye çıkan bir isim olan Abdülmecid Efendi'nin hayat hikayesini bütün ayrıntılarıyla okuyucuların gözlerinin önüne seriyor. Bu eser, Osmanlı hanedanının son resmi temsilcisi ve son İslam halifesi olan Abdülmecid Efendi'nin hayatını bütün ayrıntılarıyla gözler önüne sermektedir. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapan Dr. Lale Uçan tarafından kaleme alınan bu eser, adı çok bilinmesine rağmen hayatı hakkında detaylı bilgi pek de bulunmayan Halife Abdülmecid Efendi'nin zamanın ruhunun peşinde koşuşunu resmetmektedir. Çocukluğu, şehzadeliği, veliahtlığı, halifeliği ve sürgün yılları büyük bir titizlikle Dr. Lale Uçan tarafından büyük bir titizlikle incelenmiş ve hayatı bütün ayrıntılarıyla yazıya dökülmüştür."} {"url": "https://gazetesanat.com/halil-vurucuoglunun-hem-var-hem-yokmus-gibi-isimli-kisisel-sergisi-anna-laudelde-acildi", "text": "Sanatçı Halil Vurucuoğlu'nun uzun yıllardır çalıştığı kağıt kesme ve kağıt katmanlarını yırtarak geliştirdiği yeni tekniğini kullanarak ürettiği eserlerini içeren Hem Var Hem Yokmuş Gibi isimli kişisel sergisi 17 Mart 2022 tarihinde Anna Laudel'de açıldı. 22 Nisan 2022 tarihine kadar ziyaret edilebilecek sergide Vurucuoğlu filozof Slavoj Zizek'in dünyanın insan eliyle yaşadığı dönüşümü tanımlayan, içerisinde bulunduğumuz jeolojik çağ olan Antroposen'de özgürlüğümüzün sınırlarının küresel ısınma ile somutlaştığı düşüncesinden yola çıkıyor. Sanatçı buradan hareketle sergide bir araya getirdiği eserlerle yaşadığımız ekolojik krizi hem yerel hem küresel olarak en yaşamsal sorunlarımızdan biri olarak yorumlarken doğa, çevre ve bunların üzerindeki insan etkisini araştırıyor. Sanatçı eserlerinde doğanın temel döngüsü doğum, ölüm ve dönüşümden hareketle merkeze aldığı 'var etme' ve 'yok etme' kavramını, bir diğer anlamı ufalayarak parçalara ayırmak olan yırtma eyleminde biçimselleştiriyor. Uyguladığı bu pratik ile üzerinde durduğu eylemlerin bilinç, imgelem, kültür ve ekolojik dengeyle olan ilişkisini inceliyor. Aynı zamanda bize dünyamızı giderek yitirdiğimizi, elimizde kalanın ise bir imgelem olduğunu söylüyor. Her geçen gün yeni bir çevresel felaketin, doğal ya da kültürel bir değeri kaybetmenin acısını yansıtan, 12 bin yıldır el değmemiş bir doğa harikası olan 'Dipsiz Göl' isimli eseri de, sanatçının Varoluş, Yokoluş ve Arasında olarak tanımladığı üçleme ile sergideki yerini alıyor. Var veya yok olmak kavramlarının yanı sıra sanatçı, izleyiciye tam olarak neresi olduğunu bilmediği ama yeryüzünün muhtemelen yitip gitmiş yerlerini ya da belki bir zamanlar duyduğu huzuru anımsatan formlarını sunuyor. Halil Vurucuoğlu'nun eserlerini üretirken ortaya çıkan kağıt atıklarını dönüştürerek çalıştığı ve sürdürülebilirliğe dikkat çektiği yeni eserlerinden oluşan Hem Var Hem Yokmuş Gibi sergisi, 22 Nisan 2022 tarihine kadar Anna Laudel'de görülebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/haluk-bilginer-47-uluslararasi-emmy-odullerinde-en-iyi-erkek-oyuncu-secildi", "text": "Usta sanatçı Haluk Bilginer, 47. Uluslararası Emmy Ödülleri'nde Şahsiyet dizisindeki performansıyla en iyi erkek oyuncu seçildi. Bu yıl 47. kez düzenlenen Uluslararası Emmy Ödülleri, New York'ta düzenlenen görkemli bir törenle sahiplerini buldu. En iyi erkek oyuncu dalında Türkiye, Almanya, İngiltere ve Brezilya'dan 4 isim aday gösterildi. Sanatçı Haluk Bilginer, 47. Uluslararası Emmy Ödülleri'nde en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Haluk Bilginer, dizide alzheimer hastası olan seri katil Agah karakterine hayat veriyor. Dünyaca tanınmış olan usta sanatçı Haluk Bilginer, ödülünü aldıktan sonra AA muhabirine yaptığı açıklamada, Çok iyi hissediyorum. Kendimden çok Türkiye'ye bu ödül gittiği için çok mutluyum. Çok severek, beğenerek yaptığımız bir işin başkaları tarafından da uluslararası bir platformda takdir edilmesi ve ödülle taçlandırılması çok mutlu edici bir şey. Çok mutluyum. ifadesini kullandı. Törende de ayrıca bir konuşma yapan Haluk Bilginer, dizide adalet ve bellek kaybı kavramlarının anlatıldığını belirterek, İçinde yaşadığımız toplumun bellek kaybı yaşamadığından emin olun. dedi."} {"url": "https://gazetesanat.com/haluk-samim-ercelik-daktilo-ile-yazmak-yaziya-dokunabilmektir", "text": "Yazı çoğu şeyin başlangıcı oldu. İnsanlık tarihinde de çok önemli bir nokta. Tarihin başlangıcı oldu hatta. Önce tabletlere, taşlara yazıldı yazılar daha sonra farklı papirus kağıtlarına yazıldı, işte bunun geçmişi var. Daha sonra 1890'ların başında yazı makinaları 'Daktilo' icat oldu. Bu makinalara 41 yıldır hayat veren biriyle tanışacaksınız şimdi. -Merhaba, tabi ki. Adım Haluk Samim Erçelik. 1955 İstanbul doğumluyum. Annem babam da İstanbullu. Dedelerimiz göçmen Yugoslavya Arnavutluktan göçmüşler. Lise Mezunuyum. Evliyim 2 çocuğum 3 de torunum var. Askerden sonra girdiğim bu daktilo ve hesap makinası bakım-onarım, alım-satım işine hala devam ediyorum. Emekliyim. Özel zevklerim arasında kitap okumak, film izlemek ve en çok da bu tarz daktiloların bakımını, tamirini yapmak, dükkanıma gelip bu antika eşyalarla ilgilenmek var. -Ben çocukken babamın işyerine giderdim. Eyüpsultan'da Tapu Dairesi'nde çalışıyordu. Onun masasında büyük bir daktilo vardı. Bu daktiloyla tuşlara basıp kağıda çıkan yazılar ilgimi çekiyordu ve onunla oynamayı çok seviyordum. Yıllar geçti, askerden geldiğim sıra daktilo tamiri yapan bir atölyede eleman açığı vardı ve eleman arıyorlardı yetiştirmek üzere. Oraya girdim, birkaç sene içinde mesleği kavradım. Mekanik tamiratlara aklım çok yatkındı. Kısa sürede ustalarımın yaptığı tamiratları yapmaya başladım ve hala 40 seneyi aşkın bir zamandır devam ediyorum bu işe, severek yapıyorum. -Şöyle ki yazmak okumanın öncesi zaten. Önce yazıyorsunuz ve o yazılanları insanlar okuyor veya başkaları yazıyor siz okuyorsunuz. Dolayısıyla yazı çoğu şeyin başlangıcı oldu. İnsanlık tarihinde de çok önemli bir nokta. Tarihin başlangıcı oldu hatta. Önce tabletlere, taşlara yazıldı yazılar daha sonra farklı papirus kağıtlarına yazıldı, işte bunun geçmişi var. Daha sonra 1890'lardı sanıyorum, yazı makinaları 'Daktilo' icat oldu Amerika'da. Remington'du markası sanıyorum. Sonra Almanlar teknolojiyi alıp geliştirdiler. Avrupa'ya geldi, bizim ülkemize geldi ve yazıya dokunmak derken şunu kastediyorum: Bu bir duygu, bir his... Hani kalemle yazarken nasıl kağıdın üzerindeki yazdığınız şeylere dokunuyorsunuz elinizle, daktilonun tuşuna parmağınızla bastığınızda da oraya o sembolün/harfin çıktığını görüyorsunuz ve sizin gücünüzle meydana gelen bir yazı bir anlam oluşuyor, aksediyor kağıda. -Dünya tarihinde daktilo insanların bir şey okuması, eğitimi, kendisini geliştirmesi için icat edildi. Tabi ki görselden önce yazılı basın vardı. Yani insanlar kağıtlara, gazetelere yazılan yazılar, kitaplar, makaleler... bunları okuyarak bir şeyler öğrendiler ve insanlar arasındaki iletişim, bilgi alışverişi çok yıllar önce başladı. Ben çok önemli olduğunu düşünüyorum yazının. -Teknoloji sürekli bir gelişim süreci içinde. Tıpkı yüksek bir yerden yuvarlanan bir kartopu gibi. Mesela dediğiniz gibi daktilolar icat edildiğinde bu teknolojinin sonu artık, bundan daha iyi bir şey olmaz diye düşünmüş olabilir insanlar. Ama ben bir örnek vereceğim: Biz çocukken siyah beyaz televizyonlar yeni çıkmıştı ve bir dizi vardı 'uzay yolu' diye, sizler bilmezsiniz çok gençsiniz. Orada insanlar, bizim cep telefonlarına benzeyen şeylerle konuşuyorlardı. Biz bunu hayretle izleyip böyle bir şey nasıl olabilir diyorduk. Çünkü o zamanlar telefon bile sınırlı sayıdaydı, insanlar telefon kuyruklarına giriyorlardı. Dolayısıyla teknoloji çok ilerledi. Bilgisayarlar, sonra tabletler çıktı, cep telefonları çıktı, akıllı telefonlar... Yani bu işin nereye varacağını bilemiyorum fakat teknoloji durmayacak ilerleyecek. -Öncelikle çok fazla yok onu söyleyeyim. Daktilo meraklıları çok azaldı. Benim işyerime gidip gelenlerde çok azaldı. Yani tek tük gelen oluyor buraya. Onlara tavsiyelerim şunlar olabilir: Geçmiş dönemde yaşayan insanların yaşamları, onların kullandığı aletler, eski radyolar, daktilolar.. bunlara olan ilgilerini kaybetmesinler, bunları unutturmasınlar. Yani daktiloyla bir sayfa yazı yazmak, bir mektup yazmak bilgisayarda bir mail atmaktan çok farklı bir şey. Daktilo insanların bir dostu bir şırdaşı gibi, hep bunu söylüyorum. Mesela bilgisayarda yaptığınız bir işi bir yazıyı daha sonra insanlar girip bakıp ne olduğunu görebilir fakat daktiloyla aranızda olan bir iletişim, bir yazı ikinizin arasında kalıyor. O bir dost gibi. Aranızda bir duygusal bağ oluşuyor. Yıllarca aynı daktiloyla yazıp daktilosuna çok bağlı olan insanlar vardı eskiden, ne bileyim yazarlar film yıldızları.. Hala bildiğim kadarıyla Tom Hanks diye bir film yıldızı var, 'Yeşil Yol' filminde oynayan. O da bir daktilo meraklısıydı. Diyeceğim, gençlere tavsiyem bunları unutturmasınlar, birbirlerine söylesinler. Önceden hemen hemen her iş alanında daktilolar kullanılırdı bilgisayarlardan önce. Ben unutulmamasını istiyorum. Burda amacım sadece para kazanmak, hayatımı idame ettirmek değil -tabi ki o da bir amaç ama- aslında benim tek derdim hayatımı verdiğim bu işin 'Daktilonun' unutulmaması. Bunun mücadelesini veriyorum burda. Tabi ki. Yani bir zamanlar hayatımızın hemen her alanında kullandığımız, hayatımızı sürdürdüğümüz şeyler, daktilolar insanların merak konusu oluyor. Şimdi için bulunamayan şeyler oluyor ve geliştikçe süreç eskiye dönüp bakıyoruz.. -Doğru. Sizin gibi gençler yani geçmişe bağlı, geçmişini unutmayan, geçmişte yaşanan, yaşatılan ne bileyim insanların kullandığı araç gereçler... Daha doğrusu bunu bir vefa gibi düşünün. Yani biz buraya nasıl geldik, bu bilgisayarlara bu iletişim çağına nasıl geldik. Her şey yazıyla başladı aslında. Önce yazıldı sonra okundu. Kanıt olarak kabul edildi ve onlar bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde yaşadığımız dostumuz, sırdaşımız olan cihazlar, makinalar. Ben hala çok seviyorum ve onlara çok şey borçluyum. -Arkadaşım gibi, bir de şöyle bir söz var: Hayatta sahip olduğum herşeyi bana işim sağladı. Bu iş beni bu günlere getirdi. Yani bakıldığında çok büyük bir şey demiyorum ama iyi kötü hayatımı idame ettirdim. Kaliteli insanlarla tanıştım. Yani kalburüstü üst düzey insanlarla tanıştım. Benim gelişimime çok faydası oldu daktilonun. Yazarlarla, Film yıldızlarıyla, tanışamayacağım birtakım üst kademe insanlarla tanıştım. Dolayısıyla hayatta sahip olduğum her şeyi bana işim sağladı diye bir söz vardır. Gerçekten benim için de öyle oldu. -Müzik de hayatımın ayrılmaz bir parçası. Müziği çok seviyorum. Zamanında konservatuar sınavlarına girmiştim ve çok başarılı olacağımı da söylediler. Konservatuara annem götürmüştü beni. Gençlikte pek önemsemedim açıkçası, halbuki devam etsem kazanabilirdim. Müzik dinlemeyi çok seviyorum. Hatta gençken enstrüman da çalmıştım. Biraz gitar çalmayı biliyordum. Müzik de hayatımızın olmazsa olmazı. Radyo alaturka diye bir radyo var, sanat müziği çalan onları dinlemeyi çok severim. Bunun yanı sıra babam zamanında Ankara'da Gölbaşı Gazinosu diye hatırlıyorum yalan olmasın, sanırım öyle bir yerdi. Orada ses kralı seçilmiş. Sevim Deran'da siz hatırlamazsınız, eski bir ses sanatçısı- orada ses kraliçesi olmuş fakat babam daha sonra devam etmemiş. Ondan bize geçen bir müzik, kalıtsal olarak geçen bir müzik sevgisi bir kulak aşinalığı var. Yani genel olarak sanat müziğini çok seviyorum. Her müziği seviyorum aslında. Pop müziğini de seviyorum. Müzik de olmazsa olmazım. Daha doğrusu sanata ve sanatçıya karşı çok büyük saygım var. Ben de sanatçı olarak görüyorum kendimi. Bu daktiloların tamirini yapan biri olarak... O da olmazsa olmazım yani Sanat ve Müzik. Yani eskiye olan vefa borcunuzu her yönden devam ettiriyorsunuz... -Kesinlikle. Yani nezaket, insanların birbirine olan saygısı. Geçmiş dönemde olan şimdi olmayan birtakım şeyleri özlüyorum aslında. Onlar da zamanla kayboluyor ne yazık ki. -Şöyle aslında hep bu örneği veriyorum: Eskiden insanlar, yani daktiloyla bir örnek vereyim, daktilo sizin bir arkadaşınız bir sırdaşınız gibiydi. Bir yazı veya bir mektup yazdığınızda yalnız onu siz biliyordunuz. Şimdi ama herşey aşikar oldu. Herkes birbirini görebiliyor, ne yaptığını bilebiliyor. -Unutulmaya başladı artık tabi. Çok az gelen oluyor buraya da, insanların ilgisi azaldı. Fakat sizin gibi genç arkadaşlar sağolsunlar böyle tek tük de olsa buraya gelip benle konuşuyorlar. Geçmiş dönemin bu güzel makinaları... Bütün amacım bunların unutulmaması. İnsanlar bunlarla çeklerini, senetlerini ne bileyim birbirine olan aşk mektupları olsun, savaşlarda casusluk yazışmaları, devlet yazışmaları... Her şey bunlarla yapıldı ama artık kenarda köşede kaldı böyle üzülüyor insan yani ben üzülüyorum şahsen. Ama ne güzel siz onları o sandıktan çıkarıp hala yaşatıyorsunuz. -Hayatımı onlarla geçirdim ben. Ve hayatta sahip olduğum her şey onların sayesinde oldu benim için. -Elbette birtakım zorlukları var. Öncelikle sabır istiyor. Mekanik tamiratlar tıpkı bir bulmaca çözer gibi. Hareketleri takip ederek arızaları buluyorsunuz. Ama aynı zamanda da insana büyük bir zevk veriyor. Mesela makinanın en olmadık yerinde olan bir hareket kopukluğu, onu hareket takibi yaparak yavaş yavaş bulduğunuzda büyük bir haz duyuyorsunuz ve bu insana büyük bir mutluluk veriyor. Toplum içinde değer kazanıyorsunuz. Elit insanlarla tanışıyorsunuz -geçmiş dönemlerden bahsediyorum- İşte yazarlar, sinema sanatçıları yani daktilo tamiri yaptığınızda üst düzey insanlarla muhatap olma şansınız olabiliyor. Onların daktilolarını tamir ediyorsunuz. Hiç pişmalık da duymadım, severek yaptım çünkü. Çocukluğumdan gelen bir ilgi vardı. Kendi atölyemi açtıktan sonra zaman içersinde 4-5 kişi, 6 kişi olduğumuz oldu fakat şuanda tek başıma devam ediyorum gördüğünüz gibi. -Bugünkü şartlarda aslında hangi işi yapardım bilemiyorum fakat yine böyle teknik bir işe girerdim diye düşünüyorum. Herhalde bilgisayar sektöründe olurdum diye düşünüyorum. Çünkü bu tarz şeylere karşı merakım var. -Benim eklemek istediğim şey şu: Sizin gibi genç arkadaşların bizim yaşadığımız, bizim dönemlerimizde yaşayan ve hala bizim yaşatmaya çalıştığımız, zamanında bize bir sırdaş, bir dost olan bu tarz makinaları unutturmamanızı, onları unutmamanızı, yaşatmanızı bizden sonra da anlatılmasını, bilinmesini, unutulmamasını diliyorum..."} {"url": "https://gazetesanat.com/ham-uretimleri-seven-reptilians-from-andromeda-grubu-ile-roportaj", "text": "Aybike: Reptilians From Andromeda Tolga ve benim bir araya gelmemle kuruldu. 2013-2016 yılları arası hiç canlı çalmadık. Kerim ile 2018 yılında ispanya turnesi öncesi bir araya geldik, Onat ile de 2019'da Belçika-Hollanda-Almanya turnesi öncesi. Gruptaki eleman değişikleri müziğin türünün evrilmesinde pek etkili oldu diyemem ama tight olma durumunu epey bir değiştirdi. Bu arada tight olup deneysel bir müzik gibi olduğu bir dönem de oldu elemanların türü dinlememesi ile alakalı olarak, şu anda her şey olması gerektiği gibi. Tolga: Kendimden 11 yaş büyük bir abim olması ve onun çok iyi bir rock müzik dinleyicisi olması, birçok grup ve albümü çok erken yaşta dinlememe neden oldu. Ortaokuldayken de abimin çalışmaya başladığında ilk maaşını aldığında benden ne istediğimi sorması ve böylece ilk elektrogitarımı almam ile bu macera ateşlenmiş oldu. Önceleri Akmar Pasajı ve sonrasında Taksim Atlas Pasajı yeraltı müzik ortamlarına dahil olmam da peşi sıra geldi. Sanırım rocknroll müziğinin köksüzlüğü yücelten varoluşçu bir gençlik alt kültürü olması beni ele geçirdi. Aradığım birçok doğruyu gerçek hayatta dayatılan ikiyüzlülükten kaçarak deneyimlediğim yeraltı müziğinde buldum. Türkiye gençlerinin sesini ben kendimi bildim bileli duymamak için elinden geleni yaptı, hala da yapıyor. Kendimi bu yüzden çok şanslı hissediyorum. Aybike: Ben o dönemden biri olmadığım için yeni grupları dinlememeyi, konserlere gitmeyi bırakmalarını, özellikle de grup konforlu ve büyük bir mekanda çıkıyorsa o dönem var olmuş grupların konserleri için dışarı çıkmalarını ya da sadece o grupların albümlerini almalarını içten içe anlamsız buluyorum. Tabii ki insanları da kendi yaşadıkları ve genç oldukları dönemi andıkları için de suçlayamam. Türkiye'de çoğunluk zor koşullarda yaşıyor. Eğlence, müzik ve kültürel etkinlikler de ilk vazgeçtikleri oluyor kimisinin. Ben bunun böyle olmaması gerektiği kanısındayım. Tolga: Müzik trendleri üç aşağı beş yukarı her 10 senede bir değişir. Müzik bir damak tadı benim için rüzgarın esişine göre zevklerimden vazgeçemem, tutuculuk da hoşuma gitmeyen bir durum o yüzden herkes nerede mutluysa orada kalsın. Kerim Gönencer: Sanırım her müzikseverin dinlediği / takip ettiği çağdaşı müziklerin ötesinde ne var ne yok diye irdeleyeceği bilgiye ulaşması çok kolay. İnternet öncesi hatta kendi adıma söylemek gerekirse dijital medya öncesi devirden geldiğimiz için, bu dediğinizi daha iyi gözlemliyoruz. Saplanıp kalmaktaki nedenlerden en önemlisi de belki müzisyenlerin kendilerini ispatladıkları güvenli alanlarını terk edememesi, en nihayetinde kendi tarzlarını güncelleştirememesi olabilir. Uzun soluklu gündemde kalabilen rock gruplarına bir bakın. Göreceksiniz ki farklı dönemleri bariz bir şekilde kendini hissettiriyor ve fanları, grubun dönemlerine göre ayrışabiliyor. Tolga: Reptilians From Andromeda çok fazla albüm ve EP yayımladı bugüne kadar ama kendimizi aslında sahne performans grubu olarak görüyoruz. Seyirciyi deliler gibi eğlendirmek üzerine parti havasında gerçekleşen etkinliklerde yer aldık hep bugüne kadar. O yüzden de albümü barda canlı çalarken kaydetme fikri zaten uzun süredir aklımızdaydı. Prodüktörümüz Rammy Roo uzun yıllar Kadıköy Karga Bar'da konserlerde tonmaisterlık yapmıştı ve yakın arkadaşımızdı. Bizim de birçok konserimizin ses işlerini hep o yaptı. Çok eğlendiğimiz, sahnesinde çok yer aldığımız bir mekanda canlı çalmak sanırım albümün kaydına da ekstra bir samimiyet kattı. Buradan Murat, Rammy ve Can'a sonsuz teşekkürler, içimize sinen, memnun kaldığımız bir albüm kayıdı bu. Onat Hafız: Eskiye bağlı ama yeniye de sırt çevirmeyen bir yapıdayız bence. Herkesin farklı tarzlara gönül vermesi de buna etken. Albüm şarkıları Avrupa turnesi öncesi hazırdı, turne ertesi tam formdayken kaydetmeye karar verdik, kondisyonumuz zirvedeyken en doğru kayıt yöntemi de canlı idi, Karga da evimiz gibi olduğundan bir günde çat çat çaldık. 11 ay içerisinde 3 mini Avrupa turnesi gerçekleştirdik. Bu tam gaz ileri modlu süreçte ya motoru dağıtacaktık ya da istediğimiz finish çizgisini delip geçecektik. Birçok sabotaja rağmen bunu becerdik. Artık yok edilmesi gereken bir makineydik albüm fikri ve ismi bu gazla çıktı işte. Aybike: Rocknroll, punk barlarında ve festivallerde, bir kampüste. Birçok yerde çaldık. Türkiye'de de her yerde çalıyoruz. Bar programı yapan cover grubu olmadığımız için sabit şu gün şurada çıkıyoruz gibi bir durum olmuyor. Aybike: Son 2 albümümüzün çizeri aynı ve Darren Merinuk. Kısaçalarlar ise çoğunlukla benim eskiden yaptığım kolajlar. 2 albüm ve Bloodlust of the Doll Witch'in çizimleri 50'ler korku-bilimkurgu çizgi roman stilinde. Garage punk albüm kapakları genelde böyledir, beslenilen alanlarla ilgili bu. Aybike: Güzel ama sona ermedi hala evde bunu yapıyoruz. Pandemi öncesi arkadaşlarımızla da yapıyorduk. Tolga: Ev kayıtları, emprovizasyonlar, video kolajlar, zevkli ve aslında hala yaşantımızın merkezinde yer alan do it yourself etiğiyle uğraştığımız birçok başka alan gibi Reptilians From Andromeda'nın birçok anlamda temellerini inşa etti Solar Chaos. Tolga: Yaptığımız müziğin bir coğrafyası olmadığına inanıyorum. Rocknroll dünyaya öyle bir yer almış ki zaten vatanı olmayan bir kitleyiz, her yere dağılmışız ve çok özel partilerde bir araya geliyoruz. Kendini her şeyin dışında bir yerlerde hisseden herkesle mesafeler ne kadar uzak olsa da bir şekilde buluşuyoruz. Aybike: Seni anlayamayacak ve senin gibi olmayan 50,000 kişiye kocaman bir sahnede çalmaktansa samimi bir yerde gerçekten ortak noktalarımın olduğu insanlara çalmayı ve onlarla eğlenmeyi tercih ederim. O yüzden benim için en başından beri rayına oturmuştu. Onat Hafız: Konserlerde belli bir kemik kitle vardı, bu albümden sonra artacağını da öngörüyordum ancak pandemi engelledi. Aybike: Müziğin elit ya da sadece parası olan insanların yapabildiği bir şey olması durumu yavaş yavaş değişiyor ve bu beni mutlu ediyor, dinleyicilerin bazıları ise yapılmış her işi bütçe işi zannediyor hala. Eminim ki Covid sonrasında da kendin yap etiğini benimsemiş birçok yeni grup ve sanatçı ortaya çıkacak. Çıkacak müziğin türü değil insanların kendini ifade edebilmesi ve dışavurumculukları önemli. Çünkü iyilik ve kötülük görecelidir çoğu durumda ya da sanatta. En iyi ya da en kötü gibi bir duruma inanmıyorum. Tolga: Amacımızı gerçekleştirmek ya da varoluşumuzu yaşamak için her yolun mubah olduğunu savunuyoruz. Hatta daha ileri götürüyoruz, her 10 parmak daktilo yazan insan da en iyi romanı yazamaz, bizim için müzik virtüözlükle öldürülmemelidir. İnsanlar tarih öncesinde akort tutmayan enstrümanlarla müzik yapıp ateş başında eğleniyorlardı. Elektriği kullanan modern insanlar olarak bu basitliğe inmenin heyecanını yaşıyoruz. Kerim Gönencer: Grup olarak devamlı haberleşme halindeyiz. Demolar yapıyoruz. Gelecek için fikir paylaşıyoruz. Yazın bir klip yaptık. Kanada'da katılacağımız festival online platforma evirildiği için onlara iki parçayı canlı kaydettik. Bir klip daha çektik yeni o da yolda... Bunun dışında ben solo bir projeye başladım. Tolga: Genelde ev ve parklarda vakit geçiriyoruz. Sahil yürüyüşü yapmak dışında Nisan ayında kaydedeceğimiz uzunçalarımızın demoları ile uğraşıyoruz. Aybike: Bir şekilde var olmaya çalışıyoruz, herkes gibi evde yapabileceğimiz şeylere odaklandık. Üretmek ve beklemek dışında yapabilecek pek bir şey de yok. Sohbet için teşekkürler! Müzik keşfine çıkanlar için sevdiğiniz bazı parçaları da öğrenerek son sözlerinizi alabilirim."} {"url": "https://gazetesanat.com/hangi-muzik-enstrumanina-daha-yatkin-oldugumu-nasil-anlarim", "text": "Müzik aletlerinin farklı sesler, tınılar ve karakterler sunduğu bilinen bir gerçektir. Bu nedenle, belirli bir müzik aletine ilgi duymanız veya ona yakın hissetmeniz oldukça doğal bir durumdur. Eğer hangi müzik enstrümanına daha yatkın olduğunuzu merak ediyorsanız, aşağıdaki ipuçları size yardımcı olabilir. İlk adım olarak, farklı müzik aletlerinin kayıtlarını dinleyin ve hangi aletlerin sizi daha fazla etkilediğine dikkat edin. Belki de kemanın duygusal sesi, gitarın güçlü akorları veya piyanonun yumuşak tınıları size daha yakın hissettiriyor olabilir. Müzik aletlerinin sesleri kadar, onları çalmanın hissi de önemlidir. Müzik aletlerini denemek, hangi alete daha çok uyum sağlayabileceğinizi anlamanıza yardımcı olabilir. Gitar çalmak, piyano çalmak veya davul çalmak gibi farklı müzik aletlerini deneyebilirsiniz. Hangi müzik tarzlarına ilgi duyduğunuz, hangi müzik aletlerine daha yatkın olduğunuz konusunda ipuçları verebilir. Örneğin, rock müziği çalan bir grubun bir elektro gitar veya bas gitar kullanması daha olasıdır. Klasik müzik yapmak isteyen bir kişi ise daha çok keman veya piyano çalmak isteyebilir. Müzik aletlerine yatkınlığınız, kişisel tercihlerinize bağlıdır. Hangi müzik aletine daha yatkın hissettiğinizi belirlemek için, müzik aletlerinin seslerini, çalmalarını, hissettirdikleri duyguları ve kişisel tercihlerinizi düşünün. Sonuç olarak, hangi müzik enstrümanına daha yatkın olduğunuzu anlamak, kişisel bir tercih meselesidir ve bu süreç biraz deneme yanılma gerektirir. Yapmanız gereken, müzik aletlerini keşfetmek, çalmak istediklerinize odaklanmak ve hangi alete daha çok uyum sağlayabileceğinize karar vermek için kendinize zaman tanımaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/hapseden-bir-bosluk-tatar-colu", "text": "Kısır döngü, kısır döngüyü besler. Aynılığın kırılmadığı yerde bu durağanlık yaşamın merkezine yerleşir ve artık bireyin veya toplumun devinim refleksini yok eder. Teklik, teklik olmaya devam eder. Karakter bunun farkında olsa bile içinde bulunduğu ataletlilik hali onu bir mekana, bir fikre ya da bir nesneye karşı bağımlı kılar. Kalede kalınan yıllar boyunca Buzzati, metnini ince ince işler. Dürbünlerle bile güçlükle görülen mesafelerdeki en ufak bir siyah noktayı bile fark edip ona odaklanan ve bunu yoğun bir gözlem yeteneğiyle anlatan Drogo- yazar, metinde yaşama tutunmayı anlattığı kadar, tanık olan ölümleri ve acının içi çürümeye götüren karamsarlığını da anlatır. Drogo üzerinden yapılan yorumlar, insana dair kırılmaların, anlık direngenliklerin, yıllar boyu süren ve kendini son anlarda gösteren biyolojik hastalıkların, metnin geneline yayıldığı romanda her yerden ve her şeyden soyutlanmış kalenin orada kalanlar için içinden çıkılmaz bir kuyuya döner. Bu kuyu fiziksel bir engel değil, orada kalanların zihninde yarattıkları bir çıkmazdır. Kurallar, yönetmelikler, askeri işleyişlerin yapamadığını yapan en güçlü şeyse var olduğu ve ileride bir gün mutlaka gelip kaleyi kuşatacakları düşünülen düşmandır. Drogo ve onunla beraber tüm bu süre içerisinde kalede bulunan birkaç asker yıllardır sanrı gördükleri yönünde suçlanırlar ancak bir avuç da olsalar bu kararlıklarını sürdürürler. Bu durum, hayali düşmanın gerçek olduğu ve uçsuz bucaksız düzlükte düşmanların kaleye yaklaştıklarını gördüğünü söyleyen tek kişi Drogo kalana kadar devam eder. Kaleye dinç, yaşam dolu ve umutlu bir teğmen olarak giden Drogo yaşlı, çökük ve hasta bir binbaşıdır artık. Yıllardır görüp de kimseyi inandıramadığı düşmanı kendisi hasta yatağındayken gelir ve o an onun için kırılmadır, çünkü üstlerince hastalığı gerekçe gösterilerek kaleden gönderilir. Kaleden çıkarken çölde görünen düşman için kaleye gelen askeri birliklerle karşılaşır. Romanın bu bölümüne kadar yerleşik düşünüşlerini sorguya çeken okuyucu, kurgunun burasında Drogo'nun derin sarsılışını ve sorgulayışını artık salt kendi alımlaması üzerinden değil Drogo'nun kendi fikirleri üzerinden de görmeye başlar. Şiirsellikle düz yazı kulvarında gidip gelen dili, insanın binlerce yıldır emir-komuta bağlamındaki davranışları, zaman içinde kişisel davranıma dönüşen öğrenilmişlikleri/dayatılmaları ve bu bağlamdaki diğer düşünüşlerini merkeze alıp kendi döngüsünde derin bir şekilde işleyen roman, roman türünün başyapıtları arasında yerini almasının yanında insan türünün zihinsel kodlarına dair de bir dışa vurum örneğidir. Ve tüm bu yönleri ile Tatar Çölü, durağanlığın ve devinimin ince işlenmiş bir melezidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/harp-baladi-insandan-geriye-ne-kalir", "text": "Oğlu Yusuf'un dünyaya gelmesini bekleyen Halil Sadi, çok sevdiği eşi Leyla ile birlikte küçük hanesinde mutlu mesut bir hayat sürmektedir. Cilveyi pek seven kader bir sabah Halil'in kapısının tokmağına tıklayarak onu bu mutlu dünya düşünden uyandırır: Eline tutuşturulan celp kağıdı, aynı zamanda kendisini cepheye götürecek olan trenin ön kompartımanlarından alınmış bir bilet hükmündedir. Baba olmanın heyecanını ve bu büyük nimetin hazzını yaşayamadan eşinden ve evinden ayrılan Halil Sadi, Enver Paşa komutasındaki Kanal Harekatı için önce Şam, ardından Filistin'e gitmek üzere uzun bir tren yolculuğuna çıkar. Bu yolculuk aynı zamanda benzeri birçok arkadaşı gibi Halil Sadi için de kendi içine/özüne yaptığı bir yolculuğa dönüşecektir. Zira Halil Sadi'nin yolculuk boyunca insana içkin duygulara, yaşamın anlama, zamanın muğlaklığına, savaşın neden olduğu yıkımlara, ayrılıklarının insan ruhunda açtığı onulmaz tahribata ve hayatın nihayetindeki ölüm kapısına dair yaptığı bütün soyut sorgulamalar aynı zamanda okurun imgeleminde de en yalın haliyle yer ediyor. Harp Baladı bu yönüyle bir askerin iç dünyasında dile/söze gelmesi mümkün olmayan duygu ve düşüncelerin uzun bir tiradı olarak okurun karşısında arz-ı endam ediyor. Harp Baladı anlatım dili olarak iki şekilde ilerleyen bir kitap. Okur bir yandan kitabın ana kahramanı Halil Sadi'nin oğluna yazdığı uzun ve dokunaklı mektup üzerinden bir yandan yazarın anlatımı ile olay ve zamanda akıcı bir paralellik kuruyor. Bu yönüyle Halil'in oğluna yazdığı mektup okurun gönül dünyasına direkt nüfuz etmesinin yanı sıra okuru dönemin zor koşulları ve yaşanan acılarla birinci elden özdeşlik kurmasına önayak oluyor. Yolculuk süresince pek çok kişiyle tanışan Halil Sadi'ni her birinin hikayesinden öğreneceği sorgulayacağı pek şeyi vardır. Trene tanıştığı Arnavut Ali Ferit'in Öleceğiz ve her şey eksik kalacak! sözü aslında belirsizliğe yol alan vatan sathında cepheye koşan bütün bir askerin hal-i pür melalini en veciz şekilde özetleyen cümlelerden biridir. Halil ve bulunduğu bölüğün uzun yolculuğu Mısır'da İngiliz esareti ile neticelenir. Çarpışma neticesinde esir düşen Osmanlı askerlerini getirildikleri yer Kahire'nin cenup istikametinde, ıssız bir vadiye kurulu Maadi Esir Kampı'dır. Kampın acımasız komutanı General Harrington'un kısa bir süre tayini çıkması üzerine yerine daha ılımlı bir komutan olan Albay James Fitzgerald gelir. Fitzgerald, felsefe öğretmenliği yapmış aydın bir kişidir. Bir zaman sonra Halil'le farklı bir diyalog geliştirir ve onunla felsefe, doğu-batı kültürü, şiir, edebiyat gibi birçok konuda derin konuşmalar yapar. Halil'in Albay Fitzgerald'e yönettiği İnsandan geriye ne kalır? sorusu iki medeniyet arasındaki en köklü farklardan biri olarak ortaya çıkmaktadır. Albay Fitzgerald bu soruya düşünce derken Halil için bu sorunun cevabı hislerdir. Harp Baladı, edebi haz veren cümleleri, iki anlatılı olay örgüsü ve okur imgeleminde oluşturduğu etkileyici savaş atmosferi ile okuru gerçekliğin alabildiğine flulaştığı bir düzleme çeken etkileyici bir kitap. Cihan Çetinkaya'nın bu kitabı, insan olmaya, savaşa, esarete, vicdana ve hayata dair bir iç muhasebe olarak okunmayı fazlasıyla hak ediyor. Okudum, harika bir kitap. Edebi eser özleyenler, benim gibi okumaya doyamayacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/harry-potterin-hagridi-robbie-coltone-hayatini-kaybetti", "text": "Dünyaca ünlü Harry Potter serisinde canlandırdığı Hogwarts bekçisi Rubeus Hagrid'le büyük bir popülerlik kazanan aktör Robbie Coltrane yaşamını yitirdi. 72 yaşındaki aktörün, İskoçya'da Larbert'teki evinin yakınlarındaki bir hastanede öldüğü belirtildi. Deadline'ın aktardığına göre ödüllü oyuncu son iki yıldır sağlık sorunlarıyla boğuşuyordu. Harry Potter serisinin yazarı J. K. Rowling Twitter'da yayınladığı mesajında; Robbie gibi birini bir daha asla uzaktan tanıyamayacağım. İnanılmaz bir yetenekti. Onu tanıdığım, onunla çalıştığım ve onunla güldüğüm için çok şanslıydım. Başta çocukları olmak üzere ailesine sevgi ve başsağlığı dileklerimi iletiyorum. yazdı. Robbie Coltrane, 30 Mart 1950'de İskoçya'da doğdu. Glasgow Sanat Okulu'ndan mezun olduktan sonra sanat eğitimine Edinburgh'daki Moray House College of Education'da devam etti. Gerçek adı Anthony Robert McMillan olan oyuncu, ünlü cazcı John Coltrane'e olan hayranlığı nedeniyle soyadını Coltrane olarak değiştirdi. Coltrane'i üne kavuşturan dizi, 1993-2006 yıllarında gösterilen Cracker oldu. Bu rolüyle Bafta kazanan oyuncu ayrıca, Flash Gordon, Blackadder, Keep It in the Family ve A Kick Up the Eighties dizilerinde rol aldı. James Bond filmlerinden Golden Eye ve The World Is Not Enoughta da rol alan Coltrane, Harry Potter serisinde canlandırdığı Hagrid karakteriyle büyük beğeni kazandı. Coltrane'in diğer filmleri arasında Nuns On The Run, Mona Lisa ve Ocean's 12 bulunuyor. Coltrane in a Cadillac isimli otobiyografisi bulunan oyuncu, kitabından uyarlanan aynı isimli dizide de rol aldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/hasan-azze-ile-soylesi", "text": "Müzik hayatıma 2005 yılında rap müzik yaparak başladım ve bu yolculuk bir süre sonra beni daha melodik ve alternatif denemeler yapma yoluna götürdü. Bu aslında bir yandan da kendimi keşfetmeme sebep oldu. Bu gelişim sürecinin sonunda yeni ismimle yapabildiğim ve yapamadığım şeyleri düşünüp başka bir persona yarattım ve ismine Hasan Azze dedim. Bu persona alternatif müzik ve rap müziğin bir harmanını içeriyor. Aslında işin mutfak tarafına kendi müziğimi daha doğru ve kaliteli yapmak için girdim. Ses mühendisliği eğitimi aldıktan sonra profesyonel işim haline geldi. Bundan dolayı da müzisyenliğim biraz arka plana geçti. Çünkü stüdyodaki diğer işleri yapmaktan kendi müziğimi üretecek zaman bulamaz haline geldim. Bu ikisini dengelemek çok zor. Hayatın size sunduğu şeylerle de alakalı. Ama müzisyenlik benim için daha ön planda. Son teklimiz ''Günaydın'' aslında doğal bir süreçle gelişti. Beraber şarkı yapmak istediğim Alef High stüdyoya geldi ve önce istediğimiz müziğe karar verdik. Onu oluşturduğumuz sırada ufaktan da şarkının fikri ve teması belirlendi. Şarkının ikinci nakarat sonrasında beliren bridge bölümündeki kafa sesi olan bölümü yazdığımda bu şarkının gideceği yer tam anlamıyla belli oldu. Biz de bu şarkıyı ülkemizin en büyük sorunu olan ''kadın cinayetlerine'' atfetmek istedik. Müzikal karakter olarak politik ve siyasi içerikler yapmak pek tercihim olmadı bu zamana kadar ancak bu gerçekten rap müziğin de özü olan eleştirel bakış açısıyla eşitsizlik, haksızlık durumlarını içerdiği için eleştirel bir dille şarkımızda anlattık. Bir nebze de olsa birilerine ulaşıp farkına varmasını sağladıysa ne mutlu. Umarız gün gelir ve bu konularda şarkılar yazmak zorunda kalmayız ve hiçbir kadın sevgisinin bedelini yaşamıyla ödemek zorunda kalmaz. Günümüz internet çağında artık her şey aslında elimizin altında gerçekleşiyor. Evimizdeki bilgisayarlarla her şeyi yapabilir vaziyete geldik. Bu aslında bir süredir mevcuttu ancak bu durumu insanlara kabul ettiren pandemi oldu. Evden her şeyin yapılabileceğine insanlar inandı. O yüzden internetin olduğu her yerde artık müzik işleri de yürüyebiliyor. İhtiyacınız işinizi yapacak ekipmanlar ve akustik düzenlemesi yapılmış bir oda. Hatta birçok müzisyen bodruma yerleşti. Yanlış hatırlamıyorsam İskender Paydaş'ın artık stüdyosu bodrumda. İşler güçler oldukça İstanbul'a gelip gidiliyor. Benim zaten Antalya'da bu stüdyoyu oluşturma amacım da bu oldu. İnsanlar profesyonel işler yapmak için artık ille de İstanbul'a gitmesinler. Yaşadıkları şehirde de bunu sürdürebilsinler istiyorum. Aslında rap müzik kimliğimi hiçbir zaman bırakmadım. Sadece yaptığım müzik biraz evrildi ve tek başına rap müzik bana yetmemeye başladı. İnsanlar isim değişikliğiyle rap müziği bıraktığımı düşünseler de ben hiç bırakmadan devam ediyorum. Sadece farklı bir forma büründü ve daha profesyonel. Korona dönemi başlangıcından 2 hafta önce stüdyo için ciddi bir meblağ kredi çektik. O çekilen kredi olmasa muhtemelen çok daha büyük bir darbe yemiş olabilirdik. En azından bir süre bizi götürecek, iş gelmeden de hayatımızı idame ettirebilecek paramız oldu. Ancak buna rağmen yine durum çok da iyi sayılmaz. Çünkü yakın hedeflerde konserlerimiz olacaktı ve hepsi elimizde patladı. Pandeminin insanlarda yaşattığı belirsizlikler sebebiyle müziğe yatırımlar azaldı, birçok müzisyen işini bıraktı ve bir kısmı yaşamına son verdi. Bunlar gerçekten durumun içinde bir müzisyen olarak çok üzücü. Ama ben yine de halime şükrediyorum. Onca olan şeylere rağmen ayakta kalabilecek gücü kendimizde bulduk. Kimi zaman düştük, umutsuzluğa kapıldık ama vazgeçmedik. Bence artık müzik için önemli olan yetenekli olmak yeterli değil vazgeçmiyor olmak da en temel şart oldu. Hayat sürprizlerle dolu, en umutsuz olduğumuz bir anda karşımıza hayatımızın fırsatı çıkabiliyor. Şükür diyor çalışmaya ve çabalamaya devam ediyorum. Aslında müzik yolculuğuna 2005 yılında başladım. Belki daha da öncesi var ancak üretmeye başlangıcımı o tarihler olarak alıyorum. Bu süreçte öğrendiğim tek bir şey varsa müzik bir okyanus ve sonu yok gerçekten. Kendime koyduğum bir motto var. Müzik bir okyanusken neden tek bir kıyıda yüzeyim ki. O yüzden yaptığım işlerde hep gelişim ve değişim önceliğim oldu. Tabiri caizse bu yaratım işlerinde zaten ben oldum demek diye bir şey yok. Her daim yeni her daim çaba gereken şeylerdir. Bu yolculukta öncelik gelişime açık olmak ve asla vazgeçmemektir. Söyleyebilecek kadar önemli bulduğum bu iki cümledir. Dışardan kolay görünse de içine girdiğinde çok çetrefilli ve zor bir yolculuk. İşin hem maddi boyutu hem zamansal boyutu hem de psikolojik boyutu mevcut. Bunlara hazır olmadan bu yolculuğa ne başlayabilinir ne de devam edilebilir. Hazır olmak gerekiyor. Olacak olan her şeye -ki onca hazırlık yapılmasına rağmen hiç beklenmedik yerden sorunlar çıkıyor. Buna da hazırlıklı olmak gerekir tabi bu mümkünse. Kendime 2021 yılının başında bir söz verdim. Ses mühendisliğini biraz geriye alıp müzisyenliğimi öne alacağım diye ve hızlı bir üretim sürecine girdim. Eğer hayat da buna müsade ederse solo ve düet projelerle bu yıl çok daha üretken bir yıl olmasını diliyorum. Son projemiz Günaydın çıktığı sırada ben yeni projeleri kaydediyordum. Yakın zamanda bir solo proje ve sürpriz düetler dinleyicilerin kulaklarında olacak. Umarım bizlerin içine sindiği gibi dinleyicinin de içine siler ve kulaklarında kalırlar."} {"url": "https://gazetesanat.com/hasan-hayyam-bir-yazar-onca-hikaye-arasindan-neden-anlattigi-hikayeyi-seciyor", "text": "Hasan'la bizi buluşturan ilk romanı oldu. Hiyerofant, Hasan Hayyam'ın yayımlanan ilk romanı, ama yazdığı üçüncü dosya. Ve benim bu romanla, yazarının tahmininden daha çok anım var ya da birikecek. Kitap adıyla, kapağıyla ayrı ayrı ilgi çekiyor. Sayfaları çevirmeye başladığınızda anlıyorsunuz ki, asıl ilginç olan akışı. Çünkü hikaye sondan başlıyor ve okuru her şeyin nasıl başladığına dair bir bilmeceye sürüklüyor. Bu romanı okurken başka bir şey düşünme lüksünüz yok. Gözünüzü, kulağınızı ve en önemlisi algınızı dört açmalısınız. Zaman diye bir kavram yok ya da belki de düşündüğümüzden çok. Çünkü zaman burada, gerçekte de olduğu gibi tecrübe ettiğimizin aksine doğrusal akmıyor. Yeterince kafanızı karıştırdıysam söyleşimize geçebiliriz. Merhaba Damla. Çok teşekkür ederim. Sen kimsin sorusu benim için hep zor bir soru olmuştur. Cevabından dolayı değil ama soruyu cevaplamak için kendimden bahsetmem gerektiği için. Sanırım bu zorluğu ömrüm vefa ettikçe de yaşayacağım. Ulaşılanın dışında dedin. Dolayısıyla doğum, yer, yurt, eğitim ve aileyi dışarıda bırakarak cevap vereceksem en kestirmeden şunu söyleyebilirim: Merak eden biriyim. Büyük sorular soran, meseleleri ele alırken de içine doğduğumuz zamanların sadakatlerinin dışına çıkarak düşünmeye çalışan biriyim. Enis Batur'un o meşhur ifadesinde olduğu gibi, kendi ördek tüylerime sahip ve bunlarla uğraşabildiğim sürece mutlu olan biriyim. Ailemin isimlerle ilişkisi başlı başına bir hikaye. Dedemin adı Müştak. Bir de İsmail diye bir ismi var ama onu hiç kullanmamış. Hayatı boyunca da Nezihe'sine adı gibi aşık olarak yaşadı. Öyle o kuşağın genelde yaptığı gibi sevgi sözcüklerinde de hiç cimri değillerdi. Anneannemle sürekli bir meşk halindelerdi. Bir başka hikaye babamın adı. Hasan dedem Faruk koymuş, ama babaannem pek tutmamış bu ismi ve oğluna Sinan demiş. Vefat edene kadar da Faruk demedi. Nüfusta sadece Faruk yazıyor ama. Neticede babamı çoğunluk Sinan olarak bilir. Hatta babaannemin bu ısrarı o derece etkili oldu ki yeğenimin adı da Sinan oldu. Bunun gibi daha çok hikaye var. Rüyada Jül Sezar görüldüğü için doğacak oğlana Sezar ismini vermeye çalışmalar, herkesin aile içinde kullanılan bir kısaltmasının olması... Hayyam da bu hikaye silsilesindeki bir başka bölüm. Ailemde isimleri çok ciddiye alma ve onları verildiği gibi kabul etmemeyle ilgili bir tavır var herhalde. Bu bir karardan daha çok bir histi. Arkadaşlarım vardı tabii çocukken ama her daim onlarla oynamak için çıldırmazdım. Büyük bir kütüphanemiz vardı evde. Anlamasam da o kütüphanede kitaplarla vakit geçirmeyi daha çok severdim. Sonra AnaBritannica vardı. Yaşı yetmeyenler için söyleyeyim, ansiklopedi. Gazete bayilerinden fasikül fasikül alınırdı. Bir cilt tamamlanınca da yine bayiden alınan sert kapakla ciltçiye gidilir, birleştirilirdi. Babamın ya da annemin o fasikülleri eve getirdiği günler benim için küçük bayram vakitleriydi. Daha sonraları klasiklerin içine düştüğümde bu hissin bir başka tezahürüyle tanıştım. İyi ya da kötü değil de beni etkileyen bir kitap okuduğumdaki ilk hissim kıskançlık olurdu. Bunu keşke ben yazsaymışım diye deşifre edebileceğim bir ergen hadsizliği. Ama sanırım yazmak biraz da bu. Bir had kabul edememe hali ve de bunun doğal sonucu olarak kendi hududunu çizme çabası. Tutulan güncelerin sonu gelmeyince, kurulan hayaller gece uyutmayıp günden vakit çaldıkça da bu his eyleme, hikayeler uydurmaya evirildi. Var ama bu, Gece 3'te kalkarım, yazmadan önce 15 dakika su altında nefesimi tutarım, gibi beden terbiyesine yönelik şeyler değil. Aynı zamanda yazabilmek için çok detaylı tasarlanmış mekanlara ihtiyaç duymanın yazma kasımız için bir zafiyet yarattığını düşünürüm. Bu sebeple benim rutinlerim değişkenlik gösterebilir, ama hepsinin tek bir amacı vardır: Yazmaktaki temel motivasyonum olan keyif unsurunu sürdürülebilir kılmak. Güncelerimi daktiloda yazarım mesela. Çok sevdiğim LC Smith Corona marka büro tipi bir daktilom var. 1947 model. Müthiş bir sesi var. Onu çalmak için her gün vakit ayırırım. Üzerinde çalıştığım kurgu için tuttuğum notları çalakalem sağa sola değil de özenli bir el yazısıyla küçük defterlere yazmaya gayret ederim. Kurgularım için ise insanların arasında, bir kafede ya da hatta bir barda çalışmak ayrı bir keyif verir. Kısacası rutinlerimi, bir performans arttırma aracı olmaktan çıkarıp yazma neşesi ile ilişkilendirerek tasarlamaya özen gösteririm. Zamanın aman bilmezliği karşısında, insanın cebinde taşıdığı tek numara. Kısa ve net olarak bendeki karşılığı bu. 3 boyutlu evrende var olan canlılar olarak zamanı sadece doğrusal bir şekilde tecrübe edebiliyoruz ve bu, bizim için bir problem. Daha doğrusu ölümle ilgili sorunumuzu ortaya çıkaran yapı bu. Mircea Eliade Dinler Tarihine Giriş kitabında insanın bu sorunla mücadele yöntemiyle ilgili bir tespitte bulunur. Zamanımızı kutsal olan ve olmayan diye ikiye ayırma çabamızdan bahseder. Kutsal zaman, bizim bu mutlak bitişe akan tükenişten, zamanın kurtarmaya çalıştığımız kısmıdır. Bireysel yaşantımızda doğum günleri, evlilik yıldönümleri, vefat etmiş aile büyüklerinin anmaları, mezuniyetler, şirketlerdeki 5,10,15. yıl plaketleri toplumsal hayatımızda da bayramlar, yılbaşı ve 14 Şubat gibi özel günler işte hep bu kutsal zamana dahildir. Peki, bu kutsal zaman ne işe yarar? Bireysel veya toplumsal olarak deneyimlediğimiz o ilk tecrübelerin tekrar yaşatılarak zamanın dikiz aynasında kaybolmasının önüne geçmek. Bir anlamda ölmelerini engellemek. Misal, artık gazı kaçmış ve yorulmuş ilişkilerimizi yıldönümlerinde canlandırma çabamız... İlk tanışma zamanlarının heyecanını anımsamak ve o heyecanı tekrar deneyimlemeye çalışmak içindir. Kişisel olarak doğum günlerimiz, homo sapiensler olarak yılbaşları... Aslında çok şükür bu sene de ölmedik kutlamaları şeklinde okunabilir. Akışı kurarken ben de zamanın bu farklı biçimlerini ele almaya çalıştım. Doğrusal olarak giden bir akışın yanında döngüsel mi yoksa tamamen donmuş bir anın içindeki sonsuzluk mu olduğu pek belli olmayan bir akamayış... Fakat bunları kelime kelime anlatarak laf kalabalığına ya da nutuk çeken tipler basitliğine düşmekten de çekindiğim için, kurgunun biçimi üzerine hatırı sayılır bir mesai harcadım. Geri dönüşler olumlu. Birkaç defa okunabilecek bir roman olduğu söyleniyor genelde ki bu da beni çok mutlu ediyor. Ruşen nasıl bir karakter Hasan? Onunla nerede, ne zaman, nasıl tanıştın, merak ediyorum doğrusu. Ruşen aslında ölememe özelliği haricinde çoğumuz gibi yaşadığı devrin insanı. Fakat problemi, devirlerin Ruşen'in sıra dışı yaşam süresi boyunca çokça değişmesi. 1860'larda bir romantik, 1890'larda açgözlü bir tüccar, I. Cihan Harbi'nde bir asker, 1920'ler Berlin'inde bir hedonist, 1930'larda da bir Nazi... Hayatındaki savrulmalar aslında insanlığın savrulmaları ile paralel. Hepimiz gibi de aslında tek bir sorunun cevabını alıyor: Bu benim başıma neden geldi? Başına gelen şey ise hepimizinkiyle aynı; var olmak. Bu açıdan kendisiyle bir yerde ya da anda tanışmadım. Ezel evvel tanıdığım biriydi. Mezarlıkların ortak özellikleri sessizlikleri diye düşünürüm. Hatta Galata Mevlevihanesi'ndeki küçük mezarlığın girişinde Hamuşan yazar; Sessizlerin Yeri demek. Ölmek susmaktır aynı zamanda. Bu kurala istisna olan birkaç yer var. En ünlüsü Paris'teki Pere Lachaise Mezarlığı. Oscar Wilde, Maria Callas, Jim Morrison, Edith Piaf, Chopin, Rossini, Balzac, Moliere, Gertrude Stein ve bizden Ahmet Kaya ile Yılmaz Güney... Burada gömülü olan isimlerden sadece birkaçı. Pere Lachaise'i gezdiğim ilk seferde aklımda beliren kelime geveze olmuştu. Diğer mezarlıkların aksine bu kadar çok konuşan bir mezarlıkla sadece Aşiyan'da karşılaşmıştım. Ama tabii ki Aşiyan'ın yeri çok daha müstesnadır bende. Çünkü Aşiyan Türkçe konuşur. Hem de bütün o şairlerden ve musikişinaslardan olsa gerek Türkçe'nin en latif halini konuşur. Romandaki yeri de aslında bu özelliği ile ilintili. Biz yaşayanlara bir şeyler anlatmaya çalışması ve hala konuşması. Zor soru. Bir tarafım ne bileyim ben yaşıyoruz işte, diye cevap vermek istiyor. Sanırım o tarafımdan olsa gerek, biraz Dr. Manhattan gibi düşünüyorum bu konuda. Watchmen'de, Alan Moore onun ağzından şöyle der: Yaşam fazlaca abartılmış bir olgudur. Muhtemelen insanın kendi önemliliği ya da bir başka ifadeyle egosu sebebiyle nasıl bir yaygara kopardığına dikkat çekmek istemiş. Belki de yaşama o yaygara ve egodan azade bakabilmeyi başarabilirsek, onu daha sağlıklı bir şekilde takdir edebiliriz. Sanırım Seneca'nın ölüm öğrenilmesi gereken bir şeydir, derken kastettiği bu. İleride yazmayı isteyebileceğim şeylerden ötürü rahmetli Erol Taş gibi sokakta taşlanmak istemediğim için, hiç içinde değilim, diye cevap vermek en güvenlisi. Ama hakikat öyle değil. Yazmak bir açıdan da bir öğrenme çabası. Yazarın kendisini, duygularını, eğilimlerini, kısacası başka gerçekliklerde olabileceği tezahürlerini teste tabii tuttuğu bir deneyim. Bu açıdan yazar metni karşısında kadri mutlak bir varlıktır. Hikayedeki yaşam onun içinden doğar, bu da onu hikayenin her yerinde var eder. Yazar ne mesafede durmalı... Bu konuda genel bir şey söyleyemem. Her yazarın öznel deneyimi neticede. Sadece şu; bir yazar vakti geldiğinde metniyle vedalaşmayı bilmeli. Benim uygulamaya çalıştığım altın kural bu. Türkan'la Ruşen'in tanıştığı sahne. Çünkü romandaki tüm gerçek üstü öğelere rağmen var olan tek büyü orada."} {"url": "https://gazetesanat.com/hasta-bacchus-ve-hastalanan-dunya", "text": "Bir söylenceye göre Zeus, insan kılığına girerek Semele'yi baştan çıkarır ve sık sık onu ziyaret etmek için yeryüzünü ziyaret eder. Bu ziyaretler Zeus'un karısı Hera'nın dikkatini çeker ve onu takip etmeye başlar. Zeus'un Semele ile görüştüğünü fark eden Hera onlara bir ders vermek ister ve yaşlı bir kadın kılığına girerek Semele ile dost olur. Semele'ye, görüştüğü erkeğin genç kızı kandırdığını, o gerçekten Zeus ise tüm ihtişamı ile genç kıza gözükmesi gerektiğini söyler. Semele bir sonraki görüşmelerinde Zeus'a bir isteği olduğunu söyler ve Zeus'ta ne olursa olsun yapacağı konusunda ant içer. Semele Zeus'u tüm ihtişamıyla görmek istediğini söyler. Zeus, bir faninin buna dayanamayacağını bildiğinden Semele'yi vazgeçmesi için ikna etmeye çalışır fakat başaramaz ve sözünden de geri dönemez. Olimpos'tan en sönük şimşeği ve yıldırımı alan Zeus Semele'ye görünür. İhtişamını ne kadar azaltmaya çalışsa da Zeus'u bu şekilde gören Semele daha o anda alev almaya başlar, bu alevlerden tek kurtulabilen çiftin bebeği Bacchus olur. Michelangelo Merisi da Caravaggio 1571'de Milan'da dünyaya geldi. Caravaggio ismini doğduğu kasabadan aldı. Daha 6 yaşında iken babasını, 13 yaşında iken de annesini kaybetmesi yaşayacağı ızdırap ve karmaşa dolu hayatın ilk sinyalleriydi. 21 yaşında Roma'ya taşındı ve orada popülaritesi giderek arttı. Caravaggionun hiçbir zaman ne bir atölyesi ne de çırağı oldu. Kardinal Francesco del Monte'nin ona sarayda kalabilceği ve orda resim yapıp rahatça yaşayabileceği yönündeki teklifini reddetti ve Roma'nın karanlık, kirli sokaklarını tercih etti. Sevdiği mekanların başında kumarhaneler, meyhaneler gelmekteydi. Resimlerinde ise figür olarak soylu insanları değil sıradan insanları, sokak çocuklarını, hayat kadınlarını ve hatta cesetleri bile kullanmıştı. Bir taraftan Malta Şövalyesi ünvanını almış asil bir ressam iken bir yandan da adam yaralamaktan hatta öldürmekten hapse düşmüş, kendisi de birçok kez yaralanmış bir kanun kaçağıydı. Yani resimlerinde ustalıkla kullandığı ışık ve gölgeler aslında onun hayatının yansımalarıydı. Onun ölümü de tıpkı yaşamı gibi sansasyoneldi. Sıtmadan veya kullandığı boyalara bağlı olarak maruz kaldığı kurşun zehirlenmesinden öldüğü düşünülürken 2018 yılında Lancet dergisinde yayınlanan bir çalışma, onun ölümünün aldığı bıçak yarası nedeniyle bulaşan bir bakterinin yaptığı sepsise bağlı olduğunu belirledi. Adam öldürmek suçundan arandığı Roma'ya tekrar dönmek ve Papa'ya sanatıyla kendini affettirmek istiyordu ama bunu başaramadı. Henüz 38 yaşında iken hayata gözlerini yumdu. Resimde genç Bacchus'u görmekteyiz. Sanıyorum resimde gördüğünüz ile hayal ettiğiniz Bacchus birbirinden oldukça farklı. Yorgun gözlerle bize bakan Bacchus'un hem cildindeki hem de gözlerindeki sarılık aslında onun bir karaciğer hastalığından muzdarip olduğunu bizlere gösteriyor. Akut hepatit denilen karaciğer yetmezliğinin sebebi hayvanlardan bulaşan bir bakteri olabileceği gibi yoğun alkol kullanımı da olabilir. Ressamın mitolojik şarap tanrısını alkol nedeniyle hasta olarak çizmesi ise tam bir ironi. Bu resim aynı zamanda bir otoportre. Resmin yapıldığı dönemde (1594) ressamın bir hastalık sürecinden geçtiğini de biliyoruz. Caravaggio yine güzel ve uyumlu olanın değil, gerçek ve doğrunun peşinden gitmiş. Bacchus'un elindeki üzüm tanelerinin bazılarının ise çürümüş olduğunu görüyoruz, burada da hayatın gelip geçiciliğine bir vurgu yapılmış. Caravaggio insanı ululaştıran, yücelten ve göklere çıkartan Rönesans anlayışına tamamen meydan okumuş, mitolojik bir tanrıyı gökten yere indirmiş, kendi suretinde hem de hasta olarak çizmiştir. Sanatçı bu resimden 2 sene sonra (1596) yine Bacchus'u, bu kez elinde bir şarap kadehi ile izleyiciye şehvetli bir bakış atarken son derece sağlıklı bir şekilde çizmiştir. Buradan da onun bu süreçte hastalığından kurtulduğunu anlıyoruz. Henri Focillon'un tanımıyla sanat eseri, hem maddesel hem ruhsal, hem bireysel hem evrensel, hem zamanına ait hem de zamansız olmalıdır. Tüm dünya insanları olarak bir virüs nedeniyle hasta olduğumuz bu dönemde Caravaggio'nun bu eseri, hem bedensel hem ruhsal hastalıklarımızı sanatçının kendinde tanımlarken aslında hepimize ayna tutuyor olması ve yapıldığı zamanı yansıtırken şu ana da hitap edebilmesi açısından bence çok çarpıcı. Caravaggio, sahil kenarında, enfeksiyöz bir hastalık yüzünden, acılar içinde, yapayanlız ölürken; bugün en sevdiklerine son bir kez olsun sarılamadan hayatını kaybeden insanlarla aynı kaderi paylaşıyordu. Bizler insanlık olarak bu hastalığı elbette atlatacağız fakat bu esnada hastalıktan da ders çıkarıp, hayatta neyin önemli olduğunun farkına varmayı ve Midas gibi aydın ve bilge bir sona kavuşmayı tüm insanlar için diliyorum. Mitolojik öyküler yazılırken Klasik Yunan ve Roma Mitolojisi Thomas Bulfinch, İnkilap Yayınevi ;Mitoloji 101 Kathleen Sears, Say Yayınevi ;Antik Yunan ve Roma Hikayeleri Emilie Kip Baker, Kanon Kitap kaynaklarından yararlanılmıştır. Sevgili Furkan eline yureğine sağlık umarım bütün insanlık onceliklerinin sorgulamasıni yapıp olumlu çıkarımlar da bulunur. Tek kelime ile enfes! Tebrik ediyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/hatice-hamarat-sarkisinda-bu-dunyayi-anlatiyor", "text": "Hatice Hamarat ikinci single çalışması Bu Dünyayı OnAir Sahne etiketiyle yayımladı. Bu Dünyanın söz ve müziği Hatice Hamarat'a ait. Şarkının düzenlemesi Ses Sanayii Stüdyoları'nda gerçekleştirilmiş. Aranje ve prodüksiyon Reha Hendem ve Ahmet Kalabay imzasını taşıyor. Gitarlarda gitarist Safa Hendem, davulda Gencay Kıymaz yer alıyor. Mix ve mastering ise yine Ahmet Kalabay tarafından gerçekleştirilmiş. Hatice Hamarat'ın Bu Dünya şarkısına Scanner Studio tarafından Kerem Yükseloğlu yönetmenliğinde çekilen klibini OnAir Sahne YouTube Kanalından izleyebilirsiniz. Hatice Hamarat Ekim 1985 yılında Eskişehir'de dünyaya geldi. Küçük yaşlardan itibaren müzik ve edebiyat alanında eğitimler aldı. Üniversite eğitimini Eskişehir'de Eğitim Fakültesi'nde tamamladı. Yine aynı dönemlerde Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. Ünlü Harper Collins ödüllü yazar Luset Kohen Fins'ten dersler alarak Öykü Fabrikası'ndan mezun oldu. Edebiyatın güçlü kalemlerinden Jale Sancak ve Faruk Duman ile çalıştı. Edebiyata gönül vermiş dostları ile şair ve yazar Oktay Yivli önderliğinde Yol Edebiyat Dergisini çıkardı. Çukur Mecmua Edebiyat ve Sanat Dergisi'nin kurucularındandır. Sırasıyla Çavlan isimli şiir kitabı, Mutlak Unutuluş ve Bu Dünya adlı kitapları yayımlandı. Halen, şiir, öykü, deneme, inceleme ve makale türünde eserler vermekte olan müzisyen yazar, kendisine has tarzını şiirin müzikle dansı olarak adlandırıyor ve modern soundları, derin şarkı sözleri ile harmanlayarak müzikseverlerin beğenisine sunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/hatice-simsekten-cikis-sarkisi-akvaryum", "text": "Hatice Şimşek'in müzik dünyasına merhaba dediği şarkısı Akvaryum, OnAir Sahne etiketiyle yayımlandı. Söz ve müziği Egemen Erdoğan'a ait şarkı, çocukluğumuzda ya da mutlu günlerimizde bıraktığımız ve şimdi ile karşılaştıramadığımız dünyaya bir özlem, anlamakta zorluk çektiğimiz günümüze ise bir tanım içeriyor. İlkokul ve ortaokul yıllarında koro çalışmaları ile başladığı müzik hayatına, Erciyes Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik bölümünü bitirdikten sonra halen sürdürdüğü müzik öğretmenliği, Orff eğitmenliği ve Abrsm koçluğu ile devam eden Hatice Şimşek, aynı zamanda da çocuk şarkıları yayımlıyor. Apple Music Türkiye ve Fizy gibi dijital müzik servislerinin çeşitli editör listelerinde yer alan Akvaryumun söz yazarı ve bestecisi olan Egemen Erdoğan, yakın zamanda yine OnAir Sahne tarafından yayımlanacak yeni şarkısının hazırlıklarına devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/hatice-simsekten-yeni-single-ben-yokken", "text": "Hatice Şimşek yeni çalışması Ben Yokkeni On Air Music Co. markasıyla yayımladı. Sözü ve müziği Egemen Erdoğan'a ait olan Akvaryum ile geçtiğimiz yıl ilk çıkışını gerçekleştiren Hatice Şimşek, daha sonra söz müziği kendisine ait olan Kırmızı Çiçek teklisini yayımlamıştı. Ben Yokken, müzisyenin yayımlanan üçüncü çalışması. Apple Music Türkiye ve fizy gibi dijital müzik servislerinin çeşitli editör listelerinde yer alan Ben Yokkenin söz yazarı ve bestecisi olan Egemen Erdoğan da yakın zamanda yine On Air Music Co. tarafından yayımlanacak yeni şarkısının hazırlıklarına devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/hatirlamak-ve-anlatmak-icin-sehre-bak-kucuk-zaman-sozlugu-cevrimici-sergisi", "text": "Anadolu Kültür ve Diyarbakır Sanat Merkezi tarafından yürütülen Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK programı, 2012 yılından bu yana fotoğraf ve videoyla ilgilenen genç hikaye anlatıcılarının şehirlerine dair anlatmak istedikleri görsel hikayelerin görünürleşmesi ve üretimlerin desteklenmesi konusunda katkı sağlıyor. Bu kapsamda BAK'ın çevrimiçi platformu sehrebak. org'ta yayınlanan güncel çağrı ve sergilerin yanı sıra, birlikte üretimi destekleyen BAK Dersleri, Kolektif Üretim Atölyesi ve Video Geliştirme Atölyesi gibi eğitim ve üretim buluşmaları da devam ediyor. sehrebak. org yayınladığı tematik çağrılarla ülkemizin farklı noktalarından genç hikaye anlatıcılarını şehirlerine dair anlatmak istedikleri görsel hikayeleri paylaşmaları için teşvik ediyor ve bu çabayla katılımcılardan gelen çalışmaları çevrimiçi sergi olarak erişime açıyor. Gündelik hayatımızda, evimizde zamanı farklı açılardan ölçmeye ve deneyimlemeye yarayan kavram, eşya ya da durumlardan oluşan görsel hikayelere yönelik bir davet olan Küçük Zaman Sözlüğü çağrısının çevrimiçi sergisi bugünden itibaren izlenebilir. Ayrıca Güncel Çağrı Sarı'ya başvurular devam ediyor. umarım Şehre bak projeniz hakettiği desteği bulur."} {"url": "https://gazetesanat.com/hatirlayis-yolculugumuza-yeni-bir-rehber-mayanda-ne-var", "text": "Mayanda Ne Var, Gülçin Önel'in Maya Uygarlığı'nın rehberliğinde birikimini ve enerjisini aktardığı, özümüzü bulmamız için harika bir yol haritası olacak! İçimizde daima varlığını koruyacak olan bilgileri gün ışığına çıkarmak, gün burcumuzun bize söylediklerine kulak verip kendimiz için en doğru yolu çizmek bizim elimizde. Hayat yolculuğuna boş bir levha olarak geldiğimizi söyleyen bazı felsefi görüşlerin aksine Maya öğretileri, kim olduğumuzu ve dünyada neler yapabileceğimizi bilerek gözümüzü açtığımızı söyler. Dünyaya gelmemizden çok önce tomurcuklanan gücümüzü ve potansiyelimizi gerçekleştirmek için önce arayışa karar verebilir, nihayetinde onları hatırlayabiliriz! Henüz hatırlayış yolculuğuna çıkmamış olanları cesaretlendirmeyi, yolda olanların elinden tutup rotasını belirlemeyi hedefleyen bir haritamız var. Maya yol haritası, köklerimizden gelen ve yönümüzü tayin etmek için ihtiyaç duyduğumuz aydınlığı bize sunuyor. Evrenin sonsuzluğuna değin süren kendimizi bulma yolculuğuna çıkma vakti geldi. Gülçin Önel'in titiz çalışmasıyla kitabın içine yerleştirdiği QR kodlar yardımıyla kolaylıkla ritüelleri ve meditasyon uygulamalarını gerçekleştirebileceksiniz. Mayanda Ne Var, hatırlayış yolculuğunuzda her daim sizinle yürüyen ve yolunuza ışık tutan rehberiniz olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/hayal-ve-gercek-arasinda-osmanli-resminde-istanbul-imgesi-18-ve-19-yuzyillar", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün yeni kitabı Hayal ve Gerçek Arasında: Osmanlı Resminde İstanbul İmgesi, 18. ve 19. Yüzyıllar okurlarla buluştu. Sanat tarihçisi Tarkan Okçuoğlu'nun yazdığı kitap, modernleşme sürecinde Osmanlı resim sanatının önemli bir ayağını oluşturan duvar resimlerine ve bu eserlerin ortak paydası olan İstanbul imgesine odaklanıyor. Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu gibi çok geniş bir coğrafyada izini sürebildiğimiz bu popüler imgenin hangi üslup özelliklerine göre çeşitlendiğini aktaran çalışmada okurlar, bu görsellerin barındırdığı farklı anlamları da keşfe çıkıyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul çalışmalarına yeni katkılar sunan yayınları okurlarla buluşturmaya devam ediyor. Çalışmalarında geç Osmanlı dönemi görsel kültür ve mimarlık alanlarına yoğunlaşan Tarkan Okçuoğlu'nun, İAE Yayınları'ndan çıkan Hayal ve Gerçek Arasında: Osmanlı Resminde İstanbul İmgesi, 18. ve 19. Yüzyıllar başlıklı kitabı, hem tarih meraklıları ve sanatseverler hem de mimarlık ve şehircilik alanında çalışanlar için ilgi çekici bir içerik sunuyor. Çalışmada, Osmanlı sanatındaki ilk natüralist resim denemelerinden, yağlıboya tekniğinde tamamen Avrupalı bir üslubun hakim olduğu döneme kadar uzanan bir zaman diliminde İstanbul imgesi mercek altına alınıyor. Osmanlı Devleti'nin geniş sınırları içerisinde saraylardan konaklara, camilerden türbelere, hanlardan şadırvan kubbelerine kadar dini ve sivil mimariyi süsleyen duvar resimleri, çalışmanın ana eksenini oluşturuyor. Bir yanda halk ressamının fırçasından çıkan naif betimlemelerin, diğer yanda teknik becerisi yüksek, perspektifin yetkin kullanıldığı resimlerin incelendiği kitapta, İstanbul imgesi, dönemin en popüler konusu olarak ortak paydayı oluşturuyor. Benzerlikleri nedeniyle adeta şablon niteliğinde çoğaltıldıkları gözlenen, ancak farklı anlam katmanlarına işaret eden bu imgeler, görsel bir temsil olmanın ötesinde, üretildikleri coğrafyanın aynası olarak önemli birer belge niteliği de taşıyor. Modernleşme/Batılılaşma süreci ile birlikte Osmanlı sanatında ortaya çıkan yeni üslup ve yaklaşımların anlatımıyla başlayan kitabın ikinci bölümünde, Osmanlı resminde kent ve manzara tasvirleri, tarihi yapılar ve hayali mekanlar mercek altına alınıyor. İstanbul imgesine odaklanan son bölümde ise Anadolu, Rumeli, Suriye ve İstanbul gibi farklı coğrafyalardan duvar resmi, pulat tepsi, harita örnekleri karşılaştırılarak derinlemesine bir inceleme yapılıyor. İstanbul imgelerindeki çeşitliliği, üslup ve biçim farklarının yanı sıra düşünsel arka planıyla da ele alan sanat tarihçisi Tarkan Okçuoğlu, kültürel iklime göre değişen söylemleri gözler önüne seriyor. Geç dönem Osmanlı ressamlarının gerçekçi görüntülerin değil, gerçeğin farklı algılarla değişen imgesinin peşinde olduklarına dikkat çeken yazar, Hayal ile gerçek arasında kalan resimler 18. yüzyılda filizlenen değişim sürecinin ürünüydü ve içerikleriyle ürünü oldukları bu değişimi yansıttılar. diyor. Hayal ve Gerçek Arasında: Osmanlı Resminde İstanbul İmgesi, 18. ve 19. Yüzyıllar kitabını, kitapçıların yanı sıra Pera Müzesi Artshop ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nden temin edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/hayalini-kurarak-istedigimiz-seylerin-riskleri", "text": "Yaşamın çoğu ayrıntısında var olan, hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değil ön görüsü en doğru ön görüdür. Elizabeth Day'in Düşbaz Yayınları'ndan yayımlanan romanı Saksağan'ı okurken hakikaten de hiçbir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını bir kez daha düşündüm. İnsan kendisini dahi tam anlamıyla keşfedememiş, anlayamamış bir canlı iken başkalarını nasıl tanır? Başkalarını iyi tanıyamadığı için hayatı nasıl tepetaklak olur? Bilincimiz, psikolojik sınırlarımız başımıza gelenlere nasıl dayanır? Kendimizi ve karşımızdakini iyi tanıyamamaktan kaynaklı olarak şüphe kıvılcımları içimizde nasıl dolaşır? Elizabeth Day Saksağan'nında psikolojik gerilimin romanın sonuna kadar peşimizi bırakmıyor. Elizabeth Day'i geçtiğimiz yıl yine Düşbaz Yayınları'ndan yayımlanan Tepetaklak / İşler Sarpa Sardığında Yapılacaklar Klavuzu kitabıyla tanımıştık. Tepetaklak bir tür başarısızlığa övgü kitabıydı. İngiliz yazar büyük başarı yakaladığı How To Fail With Elizabeth Day adlı podcast programına katılan konuklarıyla yaptıkları sohbetlerinden, kendi hayat deneyimlerinden, okurlarının ve dinleyicilerinin paylaştığı hikayelerden biriktirdiklerini başarısızlık süzgecinden geçirip Başarısızlığın Yedi İlkesi'ni bizlerle buluşturmuştu. Aslında Saksağan'ı da bu podcast serisinde kazandığı tecrübelerle yazmıştır desem yanlış bir yorumda bulunmuş olmam. İlişkilerde yaşanan olay örgüsünün psikolojik gerilim unsurlarını -başarıyı ve başarısızlığı- bu sefer bir roman yazarak anlatmak isteyen Day yine baştan sona elimizden bırakmayacağımız bir hikaye anlatmayı başarmış gözüküyor. Saksağan, Marisa, Jake, Kate arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Bu karakterlere bir de Jake'in annesi Annabella'yı da eklememiz gerekiyor. Fakat Annabella'dan sonradan bahsetmek üzere şimdilik burada bırakıyoruz. Hikaye Marisa ve Jake'in uyumlu ilişkilerini okumamızla başlıyor. Birbirlerini seviyorlar ve bir çocuk sahibi olmak istiyorlar. Marisa'nın ailesinden kaynaklı boşanan anne-babasından kaynaklı- sorunlu bir çocukluk geçirdiğini öğreniyoruz. Genç kızlığa ilk adım attığı yıllarda da bir tecavüze maruz kalarak bunun travmasını yaşıyor. Jake onun hayatındaki en iyi şey. Bu yüzden çocuk sahibi olmayı hiç düşünmezken bu yolda adımlar atmaya başlıyor. Bu arada Marisa Jake'in yanına taşınıyor ve evin boş duran odası için ek gelir etmek amaçlı bir kiracı aramaya başlıyor. Böylece Kate ile tanışıyoruz. Marisa'dan biraz daha albenili olan bu kadının aynı evin içine girmesiyle asıl olay akışı gerçekleşmeye başlıyor. Marisa'nın hamile kalmasıyla istenilen bebeğe kavuşma gerçekleşiyor fakat bu hamilelik Kate'in varlığı ile gölgeleniyor. Marisa'ya göre Jake ve Kate yakınlaşıyorlar ve Marisa bunun somut örneklerini görmeye başlıyor. Kate'i hem evin içinde gözetim altına alarak hem de dışarıda takip ederek şüpheleri için deliller topluyor. Jake'in Ipad'ini kontrol ediyor ve neredeyse emin oluyor aralarındaki ilişkiye. Bu topladığı deliller sonrası oluşan baskıyla ve hamileliğinin de getirdiği duygusal baskıyla düşünceleri iyice karmaşıklaşıyor. Romandaki paranoya düzeyi Marisa'nın kuşkularıyla boy vermeye başlarken hikaye günümüz ve geçmiş arasında sıçramalarla devam ediyor. Marisa, Jake ve Kate arasındaki üçlü ilişki yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyor. Anlamaya başlıyoruz ki Kate ve Jake, Marisa'dan da önce tanışıyorlar. Geçmişte kalan bir ilişki miydi bu acaba diye düşünürken Marisa Kate'i ciddi anlamda darp ediyor. Neye uğradığını şaşıran Kate bir müddet kendine gelemiyor ama sonrasında Marisa'nın hikayenin başından itibaren yaşanılan her şeyi yanlış anladığını, yanlış yorumladığını ve gerçeklikten ciddi anlamda saptığını anlıyor. Biz de tabii Kate ile beraber anlıyoruz. Evet, Kate ve Jake yıllardır beraberler ve asıl çocuk sahibi olmak isteyen çift Kate ve Jake. Marisa ise taşıyıcı anne. Bu sebepten aslında Kate değil Marisa Kate ve Jake'in evine taşınıyor. Fakat bir süre sonra roller o kadar birbirinin içine geçiyor ki Marisa sağlıklı düşünememeye ve dolayısıyla hareket edememeye başlıyor. Nihayet iş işten daha fazla geçmeden durum fark ediliyor ve çözüm yolları aranmaya başlıyor. Yazının başında bahsettiğim bir diğer karakter, Jake'in annesini unuttuğum zannedilmesin. Onu yazmaksızın tüm bunları izah edebilmenin bir yolu yok. Hikayeye ara ara girip çıksa da hikayenin en baskın karakteri. Oğlunu hiç kimseyle paylaşmak istemeyen anne Annabella bu üçlüyü hep çok yakından takip ediyor. Onlar üzerinde hep çok büyük psikolojik baskı oluşturup, dengelerini bozuyor. Özellikle de Marisa ve Kate üzerindeki baskısı hissedilir derecede denge bozucu. Anlıyoruz ki bu paranoya ara ara hikayeye girip çıksa da onun varlığıyla ateş alıyor. Saksağan -insanlar arsındaki ilişki denildiğinde- ortaya çıkması gayet muhtemel paranoyaları, şüpheleri, yapmayı, bozmayı, yönetmeyi ve bu yönde bir ilişki seçilirse sonuçlarının buraya kadar gidebileceğini gösteriyor. Anne ve çocuk ilişkisi, kıskançlık ve sahiplenme duygusu, hayalini kurduğumuz şeylere sahip olabilmenin riskleri Saksağan'ı başından sonuna merakla okumamızı sağlıyor. Mitolojide çocuk getiren leylek hikayesinde geçen leyleğin aslında saksağan olduğunu da öğreniyoruz bu arada. Hikayelerin aslı bir şekilde ortaya çıkıyor yani, bir şekilde doğru hikayenin ne olduğunu öğreniyoruz eninde sonunda. Saksağan'da olduğu gibi."} {"url": "https://gazetesanat.com/hayaller-seyyahi-fuat-sevimay", "text": "Bu kez karşınızda iki çocuk ruhun kaleminden, Fuat Sevimay! Geçenlerde bir kitapçıda, Fuat Sevimay'ın Haydar Paşa'nın Evi kitabını görünce yıllar öncesine savruldum. Ta fuar yıllarına... Hemen kitabı alıp okumaya başladım. Yanlış hatırlamıyorsam 2016 yılıydı. Haydarpaşa Garı'nda, Kadıköy Belediyesi'nin düzenlediği kitap fuarında tanımıştım kendisini. Masasının önünde uzun bir hayran kuyruğu vardı, kitaplarını imzalıyordu. Aramızda son derece naif ve kibar bir ilk karşılaşma oluştu. Kitaplardan, fuardan ve tabii ki edebiyattan konuştuk. Sohbetin sonunda imzalı kitabımı da aldım. Neden böyle uzun bir giriş yaptım biliyor musunuz? Bazı tatlar, bazı duygular sizi alıp yıllar öncesine savurabilir. Haydar Paşa'nın Evi bakın beni nerelere götürdü. Çok heyecanlı! Dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu güzel kitap, Ankara Mimarlar Odası'nın açtığı Kentimi Okuyorum Çocuk Kitapları Yarışması'nda birincilik kazanmış. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, kitabın kapağı ve çizerine kocaman alkış gelmeli, ekip olarak çok güzel iş çıkartmışlar. Hep şuna inanırım, özellikle çocuk edebiyatı diye tanımlanan eserler takım oyunu gibidir. Yazarından çizerine, editöründen genel yayın yönetmenine kadar uzanan geniş çaplı çalışmalardır. Başarı takım işidir. Kitabın kapağından sonra ilk sayfasını okuyorum. Çocuklar için yazan yazar, eğer yaşadığı kentin simgesel yapılarını genç arkadaşlarına tanıtıyorsa, bu beni çok mutlu ediyor. İlk sayfalarda bunu hissediyorum. Ne güzel anlatıyor ve sonra birden, Haydar Paşa'nın evine, artık trenler gelmeyecekmiş. diyor. Adeta soğuk duş etkisi! Evini elinden almak isteyenler varmış! Kim ya da kimler diye merak ediyorum. Haydar Paşa'nın evi, İstanbullulara ait değil mi? Yanılıyor muyuz hepimiz? Bir an düşünüp ben de aynı soruyu size soruyorum. Haydar Paşa'nın evini, İstanbullulardan ayırmasınlar diye düşünüyorum. Eminim, hemfikiriz bu konuda. Kitabımızın kahramanı bunun için çalışacağına söz veriyor satırların arasında. Umut doluyorum, doluyoruz. Yazara şapka çıkartıyoruz. Selam veriyoruz. Kahramanlarına hayal kurduran yazarları çok seviyorum. Hiçbir sınır tanımayan, kuralsız ve özgür hayaller hepsi. Tebrikler Fuat Sevimay! Vapur yolculuğu, martılarla sohbetler, Kız Kulesi, Sunay Amca, Galata Kulesi ve gönderme yapılan satırlar, hepsi tarihe yapılan gizemli bir yolculuk ve yine mutlu ediyor beni. Sıra vapur yolculuğunun sonunda Mimar Sinan'a geliyor. Adım adım Süleymaniye'ye geçiyoruz. Yazarın ve kahramanının izinde bizler de yolculuğun keyfini çıkartıyoruz; seyyahlar gibi. Görmek için dikkatli bakmalı. Fuat Sevimay, bunun altını çok çiziyor. Kapalıçarşı'ya geçiyoruz. Kimseler görmüyor, ama gökyüzünde şairlerin bulutlara yazdıkları satırları okuyorum. Yüzümde hep farkında olduğum bir tebessüm yerini buluyor. Sürprizi sona saklıyorum, onun gibi göz kırpıyorum. Her şeyi biliyorum, farkındayım. Belki bir Şişt... Şişt... Şişt... sesi gelir diye düşünüyorum. Nasılsa Hayal Kurmak Bedava diyor, gülümsüyorum. Çoğu hikayesi yolculuk halindedir, peşine takılıp eğlenmesi pek keyiflidir. Yavaştan gözlerinizi kapatıp ufak ufak uzaklaşırsınız, sizi nereye sürükleyeceği hep sürprizdir. Kitaplarında özgürlük teması çok çok önemlidir. Kendi tarihine, Milli Mücadele yıllarına kadar uzanır. Mustafa Kemal Atatürk'ün dediği gibi Geçmişini bilmeyen uygarlıklar, geleceğini oluşturamazlar. Sevimay, bunu hikayelerini kurgularken hiç unutmaz, hep yaşatır. Hikayelerinde yaşattığı onca macera, tanık olduğumuz zorluklar ve acılar, özgür, bağımsız bir ülkede yaşamanın önemini ve bu uğurda kaybedilen hayatları hatırlatır bize. Kıymeti bilinmeli ve kendisine bu eserleri için çok çok teşekkür etmeliyiz. Cümleler benim tarafımdan yazılıyor olabilir, ama bazen yazdırtana da özenli bir bakış sunmak gerek. Ben, bu yazıya Hişt! Hişt! sesleriyle davet edildim. Sait Faik'in kaleminden çıkıp Fuat Sevimay'ı bulmuş ve bana ulaşmış bir ses bu! Bu yazı gerçek manada İstanbul'da geçiyor; kalbimin başkentinde. Siz uğrayamadığım semtlerine, dolaşamadığım sokaklarına, iyodunu içime çekemediğim sahillerine de mutlaka uğrayın; taşı toprağı altın olan bu şehri gezmek yetmez, dilerim değerini kitaplarla yeniden hatırlayın. Sevimay, hafızamdaki ilk İstanbul anımı canlandıracak kadar çocuk kılıyor şimdi beni. Evet, bence o iyi bir öykücü, romancı ve çevirmen. Şimdi kalpten söyleyebilirim ki, o bir de iyi bir çocuk kitapları yazarı. Sanırım hepimiz gibi benim de umudum işte bu sözde. Bu dosyaları hazırlamaya başladığımızdan beri daha fazla olmak üzere, çocuk kalbimi unutmamak için dönüp kendime sürekli hayallerimi hatırlattığım günler yaşıyorum. Görünenden çok daha fazlası olduğunu, daha dikkatli bakarsak gökyüzünden hayatımıza sallandırdığımız madalyonun tek bir yüzü olmadığını görüyorum. Daha dikkatli bakmadığım, bakıp da görmediğim zamanlarda çocuk kalbimi küstürüyorum ve biliyorum ki, dünyadaki herkes bana sırt çevirebilir, ama çocuk yaşımın sızısına katlanamam. Bu konu üzerine biraz düşünün, bana hak vereceksiniz; siz de katlanamazsınız. Zaten hepimiz dünya denen bu yere çocuk yanımızın bir yudum mutluluğu için dayanmıyor muyuz? İşte Sevimay bu kitapları yazdığına göre, bence katlanmanın çaresini bulmuş; apaçık bize de gösteriyor. Ben de Sevimay gibi Haydar Paşa'nın sakallı nur yüzünü, İstanbul'un ortasındaki kurşun kalemi, Mimar Sinan'ın yaptıklarını, savaşın bizden alıp götürdüklerini, evimizden uzakta kalmak zorunda olduğumuz günleri, özgürlük hayallerimizi, hep bir derdimiz oluşunun bizi kavuşturacağı güzellikleri, gökyüzünde yazanları, bulutlardan fazlası uçurtmaları görmenizi ve kendi hikayenizi mutlu sonla bitirmenizi diliyorum. Daha dikkatli bakar ve hayal kurmaktan vazgeçmezseniz, bu mümkün."} {"url": "https://gazetesanat.com/hayat-agaci", "text": "Doğum, yaşam, ölüm ve nihayetinde yeniden var olmayı simgeleyen sembolik bir anlatımdır hayat ağacı. Özellikle Ortadoğu kültür ve medeniyetinde yeri oldukça önemli olan hayat ağacına folklörden mimariye, edebiyattan ev eşyaları motiflerine, heykel ve rölyeflerden resim sanatına, müzik ve halk anlatılarına kadar her yerde rastlamak mümkün. Bilinen en eski hayat ağacı milattan önce üç binli yıllarda Kuzey Mezopotamya halkı olan Hurri'lerde görülür. Daha sonra buradan diğer Mezopotamya kültürlerine ve oradan da tüm dünyaya yayılıp her kültürün içinde, biraz da değişime uğrayarak, varlığını günümüze dek sürdürür. Analitik psikolojinin kurucusu İsviçreli bilim insanı Carl Gustav Jung İNSAN VE SEMBOLLERİ adlı kitabında insanların kutsallaştırdiğı üç temel şeyden bahseder. Bunlar: Ağaçlar, kayalar ve yuvarlak formlu şekillerdir. Hayat ağacı bu tanımın belki de Güneş ve Ay'dan sonraki en önemli sembolüdür diyebiliriz. Ebedi hayatın bir meteforu olarak işlenen Hayat Ağacı sembolizmi bize hayatın bireyle başlayıp bireyin ölümüyle de son bulmadığını, yaşamın bireyin hayatından ibaret olmadığını aksine toplum temelinde yaşamın döngüsel sürekliliğinin vurgulandığı bir ifade biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Sanatın ifade dili içerisinde güçlü bir yere sahip Hayat Ağacı imgesi benim resimlerimde kadın ile özdeşleşir, aynı zamanda tarihe vurgu açısından bir höyüğe benzeterek çizdiğim kadına ait vücut parçalarının üzerinde yeşerir hayat ağacı. Döngü ve yok olmamak kavramlarına tarihsel arkaçıkışımın yansımasıdırlar; tarihin başlangıcında gizli olana işaret eder! Mitolojide Hayat Ağacı olarak lanse edilen ilk ağaç türü çam ağacıdır. Tanrıça İnanna bir çam ağacının dibinde Dumuzi ile görüşür ve orada aşk yaşarlar. Bu da başka bir yazının konusu olarak şurada dursun. Daha sonra ele alırız."} {"url": "https://gazetesanat.com/hayat-covid-19a-karsi-sarap-pencereleri-gol-konserleri-yapay-zekali-film", "text": "Covid-19 hayatımıza gireli handiyse 1 yıl oluyor. Çin'in Wuhan kentinin artık adeta bu virüs ile özdeşleştiğini, ilk başta belki de çoğumuzun Çin'deki bu virüsün dünyaya yayılıp bir pandemi formuna dönüşeceğini tahmin edemediğini belirtmek malumu ilam etmek. Bununla beraber birçok sektör doğadaki uyum yeteneğini andırırcasına Uyum gösteren hayatta kalır, mantığı ile faaliyetlerine devam etmeye çalışıyor. Ancak kar hırsına kapılıp gitmiş global markalar, buradan da kendilerine bir kazanç çıkarmakta gecikmedi, gecikmiyor, gecikmeyecek. Tüm bu dünya telaşesi bir yana, pek çok ülkede görebileceğimiz yaratıcı işler, ilgi çekici atılımlar da distopya ile ütopya arasındaki bayrak yarışında yerini alıyor. Pandemi nedeniyle seti güvenilir hale getirmek için filmin başrolünü bir yapay zekalı robota verenler mi dersiniz, 14. yüzyılda veba nedeniyle yalnızca bir elin sığabildiği şarap pencerelerinin İtalya'da yeniden başladığını mı? Avustralya'da 30,000 vatandaşın katıldığı bir çığlık atma etkinliği mi dersiniz, Tokyo'daki bir kafeteryada müşterilerin hislerini ve siparişlerini yazılı yolla çalışanlara iletmesi mi? Global düşün, yerel hareket et. misali, kendi girdaplarımızda cebelleşmeyi sürdürürken büyük fotoğrafta ne gibi gelişmeler oluyor biraz da onlara bakmak için ekranı kaydırabilirsiniz! Tarihi geçmişlerin yanı sıra hala güncel olarak varlığını sürdüren, bu dönemde ulaşabileceğiniz online & ücretsiz etkinlikleri derlediğim içeriğe de buradan ulaşabilirsiniz. Dünyanın salgınlarla olan imtihanının ne ilkinde ne sonuncusundayız. 14. yüzyılda da Kara Ölüm ya da Kara Veba olarak bilinen veba salgını milyonlarca insanın ölümüne yol açmıştı. O dönem İtalya'daki şarap satıcıları da işlerine devam edebilmek için yaratıcı bir çözüm bulmuşlardı. Müşteri ile işletmecinin birbirilerinin yüzünü görmediği, hatta müşterinin şarap almak için mekana bile girmesini önleyen şarap pencereleri İtalya'daki şarap satıcılarının 14. yüzyılda yaşadığı veba salgınına karşı aldığı etkili bir önlemdi. Bugün, yüzyıllar sonra yine İtalya'da bu uygulama tekrar başlatıldı. Kasım ayının başında, 9 Haziran'dan bu yana ülke genelinde ilk kez sıfır Covid-19 vakası ilan eden Avustralya önlemlerini çok sıkı tutmuştu. Ülkenin karantina ile ilgili en sıkı kurallarına sahip olan şehirlerinden Melbourne'de de vatandaşlar bu sıkışmışlık ve öfkeyi boşaltmak için Facebook üzerinden irtibata geçerek sıra dışı bir etkinlik düzenlediler. Ağustos ayında gerçekleşen bu etkinlik ile şehirdeki yaklaşık 30,000 vatandaş verandalarına çıkıp çığlık atma & bağırma etkinliği gerçekleştirdi. Amacı yalnızca insanların kendilerini iyi hissedene kadar bağırmaları olan bu etkinlik ile ilgili Avustralyalı rock şarkıcısı Jimmy Barnes de iyi bir şekilde çığlık atmak için gereken ısınma tekniklerini anlattığı bir video paylaşmıştı. Bir kent kolektifi olarak, gönüllülük esasıyla faaliyet gösteren Onaranlar Kulübü, Türkiye genelinde sokakları renklendirmeye, gündelik hayatın devamı için birçok kişiye dokunmaya devam ediyor. Onarılmayı bekleyen bir yağmur borusuna 3 boyutlu yazıcı ile çözüm üretenlerden sokak kütüphanesi yapımına kadar Onaranlar Kulübü'ndeki gönüllüler pek çok yaratıcı işe imza atıyor. Covid-19 ile beraber de Kadıköy'ün Yeldeğirmeni Sokağı'ndaki bir duvarda görebileceğiniz Maskeli David 3D baskı tekniği ile yapıldı. Aynı teknikle Kadıköy'ün Bahariye bölgesindeki bir duvardaki maskeli Superman da vatandaşları karşılıyor. Birleşik Krallık'taki Grassroots müzik mekanlarını iyileştirmek ve korumak için kurulan Music Venue Trust, risk altında olan mekanları renklendiren bir çevrim içi harita sundu. 31 Mart 2021'e kadar hangi mekanların desteğe ihtiyaç duyduğunu gösteren bu çevrim içi haritadaki kırmızı renkli mekanlar kalıcı olarak kapanma riski barındırıyor. Toplumsal fonlama sayesinde müzikseverler destek olmak istedikleri mekanı seçip bağış yapabiliyor. Şimdiye kadar 3 milyon sterlin bağış toplandı. Le piano du lac müzik grubu, Fransa ve İspanya'da tamamı göl, gölet, nehir gibi suların üzerinde verilen bir dizi konser veriyor. Bu yıl Covid-19'un İspanya'daki etkinliğe engel olacağı ihtimali adından söz ettirmiş olsa da konserler açık havada olduğundan etkinliklerin çoğu yapılabildi. 2020 Le piano du lac konserlerinde klasik resitalden şiirsel bestelere; piyano, çello, kemandan trompet, banjo gibi enstrümanlara kadar vokallere birçok müzik aleti eşlik etti. Hepsinin ortak noktasında ise suda süzülen bir piyano var."} {"url": "https://gazetesanat.com/hayatini-degistirmelisin", "text": "1902 yılında Rainer Maria Rilke, ünlü heykeltıraş Auguste Rodin'le ilgili kısa bir kitap yazmak için Paris'e gider. O zamanlar Rodin altmışlarında, saygı duyulan, tanınmış bir sanatçı, Rilke'yse yirmilerinde, tanınmamış bir şair. Bu kitap, Paris sokaklarında ustalığa giden yolu bulan iki sanatçının portresi niteliğinde. Aynı zamanda yaratıcılığın ve sanatçının konumunun hiç olmadığı kadar sorgulandığı bir çağın anlatısı. Ve en önemlisi de bir sanatçının ne pahasına olursa olsun eserini ortaya koyması gerektiğinin bir hikayesi."} {"url": "https://gazetesanat.com/helenistik-donem-ve-sanat", "text": "Günümüze kadar ulaşmış olan Helenistik kültürün dünya mirası etkilerinin yanı sıra sanata olan etkileri sanatla ilgilenen kimselerce malumdur. Resim, heykel ve mimari sanatları, edebiyat ve bilim Helenistik Dönemde yeni bir yön almış ve sonraki çağlara ışık olmuştur. Bu bakımdan öncelikle yüzyıllar boyunca yaşamın birçok alanına damgasını vurmuş olan Helenistik Dönemi tanımlamak yerinde olur. Helenistik Dönemin doğrudan tarih kitaplarında, sinema ve film sektöründe, sanatsal alanlarda adına sıklıkla rastladığımız Büyük İskender ile bağlantısı mevcuttur. Büyük bir askeri yeteneği olan İskender çok genç olmasına rağmen adı, efsanelere karışmıştır. Büyük İskender, antik çağda Dünya'nın büyük bir kısmını fethederek büyük bir imparatorluk kurmuştu. Fethettiği şehirlere Grekler yerleştirilmiş ve zamanla Doğu ve Yunan uygarlığının birbirine karışıp kaynaştığı önemli ticaret, kültür ve sanat merkezleri böylelikle oluşmuştur. Büyük İskender'in askeri seferleri, kültürel yönden çok önemli sonuçlar doğurmuştur. Fetihler aracılığıyla uygarlıkların tümü kaynaşarak, yeni bir uygarlığı, yani Helenistik uygarlığı oluşturmuştur. Hellen kültürü ile Doğu kültürleri arasındaki etkileşim daha çok dini ve edebi konularda iken bilimsel konularda ise genellikle Yunan halkı baskındı. Bu dönemde matematik, astronomi, fizik, biyoloji ve coğrafyanın temelleri atılmıştır. Bu dönemin en önemli yapıtlarından İskender Lahdi İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde yer almaktadır. Bahsi geçen lahit her ne kadar Fenike'li bir krala ait olsa bile lahit aracılığıyla karakter portrelerin ne kadar geliştiğini ve sanatçıların eserlerini betimlerken duyguları baskın biçimde yansıttıklarını gözlemleme şansını ediniyoruz. Bu dönemde genel olarak Filozofların portrelerinin yapıldığını görmekteyiz. Ayrıca önceki dönemlere oranla yeni bir oran tutturan sanatçılar eski zamanlarda tanrılar için yapılan tapınaklar artık bu dönemde Kral ve ailesi adına yapmışlardır. Helenistik Döneme ait sanat eserlerinde, kare ya da dikdörtgen, zigzag hatlar, o döneme özgü insan ve hayvan motiflerine sıklıkla rastlamaktayız. Doğu coğrafyalara doğru devam ettikçe bitki ve hayvan motifleri Helenistik sanat eserlerinde yer almaya başladığını, böylece Orientalizan akım geliştiğini görüyoruz. Ne yazık ki bu dönemde yapılmış olan tablolar günümüze ulaşmamıştır. Ancak yinede günümüze ulaşan mozaikler aracılığıyla dönemin etkileri izlenebilmektedir. İskender Mozaiği, Helenistik dönemde yapılmış olup dönemin sanatsal bakış açıları hakkında günümüz insanına fikir vermektedir. Helenistik Çağ bir diğer deyişle Grek yani Yunan sanatının çağıdır. Krallıkla birlikte gelişen yaşam kültürü, yeni sanat eserlerin ortaya çıkmasını sağlar. İnsanlar için hazırlanmış olan büyük mezar yapılara Helenistik sanatsal dönemde rastlamaktayız. Helenistik Dönemde var olan sanat anlayışı dünyayı etkileyen bir sanat haline gelmiştir. Mimaride rastladığımız Korint Üslubu dönemin en çok kullanılan sütun biçimi olmuştur. Ephesos Artemis Tapınağı, Dydima Apollon Tapınağı, Priene Athena Sardis Artemis Tapınağı Helenistik döneme ait en çok hafızalara kazınmış mimari yapılarındandır."} {"url": "https://gazetesanat.com/hem-ankaranin-hem-muzisyenin-yalnizligina-dair-bir-album-ankarada-hava-kapali", "text": "Ankaralı alternatif müzik ekiplerinin ortak çalışması Ankara'da Hava Kapalı isimli mini albüm, 28 Mayıs 2021 itibariyle dinleyiciyle buluştu. Beş şarkıdan oluşan albümde Deniz Perhan, Boyalı Kuş, Sercan İke, Oğulcan Sönmez ve Sinağrit Baba'nın birer şarkısı bulunuyor. Pandemi döneminin verdiği yalnız bırakılmışlık hissiyle mücadele etme biçimi olarak bir araya gelen dostlar, Ankara'ya ve Ankara'daki yaşantılarına dair minör bir anlatı hedeflediler. Böylelikle, benzer sokaklarda benzer dertlerle benzer hayatlar yaşayan müzisyenlerin albümü Ankara'da Hava Kapalı, 23 kişinin emeğiyle ortaya çıktı. Ekipler, solo çalışmalarının yanı sıra, bu birlikteliği bir gelenek haline getirmeyi de planlıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/hep-kitaptan-ingiliz-yazar-d-h-lawrence-ile-frieda-von-richthofenin-dokunakli-hikayesi", "text": "Lady Chatterley'in Sevgilisi romanının gerçek ilham kaynağı, İngiliz yazar D. H. Lawrence ile Frieda von Richthofen'in dokunaklı hikayesi Frieda, hep kitap logosuyla 25 Haziran'da raflarda olacak. Aristokrat bir Alman baronun kızı Frieda, İngiliz dili profesörü kocası Ernest Weekley ve üç çocuğuyla Nottingham'da yaşamaktadır. Ernest ile olan evliliğine hapsolan Frieda, yaratıcı enerjisi ile dikkat çeken, meteliksiz ama hırslı genç yazar D. H. Lawrence ile tanışır. Fırtınalı ilişkileri pek çok roman karakterine ilham olurken, edebiyatın gidişatını sonsuza dek değiştirecek yaratıcı bir taşkınlığı ortaya çıkarır. Ancak görev ve hür irade ikilemi arasında yaptığı seçimin Frieda için korkunç bir bedeli vardır. Kendini bulma ve keşfetme hikayesi Freida, 25 Haziran'dan itibaren hep kitap logosuyla raflardaki yerini alacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/hepimiz-gulceyiz-simdi-sarilmaliyiz-kahraman-ve-cellat", "text": "Dikkat! Bu inceleme yazısı spoiler içerir. Bazı zamanlar dışarıdan nasıl göründüğümüzü, insanların hakkımızda ne düşündüğünü merak ederiz. Oysa şükürler olsun ki çoğu zaman sadece dışarıdan göründüğümüz kadarızdır. Bizim toplumumuzda aileye bakmak, onu olduğu gibi görmek zordur. Çünkü kutsaldır. Peki, kadınlar ve çocuklar bu yükü taşımasaydı kutsallık nasıl bir boyut kazanırdı? Soru sormanın yanıt bulmaktan daha doğru olduğuna inanırım hep. Çünkü soru sormak iyidir, yüksek sesle verilemeyen yanıtların kuzeyine çevirir insanın kuma gömmek üzere olduğu kafasını. Oysa yanıt bazen üst kat komşundan gelen sestir ve kulakları sağır eden çığlıklarla dönersin yüzünü gerçeklerden. Çünkü aile arasına girilmez. Hem kahraman hem cellat olmayı aynı anda başaran Gülce'nin babası Tahsin de, yaşadıkları ve yaşattıklarıyla, işte bu ailenin en büyük gerçeği. Akşam 9'a kadar gelmediyse gelmesin diye dua edilen babası. Buna rağmen Gülce'nin çocuk kalbine yerleşmiş, hep o Ya dönmezse! korkusu. Karısının kalbine yara, çocuklarının gözüne hep bir tedirginlik, bir korku olarak yerleşen, yaralarından büyüyüp yaralar açan bir toplumsal kabul. Gülce'nin en başında Benim babam bir alkolik, diye açtığı bu hikayenin kederini taşırıp çocuklarına kader eden karakteri Tahsin. Hikaye boyunca hem ona kızıyor hem onu çok yakından tanıyor ve bir de onun için üzülüyoruz. Hikayenin izlerine bir ara verip dilinden de söz etmek isterim. Şeniz, böylesine sancılı bir hikayede yılların su gibi akışını izletirken, bizi bir acı denizinde boğmuyor. Nefis bir dengesi var. Yaşanılanı, tüm gerçekliği ve sadeliğiyle, kahramanlarına ait olduğu haliyle kabullendiriyor. Evet, en başında sözünü ettiğim o gözyaşı, pınarlarımızda bekliyor ama sicim gibi akmıyor. Elbette akabilirdi de. Sadece bu bir hikayenin yolculuğuna dahil olurken ne kadar ya da ne boyutta gerekli, onu bilmiyorum. Hayatın akışında olduğu gibi bir kabulde, her şey çok daha anlamlı. Gülce, hikayesini anlatmaya başladığında altı yaşında. O aslında geçmişini hatırlayan, otuzlarının başında bir genç kadın ve yıllara yaydığı hikayesini o zamanların duyguları ve sesiyle anlatıyor. Birden kendimi kaptırıp ne çok şey anlattım ama Gülce'den hiç söz etmedim. Aslında o kendini şöyle özetliyor: Kitaplarım ve hayallerim bana yetiyor. (Sayfa 28) Gülce, insanlarla konuşmak zorunda olmayı sevmeyen, verdiği sözleri tutma konusunda saplantılı bir çocuk ve büyürken tek sığınağı hayalleri ve kitapları. Evinde yaşadıkları onu düz bir çizgi üzerinde yürütmüyor belki ama o, bir avukat olmayı başarıyor; her şeye rağmen. Toplumun aile için seçtiği rollerde en ağır payı hep çocuklar alıyor ve bu evreden kurtuluş yok. Çocuğun payına hep orada olmamak düşüyor. Ondan önce söylenmiş sözlere inanmak zorunda olmakla aslında karşı çıkabileceği arasında yıllar geçip giderken, Gülce gibi kapının ağzında fark edilmemeyi diliyoruz hepimiz. Çocuklar orada değilmiş gibi söylenen sözlerin kırmızı balonları uçamıyor çünkü. Günlerce gecelerce konuşabilirim Gülce'yle, size ondan bahsedebilirim ama artık sona gelmeliyim. Kahraman ve Cellat son sayfasına geldiğinde şimdiki yaşın, şu ana kadar pınarlarında beklettiğin gözyaşın ve yaşama dair kabullenişin oluyor. Şeniz'in kaleminde Gülce'yle bir hikayenin sonuna gelirken bir başka başlangıcın kapısını aralıyoruz. Bazı sorular hayat boyu yanıtını bulmaz. Aslına bakılırsa tek bir yanıtı olmaz. Tüm yanıtlar zaman ve nereden kaynaklandığını bilmediğimiz sevgiyle lezzetli bir yemek olup akşam sofraya konur. İnsan belki de aile olmayı işte böyle kabullenir. Bu öğrenmek değil kabullenmektir çünkü. Bir gün öldüğümüzden fotoğrafların haberi olmadığı günler gelecek. Ömrümüz boyunca ne kadar kahramanlık ettik ne kadar cellat olduk, hastane bahçesinden başlayacak önemini yitirmeye. Çünkü biz insanız, insanlar böyle yaparlar. Bir ömür öfkesini büyütür, anlamsız kavgaların pençesinde nefreti bölüşür, sevgisizlikte boğulur, susar ve sonra her şeyi öylece bir anda unutur; Albert Camus'nün Sisifos Söyleni'nde de olduğu gibi, hayat hep başa döner."} {"url": "https://gazetesanat.com/her-seyin-bi-seyi-vardir-kendini-yeniden-kesfetme-ve-affetme-hikayesi", "text": "Hayat yaşanılanlar kadar, yaşadıklarımızı nasıl ifade edebildiğimizle de ilgili. Hiçbir şeyin sebepsiz yaşanmadığı, yaşanılan her ayrıntının bir sebebi olduğu gerçeğini, bir şeyleri yaşadığımızda değil de sonrasında anlayabiliyoruz. Süreç böyle işliyor çünkü ve tecrübeler de bu şekilde kazanılıyor. Mehmet Çimen'in A7 Kitap tarafından yayımlanan Her Şeyin Bi Şeyi Vardır adlı öykü kitabı bunları düşünmemi sağladı. Aslında bir novella ile karşı karşıyayız. Yekpare bir hikayenin anlatıldığı kitap, insan yaşamını; başarıları, hataları, mutlulukları, mutsuzlukları, yolculukları, seçimleri üzerinden sebep-sonuç ilişkisiyle anlatıyor. Balat'ın arka mahallelerinde yetişmiş Şevket ile tanışıyoruz. Her aşamasıyla tecrübe ettiği bu hayat, onun için hiç de kolay geçmemiş fakat Şevket hikayesini bizlere son derece sakin anlatıyor. Bu kolay geçmeyen hayatın sakin anlatımı, tüm inişli çıkışlı duyguların bize geçmesini sağlıyor böylelikle. Hikayeye Doğu Avrupa'da, Ukrayna ile Romanya arasında yer alan Moldova'da başlıyoruz. Şevket'in Moldova'ya zorunlu göçü, onun bu ülkede bir hayat kurmasına sebebiyet veriyor. Fahri ile tanışıyoruz. Şevket ile Fahri'nin içten diyaloğuyla Fahri'nin altı aydır ülke gündemini meşgul eden medyatik bir davaya tercümanlık yaptığını öğreniyoruz. Bu ikilinin yabancı bir ülkedeki arkadaşlığı, hikayenin sonuna kadar canlılığından hiçbir şey kaybetmiyor. Şimdiki zaman tüm hızıyla akarken, Şevket'in onu Moldova'ya kadar getiren geçmiş hayatına doğru yolculuklara çıkıyoruz. Travmatik bir çocukluk geçiren Şevket'in hayatında şiddet var. Hem maruz kaldığı hem de uygulamak zorunda kaldığı şiddet, onun, çocukluğunu yaşayamaksızın hızlıca büyümesine sebebiyet vermiş. Otuzuna kadar Keşke... diyecek hiçbir şey yapmayan Şevket, otuzuna geldiğinde tüm ailesini kaybedince hayatının altı üstüne geliyor ve tam anlamıyla kaos günleri başlıyor. Şevket'in bu içten itirafları hikayeye inancımızı arttırırken, Moldova'daki yeni yaşantısına nasıl başladığını ve gelecek adına aldığı kararları da okumuş oluyoruz. Bu arada arka planda Moldova toplumunun daha doğrusu Doğu Avrupa toplumunun siyasi, kültürel ve toplumsal yapısına şahitlik ediyoruz. Fahri'nin tercüman olarak bulunduğu bu süreçler hikayeye yansıdıkça halihazırda sürmekte olan Rusya Ukrayna savaşını hatırlıyoruz; medyayı yakından ilgilendiren bu dava süreci, ülkenin tüm zaaflarının ortaya saçılmasına sebebiyet veriyor. Şevket'in bireysel dertleriyle bir ülkenin dengesini sarsan gelişmeler bazı taraflarıyla benzerlikler gösterirken, yabancı uyruklu kişilerin hayatlarını nasıl etkilediğini anlıyoruz. Kendisinin yabancısı olarak Moldova'ya gelen Şevket, yabancı bir ülkede tutunmanın tüm güçlüklerini yaşamış oluyor böylece. Ailesini feci bir kazada kaybeden ve bir dava süreci yaşayan Şevket'in bir profesörle diyaloğu da önemli. Şevket'in başka bir kişiliğiyle karşılaştığımız bu süreçlerde Fahri her ne kadar Şevket'e yol gösterse de bir tür kaybeden olan Şevket'in diğer kişiliğiyle karşılıyoruz. Bu aşamada farklı bir katmana savrulan hikaye daha da aydınlanıyor. Şevket'in psikolojisindeki gölgeler aralandıkça onu daha iyi görebiliyor ve anlayabiliyoruz. Mehmet Çimen'in Her Şeyin Bi' Şeyi Vardır adlı kitabı, hayata yeniden tutunarak farklı bir ülkede sancılı bir varoluş hikayesi sunuyor bizlere. Bir de bir affetme meselesi var ki, bunu da kitabı okuduğunuzda görebileceksiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/herhangi-bir-resmin-onunde-gokyuzunun-mavisi", "text": "Mavi rengin o ana dek düşünmediğim bir anlamına Rebecca Solnit okurken uyanmıştım: Mavi kaybolan ışıktır. Renk tayfındaki mavi, fazla fiziksel açıklamaya girmeden söylenirse, güneşle aramızdaki mesafenin tümünü alma kudretinde değildir. İşte bu nedenle, hava bizden uzakta oldukça daha mavi görünür, tıpkı suların ne kadar derinse o kadar mavi görüneceği gibi. Bize gelirken yolda kaybolan renk, mavidir. Solnit der ki, o güzel görünen maviye ulaşmaya çabalarsan, arzu ettiğin maviyi kaybedersin, çünkü o maviye varmak mümkün değildir. Bunu en iyi, kapitalist dönüşüm öncesi manzara ressamları bilirdi, çünkü onlar bizim şimdi yapamadığımızı yapıyorlardı: Dünyaya kendi gözleriyle, uzun uzun bakıyorlardı. Bu, kullanışlı bir anahtardır: Manzara tablolarında göğün mavisine bakın ve ressamın baktığı panoramayla arasında duyumsadığı uzaklığın yoğunluğuna karar verin. Meraklısına: Örnek olarak kullanılan tablo, Adriaen van de Velde'nindir."} {"url": "https://gazetesanat.com/herkes-arterde-eserler-ve-sergiler-arasinda-cevrimici-bir-seyahate-ucretsiz-davetli", "text": "16 Haziran itibarıyla kontrollü olarak yeniden ziyarete açılan çağdaş sanat müzesi Arter, çevrimiçi etkinliklerine de devam ediyor. Arter Yayınlar ve İçerik Koordinatörü Süreyyya Evren'in 25 Haziran 2020 Perşembe akşamı 19:00'da gerçekleştireceği 'Arter'de Bir Sefer' etkinliği, Arter binasında sergilenmekte olan işler arasında bir yolculuk sunuyor. Arter'de Bir Sefer, çevrimiçi ortamda herkese açık ve ücretsiz olarak düzenlenecek! Dünyayı etkisi altına alan COVID-19 salgınına karşı alınan sağlık tedbirleri kapsamında 14 Mart tarihinden bu yana ziyarete kapalı olan Arter, 16 Haziran 2020 Salı günü itibarıyla yeniden ziyarete açıldı. Arter öte yandan, sanatseverler tarafından büyük ilgi gören çevrimiçi etkinliklerini de sürdürüyor. 25 Haziran 2020 Perşembe akşamı saat 19:00'da gerçekleşecek olan Arter'de Bir Sefer etkinliği, Arter binasında halihazırda sergilenmekte olan işler arasında Süreyyya Evren ile birlikte bir sefere çıkmaya davet ediyor. Farklı sergilerde yer alan işler, gönderme yapılan temalar, yeğlenen yaklaşımlar, eserleriyle yan yana gelen sanatçılar, dokunulan tartışmalar ve sergilere eşlik eden yayınlar üzerinden gerçekleşecek çevrimiçi gezintide, 2016 yılından beri Arter Yayınları'nın editörlüğünü de yürüten Evren kendi deyişiyle malumu ilan edercesine pek çok olası okumadan birini sunacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/heykel-sanatcisi-ugur-orkide-ile-soylesi", "text": "Heykel sanatçısı Uğur Orkide ile sanat yaşamı üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. -Merhaba Uğur Bey. Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz? 1977 yılında İzmir'de doğdum. Eğitim hayatım İzmir'de geçti. Hasan Ali yücel ve Zübeyde Hanım ilkokulları ile eğitim hayatıma başladım. Lise dönemini Anadolu lisesi, Endüstri meslek lisesi gibi çeşitli okullarda geçirdim. Son olarak İzmir Karşıyaka Lisesinden mezun oldum. Çok küçük yaşlarda resim çizme yeteneğim vardı. O yıllarda karakelem ve resme bakıp bunu çizime dökmem kolay ve hızlı olduğu için bu halimden keyif alıyordum. ileriki yıllarda resimden metale ilgi duyup heykele geçiş yaparak sanat hayatıma yön verdim. 1989 yılında gittiğim bir su tesisatı atölyesinde gözüme çarpan kaynak makinesine olan merakım, makinayı kurcalayıp makinayı keşfetmeme ve metalle ilk buluşmama neden oldu. Aslında bu oluşumun süreci uzun ve meşakatliydi. Metal yolculuğunun bir diğer adımı ise metalin kokusuna olan hayranlığımın beni sürüklemesiyle devam etti. Sanat hayatım aslında benden habersiz çocukluk yıllarımda başlamıştı. Tabi ki metal ile içli dışlı olmam, bununla ilgili eğitim seminerleri vermem ve onunla tanışmam, araştırma ve incelemelerim sonunda İstanbul'da 7 yıl süren sanat danışmanlığı yapan sanat atölyesi ile tanışıp ortak akıl ve bilginin aynı havuzda birleşmesiyle başlamış oldu. İlhamımı yaşamın acı ve tatlı olan kendisinden ve evrenin bütünlüğünden, metale olan aşkımdan aldım. Çok çeşitli maddeler ve materyaller kullanarak bu sanatı icra etmek gerekir. İlk projem olan 'HEADS 'ı oğlum ile beraber izlediğim bir film olan IRON MAN ve gözlemlediğim bir IRON MAN figüründen esinlenerek başladım. Bu projede kendi tasvirimi yeni bir formda buluşturmayı hedefleyerek projeyi 'Oğlum Efe'ye bu hikayeyi miras bırakmak istiyorum' düşüncesiyle SCULPTORUGUR hesabımda paylaşımlar ile başlamış oldum. -İşinizin zorlukları nedir diye sorsam? Hayatın hiçbir alanında kolaylık olmadığı gibi tabi ki benim de işimde zorluklar var. İlk aşamaları modeli düşünmek, onu tasarlamak, 3 boyutlu izlenimi yapmak ve gerçeğe dönüştürmek. Sonraki asıl süreç ise üretebilmek, talep görebilmek, satabilmek ve günümüze yetişip yenileri için çaba göstermek. Yani bu en zor süreç olsa gerek. Hayatta herkesin hayata tutunabilmek için bir ilham kaynağı vardır. Galiba bana ilham veren unsur çocukluğum ve çoçukluğum sonrası benim de bir çocuğumun olmasıydı. Evrende ilham alınacak o kadar güzel acısıyla, tatlısıyla yaşamlar var ki. Asıl evrenle bütünleşik olabilmek mesele. -Sosyal hayatta neler yapıyorsunuz? Hobileriniz nelerdir? Sosyal hayatımda genelde yeni şeyler keşfetmek ve sosyal medyanın her alanını gezmek, ailem ile oğlum ile olmak, onun yeni kurduğu müzik grubuna katkı sağlayacak araştırmalar yapmak, kedilerimle ve elimden geldiğince dış dünyamızda kalan canlarımız ile beraber olmak. Lütfen sevimli dostlarımız için evlerimizin önüne bir kap su, bir kap mama koymayı unutmayalım. -Biraz da gelecekteki projelerinizden bahsedelim mi? Yakın zamanda gerçekleştirmeyi düşündüğünüz planlarınız var mı? Gelecek zamandaki yapmak istediğim projeler, her yaşantı içinde bulunduğumuz olaylar sonrası değişkenlik göstermekte. Asıl değişim ülkemizde yaşanan deprem afeti oldu. Ülkemizin başı sağolsun. Bu acı tabloyu izlerken her koldan yardım aşamaları ve kendi projem ile alakalı depremde yaşanan yıkıntılar, imar affı konuları, kaçak yapılaşma ve düşünün evim güzel evim dediğiniz aslında yanlış uygulanan kural ve yönetimler ile size mezar olabiliyor. Kendi eserim ve yolculuğa başladığım iron man'e bakarak dedim ki, neden senin kadar sağlam değil yapılar. Bununla alakalı çalışmalarım olacak, olduğu zaman da eserlerimin durumuna göre gerekli bağış ve yardım için satışlarım olabilir. Sevgili okurlar, okuduğunuz bu röportajda sizlere kendimden ve yaptığım sanattan kısaca bahsettim. Hayalleriniz ve hedeflerinizi başarmak için sıkı çalışmanın yanında keyif almanız da çok önemli. Söylemek istediklerim bu kadar."} {"url": "https://gazetesanat.com/heykellere-mitoloji-ile-bir-dokunus-cem-sagbil", "text": "2006-2007 yılında Türkiye' de Yılın Sanatçısı ödülünü alan Cem Sağbil ile Gazete Sanat adına güzel bir röportaj gerçekleştirdik. Sergi, sanatçının 40 yıllık sanat hayatının farklı dönemlerini içeren eserlerden oluşmaktadır. St. Regis İstanbul' da Sanat ve Tasarım Günleri kapsamında eserlerini Epos 7 Derneği ve Yaratıcı Çocuklar Derneği iş birliği ile sergi açılışı yapıldı. Sergiye Epos 7 Derneği' nin yönetim kurulu başkanı Zafer Kozanoğlu ve yönetim kurulunda olan Didem Çapa gibi isimler de katıldı. Eserlerin satış gelirlerinin bir kısmı Yaratıcı Çocuklar Derneği' ne katkı sağlamak amacıyla bağışlacak. Heykellerimde genellikle figüratif çalışıyorum ve figür olarak ana tanrıçaları tercih ediyorum. Başlarda ağaç çalıştım, taşla hiç çalışmadım ve her türlü kompozit malzemeler kullandım sonra bronza döndüm. Malzeme olarak bronz tercih ediyorum fakat zaman içinde farkına vardım ki malzeme kendini yaptığım iş ile belirliyor. Malzeme konusunda eskisi kadar tutucu davranmıyorum malzeme kaygım kalmadı diyebilirim. Zaman içerisinde daha geniş bir bakış açısına sahip oldum ve bu durum çok keyif verici. İyi bir iş kendisini malzemenin ardından da gösterir. Bronzun avantajı dayanıklı bir malzeme olduğu için kalıcılığı diğer malzemelere göre daha fazla olmasındadır. Bugün de uygulanan, benim de kullandığım kaybolan mum tekniği bronzun ilk çıkışından bugüne kalan en eski tekniklerden birisidir. Bugünkü teknolojiye uydurduğumuz şeyler var fakat prensipler, teknikler hala aynı. Yani 4 bin senelik teknikler günümüzde de kullanılmaya devam ediyor. -Konular mitoloji ağırlıklı ve figüratif çalışıyorum ama bu durum günümüzün ruhu olan malzemeler, konulara veya kavramlara karşı olduğum anlamına gelmiyor. Yapmasam bile çok takdir ettiğim sanatçılar var, çok takdir ettiğim kavramlar var. Mitoloji benim seçtiğim bir yol. Biraz daha klasik bir tavır diyebilirim kendi çalışmalarım için. -Bizim yaptığımız şey herhangi bir malzeme ile yapılan orijinal form var bu çamur, ahşap ya da metal olabilir hangi malzemeden yaparsanız orijinal bir objeniz oluşuyor. Kaybolan mum tekniğinde biz bundan silikon bir kalıplar alıyoruz. Bu silikon kalıpların içine tekrar mum dökülüyor ki bunlar 3 milimetreden başlayıp 5-6 milimetre kalınlığa kadar gider. Bir mum dökülüyor ve cila oluşturuluyor. O mum tekrar alçı ve bir takım karışımlarla -kiremit ya da seramik de olabiliyor- kalıplanıp tekrar fırında pişiriliyor. Kalıplanmış olan mumlar eridiği için orada kalan boşluğa da metal dökülüyor. Ondan sonra kalıplar kırılıyor ve dökülen metal çıkarılıp temizleniyor, yüzey çalışması yapılıyor, kaynaklanacak yerler kaynaklanıyor ve heykel patinası yapıldıktan sonra bitime hazırlanıyor. Kaybolan mum tekniğinin avantajı; ters açılı olan daha komplike ve zor olan formların kalıbını alma şansınız oluyor. Bir de kum tekniği dediğimiz bir teknik var bu teknikte ters açı olmaması lazım. Bunu kumda elimizin izini çıkarmak ve öyle döküm yapmak gibi düşünebiliriz ama kaybolan mum tekniğinde daha zor ve komplike kalıpları çıkarabiliyorsunuz. Kumda el izi çıkarmak zorken kaybolan mum tekniğinde parmak izimize kadar detaylı bir şekilde kalıbı çıkartabiliriz. Tabii bugün kullandığımız mumlar çok farklı. Eskiden bal mumu kullanılıyor, kaynak yapamıyorlardı en azından ilk dönemlerde. Daha sonra Çingene Kaynak denilen bir kaynak kullanıyorlardı -yani kurşunla birleştirerek- ya da kumaş katlarını kullanarak büyük heykelleri yapıyorlardı. O katları birbirlerinin içine gizleyip montajlıyorlardı. Bugünün teknolojisi çok güçlü olduğu için aynı malzemede yaptığımız kaynakların yüzeyi pırıl pırıl çıkabiliyor ve nereden kesildiğini hiçbir şekilde göremiyorsunuz. Çünkü büyük objeler parçalı olarak dökülüyor. 2- 2.5 metrelik heykelin kalıp malzemesi 2-3 ton civarında yani 2-3 bin kilo kalıp malzemesi kullanılıyor. Bunu parçalı yaparsanız bu tanışılabilinir büyüklükte oluyor ve küçük vinçlerle çalışma şansına sahip oluyorsunuz böylece. Uzun bir süreç gerektirse de kaybolan mum tekniği ile alınan sonuçlar her zaman çok iyidir. -M. S.200. yıllara kadar metal çok kalın dökülüyor. Ve soğuk çalışma ile yüzey çalışması yapıyorlar. Yani kalem dediğimiz metal uçlarla ya da çeşitli zımpara metotlarıyla yüzey çalışması yaparak heykeli oluşturuyorlar fakat bu zamandan sonraki heykellere baktığımızda metali daha ince dökmeye başladıklarını görüyoruz bunun neden malzemenin çok pahalı olmasındadır. İlk buluntulara bakıldığı zaman yaklaşık yüzde doksanının bakır olduğunu görürüz ama bugün binde üçlere düştü. Pahalılaştıkça daha ince kullanmaya başladılar. Bugünün heykelcilik anlayışına bakıldığında ne kadar ince dökülürse o kadar şık ve güzeldir. Onun haricinde -bunu hep komik bir bilgi olarak düşünürüm- bronzun bileşimi; bakır yüzde doksan, kalay yüzde on. Bugün çok bronz çeşidi var ama ben hala bu eski ölçütü kullanıyorum. Tabii içinde esen miktarda başka malzemeler de var. İlginç olan bugün kullandığımız bakır -yani saf bakır değilse- bulduğumuz ikinci el bronz parçalar genellikle gemi sökümlerinden gelir çünkü denizde malzeme yıpranmamış olur. Benim heykellerimde de birkaç bin yıllık bakır bile olabilir -elbette bu benim tahminim- çünkü o alınıyor eritiliyor mesela heykellerin savaş döneminde eritilip silah olarak kullanılması gibi. Savaştan sonra onlar ya tekrar heykel oluyor ya da başka bir makine yapımında kullanılıyor yani müthiş bir dönüşüm var bronzun. Bir metal döküyorsunuz ve o metal binlerce yıl önce bir heykelin yapımında kullanılmış bir metal olabiliyor ve siz onu döküyorsunuz düşüncesi bile keyifli olabiliyor. Bunun analizleri bile yapılabilinir bence çünkü merak uyandırıyor ve bana çok ilginç geliyor. -Benim seçtiğim konular zamansız konular ve bu zamansız konuların kapısını bana mitoloji açtı. Mitolojinin bir özelliği şu; biz de şimdiki zamanda bu kadar çok etkin değilse bile İlyada, Odisseas ve daha niceleri şimdiki Ege taraflarında doğmuştur. Batı dünyasının felsefi, sosyolojik, psikolojik hayatını belirleyen çıkış noktalarının çoğu bu mitolojiden geliyor. Yani mitolojideki kavramlar bugün hala felsefi boyutta işleniyor. Mesela benim çalışmalarımdan birisi olan Sisifos dan yola çıkarsak Sisifos bir kral ve Asapos ' a kendi şehrine su getirmesi için ricada bulunuyor ve bunun karşılında da kendisine bir sır vereceğini söylüyor. Şehrine su gelince Asapos' a kızı Aigina' nın Zeus tarafından kaçırıldığını söyler. Buna çok öfkelenen Zeus onu ceza olarak yeraltına gönderir ve ona bir ceza verilir. Cezası da kayayı dağın tepesine itelemek. Kayayı iteliyor ve akşam kayanın tekrar düştüğünü fark ediyor. Ertesi gün yine iteliyor ve kayanın yeniden düştüğünü görüyor. ve her itelediğinde düştüğünü fark ediyor ve diyor ki Halkıma su getirmenin cezası bu ise ben bu cezayı çekerim Tanrılar onu bir süre sonra affediyorlar çünkü kralın yaşama güdüsünü kıramadıklarını anladılar çünkü cezanın amacı o güdüyü kırmaktı. Yer altına gönderildiği zaman Kharon ya da Kharoon dediğimiz bir kayık var bu kayık ölüleri bu dünyadan öteki dünyaya para karşılığı götürüyor hatta eskiden Roma' da ölülerin gözlerine altın para koyarlardı bunun nedeni ölülerin kayıkçıya para verebilmesini sağlamaktır. Bugün biz de İmamın Kayığı dediğimiz tabut vardır yani her dinde ve her inançta -hikayeler farklı olsa da- bir kayık kavramı vardır. Bugün bile Sisifos, üzerine düşünülen ve yazılan yazılar bir kraldır. Albert Camus Sisifos Söyleni diye bir yazısı var. Sisifos' un günümüzde bu kadar meşgul etmesinin sebebi, onun yaşama mücadelesini sürdürme şekline ve direncine duyulan bir hayranlıktır. Aslında hepimiz yaşamak için direniyoruz. Başarılı olmaya çalışıyoruz, para kazanmaya çalışıyoruz, kendimizi eğitmeye çalışıyoruz bunlar bizim direnişimizin göstergesidir. Dışarıdan gelen baskılara karşı direnç gösteriyoruz, kendimize karşı direnç gösteriyoruz yani devamlı bir direniş halindeyiz. Bu hikayeyi tüm Sisifos örneklerimde kullandım başka bir örnek de Nietzsche' nin Müziğin Ruhunda Tragedyanın Doğuşu adlı eserinde de Apollonist düşünce tarzını batılı bir düşünce olarak adlandırırken Dionysos ' u doğulu bir düşünce tarzı diye tanımlar bu kitapta. Bu iki kavram yani Apollonist ve Dionysist düşünce tarzı. Doğu esasında duygu ağırlıklı -temsil ettiği şey ay- Apollion ise -temsil ettiği şey güneş- mantık, bilgi ve kültür ağırlıklı bir düşünce tarzı. İnançlar, aşklar, hikayeler bunlar daha doğulu iken sistematik eğitim, mantık gibi konuların batıyı simgelediğine değinmiştir. Ve ay, duyguyu temsil ettiği için dişilik kavramını temsil ediyor. Hilal ise bakireliği simgeliyor. Orta büyüklükteki ay doğurganlığı, dolunay ise bilge kadını temsil ediyor. Bunlara baktığımız zaman benim, dağın üzerindeki güneşi iteleyen Sisifos esasında duyguların üzerindeki mantığı ve mantık üzerindeki ikilemleri iteliyor. Biz de Apollon ile Dionysos arasında biz de Sisifos gibi o taşı sürekli bir yerlere itiyoruz. Bugün hala felsefi boyutta baktığımız zaman o ikilemi yaşadığımızı görüyoruz. Mitoloji zamansızlığa ulaşmak için büyük bir adım oldu. Yaptığım heykelleri hep mitolojiye bağlamaya çalıştım ve mitolojideki tekilliği seviyorum. Elbette hepimizin, sevgilisi, çocukları, ailesi oluyor ama hepimiz esasında tekiz. O tekillik durumu da bana zamansız ve sınırsız geliyor. Heykellerimde de bu durumlarını ve ana tanrıçaları anlattım. Gazete Sanat adına yaptığım röportajda sorularımı cevaplayan Cem Sağbil' e teşekkürlerimi sunarım. Fotoğraflar için Didem Çapa' ya teşekkürler. Cem Sağbil, 1958 yılında Zonguldak' da doğdu. 1976-1979 İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi`nde İç Mimarlık ve Endüstri Tasarımı okudu. 1981 Stuttgart Güzel Sanatlar Akademisi`nde Prof. U. Gunther`in yönettiği seramik ve Heykel bölümüne girdi. 1988 Stuttgart Güzel Sanatlar Akademisindeki öğrenimini Prof. G. Spanulo eşliğinde tamamladı. 1999 İzmir'de Bronzhane adında Sanat Bronz Döküm Atölyesi'ni kurdu. Ankara, İstanbul, İzmir, Çanakkale, Paris, Stuttgart, gibi şehirlerde meydan düzenlemeleri olan sanatçı çalışmalarını İstanbul ve İzmir' de sürdürmeye devam etmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/heykeltras-cem-sagbilden-paris-10-bolgede-kisisel-sergi", "text": "Mitolojik Hikayeleri kendine özgü biçimde heykellerine aktaran ünlü Heykeltraş Cem Sağbil, 2010 yılında Paris' te açtığı kişisel sergisinden sonra Resıster De La Nature Au Mythe Direnç-Doğadan Mitlerei İle Paris 10. Bölge Belediye Binasında 13 Haziran'da ikinci kişisel sergisini açıyor. Dünyanın önemli sanat merkezlerinde kişisel sergiler açarak Türk sanatını yurt dışına aktaran önemli sanatçılardan olan Cem Sağbil, 2007 yılında Türkiye' de yılın sanatçısı ödülünü aldı. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinde okuduktan sonra Stuttgart Güzel Sanatlar Akademisinde seramik ve heykel dalında eğitim aldı. Paris'te bronz heykelleri sergilenen, Harvard Üniversitesi, Boston gibi yurt dışında ve yurt içinde birçok meydanda eserleri bulunan Cem Sağbil, sanatseverlerin heykellerinde hissedebilecekleri duyguyu aktarabilmek için kendi dinamiği olan malzemeleri kullanmayı seçiyor. Çağdaş Türk heykel sanatının figüratif heykeltraşlarından olan Sağbil, mitolojik kavramla yola çıktığı heykellerinde ağırlıklı bronz malzemeyi kullanıyor. Heykeltraş Cem Sağbil' in RESISTER DE LA NATURE AU MYTHE DOĞADAN MİTLERE sergisi 13 Haziran ve 30 Ağustos Arası Paris 10. Bölge Belediye Binasında izlenebilir. Dünyaca ünlü heykeltraş Cem Sağbil, 1958 yılında Zonguldak'ta doğdu. Cem Sağbil, 1979 yılında İstanbul, 1988 yılında ise Stutgart Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun oldu. 1999 yılında İzmir'de Bronzhane isimli bronz döküm atölyesini kuran Sağbil, 2006 ve 2007 yıllarında Türkiye'de yılın sanatçısı ödülünü aldı. 1992-2008 yılları arasında Almanya'da Karsluhe, Stuttgart, Berlin ve Reutlingen'de, Fransa'da Paris'te, Amerika Birleşik Devletleri'nde Boston'da, KKTC'de Lefkoşa'da, Türkiye'de ise İstanbul, Ankara, İzmir, Çanakkale ve Muğla'da kişisel sergiler açtı. Cem Sağbil'in İstanbul, Ankara, İzmir ve Çanakkale'de, Almanya'da Stuttgart, Böblingen, Ludwigsburg'da ve Fransa'nın başkenti Paris'teki bir meydanda heykelleri yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/hic-kimsenin-cocugu-akil-hastanesinden-harvarda-uzanan-bir-yasam", "text": "Marie Balter hayatının en güzel yirmi yılını bir akıl hastanesinde geçirdikten sonra arka koğuşların tüyler ürperten atmosferinden kurtulmayı başardı ve Harvard Üniversitesi'nde lisansüstü eğitimine giden yolda ilerledi. Marie Balter alkolik, yokluk içinde bir annenin evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya geldi. Ona verilen ilk isim Pat'ti. Beş yaşına geldiğinde annesi onu bakım yurduna verdi. Daha sonra İtalyan göçmeni bir çift tarafından evlat edinilen kahramana Marie ismini de onlar verdi. Marie'yi beslemek, ona hediyeler almak konusunda cömert davranan çift sevgi göstermekten acizdi. Sık sık onu evin mahzenine kapatıyor, şiddet gösteriyorlardı. Sokak lambaları yandıktan sonra eve dönerse de onu eve almıyorlardı. Marie 17 yaşında ilk ruhsal sarsıntı atağını geçirdi. Ona önce şizofreni teşhisi kondu. Yemek yiyemiyor, konuşamıyordu. Ama aslında şizofren olmadığı, ağır depresyon ve panik atak hastası olduğu çok uzun yıllar sonra, Marie artık hastaneden çıkarken anlaşılacaktı. Hastaneden çıktı, devlet yardımıyla geçinebilecekken o bunu seçmedi. Üniversiteye girdi. Harvard'da master yaptı ve 58 yaşına geldiğinde hayatının 17 yılını geçirdiği hastaneye yönetici olarak atandı. Hayatta zorluklarla karşılayan herkese umut verecek türden bir yaşam öyküsü bu. Marie'nin hayatı 1986 yılında kitapla aynı adla filme de uyarlanmıştı. Marie Balter bu kitapla sevginin, tutunmanın, içsel gücün ve iradenin yaşayan bir örneği olarak kendisi gibi şifa arayanların elinden tutan bir rehber oluyor. Marie Balter'ın fotoğraflarına Marie Rose Balter şeklinde arama yapılarak ulaşılabilir. Marie Balter'in içindeki cesaret, umut ve maneviyata olan bağlılığı, onun yalnızca akıl hastalığına karşı verdiği yirmi yıllık bir mücadeleden kurtulmasına değil, aynı zamanda akıl sağlığı alanında seçkin bir kariyer inşa etmesine de yol açtı. Marie, hayatları akıl hastalıklarından etkilenen insanlar için umut ve vizyon duygusu sağlamayı amaçlayan ve kar amacı gütmeyen bir toplum ruh sağlığı tedavisi, eğitim ve araştırma merkezi olan Balter Enstitüsü'nün başkanıdır. Marie yüksek lisans eğitimini Harvard Üniversitesi'nde tamamladı ve Salem Üniversitesi tarafından kendisine fahri doktora unvanı verildi. Hayatını çeşitli şifa çalışmalarını saygıyla desteklemeye adamış olan Richard Katz, lisans eğitimini Yale Üniversitesi'ni tamamladıktan sonra Harvard Üniversitesi Klinik Psikoloji Bölümünde doktora yaptı. Yaklaşık yirmi yıl boyunca Harvard'da eğitmenlik yapan Katz, şu anda Saskatoon- Kanada'daki Saskatchewan Federal Üniversitesi'nde çalışıyor. Dünya çapında birçok geleneksel şifacıyla ve toplum sağlığı sisteminde çalıştı ve Boiling Energy : Kalahari-Kung'da Toplum Sağlığı adlı kitabı Harvard Üniversitesi Yayınları tarafından basıldı. 1989 Eskişehir doğumlu. İstanbul Üniversitesinde Sanat Tarihi lisansını ve Pedagojik Formasyon eğitimini tamamladı. Özellikle kadın haklarını konu edindiği yazı ve çizimleri ile birçok basılı yayın ve online platformda yer aldı. Halen Trakya Üniversitesi İngiliz Dili Eğitimi bölümünde lisans eğitimi görüyor ve son yıllarda kariyerine çeviri faaliyetleri ile devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/hikayelerimiz-adli-tiyatro-oyunu-online-olarak-izleyiciyle-bulusmaya-devam-ediyor", "text": "Yaşadığı şiddetten, tacizden, tecavüzden utanan, korkusundan susan, derdini söyleyemeyen ya da zorunlu olarak boyun eğen kadınların ve çocukların sesi olmanın bir çok yolu var kuşkusuz. Onlar 'anlatmayı' seçti. Herkesin bitsin diye ümit ettiği ancak günümüzde hala devam etmekte olan tacizler, tecavüzler, şiddetler, cinayetler bir gün sona erecekse bu herkesin ortak direnciyle olacak. Onlar da nefesleri yettiğince HİKAYELERİMİZ ile 'susmayıp' anlatmaya çalışıyorlar. ''Hikayelerimiz'' üç öykü ve bir baladdan oluşuyor. İkinci öykü, gerçek hayattan yola çıkılarak kurgulanmış olan Gülfer'in, bir çocuk gelinin öyküsü. O adım adım büyürken, izleyici de Gülfer'in acılarının büyümesine tanıklık ediyor. Üçüncü öykü, Duygu Asena'nın yazdığı Nur'un öyküsü. Şiddetin bin bir yüzünden bir diğerinin de 'aşk' adı altında nasıl yaşandığına tanıklık ediyor seyirci. Hiç beklenmedik bir kişiden, beklenmedik bir anda gelen şiddetin, insanı nasıl yok oluşa doğru sürüklediğini görüyoruz. Zoom uygulaması üzerinden izlenebilen oyunun biletlerini Mobilet'ten temin edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/hilal-polat-arzu-kadar-kadim-mixer-editions", "text": "Mixer, 22 Aralık'ta Hilal Polat'ın kendi kurgusal mitolojisinden yola çıkarak hikayeleştirdiği ve seyirciye teatral bir deneyim sunan solo sergisi Arzu Kadar Kadim ile beraber proje odasında yer alacak Mixer Editions Portfolio 2021 seçkisini izleyici ile buluşturuyor. Sanatçı Hilal Polat, farklı inançlarda benzer şekillerde tanımlanmış bir durum izleğinde Arzu Kadar Kadimi şekillendiriyor. Sanatçı, ahlak, estetik, yaşam hakkı gibi kavramlar etrafında şekillenen tasvirlerle oluşan bir anlatı mekanında hayal gücümüzün sınırlarını zorlayan bir yolculuk öneriyor. Arzu Kadar Kadim isimli sergide, lanetlenmiş, tarihi bir kuşağın bitmek bilmeyen mücadelesinin günümüzdeki izdüşümleri gerçek ve mit arasında bir boyutta konumlanırken izleyiciye gündelik olaylara başka bir perspektifle yaklaşma olanağı sunuluyor. Proje odasında izleyici ile buluşacak olan Mixer Editions Portfolio 2021 seçkisi yerli ve yabancı sanatçıların farklı ve özgün tekniklerle ürettikleri edisyonlu işlerinden oluşmakta. Her sene yeni eserler ve sanatçılar ile içeriğini zenginleştiren Mixer Editions, geniş formatlı sanatsal fotoğrafların, dijital işlerin ve baskı çalışmalarını ulaşılabilir fiyatlarla sanatseverlere sunmayı amaçlıyor! Sergi hakkında daha fazla bilgi için bengu. gun@mixerarts. com ve sevda. suzer@mixerarts. com adreslerine mail atabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/hindistanda-olum", "text": "Üç aydır Hindistan'dayım. Otelden işe, işten otele giden bir Türk'ü izliyorum. Sebebini bilmiyorum. Ne için izlediğimi de bilmiyorum. Sebebini hiçbir zaman bilmeyiz zaten fakat araştırırken karıştırdıkları işleri gördükçe anlarız neyin peşinde olduğumuzu. Temizle emri gelene kadar izleriz. Gördüklerimiz ve şahit olduklarımız tatmin edici yeterlilikte olduğunda temizle emri gelir. Bu lanet adam yüzünden o lanet emir gelmeyecek ve ben sanırım sonsuza kadar bu ülkede, ne yediğimi bilmeden karnımı doyurmaya devam edeceğim. Giyinik çıplaklığın, oksijen yerine soluduğum sidik kokusunun, çatal ve kaşık kullanamadan yemeğimi yerken, ellerimden akan sarı sıvının sonu ne zaman gelecek bilmiyorum. Bu lanet adamı takip ederken yaşadığım resmen mesleki deformasyon ve döndüğümde bunun hesabını mutlaka soracağım. Uzun süre sergilenen davranışlar ve rutin aynı ise, iş daha derin anlamlar içerebilir. Bu sebeple, kaldığı otel odasını ve gittiği işte neler yaptığını görmek için özel izin talep etmeye karar verdim. Çocuğunu okula götüren babadan farkım yoktu ve çok sıkılmıştım. Bu arada bu lanet sürüngen adam yüzünden Türkiye'de yarım bıraktığım ve şu an ne aşamada olduğunu deli gibi merak ettiğim karanlık işlerle uğraşan bir bürokratı izleme işime geri dönmek istiyordum. Gereken yazıyı yazıp üstlerime gönderdim. Gizlilik gereği ailemle iletişime geçemiyordum. İnternet erişimim de kısıtlıydı. Hindistan'a Amerika'dan gönderilen müşteri ilişkileri departmanı denetçisi olarak giriş yapmıştım. Tüm büyük şirketler düşük işçilik ücretleri sebebi ile Call Center olarak adlandırdıkları müşteri ilişkileri departmanlarını bu ülkeye taşımışlardı. Bir sorun olduğu zaman Amerika'daki yetkili ile konuştuğunu sanıyordun ama Hindistan ile görüşüyordun. Hindistan'ın nüfus sayısı ile orantılı işsizlik oranına da bir yara bandı olmuştu bu yol. Bu sebeple devlet tarafından sıfır vergi ile destekleniyordu. Ülkem ile tek iletişim kanalım, bana on beş günde bir gönderilen ailem hakkındaki detaylı rapordan ibaretti. İyi olduklarını bilmem bana yetiyordu. Ben iletişime geçmek istersem de e-posta atmam yasaktı. Tüm mesajlaşmalarımız e-posta kutumda yazdığım taslaklardan ibaretti. Mesaj atmak istersem, mesajımı yazıp taslaklara kaydediyordum. Şifreyi her iki taraf olarak bildiğimiz için onlar da aynı şifre ile girip taslaklardan mesajımı okuyor, aynı şekilde de cevap gönderiyorlardı. E-posta göndermem kesinlikle yasaktı. Yine aynı yöntemle taslağımı yazıp kaydettim. Okuduktan sonra verecekleri cevap için başka bir taslak kaydetmeleri yirmi dört saati geçmiyordu. Bugün de öyle olmuştu. Gelen cevap beni şaşırtmıştı. Hayda! Ne olmuştu şimdi? Sanki beni burada unutmuşlar da mesajımı görünce işi hatırlamışlar gibi hemen işi bitirmemi istemeleri çok garip geldi. Adamı öldürmem için bir sebep bile yoktu ortada. Ya da bu sefer konu çok gizliydi ve ben sadece farkında olmadan adama göz kulak olmuştum uzaktan. Her neyse, iş bitiyordu ve ben bu köri kokulu ülkeden kurtuluyordum. Bu sefer nasıl yapsam acaba diye düşündüm. Burada çok sıkılmıştım ve biraz eğlence istiyordum. Psikolojim çok bozulmuştu. Tabiri caizse elimi kirletmek istemiyordum ve biraz da intikam istiyordum. Burada geçirdiğim boş vakitlerde anlatılanlar ve kendi araştırmalarımla öğrendiğim bilgilere göre, 1947 yılında İngiltere'nin bölgeden çekilmesi ile Hindistan ve Pakistan'ın bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından iki ülke arasında paylaşılamayan bir mesele olarak ortada kalan Keşmir sorunu 70 yıldan fazladır devam ediyordu. Bu topraklar için iki ülke 4 kez savaşıp binlerce kayıp vermişti. İçime öyle doğuyordu ki, bu sorun yüzünden yarın bir kayıp daha verilecekti.... Yarın bu unutulmuş lanetli adamı Hintli dostlarıma linç ettireceğim. Adamın çalıştığı binanın yanında günün her saatinde kalabalık olan bir tapınak vardı. İnsanların inançları ve milli duygularını kullanıp, düşman olarak lanse edeceğim bu adamı dövdürerek öldürtecektim. Biraz eğlenceyi hak etmiştim. Sabah son kahvaltımı yaptığımı düşünüp zevkle muzumu yiyip, kahvemi içtim. Kahvaltım buydu. Çünkü sabahları pilav yiyemiyordum! Her zaman giyindiğim gibi giyinmedim bugün. Otelimden çıktığımda sıradan Hintli bir erkekten farkım yoktu. Bu sabah kurbanımı takip etmeye gerek duymadım çünkü aynı saatte otelinden çıkıp işine gidecek, öğlen vaktinde ise iş yerinin karşısındaki pizza yaptığını zanneden restorana gidip ekmek gibi olan pizzasını yiyecekti. İşte ben de tam yemek yemeğe giderken karşısına çıkıp, tapınaktan topladığım kalabalıkla onu linç ettirecektim. Her şey planladığım gibi gidiyordu. Tapınağa gidip, ayakkabılarımı çıkartıp içeri girdim. Bir köşeye çekilip sesli sesli dua etmeye başladım. Dua ederken ağlıyor, ağlarken dua ediyordum. Neredeyse tam bir trans halindeydim. Hepimizi öldürecek, burayı havaya uçuracak, o bir terörist, gördüm, üstünde bombalar var, o bir Pakistanlı, kız kardeşlerimizi, erkek kardeşlerimizi öldürecek, nasıl engel olacağız, yüce Brahman bize yardım et, bizi koru, kardeşlerimi koru. Birer ikişer yanıma gelip beni dinlemeye başlamışlardı. Hatta bazıları yanıma oturup ağlamaya bile başlamıştı. İçlerinden orta yaşlı bir adam kulağıma eğilip Sen kimden bahsediyorsun? dedi. Ortalık iyice karışmıştı, beni ayağa kaldırıp sarsıyorlar, su veriyorlar, kim olduğunu söylemem için yalvarıyorlardı. Saat yaklaşmıştı. Daha fazla dövünmemin bir anlamı yoktu. Yerimden kalkıp kapıya doğru yürüdüm. Oradaydı. İş yerinin binasından çıkıp karşıdan karşıya geçiyordu. Ne yapıyorsun sen? İndir şu silahı! Maalesef çok aptalsın. Ülkende peşinde düştüğün bürokrat seni öldürmeye bile değer görmediği için sahte evrak ve emirlerle seni dünyanın bu ucuna uydurma bir görevle buraya gönderdi. Görevin ise beni takip etmekti. Ne görev ama ha? Ben zaten bu ülkenin vatandaşıyım ve o burnunu soktuğun bürokrat için Asya Kıtası'nda görev yapıyorum. Düşman içeride ve dışarıda biliyorsun. Sen burada sonsuza kadar boş boş yaşamak yerine kendi kendine kaşınıp beni öldürmek için bahaneler bulmaya çalıştın. O taslakları bizzat ben sana yazıyordum aptal! Maalesef aldığım emre istinaden sona geldin. Elveda dostum!"} {"url": "https://gazetesanat.com/hiperrealist-sanatci-emrah-emir-sanatci-insana-ayna-tutmali", "text": "Aynı zamanda 2015 yılından itibaren Galeri Soyut bünyesinde karma sergilere katılmaya başlayan sanatçı, Eylül 2018'de ülkemizde açtığı ilk VeganArt sergiyle, insanlık kadar diğer canlıların yaşam haklarına da ışık tutmayı amaç edinerek çalışmalarını üretmeye devam ediyor. Merhaba, röportaj için teşekkür ederim. Çukurova doğumluyum ve üniversite eğitimime kadar da orada yaşadım. Anadolu Üniversitesi Resim bölümünde lisansımı tamamladım. Selçuk Üniversitesinde yine aynı bölümde de master yaptım. Şimdi doktora süreci içerisindeyim, çalışmalarım, hazırlıklarım devam etmekte. Sanat ile sadece üretim anlamında ilgilenmiyorum, akademik araştırmalar yapıyor ve hipotezler geliştiriyorum. Bunların hepsinin bir bütün olduğu kanaatindeyim. Hiçbirinin ayrı ayrı uzmanlık alanları olduğuna inanmıyorum. Hayatım genel olarak bu minval üzerine inşa edili, sanat, yaşamımın ciddi bir kısmını kapsıyor. Evet doğru, Türkiye resim sanatında ilk VeganArt sergisiydi. Birçok platformda dile getirdiğim gibi, kavramsal sanat yapanlar sanatında tarihten günümüze sürekli insan için, insanlık için şeyler dile getirmiş toplumun bir yerde dili olmuşlardır. Lakin sadece insanın dili olmuş, sadece insan için söz söylemişlerdir. Bu da türcülüktür, insanı merkeze alıp en değerli, en önemli varlık olarak insanı görmek ve hayvanları sevdiklerini söyleseler bile sadece yemek kültürlerinde olmayan hayvanları sevip, iş tüketime, sömürüye gelince bunu unutuveren bir düşünce yapısı da benim için faşist zihniyettir. Ben vegan bir aktivistim ve farkındalık mücadelesini sanatımla veriyorum. Dünyaya, insana da bu pencereden bakıyorum. Sanatımı türcülükten arındırdım ve sadece insanın değil nefes alan tüm canlıların dili olmak istedim bu nedenle Türkiye'yi VeganArt ile tanıştırdım. Tanrılar Divanı serisi üzerine şunları diyebilirim; Tarihten bu yana insanlık tanrılarla bağ kurmuş, insanların en güçlü bağlarından biri bu. Ben de mitoloji üzerinden bir seri tasarladım ve kendi yarattıklarına kan bağı ile bağlı olan tanrıların, dünyada cehennemi yaşayan hayvanlar ve insanlar için son derece sessiz kalmalarını mitleştirdim. Bunun üzerinden eleştiri sundum. Sorunuzun son kısmında yer alan Vegan sanat neye karşı çıkıyor? kısmına da değineyim. Bence bu soruya veganizm neye karşı çıkıyor diye bakmak daha doğru olur. Veganizm adalet, yaşam hakkı, sömürüsüz bir dünya gibi en temel kavramları sadece insan için isteyen her çeşit türcü 'izm'lere karşıdır. Özgürlük mücadelesinin nefes alan tüm canlıları kapsayacak şekilde olmadığı sürece hem nihai amaca ulaşmayacağını hem bunun da bir faşizm olduğunu sert dille ifade eden ve somut şekilde kanıtlayan bir yaklaşımdır. VeganArt ile de bu düşüncelerimizi ve farkındalık yaratma çabamızı evrensel olarak dile getiririz. Tabi şuan Türkiye'de bunun adımını ben attım ama inanıyorum ki VeganArt yapan sanatçılar katlanarak artacaktır. Dikkatiniz ve analizci yaklaşımınız için öncelikle bizzat teşekkür ederim, çünkü çoğu defa tablolarıma sadece bakılıp güzel olmuştan öte gitmeyen bir tavır görüyordum. Tek tek tablolarımı kendim analiz etmeyi doğru bulmuyorum, zaten onları yaratan benim lakin şunları diyebilirim, insanlar ideolojilerle, inançlarla, yazılı olmayan kanunlarla kendilerini sarıp sarmalayan bir tutsaklığın içine giriyorlar. İnsana ayna tutmak da bana göre bir sanatçının yapması gereken özelliklerden biri. Evet, 2012 yılında temellerini atıp çalışmaya başladım ve kuramımı akademide de doktorluk tezim yapacağım, akabinde kitaplaştıracağım. Karanlık Sanat çok uzun süredir var olan bir kuram aslında, sadece sanat tarihçiler, akademisyenler, sanat analizciler gözden kaçırmış, ayakları yere basan bir tahlili yapılmamış, sosyolojik olarak irdelenmemiş. Dünya tarihinde ne zaman toplumsal bir olgu meydana gelse karanlık sanatın farklı stil ve üsluplarla ortaya çıktığını ve suların durulmasıyla beraber ortadan kaybolduğunu görüyoruz. Bununla ilgili tarihsel ibadullah örnek var, sadece resim sanatında da değil sanatın bir çok dalında, kitaplaştırdığımda daha yakından görecektir herkes. Doğru, son serim. İkinci sorunuzun cevabında buna biraz değindim aslında. Mezopotomya mitolojisinden esintilerle meydana gelmiş bir seridir. Fakat tamamen sadık değildir çünkü mitolojilerde tanrılar güçlü, kaslı, heybetli betimlenmiştir. Ben VeganArt üzerinden eleştiri sunarken tanrıları daha çok acizleştirdim, cılız, heybetten uzak ve aslında yardıma muhtaç bedenlere hapsettim. Tanrıları yeryüzündeki cehenneme, zulme sessiz kaldıkları için cezalandırdım. Tabi bir tanrıyı insan gibi cezalandıramazsınız, hatta ortada cezalandıracak bir tanrı bile bulamazsınız. Bu yüzden onları deep dark dediğimiz derin karanlığın içine hapsettim. İhtişamlarına gölge düşürmek tanrılara verilecek en büyük cezadır benim nezdimde. Evet, roman yazmak resimlerimi besliyor. Edebiyat ile ilişkim itiraf etmek gerekirse biraz enteresan. Şöyle izah edeyim; edebiyat hayatımda ciddi bir yer kaplamıyor, burası bir gerçek, yani gerek üretim, gerekse akademik araştırmalarım, gerek üzerinde çalıştığım kuramım hep resim sanatı üzerinden, çünkü ana uzmanlık alanım bu, ve fakat, buna mukabil roman yazmak da benim için ayrı bir tutku, yani asla kopamam. Hatta yakın çevremden bir kaç eleştirmen arkadaşımdan senin gerçek sanatının özünü resimlerde mi, yoksa romanlarda mı aramalıyız bilmiyoruz söylemini duydum. Çünkü resim sanatındaki ben ile edebiyattaki ben arasında dağlar kadar fark var. Ayşenur isimli çalışmamı henüz yayımlamadım, çünkü üzerinde uzun yıllar çalıştım, neyi anlattığından ziyade nasıl anlattığınla ilgilenen bir bakış açısına sahip olduğum için uzun yıllar dinlene dinlene yazdım o romanımı ve tamamladım da. En kısa zamanda yayımlanacak. Kitaplarımın oluşum süreci belli bir plan, program dahilinde olmuyor, sancılı bir doğum gibi diyelim, vakti zamanı gelince varoluveriyor. Evet tabi ki, olmaz mı! Bildiğiniz üzere Türkiye'nin en önemli galerilerinden birisi ile çalışıyorum. Bu yıl Eylül ayında kişisel bir sergi projesi hazırladık bana. İkinci VeganArt segim olacak, şuan hızlı bir hazırlık sürecindeyim, atölyede yaşıyorum resmen, günde ondört saat çalışıyorum, bu anlamda pandemi beni asla olumsuz etkilemedi, zaten hayatım atölyemde üretmekle geçtiği için. Bunun dışında Ayşenur romanım yayınlanacak, söylemiştim. Dolu dolu bir süreç hazırlığı içindeyim. Röportaj için Emrah Emir'e teşekkür ediyorum. Sanatçının diğer eserlerini incelemek için Galeri Soyut'taki sanatçı profilini inceleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/hiphop-rap-trap-ve-ekonomi-politik", "text": "Hiphop bir kültür ve sanat akımı olarak tarihte yer alır. Otoritelere göre break dance, graffiti, Dj'lik ve Rap, hiphop kültürünü oluşturan ana unsurlardan kabul edilir. Adalet, eşitsizlik, bilinç, farkındalık, sivil haklar, aktivizm gibi değerleri ele alan hiphop kültüründe Keep it real yani özün sözün bir olması hali ve bu değerlere sahip çıkılarak sözcülüğünü yapma gibi bir misyon söz konusudur. Amerika'dan dünyaya yayılan hiphop kültürünün 1990'ların başlarından itibaren ticarileşmiş bir kültürel meta olarak diğer ülkelere ihraç edildiği belirtilmektedir. Küreselleşen hiphop kültürü, yerel topluluklarla iç içe geçerek hibrid formlar oluşturmuş ve nihayetinde global değerlerin lokalle buluşması sonucu glokal denilebilecek türde ürünler açığa çıkmasını sağlamıştır. Hiphop kültürünün bir kolu olarak bilinen Rap, sözcük açılımı itibariyle ritim ve şiir anlamına gelmektedir. Rhythmic American Poetry ya da Rhythmic African Poetry gibi açılımlar öne sürülmüş olsa da en yaygın ve kabul edilen anlam, ritmik şiir açılımıdır. İngilizce tuzak anlamına gelen trap ise rap, trance, tekno müzik gibi farklı türlerden beslenen kendine has ve yenilikçi bir müzik olarak tanımlanıyor. Trap müzik, hiphoptaki gibi hızlı ve ezgisiz okunan sözler içerse de hiphop kültürünü dayatmayan, rap ile karıştırılsa da beat'lerin synthesizer ve bass desteğiyle gerçekleştirildiği ve auto-tune özelliği gibi unsurlarla klasik rap'ten ayrışan yapısıyla yeni çağın yeni müziği olarak nitelendiriliyor. 2010'lu yıllardan sonra yükselişe geçen trap müziğinin sahip olduğu elektronik alt yapısının ve dijital tonlarının müziğin dinlenmesini kolaylaştırdığı ve dolayısıyla çok daha geniş kitlelere ulaştığı belirtiliyor. Pop müziği yerinden mi ediyor? tartışmalarıyla ana akım haline geliyor. Bu dönüşümleri sosyo-ekonomik ve politik bağlam içerisinde düşünmemiz gerektiğine inanıyor ve bu yazımı kimi sorular sorarak sonlandırmak istiyorum. - Rap müzik özelinde ne derece protest bir hareketten söz edebiliriz? - Trap müziği yapan kimi sanatçıların şarkılarında yer alan göndermelere nasıl yaklaşmalıyız? - Lüks markalara, dünya piyasasının devlerine yapılan göndermeler statü göstergelerinin benimsenmesi midir yoksa eleştirel bir tutum mudur? - Sınıf mücadelesi midir yoksa bu metalara sahip olmanın statü atlatacağı vurgusuyla bir sınıfsal mobilizasyon aracı olarak ele alınması mıdır? Sorular, sorgulamalar ve yaşam mücadelesi bitmez. Ali Kazım Doğuş Koç, Değişen Paradigma Ekseninde Türkiye Trap Müziği ve Ekonomi-Politik ile Olan İlişkisi, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2020. Müzik ve dans ekseninde hoş bir yazı olmuş."} {"url": "https://gazetesanat.com/hollanda-oda-orkestrasi-ilk-defa-bir-turk-solistle-sahne-alacak", "text": "Hollanda'daki dünyaca ünlü Kraliyet Concertgebouw Orkestrası üyelerinden oluşan Concertgebouw Oda Orkestrası, ilk defa Ankaralılarla buluşuyor. Çellist Nil Kocamangil solist olarak yer alacağı konserde orkestra, ilk defa bir Türk solist ile beraber konser verecek. Etkinlik, Ankara Büyükşehir Belediyesi ana sponsorluğu ve Hollanda Büyükelçiliği destekleriyle 18 Ekim Pazartesi günü Bilkent Konser Salonu'nda gerçekleştirilecek. Etkinliğin organizasyonunu ise aynı zamanda orkestranın da menajeri olan, Türkiye'nin ilk ve lider uluslararası klasik sanatçı menajerliği şirketi LocksBridge üstleniyor. Dünyanın sayılı orkestralarından biri olan Concertgebouw Oda Orkestrası, 18 Ekim Pazartesi günü Bilkent Konser Salonu'nda sahne alacak. Çellist Nil Kocamangil solistliğinde performans gösterecek dünyaca ünlü orkestra, bu konseriyle aynı zamanda ilk defa bir Türk solist ile beraber çalacak. Türkiye turnesi kapsamında ilk konserini verecek olan orkestranın ana sponsorluğunu Ankara Büyükşehir Belediyesi üstleniyor. Aynı zamanda Hollanda Büyükelçiliği'nin destekleriyle düzenlenecek konserin organizasyonunu ise Türkiye'nin ilk ve lider uluslararası klasik sanatçı menajerliği şirketi LocksBridge üstleniyor. Dünyanın en iyi orkestralarından biri olarak kabul edilen Concertgebouw Oda Orkestrası, ilk defa bir Türk solist ile konser verecek. Orkestra, uluslararası yarışmalardan birçok ödül kazanmış çellist Nil Kocamangil solistliğinde Schumann'ın viyolonsel konçertosunu müzikseverler için icra edecek. Türkiye'nin ilk uluslararası klasik sanatçı menajerliği şirketi LocksBridge kurucularından Duygu Esenkar, Bu organizasyonun ülkemiz açısından güzel bir sonuca vesile olmasını umuyoruz. LocksBridge olarak en önemli misyonlarımızdan biri ülkemizin sanatçılarını ve sanat kurumlarını uluslararası camiada tanıtmak. Biz bu projede hem müzikseverlerle buluşturmak için Türkiye'ye uluslararası tanınırlığa sahip bir orkestrayı getiriyor hem de ülkemizin en başarılı çellistlerinden Nil Kocamangil'in solist olarak yer almasını sağlıyoruz. Sanatçılarımız ve ülkemiz sanat hayatı için uzun vadede değer katmayı amaçlayarak bu projeyi oluşturduk. Projenin somutlaşmasında büyük bir etkisi olan Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Hollanda Büyükelçiliği destekleriyle bir sanat destinasyonu olan Ankara'da müzikseverler ile buluşacak olmak hepimiz için çok değerli. ifadelerini kullandı. Hollanda Büyükelçiliği, Ankara Büyükşehir Belediyesi ve LocksBridge ile beraber Concertgebouw Oda Orkestrası & Nil Kocamangil konserinin destekçisi olmaktan mutluluk duyduğunu ve gelecek dönemde birçok kültürel iş birliğini hayata geçireceklerinin müjdesini verdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/hollywood-gorsel-efekt-sanatcisi-melis-aksoy", "text": "Tabii ki. Ben 1990 yılında İstanbul'da doğdum. 2015 yılında Sabancı Universitesi Endüstri Mühendisliğinden mezun olduktan sonra San Francisco'ya Academy of Art University'de Görsel Efektler ve Animasyon yüksek lisansı yapmaya geldim. Yüksel Lisansımı tamamladıktan sonra profesyonel hayatımı MAKE stüdyosunda başlatıp FuseFX'e gelerek Los Angeles'da devam ettirdim. Benim için dönüm noktası aslında ne yapmayacağımı kavradığım zaman oldu. Sabancı Üniversitesi'ne Sanat Sosyal Fakültesi'nden girmeme rağmen Endüstri Mühendisliği okumaya karar vermiştim. Bir süre bu kararımdan mutlu olduğumu düşünsem de aslında Endüstri Mühendisliği'nin her işi yapar, her yerde sana iş var tanımının beni bu bölümü okumaya en çok teşvik eden neden olduğunu biliyordum. Her zaman sanatla ilgili bir şeyler yapmak istiyordum. Ama bölümümü okurken üçüncü sınıfta dayanamayıp Sanat ve Sosyal Fakültesi'nden görsel iletişim dersleri alıp bir kolumu da sanata dahil etmiş oldum. Mezun olduktan sonra görsel sanatlar üzerine portfolyo hazırlayıp yurtdışında eğitim almaya karar verdim. Bu esnada Dvein stüdyosunun The Vein/MAGMA adlı videosunu gördükten sonra görsel efektler dünyasının içine girmek istediğimi anladım. Hem sanatsal hem de teknik açıdan o kadar iyi işlenmiş bir çalışmaydı ki bu gibi prodüksiyonların bir parçası olmayı çok istemiştim. Hollywood'da özellikle büyük projelerde çalışmanın hem çevreniz açısından hem de gelişim açısından çok katkısı oluyor. Bu tür geniş deneyimin bir diğer avantajı, stüdyodaki her departmanın nasıl çalıştığını görmeniz ve bu da daha iyi içgörülere sahip olacağınız anlamına geliyor. En büyük avantajı ise dünyanın her yerinden Hollywood'da görsel efektler sanatçı olarak çalışmaya gelmiş sanatçıların yeteneklerinden yararlanma ve deneyimlerinden öğrenme şansı yakalamanız. Ayrıca networkünüz kesinlikle inanılmaz bir şekilde genişliyor ve her seviyede görsel efektler sanatçısı ile kontağınız oluşuyor. Bu hem iş bakarken hem de kendinizi geliştirmeniz için. İşin merkezinde olunca hem gelişimlerden çok daha önce haberin oluyor hem de adaptasyonun daha çabuk gerçekleşiyor. Çünkü çevren zorunlu olarak o gelişimin bir parçası iken sen de bulunduğun konumu sağlamlaştırmak için adapte olmak zorundasın. Bu alanda en büyük hayalim aslında görsel efekleri AI ile birleştirmek. Beni bu aralar çok etkileyen bir konsept machine learning. Önümüzdeki yıllarda makine öğrenimi kas sistemleri, saç sistemleri ve daha fazlasını göreceğimize inanıyorum post prodüksiyonda. Gelecekte, tüm bu makine öğrenimi yeteneklerini, VFX sanatçılarının daha iyi sonuçlar elde etmek için yeteneklerini nüanslara yeniden odaklamaları için ek araçlar olarak görüyorum. VFX, ister insan kaynakları ister bilgisayar kaynakları olsun, olağanüstü derecede karmaşık bir yönetim problemi var aslında. Bu, özellikle birden fazla örtüşen gösteri çalıştırırken geçerlidir. Mesela Digital Domain stüdyosu, Thanos karakteri için Josh Brolin'in yüz izleme işaretlerine bakan kafa kamerası ile çekilen yüzünü filmin baş karakterine dönüştürmek için bir tür makine öğrenimi kullandı. Bu, yüz yakalama verilerinden yararlanmayı içeriyordu. AI'ın yanında Son Aslan Kral filminin hepsi VR'da çekilmesi de beni bu disipline doğru daha çok heyecanlandırdı aslında. VR için bütün seti siyah perdelerle kaplayıp sanki gerçek set gibi ayarlayıp her şeyi her an anında real-time'da değiştirebilme gücü elde etmişlerdi. Hayalim AI aracıyla efektlerin aktarıldığı büyük çaplı film ve sergilerde yer almak. Ben hem reklam filmlerinde hem de dizilerde çalıştım. MAKE'de reklam filmlerinin yanında VR projesinde çalışma fırsatı bulmuştum. Proje için tyFlow'da geliştirdiğim partikül simülasyonlarını Unity'i kullanarak VR ortamına aktarmaktı. İlk VR çalışmam olduğu için bendeki yeri de ayrıdır. Bunun dışında birçok Amerikan yapımı dizide çalıştım. The Outsider bunlardan sadece biri. Mağara yıkım sahnesi için birçok RBD simülasyonu almam gerekiyordu ve her sahne için ayrı bir duman/partikül/yıkım simülasyonu yaratmak yerine tek bir sahnede düzinelerce farklı RBD simülasyonu alıp bunları farklı sahnelerde kullandım. Bir çok küçük hileler bulmanız lazım bazen projeleri yetiştirmek için. Agents of Shield şu ana kadar çalıştığım en büyük kadroydu. Patlama ve soyut efektlerin çokça olduğu, teslim tarihleri açısından kısıtlayıcı olduğundan birçok sanatçının birbiriyle iletişim ve yardımlaşma halinde olduğu bir sezondu. Projenin büyüklüğü beni çok heyecanlandıran bir yanıydı. Proje ne kadar büyük olursa o kadar kompleks efektlerin yaratılması için de sanatçı gücüne ihtiyaç duyuluyor. Bir diğer büyük proje ise 9-1-1:Lone Star'dı. Farklı derecelerde bölüm başı 150 ila 300 tane görsel efekte yer verildi. Sezon ilerledikçe sıkışan çok zorlu bir teslim programları vardı. Her bölüm farklı bir olay ve farklı efektler gerektiriyordu. Her an herkes bir patlama ya da tornado gibi büyük efektler yapmaya hazırlıklı olmalıydı. Bunlar tabii hem simülasyonları ağır hem de renderları uzun süren efektlerdi. Sürekli değişen notlar varken hayli güç olsa da Tornado efektini kısa zamanda tyFlow ve Phoenix FD'yi kullanarak yapmak ve yetiştirebilmek stresli olsa da bir yandan da heyecanlı bir deneyimdi. Genel olarak yaklaşan projelerde beni en çok heyecanlandıran şey, Görsel Efektlerde AI kullanımı. Fizik simülasyonunun AI / ML ile kombinasyonları, film endüstrisinde zaten bir devrim yaratmaya başlayan sonuçlar üretti ve hızla Görsel Efektler için bir talep haline geldi. Gelecekte daha çok real time'da üretilen efektler üzerine yoğunlaşmayı düşünüyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/hollywooddan-turkiyeye-oyunculuk-odulu", "text": "Geçtiğimiz günlerde Hollywood'un prestijli festivallerinden biri olan Los Angeles Aktör Ödülleri sahiplerini buldu. Best Monologue ödülünü Your Man Says Goal filmindeki Casper karakteriyle alan Berkay Berkman, bu ödülü alan ilk Türk oyuncu oldu. Emmy ödüllü yönetmen Ronn Kilby'nin jüri başkanlığını üstlendiği festivalin ana jüri ekibinde Lisa Roumain, Casey Ruggieri, Mor Cohen, Taylor Rose gibi yıldız isimler bulunuyor. Berkay Berkman konuşmasında Bu ödülü ülkeme getirmekten onur ve mutluluk duyuyorum dedi. Berkman ayrıca, çok yakında Türkiye ve Avrupa'da vizyona girmeye hazırlanan korku/drama türündeki Lanetli Anlaşma filminde yine farklı bir rol ile seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Gelen teklifler üzerine, Daha önce verdiğim yanlış kararlardan ders aldım ve senaryo seçimlerimde daha özenli olmam gerektiğini fark ettim, bu kararımı uygulamaya koyduğumda ise sonucu ödülle aldım. Dolayısıyla, doğru senaryo ve doğru rol gelinceye kadar bekleyeceğim dedi."} {"url": "https://gazetesanat.com/hristiyan-ikonografisinde-isanin-mucizeleri-bolum-1", "text": "Tüm kutsal kitaplarda olduğu gibi İncil de kendi dininin öğretilerinden meydana gelir. Kitab-ı Mukaddes'te yer alan anlatıların çoğu dinin önemli doktrinlerini vurgulamak için kullanılmaktadır. Gemi ya da tekne motifi Hristiyanlık'ta Tanrı evi yani kiliseyle eşdeğer bir anlam taşımaktadır. Tanrı'nın evi olarak ön plana çıkan gemi anlatılarından biri de Nuh tufanıdır. Nuh tufanında korunan canlıların tamamı gemide yani kilisededir. Dışarıda kalan tüm canlılar helak olurken gemidekiler Tanrı tarafından korunmuştur. İsa'nın suda yürüyüşü mucizesi ise Matta, Markos ve Yuhanna İncillerinde Kalabalığın Doyurulması anlatısından sonra yer alır. Hristiyan sembolizminde İsa'nın Suda Yürüyüşü mucizesi, Fırtınanın Durduruluşu ile aynı şekilde yorumlanmaktadır. Esen rüzgar, çıkan fırtınayla eşdeğerdir ve günahkar dünyayı sembolize etmektedir. Tanrı'nın evi yani tekne sallanırken Havarilerin yaşadığı korku İsa sayesinde son bulmuştur. Günahkar dünyaya karşı İsa'nın kiliseyi koruduğu anlatıda, Petrus'un suda yürürken esen güçlü rüzgara bakmasıyla suya batması ise korku ve şüphe kavramlarının inanç üzerindeki olumsuz etkisini göstermektedir. İsa'nın havarilerinin sınandığı bu mucizede Petrus, korkuya kapılmış ve inancı zedelenmiştir. Korku ve şüphe duymayan İsa'nın Suda Yürüyüşü ise ideal inanç örneği oluşturmaktadır. Her iki mucize de insana özünde olması gereken inancı anlatmaktadır. Şüphe ve soru işaretleri inanca gölge düşürür. Tanrıya akılla değil kalple inanılır."} {"url": "https://gazetesanat.com/huseyin-arici-annenin-ak-sutu-gibi-adli-sergisiyle-den-art-galleryde", "text": "Hüseyin Arıcı, Annenin Ak Sütü Gibi... Adlı Sergisiyle 20 Ocak 18 Şubat tarihleri arasında Antalya Den Art Gallery'de sanatseverle buluşuyor. Omurgasızlar serisinin parçaları ayıplarımızın minik birer anıtlarıdır. Bu anıtlar uçsuz bucaksız toplumların insan parçacıklarından beslenir. Bizi iğreti eden omurgasız canlılar, rahatsız edici yönlerimizin karakterleridir. Bu karakterler de zorbalıklardan, katliamlardan, istismarlardan, sınıfsal ayrımlardan, kibirlerden ve aç gözlülüklerden beslenir. Kısaca bu küçük anıtlar açık alnımızı değil, kalbimizin karanlığını onurlandırmanın peşindedir. 2018 Yılında Güzellikler İçin Savaştı Medeniyetin Güzelleri isimli seride yer alan Kadın Heykelcikleri parçaları, Paleolitik Çağ ile oluşmaya başlayan kadın imajını yeniden ele alıyor. Sanatçı serginin giriş yazısı olan ana metinden bir parçayı yukarıda paylaşarak serinin oluşma sebebini anlatıyor. Güzellikler İçin Savaştı Medeniyetin Güzelleri isimli sergiden derlenen bu seçki, kadın temsili üzerinden yapılan çalışmaları seçerek sergiyi oluşturuyor. Bu seçkinin oluşum sebebi ise ilkel ve kaba bir yontma üslubuyla yapılmış, oldukça gösterişli ve özensiz boyanmış heykeller, günümüz toplumunun kadın imgesini yeniden nasıl ele aldığını eleştiriyor. Bir dönemin bereketi aynı zamanda doğumu temsil eden tanrıça figürinleri, bugün kendi evlatları tarafından nasıl değersizleştirildiğini anlatıyor. Bu evlatları temsil eden, gübre kurtları, meyve ve et kurtları, annenin antik cağlardan günümüze temsillerini yok etmeye çalışıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/i-musici-10-yil-sonra-ilk-defa-ankarada-konser-verecek", "text": "I MUSICI, Avrupa'nın en köklü oda müziği topluluğu ve dünya çapında seslendirilen birçok eseri dünyaya tanıtan ilk icracı topluluk olarak haklı bir üne sahip. Yaklaşık 10 yıla yakın süredir Türkiye'deki hayranlarından uzak kalan I MUSICI bu özleme 6 Nisan 2023 tarihinde CSO Ada Ankara'da verecekleri ilk Ankara konseri ile son veriyor. 1955'te Antonio Vivaldi'nin 'Dört Mevsim' eserinin ilk stereo kaydını yapan ve günümüze kadar bu eserin 10 milyondan fazla kopyasını satma rekoruna sahip ikonik oda müziği topluluğu I MUSICI, son 70 yıldır klasik müzik tarihinde ilklerle ve başarılarla dolu çarpıcı geçmişleriyle klasik müziğin zirvesinde yer almakta. Klasik müziğin efsanesi I MUSICI 70. yıldönümü etkinlikleri kapsamında çıktıkları turnede ilk defa CSO Ada Ankara'nın muhteşem Ana Salonunda Ankaralı klasik müzikseverlerle unutulmayacak bir konserde buluşacak. Prömiyer niteliğini taşıyacak bu konserde I MUSICI, ilk 70 yıl önce seslendirdikleri Vivaldi'nin 4 Mevsiminin yeni düzenlemesi olan 2022 yılında ünlü müzik şirketi Decca etiketiyle çıkan Vivaldi & Verdi Le Quattrro Stagioni albümünden Vivaldi ve Verdi dört mevsim üzerine yazdıkları ikonik çalışmalarının yepyeni versiyonlarını Ankaralı klasik müzikseverler için seslendirecek. Konser hakkında bilgi ve bilet satın almak için bu linki ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/iaeden-kutuphane-haftasina-ozel-cevrimici-sergi-turu-ve-atolye", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Kütüphane Haftası'nı çevrimiçi sergi turu ve yetişkinlere yönelik bir atölye çalışması ile kutluyor. Origami ile 3 Boyutlu Kitap Ayracı atölyesi 31 Mart'ta Pera Müzesi Öğrenme Programları iş birliğiyle gerçekleşecek. Katılımcılar önce Osmanlı elyazmalarının öyküsünü anlatan ve Enstitü bünyesinde yer alan sergiyi dijital ortamda üç boyutlu olarak gezecek, ardından origami ile renkli kitap ayraçları tasarlayacaklar. Ayrıca, hafta boyunca kütüphaneciler Pera Müzesi'ni ücretsiz olarak ziyaret edebilecek ve tüm kitapseverler Artshop'ta seçili yayınlarda %20 indirim olanağından faydalanabilecek. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, bu yıl Pandemi Sürecinde Kütüphanecilik temasını öne çıkaran 57. Kütüphane Haftası'nı özel bir etkinlikle kutluyor. Pera Müzesi Öğrenme Programları iş birliğiyle, yetişkinliklere yönelik olarak tasarlanan Origami ile 3 Boyutlu Kitap Ayracı atölyesi 31 Mart 2021 Çarşamba günü saat 19.00'da gerçekleşecek. Katılımcılar etkinlikte önce, Enstitü tarafından düzenlenen ve Osmanlı döneminden bugüne ulaşabilmiş elyazmalarının hikayesini anlatan Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler sergisini gezecekler. Bu geziye serginin küratörü Mehmet Kentel rehberlik edecek ve sergide yer alan birbirinden ilginç konuları ve hikayeleri aktaracak. Üç boyutlu sergi turunu yine çevrimiçi ortamda gerçekleşecek atölye çalışması izleyecek. Etkinlikte origami tekniğiyle üç boyutlu kitap ayraçları tasarlayan katılımcılar, katlama sanatıyla meydana getirdikleri tasarımları gazete ve dergilerden kestikleri sözcüklerle ve çizdikleri desenlerle renklendirecekler. Hafıza-i Beşer sergisi Latin alfabesine geçişten 90, imparatorluğun çöküşünden 100 ve matbaanın yaygınlaşmasından neredeyse 200 yıl sonra, zaman içinde dönüşen Osmanlı elyazması kültürünü yeniden gündeme taşıyor ve bu çok katmanlı kültürel mirasın dinamiklerini tartışmaya açıyor. Çevrimiçi sergi turu ve atölye 18 yaş ve üzeri herkesin katılımına açık olacak. Kütüphane Haftası kapsamında, 30 Mart 3 Nisan 2021 tarihleri boyunca tüm kütüphane çalışanları Pera Müzesi'ni ücretsiz olarak ziyaret edebilir. Ayrıca tüm kitapseverler hafta boyunca Artshop'ta seçili yayınlarda %20 indirim imkanından faydalanabilirler. Pera Müzesi Öğrenme Programları iş birliğiyle Zoom Meeting uygulaması üzerinden gerçekleşecek olan etkinlikte, rehber eşliğinde yapılan çevrimiçi sergi turundan sonra, sergiye yönelik atölye çalışması yapılacaktır. Katılımın ücretli olduğu etkinliğe kayıt yaptırmak için tıklayın. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü aynı zamanda bir kütüphane! Beyoğlu Tepebaşı'ndaki İstanbul Araştırmaları Kütüphanesi online randevu sistemi ile Pazartesi'den Cuma'ya 13.30 16.30 saatleri arasında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/iaeden-yeni-dijital-sergi-bir-kagit-mimarinin-hayali-dunyasi", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Google Arts and Culture platformuna taşıdığı dikkat çekici sergilerine bir yenisini daha ekledi. Küratörlüğünü Büke Uras'ın üstlendiği Bir Kağıt Mimarının Hayali Dünyası adlı sergi, Cumhuriyet kuşağının önemli isimlerinden mimar Nazimi Yaver Yenal'ın yaşamını ve üretimlerini mercek altına alıyor. İlk defa 2017 yılında ziyarete açılan Bir Kağıt Mimarının Hayali Dünyası: Nazimi Yaver Yenal sergisi, Türkiye'de 20. yüzyıl mimarlığının özgün temsilcilerinden olan Nazimi Yaver Yenal'ın 50 yıllık kariyerini sıra dışı görseller eşliğinde ele alıyor. Cumhuriyet döneminin önemli mimarlarından olan Nazimi Yaver Yenal'ın yıllar sonra ortaya çıkan zengin arşivinden derlenen serginin tamamına artık Google Arts and Culture üzerinden ulaşılabiliyor. Küratör Büke Uras, gelenek ve modernizm arasında gidip gelen tasarımlardan oluşan sayısız çizime sahip Nazimi Yaver'i, hayata geçmeyen projelerinden ötürü erken Cumhuriyet dönemi mimarisinin en kayda değer kağıt mimarı olarak tanımlıyor. Nazimi Yaver'in uzun yıllar kendine yalnızca çizimlerden oluşan alternatif bir mimari üretim alanı yarattığının altını çizen Uras, uygulanmamış tasarımların yarattığı umutlar, inşa edilmeme nedenleri ve hayal kırıklıkları ile birlikte güçlü bir hikaye anlattığını vurguluyor. 1904 yılında İstanbul'da doğan Nazimi Yaver Yenal, 1920'de, Osman Hamdi Bey'in kurduğu Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane'de mimarlık öğrenimine başlar. Akademi yaşamı boyunca art arda aldığı birincilik ödülleri ile hocalarının takdirini toplayan Nazimi Yaver, arkadaşları arasında yıldızlaşır. Özellikle, 1925 yılında Ankara Şehremaneti'nin düzenlediği, Cumhuriyet döneminin ilk mimari proje yarışmasında elde ettiği birincilikle öne çıkar. Bunu, Cumhuriyet döneminde İstanbul için düzenlenen ilk mimari yarışma olan Haydarpaşa Garı Tamiri izler. Öğrenciliği sırasında ayrıca, hocası Giulio Mongeri'nin bürosunda, Ziraat Bankası Ankara merkez şubesinin tasarım sürecine dahil olur. Nazimi Yaver, Güzel Sanatlar Akademisi'nin 1927-1928 yıllarında düzenlediği ilk mimari Avrupa konkurunda birincilik alarak Fransa'nın başkenti Paris'e ve ardından Almanya'nın başkenti Berlin'e gider. 1931 yılında burslu olarak yerleştiği Berlin'de, Almanya'nın en önemli mimarlarından Hans Poelzig'in Meister Atelier isimli atölye-okuluna kabul edilir ve sonrasında 1932 yılında Güzel Sanatlar Akademisi'ne eğitmen olarak geri döner. 40 yıla yakın eğitimcilik kariyerine rağmen hiçbir zaman proje hocası olmaz ve okulun yönetim kadrosunda yer almaz. Akademideki atölyesinin arka odasını kendisine ait bir dünya olarak şekillendirir. Mimari çizimlerinden mobilya tasarımlarına kadar pek çok projeyi içeren bu dev arşiv, emekliliği sonrasında evinde özenle korunur. Mimarın hayata veda etmesinin ardından dağılan ve büyük kısmı imha edilerek yitirilen bu sıra dışı arşivden günümüze ulaşan fotoğraf ve çizimler, Büke Uras'ın küratörlüğünü üstlendiği sergi ile yeniden günışığına çıkıyor. Bir Kağıt Mimarının Hayali Dünyası: Nazimi Yaver Yenal sergisini ziyaret etmek için tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/ibb-ve-yapi-kredi-kultur-sanat-yayincilik-is-birligiyle-hazirlanan-burasi-sergisi-acildi", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık iş birliğiyle hazırlanan BURASI sergisi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun katıldığı bir basın toplantısıyla açıldı. 27 Şubat 2022 tarihine kadar açık olacak BURASI sergisinde, İBB Kent Müzesi Koleksiyonları ve Atatürk Kitaplığı Arşivleri'nden yapılan bir seçki, çağdaş sanat yapıtlarıyla birlikte sergileniyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık iş birliğiyle hazırlanan BURASI sergisi, tarihsel ve güncel imgelerin izini sürerek İstanbul'u kent ve ekoloji çerçevesinden yeniden düşünmeye davet ediyor. Kenti, doğal çevre açısından yaşadığı tarihsel, kültürel ve politik dönüşümlere dikkat çekerek ele alan sergi, çağdaş sanat yapıtları ile İBB Kent Müzesi Koleksiyonları ve Atatürk Kitaplığı Arşivleri'nden bir seçkiyi bir araya getiriyor. Adını, Füsun Onur'un 1993 tarihli aynı adlı yapıtından alan sergide İBB arşiv ve koleksiyonlarından, İstanbul bağlamında kent, çevre ve doğa ile ilgili resimler, hat çalışmaları, haritalar, fotoğraflar, albümler, gazeteler, dergiler ve kentin farklı tarihsel dönemlerinden günlük yaşama dair parçalardan oluşan bir seçki sergileniyor. Beraberinde, çağdaş sanatçıların kent bağlamında ekoloji ve çevre adaleti temalarını çeşitli perspektiflerden yorumlayarak ürettikleri yapıtlar sergide yer alıyor. Serginin basına özel yapılan açılışında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen ve serginin küratörü Kevser Güler birer konuşma yaptılar. İBB olarak İstanbul'un kültür-sanat etkinliklerinin buluşma noktası olması için çalışmalar yürüttüklerini belirten İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu Gerek yerel, gerek uluslararası ölçekte kıymetli kültür sanat etkinliklerinin İstanbul'da bir buluşma noktası olduğu, böylesi bir kentte nicelerini hem İstanbulluya hem de ziyaret eden milyonlarca misafirine sunmak çabası içerisindeyiz. Ve bunu tüm paydaşlarımızla, halkımızla, sivil toplum kuruluşlarımızla, özel ve kamu kuruluşlarımızla el ele vererek yapmak istiyoruz. Bu süreci beraberce güzelleştireceğimizi ve geliştireceğimizi biliyoruz. Ve özellikle yönetişim modelimizin en önemli prensibinin ortak akıl olduğu bir süreçte, bizimle bu güzel iş birliğini sağlayan değerli kurumumuz YKKSY'ye ve emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum dedi. BURASI'nın her sergi gibi izleyicilerin katılımıyla amacına ulaşacak ve gerçek anlamını bulacağını söyleyen Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen ise Günümüzde dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye'de de iklim krizi ve çevre sorunları yıkıcı etkilerini tüm gücüyle hissettiriyor. Bu nedenle İstanbul'un havasını, suyunu, ağacını ve hayvanlarını kent yaşamının paydaşları olarak görmeyi öneren bir sergi olan BURASI, kent ve doğa ilişkilerine kültür ve sanat yapıtları üzerinden İstanbul bağlamında bakmayı önerirken hem kentin hem de kültür sanat üretiminin ekosistemini düşünmeye de davet ediyor. dedi. Toplantıda; İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat ile sergi küratörü Kevser Güler de birer konuşma yaparak, sanatseverlere etkinlikle ilgili detaylı bilgiler verdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/ibbden-beyoglunda-sanat-soylesileri-beyoglu-sinema-sinifi", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı, Beyoğlu'nda kültür ve sanat hayatını yeniden canlandıracak bir dizi etkinlik gerçekleştiriyor. Her ay kültür ve sanatın farklı alanlarında önemli çalışmalara imza atan isimlerin sanatseverlerle buluşacağı söyleşilerin ilkinde konu başlığı sinema. Yönetmen Nisan Dağ, Ezel Akay ve film müzikleri yapımcısı Rahman Altın'ın yer alacağı Beyoğlu Sinema Sınıfı söyleşileri, katılımcılara bilgi aktarımının sağlanacağı açık bir derslik özelliği taşıyor. Beyoğlu Grend Pera / Cercle d'Oirent'de gerçekleştirilecek söyleşilerde sinemaseverler hem merak ettikleri sorulara yanıt bulacak hem de bağımsız film yapım süreci, sinemada İstanbul'un mekan olarak kullanımı ve film müzikleri gibi konularda sinemacıların deneyim ve bilgilerine ulaşma fırsatı yakalayacak. Önümüzdeki ayın konu başlığının edebiyat olarak belirlendiği söyleşiler halka açık ve ücretsiz olarak düzenleniyor. Etkinlik programı ile ilgili ayrıntıları; @İBB Kültür Sanat Instagram, İBB Kültür Sanat Facebook, ibb_kultur Twitter hesaplarından takip edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/ibrahim-coskunun-ben-anadolu-sergisi-taksim-sanatta-acildi", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür AŞ, kamusal sanat alanı Taksim Sanat'ta ressam İbrahim Coşkun'un Anadolu'nun izlerini ve kendi kişisel yolculuğunu anlattığı eserlerinden oluşan Ben Anadolu sergisini sanatseverlerle buluşturdu. Ressam İbrahim Coşkun'un Anadolu'nun izlerini ve kendi kişisel yolculuğunu anlattığı eserlerinden oluşan Ben Anadolu sergisi, 11 Eylül'de kapılarını açtı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür AŞ ev sahipliğinde Taksim Sanat'ta düzenlenen Ben Anadolu sergisinin açılışına iş, sanat ve cemiyet dünyasından birçok isim katıldı. Ben Anadolu sergisi, Anadolu'nun izlerini ve sanatçının kendi kişisel yolculuğunu anlattığı birbirinden değerli eserlere ev sahipliği yapıyor. Ressam İbrahim Coşkun'un eserlerindeki benzersiz üslubu ve sanatsal ustalığı, sıradışı bir çekim etkisi yaratıyor. Sergide yer alan eserlerdeki toprak hissi, hayal gücünün altını kazıdığı gibi sanatçının kendine has betimlemesiyle çocukluğunun geçtiği Anadolu coğrafyasını ve soyut bir peyzaj anlatısını yansıtıyor. İbrahim Coşkun'un Anadolu coğrafyasındaki anılarına ve içsel duygularına bir pencere açan Ben Anadolu sergisi, sıradışı çekim etkisiyle sanatseverleri büyülerken, sanatçının Anadolu'ya duyduğu derin bağlılığı ve kişisel yolculuğunu keşfetme fırsatı sunuyor. Kendini ifade etme özgürlüğüyle yapıtlar ele almış olan sanatçının eserleri, kapsayıcı ve güçlü yansımalarıyla sanatseverleri kendine çekiyor. Sergide yer alan eserler, sadece dışavurumcu değil, aynı zamanda sanatçının kişiliğini ve iç dünyasını yansıtan güçlü bir içerik taşıyor. Derin duygusal katmanları ifade etmek için kullanılan renklerin mistik bir hal aldığı gözlemlenen Ben Anadolu sergisi, düşünmeye teşvik edici bir anlatıma sahip olmasının yanı sıra daha çok renklerin altında gizlenmiş duygulardan besleniyor. Renklerin ve fırça darbelerinin bir araya geldiği bu ahenkli kompozisyonlar, eserlerin en çarpıcı özelliklerinden biri olarak öne çıkıyor. Ben Anadolu sergisinin dokusunda, Anadolu coğrafyasının renkleri ve gerçekliğin soyut dili ile anlatılmış duygusal bir yansıma sunuluyor. Hiç var olamadığı Anadolu yaşantısının izlerinin yanı sıra yetiştiği toprakların hafızalarında savrulmuş kişiliğini ortaya koyan İbrahim Coşkun, Türkiye'nin geçmişine ve coğrafyasına bir ayna tutarak sanatseverleri eserlerin büyüleyici dünyasına davet ediyor. Ben Anadolu sergisi, 30 Eylül 2023 tarihine kadar Taksim Sanat'ta ücretsiz olarak görülebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/icimizdeki-dogala-goturen-yolda-caza-merhaba", "text": "Bu sözler geçtiğimiz günlerde hayata veda eden caz piyanisti ve besteci Chick Corea'ya ait. Kaynağı kabul edilen Blues, sadece bir müzik türü değil aynı zamanda bir yaşam biçimi olarak değerlendirilmekte ve İngilizce'de feel blue terimi ile ilişkilendirilerek hüzün ve keder gibi anlamlar taşımaktadır. Afro-Amerikalıların eşitlik mücadelesini ele alan şarkılar acı, isyan, umut, özgürlük gibi insana dair duyguları bütün açıklığı ve doğallığı ile dışa vurmaktadır. Doğaçlama ya da emprovizasyon caz müziğinin en belirgin ögelerinden biridir. Kökenini öngörülmeyen, beklenmeyen anlamına gelen Latince improviso sözcüğünden alan emprovizasyon en genel tabiriyle, belli bir zaman içerisinde önceden yazılı olmayan bir şeyi çalmak veya söylemek anlamına gelir. Kimi sanatçılar ve müzik bilimciler, caz doğaçlamanın da kuralları olduğunun altını çizerek teknik tanımlamalar getirmektedir. Örneğin, özgür doğaçlama hareketinin isimlerinden İngiliz gitarist Derek Bailey doğaçlamanın belli uzunluktaki ve düzenli ölçüyle çalınan armonik sırayla bağlantılı ezgilerden, gamlardan ve arpejlerden türetildiğini söyler. Biz ise doğaçlamayı, kendiliğindenlik ve anda olma duygusuyla ilişkilendirerek kazanımları kapsamında ele alacağız. Daha önceden çalışılmış kalıplar, öğrenilmiş bilgiler olsa dahi tüm bilgiler o anda parçaya uygun bir şekilde ortaya konur. Bu bağlamda her doğaçlamanın kendine özgü olduğunu söyleyebiliriz. Her seferinde kendisini sese farklı şekillerde açabilir. Böylece performansını sergileyen sanatçı müziğe dair tüm anlayışını ve geçmişini bütün dikkatiyle ana yansıtır. O anda ve akıştadır. Caz sanatçısı Louis Armstrong, Hiçbir zaman aynı şeyi iki kez aynı şekilde çalma. diyerek doğaçlamanın önemine işaret etmiştir. Doğaçlamanın kişinin içinden gelen sesi bularak kendini ifade etme, bilgiyle birlikte yaratıcılığını ortaya koyarak her defasında yeni bir şey ortaya koyma, karşı tarafın nasıl davranacağını kestirebilme ve gelecek harekete göre cevap verebilme temelli etkileşim dolayısıyla pek çok zihinsel ve kişisel beceriyi geliştirmeye yönelik faydaları olduğunu gösteren araştırmalar mevcuttur. Babacan'a göre de doğaçlama, caz müziğinde en önemli unsurdur. Hemen tüm caz eserlerinde doğaçlamaya yer verildiğini ve sıklıkla her çalgının sırasıyla doğaçlama yaptığını belirtir. Doğaçlama, müzisyenler arası sohbet esnasında dinleyiciyle iletişim kurma şekli de denebilir. ifadelerine yer verir. Şimdi bütün bu bahsettiklerimizi özetleyecek olursak Blues'dan Caz'a uzanan macerada yaşanmışlığın izlerini ve yaşamın kendisini gördük diyebiliriz. Acıyla çıktık yola. Ortak bir acı, dayanışma, eşitlik mücadelesi ve insanlık ümidi vardı paylaşılan. Sonra o izleri taşıyan ve belki de ayrıştırıcı özelliği doğaçlama ile simgesel olarak özgürlüğe kavuşturan Caz ile tanıştık. Ve de ne olursa olsun anda ve akışta kalmaktı doğası. İçimizdeki doğala götüren yolda, caz'a merhaba. Bilgilerimizi tazeledigin için teşekkürler. Emeğine, kalemine sağlık. Tebrik ederim emeklerinize, kaleminize sağlık. Yaşam ile caz müziği arasında kurduğunuz ilişki çok güzel olmuş. Kalemine sağlık. Bilgi birikiminin bütün gençlere ulaşması dileğiyle. Yazılarını zevkle okuyorum. Sevgiler. Ne güzel anlatmissiniz!. Ugurlama parcası da çok guzeldi. zevkle dinledim. tesekkürler. mekani cennet olsun! Cazı bir sayfada tarihsel geçmişiyle akıcı olarak anlatan yazınızı şimdi okuyabildim. Keyifle okuyacağımı düşündüğüm gelecek yazılarınızı bekliyorum. bilgilerimizi tazeleyen.. bilmediklerimizi bilgi dağarcımıza ekleyen bu harika bilgilendirme için sonsuz teşekkürler.. bu tür yazılarının devamını bekliyoruz.. Bu güzel, bilgilendirici yazı için teşekkürler, eline sağlık. Blues ve caz çok severim, cazda özellikle doğaçlama çalınan bölümleri daha da çok severim. Doğaçlama çalarken, enstrümanlar adeta birbirleriyle konuşuyor, bir şeyler anlatıyorlar gibi gelir bana. Aydınlatıcı, keyifli yazılarının devamı dileğiyle sevgiler."} {"url": "https://gazetesanat.com/idil-acar-ile-ilk-romani-eskisi-gibi-degil-uzerine-soylesi", "text": "Yazar İdil Acar'la şahit olduğu gerçek bir hikayeyi kurguladığı ilk romanı Eskisi Gibi Değil üzerine konuştuk. Sevgili İdil Acar, ilk romanı Eskisi Gibi Değil'i Deniz ve Mustafa'nın ikili ilişkisi üzerinden kurgulamış. Zihin, bellek, zaman ve mekan temalarını sıkça kullandığı bu romanda her şey tanıdık. Olaylar, yazarının etrafında ve gerçek mekanlarda gerçekleşmiş. Uzun zaman önce kurgulanan bu hikaye de zamanla kendini yazmış. İki kişinin ilişkisi üzerinden evlilik kurumunu da sorgulayan yazar, toplumun gerçekliklerine de bir ayna tutuyor. Sevgili İdil Hanım'la ilişkiler, evlilikler ve belleğimiz üzerine bırakılan izler konusunda söyleştik. Merhaba. Bir felsefecinin en çok korktuğu sorulardan birini sordunuz galiba. Kimim? Fazla derinlere dalmadan, Ankaralı bir yazarım, diyeyim. ODTÜ'de Felsefe eğitimi aldım. Burada okurken estetikle ilgili uzmanlaşmak istedim ve envai çeşit sanat dersiyle haşır neşir oldum. Mezuniyetimin ardından dramaturg olarak çalışmaya başladım ve okuduğum yüzlerce senaryodan sonra ilk kitabım olan Eskisi Gibi Değil'i bir senaryo olması için kurguladım. Henüz senaryo olmadı ama ben de umudu kesmiş değilim. Eskisi Gibi Değil'de olduğu gibi yazdığım diğer metinlerde de zihin, bellek, zaman ve mekan temalarını sıkça kullanıyorum. Bu temalarla ve etik değerlerle ilgili bolca derdim var sanırım. Dertlerimin birazını bile yazdıklarımı okuyanlara geçirebilirsem ne mutlu bana. Bu hikayeyi en başta Deniz'in yaşadığı acıya saygı duyduğum için kurguladım. Şaşıracaksınız belki ama Deniz diye biri gerçekten var. Yedi aylık hamileyken bebeğini kaybettiğinde ben de onun etrafında, acısına şahit olan kişilerden biriydim ve bu beni derinden etkiledi. Onun yaşadıklarından yola çıkarak romanı bütünüyle kurgulamış ancak, ana çatışmayı başlatacak olan kazanın bir hafıza kaybı yaratabileceği ya da hafıza kaybı diye bir şeyin gerçekten olabileceğiyle ilgili ikna olmadığım için kaleme almamıştım. Geçtiğimiz yıl yakın çevremden biri kaza geçirip hafızasını kaybedince artık bu romanı yazmak zorunda olduğumu anladım. Kurgusu zaten yıllar önce bittiği için kendi kendini yazdı diyebilirim. Kitabı yazdığım dönemde her şey çok belirsizdi ve Mustafa'nın hikayesine ilham veren yakınım hala hastanede yatıyordu. Hafızasını yeniden kazanabilir mi, tekrar sağlıklı bir insan olabilir mi bilmeden yazdım bu romanı. Hakikaten eskisi gibi değiller ama o da Deniz de şimdi sağlıklı ve iyiler. Bu roman onların nelerle mücadele ederek hayata tutunduklarının nişanesi olarak var olmayı sürdürecek. Onlar için çokça acı taşıyor sayfalarında, biliyorum. Ama bence bunu yazmış olmam hepimize iyi geldi. Edemeyeceğimize inanıyorum. Sen çok değiştin, klişesiyle dinamitlenen bütün ilişkilerin altında aslında partnerlerimizin hayat yolculuğumuz boyunca çok değişmeyeceklerine duyduğumuz inanç yatıyor olmalı. Ve maalesef ki değişiyoruz. Kimi çok değişiyor, kimi az değişiyor, kimi tolere edebiliyor, kimi bir şeylerin hatırına katlanıyor. Kimi ise çekip gidiyor. Belki de bu yüzden bir ilişkiyi uzun yıllar boyunca yürütmek zor. Çok zor. Genel olarak hayatta bir şeylerin çok da iyiye gittiğine inanmam. İyi şeyler her zaman olur tabii ki. Fakat yolculuğumuz iyi diye tanımladığımız şeye doğru değildir. Eninde sonunda yaşam ölüme koşar, evren entropiyle bir kaosu kucaklamak ister. Bir daha iyi bir şey olmayacak, cümlesi, Mustafa'nın da sezgisel bir şekilde bu gerçeği kavradığına işaret ediyor. Orada Mustafa'ya bir cevap vermek isteseydim kötüyle ilgili de çok sınırlı bilgimiz olduğunu, korkmamasını söylerdim. Galiba öyle. Kitaptaki bütün mekanlar gibi, bu ev de gerçekten var olan bir evdi. O merdivenlerin şıklığını ve hemen altındaki minik kapılı çamaşır odasını aklımdan çıkaramadım hiç. Ev resmen bilincin katmanlarının bir temsili olarak karşıma dikilmişti. Bu nedenle de kitapta çok geniş yer verdim. Mustafa'nın sokaktaki merdivenlerden düşüşü ise çok ani, çok sıradan, tam da olması gerektiği gibi. Gerçek hayatta da büyük kazalar böyle sudan sebeplerle olmaz mı zaten? Bir sabah erkenden işe gidersin ve buzda ayağın kayıp düştüğün için kalçanı kırarsın. Her insanın böyle hikayeleri vardır. Bir de şu temsil var ki çok hoşuma gidiyor. Evin merdivenleri Deniz'in bilinç ve bilinçaltı arasında bir köprü olduğu için Mustafa'nın da burada hızlı ve rahat olması normal. Deniz'in gerçeklikle bağları koptuğunda aynı merdivenler Mustafa için bir tuzak olacak. Deniz gerçek bir modern insan. Hayatındaki her şey başarıya endeksli. Başarının verdiği tatmin hissi ortadan kalkınca ise keskin bir bıçak. Doğacak çocuğu o lüks evde yaşamasının garantisi olarak görmesi bile anneliğe yaklaşımının ne kadar yanlış olduğuna işaret ediyor. Çocuksuz aile olunmayacağına ve bu yüzden elindekileri kaybedeceğine dair bir inancı var. Bu inanç, iyi bir evliliğin de mahvolmasına neden oluyor. Üç çocuklu ve bu çocuklara iyi bir hayat sunamamış ailesinden böyle bir inanç devşirmiş bilinçaltına. Bakış açısının ne kadar sorunlu olduğunun da farkında değil. Bu romanın kurgusunda bir yer bulamazdı ancak Deniz'in o bebeği doğurduğu alternatif bir yaşamı anlatmayı ve o dünyada da Deniz'in farklı bir karakter olmayacağını göstermek isterdim. Bana kalırsa Deniz, kolayca annelik yapabilecek biri değil. O bebeği doğursaydı da bir lohusa depresyonuna girer ve kendini yine karanlık bir yolda bulurdu. Bebekler, rahme düştükleri anda annelerinin hayatını geri dönüşsüz bir şekilde etkiliyor. Var olması da olmaması kadar zor bir durum. Çocuklu hayatı Deniz'in de Mustafa'nın da deneyimlemesini isterdim. Bir bebeğin varlığıyla da evliliği nasıl değiştirebildiğini ancak çocuklu insanlar bilir. Evliliği bütün romantik tanımlardan azade bir şekilde kurumsallaşma olarak görüyorum. Zaten evlilik müessesesi diyor olmamızın bir nedeni vardır illa. Bireyselliğin ölümü ailede başlıyor, evlilikle perçinleniyor. Çünkü kurumsal yapılar bireyselleşmeyi sevmez. Bu kurumsallık günlük hayatta saygınlık, devlet tarafından tanınma, maddi imkanları yasal olarak bölüşme gibi pek çok avantaj getirdiği için düzenin tıkır tıkır işlemesine de hiç şaşırmıyorum. Ancak henüz birey olamamış insanların evliliği bana kalırsa çok tehlikelidir ve pek çok bunalımın fitilini de bu ateşler. Her aşk hikayesinin mutlu sonu evlilik olmak zorunda değildir. Ve eğer iyi bir evlilikten söz edeceksek; o çatının altında birey olarak kendilerini gerçekleştirmiş, zihnen sağlıklı insanlar bulunmalıdır. Deniz, insanlığa örnek bir karakter olmadığı için onunla ilgili Doğru yaptı, yanlış yaptı, gibi hükümlerde bulunmak istemem. Yine de böyle keskin bir şekilde olmasa da hayatta yüzleşmelerin olması gerektiğini düşünüyorum. Mustafa gibi nazik, düzgün ve beyefendi bir insanın annesiyle yüzleşmekten kaçınmak için yanlışları görmezden gelmesi doğru değildir mesela. Kardeşinin itilip kakılmasına göz yumması doğru değildir. Bunu yapabilecek tıynette birinin iyiliği her zaman sorgulanmalıdır. Ve bir gün Mustafa'nın kendi annesiyle yapamadığı yüzleşmeyi Deniz yaparsa, bunu Deniz'in ihtirasına değil dürüstlüğüne yormalıyız. Babasının işi üzerinden çocukken yaşadığı travmaların, Deniz'in yaşamında ezilenlere karşı duyduğu sempatinin oluşmasına ve haksızlıklar karşısında duruşuna tanıklık ediyoruz. Deniz'in karakterinde belki de en önemli detaya dönüşen bu durum, aslında Mustafa'yla ilişkilerinde de en önemli yerde duruyor sanırım. Siz de böyle yorumlar mısınız? Bu konu üzerine neler söylersiniz, merak ediyorum. Bu ilişkide Deniz'in bir açmazı var. Hem paraya ve onun getirdiklerine bir açlık duyuyor hem de bu parayla doğal olarak alabileceği, hayatını kolaylaştıracak hizmetleri travmaları yüzünden alamıyor. Çünkü kendisine hizmet eden insanlara karşı engel olamadığı bir sempatisi var. Aynı sempatiyi bu travmaların kaynağı olan babasına ise asla gösteremiyor. Bu yara geçen yıllarla birlikte kangrene dönüyor. Belki bu kadar zengin olmasalar Deniz de bu çatışmaları az yaşayacağından daha dengeli ve huzurlu bir insan olurdu. Burada kendine şunu itiraf etmesi gerekirdi: Para hiçbir şeyin çözümü değildir. Parayla huzur alamazsın, aile alamazsın, ölen çocuğunu geri getiremezsin. Paran var diye mutlu olamazsın. Bütün bir roman doğru sesi bulmak için akort edilen bir telin gerilme haliydi. Deniz, Mustafa'yı itti çünkü doğruyu bulamadı. Tel çok gerildi ve koptu. Bundan sonrasında benim anlatabileceğim bir şey yok. Ben sadece Mustafa düşene kadarki süreçte yaşananları anlatmak istedim. Romanın devamı gelmeyecek. Bu da kitabın alamet-i farikası. Evet. 60 sayfalık bir ön taslak olarak, kurgusu bitmiş vaziyette bekliyor. Artık detaylarını çalışacağım. Temada yine bir sorum var: Sonsuza dek yaşamak ister misiniz? Sanırım yine gerçekçi bir yanıtım olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/idil-guney-simsekten-ilk-calisma-firtina-dalgasi", "text": "İdil Güney Şimşek'in ilk çalışması Fırtına Dalgası, On Air Music Co. markasıyla yayımlandı. Uzun süre reklam sektöründe çalıştıktan sonra kariyerini eğitim ve sanat alanına yönlendiren İdil Güney Şimşek, bu yolculuğuna yeni bir dönüm noktası daha ekleyerek Fırtına Dalgasını müzikseverlerle buluşturdu. 6 yılı aşkın bir süre reklam yazarı ve marka iletişim stratejisti olarak reklam sektöründe çalıştıktan sonra kariyerini eğitim ve sanat alanına yönlendirdi. Hayatı boyunca hobi olarak ilgilendiği sanat dallarında uzmanlaşmaya yönelik eğitimler alarak seslendirme, oyunculuk, müzik ve yazarlık alanında kimi çalışmalar yaptı. İstanbul Drama Sanat Akademisi Yaratıcı Drama Eğitmenliği ve Başkent İletişim Akademisi Seslendirme-Dublaj programı mezunudur. 2021 yılında Lina-Çikolata Kalpli Hayaller isimli çocuk kitabı basıldı, Seyirci isimli yetişkin öyküsü Buluntu Kutusu Edebiyat Dergisi'nde yayımlandı. YTÜ Müzik ve Sahne Sanatları programında alan dışı doktora yapmaktadır. Eğitimini, piyano dersleriyle desteklemektedir. Aynı zamanda disiplinler arası bakış açısıyla teoriyi pratikle buluşturmayı ve yükseköğretimde drama uygulamalarını teşvik etmeyi hedefleyen, sosyal bilimler kökenli bir öğretim görevlisi olarak İstanbul Kent Üniversitesi'nde çalışmaktadır. Mesleki ve kişisel gelişime yönelik drama atölyeleri düzenlemeye ve sanatsal üretim çalışmalarına devam etmektedir. Bugüne dek köşe yazarlığı ve sanat haberleri seslendirmenliği yaptığı bağımsız kültür-sanat gazetesi Gazete Sanat'ta Sanat Söyleşileri moderatörlüğünü sürdürmektedir. Fırtına Dalgası, İdil Güney Şimşek'in yayımlanmış ilk çalışmasıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/idob-isbirligi-ile-12-fotograf-sergisi-sureyya-operasinda", "text": "Salih Güler'in küratörlüğünde ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin işbirliği ile hazırlanan 12 Fotoğraf Sergisi, bir balenin sahne arkasını ve dansçılarının her anının ilk kez konu alınması ile öne çıkıyor. Banu Tanverdi, Canan Çalışkan, Beril Baytan, Canan Erenmemişoğlu, Harika Yücel, Figen Ongun, İlkem Özar, Nurhayat Baysal, Murathan Yıldız, Neşe Karaarslan, Seda Welsh ve Şemsi Spencer'dan oluşan 12 fotoğrafçının estetik bir dille hazırladığı 12 Fotoğraf Sergisi 30 Kasım 2019 Cumartesi günü Kadıköy Belediyesi Süreyya Opera Sahnesi Fuayesi'nde kapılarını bütün sanatseverlere açıyor. Bilindiği gibi bale her şeyi belli bir disiplin altında vücut diliyle anlatmaya çalışan, dans eden sanatçıların süreç içerisinde büyük zorluklar yaşadıkları sahne sanatlarından birisi. Kısa süreli bir gösterinin geri planında neler olduğu çoğu zaman sadece sanatçılar ve yakın çevreleri tarafından bilinir. Ancak kimsenin bilmediği insan olgusu sahne önünde değil aslında sahne gerisindedir. Biz de işte bu yüzden 2 saatlik bir gösterinin arkasında yatan koskoca bir zaman dilimi içinde yaşananları anlatabilmek için 12 fotoğraf projesini yapmaya karar verdik. İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nde görev alan 12 bale sanatçısı ile fotoğrafa büyük bir tutkuyla bağlı, sanatsever 12 fotoğrafçı bire bir eşleşerek bu projede bir araya geldiler. Tam bir sene sahne sanatlarında çoğu kimse tarafından görülmeyen arka planda sanatçıların süreç içerisinde neler yaşadığı, kurum, aile ve şehir yaşantıları ile provalardaki yorgunluklar, acılar, sakatlıklar, performans ve duygu durumlarını bazen anlık bazen de kurgusal olarak siyah beyaz fotoğrafladılar. Ayrıca her fotoğrafçı sanatçısının portresini kendi dilinden yorumlamaya çalıştı. Amacımız, çok değerli bale sanatçılarımızın, sahne önünden ziyade 'önce insan' olmanın ipuçlarını yansıtan arka plan fotoğraflarını çekerek izleyicilere ulaştırmak. Umarım yaptığımız 12 Fotoğraf Projesi ile el üstünde tutmamız gereken az sayıdaki bale sanatçılarımıza gereken değeri vermiş oluruz. Onlar çok daha fazlasını hak ediyorlar. diye konuştu. Başta İstanbul Devlet Opera ve Balesi olmak üzere Mastercard, Marufane, Le Meridien ve Adil Varlık Yönetim'in desteği ile gerçekleşen sergi 30 Aralık 2019 Pazartesi gününe kadar ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/igart-1-milyon-tl-odullu-yarisma-icin-genc-sanatcilari-bekliyor", "text": "1 milyon TL büyük ödüllü İGART çatısı altındaki yarışmanın başvuruları devam ediyor. 35 yaş altı Türk ve yabancı genç sanatçı ve gruplara yönelik yarışmanın kazanan eseri, İstanbul Havalimanı'nın en dikkat çekici alanlarından birinde yolcularla buluşuyor. Başvuruları 1 Kasım'da sona eren yarışma, mimari ve sanatın bütünleşmesinin önemli bir temsili olarak görülüyor. İstanbul Havalimanı'ndaki kültür sanat etkinliklerini tek çatı altında toplayan İGART, Ressam ve Akademisyen Prof. Dr. Hüsamettin Koçan'ın önderliğinde mimarinin ve sanatın her alanından değerli üyelerin katılımıyla çalışmalarını sürdürüyor. İGART bünyesinde yapılacak çalışmalarla birlikte ülkemizde sanata daha fazla yer açılması ve özellikle genç sanatçılara destek verilmesi amaçlanıyor. Plastik sanatlar alanında üretim yapan sanatçılara açık olan, birden fazla etap ve farklı proje alanlarından oluşan İGART çatısı altındaki yarışmaların ilk etabı için katılımcılara açık çağrı yapıldı. Yarışmanın ilk etabında yer alan ve havalimanının metro çıkış alanındaki viyadüğün alt yüzeyini kapsayan dış mekan yüzey resmi projesi sadece 35 yaş altı Türk ve yabancı genç sanatçıların başvurularına açık. Yarışmanın bu özelliğiyle genç sanatçılara alan açılmasıyla birlikte uygulanacak proje için konu ve teknik sınırlaması da bulunmuyor. Birinci etap için yarışmaya katılan ve finale kalan 3 projenin sahiplerine 10'ar bin TL sunulurken, kazanan proje sahibine verilecek büyük ödül için 1 milyon liralık telif bedeli belirlendiği açıklandı. Projenin uygulama bedeli İstanbul Havalimanı'nın işletmecisi İGA tarafından karşılanacak. Bugüne kadar bu alanda verilen en büyük ödülü sunmasının yanı sıra sanat, insan ve mimari arasında anlam üreten bu yarışmanın jürisinde ise İGART Yürütme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Hüsamettin Koçan, İGART Yürütme Kurulu Üyelerinden Deniz Odabaş, Prof. Dr. Gülveli Kaya, Prof. Dr. Marcus Graf, Mehmet Ali Güveli, Murat Tabanlıoğlu, Nazlı Pektaş'ın yanı sıra heykeltıraş Seyhun Topuz ve heykeltıraş Seçkin Pirim yer alıyor. Yarışmanın başvuru tarihleri 15 Eylül 01 Kasım 2021 olarak belirlenirken, kazanan projenin ise 20 Aralık 2021'de açıklanması planlanıyor. Diğer etaplar ise 2022 yılında yarışmaya açılacak. İGART kapsamındaki tüm çalışmalar ve İGART Sanat Projeleri Yarışması hakkında https://igart. istanbul/igart. html adresinden detaylı bilgi alınabileceği açıklandı."} {"url": "https://gazetesanat.com/ii-dostluk-kisa-film-festivalinde-oduller-sahiplerini-buldu", "text": "Bu yıl ikincisi gerçekleştirilen ve Büyük Ozan Aşık Veysel'in anısına düzenlenen II. Dostluk Kısa Film Festivali'nin ödülleri sahiplerini buldu. Birincilik Ödülünü Türkiye'den Tahsin Özmen'in Pantor filmi kazandı. İkincilik Ödülü İran'dan Shahram Maslakhi'nin Piece Cemetery 85 filmine verilirken, Üçüncülük Ödülü ise Fransa'dan Onur Yağız'ın Toprak filmine verildi. Festivalde bu yıl ilk kez verilen Kızılay Dostluk Ödülü İran'dan Lida Fazlı'nın This Side, Other Side filmine, Teknik Destek Ödülü ise Fono Film tarafından, Türkiye'den Yılmaz Özdil'in Bare Giran Ağır Yük filmine layık görüldü. II. Dostluk Kısa Film Festivaline 62 ülkeden 750 filmin başvurdu. 13-15 Aralık tarihlerinde Beyoğlu Fitaş Sineması, Salt Galata ve Zeytinburnu Kültür Merkezi'nde 50 kısa film ve 4 uzun metraj film sinema severlerin beğenisine sunuldu. Ödüller 15 Aralık'ta Grand Pera'da düzenlenen ödül gecesinde sahiplerini buldu. Beyoğlu Belediye Başkanı Ali Haydar Yılmaz, Türk Kızılay Genel Başkanı Dr. Kerem Kınık, değerli Ozan Aşık Veysel'in torunu Yeliz Şatıroğlu, Yönetmen Reis Çelik başkanlığında gerçekleştirilen geceye, oyuncu Feyyaz Duman, Yönetmen Vuslat Saraçoğlu, İranlı Yönetmen Nima Javidi ve Bosnalı Yönetmen Ado Hasanovic'ten oluşan Festival Jürisi, Festival Direktörü Faysal Soysal, Festival Koordinatörü M. Lütfi Şen, Festivalin Danışmanı ve eski Antalya Film Festivali Başkanı Elif Dağdeviren, Yönetmen İsmail Güneş ile sanatçılar ve sanatseverler eşlik etti. Irmak Örnek ve Mert Yavuzcan'ın sunduğu ödül gecesinin açılışı Türk Halk Müziği Sanatçısı Emirhan Kartal'ın seslendirdiği Aşık Veysel türküleri ile gerçekleşti. Açılış konuşmasını yapan Festival Direktörü Faysal Soysal Ne mutlu bize ki Mevlana gibi, Aşık Veysel gibi, Pir Sultan Abdal gibi, Yunus Emre gibi ve modern dönemdeki başka şairler gibi ozanların mirası yolumuzu aydınlatıyor. Sanat eserleri, gönlümüze, vicdanımıza değmesi bakımından tanımlanamaz bir güce sahipler. Bu yüzden hakikatin, merhametin, dostluğun kapitalist sistem tarafından parçalanan yüzünü onarmaya en çok onlar yardımcı olacaklardır. Bu niyet ve hayallerle 62 ülkeden 750 filmi festivalimize yollayan tüm meslektaşlarıma, yönetmenlerimize çok teşekkür ediyorum. Filmleri titizlikle izleyen jüriye, teknik ekibe, festival ekibine ve bizi yalnız bırakmayan başta Kızılay Başkanlığına, Fono Film'e, Beyoğlu ve Zeytinburnu Belediyesi Başkanlığına, TRT1 Kanal Koordinatörü Cemil Yavuz Bey'e, medya destekçilerimiz ve mekan sponsorlarımıza da teşekkür ediyorum. Sizler varsınız bu festival var, sizler varsanız dostluk var diyerek açılış konuşmasını gerçekleştirdi. Festival Genel Koordinatörü Mehmet Lütfi Şen'de, İşte bu yüzden bütün dünyaya Anadolu'nun dostluk mayasını taşımak için yola çıktık. Çok emek verdik bir avuç dost ile birlikte. Gerçekten dünya da buna çok güzel cevap verdi. İki yılda dünyanın 7 kıtasından, 100'den fazla ülkesinden, 1500'den fazla film festivalimize başvurdu. Bu insanlar Fethi Gemuğluoğlu'nu okuyarak, Aşık Veysel'i tanıyarak, felsefesinden etkilenerek bu filmleri gönderdi. Daha iyi bir insanlık ve dünya için Anadolu'da din, dil, ırk hiç bir şeyi ayırt etmeden bütün dünyanın zorda kalmışlarına kucak açan dostluk aşkı ve inancını kendi çocuklarımıza ve dünyaya taşımaya inat edelim diyerek konuşmasında insanlığın iyi yerde olmadığını vurguladı. Festivalde 11 farklı ülkeden 16 kısa film ödüller için yarıştı. Festivalin 20 bin TL'lik Birincilik Ödülü Türkiye'den Tahsin Özmen'in Pantor filmine verildi. Kazanan filmi Yönetmen Reis Çelik açıklarken ödülü, Beyoğlu Belediye Başkanı Ali Haydar Yıldız takdim etti. Oyuncu Feyyaz Duman'ın açıkladığı 10 bin TL'lik İkincilik Ödülü, İran'dan Shahram Maslakhi'nin Piece Cemetery 85e filmine giderken, ödülü TRT 1 Kanal Koordinatörü Cemil Yavuz takdim etti. 5 bin TL'lik Üçüncülük Ödülü Fransa'dan Onur Yağız'ın Toprak filmine verildi. İranlı Yönetmen Nima Javidi'nin açıkladığı ödülü Aşık Veysel'in torunu Yeliz Şatıroğlu takdim etti. Festival Jürisi bu yıl iki filmi de ödüle layık buldu. İran'dan Vahid Alvandifar'ın Cover ve Çin'den Cheng Chao'nun Angel's Mirror filmlerini mansiyonla ödüllendirdi. Grand Pera'da gerçekleşen gala gecesinde Türk sinemasına katkılarından dolayı usta oyuncu Gülsen Tuncer ve kurgu yönetmeni Mevlüt Koçak'a Onur Ödülü takdim edildi. Gülsen Tuncer'e ödülünü Festivalin Danışmanı ve eski Antalya Film Festivali Başkanı Elif Dağdeviren tarafından verilirken, Mevlüt Koçak'a ödülünü ise Yönetmen İsmail Güneş takdim etti. Bu yıl festivalde Kızılay tarafından ilk kez dostluk ödülü takdim edildi. 10 bin TL'lik Kızılay Dostluk Ödülü, İran'dan This Side, Other Side animasyon filme layık görüldü. Yönetmen Lida Fazlı ödülünü Kızılay Genel Başkanı Dr. Kerem Kınık'ın elinden aldı. Festivalde 15 bin TL'lik Teknik Destek Ödülü bu yıl, Türkiye'nin en eski stüdyolarından Fono Film tarafından Türkiye'den Yılmaz Özdil'e verildi. Bosnalı Yönetmen Ado Hasanovic kazananı açıklarken, ödülü Fono Film adına Cemal Okan takdim etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/ii-uluslararasi-lahey-turk-tiyatro-festivaline-basvurular-devam-ediyor", "text": "Hollanda'nın ilk ve tek Türk Kültür ve Sanat Vakfı olan Sanatolia tarafından organize edilen ve bu yıl 27 Mart Dünya Tiyatro günü ile başlayıp 5 Nisan'da son bulması planlanan II. Uluslararası Lahey Türk Tiyatro Festivali'ne başvurular devam ediyor. Hollanda'nın tek Uluslararası Türk Tiyatro Festivali'ni organize eden Sanatolia, 6 yıldır Hollanda'nın siyasi başkenti Lahey de faaliyet gösteren ve 12 farklı sanat alanında eğitimler veren bir Türk Kültür Sanat Vakfı. Türk kültürü ve Türkçeyi yaşatmak için çaba gösteren Sanatolia, farklı cenahlardan ve coğrafyalardan çok geniş bir öğrenci kitlesine sahip. Hollanda da farklı organizasyon ve festivaller de de boy gösterip, Avrupalı Türk kimliğinin oluşumu açısından önemli işlere imza atan Sanatolia, Uluslararası Lahey Türk Tiyatro Festivalini yaparak çıtasını bir basamak daha ileri taşımak istiyor. İlki T. C. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığınca desteklenen festivalin 2.'si Hollanda izleyicisine geniş bir yelpazeyle yeniden merhaba demeye hazırlanıyor. Türkiye ve Avrupa da Türkçe tiyatro yapan pek çok ekip ve çok değerli yönetmen, yazar ve oyuncuları ağırlamayı planlayan festival de; 6 büyük oyun, 4 çocuk oyunu, Geleneksel Türk Tiyatrosundan oyunlar, panel, söyleşiler, oyunculuk ve yazarlık üzerine atölyeler yer alacak. Festival Direktörlüğünü Sanatolia Genel Sanat Yönetmeni Tamer Barış Ülger'in, Festival Danışmanlığını Kulis Tiyatro Dergisi Yayın Yönetmeni Ayşe Şahinboy Doğan'ın üstlendiği festival bu yıl Ustaya Saygı ödülünü usta oyuncu Ahmet Yenilmez'e verecek. Festival, değerli sanatçılarımızı Türk ve Hollanda izleyicisiyle bir araya getirip, kültür ve sanatın uzlaştırıcı gücüyle Türk Tiyatrosunu Avrupa'ya tanıtma fırsatı sunacak. Sanatolia, Türk Tiyatrosunu ve gelişimi uluslararası bir boyuta taşımak ve özellikle yabancı sanatseverleri Türk Tiyatrosu ile buluşturmak; Anadolu'nun kadim kültürel yapısını, Türk Tiyatrosunun bugünkü örneklerini tanıtmak ve kültürlerarası bir köprü oluşturmak amacıyla çıkılan bu yolda, Uluslararası Lahey Türk Tiyatro Festivali'nin kritik bir önem taşıdığı inancında. Başvurular 5 Aralık tarihinde başladı ve 15 Ocak 2020 tarihinde son bulacak. 20 Ocak'ta festival komitesi tarafından seçilen ekipler açıklanacak ve festival programı böylelikle son şeklini alacak. Festival başvuru formu www. sanatoli. eu adresi üstünden dijital ortamda gerçekleşecek. Video ve görseller için Wetransfer kullanılacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/iki-mitolojik-hikaye-esliginde-las-meninas", "text": "Bu yazıma iki mitolojik hikaye ile başlamak istiyorum. Bu mitolojik hikayeler aklınızın bir kenarında dursun; yazımıza İspanya tarihi altın çağının önder ressamı Diego Velasquez ve onun meşhur eseri Nedimelerden bahsederek devam edelim: Velasquez, 1599 Haziran ayında, Sevilla'da dünyaya geldi. Henüz 24 yaşındayken saraya girmiş ve dönemin kralı IV. Felipe'nin en özel sanatçısı olmuştu. Kendisi kültürlü bir sanatçı olmasının yanında, zeki bir yönetici ve politikacıydı. Sıkça diğer ülkeleri ziyaret ederek kraliyet koleksiyonuna birçok eserin katılmasına katkıda bulundu. Onun hayatı hakkında bildiklerimizi yazar Palomino'ya borçluyuzdur. Palomino, ressamın ölümünden (1660) sadece 6 dekat sonra (1724) sanatçının biyografisini tamamlamış, böylelikle onunla birebir tanışma fırsatı olan kişilerden bilgi almıştır. Velasquez, Las Meninas'ı çizdiği dönemde kralın özel ressamı olmak dışında onun danışmanlığı ve asistanlığını yapmak, sarayın sanat kolleksiyonu ve mimari yapısını düzenlemek gibi birçok göreve ve ünvana sahipti. Ancak onun en büyük hayali olan Santiago Şövalyesi olabilme isteği, henüz gerçekleşmemişti. Bu ünvanı alabilmek için tamamen soylu olmak gerekiyordu. Bu konuda açılan bir mahkamede, Velasquez, 148 tane sahte görgü tanığı getirerek, soylu bir aileden geldiğinden, para için hayatının hiçbir döneminde resim yapmadığı konusunda mahkemeyi ikna etmeye çalışmıştır. Velasquez gerek kralı gerekse papayı sürece dahil etmiş, bu uzun uğraşları sonrasında ölümüne sadece 8 ay kala 'Santiago Şövalyesi' ünvanını kazanabilmiştir. Görsel Vikipedia'dan alınarak yazar tarafından düzenlenmiştir. Şimdi gelin resme biraz daha yakından bakalım; resimde görmekte olduğumuz yer Alcazar de Madrid'in Galeria de Mediodia ismiyle bilinen, 1734 yılbaşında çıkan yangın nedeniyle kullanılamaz hale gelen odasıdır. Velasquez bu odayı 1646 yılından itibaren kendi atölyesi olarak kullanmıştır. Resmin en solunda, sırtı bize dönük olan tuvalin hemen yanında, Velasquez'in kendisini görmekteyiz. Elinde paleti ve fırçası ile tuvalin önünden hafifçe sıyrılıp seyirciye doğru gururlu bir bakış atıyor. Göğsündeki haç bir Santiago Şövalyesi olduğunu göstermektedir. Velasquez'in resmi çizdiği dönemde bu ünvana sahip olmadığını biliyoruz. Bu haçı, onun göğsüne, çok sevdiği saray ressamını kaybetmesinin ardından IV. Felipe'nin bizzat kendisinin çizdiği söylenmektedir. Tuvalin sırtı bize dönük olduğundan, ne çizdiğini ve ne aşamada olduğunu bilemiyoruz. Velasquez bu yolla seyirciye ben sizin gördüğünüzden daha ötesini görüyorum diyor da olabilir. 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden Michel Foucault 'Kelimeler ve Şeyler' adı kitabının giriş kısmını Las Meninas'a ayırmış ve Las Meninas hakkında şöyle demiştir: Tuvalin sırıtını gördüğümüz için ne kim olduğumuzu, ne de ne yaptığımızı biliriz. Görüyor muyuz, görülüyor muyuz... belli değildir. Biz bir tabloya bakıyoruzdur, o tablodaki ressam da bize. Bildiğiniz yüz yüze bakmaktan, göz göze gelmekten, karşılaşıp üst üste binen bakışlardan başka bir şey yoktur. Ressamın sağında, çiçek desenli beyaz elbisesi, altın sarısı saçlarıyla resmin ve ışığın merkezinde küçük prenses Margarita'yı görmekteyiz. IV. Felipe, ilk karısı Isabel de Borbon ve ondan olan oğlu Balhasar Carlos'un ölümünden sonra Mariana de Austria ile yeni bir hayata başlamış ve ondan da kızları Margarita dünyaya gelmiştir. Sanatçı resmin merkezine prensesi koyarak, kraliyet ailesinin karanlık günlerinin geride kaldığını, gelecekte aileyi ve krallığı güzel günlerin beklediğini vurgulamak istemiş olabilir. Prensesin sağında ve solunda ise ona hizmet için yetiştirilen iki nedimesini görmekteyiz. Resmin sağ alt köşesinde 2 cüceyi, miskin köpeği ve onların arkasında saray görevlisi bir kadın ve erkeği görmekteyiz. Velasquez sarayda yaşayan ve kraliyet ailesinden olmayan kişilere de resimlerinde sıkça yer vermiştir. Arka tarafta kapı eşiğinde saray görevlilerinden Don Jose N. Velasquez`i görmekteyiz. İçeri mi girecek yoksa kapı eşiğinde durmuş birisini mi bekliyor bilemiyoruz. Her ne kadar ressamla soyadları aynı olsa da onunla bir akrabalığı bulunmamaktadır. Bu saray görevlisinin hemen solunda ise bir ayna dikkatimizi çekiyor. Aynadaki yansımaları ne kadar soluk çizilse dahi, bu kişilerin kral IV. Felipe ve karısı Mariana de Austria olduğunu anlıyoruz fakat anlamadığımız nokta görüntünün nerden yansıdığı. Acaba bu, ressamın üzerinde çalıştığı ve sırtı bize dönük olduğundan göremediğimiz tuvalden bir yansıma mı? Bildiğimiz kadarıyla ressamın kral ve kraliçeyi resmettiği bu kadar büyük bir eseri yok. Yoksa kral ve kraliçe odada bizim görmediğimiz bir yerden sahneyi mi izliyorlar? Ya da aslında biz kral ve kraliçeyle yanyana durmuş aynı sahneye bakıyoruz da ayna sadece onları mı yansıtıyor? Foucault bu konuda Ayna aynı mekanda bulunan hiçbir şeyi yansıtmıyor aslında: ne sırtını dönmüş ressamı ne de odanın merkezinde duran karakterleri. Işıklı derinlerinde yansıttığı şey, görünür olan değil. '' diyerek aynanın aslında görünmeyenin görünen egemenliğini vurguladığını, kralın iktidarını ve gücünü simgelediğini belirtmiştir. Belki de kral yaşça kendisinden küçük olan karısının yanında yaşlı gözükmemek için resimde bu şekilde gözükmeyi tercih etti, bunu bilemiyoruz. Görseller Vikipedia'dan alınarak yazar tarafından düzenlenmiştir. Son olarak, aslında birçoğumuzun ilk bakışta gözünden kaçan bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum; aynanın yukarısındaki 2 tabloya. Her ne kadar belli belirsiz olsalar da bu tabloların Velasquez'in hayran olduğu bir ressamın yani Rubens'in iki eserinin replikası olduğunu görüyoruz. Aslında bu tablolar yazıya başlarken aktardığım iki mitolojik hikayeyi anlatıyor bize: Apollo-Marsyas ile Athena-Arachne'nin hikayeleri. Sizce Velasquez'in bu tabloları buraya koyması sadece Rubens'e olan hayranlığından mı kaynaklanıyor yoksa mitolojik tanrı -tanrıçalara baş kaldıran iki insan figürü üzerinden, çok istediği Santiago Şövalyesi ünvanına henüz ulaşamadığı için kral -kraliçeye olan başkaldırısını bu şekilde mi dile getiriyor yorumu size bırakıyorum. Tabi şunu da unutmamak lazım ; diğer iki hikayede yeteneklerinden dolayı tanrı-tanrıçaya başkaldıran 2 insanın ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar sonunda cezalandırıldıklarını, burda ise Velasquez'in yeteneğinin ödüllendirildiğini görüyoruz. Üstelik ressamın tablodaki duruşundan, aslında bunun gerçekleşeceğinden bir o kadar emin olduğunu hissedebiliyoruz. Yani Velasquez bu mitolojik hikayeler üzerinden kral-kraliçeye bir mesaj vermek istediyse bile hikayelerden kendine düşen mesajı da almış olmalı ki, sonu zavallı Arachne ve Marsias gibi olmamış. Bundan tam 5 yıl önce Prado Müzesinde gördüğümde, bana bir aile portresinde bile görünenin ötesinde nelerin gizli olduğunu gösteren bu eserin, sizde de kıvılcımlar oluşturmasını umuyorum. Sanat dolu günler diliyorum. Mitolojik öyküler yazılırken Klasik Yunan ve Roma Mitolojisi Thomas Bulfinch, İnkilap Yayınevi ;Mitoloji 101 Kathleen Sears, Say Yayınevi ;Antik Yunan ve Roma Hikayeleri Emilie Kip Baker, Kanon Kitap kaynaklarından yararlanılmıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/iki-sehirli-komedi-oyunu-karimin-kocasi", "text": "Tiyatro Ak'la Kara Karımın Kocası komedi oyunuyla izleyiciyi kahkahaya boğuyor. Hırvat oyun yazarı Miro Gavran'ın Karımın Kocası oyununda modern çağda ilişkilerin anatomisi anlatılıyor. Seyircilerin büyük bir keyifle izleyeceği Karımın Kocası oyununun kadrosunda sevilen tiyatrocular Kerem Kobanbay, Aslı Kobanbay ve Yavuz Pekman yer alıyor. İstanbul Tiyatro Ak'la Kara ve Bodrum Tiyatro Ak'la Kara olarak iki şehirli olarak seyirciyle bir araya gelen oyun usta oyuncu Enis Fosforoğlu anısına sahneleniyor. Eski bir Hırvat denizci olan Luka, Hırvatistan-Slovenya hattında tren hostesi olarak çalışan eşi Eve'e yemek hazırlarken, Slovenya'dan geldiğini söyleyen Tony adında bir davetsiz misafirin anlattıkları karşısında küçük dilini yutacak gibi olur. Eşi Eve Slovenya'da da Tony ile evlidir. Birbirini tanımayan ve pek de akıllı olmayan bu iki adamın artık ortak bir sorunları vardır ve birlikte bir çıkış yolu bulmaya çalışırlar."} {"url": "https://gazetesanat.com/ikilikleri-kirmak-kovid-doneminde-sanat-uzerine-dusunceler", "text": "Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü iş birliğiyle düzenlenen minyatür konuşmaları serisi, güncel minyatür sanatının önde gelen temsilcilerinden Shahzia Sikander ve sanat tarihçisi Vishakha Desai'nin katılacağı söyleşi ile devam ediyor. Covid-19 pandemisi ve iklim krizi gibi dünyayı olumsuz yönde etkileyen toplumsal problemlerin sanata yansımalarının ele alınacağı, Columbia Global Center iş birliğiyle gerçekleşecek söyleşi, 12 Kasım'da müzenin YouTube kanalından izlenebilir. Suna ve İnan Kıraç Vakfı kültür kurumları Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, minyatür sanatına ilgi duyanlar ve minyatürün tarihsel süreçte geçirdiği dönüşümün yanı sıra güncel sanatla kurduğu ilişki hakkında bilgi edinmek isteyenler için düzenlediği çevrimiçi söyleşilere devam ediyor. Türkiye, Azerbaycan, Pakistan, İran ve Suudi Arabistan gibi farklı coğrafyalardan 14 sanatçının minyatür yorumlarını bir araya getiren ve minyatürü tarihsel bir form olmanın ötesinde teorik potansiyeliyle birlikte vurgulamayı hedefleyen Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür sergisi kapsamında düzenlenen konuşma serisinin ikince etlinliğine, sanatçı Shahzia Sikander ile sanat tarihçisi ve düşünür Vishakha Desai konuk oluyor. Pandemi, sosyal adalet, iklim krizi gibi küresel sorunlar, içinde yaşadığımız toplumların derin çatlaklarını gün yüzüne çıkarırken, ulusal-küresel, geçmiş-günümüz gibi dar çerçeveli ikili yaklaşımların ötesine geçen imkanları yeniden düşünmemizi sağlıyor. Eserlerinde gelenekten ve güncelden beslenerek yeni dünyalar yaratan sanatçı Shahzia Sikander ile, World as Family: a journey of Multi-Rooted Belongings adlı anı kitabını okurlarla buluşturmaya hazırlanan Vishakha Desai, Minyatür 2.0 sergisini temel alan sohbette, sanata ve küresel aidiyete dair fikirler ve kavramlar üzerine kapsamlı bir sohbet gerçekleştirecek. Columbia Global Center iş birliğiyle gerçekleştirilecek olan İkilikleri Kırmak: Kovid Döneminde Sanat Üzerine Düşünceler başlıklı söyleşi, 12 Kasım Perşembe günü saat 19.00'da Pera Müzesi YouTube kanalında izlenebilir. Söyleşi Pera Müzesi Youtube kanalında canlı olarak yayınlanacaktır. Etkinlik dili İngilizcedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/ikinci-yeni-sairlerinin-fotograflarina-ve-siirlerine-imgesel-bakis", "text": "Londra doğumlu sanat eleştirmeni John Berger (D.1926-Ö.2017), senaryo ve belgesel yazarı, romancı, ressam olarak bilinir. 1940'lı yıllarda Londra'da sergiler açan Berger, resim öğretmenliği yapmış olup bu sıralarda eleştirmenliğe başlamıştır. Eleştiri yazarlarının arasında İngiliz dilini en güçlü kullananlardan biri olduğu söylenir. Tribune ve New Statesman dergilerinde uzun yıllar çalışmıştır. İlk romanı 1958'de yayımlanan Zamanımızın Bir Ressamı'dır. Romanı G. İle 1972'de Booker ödülünü almıştır. Bu yazıda, John Berger'in Görme Biçimleri (1972) ve Bir Fotoğrafı Anlamak (2013) adlı kitaplarında dile getirdiği fotoğraf okuma, fotoğraftaki imge, fotoğraftaki olay inceleme yöntemlerini bazı yazarlarımızın fotoğraflarına tatbike çalışacağız. Sırasıyla, ülkemizin ünlü fotoğraf muhabiri ve fotoğrafçısı Ara Güler'in Edip Cansever fotoğrafı (Şkl.1) ve fotoğrafçısı hakkında kesin bir kanı olmayan diğer ikinci yeni şairlerimizin fotoğraflarını John Berger'in anlatılarına göre irdeleyerek devam edeceğiz. Ara Güler'i diğer fotoğrafçılardan ayıran özellik, Güler'in çektiği fotoğrafların barındırdığı imgelerin birçoğunu görebilme yeteneğidir. Fotoğraftaki olay: Herkesin ilk önce gördüğü verilerdir. Bir başka değişle insan zihninin en hızlı algıladıklarıdır. Zihnimiz ancak bilinçli bir güdümleme olursa zor olana yönelir. Zihin yeteri kadar egzersiz yapmazsa tembelleşir. Dolayısıyla tembelleşen zihinler algılayabildiği en basit veriyi tutar. Bu durum insanoğlunun günlük yaşantısının büyük bölümünü kapsamaktadır. Edip Cansever'in fotoğrafında (Şkl.1), fotoğraftaki olay dan, yola çıkıp sigarasını yakışıyla birlikte düşünceli veya bekler halde olduğunu söyleyebiliriz. Fotoğraflardaki imgeyi görmeye çalışmak, aynı zamanda bize fotoğraf okumanın yolunu gösterecektir. Bahsettiğimiz imge, yazı dilinde var olandan farklıdır. Buradaki görsel olarak var olandır. Böylece farkına varmak daha kolay olacaktır. İmge: Bir göstergenin, taşıdığı iletilerin zihinde dallanması sonucu oluşur. Fotoğrafta anahtar görevi üslenecek obje aynadır. Bilinir ki ayna, almış olduğu ışığı çok usta bir ressam edasıyla kullanarak karşısındaki görüntünün tıpkısını çizer. Edip Cansever'in konumu aynanın karşısında olmaması ile mekanda oturan insanların karşı cephesinde olması, imgeyi oluşturan iki ana unsurdur. Şöyle ki; burada okunan şey, sigara içen bir adam değildir. Burada okunan insanların kendinden başkasını göremeyişidir. Fotoğraflardaki objeleri tek tek incelerken ortak paydalardan imge çıkarmak en doğrusu olacaktır. Dolayısıyla sigara ve ateş kavram olarak ayrı ayrı ele alınmalıdır. Ateş, ışık saçma vasfıyla ele alınırsa insanların kendilerini gördüğü dünyaya ışık vermeye çalışan bir Edip Cansever görürüz. Perspektifin de yardımıyla bunu ancak nadir insanlara yansıtabiliyor oluşu yazarın insanlarla iletişiminin tek olanağıdır. Belki de çıkarımların en çarpıcısı, fotoğrafta Edip Cansever'e bakan tek kişinin, anlam veremez haldeki ifadesidir. Böylece imgesel düzlemde aydın kitlenin insanlarla olan zayıf iletişimi görülmektedir. Bu fotoğrafta ilginç olan bir diğer durum da göze en çok batan objenin aslında imge unsurlarına en az katkı yapmasıdır. Fotoğraftaki olay için bakıldığında sigara, en önde gelen görseldir. Fakat sigara, yazarın insanlar karşısındaki durumundan dolayı kendisinde hissettiği hüsranın imgesi olmaktan öteye gidemez. Kertersz'in fotoğrafındaki imge, ancak fotoğraftaki olay dan hareketle fark edilir. Fotoğraftaki olay ve imge ilişkisi, birbirlerinden bağımsız olması durumunda var olamaz. Olay imgeye yol gösterebilmesi için olay ın okunabilir olması gerekir. Süreksizlikşokuna giren olaylar, yani verilerin yetersizliği veya çekim zamanının öncesi ve sonrasını sağlıklı tahayyül edememek, fotoğrafı okumak isteyene belirsizlik yaratacaktır. Ece Ayhan'ın fotoğrafının irdelemesindeki kanıların tamamına yakın bir benzeri Berger'in kitabında vardır. Farklılıkları ise Berger'in örneğinde çekilen zamana dair bir bilgi bulmak çok zordur. Bizim örnek gösterdiğimiz fotoğrafta ise çekilen kişinin tanınır olması öncelikle önemlidir. Ayrıca arkadaki arabanın üretim yılını tahmin etmek pek zor sayılmaz. Fotoğraf, iç zamanı korumaya çalışır, çekilen zaman, çekim öncesi ve sonrası zaman. Çekilen zamanı somut olarak görmekteyiz. Çekilen zamanın öncesi ve sonrası fotoğraftaki olaylara ve imgeye göre şekillenir. Bu kısım insan zihnindeki soyut kısımdır. Bir fotoğraftan etkilenebilmek için fotoğrafın bilincimizde izdüşümleri olması gerekir. Bunlar kişisel hatıralar ve bilgi birikimi gibi şartlarda toplansa dahi en önemli unsur, zihinde görsel ile ilgili süreklilik sağlayan bir olay ve zaman oluşmasından geçecektir. Bu temele dayanmayan her durum, anlam kargaşası yaratır. Bilinçaltı, düşünce, inanışlar her ne kadar yargı farklılığına sebebiyet verse de fotoğraftaki göstergeler insan zihnine uyarımlar yapar. Ortak kültür ve inanışlar bazı imgelerde ortak zihin yapısı oluşturabilir. İkinci yeni akımına mensup şairlerimizin bazı ortak noktaları olduğunu eserlerinden ve düşünce tarzlarından bilmekteyiz. bardaklardır. Sabah akşam başucumdayım ifadesi ikiye bölünmüş benliği imgeleyerek, aynı zamanda kendisi ile yabancılaşmayı göz önüne serer. Onu gördüm ve ormanı gördüm uzakta, Ne yapsam değişmeyecekti adı. Bir kılıç verdiler bazı savaşlar için, Bir kazma verdiler bazı savaşlar için, Biz toplandıkça büyürdü ölüm, adı ölümdü, Adı ölümdü çünkü onu yarattığımız zaman, O kadar ölümdü ki, o kadar da çalışkan, Ölümdü Adı şiiri adeta imkansız aşkı anlatır. Şiirde ölümdü adı ifadesi aşkın imgesi konumundadır. Aşk imgesi orman benzetmesiyle pekiştirilmiştir. Aşkın, şaire savaşmayı öğretmesi anlatılmış. Üretmeyi öğreten, ne olursa olsun aşktı. Aşkı biz yaratmıştık ve bize büyük acılar veriyordu. Fakat şairi kurtaracak olan aşk veya ölümün ta kendisidir. Burada yabancılaşmayı daha farklı görmekteyiz. Şöyle ki; şair aşkı ilk öğrendiğinde onun değişmeyeceğini biliyordu. Bunu göze aldı. İyi ve kötü yüzlerini görse de onu kurtaracak ölümdü. Kendinden uzaklaştı ve sadece ona tutundu. Ondan başka herkese her şeye yabancılaştı. Farklı hayat öyküleri ile yola başlayıp ortak yerde buluşmuş olan yazarların şiirlerinde ortak unsur yabancılaşmak olacaktır. Böylelikle ikinci yeni şiirinde benzer imgeleri gördük. Şairlerin fotoğrafları arasına yukarıdaki Ece Ayhan'ın olduğu fotoğrafı da dahil edebiliriz. Fotoğrafların ilk benzerliğini hemen fark etmiş olmak mümkün. Şairlerin hiçbiri kadraja bakmamaktalar (Bkz: Şkl 1.3,5, 6,7,8,9). İkinci yeni şairlerinin, özel hayatlarında birbirleriyle yakın ilişkiler kurdukları bilinmektedir. Peki fotoğrafçılar, şairlerin fotoğraflarını çekerken ne görmüşlerdi? Ya da başka bir deyişle, akan zaman diliminde seçtikleri anların sebepleri neydi? Bu gibi sorulara cevap bulmak zor, lakin gazete, dergi vb. için bile çekilmiş olsa bu görseller bize bir ortak nokta vermelidir. İnsan, bilincinde yaşattığı kültür, tarz, etkilenmeler ile dış dünyaya yansır. Şairlerimiz, imgeyi iyi biliyorlar. Fakat şu an bizi ilgilendiren imge zaman, ışık ve nesneler ile yaratılıyor. Fotoğrafçıların nasıl olup da farklı yer ve zamanda benzer fotoğraflar çektiğine bakalım. Üzerinde durmamız gereken kavram üstdil. Görünenin aksine bakmamız gereken görünmeyendir. Fotoğraflarda, göstergeler saklandıkları yerden çıkıyorlar. Bu göstergeler zihinler arasındaki iletişim ile mutlak olabilir. Üstdil in soyut olduğunu ifade ettik. Böylelikle bu soyut konuşmaların göstergelerini bulmamız nasıl mümkün olur? Sadece somut veriler ile mümkün. Yukarıda bahsedilen iktidar yapı söz dizimsel düzeyde ele alınmıştır. Biz ise aynı işlevde kullanarak iktidar yapı ya, fotoğraftaki olayın işlevini yükleyebiliriz. Böylelikle üstdil, iletişimdeki gönderici, alıcı, ve mesaj üçlüsünden bütün ögelerini kapsayarak gösterge elde edecektir. Bu gösterge görünen mesajın, görünmeyen yansımasıdır. Görünmeyen mesaj ise zihinler arası iletişim yoluyla ortaya çıkabilecek göstergelerdir. Afişler, reklamlar, fotoğraflar, tüketim toplumlarının en sık başvurduğu pazarlama araçlarıdır. Bu araçlar, incelediğimiz fotoğraflar gibi üstdil-gösterge ilişkisinde olanlardır. Üstdil-gösterge ilişkisi farkında olmadan da kurulmuş olabilir. İkinci yeni şairlerinin fotoğraflarının, Andre Kertesz'in uyuklayan adam fotoğrafının veya alelade çekilmiş Ece Ayhan fotoğrafının da üstdil-gösterge ilişkisi kendiliğinden kurulmuştur. Şairlerimiz fotoğrafın çekim anından bihaber değiller. Büyük olasılıkla doğal bir poz vermek hedeflenmiş. Dolayısıyla şairlerimizin başka yönlere bakmaları, hepsinin gayet mütevazi giyimi ve duruşu bu fotoğraflarda var olan benzerliklerdir. Her biri eğitim hayatlarında farklı bölümler okumuşlardır. Maliye ve İktisat, Askeri Hava Lisesi, Yüksek Ticaret Okulu, Gazetecilik gibi farklı eğitimler almışlardır. Hepsi ifade kaygısına düşüp kendilerini ifade edebilme arayışına çıktılar. Bu arayış, ikinci yeni şiiridir. İkinci yeni şiiri başlı başına bir imge barındırır. İkinci yeni şiiri yabancılaşmış insanların şiiri demek pek yanlış sayılmaz. Fotoğraflardaki ortak imge, tek başınalık duygusudur. Bu durum, fotoğrafları okumaya çalışanların fark edebileceği konumdadır. Yabancılaşmış bir insanın yalnız olmaması veya yalnız hissetmemesi mümkün değildir. Soluk gülümsemeye sahip bu yüzler, bize 50'lerin entelektüel buhranını hatırlatır. Topluma anlatma istekleri, yarım kalmış olan entelektüel kitle, kendini yalnız hissetmeye başlar ve içe kapanık bir hal alır. Çünkü çekim anından bihaber olmak ile kadraja bakmamak arasında çelişki yatar. İnsan fotoğraf çekilirken kendinin de göründüğünü bilir. Dolayısıyla fotoğraftaki kişi ile fotoğrafa bakan arasında, muhakkak bir iletişim olacaktır. Kadraja bakmama eylemi ise bir iletişimsizlik imgesidir. Topluma yabancılaşan yazarlar olarak bilinmeleri ile şiirlerinin konularını, ailevi sorunlar ve aşk olarak seçmiş olmaları çelişkili gibi görülür. Aslında yabancılaşan yazar olmak, hayatı ve toplumu bilmemek değildir. İkinci yeni şiirinin böyle bir amacı da yoktur. İkinci yeni şairlerinin hiçbiri ortak bir akıma üye olduğunu söylemez. Kati bir şekilde reddedilen bu durumu, kabullenmemek zor bir durum değil. Onlar, hayatın kendilerinden götürdükleri kadar yan yanalar. Edip Cansever'in bir diğer fotoğrafına dikkat çekilebilir. Cansever (Şkl.9) neden bir merdiven önünde poz vermiş olabilir? Bu poz bir merdiven önünde tesadüfen mi çekilmiş? Bunları, bilmek kesinlikle işimizi kolaylaştırırdı. Fotoğraf okumayı, fotoğraftaki göstergeleri belirleyerek gerçekleştirebiliriz. Elimizdeki göstergeler; Cansever'in duruşu, mimikleri, giyimi ve merdiven. Fotoğrafta iki imge var. İmgelerden biri Cansever diğeri de merdivendir. Merdiven göstergesi insan zihninde çıkmak veya inmek eylemini çağrıştırır. Dolayısıyla bir ulaşım sağlar. Cansever ise ulaşımdan uzak bir şekilde merdiven önündedir. Ulaşımsızlık içinde olan yazar, aynı zamanda iletişimsiz ve yalnız. İki imgeye ev sahipliği yapan fotoğrafta, imgelerden biri ulaşımsızlık diğeri yalnızlık dır. Ara Güler tarafından çekilen bir başka fotoğrafta da Cemal Süreya'yı görmekteyiz. Bu fotoğraf çokça bilmesiyle birlikte bilinmeyen imgeler barındırmaktadır. Tek düze bakış açısıyla anlatmak ve fotoğraftaki olay kavramıyla irdelemek gerekirse, Süreya için sıcak bakışlı, düzgün giyimli, entelektüelliği hissedilebilen yargıları söylenebilir. Fotoğraf okumaya göre bakacak olursak soru sormamız gerekmektedir. Süreya neden sandalyeye ters oturuyor? Ters oturulan sandalye neden bir imge haline gelebilir? Tek başına alındığında sandalyeye ters oturmak, görgü kurallarına zıt olarak nitelendirilebilir. Aynı zamanda çocuksu bir davranış olarak da algılanabilir. Böylece imgeleşen sandalye, kuralları yıkıcı olması ve hala içindeki çocuğu öldüremeyişinin imgesidir. anlamlı hale gelmektedir. Bu noktada ortak bir bağ olduğunu görülmektedir. istemsiz bir şekilde benzerlik gösterdiklerini işaret etmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/ikinci-yeni-siir-edip-cansever-ipin-ucunu-yakalamak", "text": "Bahsettiğimiz 1940-45 nesli aydınların toplum içerisinde tutunamayan olmaları; düz yazıda Oğuz Atay'ı, nazımda İkinci Yeni'yi oluşturmuştur. Batı kültürü ile doğu kültürü arasında kalan ve aidiyet hissedemeyen aydınlar, kimlik sorununa yenik düşmüşlerdir. Açıklamak gerekirse; batının hızlı, tüketici, sığı, realist ve gri yaşamı, kendi kültürümüzdeki ağır, israfa karşı, duygusal ve kırmızı yaşama terstir. Dolayısıyla bu hızlı ve duygusuz yaşamda tek başına rüzgarda eğilip bükülen çınarlar gibi savrulan edebiyatçılarımız, kendilerini gizlemişlerdir. Tabiidir ki bu gizleme dille olandır. Dil onlar için bir bulmaca, bir gizli kaçış ve ifadedir. Şairlerimiz birbirine şiir ile mektuplar yazdıkları bir başka deyişle birbirleriyle böyle iletişim kurdukları bilinir. Bunun en önemli nedeni birbirlerini sadece kendileri anlayacağına olan inançlarıdır. Lakin gene de her sanatçının anlaşılmak istemesi kaçınılmaz bir gerçektir. Dolayısıyla bu gerçek; İkinci Yeni şiirini anlamak için şairlerin bıraktıkları ip uçlarıdır. Sık sık pratik yapıp ipin ucunu görebilen okuyucu artık İkinci Yeni şiirini hem kapalı, hem lirik, hem de hayattın içinden bir şiir olduğunu bilir. Yazıda asli amaç, bu şairlerin sanatını nasıl daha anlaşılabilir bir hale getirebileceğimizi tartışmaktır. Nasıl ki Divan şiirinin anahtarını; dönemin kültürü ve mazmunlarını bilmek verirse aynı durum İkinci Yeni için de geçerlidir. Dolayısıyla mazmunun işlevi burada imgenin işlevi ile aynıdır. İmge: İmage kelimesiyle karşılanır. Hayal insanoğlunun bireysel farklılıklarla kurguladığı öznel izdüşümlerdir. Her bireyin yaşadığı deneyimler ile şekillendirdiği zihin yapısı, herhangi bir nesne veya kavram için göstergeler oluşturur. Biz burada şiirde geçen imgeleri metin içerisinde ne ifade edip neye karşılık geleceğinin bulmacasını tamamlamaya çalışırsak doğru anlama en yakın sularda yüzmüş oluruz. İşte bu noktada gizli anlamlar aralanır ve artık şiir okuyucuya karşı anlamsal tamamlanma yaşar. Cansever'den örnek bir şiir incelemesi yapıp gerisini meraklı okuyuculara bırakmak okuyucular açısından faydalı olacaktır. Özellikle İkinci Yeni şiirinin önemli ana damarlarından biri sayılabilecek bu şiir, nasıl olur da aydın kitlesini içeren ve onlara hizmet eden özellikleriyle anılır. Günlük hayatın içinde çalışan herhangi bir adamın hikayesidir bu şiir. İmge meselesi bu şiirde masa ile karşılanmıştır. İşten dönen biri için yüklerden kurtulduğu, soyunup döküldüğü belki hayatın yükünden kurtulduğu yer, evin masası olarak çizilmiştir. Lakin şiiri İkinci Yeni şiiri yapan unsurlar; adamın günlük nesnelerden ziyade sevdiğini, yaşama sevincini, sonsuzluğu ve en çarpıcısı üç kere üç olan dokuzu koymasıdır. Şöyle ki; şiirin ilk dizelerinde hayatın yükünü koyan adam bu eyleminin sonucunda iki kavramla karşılaşılaşmaktadır. Birincisi ümidini ve hayatın biten, son bulan yapısı ile karşılaşmasıdır. İkincisi gerçeklik algısını bırakıp tamamen ve düşünmeden kaçmak eylemidir. Bu sebepten masa imgesi; unutmanın kaçmanın rahatlamanın imgesi olmasıyla beraber yabancılaşmaya da sebebiyet veren bir nesne haline evrilmiştir. Masa imgesinin etrafında örülen dokuz, sonsuzluk, hayat, bira, gökyüzü gibi kelimelerin de imgesel anlamları vardır. İmge yüklü İkinci Yeni şiiri için pencere kavramı; hayata açılan, sosyalleşme ve ümit noktasıdır. Aynı düzlemde gökyüzü kelimesi de bunu destekler. Lakin masaya konulan her bir kavram; hayatı, koşturmacayı ve bunların hepsinden kaçmanın bir yoludur. Masaya konulan sonsuzluk, hayatın biticiliğini ve sonlanan bir yapı olduğunu vurgularken ümidin de bırakılmasıdır. Anlatım açısından İkinci Yeni şiiri bireysel açılımlara denk düşer. Fakat bu şiirin ne anlattığını, ne için yazıldığını ve kime yazıldığını etkilemez. Bu durum sanatçının kendisiyle muhataplık kurduğu bir noktadır. Her ne kadar kaç gündür bira içmek isteyen bir adamın birasının dökülmesi dar bir kapsam alanını işaret etse de İkinci Yeni şiirinde; insanların isteklerinin körelmesi gibi geniş kapsamlı olağan bir durumun imgesi ve izdüşümüdür. Paralel açıdan uyku, tokluk, açlık da çok yaygın insani durumlardır ve biranın dökülmesiyle aynı noktayı işaret eder. Hayata karşı isteksiz bir hal alınması masaya konulan dertlerden kurtulmanın da olumsuz bir sonucudur. Tek taraflı düşünmeyen İkinci Yeni şiiri, hayatın birebir içerisinden kesitler sunabilir. Fakat bunu kesin bir gaye olarak da algılamamak yerinde olacaktır. Buradaki önem şiiri anlamak için ipin ucunun yakalanması ve bu durumun imgeden geçmesini iletmektir. Şimdi bizim de masanın üzerine koyduğumuz İkinci Yeni şiiri, bireysel ve zihinsel özelliğe sahip imgenin açıklanmasıyla anlamlanır. İkinci Yeni şairlerinin her biri yeni bir şiir dili yaratıp hayatı, insanları, toplum düzenini, aşkı, yalnızlığı nasıl gördüklerini okuyucularına anlatmak istediler. Yalnız olduğunu düşünen şairlerimiz birbirlerini yalnızlıkları sayesinde buldular. Türk şiirine hayali, bulmacayı, yaratıcılığı, özgünlüğü, düşünceyi getirmeye veya böyle bir şiir türünün de var olmasını hayal ettiler. Okuyucuyu da şiirin içinde aktif kıldılar. Şairin emeğinin karşılığında İkinci Yeni şiirinden zevk almanın bedeli okuyucunun emeği ile doğru orantılıdır. Dolayısıyla İkinci Yeni şiiri, bugün dahi düşünen ve soran okuyucuları aramaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/iklim-aktivistlerinden-degasin-little-dancer-sergisine-tepki", "text": "İklim aktivistleri, Washington, D. C.'deki National Gallery of Art'ta düzenlenen Edgar Degas'ın ünlü eseri Little Dancer sergisiyle ilgili olaylı bir protestoda yer aldılar. Aktivistler, müzenin sergilediği eserin, iklim değişikliği sorununa dikkat çekmek yerine sanatın tüketim kültürüne hizmet ettiğini iddia ediyorlar. Protestocular, Little Dancer heykelinin sergilendiği salonlara girerek performanslar gerçekleştirdi ve iklim değişikliği konusunda farkındalık yaratmayı hedefledi. Eylemciler, müzenin küresel krizler ve çevresel sorunlarla ilgili daha fazla sanat eseri sergilemesi gerektiğini savundular. Yetkililer, protestocuları müzenin güvenlik güçleri tarafından çıkarıldıktan sonra suçlamalarla karşı karşıya bıraktı. İklim aktivistleri, müzenin sanatın gücünü kullanarak sosyal ve çevresel adalet konularında daha fazla farkındalık yaratması gerektiğini savunuyorlar. Degas'ın Little Dancer heykeli, 19. yüzyıl Fransız sanatının önemli eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Aktivistler, eserin sergilenmesini eleştirirken, sanatın toplumsal konuları ele alma ve değişimi teşvik etme potansiyelini vurguluyorlar. İklim aktivistleri ayrıca, sanat dünyasının daha fazla sorumluluk alması ve güçlü bir ses oluşturması gerektiğinin altını çiziyorlar."} {"url": "https://gazetesanat.com/iktidar-kitabinin-yazari-robert-greeneden-insan-dogasinin-yasalari", "text": "Çoksatan listesinde yıllarca bir numarada kalan İktidar kitabının yazarı Robert Greene'den İnsan Doğasının Yasaları, Altın Kitaplar etiketiyle raflardaki yerini aldı. İnsan Doğasının Yasaları, insanların davranışlarını yorumlama konusunda ustalaşmanıza yardımcı olurken, onların karakterini anlama yeteneğinizi geliştirmenizi sağlıyor. İktidar, Ustalık, Baştan Çıkarma Sanatı, 33 Stratejide Savaş kitaplarının yazarı Robert Greene'nin ilgiyle beklenen yeni kitabı İnsan Doğasının Yasaları okurlarla buluştu. İnsan Doğasının Yasaları okuru sakinleştirerek, insanları daha stratejik bir şekilde gözlemleme fırsatı sunuyor, gereksiz yere tükenmemize neden olan duygusal krizlerden kurtulmamıza yardım ediyor. İnsanları motive etmenin ve etkilemenin gerçek yollarını öğretirken, kendi olumsuz davranış örüntülerimizi değiştirme gücü kazandırıyor. Robert Greene 1959 yılında Los Angeles'ta doğdu. Wisconsin, Madison Üniversitesi'nden mezun oldu. Bir süre Hollywood'da senaristlik yaptı. 1998 yılında yazdığı İktidar (Güç Sahibi Olmanın 48 Yasası) adlı kitabıyla şöhreti yakaladı. Ve bunu Baştan Çıkarma Sanatı ile 33 Stratejide Savaş izledi. 2003 yılında iş insanlarına danışmanlık yapmaya başlayan Greene, 2007 yılından beri de Amerikan Giyim Sanayicileri Derneği Yönetim Kurulu üyesidir. 2009 yılında pop sanatçısı 50 Cent'in yaşamını anlatan İktidarın 50. Yasası'nı, 2012'de ise Ustalık adlı kitabını yayımlamıştır. İnsan Doğasının Yasaları yazarın altıncı kitabıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/ilay-bilgili-tala", "text": "Türkçeye çevrili kitaplar basma noktasında Alain Badiou'dan Lacan'a geniş ve nitelikli bir yelpazeye sahip olan Monokl Yayınları öykü türüne de sıçrayarak çeşitliliğini arttırmayı sürdürüyor. Yeni yerli yazarlarla tanışmak isteyen okuyucular için de önemli alternatifler içeren yayınevinin bastığı ilk öykü kitabıysa İlay Bilgili'nin Talan adlı eseri. Kitabın editörlüğünü yayınevinin farklı kitaplarına da katkıda bulunan Volkan Çelebi gerçekleştirmiş. Çukurova'da doğup büyüyen İlay Bilgili, Marmara Üniversitesi'ndeki İngilizce Öğretmenliği eğitiminin ardından mesleğini icra etmeyi sürdürüyor. İlay Bilgili'nin de ilk öykü kitabı olan ve annesine, kızına, Çukurova'ya ve mağarasının güzel duvarlarına atfettiği Talan günümüz Türk edebiyatında nitelikli eser peşinde koşan okuyucular için de doğru adreslerden biri. Türkiye'nin adından söz edilmeyen insanlarını ve onların hikayelerini görebileceğiniz Talan ''bizden'' öyküleriyle hem bir aşinalığın kapılarını aralıyor hem de gözümüzden kaçan dramlara odaklanıyor. Biz de okumaları noktasında kendisine yeni pencereler açmak isteyenlerin ve halihazırda yazardan haberdar olanların seveceği bir söyleşi gerçekleştirmeye çalıştık. Buyurunuz. Öncelikle ben teşekkür ediyorum kıymet verdiğiniz için. Küçüklüğümden beri kendimi yazarak ifade etmekte daha iyiydim diyebilirim. Sonra yol görünüyor zaten. İnsan ister istemez az çok becerebildiği şeyi yapmaya devam ediyor. Üniversite'de arkadaşlarla fanzin çıkartıyorduk mesela, mahlas ile yazıyordum orada. Talan'dan önce sosyal medyada ve çeşitli web sitelerinde yazdığım yazıları derlediğim Yazdım Sihir Oldu adlı ilk kitabım yayımlandı. Fakat edebiyatla ve özellikle öykü ile ilgilenmeye 2017 yılında Altkitap Öykü Yarışması'na girme kararı vermekle başladım. Nasıl olsa yazıyordum, kolayca yapabilirim gibi geldi. Duvara tosladım ve hiçbir şey bilmediğimi anladım. O gün bu gündür öğrenmeye uğraşıyorum. Güzel ve meşakkatli bir yola girdim, elimden geldiğince yürüyorum, yürümeye devam etmek istiyorum. Öykü yazmaya başlamam ve Talan arasında üç yıl bile yok, dolayısıyla zaten benim çok öyküm yoktu. On sekiz, on dokuz öyküm vardı toplamda. Fakat başlangıçtan itibaren bir dosya oluşturma fikri kafamda hep vardı ve bu sebeple, tabiri caizse bir özgeçmiş oluşturmam gerektiğini düşünerek öykülerimi yarışmalara, saygı duyduğum dergilere yolladım sürekli... Bu noktada, kendime ve o dosyaya saygı duymam, o cesareti gösterebilmem için rüştümü ispatlamam gerekiyordu. Kitaptaki on dört öykünün iki ya da üç tanesi hariç hepsi bir yerlerde yayımlandı ya da seçkilere girdi. Dosyayı o öykülerden oluşturdum, dosyaya almadığım diğer öyküler kenarda duruyor. Bir tanesi benim için çok özel, kendime saklamaktan vazgeçersem belki yeni bir dosyaya koyarım onu. İlk kitapların çokça otobiyografik olduğu söylenir. Benimki de gerçekten öyle. Kitaptaki her şey kurgu fakat her öykünün biraz orasında biraz burasında ben varım. Beni şu anda olduğum insan olmaya iten çokça şey yaşadım dolayısıyla karakterlerim de genelde değişim yaşıyor. Bitirdikleri yerde başladıkları yerdekinden başka bir bakış ve duruşları var genelde. Öğreniyorlar, izliyorlar. Bir de adı sıcaklık mı bilmem ama ben oldukça hayalperest bir insanımdır, öyle ki asıl gerçekliğim odur sanki. Örneğin, çamaşır asarken gökyüzünden bir Unicorn inse asla şaşırmam ve hatta evdekilere, e ben size hep söylüyordum derim. Acıları, kederi masala dönüştürmeyi, devam etmeyi, boyun eğmemeyi, renkleri seviyorum. Karakterlerim de öyleler. Deli ve Çocuk öyküsünü konuşmak isterim. Anadolu'nun yabanıl bir portresi sunuluyor orada. Farklı milli ve etnik gruplara ait insanların bir arada yaşadığı bir kırsalda her şeyin yokuş aşağı gidişine tanık oluyoruz. Beri yandan erkek şiddeti, evlilik biçimleri gibi konularda da eril dilin hakimiyetine şahitlik ediyoruz. Özellikle büyükşehirlerde yaşayan ve kırsalı tanımayan insanlar için Deli ve Çocuk gibi öyküler çok kıymetli diye düşünüyorum. Bakınız büyük şehir dediğiniz yerler büyük kırsallardan başka bir şey değil aslında. İstanbul'da bir avuç eski İstanbullu kalmıştır ancak. Milli ve etnik grup derseniz, Türkiye'de adım attığınız her yerde ideoloji görürsünüz. Dolmuşta, kafede, okulda... Bunun taşra ya da şehirle bir ilgisi yok, burada önemli olan şey, insaniyet mertebesinde bir olmaya çabalamaktır. Başka hiçbir çare de yoktur. Buradaki çocuğu paylaşıp Doğu'dakine gözünü kapatarak, ölü ve acı ayırarak olmaz. En nihayetinde köyün delisi dediğin adamın bir anda kayboluşuyla -çünkü o delidir, bir ideolojisi yoktur- ortak evlat acısıyla, her türlü nefreti ve önyargıyı bırakıp beraberce ağlayan ve yas tutan insanlar var Deli ve Çocuk'ta. Birlikte olmaktan başka çaremiz yok bizim. Şiddet, eril dil, evlilik kurumu ve kodları... Atmosfer ister taşra ister şehir olsun insana dairdir bu kavramlar, birey olan insandan çok da sosyal yanımızla ilgilidirler. Toplumsal ilişkilerin ve coğrafyanın bize sürekli pompaladığı bu kodları bir şekilde kırmak zorundayız. Ben taşrayı seçkim mekan olarak çünkü orayı daha iyi biliyorum, daha çok seviyorum. Bir şeyi dikte etme niyetiyle, cımbızla konu seçip bu konularda yazmalıyım demedim. Bir öykü yazayım ve kadın cinayetini anlatayım, tecavüzü, sokak insanını anlatayım demedim. Evimde yemek yaparken, sınıfta ders anlatırken, balkonda sohbet ederken, sokaklarda gezerken benim gözümde, yüreğimde netleşen, gelip içime dert olan, kafamda anbean biriken ne varsa onu yazdım. Zaten mesele ne olursa olsun içselleştirdiğiniz zaman artık işin içine hissiyat da daha çok giriyor, yazdığınız kurgu da olsa her tarafına gerçek bulaşmış bir kurgu oluyor o. Yani amaç edinmedim ama dert edindim. Yazan birçok insanın günlük hayatın ayrıntılarını daha fazla gördüğünü muhakkak duymuşsunuzdur. Bir bayram gezmesindeydik. Bir odada. Köy enstitülü bir büyüğümüzdü gittiğimiz. Oda aynen öyküde tarif ettiğim gibiydi. Bir öykünün tam içinde olduğumu hissettim zaten hemen. Duvardaki Atatürk resmi, yaşlı amcanın siyah beyaz gençlik fotoğrafı... Herkes klasik bayram hoşbeşini yaparken benim zihnim odadaki ayrıntıları kaydediyordu. Çok etkileyici bir yalnızlık vardı odada ve bir o kadar da umut. Ben zaten yaşlı insanların yaşama umutlarına çokça şaşırırım, merak ettiğim bir duygudur o. Mesela bazen İlay kırk yaşına geldin, derim. Hüzünlenirim ama babaanneme giderim o, sonraki sene bulguru şöyle kaynatalım diye planlar yapar, ölmeyeceğinden emin midir yoksa ölmek mi istemiyordur? İşte tüm bu duygular, atmosfer, merak birbirine girince ortaya Panta Rhei çıktı. Öyküdeki görsellikten ziyade insanın, ne kadar hesaplaşırsa hesaplaşsın tüm yollarının yine kendine çıktığı duygusu beni çok düşündürmüştür. İlginç olan ne biliyor musunuz, her şey akıyor, her şey değişiyor ama insan sadece kendisi isterse değişiyor. Bu çok önemli bir mesele bence. Kitaba da adını veren Talan öykünüz beni en çok çarpan öykülerden biri oldu. Hepimizin derhal yüzleşmesi ve tanıklık etmesi gereken bir konusu var bu öykünün. Buradaki kadın karakter hakkında ne söyleyebilirsiniz? Erkeksi dünyanın sebep olduğu zulmün yanı sıra yalnızlık burada da hakim duygulardan biri. Ama bu kadın direnç de gösteriyor. Gitmek zorunda kalmak, buna mecbur kalmak direnç mi bilmem ama orada yaşananlardan sonra, belki bunu sürekli yaşayacağını da bilerek kendi noktasını kendi koyuyor karakter öyküde, evet. Talan, kitaptaki tüm kadın karakterler dahil bugün zulüm gören, şiddet gören, erkin karşısında dilsiz kalan, yalnız bırakılan, asla görülmeyen her kadını kapsayan bir genişliğe sahip. Anlatıcısı özel seçilmiş bir metin. Anlatıcısı örf, din, gelenek, ideoloji, ahlak, ayıp, yasak ve günahın hep birlikte yekleştiği, görünmez bir göz. İşte o göz, o kodlara kaç kadını feda ettik biz... Talan öyküsü, Münevver Karabulut, Ceren Damar, Özgecan, Şule Çet, Emine Bulut ve adını sayamayacağım niceleri için yazıldı. Düşünün Bergen ve Özgecan aynı mezarlıkta erkek şiddetinin kurbanları olarak yan yana yatıyorlar bu ülkede. Bunu yukarıda dediğim gibi kasıtlı yazmadım ama artık yüreğim tükenmişti bu acıdan, öyle akıttım. Bu kadını da erkeği de kodlayan, aç ve kudurmuş sistemi illa ki düzelteceğiz, düzeltmek zorundayız. Kimi yazıyla, kimi savaşla, kimi dansla ama illa ki kafa tutarak kadına şiddeti hiçbir zaman kabul etmeyeceğiz. Zamanlar üstü, ne güzel bir söylem olmuş. Çok teşekkür ederim, dilerim öyle olur. Taşra, dediğim gibi çok uzakta da değil. Bunu şehirde yaşarken oldukça sık gözlemliyorum. Herkesin kökleri taşrada aslında, iş, güç, ekmek derdi gelip sıkışmışız şehre. Ne şehre ne de taşraya aitiz artık, yersiz yurtsuz gibiyiz çokça... Zaten benim öykülerimin çoğunda o aidiyetsizlik de sıkça yer alır. Benim için taşra yazarken iki önemli itki duygusu var, birisi özlem, özellikle geçmişe ve çocukluğa; diğeri ise taşranın bereketi, dedikodusu, yapısı, hem imecesi hem de söylencesi... Çok beslendiğim, insanın aşkınlığını çok gördüğüm bir atmosfer taşra... İşin içine bir de doğa, yöresel tatlar, kokular, kelimeler de girince, hele de oraları biraz biliyorsanız taşra yazmak oldukça keyifli benim için. Şehirde yaşasam da şehri sonradan öğrendiğim için şehir yazdığım metinler biraz daha depresif ve kapalıdır zaten. Bir kitap yazdım, yazar oldum, edebiyat benim her şeyim gibi bir şey değil hissettiğim... Öyle de değil zaten... Evet, yazmak ve okumak bana yaşadığımı daha doğrusu neden yaşadığımı çokça hatırlatıyor. Talan'ın bana en önemli etkisi, bir şeye çok emek verirsem, bir şeyi çok istersem yapabileceğimi görmem oldu çünkü hayatımda ilk kez pes etmeden savaştım. Talan'a her baktığımda bunu görüyorum. Bir de ne şans ki ruhumu, yapımı çokça yansıtan bir yayınevi ile yolum kesişti, üzerine ilk öykü kitabı benim kitabım oldu derken oldukça keyifli, beni tatmin eden bir dört ay oldu. Yeni bir öykücü adayının ilk kitabı için her şey fazlasıyla güzel gidiyor bence gören, kıymet veren herkese çok teşekkür ediyorum. Hayatımda yazmak hep olacak bunu biliyorum, şimdiden yeni metinler oluşmaya başladı... Hazır olduğumu hissettiğimde, metinler yeterince demlendiğinde ikinci dosyayı gün yüzüne çıkaracağım, acele etmiyorum. Baktım ortada kayda değer bir şey yok, daha çok okuyarak ve çalışarak yazmaya devam edeceğim. Özetle, daha çok öğrendiğim ve bunun tadını çıkardığım fakat deliler gibi yorgun olduğum bir dönemdeyim. Ve bu kapsamlı, bana da cevaplarken birçok şey öğreten röportaj için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/ildiko-enyedinin-yonettigi-benim-20-yuzyilim-yayinda", "text": "İstanbul Modern Sinema, küresel salgın Covid-19 sebebiyle geçici olarak kapandığı bu dönemde sanatseverleri dijital platformlarda ağırlamaya devam ediyor. Macar sinemasının usta yönetmenlerinden İldiko Enyedi imzalı Benim 20. Yüzyılım adlı film 15-16 Mayıs'ta müzenin web sitesi üzerinden yayına açılıyor. İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg A. Ş'nin katkıları ve Macar Kültür Merkezi işbirliğiyle, İldiko Enyedi'nin yönettiği Benim 20. Yüzyılım (My 20th Century) filmini çevirimiçi olarak izlemeye açıyor. Geçtiğimiz mart ayında Ildiko Enyedi Hakkında Her Şey programında tüm filmlerine yer verilen usta yönetmenin ikinci uzun metrajı olan Benim 20. Yüzyılım adlı yapım, 1989 yılında Cannes'da Altın Kamera ödülüne layık görüldü. 20. yüzyılın şekillendirdiği yeni, modern dünyada kaderin cilvesiyle birbirlerinden ayrılan ikiz kız kardeşlerin hikayesini masalsı bir dilde anlatan film, www. istanbulmodern. org sayfası üzerinden 15 Mayıs Cuma saat 20.00'den itibaren 24 saat boyunca izlenebilecek. 19. yüzyılın sonlarında, Budapeşte'de doğan ikiz kardeşler Dora ve Lili küçük yaşta öksüz kalırlar. Yüzyıl dönümü olan 1900 yılının yılbaşı gecesinde, karlar altında kibrit satmaya çalışırlarken derin bir uykuya dalarlar ve uykularında iki esrarengiz adam tarafından alınarak birbirlerinden ayrılırlar. Yıllar sonra ise iki kardeş birbirlerinden habersiz, aynı trene binerler. Dora lüks vagonda seyahat eden bir dolandırıcı, Lili ise çeşitli hayvanların da bulunduğu bir vagonda giden feminist bir anarşisttir. Trende tanıştıkları Esrarengiz Bay Z, iki kardeşe de aşık olur ve yüzyıllar arasında fantastik bir yolculuğa çıkarlar. Yönetmen İldiko Enyedi'nin, 20. yüzyılın modernitesinin temelini oluşturan Edison, Tesla gibi mucitlerin şekillendirdiği bir dünyada kadınların yerini sorguladığı, rüyayı andıran bir üslupla anlattığı filmi 1989'da Cannes'da Altın Kamera ödülüne layık görülmüştü."} {"url": "https://gazetesanat.com/ilkem-gunerinin-ilk-kisisel-sergisi-bullseye-red-art-istanbulda", "text": "Çağdaş resmin genç temsilcilerinden İlkem Güneri'nin Bullseye adını verdiği kişisel sergisi 18 Mart Cumartesi günü RED art istanbul'da başlıyor. Sanatçının lowbrow ve street art akımlarından etkiler taşıyan eserlerinden meydana gelen sergi, 28 Mart tarihine kadar sanatseverlerin ziyaretine açık olacak. Çağdaş resmin genç temsilcilerinden İlkem Güneri, Bullseye adını verdiği yeni kişisel sergisini RED art istanbul'da sanatseverlerin beğenisine sunmaya hazırlanıyor. 2018 yılında Akdeniz Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun olan ve 2021 yılında aynı üniversitede resim ana sanat dalı üzerine yüksek lisansını tamamlayan İlkem Güneri, 2020 yılından bu yana RED art istanbul bünyesinde çalışmalarını sürdürüyor. Güncel olguları ironik bir bakış açısıyla aktardığı resimlerinde çoğunlukla stilize edilmiş çizgi karakterleri figür olarak merkeze alan İlkem Güneri, çocuksu ve minimalist yüz ifadeleriyle dikkat çeken bu figürlerin asi, sisteme başkaldıran ve özgürlüğüne düşkün karakterlere sahip olduğunu söylüyor. Bullseye sergisi, lowbrow ve street art akımlarından etkiler taşıyan 15'i aşkın eserden meydana geliyor. İlkem Güneri'nin yeni resimlerini sanatseverlerle buluşturmak için sabırsızlandıklarını dile getiren RED art istanbul Kurucu Ortağı Yiğit Aydın, kendine has üslubuyla kısa sürede fark edilen ve eserleri pek çok önemli koleksyonda yer alan İlkem Güneri'yi genç kuşağın en parlak sanatçıları arasında gördüğünü ifade ediyor. Aydın, Kullandığı temalardan renk paletinin çarpıcılığına kadar İlkem Güneri'yi özgün kılan birçok özelliği var ancak bunların arasında benim için en değerli olanı sanatının yarattığı pozitif etki. İlkem'in eserlerini izleyen herkesin yüzünde kocaman bir tebessüm oluşuyor ki bunu başarabilen sanatçı sayısının çok da fazla olduğunu söyleyemeyiz. İçinden geçtiğimiz bu zorlu dönemde İlkem'in eserlerinin sanatın iyileştirici gücünü gerçek anlamda yansıttığına inanıyorum diyor. Elde edilen gelirin bir kısmının, son günlerde deprem bölgesindeki çocuklara verdikleri destekle dikkat çeken UCİM'e bağışlanacağı Bullseye sergisi, 28 Mart tarihine kadar RED art istanbul'da sanatseverlerin ziyaretine açık olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/ilknur-tunali-algilar-adli-sergisiyle-antalya-muzesinde", "text": "İlk uluslararası solo sergisini geçtiğimiz yılın ortalarında Almanya'nın Detmold kentinde gerçekleştiren İlknur Tunalı, Türkiye'deki ilk solo sergisinin açılışını 21 Ocak'ta Antalya Müzesi'nde gerçekleştirdi. Resimle olan ilişkisi 30 yıla yakın bir zamanı kapsayan sanatçının aldığı Estetik ve Sanat Felsefesi dersleri ve genç yaşlardan beri okuduğu felsefe tarihi sanata bakış açısını şekillendirmiştir. Figür çizimlerinde anatomi bilgisi avantajı olmuştur. Sağlık bilimlerinden sosyal bilimlere uzanan ve dört ayrı üniversite mezunu olduğunu söyleyen Tunalı; Profesyonel çalışma hayatımı sonlandırdıktan sonra kişisel sergilerim için yoğun çalışma ortamı buldum. Bu sergimin adını Algılar olarak belirledim çünkü her birimizin dünyayı algılama biçimi birbirinden farklıdır. Düşüncelerimiz ve inançlarımız nesneleri görüşümüzü etkiler. Her bir insan dünyayı diğerinden daha farklı algılar. Bu tablolar; tüm hayatım boyunca okuduğum kitapların, yolculuklarımın, kayıplarımın, insan ilişkilerimin, toplumsal ve ekolojik duyarlılığımın, sezgisel ve düşünsel dünyamın bir yansımasıdır diye belirtti."} {"url": "https://gazetesanat.com/illustrasyonlari-ile-hayata-dokunuyor", "text": "İllüstratör Sevgi Oral'ın çizimleri biz yetişkinleri bazen bir çocuk gibi mutlu olmaya, bazen de içimizi sıcacık yaparak farklı dünyalara dalmaya sevk ediyor. Farklı renk ve biçim algısıyla özellikle doğa ve hayvan figürleri gibi temalarla illüstrasyonlar çiziyor. Çocuk kitapları, animasyon karakter çizimleri vb. alanlarda profesyonel bir çizer olan Sevgi'nin özellikle resimlediği kitaplar çocukların hayal dünyasını genişletecek nitelikte. Bunlar çocukların da anlayabileceği eleştirel, cinsiyetçi olmayan, çevreci, tüm türleri kapsayabilen dünya insanı bireyler için yapılan illüstrasyonlardır. Bu çizimlerde; mutluluğu, üzüntüyü beraber yaşayan, paylaşan karakterler yaratıp ve özellikle çocukların bundan motive olmasını sağlamayı kendine amaç edinmiştir. Çizimlerinde hem çocukça düşünüp hem yetişkin dünyasından bir gözle bakmaya çalışmakta ki bu da iki taraf için de ortak noktalar bulmasını sağlamakta. Bu düşüncelerden de yola çıkarak okuyucunun, hikayedeki karakterlerle ve renklerle tam anlamıyla bütünleşebilmesini sağlamakta. Çocuk dünyasına yetişkin gözüyle girmek isterseniz @sevgibirazciksevgi adlı instagram sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Aynı zamanda bunların yanında @sevgibenideciz adlı illüstrasyon sayfasında da, kendisinin Hikayeli çizimler olarak adlandırdığı illüstrasyonlarını görebilirsiniz. Adından da anlaşılacağı gibi çizimleri bize, gerçekte hikaye devam edecekmiş hissi vermektedir. İç ve dış mekandaki hiçbir şeyin detayını atlamıyor. Mekanların derinliğini, perspektifini, insanları, sizin ona verdiğiniz her detayı ve konuyu müthiş bir yaratıcılıkla aktarıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/illustrator-sinan-ege-roportaji", "text": "Sinan EGE: Klasik bir söz vardır. ''Kendimi bildim bileli hep çizerdim.'' Sanırım bu benim için de geçerli bir durumdu. Eğitim boyunca ders çalışma kitaplarımın boş sayfaları bir şeyleri karalamam için bilerek boş bıkılmış gibiydi. Her zaman bir şeyler karalarken buluyordum kendimi. Muğla Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-iş Öğretmenliği lisans bölümünü bitirdikten sonra da çizmeye üretmeye devam ettim. Çünkü çizmek bana gerçekten iyi geliyordu. Yıllar içerisinde insan nasıl değişiyorsa sizinle birlikte çizgileriniz tarzınız da değişime uğrayabiliyor. Tabi ki ilk zamanlar tazım şu ankinden çok farklıydı. Zamanla kendinizi bu dilde yeterince ifade ettiğinizi ya da bu dilin artık yetersiz kaldığını düşünüp farklı tatlar aramaya girişebiliyorsunuz. Öyle bir şey olmalıydı ki kendimi daha rahat ifade edebilmeliydim. İzleyiciyi kendime ortak etmeliydim. Çalışmaların bende uyandırdığı hislerin benzerlerini hissetmelerini sağlamalıydım. İllüstrasyon bana bu yolu sunuyordu. Böylelikle üzerinde anlatacak çok şeyimin olduğunu söyleyecek çok sözümün olduğunu düşündüğüm bir sürece girmiş oldum. Düşsellik bir değer ve kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Bu insanın yaşanmışlığıyla doğrudan bağlantılı bir durum. Benim yaratma sürecinde daima yaşanmışlıklarımın anlık duygularımın tepkilerimin etkisi oldukça büyük. Bir durum karşısında duyduğum acı, sevinç, korku, nefret gibi hisler ister istemez bir tepki gibi çalışmalarımda yer ediniyor. Ben sanatçı açısından herhangi bir kaybın söz konusu olduğunu düşünmüyorum. Sanatçı kendi imgelerini oluşturarak duygu-düşünce dünyasını kendi algı ve kurgu dünyasına göre yansıtır. Böyle olunca sanatçının yaratımı her ne ise anlatmak istediği şeyi ona yüklemiştir. Eserde kullandığı bir nesne bir simge sanatçı için birçok şey anlatır duruma gelebilir. Aynı şekilde izleyici açısından düşündüğümüzde sanatçının bu aktarımında kendi hayatından izler bulup bu durumu daha da anlamlandırabilir. Benim izleyiciyle eserlerim arasındaki bağı, mesajı daha güçlü kılmak için çalışmalarımda kullandığım renkler, simgeler, nesneler, yüz ifadeleri ve vücut formları üzerinde bazı deformasyonlar önemli yer tutar. Ben bir duygu aktarımı yapıyorum ve bunu da en iyi bu şekilde yapabildiğime inanıyorum. Teknolojinin artması ve yaygınlaşması hayatımızın odağına yerleşmesine neden oldu. Sanatın bundan etkilenmemesi neredeyse imkansız hale geldi. Özellikle günümüzde yoğun bir kullanım söz konusu oldu. Teknolojik aletlere yeni yeni yüklenen güçlü yazılımlar illüstrasyon alanında geleneksel yöntemler yerini dijitale büyük oranda bırakmış oldu. Bu değişim illüstratörler için kolay tüketim, kopyalama, teknolojik cihazların gereksiz pahalılığı gibi olumsuz yönler barındırsa da birçok olumlu yönü de bulunuyor. Dijitalde yapılan işin süresi geleneksel yöntemlerde yapılan işlere göre daha kısa ve dijitalde kullanılan materyaller zahmetsiz olduğu için büyük bir zaman tasarrufu yapmış oluyorsunuz ve ürün çeşitliliği, niceliği bakımından daha fazla iş üretmiş oluyorsunuz. Bir de dijital bir işte yapılan bir hatayı düzeltmek geleneksel yöntemlerle yapılan işlere göre çok daha kolaydır. Zaman ve mekandan bağımsız hale gelip istediğiniz her yerde istediğiniz zaman üretim yapma imkanı bulmuş oluyorsunuz. Bu saydığım olumlu yönlerin illüstrasyon alanında inanılmaz bir çeşitlilik sağladığı yadsınamaz bir gerçek. Bu alanda yapılan işler tek bir mecraya hitap etmekten çıkıp bir çok alanda illüstrasyonlar kullanılmaya başlandı. Yapılan işlerin çerçeve içinde duvarda asılı bir iş olması dışında bir kitap kapağında, bir dergi sayfasında, bir reklam afişinde, bir çocuk kitabında tekrar hayat bulmasını kolaylaştırdı. İnsanoğlu yaşadığı hiçbir çağda tam anlamıyla mutlu olmamıştır. Bundan duyulan hoşnutsuzluk bir tepki olarak sanatta yer bulmuştur. Benim çizimlerimde de bu dile geliş söz konusudur. Hepimizin yaşadığı, hepimize tanıdık gelen ortak duyguların çizimlerimin ortak teması olduğunu söyleyebilirim. Hiçbir zaman şunu çizeyim diye bir esere başlamadım. O gün o an ne hissediyorsam kalemi elime aldığımda ne çizeceğimi öğrenmiş oluyorum. Bu yüzden rahatlıkla çizimlerimin ana odağının anlık ruh halleri ve olaylar karşısında verdiğim tepkiler olduğunu söyleyebilirim. Yaşanılan yerin, ışığın, müziğin, insanlar üzerinde olumlu ya da olumsuz etkilerinin olduğunu biliyoruz. Bu da düşsel yaratımınızı mutlaka etkiler. Algıyı, dikkati bozacak şeyler, yapılan çalışmaya yeterince odaklanamama sorununu ortaya çıkarır. Böyle olunca ben kendimle baş başa kalacağım sessiz ve ferah ortamları tercih ederim. Çünkü çizim yapmak, bulunduğunuz dünyadan bir anda sıyrılıp düşsel bir yolculuğa çıkmanızı gerektiriyor. Benim için bir trans hali olabilir bu durum. Dediğiniz gibi geniş perspektifte yaşanılan şehir hatta ülke olarak düşünürsek mutlaka şuan ki durumdan çok farklı bir hissiyat içinde olurdum. Çünkü yaşanılan yerin kültürü, yaşayış biçimi, inançları, insanın düşünce şeklini inşa eder. Başka bir ülkede başka bir şehirde yaşıyor olsaydım aynı çizimleri yapar mıydım emin değilim. Siz isteseniz de istemeseniz de yaşadığınız yer, kültürünüz, sizin eserlerinizde bir şekilde yer ediniyor. Şöyle bir kararsızlık olabilir her sanatçının anlatmak istediğini en iyi şekilde aktarmak adına karar verme noktasında kararsızlık yaşadığı oluyordur. Burada sanatçının hayal gücü devreye giriyor. Empati yeteneği devreye giriyor. Bunları ne kadar iyi derecede yapabilirse bu durumu o derece ortadan kaldırabileceğini düşünüyorum. Tabi bu kararsızlığın olumsuz bir durum yaratacağını düşünmüyorum. Aksine sanatçı için bu uçsuz bucaksız alan sanatçıya üretkenlik açısından kolaylık sağlar. Sanatın devamlılığı da tıkanmayışı da sürekli yeni şeylerle hayat bulması da bu yüzden. Üretimlerinizi ne şekilde kullanıyorsunuz ya da düşünüyorsunuz? Kitap, sergi, çoklu çalışma veyahut başka bir alan bazında düşünebilirsiniz bu soruyu. Her şeyden önce ben kendim için üretim yapıyorum. Bu yaratma süreci ve ortaya çıkan ürün bana haz veriyor. Benim için gereklilik gibi bir şey oldu, kızmak, ağlamak, dertleşmek, yemek yemek gibi, su içmek gibi, çizmek benim için bir ihtiyaç. Bu his kadar önemli bir şey daha var, ortaya çıkmış bir ürünü başkalarına sunarak onları buna ortak etmek. Bunu yakın çevremde sosyal platformumda izleyicilerimle paylaşıyorum. Yakın bir zaman için kişisel bir sergi hazırlığı içine girdim. Biraz daha uzun vade de tüm çizimlerinin bana ait olacağı kısa bir animasyon film yapmak istiyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/illustratorler-platformu-ile-bahcesehir-universitesiden-yeni-bir-isbirligi", "text": "İllüstratörlerin markalaşmalarına, ulusal ve uluslararası arenada görünür olmalarına olanak sağlamayı amaçlayan İllüstratörler Platformu, Bahçeşehir Üniversitesi ile yeni bir iş birliğine imza attı. Bahçeşehir Üniversitesi ile gerçekleştirilen iş birliğinde animasyon, illüstrasyon, reklam, yayıncılık ve iletişim alanlarında birçok ortak proje ve genç sanatçılar için eğitim programlarının hazırlanması planlanıyor. Ortak proje ve eğitimler kapsamında, sektördeki sorunlara karşı çözüm odaklı çalışmaların yanı sıra yeni nesil sanatçıların karşılaşabilecekleri olası konular üzerine yoğunlaşılacak. Ayrıca Bahçeşehir Üniversitesi, İletişim Fakültesi hocalarından Çizgi filim ve Animasyon Bölüm Başkanı sayın Prof. Dr. Nazlı Eda Noyan ve Dekan Yardımcısı sayın Dr. Şafak Şahin İllüstratörler Platformu'nun seçici danışma kurulunda yer alıyorlar."} {"url": "https://gazetesanat.com/illustratorler-sergide-bulusacak", "text": "Türkiye'de 2007 yılında çocuk gelişimine yönelik içerik ajansı olarak kurulan ZNN Network tarafından düzenlenecek İllüstratörler Platformu 1. Karma Sergisi Maltepe Üniversitesi, GSF Çizgi Film ve Animasyon Bölüm Başkan Yardımcısı Devrim Dinç İlkan ve İllüstratörler Platformu'nun kurucu başkanı Nurgül Şenefe küratörlüğünde 21 Aralık 2019 3 Ocak 2020 tarihleri arasında Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi'nde illüstratör sanatçıları, adayları ve illüstrasyona ilgi duyanları bir araya getirecek. İllüstrasyon alanında sektörü desteklemek ve tanıtmak amacıyla geçtiğimiz aylarda İllüstratörler Buluşması adı altında birçok şehirde illüstratör sanatçıları ve adaylarıyla buluşma gerçekleştirdi. İllüstratörler Platformu, düzenleyeceği karma sergi ile birlikte illüstratör ve illüstrasyon alnını tanıtmak, illüstrasyonun önemli bir sanat dalı olduğunu göstermek, illüstratörler arası birlik beraberlik gibi amaçları hedefliyor. İllüstratörler Platformu, sergide yan etkinliklerinde olacağı gibi gelen misafirlerin farklı alanlarda bilgi sahibi olmasını da amaçlıyor. Duru Ekşioğlu'nun katılımıyla gerçekleşecek Suluboya ile Deneysel Kartpostal Atölyesi ve Esra İlter Demirbilek'in katılımıyla gerçekleşecek Hayalindeki Kadıköy Kolaj Atölyesi'nin yanı sıra Sarp Süerdaş ile Suluboya ile Kitap Ayracı Atölyesi, Nagihan Özkar ile Yılbaşı Pop-up Kartpostal Atölyesi ve Emine Kayalar ile Suluboya İllüstrasyon Atölyesi gibi etkinlikler gelecek katılımcılara deneyim kazandıracak. Platformun etkinlik programında Branşlaşarak Fark Yaratan İllüstratörler Söyleşi serisinin üçüncüsü de gerçekleşecek. İllüstrasyonun farklı alan ve sektörlerinde uzmanlaşmış sanatçılar kendi tarzlarının keşfini, deneyimlerini ve başarı hikayelerini paylaşılacağı söyleşinin konuşmacıları; Necmi Yalçın ve Tarık Tolunay tarafından gerçekleştirilecek. Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi'nde ziyaretçiler sergiye ücretsiz katılım gösterebilecekler. Gerçekleşeceği detaylı program www. illustratorsplatform. net ve sosyal medya hesaplarından takip edilebilir. Sergi süresince platform sanatçıları atölye çalışmalarından imza günlerine sürpriz etkinlikleri ile Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi'nde olacaklar. İllüstratörler Platformu'nun İlk Portfolyo Günleri de sergi sürecince tamamlanacak. Üyelik sistemiyle hizmet veren platformun yapısında sektörde yer edinmiş isimlerinin yer aldığı danışma kurulu ve başta üniversiteler olmak üzere farklı sektörlerin dernek ve vakıf gibi iş birlikçileri yer alıyor. Platformun danışma kurulu sektördeki sorunları çözmek üzere çalışmalar sürdürürken platform, bünyesindeki iş birlikçileriyle çeşitli etkinlikler düzenleyerek eğitim başta olmak üzere network geliştirme gibi alanlarda üyelerine fayda sağlayabilmeyi hedefliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/illuzyon-muzesinde-yeni-bir-donemin-kapilari-aralaniyor-online-rezervasyon", "text": "İstanbul'un ikonik semti Beyoğlu Narmanlı Han ve Anadolu Yakası'nda yer alan Emaar Square AVM olmak üzere Türkiye'de iki ayrı şubesi yer alan İllüzyon Müzesi ziyaretçilerine daha iyi bir hizmet sunmak için online rezervasyon sistemine geçiş yapıyor. Artık kapıda uzun kuyruklarda beklemeye son: online rezervasyon ile dijital dönem başlıyor! İllüzyon Müzesi'nde yeni yıl ile birlikte yeni bir dönem başlıyor. Özellikle tatil günleri müzenin kapısında oluşan uzun kuyruklar ve sonu görünmeyen sıralar için online satış sistemine geçiliyor. Müze ziyaretleri, Museum of Illusions web sitesi www. museumofillusions. com. tr üzerinden bilet alırken planlanıyor ve sıra beklemeden illüzyonların dünyasına bir adım daha yaklaşılıyor. Online rezervasyonda %20 indirimli bilet satışı başlıyor! Online bilet alanlar, yeni sisteme geçişe özel %20 indirimli olarak biletlerini alabiliyor. İllüzyon Müzesi kurduğu online rezervasyon sistemi ile müşterilerine daha iyi ve daha hızlı bir deneyim sunmayı hedefliyor. Vortex Tüneli, Ames Odası, Sonsuzluk Odası ve birçok illüzyon ile dikkat çekmeye devam eden İllüzyon Müzesi'nin Müdürü Cihan Kılınçkaya Müzemiz açıldığı günden bu yana gerek yetişkinlerin gerekse çocukların ilgi odağı. Bu yoğun ilgi bizleri mutlu ediyor. Kapıda oluşan kuyrukları görmek mutluluk verici fakat misafirlerimizi sıra beklemeden, daha hızlı ve konforlu bir şekilde ağırlamak bizim için daha önemliydi. Online rezervasyon sitemi ile artık her şey çok daha kolay. sözleriyle yeni dönemden bahsetti. Emaar Square AVM'de açılan şubenin Anadolu Yakası'nın uğrak noktalarından biri olacağını dile getiren Kılınçkaya, '' Museum of Illusion Anatolia, Anadolu Yakası'nın en eğlenceli etkinlik noktası olacak dedi. Museum of Illusions İstanbul Anatolia'yı diğer müzelerden ayıran en önemli özelliklerden biri de kişinin kendi deneyimiyle, illüzyonların bir parçası haline gelmesi oluyor. İnteraktif öğrenme ve eğlenme alanları ile de dikkat çeken Museum of Illusions İstanbul Anatolia, aynı zamanda çocukların yaratıcılıklarını geliştirilmesine büyük katkılar sağlıyor. İstiklal şubesinden farklı olarak yeni sergilerin ve konseptlerin bir arada olduğu Anatolia şubesi de ziyaretçilerden yoğun ilgi görmeye başladı. 2015 yılında Zagreb'de ilk müzenin açılmasının ardından 4 yıl içinde Berlin, New York, Atina gibi 31 farklı Dünya şehrinde müze deneyiminden fazlasını sunmaya devam eden Museum of Illusions İllüzyon Müzesi, 16. lokasyonu İstanbul'da kapılarını açtığı Temmuz 2019 bu yana 250.000'den fazla ziyaretçiyi ağırladı. Şu an İstanbul'da Avrupa ve Anadolu yakasında bulunan 2 şubesiyle ziyaretçilerini illüzyonlarla büyülemeye devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/inceleme-kadinin-sesi-yok", "text": "Filistin asıllı yazar Etaf Rum'un Kadının Sesi Yoku kaybedilen hayallerin, umutsuz hayatların ve kadınlara ikinci cins muamelesi yapan baskıcı bir toplumun dehşete düşüren hikayesi. Rum, Arap-Amerikalı ailelerin geleneklerinin, kültürünün ve toplumsal beklentilerinin hesabını tutarken, iç sesini dinlemeye ve onu takip etmeye cesaret ediyor. Rum o sesi tüm dünyayla paylaşarak kadınların eşitlik mücadelesinde büyük bir hizmette bulunuyor. İster fantastik bir dünya anlatsın, ister distopik bir evrende geçsin, ister günlük yaşamın kurgusal bir halini sunsun; kitabın temel amaçlarından biri okuyucuya bilgi vermektir. Yazar, okuyucunun merakını giderirken, onu tatmin edecek gerçekliklerin yanında, yüzleşmeye hazır olmadığı bilgileri de kabul etmek zorunda bırakır. Gerçekler acıdır. Kitap okuyorsanız bunu kabullenmek de vardır işin ucunda. Etaf Rum'un ilk romanı Kadının Sesi Yok Arap-Amerikalı ailelerin geleneklerinin, kültürünün ve toplumsal beklentilerinin hesabını tutarken, aynı zamanda Arap kadınlarının insanı dehşete düşüren gerçekliğini de gözler önüne seriyor. Kadının Sesi Yokta üçüncü tekil şahıs anlatıyı kullanan Rum üç farklı zaman içinde aynı aileden üç farklı kadını takip ediyor. Anlatıcı ilk olarak 1990'da 17 yaşında kendisinden 12 yaş büyük Filistinli Adem ile görücü usulüyle evlendirilen İsra ile tanıştırıyor okuyucusunu. Kafasındaki Binbir Gece Masallarıyla dolu romantik bir aşk yaşayacağını düşündüğü Adem ile Birzeit Filistin'den Adem'in yaşadığı Brooklyn'e taşınıyor. Yazar ikinci olarak 2008'de İsra'nın en büyük kızı 17 yaşındaki Deya'dan bahsediyor. Uzun zaman önce anne ve babasını trafik kazasında kaybeden Deya, üniversiteye gitme hayalleri kursa da babaannesi Feride onu evlendirmek istiyor. Üçüncü kadın ise Feride. Feride'nin ailesi için niyetleri ve sırları ile birlikte 1998'den başlayarak İsra'nın hikayesindeki boşlukları dolduran ve Deya'nın hikayesini açıklamaya yardımcı olan anlatı geliyor. Rum, okuyucuya İsra ve Deya'yı iki zıt kadın karakter olarak sunuyor. İsra itaatkar, sessiz ve uysalken, Deya meydan okuyan, meraklı, açık sözlü ve neredeyse bas bas bağırabilen bir kişiliğe sahip. İsra ve Deya sadece iki önemli özelliği paylaşıyor; üzerlerinde toplanan toplumsal evlilik beklentileri ve kitap sevgileri. Üç kadın içinse ortak tek nokta; topluluklarının onlardan istedikleri evlilik görevi. Annesinin İsra'ya dediği gibi; Şunu aklından asla çıkarma. Bir kadın için bu hayatta evi ve yuvası dışında hiçbir şey yoktur. Kadın evlenmek ve çocuk doğurmaktan başka işe yaramaz. Böyle bir toplumda tabii ki en önemli annelik görevi de doğurduğun çocuğun erkek olması gerektiği. Bu evlilik ve annelik durumu bir erkek doğuramayan ve Adem'e 4 kız çocuğu 'verebilen' İsra'nın hayatına hükmediyor. Annesinin erkek çocuk isteği üzerine baskı altında kalan Adem ise İsra'yı her yeni doğan çocukla birlikte daha fazla dövmeye başlıyor. Bu doğumlar başarısızlık olarak görülürken, İsra'nın sessizliği daha da derinleşiyor. Kız çocuk doğuramaması ona suçluluk duygusu olarak yansıyor. İsra okuduğu kitaplardaki mutlu sonu hiçbir zaman yaşayamayacağının farkına varıyor. Deya ise Feride'nin ve kız kardeşleri de dahil ailenin geri kalanının kendisinden beklentilerini anlıyor. Ama kabullenmek yerine üniversiteye gitmek istediğini söyleme cesaretini gösteriyor. Deya bir gün evin kapısının önünde bulduğu nottaki verilen adrese gidiyor. Notun sahibinin yanına gittiğinde, her Arap kadınıyla aynı olan kaderini değiştirecek ve ona ihtiyacı olan cevapları verecek soruları Feride'ye sormasını sağlayacak cesareti buluyor. Rum kitap boyunca iki kavram üzerine araştırmasını temellendiriyor; Sessizlik ve aidiyet. Romanın ilk cümlesinden son cümlesine kadar sessizlik o kadar büyük rol oynuyor ki neredeyse romanda bir karakterin kendisi gibi görünüyor: Benim geldiğim yerde bu hikayeleri kendimize saklarız. Başkalarına anlatmak duyulmuş şey değildir, tehlikelidir, büyük bir utançtır. Rum sessiz kalmayla ilgili tüm sorunları yıkmaya çalışırken, sessiz kalma durumunun sadece kadınlara özel olmadığını erkeklerin de topluluğa boyun eğdiğini baskı ve sorumluluklarının onları ezdiğinin altını çiziyor. Aile içi şiddet ve tacizlerin temelinde yatan şeyin ise bu baskı olduğunu söylüyor. Deya kendisi ve ailesiyle ilgili şok edici gerçekle birlikte, kendi geleceğini kendi istediği gibi kurmak için Feride'nin karşısına geçebiliyor. Kitap, muhafazakar bir toplumda kadınların ezilmesi, kadınlara duygusal ve fiziksel işkence, namus, aile bağları, ataerkilliğin kadınlar üzerindeki olumsuz etkileri, göçmenlerin sorunları, mücadeleleri ve göçmen yaşamının zorlukları gibi birçok temaya değiniyor. Arap erkeklerinin kadınlara davranışlarının yanı sıra kadınların da kötü standartları bir sonraki nesle nasıl aktardıklarını gösteriyor kitabı boyunca Rum. Rum kendi bu döngüyü kırmak istese de çoğu zaman iğneyi de kendine batırmadan edemiyor. Kadınların hayalleri ve istekleri değil de sadece görev ve sorumlulukları var gibi gözüküyor. Kadının Sesi Yokun, biz Ortadoğulular için konuya ne kadar aşina olsak da kolay okunan bir kitap olmadığı ortada. Kasvetli ve karanlık tonları çok fazla. Konunun kendisi, Batılı ya da Doğulu olsun herhangi bir okuyucuyu rahatsız edecek şekilde aktarılıyor. İsrail'in Filistin topraklarını işgaliyle ortaya çıkan silahlı askerler, kontrol noktalarındaki aşağılanmalar ve mülteci kamplarındaki sefaletle yükselen şiddet mirasına da değiniyor yazar. Filistin'deki şiddet Amerika'da da olsalar kalıcı ve silinmeyen izler bırakıyor herkesin üzerinde. Ama kadınlar erkeklerden farklı olarak işgalle birlikte muhafazakar kültür tarafından iki kez mağdur olmuş oluyor. Rum 'İkinci Cins'e İsra gibi sessiz ve itaatkar olmayıp Deya gibi sesini çıkarırsa eşitliği sağlamanın temellerini atacağını söylüyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/inci-evinerin-yeni-sergisi-evin-otesi-imalat-hanede-aciliyor", "text": "İMALAT-HANE sezonun ikinci sergisinde İnci Eviner'in çalışmalarını ağırlayacak. 7 Ocak-8 Nisan 2023 tarihleri arasında izleyiciyle buluşacak olan Evin Ötesi adlı sergi, sanatçının farklı dönemlerinden yapıtları bir araya getirecek. Çalışmalarında gölgelerin haritasını çıkaran İnci Eviner, modern aklın üç boyutlu evrenini temsil etmekten öte, ele aldığı malzemenin doğası gereği çok katmanlı ve uçsuz bucaksız olmasına odaklanır. Eviner'in haritaları, sık sık kendi üzerine katlanır, kat yerlerinden yeni yeni rotalar doğar, dolambaçlıdır. Bildiğimiz anlamdaki haritalar kullanım amaçları gereği dünyanın karmaşasını soyutlayıp iki boyuta indirmeye çalışırken Eviner, haritalarına yaşamın çoğulluğunu geri verir. Sanatçının haritaları içlerinde kaybolmak içindir. İMALAT-HANE'nin birinci yıldönümünü de kutladığı sergiyi, 8 Nisan 2023 tarihine dek ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/inci-kefali-kefinin-sevgi-ve-heyecan-dolu-seruvenleri-devam-ediyor", "text": "Ekranların sevilen haber programı sunucusu Seda Öğretir'in kaleme aldığı, Nuran Balcı Özekçin'in resimlediği Kefi'nin Maceraları: Kefi ve Yeni Arkadaşı raflardaki yerini aldı. Van Gölü'nde yaşayan Kefi, sevgi dolu ve bir o kadar da macera tutkunu bir inci kefali... Serinin ilk iki kitabında pek çok zorlukla mücadele edip ucu antik kentlere varan keyifli yolculuklara çıkan kahramanımız bu kez bir yaz ördeği olan Benekli'yle arkadaş olup yepyeni şeyler öğreniyor, türlü serüvenlere atılıyor. Ancak yeni dostuna dikkat kesilen Kefi'nin, halinden hiç de memnun olmayan biriyle yüzleşmesi ve sorunlarını çözmesi gerekiyor. 1980 yılında Eskişehir'de doğan Seda Öğretir, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü'nden mezun oldu. 2001 yılından bu yana ulusal televizyon kanallarında program ve haber merkezi bölümlerinde çalıştı. Muhabir, editör, sunucu, moderatör olarak görev yaptı. Halen bir haber kanalında çalışıyor. Mesleğiyle ilgili özel kurslarda ve üniversitelerde eğitim veriyor. Kalemleri, defterleri ve kitapları çok seven Seda Öğretir evli ve Ada'nın annesidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/insan-doga-iliskisi-uzerine-4-film-kayip-ruzgarlar", "text": "Pera Film, Mart ayının ikinci programında Kristal Berraklığı sergisinden ilhamla hazırladığı seçkiyi sinemaseverlerle buluşturdu. Pera Müzesi web sitesi üzerinden gösterime sunulan Kayıp Rüzgarlar adlı programda, deneysel sinemanın önemli ismi Caryn Cline'ın botanicollage tekniğiyle oluşturduğu filmleri ile, ödüllü yönetmen Belma Baş'ın prömiyeri Toronto Film Festivali'nde yapılan Zefir filmi yer alıyor. Pera Müzesi Film ve Video Programları, Kristal Berraklığı sergisi kapsamında hazırladığı Kayıp Rüzgarlar adlı programı çevrimiçi olarak izleyiciyle buluşturdu. Kristalin simgesel anlamlarının ötesine geçerek güncel sorunları gündeme taşıyan sergide işaret edilen insan-doğa ilişkisi bu kez, filmler aracılığıyla mercek altına alınıyor. Yirmi yılı aşkın süredir renk tonu ve ortam üzerinde deneyler yapan Caryn Cline, botanicollage tekniğiyle ürettiği 3 filmle, Belma Baş ise ilk uzun metrajlı kurmaca filmi Zefir ile seçkide yer alıyor. Film yapımcısı, küratör ve öğretmen Caryn Cline, renk tonu ve ortam üzerinde deneyler yaparak, tanıdık şeyleri yabancı bağlamlarda, farklı bir bakış açısıyla izleyiciye sunuyor. İlk kez Stan Brakhage tarafından kullanılan ve kendisinin botanicollage adını verdiği teknikle sıra dışı animasyonlar yaratan Cline, normalde gözden kaçan küçük doğal objelerin film karesini doldurduğunda nasıl etkileyici formlara dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Çiçek ve yaprak gibi organik materyalleri film şeridine yapıştırarak deneysel eserler üreten yönetmen, bitkileri tanıdık olmadığımız ortamlarda sunarak gerçekliği tamamen değiştirmeyi hedefliyor ve bizi bitki dünyasıyla olan ilişkimizi sorgulamaya davet ediyor. Program kapsamında, İnsan Soyu Ota Benzer, Kayıp Rüzgarlar ve Kelebek Felaketi adlı kısa filmler Pera Film izleyicileriyle buluşuyor. Belma Baş'ın ödüllü kısa filmi Poyraz'ı tematik olarak izleyen Zefir, yönetmenin ilk uzun metraj kurmaca filmi olma özelliğini taşıyor. Çekimleri Ordu'nun Çambaşı yaylasında gerçekleştirilen film, doğanın sürekliliği ile insanın geçiciliği arasındaki karşıtlığa mercek tutuyor. 11 yaşında başına buyruk bir kız çocuğu olan Zefir'in kayıp ve ölüm gibi temalarla kurmaya çalıştığı ilişkiyi, doğayla olan karşılaşmalar paralelinde izleyiciye aktaran filmin dünya prömiyeri Toronto Film Festivali'nde yapılmıştı. Kayıp Rüzgarlar film programı, 12 26 Mart 2021 tarihleri arasında Pera Müzesi web sitesi üzerinden izlenebilir. Çevrimiçi film programı yalnızca Türkiye'deki izleyiciler tarafından izlenebilecektir. Film gösterimleri, aksi belirtilmediği sürece, +18 uygulamasına tabidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/insan-icin-kentler", "text": "Kent çalışmaları ve mimarlık alanındaki önemli kitaplardan biri kabul edilen Jan Gehl imzalı İnsan İçin Kentler, Koç Üniversitesi Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Türkçe'ye Erdem Erten'in çevirdiği İnsan İçin Kentler, özgün ve değerli bir başvuru kitabı. İnsan İçin Kentler kitabı, kent planlamada onlarca yıl görmezden gelinen, öncelik tanınmayan ya da gelişigüzel ele alınan insan boyutuna dikkat çekiyor. İnsanların yürüdüğü, bisiklete bindiği, buluştuğu, çeşitli etkinlikler için bir araya geldiği, zaman geçirdiği, egzersiz yapabildiği; kısacası, yaşamdan keyif aldığı kentleri arıyor. İlhan Tekeli'nin önsözüyle ve Murat Güvenç'in tanıtım metni ile yayımlanan İnsan İçin Kentler, tam da bugünlerde okunmalı! Uzun yıllar Danimarka Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğretim üyeliği yapmıştır. Kopenhag, Stokholm, Rotterdam, Londra, Amman, Melbourne, Sydney, San Francisco, Seattle ve New York gibi dünyanın önemli kentleri için iyileştirme projeleri geliştiren Jan Gehl, Britanya Kraliyet Mimarlar Enstitüsü, Amerika Mimarlar Enstitüsü, Kanada Kraliyet Mimarlar Enstitüsü ve Avustralya Planlama Enstitüsü'nün onur üyesidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/insan-lekesi", "text": "Bill Clinton'ın oval ofis skandalının ardından çalkalanan ABD, kendi değerlerinin dahi sorgulandığı büyük bir çatışma atmosferinin etkisinde kalır. Küçük bir Amerikan üniversitesinde dekanlık görevini de yürüten Profesör Coleman, hiçbir ikinci anlam yüklemeden kullandığı bir kelime yüzünden töhmet altında kalır. Üzerine çamur atılmış biri olmanın yarattığı hayret, dizginleyemediği bir öfkeye dönüşür. Çözülen Coleman, ardından şaşkınlık uyandıran sırlar bırakacağı yeni bir yaşamın kapısından içeri girer. Yazar Philip Roth'un birbirinden bağımsız romanlardan oluşan Amerika Üçlemesi, Pastoral Amerika ve Bir Komünistle Evlendim'in ardından gelen İnsan Lekesi ile tamamlanıyor. 20. yüzyılın ikinci dönemindeki Amerikan yaşamından farklı kesitler ortaya koyan Roth, bugünün dünyasını daha iyi kavramayı arzu edenlere bir yardım eli uzatıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/insana-farkli-bir-acidan-bakan-sanatci-ayse-betil", "text": "Ağırlıklı olarak figüratif çalışmalar üreten Ayşe Betil, çalışmalarında dış dünyayı dışarı atarak; iç dünyasını serbest bıraktığı sanat kariyerinde Ekspresyonist akımın etkisinde zaman zaman realist çalışmalarla ilerlemektedir. Portre çalışmalarında dikkat çeken figürlerin yüz ifadeleridir. Duygunun birbirinden farklı tonlarını tuvale yansıtırken sanatçı, zihnini serbest bırakmaktadır. Portre çalışmalarında figürlerin yüzlerine odaklanıldığında psikolojik bir derinlik gözlemlenmektedir. Bu derinlik zaman zaman alaylı, hüzünlü, çoçuksu veya sevinç dolu olabilir. Ayşe Betil, kağıt üzerine kara kalem çalışmalar üretmekle birlikte tuval üzerine yağlı boya çalışmaları da mevcuttur. 8 Aralık tarihinde Karl&Ein Art Gallery'de gerçekleşecek olan İz isimli karma sergiye katılan Betil, insan yaşamındaki izlere odaklanıyor. Sergi, bireyin yaşamında derin izler bırakan konulara eğilirken söz konusu tahribatın bedendeki etkilerini sanatçıların yorumlarıyla anlatmayı hedefliyor. 18 Aralık tarihine kadar devam edecek sergide Ayşe Betil'in beş eseri yer alıyor. Ayrıca 11 Aralık tarihinde Luna Grande'de A Coffee Break isimli bir sergide daha yer alacak olan başarılı sanatçı, 12 Aralık tarihinde ise La Visione Art Gallery'de Miracle isimli disiplinler arası karma sergiyle sanatseverlerle buluşuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/insandaki-kainat", "text": "Yeşim Kale'nin İnsandaki Kainat-Çiçek İzleri adlı altıncı tematik solo sergisi, 1 10 Ekim 2022 tarihleri arasında Kuzguncuk Yeşim Kale Art Gallery'de ziyarete açıldı. Sergi açılışına gelen davetliler, sergiyi Çellist Feride Varol'un muhteşem icrasıyla izledi. Kuzguncuk'ta son sergisini gerçekleştiren Yeşim Kale, bundan sonraki sanat projelerini, Nişantaşı'ndaki yeni stüdyosunda gerçekleştirecek. İnsan'ı diğer varlıklardan ayıran, içindeki hatalarından vazgeçebilme ve değişebilme olgusudur. İnsan, devamlı yenilenen, hücreleri hep yeniden yapılan, aynı kalmayan bir varlıktır. Bu yüzden 'insanda kainat gizlidir' denir. İnsan, beşeri bir varlıktır. Tıpkı hayvanlar ve diğer canlılar gibi; yemesi, içmesi, nefes alması gerekir. Organlarının ve bedeninin biyolojisi ve fizyolojisi diğer hayvanlardan farklı olsa da, fizyolojisi ve ihtiyaçları pek farklı değildir. Şefkat, akıl, liderlik, koruma vb. duygular hayvanlarda da vardır. Ancak insanı hayvanlardan ayıran şey anlayış ve gönüldür. İnsan nefsini terbiye ettiğinde, hayvani davranışlarından arındığında, ruhani yönü daha yüksek boyuttaki enerjilerle irtibata geçebilir. Üstün yetenekleri ortaya çıkabilir. Bu yüzden insan, aslında insan üstü bir varlıktır aynı zamanda. Yeşim Kale, İnsandaki Kainat isimli solo sergisinde, işte bu konuyu renkleriyle ve yüzü olmayan figüratif insan silüetleriyle anlatmak için farklı bir tasarımla ve sanatçı duruşuyla, görsel ifadeler oluşturmuş ve izleyicinin beğenisi ve yorumuna sunmuştur."} {"url": "https://gazetesanat.com/institut-francais-2023-ceviri-odulu-siren-idemenin-oldu", "text": "Institut français Türkiye'nin nitelikli edebiyat çevirilerini desteklemek ve çevirmenlik mesleğine hak ettiği değeri vermek amacıyla bu yıl üçüncü kez ve Tahsin Saraç anısına düzenlediği Çeviri Ödülü'nü Annie Ernaux'nun Boş Dolaplar adlı kitabını Türkçe'ye çeviren Siren İdemen kazandı. Institut français Çeviri Onur ödülüne ise Dr. İsmet Birkan layık görüldü. Institut français Çeviri ödülü töreni 17 Ekim tarihinde Fransa'nın Istanbul Başkonsolosu Olivier Gauvin'in himayelerinde edebiyat ve yayın dünyasından çok sayıda davetlinin katılımıyla Fransa Sarayı'nda gerçekleşti. Fransa'nın İstanbul Başkonsolosu Olivier Gauvin ödül töreninde katılımcılara hitaben yaptığı konuşmada Çevirmenin görevinin kültürler arasında bir köprü vazifesi görmek olduğunu, kendimizi başkalarına ve başka dünyalara açmak için buna bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuzu ifade ederek, Çeviri Ödülü'nün, sembolik bir övgü olmasının yanı sıra, çevirmenlerin ve onların kitap zincirindeki çalışmalarının kamuoyu tarafından tanınmasını teşvik etmek için de var olduğunu belirtti. Gauvin, Bu nedenle Institut français Türkiye, bu ödülün uzun vadeli olarak düzenlenmesini taahhüt etmektedir. dedi. Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Institut français Türkiye Çeviri Ödülü'ne, XIX., XX. ve XXI. yüzyıl Fransız edebiyatından, oldukça geniş bir yelpazede ve çeşitlilikte yirmi dokuz eser başvurmuştur. Geçen yılın metinlerinde olduğu gibi, son derece güncel olan Toplumsal Cinsiyet temasına odaklanan çok sayıda eserin katılımını memnuniyetle keşfettik. Çeviri Ödülü'ne başvuran, ilgi gösteren tüm yayınevlerine ve çevirmenlere en içten teşekkürlerimizi sunarız. Çeviri eserler kaynak metne, kaynak metnin yazarına ve erek dilin okuruna sadakati açısından değerlendirilmiştir. Bununla birlikte, çeviri eserin doğru ve akıcı bir dile, sağlam ve tutarlı bir biçeme sahip olması, yazarın dil ve üslubunun çeviride ustalıkla ve yaratıcılıkla karşılanması, kaynak metnin içerdiği olguların, somut bilgi ve kavramların, imgelerin Türkçeye maharetle ve tutarlılıkla aktarılması, özel alan dili, jargon, yöresel deyişler ve deyimler gibi özel güçlüklerin üstesinden ustaca gelinmiş olması değerlendirmede öne çıkan ölçütlerdir. Tüm bu unsurların yanı sıra, özgün eserin edebi ruhunun çeviri eserde eşdeğer bir düzlemde bütünüyle yeniden yaratılmış olması önem taşımaktadır. Bu değerlendirmelerin ışığında Annie Ernaux'nun 2022 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Les Armoires vides romanını Boş Dolaplar başlığıyla Türkçe'ye aktaran Siren İdemen 2023 Çeviri Ödülü'ne layık görülmüştür. Çevirmen, özgün eserin dilini ve biçemini Türkçede maharet, açıklık ve doğrulukla karşılamıştır. İdemen aynı zamanda, yazarın özgün biçeminden ve metnin özel niteliğinden kaynaklanan zorlukların üstesinden gelmiş ve özgün eserin dil varlığını Türkçede eşdeğer biçimde yeniden yaratmıştır. Yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca klasik edebiyattan, modern ve çağdaş edebiyata uzanan bir yelpazede yer alan pek çok eseri, yetkin, akıcı ve yaratıcı bir dille, başarıyla Türkçeye aktaran ve Türkiye okurunu nitelikli çeviri edebiyatla buluşturan Dr. İsmet Birkan Institut français 2023 Çeviri Onur Ödülü'ne layık görülmüştür. Institut français Çeviri Ödülü 2021 yılında Mahir Güven'in Fransızca aslından çevirdiği romanı Ağabey ile Ebru Erbaş'a verilmişti. Onur ödülü ise Aysel Bora'ya takdim edilmişti."} {"url": "https://gazetesanat.com/institut-francais-ankarada-fotograf-sergisi-ankaraya-hosgeldiniz", "text": "Institut français Ankara, Ankara'nın başkent oluşunun 100. yıl dönümü etkinlikleri kapsamında tüm Ankaralıları Xavier Claudel'in merceğinde Ankara portrelerini keşfetmeye davet ediyor. Institut français Ankara sergi salonunda 23 Temmuz'a dek ziyarete açık olacak sergiye giriş serbest. 17 Mayıs 2023 Çarşamba günü saat 19.30'da gerçekleşecek sergi açılışına katılım için kurumun internet sitesinden kayıt yapılması zorunludur."} {"url": "https://gazetesanat.com/institut-francais-ankaradan-dort-sergi-birden-bir-bakis-hikayesi", "text": "Institut français Ankara 4 ünlü fotoğraf sanatçısının sergilerini bir araya getirerek Bir bakış hikayesi adı altında sergileyecek. Her biri dünya çapında başarı kazanmış olan fotoğrafçılar Lam Duc Hien'in Anne, Anneler... , Ferrante Ferranti'nin Yolculuk , Ahmet Sel'in Fransa'da Türkiye'nin Yüzleri ve Saima Altunkaya'nın Tur Abdin: Kulların Dağı adlı fotoğraf sergileri 28 Mayıs'tan itibaren bir ay boyunca Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde ziyarete açık olacak. Lam Duc Hien'in imajları olumsuzdan yola çıkarak tanımlamayı reddettiği kadın ve erkeklere itibarlarını iade eder. Bu evsiz barksızların, meteliksizlerin, mülksüzlerin, yurtsuzların, güvende olmayanların ve sesi kısılanların yüzlerini, bedenlerini, hareketlerini asla gasp etmeksizin ele geçirerek onları tam aksine, kendi varlıklarının zenginliği içinde, kendi yönelimlerinin öznesi olarak ve yaşamaya devam etmenin bile başlı başına bir direniş eylemi olduğu bağlamlarına oturtarak sunar bizlere. Lam Duc Hien, İnsan hizasından fotoğraf çekmektedir, özelikle de kadın ve çocuklar hizasından, aynı zamanda sıklıkla da anneler hizasından. Onun çektiği resimlere yansıttığı şey, aslında insanların çocuğunun görmeği dahi başaramadıkları ve fazlasıyla sıklıkla unuttuklarıdır: oysa dünyada tek geçerli ölçek vardır, o da bireyin ölçeğidir, her türlü sefaletseviciliğin ötesinde, Lam Duc Hien'in ilgisini çeken de sadece budur. Lam Duc Hien'in çalışmaları, insanın gözü açan, göz açtıran türden çalışmalardır, her bakışın siyasi olduğunu hatırlatır bizlere ve gözümüzü açıp açmamanın sadece bize kaldığını... Zorunluluğun fotoğrafçısı olarak onun her bir fotoğrafı, bizler için çoğu zaman radyoda cızırdayan bir ses ya da bıkkın gözlerimizin önünden geçiveren görüntüler olmakla sınırlı kalan ve asla sesini duyamadıklarımızla bizi diyaloga sokar. Lam Duc Hien'in fotoğrafları bizleri asla suçlamaksızın uyuşukluğumuzdan çıkarır. Lam Duc Hien'in bakışına yaptığımız bu yolculuk, bizlere kendimizi suçlu hissettirmez. Bilinçlenmiş hissettirir. 1966 yılında Mekong kıyısında doğan Fransız-Laos asıllı fotoğrafçı Lam Duc Hien küçük yaşlarda ailesi ile birlikte sürgüne gönderilir. Tayland'a gitmek üzere Mekong ırmağını geçerek kaçan Hien, mülteci kampında zorlu iki yıl ve iki firarın ardından 1977 yılında Fransa'ya gelerek Plastik Sanatlar dalında Güzel Sanatlar Fakültesinden diploma alır. Lam Duc Hien kişisel projeleri ve de basın ya da STK'ların istekleri doğrultusunda Dünya'nın dört bir yanında, duyarlı ve toplumsal olaylara adanmış bir biçimde fotoğraf çalışmalarına başlar. Romanya, Rusya, Bosna, Çeçenistan, Ruanda, Güney Sudan ve bilhassa 25 yıldan bu yana tümünü arşınladığı Irak'ta, XX. ve XXI. yüzyılın başlıca savaşlarının sivil halkların üzerindeki etkilerine tanıklık eder. Doğal kaynakların korunması için sorumluluk üstlenerek, günümüz dünyasının dönüşümünün Mekong ve Nijer nehirlerinin doğasına etkilerini belgeler. Basında düzenli bir şekilde yayınlanan çalışmaları aynı zamanda kitaplaşır ve sergilere konu olur. Başkacalarının yanı sıra, Leica Ödülü, Vevey Kenti Avrupa Büyük Ödülü, Villa Medicis Yabancı Ülkeler Bursu, ya da Jean-Luc Lagardere Vakfı Bursu gibi ödülleri kazanan Lam Duc Hien Irak İnsanları portreleri ile saygın Word Press Photo'nun ödülünü alır. Fransız seyyah Fransız seyyah fotoğrafçı, Ferrante Ferranti'nin Yolculuk adlı fotoğraf sergisi 40 yıllık serüvenin öyküsüdür. 1980'de henüz yirmi yaşında keşif yolculuklarına başlayan Ferrante Ferranti, köklerinin peşinde ilk önce Güneş Ülkesi Sicilya'ya, ardından Yunanistan'a giderek, 1981 yılında Mısır gezisinde İslam sanatına ilgi duyar ve fotoğrafçı olmaya karar verir. Aynı yıl, Çanakkale Boğazı ve Altın Boynuz'un, Pamukkale ve Bizans'ın düşlerini kurarak Türkiye'ye gelir. Sinan'ın minareleri, Topkapı köşkü, kervansaray kubbeleri ve Kapadokya fresklerine hayran kalır. 1997 yılından itibaren İran'dan başlayarak, Afganistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Özbekistan ile devam eden serüven dolu yolculukları nihayet 2008 yılında doğduğu ülke Cezayir'de tamamlanır. Akdeniz ülkelerinin tümünü gezen Ferranti her yıl Türkiye'ye gelerek; keşifleri, arkeolog Jacques des Courtils ile birlikte, eşsiz fakat az bilinen bir dünya mirasına saygı olarak yazdıkları Antik Türkiye'ye Yolculuk'un yayınlanmasına yol açmıştır. 1960 yılında Sardinyalı bir anne ve Sicilyalı bir babadan doğan sanatçı Paris'te yaşamaktadır. Fernand Pouillon'un Vahşi Taşlar adlı kitabından büyülenen Ferrante Ferranti Toulouse'da mimarlık eğitimine başlar ve 1985 yılında Barok döneminde tiyatrolar ve senografi üzerine diplomasını alır. Belle-İle-en-Mer'de dalga adındaki ilk fotoğrafını 18 yaşında çeker. 2005-2011 yılları arasında Artois Universitesi'nde İspanyol Medeniyeti profesörlüğünden sonra 2015'ten bu yana Angers Katolik Üniversitesi'nde eğitim vermektedir. Fotoğrafı yorumlamak (Breal yayınları, 2002) adlı kitabın yazarı olan Ferrante, yurtdışında ve 2014'ten bu yana da Paris Siyasal Bilgiler'de fotoğraf atölyeleri gerçekleştirmektedir. 2008 ve 2010'da Philippe Rey yayınlarından çıkan Orta Doğu, Halep İç Kale Sarayı ve Beyrut Sursock Sarayı kitapları için fotoğraf sanatçısı Mathieu Ferrier ile işbirliği yapar. Seyyah fotoğrafçı, yazar Dominique Fernandez ile birlikte 35 yıldır Bolivya'dan Sibirya'ya, İtalya'dan Suriye'ye barok ve medeniyetlerin farklı sınıflarını keşfetmektedir. 2013 yılında, Avrupa Fotoğraf Evi sanatçının Yolculuklar adlı ilk retrospektifini düzenler ve bu sergi 2015 yılında, Bordeaux deniz altı üssü'nde tekrar sergilenir. 2017 sonbaharında Paris şehrinin müzeleri ve 2020'nin sonbaharında Yüz, şansların eşitliği için savunma Madde 1 adlı sergilerini Paris Büyükşehir Belediyesi'nin ön bahçesinde gerçekleştirmiştir. Fransa'daki Türk göçmenlerin bir portresini çizen bu fotoğraf serisi, Fotoğrafçı Ahmet Sel ve Elele Derneği'nin uzun erimli ortak çalışmasının bir ürünü olup Fransız Göç ve Entegrasyon Bürosunun desteği ile gerçekleştirilmiştir. Fransa'ya 70'li yıllarda gittiler. Bazıları yasal yollardan, bazıları da sahte turist veya kaçak olarak... Yeni ve daha iyi bir yaşam için boydan boya Avrupa'yı aştılar. Biraz para biriktirelim, döneriz, dediler. Eninde sonunda bir ev, bir traktör, bir otomobil parası... Sonra yine memleket toprağı. Ama iş o kadar kolay değildi. Yıllar geçti, göçmenlerin büyük bir çoğunluğu Fransa'da kaldı. Bugün onlar doğal olarak hem Türkiye'nin hem de Fransa'nın bir parçası. Çalışmalarını portre ve belgesel fotoğrafçılık alanında sürdüren fotoğrafçı Ahmet Sel Fransa'da gerçekleştirdiği yüksek öğreniminden sonra La Cinq televizyon kanalında kıdemli muhabir kameraman olarak çalıştı. 1990-2000 yılları arasında Moskova'da La Cinq ve Arte'nin muhabiri ve Sipa Press Ajansı'nın büro şefi olarak çalışan Ahmet Sel, Paris'e dönerek Sipa Press Ajansı'nın Genel Yayın yönetmenliği görevinde bulundu. 2012-2019 yılları arasında Anadolu Ajansı'nın Görsel Haberler Yayın Yönetmenliğini üstlenen Ahmet Sel 2003'de portre kategorisinde Fujifilm Press Photo Awards France, 2004'de Kanada'da fotoğraf ve metin dalında National Magazine Awards Foundation büyük ödülünü kazandı. Ahmet Sel, Moskova İnsanları, Paris, 2001; Kabul Paris, 2003; ve Davutpaşa Orta 3 İstanbul, 2012 adlı fotoğraf kitaplarının yazarıdır. Tur Abdin, Suriye sınırıyla Dicle Nehri'nden pek de uzak olmayan bir yerde, eski Roma Dünyası'nın en doğu ucunda bulunuyor. İç Anadolu'dan başlayıp eski Bereketli Hilal'in geniş düzlüklerine; daha doğuda ise Hakkari Dağları'ndan günümüz Irak sınırlarına dek uzanan orta yükseklikte sekiz yüz ile bin metre arası kalker bir yayladır. İçinden pek az ırmağın geçtiği, binlerce yılda oyulmuş derin vadilerle çevrili, kendine özgü bir doğal yapı; bu görünüm sıra sıra tepeler, teraslar biçiminde ekilip biçilen tarlalar, eski otlakları kuşatan duvarlar ve Hristiyanlığın başlangıcından kalma, ufka damga vuran anıtlar biçiminde seriliyor ziyaretçinin gözleri önüne. Saima Altunkaya Paris'te yaşayan ve çalışan Alman-Süryani bir fotoğraf sanatçısıdır. Kariyerinin başlangıcında, moda dergileri ve reklam kampanyaları için fotoğrafçı olarak kendini tanıtır. 2014 yılında Cannes'da gerçekleşen Uluslararası Moda Fotoğrafçılığı Festivali'nde ödül alır. Sanatçı, 2013 yılında iş seyahati nedeni ile ailesinin doğduğu topraklara, Türkiye'nin güneydoğusundaki Dicle nehrinin üst kısımlarında bulunan kireçtaşı sıradağları Tur Abdin'e gider. Bölge halen az sayıda Süryaniye, eski bir halkın mirasçılarına ve Hıristiyanlığı benimseyen ilk halklardan birine ev sahipliği yapmaktadır. Bu yolculuk hayatını değiştiren manevi bir uyanıştır. Kökenleri ve aile geçmişiyle ilgili yoğun bir yüzleşme süreci başlatır. Kimliğini yeniden keşfetmiş ve kabul etmiş olması, onu moda fotoğrafının güzel görünümünden uzaklaştırarak Tur Abdin'in fotoğraf belgelerine götürür. Figaro, Revue 21, Codex Magazine ve daha pek çok gazete ve dergide tanınmış gazetecilerle bölge hakkında haber yapmaya başlar. Bölgenin kalan kültürel mirasını ve sakinlerini fotoğraflayarak yıllarca süren terk ve yıkımdan kurtulan kalıntıları korumak istiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/institut-francais-turkiye-ankara-anlasmasi-1921-2021", "text": "Institut français Türkiye, Ankara Anlaşması'nın yüzüncü yılı vesilesi ile Ankara Anlaşması: Bağlam, Müzakere ve Sonuçlar başlıklı bir kolokyum ve Ankara Anlaşması (1921 2021) başlıklı sergi düzenledi. Ankara Anlaşması (1921 2021) sergi açılışı 25 Ekim'de Ankara Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde gerçekleşti. Açılışa katılan Fransa Büyükelçiliği Kültür Etkinlikleri ve İşbirliği Müsteşarı ve Institut français Türkiye Genel Müdürü Jean-Jacques Victor yaptığı konuşmada 20 Ekim 1921'de imzalanan Ankara Anlaşması'nın sonuçlarının ve iki ülke ile iki halkı birleştiren bağların gücünün anlamak isteyen herkes için çok değerli olduğunu ifade etti. Victor, Ankara Anlaşması, yüz yıl sonra, bu bağların korunması ve zenginleştirilmesi için her koşulda işbirliği yapmamız için bize ilham vermeye devam etmelidir dedi. Victor, sergiyi gerçekleştiren Claire Le Bras ve katkıda bulunan kişi ve kurumlara teşekkür ederken tüm lise ve üniversite öğrencilerini Fransız ve Türk diplomatik arşivlerinden az bilinen belgelere dayanan sergiyi görmeye davet ettiklerini belirtti. Ankara'da Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde 23 Kasım'a kadar sürecek olan sergi, Institut français İstanbul'da 5 Kasım 23 Aralık ve Institut français İzmir'de 2 Kasım 31 Aralık tarihleri arasında ziyarete açık olacak. Sergi açılışının ardından Institut français Türkiye'nin Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ile ortaklaşa düzenlediği Ankara Anlaşması: Bağlam, Müzakere ve Sonuçlar başlıklı kolokyuma geçildi. Kolokyum, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Bayram Balcı, Antalya Bilim Üniversitesi'nden Mesut Uyar, IFEA'dan Jean-François Perouse ve Claire Le Bras, Sinan Kuneralp ve College de France'dan Henry Laurens'in Ankara Anlaşması'nın farklı yönlerini ve ikili ilişkiler ile bölge üzerindeki etkilerini tartıştıkları sunumları ve soru cevap bölümü ile ile devam etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/institut-francais-turkiye-fransizca-ceviri-odulu-ebru-erbasa-verildi", "text": "Institut français Türkiye'nin nitelikli edebiyat çevirilerini desteklemek ve çevirmenlik mesleğine hak ettiği değeri vermek amacıyla bu yıl ilk defa başlattığı Fransızca Çeviri Ödülü'nün Mahir Güven'in Fransızca aslından çevirdiği Ağabey romanıyla Ebru Erbaş'a verilmesine karar verildi. Jürinin değerlendirmeleri sonucunda, 20 bin TL tutarındaki Institut français Fransızca Çeviri Ödülü'nün, Mahir Güven'in Fransızca aslından çevirdiği romanı Ağabey ile Ebru Erbaş'a verilmesine karar verildi. Institut français Türkiye Fransızca Çeviri Ödülü jürisi; Ebru Erbaş'a verilen ödülün gerekçesini; her bir roman karakterine göre değişen roman dilini, çok katmanlı olay örgüsünü, romanın temel ekseninde yer alan kültürel karşıtlığı Türkçeye aynı nüanslarla ve eşdeğer bir biçimde aktarmayı başarmıştır. Paris banliyölerine ait olan güncel argoyu ustalıkla ve eşsiz bir denge oluşturarak erek dilde de kurabilmiştir. Üslup ustalığına dayalı bu romanı dil düzeyiyle, eşdeğer anlatımıyla, bütünlük içinde Türkçede karşılamayı başarmıştır. Tüm bu evrensel meseleler karşısında karakterlerin ağzından dökülen öfkeyi, eleştirel yaklaşımı ve bunun hissettirdiği çaresizlik duygusunu çevirisinde okura yansıtabilmiştir olarak paylaştı. Genç Çevirmen Teşvik Ödülü'ne, kaynak metnin felsefe ve edebiyat eleştirisi alanındaki önemi, özellikle dilinin zorluğu göz önünde bulundurularak, kaynak metnin felsefi ve kavramsal düzeyde içerdiği güçlüklerin erek metinde kabul edilebilir düzeyde ve özenle karşılanmış olması dikkate alınarak Jacques Ranciere'in Les Bords de la Fiction adlı eserini Kurmacanın Kıyıları adıyla Türkçeye çeviren Yunus Çetin layık görülmüştür. Genç Çevirmen Teşvik Ödülü 10 bin TL olarak açıklanmıştı. Başkanlığını INALCO Türkçe Kürsüsü Başkanı ve Actes Sud Yayınevi Koleksiyon Müdürü Timour Muhidine'in yaptığı ; Yıldız Teknik Üniversitesi'nden Doç. Dr Lale Özcan, Hacettepe Üniversitesi Çeviri Bölümü Başkanı Doç. Dr Zeynep Oral, Galatasaray Üniversitesi Öğr. Gör. ve çevirmen Dr. Şilan Karadağ ile çevirmen ve editör Ayça Sezen'den oluşan seçici kurul tarafından klasik edebiyattan modern ve çağdaş edebiyata uzanan geniş bir yelpazede, yılların deneyimiyle Fransızcadan Türkçeye yaptığı çevirilerle Türkiye okurunu Frankofon edebiyatla buluşturan ve kaynak metne hakim olmanın yanı sıra, erek dilde eşdeğer bir üslup yaratarak metni okura en doğru ve anlaşılır biçimiyle aktaran Aysel Bora, Fransızca Çeviri Onur Ödülü'ne layık görülmüştür. ÖNEMLİ NOT : Jüri üyeleri arasında yer alan Ayça Sezen, Mahir Güven'in Ağabey adlı romanının editörü olması dolayısıyla, eserle ilgili değerlendirme görüşmelerine ve final oylamasına katılmamıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/institut-francais-turkiyeden-yeni-sergi", "text": "Fransız fotoğrafçı ve seyyah Ferrante Ferranti'nin Yolculuk adlı fotoğraf sergisi Ekim ayında eş zamanlı olarak Institut français Türkiye'nin İstanbul, Ankara ve İzmir salonlarında sergilenecek. Birbirinden farklı eserlerden oluşan üç sergi böylelikle bir bütünü oluşturacak. 1980 yılında henüz 20 yaşında keşif yolculuklarına başlayan Ferrante Ferranti, köklerinin peşinde ilk önce Güneş Ülkesi Sicilya'ya, hemen sonrasında Yunanistan'a gider. 1981 yılında Mısır gezisinde İslam sanatına ilgi duyan Ferranti fotoğrafçı olmaya karar verir. Aynı yıl, Çanakkale Boğazı ve Altın Boynuz'un, Pamukkale ve Bizans'ın düşlerini kurarak Türkiye'ye gelir. Sinan'ın minareleri, Topkapı köşkü, kervansaray kubbeleri ve Kapadokya fresklerine hayran kalır. 1997'den itibaren İran'dan başlayarak, Afganistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Özbekistan ile devam eden serüven dolu yolculukları nihayet 2008'de doğduğu ülke Cezayir'de tamamlanır. Akdeniz ülkelerinin hepsini gezen Ferranti her yıl Türkiye'ye geliyor. Keşifleri, arkeolog Jacques des Courtils ile birlikte, eşsiz fakat az bilinen bir dünya mirasına saygı olarak yazdıkları Antik Türkiye'ye Yolculuk'un yayınlanmasına yol açtı. Yolculuk sergisi işte bu 40 yıllık serüvenin öyküsüdür."} {"url": "https://gazetesanat.com/institut-francaisde-frankofon-film-gunleri", "text": "Institut français Türkiye, Frankofoni baharı vesilesiyle ve İsviçre, Kanada, Belçika Başkonsoloslukları ile Lüksemburg, Fas, Avusturya ve Tunus Büyükelçilikleri ortaklığında Mart ayı boyunca Frankofon Film Günleri düzenliyor. Katılımcı ülkelerden toplam 13 uzun metraj ve 4 kısa metrajlı filmden oluşan seçki Institut français Türkiye'nin Ankara, İstanbul ve İzmir şubelerinde Mart boyunca ve sonrasında ise Foça'da gösterime girecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/invisible-disco-productions-filmi-angel", "text": "Angel, Amelia Annen tarafından yönetilen ve Deniz Bulat tarafından yazılan bir Invisible Disco Productions yapımıdır. Modern bir evrende Angel ve Satan, God tarafından aynı göreve atanırlar. İkili birbirleriyle çatışırken bir yandan da ahlaksız bir adamın kaderine karar vermek zorundadırlar. Angel 2021 yılının ortasında, COVID aşılanmalarının hızlandığı ve New York'un sosyal hayata geri döndüğü dönemde, Manhattan'ın East Village mahallesi ve Alchemical Stüdyoları'nda iki günde çekilmiştir. Angel sosyal medya platformları üzerinden kitlesel fonlama çalışmaları, prodüksiyon şirketinin aylık bağışçıları ve şirketin daha önceki yapımlarından elde ettiği gelir aracılığı ile hayata geçirilmiştir. Angel Manhattan'ın ünlü sinema salonu Angelika Film Center'da yer alan özel bir film etkinliğinde bağışçılar ve sanatçılardan oluşan bir seyirci grubuyla buluştu. Bu etkinlikte Emerging: A Virtual Film Festival ödüllerini kazanan kısa filmler de gösterildi. Temmuz 2022'de Angel, İstanbul Film Ödülleri'nde En İyi Komedi Kısa Filmi ödülünü kazanırken, Deniz Bulat Kısa Film dalında En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görüldü. Angel daha sonra Fotofilm'in 3. Uluslararası Kısa Film Festivali'nde finalist oldu. Invisible Disco Productions, eğlence ve sanat sektörünün çeşitli alanlarında faaliyet gösteren bir yapım şirketidir. Amacı genç ve yeni sanatçılara yeteneklerini sergileyebilecekleri bir ortam yaratarak birbirinden farklı sanatçıları bir araya getirmektir. Invisible Disco 2020 yılının başından beri New York'da aktif bir şekilde tiyatro, film ve radyo sektörünün çeşitli alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir. Thea Throndson tarafından yönetilen, Lauren Montes ve Amelia Annen tarafından yazılan tek kişilik bir oyun olan This Feeling (2020) ve Sarah Ruhl'un, John Trindl tarafından yönetilen Melancholy Play (2022) oyunu yapım şirketinin tiyatro alanında imza attığı performanslardan bir kaçıdır. Tiyatro alanının yanı sıra Invisible Disco, Roadtrip (2021), Rural (2021), Dinosaur Day (2021) and Angel (2021) filmleriyle beraber kısa film sektöründe de yer almıştır. Günümüzde bu filmlerin hepsi festivallerde yer almaktadır. Pandemi döneminde Invisible Disco multimedya alanındaki çizgileri değiştirmeye çalışarak sanatçıları kendi sanatlarını kendileri yapmaya motive ederek sanatı dijital ortamda devam ettirmiştir. Bu dönemde All Work, No Play Festival'ini yaratarak dijital ortamda çeşitli oyuncu, yönetmen ve yazarları bir araya getirip on dakikalık oyunlar yaratmışlardır. Girls Inc. NYC kuruluşuna yardım amaçlı Sartre'nin No Exit adlı oyununu sunmuşlardır. Yine pandemi döneminde Writer's Block Party adlı bir podcast yayınlamaya başlamışlardır. Bu podcast ile amaçları çeşitli yazarların çalışmalarını paylaşmak ve sanatçının iç dünyasına girebilmektir. 2022 yılında Invisible Disco Productions, Emerging: A Virtual Film Festival adlı bir etkinlik geliştirip ev sahipliği yapmıştır. Invisible Disco Productions ile ilgili daha fazla bilgi için lütfen internet sitesini, Instagram sayfasını ve 2021'de verdiği söyleşiyi izleyebilirsiniz. Amelia Annen New York'da çalışmakta olan yapımcı, oyuncu ve yönetmendir. Thank You for Coming (2021), Cryptic Clues ve Girl of My Dreams (2021) filmleriyle tanınmaktadır. Angel (2021) kısa filmini yönettikten hemen sonra Dinosaur Day (2021) adlı kendi yazdığı karakomik bir kısa filmi yönetmiştir. En son olarak Amelia, Rural (2021) adlı bir kısa film ve Caroline Elise'in Prom Queen adlı şarkısının klibini yönetmiştir. Annen, New York Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Tiyatro Bölümümü mezundur. Amelia hakkında daha fazla bilgi için IMDb sayfasını ve internet sitesini inceleyebilirsiniz. Benjy Berkowitz New York'da çalışmakta olan, New York Üniversitesi Film ve Televizyon Bölümü mezunu görüntü yönetmenidir. Berkowitz görüntü yönetmeni olarak çeşitli kısa filmler çekmiştir, bunlardan bazıları: Lovers Leap (2022), Girl of My Dreams (2021), Rural (2021). Benjy hakkında daha fazla bilgi için IMDb sayfasını ve görüntü yönetmenliğinden örnekler olan klibini izleyebilirsiniz. Deniz Bulat Angel (2021) kısa filmi ve Et Alia Theater'ın This Is Me Eating___ (2021), adlı etkileşimli tiyatro performansı ile tanınan oyuncu, yazar ve yapımcıdır. Son olarak Jamaad Pictures yapımı olan Enough About Love (2022) ve Junda Productions filmi olan Öte (2022) filmlerinde çalışmıştır. Öncesinde Stonestreet Studios'da Loners ve Atlantic Theater School'da Stupid F king Bird ve Romeo and Juliet prodüksiyonlarında rol almıştır. New York Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Tiyatro Bölümü mezunu Deniz, Invisible Disco Productions ve Et Alia Theater ile birlikte çeşitli yapımlarda çalışmaktadır. Oyunculuğun yanı sıra çeşitli bağımsız projelerde prodüksiyon koordinatörü ve yardımcı yönetmenlik yapmaktadır. Deniz hakkında daha fazla bilgi için kişisel internet sitesine ve IMDb sayfasına göz atabilirsiniz. Lauren Montes, Los Angeles'lı ve New York Üniveristesi Tiyatro Bölümü mezunu oyuncu, yazar, komedyen ve yapımcıdır. Film ve tiyatronun yanı sıra skeç, doğaçlama, ve stand-up alanlarında da deneyimlidir. Angel (2021) filmindeki oyunculuğundan sonra yakın zamanda Shakespeare'in A Midsummer Night's Dream adlı oyununda yer alıp yönetmenliğini üstlendi ve çeşitli Invisible Disco projelerinin yapımcılığı yaptı. Daha öncesinde Atlantic Theater School'un prodükisyonu Accidental Death on an Anarchist oyununda rol aldı. Lauren hakkında daha fazla bilgi için internet sitesini ziyaret edebilirsiniz. Miranda Kang oyuncu yazar, doğaçlamacı ve yönetmendir. Thank You for Coming (2021), Mechanical Bulls, Angel (2021) filmlerinde rol almış Roadtrip (2021) filminin yönetmenliğini üstlenmiştir. Miranda New York Üniversitesi Tiyatro Bölümü mezunudur. Üniversite yıllarında doğaçlama komedi grubu Pasadena Golf Club ile beraber sahne almış ve bu grupla beraber Ulusal Üniversiteler Doğaçlama Turnuvasında birinci olmuşlardır. Miranda hakkında daha fazla bilgi için IMDb sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Zack Canonico New York'da çalışmakta olan ve New York Üniversitesi Tiyatro Bölümü mezunu bir oyuncudur. Zack, Derailment Theatre Company adlı tiyatro şirketinin kurucularından biri olup ekibin Amy Staats tarafından yazılan The Tower Demos, adlı podcast radyo oyununda rol almıştır. Son olarak 2022'de Shakespeare'ın A Midsummer Night adlı oyununda rol almıştır. Zack'in çalışmalarını takip etmek için internet sitesine göz atabilirsiniz. Ryan Hudzik New York'da çalışmakta olan oyuncu, şarkıcı ve yazardır. New York Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinin Tiyatro ve Müzikal Bölümünden mezundur. Uzun süredir Broadway Comedy Club'ın sunduğu müzikal doğaçlaması Eight is Never Enough performanslarında rol almaktadır. invisiblediscoproductions@gmail. com veya denizibulat@gmail. com adreslerine email atabilirsiniz!"} {"url": "https://gazetesanat.com/ipek-dinc-quintet-feat-onder-focan-saint-benoit-lisesinde", "text": "İpek Dinç Quintet feat. Önder Focan Saint Benoit Fransız Lisesi Silüet Salonu'nda müzikseverlerle bir araya geliyor. İki değerli müzisyenin vereceği konser 3 Ocak 2020 Cuma günü gerçekleşecek. 1985 yılında İstanbul'da doğan İpek Dinç, Özel Ayazağa Işık Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü mezunu. 2005 yılında İlham Gencer ile tanışarak müzik hayatına adım atan İpek Dinç, ilk etapta Sortie, Q Jazz Bar, Conrad Hotel gibi mekanlarda konserler verdi. Sonrasında 2006 yılında katıldığı Nardis Jazz Club Genç Caz Vokal yarışmasında finale kaldı. Aynı yıl İstanbul Caz Festivali Genç Caz Yarışması'nı kazandı ve festival kapsamında Parkorman'da konser verdi. Halen Nardis Jazz Club, The Badau Jazz Club, Moda Deniz Kulübü, Soho House gibi çeşitli mekanlarda düzenli olarak konserler vermektedir. Eskişehir doğumlu olan Önder Focan, Müziğe 1970 yılında başladı. 1975 de caza ilgi duydu ve çeşitli gruplar ile çalışmaya başladı. 1985 yılından başlayarak çeşitli yerli ve yabancı caz etkinliklerinde, konserlerde, festivallerde sahne aldı. 2010 İstanbul Kültür Başkenti Yılının kapanış konserini çaldı. Eğitimcilik yaptı. Kendi besteleri ve düzenlemelerinin de yer aldığı Önder Focan Songbook adlı bir de kitabı bulunan Focan, 2000 yılında Müjdat Gezen Sanat Merkezi tarafından yılın en iyi Batı Müziği Sanatçısı ödülüne layık görüldü. Uluslararası caz festivallerinde ülkemizi en çok temsil eden sanatçıların başında gelen Önder Focan Nardis Jazz Club'ün de müzik direktörlüğünü yapmaktadır. Saint Benoit Fransız Lisesi kurulduğu günden bu yana sanata önem vermiştir. Saint Benoit Lisesi Silüet Salonu Mercan Dede, İdil Biret, Kerem Görsev, Canan Anderson, Jehan Barbur, Aşkın Arsunan, FisFüz, Jef Giansily, Tuna Kiremitçi, Ayhan Sicimoğlu, Erkan Oğur İsmail Hakkı Demircioğlu, Borusan Quartet, Nubass gibi ses getiren konserlere, 15. İstanbul Bienali basın toplantısına ve 27. Akbank Jazz Festivali kapsamında Purple is the Colour konserine ve Liselerde Caz atölye çalışmalarına ve Yapı Kredi Kültür Sanat ile Proust ve Müzik etkinliklerine ev sahipliği yapmıştır. Silüet Salonu, her yıl dünyadan ve Türkiye'den önemli sanatçıları ve uluslararası etkinlikleri ağırlamaya devam edecektir. Saint Benoit Lisesi, 1783 yılından bu yana, insani değerleri ön planda tutan yaklaşımıyla eğitime hizmet görevini sürdürmektedir. 235 yıldır, nitelikli ve ayrıcalıklı eğitim kurumu kimliğinden ödün vermeden, Türk Gençliği'ne en iyi eğitimi vermeyi hedefleyen Lise, ''öğrencinin eğitici projelerin merkezinde'' olmasını sağlayan bir anlayışı benimsemektedir. Kurum projesinin temeli, gerek insani boyutta, gerekse profesyonel alanda başarıya ulaşmış bireyleri topluma kazandırmaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/iran-sanati", "text": "Merhaba Değerli Gazete Sanat okuyucuları, yeni kültürler tanımak, sanatseverler için önemli bir ilham kaynağı olduğundan bu hafta sizler için İran Sanat' ı hakkında keyifli bir yazı hazırladım. İdeogramlarla kaplı kilden tabletler, maden işlemeciliğinin gelişmiş olduğu, tunç bıçaklar, oymalı hançerler Mezopotamyalı Gılgamış'ın figürleri ile doludur. Safeviler döneminde yapılan saraylar, camiler, köprülerle büyük bir mimarlık okulları ve maden işlemeciliğinin yanı sıra İran' da sanat denince akıllara, teknik ve süsleme bakımından oldukça etkili ve belki karmaşık ama gerçekçi biçimlerin yansıtıldığı Halı Sanatı gelmelidir. İslam dininin benimsenmesine kadar Pers ülkesi olan İran Protohistoria dönemi boyunca Elamlılar, Kassitler, Yunanlılar ve Parthlar daha sonra da Sasaniler etkisinde kalmış el sanatlarından mimarlık alanına kadar birçok eserin olduğu sanat merkezi haline geldi. Tasvir yasağına rağmen hikaye etme işleviyle hazırlanan İslam minyatürleri Osmanlı üslubunu işaret eder. İran minyatür sanatında, figürlerde genellikle kalın ve birleşik kaşlara, koyu renkli, cilveli badem gözlere, ve uzun kıvırcık saçlara rastlarız. İran kökenli minyatür betimlemeleri detaylı tasvirleri sebebiyle oldukça gerçekçi sayılır. Hem Yunanistan ve Roma, hemde Doğu dünyasının etkisinde kalan Parth' lar yeni teknik ve biçimler ile İran topraklarına yerleşmiş medeniyetler arasında yer alır. İran sanatında kalıcı etkisi olan, Sasani sanatı, İran geleneklerine dönüşü simgeler. Sasani sanatı ürünleri arasında kubbeli saraylar, Fars'taki mağara duvarlarında yer alan kabartmalar, altından eşyalar, eşsiz ve zengin kumaşlar yer alır. İran' lıların resim ve hat sanatlarına başlamaları ise İslam dininin kabulunden sonradır. İran'da seramik sanatı 12. yüzyıl itibariyle Çin seramiğinin etkisinde kalarak başlamış olsa da, dünya da genel geçer kabule göre seramik sanatında ilk sıralarda yer alır. Dünyanın her yerinden sanatçılara ilham olan İsfahan, zengin ve antik kültürel mirası Nesf-e Jehan yani Dünyanın yarısı anlamına gelen şehirde UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası Listesinde yerini alan mimari eser ve meydan bulunur. Shakespeare eserinde 'Sophy' olarak adlandırdığı Şah Abbas'ın dönemi içinde gücünden, ölümünden ve gerileme döneminde İsfahan' da Şah' ın etkisinden bahsetmiştir. İran sanat eserleri arasında yer alan Ali Kapı İran'ın en tarihi ve uzun bulvarlarından Charbagh' a eşlik eder. Dar ve sarmal şeklinde, üzerinde hayvan, kuş, çiçek figürleri olan merdivenler ve tavanı ile mühendislik ve mimari harikası olan Ali Kapı aslında bir müzik odası. Chehel Sotoun Sarayı, saray yaşamı ve savaşları yansıtan göz alıcı freskleri ile Safavi Dönemi'ne ait bir eser. 40 Sutunlu Sarayda yer alan aynanın gizeminin, yok oluşları tasvir ettiği söylenir. Osmanlı Devleti ile yapılan Çaldıran Savaşına ait minyatürlerde masalımsı bu sarayda yer alır. Yazıma son vermeden önce Francis Bacon'un Sanat, doğaya eklenmiş insandır deyişini sizlerle paylaşmak istiyorum. İran Sanat' ı hakkında ki yazımı, buraya kadar okuduysanız ve beğendiyseniz Gazete Sanat' ı sevdikleriniz ile paylaşmayı unutmayınız... Yeni yazıda görüşmek üzere."} {"url": "https://gazetesanat.com/iranli-yazar-ve-sosyolog-shahzadeh-n-igual-ile-soylesi", "text": "İranlı yazar ve sosyolog Shahzadeh N. İgual ile Sanatın Saray Dili / Sadabad Sarayı'nın halkla sanat aracılığıyla buluşması başlıklı harika bir röportaj gerçekleştirdik. Keyifli okumalar. Evet Ayşe Hanım. Modern bir heykel. Başkent Tahran, Elbruz Dağları'ndan başlar, Rey Şehri'nde biter. Uçsuz bucaksız gibi görünse de aslında kuzeyinden güneyine 600 metrelik rakım farkına rağmen muntazam bir kenttir. Tahran'ın kuzeyinde kimi 1800 metre rakımda yer alan semtler yeşilliğinden, en çok da arşa değen çınarlarından ötürü nefis bir havaya sahip. E yakın tarihin şahları, padişahları da ikametgahlarını bu bölgenin kalbinde inşa etmişler. Qajar Şahı Muzaffareddin Şah'ın astım hastalığı sebebiyle temiz havasından yararlanabileceği Kuzey'de Darabat semtinde yaptırdığı kasr, bugün göğüs hastalıkları hastanesi olarak hizmet veriyor olsa da yüz elli yıl önce Şah'ın eviydi. Qajar Hanedanını saltanatına son verdikten sonra yine kendini İran Şahı ilan eden Reza Şah Pehlevi, kendisi ve ailesi için Tahran'ın kuzeyden bittiği yerde, Saadabad semtinde 18 hektarlık, ormanlık alanda Saadabad Sarayını yaptırmıştı. Yeraltı barajları, servi, çınar, çam ve bilumum ağaçları, çiçekleri ile bir cennet kurdu ailesi için. Beyaz Kasr, Yeşil Kasr ve bir düzine kadar daha kasrın yer aldığı bu eşsiz saraylar grubu, 1979 Devrimi'nden bir süre sonra müzeye dönüştürüldü ve o gün bugün park ve müze olarak ayrıca açık hava etkinlikleri için halka hizmet veriyor. Saadabad Kültür ve Tarih Kompleksi'ni oluşturan en önemli özelliklerden biri klasik ve modern sanatların mutlu evliliği. Eklektik Qajar tarzından art-deco'ya dek farklılıkların izlenebileceği mimarisi, pers bahçeleri tarzında düzenlenmiş 30 metrelik ağaçlardan oluşan korusu ve içindeki akarsular, farklı tarzlarda kafeleri ziyaretçiyi her birkaç yüz adımda yeni bir heyecana sürükler. Gerek iç gerekse dış dekorasyonunda modern heykel ve resimlerin yanı sıra örneğin Firdevsi'nin Şehnamesi'nden öykülerin nakşedildiği eski usul freskler de barındırır. Beyaz Saray'ın içinde yer alan tüm dünyadan tüm dönemlerden toplanarak oluşturulmuş eski eser koleksiyonunun yanı sıra Tahran Çağdaş Sanat Müzesi'nden sonra en değerli Modern Sanat müzelerinden biri olarak kabul edilen ve adı geçen müze gibi gene Farah Diba'nın çabalarıyla hayata geçen Güzel Sanatlar Müzesi; 50'li yıllarda dünyayı motosikletle dolaşan ve World Citizens Organization madalyasıyla ödüllendirilmiş Omidvar Kardeşler'in yolculuklarından anılar ve izlenimlerin, sanat eserleriyle etnografik eserler sergilendiği müze; 20. yüzyılın ortasından bu yana destanlara renk ve can vererek yaşayan en değerli minyatürist unvanını elden bırakmayan dünyaca ünlü Mahmud Farşçiyan'ın eserlerinin sergilendiği müze, İran resmine 20. yüzyılda büyük yenilikler getiren ressamlar Sara Abkar ve Hossein Behzad'a ayrılmış iki müze gibi ayrı kasırlarda gezilebilen seksiyonlar dışında, birçok kalıcı ve süreli sergiyle sanat galerileri de sanatseverlerin büyük ilgisini çekiyor yıllardır. 1979 Devrimi vuku bulduktan sonra tüm saraylar gibi, Saadabad da bir süreliğine kapatıldı. A'dan z'ye teker teker zabıt tutuldu. Pehlevi ailesine, Pehleviler'den önceki hükümdar Qajar Hanedanı'na ve daha evvelki dönemlere ait ne var ne yoksa korunarak, müze olarak açılmak üzere ziyaretçiler için hazırlandı. Ziyaretçiler neredeyse dün terkedilmiş gibi düzenlenen saraylarda aynı zamanda Pehlevi ailesinin günün hangi vaktinde ne yaptıkları hakkında fikir edinebildiler, nadide porselen ve kristallerle temsilen donatılmış sabah, öğle, ikindi ve akşam adlı sofralarda neler yiyip ne sohbetler ettikleri hakkında hayal kurabildiler. Devasa bahçesinde, tam Beyaz Saray'ın giriş merdivenlerinin karşısında İran Mitolojisinin kahramanlarından Okçu Araş'ın duayen heykeltraş Mir Hossein Arjang Nejad tarafından devrim öncesinde yaptığı ancak 2008 yılında heykeltraşın da katıldığı törenle bugünkü yerine konan yedi metre yüksekliğindeki heykeli tabii ki ilk göze çarpan eser. Başı sonu belli olmayan büyük bahçenin az ilerisindeki ağaçlık alanda ise İranlı ressam ve heykeltıraş Bahman Mohassess'in Anne adlı modern nü heykeli yer alıyor. Beyaz Saray'a içinde, üst katta Mohammad Reza Pehlevi ve ailesinin oturma odalarından birinde Farah Diba ve Şah'ın bronz büstleri ile karşı karşıya geliyor ziyaretçi. Beyaz Saray'ın üst katında, odaların çevresine dizili olduğu geniş merkezi holün devasa tavanının dört tarafında İran'ın önemli klasikleri arasında yer alan Firdevsi'nin Şehnamesi'nden ihtişamlı dört ayrı fresk göze çarpar. Zaloğlu Rüstem ve Avcı Behram hikayelerinden sahnelerin Hossein Taherzadeh Behzad tarafından 1941 yılında resmedildiği bu bezeme, İran Edebiyatı'nın ve resminin kadim Pers mitolojisini temel almasına önemli bir örnektir. Bilhassa Behram'ın zebra avında betimlendiği tablo, Ömer Hayyam'ın Avcı Behram için kaleme aldığı, dünyevi hazların geçiciliğinden söz ettiği dörtlüsü ile birleşince resmin anlamı daha da derinleşiyor. Hayyam, birçok rubaisinde olduğu gibi dünya demek için Farsça saray sözcüğünü kullanması da çok düşündürücü bir detay. Behram da bir ömür avladı lakin, Saadabad Devrim'den, daha doğrusu İran Irak savaşından bu yana muhtelif sanat etkinliklerine de ev sahipliği yapıyor. İranlı bestecilerin çağdaş klasikleri, Şehname, Feridüddin Attar'ın Simurg, Rumi gibi devasa opera prodüksiyonların prömiyerleri ve Şairler Haftası misali önemli edebiyat şölenleri, aynı zamanda hat, resim, minyatür, heykel sergileri için, saray senelerdir kapılarını sanatseverlere açıyor. Bütün bu faaliyetlerin yanı sıra İranlı genç grupların caz, blues, dünya müziği konserleriyle, filarmoni ve senfoni konserleri ve resitaller gibi etkinlikler de düzenleniyor Saadabad'da. Ayşe Hanım'la sarayın bahçesinde, daha doğrusu ormanında adımlarken, bana İran hiç bize anlatıldığı gibi değilmiş Shahzadeh. İyi ki çağırdın geldim, iyi ki gördüm dediğinde, yüreğimi yine bir sevinç kaplamıştı. Hele bu güzel sözleri Türkiye'nin kıymetli kalemlerinden biri olan sevgili Ayşe Kulin'den duymak tabii ki gurur verici. Bu kısa yazıyı kaleme almamın nedeni Saadabad'da neler oluyoru anlatmak yahut bu sarayın Devrim'den, savaştan sonra Tahran'ın önemli müzeleri arasında zikretmenin yanı sıra farklı sanatların buluşma noktası haline geldiğini söylemek değil. Dışarıdan göründüğü gibi olmayan, kapalı kutu komşunun bilinmeyenlerinden birini az da olsa paylaşmak. Zira malum, İran İslam Cumhuriyeti'nde, bırakın operayı ve klasik müziği, caz, blues, rock icra edilebiliyor ve kadın-erkek hem zaman olarak aynı yerde eğlenebiliyor olması ihtimalini düşünmek, heykel, resim gibi plastik sanat dallarının da Devrim ile birlikte yok olduğunu düşünenlerimiz var. Oysa örneğin bahsettiğim müzik etkinliklerinde nice sopranolar, mezzolar, kadın solistler, kadın orkestra şefleri sahne alıyor. Kadın ressamların, heykeltıraşların sergileri açılıyor hatta moda defileleri düzenleniyor. Üstelik bu sanatsal faaliyetler sadece Saadabad Sarayı'nda değil, Tahran'ın ve diğer şehirlerin büyük konser, tiyatro, performans salonlarında, galerilerinde de icra ediliyor. İran'da sanat ve edebiyat alanında zinhar hayal edemediğimiz büyük hareketlilik var."} {"url": "https://gazetesanat.com/irem-yasar-eksik-bir-sey-mi-var", "text": "Her Şey Eksik Her Şey Tamam ile Başlayan Yolculuğunu Eksik Bir Şey mi Var? adlı romanıyla sürdüren İrem Yaşar ile buluştuk. Kitaplar, unutulan komşuluk değerleri, sadelik... Tamamı ve daha fazlası bu sohbette! 31 yaşındayım. Evliyim ve Ali isminde bir oğlum var. İki üniversite okudum. Asıl mesleğim mimarlık. Fakat son birkaç senedir vaktimin büyük bir kısmını kitap yazarak geçiriyorum. Yazarlık benim için bambaşka bir lezzet. Hayatı daha anlamlı kılan, yaralarımı saran bir şey... Kitaplarım vesilesiyle okurlarımın evine misafir olmak büyük bir mutluluk veriyor bana. Her ne kadar sayısal ağırlıklı bir eğitim alsam da ortaokul ve lise yıllarımdan itibaren edebiyatla iç içeydim. O yıllarda şiir dinletilerine, edebiyat temalı programlara katılmak, kompozisyon ve hikayeler yazmak farklı bir dünyanın kapısını araladığımı hissettirirdi bana. Bu yüzden yazmaya erken yaşta başladığımı söyleyebilirim. İçimde biriktirdiğim ne varsa, seneler sonra bir kitaba dönüştürürken beni motive eden şey şu düşünce oldu: Okurlarımın yüreğine dokunursam, birlikte iyileşebiliriz. Sevdiklerini kaybedenler, hayallerini yitirenler, o çok istediği şey bir türlü gerçekleşmeyenler, bir parçası eksik büyüyenler, kalbinin içinde bir yer tuzla buza dönenler, hasreti sırtlanıp yüklenenler ve belki de hiç tamamlanamayacağı bir yerden eksilenler... Hangimiz tamız ki? Hangimiz tamamız? Hepimizin eksikliğini hissettiği başka, bambaşka şeyler var. Yan yana gelerek, birbirimizi koşulsuz severek tamamlayacağız bu eksikleri. Buna tüm kalbimle inanıyorum. Sıra arkadaşımızla kulaklığımızı paylaşmak... Ne güzel ifade ettiniz. Türkülerle iç içe büyüyen bir çocuk olduğum için müziğin insana nasıl derinden tesir ettiğini çok iyi biliyorum. İstedim ki kitaplarımı okuyan okurlarım orada yazdığım satırları şarkılarla pekiştirsinler. Hissettiğim duygular daha iyi aktarılsın. Hepimizin evinde aynı notalar yankılansın. Kitaplar bitse de o şarkılar hep akılda kalsın. Eski zamanlara göre insan ilişkileri çok daha mesafeli, kabul ediyorum. Yoğun çalışma temposu, farklı hayat telaşları, sokak kültüründen büyük sitelere geçiş, bazı değerlerin artık pek de önemsenmiyor oluşu... Birçok faktör etkili oldu aslında. Fakat ben o eski komşuluk ilişkilerini yeniden canlandırabileceğimize inanıyorum. Yeter ki sımsıcak bağlar kurmak isteyelim, yeter ki bunun için gayret edelim. Hikayelerimiz benzemese de kendime en yakın bulduğum karakter Azize. Onun bölümlerini yazarken bazen çok gülüyorum bazen de epey hüzünleniyorum. Hatta ağladığım oluyor. Bir annenin çocuklarına yetebilme çabası, yoksulluğa rağmen onları mutlu edecek bir şeyler bulmaya çalışması, gönlünün bu kadar zengin oluşu ve zaman zaman hissettiği çaresizlik çok duygulandırıyor beni. Oğlum kolik bir bebekken kitap yazmaya başladım. Bulabildiğim ufacık bir boşlukta bazen telefonumun notlar bölümüne bazen de minik bir kağıdın köşesine hemen birkaç cümle yazardım. Bu yüzden farklı koşullarda yazı yazabilmek konusunda epey iyiyimdir 🙂 Herhangi bir ritüelim yok. Fakat disiplinli bir yazar olduğumu söyleyebilirim. Tıpkı bir mesai gibi, her gün muhakkak belirli bir süreyi yazmaya ayırıyorum. Ben de Esra ile aynı yarayı taşıyorum benzeri yorumlar beni çok duygulandırıyor. Kitaplarımı evine misafir eden, yazdığım cümlelere kalbinde yer açan tüm okurlarıma çok teşekkür ederim. Dilerim daha nice kitaplar vesilesiyle buluşmak, kalpten kalbe köprüler kurmak nasip olur. - DAFA FAZLA - İrem Yaşar ile Her Şey Eksik Her Şey Tamam röportajı... - Daha fazla kültür sanat haberleri için..."} {"url": "https://gazetesanat.com/irem-yasar-ile-yeni-kitabi-her-sey-eksik-her-sey-tamami-konustuk", "text": "Anlattıkları ve paylaştıklarıyla kalplere dokunan İrem Yaşar'ın yeni kitabı Her Şey Eksik Her Şey Tamam okurlarıyla buluşmaya devam ediyor. Yayımlandığı günden bugüne okurların ilgisini gören ve hızlıca yeni baskı yapan kitapla, hepimizin burnunda tüten o nostaljik günlerin sıcak komşuluk ortamına yolculuğa çıkıyoruz. Biz de bu vesileyle İrem Yaşar ile buluştuk ve yeni heyecanına ortak olduk. - İrem Hanım hoş geldiniz, yeni kitabınız hayırlı uğurlu olsun. Neler hissediyorsunuz? Merhaba, çok teşekkür ederim. Kalbime bir musluk takıp hislerimi damla damla akıtarak yazdığım Her Şey Eksik Her Şey Tamam nihayet okurlarıyla buluştuğu için çok mutluyum. Gelen her güzel tepkiyi, yazılan her değerlendirmeyi, paylaşılan her alıntıyı okuduğumda yüzümü kocaman bir tebessüm kaplıyor. Tarifsiz hislerle doluyum. - Her Şey Eksik Her Şey Tamam çok dokunaklı bir isim. Tam da günümüzü tarif ediyor değil mi? İsmin hikayesini anlatır mısınız biraz? Hayat yolculuğunda hepimizin yorulduğu, zorlandığı, yaralar aldığı ve eksildiği zamanlar oluyor. Nazenin Sokak'ta yaşayan insanlar tüm bu eksik yanları birbirlerine destek olarak, zorluklarda el uzatarak ve umut etmekten hiç vazgeçmeyerek tamamlıyorlar. Kitabımın ismi işte buradan geliyor. - Bu kitabı yazarken kendinize, kaleminize ya da hayata dair daha önce fark etmediğiniz ya da yeni keşfettiğiniz bir şey oldu mu? İlk kitabımda kendi hayatımdan kesitlere yer vermiştim. Anlattığım şeylerin tamamı yaşadıklarımdı yani. Her Şey Eksik Her Şey Tamam'ı yazma sürecimde kurgu üzerine çalışmayı çok sevdiğimi fark ettim. Bir de eskiye duyduğum özlemi... Çocukluk yıllarımda doya doya yaşadığım o sımsıcak komşuluk ilişkilerini çok özlemişim. Nazenin Sokak'ı anlatırken o yıllara gidip gelmek, annem ekmeğimin üzerine tereyağı sürmüş de üzerine toz şeker serpiştiriyormuş gibi hissetmek benim için eşsiz bir deneyimdi. - Aslında mimarsınız fakat sizi yakından takip ettiğimizde mesleğinizi tam zamanlı icra etmediğinizi görüyoruz. Nasıl oldu mimarlıktan yazarlığa geçiş ya da bir arada devam etmeleri? Oğlumu beklerken riskli bir gebelik süreci geçirdim. Bu süreçte aktif çalışma hayatıma ara vermek zorunda kaldım. Sonrasındaysa özel sektöre geri dönmemeyi ve Ali'nin her anında yanında olabilmeyi tercih ettim. Yazıya merakım, edebiyata ilgim okul yıllarından beri vardı. Evde olduğum, içime döndüğüm bu dönem kalemimin ucunu açmama vesile oldu. Hem mimarlığı hem de yazarlığı gerçekten çok seviyorum. İki alan birbirini besliyor ve ikisi de bana kendimi çok iyi hissettiriyor. - Sizi takip eden insanlarla aranızda çok samimi bir bağ var. Sosyal medyayı hayatınızın neresine koyuyorsunuz? Sosyal medya evimin bir odası gibi. Bu odada insanlarla bir araya gelmek, onlara bir fincan muhabbet ikram etmek beni çok mutlu ediyor. Nerede, hangi mecrada bulunursam bulunayım, şeffaf olmayı ve doğal davranmayı çok seviyorum. Sanırım bu yüzden insanlarla böyle güzel gönül bağları kurabildik. Yaklaşık altı senedir İnstagram'da içerik üretiyor, farklı konularda yazılar yazıyorum. Bu süre zarfında beni takip eden insanlar için hiçbir zaman 'takipçim' kelimesini kullanmadım. Onlar benim kalp komşularım. Hepsine çok değer veriyorum. - Her Şey Eksik Her Şey Tamam ikinci kitabınız ve roman türünde. Bu hikayeyi kaleme almanızın ve roman türünde yazmanın ilhamı nereden geldi? Eksikliğini hissettiğimiz parçaları hep birlikte tamamlayalım istedim belki de... Özlediğimiz güzellikleri birlikte anımsayalım istedim. Nazenin Sokak'ta geçen her hikaye birilerinin kalbine şifa olsun istedim. Sandıklar açılsın, buralar biraz naftalin koksun istedim. - Hem anlattığınız hikayede hem de kendi yaşamınızda oldukça sade olmaya özen gösteriyorsunuz. Bize biraz anlatır mısınız, bu sadeliği hayata adapte etmek nasıl mümkün? Sadeliği zihnen benimsemek çok ama çok önemli. Sade bir hayatın temelini ancak bu sayede sapasağlam atacağımızı düşünebiliriz. Kendi içime dönüp baktığım zaman az ama öz olmayı, hiçbir hissi uç noktada yaşamamayı, gereksiz detaylarda boğulmamayı tercih ettiğimi görüyorum. Bu tercihler evvela evime, eşyalarıma, ardından yazdığım yazılar da dahil olmak üzere hayatımın her alanına yansıyor. - Özellikle çağımızın dayattığı hız ve teknolojik gelişmeler biri birbirimizle sohbet etmez hale getirdi, komşuluk çok özlediğimiz bir değer oldu. Kitabınızda ise komşuluğun son derece zarif ve sıcacık halini görüyoruz. Anlattığınız Nazenin Sokak'a rastlamak gerçekten mümkün mü? - Küçük bir oğlunuz var. Hem yazarlık hem annelik bir arada nasıl ilerliyor? - Okurlarınıza neler söylemek istersiniz? Beni bir an olsun yalnız bırakmadıkları ve attığım her adımda sırtıma pıt pıtladıkları için çok teşekkür ederim. Dilerim daha nice kitaplar sayesinde buluşur, sımsıkı kucaklaşırız."} {"url": "https://gazetesanat.com/irfan-guneyden-hareketli-bir-sarki-kira-doke", "text": "Daha çok piyano ile yorumladığı bestelerine aşina olduğumuz İrfan Güney, bu kez farklı ve daha hareketli bir şarkı sunuyor. Güney, yeni şarkısı Kıra Dökeyi yine On Air Music Co. markasıyla yayımladı. Yol project grubundan Orçun ve Zeki Açabey'in katkı sağladığı şarkının düzenlemesi yılların müzik insanı duayen Turhan Yükseler tarafından gerçekleştirilmiş. YAŞAMA SANATI, yıllardan beri verdiğim ve öğrencilerimin çok sevdiği alan dışı seçmeli bir dersti. Üniversite genelinde her fakülte öğrencisinin ilgi göstererek seçtiği bu derste insan olabilmenin evrensel değerlerini, ahlaki, vicdani ve milli değerlerin bir toplumu bir arada tutabilen en önemli değerler olduğunu, dünyaya gelirken insanların seçme şansı olmayan cinsiyet, dil, din, ırk, millet gibi kavramlar üzerinden yaratılan kin ve nefretin insan olabilmenin değerleriyle bağdaşmadığını, sevgi, hoşgörü ve saygının önemini bu değerlere sahip çıkarak, zorluklarla dolu hayatta kimseyi kırmadan, dökmeden eğilmeden, bükülmeden, başkalarının hayatlarına dokunup fayda sağlayarak, onurlu bir şekilde yaşayabilmenin bir sanat olduğunu anlatıyordum. Çünkü bu değerlere sahip çıkarak onurlu bir şekilde yaşayabilmenin çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük miras olduğuna inanıyorum. Eşim, çocukluk arkadaşım ve ilkokuldan beri de sınıf arkadaşım. Bir gün bana Senin şarkıların hep romantik hareketli bir şey yap da torunumla karşılıklı oynayabilelim dedi. Basit akılda kalıcı YAŞAMA SANATI dersime de atıfta bulunacak sözlerle 9/8 ritminde bu şarkıyı besteledim. Anneler, babalar, anneanneler, dedeler, gelecek nesiller şu kısacık hayatta sevmeyi ön planda başkalarını tutarak kırmadan dökmeden yaşamayı bilsin, sonradan pişman olacağı öfkenin esiri olmasın dilekleriyle yayımlanan Kıra Dökeyi dijital platformlardan dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/is-bankasi-muzesinden-sanal-sergi-evinizin-kasasi-is-bankasi-kumbarasi", "text": "Türkiye İş Bankası Müzesi koleksiyonunda yer alan İş Bankası kumbarası ile ilgili fotoğraf, belge, afiş ve objeler bir araya getirilerek Evinizin Kasası İş Bankası Kumbarası başlıklı sanal bir sergi oluşturuldu. Özel bir altyapı kullanılarak hazırlanan Evinizin Kasası İş Bankası Kumbarası sergisi, dijital ortamda Türkiye İş Bankası Müzesi içerisinde modellenerek tasarlandı. Nesilden nesile para biriktirme alışkanlığını kazandıran kumbaranın serüveni 3 Ağustos tarihinden itibaren www. issanat. com. tr adresinden çevrim içi olarak gezilebilir. Türkiye'de ilk kez Türkiye İş Bankası tarafından 1928 yılında dağıtılmaya başlanan kumbaranın hikayesinin anlatıldığı sanal sergide izleyiciler teknolojinin desteğiyle nostaljik bir yolculuğa çıkıyor. Tetrazon Yapı İşleri ve Prodüksiyon tarafından tasarlanan Evinizin Kasası İş Bankası Kumbarası başlıklı sanal sergi; İş Bankası Kumbaraları, Tasarrufu Teşvik İkramiyeleri, Kumbara Reklamları, Dış Mekan Reklamları, Kumbara ve Çocuk, Sergilerde Kumbara ve Dijital Kumbara başlıklarını taşıyan 7 bölümden oluşuyor. 360 sanal tur özelliği ile gezilebilen sergi mekanlarında metinleri dinlemek, videoları izlemek, dergi okuyabilmek ve yapboz gibi oyunlar oynayabilmek mümkün. Evinizin Kasası İş Bankası Kumbarası, dönemin fotoğrafları ve animasyonlar eşliğinde ziyaretçileri 25 Aralık 1929'da Türkiye İş Bankası'nın İstanbul Şubesi'nde gerçekleşen ilk Milli Tasarruf Günü kutlamasına götürüyor. Tasarrufu Teşvik İkramiyeleri, kumbara hesaplarının çoğalması için başlatılan ikramiye kampanyası kapsamında ülkenin dört bir yanından ikramiye kazanan minik talihlilerin yaşam öykülerine tanıklık etme imkanı sağlıyor. Kumbara Reklamları, Türkiye reklamcılık tarihinde önemli bir yeri olan kumbara kampanyası için dönemin önde gelen grafiker ve ressamlarının hazırladığı ilan, kartpostal ve reklam çalışmalarından oluşuyor. Dış Mekan Reklamları, İş Bankası kumbaralarının stat, tramvay, iskele gibi açık hava reklamcılığının önemli örneklerine ve ikonik kumbara saatlerin ortaya çıkış hikayesine yer veriyor. Kumbara ve Çocuk, 1931 yılında çocuklar için yayımlanmaya başlayan ve bugün hayatını dijital platformdaki www. kumbaradergisi. com adresi üzerinden sürdüren İş Kumbarası dergisini, klasik çelik kumbaranın yanı sıra farklı renk ve biçimlerdeki İş Bankası kumbaralarını inceleme fırsatı tanıyor. Sergilerde Kumbara bölümünde 1930'lu yıllarda Banka'nın Ankara ve İzmir'de katıldığı yerli malı ve sanayi sergilerinden görseller yer alıyor. 2017 yılında çocukların ve gençlerin dijital olarak da para biriktirmesine olanak sağlamak üzere geliştirilen yeni nesil kumbaranın doğuşunun anlatıldığı Dijital Kumbara ise Evinizin Kasası İş Bankası Kumbarası başlıklı dijital serginin son bölümünü oluşturuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/is-sanatta-caz-ruzgari-basliyor", "text": "İş Sanat, caz perdesini besteci ve piyanist Omar Sosa, trompetçi Paolo Fresu ve perküsyonist Trilok Gurtu'nun bir araya gelmesiyle açıyor. Hafızalardan kolay kolay silinmeyecek bir performansa imza atacak olacak caz triosunu, 17 Aralık Salı akşamı 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda dinleyebilirsiniz. Müziklerinin köklerini uyum, ritim, neşe, karmaşa, özgürlük ve fikir birliği olarak tanımlayan piyanist Omar Sosa, hem solo hem de tanınmış birçok caz sanatçısı ile birlikte albüm yaptı. Dünyanın dört bir yanında verdiği konserler ve canlı performanslar onu 3 kez Grammy adaylığına taşıdı. Dünya müziği, free jazz ve avant-garde türlerinde birçok projede yer alan ve 25'i aşkın albüm kaydı bulunan piyanist Omar Sosa'nın yolu 2012 yılında, Miles Davis'i idol olarak benimsemiş trompetçi Paolo Fresu ile kesişti. 300'ü aşkın albüm kaydında yer alan Fresu ile Sosa'nın işbirliğinden ilk albümleri Lara doğdu. Kısa zamanda Avrupa'nın en sevilen grupları arasına girmeyi başaran müzisyenler, birlikte çalmaya başladıktan 4 yıl sonra 2. albümleri Eros'u piyasaya sürdü. Enstrümanları ile adeta bir bütün oluşturan Omar Sosa ve Paolo Fresu'ya Trilok Gurtu'nun da katılmasıyla ortaya yenilikçi ve aynı zamanda geleneksel bir duruşu olan özgün bir müzik çıktı. Gary Moore, Joe Zawinul, John McLaughlin, Bill Laswell, ve Robert Miles gibi yetenekli müzisyenlerle çalışmış olan Gurtu, aralarında İsmet Sıral, Okay Temiz, Zara, Mercan Dede, Kudsi Ergüner, Sertab Erener ve Taksim Trio'nun yer aldığı Türk müzisyenlerle de ortak projelere imza atan bir isim."} {"url": "https://gazetesanat.com/is-sanatta-nisan-camerata-saygun-ile-basliyor", "text": "İş Sanat'ın çevrimiçi nisan programı, ayın ilk günü yayınlanacak olan Camerata Saygun konseriyle başlıyor. İlk Türk operası Özsoyun bestecisi değerli müzik insanı Prof. A. Adnan Saygun'un adını taşıyan klasik müzik topluluğu Camerata Saygun, keman sanatçısı Prof. Nuri İyicil tarafından 2005 yılında kuruldu. Kendi yetiştirdiği öğrencilerle Camerata Saygun'u kuran Prof. Nuri İyicil, Adnan Saygun Oda Konçertosu'nun seslendirilişini yönettiği ilk konserden kısa bir süre sonra yaşamını kaybetti. Prestijli salonlarda konserler veren Camerata Saygun, her biri kendi alanında virtüöz olan müzisyenlerle hem ismini taşıdıkları Adnan Saygun'un hem de onlara bu ismi veren kurucuları Prof. Nuri İyicil'in anılarını başarıyla yaşatmaya devam ediyor. Başkemancılığını Mehmet Yasemin'in üstlendiği topluluk, Edward Grieg, Antonin Dvorak, Edward Elgar ve Alexander Borodin'in eserlerinden oluşan romantik dönem repertuvarıyla İş Sanat'a ilk kez konuk olacak. Konser, ilk gösteriminin yapılacağı 1 Nisan 2021 Perşembe günü saat 20.30'dan itibaren sezon sonuna kadar İş Sanat'ın YouTube kanalından ve internet sitesinden izlenebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/is-sanattan-21-sezona-dijital-merhaba", "text": "İş Sanat, digital dünyanın kapılarını araladığı 21. sezonunu 5 Kasım'da başlatacak. Klasik müzik konserlerinden yerli projelere, hikaye ve şiir dinletilerinden masal tiyatrosuna, tiyatro okumalarından sanal sergilere uzanan pek çok etkinliğin yer aldığı 21. sezon, Kasım ayında çevrim içi olarak başlayacak. Pandemi tedbirleri kapsamında seyircisiz olarak İş Kuleleri Salonu'nda gerçekleşecek kayıtların tamamı İş Sanat'ın sosyal medya hesapları üzerinden ücretsiz izlenebilecek. İş Sanat, 21. sezonunu besteci ve orkestra şefi Serdar Yalçın yönetiminde, çoğunluğu bağımsız çalışan müzisyenlerden oluşan İstanbul Ensemble konseri ile başlatıyor. Konser, 5 Kasım Perşembe günü 20.30'dan itibaren yayımlanacak. Hakan Şensoy'un yönetimindeki Milli Reasürans Oda Orkestrası konseri ise İş Sanat ve Milli Reasürans işbirliğinde 12 Kasım Perşembe günü gerçekleşecek. Topluluk, İş Sanat'ın 21. sezonuna, gerçekleştireceği 5 konser ile konuk olacak. Parlayan Yıldızlar serisinden tanıdığımız genç çellist Poyraz Baltacıgil, 16 Kasım Pazartesi akşamı piyanist Barış Büyükyıldırım'ın eşliğinde bir resital verecek. Sezon boyunca Iraz Yıldız, Demirhan Gökbudak, Ferhat Can Büyük gibi genç sanatçılar bu seride yer alacaklar. İş Sanat'ın gelenekselleşen yeni yıl konserlerinin bu yılki konuğu ünlü tenor Murat Karahan ile orkestra şefi Erol Erdinç yönetimindeki Limak Filarmoni Orkestrası olacak. Caz sahnesinin başarılı isimleri de bu sezon dinleyicilerle buluşacak. Ozan Musluoğlu'nun son projesi Genedos, sezonun ilk caz konseri olarak programda yerini aldı. Piyano ve vokalde Eylül Ergül, davul ve vokalde Çağla Karaali, saksafon ve flütte Serdar Barçın, kontrbasta ise Ozan Musluoğlu'nun yer aldığı Genedos caz projesi, ana akım cazdan modern parçalara uzanan zengin bir repertuara sahip. Konser, 24 Kasım Salı günü İş Sanat'ın sosyal medya hesaplarından izlenebilecek. Türk Halk ve Türk Sanat Müziği'nin seçkin örnekleri de bu sezonun programında yer alacak. Türk Halk Müziği'nin yeni nesil sanatçılarından Coşkun Karademir ve pop müziğin sevilen sesi Buray, İş Sanat'a özel hazırladıkları bir konser ile Kasım ayının konukları olacak. Konser, 20 Kasım Cuma günü yayımlanacak. Melihat Gülses, Derya ve Dilek Türkan, Zeynep Halvaşi gibi geleneksel Türk Halk ve Türk Sanat Müziği'nin başarılı isimleri, hazırlayacakları özel projeler ile İş Sanat sosyal medya hesaplarından sezon boyunca izlenebilecek. İş Sanat'ın gelenekselleşmiş şiir ve hikaye dinletileri de dijital platformlar üzerinden devam edecek. Atilla Birkiye'nin hazırladığı, Mehmet Birkiye'nin sahneye uyarladığı Türk edebiyatının usta kalemlerinin eserlerinin yer aldığı dinleti serisi Sait Faik Abasıyanık hikayeleri ile 9 Kasım Pazartesi akşamı İş Sanat sosyal medya hesaplarında başlayacak. Şiir ve hikaye dinletileri Nazım Hikmet, Gülten Akın, Attila İlhan gibi isimlerle devam edecek. İş Sanat'ın ilk kez geçtiğimiz Mayıs ayında çevrim içi düzenlediği Edebiyat Günleri'nde, William Shakespeare'in Hırçın Kız eserinden bir bölümü Esra Bezen Bilgin ve Serhat Tutumluer'in sesinden dinleme fırsatı bulduğumuz Okuma Tiyatrosu, yeni eserler ve oyuncularla 21. sezonda da devam edecek. W. Shakespeare'in ünlü eseri Romeo ve Juliet ile başlayacak Okuma Tiyatrosu, 12. Gece, Othello ve A. Çehov'un Üç Kızkardeş eserlerinden okunacak bölümler ile sezon boyu devam edecek. Çocuklar masalların büyülü dünyasını İş Sanat ile yeniden keşfedecek. İş Sanat Masal Tiyatrosu, Lerzan Pamir'in yönetmenliğinde oyuncular Aslı Tandoğan, Anıl Altınöz ve Mert Aydın'ın canlandıracağı Kırmızı Başlıklı Kız, Prenses ve Bezelye Tanesi, Hansel ve Gretel, Çizmeli Kedi ve Karlar Kraliçesi gibi klasik dünya masalları, 21. sezon boyunca çocuklarla birlikte olacak. İş Sanat'ın sosyal medya hesapları üzerinden ücretsiz olarak izlenebilecek konser ve dinletiler saat 20.30'da, çocuk etkinlikleri ise saat 15.00'te yayında olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/is-sanattan-sefin-tavsiyesi-ile-muzigin-tarihinde-yolculuk", "text": "İş Sanat yaz dönemi projelerinden Şefin Tavsiyesi sanatseverlerle buluştu. İnsanlığın çağlar boyu duygu, düşünce, özlem ve dileklerini dile getirdiği, dünyanın ortak dili olan müziği ve müziğin evrimini anlatan Şefin Tavsiyesi başlıklı video dizisi aralarında güzel sanatlar, felsefe, gastronominin de yer aldığı, müziğin gelişimine eşlik eden disiplinlerin müzikle olan ilişkisine odaklanacak. Müzik nedir sorusuyla başlayan program, orkestra şefi, besteci Murat Cem Orhan ve tiyatro sanatçısı Alper Saldıran'ın birlikteliğiyle gerçekleştiriliyor. İş Sanat'ın sosyal medya hesaplarından yayınlanacak 5'er dakikalık videolardan oluşan Şefin Tavsiyesi yaz boyunca izleyicisiyle buluşacak. Müziğin temel özellikleri, tarihsel gelişimi ve çok sesli batı müziği biçimlerinin de yer aldığı kategorilerde bilgiler sunacak olan Şefin Tavsiyesi, müziğin evrimini başta çocuklar olmak üzere tüm yaş grubundaki müzik tutkunlarıyla paylaşacak. İlk bölümü 8 Haziran tarihinde İş Sanat'ın sosyal medya hesaplarından ücretsiz olarak yayınlanan Şefin Tavsiyesi, her hafta yeni bir içerikle seyircisi ile buluşacak. İş Sanat'ın 21. sezonunda yayınlanan ve yoğun ilgi gören senfoni orkestrasında yer alan enstrümanların ve seslerin müzisyenler tarafından anlatıldığı Tanıştırayım serisinin uzun versiyonu İş Sanat'ın YouTube kanalından izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/iskandar-widjaja-sahnede-dinleyicilerimin-enerjileri-ile-besleniyorum", "text": "1986 yılında Berlin'de doğan Iskandar Widjaja, sahip olduğu Çin Endonezya'sı, Hollanda ve Arap kökleri ile etnik kültürleri harika harmanlayan bir keman sanatçısı olarak adlandırılıyor. Müzikal olarak üstün zekalılar için üniversite öncesi bölüm olan Julius Stern Institute Berlin'de okuyan Widjaja, 2010 yılında tamamladığı Berlin'deki Sanat Üniversitesi'nde Prof. Uwe-Martin Haiberg ve Prof. Ilan Gronich ile keman eğitimi aldı. Dora Schwarzberg, Christian Tetzlaff, Shlomo Mintz, Midori, Ana Chumachenko, Cihat Aşkın ve ve geçtiğimiz aylarda hayata gözlerini yuman eşsiz keman virtuözü Ida Haendel ile çalıştı. Deutsche Symphonie-Orchester- ve Konzerthaus Orkestrası Berlin, Münih, Varşova ve Şangay Filarmoni gibi Uluslararası alanda en ünlü topluluklarla solist olarak sahne aldı. Sydney Senfoni, Orchester de la Suisse Romande, Viyana Radyo Senfoni Orkestrası ve Hong Kong Sinfonietta ile performanslar sergiledi. 11 yaşında olağanüstü bir öğrenci olarak Berlin Hanns Eisler konservatuarına giren, gençken bile birçok uluslararası ödül alan ve okurken Zubin Mehta, Christoph Eschenbach, Rolando Villazon, Cameron Carpenter, David Foster, Anggun, Itamar Golan ve Fazil Say gibi klasik müziklerin büyük isimleriyle konserler ve çalışmalarında bulunan sanatçı, ayrıca sık sık Miss World veya Miss Earth, Davis Cup, Milan'daki EXPO, Paris'teki Moda Haftası ve Viyana'daki Konzerthaus'ta keman ve orkestra ile Yıldız Savaşlarının Yıldızların karşısında adlı dünya prömiyerini yaptı. Geleneksel repertuarın yanı sıra ZEN-Master ile işbirliği içinde konsept konser Bach & ZENi ortaya çıkaran ve aynı zamanda besteci ve söz yazarı olarak çalışan Widjaja, Asya Pasifik bölgesindeki çocuklar için UNICEF ve WWF ile işbirliği içinde eğitim projelerine büyük önem veriyor. Endonezya'nın en büyük medya grubu KOMPAS Gramedia ve besharp vakfı tarafından desteklenen, yetim, sokak ve okul çocukları için müzik enstrümanları ve araç gereç finanse etmek için hayır etkinlikleri düzenliyor. Bach'dan çağdaş yaşayan bestecilere kadar çok geniş bir repertuara sahip olan geniş bir müzik yelpazesine dağılan 7 adet CD kaydına imza atmıştır. Bunlardan biri de 2019'un Mart ayında çıkan ve değerli besteci ve piyanistimiz Fazıl Say'ın bestelediği 3 eserinden oluşan Haremde 1001 Gece CD kaydıdır. Bu CD'de yer alan ve kendisinin yorumladığı Haremde 1001 Gece adlı keman konçertosu, Luzern dSenfoni Orkestrası tarafından Patricia Kopatchinskaja için sipariş edilmiş ve 2007 yılında sanatçı tarafından prömiyeri yapılmış sıra dışı bir eserdir. Ülkemizde çok sevilen ve bizden biri olarak kabul edilen ünlü şef Howard Griffiths'in yönetimindeki ORF Viyana Radyo Senfoni Orkestrası ile birlikte kaydı gerçekleştirilen bu albümde Widjaja'nın seslendirdiği 4 bölümlük keman konçertosu, dünyanın en büyük müzik şirketlerinden biri olan Sony Classical etiketi ile yayımlandı. Bu CD, eserin bütününe dağılmış kulaklarımıza aşina olan Fazıl Say'ın müziğinin çok yönlü rengi, yetenekli virtüozün kemanından çıkan eşsiz ezgilerin bir araya gelmesiyle klasik müziğin mihenk taşlarından biri olarak arşivlerde yerini almıştır. Dünya'nın önde gelen müzik otoritelerince; İnanılmaz büyüleyici kişiliği ve sahne ışığıyla adeta dinleyicisini müziğinin içine hapsediyor, kesinlikle çağının en heyecan verici kemancılarından biri, Kendisi kemanında nadiren duyulabilecek renk ve tınılarını dinleyicilerine sunabilen ender yeteneklerden biri ya da Detaylara gösterdiği hassasiyet onu diğer genç kuşak kemancılar arasında gerçek bir romantik sanatçı konumuna taşıyor. cümleleri ile tanımlanan, hem Dünya çapında kemancı hem de Rockstar olarak etiketlenen dünyaca ünlü müzisyen Iskandar Widjaja ile sanat tadında bir röportaj gerçekleşirdik. Iskandar Widjaja: Almanya-Berlin de doğdum. Berlin Duvarı yıkılmadan kısa bir süre önce, ebeveynlerim Endonezya'dan Berlin'e okumak için gelmişler ve burada tanışmışlar. Annem genç bir piyanist babamda mimar öğrencisiymiş. Annem küçükken beni hep çocuk konserlerine götürürdü ve bu çok ilgimi çekerdi. Bir gün ondan bana keman almasını istedim ve Suzuki Methodu ile keman çalmaya başladım. 11 yaşında koleje başlamamla ciddi eğitim hayatım başlamış oldu. Çok çalıştım, çok fazla tutkularım vardı. Ama hiç dışarıdan bir baskı görmedim her şeyi içimden gelerek yaptım. Mezun olduktan sonra klasik kariyerim ilerlemeye ve gelişmeye başladı. Her zaman klasik müzik dışında başka müziklere de ilgi duydum. Hiç bir zaman klasik müzik ve diğer türler diye bir ayrımın içine girmedim. Hala gelişiyorum ve her zaman farklı türlerde ki olasılıkları araştırmayı sürdürüyorum. Evet kesinlikle. Sahne de dinleyicilerimin enerjileri ile besleniyorum. Eğer karşımdaki seyirci heyecanlı müziğime odaklanmış şekilde beni dinliyorsa daha iyi çaldığımı hissediyorum. Bazen konserlerime Zen Master ile başlamayı seviyorum. O seyircilerine daha kuvvetli bir bağımız olması için konserden önce küçük bir konsantrasyon seansı yapıyor. O zaman herkesin tüm duyularının açık ve müziğime daha hazır olduklarını hissediyorum. İlk seyirci önünde performansımı 7 yaşında İtalya da Vivaldi çalarak yaptım. Şehrin belediye Başkanı gelmişti ve konserden sonra yanıma gelip elimi sıktı ve beni tebrik etti. İşte o anda konser solisti olmaya karar verdim. Hip Hop Symphony başta deneysel bir çalışmaydı. Klasik müzik ile hip hop ritimlerinin birleşimini ve kombinini denemek istedim. Benim için ev yapımı bir çalışma gibiydi. Bir arkadaşım ile birlikte ev stüdyosunda prodüksiyon yok, yapımcı yok, hiç bir şey yok sadece ben ve arkadaşım, evde bir şeyler çıkarmaya çalıştık. Böyle başladı. Bu arkadaşım Friedrich Wengler Hip Hop Symphony'nin yapımcısı orta okuldan arkadaşım.11 yaşımdan beri onu tanıyorum. Evlerimiz yan yana idi, aynı okuldaydık. Okul dışı hep buluşur ve hep beste yapmaya çalışırdık. Pop müzik, caz müzik parçaları çalardık. Mezuniyetten sonra biraz uzaklaştık, kontağımız kesildi. Ben klasik kariyerime devam ettim. Ama bir süre sonra; çocukluk zamanlarımız ve ne kadar güzel anılarımız olduğu aklıma geldi, kendisi ile tekrardan iletişime geçtim. Şimdi kendisi benim performanslarımın bir parçası. Benim videolarımın yapımcısı. İşte Hip Hop Symphony böyle ortaya çıktı. Kemandaki virtüözüteyi Hip Hop ritimleriyle birleştirmek çok hoşuma gitti. Benim için bu yeni, heyecanlı, modern, dünyanın ihtiyacı olandı. Kendi beste ve projelerimde Bach'ın müziğinden, sinema ve film müziklerine pop ve Hip Hop'a kadar bir etkilenme görebilirsiniz. Bestelerim olabildiğince yalın ve doğaldır. Müzik videoları yaratmayı ve yaratıcı olmayı seviyorum. Kendi müzik videolarımın yardımcı direktörlüğünü yapmayı seviyorum, çünkü kendi projemin nasıl olması ve dışardan nasıl görünmesini istediğimi en iyi kafamda ben kurgulayıp hayal edebileceğimden dolayı kendi projelerimdeki her detayla kendim ilgilenmek istiyorum. Geniş bir repertuvarım var. Yoğunlaşmam Johann Sebastian Bach üzerine ama ayrıca Beethoven, Brahms, Tchaikovsky, Wieniawsky. Fransız besteciler Camille Saint-Saens, Cesar Franck. Ama her zaman Johann Sebastian Bach'a geri dönerim. Çünkü benim için Bach başlangıç ve bitiştir. Bana göre müziğin içinde olması gereken her şeyin kombini onun müziğinin içinde var. Eğer ıssız bir adaya düşsem yanıma alacağım bestecinin müziği Bach olurdu. Sahne repertuvarımda her zaman Bach vardır. Fransız repertuvar ve benim kendi bestelediğim kendi parçalarım. Genelde bestelerim çok doğal bir şekilde ortaya çıkar. Ben geç saatlerde çalışan üretken olan biriyim. İlhamım gece 22.00'den ya da gece yarısından sonra gelir. Hayatımda bazı dönemler de zamanımı çok fazla keman çalışmaya ayırmıyorum aksi taktirde beste yapmaya ve yaratıcılığa fazla enerjim kalmaz. Genelde tatillerde, ilham aldığımda ya da duygusal bir anımda bestelerim ortaya çıkar. Piyanomun başına otururum. Duygu yaratmak için armoni en önemli şeydir. Eğer armoniyi çok iyi hissedersem, onun üzerine melodi yaratabilirim. Bestemin içinde sözler de varsa sözler doğal olarak dökülür ve kendimle bir rezonans içinde yazıp yaratıcı olabilirim. Müzik benim profesyonel hayatım ama bir taraftan da hobim çünkü yaptığım işi seviyorum. Seyahat etmeyi çok seviyorum ama ne yazık ki bu aralar biraz zor. Genelde seyahatlerimi işimle birleştiriyorum. Konserden sonra 1-2 gün daha ekleyerek gittiğim yerleri gezme olanağı ve yeni insanlar tanıma olanağı buluyorum. İnsanlar benim için büyük bir hobi çünkü yeni arkadaşlardan ilham almayı seviyorum. Her gün düzenli spor yapıyorum. Dışarı çıkıp koşuyorum, streching arkadan da meditasyon yapmayı seviyorum. Benim için fit ve sağlıklı olmak önemli. Şu zamana kadar Fazıl Say'ın müziğine aşinayım. Fazıl Say'ın Haremde 1001 Gece keman konçertosunu çalıp kaydını yaptım ve kendisi ile beraber müziği üzerine çalıştık. Onun eserini öğrenmek benim için yeni bir dil öğrenmek gibiydi. Türkçeyi öğrenmek diyebiliriz. Onun kullandığı teknikleri öğrendim. Onu tanıyıp stilini anlayınca eserlerinin güzelliğini ve anlamını da kavrayabiliyorsunuz. Onun teknikleri, duyguları ve onun müziğiyle yepyeni bir dil keşfettim. Ben kendimi ne klasikçi ne de cross-over müzisyen olarak tanımlarım. Ben sadece müzisyenim. Müziğin sınırları olmamalı, müzikte ırkçılık olmamalı. Benim için sadece müzik vardır. Tek önemli olan müzikte ne kadar iyiye ve ne kadar derine indiğimdir. Müziğin kalitesi ve her bir notaya yüklediğim sevgi önemlidir. Eğer dinleyicilerime mesajımla ulaşabiliyorsam hangi tür ve stille olduğu önemli değildir. Hayranlarım temelde müziğimden keyif alıyorlar. Kemanımdan çıkan melodilere ve sesime ama bunun dışında görüntümü de beğeniyorlarsa bunu bir kompliman olarak kabul ediyorum. Teşekkür ederim. Türkiye temsilciliği KAM Management tarafından yapılan Iskandar Widjaja çok yakında İstanbul da harika bir konserle seyircisiyle buluşacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/iskandar-widjajadan-bomba-bir-hit-ode-to-joy", "text": "Iskandar Widjaja'ın merakla beklenen yeni yıl single'ı Ode to Joy 7 Aralık'da müzikseverlerle buluşuyor! Geçmiş tarihlere bakıldığında hiçbir zaman sanat ve sanatçılar 2020'deki gibi zorluk, gerileme ve kayıplar yaşamamıştı. Iskandar Widjaja'nın bu kadar olumsuzluğa ve karamsarlığa yanıtı umutla ışıldayan ve hep bir ağızdan haykırılan bir topluluk projesiyle oldu: HEP BİRLİKTE BAŞARACAĞIZ!!! 2020 yılı her ne kadar zorluk ve karamsarlıkla gölgelenmiş olsa da, bu durum Iskandar'ı yıldıramadı. Tam tersi karamsarlığa müzik cephesinde açtığı savaşında hiç durmayarak kariyerindeki en üretken müzikal yıla imzasını attı. Her ne kadar bu savaş sahnelerden ve salonları dolduran hayranlarının sıcak sevgisinden uzak olsa da çevrim içi mecralarda müziğin iyileştirici gücüyle umut olmak ve HEP BİRLİKTE BAŞARACAĞIZ!!! mottosunu yaymak adına çıktığı yolda milyonların sevgisi ve desteği ile kucaklandı. Iskandar Widjaja, pandeminin sebep olduğu her türlü zorluğun pençesinde iken, her biri başlı başına büyük prodüksiyonlar olan Spirited Away, Hip Hop Symphony ve Papa single'ları için harcanan emeğin, zamanın ve özverinin karşılığını dünya çanpında yakaladığı başarıyla aldı. Şimdiyse 7 Aralık'da Widjaja'nın benzersiz düzenlemesi ve yorumuyla yayınlanacak olan Ode to Joy tüm dünyayı kasıp kavurmak için gün sayıyor. Ode to Joyun, özellikle yasaklar altındaki sosyal mesafeli zamanlarımızda, insanın önlenemez yaşam arzusuna doping etkisi yaratacağı kesin görünüyor. Widjaja'nın Ode to Joyu, bir illüzyon gibi; insanlığın üzerini kaplayan griliği yok eden bir umut güneşi, kardeşlik ve neşe ile dolu; ama bir anlamda da ilahi olarak da asla pes etmeme çağrısı aslında. Aynı zamanda Iskandar Widjaja bu çalışmasını, Beethoven'ın ilahi müziğinin 250. yıl dönümünün kutlandığı bu yılda büyük ustaya bir saygı duruşu olarak ona ithaf ediyor. Iskandar Widjaja bu single'ını tüm dünyada 7'den 70'e herkes tarafından bilinen 9. Senfoni'nin koral bölümünde yer alan Ode to Joy teması üzerine; zaman zaman klasik olarak sakin, bazen gelişigüzel bir zafer edasıyla yükselen bir ezgi ya da birden Hip-Hop ritminin duyulduğu; yaptığı doğaçlama denemelerinden esinlenerek kaydetti. Yeni yıl için hazırladığı bu single'a özel yeni yıl ruhu ve mutluluğa çağrı temasının modernize versiyonu için hazırladığı video klibi ise izleyenleri bağımlılık yaratan bir rüya gibi büyülüyor. Iskandar Widjaja, klibinde Berlin metrosunda düzgün giyimli bir sokak çalgıcısı olarak karşımıza çıkıyor ve çalmaya başladığında metro bekleyen sıkılmış yolcular yavaş yavaş müziğinin girdabına kendini kaptırıyor. Bu muazzam video klip için 3 koreografın hazırladığı koreografi doğrultusunda yaklaşık 50 kişilik bir ekiple, 10'larca farklı mekanda yapılan çekimler tamamlandı. Çekimler sıkı pandemi önlemleri altında gerçekleştirilirken ekipte yer alan herkese çekimler öncesi Covid 19 testi yapıldı. Ode to Joy 7 Aralık'ta Iskandar Widjaja'nın Youtube kanalında ve tüm dijital müzik platformlarında yayında."} {"url": "https://gazetesanat.com/iskandar-widjajadan-yeni-single-papa", "text": "Dünyaca ünlü keman sanatçısı Iskandar Widjaja'nın Kasım ayında çıkacak olan yeni single' ı PAPA sanatçı için çok kişisel ve özel bir kayıt niteliğinde. Mart ayında sosyal paylaşım sitesi YouTube'da 600.000'den fazla izlenme sayısına ulaşan sıra dışı enstrümantal eseri Spirited Away in kazandığı başarıdan aldığı cesaretle Widjaja ilk kez PAPA adlı parçasında şarkıcı-söz yazarı olarak karşımıza çıkıyor. Iskandar Widjaja şarkı söylemenin, kendini ve duygularını ifade etmenin en samimi yolu olduğunu dile getiriyor. Ünlü sanatçı kemanını çalarken, onu sanki bedenin bir parçası gibi kullanarak, mükemmel keman sesinden ziyade insan sesini taklit etmeye çalıştığının altını çiziyor. Çünkü Iskandar Widjaja için enstrümanının temiz, mükemmel tonlarından ziyade, daha çok insan sesinin çeşitliliğini, hamlığını, nefesin işitilebilirliği ve sesin kırılganlığını aktarabilmek çok daha önemli. Iskandar, bu çalışmasında aşırı üretilen ve gereğinden fazla değer yüklenilen pop müzik içinde kaybolan Sanatçının Ruhunu arıyor. Iskandar Papa adlı eserini 2015 yılında hayata veda eden babası Ivan Alhadar a ithaf etmiş. Şarkı aynı zamanda, Iskandar Widjaja'nın gençliğinde çektiği aile özlemini ve yalnızlığını anlattığı bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Eserin ana duygusal temasından birdenbire geçiş yaptığı Rap bölümünde Widjaja'nın babasının yokluğunun ve aile özleminin onun sanatsal kişiliğini nasıl oluşturduğunu detaylı bir şekilde anlatıyor. Papa hayatın bir mücadele olduğunu ve bir kaplan gibi savaşanlara hayatın yardım ettiği vurgusuyla muhteşem bir final ile son buluyor. Iskandar için geçmişe ait birçok duyguyu ve ilkleri barındıran bu eserinin müzik videosu, Hırvatistan'daki dünyanın ayakta kalan en büyük altı Roma gladyatör arenasından en iyi korunmuşu olan Pula kentindeki arenada çekildi. Sanatçının eserindeki yalnızlık hissi, arenanın devasa mimarisiyle buluşup kayıplığı daha da hissedilir hale getirmiş. duygularınızı tetiklemeyi garantileyen keman tonlarıyla kaynaştığı bu eserde Iskandar Widjaja ile şarkının sürükleyici simbiyozuna şahit olacaksınız. Iskandar Widjaja imzalı bu duygusal single 12 Kasım 2020'de tüm dijital müzik platformlarında müzikseverler ile buluşacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/iskandar-widjajanin-sevgililer-gunune-ozel-yeni-teklisi-spirited-away-vokal-14-subatta-yayinda", "text": "Dünyaca ünlü keman virtüözü Iskandar Widjaja 14 Şubat Sevgililer Gününde yeni projesi Spirited Away ile hayranlarıyla buluşuyor. Keman virtüözü Widjaja duygusal enstrümantal teklisi Spirited Away bestesinin üzerine kendi yazdığı sözlerle hazırladığı vokal versiyonunu bu özel günde dinleyicilerinin beğenisine sunacak. Yıldız sanatçının sadece 2020 yılında imza attığı çalışmaları sosyal medya kanallarında 4,5 milyondan fazla izlenmeye ulaştı. Bunların arasında en çok dikkat çeken projelerinden biri olan, Endonezyalı aktris Luna Maya'nın başrolde olduğu ve Widjaja'nın hem yardımcı oyunculuk hem de yönetmen yardımcılığı yaptığı Spirited Away adlı müzik videosu olmuştu. Video hipnotik basitliğinin büyüsüyle tüm müzik platformlarında bir milyondan fazla rekor izlenmeye ulaştı. Iskandar yeni çalışmasını Klişe bir aşk şarkısı değil, daha çok bağımsızlığı kutlayan ama duygusal olmadan acıyı kabul eden, kendini yansıtan bir ayrılık şarkısı olarak tanımlıyor. Kar beyazı soyut minimalizmi ile Spirited Away projesi, dinleyicilerde çeşitli yorumlayıcı yaklaşımlara yol açmıştı. Şimdi şarkı sözleri kullanılmasıyla vokal versiyonu artık duyguları daha da derinlere götürüyor. Bu duygusal müzik için Widjaja'nın Berlin'deki dairesinde, müzisyenlerin hayatının bir günlük kesitinin anlatıldığı röpteşambır ile piyano başında bir sanatçı tasviri- hiç kesilmeden tek çekimde yapılmış video 14 Şubat'ta çok sade siyah-beyaz müzik videosu ile dinleyicilerle buluşacak. Iskandarın bu çalışması tamamen özgünlük, dürüstlük ve müzikle ilgili. Sanatçının önceki çok abartılı, birçok farklı lokasyonda, geniş kostüm çeşitliği veya dans tarzı içeren prodüksiyonların zıttı bir çalışma... Ve bir keman virtüözü olan Iskandar'ın keman içermeyen ilk projesi! Bu videoda Iskandar; hiçbir kalıba sığmayan, ana enstrümanı keman olmasa bile çalışabilen çok yönlü bir sanatçı olarak, hayalleri için savaşan, kendine ve Tanrı'ya güvenmeye teşvik eden enerji verici bir şarkı üzerinde çalışan bir sanatçı olarak tasvir edilmiş. Iskandar Widjaja çok yönlü bir kemancı olarak imza attığı çalışmalarıyla, özellikle şarkıcı-söz yazarı kavramlarının sınırlarını bulanıklaştırması, çektiği ayrıntılı çağdaş koreografi ve epik çarpıcılığa sahip pop-video klipleri ile 2020 yılında uluslararası alanda saygınlık kazandı. Spirited Away Vokal 14 Şubat 2021 Pazar günü Iskandar Widjaja Youtube kanalında ( https://www. youtube. com/channel/UCrDXfZ1f7eu6EwYbuvn0JJA ) ve diğer tüm dijital müzik platformlarında."} {"url": "https://gazetesanat.com/iskandar-widjajanin-yeni-albumu-hip-hop-symphony-2-ekimde-yayinda", "text": "Klasik-crossover türünün çok yönlü ve heyecan verici müzisyenlerinden biri olarak kabul edilen Iskandar Widjaja'nın yeni albümü Hip Hop Symphony 2 Ekim tarihinde yayınlanıyor. ARTE onu Uluslararası çapta neslinin en heyecan verici kemancılarından biri olarak tanımlıyor ve dünya basını ondan Dünya çapında ve Rock Yıldızı olarak söz ediyor. Klasik eğitimi alan ve sayısız ödül kazanan Arap-Hollandalı ve Çin-Endonezyası kökenli kemancı, sıra dışı virtüözitesi Hip Hop ritimleri dans, ve senfonik unsurlar ile harmanladığı yeni single'ı Hip Hop Symphony birleştiriyor. Bu çalışma, sınırları ve ayrımları destekleyen, türüne meydan okuyan cesur bir ifadenin örneğidir. Iskandar klasik-asi yaklaşımı ile Jakarta metropolünün hemen üstünde bulunan otoyolda çekilen harika bir video prodüksiyonuyla tüm kalıpları kırıyor. Bu klişeleşmiş kalıplara meydan okuyan, hayrete düşüren ışıltılı bir kültür çatışmasıdır. Müzik videosu için, şık bir K-Pop-Style'ın koreografisinin bir parçası olan Widjaja ve onun çevresinde, Urban-Zombie-Stil'ini vurgulayan, Papua'dan seçilen 5 Hip Hop dansçısıyla birlikte çalıştı. Burada Widjaja'yı meslektaşlarından ayıran en büyük fark ve özellik, parçanın bu denli hızlı temposu içerisinde sergilemiş olduğu üstün nitelikteki performansı ve çalış tekniğindeki virtüözitesi neredeyse imkansıza eş değer olan nefes kesici yay ve parmak tekniğidir. Hip Hop Senfonisi, neo-barok bir virtüöz gösteri parçası olan Christian Sindings'in Eski Tarzda Süit eserine dayanıyor, fakat Widjaja eseri döngüler, kalın bas ritimleri ve yaylı teller staccati'sinin yanı sıra epik timpani ile birleştiriyor. Widjaja, daha yüksek, daha hızlı, daha fazla olmak üzere zamanımızın ruhuyla temas halinde, bir tür modern Paganini'yi bünyesinde barındırıyor. Iskandar Widjaja'nın yeni single'ı Hip Hop Symphony 2 Ekim 2020 Cuma günü Spotify, Apple Music ve Deezer'da aynı anda yayında olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/iskandar-widjajanin-yeni-teklisi-rachels-song-cikti", "text": "Dünyaca ünlü sanatçı, müzik videosu da dahil olmak üzere her ay yeni bir tekli yayınlamak yönünde ortaya koyduğu iddialı planını Rachel's Song ile sürdürmeye devam ediyor. 1980'lerin unutulmaz kült yapımları arasına giren Blade Runner filminin ünlü bestecisi Vangelis'in imzasını taşıyan film müziklerinden hitler arasına girmiş eseri Rachel's Song, Iskandar' ın sıra dışı düzenlemesiyle 27 Mart 2021'de hem YouTube hem de tüm dijital müzik platformlarında müzikseverlerle buluştu. 2018 yılında çıkardığı Mercy albümünde yer alan teklisi Eneril parçasında birlikte çalışmışlar. Bu parça için ünlü Alman e-müzik dergisi Feuilleton Scout Kült statüsü için çok çarpıcı bir kayıt ifadesini kullanmış. Rachel's Song teklisi Iskandar Widjaja'nın müzikal çok yönlülüğünü bir kez daha gözler önüne seriyor. Iskandar Widjaja'nın Rachel's Songu adeta Doğu ile Batı'nın buluştuğu, URNA'nın arkaik gırtlaktan söylediği şarkısının, kemancının uzay kuşunu betimlediği keman tonlarıyla sarmalandığı bir çalışma olarak sanatçının diskografisinde yerini alıyor. 80'lerin gözde elektronik müziğinin keman ve vokalle harmanladığı bu tekliyi YouTube ve tüm dijital müzik platformlarından dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/ismail-karayun-yorumu-ile-bir-soner-arica-sarkisi-sen-turkuler-soyle", "text": "Sözü ve müziği Soner Arıca'ya ait olan ve Arıca'nın 1992 yılında yayınlamış olduğu Bir Umut isimli ilk albümünde yer alan Sen Türküler Söyle, İsmail Karayün tarafından yeniden yorumlanarak sanatçının kendi etiketiyle tüm dijital müzik platformlarında yerini aldı. Şarkının düzenlemesi Gürkan Çakıcı imzası taşırken, düzenleme aşamasında özellikle balaban/duduk ve yaylı tambur gibi kendine has tınılara sahip enstrümanlara yer verildi. Karayün şarkıyı şu sözlerle anlattı: 90'lı yıllarda üretilen Türkçe pop müzik şarkıları, bulunduğu döneme damga vururken, bizim evde de hemen hemen her albüme ait kasetler alınır, dinlenir ve uzun yolculuklar yapılırdı. Sen Türküler Söyle benim bu döneme ait hatırladığım, hissettiğim, çocukluğuma gittiğim ve Soner Arıca'yı tanıdığım en özel şarkılardan birisi. Bir gün vokal ve gitar olarak şarkıyı kaydedip Soner Arıca'ya gönderdim ve eğer izni olursa şarkıyı okuyup yayınlamak istediğimi belirttim. Kendisi de kaydın duygusundan çok etkilendiğini söyleyerek bana bu izni verdi ki, geçmişten uzanan bir elin bir anda tüm kollarınızı sarması kadar sıcak bir andı bu. Sevgili Gürkan Çakıcı ile hemen şarkıyı düzenlemeye başladık. Enstrümanları ve bunları icra edecek kişileri birlikte seçtik. Kayıtların bir kısmı bulunduğum şehir Antalya'da, diğer bir kısmı ise İstanbul'da yapıldı. Kapak fotoğrafı ise Kadri Karahan imzası taşımaktadır. Onun gözü, yüreği ve müzik yolculuğumdaki yeri hep çok başka. Bu şarkı tüm dostlukların kavşak noktası benim için. Sen Türküler Söyle, benim 90'lar Türkçe pop müziğine olan sevgime olan bir armağanım, çocukluğumu yeniden hatırlayışım ve müziğin o güzel, nitelikli zamanlarına bir dokunuşum olsun. Bolca dinlensin, paylaşılsın ve sevilsin. Sevgimle ve hep müzikle. Müzisyen 1986 yılında İstanbul'da doğdu. Lise yıllarından itibaren müzikle ilgilendi ve müziğe gitar çalarak başladı. Okul ve belediyelerin çeşitli korolarında yer alan şarkıcı, 2017 yılında iki şarkıdan oluşan çalışması Gece Şarkıları ile müzik dünyasındaki ilk profesyonel adımını attı. 2019 yılında ilk uzun albümü için stüdyo çalışmalarına başlayan müzisyen, İnsan İnsanın Kılıcı isimli on şarkılık albümünü tamamladı. 2021 yılında babasına ithaf ettiği Olduğun Yerler Uzak mı? isimli single çalışması ile yeniden dinleyicilerine seslenen müzisyen aynı sene müzisyenlere destek amaçlı bir araya gelinen Olta projesi için Şu Karşıki Dağda Kar Var Duman Yok isimli türküyü yorumladı. Yeni çalışması ile birlikte yeniden sahnelere de dönen müzisyen aynı zamanda akademisyen olarak da hayatına devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-arastirmalari-enstitusu-2020-yillikini-yayimladi", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayımlanan YILLIK: Annual of Istanbul Studies ikinci sayısıyla basılı ve dijital ortamda okurla buluştu. İstanbul'u farklı pencerelerden mercek altına alan akademik derginin küresel salgın döneminde hazırlanan yeni sayısı, kent tarihine salgınlar ekseninde yaklaşan bir makaleyle başlıyor. Galata Kulesi'nin tartışma yaratan restorasyonu, Ayasofya'nın camiye dönüştürülmesi gibi güncel konulara tarihsel pencere açan araştırmalar ile, İstanbul'a Ahmet Hamdi Tanpınar ve Orhan Kemal'in gözünden bakan incelemeler, yayının dikkat çeken içerikleri arasında yer alıyor. Kentin geçmişini, bugününü ve geleceğini eleştirel yaklaşımlarla kayıt altına almak ve tartışmaya açmak üzere çok yönlü çalışmalara imza atan İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, akademik dergisi YILLIK: Annual of Istanbul Studies'in ikinci sayısını yayımladı. M. Baha Tanman, K. Mehmet Kentel, Emir Alışık, Brigitte Pitarakis ve Gülru Tanman'dan oluşan Yayın Kurulu'nun editörlüğünde hazırlanan YILLIK, 'Hakemli Makaleler', 'Cabinet', 'Meclis', 'İncelemeler ve İstanbul Kaynakçası' olmak üzere dört bölümden oluşuyor. Derginin ilk bölümünü oluşturan Hakemli Makaleler arasında, İstanbul'a tıp ve salgınlar tarihi, mimarlık tarihi ve koruma, tarihyazımı ve bilim tarihi gibi farklı perspektiflerden bakan çalışmalar yer alıyor. Fezanur Karaağaçlıoğlu ve Akif Ercihan Yerlioğlu'nun tıp tarihini ele alan incelemeleri, pandeminin İstanbul üzerindeki olası etkilerine dair anlamlı bir bakış açısı sunuyor. İlk makale 19. yüzyılda Galata-Pera'da yaşanan veba salgınına ilişkin bir çalışmayı okuyucuyla buluştururken, ikinci makalede 18. yüzyıl Osmanlı tıp yazmalarındaki metin dışı unsurlar mercek altına alınıyor. Yerlioğlu'nun makalesi aynı zamanda derginin Erken Kariyer Makale Ödülü'nün de sahibi. YILLIK, İstanbul'daki mekansal dönüşümü kayıt altına alırken tarihsel bakış açılarından faydalanan çalışmaları da bir araya getiriyor. Hasan Sercan Sağlam'ın kaleme aldığı makale, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın geçtiğimiz aylarda tartışmalı bir şekilde restore ettiği Galata Kulesi'ne yönelik güncel bir değerlendirme sunuyor. Serra Akboy-İlk, Topkapı Kara Ahmet Paşa Külliyesi'nden hareketle erken cumhuriyet dönemi mimari söylemini tartışmaya açarken; Gabor Fodor, İstanbul'daki ilk yabancı araştırma kurumlarından biri olan Konstantinopolis Macar Bilim Enstitüsü'nün tarihini inceliyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı koleksiyonlarından bir eserin derinlemesine incelendiği Cabinet bölümünde, Brigitte Pitarakis, Son Yargı ve İsa'nın İkinci Gelişi temalarını işleyen, 19. yüzyıldan kalma bir kağıt ikona üzerinden Bizans ikonografisini mercek altına alıyor. Tematik dosyalardan oluşan Meclis bölümünde, Pera Müzesi'nde düzenlenen Şehri Hayal Etmek: İstanbul Tahayyülleri sempozyumundan seçilmiş bildiriler ve Ayasofya'nın farklı deneyimlenme biçimlerini masaya yatıran yazılar yer alıyor. Olcay Akyıldız ve Zeynep Uysal'ın editörlüğünde hazırlanan Şehri Hayal Etmek dosyasında İstanbul, edebi metinler ve güncel fotoğraflar ekseninde inceleniyor. Selim Sırrı Kuru İki Şehrin Şiiri: Gazelde İstanbul ve Galata İkilisi, Hatice Aynur Tatavlalı Mahremi'nin Şehname'sinde Suriçi İstanbul'u, Handan İnci Hangi İstanbul? Ahmet Hamdi Tanpınar ve Orhan Kemal'in Gözünden Şehre Bakmak yazıları ile, Murat Germen ise İstanbul'daki şiddetli dönüşümü ve mekansal eşitsizlikleri gözler önüne seren fotoğraf denemesiyle dosyaya katkıda bulunuyor. Meclis'in ikinci tematik dosyası, İstanbul'un tarihi mirası açısından geride bıraktığımız yılın belki de en önemli konusu olan, Ayasofya'nın camiye dönüştürülmesi tartışmalarına tarihsel bir pencere açıyor. Brigitte Pitarakis, Arietta Papaconstantinou ve Koray Durak'ın yazılarının yer aldığı ve Pitarakis'in editörlüğünü üstlendiği bu bölüm, Ayasofya'nın geçmişteki farklı deneyimlenme biçimlerini masaya yatırıyor. Bu yazılara, Marios Philippides'in şehrin geçmişindeki en önemli tarihlerden biri olan 29 Mayıs 1453'ün tarihlendirilmesi üzerine kaleme aldığı makale eşlik ediyor. İncelemeler ve İstanbul Kaynakçası başlıklı son bölümde ise farklı konu, dönem ve disiplinlerden yedi kitap ve üç sergi eleştirisi ile, İstanbul hakkındaki güncel araştırmaları bir araya getiren İstanbul Kaynakçası 2020 yer alıyor. YILLIK 2'de yer alan yazıların tamamına DergiPark platformundan erişebilirsiniz. Türkçe/İngilizce yayımlanan dergiyi satın almak için ilgili mail adresine mesaj göndermeniz yeterli."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-arastirmalari-enstitusu-bilim-kurulu-baskani-baha-tanman-roportaji", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, 2007 yılından bu yana kentimizin göz bebeği mekanlarından biri. Kamuya açık kütüphanesi, sergiler için ayrılan galeri bölümü, Atatürk ve Cumhuriyet Araştırmaları, Osmanlı Araştırmaları ve Bizans Araştırmaları bölümleri sayesinde şehrin tarihinin araştırılmasına imkan tanımasıyla en nadide yerler arasında. İstanbul'u uluslararası düzeyde temsil etmeyi kendine ilke edinen İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Mimar Guglielmo Semprini tarafından 19. yüzyıl sonlarında Taksim Tepebaşı'nda inşa edilmesinin ardından Mimar M. Sinan Genim tarafından renove edilen tarihi bir yapıda hizmet veriyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı'nın kültür, sanat, eğitim ve sağlık alanlarında gösterdiği faaliyetlerin bir sonucu olarak 2005'te açılan Pera Müzesi'nden sonra, ikinci önemli adım da burayla atıldı. Biz de enstitünün bilim kurulu başkanı Prof. Dr. Baha Tanman ile mekanın dünü, bugünü, İstanbul ve daha pek çok konu üzerine Mart ayında harikulade bir söyleşi yapmıştık. Fakat araya salgın girdi... Bu nedenle söyleşiyi bir süre rafa kaldırmıştık, ancak şimdi yayımlamanın vaktidir diye düşündük. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü mutlaka gidip istifade etmeniz gereken bir kurum. Enstitünün bilim kurulu başkanı Prof. Dr. Baha Tanman da rengarenk, son derece eğlenceli, kültive bir isim. Ben lisans tahsilimi mimarlık üzerine yaptım. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ydi o zamanki adı. Yani bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi. 1975'te orada mimarlık bölümünden mezun oldum. Hemen ardından doktora yapmak üzere İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi bölümüne girdim. Doktoramı İstanbul tekkelerinin mimarisi üzerine yaptım. 1976'da asistan oldum ve 11 Aralık 2019'a kadar orada akademik kariyerimi devam ettirdim. O tarihten sonra da emekli oldum ama orada aynı bölümde ders vermeye devam ediyorum. Kadirhas Üniversitesi'nde de kültürel miras bölümünde yine Osmanlı mimarisi üzerine ders veriyorum. Ve tabii vakfımızda da galiba 11 yıl oldu, bilim kurulu üyeliğini sürdürüyorum. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün de bünyesinde bulunduğu Suna ve İnan Kıraç Vakfı 27 Ekim 2003 tarihinde kuruldu. Önce vakıftan genel olarak bahsedeyim. Vakfımız, kültür & sanat & bilim alanında müzeler, enstitüler, kütüphaneler açmaya ve işletmeye dair faaliyetler yürütmekte. Bunları gerçekleştirirken ülkedeki ve dünyadaki benzer kurumlarla da iş birliği yapılıyor. Mesela bazı projelerimizde Alman Arkeoloji Enstitüsü ile beraber çalıştık. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ise, vakfın 2005'te açtığı Pera Müzesi ile başlatılan geniş kapsamlı kültür, sanat projesinin ikinci önemli hamlesi. İstanbul merkezli bir araştırma enstitüsü burası. Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerini kapsıyor. İstanbul'un tarihi, kültürel yapısı, insan profili, musikisi, edebiyatı gibi alanları örnek verebilirim. Atatürk ve Cumhuriyet Araştırmaları bölümü, Osmanlı Araştırmaları bölümü var. Mesela bu bölüme bağlı olarak aşağıdaki sergi alanında gördüğünüz (Mart 2020) Şevket Rado yazmaları bulunuyor. Şevket Rado çok ünlü bir koleksiyoncuydu. Dünya çapında tanınmış bir el yazması koleksiyoncusuydu. O koleksiyonun büyük bir bölümü bizim enstitümüz tarafından satın alındı ve üç cilt halinde onun kataloğu yayımlandı. Bunun yanı sıra Bizans Araştırmaları bölümü de var. O bölümün merkezinde ise, benim de hocam olan rahmetli Prof. Semayi Eyice'nin kitaplığı bulunuyor. Herkese açık bir kütüphanemiz var ayrıca. Enstitü denildiğinde sırf akademisyenlere açık bir alan gibi algılanabiliyor ama yavaş yavaş kabuk kırılmaya başladı. Zemin katımız ise galeri olarak kullanılıyor. Ama o alanın yetmeyeceği, daha büyük çaplı etkinlikler için de kardeş kurumumuz olan Pera Müzesi'ni kullanıyoruz. Mesela enstitümüzün açtığı ve Pera Müzesi'nde gerçekleşen sergilerimizden biri hipodrom sergisiydi. Tabii. İstanbul'da faaliyet göstermiş, günlük tutmuş, o zamanki yaşamı kendine göre yorumlamış Japonların orijinal notları, malzemeleri geldi mesela Tokyo'dan. Adını bendenizin koyduğu Nil Kıyısı'ndan Boğaziçi'ne sergimiz bir diğer örnek. Kavalalı Mehmed Ali Paşa Hanedanı'nın İstanbul'daki izlerini içeren bir sergiydi bu. Yine; İstanbul'da Deniz Sefası vardı. Plaj kültürünün nasıl başladığına dair bir sergiydi bu da. Ve İstanbul'a, 1917 Devrimi'nden kaynaklı kitlesel olarak gelen Beyaz Rusların başlattığı bir olay bu. Sokak Köpekleri Sergisi de çok tutuldu. Bir başka örnek; Yeni Cami'den Unkapanı Köprüsü'ne kadarki bir şeritte Venedik Mahallesi. Osmanlı döneminde yavaş yavaş o mahalle yutulmuş ama, izlerini takip ettiğinizde mesela bir hanın ya da bir binanın altında yok olmuş bir Venedik kilisesinin tonozlu altyapısını buluyorsunuz. Aygül Ağır Hoca bunun için Venedik arşivlerinde çalışmış, güzel İtalyanca bilen bir isim. Evet, enstitümüzün ikinci katında bulunan arkadaki oda aşağı yukarı kırk kişi alıyor. Fakat konuşmayı yapanın çok dinleyicisi olursa alanı genişletiyoruz. Arka Oda Toplantıları, başlangıçta yalnızca İstanbul'un tarihi, mimarisi, arkeolojisi ile ilgili bir etkinlikti. Şimdi araya edebiyat ve İMAP'tan dolayı müzik de girdi. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün bu sene yayımladığı yıllığın detaylarını da buraya tıklayarak inceleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-arastirmalari-enstitusu-burslari-basvuruya-acildi", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, yeni yaklaşımlar ve yayımlanmamış belgelerle İstanbul'a dair öncü çalışmalar yürüten araştırmacıları burs programıyla desteklemeyi sürdürüyor. Dört farklı kategoride maddi destek sağlayan bursların 2022 2023 dönemi başvuruları için son tarih 17 Temmuz. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, bünyesindeki Bizans, Osmanlı, Atatürk ve Cumhuriyet araştırmaları bölümlerine ve İstanbul ve Müzik Araştırma Programı'na ilişkin çalışmalar yapan araştırmacılara burs desteği sağlamaya devam ediyor. Enstitü, 2022 2023 döneminde Doktora Sonrası Araştırma ve Yazma, Doktora Adayları için Araştırma ve Yazma, Seyahat ve Akademik Etkinlik kategorilerinde başvuruları bekliyor. Yeni yaklaşım ve yayımlanmamış belgelerle İstanbul çalışmalarına katkıda bulunacak araştırmaların değerlendirmeye alındığı programa 17 Temmuz 2022 tarihine kadar başvuruda bulunulabilir. Yüksek lisans öğrencilerinden doktorasını tamamlamış araştırmacılara uzanan geniş bir kitleyi hedefleyen burslar, 4 farklı kategoride veriliyor. Doktora Sonrası Araştırma ve Yazma Bursu, doktorasını en fazla beş sene önce tamamlamış 1 araştırmacının çalışmalarına 40 bin TL, Doktora Adayları için Araştırma ve Yazma Bursu 1 doktora adayının doktora tezi için gereken saha veya arşiv çalışmalarına 30 bin TL finansman sağlıyor. Arşiv ya da saha çalışmasını desteklemek amacıyla verilen Seyahat Bursları ve yurt dışındaki konferans, sempozyum, atölye çalışmalarında tebliğ sunmak ya da panel düzenlemek için verilen Akademik Etkinlik Bursları ise her iki kategoriden 5'er araştırmacıya 5 bin TL'lik destek sağlıyor. Geçtiğimiz yıl, Bizans döneminden günümüze uzanan bir tarih aralığında, İstanbul'u mimarlık kültürü, kentsel altyapı, salgınlar ve sağlık sistemi, dini inanışlar, ideolojik hareketler ve müzik gibi farklı başlıklarda mercek altına alan özgün araştırmalar İAE burslarıyla desteklendi. Jessica Varsallona Birmingham Üniversitesi'nde gerçekleştirdiği Konstantinopolis ve 'Palaiologos Rönesansı' (1261-1453): Mimarlık, İdeoloji ve Patronaj başlıklı doktora tezinden yola çıkan araştırmasıyla Doktora Sonrası Araştırma ve Yazma Bursu'na layık görülürken, Yasemin Akçagüner Semavi Cisimler: Osmanlı İstanbul'unda Hayatın Devri, 1774-1856 çalışmasıyla Doktora Adayları için Araştırma ve Yazma Bursu'nun sahibi oldu. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü burs programına katılmaya hak kazanan araştırmacılar, yine Enstitü tarafından düzenlenen Bursiyer Konuşmaları ile çalışmalarını daha geniş bir kitleyle paylaşma imkanı buluyor. Enstitü'nün YouTube kanalında yayınlanan konuşmalar buradan izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-arastirmalari-enstitusu-burslari-icin-basvurular-basladi", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, yeni yaklaşımlar ve yayımlanmamış belgelerle İstanbul'a dair öncü çalışmalar yürüten araştırmacıları burs programıyla desteklemeyi bu sene de sürdürüyor. Dört farklı kategoride maddi destek sağlayan bursların 2021 2022 dönemi başvuruları için son tarih 5 Temmuz 2021. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, bünyesindeki Bizans, Osmanlı, Atatürk ve Cumhuriyet araştırmaları bölümlerine ve İstanbul ve Müzik Araştırma Programı'na ilişkin çalışmalar yapan araştırmacılara burs desteği sağlamaya devam ediyor. Enstitü, 2021 2022 döneminde Doktora Sonrası Araştırma ve Yazma, Doktora Adayları için Araştırma ve Yazma, Seyahat ve Akademik Etkinlik kategorilerinde başvuruları bekliyor. Yeni yaklaşım ve yayımlanmamış belgelerle İstanbul çalışmalarına katkıda bulunacak araştırmaların değerlendirmeye alındığı programa 5 Temmuz 2021 tarihine kadar başvuruda bulunulabilir. Yüksek lisans öğrencilerinden doktorasını tamamlamış araştırmacılara uzanan geniş bir kitleyi hedefleyen burslar, kullanım alanlarına göre 4 farklı kategoriye ayrılıyor. Doktora Sonrası Araştırma ve Yazma Bursu, doktorasını en fazla beş sene önce tamamlamış 1 araştırmacının çalışmalarına 40.000 TL, Doktora Adayları için Araştırma ve Yazma Bursu ise1 doktora adayının doktora tezi için gereken saha veya arşiv çalışmalarına 30.000 TL finansman sağlıyor. Arşiv ya da saha çalışmasını desteklemek amacıyla verilen Seyahat Bursları ve yurt dışındaki konferans, sempozyum, atölye çalışmalarında tebliğ sunmak ya da panel düzenlemek için verilen Akademik Etkinlik Bursları ise, her iki kategoriden 5'er araştırmacıya 5.000 TL'lik destek sağlıyor. Geçtiğimiz yıl, işgal altındaki İstanbul'da basın sansüründen, orta-sınıf Rum Ortodoks nüfusun 20. yüzyıl başlarındaki yaşantısına; Yassıada'daki yapılarda rastlanan 19. yüzyıl İngiliz Emperyal Gotiği'nden, Yunan roman ve sinemasında İstanbullu kavramının işlenişine uzanan birçok farklı konunun işlendiği özgün araştırmalar İAE burslarıyla desteklendi. Doktora çalışmalarını Columbia Üniversitesi Tarih Bölümü'nde tamamlayan Orçun Can Okan, imparatorluktan Cumhuriyet'e geçiş serüveninde üstlenilen tartışmalı istihdam politikalarını işlediği araştırmasıyla 2020-2021 Doktora Sonrası Araştırma ve Yazma Bursu'na layık görülürken, 19. yüzyıl Galata meyhanelerinin merak uyandırıcı dünyasına ışık tutan çalışmasıyla Sultan Toprak Oker Doktora Adayları için Araştırma ve Yazma Bursu'nun sahibi oldu. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü burs programına katılmaya hak kazanan araştırmacılar ayrıca, geçtiğimiz yıl başlatılan Bursiyer Konuşmaları ile çalışmalarını daha geniş bir kitleyle paylaşma imkanı buluyor. Enstitü'nün YouTube kanalında yayınlanan konuşmalar buradan izlenebilir. Detaylı bilgi ve başvuru için tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-arastirmalari-enstitusu-sergileri-google-arts-culturede", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün 7 farklı süreli sergisi Google Arts & Culture'da ziyarete açıldı. Dünyanın dört bir yanındaki sanatseverler, Taksim, Şişli Camii, Ahşap İstanbul, Uzak İzlenimler, Doğu'ya Seyahat, Dört Ayaklı Belediye ve Uzun Öyküler sergilerini artık internet ortamında tüm ayrıntılarıyla keşfedebilecekler. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün ziyarete açıldığı dönemde büyük beğeni toplayan ve yoğun ilgi gören Dört Ayaklı Belediye, Şişli Camii, Taksim, Uzak İzlenimler, Doğu'ya Seyahat, Ahşap İstanbul ve Uzun Öyküler başlıklı sergileri Google Arts & Culture platformu üzerinden ziyarete açıldı. Koleksiyonları internet ortamında keşfe çıkmayı mümkün kılan Google Arts & Culture, aynı zamanda ziyaretçilere bu geniş koleksiyonlardaki eserleri en ince ayrıntısına kadar inceleyebilme imkanı sunuyor. Google ve 40 ülkeden 151 önemli sanat kurumunun iş birliği ile oluşturulan bu kültür sanat platformu ile dünyanın dört bir yanındaki sanatseverler, kendi koleksiyonlarını oluşturma ve paylaşma şansını da yakalayabiliyor. 2012 yılında, projeye dahil olarak, kalıcı koleksiyon sergilerini Google Arts & Culture'da ziyarete açan Pera Müzesi'nin ardından, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü de süreli sergilerini platform üzerinden ziyaretçilerin beğenisine sundu. Google Arts & Culture'da yayına açılan Dört Ayaklı Belediye: İstanbul'un Sokak Köpekleri sergisi, İstanbul'un toplumsal tarihinin her döneminde gündelik hayatın önemli bir parçası olan sokak köpeklerinin, siyasi, dini ve sosyolojik dönüşümlerle değişen serüvenine ışık tutuyor. Erken Cumhuriyet Döneminde Bir Osmanlı Yapısı: Şişli Camii sergisi ise Cumhuriyet İstanbulu'nun ilk anıtsal dini yapısını fotoğraf ve metinlerle tanıtıyor. Dijital platformun öne çıkan diğer bir sergisi Taksim: İstanbul'un Kalbi, sosyal hassasiyetlerin en fazla ifade bulduğu bir merkeze dönüşen Taksim Meydanı'nın 19. yüzyıldan 1960'a uzanan süreçte geçirdiği değişim ve dönüşümlere fotoğraf, harita ve gravür üzerinden ışık tutuyor. Doğu'nun Merkezine Seyahat: 1850-1950 Pierre de Gigord Koleksiyonu'ndan İstanbul'da Gezginlerin 100 Yılı sergisi, Batılıların farklı merak ve ilgi alanları nedeniyle, 18. yüzyıldan beri Doğu topraklarına yaptıkları yolculukların İstanbul odaklı öyküsünü anlatıyor. Uzak İzlenimler: Clara ve Luigi Mayer'in Resimlerinde 18. Yüzyıl İstanbulu, 1776 1792 yılları arasında İstanbul'da görev yapan İngiltere Büyükelçisi Sir Robert Ainslie'yle birlikte şehre gelen Luigi Mayer ve İstanbul'da evlendiği Clara Barthold Mayer'in şehrin 18. yüzyıl sonundaki pitoresk görüntülerini resmettikleri eserlerden oluşuyor. Kıbrıslı Yalısı, Mazlum Ağa Köşkü, Alman Büyükelçiliği Yazlık Konutu, Kayserili Ahmed Paşa Konağı, Büyükada Altın Ordu Caddesi No.20 ve Zeyrek Bölgesi Evleri gibi konut mimarisinden örnekler sunan Ahşap İstanbul ile şehrin tarihsel topografyasına odaklanan bir mikro tarih çalışması niteliğindeki Uzun Öyküler: Melling ve Dunn'ın Panoramalarında İstanbul ise platformun dikkat çeken sergileri arasında yer alıyor. Sergilerin Türkçe ve İngilizce metinleri ile çok sayıda görsel malzemesine Google Arts & Culture platformu üzerinden erişilebiliyor. Batıya Açılan Pencere: Galatasaray Lisesi'nin 150 Yılı, Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler ve Atatürk: Bir İnsandan Fazlası ise İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün yakında Google Arts & Culture'da yayınlamayı planladığı diğer sergiler arasında yer almakta. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, dünyanın dört bir yanındaki sanatseverleri, İstanbul'a farklı perspektiflerden yaklaşarak özgün birer hikaye oluşturan bu yedi sergiyi incelemek üzere Google Arts & Culture platformuna davet ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-arastirmalari-enstitusunun-yeni-kitabi-misir-carsisini-dusunmek-mekansal-pratikler-ozneler-gundelik-yasam-cikti", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün yeni kitabı Mısır Çarşısı'nı Düşünmek: Mekansal Pratikler, Özneler, Gündelik Yaşam yayımlandı. Sıla Durhan ve Yekta Özgüven'in kaleme aldığı kitap Eminönü'nün simgelerinden Mısır Çarşısı'nı kapsamlı bir araştırmayla ele alıyor. Mısır Çarşısı'nın çevresi ile birlikte geçirdiği değişime odaklanan kitap, okuyucuya bu dönüşümün tarihsel izlerini, mekandaki, düşüncelerdeki ve pratiklerdeki tezahürlerini sunuyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, yayınladığı araştırma kitaplarıyla İstanbul'a ilişkin akademik literatürün gelişmesine katkı sunmaya devam ediyor. İAE Yayınları'nın yeni kitabı, İstanbul'un tarihi, mimari ve kültürel mirasının bir parçası olan Mısır Çarşısı'na odaklanıyor. Mısır Çarşısı'nı Düşünmek: Mekansal Pratikler, Özneler, Gündelik Yaşam ismini taşıyan kitap, mimarlık tarihçileri Ö. Sıla Durhan ve Yekta Özgüven'in yapıyı tarihsel bir perspektif içinde, toplumsal ve kültürel boyutlarıyla ele alan araştırma projesinden hareketle hazırlandı. Eminönü'nde, Yeni Cami'nin hemen yanında yer alan Mısır Çarşısı bugün hala özgün işlevini sürdüren bir baharat çarşısı olmanın yanı sıra modern hayatın izlerini de taşıyan bir tüketim mekanı. Birbirine karışmış kokuların solunduğu, çeşitli lokum, şekerleme ve kurutulmuş meyvenin tadılarak geçildiği bir çarşı ve kentin tam ortasında, kozmopolit kalabalığın en yoğun olduğu yerde bir kamusal alan. İnşa edildiği 17. yüzyıldan günümüze çeşitli yıkımlara ve eklemelere maruz kalan anıtsal yapının geçirdiği müdahaleler, kitapta detaylı bir biçimde aktarılıyor. Çarşı ve yakın çevresinin şahit olduğu dönüşümlerin tarihsel izlerini araştıran Durhan ve Özgüven, aynı zamanda bu izlerin mekandaki, düşüncelerdeki, pratiklerdeki tezahürlerini de ortaya koymaya çalışıyor. Osmanlı vakıf sistemi, çarşı yapıları, İstanbul'un ticari merkezi Eminönü ve Yeni Cami Külliyesi'ne odaklanan bölümleri ile Mısır Çarşısı'nın yer seçimine ışık tutan Mısır Çarşısı'nı Düşünmek; çarşının mimari özelliklerini, tarihsel geçmişini ve günümüzdeki kullanımını ise ayrı birer başlıkta okuyucuya sunuyor. Mısır Çarşısı'nın 17. yüzyıldan günümüze yaşadığı değişim ve dönüşümleri mercek altına alan kitap, bu eşsiz yapıya ve kamusal mekana çok boyutlu bir bakış getiriyor. Mısır Çarşısı'nı Düşünmek: Mekansal Pratikler, Özneler, Gündelik Yaşam kitabına, kitapçıların yanı sıra Pera Müzesi Artshop ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nden ulaşmak mümkün."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-arastirmalarini-bir-araya-getiren-akademik-yayin-yillik-yeni-tasarimi-ve-icerigi-ile-raflarda", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün akademik yayını İstanbul Araştırmaları Yıllığı / Annual of Istanbul Studies dergisi, bundan böyle YILLIK: Annual of Istanbul Studies ismiyle hakemli ve açık erişimli bir dergi olarak, hem basılı hem de dijital ortamda yayımlanacak. İlk sayıda yer alan makalelerde İstanbul'u odağına alan birçok farklı konu; bilim, şehircilik, mimarlık, müzik tarihi ve tarihyazımı gibi çeşitli disiplinlerin perspektifinden ele alınıyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün 2012-2018 yılları arasında düzenli olarak yayımladığı İstanbul Araştırmaları Yıllığı / Annual of Istanbul Studies dergisi bu defa yeni format, içerik, tasarım ve ismiyle okurların karşısına çıkıyor. İstanbul Araştırmaları Yıllığı'nın mirasını devralan YILLIK: Annual of Istanbul Studies 1 (2019) hakemli makalelerinde, erken modern İstanbul'da dönüşen mekan ve görsellik pratiklerinden 1955 yılında kentte düzenlenen 10. Bizans Çalışmaları Kongresi'ne kadar birçok farklı konu; bilim, şehircilik, mimarlık, müzik tarihi ve tarihyazımı gibi çeşitli alanlardan gelen yenilikçi bakış açılarıyla ele alınıyor. Dergi, hakemli makalelerin yanı sıra Cabinet, Meclis ve Reviews and Istanbul Bibliography başlıklı yeni bölümlerle içerik anlamında daha zengin bir yapıya kavuşmuş durumda. Suna ve İnan Kıraç Vakfı koleksiyonlarındaki eserlerin, alanında uzman bir isim tarafından incelendiği Cabinet bölümünün ilk yazısında Selim S. Kuru, SVİKV Elyazması Koleksiyonu'ndan Baldırzade Mecmuası içinde yer alan Tacizade Cafer Çelebi'ye ait Küsname adlı eseri tanıtıyor. Bir diğer yeni bölüm olan Meclis'te, hem Suna ve İnan Kıraç Vakfı'nın düzenlediği sözel etkinliklerin bildirilerine, hem de depremden kentsel dönüşüme kadar İstanbul'a dair güncel tartışmaları konu alan eleştiri yazılarına yer veriliyor. İlk sayıda, Kasım 2018'de Pera Müzesi'nde gerçekleşen İstanbul ve Müzik Araştırma Programı açılış panelinde sunulan bildiriler bir araya geliyor. Reviews and Istanbul Bibliography bölümünde ise, beş kitap ve bir sergi incelemesinin yanı sıra, 2018 ve 2019 yıllarında yayımlanmış İstanbul'a dair güncel araştırmaların dökümünün yer aldığı İstanbul Kaynakçası sunuluyor. YILLIK: Annual of Istanbul Studies bu yıldan itibaren, son 5 yıl içinde doktorasını tamamlamış yazarlar ya da öğrenciler tarafından kaleme alınmış bir makaleyi Erken Kariyer Makale Ödülü ile ödüllendirecek. Bu yıl ilk kez verilen ödülün sahibi, Silent Guardians of the Regime: The 'Lost' Police Stations of the Topkapı Palace başlıklı makalesiyle Nilay Özlü oldu. Hakemli ve açık erişimli bir dergi olarak hem basılı hem de dijital ortamda yayımlanan YILLIK'a İstanbul Araştırmaları Enstitüsü web sitesi ve TÜBİTAK DergiPark platformu üzerinden erişebilirsiniz. Türkçe/İngilizce yayımlanan basılı versiyona ise seçkin kitapçılardan, Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nden ulaşmak mümkün."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-cervantes-enstitusu-meksika-yaratilis-mitleri", "text": "İstanbul Cervantes Enstitüsü, Meksika Büyükelçiliği iş birliğinde, 25 Mayıs'ta gerçekleştireceği ''Meksika Yaratılış Mitleri'' etkinliği kapsamında etkinliğe ismini veren kitabın yazarı, eğitimci ve plastik sanatçısı, Öze Yavuz'u konuk edecek. Uzun süre yaşadığı Meksika'da, Mezoamerikan mitolojisine duyduğu tutkuyla sanat kariyerine yön veren Yavuz, katılımcılara kendi çizimleri ile zenginleştirdiği, Meksika Yaratılış Mitleri isimli eserin doğuşu ve oluşum aşamasından bahsedecek. Eski Meksika uygarlıklarının mitlerine dayanan ilk varoluş anı, evrenin, dünyanın, dağların, vadilerin, nehirlerin, hayvanların, canavarların ve insanların yaratılışını anlatan sahnelerin yeniden canlanacağı etkinlikte sanatçıya Meksika Büyükelçisi Jose Luis Martinez eşlik edecek. Söyleşi İspanyolca dilinde gerçekleştirilecek olup Türkçeye simultane çeviri yapılacaktır. Katılımcılar etkinlik sonunda Öze Yavuz'un 8 Haziran tarihine kadar Cervantes Enstitüsünde sergilenecek olan grafik çalışmalarını daha yakından inceleyebilecek, Pirehispanik mitolojiden esinlenen eserlerini, kendisinin rehberliğinde tanıma fırsatı bulacaklar."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-devlet-opera-ve-balesi-2020ye-dans-ucgeni-ile-basliyor", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi 2020 Yılının İlk Temsilini DANS ÜÇGENİ balesi ile veriyor. Operaseverler 8 ve 10 Ocak 2020 tarihlerinde saat: 20.00'de, 11 Ocak tarihinde ise saat:16.00'da Kadıköy Belediyesi Süreyya Opera Sahnesi'nde Dans Üçgeni ile buluşacak. İstanbul Devlet Opera ve Balesi 2020 yılına Bolero, Bahar ve Judith eserlerinden oluşan Dans Üçgeni ile başlıyor. İlk eser Bolero; 20. yüzyılın en önemli bestecilerinden olan Maurice RAVEL'in 1928 yılında bestelediği en son bale müziğidir. Koreograf Uğur SEYREK' in neoklasik baleden modern baleye geçişin gözlendiği etkileyici eserinin dünya prömiyeri, 1997 yılında Ankara'da gerçekleştirilmiştir. Sanatçının Türkiye'de sahneye koyduğu ilk eseri olması açısından da önemlidir. Bolero, Uğur SEYREK' in tüm koreografilerinde olduğu gibi hayattan kesitler alınarak, kadın-erkek ilişkileri üzerine kuruludur. Geçtiğimiz sanat sezonu dünya prömiyeri yapan Bahar; S. RAHMANİNOV imzalı müziği ile neoklasik bir bale. Bu baleyi Orkan DANN İstanbul Devlet Opera ve Balesi için yaratmıştı. Dünya repertuvarına giren ilk ve tek Türk balesi olan Judith; Çetin Işıközlü'nün müziği üzerine Deniz Özaydın' ın koreografisini günümüz anlayışıyla yeniden yorumladığı modern bale olarak üçgende yerini alacak. Dans Üçgeni; 8 ve 10 Ocak tarihlerinde saat:20.00'de, 11 Ocak tarihinde saat:16.00'da Kadıköy Belediyesi Süreyya Opera Sahnesi'nde izleyicilerin karşısında olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-devlet-opera-ve-balesinden-the-rakes-progress-hovardanin-sonu-2", "text": "Dünyada ilk defa 1951 yılında sahnelenen, İstanbul'da sahnelendiği zamanlarda da büyük ilgi gören The Rake's Progress oyunu, bu sezonda yine izleyici ile buluşmaya hazırlanıyor. Bestesi Igor Stravinsky'e ait olan eserin, Librettosu, W. H. Auden and Chester Kallman tarafından kaleme alındı. Aytaç Manizade'nin rejisi ile sahnelenecek eser, komedi ve trajedi öğeleri içeren konusu ile dikkatleri çekiyor. 18. yüzyıl İngiltere'sinde geçen ve İngilizce olarak seslendirilen eser; Hovardalığı iş edinmiş Tom Rakewell'in çöküşü üzerine kurulu. Sonradan şeytan olduğu ortaya çıkan Nick Shadow'a uyarak, evlenmeyi düşündüğü Anne Trulove'ı terk edip Londra'ya gönül eğlendirmeye gider. Üç kağıtçı Shadow yüzünden başına gelmedik olay kalmayan Tom'un hikayesi, Londra'daki bir tımarhane'de noktalanır. Orkestra şefliğini Can Okan'ın yaptığı eserin dekor tasarımı Efter Tunç'a, kostüm tasarımı Ayşegül Alev'e, koro yönetimi Paolo Villa'ya, ışık tasarımı Yakup Çartık'a, devinim ve jest ise Canberk Yıldız'a ait. Operanın başrollerinde; Kenan Dağaşan, Ali Haydar Taş, Otilia İpek, Burcu Soysev, , Caner Akın, Onur Turan, N. Işık Belen, Umut Tingür, Peyman Dorkan, Arzu Semerci, Aylin Ateş, Jaklin Çarkçı, Özge Kalelioğlu, Ahmet Baykara, Çağrı Köktekin, Sercan Gazeroğlu, Yücel Özeke dönüşümlü olarak rol alıyorlar."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-devlet-senfoni-orkestrasi-yeni-sezona-basliyor", "text": "İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, harika bir klasik müzik konseriyle 2021-2022 sezon açılışını 1 Ekim 2021 Cuma akşamı saat 20.00'de CRR'de yapıyor! İDSO DENİZBANK açılış konserinde İDSO; değerli şef Raoul Grüneis yönetiminde keman sanatçısı Veriko Tchumburidze'ye eşlik edecek. Türkiye doğumlu Tchumburidze; dünyanın en köklü ve prestijli uluslararası Henry Wieniawski yarışmasının birinciliğini kazanmıştı. 2021-2022 sezonunun açılış konserinde İDSO, ünlü besteci Dvorak'ın Slav Dansları No1.; Sibelius'un Re Minör Op.47 Keman Konçertosu ve ünlü Türk besteci Ulvi Cemal Erkin'in Köçekçe eserlerini icra edecek. İDSO Müdürü Timuçin Abacı;Uzun süren pandemi döneminde zaman zaman müziksever İDSO dostlarıyla konserlerimizde buluştuk. MÜZİK İYİLEŞTİRİR inancıyla zor dönemleri atlattık. Dileğimiz 2021-2022 sezonunu da birlikte keyifle sürdürebilmektir. Bu sezonda dünyaca ünlü, çağdaş, başarılı şefleri ve solistleri klasik müzik severler ile konserlerimizde buluşturmaya devam edeceğiz. Ayrıca genç yeteneklerimize desteğimizi bu sezonda da sürdüreceğiz. dedi. DenizBank Genel Müdürü Hakan Ateş ise; Cumhuriyetimizin en köklü sanat kurumlarından İDSO'nun 18 senedir destekçisi olmaktan gurur duyduklarını dile getirerek şunları söyledi; DenizBank olarak finansal hizmetlerimizin ötesinde, bu topraklara ve toplumumuza karşı sorumlu hissediyoruz. Kültür ve sanatı da gönül borcumuzu ödemek bilinciyle sahipleniyoruz. Bugün İstanbul'un sanat yaşamında son derece kıymetli yere sahip İDSO'ya olan desteğimizle senfonik müziğin erişilebilirliği için elimizi taşın altına koymaktan mutluluk duyuyoruz. Paydaşlığımızın uzun yıllar sürmesi temennisiyle; sağlıklı, başarılı bir sezon diliyorum dedi. Bu sanat sezonunda İDSO; İstanbullu ve İstanbulu ziyaret eden müzikseverlerle TC Turizm Kültür Bakanlığı onayıyla gerçekleştirilecek 34 konserde buluşacak. İDSO konser biletleri www. biletinial. com dan temin edilebilir. İDSO konserlerinde sanatçıların, görevlilerin ve müzikseverlerin önleyici sağlık hizmetleri ve malzemeleri; BİR ADIM SAĞLIK şirketi ekiplerince sponsor olarak sağlanmaktadır. CRR Konser salonu %50 kapasiteyle kullanılmakta ve Maske-Mesafe-Hijyen kuralları eksiksiz uygulanmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-film-festivali-kapsaminda-beyaz-perdede-benkadinim-soylesisi-gerceklesti", "text": "41. İstanbul Film Festivali kapsamında Birleşmiş Milletler Kadın Birimi İyi Niyet Elçisi Oyuncu Demet Evgar'ın katılımıyla gerçekleşen Beyaz Perdede #BenKadınım söyleşisi film endüstrisinde toplumsal cinsiyet eşitliğini masaya yatırdı. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi ve İKSV ortaklığında 41. İstanbul Film Festivali kapsamında 13 Nisan Çarşamba günü gerçekleşen Beyaz Perdede #BenKadınım söyleşisi film endüstrisinde kadın temsili ve toplumsal cinsiyet eşitliğini masaya yatırdı. Yapı Kredi Kültür Sanat Vakfında düzenlenen, UN Women İyi Niyet Elçisi Oyuncu Demet Evgar, Film Yapımcısı Aslı Filiz ve Yönetmen Ceylan Özgün Özçelik'i bir araya getiren söyleşiye üniversite öğrencileri katıldı. Prof. Dr. Nezih Orhon moderatörlüğünde gerçekleşen söyleşi kadın hikayelerinin beyaz perdede ne kadar yer bulduğu, filmlerde kadınların nasıl konumlandırıldığı ve toplumun dönüşmesi için beyaz perdede atılması gereken adımlar hakkında nesiller arası bir tartışma ortamı sağladı. Canlı yayınla 25 bini aşkın izleyiciye ulaşan söyleşi İsveç Uluslararası Kalkınma İş Birliği Ajansı aracığılıyla İsveç mali desteği ile düzenlendi. Beyaz Perdede #BenKadınım söyleşisi UN Women'ın Demet Evgarla ortak yürüttüğü #BenKadınım Kampanyasının ilk etkinliği. Demet Evgar'ın İstanbul, Şişli'de bir meydanda açtığı pankartla başlayan kampanyanın temel hedefi gerçek kadın hikayelerini görünür kılmak ve bu vesileyle kadınların güçlenmesine destek olmak. Film endüstrisinde toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması, film, dizi ve reklamlarda kadın hikayelerinin, kadın başrollerinin artırılması ve kamera arkası görevlerde kadın temsilinin gözetilmesi için yapılacak çalışmaların ilk adımı olan Beyaz Perdede #BenKadınım söyleşisi üniversite öğrencilerinin hazırladığı pankartlara ev sahipliği yaptı."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-film-festivalinde-27-film-hayal-ortagim-uygulamasinin-sesli-betimleme-teknolojisiyle-izlenebilecek", "text": "Turkcell, görme engellilere özel sunduğu Hayal Ortağım uygulaması kapsamında, 41. İstanbul Film Festivali'ndeki 27 filmin sesli betimlemesini görme engelli sinemaseverlerle buluşturacak. Festivalde beyazperdeye taşınan önemli yapıtlar, sesli betimleme teknolojisi sayesinde sinema salonlarında hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan rahatlıkla takip edilebilecek. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 8-19 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilecek 41'inci İstanbul Film Festivali, bu yıl da görme engelli festival takipçilerine kapılarını açacak. Erişilebilirlik uygulamalarında dünyada öncü şirketlerden biri olan Turkcell'in Hayal Ortağım uygulamasındaki sesli betimleme teknolojisi, 9'u Ulusal Yarışma'da yer alan, 18'i ise diğer bölümlerden olmak üzere toplam 27 filmin sesli betimlemesini görme engelli festival takipçileriyle buluşturacak. Bu sayede görme engelliler de festivaldeki önemli pek çok yapıtı sinema salonlarında, herkesle aynı anda, hiçbir görsel detayı kaçırmadan izleme fırsatı yakalayacak. Turkcell'in ücretsiz Hayal Ortağım uygulaması içerisinde yer alan sesli betimleme teknolojisi, görme engellilerin hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan sinemada izledikleri filmden daha fazla keyif almalarını sağlıyor. Dünyada ilk defa bir mobil uygulama üzerinden sunulan sesli betimleme teknolojisi; çevre, mekan, kişi ya da objeye dair özellikleri, diyalogsuz sahneleri sesle aktarabiliyor. Ayrıca altyazılı filmlerde altyazı seslendirmesi de gerçekleştiren teknoloji aracılığıyla görme engelliler, sinemada kesintisiz film keyfi yaşıyor. Sesli betimleme hizmetinden yararlanmak için görme engellilerin, sinema salonuna girmeden önce izlemek istedikleri filmin betimlemesini uygulama üzerinden cihazlarına indirmeleri, filmin oynadığı sinema salonuna gidip filmin herhangi bir anında uygulama üzerinden sesli betimlemeyi başlatmaları ve kulaklıklarını takmaları yeterli oluyor. Hayal Ortağım'la şimdiye kadar 330'dan fazla filmin sesli betimlemesi görme engelli bireylere ulaştırıldı. İstanbul Film Festivali'nde sesli betimleme teknolojisiyle yer alacak filmler şöyle: Ulusal Yarışma filmleri: Birlikte Öleceğiz, Dört Duvar, Ela ile Hilmi ve Ali, Kerr, Klondike, Mukavemet, Turna Misali, Yaban, Zuhal. Programda yer alan diğer filmler: After Yang / Yang'dan Sonra, Arthur Rambo, Both Sides of the Blade / Bıçağın İki Yüzü, Clara Sola, C'mon C'mon / Yaşamaya Bak, Earwig, Hatching / Kuluçka, Hit the Road / Yola Devam, Huda's Salon / Huda'nın Sırrı, La Croisade / Kurtarıcı, Nitram, Olga, Peter Von Kant, Sundown / Günbatımı, The Innocents / Masumlar, The Middle Man / Aracı, The Story of My Wife / Bir Evlilik Hikayesi, Vortex. Filmlerin özetleri ve seans bilgilerine buradan ulaşılabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-gunlugu-10-11-1936-13-12-1938", "text": "1936 yılında ülkemize yerleşip Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde Mimarlık Bölüm Başkanı olarak görev yapan, Atatürk'ün katafalkının da tasarımcısı olan Bruno Taut'un İstanbul Günlüğü 10.11.1936 13.12.1938 adlı elyazması Türkçe edisyonu sayesinde ilk kez kitaplaştırılarak okurla buluştu. Alman dışavurumculuğunun önemli temsilcilerinden olan, Berlin Siedlung programının 1924-33 yıllarındaki başmimarı Bruno Taut'un sürgün hayatı Nasyonal Sosyalistlerin iktidara gelmesiyle başlar. 1933 yılında Almanya'dan ayrılarak Japonya'ya, 1936'daysa Türkiye'ye yerleşir. 24 Aralık 1938'deki ani ve erken ölümüne dek hayatını sürdüreceği İstanbul'da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde Mimarlık Bölüm Başkanı olarak görev yaparken Ankara'daki Milli Eğitim Bakanlığı'nda da İnşaat Dairesi Başkanlığı görevini yürütür. Bu iki yıl boyunca çok yoğun bir tempoda çalışır. Ülke çapında ancak bir kısmı inşa edilen çok sayıda eğitim yapısı tasarlar. Akademide gelişmiş bir müfredat hazırlar ve mimarlık öğrencileriyle önemli çalışmalar yürütür. Mimari Bilgisi kitabını yayımlar, Ortaköy'deki evini inşa eder, Atatürk'ün katafalkını tasarlar. Bruno Taut Türkiye'de geçirdiği tüm bu süre boyunca, ağırlıklı olarak profesyonel yaşamında gerçekleşen gelişmeleri kısa kısa notlar almak suretiyle günlüğüne kaydeder. Bürokrasinin ve akademik hayatın kimi zaman üzerinde genel bir dekadans intibaı bırakan haleti ruhiyesini, bu süreçte dirsek temasında bulunduğu Erken Cumhuriyet döneminin farklı meslek gruplarına mensup önemli aktörleriyle olan ilişkilerini, mimarlık kavrayışlarını teknik gerekliliklerin ötesine taşımayı amaç edindiği öğrencileriyle olan yoğun mesaisini ve gerek akademisyen gerekse tasarımcı kimliğiyle ortaya koyduğu mimarlık üretiminin düşünsel süreçlerini neredeyse şifrelenmiş anekdotlar halinde günlüğünün sayfalarına aktarır. İstanbul Günlüğü 10.11.1936 13.12.1938 adıyla Almanya'da Akademie der Künste, Berlin arşivinde ve ayrıca Japonya'da bir müzede muhafaza edilen bu elyazması, Kırmızı Kedi Yayınevi'nin yayımladığı Türkçe edisyonu vesilesiyle ilk kez kitaplaştırılarak gün ışığına çıkarılmış oluyor. Enis Batur'un sunuşu, Esra Akcan'ın önsözü, Taut'un 1916 tarihli İstanbul gezisi metni ve Her Ay dergisindeki 1938 tarihli konuşması eşliğinde yayımlanan bu Türkçe edisyon, Şehirlerarası dizisinin de 10. kitabı olma özelliğinde. Şehirlerarası dizisinde daha önce yayımlanan kitaplar sırasıyla: Eski İnsanlar Eski Evler / 19. Yüzyılda Beyoğlu'nun Sosyal Topoğrafyası, Ziyaretler Kitabı, Frankfurt Seyahatnamesi, Fevkalade Büyükelçi Abdürrahim Muhib Efendi / Paris'te Bir Türk 1806-1811, Bir Okurgezer'in Not Defteri, Pasaport Damgaları, İstanbul Yazıları / Kent ve Mimari Üzerine Düşünceler, Kendi Penceresinde Bir Adam / Seçme Yazılar 1925-1960, Le Corbuiser Türkiye'de / İzmir Nazım Planı (1939-1949) ."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-havalimani-igart-ile-sanati-dunyayla-bulusturuyor", "text": "İstanbul Havalimanı, kültür ve sanata verdiği değerle ön plana çıkan tüm çalışmaları İGART çatısı altında topluyor. İstanbul'un kültür ve sanatla harmanlanmış kimliğini ve Anadolu coğrafyasının kültürel hafızasını dünya ile buluşturacak olan İGART kapsamında sanatçılara, sergi, atölye çalışması, canlı müzik performansı olmak üzere yeteneklerini İstanbul Havalimanı'nda sergileme imkanı sunuluyor. İGART çatısı altındaki ilk çalışmada havalimanının metro çıkış alanındaki Viyadük altı yarışmaya açılıyor. Büyük ödül, bugüne kadar bir sanat projesinde verilen en büyük ödüllerden biri olacak. Türkiye'nin dünyaya açılan kapısı İstanbul Havalimanı, kültür ve sanata verdiği destek kapsamında, bu alanda yapılan tüm çalışmaları İGART çatısı altında topladı. İstanbul Havalimanı, bugüne kadar havalimanı müzesi ve havalimanı kütüphanesi gibi yenilikçi projelerin yanı sıra çok sayıda sergi, atölye çalışması ve canlı müzik performansına ev sahipliği yaptı. İGART bünyesinde de yapılacak çalışmalarla birlikte sanata daha fazla yer açılması ve sanatçıya daha fazla destek verilmesi planlanıyor. Yürütme Kurulu Başkanlığını, Ressam ve Akademisyen Prof. Dr. Hüsamettin Koçan'ın yaptığı İGART kapsamında resimden heykele, mimariden eleştirmenliğe, küratörlükten akademisyenliğe kadar sanatın her alanından projelerin hayata geçirilmesi amaçlanıyor. Ressam ve Akademisyen Prof. Dr. Hüsamettin Koçan, Prof. Dr. Gülveli Kaya, Nazlı Pektaş, Deniz Odabaş, Prof. Dr. Marcus Graf, Gökhan Şengül, Murat Tabanlıoğlu, Mehmet Ali Güveli, Mehmet Fehmi Bilge'den oluşan dokuz kişilik yürütme kurulu, toplumsal ve sosyal faydayı gözeten bir yaklaşımla projeler üretmek ve yürütmek için güç birliği yapıyor. İGA Havalimanı İşletmesi CEO'su Kadri Samsunlu, İGART lansmanında yaptığı konuşmada yolculuk deneyimini, sanatla ve kültürlerin kaynaşma noktasında buluşturmayı hedeflediklerini belirterek; Açılışının ilk gününden itibaren kusursuz bir operasyon yürüttüğümüz İstanbul Havalimanı, bu kısa sürede Katar, Londra ve Dubai ile yarışan dünyanın en iyi havalimanlarından biri haline geldi. Adını aldığı şehirle çokça benzeyen yanları var; İstanbul bir sanat, kültür ve tarih şehri... Hangi noktaya giderseniz bunu hissedebilirsiniz. 7/24 yaşayan, sürekli gelişen bir şehir, bir ticaret merkezi. İstanbul Havalimanı'nda da otel, alışveriş, reklam alanları, yeme-içme alanlarıyla çok ciddi bir ticaret gerçekleşiyor. Bunun yanı sıra, dünyanın en iyi havalimanlarından biri olmanın ötesine geçerek farklılaşmamız, yolculara özel bir deneyim daha yaşatmamız ve İstanbul Havalimanı'nın bir kez daha gelmek isteyecekleri bir merkez olması noktasında ilerliyoruz. Bugün İstanbul Havalimanı'nı sanatın da bir kapısı haline getirmek için bir araya gelmiş olduk. İGART ile binaların ruha ve kimliğe bürünmesini sağlayacak, İstanbul markasına katkı sunacağız. İGART projemize, terminalimizle ve gücümüzle tüm desteği vererek Ressam ve Akademisyen Prof. Dr Hüsamettin Koçan önderliğindeki çok değerli yürütme kurulunun bu projedeki bağımsız karar alma gücü ile izleyeceği yolu takip edeceğiz. diye konuştu. İGART'ın lansmanında konuşma yapan İGART Yürütme Kurulu Başkanı Ressam ve Akademisyen Prof. Dr. Hüsamettin Koçan ise küresel bir salgının içinden geçtiğimiz böylesi bir dönemde sanata ve sanatçıya destek olmanın daha da önemli hale geldiğini vurgulayarak, İGART kapsamında yapılacak çalışmaların özellikle de ilk dönemde planlanan yarışmanın bu açıdan da çok değerli olduğunu dile getirdi. Koçan, sözlerini İstanbul Havalimanı ortak hedefleri bir yere varmak olan farklı kültürlerden, inançlardan, yaşamlardan yolcuların birbirlerinden habersizce karşılaştıkları, önyargılardan uzak, tarafsız bir buluşma noktası. Burası bireylerin kendini akışa bıraktığı ve özgürleşmesiyle iletişime açık olduğu bir alan. Hem mekanı hem insanı hem de sanatçıyı havalimanının bu yapısından ilham alarak ortak bir noktada sanatla buluşturmak çok anlamlı. diye sürdürdü. İGART kapsamında yapılacak yarışmada sanatçıların mekan tanımı dışında hiçbir şekilde sınırlandırılmıyor olmasına dikkat çeken Koçan;yarışmanın sanatçının maddi haklarını da koruyarak sanatçıya meydana getirme ve önerme özgürlüğü sunan bir yarışma olduğunu belirti. Yarışmanın bir kanalının sadece geleceğimizi temsil eden 35 yaş altı genç sanatçılara açılarak, sanata yönelik sorumlulukların da yerine getirildiğini aktardı. Koçan, konuşmasını Her öneriye, her tekniğe ve herkese açık bir yeni sanatsal enerji üretmek, ülkemizin kültür ve sanat ortamına büyük katkı getirecektir sözleriyle tamamladı. Lansmanda, proje kapsamında yapılacak ilk çalışmalardan biri olan İGART Sanat Projeleri Yarışması'na da geniş yer ayırıldı. Plastik sanatlar alanında üretim yapan sanatçılara açık olan ve birden fazla farklı proje alanlarından oluşan İGART Sanat Projeleri Yarışması'nın ilk iki etabı için katılımcılara açık çağrı yapıldı. Yarışmada toplamda 17 proje alanı bulunuyor. Yarışmanın ilk etabında yer alan, havalimanının metro çıkış alanındaki Viyadük altını kapsayan 1. kategori proje alanı, sadece 35 yaş altı sanatçılara açık olacak. Diğer etaplar ise 2022 yılında yarışmaya açılacak. Yarışmanın bu özelliğiyle genç sanatçılara alan açılması amaçlanıyor. Yarışmada her bir proje alanı için finale kalacak olan 3 projenin sahiplerine 10'ar bin TL sunulurken, kazanan proje sahibine verilecek büyük ödül için 1 milyon liralık telif bedeli belirlendiği açıklandı. Ayrıca projenin uygulama bedeli İGA tarafından karşılanacak. Yarışmanın jürisinde ise İGART Yürütme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Hüsamettin Koçan, İGART Yürütme Kurulu Üyelerinden Deniz Odabaş, Prof. Dr. Gülveli Kaya, Prof. Dr. Marcus Graf, Mehmet Ali Güveli, Murat Tabanlıoğlu, Nazlı Pektaş'ın yanı sıra heykeltıraş Seyhun Topuz ve heykeltıraş Seçkin Pirim yer alıyor. İGART Sanat Projesi, Eylül ayında gerçekleşecek mekan tanıtım turları ile başlayacak. 21-28 Eylül, 5 Ekim 2021 tarihlerinde Salı günleri saat 12:00'de olmak üzere Beşiktaş Vapur İskelesi önünden servis aracı ile ulaşım sağlanabilecek. Yarışmanın başvuru tarihleri ise 15 Eylül 01 Kasım 2021 olarak belirlendi. Kazanan projenin ise 20 Aralık 2021'de açıklanması planlanıyor. İGART'ın tanıtım toplantısında yarışma hakkında verilen bilgilerde dikkat çeken bir diğer detay ise İGA'nın sürdürülebilirlik politikası dahilinde çevre dostu malzeme kullanılması yönünde önerilerde bulunulmasıydı. İGART kapsamındaki tüm çalışmalar ve İGART Sanat Projeleri Yarışması hakkında http://igart. projects-tr. com adresinden detaylı bilgi alınabileceği açıklandı."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-havalimaninda-toplanan-atiklar-0-sifir-noktasinda-sanata-donustu", "text": "Sanatçı Deniz Sağdıç'ın atık malzemelerle ürettiği portreler İstanbul Havalimanı'nda ziyaretçilerle buluştu. İGA ve paydaşlarının markalarını taşıyan eski üniformalar, düğmeler, İstanbul Havalimanı'nda toplanan plastik kutular, poşetler gibi malzemelerin sanata dönüştüğü sergi, yolcuların yoğun ilgisiyle karşılaşıyor. İGART çatısı altında kültür sanat alanında yaptığı çalışmalara hız kazandıran İstanbul Havalimanı, yenilikçi projelerle sanata daha fazla alan yaratmaya devam ediyor. İstanbul Havalimanı'ndaki kültür sanat buluşmalarının en yenisi, Sanatçı Deniz Sağdıç'ın 0'' Sıfır Noktası sergisi ile gerçekleşiyor. İstanbul Havalimanı 0'' Sıfır Noktası projesi ile doğa dostu yaşam alışkanlıkları konusunda ziyaretçilerine ilham vermeyi amaçlıyor. Sergide yer alan eserler, farklı milletlerin özelliklerini taşıyan portrelerden oluşuyor ve İstanbul Havalimanı'nda sergileniyor. Ocak ayında İstanbul Havalimanı'nın Dış Hatlar Giden Yolcu alanında ziyarete açılan sergi, yoğun ilgiyle karşılaşıyor. Eserlerin satışlarından elde edilen gelirin bir bölümü İGA'nın Kurumsal Sosyal Sorumluluk projelerinde kullanılacak. Sergide yer alan, Deniz Sağdıç'ın ekibiyle birlikte yaklaşık 4 aylık bir atölye çalışması ile ortaya çıkardığı 20 eser; İGA ve paydaşlarının markalarını taşıyan eski üniformalar, İstanbul Havalimanı Atık Yönetim Merkezi'nde tespit ve keşfi yapılan plastik kutuları, çöp poşetleri, kablolar, düğmeler gibi kullanılmış/atık hale gelmiş malzemelerden oluşuyor. Deniz Sağdıç, 2015 yılında uygulamaya başladığı Ready-ReMade'' başlıklı projesiyle; bireyin günlük yaşamda kullandığı, tüketerek bir kenara terk ettiği nesne ve objeler ile işlevini yitirmiş her türlü atığı sanatın kendi dünyasında eser olarak yeniden var etmeyi deniyor. Sanatçı bu yöntemle, bireyin tüketim alışkanlıklarını yeniden sorgulamasını, kişi ve kurumlara sürdürülebilirlik'' konusunda ilham verebilmeyi, özel bilgi ve beceri isteyen malzemelerden öte günlük hayatta kullanılan, yakından tanınan malzemeler aracılığıyla birey için sanatı çok daha samimi bir düzeye kavuşturmayı, tüm alan ve sektörlerde olduğu gibi sanatın da sürdürülebilirlik meselesi olduğuna dikkat çekebilmeyi amaçlıyor. İstanbul Havalimanı'nın doğa dostu yaşam alışkanlıkları konusunda ziyaretçilerine ilham verme, sürdürülebilirlik ve geri dönüşüm bilincini artırma hedefiyle yola çıktığı sergi üç ay boyunca ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-kilise-orglari-ekibi-tam-yol-ileri-calisiyor", "text": "Zenginliğine rağmen neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bir kültürü yeniden canlandırmaya çalışan ve Türkiye'de karşılaşabileceğiniz çok ender ekiplerden biri olan Istanbul Pipe Organ Team yani İstanbul Kilise Orgları Ekibi geçirdiğimiz bu zor zamanlara rağmen çalışmalarına hız kesmeden devam ediyor. Ana bilim dalı Kompozisyon bölümü öğrencisi Tarkan Şendal'ın çabalarıyla resmen faaliyetlerine başladı. Ekibin kuruculuğunu ve baş teknisyenlik görevini üstlenen Şendal; Çekirdek kadromuz 4 kişi ancak biz tüm dünyaya yayılmış büyük bir aileyiz. sözleriyle ekibini ifade etti. Şendal ile bu alanda çalışan diğer kişiler, Aras ali ve Ayham Mallisho ekibin asistan teknisyenliğini ve video düzenleme görevlerini icra etmekteler. Malzeme ve Mekanik Mühendisi olan Ahmet Sert ise ekibin yürüttüğü restorasyonlar sırasında ihtiyaç doğabilecek parçaları son teknoloji ekipman ile üretebilme kısmında ekibe İzmir'den destek oluyor. Kilise orgu günümüzde mevcut tüm enstrümanlar arasında muhtemelen en karmaşık olanı. Ancak en yüce müziğin de çalınabildiği tek enstrümandır. Sanata değer veren toplumlarda org yapımı ve icrası gibi sanatlar takdir görmüş, bu sanatların ehli kişileri de saygı ile karşılanmıştır. Org, bir ülkenin sanatının gelişmişliğinin de bir ölçüsü olmuştur. Org stili ve çeşitliliği olarak Avrupa ülkelerinden bile daha zengin olduğumuz bu güzel topraklarda böyle bir ekibin gerekliliği birçok kez kendini göstermiş ancak hayalin gerçekleşmesi 2019 yılını bulmuştur. İnternette, ülkemizi gelip görmüş bazı gezginlerin web sayfalarında org kültürüne dair bir deneyim yaşayamadıklarını yazdıklarını görebilirsiniz. Şu an ise birçok gezgin, daha ülkemize gelmeden önce ekibe org turlarının mümkün olup olmadığını sormuş, konserleri takip etmeye başlamıştır. Bazı komşu ülkelerde ise Hristiyan toplum olmalarına rağmen böyle bir faaliyetin mevcut olmadığını görüyoruz ve ülkemizi uluslararası platformda bu alanda öne çıkardıkları için kendilerine minnet duyuyoruz. İstanbul Kilise Orgları Ekibi, sanat direktörlüğünü Mehmet Mestçi'nin üstlendiği ve geçtiğimiz sezonda 2. si yapılan Opus Amadeus Uluslarası İstanbul Org Festivali için kullanılan ve İstanbul'un en iyi 2 orgundan biri olan St. Esprit Katedrali'nin Gebrüder-Rieger orgunun hazırlanmasında aktif rol oynadılar. Ekip olarak ülkemizdeki orgların tamamının restore edilmesi ve kullanılması adına da bir yılda 3 org restore edip bu orglarda 3 ayrı konser verdiler. Hem de tamamen ücretsiz. Org ekibimiz, bir kültürü canlandırmaya ve müziksever halkımıza duyurmaya çalışırken neredeyse tamamen gönüllülük esası ile çalışmakta olup restorasyon ve konser haricinde ise orglarımızı dünyaya gösterebilmek adına kısa videolarla, farklı orglarımızı ve bu alandaki yetkinliğimizi YouTube kanallarına yükledikleri videolarla duyurmaktalar. Daha yapılacak çok işin ve öğrenecek çok şeyin olduğunu ifade eden Şendal, ülkemiz adına durmadan çalışacaklarını ve bu işin her zaman takipçisi olacaklarını söyledi. İstanbul'da da çalışmalarının devam ettiğini ve birçok kilise yönetiminden cevap beklediklerini söyleyen Şendal yapılacaklar listesinin kabarık olduğunu ifade etti. Ekibin sıradaki planları şöyle özetlenebilir: kendilerini İstanbul ile sınırlı tutmayan ekip, İzmir ve Ankara'da da bulunan orglara en yakın zamanda ziyaret planlamakta ve orada yardıma muhtaç orglar için neler yapılabilir konusunu istişare edecekler. Eğer kilise orgları hakkında daha fazla bilgi almak ve etkinlikleri takipte kalmak istiyorsanız İstanbul Kilise Orgları ekibine, http://istanbulpipeorgan. com/ adresinden, instagram ve facebook sayfalarından ulaşabilirsiniz. Muhteşem bir organizasyon, kesinlikle bilim ve sanat camiası bu organizasyon ve yapımcısı olan Tarkan ŞENDAL ile yakın temasta olmalı, bilgi ve birikim paylaşımında bulunmalıdır. Tüm sanat camiasına saygılarımla."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-modern-ara-guler-sergisini-fotograf-galerisinde-agirliyor", "text": "İstanbul Modern, Ara Güler Müzesi ve Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi işbirliğiyle gerçekleştirilen sergiyle, geçen yıl aramızdan ayrılan büyük usta Ara Güler'in gözünden İstanbul'un 1950'li yıllarından itibaren yaşadığı değişimin izini sürüyor. İki Arşiv, Bir Seçki: Ara Güler'in İzinde İstanbul isimli sergi 29 Mayıs ile 17 Kasım 2019 tarihleri arasında ziyaret edilebilir. İstanbul Modern'den gelen bilgiye göre, Tarihi makinesiyle yazan insan Ara Güler'in İstanbul Modern'deki ilk kişisel sergisi sanatseverlerle buluştu. İstanbul Modern ve Ara Güler Müzesi işbirliğiyle gerçekleşen, iki kurumun koleksiyon ve arşivinden ortaya çıkan sergi, şehrin 1950'li yani 20. yüzyılın ortasından bu yana yaşadığı değişimi gözler önüne seriyor. Bu değişimin sonucu ortaya çıkan kolektif belleğin oluşumunda büyük sanatçı Ara Güler'in fotoğraflarının rolünü ortaya çıkarıyor. Duayen sanatçı Ara Güler'in farklı dönemlerde basılmış, her biri kendi imzasını taşıyan çalışmalarına, İstanbul Modern Fotoğraf Koleksiyonu ve Ara Güler Müzesi arşivindeki çeşitli karanlık oda baskısı, obje ve efemera ile fotoğrafların çekildiği semt ve açıları gösteren haritalandırmalar da eşlik ediyor. Sergi kendini foto muhabiri, foto muhabirlerini de tarihi makinesiyle yazanlar olarak tanımlayan Ara Güler'in çalışmaları aracılığıyla fotoğrafçının öznelliği ve fotoğraf arasındaki ilişkiyi düşündürmeyi amaç ediniyor. Sanatçı Ara Güler'in kendilerine tekrar tekrar bakmaya davet eden fotoğraflarını arşiv malzemeleriyle bir araya getiren İki Arşiv, Bir Seçki, hem Ara Güler'in üretim pratiğini hem de zihnimizdeki İstanbul bilincinin yaratılmasındaki payını sanatsevere hatırlatıyor. Küratörlüğünü İstanbul Modern Fotoğraf Bölümü Yöneticisi sayın Demet Yıldız'ın, danışmanlığını ise Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi Müdürü sayın Umut Sülün'ün yaptığı sergi 17 Kasım'a kadar ziyaret edilebilir. Ayrıca sergi süresince kent ve kolektif bellek üzerine çeşitli söyleşi ve programlar da düzenlenecek. İki Arşiv, Bir Seçki: Ara Güler'in İzinde İstanbul sergisinin açılışı sanat ve iş dünyası tarafından yoğun ilgi gördü."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-modern-kapilarini-yeniden-aciyor", "text": "İstanbul Modern, kontrollü sosyal yaşam sürecinde Beyoğlu'ndaki geçici mekanının kapılarını 16 Haziran 2020'de yeniden açıyor. Tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 salgını sebebiyle 17 Mart tarihinde geçici olarak ziyarete kapatılan İstanbul Modern, güvenli bir müze deneyimi için hazırlıklarını tamamladı. Müze, 16 Haziran 2020 Salı günü tekrar ziyarete açılıyor. Günlük rutin temizlik süreçlerinin ve her katta el dezenfektanının bulunmasının yanı sıra, İstanbul Modern düzenli olarak profesyonel ekiplerin desteğiyle özel kimyasallar kullanılarak dezenfekte ediliyor. Vestiyere sadece büyük çantalar kabul ediliyor ve teslimat sırasında çantalara spreyle dezenfektan uygulaması yapılıyor. Ödünç bebek arabası ve tekerlekli sandalye hizmetini kullanmak isteyen ziyaretçiler için bu araçlar yine her kullanım öncesi ve sonrası dezenfekte işleminden geçiriliyor. Maske takmanın zorunlu olduğu müze'nin girişinde ise temassız cihazla her ziyaretçinin vücut ısısı ölçülüyor. Biletler ise yalnızca kredi kartıyla alınabiliyor. Müze girişinde gişeden alınabilecek biletin yanı sıra çevrimiçi rezervasyon sistemi başlatılıyor. Müzenin çok daha güvenli ve rahat bir şekilde gezilebilmesi için çevrimiçi rezervasyon uygulaması başlatılıyor. Ziyaretçiler İstanbul Modern'in web sitesi üzerinden saat aralığı seçerek rezervasyon yapabiliyor. Aynı anda tüm sergi katlarında bulunabilecek ziyaretçi sayısı ise sosyal mesafe kuralı gereği 70 kişi ile sınırlandırılıyor. Kontrollü normalleşme süreci sebebiyle rehberli grup turları ve İstanbul Modern Sinema'daki film gösterimleri dahil müzedeki tüm eğitim ve etkinlikler çevrimiçi olarak devam ediyor. İstanbul Modern'in kapılarını ziyarete açmasıyla birlikte koleksiyon sergisi, Uluslararası Misafir Sanatçı Programı çerçevesinde dünyanın çeşitli coğrafyalarından toplam on sanatçının İstanbul'daki zanaatkarlarla birlikte üretimlerinin yer aldığı Misafirler: Sanatçılar ve Zanaatkarlar sergisi ve Lütfi Özkök: Portreler adlı fotoğraf sergisi izleyiciyle buluşacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-modern-sinema-cevrimici-gosterimlerini-surduruyor", "text": "İstanbul Modern Sinema, çevrimiçi gösterimlerini sürdürüyor. Yaz günleri temalı film programı Yaz Havası 20-27 Ağustos 2020 tarihleri arasında müzenin web sitesi üzerinden izlenebilir. İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg A. Ş'nin katkıları ve Eye Filmmuseum işbirliğiyle gerçekleşecek olan Yaz Havası adlı film seçkisini çevirimiçi olarak sinemaseverlerle buluşturuyor. Programda, erken dönem sinemadan kısa film örneklerinin yanı sıra Theo van Gogh'un, Heere Heeresma'nın çok satan romanından uyarladığı Sahilde Bir Gün adlı uzun metrajlı filmi yer alıyor. 1931 yapımı Scheveningen'de Hollanda'nın ünlü deniz kasabası olan Scheveningen'in plajını, orada tatil günlerini geçiren insanları kaydedilirken şablon yöntemiyle boyanmış Güneşli İspanya'da (1912) filminde ise kamera önünde dans eden çiftler, yelpazesiyle poz veren kadınlar görünüyor. Bu iki filme de besteci ve müzisyen Başar Ünder'in özel olarak ürettiği orijinal müzikler eşlik ediyor. Walt Disney'in yönettiği nadir filmlerinden biri olan, animasyonla canlı çekimin, gerçekle düşün iç içe geçtiği Alice'nin Denizdeki Günü filmi (1924), Alice ve köpeğinin bir yaz günü geçen macerasını takip ediyor. Lahey Sanat Akademisi'ndeki reklam bölümünün kurucusu ve Hollanda'nın önde gelen grafik tasarımcılarından Gerard Kiljan'ın yönetmenliğini yaptığı Scheveningen, adını aldığı uzun kumsalıyla ünlü sahil kasabası üzerine kısa bir belgesel. Yazın Scheveningen sahilinden denize girenler, güneşlenenler ve kasabada tatil yapanların bir gününü belgeleyen film, Kiljan'ın çektiği bilinen tek filmi. Sessiz olarak çekilmiş film için besteci ve müzisyen Başar Ünder, filme özel bir müzik besteledi. Bir adam ve kadın akustik gitar eşliğinde dans eder. Yerel kıyafetli kadınlar bahçede yelpazelenir. Şık giyimli bir grup göl kenarında vakit geçirir. Kadınlar çocuklarına takım elbiselerini giydirirler. İspanya'da siyah beyaz olarak çekilen bu kısa belgesel, şablon yöntemiyle sonradan renklendirilmiş. Güneşli İspanya'da, izleyenlere farklı renkleri ve müzisyen Başar Ünder'in özel olarak bestelediği müziği ile keyifli dakikalar sunan neşeli bir kısa. Küçük Alice ve köpeği deniz kenarına bir gezintiye çıkarlar. Alice'in yaşı araba kullanmak için çok küçük olduğundan arabayı köpeği kullanır! Deniz kenarına gitmeden önce bir kaptanla tanışırlar. Alice burada bir kayığın içinde uyuyakalır ve rüyasında deniz altı dünyasında bir macera yaşar. Dev bir balık tarafından yutulur ve dev bir ahtapot tarafından alıkonur. Rüya sekanslarının animasyon olarak sunulduğu ve canlı çekim ile animasyonun bir arada yer aldığı 56 filmlik Alice serisinin ilk filmi olan Alice'in Denizdeki Günü'nün yönetmenliğini Walt Disney yapmış. Heere Heeresma'nın çok satan 1962 tarihli aynı adlı romanından bir uyarlama olan Sahilde Bir Gün filmi, alkolik bir babanın yağmurlu bir günde kızını ısrarla Scheveningen'deki plaja götürmesini konu alıyor. İkili sahil kasabasında geçirdikleri süre boyunca türlü türlü garip insanla karşılaşıyor. Heeresma'nın aynı adlı romanı 1970 yılında Roman Polanski tarafından senaryolaştırılarak İngiltere'de filme uyarlanmıştı. Yönetmen Van Gogh nadir izleme olanağı bulunan bu ikinci filmini, seçkide yer alan kısa filmdeki Scheveningen sahilinde, arkadaşlarını oyuncu olarak kullanarak çekmiş. Kızıyla yeniden bağ kurmak isteyip bunu başaramayan alkolik bir babanın bu hikayesi yumuşak bir melankoli ve 1980'li yıllara özgü tuhaf diyaloglar sergiliyor. En üstteki görsel Güneşli İspanya'da filminden bir sahne."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-modern-sinema-turkiye-sinemasindan-yepyeni-filmleri-cevrimicine-tasiyor-biz-de-variz", "text": "İstanbul Modern Sinema, Türkiye sinemasından yepyeni filmleri bir araya getirdiği Biz de Varız! programının dokuzuncusunu 17- 30 Aralık tarihleri arasında ilk kez çevrimiçi ve ücretsiz olarak düzenliyor! Aralarında ödüllü film ve belgesellerin yer aldığı programda Hayaletler, Kumbara, Bina, Maddenin Halleri, Mimaroğlu gibi 11 başarılı yapım sinemaseverlerle buluşuyor. İstanbul Modern Sinema'nın, Türk Tuborg A. Ş.'nin katkılarıyla renkli bir program daha hazırladı. Çevrimiçi ve ücretsiz gerçekleşecek olan Biz de Varız! programı son yılın merak uyandıran, festivallerden ödüllerle dönen filmlerden oluşuyor. Gösterimlere filmlerin yönetmen ve oyuncularıyla söyleşiler de eşlik edecek. Biz de Varız! film programının açılışını dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali'nin Eleştirmenlerin Haftası'nda kazandığı ödülle dikkat çeken, Azra Deniz Okyay'ın ilk uzun metrajı olan Hayaletler yapıyor. Film, İstanbul'un genelinde yaşanan elektrik kesintisiyle daha da distopik hale gelen bir mahallede kendi dertlerinin peşinden giden dört karakterin kesişen hikayesini anlatıyor. Hayaletler'in de En İyi Film dahil 5 ödülle döndüğü bu yılki Altın Portakal Film Festivali'nde Behlül Dal En İyi İlk Film Ödülü alan Ferit Karol'un Kumbara'sı orta sınıf bir adamın kefil olduğu arkadaşından kalan borçla girdiği yeni hayat mücadelesini anlatıyor. Gösterilecek filmler arasında bir apartmanın çatısına dikilen televizyon anteninin yaydığı öldürücü güç üzerinden gerçeklik algısının manipüle edilişini gerilim-korku türünde işleyen Bina da yer alıyor. Biz de Varız! seçkisinin önemli bir bölümü bu yıl adından sıkça bahsedilen Maddenin Halleri, Mimaroğlu, Ah Gözel İstanbul, Miss Holokost Survivor gibi belgesellere ait. Biz de Varız! film programındaki gösterimlere, filmlerin yönetmen ve oyuncuları İstanbul Modern Sinema Film Küratörü Müge Turan moderatörlüğündeki söyleşilerle eşlik edecek. İstanbul Modern'in YouTube kanalında canlı olarak yayınlanacak buluşmalara; Hayaletler'in yönetmeni Azra Deniz Okyay, başrol oyuncuları Nalan Kuruçim, Dilayda Güneş, Beril Kayar ve Emrah Özdemir, Hayalimdeki Sahneler'in yönetmeni Metin Akdemir, eş yapımcısı Emre Kaya ve oyuncu Bulut Sezer, Kadınlar Ülkesi'nin yönetmeni Şirin Bahar Demirel, Bina'nın yönetmeni Orçun Behram ve başrol oyuncusu İhsan Önal, Solu'ğun Yönetmen Özkan Yılmaz ve oyuncular Uğur Polat, Emrullah Çakay, Aslı İnandık, Ah Gözel İstanbul'un yönetmeni, Zeynep Dadak ve ekibi, Maddenin Halleri'nin yönetmeni Deniz Tortum ve daha pek çok önemli isim katılacak. Filmler İngilizce altyazılı olarak ve kontenjan çerçevesinde www. istanbulmodern. org adresinden kayıt yapılarak ücretsiz olarak izlenebilir. Yönetmenin ilk uzun metraj belgeseli izleyenleri alışılmadık bir İstanbul'la baş başa bırakıyor. Seyyah Eremya Çelebi Kömürciyan'ın 1660'larda yazdığı 17. Asırda İstanbul adlı eserinden yola çıkarak şehri sarmalayan su yollarında geziyor, belki de hiç görmediğimiz açılardan karaya doğru yol alıyor. Eminönü'nde, otobüs duraklarının ortasında kalmış eski Bizans zindanı Zindankapı'dan girip, Yedikule Bostanları'na, Pera'dan Adalar'a doğru yol alırken şehrin yıllar içinde değişen yüzünü ve demografik yapısını gözler önüne seriyor. Su gibi akan kameranın gördükleri ve canlandırmalarla oluşturduğu çok katmanlı anlatısı ve görsel diliyle İstanbul üzerine yapılmış en ilginç filmlerden biri. Liseli bir sutopu oyuncusu olan Umut'un hayatı takım arkadaşlarının eşcinsel olup olmadığına dair çıkardığı bir dedikoduyla alt üst olur. Öte yandan annesi doktor Selma ve babası mühendis Sinan çiftinin evlilikleri de çökmek üzeredir. Peşin hükümlerle, yargılarla dolu toplumumuzda heteronormatif tahakkümü, sosyal medyanın belirlediği bilmek ve bilmemek kavramlarını, linç kültürünü işleyen film, hassas bir konuya cesur bir tavırla yaklaşıyor. Yönetmenin bu ikinci uzun metrajı 31. Ankara Uluslararası Film Festivali'ne En İyi Film Ödülü'nü aldı. Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl 44. Toronto Film Festivali'nin Keşif bölümünde yapan Bina bir apartmanın çatısına dikilen televizyon anteninin yaydığı öldürücü güç üzerinden gerçeklik algısının manipüle edilişini son derece stilize bir dünyada işliyor. Binanın içinde yükselen bir sesiniz sesimizdir, gücümüz kaderimizdir diyen bir güç var. 1980'li yıllara referans yapsa da medyanın yarattığı hiper-gerçeklik ve kitleleri güdümlemesi günümüzün baskıcı ve karanlık atmosferini de aynalıyor. Hem sistem eleştirisi, hem de korku türünün tema ve görsel kodlarıyla işleyen bir tür örneği olan Bina, Orçun Behram'ın ilk uzun metrajı. Azra Deniz Okyay'ın ilk uzun metrajı İstanbul'un genelinde yaşanan elektrik kesintisiyle daha da distopik hale gelen bir mahallede geçiyor. Kendi dertlerinin peşinden giden farklı karakterler aynı hikayede kesişiyor: çevresindeki baskıya rağmen ünlü bir dansçı olma hayalleri kuran bir genç kız, hapisteki oğlunun canını korumak için para bulmak zorunda kalan bir kadın ve mültecilerden kadın cinayetlerine pek çok konuda çalışan bir aktivist. Hayaletler, kentsel dönüşüm, Suriyeli göçmenler, kadın cinayetleri gibi günümüz meselelerini, İstanbul'daki abluka ve isyanı dinamik bir kurgu ve renkli bir görsel üslupla anlatıyor. Venedik Film Festivali'nin Eleştirmenlerin Haftası'nda kazandığı ödülle dikkat çeken film bu yıl Altın Portakal'da da En İyi Film dahil beş ödüle de layık görüldü. Yönetmen, Atıf Yılmaz'ın Dul Bir Kadın (1985), Kadının Adı Yok (1987) ve Yavuz Özkan'ın İki Kadın (1992) filmlerindeki kadın karakterlerin ilişkilerinde örtük bir queer barındırdığına inanır ve bu tezini araştırmak üzere bir belgesel çeker. Film davet ettiği filmlerin oyuncuları ve sinema yazarlarıyla bu olasılığı tartışırken, öte yandan o filmlere kendi hayaline uygun yeni aşk sahneleri çeker ve filmleri öyle tamamlar. 1980'lerde güçlenmeye başlayan kadın karakterlerine kuir gözlükle bakarak Yeşilçam'ın o dönemki cinsel politikasını sorgularken, sinemanın hayal perdesinde yeni bir olasılık kurgulamış olur. Belgesel, ülkelerini savaş, belirsizlik, adaletsizlik gibi nedenlerle terk etmeyi seçerek Florida'ya yerleştirilen iki aileye ve özellikle bu ailelerin kadın ve çocuklarına odaklanıyor. Geride ailelerini, yuvalarını ve anılarını bırakmış Fatima ve Huda ile özlem, aidiyet, suçluluk duygusu üzerine samimi sohbetler yapan yönetmen, bir yandan Amerika'ya kendi yaptığı göçü ve kök salma çabalarını, duygu durumunu adeta sesli düşünerek izleyiciyle paylaşıyor. Florida'daki yaşamından enstantanelere uzayda yaşanabilecek yeni bir gezegenin keşfine dair arşiv görüntüleri eşlik ediyor. Orta halli bir muhasebeci ve aile babası olan Orhan kefil olduğu arkadaşı tarafından yüz üstü bırakılınca ağır bir borç altında kalır. Bir süredir komada yaşayan annesinin de her an ölme ihtimali vardır. Orhan düştüğü bu zorlu durumdan çıkmaya çalışırken ailesinden, sevdiklerinden gittikçe uzaklaşır ve yabancılaşır. Kumbara, merkezindeki karakteri üzerinden minimal ve gerçekçi bir aile dramı inşa ederken, mizahı ve sağlam oyunculuklarıyla sıradan bir adamın erkeklik rollerini de yeniden gözden geçiriyor. Yönetmenin kendi hayatından esinlenerek yazdığını belirttiği bu ilk uzun metrajı bu yılki Altın Portakal Film Festivali'nde Behlül Dal En İyi İlk Film Ödülünü kazandı. Deniz Tortum, babasının otuz yıl hekimlik yaptığı, çocukluk ve gençliğinin geçtiği Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin yıkılma haberi karşısında bir film yapmaya karar verir. Maddenin Halleri, ameliyat görüntülerinden hastasına şiir okuyan doktora, morg imamından yemek molası veren hemşirelere hastanenin gündelik hayatına girerken, insan bedeni dışındaki diğer maddi unsurlara, örneğin tıp araç gereçlerine, modellere merakla bakıyor, izleyeni hastanenin soğuk koridorlarında hipnotik bir seansa çağırıyor. Bu, ölüm kalım arasında, bazen şiirsel, bazen ürkütücü ve sadece sinemanın mümkün kılabildiği bir tanıklık. Film 39. İstanbul Film Festivali ve 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Belgesel Ödülü'nü kazandı. 2012 yılında kaybettiğimiz elektronik müzik tarihinin öncü isimlerinden İlhan Mimaroğlu üzerine yapılan bu ilk belgeselin çok katmanlı bir yapısı var. Mimaroğlu, Federico Fellini, Freddie Hubbard ve Charles Mingus gibi pek çok sanatçıyla çalışmış, avangart ve politik bir tavırla müzik üretmiş, 1970'li yıllardan itibaren Atlantic Plakçılık altında efsanevi albümlerin yapımcılığını üstlenmiş, aynı zamanda eleştiri yazmış, fotoğraf çekmiş, film çekmiş bir sanatçı. Belgesel deneysel anlatımıyla hem Mimaroğlu'nun kişisel arşivinden görüntüler ve müzikleri kurguluyor hem de tüm bu hikayenin diğer başrolündeki, İlhan'ın 1960'lı yıllarda New York'a göç ettiği hayat arkadaşı Güngör Mimaroğlu üzerinden bir dram anlatıyor. Mimaroğlu, dünya prömiyerini 2020 Visions du Reel Film Festivali'nde yaptı. 2015 yılında çektiği İdil Biret belgeseliyle Biz de Varız!'a konuk olan yönetmenin bu kez konusu, İsrail'deki sağcı hükümetin politikalarını destekleyen uluslararası bir kurumun dokuz yıldır Hayfa'da, Nazi Soykırımından kurtulan kadınlar arasında düzenlediği bir güzellik yarışması. Yaşları 70-80 arası olan bu yarışmacıların amacı spot ışıklar altında, şık elbiseler içinde, özellikle de hikayelerinin trajedisini jüriye beğendirmek. Belgesel, hassas bir tavır ve özenli bir kurguyla bu yarışmanın içine giriyor ve hem toplumsal belleğin bugünün politik şartlarında nasıl kullandığını, hem de yaşanan travmanın derinliğini gösteriyor. Film, dünya prömiyerini Visions du Reel Film Festivali'nde yaptı. Yapımcı, yönetmen Özkan Yılmaz'ın ilk uzun metrajı üç farklı karakterin kesiştiği bir drama odaklanıyor. Hayat dolu ama ne istediğini tam bulamamış 30'larındaki Aslı, onun birlikte vakit geçirmekten zevk aldığı akıl hocası ve hastalığından ötürü arkadaşlarının varlığıyla teselli bulan, üst kat komşusu Tamer ve hastaların son zamanlarında onlara bakan, eşlik eden hasta bakıcı Celil. Tamer'in son günlerinde bu üç farklı karakter bir araya gelir, yaşam ile ölüm arasında geçen bu sancılı süreçte hikayeleri birbirine bağlanır, birbirlerini değiştirir. Film güçlü oyunculukları ve sade çekilmiş öyküsüyle iz bırakıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-modern-sinemada-haftanin-filmi-elma", "text": "İstanbul Modern Sinema, çevrimiçi gösterimlerine devam ediyor. İtalya'dan Japonya'ya farklı coğrafyalarda geçen film seçkisi, 11-30 Haziran tarihleri arasında müzenin web sitesi üzerinden yayınlanmaya devam ediyor. İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg A. Ş'nin katkılarıyla Kapı Açık adlı film seçkisini çevirimiçi olarak sinemaseverlere sunmaya devam ediyor. İtalya'dan Japonya'ya farklı coğrafyalarda geçen seçki, önemli bir olay sonucu yaşamları değişen karakterlere odaklanıyor. Ev ile dışarısının, kapının ötesindeki gerçeklikle yüzleşmenin, sosyal ilişki kavramının yeni anlamlar kazandığı bu günleri de yansıtan durumlara bakıyor. Her hafta bir film, 6 gün boyunca Türkçe ve İngilizce altyazılı olarak müzenin web sitesi üzerinden izlenebiliyor. İranlı yönetmen Samira Makhmalbaf'ın Tahran'ın güneyinde yaşanan gerçek bir olaydan etkilenmesi üzerine 18 yaşında çektiği ilk filmi olan Elma, babaları tarafından 12 yıl boyunca evden çıkartılmayan ikiz kız kardeşlerin hikayesine odaklanıyor. Durum komşular tarafından şikayet edilince 12 yıl sonra ilk kez dışarı çıkan kızların dış dünyada yaşadıkları ve babalarının korumacı yaklaşımı genç yönetmen tarafından belgesel ile kurmaca arasında gidip gelen bir üslupla perdeye aktarılıyor. Elma, Locarno'da FIPRESCI özel Mansiyon ödülünün sahibi oldu ve Cannes'da da Altın Kamera ile Belirli Bir Bakış ödüllerine aday oldu."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-modern-sinemada-haftanin-filmi-mucizeler", "text": "İstanbul Modern Sinema, çevrimiçi gösterimlerine devam ediyor. İtalya'dan Japonya'ya farklı coğrafyalarda geçen film seçkisi, 11-30 Haziran tarihleri arasında müzenin web sitesi üzerinden yayınlanmaya devam ediyor. İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg A. Ş'nin katkılarıyla Kapı Açık adlı film seçkisini çevirimiçi olarak sinemaseverlerle buluşturmaya devam ediyor. İtalya'dan Japonya'ya farklı coğrafyalarda geçen seçki, önemli bir olay sonucu yaşamları değişen karakterlere odaklanıyor. Ev ile dışarısının, kapının ötesindeki gerçeklikle yüzleşmenin, sosyal ilişki kavramının yeni anlamlar kazandığı bu günleri de yansıtan durumlara bakıyor. Her hafta bir film, 6 gün boyunca Türkçe ve İngilizce altyazılı olarak müzenin web sitesi üzerinden izlenebiliyor. Cannes'da Jüri Özel ödülüne layık görülen Alice Rohrwacher'in ikinci filmi Mucizeler, odağına, ırak bir köyde arıcılıkla geçinen bir aileyi ve bilhassa o ailenin 12 yaşındaki kızı Gelsomina'yı alıyor. Kötü niyetli olmamasına rağmen kolay sinirlenebilen, kendisi de adeta bir arı gibi çok çalışarak ailesini geçindirmeye uğraşan babasına yardım eden Gelsomina, ailesini para ödülü ile lüks bir gemi seyahati vaat eden bir TV yarışma programına yazdırıyor. Ailenin para derdine çare olmak ve biraz da kendini göstermek adına yaptığı bu hamle, tüm ailenin hayatını değiştirecek, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-modern-sinemada-kisa-film-soleni", "text": "İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg A. Ş.'nin katkılarıyla yeni yılın ilk programını kısa filmlere ayırıyor. Türkiye ve dünyadan kısa filmler, Biz de Varız! Kısalar ve Oscar Kısalar başlıkları altında iki seçkide bir araya geliyor. 27 kısa filmin seyirciyle buluşacağı Gelecek Kısa programı, 21 Ocak 31 Ocak tarihleri arasında ücretsiz ve çevrimiçi olarak gösteriliyor. İstanbul Modern Sinema, keşfe daha açık, piyasa koşullarından bağımsız, bir araştırma alanı olarak yaşayabilen özgür bir format olan kısa filmlerden oluşan zengin bir programı sinemaseverlerle buluşturuyor. Toplamda 27 kısa filmin gösterileceği Gelecek Kısa adlı program iki seçkiden oluşuyor. Biz de Varız! programının devamı niteliğinde olan seçkinin ilkinde geçen yıl Türkiye'de üretilmiş 19 kısa film yer alıyor. Programda 3D animasyondan belgesele, deneyselden drama uzanan filmlerin gösteriminin yanı sıra yönetmenleriyle çevrimiçi buluşmalar da gerçekleşiyor. 21-27 Ocak tarihleri arasında gösterilecek seçkide yer alan kısa filmler arasında Mamaville, Ahtapot, Lal, Disonans bulunuyor. İkinci seçki ise 2020 yılında Akademi Ödülleri'nde animasyon ve canlı çekim dallarında Oscar'a aday olan 8 kısa filmden oluşuyor. 28 Ocak 31 Ocak arası yayınlanacak Oscar'ın kısaları arasında ödül sahibi Komşuların Penceresi filmi yer alıyor. 21 Ocak 31 Ocak tarihleri arasında gösterilecek olan Gelecek Kısa programı ücretsiz ve çevrimiçi olarak izleyiciyle buluşuyor. İstanbul Modern'in web sitesi üzerinden erişime sunulan filmler, gösterim programında belirtilen tarih-saat aralıklarında yayında kalıyor. Güneşli bir yaz günü deniz kenarında canları sıkılan 8-9 yaşlarındaki iki arkadaş olan Ece ve Efe denizden büyük bir şey yakalamaya ve böylece kendilerini büyüklerine kanıtlamak isterler. Film, tatlı ve buruk bir çocukluk öyküsü. Yaz tatilini yazlıklarında geçiren Ferah ve anneannesinin gündelik hayatlarını takip eden filmde torun, bedenini ve cinselliğini keşfederken; anneanne, yaşlılığı ve durmayı seçmiştir. Bu yıl Altın Portakal'da En İyi Kısa Film ödülünü kazanan filmin başrolünde Ece Yüksel var. Kumun yüzeyinden ağacın rüzgarına, güneşlenenlerden suyla oynayanlara deniz kenarında çekilmiş çeşitli karelerden rüyamsı bir yolculuk. Yaz mevsiminin hissiyatını, ritmini fotoğrafla yağlıboya resim arasında bir yerde arayan, deneysel bir film. 32 yaşında, baba evinden ayrılması gerektiğine karar veren bir oğul ve onun gitmesini istemeyen bir baba arasındaki ilişkiyi teatral bir dille ve tebessümle anlatan tatlı bir film. Bir İstanbul yazı. Didem ve Ayşe üniversiteyi bitirmiş olmalarına rağmen henüz iş bulamamış iki arkadaş, bir evde yaşıyorlar. Film hem evin hem de hayatın içine sıkışmış bu iki genç kadının içsel devinimlerini takip ediyor. Filmin başrol oyuncusu ve yapımcısı Nazlı Bulum. Evliliği yeni bitmiş bir kadın son eşyaları da toplayıp evi terk etmeye hazırlanır. Ancak geçmişin hayaletleri onu kolay kolay bırakmaz. İçimizde taşıdığımız ev ile içinde yaşadığımız ev arasındaki çatışmayı, kayıp duygusunu gerilim türünün kodlarıyla anlatan bir film. Uzun metrajlı filmleriyle tanıdığımız yönetmenin bu ev yapımı filminde, Esra serbest zamanlı çalışan bir seslendirme sanatçısıdır. Zamanla üzerine çalıştığı görüntülerin sesleri ile evdeki sesler birbirine karışır, gerçeklik evin duvarlarını aşar. Yönetmenin Avarya'dan sonraki 3D animasyon filminde mumyaya benzer bir yaratık varlığa gelir, ancak yaşamak için bir diğerini yemek zorundadır. Doğru kelimeyi bulduktan sonra gitgide çoğalan yaratıkların evrimi üzerine çarpıcı, alegorik bir hikaye. Mevlüt bir konteynır parkında gece bekçiliği yapar. Parka bırakılan bir köpeği eğitmeye çalışırken bir turist grup ziyarete gelir. O geceki nöbetinden sonra Mevlüt'ün hayatındaki pek çok denge değişecektir. Film siyah-beyaz sinematografisiyle dikkat çekiyor. Şırnak'ın küçük bir köyünde yaşayan Seyithan eve kötü bir karne getirir. Acaba ileride o da babası gibi çoban mı olacaktır? Elektrikler kesilip televizyon izleyemediğinde öğretmeninin verdiği masal kitabını okumaya başlar. Masal onu hiç beklemediği şekilde etkileyecektir. Ailesiyle birlikte Diyarbakır'da yaşayan Sait, kızının nişanlısı İsa tarafından terk edildiğini öğrenir ve İsa'yı aramak üzere yola çıkar. Aynı zamanda bir çalışıp bir bozulan radyolu teybini de tamir ettirmek ister. Hafızaya, yağmura dair şiirsel bir film. Berlin'e yeni taşınan Aslı seslendirme yapmaktadır. Bir arkeoloji müzesinin sesli turu için Türkçe konuşarak zamanında ülkesinden Almanya'ya götürülen Zeus sunağını anlatırken kendi hayatında yersizlik, yabancılık gibi duygularla baş etmeye, kendi olmaya çalışır. 1980'lerdeki askeri darbe döneminde işlenen bir suç ve bu suçun yıllar sonraki hesabı. Selman, oğullarını öldüren Bilal'den intikam almak üzere onu bir mağaraya kapatır. Kim katil kim kurban, geçmişle gelecekle bu karanlık yerde birbirine karışacaktır. Elif, kocasıyla beraber Fransa'da kaçak çalışan bir mültecidir. Biriken borçları ve paralarını ödemeyen patronları nedeniyle kocası Türkiye'ye dönmeleri gerektiğini düşünürken Elif, oğluna iyi bir gelecek sunmak için pes etmemekte kararlıdır. Nimet ve dokuz yaşındaki oğlu kömür yardımı almak için Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği tarafından ziyaret edilirler. Yardıma gerçekten ihtiyaçları olduğunu ispatlamak için gerekli işlemleri tamamlarlar. Ancak almaya hak kazandıkları kömür yardımını daha farklı bir amaç için kullanacaklardır. Öztürk'ün programdaki ilk filmi, Aile adını verdiği üçlemenin de ilki. Bir VR oyunu içinde Kika ile babasının ilişkisine bakıyoruz. Eğlenceli drag dünyasından orta sınıf aile sofrasında yenen karnıyarığa uzanan ve ne sanal ne değili düşündüren bir film. Free Fun'ın devamı niteliğinde, Hatice Aslan ve Nesrin Cavadzade'nin başrolde oynadıkları filmin merceğinde bu kez çetrefil bir anne-kız ilişkisi var. Yönetmenin Ingmar Bergman'ın Güz Sonatı'ndan esinlendiğini söylediği film postmodern dünyasıyla dikkat çekiyor. Bir genç kızın içinde yaşadığımız sosyal medya dünyasında tükettiği arkadaş ilişkilerini, ne yiyip ne giydiğini, sevgili bulmak için kullandığı çöpçatan uygulamalarını anlatan bir animasyon. Bu yüzyılın sanal ilişki ağına dair çok renkli, gerçeküstü ve mecazi bir dili var. Hava karanlık ve filmin ana karakteri sadece sırtını görebildiğimiz bir kadın. Bir arabanın ön koltuğunda oturuyor, titreyen bir sesle acil çağrı merkezini arıyor. Belçika'nın adayı olan film iki kadın arasında, dramla psikolojik gerilim arasında geçen bir hikaye. Muhammed ailesiyle birlikte çobanlık yapmaktadır. Yıllar sonra en büyük oğlunun Suriye'den Işid için savaştıktan sonra eve dönüşü karşısında dehşete düşmüştür. Ailenin yeniden bir araya gelmesi, baba ile oğlu arasındaki yaraları deşecektir. Tunuslu yönetmenden gelenek ve aile üzerine dokunaklı bir dram. Futbol hayranı iki erkek kardeş Tunus ile Cezayir sınırındaki bölgede gezinirken kulağına kulaklıkla koyulmuş bir eşek bulurlar. Kulaklıktan müzik sesi gelmektedir. Eşeğin taşıdığı emanet, iki kardeşin başına beklenmedik işler açacaktır. Aslında tehlikeli bir olaya mizahi yaklaşan, manzara görseliyle etkileyici, sıcak bir komedi. 2017 yılında Guatemala'da yaşanan trajik bir olayı kurgulayan filmin adını taşıdığı karakter, 15 yaşındaki Saria'nın şiddet gördüğü yetimhaneden kaçıp trileçe tatlısı gibi olduğu söylenen Amerika Birleşik Devletleri sınırına gitme hayali vardır. Bu hayalin bedeli ise ağır olacaktır. ABD New York'ta, üç çocuğa yeni anne baba olmuş orta yaşlı bir çiftin gözleri, karşılarındaki apartmanda şehvetle sevişen bir çifte takılır. İşleri var mı bunların, ya kıyafetleri? diyerek kızsalar da kendilerini dikizlemekten alıkoyamazlar. Ta ki karşı pencerede işler değişene kadar. Bu film Oscar Ödülleri'nde En İyi Film ödülünü kazandı. Hastanede yaşlı babasının başında bekleyen kız, birlikte yaşadıkları bir çocukluk anısını hatırlar. Yaralanan bir güvercinle başından geçenleri henüz küçük bir kızken babasıyla paylaşmaya çalıştığında yaşadıkları talihsiz bir an, ilişkilerini hayat boyu zedelemiştir. Yaş almakta olan ressam Louis'nin etrafındaki dünya bir süredir değişmektedir. Hafızası gibi algıları da ona giderek daha fazla oyun oynamaya başlar. Eşi Michelle'i tanıyamamaktan, muzu kabuğuyla yemeğe kadar birçok durum hayatını etkilemeye başlar. Dünyası, çizdikleri, eşi, çocukları ve eşyaları yavaş yavaş hareketli, akışkan bir hal alır."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-modern-sinemada-visegrad-dusleri", "text": "Vişegrad ülkeleri sinemalarından örneklerin yer aldığı Vişegrad Düşleri başlıklı program 22 Ekim 1 Kasım tarihleri arasında İstanbul Modern Sinema'da izleyiciyle buluşuyor! İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg AŞ'nin katkıları ve Polonya Cumhuriyeti başkanlığındaki Vişegrad Dörtlüsü işbirliğiyle, bu ülkelerin sinemalarından bir program sunuyor. Vişegrad Film Günleri'nin beşincisi olarak gerçekleşen seçkideki 9 film, ortak coğrafya ve kültüre sahip 4 ülkenin Holokost'tan Komünizm'e paylaşılan tarihin izlerini, geçmişten bugüne taşıdıkları düş ve düş kırıklıklarını, günümüz toplumlarının sosyal gerçekçi karmaşasını farklı dönem ve hikayeler üzerinden inceliyor. Jüpiter'in Uydusu filminde (2017), ormanlık alandan kaçarken vurulan Suriyeli bir mülteci, mucizevi bir şekilde yerçekimine karşı koyarak havada yükselebilme gibi doğaüstü bir güce sahip olur. Jüpiter'in Uydusu, günümüz Macar toplumunun sağcı politikalarını fantastik bir lensle izlerken, 1945 (2017) western türünü tersten yorumlayarak toplumun soykırım geçmişiyle, savaş günahlarıyla, ölümle hesaplaşma hikayesini anlatıyor. Programda Çek sinemasından Jan Sverak imzasını taşıyan ve En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre ve Oscar ödüllerini alan Kolya (1996) da yer alıyor. Film, 1989 yılında, o zamanki adıyla Çekoslovakya'da komünist rejimi sona erdiren Kadife Devrim sırasında geçiyor. Devlet Filarmoni Orkestrası'ndan emekli bir çellocunun yolu Rus bir anne oğul ile kesişir ve ortaya iç ısıtan, trajikomik bir hikaye çıkıyor. Avrupa sanat sinemasının başyapıtlarından Krzysztof Kieslowski'nin, Veronique'in İkili Yaşamı (1991), Fransa ve Polonya'da birbirinden farklı yaşam süren iki genç kadın Veronique ve Weronika'nın paralel hayatlarını kurgularken, ruh ikizliği, mistisizm ve özlem üzerine büyülü bir film. Seçkide yer alan diğer bir Polonya filmi, Yüz (2018), Swiebodzin kentinde dünyanın en büyük İsa heykelinin yapımında geçirdiği kaza sonucu yüz nakli geçiren bir adamın dramını anlatırken, modern Polonya'nın karanlık tarafına gerçekçilik ile fantezi komedi arası bir tonda bakıyor. Programda yer alan Polonya sinemasından iki yeni filmin de Türkiye prömiyeri İstanbul Modern'de gerçekleşiyor. İlki, terapiye katılan bir grup insanın hayatlarından kesitlere odaklanan dram, Kaybedecek Bir Şey Yok (2019), İstanbul Modern'in üyelerine özel çevrimiçi gösterildikten sonra program kapsamında sinemada gösteriliyor. Yine ilk kez gösterilecek olan 2019 yapımı Lejyonlar ise Polonya'nın Çar Rusyası'ndan kurtuluş mücadelesi üzerine bir hikayeye odaklanıyor. Türkiye'de ilk kez gösterilecek olan bir diğer film de Slovak yapımı Eva Nova. Belgeselleriyle tanınan ünlü yönetmen Marko Skop'un ilk kurmacası olan ve Slovakya'yı Oscar yarışında temsil eden dramı, bir zamanlar ünlü bir oyuncu olan Eva'nın oğluyla yeniden barışma çabalarını konu alıyor. Yeni dönem Polonya sinemasının en pahalı yapımlarından biri olan Lejyonlar, Polonya'nın Çar Rusyası'na karşı verdiği özgürlük mücadelesi sırasında geçiyor. Fon, askerlerin dünyasında geçen politik bir resimle kaplıysa da, Lejyonlar'ın asıl hikayesi Çar ordusundan firar etmiş asker kaçağı Jozek ile istihbarat ajanı Ola ve nişanlısı arasındaki aşk üçgeni. Gerçek lejyonerlerin anılarına dayanılarak yazılan bu tarihi epik filmin en görkemli sahnelerinden birisi Rokitna Muharebesi'ne adanmış. Dünyanın sayılı sinema okulları arasında sayılan odz Film Okulu'nun son yapımlarından biri olan Kaybedecek Bir Şey Yok, terapiye katılan ve mutsuzluktan muzdarip bir grup insanın hayatlarından kesitlere odaklanıyor. Terapiye gelenler kadar terapistin de kendisiyle ilgili yeni açılımlar yaptığı dram, odağına aldığı karakterler yoluyla yalnızca kişisel meselelerle değil Polonya'nın güncel politik konularına, modern insan-doğa çıkmazına da işaret ediyor. Yüz, trajik bir kaza geçirdikten sonra tarihe yüz nakli olan ilk Polonyalı olarak geçen bir adamın kara komedi hikayesi. Jacek yaşadığı küçük kasabada, dünyanın en büyük İsa heykelinin yapımında çalışırken düşüp yüzünden ağır yaralanınca, hayatı alt üst olur. Öte yandan, hastaneden çıktıktan sonra kasabadaki Katoliklerin ve medyanın farklı yüzü ortaya çıkacaktır. Film, 2018 yılında Berlinale'de Jüri Büyük Ödülü'ne layık görülmüştü. Ruh ikizliği, mistisizm ve özlem üzerine olan bu şiirsel hikaye, Kieslowski'nin başyapıtlarından. Franza ve Polonya'da birbirinden farklı yaşam süren iki genç kadın vardır: Veronique ve Weronika. Kan bağları yoktur, hiç tanışmamışlardır ama fiziksel olarak aynılardır ve tuhaf bir şekilde de birbirlerinin varlıklarından haberdarlardır. En önemlisi, inanılmaz güzel sesleri ve müzik yetenekleri vardır. Bir diğer aynılıkları da, kalplerindeki bozukluktur. Tüm oyuncuların muhteşem olduğu filmin büyüsü, iki karakteri de harika canlandıran ve Cannes'da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Irene Jacob'tur. Cannes Film Festivali'nde yarışan bu Macar filminde ormanlık alandan kaçarken vurulan Suriyeli bir mülteci, mucizevi bir şekilde yerçekimine karşı koyarak havada yükselebilme gücüne kavuşur. Günümüz Macar toplumunun sağcı politikalarını büyülü gerçekçilik gibi ters bir tarzla inceleyerek adeta bir süper-kahraman hikayesi sunan filmin görsel dili de yönetmenin tabiriyle Budapeşte'de her gün hissettiğim kaos, gerilim ve baskıyı yansıtıyor. Biz ise filmin sonunda ahlak nedir? sorusuyla baş başa kalıyoruz. Bu vicdan hikayesi, Holokost'un hemen ertesinde kırsal bir Macar kasabasında geçiyor. Bir gün ellerinde bavullarla iki Ortodoks Yahudisi trenden iner ve bu haber kasabaya hemen yayılır. 1945 yılında savaş daha yeni bitmiştir ve Yahudi komşularının gönderilmesinden sonra onların el konulan topraklarına ne olacağı konusu kasaba sakinleri arasında büyük bir gerginlik yaratmaktadır. Aynı zamanda o gün tüm kasaba düğün hazırlığındadır. Sinematografisi ve siyah beyaz paletiyle etkileyici bir görselliğe sahip olan film, hassas konusuna taze bir bakış açısıyla, zeka dolu bir noktadan yaklaşıyor. Türkiye'de ilk kez gösterilecek olan Slovak yapımı Eva Nova, belgeselleriyle tanınan yönetmen Marko Skop'un ilk kurmacası. Slovakya'yı Oscar yarışında temsil eden dramın merkezinde, bir zamanlar ünlü bir oyuncuyken, alkolizmle beraber acıbir hayata düşen Eva'nın oğluyla yeniden barışma çabalarını konu alıyor. Bir yandan bağımlılığıyla mücadele eden Eva'nın bir yandan da geçmişindeki hatalarla yüzleşmesi ve kendisinin en iyi versiyonunu oynaması gerekiyor. Başrolde, oyunculuğuyla göz dolduran Emilia Vasaryova var. Yolları ve ilişkileri Nazi Almanyası'nın işgaliyle birlikte değişen üç arkadaşa odaklanan film, bir tür hakikat veya uzlaşma hikayesi değil. Josef ve Maria çifti komşunun komşuyu sattığı, kaosun, şüphenin, belirsizliğin kol gezdiği günlerde, Yahudi olan arkadaşlarını erzak dolabında gizlemeye karar verirler. Bu büyük sırla hayatları tehlikeye girecektir. Çekya'nın Oscar adayı olan film, Holokost geçmişine dair ahlak dersi vermek yerine, sıradan karakterlerinin başından geçenleri kara komedi tadında aktarıyor. 1997 yılında Yabancı Film Dalında En İyi Film ödülünü kazanan, Çekya sinemasının en sevilen klasiklerinden Kolya, artık yaşını almış, Devlet Filarmoni Orkestrası'ndan emekli çellocu Luka ile yolu bir şekilde kesişen Rus bir anne ve beş yaşındaki oğlu Kolya arasında geçen sıcak bir öykü. 1989 yılında, o zamanki adıyla Çekoslovakya'da komünist rejimi sona erdiren Kadife Devrim sırasında geçen bu insani, trajikomik filmin başrolü, yönetmenin aynı zamanda babası da olan Zdenek Sverak'a ait."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-modernde-cevrimici-uluslararasi-sanatci-filmleri-sergisi-1-temmuzda-basladi", "text": "İstanbul Modern, her yıl müzede gerçekleştirilen programı alınan tedbirler kapsamında bu yıl da müzenin web sitesi üzerinden çevrimiçi bir sergi olarak sunuyor. Program ve içeriğini İstanbul Modern Şef Küratör Öykü Özsoy ve Asistan Küratör Nilay Dursun oluşturduğu Artists' Film International 2021 çevrimiçi sergisinde dokuz film gösteriliyor. Sena Başöz ; Thania Petersen ; Clare Langan ; Giulio Squillacciotti ; Himali Singh Soin (Project 88, Mumbai, Hindistan); Agne Jokse ; Rehana Zaman ; Patty Chang ve Kiri Dalena'nın filmleri 1-31 Temmuz tarihleri arasında izlenebilecek. Program 2021 yılında, özen göstermek konusuna odaklanıyor. Hayatı bir araya getiren tüm ögeleri; doğayı, çevreyi, hayvanları, bitkileri, insanları önemsemenin, aynı zamanda da ülkeler ve bireyler olarak birbirimizle kurduğumuz ilişki biçimlerine dikkatle yaklaşmanın gerekliliği her geçen gün daha da kritik bir hal alıyor. Özellikle tüm dünyanın bir virüsün etkisiyle evlere kapandığı ve insanların hayatlarına devam edebilmek için aynı gereksinimler üzerinden kolektif olarak hareket edebilme yetilerine odaklandığı bir senenin ardından özen göstermek olgusu iyice hissediliyor. Programa bu yıl, İstanbul Modern'in davetiyle, sanatçı Sena Başöz katılıyor. Başöz'ün Kutu adlı videosu 2021 yılı içinde hem İstanbul Modern'de hem de programın uluslararası ortaklarında gösteriliyor. İstanbul'da yaşayan ve çalışan sanatçı ve yönetmen Sena Başöz (d. 1980, İzmir, Türkiye), lisans eğitimini 2002 yılında Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nde, yüksek lisans eğitimini de 2010 yılında Bard College Milton Avery Sanat Fakültesi Film ve Video Bölümü'nde tamamladı. Son dönemde Ars Oblivionis, Lotsremark Projekte, Basel (2020); Bir Teselli, Krank Art Gallery, İstanbul (2020); Hold on Let go, MO-NO-HA Seongsu, Seul (2020) ve Hafiflemeye Dair, DEPO İstanbul (2018) gibi kişisel sergileri düzenlenen sanatçı, Transitorische Turbulenzen, Kunstraum Dreiviertel, Bern (2020); Studio Bosporus, Hamburger Bahnhof, Berlin (2018); Quiet Dialogue, Tokyo Metropolitan Museum (2018) ve Sharjah Bienali: Bahar, İstanbul (2017) gibi grup sergilerinde de yer aldı. Cite Internationale des Arts, Paris (2017), Atelierhaus Salzamt, Linz (2010) ve Delfina Foundation, Londra'da (2020) misafir sanatçı programlarına katıldı. Sena Başöz'ün sanat pratiği, bakım ve ilginin önemi, doğanın kendini yenilemesi, uzun vadede dengelenmesi ve organizmanın kendini iyileştirmesinden yola çıkarak travma sonrası iyileşme süreçlerine yoğunlaşıyor. Londra'daki Whitechapel Gallery öncülüğünde 2008 yılında başlayan Artists' Film International farklı coğrafyalardan 22 sanat kurumunun ortaklığıyla devam ediyor. Bu kapsamda video sanatıyla ilgili araştırmalarını birbirleriyle paylaşan kurumlar, her yıl belirli bir tema çerçevesinde ülkelerinden bir sanatçı ve çalışmasını seçerek programa katılıyor. İstanbul Modern, geçmiş yıllarda programa Ali Kazma, İnci Eviner, Ergin Çavuşoğlu, Sefer Memişoğlu, Bengü Karaduman, Burak Delier, Vahap Avşar, Zeyno Pekünlü, Cengiz Tekin, Pelin Kırca, Senem Gökçe Oğultekin ve Ergin Çavuşoğlu'nun videolarıyla katılmıştı."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-modernde-sevgililer-gunune-ozel-program-muzede-ask", "text": "İstanbul Modern 14 Şubat Sevgililer Günü'ne özel kaçırılmayacak bir program hazırladı. 14 Şubat Cuma günü çiftler, Sadık Bir Adam adlı filmi izleyip hemen ardından rehberli sergi turuna çıkabilir ve şairlerin şiirlerinden ilham alarak desen atölyesine katılabilir. İstanbul Modern Sinema'da ünlü Fransız oyuncu Louis Garrel'ın yönettiği Sadık Bir Adam adlı filmi izleyen çiftler, gösterimin ardından Şimdinin Peşinde ve Lütfi Özkök: Portreler sergilerini rehber eşliğinde geziyor. Katılacakları atölye çalışmasında ise Lütfi Özkök: Portreler sergisinde yer alan şairlerin şiirlerinden yola çıkarak, kendi desenlerini oluşturuyor. Atölyede her katılımcının seçtiği bir mektup, Nazım Hikmet, Can Yücel, Özdemir Asaf, Atilla İlhan ve Yaşar Kemal gibi ünlü şairlerin sevgiye dair şiirlerini içeriyor. Katılımcılar, okudukları şiiri mürekkep ve suluboya desenlerle sevdiklerine hediye etmek için yeniden yorumluyor. Ücretsiz olarak düzenlenen etkinliklere katılmak isteyenlerin (212) 334 73 41 numaralı telefondan rezervasyon yaptırmaları gerekiyor. Kontenjan 20 katılımcı ile sınırlıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-modernde-yer-alan-simdinin-pesinde-sergisi-simdi-dijital-ortamda", "text": "İstanbul Modern dijital platformlarda sürekli olarak güncellediği içeriklerine bir yenisini daha ekledi. 2018-2020 yılları arasında müzenin Beyoğlu'ndaki geçici mekanında ziyaretçileriyle buluşan koleksiyon sergisi Şimdinin Peşinde sanal turda izleyiciyle buluşuyor. Şimdinin Peşinde adlı koleksiyon sergisi günümüz dünyasında insanlık hallerine odaklanıyor. İnsanın kendi benliğiyle, kentle, doğayla ilişkisini; tarihsel, toplumsal ve kişisel bağlamda irdeleyen yapıtları bir araya getiriyor. Birbiriyle kesişen ve ilişkiye geçen çeşitli tematik duraklarla örülen sergideki yapıtlar aracılığıyla kimlik, beden, toplumsal cinsiyet politikaları, yapım ve yıkım süreçleri, doğa ve insan ilişkisi irdeleniyor. 33 sanatçının heykel, resim, yerleştirme, video ve desenlerden oluşan 42 yapıtı, insanın fiziki çevresiyle kurduğu ilişkinin dinamiklerini konu ediyor. Farklı değişimlerin yıkıcı boyutlarıyla baş etmeye çalışan insanın kendisine dönmesi, benliğini araması ve bilinçaltının derinlikleriyle olan ilişkisi serginin önemli bir eksenini oluşturuyor. Rasim Aksan, Murat Akagündüz, Alaettin Aksoy, Deniz Aktaş, Peter Anders, Mehtap Baydu, Ramazan Bayrakoğlu, Sabri Berkel, Taner Ceylan, Adnan Çoker, Burhan Doğançay, İpek Duben, Olafur Eliasson, İnci Eviner, Mehmet Güleryüz, Balkan Naci İslimyeli, Hüsamettin Koçan, Azade Köker, Maro Michalakakos, Hans Op de Beeck, Angel Otero, Kemal Önsoy, İrfan Önürmen, Necla Rüzgar, Sarkis, Güneş Terkol, Ömer Uluç, Canan Tolon, TUNCA, Zhan Wang, Nil Yalter, Jerome Zonder, Sarah Morris."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-modernin-koleksiyon-sergisi-yenilendi", "text": "İstanbul Modern, Beyoğlu'nda bulunan geçici mekanındaki yeni koleksiyon sergisini izleyiciyle buluşturdu. Sergide, 1950 sonrası Türkiye sanat ortamındaki soyut ve figüratif resmin gelişimi ile doğa ve çevre üzerinden şekillenen çağdaş sanat yapıtları bir araya geliyor. İstanbul Modern, 2004'ten beri Türkiye modern ve çağdaş sanat tarihinin değişim ve dönüşümüne yer verdiği, uluslararası bir yönelimle gelişen koleksiyonunu paylaştığı sergilerine devam ediyor. İstanbul Modern'in 2. katında çağdaş sanat dünyasının doğa ve çevre üzerinden şekillenen çeşitli yapıtları sergileniyor. Sergi bu katta heykel, resim, fotoğraf, video, yerleştirme gibi farklı disiplinlerde doğa kültürünün izini süren, çevre sorunlarına duyarlı sanatçıların yakın dönemde ürettiği çalışmalara odaklanıyor. Bu seçim ve sergileme doğanın yitimine, kaynakların tükenmesine ve çevre sorunlarının önlenemez artışına dikkat çekmek isteyen bir yaklaşımla, farklı kuşaklardan sanatçıları bir araya getiriyor. Müzenin 3. katında ise 1950 yılı sonrası Türkiye sanat ortamındaki soyut ve figüratif resmin gelişimi, kronolojik bir akış içerisinde, ikonik örnekler üzerinden sergileniyor. İlk bölüm, geometrik ve lirik bir yaklaşım ekseninde temellenen soyut resmin Anadolu ve İslam kültüründen beslenen görsel ve düşünsel etkilerini görünür kılıyor. İkinci bölümde ise figüratif resmin toplumsal gerçekçi örneklerinden 1970'li yılların yeni figüratif yaklaşımları ile 1980'li yılların dışavurumcu ve kavramsal örneklerine uzanıyor. İlk defa izleyiciyle buluşacak olan yapıtların da bulunduğu sergide farklı kuşaklardan 30 sanatçı ve 2 sanatçı ikilisinin 40 yapıtı sergileniyor. Haluk Akakçe, Kuzgun Acar, Erol Akyavaş, Tomur Atagök, Alper Aydın, Barbara Zafer Baran, Bedir Baykam, Cihat Burak, Ergin Çavuşoğlu, Nejad Melih Devrim, Latifa Echakhch, Neş'e Erdok, Abidin Elderoğlu, Ahmet Elhan, Tayfun Erdoğmuş, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Kamil Fırat, Eren Eyüboğlu, Mehmet Güleryüz, Neşet Günal, Balkan Naci İslimyeli, İhsan Cemal Karaburçak, Komet, :MentalKLINIK, Nusret Nurdan, Orhan Peker, Jennifer Steinkamp, Canan Tolon, Ziya Tacir, F. Tülin, Fahrelnissa Zeid, Ömer Uluç."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-modernin-yeni-cevrimici-sergisi", "text": "İstanbul Modern, farklı kuşaklardan 43 sanatçının küresel salgın günlerinde gerçekleştirdikleri yeni çalışmaları çevrimiçi bir sergiyle izleyiciye sunuyor. Pandemi Günlerinde Fotoğraf isimli sergi 1 Haziran 15 Kasım tarihleri arasında müzenin web sitesinde görülebilir. İstanbul Modern, evden cıkmayıp sosyal etkileşimimizi olabildiğince sınırladığımız bu salgın günlerinde dijital platformlarda sürekli güncellediği içeriklerine bir yenisini daha ekledi. İstanbul Modern'in yeni çevrimiçi sergisi Pandemi Günlerinde Fotoğraf, dört duvarın sınırlarına hapsolduğumuz bu günlerde fotoğrafa dair neler yapabiliriz sorusu üzerine beraber düşünebilmek amacıyla farklı kuşaklardan fotoğraf sanatçılarını buluşturuyor. Sergi, İstanbul Modern Fotoğraf Bölümü ve Danışma Kurulu'nun davetiyle projeye katılan 43 sanatçının pandemi günlerinde gerçekleştirdikleri yeni çalışmaları izleyiciye sunuyor. Bütün dünya, hareket ve etkileşimin kısıtlama altında olduğu günlerden geçiyorken müzenin Fotoğraf Danışma Kurulu üyeleriyle birlikte bir girişimde bulunduklarını dile getiren İstanbul Modern Fotoğraf Bölümü Yönetici Demet Yıldız, Kolay tarif edilemeyen, belirsiz ve tekinsiz bir zamanın içinde varoluşu anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyoruz. Bu dönem bazılarımız için yeni keşiflere vesile olurken bazılarımız için de geçmiş pratiklerini gözden geçirme ve onlara yeni anlamlar kazandırma süreci olabilir. Hissettiklerimiz ile gördüklerimiz karşısında keşfedeceğimiz yeni anlamların gelecek kuşaklar için önemli ve anlamlı bir kültürel miras olacağına inanıyoruz dedi. Yasin Akgül, Merih Akoğul, Burcu Aksoy, Emin Altan, Coşkun Aral, Ani Çelik Arevyan, Barbara & Zafer Baran, Kerem Ozan Bayraktar, Dilan Bozyel, Orhan Cem Çetin, Haluk Çobanoğlu, Yusuf Darıyerli, Burak Dikilitaş, Sinem Dişli, Saygun Dura, Murat Durusoy, Eser Epözdemir, Didem Erbaş, Canan Erbil, Murat Germen, Meltem Işık, Ali Kabaş, Ege Kanar, Yonca Karakaş, İzzet Keribar, Neslihan Koyuncu, Sıtkı Kösemen, Aslı Narin, Emin Özmen, Ahmet Polat, Jochen Proehl, Ozan Sağdıç, Yusuf Sevinçli, Deniz Ezgi Sürek, Tahir Ün, Emre Ünal, Lale Tara, Begüm Yamanlar, Pınar Yolaçan, Ömer Orhun, Ahmet Sel, Yağmus Kızılok, Elif Kahveci."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-oyuncak-muzesi", "text": "İstanbul Oyuncak Müzesi 23 Nisan 2005 yılında şair/yazar Sunay Akın tarafından kurulmuştur. 1700'lü yıllardan günümüze kadar oyuncak tarihinin en gözde örneklerinin sergilendiği müze tarihi bir köşkte konumlanmıştır. İstanbul Oyuncak Müzesi'ni sanal tur ile gezinmek için aşağıdaki linke tıklayın. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Patchwork 5 Adlı Karma Sergi, Gala Sanat Galerisinde - RS Sanat Alanı'nın İkinci Sergisi 'Zihni Manzaralar' 7 Ekim'de Açılıyor - Cem Güventürk ile İlk Kişisel Sergisi Üzerine Söyleşi - Mehmet Güreli'nin Karganın Düşü İsimli Solo Sergisi Patan Art Gallery'de"} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-rumeli-universitesinden-sanata-tam-destek", "text": "Karagöz Derneği tarafından 3. kez düzenlenecek olan İstanbul Karagöz Festivali'nin ev sahipliğini bu yıl da İstanbul Rumeli Üniversitesi üstleniyor. 3. İstanbul Karagöz Festivali, Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı Karagöz sanatçıları ile birlikte, 14-30 Kasım 2019 tarihleri arasında çeşitli etkinliklerle İstanbul'da izleyicisiyle buluşuyor. Kurulduğu günden bu yana, eğitim öğretimin yanı sıra kültür ve sanat faaliyetlerini her zaman destekleyen İstanbul Rumeli Üniversitesi, 3. İstanbul Karagöz Festivali'ne ev sahipliği yapıyor. Festivalin basın toplantısı bugün İstanbul Rumeli Üniversitesi'nin tarihi dokusuyla örtüşen Haliç Yerleşkesinde düzenlendi. Basın toplantısında İstanbul Rumeli Üniversitesi Rektörü sayın Prof. Dr. H. Tamer Dodurka, Karagöz Festivali Dernek Başkanı Enis Ergün konuşmacı olarak yer aldı. Prof. Dr. H. Tamer Dodurka açılış konuşmasında; ''İstanbul Rumeli Üniversitesi olarak kurulduğumuz bugünde yana, eğitim öğretimin yanı sıra toplumsal değerlerimize de sahip çıkıyoruz. Bu nedenle sivil toplum kuruluşları ve sanat ile iç içeyiz. Bu tarz faaliyetler de yer aldıkça öğrencilerimizin de çok yönlü geliştiğine inanıyoruz. Yeni açtığımız Haliç Yerleşkemizin dokusu ile de uyuşan bu etkinliğe ev sahipliği yapmaktan mutluluk duyuyoruz. İçinde bulunduğumuz eski şapka fabrikası bence Karagöz Festivali için şehrimizdeki en güzel yerlerden biri'' dedi."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul-unbound-sehre-cevresel-bakmanin-yollarini-gosterdi", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi tarafından, Heinrich Böll Stiftung Türkiye iş birliği ile düzenlenen Istanbul Unbound konferansında, dünyanın farklı ülkelerinden 100'e yakın uzman, İstanbul'un güncel durumunu ve daha önce konuşulmayan yönlerini masaya yatırdı. İçinde bulunduğumuz döneme atfen, salgınlarla ilgili sunumların da yer aldığı etkinlikte, kentin tarihsel geçmişi ve dönüşümü, canlı ve cansız tüm bileşenleriyle birlikte, yeni bakış açılarıyla ele alındı. Suna ve İnan Kıraç Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi, İstanbul'u odağına alan uluslararası bir konferansa ev sahipliği yaptı. Heinrich Böll Stiftung Türkiye iş birliğinde, birbuçuk, IstanbuLab, Occupy Climate Change! ve İstanbul Planlama Ajansı ortaklığıyla düzenlenen Istanbul Unbound: Environmental Approaches to the City, kent ve insan ilişkisini ekolojik yaklaşımlar çerçevesinde, dört gün süren kapsamlı bir programla mercek altına aldı. Konferans kapsamında ayrıca, birbuçuk'un düzenlediği sanatçı, akademisyen ve araştırmacıların video üretimlerinden oluşan 29,9 km başlıklı programın ve Pera Filmiş birliğiyle izleyiciyle buluşan Natura Urbana: Berlin'in Boş Arazileri belgeselinin gösterimi yapıldı. Tarih, mimarlık, siyaset bilimi, sosyoloji, eleştirel sanat gibi farklı disiplinlerden uzmanların bir araya geldiği konferansta; insan doğası ve şehir yaşamı arasındaki çekişme, kır/kent ayrımı, kentin cansız varlıkları ve dönüşümü gibi konular masaya yatırıldı. Küreselleşme ve insan-çevre ilişkisiyle ilgili önemli çalışmalara imza atan Kaliforniya Üniversitesi Santa Cruz antropoloji profesörü Anna Lowenhaupt Tsing'in açılış konuşmasıyla başlayan Istanbul Unbound, Harvard Üniversitesi Tarih Bölümü, Vehbi Koç Türkiye Çalışmaları Kürsüsü Profesörü Cemal Kafadar'ın konuşması ile sona erdi. İnsan merkezci bakış açısının şehirlerin geçmişini, bugününü ve geleceğini incelemede yeterli ve sürdürülebilir olmadığı görüşünden yola çıkan konferans süresince; altyapı sorunları, deprem, ütopik ve distopik kent mekanları, şehrin çeperlerindeki yerleşim alanları, sokak hayvanları, kentsel doğa, salgın hastalıklar gibi, İstanbul'un geçmişinde ve bugününde önemli yer tutan konular gündeme taşındı. Şehirleri yalnızca insanların değişimi üzerinden okumanın sağlıklı sonuçlar vermeyeceğine vurgu yapan konferansla ilgili görüşlerini paylaşan Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür ve Sanat İşletmesi Genel Müdürü Özalp Birol, İstanbul Unbound süresince katılımcılar, kentsel peyzajın karmaşık katmanlarından yeni manzaralar sunmaya çalıştı. Akademisyenler, sanatçılar, aktivistler, politika geliştiriciler gibi farklı çevreleri temsil eden 100 civarında uluslararası konuşmacı; İstanbul'a dair yerleşik bakış açılarını, çevresel adalet ve kapsayıcılık kavramları çerçevesinde yeniden şekillendirmenin yöntemlerini tartıştı. Umuyorum ki, bu etkinlikte paylaşılan çalışmalar; çevre tarihi, politik ekoloji ve eleştirel sanat gibi, önceden belirlenmiş sınırları aşma cesareti gösteren disiplinlerarası çalışma alanlarına örnek teşkil edecek dedi. Konferansın açılış konuşmacısı, ünlü antropoloji profesörü ve kuramcı Anna Lowenhaupt Tsing, antroposen çalışmalarına özgün bir yaklaşım getiren Feral Atlas: The More-Than-Human Anthropocene adlı son çalışmasının üretim sürecini katılımcılarla paylaştı. Farklı alanlardan uzmanların titiz saha çalışmalarının ürünü olan bu dijital proje, insanlar tarafından üretilen kentsel altyapıların, insanların kontrolü dışında ortaya çıkardığı yaban ekolojileri ortaya koymasıyla dikkat çekiyor. Konferansın açılış ve kapanış konuşmaları İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün ve 29,9 km programı kapsamında hazırlanan videolar Pera Müzesi'nin YouTube kanalından izlenebilir. - Rantİstanbul https://youtu. be/1VVLjjU6hs4 - Fikirtepe: İstanbul Kentleşme Tarihinde Bir Kara Leke https://youtu. be/rAJHTnk9noQ - Bu bir çizgi değildir: İstanbul'un kıyı çizgisi ekotonu üzerine bir kartografi https://youtu. be/N1_GnHlqfc4 - Calx Ruderalis Istanbulensis https://youtu. be/bibQCm848ik - Su Çizgisi https://youtu. be/iGlIwHvX63k - Deniz Küstü: Beykoz'da Solastalji ve Ekolojik Keder https://youtu. be/LCdvO3UubTU - Balıkların İstanbul'u https://youtu. be/PitQmFZk_hU - Akışa Karşı, Akıntıyla Beraber https://youtu. be/ZDzsQu-wqF0 - Merhamet https://youtu. be/4jHvXY6oiNs - Mizantropi: Kartalın İstanbul'u Mekanları https://youtu. be/ABGFFca7teY"} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul74-16-contemporary-istanbul-sanat-fuarinda", "text": "ISTANBUL'74, 7-10 Ekim tarihleri arasında Tersane İstanbul'da gerçekleşecek Contemporary İstanbul'da Türkiye'de ve uluslararası sanat sahnesinde tanınmış sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapacak. İstanbul'74, fuarın galeri alanıyla birlikte açık alandaki iki büyük ölçekli sanat projesiyle sanatseverlerle buluşacak. Utöpia ortaklığında gerçekleşen ve Contemporary İstanbul işbirliğiyle hayata geçen Flags for Future / Gelecek için Bayraklar, 25 sanatçının bayrak tasarımlarından oluşan denizler için sürdürülebilirliğe dikkat çeken bir proje. Haliç kıyısında sergilenecek olan Flags for Future / Gelecek İçin Bayraklar, ortak değerlerimizi yeniden şekillendiren ve kendi içimizde yeni bağlantılar oluşturmak için farkındalık yaratmanın yolunu açmayı hedefliyor. Sanatın birleştirici gücünden ilham alarak, bayrağı, geleceğe dair umut ve düşüncelerimizin gökyüzünde dalgalanması için sanatsal ifadeyi kucaklayan bir araç olarak ele alıyor. Okyanuslardan çıkan ileri dönüştürülmüş plastik atıklarından yapılan ve BluProjects iş birliğiyle sınırlı sayıda üretilen 25 sanatçı bayrağının bir araya geldiği Flags for Future / Gelecek için Bayraklar, satışlardan elde edilen gelirlerle okyanusların korunması için çalışan Parley for the Oceans girişimi ve Türkiye'nin kıyı ve denizlerini korumak için Rahmi M. Koç kurucu başkanlığında başlatılan sivil toplum kuruluşu Turmepa'ya bağışta bulunarak sürdürülebilirliği desteklemeyi amaçlıyor. Projede, ödüllü mimar Sir David Adjaye, İskoçyalı şair ve heykeltıraş Robert Montgomery, One World Trade Center'ın lobisi için yarattığı duvar resmiyle New York'taki en büyük ölçekli resmin yaratıcısı Jose Parla ile Coby Kennedy, Fransız moda tasarımcısı ve sanatçı Jean-Charles de Castelbajac, yarattığı Mr. A karakteriyle ünlü Andre Saraiva, Türkiye'de çağdaş sanatın önemli isimlerinden Ali Elmacı, ödüllü yönetmen Alphan Eşeli, katmanlı heykelleriyle dünyaca tanınan Seçkin Pirim, çok yönlü kavramsal sanatçı Ahmet Öğüt, spekülatif biyoloji alanında işler yapan multidisipliner sanatçı Pınar Yoldaş, kendi ürettiği fırçalarla üç boyutlu hissedilen eserler üreten multimedya sanatçısı Jamie Nares, ressam, grafiker ve fotoğrafçı Kezban Arca Batıbeki, yapıtlarında kültürel ve toplumsal eleştiriyi mizah ve ironiyle işleyen Ferhat Özgür gibi sanatçıların bayrak tasarımları yer alıyor. Dünyaca ünlü Amerikalı sanatçı Rachel Hayes'in mekana özel kurguladığı enstalasyonu ise, sanatçının kendine has imzasını taşıyan renkli çalışmalarına yer verecek. Ünlü İtalyan moda markası Missoni ile 2018'de yaptığı işbirliğiyle uluslararası tanınırlık kazanan, kumaş ve tekstil ürünleri kullanarak büyük ölçekli eserler yaratan Rachel Hayes, eserlerinde hem beşeri hem de doğal ortamları, renk ve farklı formlar katarak zenginleştirmeyi amaçlıyor. Hayes'in formları ve geometrik desenleri, mevcut mimari ve çevre unsurlarıyla iç içe geçerken izleyicileri eserler ile etkileşime geçmeye davet ediyor. ISTANBUL'74, galeri alanında ise yarım asır boyunca dünyanın farklı şehirlerinde izlediği duvarları sanat eserlerine entegre etmesiyle tanınan Burhan Doğançay'ın iki eseri, işlerinde geleneksel dokuma teknikleriyle çağdaş temaları birleştiren artkilim akımının dünyadaki öncüsü Belkıs Balpınar ve kaligrafi ile soyut sanatı harmanlayan, duvar resimleriyle ünlü Kübalı-Amerikalı sanatçı Jose Parla'nın eserleri sergileyecek. Gelecek İçin Bayraklar, ortak değerlerimizi yeniden şekillendiren ve kendi içimizde yeni bağlantılar oluşturmak için farkındalık yaratmanın yolunu açmayı hedefliyor. Sanatın birleştirici gücünden ilham alarak, bayrağı, geleceğe dair umut ve düşüncelerimizin gökyüzünde dalgalanması için sanatsal ifadeyi kucaklayan bir araç olarak ele alıyor. ISTANBUL'74, Utöpia ile iş birliği yaparak, okyanuslardan çıkan geri dönüştürülmüş plastik atıklarından yapılmış, sınırlı sayıda üretilen bir dizi sanatçı bayrağının yer aldığı Gelecek için Bayraklar projesini geliştirdi. Bir sürdürülebilirlik projesi olmakla birlikte, Gelecek için Bayraklar satışlardan elde edilen gelirlerle kıyı ve denizlerin korunmasını desteklemeyi amaçlamaktadır. Gelecek için Bayraklar, bayrak kavramı yeni bir anlayışı ifade ederken bayrağı birlik ve kolektif düşünce ve özgür sanatsal ifade için bir çalışma alanı olarak görür. Kumaş ve tekstil ürünleri kullanarak büyük ölçekli eserler yaratan Rachel Hayes, eserlerinde hem beşeri hem de doğal ortamları, renk ve farklı formlar katarak zenginleştirmeyi amaçlıyor. Organze, polyester ve pamuk gibi çeşitli malzemeler ile sanatçının imzası haline gelmiş çok renkli eserler üretirken, eserin bulunacağı mekanlardan ilham alıyor. Aynı zamanda bazı çalışmalarını doğada kurgulayıp kumaşın rüzgarda dalgalanması gibi doğa ile etkileşime girdiği anları fotoğraflıyor. Rachel Hayes, dünyaca ünlü moda markası Missoni ile İlkbahar-Yaz 2018 koleksiyonu için yaptığı işbirliği ile uluslararası tanınırlık kazandı. Sanatçının resim ve heykel alanında Joan Mitchell Award, Augustus Saint-Gaudens Memorial Fellowship, Virginia Museum of Fine Arts Professional Fellowship, Virginia Commission for the Arts Fellowship ve Charlotte Street Fund Award ödülleri de bulunuyor. ISTANBUL'74, Demet Müftüoğlu Eşeli ve Alphan Eşeli tarafından 2009 yılında İstanbul'un uluslararası kültür ve sanat arenası ile olan bağını her daim üst düzeyde tutmak amacıyla kuruldu. Sanat, moda, edebiyat, film, müzik ve mimari alanlarında faaliyet gösteren ISTANBUL'74 sergi, festival, workshop, sanatsal iş birlikleri gibi çeşitli organizasyonlarla dünyanın en yaratıcı düşünürlerini buluşturarak, kültürel bir alışverişin sağlanmasına ve evrensel anlamda zihinleri açmaya hizmet ediyor. ISTANBUL'74 her yıl organize ettiği IST. Festival'in yanısıra, Akaretler'deki galerisinde, şimdiye kadar aralarında Tracey Emin, Angel Otero, Nicolas Pol, Robin Rhode, Waris Ahluwalia, Jonah Freeman & Justin Lowe, Inez & Vinoodh, Delfina Delettrez Fendi ve Robert Montgomery'nin olduğu birçok dünyaca ünlü sanatçının sergilerini düzenliyor. ISTANBUL'74'ün çok yönlü çatısı altında faaliyet gösteren kuruluşlar arasında kreatif ajans '74STUDIO ve online bir seyahat günlüğü olarak yeni yerler ve yeni fikirler keşfetmenin yanı sıra, seramik sanatçılarının ve yetenekli tasarımcıların koleksiyonlarının sunulduğu '74Escape STORE & GALLERY vardır. - Görsel: White Sands National Park New Mexico 2017"} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbul74un-sergisi-insan-ve-doga-arasinda-bodrum-macakizinda-acildi", "text": "ISTANBUL'74'ün sanat ve tasarım sergisi İNSAN VE DOĞA ARASINDA, 1 Temmuz Cuma günü Bodrum Maçakızı'nda ziyarete açıldı. Küratörlüğünü Demet Müftüoğlu-Eşeli'nin yaptığı İNSAN VE DOĞA ARASINDA, yaratıcılık ve sanatsal iş birlikleri için bölgenin antik ve kültürel dokusuyla harmanlanmış yeni bir keşif alanına işaret ediyor; disiplinlerarası pratiklerin çeşitliliğini temsil eden Türkiyeli ve yabancı sanatçıların eserlerini bir araya getiriyor. İnsan ve Doğa Arasında sergisinde; İsviçreli çağdaş sanatçı FEDERICA PERAZZOLI, Arjantinli endüstriyel tasarımcı ve sanatçı CRISTIAN MOHADED, Hollandalı-Yeni Zelandalı tasarımcı ve sanatçı SABINE MARCELIS, İngiliz enstalasyon sanatçısı STEVE MESSAM, Küba kökenli Amerikalı sanatçılar JOSE PARLA & REY PARLA, Amerikalı tekstil sanatçısı ve heykeltıraş RACHEL HAYES, art kilim akımı öncüsü BELKIS BALPINAR, Pi Artworks iş birliğiyle Türkiyeli çağdaş sanatçı MEHMET ALİ UYSAL, Galeri Nev İstanbul iş birliğiyle Amerikalı kavramsal sanatçı MIKE BERG, karakalem eskiz çalışmaları ile tanınan çağdaş sanatçı CARLITO DALCEGGIO ve psikocoğrafya, teorik fizik ve nörobilim alanlarına odaklanan disiplinler arası sanatçı KORAY TOKDEMİR de dahil olmak üzere çeşitli disiplinlerden sanatçıların işleri yer alıyor. Sergi kapsamında Bodrum'a davet edilen sanatçılar, sergiye özel eserlerini Ege doğasından esinlenerek; yerel teknikler, doğal malzemeler, lokal atölye ve stüdyolarla iş birliği içinde yarattılar. Sergide yer alan tekstil, ahşap, metal, mermer gibi farklı malzemelerle yaratılan eserler Maçakızı Bodrum'un doğal ortamında izleyicisini içine alıyor. İNSAN VE DOĞA ARASINDA sergisi Eylül ayına kadar Bodrum Maçakızı'nda ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbulberlin-frankfurt-kitap-fuariin-organize-ettigi-uluslararasi-kultur-festivali-bookfeste-bir-saatlik-programiyla-katiliyor", "text": "istanbulberlin, Frankfurt Kitap Fuarı'ın organize ettiği Uluslararası Kültür Festivali BOOKFEST'e bir saatlik programıyla katılıyor! Programı oluşturan yedi farklı söyleşi İstanbul'da yapıldı ve İstanbul temasıyla bir araya geliyorlar. Ayfer Tunç, Burhan Sönmez, Irmak Zileli, Jörg Karrenbauer, Kaya Genç, Şebnem İşigüzel, Ulrich Gutmair ile Sedef İlgiç'in yaptığı istanbulberlin söyleşileri, Elizabeth Gilbert, Margaret Atwood, Slavoj Zizek ve Jamie Oliver ile aynı programda yer alıyor. 17 Ekim 2020 Cumartesi, BOOKFEST ilk dijital edisyonuyla tüm dünyada kutlanacak. BOOKFEST'te yer alacak istanbulberlin programı Frankfurt Kitap Fuarı Youtube sayfasında, buchmesse. de ve istanbulberlin Facebook sayfalarında eş zamanlı olarak 17 Ekim 2020, Türkiye saatiyle tam GECE YARISINDA canlı yayınlanacak. istanbulberlin altı ay önce, İstanbul'daki canlı kültür sanat sahnesini dünya gündemine eklemlemek, zamanın bir kaydını tutmak ve Türkiye ile Almanya arasındaki kültürel etkileşime katkıda bulunmak için kuruldu. BOOKFEST'te yer alan programında, istanbulberlin'in kurucusu Sedef İlgiç, İstanbul temasıyla birbirine bağlanan yedi söyleşi yapıyor. 1930 ve 1940'larda İstanbul Alman entellektüellerin Nazizm'den kaçıp sığındıkları bir şehirdi. Yazar Kaya Genç, Alman dilbilimci Erich Auerbach'ın da İstanbul'da yaşadığı bu dönemi, göçmen krizi sırasında günümüz İstanbul'uyla bağlantılı anlatıyor. Kuzguncuk Nail Kitabevi'nde Ayfer Tunç'la, yeni romanının baş karakteri Osman ile tanışmak için buluşmaya ne dersiniz? Bir mahalleli olmanın anlamı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bugüne elit mahalle kültürünün değişimi üzerine. Sistemin en çok kadınları ezdiği toplumlarda, yazar Şebnem İşigüzel elmasları düşünüyor. Kadınların, elmaslar nasıl yer altında baskıyla şekil alırlarsa, öyle şekillenen bir güçleri olduğunu söylüyor. Ve bu güç edebiyatta ışıldıyor. Kadın yazar olmak ve bugün İstanbul'da kadın olmak üzerine. Sokaklar bugün kadınlar için güvenli mi? Flanözlük, sokakta yürüyen bir kadın olmak nelere mal oldu? Yazar Irmak Zileli, romanlarındaki toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili ip uçları da vererek yanıtlıyor. Alman tiyatro topluluğu Rimini Protokoll'ün oyunu İstanbul'da! Remote Istanbul seyircisi uzaktan kontrol edilerek grup halinde İstanbul sokaklarını adımlıyor. Oyunu 54 farklı şehre uyarlayan Jörg Karrenbauer, İstanbul tecrübesini anlatıyor. Gazeteci ve yazar Ulrich Gutmair Berlin'den İstanbul'a bir proje üzerinde çalışmak için geldi. İstanbul'un müziği peşinde: Cem Karaca'nın Almanca albümü Die Kanaken'den Nekropsi'ye... Punk ölmedi!"} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbulberlin-yayin-hayatina-basladi", "text": "istanbulberlin, zamanın kaydını tutan bir gündem oluşturmak, İstanbul'daki güncel kültür sanat sahnesini dünya gündemine eklemlemek, ve Türkiye ile Almanya arasındaki kültürel etkileşime katkıda bulunmak amacıyla, istanbulberlin. com adresinde, 5 Mayıs 2020 tarihinde yayın hayatına başladı. Salı günleri güncellenen istanbulberlin. com Türkçe'nin yanı sıra İngilizce ve Almanca dillerinde de yayın yapıyor. istanbulberlin, yazar, sanatçı, kültür sanat profesyoneller, okur, katılımcı ve takipçileri arasında yeni sanat eserleri, kitaplar, fikir ve bakış açıları keşfetmeye uygun bir diyalog ortamı yaratmak için yola çıktı. Küresel salgın Covid-19 süresince dijital bir alan olarak yola çıkan istanbulberlin, önümüzdeki günlerde görsel içeriklerini de, video ve fotoğraf formatında, kendi bünyesinde oluşturmaya başlayacak. Hedefleri arasında, kültür sanatın farklı dallarında iş üretenlerle ve farklı fikirlerle karşılaşmalar için fiziki alanlar oluşturmak da var. İstanbul ve Berlin, Türkiye ve Almanya'yı temsil niteliğine sahip şehirler. Tarihi ve kültürel zenginlikleriyle bu iki şehirde çok kültürlü bir yaşam sürüyor. Her iki şehirde yaşananlar, sanatın gelişimini destekliyor. istanbulberlin'in kurucusu Sedef İlgiç, Şu ana kadar gerçekleştirdiğim röportajlar ve bundan sonra planlanan etkinlikler yalnızca bu iki şehre dair ya da buralarda yaşayan sanatçılarla ilgili değil. Ancak bu alanın, İstanbul ve Berlin şehirlerinin çok sesliğini yansıtmasını umuyorum, dedi. Sedef İlgiç, on yıl boyunca yayıncılık sektöründe editörlük, edebiyat ajanlığı ve çevirmenlik yaptı. İki yıldır televizyonda, bir kültür sanat programının röportaj yapımcısı olarak çalışıyor. Güncel kitap, sergi ve filmlere ya da temalara dair derinlemesine röportajlar Söyleşi kategorisinde yayınlanıyor. Zamanın kaydını tutan bu güne dek Covid-19, Florian Schneider ve Ev ile ilgili soruşturmalar Zamanın İçinden başlığı altında yer aldı. Türkçe ve Almanca edebiyat ve edebiyatçılara dair, yine edebiyatçıların fikirleri Kulaktan Kulağa bölümünde; müzik ve filmler üzerinden İstanbul ve Berlin'in şehir kültürleri Şehirlerde ve edebiyat çevirmenleriyle çeviri üzerine kısa söyleşiler Edebi Çeviri başlıkları altında takip edilebiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbulda-100-bin-kisiye-09-kitapci-dusuyor", "text": "Belirli şehirlerdeki 100 bin nüfusa oranla bulunan kitapçı sayıları belli olurken, bu oranın İstanbul'da 0,9 olduğu görüldü. Ajans Press, bazı şehirlerdeki kitapçı sayılarına yönelik yapılan araştırmayı inceledi. Ajans Press'in World Cities Culture Forum verilerinden ve medya yansımalarından derlediği bilgilere göre İstanbul'da 100 bin kişi başına düşen kitapçı oranı 0,9 olarak belirlendi. 100 bin nüfusa oranla en çok kitapçının bulunduğu şehir ise Portekiz'in başkenti Lizbon olarak kayıtlara geçti. Buda Lizbon'da 100 bin kişiye 41,6 kitapçı düştüğü demek. 2. sırada ise 33,9 oranla Melbourne yer alıyor. 3. sırada Buenos Aires'ın 22,6 oranla yer alıyor. Buna karşın 100 bin kişideki nüfusa oranla bulunan kitapçı sayısı en az 0,3 oranla Lagos'a da görülürken, İstanbul'un onun sadece bir ön basamağında olması dikkatlerden kaçmadı."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbulda-bir-surrealist-salvador-dali-sergisi-ssm-web-sitesinde", "text": "Sakıp Sabancı Müzesi, geçmiş sergilerinden zengin içerikleri kapsamlı seçkilerle dijital kanallarında paylaşıma açmayı sürdürüyor. Müze, 20 Eylül 2008 1 Şubat 2009 tarihleri arasında Akbank'ın desteğiyle gerçekleştirdiği İstanbul'da Bir Sürrealist: Salvador Dali sergisini web sitesine taşıdı. İspanya'da bulunan Gala-Salvador Dali Vakfı koleksiyonuna ait eserlerle vakıf dışında gerçekleştirilen en büyük geçici sergi olma özelliğine sahip İstanbul'da Bir Sürrealist: Salvador Dali, sanatçının yağlıboya tablo, grafik ve çizimlerinden oluşan geniş bir seçki sunmuş; açık kaldığı süre boyunca 252 bin kişi tarafından ziyaret edilmişti. DigitalSSM arşiv kaynaklarıyla hazırlanan ve Sakıp Sabancı Müzesi web sitesi, sosyal medya hesapları ile YouTube kanalından erişilebilen İstanbul'da Bir Sürrealist: Salvador Dali çevrimiçi sergisinde; Dali'nin benzersiz sanat anlayışıyla oluşturduğu eserlerinin yanı sıra, fotoğraflar, el yazmaları ve çeşitli dokümanlar yer alıyor. Gala Salvador Dali Vakfı Dali Çalışmaları Merkezi Yöneticisi ve İstanbul sergisinin küratörü Montse Aguer Teixidor'un yeni bir söyleşisiyle zenginleştirilen çevrimiçi sergi kapsamında; daha önce yine Sakıp Sabancı Müzesi'nde gerçekleştirilen Dali konferans serisi de yeniden paylaşıma açıldı. Teixidor'un yanı sıra yazar Ferit Edgü, sanat eleştirmeni, akademisyen ve yazar Hasan Bülent Kahraman gibi isimlerin katıldığı konferanslarda; Dali'nin yaşam öyküsü, çok yönlü sanatsal üretimi ve etkisi konuşuluyor. Çevrimiçi sergide, 20. yüzyıl sanatında bir dönüm noktası teşkil eden Salvador Dali'nin çocukluk yıllarından başlayarak son yaratıcı günlerine dek uzanan bir seçki yer alıyor. Dali'nin yüzyıl başında farklı sanatsal akımların etkisi altında gerçekleştirdiği çalışmalar, sürrealizme dahil olduğu yıllara ait eserler, bu akıma getirdiği geniş açılımın örnekleri ve yaşamının sonunda tekrar klasisizme döndüğü süreç, bilgilendirici metinler eşliğinde sunuluyor. İstanbul'da Bir Sürrealist: Salvador Dali sergi kataloğundan, sanatçının 20. yüzyıl sanat tarihindeki yerinin, ikonografisinin ve özgün duruşunun incelendiği makaleler de çevrimiçi sergi kapsamında erişime açıldı. Montse Aguer Teixidor, katalogda yer alan Salvador Dali: Bir Retrospektif başlıklı makalesinde, sanatçının çocukluğundan başlayarak yaşamına ve sanatsal gelişimine ayrıntılı bir bakış sunuyor. Yazar Ferit Edgü ise Gerçeküstücülük ve Dali başlıklı makalesinde sanatçının sürrealist grupla gelgitli ilişkisini ve bu akıma sağladığı açılımı irdeliyor. İstanbul'da Bir Sürrealist: Salvador Dali sergisi için hazırlanan resimli çocuk kitabı Ben Dali de çevrimiçi sergi kapsamında paylaşılıyor. Sakıp Sabancı Müzesi'nin web sitesinden indirilebilen kitap aynı zamanda yazar ve seslendirme sanatçısı Yekta Kopan'ın okuduğu sesli versiyonuyla da erişime açık. Sakıp Sabancı Müzesi, hafızalara kazınan sergilerini günümüz bakış açısıyla tekrar çevrimiçine taşımaya başlamış, ilk olarak Picasso İstanbul'da sergisini ziyarete açmıştı. Bir hafta içinde 65 bin kişi tarafından çevrimiçinde ziyaret edilen Picasso İstanbul'da sergisine halen Sakıp Sabancı Müzesi'nin web sitesinden ve YouTube kanalından erişilebiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbulun-bodrum-katlari-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Ceren Ceran, ilk romanı İstanbul'un Bodrum Katları'nda, İstanbul'a kendini var etmeye gelen kahramanımız Ömer üzerinden toplumumuzdaki görünmez kast sistemini akıcı ve akıllara yeni sorular bırakacak şekilde işliyor. İstanbul'un Bodrum Katları, genç karakteri Ömer üzerinden toplumun her kesimden insanının ve İstanbul'un sesine kulak veriyor. Ömer'in kişisel bakış açısı, birden bize de sirayet ediyor ve kendimizi kah metrobüste bir durakta, kah Çırağan Sarayı'nın kapısında buluveriyoruz. Ceren Ceran, bu ilk romanda; farklı sosyal sınıfın insanları ile İstanbul'un sesine yaklaştığı mizahi dili, yalın üslubu ve kurgusunda yer verdiği Ekmek Parası para birimiyle her bir bedeni omuzlarından yakalıyor. Özellikle belirtmek istiyorum; kitabı darmadağınık, toz bulutlarının havalandığı, buzdolabı bomboş, görünüm itibarıyla fazlasıyla ihmal edilmiş evimde yazdım. Başka türlüsü mümkün değildi. Bizim için İstanbul'un ne demek olduğunu sadece biz anlarız. İstanbul, bu ülkedeki herkes için mutlaka bir şey ifade ediyor; bazılarının gelmek istediği, bazılarınınsa gitmek istediği yer, herkesin mutlaka bir sevdiğini saklıyor. Kitap bir İstanbul'da kabullenilme çabasını anlattığı için bu haliyle pek çok insanın hikayesini seslendiriyor diye düşünüyorum. Ülkenin dörtte biri zaten İstanbul'da yaşıyor ve bu sinirli şehrin kimin üzerini ne zaman çizeceğini kesinlikle bilemeyiz. Üstelik işler iyi gitse bile sürekli önünüze daha büyük hedefler koyuyor. Rutubetli bodrum katından Boğaz'da yalı sahibi olmaya kadar yolunuz var. Dolayısıyla İstanbul yaşamının başlı başına bir tutunma çabası olduğunu düşünüyorum. Tabii bodrum kat metaforu, toplumdaki görünmez kast sistemine de işaret ediyor. İstanbul'da azımsanmayacak kadar insan rutubetli bodrum katlara mahkum edilmiş durumda. Ben de bir süre bodrum katta yaşadım ve İstanbul hayatım boyunca pek çok bodrum kata misafir oldum. Yine de bu kitabı yazmaya başlarken bu yönde bir mesaj kaygım hiç yoktu. Daha çok bu kocaman ve geniş dünyada insanların bu kadar kötü şartlara katlanmak zorunda olmasının eziciliği beni yazmaya itti. Yani, Ey insan soyu bodrum katta yaşamak zorunda bırakılmamız ne kadar akıldışından çok, Ey insan soyu bodrum katta yaşamak zorunda bırakılmamız ne kadar üzücü duygusuyla harekete geçtim. Ceren Ceran, 1980 yılının Kasım ayında Tokat'ta doğdu ve büyüdü. Gazi Osman Paşa Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirmesinin ardından eğitimine İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nde eğitimine devam etti fakat tamamlamadı. Çeşitli ulusal medya kuruluşlarında muhabirlik, editörlük ve bağımsız metin yazarlığı yaptı. 2011 yılında evlendi ve eşiyle beraber İstanbul'dan ayrılarak Sakarya'ya yerleşti. 2013 yılında Şiir ve Asım'ı, 2018 yılında Aziz'i dünyaya getirdi. Uzun yıllardır sosyal medyayı aktif biçimde kullanarak özellikle kadınların dünya gailesini hafifletmeye çalışıyor. Nerede olursa olsun, Benim burada ne işim var? duygusunu içinden atamıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbulun-en-buyuk-kitabevi-penguen-icerenkoyde-aciliyor", "text": "Penguen Kitabevi, 25. şubesini 10 Haziran Cumartesi günü saat 14.00'te İçerenköy'de açıyor. 5000 metrekarelik alanıyla İstanbul'un en büyük kitabevi olan Penguen'de iki yüz elli bin çeşidin üzerinde kitap, kırtasiye, hediyelik eşya ve oyuncak çeşitleri yer almakta. İlk şubesini, 1996'da Kadıköy'de açan Penguen Kitabevi, bu defa, geniş bir alanda kitapseverlere hizmet veriyor. Genel toplamda 25. İstanbul'da ise 17. mağazasını hayata geçireceği bu kitabeviyle de alternatif bir soluk getirmeyi hedefleyen Penguen Kitabevi İçerenköy, 30 bin çeşidin bulunduğu tüm kategorilerde geniş kitap seçkisiyle ve o kitapları sakince inceleyip keşfettirecek kafesiyle kitapseverlerin yine ilk adreslerinden biri olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbulun-unutulmus-bir-oncusu-patrik-fotios", "text": "Ortodoks patrikleri arasında Fotios'un özel bir yeri vardır. Her şeyden önce, Fotios keşişlik yapmamış bir patriktir. Bilgin ve devlet adamıyken, siyasal nedenlerle patriklik görevine atanmıştır. Atanma nedeni Bizans'ın Roma Katolik kilisesinden tamamen bağımsızlaşması yolunda çaba harcanmasıydı. Fotios görevini hakkıyla yerine getirmiş olacak ki, Papayla karşılıklı, birbirlerini kiliseden aforoz ettiler! Fotios'un çalkantılı siyasal yaşamında daha pek çok öykücük bulmak mümkün ya, onun asıl değeri edebiyat alanında bir ilk olmasıdır. Fotios din adamı kimliğinden çok bilim insanıdır. Onun için 9. yüzyıl Rönesansının yol gösterici ışığı denmesi boşuna değildir. Çevresine topladığı bilginlerle bir okuma grubu kurmuş, bu grup o güne değin yazılmış eserleri birbirlerine özetleyip eleştiriler yazmıştır. Bu bağlamda, Fotios edebiyat tarihinin eleştiri geleneğini başlatan kişi olarak kabul edilmektedir. Ne yazık ki, Fotios ve çevresindekilerin aktardıkları eserlerin çoğu bugün kayıptır. Bunların adlarını ve özetlerini Fotios'tan öğrenebiliyoruz ama kendilerine ulaşmak mümkün değil. Yazgının bir oyunu olarak, Fotios'un mezarını biliyoruz ama ona da ulaşmak şimdilik mümkün değil. Fotios 893'de hayatını kaybedince, Vordonisi Adasındaki büyük manastıra defnedilmişti. Bu ada nerede diye sorarsanız, İstanbul Maltepe kıyılarından denize bakmaktan başka çareniz yok. 1010'daki büyük depremde, Vordonisi adası üzerindeki manastırla birlikte denize battı olası bir Marmara Depreminin şiddeti konusunda örnek olarak köşeye yazılması gereken bir not!"} {"url": "https://gazetesanat.com/istanbulun-yeni-cagdas-sanat-fuari-artcontact-istanbul", "text": "İstanbul, bu yıldan itibaren yeni bir uluslar arası çağdaş sanat fuarına daha ev sahipliği yapacak. Yedi yıldır Başkent'te ArtAnkara Çağdaş Sanat Fuarı'nı düzenleyen, alanın en deneyimli şirketlerinden ATİS Fuarcılık, bir ayağını da İstanbul'a uzatıyor. Genç sanatçılara önem vermenin yanı sıra kamusal alanda sanat çalışmalarını ve uluslar arası işbirliklerini hedefleyen fuarda, aralarında Mehmet Aksoy, Devrim Erbil, Bedri Baykam, Ertuğrul Ateş, Prof. İsmail Ateş, Metin Yurdanur'un da bulunduğu yerli, yabancı bine yakın sanatçının eserleri, Avrasya Gösteri ve Sanat Merkezi'nin 10 bin metrekare kapalı, 5 bin metrekare açık alanında sergilenecek. Covid pandemisinin farklı boyutlarıyla işlendiği dikkat çekici projelerin de yer aldığı fuar kapsamında söyleşiler, paneller, konserler de düzenlenecek. ArtContact İstanbul, 31 Mayıs'taki ön izleme ile sanatseverlere kapısını açıyor. Açık ve kapalı alanları, sağlıklı iklimlendirme sistemi, 16 metre tavan yüksekliğiyle, böylesi bir etkinlik için ideal mekanlardan birisi olan Avrasya Gösteri ve Sanat Merkezi'ndeki fuar, hafta sonu yasakları devam ederse 4 Haziran, etmezse 6 Haziran'a kadar, 10.00-20.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek. Yüzü aşkın galeri, müze, üniversite, kurum, proje ve insiyatifin yer aldığı ve pandemi kurallarına uygun olarak gerçekleştirilecek fuarda, bu nedenle aynı anda belirli sayıda ziyaretçi kapalı mekanda kabul edilecek. Son iki yıldır Covid Pandemisi nedeniyle zorlu çalışma şartları bulunan sağlık personeli ile eşleri, fuara bir ücret ödemeden girebilecekler. 31 Mayıs'taki ön izleme kapsamında BAU Jazz'ın açılış konseri sonrasında ödül töreni düzenlenecek. ArtContact İstanbul'un ilk senesinde üç ödül sahibini bulacak; 'Sanatçı Onur Ödülü', 'Sanata Katkı Onur Ödülü' ve 'Kurum Onur Ödülü'. Fuarın logosunda, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik bölümünden Prof. Namık Kemal Sarıkavak'ın imzası bulunurken, ödül heykelciği, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel bölümü öğretim üyesi Selçuk Yılmaz tarafından tasarlandı. İstanbul'un 7 tepesine gönderme yapan ödül heykelciği, 7 martı figüründen oluşuyor. Katılımcıların bireysel değil galeriler aracılığıyla yer alabildiği fuarın dikkat çekici projelerinden biri, 'İnsan Duraklaması'. Fuarda bu başlık altındaki sergide, aralarında Koreli sanatçı Kim Yong Moon ile Zerrin Tekindor, Hasan Şahbaz, Elifko, Çağlar Uzun, Claudia Schmidt'in de bulunduğu 48 sanatçının eserleri görülebilecek. Sanatseverler, fuar alanına geldiklerinde, 10-15 ton ağırlığında, en büyüğü 5.5 metre boyunda olan çarpıcı heykellerle karşılaşacaklar. Mehmet Aksoy, Metin Yurdanur ile ASAŞ Sanat ve Atölye 20'nin yirmiye yakın heykeli fuarın açık alanında yer alacak. Fuarın destek verdiği genç sanatçıların heykelleri ile Eskişehir Tepebaşı Belediyesi'nin pişmiş toprak çalışmaları da yine açık alanda görülebilecek. Demir Heykel Çalıştayı ve Street art çalışmaları da fuar etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilecek. ArtContact İstanbul'da yer alan projelerden bir diğeri; Dışkapı Hastanesi Sanat Atölyesi. Ankara'da bulunan ve pandemi dolayısıyla yoğun günlerin yaşandığı hastanede, sanatın iyileştirici, ruhlara iyi gelen yönünü göz önünde bulunduran, 'Zihinsel yorgunluğu giderecek tek şey olarak renklere sarıldık' diyen doktorlar ve diğer sağlık personelinin, eski bir ameliyathaneyi atölyeye çevirip, orada resim yapmaya başlamasıyla ortaya çıkan Dışkapı Hastanesi Sanat Atölyesi, dikkat çekici eserleriyle sanatseverlerle buluşacak. Diğer bir proje ise Özge Gökbulut Özdemir'in küratörlüğünü yaptığı I-Solated Contact. Birleşik Krallık, Hindistan, Avustralya ve Türkiye'den 19 sanatçının çalışmaları aracılığıyla Covid-19 küresel salgını nedeniyle izole ve mesafeli zamanlarımızda pek çok şeyle yeniden kurduğumuz bağlantıya odaklanan proje, dünyanın farklı coğrafyalarında izole olmuş sanatçılar arasındaki izole bir teması ve uzun bir kapanma süreci sonrasında sanat ve toplumun gerçek bir sanat atmosferinde yeniden buluşmasını da temsil ediyor. Mehmet Aksoy, Devrim Erbil, Bedri Baykam, Ertuğrul Ateş, Prof. İsmail Ateş, Metin Yurdanur, Cem Sağbil, Süleyman Saim Tekcan, Aydın Ayan gibi alanının 'köşe taşı' sanatçıların yanı sıra 45 yıl sonra kapılarını yeniden açan, İstanbul'un en eski sanat galerilerinden Maçka Sanat, AB Gallery Korea, Rusevi, İsviçre Clauia Schmidt Gallery, Brezilya Silvio Piesco Art, Arte Des-Generado İspanya ve Azerbaycan Azart Gallery de fuarın dikkat çeken katılımcılarından. Mutlu Başkaya ile Kim Yong Moon'un küratörlüğünü yaptığı, 27 sanatçının eserlerinin yer aldığı 'Macsabal İpek Yolu Sergisi', 1 Haziran'dan itibaren izlenime sunulacak. Hacettepe Üniversitesi, Şırnak Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi'nden gençlerin katılımlarının olacağı fuarda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Beşiktaş Belediyesi, Şişli Belediyesi, Kartal Belediyesi, Beylikdüzü Belediyesi, Üsküdar Belediyesi ile Eskişehir Tepebaşı Belediyesi de sanat projeleri ve sanatçılarıyla ArtContact İstanbul'da yerini alacak. Mersad Berber Müzesi, Aydın Doğan Vakfı, IWC Dünya Suluboya Derneği, UKKSA, Turkish Painting, Hamiye Çolakoğlu Seramik Müzesi, Hacettepe Üniversitesi Modern Müzesi, İmoga Grafik Sanatlar Müzesi ile İyilik için Sanat, Sanata Engel Yok ve Art-İstanbul Suluboya Derneği de fuarda olacak. Yerli, yabancı 1000'in üzerinde sanatçının eserlerinin, 10 bin metrekare kapalı, 5 bin metrekare açık alanında sergileyeceği fuar kapsamında aralarında Tamer Levent, Suat Arıkan, Akın Ekici'nin de bulunduğu isimlerin katılacağı söyleşiler ile panel ve konserler, pandemi kuralları çerçevesinde gerçekleştirilecek. Bu kapsamdaki etkinliklerden 'İbrahim Balaban Paneli', 1 Haziran'da yapılacak. Zafer Bilgin'in moderatörlüğünü yapacağı panelin katılımcıları, Emre Zeytinoğlu, Nebil Özgentürk, Nazım Alpman, Reis Çelik, Cüneyt Uzunlar ve Hasan Nazım Balaban. Açılış konserinin yanı sıra Muammer Ketencioğlu ve Balkan Yolculuğu Konseri, Ethem Çalışkan'a Saygı Konseri ve Bau Trio, 1 ve 2 Haziran'da dinlenebilecek. ATİS Fuarcılık Yönetim Kurulu Başkanı Bilgin Aygül, yeni çağdaş sanat fuarının farkını ve hedeflerini anlatırken, ArtContact İstanbul, genç sanatçılara ve yeni projelere önem vermenin yanı sıra kamusal alanda sanat çalışmalarını ve uluslar arası işbirliklerini hedeflemektedir dedi. Sanat piramidini biraz daha aşağı doğru sarkıtmak istiyoruz diyen Aygül, artık bir marka haline gelen ArtAnkara'dan sonra ArtContact İstanbul'un da çok uzun olmayan bir sürede uluslar arası sanat camiası tarafından tanınan ve saygı gören bir etkinliğe evrileceğine inandığını da vurguladı. Giriş ücreti yetişkinler için 30 TL, öğrenciler için 15 TL olan fuar ile ilgili tüm bilgiler www. artcontactİstanbul. com adresinden edinilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/istibdat-kumpanyasi-oyununa-yogun-ilgi", "text": "Uluslararası festivallerde gösterdikleri başarılarla adından sıkça söz ettiren tiyatro topluluğu Perde Sanat Tiyatrosu'nun İstibdat Kumpanyası adlı oyunu hız kesmeden devam ediyor. İlk 4 temsili kapalı gişe oynayan İstibdat Kumpanyası'nın Mart ayı temsil tarihleri belli oldu. Osmanlı döneminde geçen oyunda Padişahı tahttan indirme planı yapan Şeref Paşa, halkı galeyana getirmek için tiyatroyu kullanmak ister. Bu yüzden Fransa'dan yarı Fransız yarı Türk Samuel Efendi'yi getirterek, Edmond Rostand'ın Cyrano de Bergerac adlı oyununun sahnelenmesini ister. Tabii bu oyunun sahnelenmesi için oyunculara da ihtiyaç vardır. Tiyatroların yakıldığı, oyuncuların sürgün edildiği bir dönemde oyuncu bulmak da pek tabii çok zordur. Şeref Paşa bunun için yardımcısı Sefer Bey'i görevlendirir. Sefer Bey ise ancak Recai Efendi'nin topluluğunu bulabilir. Provalar başladıktan sonra, artık seyirci için sürprizler de başlamış olur. Biletler Biletinial. com ve oyun günü gişeden satılmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/italyan-tasarim-gunleri-basliyor", "text": "İtalyan ve Türk tasarımcıların katıldığı moda, mimari ve endüstriyel tasarım gibi alanlarda yeni eğilimlerin tartışılacağı İtalyan Tasarım Günleri 2020, Galataport İstanbul'un mekan sponsorluğunda 5 Kasım 15 Aralık tarihlerinde dijital olarak gerçekleşecek. BU yıl dördüncü kez düzenlenen İtalyan Tasarım Günleri 2020'nin (IDD'20) çekimleri, Galataport İstanbul'da gerçekleştirilecek. Etkinliğin teması 'Geleceği Çizmek, Gelişim, İnovasyon, Sürdürülebilirlik ve Güzellik' olarak belirlendi. Covid-19 salgını nedeniyle ertelenen İtalyan Tasarım Günleri 2020, 5 Kasım 15 Aralık tarihlerinde ilk kez dijital olarak gerçekleştiriliyor. Etkinlik; İtalyan Dışişleri ve Uluslararası İş Birliği Bakanlıkları tarafından 100'den fazla büyükelçilik ve konsoloslukla aynı anda organize ediliyor. İtalyan Tasarım Günleri; İstanbul İtalya Başkonsolosluğu ile İstanbul İtalyan Kültür Merkezi ev sahipliğinde ve Galataport İstanbul'un mekan sponsorluğunda, Yıldız Teknik Üniversitesi ve Yıldız Teknopark iş birliği ile hayata geçecek. İtalya, Ankara ve İzmir Konsolosluklarının da katılımı ile gerçekleştirilecek 11 panelde toplam 40 panelist konuk olacak. Yıldız Teknik Üniversitesi'nden Dr. Mimar Pınar Sipahi'nin Galataport İstanbul'dan gerçekleştireceği oturumların yanı sıra, dünyaca ünlü mimar ve küratör Prof. Luca Molinari de panellere Milano'dan moderatörlük yapacak. İtalyan Tasarım Günleri'nin konuşmacıları arasında The One Atelier'den Anna Masello, Gambardella Architetti'den Simona Ottieri, Istituto Europeo di Design'dan Carlo Branzaglia ve Studio Giulio Iacchetti'den Giulio Iacchetti, Maserati'nin baş tasarımcısı Giovanni Ribotta ile ünlü fotoğrafçı ve yönetmen Francesco Carrozzini de bulunuyor. Dijital ortamda yayınlanacak panellerde İtalyan tasarımcılara, moda tasarımcısı Arzu Kaprol, mimar Han Tümertekin ve Alper Derinboğaz, tasarımcı Neslihan Işık, küratör Efe Korkut Kurt ve kreatif danışman Can Remzi Ergen gibi başarılı isimler eşlik edecek. Organizasyon dahilinde üniversite öğrencilerine yönelik de iki tasarım yarışması düzenleniyor. Etkinliğe Galataport İstanbul Genel Müdürü Erdem Tavas da konuşmacı olarak katılacak. YTÜ Öğretim Üyesi mimar Pınar Sipahi ile Luca Molinari'nin yöneteceği oturum, 9 Kasım'da etkinliğin sosyal medya hesaplarından yayınlanacak. Panele Tavas'ın yanı sıra otomotiv mühendisi Alp Tekin Ergenç, Gemi İnşaat Mühendisi Ensar Çabuk ve Maserati baş tasarımcısı Giovanni Ribotta da katılacak. Galataport İstanbul tamamlandığı zaman şehrin yeni sanat, tasarım ve kültür merkezi olacak. Sahasında barındırdığı İstanbul Modern ve Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi ile çağdaş sanatın Türkiye'deki en iyi örneklerine ev sahipliği yapacak olan proje kapsamında peyzaj düzenlemesi hayata geçirilen tarihi Tophane Meydanı da İstanbul'un ilk müze meydanı olacak. Meydan, yıl boyunca kültür-sanat, tasarım ve moda gibi pek çok alanı içeren renkli etkinliklere ev sahipliği yapacak. Galataport İstanbul projesinde çok özel bir tasarım dili benimsendi. Proje, pandemi sürecinde ortaya çıkan yeni normale uygun olarak; geniş alanları ve açık alan konsepti sayesinde, sosyal mesafelerin korunmasına imkan veren bir mimariye sahip olacak. Engelli dostu ve düşük katlı yapıları, mahalle konseptinde ve bölgenin tarihi dokusuyla uyum içindeki mimarisi, alternatif ulaşım olanakları gibi birçok özelliği ile sağlıklı ve güvenli bir çalışma, alışveriş, konaklama ve yeme-içme deneyimi sunacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/italyaya-keyifli-bir-yolculuk-napoliten-konserleri", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi tenorlarının sahne aldığı, geçtiğimiz yıllarda müzikseverlerin beğenisini kazanan Napoliten Konseri, bizleri İtalya'ya kısa bir yolculuğa çıkarıyor. İtalyan halk şarkılarından oluşacak konser, bu sezon 13-14 Aralık ve 20 Şubat 2020 tarihinde Kadıköy Süreyya Opera Sahnesi'nde, 13 Ocak 2020 tarihinde ise Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi'nde müzik severlerle buluşacak. Duygu yüklü İtalyan halk şarkılarından oluşan konserde müzikseverler hüzün ve neşeyi bir arada yaşayacaklar. Konserde, E. di Capua, F. P Tosti, E. De Curtis, R. Falvo, L. Denza, C. A. Bixio, G. Cottrau, R. Leoncavallo, S. Cardillo gibi önemli sanatçıların bestelemiş olduğu, l'te vurria vasa, Mattinata, Non ti scodar di me, Fenesta Che Lucive, Dicitencello Vuie, Tu ca nun chiagne, Torna a Surriento, Mamma, Marechiare, O sole mio gibi eserler yer alacak. Konserde; Besnik Ademoğlu, Serkan Bodur, Berk Dalkılıç, Can Reha Gün, Yoel Keşap, Ufuk Toker ve Onur Turan yer alacak sanatçılar olurken piyanist Hüseyin Kaya onlara eşlik edecek. Konserin sahne kurgusunu Hüseyin Kaya üstlenirken ışık tasarımı ise Taner Aydın'a ait olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/ithaki-turkcenin-suat-dervis-serisindeki-20-kitabi-sofor-mustafa-raflarda", "text": "Mustafa evli, iki çocuk babası bir şoför. Ancak karısı ve çocuklarıyla pek de mutlu olduğu söylenemez. Tatminsiz bir hayatı var. Üstelik ekmek teknesi, arabası dökülüyor. Mustafa'nın hayatındaki yegane heyecan Kemeraltılı Zerrin. Zerrin bir seks işçisi ve ne hikmetse her seferinde kancayı şoförlere takıyor. Hatta yakın geçmişte iki şoför onun için birbirine girmiş, biri mezarı, diğeri kodesi boylamış. Mustafa, Zerrin'in kendisine olan ilgisinin farkında. Ama onun varlığından derin bir ıstırap da duyuyor. Çünkü Mustafa'nın kız kardeşi Melek de Zerrin gibi bir seks işçisi. Onun en büyük öfkesi, nefreti ve en derin utancı, vicdan azabı bu. Suat Derviş İstanbul'da doğdu. Tıp profesörlerinden İsmail Derviş Bey'in kızı olan Suat Derviş, çocukluk yıllarında özel eğitim aldı. Daha sonra Kadıköy Numune Rüştiyesi'yle Bilgi Yurdu'nda eğitim hayatına devam etti. Konservatuvar eğitimi için ablasıyla birlikte Almanya'ya giderek piyano dersleri almaya başladı ve edebiyat fakültesine yazılarak felsefe derslerine yöneldi. Konservatuvar eğitimini bırakıp Almanya'daki çeşitli dergi ve gazetelerde yazmasıyla gazetecilik hayatı başladı. 1932'de Türkiye'ye döndükten sonra da Son Posta, Vatan, Cumhuriyet, Gece Postası, Yeni Ay, Tan gibi gazetelerde röportajları, hikayeleri, romanları yayımlanarak yazı hayatına devam etti. Reşat Fuat Baraner ile birlikte Türkiye'de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan Yeni Edebiyat Dergisi'ni yayımladı. Bu dergide kısa öyküler, fıkra ve eleştiriler yazdı. 1944 tutuklamaları sırasında eşi Reşat Fuat Baraner'i sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi'ne katıldığı gerekçesiyle yargılanarak bir yıl hapse mahkum oldu. Ardından Paris'e giderek 1953-1961 yılları arasında Fransa'da kaldı. 1961'de Türkiye'ye döndükten sonra romanlarının yazımı ve yayınıyla uğraştı. Birçok ilke de imzasını atan Suat Derviş, yazı hayatına adım attığı Alemdar gazetesindeki Hezeyan şiiri başta olmak üzere, gerek farklı mahlaslarla gerek kendi ismiyle yazılmış birçok eseri geride bırakarak 1972'de Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi'nde hayata gözlerini yumdu."} {"url": "https://gazetesanat.com/ithaki-yayinlarindan-aciklama-hakkimizdaki-iddialar-dogru-degil", "text": "Umut-Sen haber sitesinde, 26 Ağustos 2023 tarihinde yayınlanan ve başka bazı haber sitelerinin de yer verdiği, İthaki Yayınevi çalışanları: Tazminat hakkı olmayanlar işten atılıyor eskiler istifaya zorlanıyor başlıklı, eksik/yanlış bilgilerle dolu röportaj-haber sonrasında İthaki Yayınları'na karşı sosyal medyada adeta bir linç kampanyası başlatıldı. Öncelikle Umut-Sen'deki arkadaşların böyle bir haberi yaparken sürecin tarafı olarak bizden bilgi/görüş almamış olmasını habercilik etiği açısından son derece sorunlu ve kabul edilemez bulduğumuzu belirtmek istiyoruz. Bu süreçte, belli bir noktaya kadar yayınevimize yönelik çeşitli suçlama ve iftiralara yine yayınevimizin ve çalışanlarımızın itibarını gözettiğimiz için cevap vermemeyi tercih ettik. Ama bu iftiralar öyle bir boyuta ulaştı ki art niyetli ve mesnetsiz suçlamalara karşı tüm gerçekleri açıklamak kaçınılmaz hale geldi. Okurlarımıza, dostlarımıza ve çalışanlarımıza açıklama yapmayı bir borç biliyoruz. 1 Haberde sözü edilen; İthaki'de ücretlerin çok düşük olduğu, sektörün gerisinde zamlar belirlendiği iddiası gerçek dışıdır. Tam tersine İthaki Yayınları uyguladığı ücret politikası ve zam oranıyla yayın dünyasının diğer kurumlarından olumlu anlamda ayrışmaktadır. Geçen Temmuz ayında da asgari ücretin %34 oranında artırılması sonrası İthaki Yayınları ve Penguen Kitabevi çalışan ücretlerinin de %35 oranında artırılması kararı alındı. Ancak çalışma arkadaşlarımızın bir kısmı ara zam oranını yeterli bulmadıklarını, en az %45 zam yapılmazsa Ağustos başında ayrılacaklarını ifade ettiler. Yapılan görüşmede; bunun enflasyon farkını esas alan bir ara zam olduğu, esas zammın Ocak ayında belirleneceği (2023 başında %55 oranında zam yapıldığını da belirtmek isteriz), yayınevi dışında 26 mağazada çalışan 500 kişiye de aynı zammın yansıtılacağı düşünüldüğünde talep edilen ara zam oranının işletme maliyetleri açısından sürdürülebilir olmadığı söylendi ancak ortak bir nokta bulunamadı. Sonuç olarak Temmuz maaşları %35 zamlı olarak ödendi. Takip eden günlerde Genel Yayın Yönetmeni arkadaşımız bu koşullarda çalışamayacağını duyurdu. 2 Kültürel alana yatırımın çılgınca görüldüğü, ekonomik krizin giderek derinleştiği bir ülke ortamında, yayın faaliyetlerinin kitabevleriyle desteklenerek sürdürülebildiğini belirtmeliyiz. Bu yüzden çalışanlarımız arasında ayrım yapmadan, ücret zammını eşit şekilde uygulamak konusunda hassas davrandığımızın bilinmesini isteriz. 4 Tazminatsız çıkarmalar yapıldığı iddiası da gerçek dışıdır; hiç kimse tazminatsız işten çıkartılmamıştır. İthaki, tüm çalışanlarının haklarına saygılı bir yayınevidir. Bu süreçte belirlenen ara zam oranıyla çalışamayacağını bildiren bazı arkadaşlarımız olmuştur; buna mukabil bu arkadaşlarımızın sadece biri yayıneviyle yollarını ayırmayı tercih etmiştir. Sosyal medyaya yansıdığı gibi, insan kaynaklarımıza veya yönetimimize ayrılmak istediğini resmi olarak bildiren hiçbir çalışanımız olmamıştır. Bu tasarrufu kullanmak isteyen çalışma arkadaşlarımızın tüm haklarının verileceğini/ödeneceğini söylemeye bile gerek yoktur. 5 Haberde vurgulanan bir nokta da çalışanların zorla, yeni açılan İçerenköy Penguen binasına çağrıldığı iddiasıdır. Muhasebeden dağıtıma, kurumsal iletişimden depo faaliyetine dek yürütülen çalışmalar Haziran ayında faaliyete geçen İçerenköy binasında toplanmıştır. Bu kurumsal bir karardır. Evden çalışmanın sonlandırıldığı, tüm çalışanların ofis düzenine geçeceği bir süreçte yayınevinin de aynı merkezde olmasının, çalışmaların senkronize yürütülmesi açısından son derece akılcı olduğu ortadadır. Kaldı ki çalışmaların hangi merkezde yürütüleceği her kurumun kendi takdirindedir. Röportaj-haberde sözü edilen İçerenköy binasında ağır mobbinge uğranacağı iddiasının ise hiçbir dayanağı yoktur. Aynı haberde vurgulanan uzaklık-ulaşım sorunları iddiasına gelirsek, metro/otobüs/minibüs duraklarının yanındaki İçerenköy Penguen binasının kime göre, nereye göre uzak olduğu değerlendirmesini sizlere bırakıyoruz. 6 Yine bu karalama kampanyası sırasında dile getirilen İthaki'yi küçültüyorlar, iddiası da iyi niyetli göremeyeceğimiz bir spekülasyondan ibarettir. Okurlarımızın, dostlarımızın ve çalışanlarımızın içi rahat olsun; İthaki'nin 1997'de başlayan yolculuğu yeni yapılanma süreciyle büyüyerek, güçlenerek devam edecek. Yeni kitabevleri açma çabamızın ardında yatan maddi-manevi riskleri ve sıkıntıları ise bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da omuzlamayı göze alıyoruz. İthaki Yayınları olarak sektörün bir kriz içinde olduğu, sıkıştığı, kitap yayınlamanın her geçen gün daha da zorlaştığı bir ülke ortamında, yayın faaliyetlerimizi kitabevleriyle destekleyerek nefes ve yaşam alanı açma çabasını sürdüreceğiz. 7 Son olarak belirtmek gerekir ki; çalışanlarımızın haklarına dönük istişare ve müzakere zemini her zaman açıktır. 8 Bizi de üzen bu süreçte dostça eleştirileri eksiklerimizi görmek konusunda açık yüreklilikle dinlediğimizi belirtmeliyiz ancak kişisel hakları zedeleyen, firma mahremiyetine zarar veren, yalan ve hakaret içeren açıklama ve haberler konusunda suç duyurusunda bulunacağımızın da bilinmesini isteriz."} {"url": "https://gazetesanat.com/iv-murad-operasina-yogun-ilgi", "text": "13. Uluslararası İstanbul Opera Festivali kapsamında sahnelenen IV. Murad Operası, Haliç Kongre Merkezi Açık Hava Sahnesi'nde izleyici ile buluştu. Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Sayın Özgül Özkan Yavuz, Avusturya İstanbul Başkonsolosu Sayın Josef Saiger ve Japonya İstanbul Başkonsolosu Sayın Kenichi Kasahara, temsili izleyen sanatseverler arasındaydı. Antalya Devlet Opera ve Balesi, IV. Murad Operası ile Osmanlı tarihinin fetihler dönemini, sarayın gizemli yaşamını ve henüz on bir yaşındayken Osmanlı Padişahı olan IV. Murad'ın yaşam öyküsünü sahneye taşıdı. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü'nün önemli prodüksiyonlarından olan IV. Murad Operası, İstanbullu sanatseverlerin beğenisini kazandı. IV. Murad Operasının bestesi 2010 yılında kaybettiğimiz Devlet Sanatçısı, Türk Operası'nın büyük ustası, besteci ve orkestra şefi Okan Demiriş'e, librettosu Turan Oflazoğlu'na ait. İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası'nın, şef Hakan Kalkan yönetiminde yer aldığı eserin rejisi Haldun Özerten imzasını taşıyor. Ulusal Türk Operasının seçkin örneklerinden biri olan eser geleneksel ve tasavvufi müziğin çok sesli icrası eşliğinde sahnelendi. Sultan IV. Murad Han'ın payitahtında 1623-1640 yıllarındaki Osmanlı İmparatorluğu'nu, saray yaşamını ve taht kavgalarını konu alan eserde Sultan Murad rolünde Engin Suna yer aldı. Kösem Sultan rolünde Arzu Yaman, Sadrazam Topal Recep Paşa rolünde Umut Tarık Akça, Nefi rolünde Göksay Yaran, Dilfigar rolünde Işılay Meriç Karataş, Silahtar rolünde Baha İşler ve Antalya DOB sanatçıları sahnedeydi. Üç perdelik eserin dekor tasarımı Özgür Usta'ya, kostüm tasarımı Gazal Erten'e, ışık tasarımı Mustafa Eski'ye ait."} {"url": "https://gazetesanat.com/iyilik-icin-sanat-artweeksakaretlerde", "text": "Ülkemizde sanat ortamının gelişimine katkı sağlamayı amaçlayan İyilik İçin Sanat Derneği, hayata geçirdiği üç projesinde üretilen eserlerle 28 Ekim 8 Kasım tarihlerinde Artweeks@Akaretler'de yer alacak. Bilgili Holding ve Sabiha Kurtulmuş organizasyonu ile düzenlenen Artweeks@Akaretler 28 Ekim Çarşamba günü Akaretler Sıraevler'de kapılarını açıyor. Akaretler Sıraevler'de, 8 Kasım 2020'ye kadar yaklaşık 2 hafta boyunca sürecek olan tüm sergiler ve söyleşiler sanatseverlere açık ve ücretsiz olacak! Sanatseverlerin heyecanla beklediği bu yılki buluşmaya İyilik İçin Sanat Derneği geliştirdiği Pasajda Bir Yıl, Anadolu'dan İzlenimler ve Atölye Cer projelerinde yer alan sanatçılarının birbirinden değerli eserleriyle katılıyor. İyilik İçin Sanat Derneği, ilk olarak Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nden yeni mezun gençlere daha ileri eğitimler vermek üzere Pasajda Bir Yıl projesini hayata geçirdi. Ardından Anadolu'daki üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerinde eğitimlerini sürdüren genç sanatçıların eğitimini desteklediği Anadolu'dan İzlenimler projesini devreye aldı. Dernek ayrıca Türkiye'nin sanata değer katan gayrimenkul markası Ege Yapı iş birliğine giderek profesyonel sanatçıların katılımıyla Atölye Cer projesini gerçekleştirdi. İyilik İçin Sanat Derneği'nin üç projesinde yer alan sanatçılar, eserlerini Artweeks@Akaretler'de 55 numarada sanatseverlerin beğenisine sunacak. Atölye Cer'de üretilen eserler ilk kez sanatseverlerle buluşuyor. İyilik İçin Sanat Derneği iş birliği ile Ege Yapı'nın Cer İstanbul projesinde seçkin sanatçıların bir araya gelerek sanat eserleri üretebilmeleri için Atölye Cer adı ile tahsis ettiği alan, sanatçıların üretim için atölye ihtiyacını karşılayarak tamamen modern ve özgür bir çalışma alanı sağlıyor. Sanatçılara 2 yıl boyunca çalışma mekanı sunan proje, genç ve yetenekli 17 sanatçının faaliyetlerine ev sahipliği yapıyor. Atölye Cer projesinde yer alan sanatçılar Cer İstanbul'da kurulacak özel bir sergi alanında Kasım ayının ikinci haftasında başlayacak ve yıl boyunca devam edecek olan bir sergide çalışmalarını sanatseverlerle buluşturacaklar. Cer İstanbul'daki sergi öncesinde sanatçıların karma eserlerinden oluşan bir seçkinin ilk gösterimi Artweeks@Akaretler'de yapılacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/iyilik-icin-sanat-dernegi-contemporary-istanbulda", "text": "Türkiye'de sanat ortamının gelişmesine katkı sağlamayı amaçlayan, sergilerden elde ettiği gelirin tamamıyla sanatçıları destekleyen İyilik İçin Sanat Derneği, hayata geçirdiği üç projesinde üretilen eserlerle şehrin gelişen sanat sahnesi Contemporary Istanbul'un çevrimiçi yapılacak olan 15. edisyonunda yerini aldı. Türkiye ve dünya çağdaş sanatının en iyi örneklerini kıtalararası tek şehir olan İstanbul'da buluşturan Virtual Contemporary Istanbul'da İyilik İçin Sanat Derneği, hayata geçirdiği Pasajda Bir Yıl, Anadolu'dan İzlenimler ve Atölye Cer projelerinde yer alan sanatçıların eserlerini sergileyecek. İyilik İçin Sanat Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Selin Bozkurt, sonbahar aylarında tamamlanan Artweeks@Akaretler ve Step İstanbul karma sergilerinde rekor satış gerçekleştirdiklerini anımsattı. Sanatseverlerin ve koleksiyonerlerin derneğin çalışmalarına verdikleri destekten dolayı son derece memnun olduklarını dile getiren Selin Bozkurt, derneğin kar amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu olduğunu ve sergilerden elde edilen gelirlerin tamamının sanat ortamının sürdürebilirliğine kaynak olarak aktarıldığını vurguladı. Türkiye'nin en büyük sanat organizasyonu olan Virtual Contemporary Istanbul'da yeni rekorlara imza atmak istediklerini ifade eden Selin Bozkurt, dijital platformda düzenlenen ilk karma sergileri için tüm sanatseverlerden ilgi ve destek beklediklerini sözlerine ekledi. İyilik İçin Sanat Derneği, ilk olarak Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nden yeni mezun gençlere daha ileri eğitimler vermek üzere Pasajda Bir Yıl projesini hayata geçirdi. Ardından Anadolu'daki üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerinde eğitimlerini sürdüren genç sanatçıların eğitimini desteklediği Anadolu'dan İzlenimler projesini devreye aldı. İyilik İçin Sanat Derneği ayrıca Türkiye'nin sanata değer katan gayrimenkul markası Ege Yapı iş birliğine giderek profesyonel sanatçıların katılımıyla Atölye Cer projesini gerçekleştirdi. İyilik İçin Sanat Derneği'nin üç projesinde yer alan sanatçılar, eserlerini Virtual Contemporary Istanbul'da sanatseverlerin beğenisine sunacak. Birbirinden kıymetli eserlerin sanatseverlerle buluşacağı dijital karma serginin küratörlüğünü ise Dr. Feride Çelik üstleniyor. Contemporary Istanbul Covid-19 salgını nedeniyle bu yıl kapılarını ilk defa sanal olarak 19-20 Aralık ön izleme ile açtı. 21 Aralık 2020-6 Ocak 2021 tarihleri arasında ise genel izlemeye açılacak fuara sanatseverler virtual. contemporaryistanbul. com platformundan ulaşabilecekler."} {"url": "https://gazetesanat.com/iyte-vakfi-koruncuk-ozel-kiz-ogrenci-yurdu-yakinda-aciliyor", "text": "Türkiye'nin Teknoloji Üssü İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü kız öğrencilerine yurt sağlamak için Koruncuk Vakfı ile bir protokol imzaladı. İYTE Kampüs'üne dokuz km. mesafede bulunan Barbaros Köyü Koruncuk Vakfı Urla Yerleşkesi artık İYTE kız öğrencilerine de barınma imkanı sağlayacak. Evlerinden uzakta yükseköğrenim görecek öğrencilerin en büyük sorunlarının başında barınma gelirken İYTE, son dönemlerde yürüttüğü projelerle öğrencilerinin barınma ihtiyacını karşılamak için önemli atılımlar yapıyor. Bu kapsamda, Barbaros Köyündeki Koruncuk Vakfı ile yapılan iş birliği sonucu Koruncuk Vakfına ait yerleşkede bulunan lise öğrencilerine ait binalar, İYTE Vakfı adına kiralandı. İlgili izinlerin alınması ve tadilatların tamamlanmasının hemen ardından tesisler için kız öğrenci kabulüne başlayacak. Öğrencilerin Kampüse güvenli ve hızlı bir şekilde ulaşımı için, servis hizmeti de verilecek. Vakfımız, bildiğiniz üzere yeni vizyonu ile sosyal, ekonomik ve coğrafi koşullarının sonucu temel ihtiyaçlarına ve eğitime ulaşmaları bakımından dezavantajlı olan ortaokul ve ortaöğretim seviyesindeki kız çocuklarına yuva oluyor. Yaptığımız her proje, attığımız her imza daha çok kız çocuğunun hayatına dokunmak, onlara daha yüksek kalitede hizmet sağlayabilmek içindir, her zaman kız çocuklarımız için güvenli bir yuvanın ne kadar önemli olduğunu vurguluyoruz ki İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü ile bunu sağlayacak olmak bizim için büyük mutluluk. İYTE kız öğrencilerinin de aynı yerleşke içinde yer alan Koruncuklarımıza rol model olmalarını, ayakları üstünde durmayı, öğrenmeyi öğreteceklerini umuyoruz. Koruncuklarımız yapılan iş birliği çerçevesinde İYTE'nin sosyal faaliyetlerinden faydalanma imkanı bulacaklar, bu iş birliği, Vakfımıza ve İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsüne hayırlı olsun. Koruncuk Vakfı olarak üniversite kız öğrencilerinin yurt ihtiyaçlarına katkıda bulunmaktan mutluluk duyuyoruz. dedi."} {"url": "https://gazetesanat.com/izlemek-okumamak", "text": "Filmler çok çeşitli bütçeleriyle, kolektif yapım gerekliliğiyle oldukça komplikedirler. Popüler, düşük bütçeli, festival. ana akım vb. türlere ayrılmaktadırlar. Bilindiği üzere film endüstrisi bizi eğlendirmekten ya da yapay deneyimler kazandırmaktan çok daha fazlasını yapar, kolektif bilincimizi şekillendirmede aktif bir rol oynamaktadır. Tabii ki, bu geçmişte böyle değildi; yazılı basın bir zamanlar kamuoyunu etkilemenin başlıca yolu olarak hüküm sürüyordu. Ancak, hareketli görüntüler giderek daha fazla bilgiyi yaymak ve kitleyi yönlendirmek için birincil yöntem haline geldi. Toplumu herhangi bir yöne -genelde ise politik- etkin bir şekilde sürüklemek ve ortak hegemonyanın potansiyel yayılımını hızlandırmak için oldukça etkili bir yöntem olarak gündelik yaşamımıza hızlı bir şekilde girdi. Sinema gerçekten yazılı basın kadar gerçeği yansıtamaz mıydı? Peki ya belgesellerde bir kitabın yerini tutamaz mı? Bütün bu soruların cevaplarını alabilmemiz büyük bir araştırmanın konusu olacaktır. Bu ilk yazımda ise öncelikli olarak sorgulamak ve çıkarımlarda bulunmak istedim. Milyarlarca izleyiciye ulaşma olanağına sahip çevrim içi görsel, işitsel içerikler bile halkın algısını tam olarak etkilemeyi güçlükle başarabildi. Bugün herhangi bir dünya çapındaki olayı provoke edebilen aygıt büyük ölçüde 140 karakterle sınırlıdır. Demek ki yazının gücü 140 karakterle bir atom bombası niteliğini zaten devam ettirmekte. Benim asıl değinmek istediğim görsel, işitsel ve yazınsalı bir araya getiren film çalışmalarının daha etkili ve eğitsel kullanımın dünyayı nasıl değiştirebileceğini görebilmek. Birçok açıdan filmler yazılı çalışmaları, fikirleri yaymanın ve halkı eğitmenin temel aracı olarak gasp ediyor. Filmler sadece eğlendirmez, aynı zamanda eğitir de. Örneğin, insanlar ilk olarak, II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz hükümdarı olan Kral VI. George'a, bir tarih kitabı veya popüler roman aracılığıyla değil, hayatının tamamını bir kekemenin hikayesi olarak sunan The King Speech filmiyle ulaştı. Örneğin; Marco Polo izleyerek ünlü Venedikli gezginin gençlik yıllarını, 13. yüzyıl Çin'inde geçmekte olanları, bilmediğim bir coğrafyada siyasi hesaplaşmaları, Kubilay Han'ın imparatorluğu korumak için verdiği savaştanı gözlemleme fırsatı edindim. Yüzde yüz doğruluğundan bahsetmiyorum, etkileşmekten bahsediyorum. Haberdar oldum ve daha sonra eğer istersem okuma yapmak için kavramlara ulaştım. Bu sebeple söylüyorum ki toplumu eğitmek, bilginin verildiği araçlara bakılmaksızın her zaman topluma fayda sağlar. Filmlerin etkinliği ve etkisi kısmen doğası gereği olabilir. İki boyutlu bir görsel değil, uyaran olarak, içeriği bir kitaptan çok daha hızlı görüntüler. Filmler, geniş bir kitleye ulaşmak ve onları bilgilendirmek için daha iyi vektörlerdir, bu tartışılmamalıdır çünkü film izlemek için okuma bilmeye dahi gerek yoktur. Dahası, filmin somut görüntülerinin gösterilmesinden çok sonra hatırlanması, okumak için gerekli olanlardan daha kolaydır. Bize gösterilen bir resim 1000 kelimeye bedeldir ve çoğu film saniyede en az 24 kare hızında oynatılır. Bu hızda, 120 dakika süren herhangi bir film, toplumu hızlı bir şekilde eğitmek için Pulitzer Ödüllü kitaplara bedel olacaktır. Bir filmin, yalnızca daha fazla içerik gösterme yeteneği nedeniyle niteliksel olarak bir literatürden, yazınsal içerikten daha iyi olduğunu ima etmek istemiyorum. Daha ziyade, bu özellik, Filmlerin kitaplardan daha çok tercih edilme eğiliminin sebebini açıklamamıza yardımcı olmaktadır. Sinema filmi izlemek, kitap okumaktan çok daha pasif bir deneyimdir. Ancak iki saatlik bir filmi izlemek günler sürecek bir okumadan çok daha kolay tüketilebilir. Filmler karşılaştırılabilir yazılı eserlerden daha somut, görsel ve kompakttır ve bu nedenle hatırlanması daha kolaydır. Filmlerin kitaplara göre popülaritesini arttırmak, topluma sundukları potansiyel faydaları görmezden gelmektir. Eleştirmenler, filmlerde yanlış bilgi potansiyelinin çok yüksek olduğuna dikkat çekiyor: Tüm tarihi filmler mutlaka doğru olmayabilir. Alınan yaratıcı özgürlükler, belgesel niteliğinden çok sapabilir. Siyasallaştırılmış belgeseller, gerçeklerin utanmazca yanlış temsil edilmesiyle karakterize edilebilir. Ancak tarih kitapları da hiçbir zaman tam olarak doğru olmamıştır. İlkokul ders kitapları beş duyu organımız olduğunu idda eder. Kesinlikle yanlış bir iddia. Aslında, Oysa; açlık, susanıklık, hareket, basınç, kaşıntı ve banyo ihtiyacı hissi gibi oldukça fazla duyumuz vardır. Bilinçli ya da bilinçsiz yanlışlıklar bir yana, film endüstrisi eğlendirmenin ve hatta halka öğretmenin ötesine geçiyor; kamu bilincindeki tarihsel anlatıyı, kitapların artık yapmadığı şekilde yeniden şekillendiriyor. İnsanlar Titanik'i düşündüklerinde, Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet'ın Atlantik açıklarında hayatta kalmak için savaştığını hatırlıyorlar. Bu tür filmler, tarihi popülerleştirme, halkı eğitme ve kolektif kültürümüzü yeniden şekillendirme potansiyelini göstermektedir. Sinema yeni bir icat değil artık 120 yıllık bir sanat. Hollywood'un Amerikan kültürü ve bilinci üzerindeki etkisi ise aşikar. Bununla birlikte, endüstri etkisini ABD sınırlarının ötesine taşıyarak daha uluslararası bir kitleye ulaştı ve dünyaya bir Hollywood rüyası yaymayı başardı. Bugün dünyada Hollywood sineması ve diğerleri olarak çok net çizgilerle konuşulmakta ve elbette Avrupa Sanat Sineması yükseliğini sürdürmekte... Küreselleşmiş kültür çağında, bir gün hareketli görsellerin yazılı metinleri her yerde geride bırakarak, birincil eğitim aracı olarak geçerlilik kazandığını görebiliriz. Fakat bu yazımın diğer bölümünde sözünü edeceğim bir düşünce olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/izmir-beyaz-onluk-tiyatrosunun-kurucusu-ilknur-aribas-ile-soylesi", "text": "Çünkü kendimi bildim bileli sahne ışığı altındayım. İlk ve orta öğrenimimde okul müsamerelerinin, bando takımlarının, koroların aranan yıldızı gibiydim. Sonra liseye başladığım yıl ailemden uzak bir sağlık meslek lisesinin yatılı okul kütüphanesinde kendim bir oyun yazmaya karar verdim. Heraclitos'un bir özdeyişi üzerine kurguladığım mesleki bir hiciv denemesi yazdım, 1995 yılında bu isimsiz kısa oyun Konya'nın Bozkır ilçesinde Tıp Bayramı etkinliğinde halka açık olarak oynatıldı ve çok alkışlandı. Ama ne alkışlanmak! Devletin tiyatro götürmediği ve hiçbir özel tiyatronun uğramadığı Bozkır'da bir anda ünlü olmuştum. Tiyatro sadece eğlence aracı değil toplu bir idrak geliştirme aracıydı aynı zamanda. Tiyatronun bu gücünü yıllar geçtikçe daha iyi anladım ve hemşirelik yapmaya başladıktan sonra da tiyatrodan kopmadım. Üniversitelerdeki yıllarım da tiyatro topluluğu kurma, oyun denemesi yazma, şiir dinletisi gibi hep sahne ışığı kovalayarak geçti. 2001 yılında Tokat ilinde Gazi Osman Paşa Üniversitesi'nde tiyatro çalışmalarını yürüttüm. 2011 yılında İzmir'de Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi'nde ilk tiyatro topluluğu kurucu ve oyuncularından biri oldum. Daha sonra İzmir'de Sahne Tozu Tiyatrosu ve Bayraklı Belediye tiyatrolarında oyunculuk üzerine çalışmalar yaparak oyunculuğumu pekiştirme fırsatı buldum. Akıl Fikir Kumpanyası'nda ise dramaturji ve dramatik yazarlık üzerine Kerem Yalçın ile çalıştım. Bu sırada İstanbul Gedik Üniversitesi'nden Yaratıcı Drama Eğitmenliği programını bitirdim. Bir yandan gece hastanede nöbet tutuyor ve gündüzleri tiyatro yapmaya devam ediyordum. İnsanlar sokağa çıkmaya bile korkarken, kendi yakınını getirip acile bırakıp kaçarken, ölenler ölürken, sağ kalanlar birbirini çiğnerken hep ordaydık. Günler gecelerce, aylarca... ordaydık. Bu ruh hali yalnızlaştırıyordu bizi. Hem insanlar sağlıkçıları balkonlardan alkışlıyor hem de aynı ortamda yaşamak istemiyordu bizimle. Öyle bir dışlanmışlık hissi ki hemşire olduğum için yakın çevrem bile irtibatı kesmişti benimle. Gelelim İzmir Beyaz Önlük Tiyatrosuna... Kovit pandemisi tiyatro yapmayı imkansızlaştırmış ve kendimi her topluluktan soyutlanmış bulmuştum. Ben de kendi hayallerim için yola çıkmalıydım ama bir hemşire maaşıyla yapabileceklerim sınırlıydı. Böylelikle bir bankadan kredi çektim ve ödemeye başladım. İlerde yapacağım şeyler için maddi bir alt yapı gerekecekti. Birikimlerimi bu yönde değerlendirmeye başladım. Sonra yazmaya başladım. Zordur tiyatro yazmak. Olay örüntüsünü kurmak, onlarca önermeye cevap bulmak, her karakteri incelikle çalışmak, tüm karakter özelliğini ağzından çıkacak üç cümleye sığdırmak, iyinin içindeki kötüyü ve kötünün içindeki iyiyi aramak ve hiç sevemediğin karakterin aslında kendinin aynadaki yansıman olduğunu fark ettirmek istiyordum. Hem içine çeksin hem dışında bıraksın istiyordum. Böylelikle epik tiyatro denemeye karar verdim. Brecht'in usul ve tarzını benimsemeye ve Türk kültürüyle harmanlamaya başladım. Bu sırada hastanede bitmeyen mesailerden bunalmış iş arkadaşlarımı bu çalışmalarıma dahil etme fikri çıktı ortaya. Bu konuda idari işleri ve başhekimliği ikna etmem yaklaşık 8 ay sürdü. Tiyatro da nerden çıktı şimdi? İş çıkarma başımıza, otur oturduğun yerde, çalış çalıştığın yerde, tiyatro için bütçemiz yoktur minvalinde yazışmalar sürüp gitti. Gece nöbetinden çıkıp çok kişinin kapısında uykulu gözlerle tiyatro yapmak için bir fırsat dilendim ve derken günlerden bir gün birileri çabamı görmeye başladı. Bana tiyatro topluluğu kurmak, eğitmek ve sahneye hazırlamak için salon kullanma izni çıktı. Bir mülakat yaparak sağlık personelinden oluşan 10 kişilik bir ekip oluşturdum. Tamamı amatörlerden oluşan bu ekibe zamanla İzmir'deki tiyatrocu dostlarımdan da destek geldi. Özellikle Coşkun Yarpınar'ın katılımı ile yazdığım oyunu sahneleme özgüveni buldum. 2022 Mart ayında bitmek üzere olan Savaşın Anatomisi isimli oyunumun rejisi üzerinde çalışıyor ve bu yeni ekibin oyunculuk, drama ve tiyatro üzerine eğitimleri ile meşgul oluyordum. Özellikle her çalışma öncesi yoga yapmak vazgeçilmeyen bir rutinim. Oyuncu beden ve ruhen esnek olmalıdır. Oyuncu dayak yemeyi de, yerde sürünmeyi de, düştüğü yerden kalkmayı da yoga ile daha kolay başarabilir. Öğrencilerim de zamanla bu tarzımı benimsedi. İzmir Beyaz Önlük Tiyatrosu özel bir tiyatro. Herhangi bir belediye ya da devlet desteği almayan, kendi bütçesini hazırlayan, beyanname hazırlatan, vergi ödeyen ve tüm hakları kardeşim Esma Arıbaş'a ait bir işletme olarak kuruldu. Sanat yönetmenliğini ben üstlendim. İdari işleri ve sosyal medya ayağını ise zamanla diğer bir kardeşim Canan Arıbaş üstlendi. Üç kız kardeşin tabiri caizse kurtlar sofrasında var olma mücadelesi böylelikle başladı. Teknik asistanım Volkan Özçelik'in de bize katılımı ile olmazı oldurmayı hedef edindik. Cansel Kudret ve Serap Koca da aramıza katılınca ekip tamam olmuştu. Savaşın Anatomisi adından da anlaşıldığı gibi savaş konusunu mercek altına alıyor. Emma ve Yosef'in tuhaf aşkına ve iki dünya savaşı içinde büyüyen bir çocuğun hikayesine ortak oluyoruz. Bu sırada 525 no'lu acil ilk yardım istasyonunda görevli sağlık çalışanları ise hem oyunun güya dışında hem de aslında içinde olarak bize epik kurgunun inceliklerini gösteriyor. Savaş olgusunu Adem ve Havva'dan başlatarak savaş çıkaranların hepsinin erkek olduğu gerçeği ile de yüzleşiyoruz. Oyun 140 dakika, 2 perde. Özgün müzikler Serhat Erdem'e ait. Oyun kostümleri dönem olan sahneler için oldukça incelikle çalıştık. Tüm aksesuarlar tek tek ve hayal ölçeğime uygun olarak ve hiçbir masraftan kaçınmadan temin ettik. O kadar yorucu bir period oldu ki geceleri uyuyamıyordum. Bu sırada provalar çok yavaş ilerliyor sanki herkes, her sahne, her bir karakter yerinde sayıyor gibiydi. Kısa bir süre umutsuzluğa kapıldım ama üç ay sonrasında oyuncular umulmadık bir performans göstermeye başladılar. Bu oyuna toplam 6 ay kadar çalıştık ve takvim 23 Kasım 2022 tarihini gösterdiğinde İzmir Fuarında İzmir Sanat'ta dünya prömiyerini yaparak seyirci karşısına çıktık. Çok sayıda davetlinin olduğu prömiyerde tiyatro ve sağlık dünyasından çalışma arkadaşlarımız bizi yalnız bırakmadı. Pek çok tiyatro otoritesi oyundan övgüyle bahsetti. Şimdi aynı heyecanla 27 Ocak 2023'te yine İzmir Sanatta sahne alıyoruz. Sonrasında ise 12 Şubat ve 26 Şubat tarihlerinde Konak-Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde sahnede olacağız. Bizi desteklemek isteyen seyircilerimiz Bubilet ve Biletinial sitelerinden bilet alabilir. İnanın o kadar zor ki. Yani benim zaten bu işi yürütmem başlı başına fedakarlık istiyor. Ayda 11-12 gece nöbetçiyim. Sanat yönetmeni olarak, eğitmen olarak, oyuncu olarak ayrı ayrı rollerim var. İdari işler ve yapım ekibiyle sürekli koordinasyon halindeyim. Oyuncuların çoğu nöbetli çalışıyor. Bazen 2 saatlik uykuyla ya da gün içinde tüm enerjimizi tüketmiş olarak provaya gelebiliyoruz. Yorgun bir ekibe eğitim vermek, spor yaptırmak, provada uzun süre tutmakta zorlanıyorum bazen. Her provada birileri eksik olabiliyor. Dışardan dahil olan teknik ekip ve tiyatro oyuncuları ise belirlediğim gün ve saatte provada bulunmaya özen gösteriyorlar. Oyun tarihlerini hepimizin uygun olacağı güne göre ayarlamak gerekiyor. Bu kadar kalabalık bir oyunun prova ve gösterim için toplanması başlı başına sorun. Diğer tiyatrolar gibi ticari bir misyon edinmedik. Zaten mümkün de değil. Yardımcı personel, hemşire, tıp öğrencisi, asistan hekim, uzman hekim, anestezi teknikeri var şuanda. Özellikle Ersan Horoz ve Emine Menderes en iyi öğrencilerim oldu. Onlarla gurur duyuyorum. Şimdi diğerleri alınmasın elbette ama rejiyi çabuk alan bir oyuncu yönetmeni çok rahatlatıyor. Ersin Işık mesela iyi bir oyuncu kumaşı var ama beni yordukça yordu bir türlü istediğim şekli almadı, rejiye çalışmadı. Epey zorladı yani beni. Ama sonra öyle güzel giydi ki Adem ceketini, izleyenlere dudak ısırttı. Özgür Şahin anlatsam roman olur. Sürekli olarak hastanın hayatla ölüm arasındaki çizgisinde çalışan biri sizin kurallarınızı ne kadar ciddiye alabilir ki? Ömrümde tanıdığım en zor karakterlerden biriydi. Onun olduğu sahneleri özel olarak rejileyip neticede onu da oyuna kazandırdım. Beyza Açık üzerine düşen her görevi başarıyla yaptı çok da iyi bir performans gösterdi. Bir kere çok zeki. Yoğun ders programı ve sınav perioduna rağmen istikrarla devam etti. Aramıza yeni katılan Cihan Hüseyinoğlu ve Çağdaş Şenışık da ekibe kolayca adapte oldular. Cihan henüz oyuncu adayı ama çalışkan ve hırslı. Çağdaş hem uzman hekim hem tiyatrocu aynı zamanda. Oyundaki rolünü çok yükseltti. İzlerken ben bu derece etki aldıysam seyircinin vay haline! Bu projeyi hayata geçirmek hayatta tattığım en büyük doyumlardan biri oldu. Siz bir yola çıkarken kimse desteklemiyor sizi. Hayallerinizle dalga geçiyorlar önce. Başardığınızda da çok azı tebrik etmeyi becerebiliyor. Ama başarmak bir sonuç değil bir süreçtir. Oyuncularımın bana güvenmeleri hayatımdaki en eşsiz kazanımlardan biri oldu. Onları yarı yolda bırakmayacağıma, söylediğim her sözün arkasında duracağıma, bu oluşuma vizyon kazandırmak için elimden geleni yapacağıma ve her koşulda yeteneklerine ışık olacağıma güvenmeleri çok önemliydi.. Şuan ben her boş vaktimde oyun değerlendiriyorum. Oyunların ve müziklerin telif sürecini oldukça sıkı tutuyoruz. Danimarka tiyatrosundan bir oyunun uyarlamasına başlayacağım. Bu ülkede sanat üretmek çok zor. Tüm değişkenler aleyhinize işliyor. Bütçemiz kısıtlı. Salon ücretleri çok pahalı. Kostüm ve dekor uçuk maliyette. Tüm materyaller çok pahalı ama bilet fiyatlarına yansıtılamıyor. Kendi yazmayan, üretmeyen, eğitmeyen, yönetmeyen bir tiyatronun piyasada tutunma ihtimali yok maalesef."} {"url": "https://gazetesanat.com/izole-gunlerde-akif-manaftan-67-kitap-ahlak", "text": "Dünyaca ünlü yazar Akif Manaf, Covid19 virüsü sebebiyle izole bir yaşam sürdüğümüz bu günlerde yeni çıkan kitabı Ahlak Nedir ve Nasıl Ahlaküstü Olunur? ile yeniden gündemde. Ahlak Nedir ve Nasıl Ahlaküstü Olunur? kitabı, 70'ten fazla dile çevrilen kitaplarıyla, bütün dünyada kişisel gelişim okurları tarafından gün geçtikçe daha da yakından takip edilen yazarın 67. kitabı. Manaf bu kitapta ahlak konusunu tüm detaylarıyla kapsamlı bir biçimde ele alıyor. A. Z. Yayıncılıktan çıkan kitap, hem çok boyutlu pratik deneyimlere hem de derin teorik bilgilere dayanıyor. Küresel toplumda istisnasız herkes stres ve gerginlik içindedir. Neden acaba? Çünkü herkes icra ettiği eylemler konusunda sürekli, Doğru mu yanlış mı? İyi mi kötü mü? ikilemi ve çatışması yaşamaktadır. İnsan bünyesindeki doğal dinamikler suni şartlanmaların dinamikleriyle zıt yönlerde hareket ediyor ve çatışıyor. Bünyede bölünmeler meydana geliyor ve hasarlar oluşuyor. İnsan bünyesi çatırdıyor ve ayakta kalmakta zorlanıyor. Keza sürekli çöküş tehlikesiyle karşılaşan insan ayakta kalmak için mücadele veriyor. Aslında dayatmalar yüzünden bütün insanlık bir mücadele içindedir. O yüzden çatışmalar, kavgalar ve savaşlar bitmiyor. Peki, çözüm nedir? Bütün savaşların bitmesi için dayatmalara son vermektir. Tekamül yolunda herhangi ahlaki dayatma söz konusu değildir çünkü mutlak ahlak tekamül sayesinde kendiliğinden ortaya çıkan bir olgudur. Tekamül yolunda birey kendisine ahlaki baskılar uygulamak yerine kendi özvarlığını tecrübe etmeye başlar. Birey tekamül sayesinde zihin sessizleştiğinde, bünye sakinleştiğinde, huzura ulaştığında, farkındalık yükseldiğinde ve ebedi özüne merkezlendiğinde mutlak ahlak, eylemler aracılığıyla kendiliğinden tezahür etmeye başlar. Kısacası tekamül yolunda birey ahlaklı olmak için kararlar verip kendisine baskı uygulamaz. Karar verilecek tek şey ahlaklı olmak değil, tekamül etmektir. Mutlak ahlak tekamül sonucu ortaya çıkar. Bu kitabı okuyan herkes ahlak konusundaki bütün sorularına cevap bulacak! -Ahlak nedir? -Ahlak psikolojisi nedir? -Ahlak basamakları nedir? -Ahlak boyutları nedir? -Ahlak ideolojisi nedir? -Ahlak hazinesi nedir? -Ahlak anahtarı nedir? -Ahlak tezahürü nedir? -Ahlak stratejisi nedir? -Ahlak fenomeni nedir? -Ahlak gücü nedir? Kişisel gelişim okurlarının yakından takip ettiği, günümüzün en sıra dışı yazarlarından olan Manaf, kitaplarında farkındalığı artıran keskin analizler ile öne çıkıyor. Yaratıcılık, Aşk, Zeka, Başarı, Mutluluk, İnsan, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset gibi insana dair hemen her konuda 67 eseri bulunan yazar, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Ahlak Nedir ve Nasıl Ahlaküstü Olunur? kitabı, Covid 19 nedeniyle herkesin evlerinde olduğu bu dönemde evde keyifle okunabilecek bir başucu kitabı. Yazarın diğer kitaplarını da beğenerek ve büyük bir ilgiyle okudum. Takip ediyorum. Burada anlatılan bilgilendirme ile yeni çıkan kitap İçin de heyecanlandım. Çok teşekkür ederim. Yazarın diğer kitaplarını da beğenerek ve büyük bir ilgiyle okudum. Takip ediyorum. Burada anlatılan bilgilendirme ile yeni çıkan kitap İçin de heyecanlandım. Karantina günlerinde kitap okumaktan daha iyi bir aktivite olamaz. Kitabı en kısa zamanda temin edip okuyacağım. Ahlak kavramına yaklaşımı ilgimi çekti. Kitabı sipariş etmiştim, hemen geldi ve okumaya başladım, çok akıcı, sıkılmadan herkes okuyabilir, çok önemli tespitler var, bence herkes okumalı bu kitabı. Ahlak günümüzde çok önemli bir konu. Mutlaka okuyacağım. Diğer kitaplarınıda okudum yazarın bu kitabın da hemen edineceğim."} {"url": "https://gazetesanat.com/jack-londonin-tarihoncesi-edebiyatin-kurucu-metinlerinden-sayilan-unlu-eseri-is-kultur-yayinlarinda-ademden-once", "text": "20. yüzyıl Amerikan edebiyatının önemli kalemlerinden Jack London'ın Adem'den Önce adlı eseri Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Modern Klasikler Dizisi'nde yerini aldı. Charles Darwin'in evrim kuramının bilim camiasının ardından tüm dünyaya yayılmasıyla, bu bilimsel atılım edebiyatta da yankı buldu. Nobel ödüllü Rudyard Kipling gibi evrim konusuna ilgi duyan yazarların öykü ve romanlarıyla, sonradan 'tarihöncesi edebiyatı' olarak adlandırılacak olan yeni bir edebiyat türü doğdu. Tarihöncesi edebiyatın kurucu metinlerinden olan Adem'den Önce, bilimsel gelişmeleri yakından takip eden Jack London'ın en yaratıcı kurgularından biridir. London, bu eserinde rüyalarında tarihöncesi bir çağda yaşayan alter ego'su Kocadiş'in başından geçenleri gören modern bir Amerikalı çocuğun öyküsünü anlatır. O çağda üç ayrı tür insansı bulunmaktadır: Henüz ağaçtan inmemiş, vahşi maymunlara daha yakın Ağaç İnsanları; Kocadiş'in Halk olarak adlandırdığı ve kendisinin de ait olduğu, hem ağaçlarda hem de mağaralarda yaşayan tür; bir de bu insansıların en gelişmişi olan, ateş yakıp ok ve yay kullanan Ateş İnsanları. Eser, 20. yüzyıl başlarında evrim meselesini kamuoyunun gündemine taşımasıyla dikkat çeker. London modern anlatıcısının binlerce asırlık bir mesafeden baktığı ilkel insanın düşünce yapısını düş gücüyle zenginleştirerek aktarır. Uzak atalarımıza ve içinde yaşadıkları, dur durak bilmeyen bir çatışma ve hayatta kalma mücadelesinin süregeldiği gaddar dünyaya ilişkin karanlık bir tablo çizer. Jack London (1876-1916): Asıl adı John Griffith Chaney olan Jack London, San Francisco'da doğdu. Çocukluğunu anne ve baba sevgisinden mahrum geçirdi. Babası tarafından terk edildikten sonra, California'daki Oakland'da, annesinin ve London soyadını aldığı üvey babasının yanında yetişti. On dört yaşında okulu bırakarak serüven dolu bir hayata başladı. On dokuz yaşına geldiğinde, dört yıllık ortaöğrenimini bir yılda tamamlayarak California Üniversitesi'ne girdi. Ancak öğrenimini yine yarım bıraktı. İlk kitabı Son of the Wolf (1900; Kurdun Oğlu) geniş bir okur kitlesine ulaştı. Ona kalıcı bir ün sağlayan yapıtı ise The Call of the Wild (1903; Vahşetin Çağrısı) oldu. Diğer önemli yapıtları arasında White Fang (1906; Beyaz Diş) ve Iron Heel (1907; Demir Ökçe) sayılabilir. En kalıcı yapıtlarından biri olarak kabul edilen Martin Eden'ın (1909) yanı sıra iki otobiyografik romanı daha vardır: The Road (1907; Yol) ve John Barleycorn (1913). Kitapları yabancı dillere en çok çevrilmiş Amerikalı yazarlardan biri olan London, 1916'da ardında çok sayıda eser bırakarak hayata gözlerini yumdu."} {"url": "https://gazetesanat.com/jack-savoretti-30-kasimda-ilk-kez-turkiyeye-geliyor", "text": "2021 yılında müzik listelerinde bir numaraya oturan ve eleştirmenlerden tam not alan albümü Europiananın özel bir versiyonu olacak Europiana Encoreu 20 Mayıs 2022'de EMI etiketiyle çıkaracağını duyuran Jack Savoretti, yeni albümü için 30 Kasım 2022'de Volkswagen Arena'da Türk hayranları için ilk kez canlı performans sergileyecek. Grey's Anatomy dizisine Wonder şarkısıyla damgasını vuran ve Türkiye'de önemli bir hayran kitlesi bulunan İngiliz akustik şarkıcı ve söz yazarı Jack Savoretti, Europiana Encore albümünün dünya turnesi kapsamında Türkiye'deki hayranlarıyla buluşacak. Europiana Encore albümünden, Pino Donaggio ve Vito Pallavicini'nin 1965 yıllarındaki İtalyan klasikleri Io che non vivo senza te şarkısını 1966 yılında Dusty Springfield'in You Don't Have To Say You Love Me olarak İngilizce söyleyip küresel çapta yakaladığı başarısının ardından İngilizce ve İtalyanca olarak aynı anda seslendirdiği You Don't Have To Say You Love Me/ Io che non vivo senza te şarkısını ilk kez Zoe Ball'un Radio 2'deki Breakfast Show programında tanıtan Jack Savoretti, 30 Kasım 2022 Çarşamba günü Volkswagen Arena'da hayranlarına unutulmaz bir gece yaşatacak. Jack Savoretti konser biletleri 8 Mart'tan itibaren Passo. com. tr üzerinden satışta."} {"url": "https://gazetesanat.com/jack-ve-kaybolan-zaman", "text": "Hayat... Yaşanmışlıklarımızın zamanda bıraktığı izler üzerinden ilerliyorsa, zamanın izleri yüzümüzde ve kalbimizde sizce nasıl oluşuyordur? Ortaya çıkan izlerin derinlikleri nelere dönüşüyordur? Düşüncelerin derinliği mi izleri oluşturuyor yoksa izler mi derin düşünceleri çoğaltıyor? Hayat yolumuzda bizleri var eden bir dolu olayın sonunda sorulacak o kadar çok sorulardan sadece birkaçı bu sorular. Bazen cevapsız kalıyorlar bazen de cevabı yüreğimizin en derin köşesine yerleşiyor. 2019 Kanada Edebiyat Ödülünü kazanan bu hikaye neden bu ödüle layık olduğunu okuduğunuz her satırda çizimlerin yarattığı her duyguda çok net olarak görebiliyorsunuz. Jack ve hikayesini sonlara doğru netleştiriyor yazarı. İlk başlarda bize yalnızlığı seçmiş, tüm hayatını denizde geçiren bir karakter olarak yansıtıyor. Denize aşık biri olarak düşünüyoruz. Öyle ki karaya muhtaç kalmamak için kayıkta kendi yiyeceğini yetiştiriyor. İnsanların onun hakkında söylediklerini duyduğumuzda hiç aldırmadığını tek bir hedefinin olduğunu o da sırt yüzgeci yaralı gri balinanın peşinde günlerini gecelerini geçirdiği. Geceleri özellikle en çok yalnızlığını hissettiği zaman. Yalnızlığını kitaplarla ve piposu ile geçiriyor. Çok okuyor çok piposunu tüttürüyor Jack. Jack'in hayatını öğrenmeye başladığımızda aslında bir zamanlar sevgi dolu bir baba, bir eş, bir kaptan olduğunu anlıyoruz. Ta ki peşinde olduğu balinanın bir gün oğlunu yutması ile değişiyor her şey. Jack geriye dönüp çok sevdiği eşine oğlunu kaybettiğini söylemeyi kabul edemiyor ve kendisini yalnızlığa sadece oğlunu yutan balinayı bulmaya adıyor. İnsanın yaşadığı kayıp ve acılarla başa çıkmasının ne kadar ağır bir süreç olduğunu, sevdiğinizin elinizden alınıp kopartılmasının yarattığı boşluğun acısını, öfkesini hikayenin tüm kurgusunda hissedebiliyorsunuz."} {"url": "https://gazetesanat.com/jale-sancak", "text": "Hoş bulduk Mert. Çok erken ve tabii çok çocukça. İlk okulda. Önceleri kağıda dökmeden, düşlediğim korkunç hikayeleri arkadaşlarıma anlatarak. Şimdi bunu hatırlayınca gülümsüyorum. Çünkü uydurduğum hikayelerden ben de korkardım. Sonraları, annem sevdiği şairlerin şiirlerini defterlere kaydederdi, sanırım ona özenerek şiir yazmaya başladım ilkokulda. Çiçekler böcekler, bayramlar seyranlar derken, orta okulda Atilla İlhan şiirlerini okumaya başlayınca olanlar oldu bana, şiirlerimin muhtevası da değişti. İşte o zamandan beri de aralıksız sürüyor bu yolculuk. Ferit Edgü'nün Ders Notları kitabında çok güzel bir metin vardır bu durumla ilgili. Herkesin benzer ya da farklı bir nedeni vardır yazmak için. Kimde nedendir tam olarak bilebilmek zor. Hatta insanın bunu kendisi için söyleyebilmesi, yüzde yüz şudur diyebilmesi de çok zor. Bir değil birden fazla nedeni olabilir. Ben ilk başta kitapları, edebiyatı, düş gücüyle yaratılanı çok sevdim, zamanla sözün, dilin imkanlarının farkına vardım, estetikle büyülendim, yaratıcılık ise hayli heveslendirdi. İlk gençlik yıllarında şu kahrolası dünya düzeni yüzünden yaralanmaya başlayınca da saydığım bütün bu şeyler çok iyi geldi bana, sağalttı diyebilirim. İmkansız değil lakin tercih edildiğini sanmıyorum. Radyo tiyatrosu yazan kaldı mı? Kaldıysa bile dinleyen var mı? Bence ilgi devşirmiyor artık bu tür yazınsal türler. Hatta eskimiş, modası geçmiş sayılıyor kanımca. İnternet her şeyi silip süpürmüş gibi görünüyor. Ne ki salt sesle yaratılan ve iletilenin insanın düş gücüne, yaratıcılığına katkısı benzersizdir. Behçet Necatigil'in radyo oyunlarını dinlerken de, okurken de müthiş etkilenir insan. Döneminin ötesinde deneysel oyunlar yazmıştır Necatigil. İngeborg Bachmann'ın oyunları da öyledir. Televizyona gelince yetmişli, seksenli yıllarda olduğu gibi artık edebiyat eserleri televizyona uyarlanmıyor maalesef. Televizyonun kapısı, TRT 2'yi dışında tutarak söyleyeyim, edebiyata epeydir kapalı. İlk kitap olmasına rağmen büyük bir cesaretle klasik öykünün dışında öykü daha başka nasıl yazılır, daha farklı ne yapılabilir'i denediğim bir kitaptır Bu Gece Pera'da. Kendime dert edindiğim insanlık hallerini düşle gerçek arasında gidip gelerek, büyülü gerçekçiliğe yer vererek yazdığım ritmik nesir tarzında öykülerden oluştu. Dünyalar benim oldu. Öyle bir duygudur. O günlerde kimseyi tanımıyorum ne edebiyat aleminden ne yayıncılardan. Bununla birlikte gene büyük bir cesaretle dosyamı alıp Can Yayınları'na, Erdal Öz'e götürdüm. Sohbet ettik biraz, okuyup bakayım dedi, öykülerimi ona bırakıp çıktım. Bir ay sonra aradı beni, sözleşmeni imzalamaya gel, kitabını yayınlıyoruz diye. Sonrasında iki kitabım daha yayımlandı Can'dan. Her zaman böyle olmuyor tabii yakın çevremden görebildiğim kadarıyla. Bu yayınevine gönderdiğiniz dosyanızın nasıl bir editöre ulaştığıyla, onun bakışıyla da ilgili biraz. Bazılarının çok kolay, hızlıca oluyor, bazen de çok uzun süre beklenebiliyor. İnsanların yazıyla, yazmakla ilgili kurduğu bağı, beklenti ve hedeflerini bilebilmek zor, ne var ki insanların yazma arzusunu, bu arzunun çoğalmasını, yazıyla uğraşmalarını çok olumlu, değerli buluyorum ben. Öte yandan aceleci hallerini, özellikle kitap yayınlama konusunda acele etmelerini, kendilerine, yazdıklarına zaman tanımamalarını yadırgıyorum. Yazma, yaratma edimi aceleye gelmez, emek, özen, titizlik ister. Tam da bu noktada popüler kültürün etkileri, sahte vaatleri devreye giriyor olmalı. Ayrıca da sıçramadığı bir alan kalmadı. Tanrı Kent özetle söylersek on sekiz öykü ve on sekiz kahraman üzerinden bugünün mega kenti İstanbul'daki farklı yaşam koşullarını, farklı kültürlerin insan hayatı üzerindeki etkisini, varsıllarla yoksullar arasındaki uçurumları, yerinden yahut evinden edilenleri, dönüşümleri ve cilalı, parlak yüzeyini kazıyınca altından çıkan öteki İstanbul'u anlatma derdinde. Kenti Dinlemek, Edebiyatta İstanbul alt başlığıyla, İstanbul üzerine yazmış olan edebiyatçılarla, şehrin edebiyata nasıl yansıdığını anlattığımız bir söyleşi programıydı. Asıl amaç buydu, çünkü artık rahatlıkla bir İstanbul Edebiyatından söz edebiliriz. Benim yazarlık serüvenime gelince İstanbul'un yeri büyük. Ben ona hep yazmak üzere baktım, çünkü hikaye küpüdür bu şehir, onu böyle algıladım, böyle hissettim hep, o da bana pek çok hikaye bağışladı. Çok yazılıyor olmasına. Öykü anladığım kadarıyla genç kuşaklar tarafından seviliyor, yayınevleri de artık daha kolay yayımlıyor öykü kitaplarını, çünkü alıcı buluyor. Şu Atölyeler çoğaldığı için öykü yazıp kitaplaştıranlar da çoğaldı. saptamaları ise boş geliyor bana, çünkü gerçekçi değil. Çağın değişen koşulları, hız, zamansızlık, teknoloji, teknolojinin sağladıkları ve bütün bunların insan düşüncesini, davranış biçimlerini, yaşantısını hayli değiştirmesi... Böyle bir hal varken edebiyat mahfilleri olabilir mi? İnternet, sosyal medya, sanal alem... Cismen bir araya gelinmeden bir arada olabilmek, uzakları yakın edebilmek, masa başında klavye aracılığıyla birkaç tuşa dokunarak istediğiniz etkiyi oluşturmak ya da yönlendirmeleri yapabilmek, yandaşlık oluşturmak mümkünken... Şimdi birbirimize çok daha uzağız, daha yalnızız, günümüzün çoğu bilgisayar karşısında tek başına geçiyor diye düşünüyorum. Üstelik aksine de kimse ihtiyaç duymuyor sanırım. Öznel düşüncem ise edebiyat mahfilleri olsa çok güzel, çok kıymetli olacağı. Evet, kısaca Galapera Sanat diyoruz, Beyoğlu'ndaki edebiyat mekanımıza. Farklı bir adreste bulunan Akademi Jurnal'i de aynı yere taşıyınca iki adımız oldu son yıllarda. Eskisi gibi edebiyat söyleşileri yapmıyoruz, sadece atölyeler devam ediyor, ne var ki şimdi kapalı olsak bile dostlara her zaman kapımız açık, sıcak çayımız ve kahvemiz hazır. Hemen şunu ekleyeyim tabii üzülerek. Umarım bu salgına yenik düşmez, varlığımızı sürdürebiliriz. Varlık Dergisi'ne gelen pek çok öykü üzerinden söyleyeyim. Genç yazar adaylarımızdan kadın olanlar ağırlıklı olarak kadın sorunlarını, kadına şiddeti, kadın erkek ilişkilerindeki açmazları anlatıyorlar. Erkekler de aynı sorunu işliyorlar ama konular, temalar biraz daha çeşitleniyor onlarda. Kırsal kesimde geçen, oralardaki sorunları aktaran öyküler de çoğunlukta. İçinden geçmekte olduğumuz, katlanılması güç, can sıkıcı, moral bozan şu döneme edebiyatla, kitaplarla, elbette sanatın diğer alanlarıyla da daha kolay katlanılabileceğine inanıyorum. Krizi bir hemhal olma haline, bir fırsata çevirmek pekala da mümkün. Antik Yunan mitolojisinde Prometheus, Zeus'un sakladığı bilgi ateşini yasak olduğu halde çalıp insanlara götürmüştür. Böylece insanlar Zeus'a karşı ayaklanabileceklerdir."} {"url": "https://gazetesanat.com/jale-sancakin-son-kitabi-tanri-kent-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Jale Sancak'ın on sekiz öyküden oluşan son kitabı 'Tanrı Kent', İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Kahramanlarına kader çizen tanrı kentin birbirine benzemeyen yüzleri, her öyküde başka bir İstanbul ve başka bir hayat hikayesi var. Sevim Burak'tan Dilan'a, Uğur Yücel'den Hasköy'lü Engin'e, Hayalet Anna'dan Fener sokaklarını mekan tutmuş Burak'a türlü insanlık hali kurgu ve gerçekle birlikte anlatılıyor 'Tanrı Kent' de. Sokağın ve dilin ritmi hiç zorlanmadan su gibi akıp giderken, yazar, Galata'yı izlerken söylediği gibi 'öykü ve hayatla' birlikte bir yolculuğa davet ediyor okuru. Jale Sancak'ın son kitabı Tanrı Kente D&R, KitapYurdu, İdefix, KitapKoala ve daha birçok platformdan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/james-bulgerin-olumu", "text": "Suç, zorbalık ve nefret kurbanı olan insanların desteklendiği James Bulger Memorial Trust hareketini başlatan Denise Fergus'un tüm dünyayı sarsan gerçek yaşam hikayesi, sıradışı bir kitaba dönüştü. Denise Fergus'un 2 yaşındaki oğlunun kaçırılmasıyla başlayan, adalet mücadelesini konu edindiği James Bulger'in Ölümü adlı kitabı, The Roman Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Gücü ve oğluna olan sonsuz sevgisi ile adalet sisteminin mağdurlara olan bakış açısını değiştirmeye yönelik önemli bir hareket başlatan Fergus, gerçek yaşam öyküsü ile bir annenin acılarla dolu dramını gözler önüne seriyor. Denise Fergus, James Bulger'in Ölümünde bir annenin, oğlunun kaçırılmasının ardından başlattığı zorlu hukuk mücadelesi anlatılıyor. Genç kadının 12 Şubat 1993 yılında, The Strand Alışveriş Merkezi'nde cüzdanından para çıkardığı sırada tamamen değişen ve adalet arayan hayatını işleyen kitap, hayatın içinden çıkan kurgusuyla okurlarını dehşete düşürüyor. Bir annenin örnek yaşam mücadelesini temsil eden kitap, yaşamın saniyeler içindeki değişimini ve bu değişimin yarattığı derin etkileri çok önemli tespitleriyle okuyucuya aktarıyor. The Roman Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluşan kitap, adalet sistemini yeniden sorgulatıyor. Çocuğu için güzel bir gelecek hayal eden bir annenin henüz çocuğu 2 yaşındayken karşılaştığı olaylar zincirini konu alan kitapta, Denise Fergus'un bir anda değişen hayatında verdiği örnek adalet mücadelesi sürükleyici bir dille anlatılıyor. Otobiyografi, biyografi, gerçek suç kategorilerinde değerlendirilen James Bulger'in Ölümü, Denise Fergus'a İngiliz Vatandaşlık Ödülü'nü kazandırdı. 1993 yılında iki çocuk tarafından vahşice öldürülen James Bulger'in annesi olan Denise Fergus, 2010 yılında suç, nefret ve zorbalık kurbanı olan insanları desteklediği James Bulger Memorial Trust hareketini başlattı. Mağdur ailelere yardım etmek için verdiği çabalarından dolayı 2017 yılında İngiliz Vatandaş Ödülü'nü aldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/janis-joplin", "text": "Janis Joplin (1943 1970) Amerikalı bir şarkıcı ve söz yazarı olarak psychedelic rock müziğin önemli temsilcilerinden biri. Gerek sahnesinde gerek gündelik hayatında oldukça yüksek, heyecanlı, ışıltısını etrafa sakınmadan yayan biri olarak tanınıyordu. Doğduğu yer ve dönem itibarıyla da rock and roll'un yükselişinin tam göbeğindeydi ve ağır ruhsal yüklerini müzikal yolculuğuna bir malzeme yapmayı oldukça iyi biliyordu. O, müziği seviyordu. Yaşamayı, denemeyi, uçlarda gezinmeyi, travmalarıyla yüzleşmeyi, cesaret göstermeyi seviyordu. Meşhur 1969 Woodstock Festivali'nde o da parlayan yıldızlar arasındaydı. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından doğan tüm o rock yıldızlarının yaşadıkları ruhsal sorunlar, otoriteyle çatışma gibi olaylar onun da başındaydı. 19 Ocak 1943'ün sabah saatlerinde, Teksas'ta bir beyaz kız açtı gözünü. St. Mary's Hastanesi'nde doğan Janis, galiba o bölgenin en steril yerinde doğdu. Çünkü doğduğu yer olan Port Arthur, evlere kadar yayılan ağır petrol kokularıyla, kirli mi kirli havayla, kimyasal atıkların Sabine Gölü yüzeyinde oluşturduğu korkunç durumla cebelleşiyordu. Amerika Birleşik Devletleri'nin petrol yataklarının önemli bir parçası Teksas'ta olduğundan, bu bölgede dünyaya gelen insanların hastalıklı bir şekilde büyüdüğü gerçeğini unutmayalım. Babası Seth Joplin Port Arthur'a Amarillo'dan gelen, kibar, nazik, dini bütün bir insan. Meraklı, hor görmeyen bir yapıya sahip olan Seth Joplin 1935'te makine mühendisi olarak çalışmak üzere buraya geliyor. Seth, Janis'in babası. Anne Dorothy Joplin ise 1930'ların büyük ekonomik krizinde çiftliğini kaybeden ve Kansas City, Los Angeles ve Amarillo'daki pazarlama işinde dikiş tutturamayan babasının peşinden, ailesiyle beraber Port Arthur'a geliyor. Seth ve Dorothy, tanışmalarından 1 yıl sonra, 1936'da evleniyorlar. Sabırlı ve azimkar bir kadın olan Dorothy de iş kadını olarak hayatını sürdürüyor. Çift, dönemin ekonomik krizlerinden herkes gibi etkileniyor ve istedikleri halde çocuk sahibi olamıyorlar. İdealist bir yapıya sahip olan anne, iş kadını kariyerini geride bırakıp bir kolejde kayıt memuresi olarak çalışmaya başlasa ve az para alsa da, doğacak muhtemel çocuğunun gideceği koleji o daha doğmadan belirliyor. İşte böyle bir ailede, İkinci Cihan Harbi'nin hala daha hüküm sürdüğü 1943'te dünyaya geliyor Janis Joplin. Anne, bu durumu Janis'in çocukluğunun bir tipik örneği olarak görüyor. Bununla beraber, yemek masasında küçüklüğünden itibaren bir yetişkin edasıyla yemeğini yer Janis. Bir aşırılığı yoktur. Bir çocuk kadar zıpır, bir çocuk kadar oyunbozan, bir çocuk kadar aktif ve çekingendir. Janis'in sanata ilgisi ise çocukluk dönemlerinde eline kalem alıp resim yapması ile başlıyor. Bunda, annesinin Port Arthur'da kendisi için kurduğu resim atölyesinin de bir payı olsa gerek. Yine bu çocukluk yıllarında şarkı söyleme alışkanlığı edindiğinden, anne onu kilise korosuna ve okulun eğlence kulübüne gönderiyor. Gazı almış olacak ki Janis, sonraki yıllarında dikkat çekici bir zeka sergilemeye ve bitmek bilmeyen taleplerde bulunmaya başlıyor. Okumayı okula gitmeden öğrenen, büyülü & sihirli hikayeleri çok çabuk kapan, tiyatroyu ve abartılı hikayeleri seven Janis altı yaşına bastığında kız kardeşi Laura da dünyaya geliyor. Resim yeteneği bir çocuk için üst düzeyde olsa gerek, zira okuduğu mektepte nadir görülen bir grafik çizme yeteneği olduğu için Janis derece atlıyor ve üçüncü sınıfa alınıyor. Anne ve babası ondan kusursuz olmak, başarılı olmak gibi taleplerde bulunmadıysa bile o, daha ilkokul çağında kendisine muazzam bir sistem kuruyor. Belki, derece atlayıp üst sınıfa alınarak kendisinden daha ileride olan sınıf arkadaşlarına yetişmek için bir disiplini oturtmuştu hayatına. Sekiz on yaşlarında ise Janis Joplin'in ikna edilemeyecek derece bir inada sahip olduğunu görüyoruz. Öyle ki, yapmayı gerçekten istediği bazı şeyleri sırf annesi ikaz ettiği için yapmayabiliyordu. Babanın entelektüel, kütüphanelerle iç içe bir adam olması da, Janis'in ileride açığa çıkacak lirik yeteneklerine etki etmişti. Lise dönemine gelindiğinde ise bu kez gerçekler ile hayal aleminin ürünleri arasına çizgi çekemeyen bir Janis çıkıyor karşımıza. Çocuk yaşta edindiği önemli fikirlerden biri ise şarkıcının dokuzuncu sınıfına rastlar. Janis lisenin daha ilk senesinde toplumsal düzen hakkında bir temel oturtmuştu hayatına. Ona göre tüm ırklar, ırklar üstünde birleşmeli ve ülkelerdeki tüm ayrımcı tavırların kökü kurutulmalıydı. Ulu orta öfkeli çıkışlar yapmaya başlayan Janis, inceltilmiş davranışlardan uzakta, tabiri caizse terbiyesizce davranmaya başlamıştı. Uslu bir çocuk olup Şirinler'i görmek gibi bir derdi yoktu. 15'li yaşlarına geldiğinde ise kendisine uzun yıllardır göz kırpan o aşırılığın yurduna girmeye başlıyordu. 1958'i 1959'a bağlayan günlerde Janis Joplin, Port Arthur'un varoşlarında yaşayan beş delikanlının kurduğu Langdon Crew Gang adlı komüne adım atmıştı. Katıksız, saf bir vurdumduymazlığı yaşayabildiği bu komünde patavatsız, öfkeli, kafasının dikine giden arkadaşlar edinmişti. Ekipteki Jim, Dave ve Grant, Janis'in adeta yırtılan gırtlağını keşfeden de ilk kişilerdi. Jim'in trombon çalması, Janis'in bir enstrümana olan aşinalığının başlangıcıydı. Jim bundan caz kulübü bozması yerlerde para da kazanıyordu. Dave okul gazetesinin editörü, Grant ise futbol oynuyordu. Bu çocuklar sertti. Janis de lise arkadaşları tarafından hep biraz erkeksi bulunduğundan, bu ortamda kendini rahat hissediyordu. Janis Joplin'in yolu yavaş yavaş çiziliyordu. Amerikalı blues şarkıcısı Bessie Smith'in bir barda keşfedildikten sonra yaptığı plağı 2 milyon satınca, şarkıcı kaçınılmaz şöhrete kavuşmuştu. Bu sayede Janis de, Bessie'yi duymuştu ve hep onun gibi söylemek istediğini fark etmişti. Mesela Janis, Bessie'nin her konser öncesinde alkol aldığını okumuştu. O da bunu öğrendikten sonra, şarkı söylemeye başlar başlamaz içiyordu. Blues'un nasıl söyleneceğini de onun plaklarını dinleye dinleye öğrenmeye başlamıştı. Az az ilerleyen yıllarda artık Janis barlarda takılmaya ve o alemin tozunu yutmaya karar vermişti. Bu nedenle New Orleans'a gitmeyi kafasına koyan Janis'in karşısında bir engel vardı. Annesi, kızının bu kararına şiddetle karşı çıkmıştı. Ancak çocukluğundan itibaren vazgeçirilemeyecek bir inada sahip olan Janis Joplin, annesiyle yaşadığı bu tartışmanın ardından aile arabasını yürüttü ve sattı. Bu sayede benzin parasını çıkarmayı planlayan Janis yanına aldığı bir iki kafadarla New Orleans'ın yolunu tuttu. Yağmurlu bir havada, bir araba yarışçısının kullandığı otomobilde New Orleans'a, aradığını bulmayı ümit ettiği yere gitmeye çalışan Janis bu yolculukta bir kaza da atlattı. Ancak yaralanan kimse olmadı. Çok geçmeden kaza yerine gelen polis, bu bebelere kimlik sorunca olanlar oldu. Gençlerden üçü reşitti, ancak Janis 18'inin altındaydı. Buna sinirlenen polis, çocukları bir minibüsün arkasına atıp karakola götürmüştü. Janis, diğer elemanların aksine oldukça sakin görünüyordu. Merkeze geldiklerinde polis Janis'in ailesini aradı ve Joplinler çocukların hepsini tanıdıklarını, hiçbirinin tehlikeli olmadığını söylemişti. Gerekli kefaletin ödenmesi ile karakoldan çıkarılan Janis evine yollandı. Zenci dostu bu beyaz kız, nasıl yaşayacağını giderek daha fazla ortaya koyuyordu. Direterek, inat ederek, laf dinlemeyerek, kafasının dikine giderek. 1960'ta liseden mezun olunca Lamar Koleji'ne kaydolan küçük kız, burada da skandallar yaratmak konusunda hiç zorlanmıyordu. Vücudunu saklamayan, şeffaf giysilerle dolaşması bunlardan biriydi. Bu yatılı kolejde, zamanının çoğunu odasının penceresinden dışarı bakıp şarkı mırıldanarak geçiren Janis, okul arkadaşları için konuşulması zor biri haline gelmişti. Aklı dışarıdaydı. Kendini yollara vurmak, aşırılıkları deneyimlemek, plansız bir gecenin ardından bir yerde sızıp kalmak, blues yapmak istiyordu. 1961'e kadar derslerine düzenli olarak devam eden Janis, 17 yaşında bir kız için çok içmeye başlamıştı. Bu süreçte Houston'a sık sık uğruyor, bir yandan da Bulimia denen şu aşırı yiyip yediklerini zorla kusma denen hastalığıyla uğraşıyordu. Annesi aşırı doz alkolün bir gençlik hali olduğunu düşünsene de psikiyatristler aynı fikirde değillerdi. Böylece Port Arthur'da gidilmedik hekim kalmadı. Ancak hiçbir görüşmeden bir sonuç alınmamış olacak ki, Janis'in alkolle ilişkisi daha da artıyordu. Edmund Rothschild adlı hekimin ise daha başka yöntemleri vardı. Hekim, Janis'in alkollenip şarkı söylemesini istedi. Janis bunu yaparken müziğe dair sahip olduğu duyarlılığını yitirdiğini görünce daha az içmeye başlamıştı. Kulüplerde şarkılar söylemeye başlamıştı. Sahne almaya başladığı bu zamanlarda, bir bankanın reklam müziğini yapması istendi. Trombon çalan arkadaşı Jim, Woody Guthrie'nin meşhur şarkısı This Land is Your Landi bu reklam için uyarlamıştı. This bank is your bank... diye acınası bir şekilde uyarlanan bu şarkı ile Janis ilk plağını doldurmuştu. Janis'in bu yıllarda yorumlamayı sevdiği şarkılar ölüm teması etrafında şekillenen parçalardı. Yazdığı şiirlerde de cennet & cehennem ikilemini bolca görmek mümkündü. Walter Creek adlı grubun vokali olması teklif edildiğinde de bunu kabul etmiş ve kısa sürede grubun lideri olmuştu. Bu grupla Zilker Park'ta en iyi vokal grubu yarışmasına katılan Janis, güçlü gırtlağı, şahane blues yorumu ile meydandaki küçük kalabalığı avcunun içine aldı. Yarışmada da birinci oldu. Böylece Janis ile Chet'in yolculuğu başlamıştı. İkisi Austin'den San Francisco'ya ülkeyi otostopla gezmeye başladılar. Janis 1963 kışında San Francisco'da sahne almaya başlamıştı. Kendine özgü hali tavrı sayesinde sahne aldığı mekan kısa sürede bölgenin en renkli eğlence mekanı halini almıştı. Janis ve Chet burada bir apartman dairesine yerleşmişlerdi. Bu dönemde bardan güzel para kazansa da uyuşturucu maddelerin hayatına girmesi nedeniyle elde ettiği gelirin birçoğunu weed'e harcıyordu. Janis hakkında, yol arkadaşı Chet Onun en sevdiği şarkı arayıştı. diye boşa dememişti. Janis, kolejde yatılı okurken vaktinin çoğunu odasındaki camdan dışarı bakarak nasıl geçiriyorsa, şimdi de gözü hep ufuktaydı. Sanki orada, içinde bulunduğu yerde olmayan, daha iyi bir şey var gibiydi. Bu nedenle oradan oraya yaşadı. New York'ta bir başka daireye taşındı. Büyüdüğü Port Arthur'dan farklı farklı şehirlere gidip gelmeyi sürdürdü. Duman altı, pek de tekin olmayan mekanlarda çalmaya devam etti. O bir yıldız olmak istiyordu. 1969 yılında Kozmic Blues adlı meşhur parçası, I Got Dem Ol Kozmic Blues Again Mama! albümünde yer aldı. Şarkının liriklerini ve müziği Gabriel Mekler ile beraber hazırlamıştı. Kısa sürede oldukça iyi paralar kazanmaya başlayan rock yıldızı, kendine bir Porsche almakta gecikmedi. Böylece, gençliğinde benzin parası için çalıp sattığı aile arabasından katbekat lüks bir otomobile binmeye başlamıştı. Tırmanıştaydı, şöhreti tatmaya başlamıştı. Öyle ki New York Times The Janis Joplin Philosophy adlı bir yazı dizisine bile başlamıştı. Avrupa'da büyük kentlerde sahneye çıkmaya başlayan Janis, ünlü müzisyenlerle de tanışıyordu. Şöhret arttıkça alkol ile madde bağımlılığı ile olan alakası da artıyordu. Stüdyoya bazen sarhoş geldiği de oluyordu. Blues müziğin ve psychedelic rock'ın parlayan yıldızlarından biri haline gelen Janis Joplin'in önünde şöhretini zirveye taşıyacak bir festival vardı şimdi: Woodstock! 1969'un unutulmayan festivali Woodstock, pek çok rock yıldızının da keşfedildiği festival olmuştur aslında. New York'un kilometrelerce kuzeyinde kalan bir kasabada gerçekleşen festivalin organizatörlerinin amacı belliydi: ABD ve Avrupa'da hızla çoğalan festivallerden birini burada da gerçekleştirmek ve bundan para kazanmak. Yaklaşık 500 bin kişinin akın ettiği tahmin edilen Woodstock Festivali'nde kimler yoktu ki? Jimi Hendrix, Greatful Dead, Joe Cocker, Jefferson Airplane hemencecik sayabileceğim birkaç isim & grup. Tabii festivale 500 bin civarı kişinin katılması, bilet kontrollerini imkansız hale getirmiş ve Woodstock büyük çapta ücretsiz bir organizasyona dönüşmüştü. Bir süre ailesinin yanına, büyüdüğü yere giden Janis 1970 yazında onlarla vedalaşarak kentten ayrıldı. Aynı yılın temmuz ayında Seth Morgan adında, zengin ve prestij sahibi New York'lu bir ailenin çocuğu ile tanıştı. Para konusunda hiçbir zaman sorun yaşamamış olmasına rağmen büyük ve tehlikeli hırsızlıklara giren Seth, madde bağımlısıydı. Bir süre beraber takıldılar. Çok kısa sürenin ardından evlilik hayalleri bile kurmaya başlamışlardı. Ancak Janis'in arkadaşlarının aktardığına göre Seth'in amacı biraz daha başkaydı. Bir madde bağımlısı olarak elindekileri satacak yer arayan Seth, Janis'i bir sevgili & müşteri sentezinde biri olarak görüyordu. Vahşi ve acımasızdı. Janis'i büyük oranda o öldürdü. Öfkeli bir adamdı. Öfkesini kustuğu zaman Janis için bu kışkırtıcı oluyordu. Seth onunla birlikte oldu, çünkü Janis'ten dört yüz dolar almıştı. Bu sözler Janis'in arkadaşlarınca söylenmiş sözlerdir. Şoka uğradığımı söyleyemem, çünkü uğramadım. Sıra kimde diye bekliyordum. Korkuyorum. Çok fazla uyuşturucu almış olmalı, biliyorum. Ve ben merak ediyorum... acaba ben öldükten sonra arkamdan ne diyecekler? Aynı yıl iki rock yıldızının ölemeyeceğini düşünüyordu. Ayrıca Jimi ile aynı yıl ölmek de istemiyordu, çünkü onun kendisinden daha büyük bir yıldız olduğunu ve intiharının yeterince sükse yapmayacağını düşünüyordu. Bir yandan düşüncelerinde bu denli ileri gittiği için kendinden de korkuyordu."} {"url": "https://gazetesanat.com/janos-balazsdan-unutulmaz-konser", "text": "Macaristan'ın önde gelen klasik müzik sanatçılarından piyanist Janos Balazs, Türkiye'deki ilk konserini T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen Beyoğlu Kültür Yolu Festivali kapsamında Atatürk Kültür Merkezinde verdi. Dünyanın en prestijli sahnelerinde sayısız konsere imza atan ödüllü piyanist, İstanbullulara AKM sahnesinde unutulmaz bir akşam yaşattı. Üstün piyano tekniği ve samimi sahne performanslarıyla eleştirmenlerden tam not alan Balazs, Türkiye konserini Ferenc Liszt'in istanbul'u ziyaretinin 175. yılında ustasının anısına adadı. Konserin açılış konuşmasını ise Macaristan'ın Türkiye Büyükelçisi Sayın Viktor Matis yaptı. Konser ayrıca Macar piyanist György Cziffra'nın doğumunun 100. yılı dolayısıyla hayata geçirilen Cziffra100 etkinlik serisi kapsamında gerçekleşti. Cziffra'nın doğum yıl dönümü, Macaristan'da resmi olarak anma yılı ilan edildi ve UNESCO'nun Yıl Dönümleri Listesi'ne eklendi. Bu usta müzisyeni anmak için hazırlanan Cziffra100 programı, piyanist Janos Balazs'ın sanatsal liderliği altında, Macaristan'ın yanı sıra müzik dünyasının en önemli şehirlerinde bir dizi kurum, orkestra ve ortakla profesyonel ortaklık çerçevesinde gerçekleşiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/japonya-buyukelcisi-suzuki-turk-halkinin-kaguraya-ilgisinden-buyuk-memnuniyet-duyduk", "text": "Japonya Büyükelçiliği tarafından, Japonya Tanıtma Vakfı'nın bir projesi olarak Japonya'nın geleneksel sahne sanatı Kagurayı Türkiye'ye tanıtmak üzere Japonya'dan Kagura internet sitesi açıldı. 23 Şubat'ta, www. japonyadankagura. com adresinde yayına başlayan internet sitesi Türkiye'den binlerce kişi tarafından ziyaret edildi. Japonya'nın Türkiye Büyükelçisi SUZUKI Kazuhiro, Kagura'nın Türkiye'de gördüğü ilgiden memnuniyet duyduklarını belirtti. Japonya'nın Türkiye Büyükelçisi SUZUKI Kazuhiro, Japonya'dan Kagura internet sitesi, Japonya'nın geleneksel sahne sanatları ve Japon kültürü hakkında derin bilgiler vermek ve Japonya ile Türkiye arasındaki dostluk bağlarını güçlendirmek amacıyla açıldı. Kagura'nın Türkiye'de kısa sürede böylesine ilgi görmesi iki ülke arasındaki kültürel bağların ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha görmemizi sağladı. Türk halkının Japon kültürüne ve Kagura'ya ilgisinden büyük memnuniyet duyduk dedi. Belgeselde, Hiroshima ilindeki Kagura topluluklarının faaliyetlerinin detaylı olarak tanıtıldığını açıklayan Suzuki, Hiroshima'da aslında 100'den fazla Kagura topluluğu faaliyet gösteriyor. Bölgesel olarak Kagura, yöre halkı arasında önemli bağlar kurmakta ve yeni bir turizm kaynağı olarak önemli rol oynamaktadır. Burada pek çok kişinin Kagura'yı ilk defa izlediğini düşünüyorum. Japonya'nın farklı bölgelerinde kök salmış çok çeşitli özgün kültürler mevcuttur ve Kagura da bunlardan biridir. Koronavirüs nedeniyle getirilen seyahat kısıtlamaları kalktığında, umarım birçoğunuz Japonya'ya gitme ve Japonya'nın güzellikleri ile harika kültürünü bizzat deneyimleme imkanı bulursunuz. dedi. Kagura, doğanın nimetlerine duyulan minnettarlıktan ortaya çıkan bir tarım ritüeli ve kökeninin 1000 yıldan daha eski olduğuna inanılıyor. Sonbaharda hasat edilen mahsullerin tanrılara sunulması, festival şeklinde bir ritüelle tanrılara duyulan minnetin ifadesine Kagura denilmeye başlanmış. Kagura Japonya'nın her köşesinde geleneksel bir gösteri sanatı olarak geleceğe miras bırakılmış. Dramanın eklenmesiyle sahnede icra edilmek üzere özgün bir şekilde gelişen ve bu kez tanıtımı yapılan Hiroshima Kagura; hem kutsal hem de eğlenceli bir sahne sanatı olarak Japonya dışından da ilgi görmektedir. Hiroshima Kaguradan Yamata-no-Orochi ve Momiji-gari adlı 2 eser ile Kagura belgeselinin yer aldığı Japonya'dan Kagura internet sitesi; 23 Mart 2022, saat 23.59'a kadar www. japonyadankagura. com adresinde yayında olacak. Bu süreçte, Yamata-no-Orochi ve Momiji-gari adlı 2 eser ile Kagura belgeseli Türkiye'den ücretsiz olarak izlenebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/japonyanin-turkiye-buyukelcisi-sayin-suzuki-kazuhiro-ile-soylesi", "text": "Japonya Büyükelçiliği tarafından, Japonya Tanıtma Vakfı'nın bir projesi olarak Japonya'nın geleneksel sahne sanatı Kagurayı Türkiye'ye tanıtmak üzere Japonya'dan Kagura adlı internet sitesi 23 Şubat'ta yayına açıldı ve şimdiye dek Türkiye'den binlerce kişi tarafından ziyaret edildi. Biz de Japonya'nın Türkiye Büyükelçisi Sayın SUZUKI Kazuhiro ile hem bu konu hakkında hem de Türk-Japon Kültür Dayanışması üzerine ufak bir söyleşi gerçekleştirdik. Japonya'dan Kagura internet sitesi, Japonya Tanıtma Vakfı'nın bir projesi olarak, Türkiye'de Japon kültürünü ve geleneksel gösteri sanatlarını daha detaylı tanıtmak ve Türkiye ile Japonya arasındaki bağları derinleştirmek amacıyla hazırlanmıştır. Japonya Tanıtma Vakfı, iki ülke arasındaki tarihsel dostluğun başlangıcı olduğu söylenen Ertuğrul Firkateyni kazasının 130. yılına isabet eden 2020'de, Türkiye'de çeşitli şehirlerde Hiroshima Kagura gösterisi gerçekleştirmeyi planlıyordu. Geçmişi çok eskilere uzanan geleneksel gösteri sanatı Kagura'nın, Kabuki ve Noh gibi geleneksel Japon gösteri sanatlarının temelini oluşturduğu söylenir. Ancak yurt dışında pek fazla izlenme fırsatı olmadığından az bilinmektedir. Böyle özellikleri olan Kagura'nın, Japonya ile derin bağları olan Türkiye'de, her iki ülke için özel olan anma yılında sahnelenmeye uygun olduğunu düşündük. Japonya Tanıtma Vakfı ve Japonya Büyükelçiliği'nin işbirliğiyle gösterinin düzenlenmesine karar verdik. Ancak, yeni koronavirüs salgını dolayısıyla topluluğun yurt dışına çıkması imkansız hale geldiğinden, gösteri mecburen iptal edildi. Bu nedenle Hiroshima Kagurayı birçok insanın keyif alabileceği bir şekilde çevrimiçi olarak sunmaya karar verdik. Özel sitede, Türkçe altyazılı iki performans videosunun yanı sıra, normalde görme imkanı bulamayacağımız sahne arkası görüntüleri de içeren belgeseli izleyebilirsiniz. Ayrıca açık çağrı yoluyla seçilen 6 genç Türk sanat yazarının Kagura ile ilgili yazılarının da yer aldığı bu sitedeki çeşitli içeriklerle hoş vakit geçirebilirsiniz. Japonya Büyükelçisi olarak Türkiye'ye geleli yaklaşık bir buçuk yıl oldu ve Türkiye'de Japonya'ya ve Japon geleneksel kültürüne büyük ilgi olduğunu hissediyorum. Japonya'dan Kaguraya şimdiden 17.000'den fazla erişim sağlandı ve Türkiye'de geleneksel Japon gösteri sanatlarına olan yüksek ilgiyi görmekten büyük memnuniyet duyuyorum. 2024, Türkiye ile Japonya arasında diplomatik ilişkilerin tesis edilmesinin 100. yıldönümüdür. Japonya Büyükelçisi olarak, bu dönüm noktasında kültür ve sanat da dahil olmak üzere çeşitli alanlarda etkinlikler düzenlemek, karşılıklı etkileşimlerde bulunmak, iki ülke arasındaki bağı daha da güçlendirmek istiyorum. Kagura gibi geleneksel gösteri sanatlarının yanı sıra, gençlerin ilgi gösterdiği anime ve manga ile, günümüz Japonya'sını anlatan filmler ve çağdaş sanat etkinlikleriyle, Japonya'yı her yönüyle Türkiye'de tanıtmak istiyoruz. Ankara yakınlarındaki Kaman'da, uzun yıllardır Japon kazı ekibi tarafından arkeolojik kazılar yürütülmektedir. Japon kazı ekibinin sadece Türkiye'ye akademik olarak katkı sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda yöredeki müzenin işletilmesi de dahil olmak üzere, çocukların eğitimi ve istihdamın teşviki yoluyla bölgesel kalkınmaya da katkıda bulunuyor. Ayrıca Kaman'daki Arkeoloji Enstitüsü'nün yanında Türkiye'nin en güzel Japon bahçelerinden biri de yer alıyor. Yıl boyunca çok sayıda Türk ziyaretçinin ilgisini çeken bahçe, Japon kültürünün tanıtılması açısından da önemlidir. Japonya Büyükelçiliği olarak geniş tabanda bu tür etkileşimleri desteklemeye devam etmek istiyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/jennifer-lawrence-buyu-de-gel-filmiyle-vizyonda", "text": "Kendi kuşağının en beğenilen ve sevilen kadın oyuncularından Jennifer Lawrence, bu kez bambaşka bir türde hayranlarını şaşırtmaya hazırlanıyor. Lawrence, hayatımın en komik senaryosu diye nitelendirdiği Büyü de Gel filmiyle seyirciyi kahkahaya boğacak. Akademi ödüllü başarılı oyuncu Jennifer Lawrence'ın yapımcılığını ve başrolünü üstlendiği kahkaha dolu komedi Büyü De Gel 23 Haziran'da beyazperdede seyirci ile buluşuyor. Yönetmen koltuğunda Uslu Çocuklar filminin yönetmeni ve Kötü Öğretmen'in ortak senaristi Gene Stupnitsky'in oturduğu film, cüretkar ve eğlenceli sahneleriyle Lawrence'ın filmografisinde farklı bir yere oturuyor. Kendi kuşağının en beğenilen ve sevilen kadın oyuncularından Lawrence, kariyerinde uzun zamandır yer almayan komedi türü ile seyirciyi şaşırtacak. Her zaman bir komedi filmi yapmak istemiştim! Her zaman bir komedi filmi yapmak istediğini ancak bugüne kadar doğru filmi bulamadığını söyleyen başarılı oyuncu, Tamamen farklı bir tür, eğlenceli sahneler ve beni heyecanlandıran absürt diyaloglar! Bambaşka bir şey yapmak benim için bir zevkti. Bu filmi böylesine harika ve çok komik bir oyuncu kadrosuyla birlikte çekmek çok eğlenceliydi diyor. Canlandırdığı karakteri hayat dolu, iyi kalpli, eğlenceyi seven, cesur, komik bir hanımefendi olarak tanımlayan Lawrence, Ama bir yandan da çaresiz. Annesinin evini kurtarmak için çırpınıyor. Fakat vergiler sürekli artıyor ve yerel halkın geçimini sağlaması da gitgide zorlaşıyor diye anlatıyor. Lawrence'a başrollerde 21 yaşındaki genç yetenek Andrew Feldman eşlik ediyor. Tuhaf, zengin aile çocuğu Percy'yi canlandıran Feldman için film tesadüf eseri gerçek bir eve dönüş hikayesine dönüşüyor. Çünkü Büyü De Gelin büyük bir bölümü şans eseri olarak Feldman'ın büyüdüğü evin sokağında, Long Island'ın Nassau ilçesindeki Five Towns'da çekiliyor. Çekimler sırasında çocukluğunun geçtiği evde kaldığını söyleyen Feldman, Birçok açıdan gerçekten eve dönüş hissi yaşadım diyor. Merakla beklenen Büyü de Gel filminin konusu ise şöyle: Çocuklarına aşırı düşkün zengin bir karı koca, 19 yaşındaki içine kapanık oğulları Percy'nin üniversiteye gitmeden önce kabuğundan çıkmasını sağlaması için onunla çıkacak birini aramaktadırlar. Maddie ilgi çekici bir iş ilanına denk gelince, maddi sorunlarına çözüm bulduğunu düşünür. Fakat bu garip genç çocuk, Maddie'nin beklediğinden daha zorlu olduğunu kanıtlar; üstelik zaman da tükenmektedir. Maddie'nin önünde onu bir erkek yapmak için tek bir yaz vardır, yoksa her şeyi kaybedecektir. Ülkemizdeki dağıtımını TME Films'in üstlendiği Büyü de Gel, 23 Haziran'da vizyonda olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/joan-miro-kadinlar-kuslar-yildizlar-sergisi-simdi-cevrimici-seckisiyle-ssmde", "text": "Sakıp Sabancı Müzesi, önceki yıllarda sanatseverler ile buluşan sergilerinden zengin içerikleri kapsamlı seçkilerle dijital kanallarında paylaşıma açmaya devam ediyor. 23 Eylül 2014 1 Şubat 2015 tarihlerinde Sabancı Holding'in sponsorluğunda, Barselona'daki Fundacio Joan Miro, Mallorca'daki aile koleksiyonu Successio Miro ve yine Mallorca'daki Fundacio Pilar i Joan Miro işbirliğiyle gerçekleştirilen Joan Miro. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar sergisi, şimdi digitalSSM'in kaynaklarıyla çevrimiçi olarak yayında. 20. yüzyılın çığır açan ve çok yönlü Katalan sanatçısı Joan Miro'nun olgunluk dönemine odaklanan bu sergi, aynı zamanda Picasso İstanbul'da ve Salvador Dali: İstanbul'da Bir Sürrealist sergilerinin ardından, Sakıp Sabancı Müzesi'nin İspanya'dan büyük ustaları konuk ettiği üçlemenin de son halkasını oluşturmuştu. Sergi, Akdeniz coğrafyası ve buranın insanına dair gözlemlerinden ilham alan Miro'nun kadın, kuş ve yıldız temalarına yoğunlaşarak, resim, heykel, baskı ve seramiklerinden oluşan toplam 125 eseri bir araya getirmişti. DigitalSSM arşiv kaynaklarıyla hazırlanan ve Sakıp Sabancı Müzesi web sitesi, sosyal medya hesapları ile YouTube kanalından kolaylıkla erişilebilen çevrimiçi sergi ise Miro'nun sanatındaki sembolik dilinin izini süren bir içerikle hazırlandı. Eser seçkisinde, Miro'nun 1956 yılında taşındığı Mallorca adasında gerçekleştirdiği ve sergiye adını veren temaların doruğa eriştiği örnekler yer alıyor. Dönem metinlerinde, sanatçının söz konusu temaların yanı sıra ay ve merdiven gibi unsurlarla kişisel dağarcığını nasıl geliştirdiği ve bu doğrultuda yeryüzüyle gökyüzü arasında nasıl bir uyum yakalamaya çalıştığı irdeleniyor. Sergi kapsamındaki her esere eşlik eden sesli rehber kayıtlarında, o eserin ait olduğu döneme ve içerdiği unsurlara dair ayrıntılı bilgiler yer alıyor. Ünlü oyuncu Ed Harris'in seslendirdiği Joan Miro: Kaçış Merdiveni adlı belgesel, yaşamı boyunca 20. yüzyılın en sarsıntılı süreçlerine tanıklık etmiş sanatçıyı bu bağlamda ele alarak tarihsel dönüm noktalarının onun sanatının üzerindeki etkisini araştırıyor. Sakıp Sabancı Müzesi'nde gerçekleştirilmiş olan ve yeniden paylaşıma açılan Miro konferans serisi, sanatçının dağarcığını oluşturan semboller ve sanat akımlarıyla ilişkisinin yanı sıra sanatsal mirasına dair konuşmalara yer veriyor. Seriye katılan konuşmacılardan Prof. Dr. Ali Akay, dönemin avangard akımları bağlamında sanatçının bilimle ilişkisini ve yeryüzü, gökyüzü ve evren kavramlarına yaklaşımını konu alırken, sanatçının torunu Joan Punyet Miro da onun eserlerinde ruh ve madde ilişkisini irdeliyor. Sergiyle bağlantılı gerçekleştirilen, konservasyon konulu Sahteler, Hatalı Adlandırmalar ve Bilmeceler konferansında ise National Gallery'den Dr. Roy Ashak ve Getty Konservasyon Enstitüsü'nden Dr. Tom Lerner yer alıyor. Sakıp Sabancı Müzesi, akademik misyonu doğrultusunda, sanatçının dünyasını izleyiciye daha yakından tanıtmak amacıyla İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği işbirliğiyle de bir konferans gerçekleştirmişti. Psikiyatrist, psikolog ve eğitimcilerin katılıyla gerçekleşenGizli Bir Dilin Doğuşu başlıklı bu interaktif etkinlikte, Miro'nun eserlerinin şiirsel dilini anlamada, bir yöntem olarak psikanalizin nasıl kullanılabileceği tartışılıyor. Daha önceki çevrimiçi sergilerde olduğu gibi, Joan Miro. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar sergisi kataloğundan makalelere de dijital erişim sağlanabiliyor. Joan Punyet Miro, katalogda yer alan Joan Miro ve Akdeniz Atmosferi başlıklı makalesinde Miro'nun sanatsal gelişimini Akdeniz ekseninde irdeliyor. Serginin kurgusunu yapılandıran Jordi J. Clavero, yine sergiyle aynı adlı makalesinde sanatçının özgün dilinde sembollerin işlevini araştırıyor. Ferit Edgü'nün Miro ve şiir bağlantısını konu aldığı makalesi ise Jacques Prevert, Paul Eluard, Andre Breton gibi şair ve yazarların sanatçı üzerine kaleme aldığı metinlere bir giriş niteliği taşıyor. Çevrimiçi sergide Miro'nun sanatını çocuklara tanıtmaya yönelik çalışmalara da yer veriliyor. Sergiyle bağlantılı olarak hazırlanan çocuk kitabı Ben Miro, Sakıp Sabancı Müzesi web sitesinde paylaşıma açıldı. Yine sergi kapsamındaki Birleştirilmiş Objeler başlıklı alıştırmada da sanatçının birleştirme heykeller pratiğinden yola çıkarak çocukların etraflarındaki nesnelere farklı bir gözle bakması amaçlanıyor. Sakıp Sabancı Müzesi, hafızalara kazınan sergilerini günümüz bakış açısıyla tekrar çevrimiçine taşımaya başlamış; ilk olarak Picasso İstanbul'da sergisini ziyarete açmış, Salvador Dali: İstanbul'da Bir Sürrealist ve Monet'nin Bahçesi. Musee Marmottan Monet'den Başyapıtlar ile çevrimiçi sergiler serisine devam etmişti. Sergilere halen SSM'nin web sitesinden ve YouTube kanalından erişilebiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/johannes-brahms", "text": "Johannes Brahms, 7 Mayıs 1833'te Hamburg, Almanya'da doğdu ve 3 Nisan 1897'de Viyana, Avusturya'da öldü. İşte hayatının ana hatlarıyla Johannes Brahms. Brahms, müzikal bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası kontrbasçı, annesi ise şarkıcı ve piyanistti. İlk müzik eğitimini annesinden aldı ve daha sonra keman ve çello çalmayı öğrendi. 14 yaşında müzikal kariyerine başlamak için okulu bıraktı. 1850'lerin başında Brahms, Hamburg'da koro şefi ve piyanist olarak çalıştı. Bu dönemde, Clara Schumann ve Robert Schumann ile tanıştı ve ömür boyu sürecek bir dostluk kurdu. Robert Schumann, Brahms'un müziğine övgüler yağdırdı ve onu müziğin geleceği olarak gördü. 1850'lerin sonunda Brahms, Viyana'ya taşındı ve burada kendini tamamen müziğe adamaya karar verdi. İlk besteleri, özellikle de piyano müziği hızla ün kazandı. 1860'larda Brahms, Viyana'da önemli bir figür haline geldi ve birçok müzikal başarıya imza attı. Brahms'un müziği, geleneksel olarak düzenlenmiş, şiddetli ve tutkulu bir karaktere sahiptir. En önemli eserleri arasında senfoniler, piyano konçertoları, klarnet konçertosu, keman sonatları, koro müziği ve liedler yer alır. Brahms, müzikal kariyeri boyunca birçok ödül ve onur aldı. Ancak, özellikle son yıllarında sağlık sorunları yaşadı. 1896'da karaciğer hastalığı teşhisi kondu ve bir yıl sonra Viyana'da öldü. Brahms, klasik müzik dünyasında hala büyük bir etkiye sahiptir ve müziği hala dünya çapında icra edilmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/john-akomfrah-filmleri-hafiza-odalari-seckisi-ile-pera-filmde", "text": "Pera Film, SENKRON Eş Zamanlı Video Sergileri kapsamında sanatçı, yönetmen ve küratör John Akomfrah'ın tek kanallı işlerinden oluşan bir seçkiyi çevrimiçi olarak izleyiciyle buluşturuyor. Hafıza, zaman ve insani krizlere odaklanan 5 filmin gösterime sunulduğu Hafıza Odaları başlıklı program 15 30 Nisan tarihleri arasında Pera Müzesi web sitesinden ücretsiz izlenebilecek. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, sanat kurumlarının video sanatını mercek altına alan sergi ve etkinlikleriyle oluşturulan SENKRON Eş Zamanlı Video Sergileri kapsamında yeni bir çevrimiçi gösterim programı hazırladı. John Akomfrah: Hafıza Odaları adını taşıyan seçkide sanatçı, yönetmen ve küratör John Akomfrah'ın tek kanallı filmleri Handsworth Şarkıları, Dokuz İlham Perisi, Kanıt, Kimin Kalbe İhtiyacı Var ve Çocuk Gibi Konuş yer alıyor. Yedi siyah Britanyalı multimedya sanatçısı ve film yapımcısından oluşan Black Audio Film Collective'in kurucularından olan Akomfrah, orijinal görüntüleri arşiv materyalleriyle bir arada kullanarak heyecan verici katmanlı anlatılar oluşturuyor. Çalışmalarında kişisel ve tarihsel hafızayı, geçmiş ve bugünü, çevresel ve insani krizleri yan yana getiren Akomfrah'ın beş filmlik seçkisi, 15 30 Nisan tarihleri arasında Pera Müzesi web sitesinde izleyicilerle buluşacak. Handsworth Şarkıları'nda 80'ler İngilteresi'nde yaşanan ırksal ve toplumsal kargaşaları ele alan yönetmen, Dokuz İlham Perisi'nde savaş sonrası İngilteresi'ni yeniden inşa etmek üzere Afrika, Karayipler ve Güney Asya'dan başlayan toplu göçün tarihini anlatıyor. Kanıt'ta 1966 darbesinden sonra sömürge sonrası toplumların durumuna mercek tutan Akomfrah, Kimin Kalbe İhtiyacı Var'da bir grup arkadaş ve sevgilinin yaşamlarından 10 yıllık bir kesite odaklanırken, Çocuk Gibi Konuş'ta ise kontrolden çıkan bir olay sonucu hayatları geri dönülmez bir şekilde değişen üç arkadaş arasındaki ilişkileri anlatıyor. John Akomfrah: Hafıza Odaları programı 30 Nisan'a kadar film. peramuzesi. org. tr adresinden ücretsiz izlenebilir. Bu program kapsamındaki filmler sadece Türkiye'deki izleyiciler tarafından izlenebilecektir. Yasal düzenlemeler uyarınca aksi belirtilmediği sürece tüm gösterimler 18+ uygulamasına tabidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/jorge-comensalin-ilgi-ceken-romani-mutasyonlar-turkcede", "text": "Latin Amerika edebiyatının genç yazarlarından Jorge Comensal'in edebiyat dünyasında ilgi uyandıran ve on dile çevrilen ilk romanı Mutasyonlar şimdi Türkçede. Ramon Martinez başarılı bir avukat, bir ateist ve aile babasıdır. Evde eşi Carmela, ergenlik çağındaki iki çocuğu Paulina ve Mateo, batıl inançlara sahip yardımcıları Eloida ve çatı katında marihuana yetiştiren psikanalisti Teresa'yla birlikte yaşamaktadır. Ancak geçirdiği ameliyattan sonra her şey onun için bambaşka olacaktır. Ameliyattan sonra dilini ve konuşma yetisini kaybeden Ramon'un hayatında trajikomik bir sessizlik başlar. Çevresinde olup bitenlere ve kendisine söylenenlere artık konuşarak tepki veremeyen Ramon'un içine düştüğü çaresizlikle birlikte ev sakinleri de bu duruma uyum sağlamaya çalışır. Eloida mucizevi bir şifa arayışına düşer ve nesli tükenme tehlikesinde bir papağan olan Benito da aileye katılır. Meksikalı genç yazar Jorge Comensal, edebiyat dünyasının dikkatini çekmeyi başaran ve on dile çevrilen bu ilk kitabıyla, trajik bir durumu mizahla buluşturarak hayatın acı-tatlı yönlerini edebi bir lezzetle sunmayı başarıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/jose-saramago-dilin-sinirlarinda-bir-cambaz", "text": "Aslında bu sözler üzerine düşünmeye başlandığında akla gelir Saramago. Portekizli, Nobel ödüllü yazar anlattıklarıyla her okurun ilgisini çeker. Anlattıklarını önemli kılan bir metafiziğe sahiptir eserleri. Körlük, Görmek, Kabil, İsa'ya Göre İncil, Ricardo Reis'in Ölümü, Bütün İsimler... ve diğer eserlerinde ele aldığı konular insana dair olanla buluşup evrensel boyutlarda okuyucunun karşısına çıkar. Şunu söylemek mümkün görünüyor: İnsanlığa bir şeyler fısıldar Saramago. Ne fısıldadığı önemli ancak bunu yapış şekli ve özelikle üslubu, onun fısıldadıklarını bambaşka bir boyuta taşır. Saramago, dilin sınırlarında gezinen bir cambazdır. En zor hareketleri rahatlıkla yapan usta, yetenekli ve cesur bir cambazın ipin üzerinde yaptığını sözcüklerle yapar. Kendine özgü, birbiri peşine virgüllerle bağlanan, uzun cümleleri adeta tomurcuk bir gülün gözümüzün önünde ağır ağır açılışı gibidir, Cümleleri birbirine bu biçimde bağlarken kullandığı sözcüklerle yaptığı soyutlamalarda, somutlamalarda, zıtlıklarda; cümleleri olumlu ve olumsuz biçimde peşi sıra kullanmasında değildir sadece dilinin güzelliği, olumsuzluğu sağlarken değillemelerden yararlanması da anlatımında öne çıkar, İkilemelerle anlatıma hareketlilik ve yeni anlamlar kazandırır, İroninin hemen her eserinde önemli bir unsur olduğu, alegori ve hicvi büyük bir ustalıkla eserlerinde kullandığı görülür, Bütün bu anlatım unsurlarıyla insanın zihninde yepyeni imajlar yaratıp düşüncenin dil zevkiyle beraber harmanlandığı yepyeni tatlar sunar. Tabii bu dilin belli zorlukları da söz konusudur, Cümlelerin virgülle sıralanışı, nerde biteceğinin belirsizliği, diyalogların bile böyle verilmesi, kimi zaman dilin ağırlaşması okuyucuyu yorar, Bazen de bu dili yadırgar okuyucu. Okur, Saramago'nun dünyasına dilin olanaklarının zorlandığı ancak bu zorlamanın sırıtmadığı bir üslup kapısından girer. İlk cümleden itibaren dilin yaratıcılığının büyüsüyle örülü bir ağın içine düşer. Bu ağdan kurtulmak değildir derdi, olsa bile her çırpınışında bu yaratıcılığa biraz daha bulaşır. İnsanın zihnini kimi zaman sızlatan, kimi zaman gıdıklayan, kimi zaman konusu gereği teknik ve bilimsel sözcüklerin de sanatsallık kazandığı, mitolojik ve tarihsel kişilere, olaylara, mekanlara vs. gönderme yaparak yaptığı benzetmelerle kurduğu dünya aynı zamanda dilinin döndüğü oranda karşımıza çıkar. Bu dil ise öyle zengindir ki anlatamayacağı şey yok gibidir. Saramago, kurmaca gerçekliğin sınırlarını dilinin ince kavrayışıyla gösterir. Bu dil bize anlatılanın resmini ihtişamlı bir biçimde çizer. Yer yer anlatılan şey dili, yer yer dil anlatılanı besler. Büyük bir nehir gibidir bu dil. Doğuşundan ulaşacağı noktaya kadar türlü topraklardan geçer, kimi zaman olayın heyecanına katılır, kimi zaman birden fazla kola ayrılıp yeniden birleşir, kimi zaman toprak öyle geçirgendir ki yani olaya açıklık getirmek gerekir, daha derinlerden akar, bazen suları sığmaz yatağına taşar, bazen kurak bölgelerden geçer durgunlaşır ama sonunda varacağı noktaya varır. Geride ise ihtişamlı, bereketli topraklar bırakır. İşte Samarago'nun kullandığı dil böyledir. Okuyucuda bu etkiyi bırakır. Son söz olarak şu söylenebilir: Çocuktum dizlerinde dilsiz çağların / Konuştukça büyüdüm. Saramago da tıpkı bu söze uyar gibi, dili işledikçe büyüyen bir anlatı ustasıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/joseph-k-the-stay-warehouseda", "text": "The Stay Warehouse, tiyatro hafta sonlarına özel olarak kurulan sahnesinde 16 Nisan'da 'Joseph K.' oyununu ağırlıyor. İngiliz yazar Tom Basden'ın kara mizah yüklü uyarlamasında, Joseph K. Franz Kafka'nın yüz yılı devirmesine rağmen zaman aşımına uğramayan Dava'sının yeniden görülmesi için modern dünyanın labirentlerine bırakılıyor. Mert Fırat, Didem Balçın, Onur Dilber, Özgün Aydın'dan oluşan oyuncu kadrosu ve sürükleyici senaryosu ile oyun, 90 dakika, tek perde olarak sahneleniyor. Özgürlüğüne yeniden kavuşmaya çalışırken adalet sistemiyle savaşa giren Joseph K'nın hikayesi The Stay'de izleyiciyle buluşuyor. Misafirlerinin tüm konforunu düşünerek unutulmaz bir sahne deneyimi sunan The Stay Warehouse Tiyatro Hafta Sonuna 24 suitten birinde konaklayarak ya da Mobilet üzerinden etkinlik bileti satın alınarak katılınabiliyor. Türkiye'deki uluslararası sertifikalı ilk karbon nötr otel grubu The Stay bünyesinde yer alan The Stay Warehouse, lokal tatlarla harmanlanan lezzetli menüsü, ısıtmalı açık havuzu, geniş bahçesiyle yıl boyu devam eden sanat etkinlikleri, konserler, festivallerle de huzur ve eğlencenin buluştuğu bir atmosfere ev sahipliği yapıyor. Bulunduğu bölgeyi hissetmek isteyen misafirler ise ister klasik ister elektrikli bisikletler ile ya da doğa yürüyüşü yaparak keşfe çıkabiliyor. The Stay Warehouse misafirlerini şömine başında geniş bir kütüphanede farklı dünyalara yolculuk yaparak dinlenmek de mümkün. Yılın her döneminde hizmet veren The Stay Warehouse, misafirlerini ağırlamaya devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/juan-jose-millasin-son-romani-golgelerin-arasindan", "text": "Damian Lobo'nun kafası İşini kaybettiğinden beri karışıktır. Zihninde canlandırdığı bir televizyon stüdyosunda, kurnaz bir şovmene tuhaf röportajlar vermek dışında yaptığı çok fazla bir şey yoktur. Damian günün birinde bir antika pazarında gezerken küçük bir hırsızlık yapar ve eski bir dolabın içine saklanmak zorunda kalır. Dışarı çıkamayınca da kendini dolapla beraber Fede ve Lucia ile küçük kızlarının evinde, ebeveyn yatak odasında bulur. Bulunduğu gizli kovuktan, gölgelerin arasından aileyi gözlemlemeye başlayan Damian evde görünmez bir kahya gibi çalışmaya başlarken bu her şeyden habersiz aileyle güçlü bir bağ kurar. Özellikle de Lucia'nın duyguları, korku ve düşleri karşısında gitgide hassaslaşır. Olay örgüsünün ustaca dokunduğu bu çarpıcı romanda, İspanya'nın yaşayan en büyük yazarlarından biri olan Millas, gerçek olanla fantastik olanı kara mizahla harmanlayarak modern aile yaşamına, kapitalist yabancılaşmaya ve akıl sağlığına dair çok yönlü bir anlatı kuruyor. İspanya'nın Premio Planeta, Premio Nadal ve Premio Nacional de Narrativa gibi en prestijli edebiyat ödüllerine layık görülmüş üretken bir yazar olan Juan Jose Millas, aynı zamanda ülkenin en önemli gazetelerinden biri olan El Pais'e düzenli olarak yazılar da yazan ödüllü bir gazetecidir. Gündelik olayların fantastik durumlara evrildiği hikayeler kurarak okurların gerçekliğe daha eleştirel bir gözle bakmasının önünü açtığı psikolojik ve introspektif özellikler taşıyan eserleriyle Millas'ı, Türkiyeli okurlar ülkemizde daha önce yayınlanan Sakın Yatağın Altına Bakma (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2002), Teresa ile Laura (Can Yayınları, 1992), Yalnızlık Buydu (Can Yayınları, 1991) ve Dünya ve Ben (hayykitap, 2010) gibi eserlerinden de yakından tanıyorlar."} {"url": "https://gazetesanat.com/jules-verne-ile-okyanusun-derinliklerinde-yolculuga-hazir-olun", "text": "Fransız yazar ve gezgin Jules Gabriel Verne'in Denizler Altında Yirmi Bin Fersah adlı eseri Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Modern Klasikler Dizisi'nde yerini aldı. Yayımlandığı 1870 yılından beri popülaritesinden hiçbir şey kaybetmeyen ve yazarın en sevilen eserlerinden biri olan bu klasik bilimkurgunun kahramanı denizdir. Yazar dostu George Sand'dan gelen bir mektup onu bu romanı yazmak üzere harekete geçirmiş, edebiyatın en unutulmaz isyankarlarından Kaptan Nemo'yu yaratmasına vesile olmuştu. George Sand, Bizi yakın zamanda okyanusun derinliklerine götüreceğinizi umut ediyorum diyordu mektubunda ve karakterlerinin Verne'in bilimsel öngörüleri ve imgelemiyle geliştirdiği dalış giysileriyle dolaştığı bir yolculuk beklentisinden söz ediyordu. 1866 yılında dünya denizlerinde çeşitli gemiler tarafından gözlemlenen bir deniz canavarı peyda olur. Kimi deniz kazalarından, bazı gemilerin kayboluşundan sorumlu tutulan ve bir balinadan katbekat büyük ve hızlı bir nesne olarak tarif edilen bu muazzam deniz canlısı bilim dünyasında da hararetli tartışmalara yol açmıştır. Bunun üzerine harekete geçen Birleşik Devletler, Abraham Lincoln adlı fırkateyni canavarın peşine düşmek üzere bir sefer için hazırlar. Paris Doğa Tarihi Müzesi'nden Profesör Aronnax, sadık hizmetkarı Conseil ve Kanadalı zıpkıncı Ned Land de bu sefere katılırlar. Onları gizemli Kaptan Nemo'nun eline düşmeleriyle başlayan olağanüstü bir macera beklemektedir. Fransa'nın Nantes kentinde doğan yazar, Paris'te hukuk öğrenimi gördü, ancak zamanla edebiyata yöneldi. Önce tiyatro eserleri ve opera librettoları yazdı. 1863 yılında Le Magasin d'Education et deRecreation'da, Voyages extraordinaire adlı dizinin ilk yapıtı olarak yayımladığı Cinq semaines en ballon (1863; Balonla Beş Hafta) büyük ilgi gördü. Bunun üzerine fantastik serüvenler yazmaya devam etti. Bunlardan bazıları, Voyage au centre de la Terre (1864; Dünyanın Merkezine Yolculuk) ve L'İle mysterieuse (1874; Esrarlı Ada)'dır. Romanları çok sayıda dile çevrilen ve sinemaya uyarlanan Jules Gabriel Verne, 1892 yılında Legion d'honneur nişanıyla ödüllendirilmiştir. Verne, 24 Mart 1905'te Amiens, Fransa'da hayatını kaybetmiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/kaan-alptekin-varilacak-bir-hedef-tamamlanacak-eksik-bir-yanimiz-yok-hayata-bakis-acimizda", "text": "Çok yönlü başarılı davulcu ve son yıllarda isminden oldukça söz ettiren ünlü grup Retrobüsün bateristi Kaan Alptekin ile güzel bir röportaj gerçekleştirdik. Kaan Alptekin: Tabii ki. 1983 Kütahya doğumluyum. Halkla ilişkiler ve tanıtım mezunu, yayıncı, felsefe, bilim tutkunu bir müzisyenim. Ayrıca aranje, kayıt, mix, mastering de yapıyorum. 2013'te konser dönüşü geçirdiğim trafik kazası, müziğe 5 yıl ara verip yayınevi kurmama vesile oldu. Bütün ekipmanımı satıp geri dönmemek üzere yayıncılık hayatına başladım ve daha bir çok farklı işler ve sektörlerde bulundum. Bu süreç beni fazlasıyla geliştirdi. Büyüdüm diyebilirim. Özellikle entelektüel anlamda. Günde 2 kitap okuduğum oluyordu. Hayatı daha stabil, minimal ve aşırı uçlara uğramadan yaşama kararı almam sanırım aşırı uçlarda yaşadığım 20'li yaşlar ve 30 yaşında geçirdiğim bu trafik kazasının etkisi ile oldu. Müziğe geri döndüm o başka tabi. Ama ayaklarım daha sağlam yere basıyor artık. Aslında daha önce amatör ekipmanlarla yaptığım kendi parçalarımı daha profesyonel kaydetmek için ekipman almaya başladım fakat sonra hızımı alamadım ve bir baktım ki stüdyoyu kurmuşum... İşin tuhafı, grubumun ve gelen işlerin kayıtlarını yapmaktan henüz kendi kayıtlarıma başlayamadım. Aranje, kayıt, mix, mastering, beste, klip, montaj, kurgu, her şey var. Bu kişiye göre değişen bir konu. Herhangi bir şeyde üstadlaşmak için en az 10000 saat onununla çalışmak gerekir. Bilimsel bir argümandır. Nick Menza. İlk örnek aldığım davulcudur. İlk çıkartıp birebir çaldığım şarkı ise Youthanasia."} {"url": "https://gazetesanat.com/kaan-mujdecinin-odullu-filmi-sivas-mubide", "text": "71. Venedik Film Festivali'nde kazandığı Jüri Özel Ödülü başta olmak üzere pek çok ulusal ve uluslararası ödüle layık görülen Yönetmen Kaan Müjdeci'nin ilk uzun metraj filmi olan Sivas, online film platformu MUBI Türkiye'de yayında! Yönetmen Kaan Müjdeci'nin sinemaseverler tarafından yoğun ilgi gören filmi Sivas, 26 Temmuz 2020 tarihine kadar MUBI üzerinden izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/kaan-ozturkun-teklisi-sosyal-sorumluluk-hedefiyle-yola-cikti", "text": "Kalıtsal ve ilerleyici bir kas hastalığı olan SMA ile ilgili tüm dünyada ve ülkemizde bilinç ve farkındalık oluşturmak adına çalışmalar yapılıyor. 'Bir Bakarsın Düşlerin Gerçek Olur' Kaan Öztürk'ün yorumuyla ve müziğin evrensel diliyle küçük yavrularımıza ses olmayı hedefliyor... www. ecelereumutol. com adresinden geniş çapta bilgi alabilir ve bu mücadeleye siz de destek olabilirsiniz. 90'lardan beri sahnelerde olan Kaan Öztürk, 'Büyüdüğümüz Şarkılar', '80'ler 90'lar', 'Müzikomedi' gibi isimlendirdiği çeşitli konsept sahne programları yapmakta olan; 'Eyvah Eyvah 1' filmi, İclal Aydın'la 'Hayat Güzeldir' programı gibi birçok projede de yer almış bir müzik ve sahne adamıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/kadikoy-apartmanlari", "text": "İki akademisyen, Efsun Ekenyazici Güney ve Hande Tulum, Kadıköy'de kaybolmaya yüz tutan konut dokusunu arşivlemeye ve bir hafıza albümü oluşturmaya niyetlenir... Twitter ve Instagram'daki Kadıköy Apartmanları hesaplarının profil kısmında böyle yazıyor. Efsun Hanım ve Hande Hanım dijitalleşmenin olanaklarından yararlanarak, eskimeye, yitip gitmeye yüz tutmuş değerleri, onları merak edenler ile buluşturmayı başaranlardan. İkili İstanbul'un dün olduğu kadar bugün de göz bebeği konumunda bulunan Kadıköy'ün, yenilerinde artık pek göremeyeceğimiz konut mimarisine merak salıyor. Salış o salış. İlçenin farklı pek çok mahallesindeki, noktasındaki eski İstanbul fotoğraflarına da konu olan apartmanlarını fotoğraflayan ikili, bunları Kadıköy Apartmanları sosyal medya hesaplarından paylaşıyor. Bunu okuyan bazılarınızın, paylaşılan fotoğraflardaki bazı apartmanları bildiğine, hatta oralarda yaşamak istediğine bahse varım. Birinden biri mutlaka ilginizi çekmiştir o apartmanların. Bu açıdan Efsun ve Hande Hanım bir dijital bellek de oluşturuyor. Yarın öbür gün çeşitli gerekçeler ile belki yıkılıp gidecek olan o eski İstanbul apartmanlarını fotoğraflamak çok önemli bir kültür hizmeti. Lafı daha da uzatmadan sizi ikili ile olan röportajımızı okumaya davet ediyorum. Hande Tulum; Mimarlık ve Tasarım alanındaki doktora derecesini (2018) Bahçeşehir Üniversitesinden, Mimarlık Tarihi alanındaki yüksek lisans (2012) ve Mimarlık Bölümü'ndeki lisans (2010) derecelerini ise Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinden almıştır. 2016 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesinde yarı zamanlı öğretim görevlisi olan Tulum, 2018 yılından beri İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü'nde Dr. Öğr. Üyesi olarak çalışmalarına devam etmektedir. Çalışmalarında 20. yüzyıl mimarlık pratiği, mimarlık ve sanat ilişkisi, Türkiye odaklı konut gelişimi ve apartman olgusu, modern mimarlık mirası, kentsel dönüşüm ve tasarım tarihi konularına eğilmektedir. Efsun Ekenyazıcı Güney, lisans (2002), yüksek lisans (2005) ve doktora derecelerini (2013) Yıldız Teknik Üniversitesinden almıştır. 2006 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi'nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başlayan Ekenyazıcı Güney, 2013 yılından beri İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü'nde Dr. Öğr. Üyesi olarak çalışmalarına devam etmektedir. Çalışmalarını ağırlıklı olarak Türkiye'de konut ve apartman olguları, kentsel dönüşüm, mimari miras, yeniden işlevlendirme, bellek mekan ilişkisi ve tasarım eğitimi konuları üzerine yoğunlaştırmaktadır. Bizim için kentsel dönüşümün Kadıköy'de yaygınlaşarak mevcut konut dolayısıyla da apartman dokusunun bozularak yeniden şekillendiğini fark etmek önemli bir itki oldu. Burada kısa bir süre içinde yıkılan apartmanların bir kısmı aslında belirli bir dönemi temsil eden, modern mimari mirasımızın temsilcileri idi. Mimarlık literatürü için bu yıkılan ya da yıkılma riski olan apartman yapılarının belgelenmesinin gerekli olduğunu düşünüyoruz. Bu sayede kent dokusundan silinmekte olan yapıları toplumsal hafızanın bir parçası olarak saklamanın mümkün olacağına inanıyoruz. Bu nedenle sosyal medyadan da yararlanarak daha çok kişiye ulaşmayı hedefledik. 2019 yılında Kadıköy Apartmanları Instagram hesabını açtık ve yakın zamanda da Twitter hesabını açtık. Kadıköy farklı kitlelere, farklı yaş gruplarına sosyo-kültürel alternatifler önerebilen önemli bir merkez. Aynı zamanda Kadıköy, Anadolu Yakası'nın en eski yerleşim merkezi olduğu için İstanbul'un barınma kültürünün adımlarına ilişkin pek çok farklı dönemin -ahşap köşkler, kagir konaklar, kira evleri, apartmanlar, sayfiye evleri, müstakil betonarme villalar gibi- temsilcilerine burada rastlamak mümkün. Dolayısıyla insanlar Kadıköy'den hem sosyo-kültürel anlamda beslenebiliyor hem de barınma anlamında geçmişle ilişki kurabiliyor. Bu noktada Kadıköy bizce incelenmesi gereken bir semt. Ayrıca, ikimiz de Kadıköylü olduğumuzdan bu bölgeyi hem kendimiz daha iyi tanımak hem de isteyenlere tanıtmak istiyoruz. Kadıköy Belediyesi Arşivi'nde araştırmamızı derinleştirdiğimizde daha önce adlarını duymadığımız, literatürde yer verilmemiş, gizli kalmış pek çok mimar ismi ile karşılaştık. Bu isimlere ilişkin derinlemesine araştırmalar yaparak onları bilinir kılmaya çalışıyoruz. Ayrıca araştırmamızı Kadıköy'de cephe organizasyonu bağlamında kıymetli olduklarını düşünürsek incelediğimiz apartmanlar üzerinden bir analiz yapıldığında, bu bölgede birbirleri ile uyum içinde olduğunu düşündüğümüz mimarlık yaklaşımlarına rastladık. Özellikle cephe tasarımında dolu-boş ilişkisi, oranlar, malzeme ve renk seçimi gibi benzerlikler söz konusu. Öte yandan mimarlık ve sanat birlikteliği konusunda da cephelerde panolara yer verilmiş apartmanlar üzerinden benzer bir tutum okunabilir. Bir diğer önemli konu ise Kadıköy'deki farklı bölgelerin kendilerine has dinamiklerinin oluşu ve bu bölgelerin kendi içlerinde bile farklılaşıyor olması. Mesela, Bağdat Caddesi üzerinde bulunan apartmanlar ile caddeye paralel sokaklarda bir farklılık göze çarpar. Cadde'ye cephesi olan 1960 sonrasına tarihlenen orijinal apartmanlar ele alındığında semtin bu önemli aksına/bulvarına bakan cepheye mimarların diğer cephelere göre çok daha özenli yaklaştıkları anlaşılıyor. Genellikle yapıların ön cephelerinde malzeme, doku, form arayışları dikkat çekici iken diğer cephelerde oldukça sade, ön cepheyle pek de ilişki kurmayan bir tutum gözleniyor. Caddeye paralel sokaklarda ise 1930'lardan 1970'lere kadar devam eden sayfiye kültürüne dair izleri; az katlı, araziye yatayda yerleşmiş, geniş balkon ve pencereleri olan apartmanlar aracılığıyla bulmak mümkün. 1965 yılındaki kat mülkiyeti yasasını takip eden yıllarda hızla artan apartmanlaşma sürecinin de etkisiyle müteahhitler inşa pratiğinde önemli bir rol oynamaya başladılar. Mimarlarla çalışan müteahhitler olduğu gibi kendileri müteahhitlik yapan mimarlar da vardı. Örneğin, Kadıköy apartman mimarlığının önemli temsilcilerinden olan Melih Koray, tasarımının müteahhitler tarafından olması gerektiği gibi gerçekleştirilmediğini düşündüğü için kendisi müteahhit olmaya karar verir ve bu şekilde pek çok yapıya imza atar. Bunun nedenlerinden biri ise, apartmanlaşma sürecinin hızlandığı 1960'lı ve 1970'li yıllarda, müteahhitlerin özellikle plan organizasyonu bağlamında, benzer ürünler gerçekleştirmesidir. Ayrıca, yapıları birbirinden ayrıştırmak için bir çözüm yolu olarak ele alınan mimarlık ve sanat birlikteliği yaklaşımı da müteahhitlerce ele alınmış ancak bu kez bu birliktelik, konutların müşterilere daha pahalıya satılması için görsel bir etken olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla hem amacından şaşmış uygulamalar hem de bir standartlaşma döneminden bahsetmek mümkündür. Günümüzde ise müteahhitlerin, inşa sürecinde, mimarlardan neredeyse daha çok rolü olduğu iddia edilebilir. Ancak bu yine bir standartlaşmaya neden olmaktadır. Bu durum, özellikle Kadıköy'de yeni inşa edilen apartmanların cephe kurguları ve plan tipleri üzerinden anlaşılabilir. Ayrıca, kentsel dönüşüm sürecinde aktif rol alan çoğu müteahhitin yıkılmak üzere olan yapıda bulunan sanat eserlerinin korunması konusunda da dikkatli davranmadığı çeşitli örnekler üzerinden bilinmektedir. Bizim için yapıya ilişkin çok önemli bir unsur balkon. Hatta özellikle balkonlara ve balkon parapetlerine odaklanmaya başladığımız bir araştırma da yürütmeye çalışıyoruz. Bu sırada, anladık ki aslında Kadıköy'de pek çok yapıda, balkonlar özenle tasarlanmış, parapet tasarımına önem verilmiş, kısaca yapının dikkat çekici bir bölümü olarak balkona rol verilmiş. Biz bunu olması gereken bir tutum olarak görüyoruz elbette çünkü her insanın, evinde bir nefes noktasına ihtiyacı var. Balkonlar olmaksızın bu mümkün değil. Ancak ne yazık ki, günümüzde, pek çok yapıda, balkonların artık balkon olmaktan çıktığını görüyoruz. Bunlara rağmen, pandemi döneminde, pek çok insan, balkonun değerini ve hayatımızdaki rolünü daha iyi anladı bizce. Bu yüzden, bu toplumca yaşadığımız sıkışmışlık hissine karşın bir kurtarıcı olan balkonun değeri anlaşılmış olabilir diye düşünüyoruz. Balkon pek çok farklı işlevin yer alabildiği bir mekan ve neredeyse Rönesans'tan beri de popüler. Şiire, tiyatroya defalarca konu olmuş ve farklı bir temsil gücü olan bir mekan; balkon. İsteyen balkonunu bir dinlenme, keyif noktasına çevirebilir isteyen küçük bir hobi bahçesine. Ayrıca balkon, bizim kamusal alana sunduğumuz yüzümüz de bir anlamda. Bu yüzden çok önemli. Elbette, İtalya'da, özellikle uzun karantina döneminde, balkon açık havaya çıkılabilen, hayatın bir simgesi olarak yeniden işlevlendi. Balkonlarda, uzaktan da olsa sosyalleşildi, konserler bile verildi. Türkiye'de, günümüzde, çoğu yeni inşa edilen yapıda, balkona ya yer verilmiyor ya da Fransız balkonu diye adlandırılan aslında bir mekan vaat etmeyen balkonlar söz konusu. Aslında balkon vazgeçilebilecek bir mekan değil çünkü balkon, sokağa, dışarıya erişebildiğimiz bir ara mekan ve bu mekana dair hakkımızdan vazgeçmememiz gerekir. Elbette bunun olması için konutların özellikle iç mekan organizasyonunun işlevsel biçimde kurgulanması, örneğin depo, kiler gibi ihtiyaçların giderilmesi gerekir. Böylece, balkon, bu gibi nedenlerle farklı biçimlerde değerlendirilmez. Ama bize göre, yukarıda da bahsettiğimiz üzere, pandemiyle birlikte balkonun önemini iyice anladık. Pandemi, önümüzdeki yıllarda, balkonların yeniden ele alınması açısından bir değişim yaratabilir. Sadece İtalyan mimarisi değil aslında. Kadıköy'de pek çok farklı dönemde, farklı etkenlerden bahsetmek mümkün. Örneğin 19. yüzyıldan itibaren Levantenler var Kadıköy'de. Tubiniler, Lorando Ailesi, La Fontaine, Whittall aileleri gibi. Bu aileler, köşkler, konaklar, malikaneler inşa ettirmiş, dolayısıyla Kadıköy'de, özellikle Moda'da konut dokusunda söz sahibi olmuş. Böylece, günümüze dek ayakta kalabilmiş kimi yapılar sayesinde, Levanten mimarlığının izlerini görebiliyoruz. Bu yapılar arasında 1865 yılına tarihlenen Assumption Kilisesi var, mimar Giovanni Barberini imzalı. Yine 1927'de inşası tamamlanan ve mimar U. Ferrari tarafından tasarlanan Haldun Taner Sahnesi, Kadıköy'deki çeşitliliği simgeleyen yapılardan. Dolayısıyla Kadıköy'ün mimari açıdan zenginliği, tüm bu farklılıklarla mümkün olabilmiş diyebiliriz. İkimiz de tropikal modernizm ve sürdürülebilirlik yaklaşımlarını takip ediyoruz. Coğrafyayla, iklimle mücadele etmek yerine onlarla birlikte düşünen mimarları ve onların mimari yaklaşımlarını kıymetli buluyoruz. Burada ayrıca vernakülerin etkisini modern biçimde tasarımlarına yansıtabilen mimarları da vurgulamamız gerekir. Tasarımlarında saydığımız öğeleri ve insan ölçeğini önemsediğini düşündüğümüz Lacaton & Vassal, Kazuyo Sejima, Tomohiro Hata, Taller Estilo bunlara örnek olabilir. Türkiye'de ise Çinici Mimarlık, Eyusta Mimarlık, Halukar Mimarlık farklı ölçeklerdeki tasarım çözümleriyle ilgimizi çeken tasarım ofislerinden diyebiliriz. Elbette çok fazla var ancak ilk aklımıza gelenler bu şekilde. 1930'lardan 1980'lere doğru kronolojik açıdan ilgimizi en çok çeken apartmanları kısaca saymamız gerekirse; Mühürdar Caddesi'nde bulunan, 1934 yılına tarihlenen ve Mimar Cavit Raşit tarafından tasarlanmış, eski adıyla Mühendis İzzet Bey Apartmanı, dönemin kira evi kavramını da yansıttığı için bölgedeki ender yapılardan. Benzer biçimde, Yenifikir Sokak'ta yer alan Zeki Sayar'ın 1940 yılında tasarladığı apartman da yuvarlak hatlı balkonları ve bir köşe parseli heykelsi biçimde sarışıyla bizim için özel bir yapı. 1956-1957 yıllarına tarihlenen, Moda'da bulunan, Emin Onat tasarımı, modern mimarlığın temsilcilerinden olan Atıfet Apartmanı da ilgimizi çeken başka bir yapı. Bunlara ek olarak, Bağdat Caddesi üzerinde bulunan, 1961 yılında inşa edilen ve mimar Muammer Gerekli tarafından tasarlanan Dilek Apartmanı çalışmamız kapsamında ilk incelediğimiz ve sevdiğimiz yapılardan biri. Moda'da bulunan ve yine organik tasarım diliyle dikkatimizi çeken Melih Koray tasarımı, 1978 tarihli Mehtap Apartmanı da girişinde yer alan sanatçı İlgi Adalan imzalı bir panoya sahip olmasıyla da oldukça hoşumuza giden bir diğer önemli yapı. Yine Moda'da konumlanan, Behruz ve Altuğ Çinici tasarımı olan, 1979'a tarihlenen Subaşı Apartmanı da özellikle giriş holü ve iç mekan organizasyonundaki farklı yaklaşımlarla oldukça dikkat çekici bir yapı. Yine elbette fazla sayıda, önemli bulduğumuz apartman var ancak öncelikle aklımıza gelen yapılar bunlar. Buradaki apartmanların cephelerinde kullanılan malzemeler ve birtakım yapım detaylarının belirli dönemleri temsil ettiğini biliyoruz. Malzeme ve teknik üzerinden çeşitli trendler söz konusu olmuş. Örneğin 1950-1980 aralığında cephede traverten kaplamanın sıklıkla kullanıldığını, cepheye dinamizm katmak adına birtakım düzlemlerin cepheye entegre edildiğini, hatta balkon korkuluklarının özenle tasarlandığını söylemek mümkün. Ayrıca yine bu döneme tarihlenen kimi apartman cephelerinde mimarlık sanat ilişkisine referans veren panolara da rastlıyoruz. Bu panoların, yer aldığı apartmanlara ayrıştırıcı bir özellik verdiği muhakkak. Geniş arsalarda konumlanan apartmanlarda genellikle büyük balkonlar, pencere açıklıkları ve parapetler yardımıyla yatay bir tasarım diline rastladığımızı da ifade edebiliriz. Öte yandan daha dar cepheli yapılarda strüktürel sistemin bir çerçeve kurgusu oluşturacak şekilde dışa vurulduğu birtakım örneklere de rastlanmakta. Sosyal medya hesaplarımız aracılığıyla belgeliyoruz ve arşivlemeye çalışıyoruz. Gelecek hedeflerimizden biri ise Kadıköy'de farklı unsurlarıyla incelenmeye değer olduğunu düşündüğümüz apartmanlara odaklanan bir kitap yazmak. Öncesinde, elbette, belgeleme ve araştırma anlamında kat etmemiz gereken daha çok mesafe olduğunu da vurgulamalıyız. Sohbet için teşekkürler. Son sözlerinizi alabilirim. Biz Kadıköy Apartmanları çalışmasını aslında büyük bir hevesle ve amatör bir ruhla yürütüyoruz. Bahsettiğimiz apartmanları belgelemeye başladığımızdan beri arşivimizdeki pek çok yapı yıkıldı. Oysa bu yapıların bir kısmı, taşıdıkları özgün değerler gözetilerek modern mimarlık mirası temsilcileri olmaları bağlamında korunabilirdi. Bu yüzden mümkün olduğunca belgelediğimiz bu yapıların herkese ulaşmasını istiyoruz. Bu sayede insanlar, geçmiş konut kültürleri ile daha yakından ilişki kurabilir ve Kadıköy'deki zengin mimari üretimin daha da farkına varabilir. Zaten sosyal medya hesaplarımız aracılığıyla anladık ki bu konuyla ilgilenen pek çok insan var. Bu noktada, biz, takipçilerimizin de desteği ve yardımıyla da Kadıköy'e ilişkin oluşturmaya çalıştığımız hafıza albümü üzerinde çalışmaya devam edeceğiz."} {"url": "https://gazetesanat.com/kadikoy-emek-tiyatrosu", "text": "Kadıköy Emek Tiyatrosu, 8-14 Mart tarihleri arasında çevrimiçi olarak gerçekleşecek festivali ile dikkatleri üstüne toplamaya başladı bile. Kadınlar Şenlikte organizasyonunun ikincisini düzenleyen Kadıköy Emek Tiyatrosu, günler sürecek bu online festivalinde yelpazeyi de geniş tutuyor. Tiyatro oyunlarından sohbetlere, Nilipek konserinden Füsun Erbulak söyleşisine kadar bir karnaval havası yaratan Emek, bu yılki organizasyonunun temasını Bellek olarak belirledi. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün tarihi değeri ve bugünkü önemini bu etkinlikler dizisi ile karşılayan Emek Tiyatrosu, ilk gün (8 Mart) 5 kısa oyun ile Youtube üzerinden seyircisinin karşısına çıkıyor. Yeni normale / pandemi şartlarına uygun bir şekilde hazırlanan festivaldeki oyunlar, farklı ülkelerden oyuncuların performansları ve 5 farklı yazarın kaleme döktüklerinden oluşuyor. Festivalin ayrıntılarına ve tüm programa buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/kadikoy-emek-tiyatrosu-oyun-saatini-sabirsizlikla-bekliyoruz", "text": "Türkiye'deki kültür & sanat girişimlerinin, işlerinin belkemiği olan İstanbul'da, bu alacalı şehirde Kadıköy de şehrin sahip olduğu en önemli değerlerden biri. 2012 yılında kurulan Kadıköy Emek Tiyatrosu da 8 yılını geride bırakırken şehrin, semtin önemli kültür & sanat mekanlarından, tiyatrolarından biri olarak varlığını koruyor. Pandemi koşulları ile beraber en ağır darbeyi hisseden alanlardan birinin tiyatro olduğunu hesaba kattığımızda mekan hayatına elbette serbest dönemlerindeki gibi devam etmiyor. Pınar Yıldırım tarafından kurulan Kadıköy Emek Tiyatrosu, bu on yıla yakın süre içerisinde bendeniz de dahil olmak üzere farklı birçok kesimden tiyatro severi harika oyunlar ile buluşturmasını bildi. İçinde bulunduğumuz salgın koşullarında canlı yayın imkanını kullanarak sinema sohbetleri, söyleşiler, seminerler gerçekleştiren Kadıköy Emek Tiyatrosu, sahnesinde oynanan oyunların adları ile süslenmiş kupa bardakları ile de bir online mağaza açtı bu dönemde. Kendisine mesele etmiş sorunları da içerisinde barındıran Kadıköy Emek Tiyatrosu, online atölyeleri ile de faaliyetlerini internet üzerinden gerçekleştirmeyi sürdürüyor. Uzun sözü kısa keserek lafı tiyatroya bırakalım. Şimdi siz 27 deyince ben de bir Voov! Çok küçükmüşüm, resmen cahil cesareti, dedim içimden. Aslında çok bir numarası yok, cehalet diyeyim geçeyim. Nasıl bir dünyanın içerisine gireceğini bilmeden bir hayalin peşine düşüyorsun, sonra yaş 35 oluyor, yine de iyi ki yapmışım diyorsun. Bir kapıya tutuldum, o kapının peşine düştüm. Sahnenin iki girişi var. Bu yıla kadar diğer girişi görmemişti seyircimiz. Şimdi Teras'a oradan çıkılıyor. Sizin her zaman girdiğiniz, oyunu beklediğiniz o büyük siyah kapı var ya hani, işte ona tutuldum! Tutuluş o tutuluş. Ailemin büyük desteğiyle anahtarı elime alma cesareti gelmiş oldu. 2009'da Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümünü bitirdikten sonra farklı tiyatrolar ve eğitim merkezlerinde çalıştım. Koymak istediğim bir iki oyun, çalıştığım kurumlar yahut kurumun destekleyicileri tarafından sansürlendi. Babam da Hikayelerini nasıl anlatmak istiyorsan öyle anlat; sansürsüz, kendi yerinde, dedi ve macera böyle başlamış oldu. Hep şanslı bir insandım. Camiadan kimseyi tanımaksızın girdim mekan işletmeciliğine. İlk yılımda müthiş insan Özen Yula ile tanıştım; Kırmızı Yorgunları oyununu hediye etti bize. Kendisine hala minnetim sonsuzdur. Beyti Engin yönetiminde oyuna tiyatro camiasının tanıdığı özel insanlar dahil oldu. İlk yılın sonlarına doğru Engin Alkan sahnemize tesadüfen geldi ve bir başka efsane buluşma da onunla gerçekleşti. Küskün Müzikal gibi hala sorulan, talep edilen bir oyunumuz çıkmış oldu ortaya. Engin Alkan gibi bir deha sahnemizin daimi hocası oldu. Eğer yoldaysan karşına hep yolda olan insanlar çıkar ve o insanlar hep doğru zamanda oradadır. Emek'in tanınması, yoğun takvimi, talep edilen bir sahne olması iki yıl içerisinde kendini tamamlamış oldu. Ama asıl ondan sonra başlamış oluyor zaten. Nasıl devam edeceksin? Büyük isimlerle başladın hadi otur düşün, ayıkla pirincin taşını, diyor hayat sana. Taş yediremezsin seyirciye bundan sonra. Başladığın seviyenin ya üzerine çıkacaksın ya o seviyeyi koruyacaksın. İki yılda bilinen, tanınan bir sahne mi oldun? Aşağısına bir düş de gör, diyor o zalim dünya. Ne bilinirlik, ne tanınırlık... Un ufak olur, yok olup gidersin, diyor. Sonra gelsin mide ağrıları, gitsin migren atakları. Pandemi öncesinde öyle yazılıp çizildiği gibi altın çağımızı yaşamıyorduk. Hatta çok net rakam verebilirim; son 10 yılın en düşük seyirci ilgisi yaşanıyordu. Alışveriş merkezlerinin içerisine açılan tiyatroların popüler yapımcıları ve dizilerin ünlü simalarıyla yapılan büyük prodüksiyonlar yanıltmasın kimseyi. Tiyatro kötü bir sezon yaşıyordu. Nitelik olarak demiyorum. Kimsenin yaptığı işle ilgili iyi ya da kötü diye ayrım yapmak benim haddim değil. Haddi kendinde bulanlar buyursun konuşsun tabii, saygı duyarım. Teras aslında, pandemideyiz duruyoruz, derken inşa edildi. Yukarıda böyle bir alanımız vardı ama seyircimize 8 sezon boyunca hiç göstermemiştik. Pandemi koşulları bizi, hep düşündüğümüz ama gerçekleştirmek için bir türlü harekete geçmediğimiz bir alanı kullanışlı hale getirmemize etken olmuş oldu. Teras'la birlikte 12 ay tiyatro, demek istiyoruz. Hava koşulları elverdikçe söyleşiler, açık hava için tasarlanan oyunlarımız devam edecek. İlk sezonu İkinci Hayat adıyla açmıştık. Şimdi ikinci sezon için hazırlıklara başladık. Mayıs ayında yavaş yavaş başlayacağız gibi tasarlıyoruz. Yeni metinler yazılıyor şimdiden. Şu anda bu sürece nasıl adapte olacağımızı, her şey normalleştiğinde dijitalin hayatımızın ne kadarını hala kapsıyor olacağını ekibimiz içerisinde tartışıyoruz. Üretimlerimizi moda olan bir yapının üzerine inşa etmek değil de değişen dünyanın içerisinde yenilenirken biz Emek olarak nasıl bir model kuracağımızı konuşup, bu dünyayı tanımaya, sindirmeye, özümsemeye çalışıyoruz. Yeni projeleri tasarlarken dijital dünyayı kapının dışında bırakmak gibi bir düşüncemiz yok. Tiyatro, tüm disiplinleri içerisinde barındıran bir sanat. Biz de Kadıköy Emek Tiyatrosu olarak gökkuşağının sekizinci rengi bulunduysa, merhaba sekizinci renk, deyip elimize bir fırça alıp o rengi tutturana kadar boya karacağımızı biliyoruz. Tabii tabii. Askıda bilet uygulamamız tüm etkinliklerimiz için geçerli. Mesela sevgili Defne Halman, ara ara öğrenciler katılabilsin diye söyleşiler için bilet alıp askıya bırakır. Öyle de yüce gönüllü bir insandır Defne. Adını anmadan da geçmek istemem. Tekrar Kadıköy Emek Tiyatrosuna gelip, oyun saatini beklerken etrafta aylaklık etmeyi dört gözle bekliyorum. Sohbet teklifini kabul ettiğiniz için teşekkürler! Ben teşekkür ederim ekibimiz adına. Oyun saatini beklemeyi biz de en az sizin kadar sabırsızlıkla bekliyoruz. Ben inanıyorum, siz de inanın; yakındır o oyun başlıyor zilinin sesini duymamız."} {"url": "https://gazetesanat.com/kadim-anadolu-mutfak-kulturu", "text": "Dünya üzerinde var olan her yemek kültürü esasında bir medeniyetin en büyük sosyal iz taşıyıcısıdır, bu nedenle tarihi yaşanmışlıkların en büyük izlerini yansıtan Kadim Anadolu Mutfak Tarihi hakkında bildiklerimi paylaşmak için yazıyorum. İnsanın yeryüzünde görülmesinden günümüze değin geçen süreçte doğada gösterdiği yaşam mücadelesi ve beslenme ihtiyacı, sürekli değişen yemek kültürlerini var etmiştir. Dünya üzerinde var olan her yemek kültürü esasında bir medeniyetin en büyük sosyal iz taşıyıcısıdır. Örneğin, Neolitik Dönemde avcı-toplayıcı olarak yaşamını sürdüren insanların yemek kültürü ile günümüz yemek kültürü arasında nice medeniyet ve kavimlerin yaşamsal izleri, pek çok farklılık göstermektedir. Göçle gelen toplulukların birbirleriyle etkileşimi sayesinde, Anadolu Mutfak Kültürü çeşitlenmeye ve zenginleşmeye devam etmiştir. Benim ilgimi çeken ise göçlerle birlikte sürekli değişen yaşam kültürleri ve yansımaları. Sosyal hayatta, sıkça karşımıza çıkan besinlerin aslında çok eski dönemlerden günümüze yadigar kaldığını aktarmak isterim. Geleneksel Anadolu Mutfak Kültürü, Anadolu'da yaşayan medeniyetlerin gelişmişlik düzeylerine göre, her dönemin kendine has özelliklerinin şekillendiğini kanıtlayan bir mutfak kültürüdür. Anadolu mutfağı zaten her medeniyete göre farklılık gösteren mutfak mimarisi, yemek çeşitleri, ilginç pişirme yöntemleri, kalabalık sofra düzenleri, kış için hazırlanan konserve yiyecekleriyle kendine özgü bir mutfaktır. Yetişen ürünün hasat edilip toplanışına ve tarlanın bulunduğu yerin havası ve suyuna kadar temiz ve uygun olması bile Antik Anadolu insanının sosyal bilincinin bir tür yansımasıdır. Öte yandan bu besinlerden yemeğin yapılış yöntemi, Anadolu'nun yaşanmışlık izlerini taşımaktadır. Buğday başakları, ateş üzerinde dövülerek yeniyor olması ile dönemin izlerinin kadim şahitleridir. Olgunlaşmış olanlar ise toplanarak harman yerinde at ve öküzlerin çektiği düven ile dövülür. Savrularak, samanından ayrılan buğdayın bir kısmı taş dibeklerde ağaç tokmaklarla dövülerek, buğday kepeğinden ayrılarak 'dövme' elde edilirdi. Özellikle de Anadolu mutfağına bakır, tunç ve demirin hatta ağaç kaplarının dahil olmasıyla yörelere özgü mutfak kültürleri de çeşitlenerek zenginleşmiştir. Özellikle ekmek, börek, çörek gibi un mamüllerinin çoğunun aslında Hitit mutfağından günümüze miras olduğunu söyleyebilirim. Başkentleri Boğazköy'de, saray ve tapınaklarda antik mutfak ve yemekhaneler bulunmuştur. Yapılan kazı çalışmalarında, Hitit evlerinde, pişirme gereksinimleri için ocaklar ve fırınlar bulunmuştur. Hititler'de yağın ve balın çok özel bir yeri vardı. Anadolu tıpkı et besiciliğinde olduğu gibi arıcılık ve bal üretiminde de Mezopotamya'ya öncülük etmiştir. Yabanıl hayvanlardan geyik, karaca, yaban koyunu, yaban keçisi, yaban domuzu ve tavşan avlanırdı. Kuşlardan en çok ördek ve keklik avlanmıştır. Hititlerin mutfak kültürleri, geçmiş dönemine göre zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Hayvanın geri kalan eti ileride yenilmek üzere ateşte kavrulup, küplere doldurulup üzeri hayvanın eritilen yağı ile kapatılarak saklanırdı. Başka bir saklama yöntemi de hayvanın parçalanan kemikli etleri, ağaç dallarına asılarak kurutulup, kışın kullanılıyordu. Ayrıca hayvan derisinden ya da ağaçtan yapılan yayıklar kullanılarak, tereyağı elde ediliyordu. Hatta günümüzde Tarhana Çorbası geçmiş dönemde bile yoğurdun da fazlası açık havada yumurta büyüklüğünde topak haline getirilip kurutularak, kışın ise suda yumuşatılarak kullanılıyordu. 1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçukluların eline geçmiş ve 1077 yılında da Anadolu Selçuklu Devleti kurulmuştur. Selçukluların Anadolu'ya yerleşmesiyle mutfak kültürleriyle ilgili bilgiler de yazılı kaynaklarda yer almaya başlamıştır. Bize geçmiş dönemden bilgiler veren en önemli kaynak, Kaşgarlı Mahmud'un Divan-u Lügati-t Türk ve Dede Korkut Hikayeleri'dir. XIII. Yüzyılda yaşayan Mevlana'nın eserleri de önemli kaynaklar arasında yer alır. 600 küsür yıl boyunca hüküm süren imparatorlukta, Osmanlı Sarayı ve dönemin zengin konakları daima önemli rol oynamıştır. Yabancı gözlemcilerin yazdıklar kaynaklarda, Fatih döneminde sarayda elçiler için verilen ziyafette; terbiyeli çorba, kuzu kebabı, tandır kebabı, kızartılmış tavuk, enginar yahnisi, yaprak sarması, patlıcan dolması, şerbet gibi günümüz yemeklerinin bir çoğuna rastlarız. Osmanlı mutfağı denince akla gelen baharatın aslında Arap Mutfak Kültüründen geldiği, günümüz insanı tarafından bilinmemektedir. Kimyon, safran, hardal, kişniş ve tarçın halen tat kattıkları yiyecekleri dönüştürmeye devam ediyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye mutfağı ile ilgili bilgilerin çoğunu ise yazılı kaynaklarda daha çok İstanbul Mutfağı oluşturmuştur. Oysa ki, Cumhuriyeti Dönemi'nde yemekler, Anadolu'da daha önce yaşamış tüm medeniyetlerin mutfak kültürlerinin harmanlanması ile var olan yemeklerdir. Geleneksel Anadolu Mutfak Kültürü bu dönemde bile özgünlüğünü korumuştur. Elde edilen besinlerin depolanması için yapılan işlemler, küplerde, tahta ambarlarda ve besin saklama kuyularında muhafaza edilip depolanmasına kadar özgünlüğünü korumuştur. Yeni bir yazıda buluşana dek, hayatınızda yaşam coşkusu ve mutluluk daim olsun. Konuyla ilgili yorum ve önerilerinizi bekliyoruz. Sanatla ve hoşçakalınız!"} {"url": "https://gazetesanat.com/kadin-damizlik-kizin-oykusu-imge", "text": "Feminizm köken itibariyle Latince kadın anlamına gelen 'femine' kelimesinden türemiştir ve temelinde 'kadının özgürleşmesi' düşüncesi yatar. Bu akım uygarlık tarihi boyunca sürekli ikincil konumda yaşamak mecburiyetinde kalan kadının bu durumdan kurtuluş hareketinin doktrinidir. Feminizm, kadınla erkek arasındaki toplumsal farklılıkları, nedenleri ve sonuçlarını ele alır. Kadına yönelik olan her hakkı savunmayı başlıca görev sayar. Feminizm hareketi kadının değersiz olmadığı, kadının erkeğin bir parçası olarak değil kendi başına bir bütün olarak ele alınması gerektiğini ve geleneksel kadın algısını değiştirmeye çalışmıştır. Kadınların oy kullanması, mülkiyet hakları, eğitimde eşitlik ve siyasi özgürleşme gibi temel haklar feminist dalga hareketlerinde ele alınmıştır. İnsanın zoon politikan olarak belirtildiği Grek toplumundaki kadının kölelerle eş tutulduğunu, hukuksal bir varlık olmadığından, yaşamları boyunca reşit sayılmadıkları için zoon politikan tanımına giremezlerdi. Tarihin derinliklerinden gelen kadının varlığının değersizliği feminizm ile birlikte savunulmaya başlanır. Kadınların hakları için bilinçli olarak ve büyük kitleler halinde harekete katılmaları 1789 Fransız Devrimi ile gerçekleşir. Devrim Fransız kadınlarına tam anlamında olmasa bile bir ölçüde çalışma ve yeteneklerine göre belli konumlara gelme hakkı kazandırır. Her ne kadar direnişler, yazınlar ve eleştiriler meydana gelse de kolektif bilinçte oluşan kadın imgesi değişim yaşamaya başlamıştır. Feminizm içerisinde yer alan cinsiyet ve toplumsal cinsiyet terimlerinin de geçmişten günümüze değin yanlış bilindiği aşikardır. Cinsiyet terimi kadın ve erkek olmanın biyolojik açıklamasıdır. Toplumsal cinsiyet ise kadın ve erkeğe toplum tarafından dayatılan anlamlar ile belirlenir. Biyolojik yapıdan ziyade cinsiyetlere yüklenen ruhsal psikolojik anlamlandırmalardır. Örneğin; toplumda kadına duygusallık, çocuk doğurma, yemek yapma, evde eşini bekleme özellikleri verilirken erkeğe güçlülük, eve para getiren, kararları alan, her alanda söz sahibi olma özellikleri verilmesi toplumsal cinsiyettir. Kadına bakış Latince 'imagos' sözcüğünden türeyen imgeyle birlikte edebi metinlerde ortaya çıkmaktadır. Duyu organlarımızın dıştan algılaması sonucu nesnenin bilince yansıması ve farklı disiplinler içinde kullanılmasıyla birlikte kalıpyargıların değişim sürecinde etkin rol oynamıştır. Yazar ile bilinçaltı, yazar ile toplum arasındaki bağlantıyı edebi metinlerde bilinçaltımızı kontrol eden dürtülerin dışa aktarımı olarak ortaya çıkarır. İmgebilim toplumun bakış açısını yansıtma, toplumu anlama ve kadına bakışı görmek için bir yol gösterici olmasıyla birlikte feminizm de toplumsal tarihe ışık tutma, toplumsal tarihin eleştirisi yapma ve toplumsal tarihe yön vermeye çalışarak imgebilim çalışmalarıyla işbirliği içerisindedir. İlk imge çalışmaları 'ben' ve 'öteki' kavramlarını ele alırken zamanla 'ben', 'biz' ve 'burası'nı ele almaya başlar. Tarihsel sürece baktığımız zaman ben'in hiçbir zaman öteki'yi anlamaya çalışmadığı görülmektedir. 'Kadın olan ben' ile 'erkek olan ben' imgelerinin arasında nasıl bir ötekileştirme olduğu edebi metinlerde görülmektedir. Erkek olan ben'in kadın olan ben'i farklılaştırdığını, biz olmaktan ziyade sadece erkeğin kendini ben olarak görmesi sonucunda kadınların tarihsel süreçteki seyri öteki olarak devam etmiştir. Toplumsal, siyasal, kültürel vb. olaylar ve süreçlerde kadın sadece erkeğin çok boyutlu yaşamındaki giderilmesi gereken ihtiyaçlarında ortaya çıkarılmış geri kalan kısmında ise öteki olarak hayatını sürdüre gelmiştir. Margaret Atwood'da eserinde hem erkeklerin hem de toplumun kadını nasıl 'öteki' olarak gördüğü hem de dönemin toplumsal ve siyasal bir öz eleştirisi yapmıştır. Yazar, şair, eleştirmen, denemeci ve feminist olan Atwood eserini 1984 yılında Batı Berlin'de kaleme almıştır. Kitabın arka kapağında yazan tek satırlık 'Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu.' cümlesi her şeyi özetler niteliktedir. Feminist distopya olan eserde devlete yönelik olan saldırılar sonucu Gliead Cumhuriyeti'nin kurulması ve ülkenin askeri diktatörlükle yönetilmeye başlamasıyla beraber dinsel temellere dayanan bir sisteme geçiş yapmaları, kimyasallar ve hastalıklar yüzünden doğurganlığın azalması bu yüzden 'damızlık' kavramının ortaya çıkması, kadınların sadece doğurganlığı ile hayatta kalabilmeleri ve değer görmemeleri, itaatsizlik halinde cezalandırılmaları, sınıfların rütbelerin olması ve toplumsal ilişkiler anlatılmaktadır. Kadınlar hangi erkeğin buyruğunda ise o erkeğin ismiyle çağrılmaktadır. Toplum kısırlar, doğurma yaşını geçmiş olanlar ve hizmetçiler olarak ayrılır. Kırmızı uzun elbise, kırmızı eldiven, kırmızı peçeler ve beyaz başlık giyen damızlık kızları kahverengi elbiseli teyze denilen kadınlar eğitmektedir. Çiftleşme sürecinde duygusal bağ kurma, özel eşya edinme, konuşma, okuma ve yazma yasaktır. Damızlık kızlar yüksek rütbeli erkeklere aittir ve onlara çocuk doğurmaktan başka şansları yoktur. Kadının sadece bedenleriyle var olduğu eserin her satırında yer alır. Mesela; Komutan'a bir bebek vermek için zamanı kalmayan damızlık kız Komutan'ın Karısı tarafından Komutan'ın şoförüne gönderilmektedir. Eserin diğer satırlarında ise dine bakışı hem de erkeğin din ile bütünleşerek kadın üzerindeki hegemonyası verilmektedir. Kadının erkeğin isteğine göre yaşaması gerektiği algısı açıkça görülür. Hiçbir şekilde 'biz' yaratılmaya çalışılmadığı, kadının ötekileştirildiği, her defasında ayinler ile kadının duygu ve düşüncelerinin elinden alınmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Kadın kendisine verilen yaşantıyı istemediği takdirde ağır koşullarda çalışılan kolonilerden birine sürgün edilir. Gliead Cumhuriyeti din ve askeri gücü eline alarak insanları yönlendirmektedir. Romanı okuduğunuz takdirde yazarın kendi algı dünyasında imgeleri nasıl kullandığını, kadına karşı tutumu, siyasi, toplumsal, tarihsel ve dini bakış açılarına göre nasıl oluşturduğu görülür. Atwood'un kitabına aktarmış olduğu hayali rejimin aslında gerçekte var olduğu sonucu çıkarılır."} {"url": "https://gazetesanat.com/kadin-gozunden-kadin-hikayeleri-goz-hizasi-film-programi-pera-muzesinde", "text": "Pera Film'in 5Harfliler iş birliğiyle düzenlediği Göz Hizası film programı, küresel salgın nedeniyle ertelenen gösterimlerine kaldığı yerden devam ediyor. Dünyadaki tüm kadınlara ithafla 7 Mart'ta ilk gösterimi yapılan program, 3-19 Eylül 2020 tarihleri arasında Pera Müzesi Oditoryumu'nda ücretsiz izlenebilir. Pera Müzesi Film Programları ve bağımsız internet yayını 5Harfliler,8 MartDünya Kadınlar Günü kapsamında gösterime sunduğu Göz Hizası başlıklı film programını yeniden sanatseverler ile buluşturuyor. 5Harfliler'in editörlerinden Suna Kafadar küratörlüğünde hazırlanan film seçkisi, görsel alanda çoğunlukla 'bakılan' olarak kodlanmış kadın bedenine ve hayatına, 'göz hizasından' bakmayı amaçlayan filmlere odaklanıyor. Yaşamını dilediği gibi sürdürmeye gayret eden, bunun için çokça bedeller ödemiş kadınların hikayelerine ve hayat kesitlerine odaklanan film seçkisi, sanattaki müdahalelerin 'bakışla olan' ilişkimizi nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor. Deneysel sinemanın imkanlarından faydalanarak farklı mecraları, zamansallıkları ve üslupları bir araya getiren kısa ve uzun metraj filmler, izleyiciye yeni bir dünyanın kapılarını aralıyor. Deneyselliğin nasıl hayati bir düşünme ve çalışma pratiği olduğunu gösteren Göz Hizası, feminizm üzerine kafa yoran sanatçıların 70'li yıllardan bu yana sinema alanında keşfettiği yolları tarihsellikleri içinde izleme fırsatı sunuyor. Büyük çoğunluğu kadın yönetmenlerin filmleri ile kadın sanatçıların video çalışmalarından oluşan Göz Hizası film seçkisi, dünyadan ve Türkiye'den farklı kuşakları bir araya getiriyor. Belçikalı yönetmen Chantal Akerman'ın en bilinen filmi Jeanne Dielman, Commerce Rıhtımı, 23 numara, 1080 Brüksel, günlük yaşamı yavaş yavaş parçalanan bir kadının evrenini, yoğun bir karakter incelemesiyle aktarıyor. The New York Times'ın başyapıt olarak nitelediği film, sinema tarihinin en bütünlüklü mekan ve zaman tasvirlerinden birini sunuyor. İngiltere'nin en önemli avangart yapımlarından biri olan Sfenks'in Bilmeceleri, çoğu kesintisiz dairesel pan'lar şeklinde çekilmiş bir dizi bölümden oluşuyor. Laura Mulvey ve Peter Wollen'ın imzasını taşıyan filmde, kadınların temsili, anneliğin toplumdaki konumu ve anne-kız ilişkileri ele alınıyor. Ünlü sanatçı Mona Hatoum, Mesafe Ölçümleri adlı videoda, sürgün ve yerinden edilme arka planı üzerinde kişi ve aile kimliğini sorguluyor. Beyrut'taki annesinin gönderdiği mektupları yüksek sesle okuyan Hatoum, Filistin kökenli ailesinden kopma ve tecrit olma duygularını görsel bir montajla izleyiciye yansıtıyor. Seçkinin diğer kısa filmlerinden Almanca Şarkı'da, ABD'li görsel sanatçı Sadie Benning, başıboş gezinen bir genci gri akşamüstleri boyunca takip ediyor. Siyah beyaz çekilen bu lirik filme, Bostonlu alternatif müzik grubu Come'ın sert köşeli tınıları eşlik ediyor. Meksikalı video sanatı duayeni Ximena Cuevas, televizyondaki bir talk şova katıldıktan sonra, programın akışına nasıl el koyup konuyu baş aşağı çevirdiğini, Tombala adlı kısa filmiyle gözler önüne seriyor. Seçkinin Türk yönetmenlerinden Melisa Önel, Ben ve Nuri Bala adlı belgeselde, kadınlık ve erkeklik kategorilerinin dışına taşan feminist aktivist Esmeray'ın hikayesini izleyiciye aktarıyor. Esmeray'ın kendi dilinden bir nevi biyografisi olan film; özlem, aidiyet, göç ve şiddet gibi konulara yine onun hikayesi üzerinden bakabilmemizi sağlıyor. Kadının Sessiz Dikişi, Yalnız Edimler #4 ve Yalnız Edimler #6 adlı kısa filmleriyle programda yer alan Nazlı Dinçel, kendi görüntülerini içeren videolarda, boşanma, mastürbasyon, kürtaj gibi mahrem konuları tartışmaya açıyor. Çiçek Kahraman'ın Bütün Mahalleli Duysun adlı videosu ise, Türk sinemasına özgün bir alt tür olan mahalle filmlerinde, sokağın ortak temsil biçimlerine odaklanıyor. 1960-1985 arası Yeşilçam sinemasından farklı kadın temsillerini bir arada gösteren videoda, toplumsal cinsiyet temsillerinin de izi sürülebilir. İlhamını 8 Mart'ta geceyi geri alan kadınlarda bulan Göz Hizası, dünyanın her yanındaki kadınlara ithafla izleyiciyle buluşuyor. Programda yer alan filmler, 3-19 Eylül 2020 tarihleri arasında Pera Müzesi Oditoryumu'nda ücretsiz izlenebilir. Bu program kapsamındaki film gösterimleri ücretsizdir. Rezervasyon alınmamaktadır. Yasal düzenlemeler uyarınca aksi belirtilmediği sürece tüm film gösterimleri 18+ uygulamasına tabidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/kadinin-degismeyen-tarihi", "text": "Madalyonun bize gösterilen yüzü şudur: Medusa, yılandan saçlarıyla kendisine bakan herkesi taşa çevirerek öldüren gorgon adında bir yaratıktır. Yunancada gorgon kelimesinin kökü iğrenç, berbat, korkunç anlamları taşır. Yunan mitolojisinde Medusa'ya yüklenen anlamlar da bunlardır. Yaşadığı topraklardan sürülmüş, başına ödüller koyularak öldürülmeye çalışılmış ve nihayetinde kendisi için hazırlanan sondan kaçamamış bir kadın. Toplum tarafından dışlandığı için onun gerçek hikayesi hiç anlatılmamıştır. Ölümsüzleştirilerek, nesilden nesile aktarılan mit Medusa'nın canavarlığı ve o canavarın öldürülüşüdür. Medusa'ya duyulan korku adının ünlenmesini sağlar. Medusa'yı öldürerek şöhrete kavuşma isteği duyan tüm savaşçıların yenilgiye uğraması, Medusa'ya yönelik negatif ilgiyi daha fazla körükler. Medusa'nın öldürülüşü ise mitolojiye göre Seriphos kralı Polidektes, yarı tanrı olan Perseus'tan Medusa'nın başını getirmesini istemesiyle başlar. Athena, Perseus'a yardım ederek ona parlak bir kalkan verir ve ona Gözlerine direkt bakarsan ölürsün, bu kalkanı kullanarak onu öldür der. Athena'nın dediğini yapan Perseus, Medusa'yı öldürmeyi başarır. Caravaggio, Medusa adlı eserinde hikayenin tam da bu kısmını konu alır. Caravaggio, Medusa'nın kesilen başının havada savrulduğu sırada Perseus'un parlak kalkanında görüldüğü anı resmetmiştir. Başından kanlar akan Medusa kalkanın yansımasından kendi ölümünü görür. Kafası kesilmesine rağmen bilinçli olarak görülen Medusa'nın yüzünde şaşkınlık ve korku vardır. Yaşam ile ölüm arasındaki o kısa anın hüznü hissedilir. Eseri özel kılan bir başka özellik Medusa resmi için sanatçının kendi yüzünü model olarak kullanmasıdır. Burada Caravaggio'nun ince düşündüğünü kabul etmek gerek. O ölümcül bakışlardan Medusa'nın kendisi olarak korunmaktadır. Ancak tıpkı Medusa'nın kalkanda kendi ölümünü görmesi gibi Caravaggio da esere baktığında kendi ölümünü görür. Medusa doğrudan seyircisine bakmaz. Duyamadığımız ancak görebildiğimiz sessiz bir çığlık atar. Eser seyircisine korku değil, ölümü hissettirir. Bernini'nin yapmış olduğu Medusa heykeli ise ölümü değil hüznü hissettirir. Sanatçı Medusa'nın kafasının kesildiği o anı yapmayarak, yenilgisini vurgulamamıştır. Bernini, kendisine bakan herkesi taşa çeviren bir canavarı taştan yaratmıştır. Kimi sanat tarihçileri eseri yorumlarken Bernini'nin bu şekilde Medusa'yı cezalandırdığını söyler. Ancak Bernini eserinde çok dramatik bir anı anlatır. Medusa'nın canavara dönüştüğü o anı. Alışılageldik ve toplum tarafından yaygın olarak bilinen mit burada biter. Daha az bilinen ve anlatılan madalyonun diğer yüzü ise buradan sonra başlar. Medusa, her zaman bir canavar değildir. Güzelliği dillere destan olmuş genç bir kadındır. Athena'nın tapınağında rahibe olan Medusa'nın güzelliği sadece insanların diline dolanmamıştır. Tanrıların da kıskandığı ve aşık olduğu bir güzelliğe sahiptir. Ondan etkilenen Tanrılardan biri de Athena'nın sevgilisi Poseidon'dur. Poseidon, Athena'nın tapınağında Medusa'yı tecavüz eder. Tapınağında böyle bir durumun gerçekleşmesine çok sinirlenen Athena, Medusa'ya cezalandırır. Onu gorgon adında bir canavara dönüştürür. Luciano Garbati, Medusa'nın hiçbir suçu olmadığı halde cezalandırılması ve öldürülmesine üzülerek onun ölümü üzerine yapılan zafer heykel ve resimlerinin tam tersi bir heykel yapar. Bu heykelde zafer Perseus'un değil de Medusa'nındır. Medusa ayakta ve çıplakken, bir elinde kılıç öteki elinde Perseus'un kafasını tutar. Güçlü ve sert bakışlarla seyirciyi büyüler. Medusa'nın çıplaklığı masumiyetine bir göndermedir. Eserde var olan düzenin bir kurbanı değil, o düzeni yıkarak varlığını koruyan bir kadın olarak görülür. Yunan mitolojisinin sınırsız hayal gücü aslında o dönem kadınlarının hayatlarına büyük bir ışık tutar. Antik Yunan'da bir kadın tecavüze uğrarsa çoğu zaman asılırdı. Tecavüzcüsü ise cezalandırılmayabilirdi. Aslında geçmişin çok uzak dönemlerine bakmaya gerek bile yok. Bu mit günümüz kadınlarının hala yaşamakta olduğu bir sorun. Aradan yüzyılların geçmiş olmasına rağmen kapanmayan ama zaten kapatılmak da istemeyen bir yara. Ulaşılamadığı için güzelliğinden iğrenilen her kadının üzücü sonu! Aslında yaratığa dönüştürülmesi gereken o iğrenç vakanın faili mütecaviz Poseidon'du. Ancak faili değil de maktulü suçlama ve cezalandırmanın tarihi de bir hayli eskilere dayanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/kadinin-iki-hali", "text": "Kadının Değişmeyen Tarihi adlı yazımda da bahsettiğim gibi, Medusa hakkında daha az bilinen bir bilgiyi sizinle paylaşayım; her zaman gorgon adında o korkunç canavar değildi. Bir zamanlar güzelliğiyle tüm yunan halkını etkileyen bir kadındı. Athena'nın tapınağında rahibe olan Medusa'nın güzelliğinden tanrılar da etkilenmişti. O tanrılardan biri olan Poseidon, Athena'nın tapınağında Medusa'ya tecavüz etti. Tapınağında böylesine korkunç bir olayın yaşanmasına sinirlenen Athena, Medusa'yı gorgon adındaki bir yaratığa çevirerek cezalandırdı. Y. N. Harrari, Sapiens adlı kitabında dinin, toplumsal düzeni organize edebilme yetisinden bahseder. Din, toplumun ortak bir amaç çerçevesinde uyumlu bir şekilde hareket edebilmesini sağlar. Harrari, bu sebepten ötürü dinin devamlı olarak değiştiğine vurgu yapar. İlkel inanç sistemleri yerini çok tanrılı dinlere bırakırken, çok tanrılı dinler ise zamanla tek tanrılı dinlere tercih edilmiştir. Günümüzde ise tek tanrılı inanç sistemleri ateizm, deizm ile yer değiştiriyor. Toplumsal düzen, belli kurallar çerçevesinde şekillenirken toplumlar, belirlenen yasalara uygun hareket etmek durumundadır. Mitlerde ve dinlerde karşımıza çıkan kadın ve erkek rolleri idealize edilmiştir. Din, cinsiyetler arası düzeni oluşturmak ve topluma kabul ettirmek için kullanılan önemli araçlardan biridir. kavanozun kapağını açar. Böylece dünyaya kötülüğü serbest bırakır. Yunan mitolojisinde kadının, insanlığı cezalandırmak için yaratıldığı anlatılmaktadır. Bu amaç doğrultusunda yaratılan Pandora, amacına uygun bir şekilde merakına yenik düşerek insanlığı kötü bir sona sürüklemektedir. Olayları Pandora'dan dinleyebilseydik bize ne derdi acaba? Kadına biçilmiş kader, toplumun kadına bakış açısını şekillendirmiştir. Yunan mitolojisi kadını hem yüceltir hem de tehlikeli görür. Çoğu dinde kadın kontrol altında tutulması gereken bir şey olarak anlatılmaktadır. Medusa'nın dönüşüm mitinde ise kadının kadına düşmanlığı görülmektedir. Ataerkil toplum yapısı, erkeğin suçunu bastırırken kadını cezalandırmaktadır. Kadının cezalandırılması ise yine başka bir kadının elinden olmaktadır. Tek tanrılı inanç sistemlerinde de kadına benzer roller yüklenmiştir. Tevrat'ın Tekvin bölümünde insanın yaratılışı şu şekilde aktarılır; Tanrı, insanı kendi suretinde dişil ve eril olarak yarattı. Tevrat, bu bilginin ardından Havva'nın yaratılışını anlatmaktadır. İnsanın eril ve dişil olarak aynı zamanda tanrı suretinde yaratıldığı iddia edilirken aynı kitap kadının sonradan yaratıldığını söylemektedir. Buradaki eksiklik Ben Sira Alfabesi incelendiğinde ortadan kalkar. Buna göre yaratılan ilk kadın Lilith'tir. Mite göre Lilith, Adem'le birlikte ve eşit şekilde yaratılır. Ancak kısa bir süre sonra kavga etmeye başlarlar. Lilith, her zaman altta olmak istemez, Adem ise Lilith'in altta olması gerektiğini, kendisininse üstte olmayı hak ettiğini söyler. Eşit olduklarını savunan Lilith, Adem'i terk ederek şeytanların arasına katılır. Tanrı, Adem'in isteğiyle Lilith'in dönmesi gerektiğini, dönmemesi halinde şeytanlardan olma çocuklarını öldüreceğini bildirir. Lilith, buna rağmen Adem'e dönmez. Ölen her çocuğu için Adem'den intikam alacağına yemin eder. Yalnız kalan Adem üzgündür. Tanrı onun için yeni bir eş yaratır. İkinci eşi Havva'yı Adem'in kaburgasından yaratır. Böylece kadın, erkeğine tabi olur. İlk günah mitine göre Havva, erkeğine bağlı, itaatkar bir kadın olmasına rağmen yılan kılığına giren şeytana uyarak, Tanrı'nın yasakladığı bilgelik ağacından meyve yer ve ardından Adem'e de ikram eder. Böylece insan, cezalandırılarak cennetten yeryüzüne indirilir. Yaratılış mitlerinde yer alan iki kadın da kusurludur. Lilith, Adem'e karşı gelerek şeytanların arasına karışmış, Yahudi atasözünün ilk bölümünde bahsi geçen kadın olmuştur. Havva ise Adem'e tabi olmasına rağmen şeytana inanarak Adem'i de günaha sürüklemiştir. İyi kadınlardan da siz kendinizi koruyun derken Havva'nın soyundan gelen kadınlar kast edilir. Tıpkı Yunan mitolojisinde olduğu gibi tek tanrılı inançlarda da kadın yüceltilirken bir yandan da kontrol altında tutulması gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Lilith, Medusa kötülüğün simgesi haline gelirken Pandora, Havva, günahkar olarak görülmektedir. Saçlarım öfkeden kıvrıldı; Aklımda sadece nefret kaldı. İntikamı düşünmeye başladım ve sadece onun için yaşamaya. Medusa. Otur Söyle. Kafandaki yılanların ağırlığından kurtul önce. Emine Kef, Cinsiyet Algısının Mitsel Kökeni adlı araştırma yazısında ilk günahın sebebi olduğuna inanılan kadının, varoluş gayesindeki esası unutarak kendi hakikatine yabancılaştığından bahseder. Bu hikayede erkeğin payına düşense ebedi suça mahkumiyet olmuştur. Toplumsal ve siyasi kurallar çerçevesinde ataerkil toplumda kadına biçilen rol, dini öğretilerle pekiştirilmektedir. Çoğu toplumda kadının iki hali vardır. Birincisi yaratılışı gereği kötü olanla bağdaştırılan kadın, ikincisi ise iyi olsa dahi yaratılışındaki noksanlık nedeniyle kötülüğe meyilli kadın. İki kadın da toplum için tehlike arz etmektedir. Dini, siyasi ya da toplumsal kurallarda kadınların bir adım geride kalmasının sebebi kontrol altında tutulmaları gerektiği düşüncesidir. Bu kuralların dışına çıkan özgür ruhlu kadınlar ise toplumu yeniden şekillendirecek olanlardır."} {"url": "https://gazetesanat.com/kadinin-sesi-yok-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Otobiyografik izler taşıyan ilk romanı Kadının Sesi Yokta Etaf Rum, edebiyatın zayıflar ile ezilenler için özgürleştirici gücüne ve gelenekler arasında sıkışıp kalmış günümüz kadınlarının iç çatışmalarına ve özlemlerine incelikle bakıyor. FİLİSTİN, 1990. 17 yaşındaki İsra, babasının seçtiği taliplerle evlenmektense gizlice kitap okumayı ve okuduklarının büyüsüne kapılmayı ister. Ancak kısa bir süre sonra evlendirilip kocasıyla yeni ailesinin yaşadığı Brooklyn'e göçmeye zorlanır. İsra, ABD'de daha iyi bir yaşam bulmayı umsa da hayal kırıklıkları peşini bırakmaz. Gençliğinin baharındaki kız, kayınvalidesinin zulmü ve bir oğul doğurmak zorunda olmanın baskısı karşısında yaşama sevincini yitirir. Ardı ardına doğurduğu kız çocukları ise İsra'nın kurtuluşu olmaz. BROOKLYN, 2008. İsra'nın en büyük kızı, 18 yaşındaki Deya'nın tek arzusu üniversiteye gitmek olsa da, babaannesi Feride'nin ısrarı üzerine koca adaylarıyla görüşmek zorunda kalır. Deya, annesi ve babası hayatta olsa seçeneklerinin farklı olup olmayacağını merak etmekten kendini alamaz. Ancak babaannesi kararlıdır: Deya için iyi bir gelecek sağlamanın tek yolu, doğru adamla evliliktir. Fakat çok geçmeden Deya, kendisini ailesiyle ilgili şoke edici gerçeklere götüren beklenmedik bir yolda bulur. Ailesini, geçmişini, bildiğini sandığı her şeyi ve kendi geleceğini sorgulamaktan başka çaresi yoktur artık. Filistinli göçmen bir ailenin kızı olan Etaf Rum 8 Mayıs 1989'da Brooklyn, New York'ta doğdu. Genç yaşta görücü usulü evlendirilen yazar, Kuzey Carolina'ya taşındı ve burada iki çocuğu oldu. Çocuklarını yetiştirirken bir yandan kendini eğitimine adayan Rum, Kuzey Carolina Eyalet Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı, Felsefe ve Amerikan Dili ve Edebiyatı alanlarında lisans ve yüksek lisans eğitimi aldı. Bir Filistinli göçmen olarak kendi tecrübelerini kaleme aldığı Kadının Sesi Yok kitabı 2019 yılında yayımlandığında büyük ses getirdi. Bir yandan eğitmenlik yapan, bir yandan da Books and Beans isimli kitapçısını işleten yazar, aynı zamanda 2022 yılında yayımlamayı planladığı ikinci romanı üzerinde çalışmaya devam etmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/kagittan-kaplan-sergisi-gru-sanat-galerisinde", "text": "Geçtiğimiz mart ayında Urla'da açılan Gru Sanat Galerisi, dijital eşikte kağıda bir saygı duruşu ya da veda göndermesiyle tekrar bakan kolektif sergi Kağıttan Kaplan'ı 21 Mayıs 11 Temmuz 2021 tarihleri arasında ağırlıyor. Gru Sanat Galerisi, on çağdaş sanatçının kağıt üzerine gerçekleştirdikleri çalışmaları bir araya getiren Kağıttan Kaplan isimli kolektif sergiyi 21 Mayıs 11 Temmuz 2021 tarihleri arasında Urla'daki mekanında izleyiciyle buluşturuyor. Sanatçı Cemal Demir'in seçkisini gerçekleştirdiği ve ismini verdiği sergi; Basako, Beyza Boynudelik, Gökhan Deniz, Bedia Ekiz, Güler Güçlü, Horasan, Ali İbrahim Öcal, Meltem Sarıkaya ve Şevket Sönmez'in kağıt üzerine gerçekleştirdiği çalışmaları izleyiciye sunuyor. Kağıt, materyal olarak tüm mütevaziliğine rağmen sanatta temel bir yere sahiptir. Bu, plastik sanatlarda desen çalışmalarıyla başlar, ardından sanatçının düşüncelerini aktaracağı ilk alana dönüşmesiyle devam eder. Kağıt üzerine yapılan çalışmalar diğer materyallere göre sanat tarihinde daha arka planda konumlanırken, sanatçıyla daha samimi bir ilişki kurabilmişlerdir. Günümüzde ise -pandemiyle beraber- her alanda yaşanılan dijitalleşme sanata da yansıyor, artık tablet kağıda bir alternatif, sanatçılar yeni teknolojik araçları hızla benimsiyor. Bu noktada Kağıttan Kaplan, zamanın sergiye getireceği yanıtı beklerken, sanatçıların kağıtla olan teknik, düşünsel ve yaratımsal diyaloglarına bakan bir seçki sunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/kahve-ve-cikolata-burjuvazi-ve-aristokrasi", "text": "Bayramın da yaklaşmasıyla bizim de kültürümüzde önemli yeri olmasıyla birlikte bayramlarda daha da bir ön plana çıkan kahve; yine tüm dünyada artık kabul gören bir yiyecek ekosistemi yaratan ve yine bizim bayramlarımızda yerini sağlamlaştıran çikolata hakkında bir yazı kaleme alıp sizlerle paylaşmak istedim. Çoğumuz kahvenin ve çikolatanın tarihlerini ve serüvenlerini bilsek de yine de özellikle kahvenin bizim kültürümüzdeki yerinden bahsetmek isabetli olacaktır. Serüvenimiz bitmiyor tabii. Sonrasında ise keşişler/din adamları deniyorlar bu kahveyi. Kahve çekirdeği yediyseniz bilirsiniz, insanın damağında acı bir tat bırakır. İşte bizim keşişler de bu tattan hoşlanmıyorlar ve ellerindeki kahvenin hepsini orada bulunan ateşe atıyorlar. Tahmin edebileceğiniz gibi kahve yandıkça güzel bir koku yayıyor, yayılan bu koku keşişlerin hoşuna gidiyor ve bundan bir içecek yapma yolunu deniyorlar. Bugüne kadar bulunan en eski çikolatanın kalıntısı arkeolojik kazılar esnasında bulunan 2600 yıllık (M. S 6. YY) bir çömleğin içinde bulunuyor. Tabi çikolatanın serüveni bundan da eski. Çikolatanın tarihi için ise Amerika kıtasına, Orta Amerika'ya gitmemiz gerekiyor. Her şey yaklaşık 4000 yıl önce kakao çekirdeklerinden bir içecek üretilmesi ile başlıyor. 18. Yüzyıla kadar ise aslında çikolata dediğimiz şey bir içecekten ibaret. Kakao yağının bulunmasıyla bizim şimdi bildiğimiz katı çikolata üretimine başlanıyor. Aslında bu bir nevi çikolatanın aristokrasiden halka inmesine de sebep oluyor. Gerek anavatanı olan Amerika topraklarında, gerek ünlendiği Avrupa topraklarında olsun çikolata ilk başlarda sadece aristokrasiye, soylulara, zenginlere hitap eden bir gıda olarak yerini tutuyor. Amerika'daki Aztek Krallarının soyluluk göstergesi ve libido yükseltmesine inanılarak içtiği çikolata, Avrupalı aristokratlarda ise bir ayrıcalık, soyluluk belirtisi ve zevk düşkünlüğünün bir yansıması olarak gün yüzüne çıkıyor. Tüm bu aristokrasi-burjuvazi savaşını biz Fransız İhtilali üzerinden yetersiz ama anlaşılır basitlikte inceleyebiliriz. Zevke, sefaya, üstünlüğe bürünen bir aristokrasi ve güçlenmek için çalışmak, disiplin kazanmak, çeşitli yollarla emek göstermek zorunda olan bir burjuvazi var elimizde. Aslında bu cümle vesilesiyle biz sonuca ulaşmış oluyoruz: Kahve burjuvaziyle, çikolata ise aristokrasiyle bütünleşiyor. Orta çağın ardından burjuva sınıfının güçlenmesiyle aristokrasi doğal olarak bir zayıflama içine giriyor ve bununla birlikte dünya dengesinde de önemli değişmeler yaşanıyor. Konumuzla alakası ise burada aslında bir sektörel, kültürel farklılaşma ve değişimin de yer alması. Tarihçi Emrah Safa Gürkan'dan aktarmak gerekirse O dönemde Akdeniz'de Barok kültürü hakimdir. Barok renkli, abartılı, kavisli bir şeydir ve yaşamla, zevkle, tatla alakalıdır. Barok'un hakim olduğu Akdeniz'de çikolata yaygınlaşıyor. Çünkü çikolata vücutsal zevklerle, hazla alakalı bir şey. Kahve disiplini, içe dönmeyi ve daha çok çalışmayı getirdiği için burjuvaziyle bütünleşirken; çikolata, şeker ve renkli kıyafetler o dönemde aristokrasiyle ve burjuvazinin de aristokrasiyi küçültme çabalarının sonucuyla birlikte çocuklarla bütünleşiyor. Bu noktada son olarak ise kahvenin kültürümüzdeki yerinden bahsetmek gerekebilir. Aslında kahvaltı sözcüğü bile buradaki önemi bize aktarmakta yeterli oluyor. Kahve altı anlamında gelen sözcük, kültürümüzde kahvenin kahvaltıdan sonra ayrılmaz bir parça olduğuna çağrı yapar nitelikte. Özellikle Osmanlı'da kahvehane kültürü ise çok önemli. Halkın devlet meselelerini rahatlıkla tartışabildiği, çeşitli neşriyatları buradan edinip okuduğu, baskıdan uzak bir mahal özelliği göstermekte. Kahvenin Osmanlı'dan Avrupa'ya geçişinden sonra Avrupa'da yayılmaya başlayan kahvehane kültürünün Avrupa için de böyle bir etkisinden söz etmek mümkün. Edebiyatçılarımızın uğrak noktası olan kahvehaneler, eski spor kulüplerinin kurulma noktası olan kahvehaneler, Osmanlı'nın son dönemlerinde protestoların ve isyanların başlangıç noktaları olan yine kahvehaneler... Yani anlayacağınız kahvenin kendisi de, kahvenin bir araç olarak kullanıldıkları yerler de hem toplumsal yaşantımızın, hem kültürümüzün ayrılmaz birer parçası olarak geçmişten geleceğe bir rol oynar vaziyette."} {"url": "https://gazetesanat.com/kale-grubu-kultur-ve-sanat-dunyasina-katkilarini-ktsm-ile-artirarak-devam-ettiriyor", "text": "Kale Tasarım ve Sanat Merkezi, disiplinlerarası bir üretim ve buluşma noktası olacak. Kale Grubu'nun, İstanbul Kalkınma Ajansı'nın desteğiyle Karaköy'deki ilk merkez binasında faaliyete geçirdiği Kale Tasarım ve Sanat Merkezi, henüz daha ilk yılında farklı entelektüel birikime ve derinliğe sahip fikirleri bir araya getiren önemli bir cazibe merkezi olma yolunda mesafe kat etti. Mekana anlam katan insandır görüşüyle 8 katlı KTSM binasının her metrekaresi, farklı bir üretim ve öğrenme platformu olarak tasarlandı. KTSM'nin, yenilikçi, yaratıcı ve yerel fikirlerin oluşması için ilham ve cesaret verirken, sanat ve tasarımın halkla buluşmasında da önemli rol oynaması öngörülüyor. Köklerine ve geleneklerine bağlılığıyla öne çıkan, bu kapsamda anılara ev sahipliği yapmış mekanları yaşatmaya değer veren Kale Grubu'nun, Karaköy'deki ilk genel merkez binasını ruhuna ve özüne uygun şekilde dönüştürerek hayata geçirdiği Kale Tasarım ve Sanat Merkezi, ilk yılında disiplinlerarası bir üretim ve buluşma noktası olma yolunda önemli bir mesafe kat etti. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı koordinasyonunda çalışan İstanbul Kalkınma Ajansı'nın desteğiyle kültür ve düşün hayatına kazandırılan KTSM'de şimdiye dek 7 tasarım ve 7 sanat çalıştayı, 4 disiplinlerarası buluşma, 4 atölye çalışması, 2 mekan tasarım çalıştayı ve 2 tasarım yarışması gerçekleştirildi. Çalıştayların çıktılarından oluşan 8 sergi bu süre zarfında ziyaretçilerle buluştu. Proje, 25 Ağustos- 15 Eylül 2020 tarihleri arasında düzenlenen karma sergiyle sona eriyor. KTSM'nin gelecek vizyonunu paylaşmak üzere bir basın toplantısı düzenleyen Kale Grubu Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su Zeynep Bodur Okyay, merkezin başta öğrenciler ve yeni mezunlar olmak üzere, dünyanın sanat ve tasarımla daha yaşanabilir olacağına inananlar ve bu amaç uğrunda çalışanlar için bir paylaşım ve buluşma alanı olmasını hedeflediklerini söyledi. Merkezin kamuoyunda sanat ve tasarıma olan bakış açısının değişmesi için de misyon üstlenmesi gerektiğine inandıklarını vurgulayan Zeynep Bodur Okyay, Biz KTSM'yi herkesin, kendi özel alanından çıkarak; ister aynı ister farklı bir disiplin olsun yanındakine değerek çalıştığı bir alan olarak hayal ediyoruz. Burada komşumuzla, esnafımızla, ustamızla, zanaatkarımızla bağ kurabilmeli, birlikte ürettiğimiz değeri paylaşabilmeliyiz. KTSM'yi aynı zamanda sosyal girişimcilere de açacağız. Bu merkezden Öz-e değen, Öz-gün ve Öz-gür işler çıkması gerektiğine inanıyoruz. Köklerimize, bizi biz yapan değerlere ayna tutmalıyız şeklinde konuştu. Mekana anlam katan insandır görüşüyle 8 katlı KTSM binasının her metrekaresi farklı bir üretim ve öğrenme platformu olarak tasarlandı. Bu sayede 'mimar x sosyal girişimci', 'tasarımcı x sanatçı', 'sanatçı x usta', 'duayen mimar x öğrenci', 'tasarımcı x maker' gibi disiplinler arası karşılaşmalara ve buluşmalara alan açıldı. Kale Grubu, seramikten tasarıma, gastronomiden mimariye, müzikten kitaba kadar farklı entelektüel derinliğe ve birikime sahip fikirleri bir araya getiren KTSM'yi aynı zamanda bir Savunuculuk Merkezi olarak da konumlandırıyor. Zeynep Bodur Okyay, Burada tasarım ve sanat alanında ekosistemi geliştirmek için, sektörel sorunlar hakkında farkındalık yaratacak savunuculuk çalışmaları yürütülmesini amaçlıyoruz. Örneğin, tasarımcılar çok büyük sorunlarla karşılaşıyor ve bize gelip bunları anlatıyorlar. Bu konulara dair söz sahibi olduğumuz alanlarda savunuculuk çalışmaları yürüteceğiz. Ekosistemin sorunlarını gündeme getirip önünü açmaya çalışacağız dedi. Zeynep Bodur Okyay, KTSM'nin her şeyden önce ilham veren bir merkez olmasını amaçladıklarını dile getirirken, Biz bu merkezi, birlikte hayal kurmak, yan yana can cana olmak için bir nefes alanı kurguladık. Bu hayali gerçeğe dönüştürdüğümüz ölçüde Kale Grubu olarak bu topraklara karşı sorumluluğumuzu yerine getirdiğimize inanacağız. Tabii ki dile getirdiğim bu hayalleri tek başımıza gerçeğe dönüştüremeyiz. Tüm sanatçıların, tasarımcıların, sanata ve hayata dair söyleyecek sözü olan herkesin, KTSM'ye sahip çıkmasını ve bu mekanı yaşatmak için el ele vermesini bekliyoruz çağrısında da bulundu. İstanbul Kalkınma Ajansı'nın desteğiyle 1 Ekim 2018 tarihinde başlatılan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi Projesi, bina tadilatının tamamlanmasının ardından geçtiğimiz yıl 24 Temmuz'da hizmete girdi. Yaklaşık 500 metrekareye yayılan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi'nin her katı, farklı bir üretim ve öğrenme alanını içerecek şekilde tasarlandı. Tasarım ve sanat çalıştaylarının yanı sıra konuşma ve sunumların da düzenlendiği merkezin bodrum katında, bir seramik fırınının da bulunduğu seramik üretim alanı; giriş katında atölyelerin çıktılarının paylaşılacağı bir sergi alanı; birinci katta konuşma ve sunumlar ile grup çalışmalarına imkan verecek bir ortak alan; ikinci katta tasarım ve sanat ağırlıklı 1.500 kitaptan oluşan bir kütüphane ve son olarak, üçüncü katta herkesin kullanımına açık bir üç boyutlu yazıcı ile farklı maket ve üretim malzemelerinin bulunduğu bir atölye yer alıyor. Sadece sanat ve tasarımda değil, yaşamın her alanında sürdürülebilirliğe inanan Kale Grubu, KTSM içerisinde özel bir mekana da yer ayırdı: Teras Cafe. Yerli üreticiyi destekleyen, sıfır atık felsefesiyle yola çıkılan kafede yemek tasarımı konusunda zihin açıcı uzun masa sohbetler yapılması planlanıyor. Kale Tasarım ve Sanat Merkezi, Grubun kurucusu İbrahim Bodur'un anılarına, eşyalarına, deneyimlerine de ev sahipliği yapıyor. Bu vesileyle bina içerisinde yakın zamanda açılması planlanan bir anı müzesi de hazırlanıyor. - Aslı Kıyak İngin'in yürütücülüğünde 'Açık Kaynak: Perşembe Pazarı' atölye çalışması - Pınar Akkurt yürütücülüğünde 'İleri Dönüşüm Atölyesi: Gündelik Atıklarla Çalışma Yöntemleri İleri Dönüşüm' atölye çalışması, - Osman Şişman yürütücülüğünde online olarak gerçekleşen 'Bir Fotografik Yazı Atölyesi: Photo Graphos' atölye çalışması, - Engin Kapkın yürütücülüğünde online olarak gerçekleştirilen 'Tasarımda Form ve Anlam' atölye çalışması - Serra Akıncı yürütücülüğünde 'Mozaik Atölyesi' çalıştayı - Murat Başol yürütücülüğünde 'Yerinde Çizmek: Çizim ve Suluboya' çalıştayı - Çağla Köseoğlulları yürütücülüğünde 'Oy ve Bas: Linol Baskı' çalıştayı, - Nalan Yırtmaç yürütücülüğünde 'Perşembe Pazarı'nda Kolaj' çalıştayı - Cansu Çakan yürütücülüğünde 'Bir Başka Görme Biçimi: Minyatür' çalıştayları - Ayça Telgeren yürütücülüğünde 'Kağıt ve Diğer İşler' çalıştayı - M. Emin Arslan yürütücülüğünde online 'Yaratıcı Endüstrilerde Portfolyo Tasarımı' çalıştayı - Gökçe Dervişoğlu Okandan'ın moderatörlüğünde 'Tasarımda Ortak Öğrenme Alanı: KTM'den KTSM'ye' çalıştayı - Engin Akbaba, Gizem Aytaç, Mehmet Mert Sezer, Okan Halis'in katılımıyla gerçekleştirilen 'Lisanstan Sonra İş Bulmak Mı? İşini Kurmak Mı?' çalıştayı - Empati Derneği/Beyoğlu Belediyesi desteğiyle gerçekleştirilen 'Sosyal Fayda İçin Tasarım: Kedi Evi' çalıştayı - Ayça Bildik, Pınar Gökbayrak, Sevcan Ekmekçioğlu, Ulaş Tigin'in katılımıyla gerçekleştirilen 'Lisanstan Sora Bekle diklerim' çalıştayı - Murad Babadağ'ın yürütücülüğünde gerçekleştirilen 'Hafızanın Açılması: Eskiz I&II' çalıştayı - Burçin Çevik, Büke Vancı, Özlem Serdar, Sinecan Çirişoğlu, Rezzan Uçar'ın katılımıyla gerçekleştirilen 'Lisanstan Sonra Yeni Bir Yol' çalıştayı - Ebru Baranseli yürütücülüğünde gerçekleştirilen online 'Yaratıcı Endüstrilerde Sunum Teknikleri' çalıştayı - Aslı Kıyak İngin'in moderatörlüğünde Ayşenaz Toker, Seza Sinanlar Uslu, Özgü Karcı'nın katılımlarıyla gerçekleştirilen 'Disiplinlerarası Çalışmalarda Tasarım X Zanaat Kesişimi' buluşması - Sibel Kutlusoy'un moderatörlüğünde Burçak Kazdal, Lale Çırakoğlu, Elif Umut'un katılımlarıyla gerçekleştirilen 'Tasarımcı Şefler' buluşması - Tuna Özçuhada, Pınar Öncel, Pınar Akkurt katılımlarıyla gerçekleştirilen 'Sürdürülebilirlik İçin Döngüsel Ekonomide Tasarımın Rolü' buluşması - Osman Şişman ve Engin Kapkın'ın katılımlarıyla online gerçekleştirilen 'Yaratıcı Endüstrilerin Neşesi X Derdi' buluşması - Atilla Galatalı'nın Organik Yüzeyler sergisi - 'Açık Kaynak: Perşembe Pazarı Işıklı İşler' sergisi - 'Alternatif Nesneler: Gündelik Atıkların Yeniden Kullanımı' sergisi - 'Mekan Tasarım' ve 'Poster Tasarım' yarışmalarını kazanan ve dereceye giren eserlerin yer aldığı sergiler - Bir Fotografik Yazı Atölye Sergisi: Photo Graphos' sergisi - 'Tasarımda Form ve Anlam: Yeni Nesil Kraft' sergisi Kale Grubu'nun kurucusu Dr. İbrahim Bodur, babası Hasan Bodur'un tütün tüccarlığı yaptığı Karaköy'de bulunan ilk ofisinde, 1950'li yıllarda Çanakkale Seramik'in kuruluş çalışmalarına başladı. İbrahim Bodur, şu anki binanın bulunduğu yerde iki katlı, iki ahşap bina satın alarak şirket merkezini buraya taşıdı ve bina, 1986 yılına kadar Kale Grubu'nun Genel Merkezi olarak kullanıldı. Galeri olarak tasarlanan binanın giriş katı, bir yandan üretilen ürünlerin sergilendiği bir alan olarak kullanılırken; 1976 yılından sonra bir yandan da seramik sanatçılarının eserlerinin sergilendiği bir galeri olarak sanata hizmet verdi. - Karaköy binasında başlanan sanat galerisi uygulaması, 1977'de Kale Grubu'nun Ankara Kızılay, İzmir Lozan Meydanı ve 1978'de İstanbul Mecidiyeköy galerilerinde devam etti. Bu galerilerde Kale Grubu'ndaki tüm ürünlerin diğer tesisat ürünleriyle birlikte doğru kullanımlarını gösterme imkanı sağlanırken, bayilere de teşhir konusunda örnek olmak amaçlandı. Ayrıca bu galeriler, işin profesyonellerinin rahatlıkla yardım alabilecekleri merkezler olarak planlandı. Galerilerin bir bölümü sanatçılara açılarak seramik sanatının gelişmesine katkı hedeflendi. - Bu gelenek Levent'te yapılan merkez binada da sürdürüldü. 1986 yılında açılan binanın giriş katının bir bölümü, 1994 yılına kadar sanat galerisi olarak sanatçılar ve sanatseverlerin hizmetine sunuldu. - Şirketin kuruluş çalışmaları esnasında Ankara ve İstanbul'daki okulların seramik bölümleriyle irtibata geçen İbrahim Bodur, 1957 yılında, İstanbul Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu'nun kurucularından Hakkı İzzet'le tanışarak, kendisinin önerdiği öğrencileri işe aldı. Öğrenciler tekniğin yanı sıra sanat yönünü de bilenler arasından seçildi. Bodur, üniversitelerle eş zamanlı olarak seramik sanatçılarıyla da irtibata geçti. Çan'daki fabrika bir yandan üretim faaliyetini sürdürürken, diğer yandan açılan Kaleseramik Sanat Atölyesi'nde pek çok sanatçıyı ağırladı. Seramik sanatçıları Türkiye'nin önemli torna ustaları ve seramik zanaatkarlarıyla bir araya getirilerek çalıştaylar düzenlendi. - Özellikle 70'li yıllarda sanatçılarla ürün tasarımı konusunda da çalışmalar yapıldı ve bu tasarımlar üretilerek piyasaya sunuldu. - Kale Grubu 1995 yılından başlayarak seramik sanatçılarının yaşamlarını ve eserlerini konu alan kitaplar yayınlayarak, seramik sanatına katkılarını sürdürdü. - Seramik alanında sanatçıları bir araya getiren seramik sempozyumları düzenlendi. 1997 yılında yapılan Uluslararası Seramik Sempozyumu'nda 11 ülkeden ve Türkiye'den 100'ün üzerinde sanatçı ve öğrenciler buluştu. Geleneksel hale gelen sempozyumlar 2007 yılına kadar düzenlendi. - İpekyolu projesi ve İpekyolu'nda Son Kervan kitabı, Piri Reis seramik sergisi ve kitabı, Füreya sergisi ve kitabı, kültür alanında yapılan önemli projeler olarak başarıyla gerçekleştirildi. - Kale Grubu, Arkitera Mimarlık Veritabanı, AMV Platform toplantıları, Genç Mimar Ödülleri, Mimarlık Buluşmaları, Uluslarası Mimarlık Birliği UIA, Pekin- İstanbul ve Berlin projelerinde sponsorluğun ötesinde projelerin aktif yürütülmesini de sağladı. - Kale Grubu'nun başından itibaren önem verdiği ve şirket kültürünün bir parçası haline gelen tasarım alanında pek çok proje desteklendi. - Bilgi Üniversitesi ile Santral İstanbul içinde Kale Tasarım Merkezi kuruldu. - Kale Tasarım Merkezi'nde yapılan etkinliklerde tasarımcılar, tasarım ofisleri ve tasarım deneyimi olan sanayicilerle öğrencileri bir araya getiren etkinlikler düzenlendi. Konferans, sergi ve atölyeler gerçekleştirildi. - Radikal Gazetesi ile ortak 5 yıl süreyle Tasarım Gazetesi çıkarıldı. İstanbul Kalkınma Ajansı tarafından desteklenen KTSM Projesi kapsamında hazırlanan bu yayının içeriği İstanbul Kalkınma Ajansı veya Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'nın görüşlerini yansıtmamakta olup, içerik ile ilgili tek sorumluluk Dr. İbrahim Bodur Kaleseramik Eğitim, Sağlık ve Sosyal Yardım Vakfı'a aittir."} {"url": "https://gazetesanat.com/kalem-firca-boya-falan", "text": "Sanatçılar ne konuşur? Aslında sanatçılar genelde kendi kendine konuşur; ama ilginçtir ki bu muhabbet nihayetinde bir ürüne dönüşür ve ortaya çıkan eser topluma mal olur. Toplum içine akar, topluma ait olur. Bu durum toplumla sanatçı arasındaki ilginç bir tanışıklık halini ortaya çıkarıyor. Özelde birbirini tanımayan; fakat ben ve sen olmaktan çıkıp biz kavramı etrafında toplanılabilen ilginç bir tanışıklık hali... Sanatçı ve toplum arasındaki bu bağın düğümü de elbette sanatçının ortaya koyabildiği ürünlerdir ve elbette izleyicinin de sürece dahil olması gerekiyor. Delacroix'in 1789 Fransız Devrimi'nin sembolü haline gelen Halka Yol Gösteren Özgürlük tablosunu düşünün. Hani elinde bir bayrakla barikatların üzerinden geçen kadının olduğu tablo. O sanat eserinin kime ait olduğunu söyleyebiliriz ki. Mayakovski'nin Omurganın Fülütü şiiri, Goya'nın İspanya'daki kaosu belgelediği gravürleri, Dvorak'ın Yeni yüzyıl senfonisi adlı eserini ve aslında en önemlisi anonim halk edebiyatı. Her dilde milyonlarca anonim şarkı ya da hikaye vardır, üreteni bilinmeyen. Daha önceki yazılarımdan birinde değinmiştim, sanat ürünü sanatçıdan kopar ve kendi başına bir özne olur, anonim eserler bunun en bariz örnekleridir. Hakeza anonim olan desenler, ikonlar, mimari eserler, yapanı unutuldu ama onlar ne kendilerinden bir şey eksilerek ne de onlara bir şey eklenerek var olmaya devam ediyorlar. Sanatçı kendiliğinden var oluyor. Sanatın reel dünyaya paralel ekolojisi var ve bu canlı organizma durmadan bir sanatçı bedeninde kendini görünür kılıyor. Sanatçı bu yüzden hep kendi kendine konuşur. Delilik değil, ilhamdır bu."} {"url": "https://gazetesanat.com/kalyon-kultur-nefes-alan-bir-dunya-icin-sanatseverleri-flora-sergisine-davet-ediyor", "text": "Kalyon Kültür, Nişantaşı Taş Konak'ta devam etmekte olan Flora sergisiyle doğa ve sanat ilişkisine dikkat çekerken ziyaretçilerini nefes alan bir dünya için birlikte hareket etmeye davet ediyor. Sürdürülebilir bir gelecek için somut adımlar atmanın önemine inanan Kalyon Kültür, 16 Nisan 2022 tarihine kadar görülebilecek Flora sergisine gelen her ziyaretçi için bir fidan dikiyor. Sergiye gelerek form dolduran ziyaretçiler adına dikilecek her fidan ile Kalyon Kültür, gelecek kuşaklara daha yeşil bir dünya bırakmanın önemini vurguluyor. Bu proje ile iklim krizinin altını çizen Kalyon Kültür, dünyamıza bir hediye sunmayı amaçlıyor. Flora sergisine paralel olarak, sanatseverlerin katılımıyla gerçekleşecek projede yer alan herkes, sergi bitiminde isimlerine özel hazırlanan fidan sertifikasına sahip olabilecek. Ceren ve Irmak Arkman küratörlüğünde, dijital sanat alanının öncü isimleri Anna Ridler, Clement Valla, François Quevillon, Mat Collishaw, Mustafa Hulusi, Pascual Sisto, Quayola, Ryoichi Kurokawa, ve Sabrina Ratte'nin işlerini bir araya getiren Flora sergisi insanların sanat çerçevesinde doğayı nasıl yorumladığına odaklanırken, bitki tasvirleri özelinde dijital sanatçıların doğaya getirdiği yenilikçi ve değişik yorumlara eğiliyor. Sanatın farklı disiplinlerine alan açan Kalyon Kültür'de gerçekleşen Flora, dijital sanatın çok yakın durduğu doğa teması etrafında düzenlenecek sergi serisinin ilk ayağını oluşturuyor. Serinin bir sonraki etkinliği 17. İstanbul Bienali'ne paralel olarak Eylül ayında gerçekleşecek, günümüzün en önemli problemlerinden biri olan iklim krizine dikkat çeken ve insanların doğa üzerindeki etkilerine odaklanan İnsan Eli Değmiş isimli sergi olacak. Uluslararası 9 sanatçıyı bir araya getiren sergi Kalyon Kültür'ün Nişantaşı Taş Konak binasının her iki katında ziyaret edilebilir. Kalyon Kültür sosyal medya hesaplarından ve internet sitesi üzerinden sergi ve etkinlik programları ile ilgili detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/kamerali-adam-dziga-vertov", "text": "Dziga Vertov ismi çoğu zaman, çağdaşları olan; Eisenstein ve Pudovkin gibi Rus kuramcıları ile birlikte anılır. Sinema kuramcıları ve sinema severler tarafından, belgesel sinemanın babası ve 1960'larda popülerlik kazanacak olan cinema verite akımının da en büyük ilham kaynağı olarak tanınır. Bu saptamalar gayet doğru olmak ile beraber aynı zamanda yetersizlerdir. Dziga Vertov belgesel sinemanın temellerini atmanın dışında, kurucusu olduğu Kinoki ile beraber yaptığı çalışmalar ile sinema estetiğinin gelişmesi ve şekil değiştirmesinde büyük bir rol oynamıştır. Bu çalışmalardan bahsetmeden önce, Dziga Vertov'un hayatı üzerinde kısaca durmak yararlı olacaktır. Dziga Vertov 2 Ocak 1896 tarihinde, Rusya'nın Belostok şehrinde doğmuş, Sovyet-Rusya film yönetmenidir. Kino-Glaz teorisi ile tanınır. Bu teoriye göre kamera, insan gözü temel alınarak oluşturulmuş bir makinadır ve bu sebepten ötürü kamerayı, insan gözü gibi gerçek olayları, gerçek zamanda ve gerçek insanlar ile görüntülemek için kullanmak en doğru olanıdır. Bundan kast edilen, film sanatının; stüdyolarda yapılan suni bir işlem olmaktan uzaklaştırılması, oyuncular yerine gerçek insanlardan faydalanılması ve klasik dramın kalıplaşmış yapısını reddedip yeni bir anlatım dili oluşturulmasıdır. Vertov'un, adeta belgesel film anlayışını tanımlayan bu sinema anlayışına ulaşmasında Rus İç Savaşı sırasında kameraman olarak görev yapmasının etkisi büyüktür mutlaka. Bu savaş sırasında çektiği görüntüler, Godovschina revolyutsii (1919) filmini oluşturur. Bu filmin başarısının da etkisi ile, 22 yaşında, Devlet Sinema Departmanın başına getirilir. Kinoki grubu da bu departmanda kurulur. Vertov ve Kinoki grubu, Kino-Glaz teorisini temel alan bir seri manifestolar yayınlarlar. Bu manifestolar zamanında çok radikal bulunduğu için Sovyet-Rusya dışında çok ses getirmese de gelecek yüzyıl içerisinde dünya sinemasını derinden etkileyecektir. - Dram, halkın afyonudur! Vertov'a göre; klasik dram yapısında ortaya koyulan eserler izleyiciyi düşünmeye ve izlediği yapıyı analiz etmek yerine edilgen bir rol üstlenmeye iter. Yani, antik Yunan geleneğinden gelen 90 dakikalık klasik yapı, izleyiciyi uyuşturmaya yönelik dizayn edilmiştir. - Kahrolsun beyaz perdenin ölümsüz kralları ve kraliçeleri. Yaşasın sıradan, günlük işlerin başındaki ölümlü insanlar! Vertov'un, Sovyet-Rusya'da yaşayan bir yönetmen ve tutkulu bir Lenin destekçisi olduğu düşünülürse Hollywood endüstrisi ile ilgili düşünceleri tahmin edilebilir. Beyaz perdenin ölümsüz kralları ve kraliçeleri diye adlandırdığı Hollywood yıldızları ve bu Hollywood yıldızlarının idealize edilmiş güzellikleri, Vertov'a göre; sunidir ve izleyiciyi kendi gerçekliklerine yabancılaştırır. Bu yüzden, günlük yaşamdan, oyuncu olmayan insanlar sinemada yer edinmelidir. Bu görüş gelecekte İtalyan Yeni Gerçekçileri tarafından benimsenecektir ve İtalyan Yeni Gerçekçileri filmlerinde profesyonel oyunculardansa, sıradan insanları kullanmayı tercih edeceklerdir. - Kahrolsun burjuva senaryoları! Ağırlıklı olarak burjuvasi üyelerinin hayatlarını konu almaktansa, işçi sınıfının hayatları dert edinilmelidir. Bu görüş de İtalyan Yeni Gerçekçileri tarafından benimsenecektir. Hatta, Türk Sinemasında bile yıllarca bu anlayışta filmler yapılacak ve bu filmler Türk sinemasının dünya çapında saygınlık kazanmasında rol oynayacaklardır. Metin Erksan ve Yılmaz Güney filmleri bu filmlere örnek olarak verilebilir. - Drama kapitalistlerin elinde ölümcül bir silahtır. Biz bu silahla devrimci günlük yaşamımızı sergileyerek silahı düşmanımızın elinden alacağız! Yukarıda da değinildiği üzere; Vertov, dramı uyuşturucu olarak görür ve bu düşünceyi bir kademe daha ileri götürerek, kapitalistlerin bu uyuşturucuyu halkı cahillik ve kritik düşünmeden yoksun bireylere dönüştürmek adına bir silah olarak kullandığını savunur. Devrimci toplumun günlük hayatını katıksız bir şekilde gözler önüne sererek halkın gözlerini açmayı hedefler. - Modern drama da eski dünyanın bir artığı, devrimci gerçeğimizi eski şekillere sokma çabasıdır. Antik Yunan Drama geleneğinden gelen Modern drama, vadesini doldurmuş bir hikaye anlatım yöntemidir. Vertov, kapitalist düzenin ürünü olan bu modern drama kalıplarının, devrimci gerçekçiliği anlatmakta yetersiz kalacağına inanmaktadır. Bunun için yeni bir anlatım dilinin inşasını zorunlu görür. - Kahrolsun günlük yaşamımızın tiyatroda sahnelenmesi. Bizi olduğumuz yerde yakalayıp çekin! Vertov'un burada tiyatrodan kastı, Hollywood filmlerinde sıkça rastlanan stüdyo çekimleridir. Vertov'a göre insanlığın gerçekliği yapay bir ortamda yansıtılamaz, sadece gerçek insanları günlük hayatları sırasında onlara müdahale etmeden görüntüleyerek yansıtılabilir. Bu fikir, modifiye edilerek İtalyan Yeni Gerçekçileri tarafından da benimsenecektir. İtalyan Yeni Gerçekçileri stüdyolardan çıkıp sokaklara dökülerek ve doğal ışıktan yararlanarak filmlerini yapacaklardır. Fakat, modern dramanın kalıplarına bağlı kalarak Vertov'dan ayrılacaklardır. Başka bir ilginç nokta ise; Vertov'un bu anlayışı İtalyan Yeni Gerçekçileri yolu ile Fransız Yeni Dalgasında da yer bulacaktır. - Senaryo üzerinde uydurulmuş bir masaldır. Biz kendi yaşamımızı yaşarken üzerimize biçilen görüntülere boyun eğmeyeceğiz! Vertov'a göre; senaryo, insan gerçekliğini yapay kalıplara zorladığı ve gerçek insanları belirli arketiplere indirgediği için zararlıdır. Vertov'un sinema anlayışına göre filmin konusu gerçekliğin uydurmaca bir çarpıtılması değil, gerçekliğin ta kendisi ise anlatılmaya değerdir. Bu yüzden senaryo kavramı tamamıyla sinemadan atılmalıdır. Bazı film teoristleri, İtalyan Yeni Gerçekçilerinin senaryo kullanmadan film yaptıklarını iddia eder. Kişisel görüşüm: bunun bir rivayetten başka bir şey olmadığıdır. İtalyan Yeni Gerçekçilerinin diyaloglarda ağırlıklı olarak doğaçlamayı teşvik ettikleri doğrudur ama herhangi bir Yeni Gerçekçi filme bakıldığında hikayenin belirli bir strüktüre sahip olduğu görülebilir. Yani en azından bir senaryo taslağı kullanıldığı barizdir. Sonuç olarak; Vertov'un bu radikal fikirleri zamanında, klasik dramatik yapının sağladığı izlemesi kolay ve keyifli filmlerden kopamayan izleyiciler tarafından kabul görmese de dünya sinemasını gelecek yıllarda bariz bir şekilde etkilemiştir. Vertov'u sadece belgesel türünün babası olarak görmek haksızlık olacaktır kanısındayım. Daha önce benzerine rastlamadıkları bir sinema türünden birkaç örnek izlemek isteyen sinema severlerin Vertov'un filmlerine bir göz gezdirmesini tavsiye ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/kanadali-muzisyen-michelle-gurevich-2-3-martta-babylonda", "text": "Açıldığı günden bu yana şehrin müzik anlayışını değiştirmesinin yanı sıra hem yerel hem de küresel müzik kültürünü yaşatan bir merkez haline getiren Babylon, Chinawoman adıyla başladığı kariyerine 2016 yılından beri kendi ismi ile devam eden ve 2020 Mayıs'ında altıncı albümü Ecstasy in the Shadow of Ecstasyyi sevenleriyle buluşturan Kanadalı müzisyen ve şarkı yazarı Michelle Gurevich'i 2-3 Mart 2023'te sahnesinde ağırlamaya hazırlanıyor. Mühendis bir baba ve balerin bir annenin çocuğu olarak Toronto, Kanada'da dünyaya gelen Michelle Gurevich, profesyonel müzik kariyerine başlamadan önce uzun yıllar boyunca müziğinde yadsınamaz etkilerinin olduğunu söylediği sinema sektöründe çalıştı. Ailesinin geniş Sovyetler ve 70'ler Avrupa müziği arşivinden beslenerek büyüyen Michelle Gurevich, yoğun şarkı sözleri ve duru vokaline eşlik eden baladlarıyla art-pop ve slowcore türlerinde geziniyor. İlk albümü Party Girlü 2007'de yayımlayan sanatçı, 2010'da paylaştığı ikinci albümü Show Me The Face ile dikkatleri üzerine topladı. Trajikomik, içten, melodi odaklı ve farklı duygu durumları arasında gezinen şarkıları; içinde karanlık ve ışıltılı retro motifleri barındırıyor. Chinawoman adıyla başladığı kariyerine 2016 yılından beri kendi ismi ile devam eden Michelle Gurevich; etkileyici sesi, farklı vokal tarzı ve üstün söz yazma yeteneğiyle ile kısa sürede kendi dinleyici kitlesini oluşturdu. Konserlerinin aksine müzikal üretimlerini yalın ve alternatif tekniklerle kaydeden sanatçı, yatak odasından çıkan samimi parçalarını dinleyicisiyle buluşturmayı sürdürüyor. Son albümü Ecstasy in the Shadow of Ecstasyi 2020 Mayıs'ında yayımlayan Michelle Gurevich, bu albümün ardından tekli üretimlerini de dinleyicisiyle paylaşmaya devam ediyor. Nico ve Leonard Cohen gibi isimlerle karşılaştırılan müziği ve Alla Pugacheva gibi Sovyet dönemi yıldızlarını andıran sesi ile dikkat çeken Gurevich; Charles Aznavour, Zeki Müren, Lucio Dalla'nın melodramatik eserlerini sevenleri dinleyicisi yapmayı başardı. Kiss in Taksim Square, First Six Months of Love, Lovers Are Strangers gibi sevilen parçalarını seslendirdiği ilgi çeken performanslarının; Türkiye, Almanya, Polonya ve Yunanistan'da birçok kez biletleri tükenen Michelle Gurevich ile 2-3 Mart 2023'te Babylon'da buluşuyoruz. Bu hafızalarda yer edecek performansın biletlerine bugün (25 Kasım) itibariyle Biletix ve Mobilet üzerinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/kapi-acik-film-programi-yuva-ile-devam-ediyor", "text": "İstanbul Modern Sinema, çevrimiçi gösterimlerine devam ediyor. İtalya'dan Japonya'ya farklı coğrafyalarda geçen film seçkisi, 11-30 Haziran tarihleri arasında müzenin web sitesi üzerinden yayınlanmaya devam ediyor. İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg A. Ş'nin katkılarıyla Kapı Açık adlı film seçkisini çevirimiçi olarak sinemaseverlere sunmaya devam ediyor. İtalya'dan Japonya'ya farklı coğrafyalarda geçen seçki, önemli bir olay sonucu yaşamları değişen karakterlere odaklanıyor. Ev ile dışarısının, kapının ötesindeki gerçeklikle yüzleşmenin, sosyal ilişki kavramının yeni anlamlar kazandığı bu günleri de yansıtan durumlara bakıyor. Her hafta bir film, 6 gün boyunca Türkçe ve İngilizce altyazılı olarak müzenin web sitesi üzerinden izlenebiliyor. İsviçreli yönetmen Ursula Meier'in yazıp yönettiği Yuva'nın merkezinde, atıl bir otobanın kenarında yaşayan mutlu bir aile var. Marthe, Michel ve üç çocuklarının kendi halinde sürüp giden mutlu hayatları, evlerinin hemen yanı başında 10 yıldır atıl duran otoyolun trafiğe açılmasıyla alt üst olur. Issız bir bölgedeki evlerinin hemen önünden geçen bu yolun işlevsizliğinin aileye tanıdığı özgürlük ve yalıtılmışlık hissi birden ellerinden alınınca normal hayatlarının akışı da sekteye uğrar. Gün geçtikçe artan trafiğin sesi, oluşturduğu kirlilik, yok olan mahremiyetleri ve daralan yaşam alanlarının içinde giderek daha da sıkışan aile, kendilerine bir çıkış yolu aramak zorunda kalır."} {"url": "https://gazetesanat.com/kapkara-bir-aydinlik", "text": "Vacilando Kitap etiketi ile okuyucuyu dördüncü kez selamlayan Recep KAYALI, hikayeleri ile bizleri sarsmaya devam ediyor. Kitap ismini içindeki hikayelerin birinden almış. Her ne kadar kitabın kapağını süsleyen hikayenin Kayalı için ayrı bir yer tuttuğunu düşünsek de eserdeki tüm hikayelerin büyük bir edebi olgunluk ve zevki taşıdığını söyleyebiliriz. Recep KAYALI, kalemi gerçeklikle keskinleşmiş bir yazar. Hikayelerinde belirgin olan gözlem gücü, üst düzey kurgu ve sağlam atmosferler bize bunu açık bir şekilde yansıtıyor. Bilinen Tüm Zamanlar içindeki öykülerde de genellikle birçoğumuzun karşılaştığı fakat fark etmediği fırtınalı yaşantılar gözler önüne seriliyor. Ekonomik zorlukları göğüsleyen insanlar, çocuksu hayallere kapılanlar, terk edilenler, yaşlılar gibi hepimizin bildiği ancak görüp duyamadığı insanlar bir öykücük de olsa başrol oluyor. Kendine has, özgün bir tarzı olan Kayalı, sıradan insanlardan gösterişli öyküler çıkartıyor. Kitaptaki her hikaye kendi başına bir film gibi tasarlanmış. Aslında bu, Kayalı'nın kendisini çok yönlü olarak geliştirdiğinin de bir göstergesi. Süt Üçlemesi'ni okurken hepimizin aklına elbette Semih Kaplanoğlu geliyor. Keza diğer hikayelerin alt metinlerinde de yer alan felsefik ve psikolojik derinlik bizlere tek yönlü olmayan bir anlatı sunuyor. Kayalı, okuru metinlerin içerisinde büyük bir maharetle dolaştırabiliyor. Öyle ki Yumurtacı Ragıp ile beraber eyleme katılıp Metin ile birlikte bu hayatı göğüsleyebiliyoruz. Bir metnin okuyucuda imaj uyandırabilmesi için metinde kullanılan bağlamlar, kelimeler, tipler, atmosfer, jargon -ki bence en önemlisi- bütün oluşturabilmelidir. İyi metnin arkasında parlak bir zihin ve kelimelerle örülmüş yaşam vardır. Kayalı Bilinen Tüm Zamanlar'da bunu fazlasıyla başarmış. Kayalı'nın hikayelerinde sadece dil ve üslup yönünden değil aynı zamanda postmodern teknikler yönünden de derinlemesine çaba verildiğini anlaşılıyor. Yazar, özellikle epifaniyi oldukça başarılı kullanmış. Bir olay, bir göz göze gelme anlarında hikaye kahramanının yaşaması gereken o aydınlanma anını okuyuculara kolaylıkla geçirebiliyor. Örneğin Süt Üçlemesi hikayesinde Tufan'ın sağlık durumu ya da Kara Ulak Ensar'da hissettiğimiz o öfke karakterle birlikte okuyucuyu da diriltiyor. Karakterlerin öz hayatının karanlığında getirilen bu aydınlanış klasik öykü kalıplarına takılmadan özgünlüğün yakaladığını belirtiyor. Öyküler arasında dikkat edilmesi gereken diğer bölüm ise üçlemeler. Recep Kayalı'nın öykü çeşitliliğinin bir parçası olan üçlemeler bu eserinde de karşımıza çıkıyor. Hikayelerin zamanını sabitleyip atmosfer kurulumuna ağırlık verebilme sebebiyle metni üçe bölme tercihi aynı zamanda yazara da bir metin içerisinde üç farklı hikaye yazma fırsatı da getiriyor. Kayalı, kullanmış olduğu bu teknikle her hikayede kendine has bir döngü sağlıyor. Metinlerin içeriklerinde yaşamsal gerçeklik kırpılmadan veriliyor. Bu durum yazarın kaleminden korkmadığının göstergesi. Son dönemlerde hayattan kopuk, çiçeklerle böceklerle, kötü mizahla, öykümsü metinlerle karşılaştığımız düşünüldüğünde Bilinen Tüm Zamanlar'ın farklı ve özel bir öykü kitabı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Edebiyatın uluslar ve uygarlık tarihi yönünden yükümlenmiş olduğu aktarıcı vazifesi dikkate alındığında Kayalı'nın edebiyatın gücüne ne kadar da inanmış olduğunu açıklamak gerekmez diye düşünüyorum. Hayatın herkese parıltılı bir selamlama yapmadığını, karanlık sabahlara uyanan bir yaşantının da var olduğu, yaralarımızı kanatsa da bize gösteriliyor. Bugünler elbet geçecek ama nesiller bu günlerin nasıl geçtiğini hatırlasalar fena olmaz. Kayalı ve Vacilando ekibi tam gaz çalışmaya devam eder umarız."} {"url": "https://gazetesanat.com/kaplumbaa-kitap-etiketli-eskisi-gibi-degil-2022-ilk-eser-destegini-kazandi", "text": "Senede iki kez başvurulabilen ve ülkemiz edebiyatına yeni boyutlar kazandıracağına inanılan az sayıda eserin layık görüldüğü Kültür Bakanlığı Kütüphaneler Genel Müdürlüğü tarafından EDES Projesi kapsamında verilen İlk Eser Desteği'ni, KaplumbaA Kitap etiketiyle okura ulaşan İdil Acar'ın Eskisi Gibi Değil adlı romanı aldı. İdil Acar, yazarlık kariyerinin ilk eseri olan romanı Eskisi Gibi Değil'deaile teması üzerine felsefi bir bakış atıyor ve görsel sanatlardan tanıdığımız üç perdeli dramatik kurgu yapısını edebi metinde yeniden şekillendiriyor. Merkezine Artık tanımakta zorlandığınız bir kişiyi sevmeye devam edebilir misiniz? sorusunu alan romanın üst metni, Türk Edebiyatı'nda yaygın kullanılmayan ucu açık bir şekilde sonlanıyor. Alt metinde ise; konu edilen ev, rüyalar ve karakterlerin, bilinçdışının davranışlarına etkilerini irdelerken psikanaliz öğretileri temel alınıyor. Anlatıya edebiyat-psikoloji-felsefe üçgeninde interdisipliner bir kimlik kazandırılıyor. Akıcı bir dille, kolayca okunup anlaşılabilecek bir şekilde yazılan roman, okuyucunun zihin dünyasını besleyip zenginleştirebilecek fikirler de sunuyor. Edebiyatı ve sanatsal ifadeyi böylesine ciddiye alıp insan ilişkilerine dair evrensel bir sorunu samimiyetle masaya yatıran yazarımızın, okuyucusunun gönlünde kalıcı bir yere sahip olacağına ve vereceği eserlerle edebiyatımızı ileriye taşıyacağına inanıyoruz. 1989 yılında Ankara'da doğdu. Lisans eğitimini ODTÜ Felsefe Bölümü'nde tamamladı. Ankara'da yaşıyor. Öğrencilik yıllarında sinema yazarlığına başladı. Mezuniyetinin ardından dramaturg olarak çalışmaya başladı. Daha sonra yayıncılık dünyasına girdi. Son dönemde sinema yazarlığı, eleştirmenliği ve çeşitli platformlar için altyazı çevirmenliği yaptı. Öyküleri çeşitli yarışmalarda ödüller kazandı. Dandika isimli öyküsü Yunus Emre Edebiyat Ödülü'ne layık bulundu. İlk romanı Eskisi Gibi Değil Ekim 2022'de KAPLUMBaA Kitap'tan çıktı. KAPLUMBaA 2017 Kasım ayında kurulan bağımsız ve butik bir yayınevidir. Kurmaca çizgisi olarak herhangi bir türü veya tarzı sahiplenmez, disiplinsizdir. Kendi edebiyatını yaratabilen yerli ve yabancı yazarları Türkçeye kazandırma gayesi güder. Kurmaca dışında sosyal bilimler ve popüler bilim üzerine eğilir. Meramını hikayeleştirerek anlatan yazarların kitaplarını yayınlar. İdil Acar ile ilk romanı Eskisi Gibi Değil üzerine söyleşi için tıklayın!"} {"url": "https://gazetesanat.com/kaptan-h-davran-objektif-gorus-bildiren-elestiren-fikir-yurutebilen-insan-sayisi-yok-denilecek-kadar-az", "text": "Kaptan H. Davran ile müzik ve sanat camiasına dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Müzik insanın kendi içsel benliğinin içerisinde susturamadığı sözlerin, ritimlerin dışa vurumu diyen Kaptan H. Davran; geçmişindeki, yaşadığı andaki ve hayallerindeki duyguları müzikle ifade eden başarılı bir müzisyen. Yıllardır birçok notaya seyahat etmiş, yüzlerce hatta binlerce müzik üretmiş sevgili Davran'a sorularımızı uzattık, kendisinden yanıtları aldık. -Kaptan H. Davran kimdir? Kendinizden bahseder misiniz? Dünya yaşım 34, yedi tepe gül şehri İstanbulluyum. Bu yaşıma kadar havasını soluduğum Emirgan'da ikamet ediyorum. Sanat adına merakım, Emirgan'ın aurasından ve babamın yazdığı karalamalardan kodlanmıştı. Ortaokuldayken mahallemizde okuyan yabancı uyruklu öğrencilerin grafiti ile ilgilendiklerine şahit oluyordum ki grafiti nedir onu bile bilmezken -Yunanca graphein kelimesinden gelmiş ve İtalyanca sgraffio kelimesinden türemiş- spreyin renk cümbüşünden kaynaklı olsa gerek beni kendisine davet ediyordu sanki. Birkaç deneme yaptıktan sonra bana AERO demeye başladılar. Sebebi fazla mavi renk kullandığım içinmiş. İsmi o zamandan bu zamana nişane gibi taşıyorum. AERO ismi benim graffiti kimliğim olmuştu. Grafiti'nin bir seslenme sanatı olduğundan mütevellit müziğe olan ilgim beraberinde geldi. HipHop kültürü de armonisinde grafiti ile eşdeğer. Her iki dalda da alaylı yetkinliğim böyle başladı. Mütemadiyen çizdiğim kadar da dinleyerek, keşfederek sonsuz bir yolculuğa çıktım. Aramızdaki bağ; aidiyet ve teslimiyet. 2008 İTÜ Elektronik mezunu olsam da, grafiti ve aranjör-mix-mastering ve ses üzerine alaylı kimliğimle aktif olarak sürekli üretim halindeyim. Yine aktif olarak film, dizi, solo çalışmalara bu anlamda amatör ruh ve profesyonel olarak hizmet veriyorum. Ayrıca tüm dijital platformlarda kendi single ve albümlerimi de yayınlamış bulunmaktayım. -Müziğe nasıl başladınız? 1995 yılı, Cartel müzik grubu ülkemize yeni bir soluk getirmiş. Buna akım demek yerine kültür demeyi tercih edenlerdenim. Nedeni, benim gibi birçok insana ışık niteliğinde olduğu. Bir önceki soruda cevapladığım üzere seslenmek sanatı grafiti ve hiphop. Ama bu aykırı bir sesleniş. Klişeye dayalı olmayan, normların, argümanların dışında. Yalın, maskesiz, gerçekçi! Grafiti renkleri ile nasıl vaveyla gibi çağrıda bulunuyorsa hiphop müziğinin sözleri de aynı mesajları içeriyor. Müzik; insanın kendi içsel benliğinin içerisinde susturamadığı sözlerin, ritimlerin dışa vurumu ve beni en iyi yansıtan sanat biçimi. 1998 yılında kurduğumuz grubun içerisinde MC Writer, BBoy-BGirl kısaca hiphop kültürüne ait ne kadar bölüm varsa o sanatı icra eden herkesi bünyemize aldık. 2004 yılına kadar kendi imkanlarımızla grubumuzdaki mc sanatçılarının kayıtlarını aldık. Fazlasıyla amatör ruh ile ilerliyorduk. Profesyonel olarak ilerlemek kanaatiyle, yüzde yüz hakimiyet bilinciyle hareket etmeye başladım. Önemli yetkinlik ve nitelikler elde ettim; çeşitlilik, zenginlik arz edecek şekilde etmeye devam ediyorum. Çin atasözünde olduğu gibi İşinizi severek yaparsanız, hiç çalışmazsınız. Beraberinde 2005 yılında Aerosol Productionsu kurdum. 2008 yılında da tek olarak devam etme kararı aldım. Çözüm ortaklarımla birlikte daha üst düzeye taşıma gayreti içerisinde, sonsuzlukla adımlamaya devam ediyoruz. -Yaptığınız albümleri, müzikleri anlatır mısınız? Hiphop ama bütünüyle özgün! İçinde barındırdığı tüm tınılar, armonisi, akışkanlığı, ritmi her zerresiyle özgün. Kopyala-yapıştır'a karşı ince nüanslarla sentezlenmiş, mesaj ya da dinlenme kaygısı içermeyen sadece üretime dayalı ve kendi iç sesimin somut hali. Ben kelimelere anlam yüklemeyi çok sevdiğim için single ve albüm isimleri ile paralel. Kendi jenerasyonumu sevmemdeki en önemli etken yine o dönemin albümlerine şahit olmamdır. Ve kendi müziklerimi hep o yönde mayaladım. Hem lezzeti, hem kalitesi açısından. Örnek; Kemal Sunal serisi, Kai serisi, Turkish Battle style, Ateş-i Bestem, Horror Type gibi... Her albümün kendine ait bir tarzı var. Kimisi 70 ve80'lerin esintilerini barındırırken, kimisi de medite edecek duygu yoğunluğu temaları barındırıyor. Aralarında etkileşimin çok olduğu üç seri albüm Kemal Sunal, Kai ve Ateş-i Bestem. 14.000 bine yakın çalışmayı mühürlemiş durumdayım. Müziklerimin özütünde yatan; bir iskeletin üzerinde dünya mutfağından tatları yamak gibi ele alıp, mahir bir aşçı gibi pişirmek. -Yapmış olduğunuz Kai albümü büyük ilgi gördü. Albümü hazırlarken ilham kaynağınız neydi? Başarısını neye bağlıyorsunuz? Türk müziğinin zenginliği, enstrümanları hep hayranlık sebebim. Türk müziğinin mitolojisine indiğimde gani gani zenginliklerle karşılaşıyorum. O dönemin kısır şartlarında yüksek kalite ve sözlerin içermesi, bu çağın zenginliklerine üç aylık ömrü olan çalışmaların yapılması zaman zaman bende travma yaratabiliyor. Soruya dönecek olursam; 2017 yılında bilgi birikimine güvendiğim Tamer Cihan'ın neden bize ait olan müzikleri yapmıyorsun? sorusu bir ışık haznesine neden oldu. Aynı yıl çıkardığım ama bir yıl sonra keşfedilen Kai albümü iki sezonluk ve toplam 14 adet eserden oluşuyor. Planlarım dahilinde üçüncü sezonu umarım en kısa sürede hazır ederim. -Başlangıçtan şu güne müzik sektöründe neler değişti? -Sanatınızı icra ederken ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Ülkemizin en temel sorunu ön yargı. Acil statüsünde, yıkılması gereken. Eserin, içeriğine, geçişine, oluşuna, olmayışına kayıtsız, şartsız bakılmaksızın akıma kapılıyorlar. Tekrar söylüyorum esas alınması gereken tek olgu sanat! Yapmak için yapılmış olanın arkasından gitmek yerine altı ne ile doldurulmuş olduğuna bakarak sahiplenmeleri. Gerçekten hakkının teslim edilmesi gerekenler için. Zorluğun başladığı nokta burası. Ünlü diye tabir ettiğimiz isim ve yüzlerin yaptığı müziği dinletmeye çalıştığınızda ortaya çıkıyor. Aslında kendi yolunu akışıyla bulması gerek. Ama tek başınıza belli bir yere kadar kendinizi gösterebiliyorsunuz. Müzik şirketlerine ya da konuyla ilgili kişilerle temas kurmaya çalıştığınızda geri dönüş alamıyor veya muhatap bulamıyorsunuz. Es kaza geri dönüş aldığınızda ise sizi sanatınızdan çok ürün, obje olarak görüp direkt maddiyat özelinde değerlendiriyorlar. Kısacası yeteneğinden ziyade sosyal medya gücünüz baz alınıyor. -Türkiye'de müzik yapmanın avantajları ve dezavantajları neler? Maalesef ülkemizde sanatla ya da sanatın herhangi bir dalıyla uğraşıyorsanız 1-0 yenik başlıyorsunuz. Ne kadar yeteneğiniz olursa olsun, ne kadar işinizi iyi yaparsanız yapın, kendinizi ne kadar göstermeye çalışırsanız çalışın torpil kavramı yoksa izbe köşelerde kalıyorsunuz. Sadece bununla da kalmıyor, çevrenizdeki insanlar da buna büyük bir etken katıyor. Objektif, görüş bildiren, eleştiren, fikir yürütebilen insan sayısı yok denilecek kadar az! Vizyon sahibi yapımcılara, yatırımcılara, yetenek avcısı insanlara ihtiyacımız var. Beynelmilel sahada temsil etmelerine olanak sağlayan, hayatını idame edecek kaygılardan soyutlamış, sadece ve sadece üretime destekleyen isimlere. Ülkemizde sanatçının değeri nekrofili sevicilerden dolayı -üzülerek söylüyorum bunu- öldüğü zaman anlaşılmakta. Çok acı ve elem dolu! İnancımı yitirmeden, kaygısız, endişesiz. Hakkaniyetli, hakkının teslim edildiği tüm sanatçılara yollarının açık olmasını en kalbi duygularımla temenni ediyorum. -Şarkılarınızda yer alan baskın duygular nedir? Sizi dinleyen ve eşlik eden kişilere ne tür duygular hissettirmek istiyorsunuz? Bu yılın üçüncü çeyreğinde çıkartmayı planladığım 6 adet enstrümantal albümüm var. En eğlencelisi, saz ve oyun havası teması barındıran trap/hiphop tarzında angara enstrumendals isimli albüm olacak. Yine bu yıl içerinde diğer planladığım, son zamanlarda bana koşulsuz destek veren, yalnız bırakmayan Engin Dal'a sizin aracılığınızla teşekkür ederim. Severek prodüktörlüğünü üstlendiğim, yol arkadaşım Engin Dal'ın şiir ve şarkı sentezinden oluşan Kimsenin Görmediği isimli Bektaş Şenel'e ait, müziği Piano Turca'nın olan çalışması yakında yayında olacak. Son olarak, içinde olduğunuz ve muazzam sevgiyle takip ettiğim ütopyanız Gazete Sanat platformuna mutlu sonsuzlukla, sıcacık teşekkür ediyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/kar-firtinasinda-bahar-cicekleri-yesim-kale-art-galleryde-acildi", "text": "Yeşim Kale'nin 3. kişisel resim sergisi Kar Fırtınasında Bahar Çiçekleri 29 Ocak 2022 Cumartesi günü Kuzguncuk Yeşim Kale Art Gallery'de saygın bir ziyaretçi topluluğunun katılımıyla gerçekleşti. 29 Ocak 28 Şubat 2022 tarihleri arasında gezilebilecek olan sergi, çok renkli ve kar beyazı görüntüsüyle kış mevsiminde baharı yaşatıyor. Sarı, mavi, mor, yeşil ve beyazın hakim olduğu resimler sanatseverler tarafından çok beğenildi ve yarısı açılış günü satıldı. Ayrıca sanatçı Yeşim Kale'nin mücevher takı tasarımları ve desenlerinin baskısıyla yapılan fincan ve muglar da sergilenen çalışmalar arasında yerini aldı. Açılışta, arp sanatçısı Verda Ferah, bir saatlik bir arp dinletisi icra etti ve açılış günü sonunda konuklar müzik, resim, takılar ve renklerle muhteşem bir gün geçirdiklerini dile getirdiler. Yeşim Kale'nin Kar Fırtınasında Bahar Çiçekleri adlı kişisel resim sergisi 28 Şubat 2022 tarihine kadar Kuzguncuk'ta bulunan Yeşim Kale Art Gallery'de görülebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/karagozum-iki-gozum-sergisi-yapi-kredi-kultur-sanatta", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, 7'den 70'e herkese hitap edecek bir karagöz sergisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Geleneksel Türk Gölge Tiyatrosu'nun önemli temsilcilerinden Ragıp Tuğtekin'in Yapı Kredi Müzesi Koleksiyonu'nda yer alan orijinal tasvirlerinin, karagöz sanatına hayat veren üstatların ve günümüz karagöz sanatçılarının tasvirlerinin yer aldığı Karagözüm İki Gözüm sergisi, 15 Eylül 2020 ve 21 Şubat 2021 tarihleri arasında Yapı Kredi Kültür Sanat'ta sanatseverleri bekliyor olacak. Beyoğlu'ndaki Yapı Kredi Kültür Sanat'ın 1. katında yer alan Yapı Kredi Müzesi, hazırladığı arkeoloji ve geleneksel sanat sergileri ve yayınlarla kültürel mirasımızın yaşatılması için gece gündüz çalışıyor. Önemli pek çok kültür sanat projesine ev sahipliği yapan Yapı Kredi, henüz tarihi eserleri ve kültür varlıklarını korumaya ilişkin yasaların olmadığı 1950'li yıllarda, hem korumak hem de çalışmaların gelişmesine imkan sağlamak amacıyla madalya, kumaş, sikke, saat, nişan, işleme, tombak, tespih, karagöz tasvirleri gibi çok çeşitli nümizmatik ve etnografik eseri bünyesinde bir araya getirdi. Yapı Kredi Müzesi Koleksiyonu'nda bulunan, Ragıp Tuğtekin'in 1930'lu yıllarda yaptığı 187 karagöz tasviri en son 2004 yılında Yıktın Perdeyi Eyledin Viran sergisinde gösterilmişti. Koleksiyonda yer alan tasvirler, küratörlüğünü Cengiz Özek'in, koordinatörlüğünü ise Nihat Tekdemir ve Elif Erdoğan'ın yaptığı Karagözüm İki Gözüm sergisiyle, bu sefer Ragıp Tuğtekin'in etkilendiği ve etkilediği sanatçıların işleriyle birlikte izleyiciyle buluşuyor. Tasarımı Karşılaşmalar ekibine ait Karagözüm İki Gözüm sergisinde 20'den fazla karagöz sanatçısının 350 tasviri, dünya gölge tiyatrosu içerisinde karagöz oyunlarının yeri, dünyada karagöz oyunlarının nerelerde oynatıldığı, gerçeküstü figürlerin ve halk efsanelerinin karagöz tasvirlerine yansımaları, günümüz karagöz sanatçıları gibi tematik başlıklar altında ele alınıyor. 15 Eylül 2020 21 Şubat 2021 tarihleri arasında gezilebilecek olan Karagözüm İki Gözüm sergisine çevrimiçi etkinlikler de eşlik edecek! Serginin Yapı Kredi Yayınları tarafından İngilizce ve Türkçe basılan bir sergi kitabı da var."} {"url": "https://gazetesanat.com/karantina-gunleri-ve-performans-sanati-body-in-perform", "text": "İçinde bulunduğumuz bu zamanlarda tüm dünya olarak yeni bir süreci deneyimliyoruz. Covid-19'un yarattığı kriz/belirsizlik/izolasyon etkileri içinde hislerimiz sürekli değişkenlik gösteriyor ve dalgalanıyor. Bu süreçte duyguları dönüştürerek yeni anlamları mümkün kılmak, kavramlar arasında yeni köprüler kurmak ve ifadeyle sağalmak adına performans sanatçısı Ayça Ceylan'ın kurucusu olduğu, Emel Pilavcı'nın direktörlüğünü üstlendiği performans sanatı platformu Body in Perform, iki yıldır devam eden Beni ait olduğum eve götür! performans serisini, karantina kapsamında bir açık çağrıya dönüştürdü. 17 Nisan 2020 tarihinden itibaren gelen performans taslaklarının değerlendirilerek canlı yayın veya kayıt yoluyla paylaşıldığı proje kapsamında, şimdiye dek 16 farklı ülkeden 32 sanatçı, performansları, sanatçı konuşmaları, canlı yayınlarıyla projenin parçası oldular. Açık çağrı süreci halen devam etmekte olan Body in Perform, ulusal ve uluslararası katılımın gerçekleştiği performatif üretimleri yayınlamaya devam ediyor. Karantina günlerinde performans sanatının sağaltıcı gücüne inanarak başlayan proje, süreç boyunca ulusal ve uluslararası yayılım alanının genişlemesi ile COVID-19 günleri, performans sanatı, beden politikaları ve sanatın iyileştiriciliği üzerine açık erişim dijital bir arşive de evrilecek. Performans sanatı alanında büyük bir katılım ve ilgi uyandıran proje, yönetmen Pelin Kaçar'ın yürütücülüğünde, meslek, lokasyon veya herhangi bir ayrım gözetmeksizin, duygularını beden diline dönüştürebilen herkesin katılımına açık bir belgesele de dönüşüyor. Sosyal medya kanallarından yapılan duyurunun ardından gelen birçok başvurusunun akabinde, Pelin Kaçar, çevrimiçi ve fiziksel olarak belgesel hazırlıklarına ve çekimlere başladı. Başvuruları devam eden açık çağrıya ve belgesele katılım için sosyal izolasyon günleri boyunca ürettiğiniz hareket, metin okuması, görsel ya da o anki gerçekliğinize dair performatif süreçlerinizi içeren taslaklarınızı bodyinperform@gmail. com ve kacarpelin@gmail. com adresine iletebilirsiniz. Taslaklarınız, performansınızın ismini, süresini, kavramsal içeriğini ve kendinizi tanıttığınız bir paragraflık metni içermelidir. Performans programını takip etmek için platformun instagram sayfası bodyinperform'u takip edebilir ve açık çağrı sonucu kabulu gerçekleşen performanslar hakkında da bilgi sahibi olabilirsiniz. 2018 yılında Ayça Ceylan tarafından kurulan uluslararası performans sanatı platformu Body in Perform, performans sanatının görünürlüğünü ve bilinirliğini arttırmayı amaçlıyor. Performans, sergi, atölye, konuşma, film ve kitap olmak üzere 6 bölümü olan platformun direktörlüğünü Emel Pilavcı, yaratıcı direktörlüğünü ise Ayça Ceylan üstlenmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/kargali-cennet", "text": "Kargalar Tanrı'nın cennetinden kovulup yeryüzüne gönderilen dilsiz şeytanlardır. Bitmek bilmez ömrü hayatlarında bunca kötülüğe ve vahşete şahit olmuş ve ölememiş canlılar. Bu yüzdendir ki en çok mezarlıkları severler. Yaşamın bitmek bilmez kaosuna şahit olmaktan bıkıp sığındıkları yerdir mezarlıklar. Oradaki sessizlik onları arındırır. Bundandır ki mezarlıklarda en çok kargalar bağırır. Gördüklerinin acısını mezarların içinden yükselen ağaçların arasından, haykırarak unutmaya çalışırlar. Fakat ölüler onları duyamaz. Yankılanan kendi seslerinin içinde, cehennemi yaşarlar. Kargalar, çıkamayan canlarıyla, cehennemde yaşayan kara bahtlı kuşlardır. Yüz yıl önce işlenen suçlardan bugün işlenen suçlara kadar her şeye şahit olmuşlardır. Bir karga ile konuşmayı ve ona sorular sormayı çok isterdim. Mesela; İnsanlar mı daha acımasız, hayvanlar mı? diye sorabilirdim. O da, İnsanlar. Çünkü, hayvanlar hala ilkel yollarla savaşıyorlar diyebilirdi. Bence haklı olabilirdi, çünkü insanlar her türlü hile ve ölümcül icat ile katlediyorlar birbirlerini. Sahi silahı ilk icat eden insan, onu ne öldürmek için kullandı acaba? Öldürmek için mi, hayatta kalmak için mi? Bence hayvanlar her zaman daha dürüst. Bir hayvan, kendisine yaklaşan bir diğer hayvanın ona ne için yaklaştığını bilir. Doğada şeffaflık esastır. Bir hayvan, bir diğer hayvanın kendisine ne yapacağını da bilir ve gardını o an, ona göre alır. Ya kaçar, ya kendini korur ya da saldırır. Fakat insan öyle mi? Değil. Tanrı insana ruh verir, şeytan da o ruhu ele geçirmeye çalışır. Ruhu ele geçirilen insan şeffaflıktan uzaklaşır, sahteleşir. İşte o zaman kurbanlar, hazırlıksız yakalanır şeytanın beslediği katillerine. İnsanlar hiçbir zaman hayvanlar kadar dürüst ve şeffaf olamaz. Ben de olamadım. Kendime çoğu zaman dürüst oldum ama başkalarına olamadım. Mesela önce, iki tane karga öldürdüğümü kendimden saklamadım. Kargaları yeni ölmüş bir insanın mezarının içine gömdüğümü de kendimden saklamadım. Ama sonra babamı öldürmek istediğimi kendimden sakladım. Çünkü kendime söylersem, bedenimle zihnim bir olup onu öldürürdü. Kargalar fark etti ama. O iki karga fark etti. O yüzden onları kendi cehennemlerinden kurtarıp, tanrının cehennemine yolladım. Tıpkı babamın, zamanında annemi yolladığı gibi. Annem, babamın cehenneminde yaşıyordu. Yaşadığı her gün ona eziyetti. Babamın koyduğu kurallarla dönen bir dünyada, nefes almak yaşamaksa tabii... Ben de annemin, maruz kaldığı kötülüğe şahit olduğum dünyasının dilsiz şeytanıydım, kargalar gibi... Evdeki kaosa şahit olmaktan bıkıp, sokağımızın sonundaki mezarlıkta kargalarla birlikte oturuyordum bütün gün. Ta ki annem ölene kadar. Annem öldükten sonra mezarlık, evimiz olmuştu. Annemin ruhunun gömülü olduğu bir mezarlık. Katilin her gün aynı mezarı ziyaret ettiği bir mezarlık. Katilin cinayet mahalline her gün yeniden döndüğü bir mezarlık. Katilin de eninde sonunda aynı mezara gireceği bir mezarlık. Babamı öldürecektim. Çünkü bu dünyada nefes almasının hiçbir anlamı ve gerekliliği yoktu. Aslında, ben babamı, annemin ölürken gözünden akıttığı gözyaşında boğarak öldürmüştüm. O günden sonra babam yaşayan bir ölüydü. Kendimden sakladığım, zihnimde işlediğim ilk cinayetimdi. Kargalar hariç. Babam, kendi cehenneminin şeytanıydı ve aynı zamanda her gün benim gözlerimden çıkan ateşle yanan bir günahkardı. Her akşam eve sarhoş gelirdi. Annemin, onun yüzünden intihar ettiğinin gerçeğini unutmak için her gün içerdi. Annemin ruhundan, kanından, canından yaratılmış olan bedenimle her karşılaştığında ise yeniden hatırlardı. Annemin ruhunu taşıyordum ben. Annemin yaşadığı cehennemin ve işkencelerin izleri yüzümde ve gözlerimde duruyordu. Her gün aynaya bakar gibi bana bakıp, yaşattığı zulüm ile yeniden yüzleşiyordu. Yine bütün gün kargaları izleyeceğim bir günün sabahında, mezarlığa giderken yolda ölmüş bir karga gördüm. İlk kez kendiliğinden ölen bir karga görüyordum. Belki de o da yaşadığı cehenneme dayanamayıp kendini öldürmüştü. Toprağın altına gömmek istemedim. Yerden alıp eve getirdim. Yemek masasının üstüne koydum. Ne kan vardı üstünde ne de bir yara. Tertemiz ölmüştü. Annem gibi. Annem intihar etmişti. İlaç içmişti. Gözündeki yaşla ölmüştü. Karganın da gözü yaşlıydı. Masanın üstünde o, karşısında ben saatlerce oturduk. Akşam olunca cehennemin en sadık müşterisi, babam geldi. İkimizi o şekilde gördü fakat hiçbir şey söylemedi. Baktı, baktı, bir daha baktı... Sessizce odasına gitti. İstedim ki o gece babam ölsün. O gece babamı öldüreyim, sonra bu kargayı da babamın mezarına gömeyim. Çok istedim, delicesine istedim. Gidip o gece onu öldürmemek için kendimi zor tuttum. Olay sonrası iki ay cezaevinde kaldım. Ben yapmamıştım ama tek şahidim ölü bir kargaydı. Bu yüzden pek inanmamışlardı bana. Ama iki ay sonra benim öldürmediğimi nasıl olduysa anlayıp beni salmışlardı. Eve döndüğümde kargayı bıraktığım masada bulamamıştım. Mecburen başka bir karga öldürüp, babamın mezarını ziyaret etmiştim. Elim boş gidecek halim yoktu tabii ki. Kargayı babamın mezarına gömdüm. Tek cehennem yetmezdi ona. İki cehenneme de birden gitmeliydi. Hem kendi cehennemine hem de kargaların cehennemine."} {"url": "https://gazetesanat.com/karikaturist-nuri-cetin", "text": "1982 yılında Edirne'de doğan Nuri Çetin'i bilenler zaten biliyor. Uzun yıllardır bir karikatürist olarak mizah dünyasında gördüğümüz, Kemik'ten Leman'a kadar farklı birçok karikatür dergisinde çalışan Nuri Çetin, Beyaz Baykuş Yayınları tarafından Gevşek adlı karikatür kitabını da çıkarmıştı. Karikatür dergilerini yakından takip edenlerin bilip sevdiği Nuri Çetin, radyoda Mesut Süre'nin Rabarba programına konuk olarak katılımıyla da adından söz ettirdi. Günümüzde de sağlam bir kitlenin takip ettiği Nuri Çetin uzun süredir sosyal medyada ürettiği Nurikatür adını verdiği çizimli videolara verdi kendini. Çok erken yaşlarında eline kalem alıp bir şeyler çiziktirerek başlayan karikatür yolculuğunda Nuri Çetin bugün hem çizimleri & videoları hem sosyal medyada katıldığı & ürettiği içerikleri ile sıkı bir kitleye sahip. Lafı daha da uzatmadan, Çetin'le yaptığımız sohbeti aşağıda bulabilirsiniz. 82 senesinde doğdum. Tamamen hissiz, amaçsız bir çocukluk ve ergenlik geçirdim. Bebeklikten beri bir şeyler çizip durdum ama meslek olması gerçekçi gelmiyordu. Mizah dergilerine amatör olarak gitmeye başladığım anda sanki hayatımda bir on/off tuşuna ilk defa basılmış gibi oldu. Bir can suyu geldi, yanaklara kan geldi, kulaklarım ısındı. O saatten sonra da istesen de bırakamazsın zaten. Dergilerde çalışmaya başladım. Bir çizer arkadaşımın vesilesiyle Mesut Süre'yle tanıştım. Radyo programına konuk olmaya başladım. Dergi ve radyo birlikte sürdü gitti. Sonra sosyal medya trenini yakalamak için ardından koşup kaçak bindim. Yaptığım Nurikatür videolarını Instagram, Twitter ve Youtube'da paylaşıyorum. Evde 3 kedim var. Her yer tüy. Çok bıktım. Arz ederim. Üniversitede okurken 2003 senesinde Penguen dergisinin amatör çizer toplantılarına giderek başladım. 3 ay sonra ilk karikatürüm yayımlandı. 1 buçuk yıl sonra her hafta bir bant çizmeye başladım amatör sayfada. 2005'te Kemik dergisinden çağırdılar. İlk profesyonel işim oydu. Gerçi amatörken daha çok para veriyorlardı ama olsun. Bir dergi kadrosunda olmak çok kıyak bir histi. Kimse itmedi ben yuvarlandım. 18 yaşımda ne olacağıma dair bir fikrim yoktu. Tamamen açıkta kalmama endişesiyle yazılmış bir tercihle İstanbul Üniversitesi İktisat bölümüne yerleştim. Okuldan kafamda en ufak bir bilgi kırıntısı dahi kalmadı. Ben de herkes gibi ekonomi cahiliyim. Şaak! bir 10 milyar dolar daha seviyesinde ekonomi bilgim. Okul bitince askerden kaçmak için Trakya Üniversitesi İktisat Yüksek Lisans programına başvurmuştum. 5 kişi alınacak, 8 başvuru var. Kağıt üzerinde okuduğum okul ve mezuniyet ortalaması açısından açık ara en iyi aday bendim. Mülakatta hoca cebinden 20 lira çıkarıp Bu para Merkez Bankası'nın aktifinde midir yoksa pasifinde mi? diye sordu. Aktif dedim. Aktif mi? Dedi. Pasif dedim. Tamam çıkabilirsiniz. dedi. 2 ay sonra Erzincan'da mühimmat bölüğünde tekmil veriyordum. İşin çizim kısmıyla alakalı okullar var. Orada alınacak eğitimler büyük bir artı olur ama karikatür çizmeyi amaçlayarak bu okullara giren yoktur diye tahmin ediyorum. Haddinden fazla bir eğitim almış olursunuz çünkü. Halı sahaya Messi çağırmak gibi bir şey. Okullu katır bilek çizerler de var tabii. Onlar da genelde çizgi romanda kullanırlar bu yetilerini. Haftalık mizah dergiciliğinde alaylı bir yetişme geleneği var. Hem çizgi hem mizah tarzı her hafta çizdikçe geliştiriliyor. Karikatür çizmek isteyen gençler ilk başta hayran oldukları bir çizerin hem çizgisini hem mizah tarzını taklit ederek başlar. Bu kural hiç sekmez. Biraz ışık veren genç git gide daha çok şans bulur dergide. Yavaş yavaş işleri ister istemez evrim geçirip şahsileşmeye başlar. Hem işe de hakim olur, bir tarz oturtup fark yaratmazsa bir numara olamayacağını da anlar. Büyük oranda bilinçsiz, biraz gözü açılınca da kasıtlı olarak kendi tarzını farklılaştırarak yoluna devam eder. Mizahın temeli belki bir nebze öğretilebilir ama okulu sanki olmaz gibi geliyor bana. Bir yandan bu işi çok kişisel ve özgün bir sanat dalı gibi tanımlayıp aşırı romantize etmek de istemiyorum. Zaten sanatçıların da yaptığı işi yüceltmesi bana müthiş itici geliyor. Ben yemiyorum o afra tafrayı. Boş tuvalde bir imge görüyorum falan bırak bu işleri aga! Sanatçı imajını satmak için edilen beylik laflar bunlar. Yapılan iş ne kadar özgün olursa olsun herkes işinde ustalaşırken kendine göre bir formül bulup sürekli onu uygulayarak ekmeğine bakıyor. Şöyle diyelim; mizahın üniversitesi olmaz ama anaokulu olur. Berbat bir cevap oldu ama olsun. Tahminim öyle ki bütün yaratıcı işlerle uğraşanların asıl motivasyonu ilgi isteği. Bebekken sokaktaki yabancı bile bizi görünce sever, kucaklar, öperdi ama büyüdükten sonra kimse yanağımızdan makas almaz oldu. Aynı ilgiyi tekrar kazanmak için ne yapabiliriz acaba diye dört dönen ilgi arsızı insanlar bunlar. Eve sokulmayacak tipler. Karikatürcüler de ne takla atsak seviliriz diye kendinde bu yatkınlığı bulup geliştirmiş insanlar işte. Aslında herkeste olan bir beceriyi kas çalıştırır gibi geliştirmişler. Kafası basan herkes karikatürcü olabilir diye düşünüyorum ben. Herkes bizim gibi ilgi arsızı olmadığı için ne yapsak diye aranmıyor ve bu işlere el atmıyor sadece. Çok özel insanların mesleği falan değil yani. Sosyal konular işliyorum sanırım genelde. Bazen de absürd öyküler oluyor, hikayenin nereye gideceği belli olmuyor. İnsan ilişkileri, gündemdeki konular falan. Naif ve temiz bir mizah yapmıyorum. Beni sert buluyorlar ama yapmak istediğim mizahın 10'da 1'ini yapabiliyorum belki de. Sebebi de lanet olası postmodernizm rüzgarı. Konu öyle yanlış anlaşıldı ki memlekette, ne olduğunu anlamadan Ayrımcı, cinsiyetçi, hayvan hakları karşıtı gibi duyarlılık çığı altında kalınıyor. Mesela bir espri içinde cinsiyetçi bir tipleme yapılınca muhakkak ki o karakterin cinsiyetçi ifadeler kullanması gerekiyor. Esprinin geneline bakarsanız aslında o cinsiyetçi karakterin cahilliği vurgulanıyor. Ama duyar kası aşırı gelişmiş insanlar asıl meseleyi ıskalayıp o cinsiyetçi ifadelere takılarak üzerinizde baskı oluşturuyor. Artık yabancı komedyenlerin mizahına çok daha kolay ulaşabiliyoruz. Çocuk tacizi veya din gibi bizim konu başlığını açmaya dahi çekineceğimiz tartışmalı mevzularda çatır çatır sert mizah yapabiliyorlar. Çünkü ifade özgürlüğü konusunu özümsemiş bir kültür var. Bu bir şaka, gerçek bir fikir değil. ayrımını yapabilmiş ve çiğ duyarlılık reflekslerini çoktan aşmış bir kültür var. Yakın zamanda iki genç komedyenin Alevilik ve Atatürk konulu şakalarından dolayı nasıl linç edildiklerini hatırlarsınız. Yine neyin şaka, neyin gerçek bir fikir olabileceğinin ayrımına varamadık. Şu konunun mizahı yapılamaz gibi kibir, baskı ve sansür kokan cümleler duyduk. Ve maalesef bu baskılar eğitimli, özgürlükçü, seküler ve kültür sanat ürünlerini tüketen kitleden geliyor. Benim de bir eğlendirici olarak hem işlerimin ilgi görmesinden şahsi tatmin için, hem de ekonomik açıdan sürdürülebilir şekilde işime devam edebilmek için geniş kitlelere ulaşma zorunluluğum var. Bu duyarlılık çığının altında kalmamak için çok fazla otosansür uyguluyorum ve bu durumdan hiç memnun değilim. Dergicilik çoktan beridir inişte olduğu için akacak başka mecra gerekti ve orası da tabii ki sosyal medya. Sosyal medyanın diline uygun, karikatürden farklı yeni bir yöntem bulmaya çalıştım. İçinde illa çizgi olsun istedim. İlkin Mukavva isminde gerçek hayat boyutlarında çizim yaptığım bir YouTube işi tasarladım. 10 tane video yaptım ama tek başına altından kalkamayacağım bir iş olduğunu gördüm, nefessiz kalıp bıraktım. Sonra aynısının daha küçük ölçeklisi denilebilecek olan Nurikatür ismini verdiğim yeni işe başladım. Kısa bir öykü yazıp, çizdiğim karelerin içine canlı olarak kendimi kattığım, amatör oyunculuğumla canlandırdığım basit animasyonlu videolar şeklinde tanımlayabilirim herhalde Nurikatür'ü. Stand-up mizah yapmak için en zor ve en riskli yöntem. Başarılı olması çok zor ve başarısızlığı da yıkım getiren bir yer stand-up sahnesi. Mesut'un teşvikiyle epeyce arkadaşım sahneye atladı ve artık hepsi başarılı ve tecrübeli stand-up'çılar olarak yetişmiş durumdalar. Hepsi de bana nispeten çok daha dışa dönük insanlar. Bana da aynı şekilde ısrarcı oldular ama ben halimden memnunum. Asla yapmam diye çok net konuşmayayım ama hala sahne direnişimi sürdürüyorum. En sevdiğim çizer Emrah Ablak'tır. Çok eski bir okur olmadığım için Emrah Ablak'ı Kemik dergisinde tanımıştım. Köşesinde çizdiği her karikatür sektirmeden kahkaha attırıyordu bana. O kadar istikrarlı bir şekilde komik ve kaliteli işler o güne kadar görmemiştim. Garip de bir imzası var bilirsiniz, kaligraf edasıyla fırça kalem veya tarama ucuyla attığı. Düzgün okuyamayıp Empay Ablak ne biçim isim lan diye geçirmiştim içimden. Onun haricinde Umut Sarıkaya, Memo Tembelçizer ve Cengiz Üstün'ü çok severek okuyorum. Yeni jenerasyon çizer pek çıkmayabilir artık çünkü mizah dergiciliği bitme noktasında. Dergilerde çıkmasa da sosyal medyada görebiliriz yenilerini. Yeni jenerasyon sayılmayabilir belki ama en genç Cihan Kılıç ve Özer Aydoğan geliyor aklıma. Gayet iyiler. Salgından en az etkilenen şanslı içe dönük güruha dahilim. Salgın öncesinde de zamanımın %80'ini evde geçiren, evden çalışan bir insandım. Salgının ardından bu süre %95'e yükseldi. Evle yekvücut oldum. Evin tesisatıyla benim dolaşım sistemim bir oldu. Damarlarımda elektrik, su, doğalgaz dolaşıyor. Nefes alıp veren bir gayrimenkul oldum, hiç şikayetçi değilim."} {"url": "https://gazetesanat.com/karsitlari-dengeleyen-sergi-denge-balance", "text": "Karşıtları dengeleyen sergi Balance, 22-29 Ocak 2020 tarihlerinde Kadıköy Kaş Sanat Galerisi'nde sanatseverlerle buluşacak. Sibel Tetik Organizasyonu ve Sinan Yenilmez iş birliği ile Carl Gustay Jung'ın Yaşamın amacı karşıtlar arasında denge kurmaktır sözünden yola çıkan 33 sanatçı heykel ve resimlerini 22-29 Ocak 2020 tarihlerinde Kaş Sanat Galerisi'nde sergileyecek. Sibel Tetik sergiyle ilgili olarak; Denge sözcüğü tutarlılığı, düzeni ve ölçüyü temsil eder. İnsanlığın erdemleri olan iyilik, güzellik, doğruluk, faydacılık ve farkındalık olguları sanatla çoğalabilir. Günlük yaşamda birbirine karşıt iki kuvvetin eşitliği ile elde edilen uyum durumudur. Çin Felsefesinde Yin ve Yang doğada var olan iki zıt gücü kuralı temsil eder ve denge ilkesine dayanır. Kadın-erkek, gece-gündüz, siyah beyaz gibi... Denge, her şeyden önce insani bir kelimedir, doğrudan insan ve yaşamla ilgili bir sözcüktür. Denge, tasarımda estetik ilkelerden sadece biridir. Genel hatlarıyla kompozisyon, simetrik ya da asimetrik dengeye uygun olarak düzenlenir. Hayatın içinde ise birey olarak bu dengeyi kurmak elbette çok zor ama hepimizin hedefi böyle bir dengeye ulaşmak olmalıdır. Hayat ancak bunu başardığımızda yaşamaya değer olur. Sanatın hayatı dengeleyen ve daha yaşanır hale gelmesini sağlayan en önemli etken olduğunu düşünerek DENGE / BALANCE sergisini sergiliyoruz dedi. Açılış kokteyli 22 Ocak 2020 Çarşamba günü saat 18.30 da olacak olan sergi 29 Ocak 2020 Çarşamba gününe kadar Pazar hariç her gün sanatseverler tarafından görülebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/katharina-vestre-beyniniz-sizin-yasam-projenizdir", "text": "Anne karnında nasıl geliştiğimizin şaşırtıcı hikayesi hakkında eğlenceli ve erişilebilir bir kitap yazmak istedim, diyen Katharina Vestre'nin ülkemizde Büyük Muamma: Doğmadan Önceki Hikayen adıyla yer alan kitabı, 24 dile çevrildi. Biz bu röportajı aslında yapalı biraz zaman oldu. Ancak her şeyin bir zamanı var ya, şimdi yayındayız. Aslında bu kitabın anlatmak istediği şeyin tam karşılığı diyebiliriz. Katharina'yla sohbet etmek öyle keyifliydi ki aklımdakilerin yarısını bile soramadım. Ama çok lezzetli bir röportaj oldu. Size de bir kahve eşliğinde keyfini çıkarmak kalıyor. Ve emin olun, dünyaya gelişimiz üzerine pek çok şey düşüneceksiniz. A bu arada, bir de sürprizi var yazarımızın; ablasıyla birlikte hazırladığı çocuk kitabı da yakında Türkçede yer alacak. Okumayı ve yazmayı her zaman sevmişimdir. Biyoloji okuduğumda, bunu özlemeye başlamıştım. Derslerde laboratuvar raporları dışında pek bir şey yazmadık. Ama sonra üniversitemde bana biyolojideki en büyüleyici konular hakkında yazma fırsatı veren bir bilim iletişimi kursu buldum. Aslında o kurs sırasında, daha sonra kitabım olacak bir metin yazmaya başladım. Ve şimdi aynı kursta öğretmenim. Umarım öğrencilerim de benim yaşadığım güzel deneyimi yaşar. Sanırım öyleyim, evet. Bilimde çalışmanın en sevdiğim yanı bu. Biyoloji okuduktan sonra dünyaya farklı bir gözle bakmaya başladım. Vücuduma baktığımda, onun tüm çalışkan hücrelerini düşünüyorum. Bağışıklık hücrelerinin cildimde gezindiğini ve kalp hücrelerinin attığını hayal ediyorum. Ve arkadaşlarımla doğanın küçük ve büyük gizemlerini tartışmayı seviyorum. Mesela avokado çekirdekleri neden bu kadar büyük? Erkeklerde neden meme uçları var? Devam edebiliriz; bunu seviyorum. Anne karnında nasıl geliştiğimizin şaşırtıcı hikayesi hakkında eğlenceli ve erişilebilir bir kitap yazmak istedim. Sonuçta, hepimiz bu ilk bölümü paylaşıyoruz hepimizin başına geldi. Amacım herkesin, hiç biyoloji okumamış ve hücrenin ne olduğundan tam olarak emin olmayan erkek arkadaşımın bile bu kitabı anlayabilmesiydi. Evet! Şu anda yeni bir kitap yazıyorum. Üzerinde çalışmak için hala daha fazla zamana ihtiyacım var, ancak size bunun hakkında daha fazla bilgi vermek için sabırsızlanıyorum! Bu arada ablamla yaptığım çocuk kitabına da bir göz atın. Çok yakında Türkçe yayımlanacak. Beynin gelişimini çok etkileyici buluyorum; hücrelerinizin inşa etmeye başladığı ilk şeylerden biri olmasına rağmen, en son bitirilen şeydir. Doğumda bile tam olmaktan uzaktır. Aslında beyniniz asla tamamen bitmez. Öğrendiğiniz ve hatırladığınız her şey, sinir hücreleriniz arasındaki bağlantılarda fiziksel değişikliklere yol açar. Beyniniz sizin yaşam projenizdir. Kitabımı dünyada görmek ve uluslararası okuyuculardan geri bildirim almak her zaman çok heyecan verici. Bu konuyu dünyanın en heyecan verici gizemlerinden biri olarak görüyorum. Ancak bilimsel dergileri okuduğunuzda, genellikle karmaşık bir dilde yazılırlar. Bu da araştırdıkları ilginç konuları anlamayı ve takdir etmeyi zorlaştırır. Dürüst olmak gerekirse, bilimsel dergileri ve ders kitaplarını okumak oldukça sıkıcı olabilir. Amacım, bilimin anlaşılmasını kolaylaştırmak için günlük kelimeleri, karşılaştırmaları ve açıklamaları kullanarak bu konular hakkında farklı bir şekilde yazmaktı. Bu sayede bilim eğlenceli hale gelir ve yormaz, umarım! İlk olarak, hücreler bölünmeye başlar ve birçok özdeş yuvarlak hücreye dönüşür. Mikroskopta küçük bir ahududu gibi görünüyorsunuz. Ama yakında hücreler şekil değiştirmeye başlayacak ve giderek daha farklı hale gelecek. Devam edebilirdim, ama kitaptaki her şeyi de vermek istemiyorum. Mitokondrilerimizi babamızdan değil annemizden aldığımız doğrudur. Ama onları miras alan sadece kızlar değil; erkeklerin de mitokondriye ihtiyacı var! Mitokondri, hücrelerin güç santralleri olarak hareket eder ve bize enerji sağlar. Böylece hem kızlar hem de oğullar annelerinden mitokondriyi miras alacaklardır. Mitokondri hakkında çok havalı olan şey, kendi genlerine sahip olmalarıdır. Bunun nedeni, daha önce daha büyük bir hücre tarafından alınan bakteriler olmalarıydı! Dolayısıyla annenizden, büyükannenize, büyük anneannenize vb. genetik bir bağ olduğu doğrudur. Mitokondrileri nesilden nesile aktarılmıştır. Bir insanı inşa etmek için gereken tüm bilgilerin DNA molekülünde yer almasını büyülü buluyorum. Ve vücudumuzdaki her küçücük hücreye iki metre DNA sığdırabiliyoruz! Tam olarak kardeşlik değil, ama uzak akraba olduğumuz doğru. Aslında insan, meşe ağacı veya sinek olsun, yeryüzünde yaşayan her organizmanın ortak bir tarihi var. Hepimiz dünyada ortaya çıkan ilk ilkel hücrelerden geliyoruz. Milyonlarca yıllık evrim boyunca bu hücreler farklı yollar izledi ve bugün sahip olduğumuz tüm farklı yaşam formlarıyla sonuçlandık. Ama bu ilk hücreler nereden geldi? İşte bunu kimse bilmiyor. Büyüleyici bulduğum şey, fetüsün erkek mi yoksa kadın bedeni mi olacağını görmenin üçüncü aya kadar mümkün olmaması. Başlangıçta, cinsiyetler arasında hiçbir fark yok. Bu nedenle erkeklerin meme uçları var yani biz farklı olmadan önce onlar zaten yerlerinde. Fetüsün bir Y kromozomu varsa, o kromozomdaki bir gen testis oluşumunu başlatır. Bundan sonra testisler sırayla, hücrelere bir erkek vücudu oluşturmaları gerektiğini söyleyen testosteronu yapacaktır. Bu sinyaller olmadan ise hücreler otomatik olarak bir kadın bedeni oluşturacaktır. Bu kulağa basit gelebilir, ancak aslında Y kromozomundan çok daha fazlasına bağlı olan oldukça karmaşık bir süreçtir. Örneğin, bu sinyalleşme sürecinde bir şey değiştirilirse, kişi dışarıdan dişi görünen, ancak içeride testis gibi davranan bir beze sahip bir bedende olabilir. Haha! Merak etmene sevindim. Kesin olarak kimse bilmiyor, ancak plasentaları bizimkine benzer olduğu için olabilir. Çoğu memelide, plasenta annenin kan damarlarını yok etmeden sadece etrafını sarar. Ama insanlarda ve yarasalarda değil. Annemizin rahminin derinliklerine iner ve onun kan kaynağına doğrudan erişim sağlarız. Bu, anne için çok daha risklidir. Bu nedenle, bir bebeğin anne karnında büyümesine ancak zamanında doğru sinyalleri gönderirse izin verecektir. Aksi takdirde mukozadan kurtulur ve regl olur. Hayat bu bizim ve yarasalar için. Ben de kitabımı yazdıktan sonra meyve sineklerine farklı bakıyorum. Bu küçük böceklerle genlerimizin yarısından fazlasını paylaşmamız inanılmaz. Bir biyolog için çok faydalıdırlar, çünkü hızlı çoğalırlar ve laboratuvarda muhafaza edilmeleri kolaydır. Ama itiraf etmeliyim ki geçen yaz mutfağımı işgal ettiklerinde onlardan pek hoşlanmadım! Beynimizin oluşumu, gelişimimiz sırasında en uzun zaman alan şeydir. En gelişmiş beyin işlevlerinden sorumlu olan beynin en dış yüzeyi, en son oluşur. Beynin bu kısmı insanlarda o kadar büyür ki, sığması için kıvrılması gerekir. Bu yüzden beynimiz karakteristik katlanmış yüzeye sahiptir. Ancak gelişimin ilk altı ayında beynimiz bir farenin beyni gibi pürüzsüzdür. Cenin gelişiminin sonuna kadar beynin daha gelişmiş bölümleri oluşmaz ve fetüs bazı şeyleri deneyimlemeye başlayabilir. Fetus, altıncı ay boyunca bir noktada seslere tepki vermeye başlayacaktır. Ancak her şeyi duyamaz, çünkü birçok ses deriden ve kastan geçtikten sonra kısılır ve bozulur. Yine de anne karnında duyduğumuz seslerin anılarıyla doğuyormuşuz gibi görünüyor. Örneğin, yeni doğan bebekler kalp atışını duyabiliyorlarsa daha az ağlar ve daha sakin nefes alır. Ve bir çalışmada, annenin hamileyken düzenli olarak izlediği pembe dizinin melodisini çaldıklarında bebeklerinin sakinleştiğini buldular. Yani hamileyseniz, dinleyeceğiniz müziği akıllıca seçin! Daha sonra bebeğiniz ağladığında hayat kurtarıcınız olabilir. Muhtemelen bir kombinasyon, ama birine oy vermem gerekirse, Bebek karar verir, derim. Fare fetüslerinin akciğerlerinde doğumu başlatmaya yardımcı olan bir sinyal oluşturduğunu biliyoruz. Akciğerlerin çıkar çıkmaz nefes almaya hazır olması önemli olduğundan, benzer bir şeyin insanlarda da olması mümkündür. Beyinden gelen sinyaller de doğumu başlatmak için önemlidir. Kesin olan bir şey var: Bir noktada rahmi gerçekten terk etmek zorunda kalıyoruz, çünkü daha da büyümemiz için yer yok! Keşke insanlar kanguru gibi doğum yapsa, çok daha kolay görünüyor. Bu çok güzel sohbet için teşekkürler Damla! Türk okuyucularıma: Kitabımı okuduğunuz için teşekkür ederim ve gerçekten beğeneceğinizi umuyorum! Benimle iletişime geçmek isterseniz, Instagram'da fotoğraf paylaşmaktan ve beni etiketlemekten çekinmeyin. Kitabımı dünyada görmek çok eğlenceli!"} {"url": "https://gazetesanat.com/kavanozlarda-saklanmis-umutlar", "text": "Şeyma Çekici'nin yeni kitabı Ya Bir Gün Kavanoz Kapakları Biterse, Küsurat Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluştu. Yokluğunu hissettiren, yakında nostaljik addedeceğimiz komşuluk mefhumunu hatırlıyoruz sayfaları çevirdikçe. Her öyküde tanıdık yüzlere denk geliyor, selamlaşıyor ve bizi birer yabancı haline getirip yalnızlaştıran şehir hayatından bir süreliğine sıyrılıyoruz. Birbirine temas eden hayatların eşliğinde, ağaçlar ve denizle çevrelenmiş bir yolu yürüyoruz. Türlü olumsuzluklara rağmen, bizi yaşamlarına konuk eden her karakter yüzümüzü güldürmeyi başarıyor. Samimi ve sürükleyici üslubuyla Şeyma Çekici, bizlere umudun yakınlarda bir yerlerde hep var olduğunu hatırlatıyor. Ya Bir Gün Kavanoz Kapakları Biterse; kendini yalnız hissedenlere, eski günleri özleyenlere, içinde ukde kalanlarla uyuyup uyananlara, Umut, iyi ki var! diyen bir dost sesi olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/kavramsal-sanatci-ilya-kabakov-hayatini-kaybetti", "text": "Dünyaca ünlü yerleştirme sanatçısı Ilya Kabakov'un hayatını kaybettiği haberi sanat dünyasında büyük üzüntüye neden oldu. 88 yaşında vefat eden Kabakov, sanat dünyasında iz bırakan çalışmalarıyla tanınıyordu. Rus kökenli olan Ilya Kabakov, Sovyetler Birliği döneminde sanatını geliştirdi ve daha sonra 1980'lerde Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti. Kabakov'un çalışmaları, büyük ölçekli enstalasyonlar, yerleştirmeler ve çizimlerden oluşuyordu. Sanatçı, toplumun politik ve sosyal meselelerini ele alan eserleriyle tanınıyordu. Kabakov'un çalışmaları, dünya genelinde birçok prestijli müze ve galeride sergilendi. Sanatçının eserleri, izleyiciyi sanatsal deneyimlere davet ederken aynı zamanda düşündürmeyi hedefleyen derin mesajlar içeriyordu. Sanat dünyasında özgün ve etkileyici bir tarza sahip olan Kabakov, modern sanatın önemli isimlerinden biri olarak kabul edildi. Sanatçının kaybı, sanat camiası ve hayranları için büyük bir kayıp olarak değerlendiriliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/kavuk-devir-teslim-toreni-geliri-cyddye-bagislandi", "text": "Türk Tiyatrosu'nun güldürü geleneğinin nişanesi sayılan Kavuk, dün akşam Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda özel bir tören ve Bir Baba Hamlet oyununun gösterimiyle, Tiyatro Sanatçısı Rasim Öztekin'den Şevket Çoruh'a devredildi. Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda gerçekleştirilen bu özel gecenin bilet geliri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ne bağışlandı. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği elde edilen gelir ile; üniversitede Oyunculuk eğitimi alan öğrenciler için Rasim Öztekin Tiyatro Öğrencilerini Destekleme Fonu oluşturarak öğrencilere burs imkanı sunacak. Rasim Öztekin başta olmak üzere tiyatro sanatçılarıyla buluşmalar gerçekleştirerek bursiyerlerin sahne sanatları konusunda deneyim kazanmalarını sağlayacak. Tören öncesi Rasim Öztekin ve Şevket Çoruh ile bir araya gelen ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Ayşe Yüksel öğrencilerin eğitimine verdikleri destek için, tiyatro sanatçıları Rasim Öztekin ve Şevket Çoruh'a teşekkür plaketi takdim etti ve bu özel etkinliğe sosyal sorumluluk yaklaşımıyla ayrı bir anlam kattıkları için sanatçıları kutladı. Devir teslim töreninde Kavuk'un hikayesini ve gecenin önemini aktaran Rasim Öztekin, Bu güzel geceye bir güzellik daha yapalım dedik. Sanatın, tiyatronun ve hatta ülkenin geleceği için çağdaş beyinlere ihtiyaç var. İşte bu gecenin de gelirini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ne bağışlama kararı verdik. dedi. Kavuk devir teslim törenine dair ayrıntıları buraya tıklayarak okuyabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/kayahan-demirden-odullu-bir-roman-kefensizler-mezarligi", "text": "Astronomi okuyan dört genç Harran'daki eski rasathaneye düzenlenen bir kamp gezisine katılırlar. Etrafta dolaşırken rasathanenin yakınında terk edilmiş bir evle karşılaşırlar. Evde buldukları günlükleri ve gizemli mektupları takip ederken sadece geceleri görülebilen lanetli Kefensizler Mezarlığı karşılarına çıkınca meraklarına yenik düşer ve kendilerini geçmişte saklı kalmış bir dizi esrarengiz olayı aydınlatmaya çalışırken bulurlar. Bu kabustan kurtulmanın tek yoluysa geçmişle yüzleşmektir, ancak bunun için önce Kefensizler Mezarlığı'nın içinden geçecek ve mezarlığın sakinleriyle tanışacaklardır. Kefensizler Mezarlığı, 2016'da FRPNET'in En İyi Kitaplar Ödülü kategorisinin finalistlerinden biri olmuş, 2018'de Kayıp Rıhtım En İyi Yerli Korku Romanı İkincilik Ödülüne layık görülmüştür; sinema, edebiyat ve bilim dünyasından akademisyen, yönetmen, yapımcı, senarist, yazar gibi işinde uzman kişi ve kurumlarca takdir toplamıştır. 100.000 üzerinde okunmaya ulaşarak Wattpad'de korku türünde en çok okunan kitap olmuştur. Kayahan Demir'in Pera Palas'ta Gölge Oyunu 3, Hafıza Koleksiyoncusu 6, İstanbul Portresi 2 baskı yaparak okurlar tarafından büyük beğeni toplamıştır. Kefensizler Mezarlığı, Şanlıurfa-Harran, Ulu Camii ve Harran Rasathanesi'nin kültürel tarihini, bilim tarihiyle birleştirerek hem bulunduğumuz coğrafyanın kültürel miraslarının önemine değiniyor hem de astronomi ve uzay bilimleriyle ilgili öğretici kavramlara yer veriyor. Kefensizler Mezarlığı, 2022'de aynı isimle dijital dizi olarak Kanal D Digital ekranlarında izleyiciyle buluşacak. Dizinin yönetmenlik koltuğunda Çocuklar Duymasın, Dadı gibi birçok projenin yönetmenliğini yapmış Günay Köker oturacak. Yapımcı olarak Mehmet Elçi, senarist olaraksa Yunus Elçi projede yer alırken dizinin danışmanlığınıysa Barbaroslar, Payitaht Abdülhamid dizilerinin de çalışan Ertan Özyiğit'in yapması planlanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/kayip-rihtim-aylik-oyku-seckisinin-144-sayisinda-eskiya-oykuleri-var", "text": "Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi, Ekim 2021 tarihli 144. sayısında EŞKIYA temasıyla okurların karşısına çıkıyor. Her ay birbirinden farklı temalarda kaleme alınan fantastik, bilimkurgu, steam-punk, korku-gerilim, polisiye türlerdeki öyküleri sayfalarına konuk eden Seçki, ekim ayında yeni maceralarla internetteki yerini alıyor. Dijital yayıncılıkta 12 yılı geride bırakan ve çalışmalarına istikrarlı bir şekilde devam eden Öykü Seçkisi, yeni sayısında okurları eşkıyaların kestiği izbe yollara davet ediyor. Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi'nin 144. sayısı her zaman olduğu gibi çevrim içi ortamda, ücretsiz bir şekilde yayımlanıyor. Eşkıya temalı sayının kapak illüstrasyonu Buse Umut'un ellerinden çıkıyor. Kasım ayının teması ise ZÜMRÜDÜANKA KUŞU olarak belirlendi. Bu temada yazılan öyküler 18 Kasım 2021 tarihine kadar oykuseckisi@gmail. com adresinden Öykü Seçkisi editörlerine ulaştırılabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/kece-ali-yaptigim-her-is-benim-adima-hikayeler-anlatan-birer-meddah", "text": "Keçe Ali: Kuvay-i Milliye hareketinde Mustafa Kemal paşanın emriyle, Ege'nin Aydın dağlarına bakan Bademli beldesi dağlarında efe olarak bilinen büyük dedem Keçeci Ali Efe orduya destek için düze inen efelerden. Yedi kızanıyla birlikte, vatan için büyük fedakarlıklar vermiş bir memleket sevdalısı. Bu ismi o kadar severdim ki, 2017 yılında İstanbul'da açtığım kişisel sergimde bu ismi ilk kez kullandım. Yirmi yıllık sanat hayatımda beni en mutlu eden anlardan biriydi bu karar. Resim, heykel ya da sanatın bir çok dalı ilkokul sıralarından itibaren hep ilgimi çekti. Sınıf içinde iyi resim yaptığımı söyleyen arkadaşlarım olurdu. Bir gün Ulusal çapta bir resim yarışması kazandığımı öğrendiğimde, hayatımın tamamen resim olacağını tahmin etmiştim. Sanata olan tutkum, beni günde sekiz saat düzenli bir disiplin içinde atölyemde çalışan biri yaptı. Sağlıklı olduğum sürece böyle devam etmek istiyorum. Aslında sorunuza şöyle cevap verebilirim, evet yarışmalar lokomotif etkisi görüyor çoğu zaman. Fakat sanatla uğraşan çoğu kişi hassasiyetleri yüksek duygusal insanlardır. Kaybedilen yarışma sonuçları olumsuz yönde de etkileyebilir. Bir süre sergilerime ara vermiştim.2017 yılında İstanbul'da Derinlikler Sanat Galerisi bir sergi teklifinde bulununca, sandığımın içinde bulunan kağıt işlerimi sergilemek istedim. O yüzden serginin ismi 'Sandık İçi Haller' oldu. Keçe Ali işlerini de ilk kez o sergide görücüye çıkardım. Çalışmalarımda genellikle lekesel durumlar vardır. Bu lekeselliğin içinde, mutlaka figürü kullanmaya çalışırım. Arka planlarda kullandığım tekrarlar, geleneksel minyatür ve tezhibin içinden çıkıp gelir. Ben biraz da bizim toprakların dokusunu anlatmaya çalışıyorum. Lübbey köyü büyülü bir yer. Anadolu'daki hiçbir yere benzemiyor. Tek bir beton parçasının girmediği tarihi bir köy. Bu köy yıkılıyor ve harap vaziyette. Terk edilmiş köylere dikkat çekmek amacıyla açtım o sergiyi. Basında gerekli karşılığı buldu ve çorbada benimde tuzum oldu. Şimdilerde Kültür Bakanlığı tarafından ele alınmaya başladı. Sergiyi evet yedi kişiye açtım. Terk edilmiş kahvehanenin içinde, başında poşusu ile köylü dedeye basın bir suru sordu. Bu resimde ne görüyorsunuz diye? Dedenin cevabı, evlat ben resimden anlamam ama bu yaşımda bu renkleri ilk kez görüyorum oldu. Bu cevap benim resim hayatımdaki en güçlü cümleydi. Kesinlikle katılıyorum. Yeni sergi projelerim hazır yakın zamanda duyuracağım. Benzer projelere devam edeceğim. Ben hikayeleri severim, anlatmayı daha çok severim. İzleyiciye birer cümle verdim o sergide ve çok güzel tepkiler aldım. Nerde kahverengi bir tabela görsem oraya çeviririm aracımı ve arkeolojik bir alanı ziyeret ederim. Tarihin izinde serisi öyle çıktı. Evet hissetmeden yapmak mümkün değil. Lidyalılardan, Kilikyalılara, beylikler dönemine kadar bir sürü medeniyeti içselleştirmeye çalıştım o seride. Arkeolojiyi ve mitolojiyi o seride izleyiciyle paylaşmak istedim. Ben genellikle akrilik boya ve karışık teknik kullanıyorum. Tuval ve yağlı boya kağıtları bazen de duralit üzerine çalışmaktayım. Sandıkta kalmadığı sürece işlerim, evet benim için bir iletişim aracı. Yaptığım her iş benim adıma hikayeler anlatan birer meddah. Sizlerle iletişime ve bu röportaja neden olan birer imge. Teşekkür ediyorum sizlere. Gazete Sanat Ailesi olarak biz teşekkür ederiz."} {"url": "https://gazetesanat.com/kece-alinin-8-kita-ii-isimli-solo-sergisi-eskiiz-sanat-galerisinde", "text": "Ressam Keçe Ali'nin ''8. Kıta-II' isimli solo sergisi 4 -13 Aralık tarihleri arasında İzmir -Kemeraltı'nda bulunan Eskiiz Sanat Galerisi'nde sanatseverlerle buluşuyor. 2019 yılında gerçekleşen İstanbul Bienali, Yelkenli Serisi resimlerime başlama tarihlerine denk gelir. Sergide iki adet büyük boyutta işim, Kuruçeşme'de bulunan Hamam art Hub-Binyıl Galeri'de sergilendi. Keşfetmenin insan hayatındaki önemi ve yine insan oğlunun bilinmezliğe olan merakından dolayı ortaya çıkan Yelkenliler, günümüz modern dünyasını değil biraz daha tarih içinde yolculuğa dikkat çekmeye çalışıyor. Tüm kıtaların keşfi Yelkenli gemilerle yapılmıştı ve yelkenliler hep bilinmeyene doğru yolculuk yaptılar. 7 adet Kıta bu şekilde keşfedildi.8. Kıta içimizdeki bilinmeyen ve keşfetmek istediğimiz taraf olabilir diye düşünüyorum. Doğan Cüceloğlu,''Gerçek Özgürlük kitabında şöyle der; Farkında olan insan kendini keşfetme yolculuğuna çıkabilir. Kendini keşfetmek kolay değildir, bazen yıllar alır. Çoğu insan kendini keşfetmeden ölür gider.'' Bu bakış açısıyla 2019 yılından bu yana ürettiğim Yelkenli Serisi işlerim, Köy hatırları Serisi ve Tarihin İzinde serisi işlerimle üst üste bir katman oluşturarak pür haline gelmeye çalışıyorlar. Evet 8. Kıta insan oğlunun kendini keşfetme ve içindeki bilinmeyene yolcuğu olurken, aynı zamanda yaşanmışlıklarının onu nasıl yönlendirdiği ile ilgili bize görseller oluşturuyor. Resimlerimde sıklıkla kullandığım imgeler, Kuşlar, Servi ağaçları, Figürler ve Geometrik çizgiler oldu. Her bir imgenin yaşanmışlıklarımız ve bağlarımızla alakalı olduğunu söyleyebilirim.''8. Kıta '' resimlerinin ilk solo sergisi Çeşme Alaçatı'da Ek Hizmet binası Galerisinde gerçekleşti. Aynı seriden hiç sergilenmemiş işlerim ''8. Kıta-II' ismiyle İzmir -Kemeraltı'nda bulunan Eskiiz Sanat Galerisi'nde 4 -13 Aralık tarihleri arasında gerçekleşecek. Tüm sanat severleri beklerim."} {"url": "https://gazetesanat.com/kecinin-yeni-egitimde-edebiyat-dosyasi-yayinda", "text": "Türkiye'nin dört bir yanından öğretmenler, kütüphaneciler ve akademisyenleri bir araya getiren 14. Eğitimde Edebiyat Semineri'nin arşiv niteliğindeki içeriği, Keçi'nin YAZ 2021 dosyasında, keciedebiyat. com adresinde ücretsiz olarak yayında. Buket Uzuner, Murat Yalçın, Berna Durmaz, Vladimir Tumanov, Gonca Özmen, İrem Uşar ve Müren Beykan gibi edebiyatçılarla Prof. Dr. Mustafa Özcan, Müjgan Özçay ve yaratıcı okuma uygulamalarına emek veren edebiyat gönüllüsü eğitimciler, birbirinden özgün içerikleriyle eğitimde edebiyatın güncel başlıklarını tartışıyorlar. Yeni dosyada, şiirden fantastik edebiyata, kitap seçimlerinden gençlik edebiyatına ve yaratıcı okuma uygulamalarına kadar, eğitimcileri, kütüphanecileri ve ebeveynleri ilgilendiren çok çeşitli konular işleniyor. 2014'ten bu yana odağına edebiyatı ve insanı koyarak, zengin içeriğiyle okuma kültürümüzü geliştirmeyi amaçlayan dijital yayın Keçi, özellikle akademisyen, yayıncı, sanatçı, çevirmen, tasarımcı, editör, kütüphaneci ve eğitimciler tarafından ilgiyle izleniyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/kelimelerinin-oyasiyla-masallari-susleyen-kadin-defne-cizakca", "text": "Çok teşekkür ederim bu güzel sözlerin için! Sanırım iki kültürlü herkes farklı şekillerde deneyimler melez olmayı. Benim hayatımda, karışık olana ve arada kalana karşı bir sevgi ve merak olarak tezahür etti melezlik. Bir de ötekilik hissiyatını içselleştirmeme yol açtı. Hollanda'da yaşarken sık sık önyargılarla ve ırkçılıkla karşılaştım. Çünkü etrafımdaki diğer çocuklar gibi sarışın ve mavi gözlü değildim. Türkiye'ye geldiğimizde yine bir yanımla yabancıydım ama bu bizim topraklarımızda iyi bir şeydi. Yani ötekilik hali hep vardı ve bu durumun nasıl algılanacağının benim kontrolümde olmadığını erken yaşlarda öğrendim. Ne tam Türkiyeli, ne de tam Hollandalıydım. Kendim hakkında hiç yazmıyorum ama içinde bulunduğum her proje aradalık hissiyle, eşikte olmakla alakalı. Dolayısıyla melezliğin yazı serüvenimdeki etkisi büyük. Evet, mutfakta durmadan kaynayan bir cadı kazanı var! Dil konusuyla başlamak gerekirse; yazı, editörlük ve masal çalışmalarına hem Türkçe, hem de İngilizce devam etmek istiyorum çünkü iki dilde de hayal kurmayı çok seviyorum. Somut projelere gelince, Şubat ayında bitireceğim ve tarihteki ilk kadın simyacıyı konu olan Türkçe bir romanım var. Kadın kaçakçılığı ile ilgili İngilizce bir kitap oluşum sürecinde. Usul usul biriken hikayelerimi de derlemek istiyorum. Bir de tabii birincisi bu yıl the Poet House'tan çıkan bir cadı üçlemesi var. Bu işlerin yanı sıra pandeminin başından beri kişiye özel masallar yazıp, resimleyip, seslendiriyorum. Venezuela'lı bir yazarla planladığımız bir podcast te kalbimin ucunda. Hayalim, yaptığım her işle farklı bir konuyu ele almak ve daima kendimi geliştirmek. Hiç bir kitabımın birbirine benzememesi, fakat her birinin okuyucuya büyülü hisler yaşatmasını ümit ediyorum. Türkiye'de yaşamak, adımını dışarı atar atmaz bir masalın içine düşmek demek. Hayalini bile kuramayacağımız karakterlerle çevriliyiz. Yan masada konuşulanları bir kitapta okusak, hadi canım, bu yazar da amma abartmış! deriz. Fakat bir masal içinde yaşıyor olmak, yorucu da olabiliyor. Masallar efsunlu fakat bir o kadar da zorlu çemberler. Ara sıra yurt dışında çalışıyor olabilmek bu duygu yoğunluğunu dışarıdan görebilme şansını veriyor bana. Çünkü masalın diğer yüzü karanlık. Her gün şiddetle, kadın cinayetleri ile, haksızlıklarla uyanıyoruz. Düzeni değiştirmeyi arzulayıp çokça öfkeleniyoruz, bazen çaresiz kalıyoruz. Dışarısı ile bağ içinde olmak, mücadelemizin ortak olduğunu hatırlatıyor bana, özellikle feminizm babında. Dahili ve harici, aynı güzel düşleri kuran milyonlarca insanız. Çok teşekkürler ve tabii ki, hem de çok! Hatırı sayılır bir kırılma çok severek yazdığım romanımın harika bir menejerden teklif alması fakat sonrasında uygun bir yayın evine satılamaması sürecinde gerçekleşti. Uzun yıllar üzerinde çalıştığım bir projeydi ve onun için hayal ettiğim hayat sekteye uğradı. Başarısızlık, yahut kırılma noktaları acılı ama bir o kadar da doğurgan yerler. Kopan, kırılan, boşa giden hiç bir şey yok aslında. Sadece bilinen kalıplar ortadan kalkıyor. Bir yazar için gerçekten hayati değerleri hatırlatabilir bize bu virajlar: asla pes etmemeyi, bir sonuç uğruna değil süreç aşkına yazmayı, başarıyı ve başarısızlığı aynı ölçüde önemsememeyi. Takılıp düştüğüm her noktada ben bunları hatırlamaya çalışıyorum. Kişiye özel masallar, Jung Koçluğu eğitimi sırasında tanıştığım sevgili Şebnem Toker'in bir davetiyle başladı. Aldığımız dersler boyunca kolektif bilinçaltını, arketipleri ve sembol dilini çok konuşmuştuk. Eğitimimizin sonunda da Şebnem sevdikleri için masallar istedi benden, böylece yeni bir maceraya atılmış oldum. Tek bir insana yoğunlaşmak, onun merak ve tutkuları üzerinden olay örgüleri kurmak ve günün sonunda bu masalın o kişiye has ve biricik olması beni heyecanlandırıyor. Bir anahtar görevi göreceklerini, zor anlarında masal sahibine dostluk edeceklerini umuyorum kitapların. O niyetle yazıyor ve süslüyorum sayfalarını. İlk yazdığım masallarda çizimler konusunda yardım almıştım. Artık orjinal hikayenin yanısıra, kitap tasarımı ve ilüstrasyonlarını da kendim yapıyorum. Öğreneceğim çok şey var ama işin içine boya ve fırçalar girdiğinden beri yazı zevkimin kat be kat arttığını söyleyebilirim. Dün. Sahilde yürüyüşe çıktım, sonra da yağmura yakalandım. Elimi cebime atınca 5 lira buldum ve simit yiyerek eve döndüm. Çok keyifli bir randevuydu. Kadının insanlığı hala erkeğinkinden daha değersiz görüldüğü için kadın hakları var. Hiç uğraş vermeden Yunanca, Arapça ve İbranice biliyor olmayı çok isterdim. Daha az beklentiyle, daha çok sevebilmek. Bu röportaj bana tam da bunu hissettirdi! Halen bakışıyoruz. Hatta bir ara bana göz kırptı, sonra da nanik yaptı. Ülkedeki politik hal değiştiğinde daha mutlu olacağım. Daha mutlu olacağız. İspanyolca yazılsa olur mu? Kabulse Roberto Bolano. Annemin elma pastaları, dağ yürüyüşleri, köpeklerimiz, kocaman bir kütüphane, zeytin ağaçları, Uludağ'dan yan bahçeye inen geyikler. Bence vardır. O eksik parçayı kabullendikçe demleniyoruz. Kesinlikle! Hem de daha çabuk doğmak isterdim ve her günü yeniden, daha büyük bir farkındalıkla yaşamayı. Eski Yunancada kalokagathia diye bir kelime var. İyilik ve güzellik kelimelerinin karması. O kelimenin izini sürmeye çalışıyorum her yerde. İnsanlarda, sanatta, seyahatlerde. Tek bir şarkı hakkım var ise: Nikos Papazoglou, Kaneis Edo Den Tragouda. Eğer bir müzik türü seçebilirsem: Rebetiko. Cadılık, masallar, ve Mişka Mistika."} {"url": "https://gazetesanat.com/keman-sanatcisi-ve-besteci-ali-can-puskulcu-ile-soylesi", "text": "Müziğe olan yeteneğini küçük yaşta keşfeden, Harvard Üniversitesi'nden Fromm derneği ödülü alan, hem lisans hem de yüksek lisans derecesine sahip olan, Amerika'da yaşayan kemancı ve besteci Ali Can Püskülcü ile başarılı sanat yolculuğuna dair keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Müziğe ilgim 5-6 yaşlarında başladı. Annem ve babam amatör olarak gitar ve mandolin çalıyorlar. Bu benim ilk müzikle olan tanışıklığımı sağladı. O yaşlarda Vivaldi, Bach ve Mozart gibi bestecilerin hayat öykülerini okuyunca onlara olan ilgim artmaya başlamıştı. İlk olarak kemana Vivaldi'nin bir fotoğrafındaki keman tutuşunu gördükten sonra merak saldım. Hemen sonrasında ailem bana bir keman aldı ve 7 yaşımda keman derslerine başladım. Beylerbeyi Özel Müzik Okulu'nda Kemal Güllü ile ilk derslerimi aldım. Beni daha sonrasında konservatuvara girmem konusunda çok iyi yönlendirdi Kemal hoca. Daha sonra Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'na kabul edildim Ortaokulda. Orada Prof. Çiğdem İyicil ile keman çalıştım. Ailemin desteği olmasaydı bugün müzisyen olamazdım. Onlara çok şey borçluyum... beni her zaman desteklediler, destekliyorlar! Bir çocuk olarak sesinden önce keman bana şekil olarak çok çekici gelmişti. Zamanla keman bende bir tutku haline geldi. Yayındaki kıllarından tutun da, gövdesindeki f deliklerine kadar. Gerçekten çok çekici bir enstrüman. Keman dersleri aldığımda ise, kemana yatkın olduğum ortaya çıktı. Böylece bir obje olarak kemana olan ilgim, müzikal ve teknik açıdan da ilgimin artmasını sağladı. Sesi ve repertuvar zenginliği zamanla kemana aşık olmamı sağladı hala da öyle! Bu enerji bende normal olan bir enerji. Benim beynim böyle çalışıyor gerçekten. Ben sanat eserlerinde, stimüle edici ve dalgalı giden formları kendi karakterime daha yakın buluyorum. Tabi bu daha sakin ve linear formları sevmiyorum anlamına gelmez. Benim müziğim ne kadar dalgalı da gitse, içinde hep bir bütünlük yaratmaya ve aramaya çalışır. Mesela sinema benim sanatımda çok önemli. Stanley Kubrick hayranıyım ve onun filmleri müziğime ve sanat algıma hep etki olmuştur, olmaya devam ediyor. Bu ödül beni çok mutlu etti. Besteciliğe uzun süre ara verdikten sonra, geri dönmüştüm 2014 yılı gibi. Birkaç yıl sonra bu ödülü almak beni çok onurlandırdı. Bu arada bu ödülü hiçbir okul bağlantım olmadan, sadece kendi başıma çalışırken aldım. Bu ödül bir yerde benim kompozisyon çalışmalarımı da tasdik etmişti. Hala ASCAP ile çok iyi olan ilişkilerim devam etmektedir. Şu anda önümde 3 tane çok önemli konser var. İlk önce 19 Eylül'de Harvard Üniversitesi'nden almış olduğum Fromm derneği ödülünün premiyeri olacak. Bu konser Trio Tempestoso tarafından önce Graz Avusturya'da gerçekleşecek sonra da Ekim başında tekrar Berlin'de olacak. Bu proje için çok heyecanlıyım. Ekim ayının 17'sinde ise New York'ta, MATA Jr. Festivalinde yaylı kuartetimin prömiyeri olacak. Bu sene MATA Jr. Festivalinde aynı zamanda iki hocadan bir tanesiyim. Onun dışında Aralık ve Şubat'da gene 2 yeni eserimin Boston'da prömiyeri olacak. En yakın süredeki hayalim Covid döneminin sonra ermesi ve hayatın tamamen normale dönmesi. Bütün sanatçılar çok çekti bu işten. Önce sağlık diyorum. Yakın zamandaki hedefim ise bir elektronik katkılı Ensemble eseri yazmak. Onun dışında bir albüm daha çıkarmayı çok isterim. Genel olarak sanatsal hedefim ve hayalim kendimi yenileyerek üretmeye devam edebilmem. Ömrüm boyunca müzikle olmak, müzik yazmak yani! Müzik yazmakla beraber, öğretmeyi de çok seviyorum. Üniversite seviyesinde hocalık yapmak da gelecek hedeflerimden biri. Türkiye'yi çok özlüyoruz ve her sene yazın ziyarete gelmeye çalışıyoruz. Ülkemizde iki tane çok beğendiğim yeni müzik gurubu var. Bunlardan biri Ensemble Diskant ve ötekisi Hezarfen Ensemble. Umarım gelecekte beraber bir konser projesi yapma şansımız olur. Bunu çok arzu ediyorum. Ali Can Püskülcü seninle gurur duyuyoruz ve başarılarının devamını diliyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/keman-virtuozu-yury-revich-ile-roportaj", "text": "Dünyanın en iyi keman virtüözlerinden ve çok yönlü bir yetenek olarak kabul edilen, Echo Klasik ve Uluslararası Klasik Müzik Ödülleri ve Viyana Beethoven Merkezi tarafından Yılın Genç Müzisyeni gibi birçok ödülün sahibi olan Rus asıllı Avusturya vatandaşı benzersiz virtüöz Yury Revich ile çok keyifli ve sanat dolu bir röportaj gerçekleştirdik. Yury, 17 yaşında Viyana'ya yerleşmesi ile klasik müzik camiasında adını duyurmaya başlamıştı. Başarılı kemancı uluslararası camiada adını duyurduğu ilk çıkışını 18 yaşında Carnegie Hall' da bugün dünyaca ünlü piyanist yakın arkadaşı Daniil Trifonov ile gerçekleştirdikleri muhteşem ikili konser ile yaptı. Daha sonrasında adı hızla genç virtüözler arasında sayılmaya başlayan Yury dünyaca ünlü La Scala Orkestrası eşliğinde solist olarak verdiği Çaykovski Keman Konçertosu konseri ile ününü perçinledi. Virtüöz kemancı Berlin Philharmonie, Berlin Konzerthaus, Viyana Musikverein, Zürih Tonhalle, Viyana Konzerthaus, Leipzig Gewandhaus, BOZAR Brussels ve Tchaikovsky Concert Hall Moscow gibi dünyaca ünlü salonlarında adından söz ettiren performanslar sergiledi. Küçük yaştan itibaren, yaşamına birçok başarıyı sığdıran Yury Revich'i gelin hep birlikte yakından tanıyalım. Keman çalmaya 5 yaşında başladım. Ailemin 4. Kuşak kemancısıyım. Babam, dedem ve büyük dedem de kemancıydı. İlk keman eğitimimi babamdan aldım ve sonrasında akademik eğitimime Moskova Müzik Akademisinde devam ettim. Tekniğimi ve kariyerimi mükemmelleştirmek için Avrupa' da çeşitli saygın okullarda eğitimime devam edip 17 yaşında, halen yaşadığım ve vatandaşı olduğum Avusturya Viyana'ya taşındım. Bu yıl 6. yılını kutladığımız yılda 5-6 farklı sıra dışı mekanda gerçekleştirdiğimiz Friday Nights with Yury Revich sanat konserlerim var. Müzik, dans, tiyatro, resim, şiir ve farklı birçok sanat dalının harmanlandığı benzersiz bir konsept. Her etkinlikte sınırlı sayıda seyircinin deneyimleyebildiği bu performansların sanata kattığı değerin yanı sıra elde edilen tüm bilet ve bağış gelirini UNICEF'e bağışlıyor olmamız bu sanat projemi çok farklı konuma taşımakta. Dreamland yardıma muhtaç, zorluk çeken ve imkansızlıklarla boğuşmak zorunda kalan çocuklara hayallerini yaratmaları ve ulaşmaları için iyi amaçlar uğruna fedakar insanların bir araya geldiği bir proje. Ben ve ekibim tarafından hayata geçirilen bu projenin misyonu konser ve etkinliklerden elde edilen gelirlerin UNICEF aracılığı ile, dünyadaki tüm imkan ve olanaklara ulaşabilen çocukların sahip olduğu, huzur, eğitim, uygun sağlık hizmetlerini dünyada bunlardan mahrum kalan çocukların da sahip olabilmesi için gerekli yatırımlar ve fon sağlamak için düzenlediğimiz konserler serisi. Kendimi Rönesans dönemi sanatçısı olarak tanımlamaktan hoşlanıyorum. O dönemde sanatta yaratıcılığın sınırları yoktu. Hem bir mucit hem de ressam, şair ya da başka bir şey olabiliyordunuz. Benim de aynen keman ve klasik müziğin dışında başka ilgi alanlarım var. Örneğin senaryo yazmak ve yazdığım metinlerin rejisörlüğünü ve yönetmenliğini yapmak benim en keyif aldığım hobim. Son yaptığım kısa filmlerim birkaç uluslararası kısa film festivalinde başarılar kazandı ve açıkçası o kadar profesyonelin arasından sıyrılıp, bu kadar iyi tepkiler almayı beklemiyordum. Bunu yaptım çünkü kendi yazdığım bir hikaye üzerine kısa bir film yapmanın, müziği filmin dili olarak kullanmanın ve ayrıca duyu engelli insanlar için farkındalık yaratmanın harika olacağını düşünerek bu filmi yapmıştım. Çocukluğumdan beri çok resim yaparım ve kısmen renk körü olmama rağmen doğanın renklerinden her zaman etkilenmiştim. Çocukken kısmen renk körü olduğumu bilmiyordum ama yine de renkli resimler yapmaktan zevk alıyordum. Yıllar önce, çaldığım müzik sırasında kafamda renkler ve desenleri beliriyordu. Ama bunları bir tuvale aktarmak yerine kumaş üzerine aktarmaya karar verdim. Ve bir ekiple kurduğum atölyede belirli bir müziğe adanmış ve müziğin resme dönüştüğü ve her biri benim tarafımdan boyanmış bir fular koleksiyonu ürettik. Ve bu benim için paha biçilmez bir deneyim oldu. Ve hala bir müziğin zihnimde canlandırdıklarını kumaşa aktarmaya devam ediyorum. Resim yapmakla hayatımın her döneminde çok ilgiliydim ve duygu ve fikirlerimi kağıda aktarmak her zaman keyif aldığım bir hobi oldu benim için. Birkaç sene önce yine önümde kağıt göz için mücevher fikri üzerine gelişi güzel çizimler yapıyordum. Bu tamamen kendiliğinden oluşan, sanatla gözlüğün harmanladığı, görme işlevi gören gözlüğün ötesinde bir aksesuar, bir takı fikri üzerine odaklanmıştım. Şahsen ben gözlük kullanmayı çok seven bir insanım. Okul yıllarımda içine kapanık bir çocuktum ve bu sebeple güneş gözlüklerimin arkasından kendimi çok rahat hissederdim. Sahip olduğum güneş gözlükleri benim için dış dünyaya karşı bir koruma kalkanıydı sanki. Ama gözlüğün bir aksesuar ya da kullanma zorunluğu olan bir nesne olmasının dışında farklı önemi olduğu düşünüyorum. Gözlük bence bir çeşit kendini ifade etme, benzersiz kılma veya kişiliğinizi ya da ruh halinizi yansıtan çok özel bir aksesuar. Şu da var ki gözler insan bedeninin en güzel ve özel parçasıdır. Gözler her zaman ruhun penceresi olarak tasvir edilmiştir. Ve bedenimizde hiçbir yerinizi oynatmadan gözlerinizle kendinizi ifade edebilirsiniz. Bu sebeple bu kadar anlamlı ve özel olan gözlerdeki ifadeyi vurgulamak için göz mücevheri fikrini çok seviyorum. İki sene öncesine kadar göz mücevheri tasarlamak benim için bir hobiydi ve bunu sadece kendim için yapıyordum. Ta ki Paris'te arkadaşlarla bir yemekte Diana Venet ile tanışana kadar. Bu hanımefendi Leonardo Da Vinci, Salvador Dali gibi sanatçıların kendi alanlarındaki eserleri dışında yaptıkları diğer sanat türlerine ait eserlerini toplayan bir koleksiyoncuydu ve benim yaptığım göz mücevheri tasarımlarımı çok beğendi. Diana beni göz mücevherleri tasarımı yapmam konusunda hem destekledi hem de motive etti. Son tasarımım Infinite Sound-Wave isimli göz mücevheri tasarımımın prömiyeri 2021 Temmuz ayında Monako'da gerçekleştirilecek bir lansman ile yapılacak. Bu farklı sanat dallarındaki ilhamımın temeli müziğe ve bitmek bilmeyen resim tutkuma dayanıyor. Gerek ufak da olsa elde ettiğim başarılar gerekse yaptığım işlerin takdir görmesi benim bu alanlarda ilhamımı tetikleyen önemli unsurlar. Ve asıl tutku olan kemanım ve müziğimden kalan zamanda üretmeye devam edeceğim. İmkanım olsaydı her besteci ile tanışmayı ve onlarla konuşmayı isterdim çünkü yaptıklarını ve onların hakkındaki gerçeklere ulaşmak ve eserlerinin detaylarını öğrenmek konusunda çok meraklıyım. Ama herhalde önce Mozart, Beetoven ve tabii ki Paganini olurdu... Madem böyle bir fırsat var Shostakovich, Ravel ve Debussy ile de tanışmak isterdim. Bir resim tutkunu olarak Fransız empresyonistleri buluşup onlar resim yaparken onlarla beste yapmayı çok isterdim. Beethoven'a onunla ilgili tüm merak ettiklerimi sorar, Mozart ile partiler ve tabii ki de o zamanın en büyük Rock yıldızı Paganini'nin en büyük hayranı olarak onun tüm konserlerine gitmeyi isterdim. Goh Ailesi Vakfı tarafından bana tahsis edilen çok özel ve değerli bir keman 1709 Antonio Stradivari Princess Auroraı kullanıyorum. Çok yakın bir ilişkimiz var. Benden çok daha yaşlı 300 yaşında. Çok hassas, hava değişikliği, kuru hava ve nemden hemen etkileniyor. Ama birlikte çok iyiyiz ve her zaman beraberiz. Tüm yolculuklarımda yanımda, uyurken yatağımın başucunda. Birbirimizi her gün görüyoruz. Yani kısaca diyebiliriz ki hem kişisel hem de iş olarak çok yakın bir ilişkimiz var. Bu mükafat bana hayallerimi gerçekleştirmem ve çalışmaya devam etmem için daha fazla güç veriyor. Dreamland projelerime devam etmek ve gezegenimizi herkes için daha iyi bir yer yapmak en büyük hedefim. Yury Revich Avrupa'da olduğu kadar Türkiye'de de oldukça fazla hayran kitlesine sahip. Lakin keman virtüözünün 2020 yılında Türk hayranları ile buluşacağı birçok konser maalesef pandemi sebebiyle iptal edilmiş. Güzel haber ise aldığımız bilgilere göre yıldız sanatçı 2021 yılı içinde başta İstanbul olmak üzere Türkiye'de temsilciliğini yürüten KAM MANAGEMENT ile birçok büyük projeye imza atacak. Bize bu sohbeti gerçekleştirmeyi mümkün kılan, sanatçının Türkiye temsilciliğini ve menajerliğini yapan KAM MANAGEMENT'a teşekkür ediyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/kemane-sanatcisi-melisa-yildirim-ile-soylesi", "text": "Uluslararası alanda pek çok başarıya imza atmış olan Kemane/Kamancha sanatçısı, müzisyen ve besteci Melisa Yıldırım ile sanat yaşamı üzerine keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Ben Melisa Yıldırım, 27 yıl önce İstanbul'da doğdum. Müzisyen, besteci ve doğaçlama sanatçısıyım. Anadolu, Orta Asya ve Orta Doğu gibi geniş coğrafyalara yayılmış olan Kemane/Kamancha enstrümanını çalıyorum. Müziğe küçük yaşlarda anneannemin eşsiz ninnileri ile başladım. Bazı akşamlar ise müzikli aile toplantılarımız olurdu, bağlama çalınırdı, türküler söylenirdi. Anadolu müziğinin en değerli ezgileri ve mikro-müzikal tonları ile bu şekilde karşılaştım. Daha sonra teyzem konservatuarda müzik eğitimi aldı, ben yaklaşık 5 yaşındayken onun enstrümanlarıyla oynayıp besteler üretmeye çalıştığımı hatırlıyorum, odasından asla çıkmak istemezdim. Müziğe gerçekten o dönemlerde dokunmaya başladım sanırım. Kabak Kemane ile ilk kez İstanbul Teknik Üniversitesi Çalgı Bölümü lisesi'nde tanıştım. Okulda öğretmenlerim bu enstrümanı çalmam gerektiğini öngörmüşlerdi. O zamana kadar bildiğim bir enstrüman değildi, çünkü Kabak Kemane Anadolu'da Yörük Türkmenlerin çaldıkları geleneksel bir enstrüman, ve ben Yörük Türkmen kültüründen gelmiyorum. Daha sonra okuldaki eğitimimin yanı sıra bu enstrümanı daha detaylı araştırmaya karar verdim. Çeşitli sanatçılar ile tanıştım ve bu enstrümanın aynı aileden fakat farklı coğrafyalardaki türlerini keşfetmeye başladım. Coğrafyaya göre enstrümanın ismi ve teknik yapıları değişiklik gösterebiliyor. Bu çeşitliliğin kesinlikle nefes kesici bir tarafı var. Bir süredir beş telli bir tasarım olan çember ve Anadolu kamancasını çalıyorum. Açıkçası bu enstrüman Türkiye'de de çok bilinen ve göz önünde olan bir enstrüman değil, bağlama ya da kaval gibi popüler değil yani. Bu yüzden İngiltere'de İngilizlerin olduğu kadar Türkiyeli toplumunda görüntü ve sesiyle çok ilgisini çekiyor. Mistik bir hissi olduğu konusunda herkes hem fikir. İngilizler çeşitli müzik türlerinde ve projelerinde bu enstrümanın sesine yer vermeyi orijinal buluyorlar. Çünkü onlar için alışılmışın dışında bir ses. Bunun yanı sıra çoğu müzikal iş birliğimiz dijital platformlarda yayınlandı, bunların bazılarını Fas'lı müzisyen arkadaşım Reqteq'in 'Barzak' albümünde, bazılarını ise Bandcamp üzerinden 'Onebeat 9 Mixtape' albümünde bulabilirsiniz. Hatta bu albümde 'Silk Road' isimli bir bestemi müzisyen arkadaşlarım Leandro Cesar, Swarupa Ananth ve Edgar Marun ile beraber yeniden düzenledik ve kaydettik. Her bir müzisyen ile çalışmak unutulmaz muhteşem bir deneyimdi. Teşekkür ederim, mesleğimin en güzel taraflarından birisi de seyahat etmek sanırım. Türkiye'nin bir çok yerini çeşitli sanatçıların orkestrasında yer alarak gezdim, İngiltere'de Making Tracks sanatçı konaklamasında yer aldım ve İngiltere'nin bir çok şehrinde konser yaptık. Bunların bazılarında solo çaldım. Bunun yanı sıra Birleşik Krallıkta çeşitli üniversitelerin konserlerinde çaldım, İranlı sufiler ile çalışmalar yaptım. Tabi bu çalışmaların bazıları pandemi nedeniyle aksadı veya ertelendi. EFG London Jazz festivalinde solo çaldım, geçtiğimiz aylarda İtalya'da Isole Parlano festivalinde solo performanslar yaptım. Bunlar aklıma gelen bazı yerler... Bu yılın konser listesi oluşmaya başladı, yakında daha fazla yere solo veya duo seyahat edeceğim gibi görünüyor. Lavta çalıyorum, kendi kendime öğrenmeye başladım. Enteresan bir ses rengi var. Bazen ud bazense gitar gibi. Lavta üzerinde beste yapmayı seviyorum ama yine de çok kadar zaman ayırdığım söylenemez. Müziğe aslında Bağlama çalarak başladım, benim ilk çaldığım enstrümandı, daha sonra konservatuara başlayınca onu çalmayı bırakmam gerekti. Konservatuarda kısa bir süre piyano öğrendim. Farklı tarzdaki enstrümanları çalma deneyimim oldu, her biri üzerinde Kemane/Kamancha kadar profesyonel olmasam da nasıl kullanabileceğimle ilgili bir fikrim var. Yoga yapıyorum bir süredir, hatta bu konu üzerinde araştırmalar yapmaya, derinleşmeye başladım. Hobiden daha fazlası olmaya başladı benim için. Yaşam alışkanlıklarımı ve düşünce biçimimi neredeyse tamamen değiştirdi. Müziğe yaklaşımımı bile bazı noktalarda etkilediğini söylemem mümkün. Zaten müzikte her zaman sprituel bir tarafı duyumsadım, enstrüman çalmaya başlamadan önce her zaman meditasyonlar yapmaya özen gösteririm. Aslında yoga eksik bir parçaymış. Onu keşfettiğim için mutluyum. Sanatçı ve sanatseverler için harika bir bağımsız platform oluşturduğunuz için ben teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/kenan-celikarslandan-muzik-yasaklarina-sarkisiyah-ve-beyaz", "text": "Kenan Çelikarslan yeni şarkısı Siyah ve Beyazı On Air Music markasıyla yayımladı. Pandeminin esiri olmuş müzisyenlerimizin bazılarının enstrümanlarını satmış olduğu, bazılarınınsa belki de son bir kez enstrümanlarına dokunup gecesinde intihar ettiği, hayatından vazgeçtiği o dönemde, müziğin kısılmasının gündeme alındığı o gecelerin bir isyanı olarak yazdığım bir şarkıdır; 'Siyah ve Beyaz'. Söz ve müziği sanatçıya ait olan şarkının gitarlarında kendisi dışında Cüneyt Aykuteli, bas gitarda Özgür Bakkaloğlu, davulda ise Bakihan Aydınyılmaz yer almış. Kenan Çelikarslan'ın YouTube kanalında yer alan klibin çekimi Nazmi Gülnar imzasıyla New Brats Productions tarafından gerçekleştirilmiş."} {"url": "https://gazetesanat.com/kendi-olmaktan-vazgecenlere-adanmis-bir-sarki-daha-fazla-silinmeden", "text": "Söz ve müziği Kutlay Uyar'a ait brit pop türündeki şarkıya vokallerde Ezgi Pekel eşlik ediyor. Daha Fazla Silinmeden OnAir Sahne tarafından yayımlandı. Kutlay Uyar şarkılarını yaparken gitarıyla ya da klavyesiyle bulduğu rifleri, hayata dair dert ve sevinçlerinden derlediği, özenle yazılmış ve gerçekten içinden süzülen sözleriyle birleştiriyor. Demo haline getirdiği şarkıları daha sonra Caner Hız ve Aykut Acarlar'ın aranje fikirlerine bırakıyor. Kutlay, elektro gitar ve davul çalımlarını da yine Aykut ve Caner ile beraber gerçekleştirirken, baslarda da Ufuk Çampınarı yer alıyor. Şarkılar son haline geldikten sonra Aykut Acarlar mix ve masteringini tamamlıyor ve yeni bir Kutlay Uyar şarkısı daha sunuma hazır hale geliyor. Sonuç; beklenilen soundun yakalandığı tam bir ekip çalışması. 1983 İzmit Kocaeli doğumlu. Müziğe olan yoğun ilgisi çocukluktan beri süregelse de, tutkuyla uğraşmaya lise döneminde gitar çalarak ve Down to Earth isimli Adanalı numetal grubunda vokal yaparak başladı. İzmir'deki üniversite yıllarında, ortaokul zamanlarından beri aklında ve defter köşelerinde biriktirdiği şiir formatındaki sözleri toparlamaya, geliştirmeye ve şarkı formuna getirmeye başladı. Bu süreçte kayıt ve beste yapım aşamalarında Erman Seven, Selçuk Güven, Caner Hız, Aykut Acarlar ve Ufuk Çampınarı gibi yerel Adana müzisyenleri ile çalışarak çeşitli demolar ve singlelar yayınladı. Kurumsal hayattan arda kalan zaman ve enerjisinin tümünü müziğe ayırarak yeni projeler üretmek için çalışıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/kendine-has-babylon-soundgarden-festivali-icin-geri-sayim-basladi", "text": "Kendine Has Babylon Soundgarden, Pozitif deneyimi ile 28- 29 Mayıs'ta şehre dönüyor. Eğlencesi kendine has festival Kendine Has Babylon Soundgarden, iki gün boyunca Yapı Kredi bomontiada'nın dört tarafını hem müzik hem de birbirinden farklı deyimlerle dolduracak. 1999 yılından bu yana yerli ve yabancı binlerce sanatçıyı müzikseverlerle buluşturan Babylon, Kendine Has Babylon Soundgarden ile şehre geri dönüyor. Gerçekleştirildiği her sene müzikseverler tarafından ilgiyle takip edilen festival Kendine Has Babylon Soundgarden, Pozitif deneyimi ile 28-29 Mayıs tarihlerinde Yapıkredi bomotiada'da gerçekleştirilecek. İki gün boyunca katılımcılar müziğin yanı sıra birbirinden farklı aktiviteleri deneyimleme fırsatı bulurken, festivale özel hazırlanmış menülerin tadını çıkarma imkanı da bulacak. İki güne yayılan festival boyunca; dinamik electro-funk tarzlarını güçlü synth düzenlemeleri ve melodik stilleriyle birleştiren Hollandalı elektronik ikilisi Weval, 2011'de Engin Sevik ve Kaan Boşnak tarafından kurulan yerli sahnnin sevilen isimlerinden indie-folk grubu Yüzyüzeyken Konuşuruz, geleneksel müziğin, fütürist surf'ün ve post-punk'ın zıtlıklarını bir araya getiren müziğiyle Gaye Su Akyol, Mode XL ile müzik dünyasına giren VEYasin'in, 70'li yılların psikedelik ve funk türündeki şarkılarını disko ritimleriyle birleştirdiği mix'leriyle büyük beğeni toplayan solo projesi Hey! Douglas, new school hip-hop, trap ve urban üretimleriyle rap sahnesinin üretken ve başarılı prodüktörlerinden Artz ve Bugy, caz, ska, dub ve rock formlarını müziğinde birleştiren ve yerli müzik sahnesinin öncü reggae gruplarından Sattas, multi-enstrümanist, şarkıcı ve söz yazarı Dilan Balkay, R&B, bedroom pop ve arabesk türlerini müziğinde bir araya getiren İstanbul çıkışlı prodüktör, şarkıcı ve şarkı yazarı Mert Demir, roots reggae ortak temelinde kurulan İstanbul çıkışlı grup Bosphoroots, caz, rock, halk müziği, elektronik müzik ve progresif türlerini yorumlayarak kendi sesini oluşturan Geeva Flava, drum'n bass, jungle gibi farklı underground türlerinden dans müziğinin birçok alt tarzını etkileyerek dünyanın dört bir yanına yayılan sound system kültürünün yerli temsilcisi Simba Roots Sound System, Çingene, Türk ve Arap müziğinin çok çeşitli renkli müziklerini de bünyesinde barındıran akordeon ve perküsyona dayalı geleneksel Balkan topluluğu Balkan Marching Band müzikseverlerle buluşacak. Babylon, Populist ve avluda yer alan DJ setlerde ise Kaan Düzarat, Hünkar, Garan Garan, Volkan Judocu, Bantmag DJ'leri, Discolog, Murat Beşer & Levent Şen, Ras Memo & Da Frogg ve kiwi keyifli set'leriyle festival ruhunu gün boyu sürdürecek. İki gün boyunca dört tarafı müzikle çevirili olacak Yapıkredi bomontiada'da Pozitif deneyimi ile gerçekleştirilecek Kendine Has Babylon Soundgarden'ın biletlerine şimdi Biletix üzerinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/kendine-ozgu-bir-anlatim-araci-muzikal-tiyatro", "text": "Peki, müzikal tiyatro nedir? Müzikal nedir? Opera ile arasında bir ilişki var mıdır? Özellikle alan dışı isek aklımızda belirmesi muhtemel ve cevabını öğrenmek istediğimiz bu sorulara ilişkin maalesef ülkemizde kısıtlı sayıda teorik çalışma bulabildiğimi söyleyebilirim. Müzikal tiyatro, en genel ifadeyle Müzik, dans ve tiyatronun birleştiği teatral tür olarak tanımlanıyor. Dramatik anlatım müzik ile gerçekleştiriliyor. O halde müzikal ve müzikal tiyatro aynı kavramlar mıdır? Müzikal kelimesinin sıklıkla müzikal tiyatro yerine kullanıldığını görüyoruz ancak kimi zaman müzikal bir komedi ya da tiyatro yerine sadece müzik kullanımına yer verilmiş bir oyundan bahsederken de müzikal denmesi ister istemez kavram karmaşasına yol açabiliyor. Müzik ve tiyatro ilişkisi bağlamında müzikal tiyatro tarihini Antik Yunan'a ve o dönemde yapılan ritüellere götüren kaynaklar olmakla birlikte günümüzde müzikal tiyatro deyince aklımıza gelen müzikal kavramının 1800'lerin sonunda ortaya çıktığı belirtilmektedir. Modern müzikallerin gelişimine katkıda bulunan türler arasında vodvil, burlesk ve minstrel şovları gösterilmektedir. Minstrel şovları 1900'lere kadar sürmüş Amerika'ya özgü ilk müzikli gösteri türü olarak literatürde yer almıştır. Oyuncuların yüzlerini siyaha boyayarak skeçler yaptıkları, şarkılar söyleyip dans ettikleri bu gösteri, siyahileri aşağılayıcı bir tür olarak kabul edilmiştir. 20. yüzyılda etkisi azalan bu şovlar yerini vodvillere bırakmıştır. Vodviller, birbirinin ardından gelen ama birbirinden bağımsız; şarkıcıların, dansçıların, aktörlerin, komedyenlerin, sihirbazların gerçekleştirdiği çeşitli performanslardan oluşan gösteriler iken Burlesk daha çok parodi şeklinde, kaba güldürü olarak ortaya çıkmıştır. Yeri gelmişken müzikal ve opera ilişkisine değinmemiz gerekirse opera, 16. yüzyılda İtalya'da doğmuş bir sahne sanatıdır. Özhan, opera için en kısa tanımıyla dram müziği üslubu der ve operada asıl baskın olanın orkestra müziği eşliğinde seslendirilen ve hareketlerle anlatılan libretto olduğu bilgisine yer verir. Operanın özellikle Opera Komik formunun ve operetlerin müzikallere etkisine işaret eden Tüzün, Hafif opera olarak tanımlanabilecek operet, tiyatro ve müziğin bir araya geldiği bir form olup opera comique ile birlikte opera ve müzikal tiyatro arasında bir köprü niteliğindedir. şeklinde belirtir. Özetle müzikal tiyatro; pop'tan rock'a r&b'ye uzanan farklı tarzlarda müzik türlerini kapsayan yapısıyla, şarkı biçimine dönüşmüş monolog ya da tiradların aslında birer replik olduğu gerçeğiyle ve hareketle, müzik, oyunculuk ve dans olmak üzere üç disiplinin iç içe geçtiği, kendine özgü bir anlatım aracıdır. Alandaki akademik çalışmaların ve prodüksiyonların artması dileğiyle. Acaba ilk müzikal tiyatro eseri neydi diye merak ettiyseniz, 1866 yılında Broadway'da seyirci ile buluşan The Black Crook adlı eser ilk müzikal tiyatro örneği olarak kayıtlara düşmüş. Güzel yazı için teşekkürler. Emeğine, kalemine sağlık. Teşekkür ederim 🙏 Saygı ve sevgilerimle. Çok guzel bir konuyu işlemissinIz. Şu an da tv de Sefillerin müzikal sinema versiyonunu izliyorum harika! Muzikal hakkinda verdigin bilgilerle daha da anlamlandı. teşekkurler!"} {"url": "https://gazetesanat.com/kendini-arayan-kadin-tezer-ozlu", "text": "Yıl 2017. Bir dağ köyünün soğuk kışında içimi ısıtmaya çalışıyorum. Bir arkadaşım bir kitap tutuşturuyor elime, İçini ısıtmak istiyorsan, sığınman gereken şey belli... diyor. Kitaba bakıyorum, Tezer Özlü'nün kitabı. Yaşamın Ucuna Yolculuk... İsmi gülümsetiyor beni. Çünkü o zamanlar bende yaşamın ucunda hissediyordum. Kitabı okumaya başladıkça, kitap benimle benleşiyordu sanki... O zamanlar bana muhteşem bir aydınlanma yaşattığını duyumsuyorum. Neyse aradan yıllar geçti, üzerine okunan bir sürü kitap birikti. Hepsi de farklı etkiler bıraktı içimde... Ama geçtiğimiz günlerde, Özlü'nün ölüm yıldönümünde (18 Şubat), yine aynı arkadaşım bana bir kitabını daha gönderdi. Bende düşündüm ki bende bıraktığı etkiyle, kitaplarında can alıcı bulduğum kısımları sizlerle paylaşayım. Türk edebiyatının önemli isimlerinden Özlü, kitaplarında olay örgüsünün merkezine birey olarak kendi yaşamını koyuyor ve olayda yer alan kahramanların isimlerini basitleştirerek ama bütün yalınlığıyla bize aktarıyor. İlk kitabı olan Eski Bahçe, 1968'ten sonra dergilerde yayımlanan öykülerden oluşmaktadır. İlk romanı Çocukluğumun Soğuk Geceleri ise çocukluğundan başlayarak içine düştüğü, yaşamın kimi zaman fiziksel, kimi zaman dolaylı baskılarıyla karşı karşıya kalışını, uyumsuzluğunu son derece sarsıcı ve incelikle işliyor. Aynı zamanda Çocukluğun Soğuk Geceleri'nde çocukluk ve gençlik anılarından, evliliklerinden de bahsediyor. Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabını ise, ilk olarak Auf den Spuren eines Selbstmords adıyla Almanca yazdı ve kitabıyla 1983 Marburg Yazın Ödülü'nü kazandı. Sonrasında yayımcısı Ferit Edgü'nün önerisiyle Yaşamın Ucuna Yolculuk adıyla Türkçe olarak tekrar yazılan kitap, en çok sevdiği üç büyük ustanın hayatının izlerini arayış yolculuğunu anlatıyor. Bu arayışa bizi de dahil ediyor. İncecik bir kitap lakin o sayfaların içinde öyle bir yolculuğa çıkıyoruz ki bazen en derine bazen de en tepeye çıkarıyor ve bizi orada bırakıyor. Ne olduğunu anlamadan sorgulamaya, isyan etmeye, yaşamın anlamını gözden geçirmeye ihtiyaç duyuyoruz. Bütün benliğinizi sarsıyor. Özlü'yü okumaya başlayınca sayfalar bizi yavaş yavaş derinliğine doğru çekiyor. Muazzam bir düşsel derinliğin içinde kaybolma hali... İçine girerek okumak istedikten sonra, her kitap okurla bir bağ kuruyor zannımca... Okuduysanız ya da ileride okuyacaksanız, kitap size ne verdi yada verecek bilmiyorum fakat bu okuduğunuz kelamlar bende kalan izleri. Tezer Özlü, 10 Eylül 1943 yılında Simav, Kütahya'da doğmuştur. Çocukluğu anne ve babasının görev yaptığı Simav, Ödemiş ve Gerede'de geçmiştir. Öykü ve roman yazarı Demir Özlü'nün kız kardeşidir. On yedi yaşında İstanbul'a gelmiştir. Avusturya Kız Lisesi'ne gitmiş fakat mezun olmamış. 1961 yılında yurt dışına çıkan Tezer Özlü, 1962-1963 yılları arasında otostopla Avrupa'yı gezmiş. Paris'te tiyatrocu yazar Güner Sümer ile tanışarak ve 1964 yılında evlendi. Ve Ankara'da yaşamaya başladılar. Eşinin AST'ta çalıştığı dönemde Özlü Almanca çevirmenlik yapmıştır. Tezer Özlü, geçirdiği rahatsızlık nedeniyle kesintili olarak 1967 ve 1972 yılları arasında İstanbul'da farklı hastanelerin psikiyatri kliniklerinde kaldı. Göğüs kanseri nedeniyle 18 Şubat 1986'da Zürih'te vefat etmiştir. Yayımladığı üç farklı kitabıyla edebiyatımızın çok erken yaşta yitirdiği en özgün kalemlerden biri oldu. Mezarı Aşiyan Mezarlığındadır. -Kimi günce ve anlatı parçalarından oluşan: Kalanlar (1990) -Yayımlanan bir senaryosu: Zaman Dışı Yaşam (1998) -Ferid Edgü'ye yazdığı mektuplardan oluşan: Her Şeyin Sonundayım (2010)"} {"url": "https://gazetesanat.com/kendini-kesfetmenin-sirlari-bu-kitapta-dunyanin-uyanisi-ii", "text": "Netflix orijinal yapımı Atiye'ye ilham veren Dünyanın Uyanışı romanı şimdi devam kitabı Dünyanın Uyanışı II ile biz okuyucularla buluştu. Küsurat Yayınları'ndan çıkan roman heyecanla bekliyordum. Şengül Boybaş'ın kendinden emin kalemiyle sadece bir maceraya eşlik etmiyor aynı zamanda tarihi bilgilerle donatılıyorum. Bu her okuma pratiğinde olacak bir şey değil. Dünyanın Uyanışı gibi Dünyanın Uyanışı II de araştırmacı tarafıyla epey cezbedici. Atiye'nin yolculuğuna katılıyorum hemen. Göbeklitepe'yi, Kırklar Kilisesi'ni, Efes Antik Kent'i, Yazılıkaya Açıkhava Tapınağı'nı bir romanla geziveriyorum. Ayrıca kahramanların başından geçenler bu kitapta daha detaylı işlenmiş. Düşünün elinize aldığınız kitap sayesinde hem insan psikolojisi hem tarihi mekanlar hem de mistik hikayelere dair öğrenecek ne kadar çok şeyiniz olduğunu görüyorsunuz. Ritmi hiç düşmeyen romanın bölüm aralarına serpiştirilen ilham verici sözler de yolunuza ışık tutmaya hazır! Boybaş, okuyucuya bir kurgu yansıtmakla yetinmiyor hayatın önümüze çıkardığı taşları atlayarak geçmemiz için de destek oluyor. Dünyanın Uyanışı II'yi macera yüklü kitaplardan ayıran bir diğer şeyin dil olduğunu düşünüyorum. Romanın dili öyle akıcı ki arka arkaya ne kadar olay olursa olsun okurken yorulmuyor aksine daha da meraklanıyorsunuz. Dünyanın Uyanışı II tüm beklentileri karşılıyor demek istemiyorum çünkü bu roman beklentilerin üstünde geziyor!"} {"url": "https://gazetesanat.com/kentin-tarihi-yapilarinin-araladigi-kapilarda-bulusma", "text": "Sivas Atatürk ve Kongre Müzesi'nde Türkiye'ye müzeciliği getiren ilk isim Osman Hamdi Bey'in odası hazırlanıyor. Sanatçı Caner Kemahlıoğlu'nun hayata geçirdiği Osman Hamdi Bey'in Odası adlı çalışmanın lansmanı 6 Haziran tarihinde tek bir eserle gerçekleşmişti. Projenin mimarı ve aynı zamanda küratörü olan Caner Kemahlıoğlu, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı haftasında Cumhuriyet'in yüzüncü yılına özel olarak bir açılış gerçekleşeceğini belirtiyor. Caner Kemahlıoğlu 6 Haziran'da gerçekleşen açılışta Osman Hamdi Bey'in en önemli ve ünlü tablolarından olan Kaplumbağa Terbiyecisi adlı eserine yeni bir yorumda bulunmuş, eserin ve panoların müzeye yerleşimlerini de tamamlamıştır. Kemahlıoğlu ayrıca Kaplumbağa Terbiyecisi adlı eserin yeni yorumlanmış halini 10 yılda tamamladığını ifade ediyor. Oryantalist dönemden, geleneksel yapı taşlarımıza kadar en ince detaylı ve günümüzde dünya sanatı adına önemli yere sahip olan Kaplumbağa Terbiyecisi eserinden ilhamla Kemahlıoğlu, 2012'de çalışma cesaretini toplayıp tuval başına geçmiş. Çalışma oldukça zaman almış. Zaman geçtikçe çalışmaya farklı yapı ve anlam yüklemeye başlamış. Kemahlıoğlu çalışmasına, yaşamış olduğu şehrin tarihi yapı değerlerinin dokularından eklemeyi düşünmüş. Bu dokular içerisinde ise Sivas Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası'nda yer alan motiflerden bulunuyormuş. Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası olarak bilinen bu yapı topluluğu, cami, darüşşifa ve türbeden meydana gelen bir külliyedir. Anadolu Selçuklu Devleti'ne bağlı Mengücek Beyliği döneminde inşa edilmiştir. Ulu Cami, Süleyman Şah'ın oğlu Ahmet Şah tarafından; Darüşşifa ise eşi Melike Turan Melek tarafından yaptırılmıştır. Sanatçı resmin mekanı olarak, daha önceki pek çok eserinde olduğu gibi Bursa'daki Yeşil Cami'yi kullanmıştı. Bu kez sahne caminin üst kat odasında bir pencerenin önüydü. Kemahlıoğlu ise pencerenin üstünde yer alan sivri kemerli alana Divriği Ulu Camii de yer alan motiflerden eklemelerde bulunmuştur. Çalışmada yine cami motiflerinden yararlanılarak Osman Hamdi Bey'in kıyafetine de işlemeler yapmıştır. Yine aynı şekilde orijinaline bağlı kalarak eski görünümü ve dokuyu vermeye çalışmıştır. Türkiye'de yeni soluğun öncüsü olan, ünlü kişilerin çocukluğunu yapay zeka destekli çalışmalarla yeniden yorumlayan koleksiyon sanatçılarından Erdoğan Paksoy, Osman Hamdi Bey Odası projesi kapsamında Osman Hamdi'nin Kaplumbağa Terbiyecisi isimli eserinde yer alan derviş figürü eğer çocuk olsaydı nasıl görünürdü düşüncesiyle yeniden yorumladı. Özel koleksiyon ekibi ile Lansman sonrasında söz konusu sergi programında Kemahlıoğlu sanatçı görüşmelerini bizzat kendisi yapmış olup 2024-2025 sezonu içinde koleksiyonu taşıyacağı yerlerin görüşmelerine başlamıştır. Osman Hamdi Bey Odasında yer alacak özel koleksiyonda Ahmet Kurt, Ali Rıza Benek, Ali Rıza Kanaç, Ayşegül Baş, Büşra Meydan, Deniz Serkan Özcan, Dilara Nur Kahraman, Ediz Birlikdoğan, Erdoğan Paksoy, Gamze Ermiş, Günsu Saraçoğlu, Kerim Emre Kököz, Melih Can, Metin Aykanat, Muhammet Hızır Yüksel, Murat Yeltürk, Onur Kavas, Özge Torun, Özgür Boran Gültekin, Semra Tutuş Umar, Şerife Eşmeler gibi sanatçıların eserleri yer alacaktır. Ayrıca sanatçı görüşmeleri de devam etmektedir. Osman Hamdi Bey'in eşsiz sanat hayatından ve müzeciliğinden yola çıkılarak koleksiyon mizanseni ile yeniden farklı yorumlarla etkileşimli ve de çok katmanlı hedef kitlesi geniş bir edime de dönüştürme hedeflenmiştir. Yeni ve farklı bir bakış açısıyla koleksiyon sanatçılarından bazıları ile görüşen Kemahlıoğlu, Eğer Osman Hamdi Bey Sivaslı Bir Ressam Olsaydı başlığından ilhamla eserlere bu paralelde yaklaşırken, kentin tarihi yapılarını ve öykülerini keşfederken diğer yoldan da Osmanlı'nın ve Batının orijinalliğini de koruyarak yeni halleri üzerine durulduğunu açıklıyor. Osman Hamdi Bey'in müzeci yönünün ülkemiz adına katmış olduğu değerlerden de yola çıkarak, sergi yerlerinin geçmişten kalma bir mekan, tarihi bir müze olmasını belirten Kemahlıoğlu, Sivas şehrinin önemli tarihi yapılarında koleksiyon hazırlıklarına başladığını belirtti. Programın paralelinde tarihi mekan araştırmaları ve görüşmeleri de devam etmekte. Şehri farklı bakış açılarıyla değerlendiren Kemahlıoğlu, koleksiyonda tercih edilen mekanlarda bir yandan insanların mekanlara olan etkisini de sorguluyor. Uzun süredir bu projenin üzerinde çalışan Kemahlıoğlu, Osman Hamdi Bey'in eserlerine ve sanatına hayranlık duyduğunu dile getiriyor. Osman Hamdi'nin eserleri üzerine sanatçı toplantılarında varılan seçimlerden yola çıkılarak koleksiyon sanatçılarının eserlerini hazırlamalarında ve bitiminde sergileme, yöntem ve şekilleriyle ilgili araştırmalarını sürdürdüğünü de ekliyor. Seçilen ve üzerinde durulan eserlerden biri İlahiyatçı eseri olmuştur. Eserin anlamsal niteliğine ve analizine bakıldığında bir medrese mekanının daha uygun olma fikirleri üzerine de değerlendirmeler mevcut. Bu eseri de yeniden yorumlamak için tuvalinin başına geçen Kemahlıoğlu, İlahiyatçı'ya yeniden kattığı Sivas Gök Medrese motifleri ile seyircisine farklı bir kapı aralamaktadır. İlahiyatçı'yı çalışan koleksiyon sanatçılarından Muhammet Hızır Yüksel ise eserin orijinal boyutuna bağlı kalarak çalışmıştır. İlahiyatçı'yı kaleme alan Ahmet Kurt ise kendine özgü desen tarzını konuşturduğu bir karakalemini hazırlamaktadır. Sanatçılardan Özgür Boran Gültekin'in Rahle çalışması ve Murat Yeltürk'ün ise rölyef çalışması programın sergilenme alanında tamamen İlahiyatçı alanı olarak yerleştirme planlamaları yapılmaktadır. Murat Yeltürk çalışmasında elle şekillendirme kullanmaktadır. İlahiyatçı'da yer alan motifi sanatçı Yeltürk ajur ve rölyef tekniklerini kullanarak atölyesinde gerçekleştirmiştir. Özgür Boran Gültekin ise tabloda Osman Hamdi'nin önünde yer alan Rahle'yi ele alıp hem o dokuyu koruyarak aynı hissi yaşatacak hem de motiflerde ufak farklılıklarla yeni bir yorum katacaktır. Sivas'ın tarihi dokularındaki motiflere baktığımızda özellikle Gök Medrese yapısının içerisindeki avlu alanında yer alan motifler Osman Hamdi Bey'in eserlerinin, özelliklede çini kısımları ile benzerlikler taşımaktadır. Oryantalist yaklaşımı, Osmanlı yansımaları ve koskoca gizemli bir tarihe aralanmış dokularını hem birebir yansıtan hem de kendi üslup ve tarzını katan bir diğer koleksiyon sanatçısı da Onur Kavas olmuştur. Kendisi atölyesinde çalışmalarına yaklaşımı ile ilgili olarak; Hamur şekillendirildikten sonra üzerine astar sürülerek kurutulur ve çini fırınlarında pişirilerek bisküvi denilen pürüzsüz bir yüzey elde edilir. Kağıt üzerine ajur tekniği ile delinip hazırlanan desenler kömür tozuyla yüzeye aktarılır ve desenin dış konturları siyah boya ile fırça kullanılarak elle çizilir. Sonraki aşamada çeşitli renklerle desenler boyanır. Son olarak, seramiğin üzeri sır ile kaplanır ve ikinci kez 900-940 derecede pişirilerek çininin yapımı tamamlanır. demiştir. 4 Eylül 1881 tarihinde Müze-i Hümayun Müdürlüğüne atanan ve Türk Müzecilerinin dönemini başlatan Osman Hamdi Bey'in Vilayet Müzelerine önem verilmesi isteği doğrultusunda Sivas'ta müzecilik fikri erken gelişmiştir. Bu bilgilerin temelinden yola çıkılarak Sivas Atatürk ve Kongre Müzesi serginin gerçekleşeceği mekanlardan biri olup, uzun soluklu kolektif bir birikim alanını temsil ederken, sanatsal bir serüvene de kapılarını açıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/kentsel-donusume-giren-binada-gerilla-sergi", "text": "MİKROTOPYA sergisi farklı disiplinlerden 16 sanatçının yıkılacak bir binaya müdahalesi ile oluşturulmuştur. Bina kendi içerisinde terkedilmiş haliyle sanatçılara tam anlamıyla özgür hareket edebilecekleri deneysel bir alan haline gelmiştir. Sanatçılar kendi sanatsal ve teknik yaklaşımlarıyla binaya farklı bir anlam kazandırmıştır. İnsanların evlerine kapandığı ve günlük rutinlerinin değiştiği bu distopik zamanda MİKROTOPYA sergisi izleyenleri kapıları ve pencereleri olmayan bu binayı deneyimlemeye davet ediyor. sergi alanına çevrildi. Mikrotopya adıyla düzenlenen bu sıra dışı sergide birçok farklı disiplinden sanatçı yer alırken, ev sahipleri de evlerini böyle uğurlamaktan oldukça memnunlar. Kentsel dönüşüm özellikle Feneryolu, Göztepe gibi Kadıköy'ün farklı mahallelerinde devam ediyor. Dönüşüm sanat alanında da çok tartışılan bir konu. Kadıköy'deki 16 sanatçı da Begüm Tekay'ın öncülüğünde kentsel dönüşüme uğramış, yıkılma kararı alınmış ve boşaltılmış bir binayı sergi alanına çevirdiler. Sanatçıların tam olarak özgür hareket edebileceği, deneysel bir alana dönüşen binaya 16 sanatçı, farklı anlamlar kazandırdılar. Mikrotopya sergisi, insanların evlerine hapsolduğu, günlük rutinlerin salgın nedeniyle değiştiği bu zamanda kapıları, pencereleri olmayan bir binayı deneyimlemeye çağırıyor. Feneryolu Mahallesi Atılay Sokak No:14'te bulunan serginin yapıldığı binayı yıkılana kadar İstanbullular, Kadıköylüler bu alanı deneyimleyebilir, sergiyi gezebilir. paylaşarak sınırlar içinde kısıtlamanın olduğu alanlardan çıkmanın iyi geldiğini söylüyor. düşünüyor ve işini anlatıyor: Bu sergi belirli çizgilerin dışında iş üretme fırsatı yarattı bize. Muhittin Can da Bağımsız etkinlikler de olabildiğince var olmaya çalışıyorum. Varlığımızı sürdürmek açısından iyi bir olanak bence böyle projeler diyor ve yaptığı işi İnsanların kendi özüne dönmelerine yönelik bir eleştiri sundum. Papa resmi üzerinden inanç sisteminde bir aracıya ihtiyacımız olmadığına yönelik yönlendirmeler yapmak istedim diye anlatıyor. Bu organizasyon Tekay Art Studio'nun fikriyle; boşaltılmış bir binayı sergi mekanına dönüştürme gayesinden hareketle ortaya çıkarak farklı disiplinlerden sanatçıların resim, grafiti gibi çalışmalarının yanında binada daha önce yaşayan insanların bırakmış oldukları materyalleri de kullanarak kısa sürede nasıl bir sergi alanına dönüştürebileceği üzerine odaklanmıştır. İsmini Nicolas Bourriaud'ın ilişkisel estetik kuramından ilhamla alan Mikrotopya; pandemi ile birlikte değişmek zorunda kalan insan ilişkilerini, sergi akışının içinde, her an yıkılması beklenen bina ile yeniden deneyimleme imkanını yaratmaktadır. Önceden planlanmayan kolektif bir hareketle beş gün içinde meydana çıkan sergi, sanat üretimi yaparken zaman zaman benzer soruları soran, cevaplarını kendi imkanları ve üretim yöntemleri ile veren sanatçıların bireysel uygulamalarını içerir. Özellikle bir konu etrafında toplanmayan 16 sanatçı; mekanın kendilerine sunduğu olanakları limitli malzemeyle ve ne zaman yıkılacağı belirsiz olan binada, kendi teknik ve sanatsal yaklaşımlarıyla açığa çıkarmıştır. Deneysel bir zeminde ilerleyen sergi her alandan izleyici kitlesini hiçbir kavramsal yönlendirmeye mecbur bırakmadan, sergiyi izleyicinin kendisinin keşfedeceği bir sürece sokmaktadır. Bu keşif süreci tamamen izleyici ve bina arasında olmakla birlikte binanın sunduğu gereçlerle alışılagelmiş sergi izleme yöntemlerinin de dışına çıkmaktadır. yorumlanabilecek deneyim alanlarının da konumunda yer almaktadır. Hiyerarşinin ve beklentinin olmadığı sanatsal bir eyleminin iddiasız gelişen süreci, kapılarını 1 Kasım 2020 tarihinde kamuya açmış olup bina yıkılana dek devam edecektir. Dışarıdan bakıldığında tekinsiz bir imaj çizen bu bina konforsuz haliyle, şık sergi mekanlarındaki samimiyet ve güven duygusunu izleyicinin sorgulamasına bırakıyor. Her an yıkılması beklenen binadaki sanatçılara ait çalışmalar bina ile birlikte yok olup kentsel dönüşümün bir parçası olmaya hazırken sanat eserinin dokunulmazlığı ve biricikliği konusunu yorumlamak adına izleyicilere yönlendiriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/keske-unutsam-bir-kuzgun-bize-neler-hatirlatabilir", "text": "Oyuncu ve yazar Bihter Dinçel'in ilk romanı Küsurat Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. İlk kitabında yer alan tiyatro metinleri, kaleminin ne denli tatlı-sert olduğunu gözler önüne seriyordu. Bu nedenle ikinci kitabı da bende merak uyandırdı. İlk fırsatta alıp okudum. Bir Kuzgun dile gelmiş... Hafızasını kaybeden bir kadını ve komadan yeni çıkmış bir adamı gözlüyor. Görüp duyabildiği her şeyi de biz okuyuculara aktarıyor. Anlattıklarını duysanız, Aaa ben bu hikayeyi biliyorum, dersiniz. Bu düşüncenizin sebebi Kuzgun'un anlatıcı olarak çok kabiliyetli olması mı yoksa olayların zihninizde bir yerlere dokunması mı, ona siz karar vereceksiniz. Bana sorsanız toplumsal hafızadan söz ederdim... Bazı sözler de acılar da ne yaparsak yapalım unutulmuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/ketebe-exlibris-dizisi-iki-yeni-kitapla-okurun-karsisinda", "text": "Ketebe Yayınları'nın Exlibris dizisi, yazma serüvenine katılmak isteyenlere veya okuduklarının geldiği kaynağı merak edenlere farklı seçenekler sunmaya devam ediyor. Eylül ayında Exlibris dizisinden çıkan iki yeni kitap daha okurla buluştu. Bunlardan ilki Miguel de Unamuno'nun Roman Nasıl Oluşturulur'u, ikincisi ise Ömer Seyfettin'in Genç Kızlar İçin Altı Derste Tabii Yazmak Sanatı & Edebiyat Yazıları adlı eseri. Farklı coğrafyalardan ve zaman dilimlerinden yazarların yazma süreçlerini bir araya getiren Exlibris dizisi, hem okurlara yeni perspektifler kazandırıyor hem de yazmaya meraklı olanlara önemli ipuçları veriyor. Döneminin önde gelen yazarlarından, düşünürlerinden ve varoluşçuluk akımının temsilcilerinden biri olan Miguel de Unamuno; roman, öykü, şiir, deneme ve oyun türünde eserler vermiş bir isim. 20. yüzyıl İspanya'sını ve ülkesinde yaşanan iç savaşı eserlerine taşıyan Unamuno, 1924 yılında diktatör Miguel Primo de Rivera tarafından Fransa'ya sürgüne gönderildi. Sürgündeyken yazdığı Roman Nasıl Oluşturulur anlatısını yıllar sonra yeniden ele alan yazar, kitapta aradan geçen zamanda eklemek istediği şeyler için parantezler açarak okura değişen ve dönüşen yönlerini de gösteriyor. Roman Nasıl Oluşturulur, yazmayla ilgili formüller vermek yerine Miguel de Unamuno'nun zihninde bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Tasarladığı romanı ve kahramanı Jugo de la Raza'mı merkeze alan eserde Unamuno, okuduğu kitaplardan, şiirlerden ve yaşadığı dönemin ruh halinden pek çok alıntıyı alarak yorumluyor bir bakıma. Ortaya roman yazan bir yazarın karmaşık duygu ve düşüncelerinden serpilen yeni fikirler ve zihin haritası çıkıyor. Okurla samimi bir sohbet şeklinde ilerleyen kitap, onu da yazma eylemine dahil ediyor. Roman Nasıl Oluşturulur, yazmakla okumak arasındaki bağlantıyı ortaya koyan ve yazmak isteyenlere bir yazarın zihnini gösteren önemli bir eser olarak karşımızda duruyor. Edebiyat dünyasına şiirle giren Ömer Seyfettin, daha çok yazdığı hikayelerle herkesin dünyasında önemli bir yer edindi. Milli edebiyatın en önemli temsilcilerinden biri olan Ömer Seyfettin'in Genç Kızlar İçin Altı Derste Tabii Yazmak Sanatı & Edebiyat Yazıları adlı eseri Osmanlıca aslından günümüz Türkçesine çevrilerek okurla buluştu. Yazar altı ders olarak tasarladığı anlatının beşini yazabildi. Kitapta bu beş ders ve Ömer Seyfettin'in yaşadığı dönemin edebiyat ortamını anlatan yazıları bir araya getirildi. Yazma üzerine derslerin yer aldığı ilk bölümde yazmak isteyenlere dönemin önemli eserleri ile yazarları, bunların nasıl ele alınması gerektiği örneklerle ve çeşitli tavsiyelerle sunuluyor. Edebiyat Yazıları bölümü ise dönemin tüm açmazlarını, siyasetin kültür hayatına yansımalarını ve ortaya çıkan akımların farklı yönlerini anlatıyor. On sene içinde beş asırlık bir yolu koşarak geçmek istemek bizi ne kadar çok yordu! Şark medeniyetinden ayrılıyor, Garp medeniyetine giriyorduk. Esvaplarımız, fikirlerimiz, umdelerimiz, telakkilerimiz değişti. 'Ümmet' sisteminin neticesi olan 'Divan edebiyatı'mız Tanzimat'tan sonra gözden düşmüş, asri edebiyat temayülleri baş göstermişti. 'Edebiyat-i Cedide' ümmet devrinin lisanından başka her şeyini terk etti. diyen Ömer Seyfettin, dilde yaşanan büyük değişimin oluşturduğu sorunları o dönemi bizzat yaşayan biri olarak anlatıyor. Hikayeleriyle hepimizin hayatına temas etmiş olan Ömer Seyfettin'in edebiyat kuramıyla ilgili yazılarını okumak hem Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçiş sürecine tanıklık etmek, hem de dönemin yazın dünyasını oluşturan etmenleri tanımak anlamına geliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/kezban-arca-batibeki-senin-annen-bir-melekti-yavrum-isimli-sergisiyle-merdiven-art-spacede", "text": "1984 yılından bu yana, farklı platformlarda, kadın ve popüler kültür üzerine yaptığı işlerle tanınan, ülkemizde güncel sanatın değerli isimlerinden olan Kezban Arca Batıbeki; Senin Annen bir Melekti Yavrum isimli kişisel sergisiyle sanatseverlerle bir kez daha buluşmaya hazırlanıyor. Annesinin sinema fotoğraflarından yola çıkarak hazırladığı ve çeşitli sanat pratiklerini bir araya getirdiği sergi 6 Mayıs tarihinde Merdiven Art Space'de açılıyor. Sanat pratiğinde nostalji öğelerinin belirginliğiyle de tanınan Kezban Arca Batıbeki, yeni sergisinde, Türk Sinema tarihinde önemli yerleri olan babası Yönetmen Atıf Yılmaz ve Sinema/Tiyatro oyuncusu annesi Nurhan Nur' la paylaştığı çocukluğunun izlerini; sinematografik sahneler, fotoromanlar, alt kültür, klişe, kitsch ve pop kavramları çerçevesinde gerçekleştirdiği sanatsal üretimleriyle izleyiciyle paylaşır. Kezban Arca Batıbeki'nin çoğu yapıtında izleyici, tanıdık duyguların eşlik ettiği bir filmin fragmanı içinde geziniyor gibidir. Sanatçının kişisel hafızasından, anılarından, sinemadan kısacası yaşamından beslenen; yalnızlık, özlemler, hayaller ve hüznün melankolisi ile sarmalanan, ve bu kez salt kadın a değil aslında annesine yönelik içsel ve dışsal kuşatmayı ele alan son sergisi Senin Annen Bir Melekti Yavrum, Kezban Arca Batıbeki' nin duygu yüklü andaçlara sahip üretimlerinden önemli bir örnek olacaktır. Sanatçının annesi Nurhan Nur' un, gerçek film karelerine referans gönderen tıpkı kostümler ve pozlarla yapılan güncel çekimlerinin geçmiş/bugün arasında zihni ve bedeniyle yaptığı içsel yolculuk ve anne/kız arasında yaşanan duygusal metaforlar serginin hareket noktasını oluşturuyor. Sergide ayrıca Nur'un Türkiye'de bir dönem Türk Sinemasının yerini alan Fotoromanlara yaptığı çekimlerden seçilmiş örnekleri kullandığı resimler, mekan yerleştirmesi ve video yerleştirmeleri gibi farklı işler, iki farklı jenerasyonun; fotoğraf, video, enstalasyonlar ve yeni teknoloji üzerinden kendi dönemlerine bakışlarını irdeliyor. Yazar, şair ve fotoğrafçı Merih Akoğul serginin küratörü ve metin yazarı. Sergiye özel Fanzin üreten Görsel Sanatçı Deniz Başer'in, 150 Edisyonla sınırlı, el yapımı Fanzin'i, içinde bulunduğumuz Dijital dünyaya naif bir dokunuşla göz kırpıyor. Sergi; 6 Mayıs 6 Haziran tarihleri arasında MERDİVEN ART SPACE'de Pazartesi ve Pazar günleri hariç 11-18.00 saatleri arasında izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/kezban-arca-batibekinin-yolda-ii-isimli-solo-sergisi-acildi", "text": "Kezban Arca Batıbeki'nin, Yolda II isimli solo sergisi Artcrowdistanbul Online Galerisi'nde başladı. 16 Eylül tarihinde açılan ve 2 ay süreyle çevrimiçi olarak ziyaret edilebilecek olan sergi, yaşadığımız Pandemi sürecinde 'yol'a duyduğumuz özlemi dile getiren özel bir seçki ile seyirci karşısına çıkıyor. 1984 yılından bu yana çeşitli platformlarda kadın ve popüler kültür üzerine yaptığı işlerle tanınan, Türkiye'de güncel sanatın değerli isimlerinden Kezban Arca Batıbeki; Yolda II isimli ilk 'online' kişisel sergisi ve sergi için Timuçin Unan tarafından hazırlanan kitabıyla sanatseverlerle buluşuyor! Sergi; 16 Kasım 2020'ye kadar Artcrowdistanbul web sitesi üzerinden gezilebilir. Küratörlüğünü Cue Art Space kurucusu Aslı Biçer'in üstlendiği Online sergide; Kezban Arca Batıbeki'nin, geçmiş dönemde hiç görülmemiş ve pandemi sürecinde, sergiye özel ürettiği 28 dijital fotoğraf-kolaj eseri yer alıyor. Derya Yücel tarafından kaleme alınan sergi yazısında: 'Yol ayrımında beliren tavus kuşları, ışıltılı bir lobide ya da bir otel odasında bekleyen kadınları, bir gösterinin ortasındaki kabare dansçıları ya da zamanın durduğu bir caddede dikilen gizemli figürleri olsun Kezban Arca Batıbeki'nin yola düşen imgeleri, o ana ve mekana dair bir parıltı yakalamak ve belki de çoktan unutulmuş an içinde geleceği yeniden keşfedebileceğimiz bir incelikle dokumak için var olur. İzleyici, sanatçının bize açtığı her bir sahnede o anın yakın duygusal bağını elde ederken aynı zamanda uygun mesafeyi tesis edebileceği bir özgürlük alanı da yakalayabilir. Çünkü, Batıbeki'nin fotoğraflarında zamanın ve mekanın sabitlendiği o hareketsiz dünya kendini izleyiciden bağımsız bir biçimde sunar' diyor. Kezban Arca Batıbeki On The Road II başlıklı solo sergisinin çıkış noktasını; Toplumca evde oturduğumuz pandemi döneminde, hemen herkesin yolculuklarda çekilen fotoğraflarını; sosyal medyada, sanki o günleri bir daha yaşayamayacakmış gibi içlenerek paylaştıkları dönemden esinlendim. Çektiğim binlerce yolculuk fotoğrafı arasından bana ilham verenlerini seçip ve tabii kendi üslubumdan uzaklaşmadan yeniden yorumlayarak bir seri oluşturdum. sözleriyle aktarıyor. Yaşadığı çağı yansıtan ve geleceğe dair fikirler sunan disiplinler arası sanatçılara açık online bir sanat ve tasarım galerisi olarak kendini tanımlayan Artcrowdistanbul Online Galeri'de yer alacak sergiye artcrowdistanbul. com adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/kibelenin-hafizasi-is-sanat-kibele-sanat-galerisinde", "text": "Kuruluşundan bugüne; plastik sanatlarımızın usta isimlerini konuk eden İş Sanat Kibele Sanat Galerisi, yeni sezonunu Kibele'nin Hafızası başlıklı karma bir sergiyle açıyor. İş Sanat'ın 20. sezonu vesilesiyle Kibele'de bugüne kadar gerçekleşen sergileri hatırlamak ve sanatçılarını anmak üzere düzenlenen serginin küratörlüğünü ise Emre Zeytinoğlu üstleniyor. 19. yüzyılın en önemli deniz ressamlarından İvan Ayvazovski'nin 100. ölüm yıldönümünde düzenlenen bir sergiyle açılan Kibele Sanat Galerisi günümüze kadar sanatın usta isimlerinin birbirinden kıymetli yüzlerce eserine ev sahipliği yaptı. Türkiye İş Bankası'nın Cumhuriyet'in ilk döneminden itibaren oluşturmaya başladığı sanat koleksiyonu da Galeri'de açılan sergilerden eklenen eserlerle zenginleşmeye devam etti. Kibele'nin Hafızası bu koleksiyona son 20 yılda dahil olan yapıtlardan bir bölüm olarak karşımıza çıkıyor ve sanatseverlere kapsadığı dönemi tekrar değerlendirme imkanı veriyor. Sergide, zengin ve köklü bir koleksiyona eklenmiş yapıtlar, eski-yeni tüm eserleri oluşturan bir tarihin ve hafıza kavramının ele alındığı bir konseptle sunuluyor. Sanat tarihçisi, yazar, seramik sanatçısı ve akademisyen Emre Zeytinoğlu tarafından hazırlanan sergiyi sanatseverler Kibele Sanat Galerisi'nde yılsonuna kadar ziyaret edebilecek. 2001-2002 Sergi Sezonu: İvanKonstaninovichAyvazovsky, Ergin İnan, Türkiye İş Bankası Koleksiyonu Sergisi, Şakir Eczacıbaşı, Mahmut Cuda, Avni Arbaş, Zehra Aral. 2002-2003 Sergi Sezonu: Mehmet Aksoy, Ferruh Başağa, Doğa Kent ve İnsanlık Halleri. 2003-2004 Sergi Sezonu: Semiha Berksoy, Burhan Doğançay, Kuzgun Acar, Devrim Erbil. 2004-2005 Sergi Sezonu: Cumhuriyetin İlk Ressamları, Adnan Turani, Bilge Alkor, Şadi Çalık, Ender Güzey. 2005-2006 Sergi Sezonu: Soyut Boyut, Portreler, Mustafa Esirkuş, 1951 Mezunları/Çağdaşlar, Süleyman Saim Tekcan. 2006-2007 Sergi Sezonu: Şeref Bigalı, Nedim Günsür, Aydın Ayan, Balkan Naci İslimyeli, Ali Teoman Germaner. 2007-2008 Sergi Sezonu: Ayfer Karamani, Güven Zeyrek, Zekai Ormancı, Bedri Rahmi Eyüboğlu. 2008-2009 Sergi Sezonu: Güngör Taner, Mehmet Güleryüz, Sadi Diren. 2009-2010 Sergi Sezonu: Teoman Südor, Balkan Naci İslimyeli, Hoca Ressamlar Ressam Hocalar, Tamer Başoğlu. 2010-2011 Sergi Sezonu: Tankut Öktem, Nuri İyem, Mevlut Akyıldız, Kemal İskender. 2011-2012 Sergi Sezonu: Eren Eyüboğlu, Ertuğrul Ateş, Mehmet Pesen, Koray Ariş. 2012-2013 Sergi Sezonu: Neşet Günal, Zahit Büyükişliyen, Hüsamettin Koçan, Naile Akıncı. 2013-2014 Sergi Sezonu: Eşref Üren, Cihat Aral, Mehmet Mahir, Meriç Hızal. 2014-2015 Sergi Sezonu: Özdemir Altan, Fevzi Karakoç, Muzaffer Akyol, Biz Mektup Yazardık. 2015-2016 Sergi Sezonu: Halil Akdeniz, Habip Aydoğdu, Sanat Üretenler/Sanat Öğretenler I, Sanat Üretenler/Sanat Öğretenler II. 2016-2017 Sergi Sezonu: Kültür Yayınları 60. Yıl Sergisi, Erol Deneç, Muhsin Kut, Seyyit Bozdoğan. 2017-2018 Sergi Sezonu: Hanefi Yeter, Bubi, Onay Akbaş, Ali İsmail Türemen. 2018-2019 Sergi Sezonu: Mustafa Ayaz, Erol Kınalı, Maria Kılıçlıoğlu, Gürol Sözen,"} {"url": "https://gazetesanat.com/kibris-modern-sanat-muzesinde-uc-yeni-serginin-acilisi-yapildi", "text": "Açılışı yapılan Güzel Sanatlar Haziran Sergisi, Sembigali Smagulov Kişisel Heykel Sergisi ve Osmanlı Gemi Modelleri Sergisi ile birlikte Kıbrıs Modern Sanat Müzesi'nin ücretsiz olarak ziyarete açık sergilerinin sayısı 16'ya yükseldi. Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden 14 akademisyen-sanatçının Kıbrıs Modern Sanat Müzesi için hazırladığı 40 eserden oluşan Güzel Sanatlar Haziran Sergisi, Kazak sanatçı Sembigali Smagulov'a ait heykellerden oluşan Kişisel Heykel Sergisi ve Cengiz Dumlupınar'ın imzasını taşıyan gemi modellerinden oluşan Osmanlı Gemi Modelleri Sergisi Cumhurbaşkanı Ersin Tatar tarafından Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi Sergi Salonunda açıldı. 19 Kasım'a kadar ücretsiz olarak ziyarete açık olacak sergilerle birlikte Kıbrıs Modern Sanat Müzesi'nin düzenlediği sergi sayısı 393'e yükseldi. Sergilerin açılış töreninde başta Cumhurbaşkanı Ersin Tatar olmak üzere, Yakın Doğu Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Tamer Şanlıdağ, Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Erdal Aygenç ve gemi modelleri sanatçısı Cengiz Dumlupınar birer konuşma yaptı. Kişisel heykel sergisi açılan Kazak sanatçı Sembigali Smagulov ise duygularını gönderdiği mesajla ifade etti. Kasım aylarının sanatsal çalışmalarda daha çok hüzün ayı olarak yer aldığını hatırlatan Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için ise 15 Kasım Cumhuriyet Bayramı nedeniyle her zaman güzel ve umutlu anlamlar taşıdığını söyledi. Cumhurbaşkanı Tatar, Cumhuriyetimizin kuruluş yıl dönümünü kutladığımız bu dönemde, Kıbrıs Modern Sanat Müzesi'nin gerçekleştirdiği sergi açılışları Cumhuriyet coşkumuzu büyütüyor dedi. Sanatın evrenselliğine vurgu yapan Cumhurbaşkanı Tatar, Yakın Doğu Üniversitesi'nin yaptığı bütün çalışmalarda olduğu gibi oluşturduğu modern sanat atmosferi de KKTC'nin geleceğine büyük bir katkı yapıyor ve sesimizi dünyanın her yerine ulaştırıyor dedi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin çoğu zaman siyasi alanda engellendiğini vurgulayan Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, KKTC olarak bizi ne kadar engelleseler de tüm zorlukları başarılı bir şekilde aşıyoruz. Tüm insanlara çağrıda bulunmak istiyorum KKTC'de büyük bir kültür, potansiyel ve kaynak var. Elimizdeki tüm değerlerle bütün bunları ön plana çıkararak biz de varız diyoruz ifadelerini kullandı. Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, tüm dünyayı ilgilendiren bir sorun olan küresel ısınma ile oluşan su yetersizliğine de değindi. Yakın Doğu Üniversitesi İnşaat ve Çevre Mühendisliği Fakültesi'nin düzenlediği 5. Uluslararası Doğal Kaynaklar ve Sürdürülebilir Çevre Yönetimi Konferansı'nda açılış konuşması yaptığını hatırlatan Cumhurbaşkanı Tatar, Yakın Doğu Üniversityesi'nin 22 ülkeden 70 üniversitenin desteğini alarak düzenlediği konferansın, dünyanın geleceğini ilgilendiren bu önemli konunun tartışılmasında KKTC'yi ev sahibi yapmasını çok önemli buluyorum. Buradan bir kez daha konferansı düzenleyen Yakın Doğu Üniversitesi İnşaat ve Çevre Mühendisliği Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hüseyin Gökçekuş ve ekibini bir kez daha kutluyorum dedi. Cumhurbaşkanı Tatar, Uğradığımız siyasi engellemeler ve kısıtlamalar çağ dışıdır ve çağdaş dünyada yeri yoktur. Yakın Doğu Üniversitesi'nin hayata geçirdiği zengin çalışmalar ile sesimizi dünyaya duyuruyoruz ifadelerini kullandı. Açılışı yapılan üç yeni sergi ile birlikte Kıbrıs Modern Sanat Müzesi'nin ücretsiz olarak ziyarete açık olan sergi sayısının 16'ya yükseldiğini vurgulayan Yakın Doğu Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Tamer Şanlıdağ, Yakın Doğu Üniversitesi kampüsünü yaşayan bir sanat merkezine dönüştüren diğer sergiler, Yakın Doğu Üniversitesi Büyük Kütüphane, Atatürk Kültür ve Kongre Merkezi, Diş Hekimliği Fakültesi ve Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi'nde yer alan sergi salonlarında ziyaretçilerini bekliyor ifadesini kullandı. Yakın Doğu Üniversitesi, Girne Üniversitesi Kampüsünde ve Yakın Doğu Yeniboğaziçi Kampüsünde ziyarete açık olan sergilerin Kıbrıs Modern Sanat Müzesi'nin oluşturduğu güçlü sanat atmosferini bütün KKTC'ye yaydığını söyleyen Prof. Dr. Şanlıdağ, Ülkemizin kuruluşunun 38'inci yıl dönümünü kutlayacağımız 15 Kasım Cumhuriyet haftasının yaklaşması bu üretkenliği çok daha anlamlı bir hale getiriyor. Yakın Doğu Oluşumu'nun Kıbrıs Türk toplumunun varlığını, kimliğini ve bu topraklardaki köklerini güçlendirmek için attığı adımlar, gerçekleştirdiği projeler Cumhuriyetimizin kuruluşunun 38'inci yıl dönümünü daha güçlü bir sesle kutlamamıza olanak sağlıyor dedi. Sergi açılışında yaptığı konuşmasında Bakmak için her zaman bir çift göz, hissetmek için dokunmak yetmez; öyle şeyler vardır ki yalnızca kalple hissedilir. O nedenle sanatla ilgilerini, ilişkilerini yoğun tutan insanların kalp gözleri çoğunlukla açıktır diyen Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Erdal Aygenç, Sanat yapıtı imgelerle kurulan bir yapıdır. İmge ise her yerdedir, her şeydedir. Sanat yapanların imge dünyalarının zengin, imgeler arasında bağıntı kurma yeteneklerinin güçlü olması gerekir ifadesini kullandı. Prof. Dr. Aygenç, Sergilerde eserleri yer alan sanatçı arkadaşlarımı, sergi küratörü Doç. Dr. Erdoğan Ergün'ü kutluyorum. Kalp gözünüzün her daim açık olması dileği ile iyi seyirler diliyorum dedi. Yaptığı gemi modelleri Osmanlı Gemi Modelleri Sergisi adıyla Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi Sergi Salonunda sergilenen sanatçı Cengiz Dumlupınar ise konuşmasında gemi modelciliği hakkında bilgiler verdi. Çoğu insan için gemi modelciliğinin bir hobi olduğunu söyleyen Cengiz Dumlupınar, Bu işi profesyonel olarak yapan bizler için ise çalıştığımız gemi modellerinin tarihteki örneklerine uygun olarak yapılması son derece önemlidir. Bu nedenle modele başlamadan önce uzun bir arşiv taraması ile modellediğimiz gemilerin tarihine sadık kalmak için yoğun bir şekilde çalışırız dedi. İyi bir gemi modelcisinin pek çok sanat dalında uzmanlaşması gerektiğine de vurgu yapan Dumlupınar, İyi bir gemi modelcisinin gerektiğinde bir tarihçiye dönüşmesi, aynı zamanda gerektiğinde bir marangoz, boya ustası ya da metal işleme ustasına dönüşmesi gerekir ifadesini kullandı. Tamamladığı her bir gemi modelinin aylar, hatta bazen yıllar süren bir çalışmanın eseri olduğunu söyleyen Dumlupınar, Kıbrıs Modern Sanat Müzesi'nin imzamı taşıyan gemi modellerini, koleksiyonuna alarak geleceğe taşıyacak olması benim için büyük bir gurur dedi. Açılışı yapılan sergiler arasında kişisel heykel sergisi yer alan Kazak sanatçı Sembigali Smagulov ise duygularını gönderdiği mesajla ifade etti. Smagulov mesajında, Bugün yanınızda olamasam da açılışı yapılacak kişisel sergimde sizleri hissetmekten mutluluk duyuyorum. Sözlerim ve görüşlerim işime ve pratik deneyimime dayanıyor. Kıbrıs'ta geçirdiğim deneyimin yeri büyüktür. Bu proje sayesinde hayatımda ilk kez tamamen heykel çalışmalarımdan oluşan bir sergim açılıyor. Bu mutluluk gurur içim başta saygıdeğer Kurucu Rektör Dr. Suat Günsel olmak üzere Kıbrıs Modern Sanat Müzesi'nin tüm çalışanlarına teşekkürlerimi sunuyorum dedi."} {"url": "https://gazetesanat.com/kibris-modern-sanat-muzesinin-kibris-disindaki-ilk-sergisi-tokatta-acildi", "text": "Yakın Doğu Üniversitesi Kurucu Rektörü Dr. Suat Günsel'in Tokat Belediye Başkanı Eyüp Eroğlu'nun davetlisi olarak ziyaret ettiği Tokat'ta, Kıbrıs Modern Sanat Müzesi'nin Kıbrıs dışındaki ilk sergisi de açıldı. Yakın Doğu Üniversitesi Kurucu Rektörü Dr. Suat Günsel ve Yakın Doğu Oluşumu Müzeler Daire Başkanı Prof. Dr. Ali Efdal Özkul, Tokat Belediye Başkanı Eyüp Eroğlu'nun davetlisi olarak gittikleri Tokat'ta önemli temaslarda bulundu. Ziyarette, Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyelerinin, Kıbrıs Modern Sanat Müzesi için hazırladığı 25 eseri bir araya getiren resim sergisinin açılışı da yapıldı. Açılışı yapılan sergi, Kıbrıs Modern Sanat Müzesi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dışında açtığı ilk sergi olması açısından da tarihi bir anlama sahip. Tokat Valisi Numan Hatipoğlu, Tokat Milletvekilleri Av. Yusuf Beyazıt ve Mustafa Arslan, Tokat Belediye Başkanı Av. Eyüp Eroğlu, İl Genel Meclisi Başkanı Av. Erol Duyum, Tokat Kent Konseyi Başkanı Abdullah Gürbüz ve yardımcısı Çağrı Somtürk, Gaziosmanpaşa Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bünyamin Şahin ve Ak Parti Tokat İl Başkanı Cüneyt Aldemir, Kıbrıs gazileri ve pek çok davetlinin katıldığı serginin açılışında; Tokat Belediye Başkanı Av. Eyüp Eroğlu, Yakın Doğu Üniversitesi Kurucu Rektörü Dr. Suat Günsel ve Tokat Milletvekilleri Av. Yusuf Beyazıt ve Tokat Valisi Numan Hatipoğlu birer konuşma yaptı. Kıbrıs Modern Sanat Müzesi'nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dışında açtığı ilk sergi olan Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Resim Sergisi'nin açılışında ilk konuşmayı Tokat Belediye Başkanı Eyüp Eroğlu yaptı. Konuşmasına, Yakın Doğu Üniversitesi Kurucu Rektörü Dr. Suat Günsel ve ekibini Tokat'ta ağırlamaktan duyduğu mutluluğu dile getirerek başlayan Eroğlu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, bizim için her zaman çok değerli ve önemli bir yer ifadesini kullandı. Tokat Belediye Başkanı Eroğlu, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı'nda alın teri akıtan birçok gazimiz bugün burada yanımızda. Vatanımızın her bir karış toprağı bizim için çok önemli. Bizlere göre vatan sevgisi imandan gelir ve canımızı esirgemeden feda ederiz. Çünkü biz böyle bir milletin evlatlarıyız dedi. Konuşmasına, Türkiyemiz canından can vererek bizlere bir cumhuriyet bağışladı, Kıbrıs Türkleri olarak sizlere minnettarız sözleriyle başlayan Yakın Doğu Üniversitesi Kurucu Rektörü Dr. Suat Günsel, Bu minnettarlığın karşılığını vermenin sadece bir yolu vardır, o da çok çalışmak dedi. Günsel ve Yakın Doğu Ailelerinin bu bilinçle 43 yıldır durmadan çalıştığını vurgulayan Dr. Suat Günsel, Bu çalışma, Kıbrıs Türk halkının geleceğine duyduğumuz inancın olduğu kadar; Türkiye'ye yakışma cabamızın da bir sonucudur. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye bir bütündür. Kıbrıs Türkiye için ne kadar önemli ise Türkiye de Kıbrıs için o denli önemlidir ifadesini kullandı. Konuşmacılardan Tokat Milletvekili Av. Yusuf Beyazıt ise konuşmasına, gerçek bir Türkiye dostu olarak nitelediği Dr. Suat İrfan Günsel'ü Tokat'ta ağırlamaktan duyduğu memnuniyeti dile getirerek başladı. Yakın Doğu Üniversitesi'ni kuran ve kurucu rektörlüğünü yapan Suat Hocamız, ilim dünyasında Yakın Doğu Üniversitesi'ni saygın bir üniversite haline getiren bir büyüğümüz. Aynı zamanda bir sanat insanı olan Suat Hocamız, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde açtığı müzelerle tarihi gelecek nesillere aktarmayı başarıyor ifadelerini kullandı. Yakın Doğu Üniversitesi öncülüğünde kurulan Kıbrıs Modern Sanat Müzesi'nin Türk dünyasındaki bütün önemli ressamların eserlerini dünya ile buluşturduğunu söyleyen Ak Parti Tokat Milletvekili Av. Yusuf Beyazıt, Yakın Doğu Oluşumu, Yakın Doğu Üniversitesi ile eğitim alanında dünya çapında başarılar elde ederken, Kıbrıs'ta bir ilke imza atarak Kıbrıs'ın altı minareli en büyük camisini yapıyor, diğer yandan KKTC'nin ilk elektrikli otomobili GÜNSEL'i geliştiriyor. Bu vizyonun mimarı olan Suat hocamız, tüm bu yaptıkları ve duruşu ile çok özel bir insan dedi. Kıbrıs Modern Sanat Müzesi'nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dışında açtığı ilk sergi olan Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Resim Sergisi'nin açılışında konuşan Tokat Valisi Numan Hatipoğlu konuşmasına, Şehit ve gazilerimizin kanlarıyla ve canlarıyla suladığı aziz bir vatan toprağı olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden misafirlerimizi ağırlamanın mutluluğunu yaşıyoruz. Şeref verdiler sözleri ile başladı. Vali Hatipoğlu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, çok farklı anlamlar taşıyan bir yer. Balkanlardaki ana vatanın kaybedilmesinden sonra, ebedi Türk vatanı üzerinde kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti'nin bir uzantısı olan Kıbrıs'taki Türklerin, kendi topraklarını kaybetmemesi; hür ve bağımsız olarak yaşaması Türk dünyası için çok önemli ifadesini kullandı. Türklerin ön Asya'dan uzaklaştırılması sürecinin Kıbrıs'ta verilen mücadeleler sonucunda kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurulması ile durdurulduğunu söyleyen Tokat Valisi Numan Hatipoğlu, Kıbrıs Barış Harekatında ebediyete intikal eden tüm şehitlerimizi ve bugün aramızda da yer alan Kıbrıs Gazilerini saygıyla anıyorum dedi. Yakın Doğu Üniversitesi'nin akademik ve sanatsal çalışmalarıyla büyük başarılara imza attığını ve bu başarıları yakından takip ettiklerini söyleyen Vali Hatipoğlu, Bu başarıların mimarı olan Sayın Dr. Suat Günsel'i Tokat'ımızda ağırlamaktan onur duyuyoruz dedi."} {"url": "https://gazetesanat.com/kierkegaard", "text": "Kuşaklar boyu aynı şehirde yaşayan, tüm atalarıyla birlikte aynı toprağın altına giren bir adam ama bu adam yerleşik düşünce kalıplarına karşı duranların bayrağı. Düşünce eyleminin yerleşik olmakla ilintisi ne ölçüde? Göçebe olan ya da yersizlik yurtsuzluk duygusuyla dünya üzerinde savrulanlarla, böyle Kierkegaard misali, mıhlanmış gibi aynı toprak üzerinde kalanlar aynı şeyleri düşünebilir, dünyayı aynı algılayabilir ya da aynı çözümleri önerebilir mi? Nasıl önersinler, büyük olasılıkla çözüm aradıkları sorunlar bile farklıdır birbirinden. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Ressam Adyali, Projelerine Bir Yenisini Daha Ekledi: As Beni - Duygulara Dokunan Enerji: İstanbul'dan Cosmic Crooner Geçti! - Füruzan, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Anma Ödülü'nün Sahibi Oldu - Gazeteci Hakan Özbek ile Uzun Yol, Kısa Hikaye Kitabını Konuştuk"} {"url": "https://gazetesanat.com/kilicin-golgesinde-bir-samuraylik-anlatisi", "text": "Samuraylar ve samuraylık felsefesi Japonya kültüründe önemli bir yere sahip. Uzak geçmişte kalmış gibi görünse de bugün bile etkisini sürdüren kültürel bir öğe bu. Tsuntemo Yamamoto da seneler önce bu kültüre ve onun felsefi altyapısına dair kalem oynatmıştı. Yamamoto, Japonya'nın Batı'ya açıldığı Meici Dönemi öncesinde; ülkede siyasi istikrarın hakim olduğu Edo Dönemi (1600-1868) ortalarında yazdığı Hagakure: Saklı Yapraklar'da savaşı, şerefi ve ölümü her şeyin önüne koyan samurayların bağlı olduğu felsefi yolla birlikte, düşüncenin ve pratiğin kesişimini anlatıyor. Yamamoto'nun Hagakure'yi kaleme aldığı Edo Dönemi, neredeyse hiç politik çalkantının bulunmadığı ve silahların sustuğu bir zaman dilimi. Böyle bir dönemde, savaşa ve samuraylığa ilişkin metinleri nedeniyle eleştirilen yazar da o yıllarda Japonya'daki toplumsal dinamikleri yeriyor. Hagakure, Yamamoto'nun Edo Dönemi öncesinde Japonya'da beyliklerin savaştığı yıllarla birlikte, savaşçıların nasıl eğitildiğine, nasıl eğitilmesi gerektiğine ve samuraylığın özüne dair anlatıların yer aldığı bir metinler bütünü. Tarih, öğretiler ve samuraylığın ruhu Yamamoto'nun hem yol göstericisi hem de aktardığı yaşanmışlıkların merkezinde. Yaşamanın, savaşmanın, ayakta kalmanın ve ölümün ön plana çıktığı hikayeleri tarihi anekdotlarla genişleten Yamamoto, Japonya'nın uzak geçmişteki kültürel ve siyasi iklimiyle birlikte insan ilişkilerini de yansıtıyor okura. Savaşçıların benliğini ortaya koymasına ve kendilerini öne çıkarmasına ilişkin satırlar da yazarın anlatısında hayli önemli bir yer kapılıyor. Japonya tarihindeki isyanlar, bu hareketlerin nasıl bastırıldığı, Avrupalıların ülke topraklarına gelişi, askeri harekatlar ve savaşçıların hikayeleri, Hagakure'de karşımıza çıkan diğer olaylardan bazıları. Yamamoto, dönemin önemli bir silahı haline gelen tüfeğe nazaran kılıcın gölgesinde ilerletiyor anlatısını; barış zamanında savaştan ve savaşçılardan bahsetmesi ise yazarın öğrendiği ve belki de bir ortama işaret ediyor. Beri yandan, ölüm tehlikesini göze alarak kavgaya girişen, düşman bellediklerine saldırmaktan çekinmeyen, bedenini ve ruhunu hep hazır tutan savaşçıların hikayeleri ve tasviri, Hagakure'nin dikkat çeken bir başka yönü. Hagakure'nin, 1930'ların başından 1945'e kadar Japonya'da sert esen militarist rüzgarın etkisiyle revaçta olması ve sürekli gündeme gelmesi şaşırtıcı değil. Samuraylık ve savaş, bu tarihlerde Yamamoto'nun metinleriyle tekrar hatırlanırken yazar barış döneminde eleştirilmişti. Hagakure, özellikle 1930'ların ikinci yarısında itibaren Japonya İmparatorluk Kuvvetleri'nin giriştiği işgaller sırasında önemli bir motivasyon aracı haline gelmişti. Ölümü, savaşçılığı, cesareti ve itaati yücelten Yamamoto'nun yazdıkları, dönemin ruhuna uyarlanmış ve yine ona uygun biçimde yorumlanmıştı."} {"url": "https://gazetesanat.com/kimi-tablolarin-onunde-romantik-donemin-piramitleri", "text": "Dün yazdığım Medusa'nın Salı tablosunda, ufuktaki gemiye bez sallayan kazazedeyi anımsadınız, değil mi? Dendiğine göre, Gericault onu resmederken model olarak, sonradan ünlenecek ressam Delacroix'yı kullanmış. Delacroix da, yukarıda gördüğünüz, ünü yaratıcısını aşmış Halka Yol Gösteren Özgürlük tablosunun ressamı nedendir bilinmez demeyeyim, bu tablodan söz açılınca Halka Yol Gösteren bölümü atılıp adı kısaltılır. Andığım iki ressam arasında usta-çırak ilişkisi var dolayısıyla bir estetik devamlılık da. Bunun yanı sıra, estetik devamlılıktan daha önemlisi, düşünsel devamlılık var. Her iki ressam da romantizm akımının resim sanatındaki kurucularından. Romantizm denince çoğunlukla duygusallık çağrışıyor, nedir, romantizm ciddi bir düşünsel muhalefet hareketidir. Neye muhalefet ediyor derseniz: Aydınlanma hareketine! Aydınlanma aklın mutlak hakimiyetini vazetmişti; romantizm bu hakimiyete karşı duyguların başkaldırışı, aşikar bir isyandı. Gelgelelim, Aydınlanma ve romantizmin yine de bir ortak paydası vardı belki tüm Batı düşünsel geçmişinin onaştığı bir nokta: İlerleme çizgisi. Çok, hem de çok basitleştirerek, Aydınlanma da romantizm de tarihi kesintisiz bir gelişme olarak algılar, arada yaşanan geridönüşler ancak sapmadan ibarettir. Bu inancın romantizmdeki estetik göstergesi, tablolardaki piramit benzeri yükselme geometrisidir aklın hakimiyetine muhalefet etse de romantikler geometriye saygılarını hiç yitirmediler. Medusa'nın Salı'nda denizden cesetlere, inancını yitirmişlerden mücadele edenlere doğru bir yükseliş vardı. Halka Yol Gösteren Özgürlük'te de benzeri geometri var: yerde cesetler, en yukarıda bayrağı rüzgarda savuran cesaret timsali kadın. Haydi, Gericault'dan bir örnek daha. Bu asker bağlamından koparılmış, ne silah arkadaşları var tabloda ne düşman, yine de yerden yukarıya, hatta göklere doğru bir atılım içinde. Bu geometrik düzende, düşünsel yapı cisimleşiyor: Daima ileri, yükseğe, zirveye doğru bir koşu. Son örnek resim dışından: Hemen aynı tarihlerde, Fransa'nın ABD'ye hediye ettiği Özgürlük Anıtı. Delacroix'nın resmindeki Özgürlük'ten ilham almış, hep aynı geometriyi sürdüren bir estetik anlayış. Su yemiş çimento misali Batı düşüncesine yük olmuş bu anlayışa, yani tarihin kesintisiz bir ilerleme çizgisine sahip olduğu düşüncesine en büyük eleştiriyi Walter Benjamin getirmişti. Daha önce söz verdiğim Benjamin yazısı, bu eleştiri ya da karşıduruş üzerine olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/kimlik-mekan-ve-cinayet-baglaminda-amerika-colson-whiteheadin-nickel-cocuklari", "text": "Amerika, öldürülmelerin yüz yıllarca sürdüğü bir coğrafyadır. Yerlilerin ortadan kaldırılmasını izleyen köle ticareti milyonlarca Afrikalının önce topraklarından koparılmasına sonrasında bu insanların çiftlik ve şirket sahiplerince öldürülmesine kadar birbirinden farklı nedenlerden öldürülenlerin torunları, bu kara ruhu kendi bilinçlerinde hala taşıyorlar. Siyahi çocuk ve gençlerin tutulduğu bir ehlileştirme okulunda yaşanan işkence, ağır bastırma koşulları ve kanun dışı öldürmelerin ki kitabın içeriğindeki koşullar bağlamında düşünüldüğünde kanunun bunlara göz yumduğu anlaşılır- başarılı bir gözlem açısıyla anlatıldığı metinde yazar, kitabın sonunda kitabın nasıl oluştuğunu da ekler: az biraz kurgu ama çokça araştırılan arşiv, tutanak, demeç, yaşam ve yıllardan içte tutulanın artık haykırılma isteği! Kitap tam anlamıyla bir kurgu değildir ve Amerika'nın siyahilere yönelik otoriter, imha ve sistematik işkencelerin doğurduğu bir yaşanmışlıklar özetidir. Siyah olmanın bir kurban olma/edilme gerekçesi olarak görülen bir yaşamın, ne gibi sonuçlara gebe olduğunu bize kırbaç keskinliğinde anlatır. Yakın ve uzak coğrafyalarda -özellikle iletişim araçların ve haber almanın merkeziyetsizleştiği- tanık olduğumuz şiddetin, öfkenin, hak gasplarının işlendiği kitapta tüm bu olumsuzluklarla paralel akansa karakterlerin sistemin düşmanlığını fark ederek özgürlük ve kimliklerini tekrar elde etme mücadeleleridir. Bu yönelim, çoğunlukla öldürülme ile sonuçlanır. Kırılan kemikler, parçalanan etler ve okulun/yurdun arazisine gömülen genç bedenler... Hepsi siyahi ve hepsi kurban... Siyah olmanın sert ve öldürücülüğünü tüm netliğiyle anlatan yazarın belki de kendisi de siyahi iken soyadının Beyaz Kafa olması da başlı başına bir karşı çıkıştır. Veyahut muktedirlerin bir ironisi! Gerçekliğin demeçlere, arşivlere, anıların ifadesine yansıyan yönlerini kurguya katan Whitehead, daha önceki kurgusal kitaplarında olduğu gibi Amerika'daki ırkçılığın dehşete vardırıldığı izleklerden ayrılarak çizdiği Nickel Çocukları'nda ıslahevinin Beyaz Saray olarak adlandırılan bölümünde sanki ülkenin yönetim merkezi olan Beyaz Saray'a bir parodi yapar gibidir ancak bunun bir komikliği yoktur. Şeker tarlalarında, madenlerde, göletlerde; sıtmayla, palalarla ve açlıktan ölen, öldürülen her bir siyahinin kara yüzüne bir atıf gibidir Beyaz Saray. Yazar, Wall Street'e, dev holdinglere, muazzam askeri güce, teknolojinin devlerine ve güçlü parlak dişli, soğuk mavi gözlü beyazlara belki de yarattığınız karanlığı görün, bu sizin gerçeğiniz, der gibidir. Çocukların ölüsü başa bela olmuştur zira katile göre o sadece etinden, kemiğinden yararlanılacak bir bedendir. O sadece beyaz kutsala hizmet edecek ve kural dışılık yaptığında kolayca ve acı duyulmadan öldürülüp bir çuvala konulup toprağa gömülmesi gereken bir yığındır. Ancak Whitehead buna izin vermez ve cesetleri umulmadık bir anda tekrar gün yüzüne çıkartır ve artık bir şeylerin saklanması zordur. Yazarın gerçeği, kurgusal zekasıyla birleştirdiği noktalarsa okuyucuya çoklu bir zihinsel birleştirme alanı yaratmaktadır. Kullanılan dilin dolambaçsız anlatımı okuyucunun metnin içeriğini net bir şekilde anlamasına olanak tanımıştır. Yazarın burada benimsediği tutumun yanında çevirmenin hedef dildeki okuyucunun metnin bamtelini kavrayacak şekildeki yerinde çevirisi de okuyucu alımlaması açısından yerinde bir edim olmuştur. Biçemin ve içeriğin bu etkileyici birleşimi, yazın dünyasına yeni bir fikir metninin yaratılmasına olanak tanımıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/kiremit-kedisi-hiromita-turk-sanatseverlerle-bulustu", "text": "Çağdaş sanatçı Melek Anqi'nin sevilen HIROMITA karakteri, Türkiye'de ilk kez ARTAnkara Fuarı'nda Güney Koreli AB Gallery bünyesinde Ankaralılarla buluştu. Başkentli sanatseverlerin yoğun ilgisiyle karşılaşan vahşi ama sevimli kiremit kedisi Hiromita, Ankara'dan sonra İstanbul ve İzmir'de sergilenerek özgün öyküsünü anlatmaya devam edecek. Geçtiğimiz günlerde 9. su düzenlenen ARTAnkara Çağdaş Sanat Fuarı'nda 40'ın üzeri ülkeden yüzlerce sanatçının eserleri, yerli ve yabancı galerilerin katkısıyla sergilendi. Bilim ve sanatla iyileşeceğiz' mottosuyla gerçekleşen ve Ankara'daki sanatseverlerin yoğun ilgi gösterdiği fuarda, Tayvan kökenli Türk sanatçı Melek Anqi'nin dünyaca ünlü Hiromita karakterini konu alan eserleri Türkiye'de ilk kez sergilendi. Vahşi bir yüz ifadesi olmakla beraber izleyiciyle yakın ilişki kurabilen çocuksu bir çağrışımı olan Hiromita, kabul edilmek için kendini değiştirmeyen kendine ait bir kedi karakteri. Sanatçı, Hiromita'nın dile getirdiği I eat your void / İçindeki boşluğu yiyeceğim mesajıyla modern hayatta içimizde oluşan boşluğu yiyen ve hayatımıza sevgi ve bereket katmaya çalışan, bağ kurmaya çalışırken de kendini değiştirmeyen bir çağdaş karakter yaratmış. Asya ülkelerindeki evleri koruyan çatıdaki kiremit kedisi / wamao heykellerinden ve sanatçının çocukluğunda Tayvan'da Çince öğrendiği çizgi romanlardan ilham alan Hiromita, geçtiğimiz yaz New York'ta sanatseverlerle buluşmuştu. Ocak ayında küresel fintech şirketi CoolWallet için özel bir Hiromita koleksiyonu da hazırlayan Melek Anqi, Hiromita'yı artık Türk sanatseverlerle tanıştırmanın heyecanını yaşıyor. Hiromita'larda akrilik, pastel, mürekkep, kumaş gibi çeşitli malzemeler ve renk çeşitliliği göze çarparken, bu çeşitlilik ile karakterin fazla değişmeyen, tekrarlayan çehresi ilgi çekici bir tezat yaratıyor. Birbirinden renkli ve eğlenceli Hiromita'lar, fuarda, küçük çocukların yoğun ilgisini çektiği kadar üniversiteli gençlerin ve yaşını almış sanatseverlerin de beğenisini kazandı. Okul gezileri çerçevesinde fuarı gezen öğrenciler, sanatçıdan Hiromita'nın yaratım sürecini ve kullanılan malzemeleri dinleme, hatıra fotoğrafı çektirip imzalı kataloglardan edinme fırsatı buldular. Fuarı ziyaret eden Tayvan'ın Ankara Temsilcisi Volkan Chih-yang Huang, Kore Büyükelçisi Won IK LEE, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Özgül Özkan Yavuz, Hiromita'nın hikayesini Melek Anqi'den dinleyip Hiromita'yla tanışmaktan memnuniyetlerini dile getirdiler. Hiromita serisiyle kendini farklı hisseden tüm çocuklara ve yetişkinlere umut vermek isteyen Melek Anqi, Hiromita'yı yaratırken, özellikle çehresi çok değişmeyen, kabul görmek için kendini şekilden şekile sokmayan, yine de sevgi dolu ve insanlarla ilişkide olmayı isteyen bir karakter hayal ettiğini belirtiyor. Sevimli ve vahşi Hiromita'nın kendin olma cesareti vermeyi amaçladığını ileten sanatçı: Hiromita, gerçek bir varlık olmayı; çatıda yağmurda karda tek başına durmak yerine, insanlarla ilişki içinde olmayı, bunu yaparken ise kendi özgün varlığını, farklılıklarını korumayı istiyor. Kendinize ait olduğunuz takdirde içinizde bir boşluk kalmayacak, mesajını vermek istiyor. diyerek yarattığı karakterin hikayesini özetliyor. Hiromita, 2022'de New York'ta, NowHere Galeri'de Women of the World sergisinde sergilendi. Melek Anqi, 2023 yılının başında, global fintech şirketi CoolWallet için özel bir Hiromita koleksiyonu hazırladı. CoolWallet x HIROMITA by Melek Anqi NFT koleksiyonu, sanatçının uluslararası tanınırlığını artıran bir marka-sanatçı işbirliği olarak hayata geçti. Geçtiğimiz günlerde ARTAnkara Çağdaş Sanat Fuarı'nda Türkiye'de ilk kez sergilenen tuval üzeri karışık teknik Hiromita resimler, gördüğü yoğun ilgi sebebiyle 27 Nisan'da Deppo29 Sanat Galerisi'nde bir aylık bir sergiyle Ankara'lı sanatseverlerle buluşmaya devam edecek. 27 Nisan-24 Mayıs 2023 tarihlerinde, Ankara'nın sevilen mekanı Deppo29 Sanat Galerisi'nde düzenlenecek Hiromita sergisinde Melek Anqi'nin son dönem Hiromita eserlerini görebilirsiniz. İstanbul Teşvikiye'deki UX Müzayede sanat galerisinde de farklı ebat ve malzemelerle yapılmış Hiromita eserlerini görebilmeniz ve koleksiyonunuza katabilmeniz mümkün. Eylül ayında İzmir'de Tilki Sanat Galeri'sinin Melek Anqi ile düzenleyeceği sergide İzmir'li sanatseverler Hiromita'yla tanışabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/kirik-dokuk-ne-varsa-onarmaya-calisan-bir-roman", "text": "Reyhan, Yasemin, Perihan, Neriman, Nihan, Efsun, Hicran, Nihan hepsiyle tek tek sarılıyorum kitabın son sayfasını da çevirince. Bir cümle dönüyor kafamda: En duru halimizde birbirimize çok benziyoruz. Kahramanlarımızın isimlerini andım ama atlamak istemediğim bir başlık daha var, Teyzelerden Bir Teyze. Hemen hemen herkesin etrafında bulunan ve hiçbir konuda konuşmaktan geri durmayan, fikirlerini salt doğruymuşçasına ortaya atan, eleştirmenin yapıcı tarafına el sürmeyen teyzeler, teyzelerimiz, teyzelerden bir teyze... Ceylan Taş, tüm karakterleri o kadar gerçekçi kurgulamış ki kahvenizi yudumlarken yanı başınızda konuşuyorlar hissine kapılmanız işten bile değil. Küçük bir kız çocuğu olmak, anne olmak, kadın olmak... Eyvahlar Olsun, herkesin derdini sırtlıyor ve uçuruyor onları evimiz de ruhumuz da kalbimiz de hava alsın diye açık bıraktığımız o camdan."} {"url": "https://gazetesanat.com/kirkor-sahakoglunun-zamansiz-adli-kisisel-sergisi-25-mayis-11-haziran-tarihleri-arasinda-galeri-77nin-yeni-mekaninda", "text": "Kirkor Sahakoğlu'nun Zamansız adlı kişisel sergisi 25 Mayıs 11 Haziran tarihleri arasında GALERİ 77'nin yeni mekanında görülebilecek. Sergi, eşzamanlı olarak GALERİ 77 Youtube kanalında çevrimiçi de izlenebilecek. Zamansız, Kirkor Sahakoğlu'nun zaman ve mekan ilişkisini sorguladığı son dönem çalışmaları arasında yer alan 35'i aşkın yapıtını bir araya getiriyor ve tıpkı sergi mekanının kendisi gibi, geçmişle geleceğin tam ortasında bir yerde duruyor. Sahakoğlu'nun yeni sergisiZaman, insan zihninden bağımsız bir gerçekliğe sahip midir? sorusuna yanıt arayıp, mekanın insanın aidiyet kavramını pekiştiren temel bir olgu olup olmadığını sorgularken, serginin mekanı da bu tartışmaya katılıyor. Söz konusu mekan, Karaköy'de, çok yakında restorasyon çalışmalarına başlanacak olan 200 yıllık metruk bir yapı... Eski bir şarap deposu olan bu yapı, serginin ardından kapsamlı bir restorasyonla yenilenecek ve çalışma tamamlandıktan sonra GALERİ 77'nin yeni sergi mekanı olarak kapılarını sanatseverlere açacak. Kirkor Sahakoğlu, sergi alanında birden fazla zaman ve uzam ile bağ kuruyor; Kuşaklar boyunca bildiğimiz tek doğru, gördüğümüz tüm yüzeyler içinde en az tanıdığımız kendi yüzümüzdür mottosu ile izleyenleri farklı sorgulamalara götürüyor. Mekanın geçmişinin, hatıralarının ve tınılarının yapıtlarla harmanlandığı bu özel sergi ortamında sanatçı, heterotopyalar içinde bireyin yaşam dinamiklerine odaklanıyor. Karaköy'de, Kemeraltı Caddesi, Şarap İskelesi Sokak No. 7'de yer alan yapı, ilk başta şarap deposu kimliğiyle ortaya çıkmış. Yaklaşık 200 yıl önce bölgede yer alan ve sokağa adını veren Şarap İskelesi yıllar boyu Ege adalarından İstanbul'a fıçılarla şarap ve rakı taşınan bir merkez olmuş. Bugün Zamansız sergisine ev sahipliği yapan bu bina da Rum denizcilerin taşıdığı şarapların muhafaza edildiği depolardan biriymiş. Aynı bina daha sonra, pastacılık yapan Rum bir aile işletmesini ağırlamış. Şarap kokusu yerini vanilya ve menekşe şekeri kokularına bırakmış. Senelerce pastane olarak hizmet veren bina zaman içinde yeniden el değiştirmiş ve bu kez Tariş Şarabı'na mekan olmuş. 2019 yılında Galeri 77 tarafından satın alınan bina, Kirkor Sahakoğlu'nun sergisinden sonra restore edilerek, sanat galerisi olarak yaşama tanıklık etmeye devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/kirmizinin-kiyisinda", "text": "Sanat insana işlevsellik, huzur ve başarıyı aşılıyor. Yenilendikçe, ürettikçe sanatçıların ardı ardına başarıları birbirini kovalıyor. Bir bakıyorsunuz ekran karşısında bir karaktere bürünmüşler ve onlara verilen rolleri öğle güzel aktarıyorlar ki bizlere; sanıyorsunuz ki o an yansıtılanlar gerçekten ibaret, çoğu zaman kendimizden ve yaşamımızdan bir kesit buluyoruz. Aradan bir zaman geçiyor o sanatçı, yaşamına farklı bir sanatsal değer katmış ve bambaşka bir özelliğiyle bu sefer karşımıza çıkıyor. Sesleriyle, kitaplarıyla, resimleriyle gerçeğe, hayallere, yaşanmışlıklara ayna tutuyor. Bundan sekiz ay önce İstanbul Nişantaşı'nda açılan Kırmızının Kıyısında adlı yağlı boya resim sergini ziyaret ettim. Sergiye adımımı atar atmaz, farklı bir atmosferi farklı bir havayı teneffüs etmeye başladım. O kadar güzel ki ; her biri o kadar özenle, titizlikle fırça kullanılarak yapılmıştı ki adeta renkler dans ediyor ve tüm tabloların içerisinde gizlenmiş olan her bir mevsim, her bir insan, her bir ağaç, her bir nesne gerçeği aktarıyor. O an, Pablo Picasso'lar, Vincent Van Gogh'lar, Cihat Burak'lar, Mübin Orhon'lar ve daha niceleri geldi aklıma bugün onları hala saygıyla anıyor ve bizlere bıraktıkları eserlerle gurur duyuyoruz. Aynı duyguyu bu sergide de yaşadım, beni alıp bambaşka diyarlara götürdü. Sergide 50 adet sulu boya ve yağlı boya tablo sanatseverlerin beğenisine sunulmuştu. İnsanda etki bırakan, tuvallere sihirli ve renkli dokunuşlarıyla farklı bir boyut kazandıran bu eserlerin sahibi tiyatro, film ve dizilerden ismini sıkça duyduğumuz ve izlediğimiz komedi ve mizah ustası Sevgili Gafur Uzuner. Gafur Uzuner 1977 yılında Levent Kırca tiyatrosunda profesyonel tiyatro yaşamına başlamış ve geçmişten bugüne birçok sanatsal ve kültürel projede yer almıştır. Kimi zaman filmlerde ve dizilerde oyuncu, kimi zaman da Türkiye'yi bir uçtan bir uca dolaşmış bir seyyah olmuştur. Gittiği her yerde mesleğini icra ederken kalemini hiç elinden bırakmamış doğayı, insanı, mekanı ustaca çizmiş, gördüğü tüm güzellikleri sanat eserine dönüştürmüştür. Yapıtlarında kentlerin simgesel siluetleri, içinde bulundukları kültürel ve coğrafi yansımalara da yer vermiştir. Renklerin enerjisi ile gördüklerini yorumlayan, tutkunun rengi olarak nitelendirdiği kırmızıyı eserlerine yansıtan sanatçı geçmişten bugüne 25 kişisel sergi açmış olup, ilk sergisine 1981 yılında Vakko Sanat galerisinde katıldığı karma sergi ile başlamıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/kirsal-kesim-insaninin-ressami-neset-gunal", "text": "Türk resim sanatı içerisinde yapılacak sosyolojik bir çözümleme kaçınılmaz olarak toplumsal gerçekçi anlayış ile ilişki içerisindedir. Türkiye'de toplumsal gerçekçi sanatın ilk izleri 1940'lı yıllarda ortaya çıkan Yeniler Grubu'nda görülür ve en verimli dönemini 1970'li yıllarda yaşar. Toplumsal gerçekçiliğin işlediği konular, uluslaşma, Batılılaşma, işçi-işveren ilişkileri, gecekondu olgusu, köylülük, ağa-maraba ilişkileri, toprak sorunları olarak ortaya çıkar. Neşet Günal için gerçekçilik, sanatçının duyarlılık alanına giren insan ve doğa ögelerinin doğrudan yansımasıdır. Sanatçının resimleri, bir gözlem sonucu ortaya çıkan her şeyin bilinçli ve istekli bir sorgulamasıdır. Resimlerinde, yoksulluk, bezgin insanların dramı, kurak kıraç topraklar gibi gerçekler dramatik bir anlatımla yer alır. Sanatçı, 'Korkuluk', 'Kapı Önü' ya da 'Duvar Dibi' gibi gerek tek, gerek ikili-üçlü ya da daha kalabalık figür gruplarını ele aldığı dizilerinde, insanın yoksulluğunu yansıtmaktadır. Bunu yaparken figürleri çorak bir doğa, yığma taş duvarlar ya da yıkıntılar önünde betimlemiştir. Figürlerin yüz ifadeleri ve giysileri, el ve ayaklarındaki biçim bozmalar anlatımı güçlendirmeye yönelik kullanığı göndermelerdir. Neşet Günal'ın birçok resminde tarlalarda, bağ ve bahçelerde bulunan korkuluk, ana temayı teşkil etmektedir. Korkuluk, sanatçı için, insanın yerleşik düzene geçip üretime başlaması kadar eski bir olgunun parçasıdır. Korkuluk, insanın yaptığı ilk işlevsel heykel ya da insanın elinin altında bulduğu ilk gereçle kendine benzeyen ve hayvanları korkutan gücü taşıyan bir biçim yaratmasıdır. Bütün bunların ötesinde, Korkuluklar'ın bir başka anlamı daha vardır. Günal için bu resim serisi aynı zamanda umutlar, düşler, korku ve baskılarla geçen uzun yıllarının resimsel hesaplaşmasıdır. 'Korkuluk I' (1968) isimli resim etkileyici, anıtsal bir eserdir. İlk korkuluk tasarımları o yıllarda başlar, konu eleştireldir. 1960'lar, dinsel bağnazlığın iyiden iyiye Anadolu yaşamına uzandığı tarihlerdir ve Günal, bu resimde ülkenin siyasi istikrarsızlığını bir korku imgesi olarak eleştirel bir biçimde yansıtmıştır. Neşet Günal, 'Duvar Dibi' dizisinin ilhamını da çocukluğunda gözlemlediği olaylardan alır. Sanatçı, çocukluğunda işsizlikten bunalan, ne zaman bir duvarın dibine gölge gelse, orada gölgenin altına yatan, sığınan, sohbet eden, en değerli senelerini böyle duvar diplerinde çaresiz olarak geçiren insanları gözlemlemiştir. Günal, duvar dibini konu alan çalışmalarında figür ve sentaktik kaygıya eşit ağırlıklı yer veren tutumuyla ustalığını bir başka boyutta sorgulayıp, ilk günden bu yana titizlikle üzerinde durduğu temel ilkelerin uyumlu bütünlüğünü hedefleyen bir sentez arayışına girer. Kırsal kesim Orta Anadolu insanını, yüzü duvara dönük bir şekilde yan yana sıralayarak resmetmiştir. Günal'ın toprak adamları, emekçi olarak toprakla uğraşan insanlardır. 'Toprak Adamları dizisinde, toprak işçisinin, toprağa basan ayağı ve ürünü devşiren eli, gövdesini biçimlendiren başlıca organlarıdır, çünkü resim, bu organlar aracılığıyla, iletmek istediği toplumsal mesajı daha kuvvetle iletir. Neşet Günal, resimlerinde ayrıca, seçtiği figürlerin psikolojik durumlarını da izleyiciye yansıtmayı hedeflemektedir. Bunu yaparken de resmin, plastik ve estetik özelliklerinin geçerli olmasına da dikkat etmektedir. Sanatçıya göre, bu kurguyu en iyi şekilde anlatmanın yolu, resimlerinde ölçülü abartılar kullanmaktır. Figürün abartılı şekilde büyük yapılmış elleri ve ayakları, emeğe saygının işareti olarak klasik figüratif bir anlatımla sanatçının resimlerinde şekillenmektedir. Örneğin, 'Sorun Sorun IV' (1991) eserinde figürlerin elleri ve ayakları, resimle izleyici arasındaki iletişimi kolaylaştırıcı bir yönde, çizgisel bir abartıyla dışavurulur. Günal'ın resmindeki derinlik ve volüm anlayışı, konunun somutluk etkisini soyutlama amacı taşımaz, aksine, bu somutluğu olabildiğince abartmaktadır. Işık-gölge ayrımlarıyla, plan farklarıyla, derinliği ve hacimsel etkiyi ön plana çıkarmaktadır. Sanatçının anlatımı ya da üslubu, ele alınan konunun gerisinde ya da önünde değildir. Burada üslup, konunun gerektirdiği çizginin kendisi olmaktadır. Genel olarak bakıldığında Günal'ın bütün resimlerine insaniyet temasının damga vurduğu görülmektedir. Sanatçı eserlerini oluştururken, en üstte insan gerçeğini konu olarak barındırır. Batıda Millet, Van Gogh gibi sanatçılar, resimlerinde köylüleri konu alırken ülkemizde de Neşet Günal gibi toplumsal gerçekçi sanatçılar kendi özüne, Anadolu insanına yer vererek eserler üretmişlerdir. Altuğ, E. (2003), Neşet Günal ile son söyleşi, Milliyet Sanat Dergisi, s: 526, 44-45. Ergüven, M., (1996), Neşet Günal, İstanbul, Bilim Sanat Galerisi. Karkıner, N., Ecevit, M., (2012), Neşet Günal'ın İzinde Türk Resminde Tarımda Kadın İmgesi: Sosyolojik Bir Çözümleme, Cyprus Internatıonal University, cilt:18, sayı:69."} {"url": "https://gazetesanat.com/kitap-endustrisi-alarm-veriyor", "text": "2021 Ocak ayında 26 milyon 490 bin 859 adet gerçekleşen kitap üretimi bu yıl 21 milyon 192 bin 225'e düştü. Kitap üretimi bir önceki aya oranla da 2 milyon 627 bin 411 adet azaldı. Yayıncılar Meslek Birliği YAYBİR acil önlem çağrısında bulundu. YAYBİR, Kültür Bakanlığı'nın yayıncılık sertifikası verdiği kurumlara, basacağı kitapların kağıtlarında acilen sübvanse uygulamasına gitmesini ve devlet tarafından toplanan özel kopyalama harçlarının vakit geçirmeksizin hak sahiplerine ödenmesini istedi. Yayıncılık sektöründe daralma devam ediyor. 2022'nin Ocak ayında basılan kitap sayısı geçen yılın aynı ayına göre %20 oranında geriledi. 2021 Ocak ayında 26 milyon 490 bin 859 adet gerçekleşen kitap üretimi bu yıl 21 milyon 192 bin 225'e düştü. Kitap üretimi bir önceki aya oranla da 2 milyon 627 bin 411 adet azaldı. 2022 yılı Ocak ayında yayımlanan kitapların %28,8'ini yetişkin inceleme-araştırma, %10'unu yetişkin kurgu edebiyat-sanat, %12,6'sını çocuk-gençlik, %11'ini inanç, %1,4'ünü akademik yayınlar, %35,8'ini eğitim alanındaki kitaplar ve yaklaşık %0,4'ünü de ithal kitaplar oluşturdu. 2021 Aralık ayında ilk kez basılan kitap başlık sayısı 20.137, ilk kez basılan kitap bandrol sayısı ise 8 milyon 799 bin 790 iken, bir sonraki ay olan 2022 Ocak'ında ilk kez basılan kitap sayısı 9 bin 143'e bandrol sayısı ise 6 milyon 610 bin 824'e düştü. Bu rakamlar 2021 yılı Ocak ayında ise ilk kez basılan kitap sayısında 11 bin 781, ilk kez basılan kitap bandrol sayısında ise 9 milyon 876 bin 138 olarak gerçekleşmişti. Yayıncılar Meslek Birliği YAYBİR Başkanı Mustafa Aksoy, Yayıncılık Sektörü'nün 2021 yılında, ilk kez basılan kitap başlık sayısının bir önceki yıla göre % 0 6 artmasına karşılık ve ilk kez basılan kitap bandrol sayılarında %0,4 gerileme kaydedildiği hatırlatarak, özellikle yeni eser başlık ve bandrol sayısındaki gerilemenin kültür dünyasındaki zayıflamayı hızlandıracağını ve yazılı kültürün korunması ve geliştirilmesini olumsuz etkileyeceğini belirtti. Aksoy, yayıncılıkta yaşanan bu kaybın önümüzdeki aylarda telafi edilmesinin mümkün olamayacağını belirterek, Yayıncılık dünyası ile birlikte edebi ve entelektüel üretimin ve yazılı kültürün tehdit altında bulunduğunu, devletin acil önlem alması gerektiğini, söyledi. Aksoy 3. Hamur kitap kağıdının ton fiyatına 2021 Aralık ayında 825 Euro ödeyen yayıncımız bugün 1 ton kağıdı 1.100 Euro'ya alıyor. Bristol kitap kağıdının ton fiyatı iki ay içinde 1.750'den 2000 Dolar'a yükseldi. Bunlar sadece 2 aylık artışlar. İthal girdilerimiz kağıtla da sınırlı değil. Matbaa tüketim malzemelerinin hemen hemen tamamı ithal ürünler olması ve döviz kurlarındaki yükseliş nedeniyle, kağıt, mürekkep, tutkal gibi neredeyse bütün üretim girdilerinde maliyet artışları %100'ü bulmuş durumda. Kasım-Aralık 2021 kalıp fiyatı 65 TL iken Ocak 2022'de bu 140-150 TL bandından seyretmekte. Maliyetlerdeki artışlar ister istemez kitap fiyatlarına yansıyor. Bu kez enflasyon ve hayat pahalılığı nedeniyle okurun kitap alma eğilimi yavaşlıyor. Yaşadığımız olumsuz koşullar ve mevcut dağıtımcı perakendeci payları ile tahsilattaki uzun vadeler üretim yapmamızı imkansız hale getiriyor dedi. YAYBİR Başkanı Aksoy, hükümet tarafından hızlıca alınacak önlemlerin krizin daha az hasarla atlatılmasını sağlayacağını söyledi. 1-) Kağıtta sübvanse mekanizmasının acilen geliştirilmeli. Yayımlama faaliyeti için sertifika alan yayınevleri kitap basımı için kağıt alırken sübvansiyonlardan yararlanmalı. Devlet bu yararlanmanın nasıl olması gerektiği konusunda acil çözüm üretmeli. 2-) Devlet tarafından toplanan özel kopyalama harçlarının vakit geçirmeksizin hak sahiplerine ödenmeli. 3-) Gerek basılı, gerek elektronik kitaplarda korsan üretim ve izinsiz paylaşımların önlenerek, hak kaybı engellenmeli. 4-) İnternet siteleri üzerinden satılan kitaplarda rekabet adına yapılan yıkıcı indirimlere son verilerek kitap satışlarında sabit fiyat uygulamasına ilişkin yasa taslağı TBMM'den geçirilmeli. 5-) Kitap kağıdında % 8, Bristol'de %18 KDV uygulanması sıfırlanmalı. 6-) Kağıt ithalinde Gümrük Birliği'nden kaynaklanan imtiyazlar, AB dışındaki ülkelerden yapılan ithalata da uygulanmalı."} {"url": "https://gazetesanat.com/kitaplarda-seyahatin-siniri-yoktur-peru-inkalarin-gunumuze-mirasi", "text": "Bir yılı aşkın süredir devam eden pandemi nedeniyle evlerimizde çok fazla vakit geçiriyor, seyahat planları yapmaya çekiniyoruz. Aklımız hep gitmek isteyip de gidemediğimiz yerlerde... Sağlıklı günlerin geldiği, hiç tereddüt etmeden bir uçak bileti alıp aklımıza esen yere gidebilmenin hayalleri içinde kayboluyoruz belki de... Oysa kitaplarda seyahatin sınırı yoktur! Peru tren yollarına ait panoramik tavanlı tren, pırıl pırıl parlayan rayların üstünde tıkırdayan vagonlarıyla Urubamba nehrinin yosun rengindeki azgın sularının hızına yetişmek istercesine ilerliyordu... Gözlerim yemyeşil vadinin kestane rengi toprağındayken derin düşüncelere dalmış, kendimi adeta bu ahenkli sarsıntının büyüsüne bırakmıştım. Heyhat, bu toprakların enerjisi buralara ne kadar gelirsem geleyim beni hiç tekdüzeliğe düşürmeden heyecanımı adeta ilk günkü gibi tutmayı başarıyor. Muhtemelen ünlü İnka İmparatoru Pachacutec de günümüzde tüm gezginleri kendisine mıknatıs gibi çeken bu şehri inşa ettirirken aynı enerjiden etkilenmişti. 'Anlat bana her şeyi, zincir zincir, Gömülmüş jaguarların yattığı bir nehir gibi, Bana mücadele, demir yanardağlar da ver."} {"url": "https://gazetesanat.com/kivanc-oner-sarkilar-eski-yillarda-oldugu-gibi-gercek-degerini-bulamiyor", "text": "Müzikle profesyonel anlamda tanışmam ilkokul yıllarında devam ettiğim TRT İstanbul Radyosu Çocuk Korosunda oldu. Lise yıllarında bir televizyon programında gördüğüm flamenko gitara hayran oldum ve Akdeniz Müziği tarzında besteler üretmeye başladım. Hürriyet Liselerarası Tiyatro yarışmasında gitarımla ilk sahne deneyimini yaşadım. Başta İspanyolca ve İtalyanca olmak üzere yabancı dillere merakım vardı. Ankara Üniversitesi'nde İtalyan Dili ve Edebiyatı okurken kaydımı dondurup Amerika Birleşik Devletleri'ne gittim. Burada o yılların dünya çapında en popüler müzik gruplarından olan Gipsy Kings ile yolum kesişti. Reyes ve Baliardo kardeşlerle yakın arkadaşlık kurdum. Her yaz çıktıkları Amerika turnesi kapsamında onlarla bir çok eyaleti dolaşıp müzik kültürlerini yakından öğrenme fırsatı buldum. Reyes ve Baliardo Ailesi'nin yeni nesil üyelerinden oluşan grupla çeşitli ülkelerde yüzden fazla konser organize ettim. Bunun haricinde Ricardo Marlow ile Azul y Blanco grubunu kurduk. İspanyolca ve İtalyanca şarkılar içeren dinamik repertuarımızla Amerika'nın çeşitli eyaletlerinde onlarca festivale katıldık. Başkent Washington D. C'de özel partilerde sahne aldık. Konser organizasyonları devam ederken, 2010 yılında ülkemizde yurtdışı turizm furyası başladı. İnsanlar yeni ülkeler, yeni coğrafyalar keşfetmek istiyordu. İşim gereği dünyadaki bir çok ülkede bulunduğum için bunun tam bana göre bir iş alanı olduğunu gördüm ve ülkeme geri dönerek turizme soyundum. 2020 yılındaki pandemi sürecine kadar geçen 10 yılda yoğun bir tempoda çalıştım. Müziğe hiç vaktim olmadı. Pandemiden ilk etkilenen sektör haliyle turizm sektörü oldu. Rezervasyonların erkenden dolduğu, çok yoğun bir yurtdışı operasyona daha hazırlanırken kendimizi bir anda evlerimize hapsolmuş bir halde bulduk. Bu süreçte yıllardır uzak kaldığım gitarımı elime alarak İzole isimli şarkıyı besteledim. OnAir Müzik sayesinde şarkı piyasaya sürüldü. Ve bu vesileyle kendimi yeniden eski tutkum olan müziğin içinde buldum. Pandemi süreci uzadıkça, ben de yıllardır gün yüzüne çıkarmaya fırsat bulamadığım şarkılarımı hazırlamaya başladım. İki dönem arasında büyük farklar var. Ben günümüzde 90'lar diye kategorize edilen dönemin müziği ile yoğruldum. O dönemde ülkemizde müzikal anlamda birçok şeyin ilki yaşanıyordu ve müzikal üretkenlik had safhadaydı. Bestelerde duygusal yoğunluk ve melodik ezgiler ön plandaydı. Şarkıları içimize sindirene kadar sayısız kereler dinlerdik. Daha sonra üretim durdu ve cover dönemi başladı. Hala daha tüm hızıyla devam eden cover furyasını ben müzikal kısırlık olarak görüyorum. Sanatçı üretmediği zaman sanatçı olmaktan çıkar. Tabi bunun sebepleri var. Şarkılar eski yıllarda olduğu gibi gerçek değerini bulamıyor. Dinleyici müziği çok çabuk tüketiyor. Bir şarkı ilk 15 saniyesiyle yargılanıyor. Bu da sanatçıdaki üretme motivasyonunu azaltıyor. Sanatçı kendini duygu yoğunluğuna sokamıyor. Hazıra konma eğilimi gösteriyor. Ayrıca müzik türlerinin doyum noktasına ulaşmış olması da bu tekrara neden oluyor. Bence bir sanatçının ruhu analogdur ama müziği dijitalleştikçe ister istemez o'nun ruhu da dijitalleşiyor. Bu da beraberinde bilgisayara bağımlı müzikal üretimi getiriyor. Sonuçta bu bir zevk meselesi. O yüzden iyi veya kötü olarak değerlendirmek pek doğru olmaz kanaatindeyim. Aksine iyi ki de müziğe ara vermişim. Bu geçen süre zarfında ruhuma uygun olan ve eskiden beri yapmak istediğim bir işi yaptım. Dünyada görmek istediğim birçok ülke, bir iş projesi olarak karşıma çıktı. Hem maddi hem manevi kazanımlarım oldu. Olgunluk dönemine böylesi bir ortamda girmiş olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Tabi müzik bir yaşam tarzı ve bu yaşam tarzına ayak uydurmak 30'lu yaşlarımdaki gibi kolay olmayacaktır belki. Ama müziğime yaşanmışlıklarımı, birikimlerimi ve olgunluğumu katabilirsem bu açığı fazlasıyla telafi edeceğimi düşünüyorum. Bir de ülkemizdeki müzik piyasası çok yıpratıcı. Ben bu yıpranmışlığa daha az maruz kalmış birisi olarak piyasaya giriş yapmış oldum. Gerçek müzisyen için müzik, damarlarda akan kan, hücreleri besleyen oksijen gibidir. Onsuz nefesin daralır. Büyük bir parçan eksilir. Müzikte adanmışlık vardır. Büyük özveri ve disiplin gerektirir. Yorucudur. Denkleme ruhunu katarsın. Zor meslektir. Bu nedenle başka bir mesleği yaparken gerçek müzisyen olunacağına şahsen inanmıyorum. En azından ben olamazdım. Zevk için yaparsın, hobi olarak yaparsın ama gerçek müzisyenim demek çok iddialı olur. Yürek şarkısı kendimle bir yüzleşme. Geçmişimin bir muhakemesi. Atlattığım zorlu süreçleri iyimser ve hayata bağlı bir insan olmama bağlıyorum şarkıda. İçimde kopan fırtınaları kendi bünyemde zapt ediyor, dışarıya yansıtmıyorum. İnsan sevgisi ve iyimserliğin önemine vurgu yapıyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/kiyida-filminin-cekimleri-tamamlandi", "text": "Ceren Taşçı, Çağla Demir, Buçe Buse Kahraman ve Şimal Emür'ün başrolünde yer aldığı Kıyıda filminin çekimleri tamamlandı. Film hem tarihin hem de doğal güzelliklerin kalbi olan Antalya Side'de çekildi. Yönetmen koltuğunda Büşra Bilginer oturuyor. Dört kız kardeşin babalarının ölümünden sonra tekrar doğdukları yerde bir araya gelmelerini anlatan filmin senaryosunu Gazeteci Gizem Yıldız ve Büşra Bilginer birlikte yazdı. Süpervizör koltuğunda ise Osman Sınav yer alıyor. Kıyıda filmi 2022 yılında başlayacak festivaller için hazırlığını sürdürüyor. Şuan kurgu aşamasında olan film, ilk önce festivallerde gösterime girecek. Bugüne kadar birçok başarılı projelerde izlediğimiz Ceren Taşçı, Çağla Demir ve Buçe Buse Kahraman'ın bir araya geldiği proje aynı zamanda oyuncuların ilk kez bir festival filminde yer alma özelliğini taşıyor. Filmin cast direktörlüğünü Gizem Yıldız'ın yaptığı ekibin diğer oyuncuları arasında Sevde Zehra Yıldırım, Sandra Claes, Umut Orkun Eskibatman ve Alican Karaköse yer alıyor. Bir aile dramını anlatan Kıyıda filmi ayrı hayatlara savrulmuş dört kız kardeşin yüzleşmesini anlatırken, aynı zamanda herkesin kendinden bir parça bulacağı derin bir hikayeyle geliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/kizilderili-ve-inuit-mitolojisinde-cift-ruhlu-bireyler", "text": "Lgbt+ kimlikler dünyanın her yerinde, her coğrafyada ve her zaman diliminde vardılar ve var olacaklar. Tarihe baktığımızda Dünyadaki bu yönelim çeşitliliğini en iyi algılayabilen ve toplumsal yaşama sentezleyebilen insanların Kızılderililer ve İnuit halkı olduğunu görüyoruz. Öyle ki bu kimlikler zamanında ötekileştirilmemiş; saygı duyulmuş ve mitlerinde önemli yerler edinmişler. Inuit şamanizminde, ilk iki insan Aakulujjuusi ve Uumarnituq idi. Bu aynı cinsiyetten çiftin cinsel karşılaşması Uumarnituq için hamilelik ile sonuçlandı. Fiziksel olarak doğum yapacak donanıma sahip olmadığından, bir büyü ile cinsiyeti değiştirildi ve çocuğunun geçebileceği bir vajina verildi. Tanrıça Sedna ise, deniz hayvanlarına hakimiyetiyle bilinen bir Inuit yaratıcısı tanrıçasıdır. Bazı efsanelerde hermafrodit olarak tasvir edilir ve iki ruhlu şamanlar tarafından hizmet edilir. Diğer efsaneler Sedna'yı okyanustaki eşi ile yaşayan bir biseksüel ya da lezbiyen olarak gösteriyor. Kızılderililerin birçok hikayesinde lezbiyen çiftleri baştan çıkartmaya çalışan Coyote'u da görürüz. İşgal zamanlarında kendi kabileleri içinde tanımlanmak isteyen ve diğer ırklarla gruplandırılmayan LGBT+ Kızılderililer, LGBT+ kelimesini karşılayan Einnipeg kabilesindeki Ojibwe diline ait Çift Ruhlu kelimesini sahiplenmişlerdi. Aslında başka her kabile kendi spesifik cinsiyet ve kimlik terimlerine sahipti, ama herkesin anlayabilmesi için genel bir kelimeye de ihtiyaç duyuldu. Navajo'da Naadlehi kelimesi çift ruhlu anlamına geliyor ve transgender kimliği de ifade ediyordu. Lokata kabilesinde ise Winkte, kadınsılığa yönelen erkek anlamına gelmekteydi. Ojibwe kabilesinde Nizh Manidoogwag ise çift ruhlu demekti. Cheyenne kabilesindeki Hamaneh ise yarı kadın yarı erkek anlamına geliyordu. Çift ruhlu terimi, eşcinsel yönelimleri veya çeşitli trans deneyimlerinden ziyade bu bireylerin dini/spritüel anlamdaki üstün kabiliyetine odaklanmaktaydı. Çift ruhlu insanlar gender-conformist bir yapıda kabul edilmekteydi. Bununla beraber kabile içinde ve kabileler arası toplumda herhangi bir normun dışında da değillerdi. Kızılderili gelenekçiler bugün bile insanların karakterlerini onların ruhlarının yansıması olarak ele almakta. Var olan her şeyin ruh dünyasından geldiği düşünüldüğü için, hem erkek hem de kadın ruhuna sahip olan androjen ya da transgender insanlar iki kat kutsanmış olarak görülmekteydi. Kızılderililer aynı anda her iki cinsiyetin gözünden dünyayı görebilen bir kişinin yaratıcının bir armağanı olduğuna inanıyordu. Geleneksel olarak bir Çift Ruh, kabileleri içinde; Tıp insanları, şamanlar, vizyonerler, mistikler, hokkabazlar, kabilenin sözlü geleneklerini koruyanlar, çocuklar ve yetişkinler için şanslı isimler verenler gibi büyük saygı duydukları pozisyonlarda bulundular. Kabilelerde kadınların işini yapmayı tercih eden feminen erkeklerin mantıken maskülen bir erkek ile evlenmesi beklenmekteydi. Aynı şekilde erkeklerin işini yapmayı tercih eden maskülen bir kadının da feminen bir kadın ile evlenmesi beklenirdi. Yani bir şekilde roller arası akışkanlık, bireylerin hayatlarına devam edebilmesi için düşünülmüş ekonomik denilebilecek kaygılar ile sınırlandırılmıştı ve gender-conformist bir realite kabul edilmekteydi. Homofobik/transfobik Avrupa-Hristiyan etkileri birçok Yerli Amerikalı arasında artmış, LGBT+ insanlar için saygı büyük ölçüde azalmıştı. Çift ruhlu insanlar genellikle hükümet görevlileri, Hıristiyan misyonerler veya kendi toplulukları tarafından, standart cinsiyet rollerine uymak zorunda bırakıldı. Uyum sağlayamayan bazı kişiler ya bastırıldı ya da intihar etti. Bu ilkel süreçte eski Avrupa-Amerikan evlilik yasalarının dayatılmasıyla çift ruhlu insanlar ve eşleri arasındaki eşcinsel evlilikler artık yasal olarak tanınmıyordu."} {"url": "https://gazetesanat.com/kktcnin-kurulusunun-38inci-yil-donumu-sanat-soleni-ile-kutlanacak", "text": "Kıbrıs Modern Sanat Müzesi, 17 Kasım'da açılışını yapacağı 5 sergi ile KKTC'nin kuruluşunun 38'inci yıl dönümü sanat şöleni ile kutlayacak. Yakın Doğu Üniversitesi İletişim Fakültesi Sergi Salonunda Cumhurbaşkanı Ersin Tatar tarafından açılacak sergiler arasında 3 kişisel, 2 karma sergi yer alacak. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 38'inci yıl dönümü kutlamaları kapsamında Kıbrıs Modern Sanat Müzesi, yağlı boya, baskı resim, ipek üzerine tükenmez kalem, heykel ve gemi modellerinden oluşan üçü kişisel olmak üzere beş serginin açılışını birden yapacak. 17 Kasım Çarşamba günü 9.30'da Cumhurbaşkanı Ersin Tatar tarafından açılışı yapılacak sergiler ay sonuna kadar Yakın Doğu Üniversitesi İletişim Fakültesi Sergi Salonu'nda ücretsiz olarak ziyarete açık olacak. Açılışla, Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin sanatçı akademisyenlerinin Güzel Sanatlar Cumhuriyet Sergisi, İsmail Gündoğan'ın Gemi Modelleri Sergisi, heykel sanatçıları Altai Useinov, Andrey Orazbaev, Bagdat Sarsenbiyev, İsken Abdaliev, Kutman Arasulov, Orazbek Yessenbayev, Sembigali Smagulov ve Sohan Tolesh'e ait Karma Heykel Sergisi, Kazak Sanatçı Orazbek Yessenbayev'e ait Dünyamız adlı kişisel resim sergisi ve Kazak Sanatçı Rakhat Saparaliyeva'ya ait Hafıza adlı kişisel resim sergisi sanatseverlerle buluşacak. Açılışı yapılacak kişisel sergilerden biri Sanatçı İsmail Gündoğan'ın muhteşem bir el işçiliği ile metale şekil vererek ortaya çıkardığı gemi modellerinden oluşuyor. Koleksiyonda, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı'nda yer alan çıkarma gemisinden, 1915'te Çanakkale savaşının seyrini değiştiren Nusret Mayın gemisine kadar pek çok gemi yer alıyor. Rakhat Saparalieva'nın, Kıbrıs Türk toplumunun hafızasında derin izler bırakan Arpalık, Ayvasıl, Muratağa-Sandallar katliamları ile Erenköy direnişini resmeden eserlerinden oluşan Hafıza isimli kişisel resim sergisi de etkinliğin önemli sergileri arasında yer alıyor. Kazak sanatçı Orazbek Yesenbayev'in Dünyamız adlı sergisinde ise ipek üzerine tükenmez kalemle yaptığı 30 eseri yer alacak. Koleksiyonun en dikkat çekici eserleri arasında Panik ve Gorgon Medusa yer alıyor. Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin sanatçı akademisyenlerinin Cumhuriyet Bayramı Kutlamaları için özel olarak hazırladığı eserlerden oluşan Güzel Sanatlar Cumhuriyet Sergisi ise zengin karma sergilerinden. Doç Dr. Gökhan Okur'un Kıbrıs Türk toplumu lideri Dr. Fazıl Küçük ve KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ı serigrafi baskı tekniği ile resmettiği Cumhuriyet adlı çalışması, koleksiyonun dikkat çekici eserlerinden. Türk Cumhuriyetlerinden sanatçıların eserlerini bir araya getirecek Karma Heykel Sergisi'nde de birbirinden dikkat çekici heykeller yer alıyor. Bunlardan biri Sembigali Smagulov'un Dünya Ağacı isimli çalışması. Sanatçı eserinde, başta Türk toplulukları olmak üzere pek çok kültürde yeri olan Hayat Ağacına gönderme yapıyor. Andrey Orazbaev'in Devamlı Hareket ve İlham isimli heykelleri de karma heykel sergisinin görülmeye değer eserleri arasında. Devamlı Hareket eserinde dönen kavisli dallar, dinamizm, coşku ve hayat simgesi olarak tasvir ediliyor. Heykeldeki dallar ise güneşin üç hareket noktasını sembolize ediyor: gün doğumu, zenit ve gün batımı. 'İlham' adlı heykel ise insan düşüncesinin ve hayal gücünün uçuşunu sembolize ediyor. Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Dekan Yardımcısı ve GÜNSEL Sanat Müzesi Müdürü Doç. Dr. Erdoğan Ergün'ün küratörlüğünde gerçekleştirilecek sergiler, 30 Kasım tarihine kadar ücretsiz olarak gezilebilecek. Sergi küratörü Doç. Dr. Erdoğan Ergün, Cumhuriyet Bayramı etkinlikleri kapsamında Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi akademisyen sanatçılarının eserlerinden oluşan 15 Kasım Cumhuriyet Sergisinin yanı sıra Türki Cumhuriyetlerinden sanatçıların da yer alacağı beş ayrı sergiyi açmaktan gurur duyduklarını söyledi. Doç. Dr. Ergün, Üniversitemizin, Kıbrıs Modern Sanat Müzesi öncülüğünde, güzel sanatlar alanında yaptığı büyük atılımlar, toplumumuzun kültürel kalkınmasında önemli yapı taşları oluşturuyor. Kurucu Rektörümüz Dr. Suat İrfan Günsel'in 'Sanattır, insanlığın tanımı' deyişinden hareketle bu süreç içerisinde gerçekleştirilen tüm çalışmaların ve atılımların, gelecek kuşaklar tarafından daha iyi anlaşılacağı ve kavranacağı düşüncesindeyim. Açılışını gerçekleştireceğimiz sergilerin anlamı ve önemi, Cumhuriyetimizin 38'inci yıl dönümü onuruna düzenleniyor olmaları nedeniyle bir kat daha artıyor ifadesini kullandı. Doç. Dr. Erdoğan Ergün ayrıca Cumhuriyetimize yakışır eserlerin yer alacağı sergilerimizin açılışına tüm halkımızı davet ediyoruz dedi."} {"url": "https://gazetesanat.com/klimtin-kadinlari", "text": "Eserin Kimliği adlı yazımda bir eseri anlamanın bir sanatçı tanımakla eşdeğer olduğundan bahsetmiştim. Gustav Klimt de kendisini ve sanatçı kişiliğini anlamak isteyenleri resimlerine yönlendirir. Seyircilerin tüm sorusu resme bakarken cevaplanacaktır. Yeter ki bakmayı bilelim. 1862 1918 yıllarında yaşayan başarılı ressam, sanat hayatının büyük bir bölümünde kadın figürleri üzerine çalışmıştır. Klimt'in hayatı incelendiğinde kadın figürlerine yönelmesinin nedenlerinden biri olarak annesi ve iki kız kardeşi gösterilmektedir. Tüm sanatçıların özellikle sanat yaşamlarındaki ilk senelerde çevrelerindeki insanları model olarak kullandığı bilinir. Klimt'in modelleri ise kız kardeşleridir. Sanatçının kariyerinin ilk yıllarında geleneksel resim anlayışıyla resim yaptığı görülür. İlerleyen dönemde ise kadın figürlerini geliştirmeye başlar. Kadını, kadının cinselliğini ön plana çıkarırken, figürleri son derece zarif resmetmiştir. Bizans mozaiklerinden etkilenerek yaptığı dekoratif süslemelerle karakteristik bir üslup oluşturur. Kadının farklı ruh hallerini resme yansıtan sanatçı, orgazm anında kadını hafif bir uykuya dalar gibi resmeder. Yaşadığı dönemde cinsellikle ilgili resimler hoş karşılanmazken kendisini şu sözleri söyleyerek ifade eder: Tüm sanat erotiktir. Fikri bu olan bir ressamın resmettiği her resimde bir miktar erotizm olmalıdır! Danae, Klimt'in en başarılı resimlerinden biri olarak görülür. Danae, Yunan mitolojisinde Argos kralının kızıdır. Bir kahin babasına, doğacak torununun kendisini öldürerek krallığı ele geçireceğini söyler. Kral, kendini korumak için kızını bir kuleye hapsettirir. Zeus, Danae'nin güzelliğinden etkilenir ve hapsedildiği kulenin içerisine altın yağmuru olarak girer ve Danae ile birlikte olur. Bu birliktelikten hamile kalan Danae, Perseus'u doğurur. Çıplak olan Danae'nin bacaklarının arasından altınlar süzülürken, güzel kadının gözleri kapalı, dudakları aralıktır. Cinsel birleşmenin verdiği haz yüzünden okunur. Bir başka teori ise Klimt'in bu mitle alay ettiği yönündedir. Danae'yi bir kulede kendini tatmin ederken resmettiği düşünülür. Bir eli yüzünün yanında olan genç kadının diğer eli bacaklarının arasındadır. Klimt, gerçeküstü olayların yaşandığı bir miti gerçekçi bir üslupla yorumlayarak, altın bir toz bulutuyla birleşme sahnesini, genç kadının kendini tatmin etmesi şeklinde yorumlar. Uzun dalgalı kızıl saçlara sahip olan Danae'nin göğüsleri dolgun, kalçası ise büyük çizilerek çekiciliği vurgulanır. Bir başka çekici kadın Judith'tir. Eski Ahit'te, Yahudi ve dul bir kadın olarak geçen Judith, halkını Asurlu istilasından korumak için şehri kuşatan general Holofernes'i önce baştan çıkarır ardından sarhoş eder ve başını keserek öldürür. Resimde Judith alımlı ve güzel bir kadın olarak görülür. Dudakları yarı aralık bir şekilde seyircisini süzer. Göğüslerinden biri açıktır ve bu durum Judith'i rahatsız etmez. Diğer göğsünü kapayan tülden vücut hatları görünmektedir. Resmin sağ yanında Holofernes'in kafasına tutan Judith, dişiliğinin farkında olan ve bunu düşmanına karşı kullanan bir kadın olarak görülür. Cesur bakışlarıyla meydan okumaktadır. Mitlerden ve dini hikayelerden etkilenerek yaptığı resimlerinin yanı sıra Klimt'in, kadının farklı ruh hallerini ya da fiziksel görünümünü resme yansıttığı da bilinmektedir. Kadının Üç Çağı adlı resminde üç kadın figürü görülür. Kadının çocukluk, gençlik ve yaşlılık çağlarının anlatıldığı resimde çocuk, huzurlu bir şekilde uyurken gösterilir. Çocuğu kucağında tutan genç kadın olgundur. Saçları parlak ve çiçeklerle süslü kadın alımlı gösterilmiştir. Yaşlılık çağını temsil eden kadının ten rengi ve saçları sağlıksız görünür. Yaşından dolayı yaşam verimliliği düşen kadın, ölümün kıyısındadır. Bir başka önemli eser olarak 1903 yılında yapılan Umut serisinden ilki olan Umut I adlı çalışma karşımıza çıkar. Resimde hamile bir kadını çıplak şekilde resmetmiştir. Toplumsal normlara ve katı kurallara başkaldırı niteliği taşıyan eseriyle yaşadığı dönemde dikkatleri üzerine çeken sanatçı, hamileliği yaşamın umut verici bir mucizesi olarak görür. Saçları çiçeklerle süslenmiş kadın iki elini karnının üzerinde birleştirir. Göğüsleri dolgun gösterilen kadının cinsel organının üzerindeki tüyler görülmektedir. Ancak kadının bakışlarına odaklanıldığında çıplaklığın ya da hamileliğin saf bir kavrama dönüştüğü görülür. Bakire adlı resim kadın evrenini ve kadının ruh halini anlattığı bir başka resim olarak görülür. Bakire kadınların cinsel yaşamlarını anlattığı resminde, kadınların tamamı oval bir çerçevenin içerisinde yer alır. Üzerindeki örtüyle bedenleri gizlenen kadınların kimisi utanır, kimisi hüzünlüdür kimisi ise kendini bırakır. Tüm bu duygular, bakire kadınların cinselliğe verdikleri tepki olarak görülür. Eserlerinde çok fazla altın yaldız kullanan sanatçı, bakire adlı çalışmasında çok az altın yaldıza yer vermiştir. Son olarak Öpücük, Klimt'in en ünlü resimlerinden biridir. İlk bakışta tutkulu bir çiftin aşkına şahit olduğumuzu düşündüren resimde, egemen bir erkek figürüyle utangaç bir kadının bir araya getirildiği görülür. Çiçeklerle dolu zeminin üzerinde duran çift bir uçurumun kıyısındadır. Kadının ayakları uçurumun ucundadır ve her an düşebilir bir etki yaratmaktadır. Figürlerin elbiselerindeki kare ve daire şekilleri cinsiyetlerini vurgular. Kadın ve erkek figürlerinin bir araya gelerek oluşturduğu şekil erkek cinsel organına benzetilmektedir. Kadın figürünün üzerinde ise doğurganlığı simgeleyen semboller görülür. Erotizmi zarif bir dille resme işleyen sanatçı, duyguların ilkel ve saf halini resme aktarırken kadın bedenini kullanmıştır. Yaşadığı dönemde resmin merkezine erotizmi yerleştirdiğinden dolayı eleştiriler alsa da göze hitap eden resimleriyle büyük bir beğeni toplar."} {"url": "https://gazetesanat.com/klondike-filmine-bir-odul-daha", "text": "Maryna Er Gorbach'ın yönettiği ve Mehmet Bahadır Er'in ortak yapımcılığını üstlendiği Ukrayna-Türkiye ortak yapımı Klondike filmi, 21. Alman Filmleri Barış Ödülü Köprü'de jüri özel ödülünün sahibi oldu. Klondike, bu yıl 13-21 Haziran tarihleri arasında yapılan 21. Alman Filmleri Barış Ödülü Köprü'de jüri özel ödülüne layık görüldü. Bernhard Wichi Memorial Fund tarafından düzenlenerek 2002'den beri seçkin film yapımcılarını onurlandıran Alman Filmleri Barış Ödülü Köprü'nün ödül töreni, seyircilerin de katılımıyla 21 Haziran Salı günü, Münih'teki Cuvillies Tiyatrosu'nda gerçekleşti. Münih Uluslararası Film Festivali öncesinde düzenlenen 21. Alman Filmleri Barış Ödülü Köprü'de hümanist, sosyo-politik ve sanatsal açıdan değerli filmler ödüllendirilirken, dünyanın çeşitli ülkelerinden seçilen film yapımcılarına toplam 60 sembolik ödül verildi. Savaşın etkilerini en insani halleriyle anlatan Klondike filminin, jüri özel ödülünü almasını değerlendiren festival jürisi; baskıcı ve hüküm süren bir yıkım makinesinin yarattığı cehennemin ortasında bir aile dramını hassas şekilde işlemesi ve şiirsel görüntülere yer veren yönetmenlik başarısından dolayı bu filmi ödüle layık bulduklarını açıkladı. Festival jürisi ayrıca Maryna Er Gorbach'ın, evrensel değere sahip olağanüstü bir film yarattığının altını çizerek, Film bizi felakete giden umutsuz, hüzünlü ve kaçınılmaz yola, savaşın vahşileşmesine ve ıssızlığına götürüyor. İnsanların insanlıktan çıktığını gösteriyor. ifadelerini kullandı. Sundance Film Festivali ve Berlin Film Festivali gibi dünyanın önemli festivallerinden ödülle dönen ve yönetmen Maryna Er Gorbach'ın ilk uzun metrajlı filmi olan Klondike filmi, önümüzdeki aylarda Almanya başta olmak üzere çeşitli festivallerde yer almaya devam edecek. Klondike, Ukrayna-Rusya sınırında yaşayan hamile bir kadın olan Irka 'nın, köyü ayrılıkçı gruplar tarafından kuşatılmış olmasına rağmen evini terk etmeyişini konu alıyor. Ira ve ailesinin, 17 Temmuz 2014 günü kendilerini uluslararası bir uçak felaketinin merkezinde bulmalarıyla başlayan olayların anlatıldığı Ukrayna Devlet Film Ajansı, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü ve TRT 12 Punto ortak yapımı filmde, çekildiği dönemde ayak sesleri gelen bir savaşın kasvetli tasviri titiz şekilde işleniyor. Yapımcı: Sviatoslav Bulakovskyi, Mehmet Bahadır Er,"} {"url": "https://gazetesanat.com/klondike-fribourg-film-festivalinden-3-odulle-dondu", "text": "Maryna Er Gorbach'ın yönetmenliğini, Mehmet Bahadır Er'in ortak yapımcılığını üstlendiği Ukrayna-Türkiye ortak yapımı 'Klondike' filmi Fribourg Film Festivali'nde Uluslararası Yarışma En İyi Film, Gençlik Jürisi Mansiyon ve Film Eleştirmenleri En İyi Film ödüllerine layık görüldü. İsviçre'nin Fribourg kentinde bu yıl 36. sı düzenlenen ve Locarno Film Festivali Direktörü GIONA A. NAZZARO, Afgan Yönetmen SAHRA MANI, Arnavut müzisyen ELINA DUNI ve Angola'dan film yapımcısı JORGE COHEN' den oluşan Frigborg Film Festivali'nin Uluslararası Uzun Metraj Film Jürisi gerekçeli kararını; Genç ve çekici bir ses tarafından yönetilen, yazılan ve düzenlenen başarılı ve güçlü bir film. Maryna Er Gorbach'ın yakın gelecekte uluslararası sinemada önemli bir rol oynayacağına ve bu şaşırtıcı ve dikkat çekici eserde yer alan vaatleri yerine getirmeye devam edeceğine inanıyor. Gerçekleşmek üzere olan bir savaşın kasvetli tasvirinin titiz bir şekilde işlenmesi ve insan doğasının karmaşasını anlama konusundaki şefkatli yaklaşımı nedeniyle, Maryna Er Gorbach'ın Klondike filmini oybirliğiyle Grand Prix'e layık gördü. Şeklinde açıkladı. Yönetmen Maryna Er Gorbach ile filmin ortak yapımcılığını üstlenen Mehmet Bahadır Er, törene birlikte katılırken; törende Maryna Er Gorbach saldırı altındaki ülkesinde ülkesini savunan Ukraynalı sanatçılara dikkat çekti. Klondike, Türkiye prömiyerini 8-19 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek olan 41. İstanbul Film Festivali'nin Ulusal Yarışma bölümünde yapacak. 14 Nisan'da gerçekleşecek olan gösterim ekip katılımıyla gerçekleşecek. Ukrayna Devlet Film Ajansı, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü ve TRT 12 Punto ortak yapımı Klondike Ukrayna Rusya sınırında yaşayan, köyü ayrılıkçı gruplar tarafından kuşatılmış olmasına rağmen evini terk etmeyi reddeden hamile bir kadının hikayesine odaklanan film, sivil bir yolcu uçağının 17 Temmuz 2014'de Ukrayna'da düşürülmesi olayını da beyaz perdeye taşıyor. Yapımcı: Sviatoslav Bulakovskyi, Mehmet Bahadır Er, Ukrayna Rusya sınırında yaşayan Irka köyü ayrılıkçı gruplar tarafından kuşatılmış olmasına rağmen evini terk etmeyi reddeden hamile bir kadındır. Ne var ki 17 Temmuz 2014 günü Irka ve ailesi kendilerini uluslararası bir uçak kazası felaketinin merkezinde bulacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/koc-universitesi-yayinlarinin-yeni-dizisi-armagan-kitaplarin-ilk-kitabi-tevfik-fikret-raflarda", "text": "Tevfik Fikret kitabı, 106 yıl sonra ona farklı açılardan bakan bir armağan. Kitabın dörtte üçünü dünkü metinler, dörtte birini 1970 sonrası yazarların bugünkü metinleri oluşturuyor. Bu seçim, geçmişten bugüne uzanan yüzyıllık değerlendirmeler retrospektifi sunuyor. Bu kurgu, yazarların sanatçıyı zaman içinde ele alışlarındaki değişen ve gelişen dil, biçem, dünya görüşü, edebiyat anlayışı ve eleştiri tutumlarını da belgeliyor. Tevfik Fikret, Koç Üniversitesi Yayınları'nın yeni dizisi Armağan Kitapların da ilk kitabı aynı zamanda. Yılmaz Güney, Halit Ziya Uşaklıgil, Yahya Kemal, Nurullah Ataç, Sait Faik, Sabahattin Ali, Fikret Mualla, Yaşar Kemal, Aşık Veysel kitaplarıyla devam etmesi planlanan Armağan Kitaplar dizisini Turgut Çeviker yayına hazırlıyor. Bol görsel malzeme eşliğinde, söz konusu isimler hakkında yayımlanmış bütün yazılar elden geçirilerek, özgün anlatımlar süzülerek oluşturulmuş bir derleme niteliğindeki bu armağan kitapları, çok yazarlı biyografiler olarak da değerlendirmek mümkün."} {"url": "https://gazetesanat.com/kokler-ve-kanatlar-baskasinin-kuyularina-bir-yolculuk", "text": "Hikayeler üzerine çok söz söylenmiştir. Hemen hepsi de bir açıdan gerçeğin bir parçasını yansıtır bize. Hatta bilim insanları, insan beyninin dünyayı hikayeler üzerinden anlamlandırdığına, beynin anlayabilmek için gördüğü hemen her şeyi hikayeye dönüştürdüğüne dair birtakım iddialar da atmışlardır ortaya. Yine de bu konuda söylenmiş sözler içinde zihnimde en çok yankılananı, Ayfer Tunç'un Dünya Ağrısı kitabında geçen Hikayeler bizi kendi kuyumuzdan çıkarır, başkalarının kuyularına atar, sözü. Tunç'un ifadesi bilimsel iddiaların en zarif destekçisi gibi gelir bana. Kendi kuyumuzu biliriz çünkü, başkalarının kuyularını dışarıdan, yerin üzerinden görürüz. En nihayet bir hikaye bizi oraya attığında da o kuyuyu içeriden görme imkanını elde ederiz. Hikayesini öğrendikçe anlarız tanıdığımızı sandığımız insanları. Anladıkça da fikirlerimizin önemi kalmaz, zira kuyunun derinliklerine indiğimiz anda, duygular girer devreye ve birçok temele dayandırdığımız, dipnotlarla süslediğimiz o çok sağlam düşünceler, duygular karşısında bir kimyasala maruz kalmış gibi erimeye başlar. Çünkü farklı farklı vesilelerle olsa da aynı yahut benzer duygulardan geçmiştir zaman zaman bizim yolumuz da. Yahut karşımızdaki insanın yaşadıklarında en derin korkularımızı buluruz. Bazen, kuyular yer altından birbirine bağlanır ve bu tüneli ancak hikayeler kazabilir. Çünkü anlamanın bir dili varsa, hikayelerdir bu dil ve alfabesi de duygulardır. Ece Karaağaç'ın Holden Kitap'tan çıkan ikinci romanı Kökler ve Kanatlar da varlığını herkesin gördüğü ama içini neredeyse hiçbirimizin bilmediği bir kuyunun içine atıyor okuru. O kuyuya ışık tutuyor ama özel bir ışık düzeneğiyle yalnızca belirli yerleri aydınlatıp okura ille de buraya bak baskısı yapmıyor. Hiçbir manipülasyona tevessül etmeden, tertemiz bir anlatımla okura rehberlik ediyor hikayenin derinliklerine inerken. Tabiri caizse her kafadan bir sesin çıktığı, en keskin, en uç fikirlerin havada uçuştuğu son derece güncel bir konuda, olabildiğince sakin ama gerçeğin yaralarından, acıtan yanlarından da kaçınmadan bir hikaye anlatıyor yalnızca. Ki bu da son dönemlerde kendi adıma eksikliğini en çok duyduğum şey. Herhangi bir fikir yahut duygu dayatmayan; bir düşünceyi kabul ettirmek, birilerini bir şeylere ikna etmek maksadı gütmeyen, bir anlamda yazarın kendini görünmez kıldığı, kapıyı çekip çıkmadan önce hikayedeki bütün izlerini özenle sildiği, geride yalnızca karakterleri ve onların hikayesini bıraktığı bir roman. Taksim'deki bir patlamayla yolları kesişen Afra adındaki mülteci bir çocuk ile bir süredir hayatını koca bir yara olarak yaşayan Ayfer adındaki bir anne arasında filizlenen hikayenin peşine düşüyor Kökler ve Kanatlar. Afra ve babası Musab üzerinden mülteciliğin bilinmeyen karanlıklarında gezdirirken okuru, Sonra Afra geldi ve ben onu yaramın üstüne bastım, diyen Ayfer'in zaman zaman acımasızlık sınırlarında gezinen düşünceleriyle anneliğin, evlatlığın, sevginin ve hayata bir yerinden tutunma çabalarının çalkantılı hallerini gözler önüne seriyor. Dilin akıcılığı ve kurgunun sürükleyiciliği iki yüz sayfayı bir çırpıda okuturken yazarın geniş bir coğrafyaya yayılan mekan kullanımı ve kısa sayılabilecek bir romanda bütün karakterlere çabasızca derinlik kazandırabilmesi, gerçeklikleri konusunda şüpheye yer bırakmaması da dikkat çekiyor. Tarih ana haber bültenlerinde, müfredat kitaplarında, öyle siktiriboktan gazete sayfalarında filan yazılmıyor, tarih burada yazılıyor, hafızada. Unutulmaması için de anlatılması gerek, diyen Ali'nin sesine kulak veren Musab gibi, Ece Karaağaç da bu sese kulak veriyor ve anlaşılması, unutulmaması gerekeni anlatıyor usulca."} {"url": "https://gazetesanat.com/koksal-ekinci-ilk-albumu-gunesin-kalbi-ile-yureklerimize-dokunuyor", "text": "Evrenin harmonisini, gökkuşağının büyüleyici renkleri eşliğinde müziğine yansıtan Köksal Ekinci, ilk albümü Güneş'in Kalbi ile yüreklerimize naif bir dokunuşta bulunuyor. Gökyüzünün şifasını notalarına nakış gibi işleyen Köksal Ekinci, ilk albümü Güneş'in Kalbi ile müzikseverlerle buluştu. Astro-müzik akımı kapsamındaki albüm, ruhsal kodlarla bezeli organik elektronik ve yeni pop türündeki parçalardan oluşuyor. Güneş'in Kalbi isimli albüm, 21 Haziran'daki Yengeç burcunda gerçekleşecek Güneş tutulması öncesinde, Ekinci'nin şarkılarını merakla bekleyen sevenleri için güzel bir hediye niteliğinde. Güneş'in Kalbi isimli albümde parçanın akustik versiyonuna ek olarak, elektronik ve radyo edit versiyonu da yer alıyor. Organik elektronik türünde parçalar yapan sanatçı, Nisan ve Mayıs aylarında Venüs ve Ay'ın Nefesi adlı parçalarını yayınladı. Güneş'in Kalbi isimli albümü de gezegenleri ve yıldızları konu alan üçlemenin, Ekinci'nin kendi deyimiyle İlk Bahar döneminin tamamlanması. Yaz ayları boyunca yeni temalı şarkıları üzerinde yoğun bir hazırlığa başlayacağını belirten Ekinci, üretim sürecinin heyecanını ve yeni şarkılarla müzikseverler ile buluşmayı hayatının en anlamlı paylaşımı olduğunun altını çiziyor. Dijital platformlardaki ilk üçlemesi Yas, Belki ve Dünyayı 2019'da yayınlayan Köksal Ekinci, 2020'de Sen Ben Oldun ve Veda adlı parçalarıyla dinleyiciyle buluştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/koksal-ekinci-muzigin-gucu-birlige-acilan-kapidir", "text": "Şarkı yazarı ve müzisyen Köksal Ekinci, kendisini evrenin harmonisini, gökkuşağının renkleri eşliğinde müziğine yansıtmaya gönül vermiş bir müzik tutkunu olarak nitelendiriyor. Müziğin gücünün, sevgiye, aşka, nezakete, mutluluğa ve nihayetinde 'BİRliğe' açılan ışıltılı bir kapı olduğuna inanıyor. Arka arkaya çıkarttığı albümleriyle adından söz ettiren, yoğun üretim sürecini sürekli olarak arttırarak sürdüren sanatçı ile yıldızların rehberliği eşliğinde düşündüren parçalarının izini sürdük. Köksal Ekinci: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunuyum. Öğrencilik yıllarımdan bu yana önce TRT, ardından Ankara Üniversitesi Tömer gibi kurumlarda görev yaptım. Sonrasında Kanada Eğitim Merkezi Türkiye Ofisi yöneticiliği geldi. 29 yıl önce yapım-yönetim asistanlığı ile başlayıp ardından pazarlama İletişimi alanında yıllanmış bir profesyonel kariyere sahibim. Sonrasında 2004 yılında yapımına başladığım, başka bir ses tarafından seslendirilen şarkılarımın yer aldığı ilk prodüksiyonumla müzikle profesyonelce ilgilenmeye başladım. Kendi şarkılarımı seslendirmeye başlamam ise de 2019 yılında 3 single çalışmasıyla gerçekleşti. Sonbahar için hazırladığım üç şarkıdan oluşan Yeni Dünya / Coxa albümümde retro harekette olan Mars, Saturn, Uranüs ve Pluto gezegenlerinin temalarını içeren şarkılarımı, yayına sundum. Yeni Dünya/Coxa şarkısı, her geçen gün bozulmakta olan Dünya'nın ekolojik sosyolojik ve ekonomik yapısının, özellikle pandemi sürecinden sonra yaşanan olaylar üstünden ve kadim zamanlarda önemli mesajları iletmekle görevli olduğu bilinen yıldızlarından biri olan Coxa'nın da temsil ettiği kavramlar ile birlikte yeniden doğuş temasını, benim kendi ruhsal yolculuğumu ve bilinç sıçrayışlarımı samimi, içten bir söz ve melodiyle anlatıyor. Albümde yer alan 3 şarkının aranjörlüğünü, son yıllarda adından sıkça söz ettiren başarılı müzisyen İlkay Dinsever yaptı. Mastering ünlü isim Evren Arkman tarafından yapıldı. Albüm videoları, yaratıcı, sıradışı ve ses getiren tasarımlarıyla öne çıkan sanat yönetmeni Anıl Çezik ve Koray Pezukoğlu tarafından tasarlandı. Dijital platformlardaki ilk üçlemem Yas, Belki ve Dünya 2019'da yayınlanmıştı. 2020'de Sen Ben Oldun ve Veda adlı parçalarımla dinleyicilerimle buluştum. Geçtiğimiz Nisan ve Mayıs aylarında Venüs ve Ay'ın Nefesi adlı parçalarımı yayınladım. Güneş'in Kalbi adlı ilk albümüm de gezegenleri ve yıldızları konu alan üçlemenin, İlk Bahar döneminin tamamlanması oldu. Yaz ayları boyunca yaratımımı artırarak sürdürdüm ve Suskun Gönül adlı ikinci albümümü geçtiğimiz aylarda çıkardım. Kalbim'in Şarkısı benim için ayrı bir önem taşıyor. İlk kez kendi bestelerim dışında bir eser seslendirmiş oldum. İranlı ünlü besteci Faramarz Aslani'nin dillerden düşmeyen Age Ye Rooz şarkısını, Shida Çetinkaya tarafından aslına uygun olarak çevirisi yapılan sözlerle seslendirerek bir ilke imza atmaktan dolayı mutluyum. Şarkıyı daha önce Ajda Pekkan ve Deniz Seki, Fikret Şenes sözleriyle yorumlamıştı. Herkes gibi büyük bir sevgiyle dinlediğim bu parçanın nostaljik bir önemi de var. Anılarımızı en güzel halleriyle canlandıran, kuşak farkını ortadan kaldıran bu büyülü parçayı dinlerken, içimden bir ses sözlerinin sanki daha farklı olduğunu fısıldıyordu. Fikret Şenes sözleri tabi ki muhteşemdi. Bunun yanında içimdeki sesin, İranlı arkadaşımla yollarımızı birleştirmesiyle Kalbim'in Şarkısına vardım. Sınıflandırmaları ve kategorileri çok sevmiyorum aslında yine de illa bir müzik türü belirtmek gerekiyorsa, Organik Elektronik veya Astro-Müzik diyebiliriz. Ben kendimi evrenin harmonisini, gökkuşağının renkleri eşliğinde müziğine yansıtmaya gönül vermiş bir müzik tutkunu olarak görüyorum. Kalplere ve ruhlara notalarla dokunma arzusu, müziğime yön veriyor. Çünkü müziğin gücünün, sevgiye, aşka, nezakete, mutluluğa ve nihayetinde 'BİRliğe' açılan ışıltılı bir kapı olduğuna inanıyorum. Çok merak ettiğim bu konu hakkında 2017 yazında Öner Döşer hocamın online derslerine katıldım, başlangıç düzeyini bitirdim. Ben sorularımı veya merak ettiğim konuları okuyarak, daha çok İngilizce kaynaklar ile zenginleştirmeye çalışıyorum. Astroloji önemli bir disiplin, bize kendimiz ve hayatımız hakkında yol haritası sunuyor. Müzikten yüzyıllardır şifa vermeyi desteklemek için yararlanılmış. Astroloji de yine aynı şekilde doğru okuyup, doğru anladığımızda yolumuzu daha aydınlık görmeye yardımcı olabilir. Geçmişten bugüne uzanan bu ikili, duyduğum heyecanla yaratım sürecime kalbimde hissettiğim notalar ve melodilerle hemen dahil oluveriyorlar... Her şey doğal akışında, duygular olduğu gibi hissedilince, müzikseverlere de aynı doğallıkla geçiyor. Yoğun bir yaz sezonunu bitirdim ve sonbaharı yeni bir üçleme serisiyle geçiriyorum. Şu an hazırlıklarını tamamladığımız sonbaharın ikinci konsept albümü de yakın zamanda müzikseverlerle buluşacak. Gelecek sene yayınlanacak kitabım üzerinde çalışmalarımı devam ettiriyorum. Kitabımda uzunca bir süredir biriktirdiğim hayat izlenimlerimi, kendime ait şiirsel bir dille hikayeleştirmeye çalışıyorum... Ve tabii yine şarkılarımda olduğu gibi mutlaka doğadan, gökyüzünden, yıldızlardan, mitolojiden ve notalardan esintiler olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/koksal-ekinci-suskun-gonul-albumu-ile-muzikseverlerle-bulustu", "text": "Evrenin harmonisini, gökkuşağının renkleri eşliğinde müziğine yansıtmaya gönül vermiş olan sanatçı Köksal Ekinci, ikinci albümü Suskun Gönül ile müzikseverlerle buluştu. Albüm Ajda Pekkan'ın sesinden kuşaklar boyu dinlenen, efsanevi Dile Kolay parçasının bu kez orijinal sözlerine sadık kalınarak Kalbim'in Şarkısı olarak okunmasıyla da dikkat çekiyor. Dile Kolay parçası kalplerdeki yerine böylelikle Kalbimin Şarkısı ile dönmüş olacak. Kalbim'in Şarkısı ise hep kendi yazdığı şarkı sözleriyle dinlemeye alıştığımız sanatçı için, ayrı bir önem taşıyor. İlk defa kendi besteleri dışında bir eser seslendiren şarkıcı, İranlı ünlü besteci Faramarz Aslani'nin dillerden düşmeyen Age Ye Rooz şarkısını, Shida Çetinkaya tarafından aslına uygun olarak çevirisi yapılan sözlerle seslendirerek bir ilke daha imza attı. Şarkıyı daha önce Ajda Pekkan ve Deniz Seki, Fikret Şenes yorumlamıştı. Her müziksever gibi büyük bir sevgiyle dinlediği bu parçanın nostaljik bir önemi olduğunu da vurgulayan Köksal Ekinci, Anılarımızı en güzel halleriyle canlandıran, kuşak farkını ortadan kaldıran bu büyülü parçayı dinlerken, içimden bir ses sözlerinin sanki daha farklı olduğunu fısıldıyordu. Fikret Şenes sözleri tabi ki muhteşemdi. Bunun yanında içimdeki sesin İranlı arkadaşımla yollarımızı birleştirmesiyle Kalbim'in Şarkısına vardım dedi. Albümdeki 6 şarkının prodüktörlüğünü ve Aranjörlüğünü, genç kuşağın en önemli müzisyen, şarkıcı ve bestecilerinden biri olan Alper Gemici üstlenirken, şarkıların mixleri, yine adından sıkça sözettiren müzisyen İlkay Dinsever tarafından yapıldı. Mastering ile de ünlü isim Evren Arkman albüme katkı sağlayan müzisyenlerden."} {"url": "https://gazetesanat.com/koksal-ekincinin-muzigiyle-yildizlara-yolculuk", "text": "Müzisyen ve söz yazarı Köksal Ekinci, Cumhuriyet Bayramımıza özel bir video ve yeni albümüyle müzikseverlerle buluştu. Covid-19 ile yeniden şekillenen dünyamızın durumunu bir sanatçı duyarlılığıyla yansıttığı Yeni Dünya/Coxa adlı albümünü geçtiğimiz ay çıkartan Köksal Ekinci, Zümrüt Şarkılar adını verdiği yeni albümünü 29 Ekim Cumhuriyet Bayramına özel bir video klip eşliğinde yayınladı. Gökyüzünün şifasını notalara nakşeden şarkı yazarı ve müzisyen olarak nitelendirilen Köksal Ekinci'nin Zümrüt Şarkılar albümünde altı şarkı yer aldı. Astro-Müzik türünde parçalar yapan Ekinci; Sevgi, Bilgelik, Ölümsüzlük, Koşulsuz Aşk, Şans, Bereket sembolü olan Zümrüt'ün tarih boyunca bir çok kültürde ve uygarlıkta çok değerli kabul edilen, doğanın bize sunduğu mucizevi yer altı kaynaklarından biri olduğunu hatırlattı. Sanatçı, Zümrüt'ün büyüleyici ve ilham verici güzelliği ile Mısır'dan Peru'ya kadar sayısız efsaneye, pek çok mitolojik öyküye ve edebiyat eserine konu olduğuna ve cennet taşı olarak bahsedildiğine vurgu yaptı: Enerji açısından zümrüt taşının bağışıklık sistemini güçlendirdiğine ve kalbe şifa olduğuna, aşk enerjisi verdiğine inanılmaktadır. Zümrüt Merkür ve Venüs gezegenlerinin taşı ve kalp çakrasının rengi olarak kabul edilmektedir. Tüm bu öğelerin biraraya gelmesiyle, albümümün açılış şarkısı olan Zümrüt/ Sirius in verdiği ilhamla, adını Zümrüt Şarkılar olarak belirledik. Şarkımın sözlerindeki, 'mutlu mutlu sevip sevilelim, mutlu mutlu umut ekelim, mutlu mutlu çoğalalım, birlikte yürüyelim' dizeleri, büyük emeklerle varedilmiş Cumhuriyetimizin ne kadar değerli bir hazine olduğunu hatırlatıyor bana her söylediğimde... Çünkü dünyanın en önemli devletleri arasında yer alan Türkiye'mizin, Orta Asya köklerimizden bu yana getirdiği barış, sevgi ve mucizelerle dolu bir kültürün parçasıyız bizler. Şarkımın bugün yayınlanması da, sözleri ve müziğindeki coşkuyu, tüm müzikseverler ile paylaşmak isteğime dayanıyor diyen Ekinci, Zümrüt parçasını 3 yıl önce çocukluğundan bu yana en çok sevdiği bayramlarımızdan biri olan Cumhuriyet Bayramı'nın coşkusu içinde yazdığını belirtti. Şarkıların prodüktörlüğünü ve aranjörlüğünü, yeni pop döneminin önemli müzisyen, şarkıcı ve bestecilerinden biri olan Alper Gemici üstlendi. Şarkıların mixleri, yine adından çokça sözettiren müzisyen İlkay Dinsever tarafından yapıldı. Mastering ise ünlü isimlerden Evren Arkman tarafından gerçekleştirildi. Zümrüt / Sirius şarkısının video klibi, sıradışı tasarımlarıyla tanınan sanat yönetmeni Anıl Çezik tarafından hazırlandı. Müzisyen Köksal Ekinci, Dijital platformlardaki ilk üçlemesi Yas, Belki ve Dünyayı 2019'da yayınlamıştı. Köksal Ekinci, 2020'de Sen Ben Oldun ve Veda adlı parçalarıyla dinleyiciyle buluştu. Geçtiğimiz Nisan ve Mayıs aylarında Venüs ve Ay'ın Nefesi adlı parçalarını yayınladı. Güneş'in Kalbi adlı ilk albümü de gezegenleri ve yıldızları konu alan üçlemenin, sanatçının kendi deyimiyle İlk Bahar döneminin tamamlanması oldu. Yaz ayları boyunca yaratımını artırarak sürdüren Ekinci arka arkaya Suskun Gönül ve Yeni Dünya/Coxa adlı albümlerini yayınladı."} {"url": "https://gazetesanat.com/koksal-ekincinin-yeni-dunya-coxa-albumu-cikti", "text": "Müzisyen ve söz yazarı Köksal Ekinci, pandemi dönemiyle yeni bir şekil alan dünyamızın durumunu bir sanatçı duyarlılığıyla işlediği Yeni Dünya/Coxa adlı albümüyle müzikseverlerle buluşturdu. Yandım, yandık... Her bir dünyada... Yeniden doğdum ben bu dünyada... diyen sanatçı, dinleyicilerini yıldızların rehberliği eşliğinde düşündürdüğü, sorgulattığı bir yeniden doğuş yolculuğuna davet ediyor. Gökyüzünün şifasını notalarına nakış nakış işleyen söz yazarı ve müzisyen olarak nitelendirilen Köksal Ekinci'nin sonbahar için hazırladığı üç şarkıdan oluşan Yeni Dünya / Coxa albümü müzikseverlerle buluştu. Astro-müzik kavramını hayatımıza çok kısa bir sürede yerleştiren ve dijital platformlarda gerçekleştirdiği yayınlarla oldukça geniş bir dinleyici kitlesine ulaşan Köksal Ekinci, retro harekette olan Mars, Saturn, Uranüs ve Pluto gezegenlerinin temalarını içeren şarkılarını, dinleyicilerin merakla beklediği bir video eşliğinde yayına sundu. Yeni Dünya/Coxa şarkısı, her geçen gün bozulmakta olan Dünya'nın ekolojik sosyolojik ve ekonomik yapısının, özellikle pandemi sürecinden sonra yaşanan olaylar üstünden ve kadim zamanlarda önemli mesajları iletmekle görevli olduğu bilinen yıldızlarından biri olan Coxa'nın da temsil ettiği kavramlar ile birlikte yeniden doğuş temasını, şarkıcının kendi ruhsal yolculuğunu ve bilinç sıçrayışlarını samimi, içten bir söz ve melodiyle anlatıyor. Ayrıca albümde yer alan enstrümantal parça Mavi/Arcturus şarkısıyla, uzun zamandır duymayı özlediğimiz klasik müzik bestelerine de göz kırpan modern bir soundun örneği, sanatçının hedeflediği müzikal açılımları yansıtan bir ilk olarak dikkat çekiyor. Albümde yer alan 3 şarkının aranjörlüğünü, son yıllarda adından sıkça söz ettiren başarılı müzisyen İlkay Dinsever yaptı. Mastering ünlü isim Evren Arkman tarafından yapıldı. Albüm videoları, yaratıcı, sıradışı ve ses getiren tasarımlarıyla öne çıkan sanat yönetmeni Anıl Çezik ve Koray Pezukoğlu tarafından tasarlandı."} {"url": "https://gazetesanat.com/kolektif-yansima-projesi-trabzon-kizlar-manastirinda-sanatci-shirin-abendinirad-ile-baslayacak", "text": "Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği İstanbul Şubesi bünyesindeki Mina'nın Çocukları Projesi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde tüm dünyaya Trabzon'da renovasyonu yeni tamamlanmış olan Kızlar Manastırı'ndan güncel sanat ile mesaj verecek. 1 11 Mart tarihleri arasında ziyarete açık olacak sergi Kızlar Manastırı'nda dünyaca ünlü İran asıllı Amerikalı sanatçı Shirin Abedinirad Mina'nın Çocukları projesinin sesi olacak. Mina'nın Çocukları, yaşamın her alanında disiplinlerarası kurguladığı projelerini sanat ile zenginleştirerek daha geniş kitlelere yaymak ve kız öğrencilerini çağdaş sanatla buluşturmak üzere projelere imza atmaya devam ediyor. Bu kapsamda Eylül ayında 11 tanınmış sanatçının resim, heykel, enstalasyon, video eserleri yer aldığı Kolektif Hafıza isimli sergisini Bodrum'da izleyiciler ile buluşturmuştu. Ardından Türkiye'nin ve bölgenin önde gelen çağdaş sanat fuarı Contemporary Istanbul'da Kolektif Hafıza seçkisinden bu proje için özel üretilmiş bir eser sergilenmişti. Mina'nın Çocukları Ayça Okay küratörlüğünde serinin devamı niteliğindeki Kolektif Yansıma ile güncel sanatın gücüyle Trabzon Kızlar Manastırı'nda sanatla tüm dünyaya sesini duyuracak. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin gündemimizin üst sıralarında yer aldığı bu günlerde, insani değerlere ve kadının toplumdaki önemine mekana özgü üreteceği yapıtlarla dikkat çekmeyi hedefleyen projede; dünyaca ünlü sanatçı Shirin Abedinirad'ın yapıtları kadın birliği ile kurulmuş ve kadın dayanışması ile kolektif iyilik hareketi olarak ortaya çıkmış olan Mina'nın Çocukları projesine eklemlenecek. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'ne de denk gelen zaman diliminde hayata geçirilen Kolektif Yansımada Mina'nın Çocukları proje yöneticilerinin de katılımı ile 13. YY'da kız öğrencilerin yaşam ve üretim alanı olarak korunma misyonu ile inşa edilmiş Trabzon Kızlar Manastırı'ndan global bir mesaj verilecek. Serginin yanı sıra güncel meselelerin çok değerli konukların katılımı ile bir dizi söyleşi yapılması ve izleyicinin de interaktif şekilde parçası olması kurgulanıyor. Projenin küratörü Ayça Okay da Kolektif Yansıma ile ilgili düşüncelerini: Mina'nın Çocukları, kolektif hafızayı yapılandırarak anıları iyiliğe dönüştürüp, geleceğe aktarma misyonuyla düzenlediği sergi serisinin ikincisi niteliğindeki Kolektif Yansıma için altı aylık bir küratöryel süreç hazırlığı yaptı. Bu özel projenin devamında da yer almanın mutluluk ve gururu ile söylemek isterim ki dünya çapında bienallere katılmış sanat yapıtı ve mekan ilişkisinin gücünü gözler önüne seren Shirin Abedinirad'ın projede yer alması heyecan verici. Üretim pratiğinde kırılgan ve hassas ancak bir araya geldikçe güçlü bir yapıya dönüşen aynaları tarihi Kızlar Manastırı'nda üretkenlik ve birlik mesajları vermek üzere mekan ile yeniden yorumlama, canlandırma ya da yeni bir kimlik kazandırmaya yönelik yaklaşımla izleyiciye sunuyor. Küratöryel süreçte tarihi mekanda deneyimlediğimiz raslantısallık ise projeyi içselleştirmemiz adına büyük bir etken oldu. sözleri ile dile getirdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/kolsal-ekincinin-orpheusun-aski-albumu-muzikseverlerle-bulustu", "text": "Müzisyen ve söz yazarı Köksal Ekinci, Orpheus'un Aşkı isimli yeni albümünü müzikseverlerin beğenisine sundu. Albüm Kurtulamam, Uyanış, Duy Beni, Yok, Uyanış, Kar Etmiyor adlı altı şarkıdan oluşuyor. Albümde Ekinci'nin antik çağlardan beri insanlara rehberlik yapan, yol gösterip ışık tutan kadim yıldızların eşliğinde söylenmiş şarkıları yer alıyor. Sanatçıya şarkılarında Endülüs esintileri, Flemenk gitarlar, Anadolu'nun yürek dağlayan bağlama, kaval ve ney sesleri hep beraber eşlik ediyor. Ekinci, ana tema olarak insanlığın yol aldığı tarihsel döngüleri de yansıtmayı hedefleyen, müzikal bir bilinç yolculuğunu belirledi. Albümdeki beş şarkının prodüktörlüğünü ve aranjörlüğünü İlkay Dinsever yaptı. Bir şarkının düzenlemesi ise Ersen Kutluk'a ait. Mastering Evren Arkman tarafından gerçekleştirildi. Albümün ilk videosu ''Uyanış '' sanat yönetmeni Anıl Çezik tarafından tasarlandı ve yine çok yaratıcı ve çok sade bir anlatım tarzıyla müzikseverle buluştu. Albüm, Kurtulamam, Uyanış, Duy Beni, Yok, Uyanış, Kar Etmiyor adlı eserlerden oluşuyor. Kurtulamam : Ölümsüz bir aşkın, tarihin derinliklerinde kaybolmadan yaşayabileceğini anlatan sözleriyle, yurtdışı seyahatlerimden birinde, şarkıma ismini veren yıldızın sesiyle yazılmıştı. Uyanış : Kişiye hiçbir güzellik katmayan ve çözümsüz bir alışkanlık halini alan, yıpratan, yerinde sayan, sevgi veya aşk sandığımız o durumların, aslında kişisel gelişimimize ve hayat yolculuğumuza çok büyük bir engel olduğunu hissettiğim, hüzünlü bir hayat hikayesine eşlik ettiğim günlerde yine bir anda yazdığım, Gökyüzünde güneyin koruyucusu olarak bilinen kraliyet yıldızlarından, daima rehberliğini, ışığını benimle paylaşan Fomalhaut'un bana hediyesidir bu şarkım. Duy Beni : ''Yağmurlar geçerken gözümün renginden'' dizeleriyle, kalbinin sesini duyamayan bir sevgiliye, ilişkilerimizde en önemli iletişim aracının, kalpten hissedilen ve duyulan sözler olduğunu hatırlatıyor. Yok : Büyük bir aşkın ve sonunda yaşanan büyük bir yıkımın dile gelişidir. Tarihteki ilk kadın matematikçi, filozof ve astronom Hypatia'nın adını alan asteroidin temsil ettiği kavramları ve hayat görüşlerini yansıtan, modern altyapı üzerinde ney haykırışlarıyla yazılan bir ağıttır. Uyanış : Uyanış şarkımın sözleriyle hayat bulan bu versiyon, Balık takım yıldızının kesişim noktasında, iki farklı yöne giden iki balığın birleşim noktasında yer alan, önemli sabit yıldızlardan Al Risha yıldızının yansımasıdır. Farklı kavramları biraraya getirerek, daha geniş bir bakış açısı geliştirmek ve bu yolda toplumu aydınlatan, öncü bir yıldızın kendini anlatma yoludur. Kar Etmiyor : Anadolu'nun yakıcı ezgilerinin, bağlama ve kaval eşliğinde hayat bulduğu, modern bir türküdür. Her kalbin, içinde yaşadığı veya özlemle beklediği bir gurbet temasını anlatıyorum bu şarkımda ve o derin dönüşümlere, çoğu zaman büyük acılara sebep olan durumların haykırışı olarak, yine çok önemli bir sabit yıldız olan rehberlerimden Khambalia'nın bana armağanlarından biridir."} {"url": "https://gazetesanat.com/konstantiniyyeden-istanbula-sergisi-hirvatistana-konuk-oluyor", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu'ndan bir seçki, Dubrovnik Yaz Festivali kapsamında Hırvatistan'da sanatseverlerle buluşuyor. Konstantiniyye'den İstanbul'a XIX. Yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Boğaziçi'nin Rumeli Yakası Fotoğrafları başlıklı sergi, 5 Ağustos'a kadar Dubrovnik Etnografya Müzesi'nde ziyarete açık olacak. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu'ndan derlenen Konstantiniyye'den İstanbul'a XIX. Yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Boğaziçi'nin Rumeli Yakası Fotoğrafları sergisi, bir devrin İstanbul'unu çarpıcı yapıları, gündelik hayatı ve ilginç kişilikleriyle gözler önüne seriyor. Beyoğlu Belediyesi ile kardeş belediye olan Dubrovnik Belediyesi ve Suna ve İnan Kıraç Vakfı iş birliğiyle Dubrovnik'e taşınan sergi, 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyıla uzanan süreçte İstanbul'da faaliyet gösteren fotoğraf ustalarının yapıtlarından oluşuyor. James Robertson, Felice Beato, Pascal Sebah, Polycarpe Joaillier, Abdullah Biraderler, Guillame Berggren, Boğos Tarkulyan, Mihran İranyan ve Gülmez Biraderler gibi usta fotoğrafçılar dönemin ağır ve zahmetli teknikleriyle çekilmiş fotoğraflarıyla İstanbul'un geçmişteki çehresini belgelemekle kalmıyor, bir sanayi merkezi, hatta büyük bir metropol haline gelmiş; silueti, mimarisi, taşıtları, köprüleri, rıhtımları, caddeleri ve meydanlarıyla bambaşka bir görünüme kavuşmuş olan bu şehrin kıyılarında izleyiciyi Karaköy'den Rumelifeneri'ne uzanan keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu'nda 19. yüzyılın ortalarından 1980'lere uzanan bir süreçte İstanbul'un topografyasına, mimari ve arkeolojik mirasına, gündelik hayatına ve insan profiline odaklanan 135 bini aşkın fotoğraf bulunuyor. Bu değerli arşivden tematik bir seçkiyle oluşturulan Konstantiniyye'den İstanbul'a XIX. Yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Boğaziçi'nin Rumeli Yakası Fotoğrafları sergisi ilk olarak, 20 Ekim 2006 7 Ocak 2007 tarihlerinde Pera Müzesi'nde sanatseverlerin beğenisine sunuldu. Büyük ilgi gören sergi İstanbul'un ardından, Finlandiya, İtalya, Bosna Hersek, Arnavutluk, Makedonya, Sırbistan ve Hırvatistan 'deki önemli kültür sanat mekanlarına konuk oldu. Dubrovnik Yaz Festivali kapsamında ikinci kez Hırvatistan'a uğrayan Konstantiyye'den İstanbul'a XIX. Yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Boğaziçi'nin Rumeli Yakası Fotoğrafları sergisi, 22 Temmuz 5 Ağustos tarihleri arasında Dubrovnik Etnografya Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Yayınları'ndan çıkan ve sergiyle aynı adı taşıyan iki ciltlik yayın, özellikle dönemin İstanbul fotoğraflarına ilgi duyan sanatseverler, koleksiyonerler ve tarih meraklıları için zengin bir kaynak sunuyor. Eski fotoğraf uzmanı Ahmet Abut'un sunuşuyla açılan katalogda, mimar M. Sinan Genim'in kaleme aldığı bir makale ve eserleri sergilenen fotoğrafçıların yaşam öyküleri yer alıyor. Rumeli Yakası'nı semt semt kat eden yayında metinlere, Karaköy Tophane, Salıpazarı Fındıklı Tophane, Dolmabahçe, Beşiktaş Ortaköy Kuruçeşme, Arnavutköy Bebek, Rumelihisarı, Emirgan İstinye Yeniköy Kalender Tarabya, Kefeliköy Büyükdere Sarıyer Rumelikavağı kıyılarından fotoğraflar eşlik ediyor. Konstantiniyye'den İstanbul'a XIX. Yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Boğaziçi'nin Rumeli Yakası Fotoğrafları isimli yayına, kitapçıların yanı sıra Pera Müzesi Artshop ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nden ulaşmak mümkün."} {"url": "https://gazetesanat.com/konusma-sanati", "text": "Konuşma dediğimiz an, sesin iletilerek duymanın gerçekleşmesi eylemini kapsayan sözlü iletişim gelir aklımıza. Beraberinde ağzımızdan dökülüveren sözcüklerin söylenişi, vurgu, tonlama, ses tonu, konuşma hızı gibi bileşenleri düşünürüz. Konuşma Sanatı dediğimizde ise sözlü iletişimin ötesine geçen bir anlamı ifade eder. Konuşma sanatı; düşünmeyi, vermek istediğimiz mesajı en iyi ifade edecek sözcükleri seçmeyi, yeri geldiğinde es vermeyi, hatta susmayı gerektirmekle beraber duygularımızın aktarımı olan jest ve mimik kullanımı gibi sözsüz iletişim unsurlarını kapsar. Yapılan kimi araştırmalar iletişimde beden dilinin %60, ses tonunun %30, sözcüklerin ise %10 önem taşıdığını ortaya koymuştur. Dolayısıyla konuşma sanatını uygun sözcüklerle doğru konuşmak şeklinde değerlendirmek dar bir bakış açısı olacaktır. Sanatın olmazsa olmazı, estetik yönünün Güzel ve Etkili konuşmada devreye girdiğini söyleyebiliriz. Konuşmacı ve dinleyici, sanat eseri ve izleyici gibi etkileşim hali içindedir. Sanat eserinin duygu ve düşünceleri harekete geçirerek izleyicide bir etki alanı oluşturabilmesi bu bağlamda, konuşma sanatını bilen bir kimsenin dinleyicide yaratacağı etki ile paraleldir. Tıpkı iki farklı sanatçıdan dinlediğimiz aynı şarkının birinin yorum farkı dolayısıyla bizi daha çok etkilemesi gibi herhangi bir bilginin aktarılma biçimindeki diksiyon ve hitabet farkı nedeniyle iletinin alıcıya ulaşmasında ve etki alanında çeşitli sonuçlar olacaktır. Kimisi dinleyicide merak uyandırarak kendini dinletebilirken; kimisi sesini kıstıracak, görüntüsünü kapattıracak veya sıkılmış bakışlara maruz kalacaktır. Herhangi bir sanat eserinin beğeni uyandırmaması veya dikkat çekici olmaması ve dolayısıyla izleyiciye ulaştırmak istediği -belki de çok anlamlı- bir mesajı ulaştıramaması gibi konuşmacı da iletisini alıcıya ulaştırmayı başaramayacaktır. Özlemiştik. Bu güzel anlatım için teşekkürler."} {"url": "https://gazetesanat.com/konusmadan-cok-sey-anlatan-dudaklar-kiss-nft-sergisinde", "text": "Birçok ülkede yayın yapan global radyo markası Kiss FM ilk NFT koleksiyonu olan Kiss NFT'nin tanıtımını 42 Maslak'ta gerçekleştirdi. Türkiye'nin önde gelen sanatçıları İsmail Acar, Bedri Baykam, Bozkaya Aldaş, Deniz Gökduman, Deniz Tolegen, Elif Erdem, Ferruh Karakaşlı, Gamze Çamoğlu, Genco Gülan, Hakan Yılmaz, Hakan Yıldırım, Koray Erkaya, Levent Morgök, Ömer Tomruk, Sadi Alipur, Sevil Kuranel, Sibel Bilgiç, Şevval Başalan, Uğur Çakı, Yiğit Dündar, Yiğit Yazıcı, Ayşin İldeş ve Cemre Karakaş tarafından hazırlanan Kiss NFT Koleksiyonunda Kiss FM'in sembolü olan dudak sanatçılar tarafından özel olarak yorumlandı. NFT Koleksiyonunda yer alan dijital eserlerin somut olarak sergilendiği Kiss Art Galerinin açılışı da eş zamanlı olarak 42 Maslak'ta yapıldı. Sanat ve cemiyet hayatının isimlerini bir araya getiren gecede eserler katılımcılar tarafından büyük beğeni topladı. 1 Nisan'da Babylons. io platformunda satışa çıkacak NFT eserler, Kiss Art Galeride de 30 Nisan tarihine kadar sanatseverler tarafından ziyaret edilebilecek. Sergi açılışının ardından düzenlenen Kiss Parti ile misafirlerine sanat ve eğlence dolu keyifli bir gece yaşatan Kiss Grup Yönetim Kurulu Başkanı Cüneyt Ortan Hayata geçirdiğimiz bu özel NFT Koleksiyonu Sergisi ile bir ilke imza attık. İlk defa NFT eserlerin dijital dışında gerçek hallerini de beraber sergiledik ve yine eserlerin birlikte satışını yapacağız. 42 Maslak içerisinde açtığımız Kiss Art Galerimiz de bundan sonra üç ayda bir yeni koleksiyonlara ev sahipliği yapacak şeklinde bilgi verdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/koray-saridogan-yeralti-kutuphanesi", "text": "Yazar Koray Sarıdoğan yakın zamanda çok güzel bir iş gerçekleştirdi: 90'lar Türkiye'sinde Altkültür: Rock, Dergi, Fanzin, Edebiyat alt başlığıyla yayımlanan araştırma & inceleme kitabı Yeraltı Kütüphanesi, Karakarga Yayınları tarafından basıldı. Bugün doksanları genç bir adam, kadın olarak yaşayan da, o yıllarda henüz doğmuş bir çocuk da gözünü doksanlara sık sık çeviriyor. Özellikle 2000'lerin ilk dönemlerine kadar uzanan da bir belleğimiz var. Örneğin, o dönemler faaliyet gösteren, Korsan Yayınevi'nden çıkan Rock ve Şiddet kitabı, rock müzik üzerine çıkan dergiler, Beyoğlu'nda filizlenen rock kültürü ve çok daha fazlası. Bunlar, bugünün insanlarının sık sık gözünü çevirip özlediği, imrendiği dönemlere işaret ediyor. Koray'ın bu kitabını ilk duyduğumda ben de o dönemlere uzanmaya çalışan biri olarak çok heyecanlandım. O nedenle kendisini kutluyor, emekleri için teşekkür ediyorum. İlk romanı Kadran Kadraj ile edebiyat dünyasına giren Sarıdoğan eğitimini de Türk Dili ve Edebiyatı üzerine yaptı. Daha sonra çeşitli yerlerde editör olarak görev yaptı. Şu anda da KalemKahveKlavye'nin genel yayın yönetmeni olarak işlerini sürdürüyor. Hadi konuşalım! Selam Mert. Editörlüğü ve yazarlığı seçmiş mektepli bir edebiyatçıyım. Genel anlamıyla gizem kurmacaları yazıyorum, anavatanım roman. Bir koldan da arşiv ve araştırma adalarına gidip geliyorum. Yazmadığım zamanlarda başkalarının yazdıklarını geliştirmeye, düzeltmeye çalışıyor ve bununla geçiniyorum. Sadece yayınevlerine değil alanlarımızın kesiştiği firmalara ve yazar adaylarının dosyalarına da geliştirici editörlük çözümleri sunuyorum. Sakarya Üniversitesi'nde Yeni Türk Edebiyatı alanında yüksek lisans yapmışsın. Tez konunu merak ediyorum. Ahmet Mithat Efendi'nin on sayı çıkardıktan sonra materyalizmden ve evrim kuramından sadece bahsettiği, yani herhangi bir savunmaya dahi girmediği yazıları nedeniyle kapatılan, kafir ilan edilen Mithat'ın da sürgününe neden olan Dağarcık dergisinin çeviriyazısını ve tahlilini yapmıştım. Sosyoloji, felsefe ve edebiyata dair önemli bir kaynak ama henüz basmaya tenezzül etmedi hiçbir yayınevi. Kadran Kadraj'dan önce KalemKahveKlavye vardı. Kadran Kadraj'ın da, sonraki kitaplarımın da yayımlanması, yazar ve editör olarak yaptığım her şey KalemKahveKlavye'yi kurmam ve orada yaptığım işte ısrarcı olarak kendimi ifade edebilmem sayesinde oldu. Kişiler kadar arşivciliğimizin de ihtiyaç duyduğu bir kitaptı. Eksiksiz ve bir yenisine ihtiyaç bırakmayan bir kitap değil elbette ama gerek dünü bugüne ve yarına bağlayan, gerek politik arka planından koparmadan mevzuyu gerçekçi bir yerden anlatan bir kitap olması sebebiyle önemli buluyorum. Kitap kısa sürede yazıldı çünkü malzeme hazırdı: 2015'te sadece Türkçedeki rock kitaplarını araştırmak istemiştim, kitap fikri yoktu. Sahaf ve kütüphane derlemelerini online bibliyografya olarak 3K'da Rock Kütüphanesi sekmesinde yayınlamıştım. Aradan geçen zamanda araştırmalarım, kişisel okumalarım ile işin içine fanzinler, dergiler, edebiyat da girdi ve bir Doksanlar Aurası oluştu. Bahsettiğim hazır malzemeyi kitaba dökmem bir ay kadar sürdü, öncesinde on sekiz günlük askerlik sürecinde kafamda planlamam için çok zamanım olmuştu zaten. Ben çocuktum abi. 2015'te döndüğüm, büyüdüğüm kasabada, Alanya'nın Mahmutlar kasabasında dayısının getirdiği dergiler ve kasetler sayesinde virüsü kapan ama kısıtlı imkanlardan ötürü bir türlü bol kaynağa, bol kasete ulaşamayan bir çocuktum. Öte yandan ne bulursam ne dinlersem de aklıma öyle kazıyordum ki hiçbir şeyi unutmadım. Son birkaç yılımın anıları karışıktır mesela ama çocukluğu çok net hatırlıyorum. Bir taraftan da politikanın konuşulduğu, çocukça sorulara da cevap verilen bir ailede olduğum için doksanların sadece o janjanlı kısmını değil, gri, tatsız kısmını da öğrendim büyürken. Bir de tabii, bu müziğin ve kültürün aşığı olmaktan hiç vazgeçmedim. Bunların bir gün kitap haline geleceğini hiç düşünmemiştim ama her durumda beni ben yaptılar. Nostalji, dozu fazla alındığında gerçekliğin yitmesine sebep olan potansiyel bir hastalıktır. Ama bu, güzel anıları da unutalım demek değil. Sorunun cevabının bir kısmı, zamanla kötü anıları hatırlamak istemediği için sadece iyileri kalıcı hale getiren zihinle ilgili. Bu, bireysel yaşantılarımızda da böyledir. E bir de Türkiye gibi, belleği zayıf, arşivciliği hem beceremeyen hem de arşiv yapmayı muteber bulmayan bir ülkede, geçmişin kötü kısımları da çabuk siliniyor. Öte yandan, 2000'ler o kadar kötü ki 90'lara rahmet okutuyor. O yapay, görece özgürlük ortamını, bütün ekonomik manevralara rağmen daha organik, daha insani duyguları barındıran şarkılarını, dizilerini özlüyoruz. Bunu özlemekte, hatırlamakta ayıp bir şey yok; ben de hala o şarkıları dinliyorum, çocuk da ergen de olsam o günlerden bu yaşıma taşıdığım tüm duygularıma o şarkılar, o dönemin ruhu fon yaptı ve yapıyor hala ama başta dediğim gibi, bunu yaparken bize yapılan, dayatılan olumsuzlukları unutursak asıl o zaman hataya düşeriz. Müzik kitapları, dergiler ve fanzinler, edebiyat olmak üzere üç bölüm... Bir de bunlar haricinde işin radyo ayağı var ama bir bütünlük oluşturmadığı, matbuattan ziyade sesle ilgili olduğu için kitaba eklemedim. Ayrıca bir dosya olarak KalemKahveKlavye'de yayınlayabilirim bir gün. Etkisi doğrudan: 12 Eylül önce herkesi çiğneyip geçiyor, yeterince öğüttükten sonra da asker postalları çıkıp yerine boyalı ayakkabılar geliyor çünkü yeni bir toplum dizaynı amaçlanıyor. Tüketen, eğlenen, sorgulamayan, gazeteden kupon kesen, senetlerle borçlanan, akşam Televole'sini, dizisini izleyip gündüz arabeskini, popunu dinleyip uyuşan bir toplum... İşte doksanlar altkültürü buna itiraz eden, bu tavrı kendine ifade aracı seçmeyi reddedenlerin oluşturduğu bir altkültür. Gerçekten müzik altmışlarda, yetmişlerde, seksenlerde ve doksanlarda bitti mi? Bunu şunun için soruyorum: Avrupa'daki gitar dergilerine baktığımızda hala ünlü rock müzisyenlerinin yirmili yaşlardaki fotoğraflarını görüyoruz. Bitmedi... Yaşlanmaya başlayan her kuşağın dünyayı kendisiyle birlikte bitiyor sanması çok acınası... Bu tuzağa hiçbir yaşta düşmem umarım. Türler, zevkler, tavırlar dönüşür, dönüşüyor. O fotoğrafların sebebi bir yanıyla ikonlaşmalarıyla, bir yanıyla da nostalji düşkünlüğüyle ilgili. Biz bugün yeni tarzları sevmiyoruz diye buna müzik bitti dersek komik duruma düşeriz. Müzik bitmedi; iyi ve kötü müzik var ve bunun sayısı da yaşayan insan sayısı kadar. Yeraltı Kütüphanesi bize ne, neler söylüyor? Bir iletisi de olmalı diye düşünüyorum. Ben ne kurmaca ne de kurmaca dışı hiçbir kitabımı mesaj vermek için yazmadım. Didaktik olmaktan da olanlardan da nefret ederim. Bir ihtiyaç gördüm, bu kültüre duyduğum bir borç da vardı, onu ödemek istedim kendimce. Gerçekçiliğe sıkı sıkı tutunarak anlattım derdimi, olan bu, bence şu şu sebepten böyle oldu dedim. Okur hangi mesajı almak isterse alabilir ama ben vermedim. Yeraltı Kütüphanesi ya da farklı bir konu hakkında eklemek istediğin şeyler varsa onları da alarak bitirelim. Çok teşekkür ederim. Ben çok teşekkür ederim Mert, keyifle cevapladım soruları. Söylemek istediğim şu: Erkeklik öldürür, İstanbul Sözleşmesi Yaşatır."} {"url": "https://gazetesanat.com/korkut-ata-film-festivalinden-trtye-turk-dunyasina-katki-odulu", "text": "Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından TRT'nin katkılarıyla bu yıl ilk kez düzenlenen Korkut Ata Türk Dünyası Film Festivali, Atatürk Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen ödül töreniyle sona erdi. TRT, ortak yapımları ile reyting rekoru kıran dizilerinin yapımcı, yönetmen, senarist ve oyuncularıyla destek verdiği ve TRT Avaz'dan canlı yayınlanan festivalin ödül töreninde TRT Genel Müdürü Mehmet Zahid Sobacı'ya Türk Dünyasına Katkı Ödülü takdim edildi. Türk milletine ait değerleri güçlendirmek ve sinema sanatıyla sürdürülebilmesi için temeller oluşturmak amacıyla düzenlenen Korkut Ata Türk Dünyası Film Festivali, Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenlenen ödül töreniyle sona erdi. Törene, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan Kültür Bakanları, TRT Genel Müdürü Mehmet Zahid Sobacı ve bin 400'e yakın oyuncu, yapımcı, kültür ve sanat camiasından isim katıldı. Gecede TRT Genel Müdürü Mehmet Zahid Sobacı'ya Türk Dünyasına Katkı Ödülü takdim edilirken, TRT Ortak Yapımı Mavzer filmi Kurmaca En İyi Senaryo Ödülünü kazandı. TRT'nin reyting rekorları kıran Alparslan: Büyük Selçuklu, Barbaroslar Akdeniz'in Kılıcı, Gönül Dağı, Teşkilat ve Masumlar Apartmanı dizilerinin yapımcı, yönetmen, senarist ve oyuncuları da geceye katılarak festivale destek verdi. Yönetmen ve senarist Fatih Özcan'ın ilk uzun metraj filmi TRT Ortak Yapımı Mavzer, Korkut Ata Film Festivali'nde Kurmaca En İyi Senaryo Ödülünün sahibi oldu. Yönetmen Fatih Özcan'a ödülü, Kazakistanlı usta sinema oyuncusu Assanali Asimov ve Kırgızistanlı oyuncu Kalipa Taştonova verdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/korno-sanatcisi-begum-gokmen-muzisyen-ve-enstrumani-vucudunun-bir-parcasi-gibi-oluyor", "text": "Müziğin ve tekniğin kusursuz bir sentezi olan, yurt içi ve yurt dışında başarılı konserlere imza atan akademisyen ve korno sanatçısı Begüm Gökmen ile sizler için görüştük, kariyeri ve müziğiyle ilgili güzel bir sohbet gerçekleştirdik. Müziğe oldukça genç yaşta başladım. 14 yaşında Bilkent Üniversitesi'nde Mahir Çakar ile başladım. Okulu 1 sene erken bitirerek İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nda çalmak üzere davet alarak İstanbul'a yerleştim. Mimar Sinan Üniversitesi'nde de master eğitimime başladım. Sanatta yeterlik de burada bitti. Halen aynı okulda doçent olarak çalışmaya devam etmekteyim. 2000 yılından 2008 yılına dek birçok önemli orkestrada Crr, Akbank, Milli Reasürans, İstanbul Filarmoni gibi orkestralarda korno grup şefliği yaptım. Bunun dışında 2004 yılında daha önce denenmiş ancak devamı sağlanamamış Türkiye'nin ilk ve en uzun soluklu bakır nefesli oda orkestrasını kurdum. Bu sene 17. senemiz, Golden Horn Brass ile yurt içi ve yurt dışında sayısız konserler verdim. Andante dergisinin her sene verdiği yılın oda müziği grubu ödülünü aldık. Korno ile 14 yaşında tanıştım ve o günden beri hayatımdaki rolü çok başka. Müzisyen ve enstrümanı, vücudunun bir parçası gibi oluyor, olmazsa zaten protez kol-bacak gibi oluyor ve karşılıklı birbirlerini reddediyorlar. O zaman enstrümanı bırakıyorsunuz. İyi ki böyle bir durum olmadı. Korno zor bir enstrüman. Ne kadar vakit geçirirseniz size o kadar alışıyor ve cevap veriyor. Refleksleriniz otomatik olarak hissediyor ne yapacağını. Bu ülkelere küçük yaşlarda iken gitme hayalim vardı hatta dünyayı gezme. Müzik bana bu şansı verdi. Mesleğimin güzel yanı kültür elçisi olarak, hem severek ve zevk alarak mesleğinizi icra ediyorsunuz hem de para kazanıyor ve ülkeleri geziyor, kendinizi ve müziğinizi tanıtıyorsunuz. Bizim planlarımız hep uzun vadeli olmak zorunda çünkü en yakın konser başvuruları bile bir sene önceden başlıyor. Festivallerde ise 2 sene önceden belirleniyor. Ama benim asıl hedefim Golden Horn Brass olarak dünyada ve Türkiye'de daha tanınır olmak, daha fazla konser vermek. Akademik hayalim ise profesör olup daha fazla iyi kornocu yetiştirmek ve Türkiye'de hocamın başlattığı Türk korno ekolunu devam ettirmek. İlk konser başvurularımızda bizden vermiş olduğumuz konser referansları isteniyordu. Yeni grup olarak konser vermeden nasıl referans verebilirdiniz ki. Bir yerden konser vermeye başlamamız gerekiyordu. İlk cesaret kırıcı olay buydu. Ama pes etmedim, defalarca başvuruları yineledim ve sonunda bir konser salonu verince diğerleri de onu referans alarak konser vermeye başladılar. Ben önce hocam Mahir Çakar'ı ilham aldım. Türk olarak Stuttgart Operası'nda solo korno görevini 25 yıl devam ettirmiş ve bizleri temsil etmişti. Ardından harika çocuk yasasıyla yurt dışında okumuş ve bugün yüzlerce konser veren ve bir dakikası boş geçmeyen devlet sanatçısı Gülsin Onay'ı örnek aldım... hem kişilik olarak hem de sanatı ve hiperaktifliği ile kendime çok yakın buluyorum. Teknik, okul yıllarında sürekli egzersiz yaparak ve çalışarak gelişen bir yöntem. Yıllar içinde de çaldığınız eserler ve yaş ile birlikte farklı yöntemler ediniyorsunuz. Bu da tecrübe sanırım. İlk solo repertuvarımı çaldığım eserler arasında en severek çaldıklarım arasından seçerek oluşturduğumu hatırlıyorum. Benim okuduğum dönemin şartları ile çok değiştiğini düşünüyorum. Olumlu anlamda gelişme var. Ben okurken kasetler vardı. Sonra Cd'ler geldi. İnternet son yıllarda tüm dünyaya ulaşmamızı sağladı. Dolayısıyla Berlin Filarmoni'nin konserlerini internet üzerinden canlı dinleyecek boyutlara geldik. Çocuklar ve gençler her türlü klasik müzik notası ve kaydına diledikleri an ulaşabiliyorlar. Dolayısıyla seyirci ve ulaşılabilirlik klasik müziği daha da geliştiriyor, seyirciyi arttırıyor. Benim en büyük hayalim Berlin Konzerthaus'ta konser vermekti. Grubumla o sahnede yer aldık ve konser verdik. En unutulmaz konser benim için buydu. Müzisyenlikte yetenek % 20, çalışmak % 80 derler. Kesinlikle katılıyorum. Başarılı olmanın tek yolu çok tekrar etmek ve çalışmaktır. Ama harika müzisyen olsanız da şansınız olmazsa yine yollar açılmaz. Şans da önemli faktördür. Doğru insanlarla doğru yollarda karşılaşmanız gerekir. İletişiminizin çok iyi olması gerekir. Akademisyen olmak için başka faktörler gerekir. Doğru eğitim ve iyi akademik kariyer için bu yola baş koymanız gerekir. İdealist olmak en önemli konudur bence. Bir de çalıştığınız kurumun ileri yıllarda kariyerinizin devamı için sizi desteklemesi çok önemlidir. Müzik ruhun gıdasıdır ve her enstrüman ruhumuzun gıdasının tuzu biberidir. Begüm hanımı yürekten kutluyorum, genç yaşında, çok çalışarak, en büyük hayalini gerçekleştirmiş ama yetmez, şimdi daha büyük hayallerin peşinden koşmalı ki biz de zevkle, keyifle kendisini takip edelim. Müzik dünyasına renk kattığı için tekrar teşekkür ediyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/kosuyorum-oyleyse-varim-ronkenin-yildiz-avi", "text": "Kitapları 15 dile çevrilen ödüllü yazar Jef Aerts'in yazdığı Ronke'nin Yıldız Avı, dostlukla, çabayla, hayal gücüyle sınırları zorlayarak aşmanın aslında o kadar da zor olmadığını anlatan, okuyana ilham olacak bir kitap. 1972 yılında Belçika'da doğan ve çocuk kitaplarıyla tanınan Jef Aerts'in yazdığı, Yusuf Yelkenci çevirisiyle İlk Genç Timaş etiketiyle yayımlanan Ronke'nin Yıldız Avı kitabında Ronke'nin yaz tatilini geçirmek için katıldığı gözlemevi kampının öğretmenlerinden Malika her ne kadar bu sözleri oradaki öğrencilerin evren hakkındaki düşüncelerini geliştirmek için kullansa da biz bunu Ronke'nin dünyasına entegre edebiliriz. Zira kendisi görme engelli olmasına rağmen meteor gibi koşan bir çocuk. Dalgakıranlar, upuzun kumsallar, bayırlar ona vız geliyor. Bir koşmaya başlarsa, onun önünde durmasanız iyi olur! Zilveren Griffel 2019, Laureate Ibby Honour List 2020, Nomination Children's and Youth Jury 2020 ve KIMISiegel 2020 ödüllerinin sahibi, kitapları 15 dile çevrilen Jef Aerts, Ronke'nin Yıldız Avında tek solukta okunacak, okuyana ilham olacak bir kitap sunarken arkadaşlık, aile gibi kavramların altını çizmekten geri kalmıyor. Ayrıca fon olarak kullandığı gözlemevinde Malika'nın küçük yaştaki öğrencilere evren gibi büyük konularla ilgili hayal güçlerini sınırlamaya zorlatması da düşünmenin, sorgulamanın ve en önemlisi de soru sormanın önemine vurgu yapıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/koto-sanatcisi-atsuko-suetomi-ile-soylesi", "text": "Merhabalar. Ben Koto Sanatçısı Atsuko Suetomi. Koto, geleneksel bir Japon müzik aletidir. Bir sanatçı olarak Koto müziği aracılığıyla insanlıkla barış, esenlik ve umut duygularını paylaşmak istiyorum. Muzik eğitimime 7 yaşındayken piyanoyla basladım; fakat piyano derslerim uzun soluklu olmadı. Bir müddet sonra koto çaldığımda Koto müziği ile kendim arasında müthiş bir uyum hissettim. Klasik koto hocalık diplomasını aldıktan sonra eşşiz modern Koto Virtüözü Tadao Sawai ve eşi Kazue Sawai'nin müziği ile tanıştığımda çok etkilendim. Klasik koto dünyasında olmayan bu müziğe hayran kaldım. Ardından Sawai Hoca'nın öğrencisi oldum ve Sawai Hoca'nın profesör olarak görev yaptığı üniversitenin Japon Müziği bolümünde okudum. Koto, Japon geleneksel bir müzik aletidir. Paulownia tree/Polovnia ağacından yapılmıştır. 13 tellidir, Japonya'ya özgü arp veya kanun gibi bir çalgıdır. Japonya'da yaklaşık 2000-3000 yıldan bu yana çalınır. Günümüzde çalınan koto yaklaşık 1000 yıl önce Çin'den gelmiştir. Ondan sonra Japon kültürüyle uyumlu müzikler dönemi başlamıştır. Kotoyla, gelenekselden modern müziğe kadar çok çeşitli müzikler çalınabilir. 2005 yılının Ekim ayında Japonya Büyükelçiliği ve Istanbul Japonya Başkonsolosluğu tarafından organize edilen konser turu için Türkiye'ye geldim. O zaman bu ülkede yaşayabileceğimi düşündüm ve içimden böyle bir karar aldım. Nedenini bilmiyorum ama Tanrı'dan verilen bir görev gibi bunu içimde hissettim. Ondan sonra özel bir kurumun desteğiyle Türkiye'de yaşama fırsatı elde edip Şubat 2007'de Istanbul'da yeni hayatıma başladım. Çok şükür ki harika Türk müzisyenler ile buluşup birlikte projeler, konserler, albümler yapabildim. Ayrıca Koto öğrenmek isteyenler için ders ve atölyeler başlattım. 2014'te Japon Müziği ve Sanatlar Derneği'ni Ankara'da kurduk ve bu Derneğin hem kurucusu hem de ben onursal başkanı oldum. Sağ olsunlar, burada Japonya ve Japon kültürünü seven ardakaşlarım sayesinde şimdiye kadar çok güzel projelere imza attık. Bu güzel sorunuz için çok teşekkür ederim. Çünkü Kuş gibi sanat hayatımın büyük bir noktasında çıkmıştı. Kuş gibi den önce ben sadece kendi isteğimce, kendi tercihlerime göre yaşıyordum. Yaşamımın amacının ne olduğunu anlamadım. Ama bir gün uyandım! Tanrı'nın bana verdiği sevgiyi ve bereketi fark ettim. Mesih İsa'nın yolunda yürümeye başladıktan sonra Tanrı tarafından verilen armağanları paylaşıp iyilik yapmak için yaşıyorum! Kuş gibiyi ilahi bir albüm olarak adlandırabiliriz. Çünkü Mesih İsa'dan dinleyicilere esenlik ve şifa olsun diye dua ederek kayıt yaptım. 2014 yılından itibaren Türkiye'deki öğrencilerimle Japon Müziği Topluluğu'nu kurduk. Topluluk kurulduktan birkaç sene sonra da Japon Müziği ve Sanatları Derneği'ni kurduk. Aslında benim koto öğrencilerim çok güzel, düzgün, akıllı ve çalışkandırlar. Onlar benim gururum... Derneğin ilk Başkanı Ayşegül ATMACA Hanım Japonya'da Türkiye Büyükelçiliğinde çalışmış, emekli olduktan sonra bir kültür-sanat ajansı kurdu. Üyelerimiz arasında, Japonca uzmanı, seramik sanatçısı, ressamlar, müzisyenler, edebiyatçılar... çok çeşitli uzumanlar var. 2022 yılında seçilen yeni Başkanımız Neslihan NOYAN Hanım İkebana öğretmenidir. Japon müziği ve sanatlarını Türkiye'de tanıtmak için emek veriyoruz. Bu yolda Türk Japon Vakfı bizlere çok destek veriyor; hatta Vakıf binası içerisinde Derneğimize bir oda da verdi. Türk Japon Vakfı, Japonya Büyükelçiliği, İstanbul Japonya Başkonsolosluğu başta olmak üzere belediyeler, üniversitelerle festivaller, kongreler organize edip konser, sergi, seminer, atölye, söyleşi gibi faaliyetler sürdürüyoruz. Kişisel olarak; ciddi hasta olan bebekler ve çocuklara yardım etmek için de çalışıyorum. 2022 yılının Nisan ayında Japonya'dan uluslararası Arp Sanatçısı Yuki Miyata Hanım Türkiye'ye gelecek; ilk konserimiz gerçekleşecek. Flüt Virtüözü Bülent Evcil Bey ve genç Flüt Yıldızı Onur Türktaş Bey de bize eşlik edecekler. Ayrıca bu yıl tamamlamak istediğim Koto ile Anadolu Müziği Yolculuğu albüm projem var. Çocuklar için değerli bir proje yürüten aynı zamanda koto öğrencim Elif Yelis Hanım ile de çocuklara geleneksel müziği ve sanatları tanıtma projemız başladı. Bu dünyada olduğum sürece elimden gelene kadar iyilik için koto çalmak istiyorum. Güzel bakışınız ve sorularınız için teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/kotulugun-dogasi", "text": "Kötülük nedir sorusu özünde basit gibi görünen ama zor olan o sorulardandır. Tıpkı sanat ya da evren gibi cevabı bir defada verilemeyecek ve en kapsamlı tanımı dahi eksik kalacak bir kavramdır. Mauirizio Cattelan'ın yapmış olduğu diz çöken Hitler heykeli de seyircisini kötülüğün doğası üzerine düşündürmeyi hedefler. Heykele aşağıdan yukarı doğru bakıldığında diz çökmüş dua eden bir çocuğun bedeni görülür. Ancak suratına bakıldığında ikinci dünya savaşını başlatarak milyonlarca insanın ölümüne neden olmuş açgözlü bir adamın suratı görülür; Adolf Hitler. Sanatçı, soyut bir kavram olan kötülüğü Hitler yüzüyle somutlaştırarak seyircisine bir tanımlama yapar. Çocuk formunda yapılan beden ise masumiyeti simgeler. Kötülüğün ve masumiyetin bir arada gösterildiği eser, bir mesaj vermek için kullanılır: Faşist de olsa, büyük bir katil de olsa bir zamanlar masum, zararsız ve dindar bir çocuktu. O çocuğun öğrendikleriyle, maruz kaldıklarıyla, ona aşılananlarla canavarlaşmasına bir göndermedir. Söz konusu eleştiri seyircisine, buna sen de neden oldun der. Eser, toplumsal koşulların insanları ne kadar derinden etkileyebildiği ve aldıkları kararları hangi noktalara çekebileceğine yönelik güzel bir eleştiri barındırır. Benzer bir eleştiri de Hannah Arendt tarafından yapılır. Ona göre uygun koşullar altında herkes kötü olabilir. Söylenenlerin aksine Arendt, Nazilerin yaptıklarından halkın haberdar olduğunu ve bu duruma rıza gösterdiklerini savunur. Zor koşullar ve çaresizlik bir canavarın doğması için yeterli uygun koşulları sağlar. Cattelan da Arendt'in düşüncesini onaylar gibidir. Hepimizin gözünde büyüttüğü ve bizden daha farklı olması gerektiğini düşündüğü kötülük ise Arendt'e göre son derece sıradandır. Kötülüğün Sıradanlığı kitabında Arendt, Nazi subayı Adolf Eichmann'ın dış görünüşünü ve yakalandıktan sonra duruşmadaki hallerini betimleyerek onu anlatır. Arendt, Fazlasıyla normal, ortalama, hatta basmakalıptı: sıradan bir devlet memuruydu. Dünyanın en sıradışı cinayetlerinden sorumlu bu adam, bunları olabilecek en sıradan güdülerle, iyi bir vatandaş olma isteği, terfi etme gayreti, görev duygusu ve nezih toplum inancıyla işlemişti. Eichmann da kötülük bir ihlal, bir yasa tanımazlık ya da bir kural dışılık değil, tersine daha baştan yasaya boyun eğmekti der. 1961 yılında yapılan milgram deneyi, bir canavarın nasıl doğabileceğine yönelik güçlü bir örnek oluşturur. Milgram deneyi, kişilerin vicdan ve görüşlerine rağmen otoriteye karşı boyun eğerek emirleri yerine nasıl getirdiğini ortaya koyar. Bu deney ayrıca sürü psikolojisinin birey üzerindeki güçlü etkisini de gözler önüne serer. Deney içerisinde 3 kişi bulunmaktadır. Aktör, araştırmacı ve denekten oluşan bu deneyde, deneğe ufak bir şok dalgası verilerek, aktöre birkaç kelime öğretmeye çalışmasını bunu yapamaması halinde ona şok vermesini belirtir. Gerçekte ise aktör deneğin sorularını kasti olarak bilemeyecek ve denek, aktöre şok uyguladığını sanacak ancak aktör rol yapacaktır. Denek soruları bilemeyen aktöre şok uyguladıkça aktör çığlık atmakta ve acı içinde bağırmaktadır. Denek, aktörün inlemelerine dayanamayarak her durmak istediğinde araştırmacı; lütfen devam edin, devam etmeniz çok önemli, deneyi sonuna kadar götürmelisin gibi cümleler kurarak deneği devam etmeye teşvik eder. Araştırmanın sonunda 40 denekten 26 tanesi emirlere uyarak aktörün tüm yalvarışlarına rağmen şok vermeye devam eder. Bu deneyden yola çıkarak iki teori öne atılmaktadır. Törecilik teorisi; bireyin karar alacak donanıma sahip olmaması halinde kararları üst mevkideki insanlara bırakarak kurallara uyması. Diğeri ise Aracılı Durum Teorisi; bireyin devletin ya da kendinden güçlü bir mekanizmanın isteklerini yerine getirirken sergilediği davranışlardan kendisini sorumlu tutmadığıydı. Toplumsal kurallar ne kadar acımazsız olursa o toplumu oluşturan bireylerde o kadar acımasız olacaktır. Tıpkı Eichmann gibi daha iyi bir toplum inancı ile otoriteye sadakat göstererek işlenen suçtan birey kendini sorumlu tutmayacaktır. Cattelan da eserinde anlatmaya çalıştığı gibi canavarları toplumlar ve koşullar yaratır."} {"url": "https://gazetesanat.com/koy-enstitulerinin-82-kurulus-yil-donumu-beylikduzunde-kutlandi", "text": "Cumhuriyet devrimlerinin eğitim alanındaki en önemli uygulamalarından Köy Enstitüleri'nin 82. Kuruluş Yıl Dönümü, Beylikdüzü'nde düzenlenen etkinliklerle kutlandı. Beylikdüzü Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi'nde; Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç ve Köy Enstitüleri fotoğraflarının yer aldığı Köy Enstitüleri Arşiv Fotoğraf Sergisi açılışı ile başlayan program Yücel'in Çiçekleri adlı belgesel film gösterimi ile sona erdi. Beylikdüzü Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi'nde gerçekleşen programa; Beylikdüzü Belediyesi 1. Başkan Vekili Serdal Mumcu, belediye meclis üyeleri, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Başkanı Zihni Aydın ve çok sayıda öğrenci katıldı. Beylikdüzü Sahnesi Fuaye Alanı'nda Köy Enstitüleri Arşiv Fotoğraf Sergisi açılışı ile başlayan etkinlik, eğitmen Nihat Böke ve Zihni Aydın'ın katılımıyla gerçekleşen Köy Enstitüleri konulu söyleşi ile devam etti. Söyleşinin ardından ise Köy Enstitüleri Projesi'ni dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç'un yaşam hikayeleri üzerinden anlatan 'Yücel'in Çiçekleri' adlı belgesel film, katılımcılar tarafından büyük bir ilgiyle izlendi. Köy Enstitüleri'nin kuruluş yıl dönemi kapsamında düzenlenen sergide konuşan Beylikdüzü Belediyesi 1. Başkan Vekili Serdal Mumcu, Cumhuriyetin temellerinin atılmasında Köy Enstitüleri'nin önemine vurgu yaparak, Köy Enstitüleri'nin yetiştirdiği nesillerin öğrencileri olmaktan mutluluk ve gurur duyuyoruz. Tabii ki bunu söylerken yeni nesil öğretmenlerin de hakkını yememek lazım. Onların da bu çizgiyi takip ettiğini biliyoruz. Bugün ülkesine bağlı, vatansever, yaşadığı ülkenin şartları ve koşullarından haberdar olan öğretmenlerle nelerin başarıldığına hepimiz şahitlik ediyoruz. Bu sebeple öğrencilerin sorgulayarak öğrenmelerini ve sürekli okumalarını rica ediyorum. Yaşayarak öğrenin. Köy enstitülerinin amacı da buydu aslında. şeklinde konuştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/kral-ubu-yeni-sezonda-da-sahnelerde", "text": "Sarı Sandalye tiyatro topluluğu, Fransız oyun yazarı Alfred Jarry'nin klasikleşen oyunu Kral Übü uyarlaması ile sezonu açtı. Geçtiğimiz sezon DasDas, Zorlu PSM %100 Stüdyo Sahnesi, ENKA Açık Hava Tiyatrosu, Hann Sahne gibi birçok sahnede gösterim yapan Kral Übü, bu sezon da yine çeşitli sahnelerde tiyatro severlerle buluşacak. Türkiye'den ve dünyadan önemli edebiyat eserlerinin sahne uyarlamalarına odaklanan ve bu yolla tiyatro sanatına yeni bir bakış açısı getirmeyi hedefleyen Sarı Sandalye, absürt edebiyatın önemli isimlerinden Fransız yazar Alfred Jarry'nin dünyaca ünlü oyunu Kral Übü uyarlamasıyla bu sezon da sahnelerde. Doğa Nalbantoğlu'nun yönettiği, ışık tasarımını Samet Acar'ın, özgün müziklerini Göksu Işık ve Gökhan Öcal'ın yaptığı Kral Übünün oyuncu kadrosunu, Canan Günaştı, Denizhan Çay, Emirhan Altunkaya, Emre Yıldızlar, Gökhan Öcal, Göksu Işık, Gül Doğa Selvi, İrem Kalaycıoğlu, Kayra Belen Yardımcı ve Şeyiba Ceren Ülgen oluşturuyor. 7 Nisan 2022 Perşembe günü ENKA Sanat'ta özel gösterim ile prömiyer yapan Kral Übü, geçtiğimiz sezon boyunca İstanbul'un çeşitli sahnelerinde seyirciyle buluştu. 12 Ekim'de DasDas'ta, 13 Ekim'de Kanyon Hann Sahne'de gösterim yaparak sezonu açan Kral Übü, 12 Kasım Cumartesi akşamı 20.30'da Sahne Pulcherie'de, 16 Kasım Çarşamba akşamı 20.30'da Kanyon Hann Sahne'de, 23 Kasım Çarşamba akşamı 21.00'da DasDas'ta izlenebilir. Biletlere ise tiyatrolar. com. tr ve Mobilet üzerinden ulaşılabilir. Edebiyat ve tiyatro tarihinin en önemli metinleri arasında yer alan Kral Übü, Polonya Kralı Venceslas'a suikast düzenleyerek onun yerine geçen Übü Ailesi'nin hikayesine odaklanıyor. Metin, ünlü İngiliz yazar Shakespeare'in Macbeth, Hamlet ve Kış Masalı oyunlarına pek çok gönderme içerirken, tarihteki tüm zorba ve diktatörlere selam niteliği taşıyor. Özgün ve canlı müzik performanslarıyla da öne çıkan oyunda Rock, Pop, Blues gibi batı müziği örnekleri ile Türk Halk Müziği, Arabesk, Fantezi karışımı Alaturka müzikleri elektro gitar ve bağlamaya eşlik eden çeşitli enstrümanlarla icra ediliyor. çiziyor ve ekliyor; Fakat amacımız hali hazırda görünür olanları aynı yöntemlerle göze sokmak değil. Güç sahiplerinin eleştirisinin bile belli bir tarz ve biçimle yapılmasının ancak tüm olumsuzlukların vasat mizah formları içinde görünmez hale gelmesine yol açtığını düşünüyoruz. Tiyatro serüvenine 2014'te Georges Perec'in Ücret Artışı Talebinde Bulunmak İçin Servis Şefine Yanaşma Sanatı ve Biçimi adlı eserini sahneye uyarlayarak başlayan Sarı Sandalye, prömiyerini IKSV'nin düzenlediği 19. İstanbul Uluslararası Tiyatro Festivali'nde yaptı ve Seyirci Ödülleri'nde Umut Veren Yeni Tiyatro Topluluğu ve Ekin Yazın Dostları'ndan Yılın En İyi Komedisi ödüllerini aldı. Bir sonraki yıl Knut Hamsun'un aynı adlı romanından uyarladıkları Açlık oyunu, Ekin Yazın Dostları'nda Yılın Küçük Salon Oyunu, Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Ödüleri'nde HDI Sigorta Özel Ödülü ve Direklerarası Seyirci Ödüleri'nde Özgün Tiyatro Müziği ödüllerine layık görüldü. Yazılışının 40. yılında Ferit Edgü'nün romanından sahneye uyarlanan O / Hakkari'de Bir Mevsim projesi, topluluğun üçüncü oyunu ve üçüncü roman uyarlamasıdır. Ekin Yazın Dostları -Yılın Teması Özgürlük Ödülü alan oyun, ilk gösterimini 20. İstanbul Uluslararası Tiyatro Festivali'nde gerçekleştirdi. Topluluk, edebiyat uyarlamalarıyla başladığı sanat yolculuğuna Jean-Luc Lagarce'ın Evdeydim ve Yağmurun Gelmesini Bekliyordum oyununu sahneleyerek devam etti ve hemen ardından epik tiyatronun kurucusu ünlü Alman yazar Bertolt Brecht'in kısa oyunlarından biri olan Düğün uyarlamasıyla serüvenine hız kesmeden devam etti. Son oyunu Kral Übü, prömiyerini, 7 Nisan'da ENKA Sanat'ta yaptı."} {"url": "https://gazetesanat.com/kralicenin-golgesi-koc-universitesi-cocukta-yayimlandi", "text": "Cybele Young'ın yazıp resimlediği Kraliçenin Gölgesi isimli kitap Koç Üniversitesi Çocuk'ta yayımlandı. Çok sayıda ödül kazanan Kraliçenin Gölgesi, hem düşsel anlamda zengin hem de bilimsel gerçeklerle dolu bir dünya yaratıyor. Kraliyet şenliği gecesi ve Kraliçenin balosu doruk noktasında. Aniden bir şimşek çakar ve ardından her şey karanlığa bürünür. Işıklar tekrar yandığındaysa cüretkar bir soygun açığa çıkar. Biri Kraliçenin gölgesini çalmış!"} {"url": "https://gazetesanat.com/krank-art-gallery-barok-ev-adli-sergiye-ev-sahipligi-yapiyor", "text": "KRANK Art Gallery, 6 EKim-20 Kasım tarihleri arasında Zeynep Beler, Damla Yalçın, Güçlü Öztekin, Sinan Logie ve Güneş Terkol'un eserleriyle yer aldığı Barok Ev isimli karma sergiye ev sahipliği yapacak. Mekan ne salt bir soyutlama ne de sadece somut fiziksel bir şeydir. Bütün boyutları ve biçimleriyle, hem kavram hem de gerçekliktir, yani toplumsaldır. Bu yüzden ilişkiler ve biçimler bütünüdür. Cansız, sabit, durağan değil, canlı değişken ve akışkandır. Sanatçılar Zeynep Beler, Damla Yalçın, Güçlü Öztekin, Sinan Logie, Güneş Terkol, KRANK Art Gallery'de gerçekleşecek karma sergide eserleriyle mekanların birbirlerinin içinden akış ve dönüşünü ve aralarındaki çatışmaya karşın içiçe geçişlerini araştırmaktadırlar. Bu akışlar ve çatışmalar ki farklı zamanlarla bir diğerinin ya da öncekinin üzerine yerleşir, çatışır ve mevcut mekanı oluşturur. Branka Arsic bir makalesinde, sonunda kayıplara karışan Thoreau'nun ev imgesi ve Deleuze'ün Barok Evini birlikte düşünür. Mekan kavramının geçişgen doğasını içeren evleriyle Thoreau ideolojik ev tanımını ortaya koyar. Onun eve benzemeyen evleri kimi zaman, içinden geçen her devinimle değişen, nihai şeklini almayan, bulut gibi bir ev ya da bataklık ev, kimi zaman da merdiven ev olarak karşımıza çıkar. Thoreau'nun merdiven evinde zamanlar için ayrılmış odalar bulunmaz, geçmiş temsil edilemez, gelecek de öyle her ikisi için birer ön oda ve arka oda yoktur, içle dışın birbirinden ayırt edilemediği bir süreklilik vardır. Merdiven, oluşun mekanıdır. Sanatçı Güneş Terkol'un Japon bağlama teknikleri ile boyadığı Uçuşan adlı eserin kumaşında ortaya çıkan izler uçuk mavi mimari bir etki yaratmaktadır. Bu zeminin içinde yer alan üç figür akışkan bir değişime geçiş yapar. Merdivende salınan kadın, uçan kuş ve açılan kapı arasından rüzgarlar geçip gitmektedir. Evseme adlı enstalasyonunda Damla Yalçın iç mekanın içsel değeri üzerine yapılan fenomenolojik bir yaklaşımla anılarının ve hayallerinin bir sentezini sunmaktadır. Mekanlarının poetik temeline anılardan çok şiirsel imgeleri ile dokunur. Bunu yaparken kendi yaşam alanına ait bitkileri kurutup, el yapımı kağıtlar yapar. Bir nevi bitkilerin de kimliklerini kullanır. Barok Evin ilk katında dünyayı buyur eden bütün duyularıyla beden oturur. İkinci katta bedeni ve bedene her yandan sızan yaşamı izleyen tin oturur. Buradaki ilişki kategorik olmaktan uzaktır, Çünkü katlar arasındaki biteviye gelgitte benlik veya kimlik kurgulanır. Duyumların kesintisiz varlığı ve değişkenliği, kimliğin donup kalmasının önüne geçer. bütünüyle bedenseldir, ne de henüz zihinde işlenmediği için bilgiye ya da kimliğe dönüşmüştür. Bir arada-oluş'tur. Barok evde, üst katta oturan ve dünyayı kendine doğru akıtıp olana bitene yukarıdan anlam veren bir karanlık oda bulunmaz. çünkü duyuların dolayımından geçen bilgi üst katı da değiştirmeyi sürdürür, böylece her şey her an, küçük de olsa değişiklik geçirerek oluşmayı sürdürür. Sergi 6 Ekim -20 Kasım tarihleri arasında KRANK Art Gallery'de görülebilecek. - Görsel: Guclu-Oztekin_Kalip-_-Mould-2010-Kraft-Kağidi-üzerine-Karişik-Teknik-_-Mixed-Media-on-Kraft-Paper-55-x-50-cm-low-res-small- - Güneş Terkol - Güçlü Öztekin_(GO405)_2012, _Nameless_50, _acrylic_on_kraft_paper, _76_x_98_cm1"} {"url": "https://gazetesanat.com/krank-art-gallery-beyaz-korluk-sergisine-ev-sahipligi-yapiyor", "text": "KRANK Art Gallery, 5 Şubat- 13 Mart 2021 tarihleri arasında Seda Boy'un 'Beyaz Körlük' sergisine ev sahipliği yapıyor. Beyaz Körlük sergisinde kör olma durumuna farklı bir bakış açısıyla yaklaşan sanatçı, çalışmalarında, günlük akışta kendimize odaklı yaşarken, bakmadığımız şeylere bakıp onları görünür hale getirmek istiyor. Seda Boy'un karışık teknik ile ürettiği toplam 17 parçadan oluşan enstalasyonunda, soyutlanmış göz formları ve fotoğraflar yer alıyor. Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli yazar Jose Saramago'nun Körlük adlı romanı sanatçı Seda Boy'a Beyaz Körlük sergisinde, kör olma durumuna farklı bir bakış açısıyla yaklaşmasında yol gösterici olmuştur. Jose Saramago bu romanında körlüğü, hem bireysel bir talihsizlik hem de sosyal bir felaketin metaforu olarak kullanır. Yalnızca toplumsal çürümenin değil, en çaresiz anda yeni bir etiğin ortaya çıkışının büyüleyici bir öyküsünü yazmıştır. Antik Yunanistan'da Klasik Dönem aralığında yaşamını sürdürmüş olan filozof ve bilge Aristo beş duyumuzdan en felsefi olanının görme duyumuz olduğunu söylemiştir. Bilgiye ulaşma gücümüzde en yetkin olan duyumuzdur. İnsan, içgüdüsel olarak hem görmeyi hem de bilmeyi arzular. Bilmek, özünde entelektüel görüştür. Platoya göre içgörüye giden yol temelde hayal gücü ve görmeden geçer. Bilmekden önce bizi gerçeğe yönlendirecek görüntüleri ve fiziksel şeyleri görmemiz gerekir. Aklımızın gözüyle görmeden önce gözlerimizle görürüz. Yaşamakta olduğumuz postmodern çağda insanın görme yeteneği gün geçtikçe azalmaktadır. Dünya dev bir gösteri haline gelmiştir ve bizler onun açgözlü izleyicileri ve tüketicileriyizdir artık. Sahip olduğumuz şeyleri kaybetmekten korkarız ve kaybetmemek için gerekirse kör bile oluruz. Saramago'nun hikayesinde bugün yaşadığımız dünyanın geldiği noktanın sebebini tarif eden şey, bireylerin ve dolayısıyla toplumun kör oluşudur. Kaostan çıkış ve yeniden özgürleşme, bireylerin gözlerini açmasıyla başlar. Seda Boy, çalışmalarında, günlük akışta kendimize odaklı yaşarken, bakmadığımız şeylere bakıp onları görünür hale getirmek istemiştir. Seda Boy'un enstalasyonlarında anatomik bütünlüğüne en yakın formlarda soyutlanmış olan gözlerin mercek etkisinden faydalanarak, sanatçının fotoğraflarına yakından bakma olanağı buluruz. Saramago'nun kahramanlarında da gördüğümüz gibi insan her koşulda sığınağı olan evine ulaşmak ve kendini dışarıdan izole etmek arzusundadır. Seda Boy'un fotoğraflarında, mekanı dışarıyla ilişkilendiren, şeylere yaklaştırıp uzaklaştıran kimi zaman da şeylerden koruyan pencereler sıkça yer alır. Pencereye sırtını dönen bedenler, ulaşılmaz olduğu halde demirlenmiş olan pencereler, terkedilmiş mekan ya da yalnızlaşan insanın yok oluşunu anlatırlar izleyiciye. Bir başka fotoğrafta günlük karmaşada bir şeylere yetişmeye çalışan ve bu koşuşturmacada kendine kapanıp, çevresinden kopan insan kalabalığını görürüz. Geldikleri ve gittikleri yer belirsizdir ve bunun tedirginliği bize yansır. Jose Saramago'nun ifadesiyle Bizim kendi ölçeğimizde gerçekleştirebileceğimiz tek mucize yaşamayı sürdürmektir. Kırılgan yaşamımızı tüm kırılganlığı ile korumaktır. Yaşamın kendisi de bir kör gibi ne yöne gideceğini belki bilmiyordur, bize aklını bağışladıktan sonra kendini bizim ellerimize teslim etmiştir. Yaşamın devamlılığı için mücadele gerekir ve mücadele de bakıp görmekle başlar. Sanatçının gözü, dünyayı görür. Dünyada tablo olmak için eksik olanı, tabloda kendisi olmak için eksik olanı, palette tablonun beklediği rengi ve bitirildiğinde, bütün bu eksikliklere yanıt veren tabloyu görür. Durmadan değişen doğanın işaretlerini okuma becerisi ile sanat, hayal gücünün iktidarını hatırlatarak, kapatıldığımız göstergeler imparatorluğunda bu illüzyondan kurtulmak için bir fırsat sunmaktadır bize. Seda Boy 1991 yılında Sakarya'da doğdu. Eğitimini 2017 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Seramik ve Cam Tasarımı Bölümü'nde tamamladı. Sanatçı, çalışmalarında; toplumsal, güncel, tarihsel ve politik olayların insan üzerinde yarattığı tahribatı irdeler. Üretiminde ana malzemesi olan seramik ve cam dışında farklı malzemeler kullanmaktadır. Farklı disiplinler ile çalışarak ortaya çıkardığı çalışmalarını izleyiciye ya da katılımcıya sunar. Sanatçı bazı çalışmalarına ışık ve sesi de dahil ederek anlatımı desteklemektedir. Sanatçı, genellikle siyah beyaz renkleri tercih ederek, tekrar eden birimler halinde enstalasyonlarını oluşturmaktadır. Yalın bir ifadeyle ürettiği çalışmalarında izleyicinin verilen duyguya odaklanmasını ister. -Düşler Ülkesi:Troya, Çanakkale Piri Reis Müzesi, Çanakkale, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Darphane-i Amire, İstanbul 2018 -BASE, Galata Rum Okulu, İstanbul 2017 -2. İstanbul Seramik Sanat Günleri, Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi, İstanbul 2015 -M. S. G. S. Ü Seramik ve Cam Tasarımı Bölümü, Osman Hamdi Bey Sergi Salonu, İstanbul 2015 -9. Uluslararası Muammer Çakı Seramik Yarışması, Çağdaş Sanatlar Müzesi, Eskişehir 2015"} {"url": "https://gazetesanat.com/krank-art-gallery-bir-baskasi-icin-ben-sergisine-ev-sahipligi-yapiyor", "text": "KRANK Art Gallery 3 Nisan- 16 Mayıs tarihleri arasında Aslı Narin'in Bir Başkası İçin Ben adlı kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Aslı Narin yeni sergisinde insanın doğa ile arasındaki tanıdıklıkların resimsel bir kaydını alıyor. Doğayla ilişki kurmanın yollarını araştıran ve bireyin iç dünyasındaki farklı iklimlerin izini sürme temalarını sıkça işleyen Aslı Narin, son dönem araştırmalarını, ilk aşamalarını kozmik farkındalık, biraradalık, bağlanma ve köklenme konuları çevresinde yaptığı okumalar üzerinden sunuyor. Aslı Narin, Bir Başkası için Ben adlı sergisinde, eserlerini, adını baskı üretiminde kullanılan cyan mavisi solüsyonundan alan, alternatif baskı tekniği Cyanotype ile üretiyor. Ultraviyole ışıkta pozlanma sonucunda oluşan rastlantısal imgeler, sanatçının orman yürüyüşlerinde karşılaştığı birbirine sarılmış ağaç kökleri ve dalların görüntülerini tekrarlıyor. Narin, iki ayrı baskı serisine eşlik eden Bir Arada Varolmanın Kırılganlığı başlıklı video işiyle, insanın doğa ile arasındaki tanıdıklıkların resimsel bir kaydını alıyor. Sergi 3 Nisan- 16 Mayıs tarihlerinde KRANK Art Gallery'de ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/krank-art-gallery-larissa-arazin-sark-garp-sergisine-ev-sahipligi-yapiyor", "text": "KRANK Art Gallery, sanatçı Larissa Araz'ın, Türkiye'nin Doğu'sunda ve Batı'sında gelişen süreçlerin karşılaştırmasını yaptığı, 10 yıllık bir süreye tanıklık eden, bir fotoğraf serisi olan Şark & Garp sergisine ev sahipliği yapacak. Şark & Garp, 8 Haziran -22 Ağustos 2021 tarihleri arasında sergilenecek. Diğer yanda ülkenin Doğu coğrafyasında çekilmiş fotoğraflar ise uysal olmayan bedenlerin taşlaşma sürecinin, muhtemelen sona ermesi imkansız olsa da, hala devam ettiğini ortaya koyar. Siyah beyaz fotoğraflardan oluşan bu seride, Türkye'nin Batı'sındaki insansız ve homojenleştirilmiş görüntüler ile Doğu'nun abartılı imajları bir çelişki oluştururlar. Bu görüntülerin bir arada, yan yana hatta üstüste yerleştirilmeleri işlemekte olan aynı sürecin önceki ve sonraki günlerini belgelemekte oldukları izlenimini verirler. Larissa Araz (d. 1990) 2010 yılında New York Üniversitesi'nde Steinhardt Medya, İletişim ve Kültür Bölümü'nde başladığı lisans eğitimini 2014 yılında Koç Üniversitesi Medya ve Görsel Sanatlar, Bölümü'nde tamamladı. Araz, toplumsal hafızaya dahil edilen veya edilmeyen tarih, kimlik, anı veya aidiyete dair konuları kişisel bir yaklaşımla inceliyor. Yurt içi ve yurt dışında birçok sergiye ve atölyeye katılan sanatçı, 2019-2020 yılları arasında Saha Studio'nun misafir sanatçı programına katılmıştır. 2020-2021 arasında ise Arter Araştırma Programında yer almaktadır. Aynı zamanda, 2018'de kurulan Poşe sanatçı inisiyatifinin yürütücüsüdür."} {"url": "https://gazetesanat.com/kronos-witold-gombrowicz", "text": "Yapı Kredi Yayınları son çıkanlarda bu hafta Witold Gombrowicz'in Kronos kitabı var. Ferdydurke, Trans-Atlantik, Pornografi, Kozmos romanlarıyla tanınan, özgün yazınsal ve entelektüel kimliğiyle Polonya'nın en yıkıcı ve aykırı yazarı olarak adlandırılan Gombrowicz'in (1904-1969), pek çok eleştirmene göre başyapıtı kabul edilen, devasa bir parşömene işlenmiş resmi andıran GÜNLÜK'ünü bütünleyen eksik parça KRONOS, Lehçede ilk kez, yazarın ölümünden 44 yıl sonra yayımlanmıştı. KRONOS'ta, 2. Dünya Savaşı başlamadan hemen önce Arjantin'e göç eden yazarın sağlık sorunları, cinsel yaşamı, finansal meselelere ilgisi, yazınsal ün savaşımı ana izlekleri oluştururken, cafe'ler, başka coğrafyalar, iklimler, yazarlarla ve yayıncılarla ilişkiler, anlaşmalar, dostluklar, tartışmalar, polemikler, mevsimler, kitaplar, plaklar yaşamın kağıda dökülmüş kanıtlarını temsil ediyor. Bu belge-kitap, Gombrowicz'in, olgunlaşma çağı ile başlayıp ölümüne dek hayatının kronolojik bir dökümünü oluşturuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/kucuk-yatirimci-tasarrufunun-degerini-sanat-yatirimi-ile-koruyacak", "text": "ARTIOX, daha önce varlıklıların ve yüksek gelir gruplarının yatırım yapabildiği sanat eserlerini, küçük yatırımcıların da yatırım yapabileceği bir alana dönüştürüyor. Tokenize edilmiş sanat eserlerinin bir parçasını almaya olanak tanıyan yeni nesil sanat yatırım platformu ARTIOX, expertiz raporu ve sigorta ile değerini güvence altına aldığı sanat eserlerine yapılan yatırımların Blockchain teknolojisi ve sunmuş olduğu platform ile takibini ve kontrolünü sağlayarak yatırıma da güvence sağlıyor. Sanat eserleri, uzun zamandan beri yatırım aracı olarak kullanılıyor ve bu yatırım araçları uzun vadede değerini koruma ve artırma açısından güvenilir kabul ediliyor. Yakın zamana kadar sanat eserlerine yatırım, üst gelir gruplarının ve varlıklı kesimlerin yapabildiği bir yatırım türüydü. Dijitalleşme ve Blockchain teknolojisi bu alanı, küçük yatırımcıların da kullanımına açmayı sağlıyor. Tokenizasyon ile paylaşım ekonomisinin sanat yatırımlarına yansıması mümkün olurken ARTIOX, oluşturduğu alım satım platformu ile Sanata Yatırımı 3.0 konseptini hayata geçirerek kendisini ve Türkiye'yi bu alanda öncü konumuna oturtuyor. Yatırım sınıfı bir fiziksel sanat eserinin, değerinin belirlenmesi ve sigortalanmasının ardından tokenize edilerek çok sayıda yatırımcıya açık bir yatırım aracına dönüştürülmesi hazırlık aşamasını oluşturuyor. Buradaki süreçlerin inovatif boyutunu tokenizasyon oluşturuyor. FT (ERC20 standartı) yani Fungible Token kullanımı sayesinde bir sanat eseri için onbinlerce token oluşturuluyor ve böylece küçük yatırımcının eserin belirli bir payını satın almasının önü açılıyor. Bunu takip eden ön satış ve genel satış süreçleri sonrasında esere ait token Artiox platformunda listeleniyor ve alım-satım işlemlerine açık hale geliyor. Sürecin, finansal ve teknolojik olmak üzere iki boyutu bulunuyor. Yatırımcılığın finansal boyutunda, yatırım sınıfı sanat eserinin değerinin belirlenmesine yönelik ekspertiz raporu ve eserin sigortalanması ile güvenli bir zemin sağlanıyor. Eserin güvenli bir yerde saklanması, yatırımın güvenliğine yönelik fiziksel önlemleri tamamlıyor. Bu önlemlerin ardından Blockchain yapısı üzerinde her esere ait özel oluşturulan tokenler yatırımcıların bu eserlere diledikleri miktarlarda yatırım yapabilmesinin önünü açıyor. Bunun sonrasında ise, yatırımcıya güven veren standart, yatırımcının Artiox platformu üzerinde yatırımını takip ve kontrol edebilmesi ile sağlanıyor. Teknoloji tarafında, oluşturulan akıllı sözleşmeler sayesinde eseri temsil eden tokenler ile yatırımcıların esere ortak olmuş olduğu payları garanti altına alınmasına olanak tanıyan yeni teknoloji ve iş modeli bulunuyor. Bu teknolojiyi kullanıcılarına sunan ARTIOX, sanatsever ve yatırımcıların bir sanat eserine yüklü miktarda fon ayırmak yerine bütçeleri doğrultusunda istedikleri miktarlarda sanat eserlerine ortak olabilmelerini sağlıyor. Özellikle küçük yatırımcıların sanat eserlerine yatırım yapmasına olanak tanırken sanat eserleri tokenize edildiği için sistem, kullanıcıların yatırımlarını görmesini ve yönetmesini de sağlıyor. Kullanıcılar, yatırım yaptıkları sanat eserinin son fiyatının, fiyatın 24 saatlik değişiminin ve 24 saatlik işlem hacminin yanı sıra grafik olarak daha uzun süreli fiyat hareketini gördükleri bir yönetim aracına sahip oluyor. 24 saat içindeki en düşük ve en yüksek değerlerin görüntülendiği yatırım ekranında alım ve satım emri de verilebiliyor. ARTIOX'un bu sisteme en önemli katkılarından biri, tarih boyunca bir güvenli varlık saklama aracı olarak işlev gören sanat eserlerine yatırımı, küçük yatırımcı grubuna da yayarak sanat yatırımlarına duyulan iştahı artırmak oluyor. Bunun sanat yatırımlarında önemli bir hareket yaratması bekleniyor. Dünya üzerinde likit olmayan sanat varlıklarının değeri 3 trilyon dolar olduğu tahmin edilirken sanat pazarı hacminin 2019'da yıllık 64 milyar dolar olduğunu belirten ARTIOX Kurucu Ortağı Cemal Doğan Bu iki rakamın karşılaştırılması sanat varlıklarının likitleştirilmesi ile oluşabilecek pazarın potansiyelini ortaya koyuyor. Geleneksel yatırım araçlarına göre daha karlı ve güvenli görünen bu likit olamayan pazarda online taraf yüksek bir ivmeyle sürekli büyüme gösteriyor. 2016 yılında 3,75 milyar dolar hacme ulaşan online sanat pazarının, 2024'te 9,1 milyar dolar büyüklüğe ulaşacağı tahmin ediliyordu, ancak açıklanan son verilere göre 2020 yılında online sanat eseri alım-satım hacmi 12 milyar dolara ulaştı. Orta sınıfın kaynağı ile orantılı olarak sanat yatırımı yapma imkanına kavuşması ile oluşabilecek kaynak yıllık ortalama yüzde 15 olarak hesaplanan büyüme oranını yukarı çekmek için etkili bir dinamik oluşturabilir. İngiltere merkezli Sotheby's müzayede evinin Mayıs 2021'de ünlü sokak sanatçısı Banksy'nin en bilinen eserlerinden Love is in the Air'in satışının yapılacağı müzayedede ilk defa fiziksel bir sanat eseri için kripto para ile ödemeleri kabul edeceğini açıklaması, sanata yatırım konusunda online araçların kullanımında yenilikçilik ve büyümenin artacağı beklentisini doğuruyor diyor. ARTIOX'un ODTÜ Teknokent'te faaliyet gösteren bir girişim olmasının yanı sıra yatırımcıların ARTIOX'a yaptığı yatırım da ARTIOX'un yeni nesil sanat yatırımcılığı alanında yarattığı inovasyona güveni yansıtıyor. İş modelinin geçerliliğine yatırımcı güvenini yansıtan son gelişme, ARTIOX'un aldığı son yatırıma yansıdı. ARTIOX, ikinci yatırım turunda Keiretsu Forum Türkiye yatırımcıları; Alesta Yatırım A. Ş. ve Sertaç Özinal'dan 7 milyon lira değerleme üzerinden yatırım aldı. - Platformda, eksper onaylı ve sigortalı sanat eserlerine ait tokenler kolayca alınıp satılabiliyor. - Bir eserin tümüne yüklü bir fon yatırmak yerine bir kısmına ortak olunabiliyor ve portföy diğer eserlerle çeşitlendirilebiliyor. - Bir eserin istenen kadarı anında piyasa fiyatından alınıp satılabiliyor, dilenen noktalara alım ya da satım emirleri verilebiliyor. - Sanat yatırımları geleneksel yöntemlere göre daha etkin yönetilebiliyor. - ARTIOX, yatırım sınıfı sanat eserini belirledikten sonra eserin orijinal olduğu ve durumunun iyi olduğuna dair eksper onayı alıyor. - ARTIOX, paydaşlarca belirlenen fiyat üzerinden sanat eserleri sigortalıyor ve güvenli bir depoya alıyor. - Blockchain tarafı devreye giriyor ve ARTIOX, esere ilişikin bir akıllı sözleşme yazıyor. - Esere ait tokenler mint ediliyor yani eser için belirlenen sayıda token oluşturuluyor. - Bu haber kullanıcılarla paylaşılırken belirlenen ön satış, genel satış ve listeleme tarihleri duyuruluyor. - Kullanıcılar da bu süreçlere dahil olarak sanat eserlerine kolayca yatırım yapıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/kucukciftlik-bahce-tiyatrosu-kibarlik-budalasi-ile-basliyor", "text": "KüçükÇiftlik Park'ın yeşil yüzü KüçükÇiftlik Bahçe'de URU organizasyonuyla gerçekleştirilen KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu, Fransız oyun yazarı Jean-Baptiste Poquelin bilinen adıyla Moliere'in iki ölümsüz eseriyle yıldızların altında, bol kahkahayla başlıyor! 13 Ağustos 2020 Perşembe akşamı, Türk Tiyatrosu'nun yaşayan en büyük isimlerinden Haldun Dormen'in başrolünü üstlendiği Kibarlık Budalası oyunuyla başlayacak olan KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu, 14 Ağustos 2020 Cuma akşamı ise Semaver Kumpanya tarafından sahnelenen Cimri oyununa ev sahipliği yapacak. Hijyen ve sosyal mesafe kurallarına uygun olarak tasarlanan yeni sahnesinde, tiyatrolarla seyircilerini açık havada yeniden buluşturan KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda sahnelenecek oyunların biletlerine Biletix'ten ulaşabilirsiniz. İstanbul'un rakipsiz etkinlik ve eğlence merkezi KüçükÇiftlik Park, günümüzün mevcut şartlarını göz önünde bulundurarak evrildi ve bu zor zamanlarda seyircisinden ayrı düşen tiyatrolara kapılarını açtı. KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu, İstanbulluların kaçış noktası haline gelen KüçükÇiftlik Park'ın yeşil yüzü KüçükÇiftlik Bahçe'ye kurulan tam kapsamlı sahnesinde farklı tiyatro gruplarının en sevilen oyunlarına ev sahipliği yapacak. Kültür, sanat ve tiyatro sanatının güçlenmesine destek vermeyi amaçlayan KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu, uzun süredir sosyal hayattan uzak kalan İstanbullulara, yemyeşil huzurlu bahçe ortamında leziz yiyecekler eşliğinde nefes alabilecekleri, yeniden ve güvenle sosyalleşebilecekleri bir yaşam alanı sunacak. İstanbulluları açık havada tiyatronun iyileştirici gücüyle buluşturan KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nun zengin ve renkli programı, 13 Ağustos 2020 Perşembe akşamı Kibarlık Budalası oyunuyla başlayacak. Türk Tiyatrosu'nun duayeni, efsane isim Haldun Dormen'in başrolünü üstlendiği, Moliere'in ölümsüz eseri Kibarlık Budalasında aynı zamanda Göksel Kortay, Hakan Altıner, Damla Cercisoğlu, Efe Yeşilay, Anıl Yülek, Sadi Özen, Reyhan Aydınsel ve Burcu Akyürek gibi büyük isimler rol alıyor. Uyarlamasını İpek Kadılar'ın, yönetmenliğini Hakan Altıner'in yaptığı, Kedi Sahne Sanatları tarafından sahneye konan oyun, cahil, saf ama çok zengin bir adam olan burjuva Mösyö Jourdain'in asilzade olma yolundaki umutsuz ve gülünç mücadelesini anlatıyor. KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda 14 Ağustos 2020 Cuma akşamı ise Semaver Kumpanya'nın sahneye taşıdığı, Moliere'in bir başka unutulmaz eseri Cimri oyunu tiyatroseverlerle buluşacak. Usta tiyatro sanatçıları Serkan Keskin, Metin Alpargun, Cansu Saka, Hakan Atalay, Onur Yakçınkaya, Sezin Bozacı, Ezgi Ulusoy Tamer, Onur Şenol, Ahmet Kaynak, Selen Şenay, Uğur Senkeri ve Saniye Samra'nın rol aldığı Cimri oyununun yönetmenliğini Tansu Biçer üstleniyor. 17. yüzyıl Paris burjuvasının para tutkusunu öne çıkaran, garip rastlantılarla bezeli Cimri, hikayesini kimseyi yargılamak istemeyen, tüm haksızlıkları görmek ve göstermek üzerine kurulu bir pencereden bakarak izleyiciye anlatıyor. COVID-19 salgını nedeniyle alınan tedbirlerin üst düzeyde uygulanacağı KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu için yalnızca online biletleme sistemi kullanılacak ve kapıda bilet satışı yapılmayacak! Birçok noktaya dezenfektan üniteleri kurulan alana misafirlerin girişleri ise ateş ölçümü yapıldıktan sonra sağlanacak. URU organizasyonuyla hayata geçirilen KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu havaların serinlediği sonbahar akşamlarına kadar sürecek. Kapı açılış saatinin 19.30 olduğu program kapsamında oyunlar, hava karardığında başlayacak. KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nun biletleri Biletix'ten temin edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/kulis-bir-tiyatro-bellegi-hagop-ayvaz-sergisi-yapi-kredi-kultur-sanatta", "text": "Hrant Dink Vakfı öncülüğünde Türkiye Tiyatro Vakfı ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık işbirliğiyle hazırlanan Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz sergisi, 15 Aralık 2020 21 Şubat 2021 tarihleri arasında Yapı Kredi Kültür Sanat'ta sanatseverlerle buluşacak. Tiyatro sanatçısı ve yayıncı Hagop Ayvaz'ın tiyatro arşivinden bir seçki sunan Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz isimli sergi, üç ana bölümden oluşuyor. İlk bölüm sanatçının yaşamı paralelinde İstanbul'da Ermenice tiyatro üretimi ve etkinliklerine, ikinci bölüm Ayvaz'ın 1946-1996 arasında yayımladığı Kulis dergisine, üçüncü ve son bölüm ise Osmanlı ve Türkiye tiyatro tarihinde mihenk taşı olmuş birçok sanatçıya, topluluğa, oyuna ve mekana odaklanıyor. 15 Aralık 2020 21 Şubat 2021 tarihleri arasında Hrant Dink Vakfı öncülüğünde Türkiye Tiyatro Vakfı ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık işbirliğiyle hazırlanan Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz isimli sergi, 1911-2006 yılları arasında yaşamış İstanbullu tiyatro sanatçısı ve yayıncı Hagop Ayvaz'ın kişisel çabalarıyla oluşturduğu tiyatro arşivinden yola çıkarak, toplumsal bellek, kimlik ve mekan bağlamında Türkiye'nin tiyatro tarihine odaklanıyor. 2006 yılında, Hagop Ayvaz'ın vefatının ardından Agos gazetesine, ardından Hrant Dink Vakfı'na bağışlanan Hagop Ayvaz arşivi, Osmanlıca, Ermenice ve Türkçe, 600'e yakın el yazması ve matbu tiyatro metni, 500'den fazla Ermenice ve Türkçe süreli yayın, dergi ve broşürün yanı sıra fotoğraf, afiş, karikatür, kupür, davetiye, çizim ve kartpostaldan oluşan yaklaşık 12 bin görsel materyal içeriyor. 2019 yılında Ayvaz'ın bazı kişisel eşyalarının, aldığı ödüllerin ve 1946-1996 arasında kesintisiz yayımladığı Ermenice kültür sanat dergisi Kulis'in 1104 sayılık tam koleksiyonunun Hrant Dink Vakfı'na bağışlanmasıyla, arşiv daha bütünlüklü bir hal aldı. Hrant Dink Vakfı tarafından yıllar içinde büyük ölçüde kataloglaması tamamlanan ve dijital ortama aktarılan arşiv, Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz sergisi ile eş zamanlı olarak araştırmacıların erişimine açıldı. Sergiye kaynaklık eden Hagop Ayvaz arşivi, 19. yüzyılın ortalarından günümüze Osmanlı ve Türkiye tiyatrosundaki oyuncular, topluluklar ve tiyatro mekanları hakkında çok sayıda özgün içeriği barındırıyor. Gençliğinde itibaren topladığı kitaplar, dergiler, belgeler, afişler, fotoğraflarla dolu çalışma odasını cennetim olarak nitelendiren Hagop Ayvaz'ın incelikli benzetmesi tutkuyla bağlı olduğu tiyatro, arşiv ve toplumsal bellek arasında kurulabilecek bağlara dair de ipuçları veriyor. Hagop Ayvaz'ın arşivindeki fotoğraflar, afişler, dergiler, oyun metinleri içeren kitaplar ve defterlerden bir seçki sunan Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz, üç ana bölümden oluşuyor. İlk bölüm, tiyatro tutkusu ilk gençlik yıllarına dayanan Hagop Ayvaz'ın figüranlıktan yönetmenliğe, köşe yazarlığından yayıncılığa uzanan yaşamı paralelinde, İstanbul'da Ermenice tiyatro üretimi ve etkinliklerini mercek altına alıyor. İkinci bölümde, Ayvaz'ın 1946-1996 arasında kesintisiz olarak yayımladığı Kulis dergisinin Türkiye sınırlarını aşan etkileri, dönemin sanat ve siyaset gündemi ekseninde, bir zaman çizelgesi eşliğinde ele alınıyor. Son bölüm ise, Osmanlı ve Türkiye tiyatro tarihinde mihenk taşı olmuş birçok sanatçıya, topluluğa, oyuna ve mekanlara odaklanıyor ve ziyaretçiyi, bunlar arasındaki bağlantıları keşfederek ülkemizin tiyatro geçmişine yeniden bakmaya davet ediyor. Yapı Kredi Yayınları tarafından aynı adla İngilizce-Türkçe kataloğu da hazırlanan sergi, Hagop Ayvaz'ın bir anlamda kulisine davet niteliğinde olmanın yanı sıra, ülkemizin tiyatro tarihini çoğulcu bir perspektifle incelemeye de imkanlar sunuyor. Kültür ve sanatın toplumların bir arada yaşama kültürlerindeki yerini ve önemini, inançla kurulan, emek, özveri ve dayanışmayla varolan kulislerini hatırlamayı öneriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/kulis-sergisi-yapi-kredi-kultur-sanatta-acildi", "text": "Hrant Dink Vakfı öncülüğünde Türkiye Tiyatro Vakfı ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık işbirliğiyle hazırlanan Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz sergisi Beyoğlu'nda bulunan Yapı Kredi Kültür Sanat'ta açıldı. 15 Aralık 2020 21 Şubat 2021 tarihleri arasında Yapı Kredi Kültür Sanat'ta ziyaret edilebilecek olan sergi tiyatro sanatçısı ve yayıncı Hagop Ayvaz'ın tiyatro arşivinden bir seçki sunuyor. Üç ana bölümden oluşan Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz sergisinin 1. bölümü sanatçının yaşamı paralelinde İstanbul'da Ermenice tiyatro üretimi ve etkinliklerine, 2. bölümü Ayvaz'ın 1946-1996 arasında yayımladığı Kulis dergisine, 3. ve son bölüm ise Osmanlı ve Türkiye tiyatro tarihinde mihenk taşı olmuş birçok sanatçıya, topluluğa, oyuna ve mekana odaklanıyor. Hrant Dink Vakfı öncülüğünde Türkiye Tiyatro Vakfı ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık işbirliğiyle hazırlanan Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz sergisi, 1911-2006 yılları arasında yaşamış İstanbullu tiyatro sanatçısı ve yayıncı Hagop Ayvaz'ın kişisel çabalarıyla oluşturduğu tiyatro arşivinden yola çıkarak, toplumsal bellek, kimlik ve mekan bağlamında Türkiye'nin tiyatro tarihine mercek tutuyor. 2006 yılında, Hagop Ayvaz'ın vefatının ardından Agos gazetesine, ardından Hrant Dink Vakfı'na bağışlanan Hagop Ayvaz arşivi, Osmanlıca, Ermenice ve Türkçe, 600'e yakın el yazması ve matbu tiyatro metni, 500'den fazla Ermenice ve Türkçe süreli yayın, dergi ve broşürün yanı sıra fotoğraf, afiş, karikatür, kupür, davetiye, çizim ve kartpostaldan oluşan yaklaşık 12 bin görsel materyal içeriyor. 2019 yılında Ayvaz'ın bazı kişisel eşyalarının, aldığı ödüllerin ve 1946-1996 arasında kesintisiz yayımladığı Ermenice kültür sanat dergisi Kulis'in 1104 sayılık tam koleksiyonunun Hrant Dink Vakfı'na bağışlanmasıyla, arşiv daha bütünlüklü bir hal aldı. Hrant Dink Vakfı tarafından yıllar içinde büyük ölçüde kataloglaması tamamlanan ve dijital ortama aktarılan arşiv, Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz sergisi ile eş zamanlı olarak araştırmacıların erişimine açıldı. Sergiye kaynaklık eden Hagop Ayvaz arşivi, 19. yüzyılın ortalarından günümüze Osmanlı ve Türkiye tiyatrosundaki oyuncular, topluluklar ve tiyatro mekanları hakkında çok sayıda özgün içeriği barındırıyor. Gençliğinden itibaren topladığı kitaplar, dergiler, belgeler, afişler, fotoğraflarla dolu çalışma odasını cennetim olarak nitelendiren Hagop Ayvaz'ın incelikli benzetmesi tutkuyla bağlı olduğu tiyatro, arşiv ve toplumsal bellek arasında kurulabilecek bağlara dair de ipuçları veriyor. Hagop Ayvaz'ın arşivindeki fotoğraflar, afişler, dergiler, oyun metinleri içeren kitaplar ve defterlerden bir seçki sunan Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz, 3 ana bölümden oluşuyor. 1. bölüm, tiyatro tutkusu ilk gençlik yıllarına dayanan Ayvaz'ın figüranlıktan yönetmenliğe, köşe yazarlığından yayıncılığa uzanan yaşamı paralelinde, İstanbul'da Ermenice tiyatro üretimi ve etkinliklerine odaklanıyor. 2. bölümde, Ayvaz'ın 1946-1996 arasında kesintisiz olarak yayımladığı Kulis dergisinin Türkiye sınırlarını aşan etkileri, dönemin sanat ve siyaset gündemi ekseninde, bir zaman çizelgesi eşliğinde ele alınıyor. 3. ve son bölüm ise, Osmanlı ve Türkiye tiyatro tarihinde mihenk taşı olmuş birçok sanatçıya, topluluğa, oyuna ve mekanlara odaklanıyor ve ziyaretçiyi, bunlar arasındaki bağlantıları keşfederek Türkiye'nin tiyatro geçmişine yeniden bakmaya davet ediyor. Yapı Kredi Yayınları tarafından aynı adla İngilizce-Türkçe kataloğu da hazırlanan Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz sergisi, Ayvaz'ın bir anlamda kulisine davet niteliğinde olmanın yanı sıra, Türkiye'nin tiyatro tarihini çoğulcu bir perspektifle incelemek için imkanlar sunuyor. Kültür ve sanatın toplumların bir arada yaşama kültürlerindeki yerini ve önemini, inançla kurulan, emek, özveri ve dayanışmayla varolan kulislerini hatırlamayı öneriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/kultur-sanat-hibe-cagrisi", "text": "British Council'ın, Türkiye ve Birleşik Krallık'taki kültür-sanat kuruluşlarının yaratıcı iş birlikleri geliştirmelerine destek olmak ve yenilikçi ve sanatsal iş birliklerini teşvik etmek üzere hayata geçirdiği hibe programı, Türkiye'den tüm kültür-sanat kurumlarının başvurularını bekliyor. Kurum başına 150.000 TL'ye kadar hibe desteği sağlayacak programa, 18 Eylül tarihine kadar başvurmak mümkün. Tüm Türkiye'den başvurulara açık olacak hibe çağrısında, iklim değişikliğinden küresel sorunlara kadar çağdaş temaları ele alan özgün ve yaratıcı proje işbirlikleri desteklenecek. Film, yaratıcı teknolojiler, edebiyat, sanat, görsel sanatlar, tiyatro ve dans, müzik, mimarlık, tasarım ve moda alanlarındaki yenilikçi başvuruların dikkate alınacağı programda, Türkiye'deki sanat kuruluşlarının Birleşik Krallık'taki sanatçı ve kurumlarla iş birliği içinde yaratıcı projeler geliştirmeleri amaçlanmaktadır. Çevrimiçi veya yüz yüze sergilenecek çeşitli, kapsayıcı ve yenilikçi programlarla, Birleşik Krallık ve Türkiye'deki kültür ve sanat anlayışını paylaşmayı ve yaygınlaştırmayı hedefleyen hibe programı, seçilen her projeye 150.000 TL'ye kadar destek sunacak. Sunulan projelerde belli bir tema şartı istenmemekle birlikte, özellikle cinsiyet, ırk, etnik köken, engellilik, kapsayıcılık, yaş ve diğer çeşitlilik alanlarına odaklanan iş birlikleri teşvik edilmektedir. Başvurulan projenin, 15 Ekim 2022-31 Mart 2023 tarihleri arasında hayata geçmesi gerekmektedir. Hibe programı hakkında daha detaylı bilgi ve başvuru için www. britishcouncil. org. tr/programmes/arts/yaratıcı-iş-birlikleri-için-hibe-çağrısı sayfası ziyaret edilebilir. British Council Türkiye websitesi üzerinden gerçekleştirilecek başvurular için son tarih 18 Eylül 2022 TSİ 23.59. Hibe programı kapsamında seçilen projeler, 26 Eylül tarihinde British Council websitesi üzerinden açıklanacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/kultur-sanat-ve-sinema-dunyasi-nazarin-sergisinde-bulustu", "text": "Sürrealist sinemasının babası olarak bilinen, efsanevi yönetmenlerden Luis Bunuel'in başyapıtlarından sayılan NAZARİN filminin kamera arkası sergisi, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Meksika Ankara Büyükelçisi Jose Luis Martinez y Hermandez ve sinema dünyasından çok sayıda önemli ismin katılımıyla İstanbul Sinema Müzesi'nde açıldı. 1958'de Meksika'da çekilen ve Meksika'nın Gözü olarak tanımlanan Manuel Alvarez Bravo'nun kamera arkası görüntülerinden oluşan sergi, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sinema Genel Müdürlüğü, Televisa Vakfı, Meksika Büyükelçiliği, Film Yönetmenleri Derneği ve İstanbul Sinema Müzesi işbirliği ile düzenlendi. Serginin açılışına Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan, Meksika Ankara Büyükelçisi Jose Luis Martinez y Hermandez, Meksika İstanbul Başkonsolosu Julio Ezcobedo Flores, Venezuella İstanbul Başkonsolosu Lisette Margarita Hernandez Marquez, Televisa Vakfı Başkanı Alicia Lebrija, Beyoğlu Kaymakamı Mustafa Demirelli, Beyoğlu Belediye Başkanı Ali Haydar Yıldız, Sinema Genel Müdürü Erkin Yılmaz, İstanbul Sinema Müzesi İşletme Genel Müdürü Ceyhun Tuzcu katıldı. Küratörlüğünü Hector Orozco'nun üstlendiği sergiye sinema dünyası da büyük ilgi gösterdi. Film Yönetmenleri Derneği Başkanı Reis Çelik'in yanı sıra Atilla Dorsay, Biket İlhan, Ezel Akay, Yılmaz Atadeniz, Ercan Kesal gibi sinema dünyasının önde gelen isimleri de davetliler arasında yer aldı. Açılışta konuşan Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Uzun bir aradan sonra normalleşme kültür sanata da yansımaya başladı. Bu bizi çok sevindiriyor. İstanbul, dünyada kültür sanatın başkentlerinden biri. Bu tarz uluslararası etkinliklerle taçlandırmak da bizim öncelikli görevimiz. NAZARİN sergisinin Madrid'ten sonra ikinci durağının İstanbul seçilmesi bizi sevindiriyor dedi. Pandemi sonrası kültür sanatın da hızlı bir şekilde normalleşmeye ihtiyacı olduğunu vurgulayan Bakan Ersoy, En hızlı şekilde biz de bakanlık olarak elimizden gelen desteği veriyoruz. Birçok kültür ve sanat etkinliğine başta yerel olmak üzere şimdi uluslararası etkinliklere de ev sahipliği yapmak için çalışmalarımızı başlattık. İnşallah bu rüzgar, Ekim ayı sonu gibi hızlanacak ve kış boyu çok özlemiş olduğumuz kültür sanat etkinliklerine İstanbullu doyacak. Aşamalı olarak bu etkinliklerimizi büyükşehirlerimize, Ankara, İzmir ve diğer şehirlerimize kaydıracağız diye konuştu. Meksika Ankara Büyükelçisi Jose Luis Martinez y Hermandez de konuşmasına Bakan Ersoy'a desteklerinden dolayı şükranlarını sundu. İstanbul Sinema Müzesi İşletme Genel Müdürü Ceyhun Tuzcu da Sürrealist sinemanın en önemli isimlerinden Luis Bunuel'in, efsanevi filmlerinden NAZARİN'in kamera arkası fotoğraf sergisini Madrid'in ardından İstanbul Sinema Müzesi'nde açtık. Sergimize Latin Amerika sinema dünyası da büyük ilgi gösterdi. Önümüzdeki günlerde uluslararası projelere ev sahipliği yapmaya devam edeceğiz dedi. Açılışın ardından davetliler Atlas 1948 Sineması'nda gösterilen NAZARİN filmini izlediler. Benito Perez Galdos romanından uyarlanan ve Meksika'da yaşayan bir rahibin iç sorgulamalarını konu alan Nazarin, Luis Bunuel tarafından 1958'de Meksika'da çekildi. Bunuel'in en şahsi filmlerinden biri olarak tarihe geçen Nazarin, aynı yıl Cannes Film Festivali'nde Uluslararası Ödüle layık görüldü. Nazarin, 60 yıl sonra yeniden restore edilerek 2019 yılında bir kez daha Cannes Film Festivali'nde izleyiciyle buluştu. Filmin çekimleri sırasında Latin Amerika'daki modern fotoğrafçılığın en büyük temsilcisi olan ve Meksika'nın Gözü olarak tanımlanan Manuel Alvarez Bravo tarafından çekilen görüntüler de bir kamera arkası sergisi olarak 2019 yılında Madrid'te sanatseverlerle buluştu. Küratörlüğünü Hector Orozco'nun üstlendiği sergi, Madrid'in ardından ilk kez İstanbul Sinema Müzesi'nde açıldı. Manuel Alvarez Bravo ve Luis Bunuel gibi, bu iki büyük görsel şölen yaratıcısının buluşması niteliğindeki sergi, Manuel Alvarez Bravo tarafından çekilen orijinal negatiflerden basılan fotoğraflar, Nazerin'in 1958 yılında kullanılan tanıtım materyalleri, kamera arkası ses kayıtları ve videolardan oluşan 131 parça eseri içeriyor. Sanatseverler, 21 Kasım 2021 tarihine kadar İstanbul Sinema Müzesi'nde sergiyi gezebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/kultur-ve-sanat-insana-sevgi-ve-ozguven-asilar", "text": "Tiyatro, müzik, resim ve tüm sanatsal faaliyetler insan yaşamının en vazgeçilmez unsurları arasında olmalıdır. Çünkü sanatla uğraşan insanlar daha mutlular, daha çok tebessüm ediyorlar ve hayata bakış açıları hep pozitif. Tiyatro oyuncuları oynadıkları oyun sonrası aldıkları o güçlü alkışlarla yaşadıkları haklı gururun sevinci yüreklerinde atarken bir yandan da yüklenen o enerjiyle bir sonraki projenin hayalini kurmaya ve adımını atmaya başlıyorlar. Bir ressam, tuvale her yansıttığı renkten güzel bir eser ortaya çıkardığında gözleri daha fazla parlıyor. Bir müzisyenin söylediği her bir şarkıda ve yazdığı her bir sözde kendine olan inancı daha bir artıyor ve biliyor ki tüm ritimler onun sözleriyle ve sesiyle anlam kazanacak ve yankılanacak. Bir yazar gördüklerini, anılarını, yaşadıklarını, kurguladıklarını her kaleme aldığında ve en güzeli ise; eseri yayınlandığında kitapçıların raflarında gördüğünde yaşanılan mutluluk paha biçilemez. Kısacası daha nice sanat kollarıyla uğraşan insanlar sadece üretmeyi hedef almışlardır ve onların yaşamının vazgeçilmez unsurudur sanat. Çocukları tiyatrolara yönlendirmek, kendi geleceklerini şekillendirmelerine ön ayak olacaktır. Gençler ise izledikleri oyun sonrası tiyatro salonunu sarmalayan o güçlü alkışların seslerini kulaklarında hissettiklerinde ve o duyguyu yaşadıklarında sahnede olanların yerinde bir gün kendilerinin de olma hedefini aşılayacaklar belleklerine. Hayatı daha çok sevecekler, daha çok arkadaşları olacak, daha çok başarılara imza atacaklar. Küçük yaştan itibaren çocuklara bol bol kitap almalı, ellerine aldıkları kitapların sayfalarını çevirdiklerinde kitap kokusunu içine çekmeliler. Okudukları satırlarda hayal dünyaları daha da gelişmeli. Bazı küçük kentlerde kültür merkezlerinin olmayışı her yaştan insanın tiyatrodan, sergilerden bazı sanatsal ve kültürel faaliyetlerden uzak kalmalarına neden oluyor. Bu nedenle bu tür imkanların yer almadığı yerlerde okulların ve sivil toplum kuruluşlarının tiyatrolara, sergilere, müzikallere daha sık organizasyonlar düzenleyerek güzel şeylerin yansımayla yaşama ve geleceğe dair küçük dokunuşlar yapılabilir. Her insanın içinde öğrenmek ve başlamak isteyip te cesaret edemediği çalışmalar olabilir. İnsanın kendini mutlu kılacak değerler taşıdığına inanıyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/kulturel-topografyanin-zorunlulugu", "text": "Salzburg'da Mozart'ın doğduğu evle Marbach'ta Schiller'in doğduğu evi kıyaslamak, her iki sanatçının imgeleri üzerine düşünmek, belki o imgeleri sorgulamakta yardımcı olacaktır. Mozart, Avrupa'nın en zengin ve müreffeh şehirlerinden birinde, Salzburg'un merkezindeki bir mahallede dünyaya geldi. Doğduğu ev, ailesinin mülkiyetinde değildi. Kirada oturuyorlardı ama iyi bir dairede. Pek çok odaları, kendilerine ait mutfakları vardı. Babaları yanlarındaydı: ailesini rahatça geçindiriyor ve çocuklarına müzik dersi veriyordu. Ya Schiller? Stuttgart yakınlarında, tarihi olmakla birlikte ancak köy irisi denebilecek Marbach'ta dünyaya geldi. Doğduğu ev Marbach'ın dış çeperindeydi. Babası hayatını kazanabilmek için sürekli seyahat ediyordu, zor geçinen bir aileydiler. Üstüne üstlük, Schiller bir kira odasında doğmuştu, en fazla birkaç metrekarelik bir odada. Annesi mutfağı, evin diğer odalarını kiralayan komşularıyla paylaşmak zorundaydı. Schiller'in doğum ve çocukluk yıllarındaki yaşam koşullarına, ancak sefaletin biraz yukarısı denebilir. Mozart beş parasız bir zavallı, Schiller Goethe'ye eşlik etmiş bir tuzukuru. Bu imgelerin kulunca dönmüş sertliğiyle mücadele edebilmek için gerçek yaşamın izlerini takip etmek gerekir. Evini, yiyip içtiği, çalıştığı yerleri bilmek, bir sanatçının eserini sökmek için yaşamsal önemdedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/kumbaravanda-sinirsiz-tiyatro-devam-ediyor", "text": "2016 yılından bu yana faaliyette olan Kumbaravan Kültür Sanat Portalı, büyükşehirlerde yaşamayan üyelerinin yoğun isteği ile tiyatro oyunlarını, tüm şehirlerimizden ve dünyadan izlenebilmesi adına, video olarak yayınlama hazırlıklarına 2019 yılında başladı ve pandemi ile birlikte önemli yol alarak +50'den fazla oyunu, Sınırsız Aylık ve Yıllık paketlerle, seans saati olmaksızın izleyiciler ile buluşturmaya devam ediyor. Ülkemizde ilk kez Tiyatro sektöründe, Aylık 9,90 lira ile izleyicilere yıl boyunca tiyatro tecrübesi edinmesini amaçlayan Kumbaravan'da, online olarak yayınlanan oyunlar istenilen zamanlarda internete bağlı tüm akıllı cihazlardan izlenebiliyor. Çalışanları binler ve müşterileri milyonlar olan bir çok kurumsal firma ile iş birliği yapan Kumbaravan, prodüksiyon maliyeti ve geniş kadrolu olması nedeniyle sahnelemeyen tiyatro oyunlarının sahnelenmesi için hazırlıklara başladı. Sanata Destek Dijital Dönüşümle projesi kapsamında Tiyatroların, dijital dönüşümden gelir elde ederek, daha kaliteli oyunlar sahnelemesi ve kurumsallaşması amaçlanmaktadır. Kültür Sanat Kurumları desteğiyle yılda 25.000 üniversite öğrencisine ücretsiz bilet ve kitap sağlayan Kumbaravan, 3 yıldır bilet ve kitap olarak öğrencilere kültür sanat bursu sağlamaktadır. Globalleşmek için bir çok yatırımcı ile görüşülmekte ve ülkemiz sanatının globalde yer alması adına oyunların İngilizce alt yazı ile yayınlanması çalışmaları da hızla devam etmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/kun-art-space-sezona-basakonun-soyagaci-sergisiyle-basladi", "text": "Çukurova bölgesinin dikkat çeken sanat galerisi Kun Art Space, yeni sezonu 8 Ekim'de, Basako'nun son dönem büyük boy kağıt işlerinin ağırlıkta olduğu Soyağacı adlı ikinci kişisel sergisiyle karşıladı. Geçtiğimiz yıl Kuzgun Art Space adıyla çalışmalarına başlayan, bu sezon Kun Art Space adıyla yola devam etme kararı alan galeri, isim değişikliğiyle birlikte vizyonunu da güçlendirerek uluslararası projeleri hedefleri arasına ekledi. Alışılagelmiş İstanbul sanat rotasına Adana'da farklı bir alternatif sunan galerinin amaçları arasında sanatçılara güneyde yeni bir alan açmak yer alıyor. Basako'nun Sırça Fanus, Kırık, Kesik, Çizik ve Dora'nın Oyunu serilerinden eserlerin yer aldığı ve 6 Kasım tarihine dek ziyaret edilebilecek olan Soyağacı, İstanbul'da yaşayan ve üreten sanatçının eğitimini aldığı grafik alt yapısından izler taşıyor. Basako, eserlerinde doğu sanatının motif geleneğini desen duygusuyla birleştirerek doğa, kent, yuva ve annelik konularında eserler üretiyor. Kağıt üzerine suluboya ve akrilik ile çalıştığı işlerine kendi çektiği fotoğraflardan kolajlarla katmanlar oluşturup, optik oyunlarla izleyicinin algısını derinleştiriyor. Fakültesi Grafik Bölümü'nden mezun oldu. 1997-2001 yılları arasında çeşitli reklam ajanslarında çalıştı. 2002 senesinde Grafik Tasarım Stüdyosu Basako Graphics'i kurdu. Grafik tasarım altyapısını resimlerinde kullanan sanatçı birçok farklı teknikte üretim yapmaktadır. Bu coğrafyada yaşayan ve üreten bir kadın olarak, aidiyet, yuva, annelik, şehir ve göç kavramları sanatının içeriğini oluşturmaktadır. İstanbul Kadıköy'de yaşamakta ve çalışmalarına devam etmektedir. 2022 yılı başında açılan ve kısa sürede disiplinler arası üretimleriyle birlikte birçok sanatçıyla iş birliği kuran Kuzgun Art Space, yeni sezon sanat hayatına KUN Art Space adıyla güçlenerek devam etme kararı aldı. KUN Art Space, Çukurova bölgesinde gerçekleştirdiği yaratıcı projelerle çalışmalarını sürdüren genç iş insanı Elif Sezer Çaylı tarafından bölgedeki sanat alanlarının yetersizliği üstüne odaklanılarak, sanatçılara güneyde yeni bir alan açmak amacıyla hayata geçirildi. Kurulduğu günden bu yana çoğulcu pratiklerde üreten birçok sanatçı ve eserlerine ev sahipliği yapan galeri, birbirinden değerli sanatçıları, küratörleri ağırlamaya devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/kurallar-roller-ve-karsi-saldiri", "text": "Yaşam, sistemler bütünüdür. Kalıplaşmış paradigmalardan oluşur. Toplumda düzenin sağlanması açısından birey, kendi haline bırakılmayarak içinde bulunduğu toplumla uyum sağlamaya zorlanır. Doğru veya yanlış, iyi veya kötü fark etmeksizin kurallara uymak önem arz eder. Toplum tarafından koyulan kurallar din, eğitim ve gelenek aracılığıyla bireye aşılanır. Bizler ise farkında olmadan o sistemi besleyen ve sürdüren bir çark haline geliriz. Bizim için ideal olan rolü alır ve benimsemeye başlarız. Biz mitolojide Pandora'ya dair hiçbir mit bilmiyoruz. Bildiğimiz tek mit, insanlığa ceza olarak yaratılıp kavanozu açarak dünyaya kötülüğü, savaşı ve kıtlığı getirdiği. Pandora'nın hayatı yok, bir kişiliği yok, düşüncesi yok, anıları yok, hissettiğini bildiğimiz tek duygusu merak. Pandora sadece tek bir andan ibaret bir kadın. O an ise merakına yenik düşerek insanlığı kötü bir sona sürüklemesi. Varoluşundaki temel algı, toplum tarafından yüklenen kadın rolünü yeniden topluma sunmak. Kadının rolü, merakına yenik düşmesi, hata yapmaya meyilli olması ve insanlık için cezalandırıcı olarak görülmesi. Karşı saldırı ise kontrol altında tutulması gerektiği. Toplum, kadını kontrol altında tutmak isterken dini öğretilerden, eğitimden, geleneklerden ve erkeğe biçilen rolden yararlanır. Ancak kadının olası bir başkaldırısı durumunda sistemin kırılganlaşmaması için bu işbirliğine kadını da dahil etmelidir. İşte tam da burada kadının kadına düşmanlığı başlar. Bir örnekle duruma açıklık kazandırmak istiyorum. Medusa mitinde biz hep Medusa'ya odaklanırız. Ancak bu sefer Athena'ya odaklanmak istiyorum. Medusa, her zaman gorgon adında o korkunç canavar değildi. Bir zamanlar güzelliğiyle tüm yunan halkını etkileyen bir kadındı. Athena'nın tapınağında rahibe olan Medusa'nın güzelliğinden tanrılar da etkilenmişti. O tanrılardan biri olan Poseidon, Athena'nın tapınağında Medusa'ya tecavüz etti. Tapınağında böylesine korkunç bir olayın yaşanmasına sinirlenen Athena, Medusa'yı gorgon adındaki bir yaratığa çevirerek cezalandırdı. Athena, erkek egemen sistemin savunucu olarak karşımızda belirir. Tecavüze uğrayan kadını hatalı bulur ve yargılar. Üstelik o da bir kadındır. Mitlerde, kadına yakıştırılan ve yakıştırılmayan roller ve bu roller karşısında toplumun takınacağı tavırlar öğretilir. Tecavüze uğrayan kadın, namusunu koruyamamıştır. Medusa'yı bir erkeğin cezalandırması, kadın zihninde bir haksızlığa maruz kalma olarak yorumlanabilir. Toplum tarafından cinsiyetler arası farklar ve güçler fazla sert bir şekilde ortaya koyulursa, söz konusu sertlik yanlış bir etki yaratabilir. Bu sebeple yunan mitolojisi kadını, erkek üzerinden cezalandıramaz. Kadın üzerinden cezalandırarak, cezayı meşru göstermeyi hedefler. Bir diğer önemli nokta ise savaş stratejisi olarak da önümüze çıkan böl ve yönlendir taktiğinin kullanılmasıdır. Böylece kadın bir araya gelemeyecek ve güçlenemeyecektir. Kadın kadının düşmanıdır lafı da tam olarak böyle bir düşüncenin içinde doğar. Bir kadını düşman olarak görebilen veya zarar verebilen kadın, Athena'nın rolünü benimseyerek, toplumdaki yerini alır. Hiçbir suçu olmayan Medusa gibi kadınlar iffetsizlikle suçlanır. Kontrol altında tutulmak isteyen kadın kocasının sözünden çıkarsa itaatsizlik etmiş olur. Toplum tarafından öğretilen itaat ayrıca kadının çaresiz kalmasına neden olur. Kadının iş dünyasında kendine yer bulmasıyla birlikte Feminizm, kendini göstermeye başlar. Kadınlar, erkeklerle eşit şartlarda yaşamak ister. Ekonomik özgürlüğün elde edilmesiyle söz konusu istekler, daha da güçlenir. Kız kardeşlik, feminizmde çok önemlidir. Her kadın bir diğerinin kardeşidir ve ortak acılara gebedir. Birbirlerini destekleyerek, birlikte yürümeyi hedeflerler çünkü kadınlar Birlikte Güçlü. Bu politika ayrıca kadın kadının düşmanıdır söylemini çürütür. Böylelikle güçlü kadın rolü doğar. Öncelikle belirtmek gerekir ki bu kadın rolünün sesini diğer dönemlerde güçlü bir şekilde duymasak da varlığından söz edebiliriz. Feminizimle birlikte kadın bilinci ve farkındalığı güç kazanmıştır. Toplum kendini güncelleyerek sistemin içerisine bir rol daha eklemek durumunda kalır. Her ne kadar kadın hareketlerinin önü kesilmek istense de varoluştaki bu güçlü duruş toplumun bu rolü kabul etmesini sağladı."} {"url": "https://gazetesanat.com/kurklu-kisi", "text": "Bu kitap Amerikalı ünlü yazar ve şair May Sarton'ın kendi kedisi Tom Jones'un başından geçen gerçek maceralardan oluşmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/kurtulmak-istedigimiz-gecmisimiz-atiklarimiz", "text": "Malum insanlığın asırlardan beri vazgeçilmez tutkusudur iz bırakmak. Neredeyse dünya kurulduğundan, mağara duvarına bir şeyler çizen o ilk insandan beri... Kimi küçük ölümsüzlüğünü gerçekleştirmenin derdindedir; çocuklarının, torunlarının belleklerinde, zikirlerinde baki kalmanın... Kimi ise insanlığa yararlı veya sanatta muteber eserler yaratarak büyük bir çoğunluğun nazarında yaşamanın, var olmanın... Son tahlilde herkes ama küçük ama büyük bir iz bırakmanın sevdasındadır. İz bırakmak, zamanda ve dünyada yerimizi görmek, var olduğumuzu hissetmek için ala bir yol zira. Oysa insanlık tarihine baktığımızda insanın bıraktığı muhtelif izlerin arasında en yayılmacı, evrensel ve tahakkümperver olan onun yaşam boyu geride bıraktığı atıklardır. Bu bağlamda Brian Thill, Atık isimli kitabında iz bırakma alışkanlıklarının izini sürüyor ve atığın, harcanmış, dönüşüme uğratılmış veya ertelenmiş arzunun ifadesi olduğunu belirtiyor. Atık sorunu, Thill'e göre günümüzde bir hayli bol olan arzu ve tüketim ekseninde incelenmeye değer bir konu... Keza neoliberalizm, bireyi mercek altına alırken, her şeyin bireyden ibaret olduğuna, birey için olduğuna ve o bireyin de her şeye muktedir olduğuna kitleleri inandırırken, bir yandan da onun kendine yatırım yapmasına, ihtiyaçlarının dışında tüketim arzusu duymasına elverişli bir ortam hazırlıyor. Doğru ürünleri kullandığı takdirde kişinin daha zayıf, daha güzel, daha çekici olabileceğine, sosyal medyadaki popüler simalar gibi giyindiği, onun alışkanlıklarına sahip olduğu takdirde ise ona benzeyeceğine dair yaygın bir kanı oluşturuyor. Bu itkiyle modern insan arzunun ve tüketimin çarklarına daha sıkı asılıyor. Arzuladığı nesneye/ şeye sahip oluyor, arzuyla birlikte o nesne/ şeyi tüketiyor, onunla vedalaşıyor ve sonra tekrar kendini arzu-tüketim-tatmin-atık oluşturma döngüsünde buluyor. Böylece atıklarımız biteviye büyüyor, kanser hücreleri gibi dünyayı sarıyor. Thill'in de dediği gibi, işlek, ışıltılı ve görkemli caddelerden mürekkep parıltılı bir uygarlığın gerisinde devası bir çöp dünyası oluşuyor. Ne var ki, çöp ve atıklardan kurtulduğumuzda, artık bundan sonra onlara ne olacağını başka birinin salahiyetine bırakıyoruz. Çöpçülerin, çöp toplayıcıların veya onlarla ilgilenen birinin salahiyetine mesela... Atıklarımız bizim dışımızda bir müddet daha var olmaya devam ederken, bizler yeni bir nesneye dair yeniden ürettiğimiz arzuyla birlikte, yeni bir tüketim ve terk etme döngüsüne giriyoruz. Çöplerimize bir gün bir yerde rastladığımızda ise irkiliyoruz. Oysa bizi irkilten bir atık, birkaç saat önce susuzluk hissiyle sarıldığımız su şişesinden, ya da bir önceki geceden kalan bir cips ambalajından başkası olmayabilir. Tüketilen arzu, uzakta kalan tatmin bu atıklarla olan ilişkimizi etkiliyor bir anlamda. Thill insanların atık yığınları karşısında rahatsızlık duymasının bir sebebinin de, zamanın efendisi olduğuna, her şeyin, etrafındaki nesnelerin baki kalacağına dair inancının sarsılması olduğunu ileri sürüyor. Tıpkı W. G. Sebald'ın tasvir ettiği, 2. Dünya savaşı sonrasında, daha çok kısa bir süre önce yaşadıkları şehirlerinin artık harabe haline dönüştüğünü görüp bu enkazdan bakışlarını kaçıran insanlar gibi, bu atık yığınları karşısında da dehşete düşebiliyor insanlar benzer bir itkiyle. Diğer yandan Thill, arzumuzu giderdikten sonra atık kategorisine girecekken nostaljik nesne kategorisine giren şeylerden de bahsetmek gerektiğinin altını çiziyor. Bir zamanlar popüler olan nostaljik nesneleri biriktirme edimi Thill'e göre, zamana karşı nadiren ayakta kalabilen arzu nesnelerinin süreğen değişim silsilesi aracılığıyla zamanı tanımlamasına yarıyor. Bu minvalde zaman mefhumu, bir zamanlar çok sevdiğimiz şeylere, keza çocukluk eşyalarımıza, hatta hatıralarımıza cazibeli bir efsun bahşediyor. Bu nostaljik yolculuklardan öyle zevk alıyoruz ki para harcamakta bir beis görmüyoruz ve bunun ayrımında olan kapitalizm, bir zamanlar tükettiğimiz ürünler veya anıları bize yeniden türlü türlü yollarla pazarlamaya uğraşıyor. Oysa Thill, atıklara kötücül bir nazarla bakan, hatta tiksintiyle karşılayan varlığımızın, çağdaş tüketim kültürünün güzellediği, adeta bir ideal olarak sunduğu bu temiz yüzeyleri de aynı itkiyle hoşnutsuzlukla karşılaması gerektiğini söylüyor. Zira atık, nesne artı zaman olması bakımından nostaljk ürünlerden farklı bir nitelik teşkil etmiyor. Bizler, modern dünyanın insanları, eski çağlardan günümüze kalan değerli miraslara senalar düzerken, bir yandan da uygarlığımızı temsilen toprağa plastik eşyalar, CD'ler, video oyunları, denize ise plastik şişeler, naylon torbalar atıyoruz. Bir zamanlar insanlıktan bizlere miras kalan Özgürlük Anıtı, Kolezyum, Çin Seddi gibi yapılar, tarih ve insanlık için çeşitli şeyler söylerken, ilk kalıntılar şiirlere ilham verirken, bizler çağımızda gömülmek, yıkılmak, gözden ırak olmak ihtiyacında olan, sıradan ama tahakkümperver izler bırakıyoruz; atıklarımızı. Zygmunt Bauman'ın söylediği gibi; Dünyayı tüm atıklarımız ve bunları meydana getiren özenli işlemlerimizle kolonileştirdik, küreselleşme bağlamında insan atıkları ve boşa harcanmış insan hayatları yarattık. Bize düşen artık bu yeni uygarlıkla ne yapmamız gerektiğini düşünmek, bir an önce harekete geçmektir. Thill'in tabiriyle belirtmek gerekirse ise, bizler gelecek için kendi uygarlık dışkımızdan mütevellit bir yuva inşa ediyoruz. Kurtulmak istediğimiz geçmişi gelecek kuşaklara miras bırakıyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/kuy-kitaplari-dunyaya-aciliyor", "text": "Akademik yayıncılığın ABD'deki en büyük dağıtımcısı konumundaki University of Chicago Press ile işbirliği kapsamında Koç Üniversitesi Yayınları kitapları, Koç University Press adı altında dünyaya açılıyor. İngilizceye çevrilerek, University of Chicago Press kataloğuna dahil edilen kitaplar yalnızca Amerika'da değil, dünya çapındaki üniversitelere, kütüphanelere ve kitapçılara ulaşacak. Akademik yayıncılığın ABD'deki en büyük dağıtımcısı konumundaki University of Chicago Press ile yapılan anlaşmayla birlikte Koç Üniversitesi Yayınları kitapları, Koç University Press adı altında dünyaya açılıyor. Uluslararası dağıtım ağına Türkiye'den katılan ilk yayınevi olan Koç Üniversitesi Yayınları, böylelikle Türkiye'de üretilen bilgiyi yurt dışına aktaracak. Diğer bir deyişle, Türkiye'de bilgi üretenler için yepyeni bir kapı aralanmış oldu. İngilizceye çevrilerek, University of Chicago Press kataloğuna dahil edilen kitaplar yalnızca Amerika'da değil, dünya çapındaki üniversitelere, kütüphanelere ve kitapçılara ulaşacak. İngilizce olarak satışa sunulan ilk kitaplar Zeynep Çelik'in Avrupa Şark'ı Bilmez ; Kerem Tınaz ile Oscar Aguirre-Mandujano'nun derlediği Sefarad Güzergahları ; Christopher H. Roosevelt'in derlediği Mekansal Ağlar ve yayına Nikos Kontogiannis, Beate Böhlendorf-Arslan ile Filiz Yenişehirlioğlu'nun hazırladığı Sırlı Kaplar. Sefarad Güzergahları, Osmanlı Sefarad Yahudilerinin Osmanlı İmparatorluğu'ndan Seattle'a getirdikleri çok sayıdaki aile yadigarından, arşiv belgesinden, hatıra nesnesinden esinle ortaya çıkmış bir kitap. Bugün Washington Üniversitesi Sefarad Araştırmaları Koleksiyonu'nda bir araya getirilen nesneleri tartışmak ve bunların hem Birleşik Devletler hem de Osmanlı toprakları için teşkil ettiği ortak önemi keşfetmek amacıyla bilim insanlarını bir araya getiriyor. Mekansal Ağlar, geçmişi incelemek için Coğrafi Bilgi Sistemleri ve diğer analitik araçların kullanıldığı araştırma projelerine odaklanarak Anadolu'nun kültürel miras ve kimliğini haritalamayı hedeflemiştir. Arkeoloji ve kültürel miras alanlarında görece yeni tekniklere de odaklanan bu derleme yayın, veri koleksiyonlarını mekansal boyuta taşıyan ve web tabanlı haritalamaya yönelik çalışma yapan farklı disiplinlerden araştırmacıları bir araya getirmektedir. Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi ANAMED'in 2018 yıllık sempozyumuna dayanan Sırlı Kaplar kitabı, bezeme ve sırlı seramik teknolojileri üzerine, erken Bizans Dönemi'nden başlayarak Osmanlı Dönemi sonuna kadar, farklı dönemler üzerine çalışmalar yapan araştırmacıları bir araya getiriyor. Koç Üniversitesi'nin mükemmellik merkezi olma hedefinin barındırdığı öncülük arzusunu benimseyen Koç Üniversitesi Yayınları, yayımladığı kitapları, kendi alanlarının en ileri bilgisini sunacak başlıklar arasından seçiyor. Burasının Bilgisi dizisinde, bu coğrafya hakkında ve/veya bu coğrafyadan araştırmacılar tarafından yazılmış kitaplar yer alıyor. Literatüre ciddi katkı sağlayan, paradigmaları sorgulayan ya da değiştiren, daha önce kullanılmamış bulguları ya da uygulanmamış analiz yönetimlerini benimseyen önemli çalışmalar bunlar. Tarih, sanat tarihi, siyaset, sosyoloji, arkeoloji, cinsiyet çalışmaları, kültürel çalışmalar alanlarında yapılmış araştırmalar öne çıkıyor. Uçbeyleri dizisi genel okuru hedefleyen, her alt dizide o alanda bildiklerimizin sınırını ortaya koyan ya da o sınırı ileri taşıyan, iyi yazılmış, ilginç ve ufuk açıcı kitaplardan oluşuyor. Pozitif bilimler, beşeri bilimler, sosyal bilimler, edebiyat kuramı, sanat, hukuk, tıp, etik gibi alanlar bu dizinin kapsamına giriyor. Maddiyat dizisiyse Uçbeyleri'nin yaklaşımını finans, ekonomi, işletme, inovasyon, girişimcilik alanlarına uyguluyor. Tefrika dizisi de, TÜBİTAK tarafından desteklenen bir projenin ürünü. Bu proje kapsamında, 1831-1928 yılları arasındaki dönemde, çeşitli süreli yayınlarda bulunan roman tefrikaları tespit edildi. Yaklaşık dört yıl süren taramalarda Türk edebiyatı tarihlerinde, antolojilerinde adı geçmeyen pek çok yazar ortaya çıkarıldı. Ayrıca, Türk edebiyatının önde gelen yazarlarının gazete ve dergi sayfalarında unutulan yapıtlarına da ulaşıldı. KÜY kitapları; radikal demokrasi yaklaşımını, çağdaş sanat dünyasının sorunlarını, mülkiyetsiz yapıp yapamayacağımızı, hayvanlarla insanların ortaklaşa yaşadığı bir toplumun temel ilkelerini, uygarlık dediğimiz şey yıkılırsa sıfırdan nasıl başlayabileceğimizi, küresel ısınmanın arz dengesini, toplumsal adaletin nasıl kurulması gerektiğini, genç olma takıntımızın sonuçlarını, acının tarihini, insanlığı nasıl bir genetik geleceğin beklediğini sorguluyor. Her yıl artan başlık sayısıyla KÜY, hem akademik yayıncılığın, hem de entelektüel dünyamızın boşluklarını en etkili şekilde doldurmaya çalışıyor. KÜY kitaplarının satışlarından elde edilen gelir, Koç Üniversitesi öğrencilerine burs vermekte kullanılıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/kuytulardan-meydanlara-bir-ciglik-yanki", "text": "Kitaplar hakkındaki en yanıltıcı algılardan biri rahatlatıcı ve kafa boşaltıcı oldukları yönündedir. Bu görüşü hepten yadsıdığımı söylemiyorum. Elbette bazen hayattan sıkılıp, bunalıp kitaplara sığındığım benim de oluyor. Ama o kitabın arasına gömdüğüm kafamı aynı kaldırıyorsam da bu sefer başka bir rahatsızlık beni dürtüyor: İyi de ben bunu niye okudum? Bir duygu kıpırtısı, bir düşünce kırıntısı kalmasını bekleyen okur nevinden olduğum kesin. Son dönemlerde ise okuduğum kitaplardan pek az iz kalıyor. Az kitap da okumuyorum hani. Ama metinlerin pek birbirine benzemeye başladığını da deneyimli bir okur, az biraz yazar, uzman bir editör olarak söylemeden de geçemeyeceğim. Bu yazıda bahsedeceğim kitap ise benzemezler arasında olan, hatta beni ilk öyküsünden itibaren kendisine mıhlayanlar listesine üst sıralardan giren bir öykü kitabı. Müge Koçak'ın ilk kitabı Yankı burada bahsi geçen. Müge Koçak öyküleriyle okuru başka bir gerçekliğin ortasına atıp fantastik bir dünyadaymış gibi hissettirmeyi başaran kalemlerden biri. Ben, Yankıdaki öykülerde çok sevdiğim gotik yazar Shirley Jakson'ın Biz Hep Şatoda Yaşadık kitabındaki tekinsizliğini, bir daha okumaya yüreğimin asla yetmeyeceği Kibritleri Çok Seven Küçük Kız kitabının yazarı Gaetan Soucy'nin gülümseyerek sunduğu koyu karanlığını, Edgar Allan Poe'nun hikayelerindeki normalden deliliğe giden temposunu, H. P. Lovecraft'ın en ürkünç olaylar karşısında bile sakin kalan anlatımını yakaladım. Buradan Müge Koçak'ın bir gotik yazarı olduğu sonucu çıkmasını istemem. Çünkü ne yazdığı konusunda yazar yerine karar vermek bana düşmez. Yankıdaki on iki öykünün bende uyandırdıkları bunlar sadece. Ve ben bendeki yankılarını çok sevdim. - Katil Maslow Tarafından Planlanmış Bir İntihar Vakası Yankı. s.59. Hayatın üç yüzü olduğunu düşünürüm: İlki, herkes tarafından gerçek ve şu andan olan biten diye algılanan yüzü; ikincisi, haberlerin sonlarına doğru dinlenilen ve en yakındaki tahtaya vurularak, Allah muhafaza, dedirten, sonra da gerçekliğinden mide kalktığı, yürek daraldığı için unutulan; üçüncüsü ise hayatın karanlık bağrında hiç duyulmadan, görülmeden gaibe karışıp giden. Müge Koçak öykülerinde bu üç yüzü harmanlamış, kıvrak, ironili, çeşnili, dinamik bir anlatımla okurun önüne demir leblebi olarak servis etmiş. İlk öyküde leblebiyi yutabildiyseniz sonrasında size gül bahçesi de vaat etmiyor üstelik. Zihninizin gırtlağını nefes alamayacağı raddeye kadar sıkıp sonra hop diye midesine geçerek onu bir rahatlatıyor. Hah, şimdi biraz sakin gideceğim dediği anda da midesinin çeperlerine güm güm vurup bağırsaklarının her bir boğumunu inlete inlete geziniyor zihnin dehlizlerinde. Geriye acı yemeyi sevenler bilir- ne güzel acıydı, bir daha böylesini nereden bulurum ile yandım Allah arası bir duyu kalıyor. Aynı lezzetli acıyı tadabilmek için hiç durmadan diğer öyküye geçiyorsunuz. Kitabın sonunu bulduğunuzda ise bitirdiğinize üzülseniz mi sevinseniz mi bilemiyorsunuz. Kitabın içeriği hakkında pek bilgi vermediğimin farkındayım ama öyle sürprizli hikayeler var ki ne anlatsam size dudağınızı ısırtacak olanları faş edeceğim. Bu baptan yola çıkarak şu şekilde anlatmaya bir daha gayret edeyim: Katili, maktulü, it kopuğu, kim vurduya gideni, vura vura geleni, sulu dereye götürüp susuz getireni, ayyaşı, delisi, akıllıdan bozması, tacizcisi, polisi, şeytanı, meleği, cin olmadan adam çarpmaya kalkanı, cin olup halıyı hissettirmeden ayağın altından çekeni yani cem-i cümle alemi kitapta. Her biri başka bir bedende özünden farklı bir yüzle zuhur etmekte, doğru ile yanlış, gerçek ile yalan, iyi ile kötü birbiriyle sarmal olmakta, okuyanı her bir sayfada oradan oraya savurmakta. Bir öyküde bu insancıklardan kim ne istedi ile diğer öyküde gebert şunu da bitsin arasında üç kuruşluk aklımızı almakta. İnsan insanın kurdu mudur, insan insanın ilacı mıdır sorusuna yeni bir boyut katarak insan insan evladı mıdır sorusunu içinize taş gibi oturtmakta. Yine bu kitap neyi anlatıyor niye dolandırıyorsunuz diyorsanız ruhu ezilen ile ruhu olmayanı, her bir mağdurun başkasının zalimi olduğunu anlatmakta diyeyim. Yine de olmadığının farkındayım elbette. Okuyun o zaman diyorum son söz olarak. Söz veriyorum güzel hikayeler okuyacaksınız. Bakın ne diyor kitapta, o da size söz veriyor. - Yankı, Yankı. s.34. Yankı. Müge Koçak. Can Yayınları. 1. Baskı. Aralık 2020. Yazar Editör Şeniz BAŞ'ın biyografisine buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/kuzenim-momo", "text": "Rengarenk dünyasıyla dikkat çeken Zachariah OHora'yı Çınar Yayınlarının takdimidir. Onu tanıdığınıza asla pişman olmayacaksınız! Tavşan kılıklı kurtlar, gürültülü kütüphaneler ve horultulu su samurları... İşte karşınızda kaleminden dökülen eğlenceli ve de bol ödüllü tarzıyla Zachariah OHora. Momo ziyarete geleceği için kuzenleri çok heyecanlıydı. Ancak Momo pek de bekledikleri gibi bir tip değildi. Tuhaf bir kılığı, garip oyunları vardı. Ayrıca daha saklambaçtan bile haberi yoktu. Tüm bunlara rağmen yine de Momo'ya bir şans verdiklerinde, yeni şeyler denemenin ne kadar da eğlenceli olabileceğini fark ettiler. Bu, yeni arkadaşlar edinmek kadar eğlenceliydi."} {"url": "https://gazetesanat.com/kuzey-kayahan-saran", "text": "Edebiyat çevrelerince oldukça iyi bilinen Şahsiyet dergisi yayın hayatına 2019'da başladı. Gösterilen ilgi oldukça fazla olacak ki, dergi kısa sürede bilinirliğini daha da arttırdı. Derginin kurucusu ve yayın yönetmeni olan Kuzey Kayahan Saran bir röportajında şöyle söylüyor: Dergiler bir damar yoludur. Okurlarına edebi nitelikten uzaklaşmamış metinler sunma derdi olan Şahsiyet, üç aylık bir dergi olarak faaliyetlerini sürdürüyor. Temmuz Ağustos Eylül 2020 sayısında Ayça Erkol, Hande Balkız, Üzeyir Karahasanoğlu, İngiliz yazar Patricia Grace gibi kalemlere yer veren derginin, önümüzdeki 3 aylık sayısı da şimdiden ses getirmeye başladı. Bunun nedeni ise; derginin yeni teması. Ekim Kasım Aralık ayındaki sayının temasını Kadın olarak belirleyen dergi, ilk çıkışındaki Söyleyecek Sözümüz Var! sloganını da sürdürüyor. Ayrıca belirtmekte yarar var; söz konusu yeni sayıda 22 kadın yazarı göreceksiniz. Derginin yayın yönetmeni Kuzey Kayahan Saran ile yaptığımız söyleşiyi aşağıda okuyabilirsiniz. - Kuzey merhaba. Önce kendinden bahseder misin bize? Şahsiyet'ten önce neler yapıyordun, nereden geldin? Merhaba Mert, 17 Kasım 1986 yılında Edirne'de küçük bir köyde doğdum, aslen Makedonyalıyım. Farklı kanlara sahip bir aileden geliyorum. Çocukluk ve gençlik dönemlerimde işportacılık, fabrika işçiliği ve kaynakçılık gibi işlerde çalıştım. Moskova Devlet Üniversitesi'nde Psikoloji ile Rus Dili ve Edebiyatı eğitimi gördüm, MSM Konservatuvarı Yaratıcı Yazarlık bölümünde okudum. İki kitap, dört oyun yazdım, altı kısa film yazıp/yönettim. Çığlık isimli oyunum Londra'da bir tiyatro grubu tarafından sahnelendi. Bazı tiyatro oyunlarında ve TV dizilerinde rol aldım. Uzun bir süre reklam sektöründe yazarlık yaptım. Şahsiyet'ten önce İstanbul-Londra arasında yaşıyordum. Şimdiyse Edirne'deki köyümde yaşamımı sürdürüyorum. Şahsiyet'in işlerini buradan yürütüyor, yeni kitabım ve senaryom ile ilgileniyor, bir yandan da çiftçilikle uğraşıyorum. - Derginin çıkış amacı her sayıda kapakta da görebildiğimiz Söyleyecek Sözümüz Var! cümlesi. Nedir bu söz? Çeteleşmeye ve edebiyat dünyasında sadece kendilerinin var olduğunu düşünenlere karşı söylenmiş bir manifestodur. Birçok kişi bana hayır böyle bir şey yok dese de, bariz olarak edebiyatın içinde bir çeteleşme var. Aynı isimleri sürekli belli yayınların içerisinde görüyoruz. Herkes ben görüneyim/tanınayım derdinde. Şahsiyet; yok sayılan, görmezden gelinen herkese bir yol ve ses olmak için kuruldu. Elimizden geldiği kadar da bunun mücadelesini vereceğiz. - Bugün ana akım medyadan tanıdığımız, oyunculuktan müzisyenliğe farklı farklı işleriyle meşhur olmuş isimler de hem dergilerde yazıyor hem de kitap çıkarıyor. Kimseye engel koyamayız elbette, ancak bu durum hangi ara, nasıl moda oldu? Sanırım son beş yıldır süregelen bir şey bu. Elbette, hiç kimseye bununla ilgili bir engel koyulmaz ama yapılanların ne derece bir nitelik taşıdığı da aşikar. Bizim toplumumuz unvanlara ve insanların takipçi sayısına göre hareket ediyor. Bir sanatçı sahnesinde veya sosyal medya hesabından aykırı bir söylem yaptığı anda onu göklere çıkarmaya bayılıyoruz. Ardından belli bir kitlenin bu insanı takibe alması, hem medyanın hem de yayıncılık sektöründeki bazı kişilerin dikkatini çekiyor. Böylelikle herkes bunu karşılıklı bir kazanca dönüştürüyor. Fakat insana, dile, yaşama ve değerlere zarar verip vermemesi kimsenin de umurunda olmuyor. Ben bunu Türkiye'nin siyasi oluşumlarına benzetiyorum. Ülke olarak her zaman belli yol ayrımlarına gelmişizdir ama bildiğin gibi hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. - Dergi ekibiniz kaç kişiden oluşuyor? Yol arkadaşların neler yapıyorlar? Şahsiyet'in kadrosu yedi kişiden oluşuyor. Bu rakamı belki on kişiye çıkarabilirim, belli de olmaz. Yayın tarafında; ben, Selcan Kırnal ve Gül Ersoy yer alıyor. Her ikisi de harika birer öykü yazarı. Gül'ün ikinci öykü kitabı olan Sen Kimseyi Sevemezsin! yakın zamanda çıktı. Selcan'ın ise 2019'da çıkmışPipo İçen Kadınlar, isimli bir öykü kitabı var. İkinci kitabı da yakın zamanda bilinen bir yayınevinin etiketiyle piyasaya çıkacak. Özgün kapak tasarımlarımızı Ezgi Burçin Serdar, mizanpajı Dila Çilez, sosyal medya çalışmalarımızı ise, Müjgan Bilgili ve Derin Kumbasar hazırlıyorlar. - Şahsiyet'te öyküsünün, yazısının yayımlanmasını isteyenler dergiye nasıl ulaşabilir? Word dosyasında 11 punto ve Times New Roman formatında yazmış oldukları çalışmalarını en fazla üç eser olacak şekilde sahsiyetdergi@gmail. com adresimize gönderebilirler. Ayrıca çalışmasını sadece kopyala/yapıştır yöntemiyle gönderenler var ki, bu çalışmalar dikkate alınmamaktadır. - Ekim Kasım Aralık sayınızın temasını Kadın olarak belirlediniz. Bu sayınızda ne gibi çalışmalar, yazılar göreceğiz? Ekim-Kasım-Aralık döneminde iki sayı birden gelecek. Şahsiyet 7 ve Şahsiyet 8 sayısı okurla buluşacak. Şahsiyet Kadın sayısında; edebi çalışmalara yer verilmeyecek. Konu hassas olduğundan dolayı İstanbul sözleşmesi, kadın hakları, basın dili, cinsiyet eşitsizliği, günlük yaşamda eril dil kullanımı, feminizm, toplum ahlakı vb. aydınlatıcı ve yol gösterici metinler yer alacaktır. Adı bilinen birçok avukat, gazeteci, yazar, şair ve sanatçının metinlerini okuyacaksınız. Şahsiyet'in 7. sayısında da; Tema: Mesafe, İnceleme: Ali Teoman, Dosya: Edebiyatta Ermeniler, olarak belirlendi ve neredeyse sayı 7'nin iskeletini oluşturduk. - Popülist edebiyat eğimlerine nasıl bakıyorsun? Her zaman popüler ve alternatif olarak ikiye ayrılmaz mı sanat işleri? Açıkçası bakmıyorum, çünkü baktığımda bana ve sanata katkısı olacak bir şey göremiyorum ama kendisine bilgi-birikim kazandırdığını düşünen birileri varsa okuyabilir. Ben sanatın insanı yenilediğine, yaşama bakış açısına yeni bir anlam yüklediğine inanırım. Bunun aksi benim gözümde sanat değildir. Çok okunanı, çok satanı, çok seyredileni, muazzam bir sanat deyip kefeye koyabilir misiniz? Para gücünün topluma pompaladığı her şey değer görüyor benim ülkemde. Popüler sanat ve alternatif sanat elbette ayrılabilir ama topluma ve ülkeye göre farklılık gösterir. Eğitim, kültürel birikim, dünyaya ve yaşama bakış açısı, siyasal ve parasal sistemin topluma etkisi, bunlar birer etkendir. Elimizde biriken niteliksiz işlerle mi sanatta çağ atlayacağız? Mali bir kuvveti olmayan iyi yayınlar yok ediliyor ama arkası kuvvetli ve bir değer sunamayan yayınlar her şeyi kirletmeye devam ediyorlar. Birçok insanın paradan başka bir şeye kıymet verdiğini düşünmüyorum. - Dergiler edebiyat yolunda bir yazara neler kazandırır? Bu yazanın neyi kabul edip etmediğiyle de ilgilidir bir nevi. Dergiler yol gösteren, eleştiri yapan, öz güven kazandıran, bakmak ile görmek arasındaki ince çizgiyi fark ettiren zorlu bir yoldur. Her dergi için bunu söylemesem de bugün edebiyat dünyasına dergilere yazarak adım atan birçok yazar biliyoruz. Yapılan eleştirileri göz ardı etmeyen burada eleştiriyi yapan kişi/kişiler de önemli- birçok genç arkadaş kendilerini tıpkı bir okuldaymış gibi yetiştirebilirler. Olumsuz yanıtlarda hayal kırıklığına uğramasınlar. İyi bir yazı ortaya çıkarmanın en önemli unsurlarından biri sürekli yazmaktır. Sözlük okumak, geçmişteki ve bugündeki metinler üzerinde okumalar yapıp mesai harcamaktır. Metni demlemek, üzerinde gözlem yapmak, hatta yırtıp yeniden yazmak yeni bir deneyim kazanmaktır. - Şahsiyet'in bugün dağıtım noktaları nereler? İstanbul'da; Mephisto Kitabevleri, İmge Kitabevi, Robinson Crusoe 389, Kohen Kitabevi, Gergedan Kitabevi, Akademi 1971 Kitabevi ve Sosyal Sahaf'ta. Ankara'da; İmge Kitabevi, Birleşik Kitabevi, Tayfa Kitabevi Kafe, Kurtuba Kitabevi Kafe ile Ardıç Kitabevi Kafe'de. İzmir'de; Yakın Kitabevi ile Kabuk Kitabevi'nde. Eskişehir'de; Adımlar Kitabevi ile İnsancıl Sahaf'ta. Edirne'de; Ana Kitabevi ile Rüzgar Kitabevi'nde. Bursa'da; Mesaj Kitabevi'nde Tekirdağ'da; Elifce Kitabevi. Diyarbakır'da; Lilav Kitabevi. Isparta'da; Avni Kitabevi. Denizli'de ise; Halikarnas Kitabevi'nde bulabilirler. Ayrıca sahsiyetdergi@gmail. com ve shopier. com/sahsiyetdergi sitesi üzerinden de sipariş verebilirler. Okurlarımız bizlere abone olurlar ise, her sayı kapılarına kadar gelebilir. - Avrupa'daki birçok yazarın bugün kendilerine ait web siteleri var. Kitaplarını, imza günlerini, biyografilerini oradan paylaşıyorlar. Bu bağlamda; edebiyat ve teknoloji arasında, edebiyatın lehine nasıl bir ilişki kurulabilir? Avrupalıların kitabevlerini ya da yazarların web sitelerini takip etmek gibi bir kültürleri var. Bizde bu daha çok sosyal medya üzerinden yürüyor. Ulaşılmaz olarak görülen çoğu kişiye yazabiliyor, hatta onları eleştirebiliyorlar. Sosyal medya doğru kullanıldığında birçok noktaya temas edebiliyor. Artık son derece güçlü bir yanı var. Bugün ülkenin herhangi bir yerindeki okura, kolaylıkla ulaşabiliyor ve kitabınızın ya da başka bir çalışmanızın çıktığını duyurabiliyor, hatta yaşanan haksızlıklara karşı bir olup adalet sağlayan mecra haline de dönüşebiliyor. Ancak dijital dergicilik söz konusu olduğunda, bu kültüre alışabilmek için oldukça uzun bir zamana ihtiyacımızın olduğunu görüyorum. Fakat matbunun yerini tutabilir mi, bunu bize zaman gösterecek. - Edebiyat dünyasında, dergicilikte nepotizm var mı? Elbette var ve bu sadece yayıncılık sektöründe değil, her sektörün içinde olan şeyler. Son yıllarda yayımlanan birçok kitap var ve bunlara baktığımızda ahbap-arkadaş ilişkilerinin ön planda olduğunu görüyoruz. Yayınevlerinin de verdiği destekle imzalar, söyleşiler ve birçok etkinlik düzenleniyor. Bin adet satmayacak kitap beş bin satıyor. Dergilerin içinde bu her ne kadar fark edilmese de düzenli bir okur bunun ayırdına varıyor. Otuz bin ve buna yakın takipçisi olan birçok kişi metinlerini bana gönderip, derginize büyük katkım olur, diyor ama metinlere bakıyorum içler acısı. Sizi binler takip ettiği için herkes yazınıza yer verebilir ve dergi çok da satabilir ama ben herkes değilim, bu ucuz numaralara da niteliksiz metinlere de karnımız tok. Biz iyi olanı gösterme ve yaşatma derdindeyiz. - Sahaflardan yetmişler ve seksenlerde basılan dergileri topluyorum arada bir. Bugünün dergileri de yirmi sene sonra arşiv amaçlı toplanacak cinsten dergiler mi? Bunu ben de geçmiş yıllarda yapıyordum, oldukça fazla paralar harcamışımdır bu eski dergilere. Yaprak, Papirüs, Servet-i Fünun, Birikim, Yeni Dergi vb. yayınların birçok sayısı kütüphanemde mevcut. Çok abartılı rakamlar olmadığı müddetçe denk gelirsem hala alıyorum. Arşiv, bir ilgi alanıdır aslında ve bunu yapacak çok kişi yoktur. Gün gelir belki her şey dijitalleşir ve bunların hepsine ulaşılabilir ama kağıt sevdası ayrıdır. Hadi kötümser olmayayım ama iki elin parmaklarını geçecek bir niteliğe sahip dergi yok piyasada. Kimse alınmasın ama dergiler biraz da içerikleriyle kaynak görevi görmek zorundalar. - Şahsiyet dergisi ya da farklı bir konu hakkında söyleyeceğin son sözleri de alayım. Çok teşekkürler. En başta da ifade ettiğim gibi her daim söyleyecek sözü olanların yeri olacak Şahsiyet. Kimseyi kayırmadan, sadece iyi olanı sunmak için çalışacak. Sesi duyulmayanların sesi olmak için hep burada hazır bekliyor olacağız. Şu an tek derdimiz, Şahsiyet:Kadın sayısı için insanların bizlere destek verip bağış yapması, böylelikle onların yardımıyla da büyük bir yükün altında kalmadan güzel bir projeye imza atabileceğiz. Hem sana hem de desteğini esirgemeyen herkese, tüm ekibim adına ben teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/la-boheme-operasindan-istanbulda-muhtesem-promiyer", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin sahnelediği La Boheme Operası, 4 Şubat 2023 akşamı yaptığı prömiyer ile büyük beğeni topladı. Atatürk Kültür Merkezi Türk Telekom Opera Salonu'nda sanatseverlerle buluşan La Boheme Operası, Besteci Giacomo Puccini'nin ( 1858 1924) başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. Puccini'nin muhteşem müziği ve gerçek bir öyküye dayanan konusu ile bu dramatik ve romantik opera, dünyada en çok sahnelenen ve sevilen operaların arasında sayılır. Librettosu Luigi Illica ve Giuseppe Giacosa tarafından kaleme alınmıştır. La Boheme Operası; Fransa'daki 1830 ve 1848 devrimleri arasındaki dönemde siyasal ve toplumsal yaşamın, özellikle de bohem yaşamın tüm izlerini taşıyan bir reji anlayışı ile sahnelendi. Paris'de, Noel arifesinde dokunaklı bir aşk hikayesinin anlatıldığı eserde; Bohem hayatı yaşayan bir grup arkadaş, geçimlerini sanat eserleri yaratarak kazanmaktadır. Şair Rodolfo, terzi Mimi'ye aşık olmuştur; ressam Marcello'nun da şarkıcı Musetta ile çalkantılı bir ilişkisi vardır. Her şeye rağmen iki çift de mutlu oldukları zamanlarda, birlikte hayatın ve aşkın tadını çıkarmaya çalışırlar. Ancak, Mimi'nin sağlık durumunun oldukça kötü olduğu anlaşılınca, Rodolfo onun bu hastalıktan öleceğini kabul etmekte zorlanır. Rodolfo ve Mimi ayrılır ve aylar sonra Musetta, Mimi'nin durumunun ağırlaştığını fark ederek onu Rodolfo ve Marcello'nun yaşadığı eve getirir. Rodolfo hemen onu içeri alır ve sağlığına kavuşması için elinden geleni yapmaya çalışır. Ancak artık çok geçtir. Birbirlerine aşklarını ilan ettikten hemen sonra Mimi hastalığına yenik düşer. İtalyanca seslendirilen eseri, Evin Atik sahneye koydu. İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası'nı İbrahim Yazıcı yönetti. Eserde Dekor tasarımı Çağda Çitkaya'ya, kostüm tasarımı Sevtaç Demirer'e, ışık tasarımı Serkan Şentürk'e ait. İstanbul Devlet Opera ve Balesi Korosu'nu Paolo Villa ve çocuk korosunu Sercan Gazeroğlu yönetiyor. Eserin koreografisi ise Şebnem Şenel'e ait. Uzun süre ayakta alkışlanan temsilde; Mimi rolünde; Gülbin Günay, Rodolfo rolünde; Bülent Külekçi, Marcello rolünde; Murat Güney, Musetta rolünde; Evren Işık Yasemin; Colline rolünde; Zafer Erdaş, Schaunard rolünde; Alp Köksal sahnedeydiler. Eser ; 9 ve 25 Şubat'ta ve Mart ayında da sanatseverlerle buluşmaya devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/laboratuvar-ortaminda-bir-sergi-deneyimi-tissue_lab", "text": "Bio-art sanatçısı Dilay Koçoğulları ve multimedia sanatçısı 'ın belirli bir bölgenin biyolojik çeşitliliği ve biyomun izlerini ortaya çıkardıkları Tissue Lab başlıklı sergi, laboratuvar ortamında sanatseverlerle buluşuyor. Yeni keşif alanları açma hedefleyen sergi, 13-25 Şubat tarihleri arasında İzmir Darağaç bölgesinde katılıma açık olarak görülebilir. Bio-art sanatçısı Dilay Koçoğulları ve multimedya sanatçısı Ali Kanal'ın bireysel üretim pratiğinin melezlenmesiyle oluşturdukları Tissue Lab başlıklı sergisi, 13-25 Şubat tarihleri arasında İzmir'in Umurbey Mahallesinde sanatseverlerle buluşuyor. Sergide Ali Kanal'ın mahalleden topladığı buluntu nesnelerle oluşan keşfe dayalı üretim pratiği ve duvarda yarattığı dokular ile Dilay Koçoğulları'nın mikro/makro kozmos ilişkisine dayanan laboratuvar ortamında elde ettiği mikroskobik incelemelerden oluşan deneysel üretim pratiği bir araya geliyor. Kanal'ın araştırma alanı dış dünyaya yoğunlaşırken ve biyomun izini sürerken, Koçoğulları'nın laboratuvar alanında gerçekleştirdiği araştırma süreci ise steril bir alanda belli bir bilimsel öğreti çerçevesinde gerçekleşiyor. Bu da yeni keşfedilecek biyomun sınırlarının belirlenmesini sağlıyor. Darağaç Kollektifinin olduğu bölgede konumlanan bu laboratuvar alanı, iki farklı araştırma kısmından oluşuyor. İlk kısımda, sergi alanının duvarında meydana gelen dokulardan oluşan bir yüzey araştırması yer alıyor. Katılıma açık olan bu araştırma alanında, yüzeyde keşfedilen dokulardan elde edilecek bir görsel veri tabanı oluşturulması amaçlanıyor. İkinci kısımda ise Darağaç sokaklarından toplanılan buluntu nesneleri ve bostandan elde edilen bazı bitkileri odağına alarak mekanın yakın çevresine ait biyolojik çeşitliliğinin ilişkisel yapısı gözler önüne seriliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/lady-gaganin-merakla-beklenen-albumu-chromatica-cikti", "text": "Dünyaca ünlü şarkıcı Lady Gaga'nın 6. stüdyo albümü olan Chromatica bugün dijital platformlardaki yerini aldı. Müzikseverlerin uzun süredir sabırsızlıkla beklediği bu 16 şarkılık yeni Lady Gaga albümünü dijital platformlar üzerinden hemen dinlemek ve satın almak için aşağıdaki linke tıklamanız yeterli. Geçtiğimiz haftalarda albümden yayımlanan 'Studip Love' ve Ariana Grande düeti 'Rain On Me' olağanüstü bir ilgi görerek albümün şimdiden listeleri ele geçireceğinin ipuçlarını verdi. 58 ülkede iTunes listelerinin zirvesine çıkan 'Stupid Love', toplamda dijital platformlar üzerinden 300 milyondan fazla dinlendi. Albümde Ariana Grande dışında İngiliz şarkıcı Elton John ve BLACKPINK iş birlikleri de dikkat çekiyor. Albümle ilgili yeni ürünlere, CD, plak ve kasetlere ulaşmak için ise ladygaga. com adresini ziyaret etmeniz yeterli olacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/laik-cumhuriyetin-ilk-latin-harfli-madeni-parasi-1934-100-kurus-14-04-2019", "text": "1. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış Osmanlı Devleti, savaş sonrası çok ağır ekonomik ve toplumsal bir çöküşe şahit oldu. Yokluk ve sefalet hat safhadaydı. Bu sefalet zamanlarında Mareşal Kemal Atatürk önderliğinde birleşen Türk halkı Milli Mücadele'yi gerçekleştirdi ve bağımsızlığına kavuştu. Milli Mücadele sonrasında da yokluk mevcuttu. Türk halkı varını yoğunu savaşta kaybetmişti. Laik Cumhuriyet, Osmanoğulları'ndan adeta bir enkazı devraldı ve bugün ki modern ve laik Türkiye Cumhuriyeti inşa edildi. Laik Cumhuriyet halk için halka rağmen bir dizi devrimler gerçekleştirdi. Bunlardan en önemlisi laik bir rejimin tesis edilmesi ve devletin din devleti statüsünden çıkarılmasıydı. 1928 yılında anayasadan Devletin dini İslam'dır. ibaresi kaldırıldı. Bu laik düzen için atılmış ilk somut adımdı. Devletin artık bir dini yoktu ve olmayacaktı. Devlet dine müdahale etmeyecek dinde devlete müdahale etmeyecekti. Yine 1928 yılında Yeni Türk Harfleri kanunu çıkarıldı ve Latin harflerine geçiş yapıldı. Arap harflerinin kullanımda olduğu zaman okuma yazma oranı erkeklerde %7, kadınlarda %1 idi. Okuma yazma oranı ciddi derecede düşüktü ve cehalet her yeri sarmış vaziyetteydi. 1928'de yapılan harf devriminden sonra 1930'larda okuma yazma oranı hızlı bir şekilde %30'lara kadar çıktı. Latin harflerinin kolay öğrenilmesi ve her yere açılmış olan Millet Mektepleri okuma yazma oranının hızlıca artmasında önemli bir katkı sağladı. - Yeni bir para imal etmek için yeterli teknik eleman ve teknik ekipman mevcut değildi. - Yeni bir para imal edecek kadar iyi bir ekonomik ortam mevcut değildi. - Cumhuriyet'in elindeki maden rezervleri buna el verecek kadar bol değildi. - Latin harfli yeni bir gümüş para basmak için ilk kanun kabulü 03.06.1933'te yapılmış ama yeni paranın basımına hemen geçilememiştir ve kabul edilen kanun bir sene sonra 2461 sayılı kanunla revize edilerek ilk Latin harfli 1934 100 kuruşlarımızın basımı kararlaştırılmıştır. - 12 g ağırlığında - 29 mm çapında - 1.86 mm kalınlığında - 830/1000 milyem gümüşten imal edilmiş ( Önce 900/1000 ayar gümüşten imal edilmesi düşünülmüş sonrasında bu ayarın çok yüksek olduğuna karar verilmiş ve 830/1000 ayar gümüşten imal edilmiştir.) - Çelişkili verilerle beraber 4.000.000 adet darp edilmiş bir madeni paramızdır. Resim-1: 1934 100 Kuruş ön yüzü. Laik Cumhuriyet'in gücü ve kudretini gösterecek modern bir tasarıma sahiptir. Başaklar tarıma verdiğimiz önemi, ortadaki ay yıldız ise Kemal Atatürk'ün 6 ilkesinin ulusçuluk ilkesini sembolize etmektedir. Bordür çizgisindeki mermi başlıkları modern ve laik Cumhuriyet'in kuruluşunda harcanan emeği ve verdiğimiz savaşları sembolize etmektedir. Resim-2: 1934 100 Kuruş arka yüz. Arka yüzde modern ve laik Cumhuriyet'in kurucusu ve laik Türk Orduları'nın ebedi başkumandanı Mareşal Kemal Atatürk'ün portresi mevcuttur. İlk bakışta Cümhuriyet kelimesi dikkati çekmektedir. 1941'e kadar basılan paralarda hep bu tabir kullanıldı. Bordür çizgisinde yine mermi başlıkları bulunmaktadır. Kemal Atatürk portresinin hemen altında bir çift yaprak çelengi bulunmaktadır. Resim-3: 1934 100 Kuruş ön yüzünün açılı çekimi. Başak ve yaprak detayları dikkati çekmektedir. Resim-4: 1934 100 Kuruş arka yüzünün açılı çekimi. Kemal Atatürk portesinin detayları dikkati çekmektedir. 1934 100 kuruşun temelde ön yüzündeki yıldızın boyutlarına göre küçük, orta ve büyük yıldız olmak üzere 3 tipi mevcuttur. Aynı zamanda bordür çizgisindeki mermi başlıklarının tipine göre de ince kısa ve kalın uzun şeklinde iki tipi mevcuttur. Bu gördüğümüz farklılıklar kalıp farklılıklarıdır ve paranın çeşitli varyasyonlarda basılmasına ve tedavül edilmesine sebep olmuştur. Küçük ve büyük yıldız tiplerini birbirinden ayırt etmek zor değilken orta yıldız ile büyük yıldızı ve aynı zamanda küçük yıldız ile orta yıldızı birbirinden ayırt etmek zordur. Bu farklılıkları deneyimli nümismatistler anlayabilmektedir. Aynı zamanda ön yüzdeki 100 sayısının da birkaç farklı varyasyonu söz konusudur. Türk nümismatik camiasında 1934 100 Kuruş ezelden beri tartışılan bir paradır. Kimi nümismatistler bu kadar fazla ayrıntı ve detaya girmeyi gereksiz görürken kimi nümismatistlerde tüm farklılıkların ortaya çıkarılması gerektiğini bunun bizim için bir zenginlik olduğunu ifade etmektedirler. Benim şahsi görüşüm çok aşırı detaylara girmeden temel farklılıkların ortaya konulması yönündedir. - 11 farklı küçük yıldız tipi varyasyonu - 3 farklı orta yıldız tipi varyasyonu - 5 farklı büyük yıldız tip varyasyonu olmak üzere toplamda 19 farklı tip 1934 100 Kuruş tedavüle verilmiştir. 1934 100 kuruşlar piyasaya sürüldükten sonra çok sayıda sahtesi üretilmiş ve sirkülasyonda dolaşmıştır. Bunun sonucunda 1937 yılında yeni 1 lira gümüş madeniler üretilmiş ve tedavüle sunulmuştur. 1941 yılında piyasada yeterince 1 liralık madeni para olduğuna karar verilerek 1934 100 kuruşların tedavülden toplatılmasına karar verilmiş ve Cumhuriyet'in ilk Latin harfli madeni parası tedavülden çıkartılmıştır. Para fotoğraflarının tamamı şahsi koleksiyonuma aittir. Kaynakça belirtilmeden asla kullanılamaz."} {"url": "https://gazetesanat.com/lal-batman", "text": "Çocukluğumdan beri hep yürüyeceğim yola emin olarak başladım. Bu nasıl mümkün olabilir, gibi düşünülse de her çocuk gibi ben de hayaller kurardım ancak benim dünyamın hayallerinde bu ideaları fiziksel sonuca kavuşturmak başta geliyordu, hala da öyle. İnsan kendini en iyi bilendir. Bu nedenle çevresel faktörlerle bize gelen yönlendirmeler bizi sadece kendimize yabancılaştırır. Kulağa bencilce gelecek ama kendimizi en çok tatmin eden şey yine kendimizizdir. İnsan sadece kendine ve hayallerine karşı bencil olmamalıdır. Benim bu oyunda altın kuralım budur. Altını tekrar çiziyorum; hayallere uzun vadede erişilmek isteniyorsa onları sadece idea olarak bırakmamalı, fiziksel sonuca varmak için en doğru yol olan farkındalıkla birlikte engelleri aşarak yoldan da sapmamalı. Doğru zamanı beklemek vakit kaybından başka bir anlam taşımaz. Klişe gelecek ama hiçbirimizin yarını yok. İmkan yoksa bile yaratmalı, hemen olmayandan yılmayıp oldurmalı. Benim hikayem tam anlamıyla böyle başladı. Eğitim sisteminin duvarları benim dönemimde çok sınırlıydı. Ortaokul döneminde derslerde hiç başarılı değildim. Zaten bütün günüm derslerde çizim yaparak, okul sonrasında atölyeye gidip ait olduğum yere kavuşmayı beklemekle geçiyordu. Bursa'da akademik anlamda çok güçlü alt yapıya sahip olan bir atölyede yetiştim. Kıymetli hocam Ömer Faruk Kaya'nın atölyesinde... Kendisi benim hayatımda çok değerli bir rol oynuyor. Akademik altyapı olarak bizleri çok disiplinli bir şekilde yetiştirdi. Güzel Sanatlar Lisesi'nin yetenek sınavına beni o hazırladı. Çok küçüktük, saatlerce yılmadan çizim yaptığımızı hatırlıyorum. Liseyi kazandım. Kendisi lise dönemimde de öğretmenimdi; okulumda onun atölyesinin öğrencisiydim. Üniversite sınavlarına kadar onunla hazırlandım. İşin felsefesi hakkında da çok beslendim kendisinden. Yeni şeyler denemeyi hep çok severdim. Yeni baştan yarattığım kombinasyonlar her ne yapıyorsam işime daha konsantre olmamı sağlıyor. Duygularım her zaman çok ani ve hızlı bir şekilde değişir. İşlerimde genellikle kendi yaşamımın hikayesinden beslendiğim için bu hıza yetişebilmek ve yaşadığım her duyguyu atlamadan yansıtabilmek için alternatif medyum arayışlarına girdim. Multi disiplinler olmak benim konfor alanım. Sınırlandırılmak hiç hoşuma gitmez, aksine ben var olan duvarları yıkmayı seviyorum. Kullandığım materyalleri ya da disiplini derdimi en güçlü nasıl anlatabileceğimi düşünüyorsam o şekilde seçerim. Hiç ummadık bir anda işime ve hayata dair önemli şeyler öğreniyorum. Farklı alanlarda var olabilmek bana çok çekici geliyor. Sisteme bir şekilde kafa tuttuğumu düşünüyorum. Hep sınırlayıcı çizgilere sahip bir hayat sunuldu bizlere. Bu en başından beri çok yanlış gelmişti. Bu nedenle canım neyi yapıp başarmak istiyorsa sonuna kadar onun üstüne gidiyorum. Hedefime ulaştığımda ise size duyduğum tatmini anlatamam. Bu tatmin sonucu durmadan çalışıyorum. Plastik, organik materyaller ve vazgeçemediğim dijital elemanlar. İyi mimarilere karşı çok ciddi zaafım var. Bir gün rastlantısal bir şekilde merak edip girdiğim 250 yıllık bina bana kapılarını açıp burada sergi yapmam gerektiğini kulağıma fısıldadı. Organizasyonu karşılayabilmek için çalıştım ve yaptığım birikimler sonucunda Dem adlı sergimi gerçekleştirdim. Üretim sürecinde farklı disiplinleri denemekten çekinmeyen, aksine deneyince samimiyetle işini sürdüren kişi olarak düşünebilirler. Özel hayatımda çok kontrolcü bir insandım. Hayatın akışı çok hızlı geldiğinden tutmaya çalıştığım noktada boşa emek verdiğimi ve elimden hedefim olan şeylerin kaçtığını gördüm. Sonrasında hareketli olan her şey benim için çok hassas bir hale geldi. İşlerimde hareket algısını ve derinliği kurmamda bana video art ve dijital manipülasyonların iyi bir şekilde eşlik ettiğine inanıyorum. Bu nedenle bu alanlarda kendimi geliştirmeye gayret gösteriyorum. Bağlantılı ya da bu işlerden bağımsız olarak kullanılmış aplikasyonlar ya da programları deforme ederek dijitalde kendi dilimi ve yöntemlerimi oluşturdum. İçimdeki fikri oluşturan his bana yol gösteriyor. Ortaya çıkan parçalardan hiç çekinmiyorum. İşlerimde kurduğum dünyada ayıp yok, yalan yok, çirkin yok, güzel yok, mutlak doğru yok, saklanmak yok. Bu nedenle çekindiğim bir şey olmadığı için olanı oraya yansıtıyorum. İzleyicimle eser arasındaki diyaloğu ne kadar güçlü tutarsam farklı bir boyut atlıyorum. Burada kurduğum diyalog iki kişilik bir fiziki diyalog gibi algılanmasın. Çoğu zaman iki taraf olsa da diyaloglar tek taraflı olabiliyor. Orada önemli olan iki tarafın da birbirine dokunması, enerjisi, çekim gücü. Kesinlikle katılıyorum. Şu an içinde bulunduğumuz tüketim çağı hepimizi etkiliyor. Bazen sanatçılar direkt ya da indirekt yapıtlarını ortaya koyarken bundan besleniyor diyebiliriz. Eserlerin üretim süreciyle birlikte oluşturulan kavramsal alt metninin çizgilerinde saklı olan ironiler içinde bulunduğumuz tüketim çağına göndermelerde bulunuyor. Buna ister marketing diyelim ister sanatçının sistemle alay edişi... Özellikle son dönemde bu tip işler ses getirmeye ve daha çok etkileşim kazanmaya başladı. Ancak benim görüşümle, bu anlamda organik yapıda olan işler samimiyetini korurken, öte yandan bu etkileşimden faydalanmak adına sanatçıların bu çizgide işler üretmeye başlaması bana samimi gelmiyor. Evet kütüphanemde bulunan favori kitaplarımdandır. Paris'te modern sanatın ilk var olmaya başladığı yıllarda, avangart sanatın ve sanatçıların verdiği mücadeleyi anlatıyordu. Keyifle okumuştum. Yakın zamanda çizgisini çok beğendiğim bir mücevher markasıyla iş birliği yapacağım. Şu anda plan aşamasındayız. Yakın zamanda Londra ve İstanbul olmak üzere çeşitli sergi ve fuarlarda yer alacağım. Yaptığım yeni seriyi seyirci karşısına çıkartmaya hazırlanıyorum. Uzun vadede çok sağlam projeler gelecek, diyebilirim ama şu an büyüsünün kaçmasını istemediğimden, zamanın söylemine bırakacağım gelecekleri. Sevgili Lal, seni tanıdığıma ben de çok memnunum. Sanat, insanın iç dünyasına giden bir serüvendir ve bu serüvende resimsel anlamda karşına çıkan sorunları, edindiğin disiplinle, çok ustaca çözüyorsun. Büyük bir mutluluk ve gururla takip ediyorum seni."} {"url": "https://gazetesanat.com/lal-batmannin-expose-isimli-kisisel-sergisi-anna-laudelde", "text": "Doç. Dr. Ebru Yetişkin'in küratörlüğünü üstlendiği sergi, sosyo-kültürel değişimin dijital platformlar aracılığıyla nasıl gerçekleştiğini sanatsal araştırma yoluyla izleyiciye sunuyor. 'Metaverse' kavramının hayatımıza girdiği günümüzde, Batman dijital iletişim teknolojilerinin gündelik hayatın içinde nasıl kullanıldığını inceliyor. Sanatçının bu incelemelerinden, sorgulamalarından ve güncel görsel kültürden esinlenerek yarattığı çalışmalarının her biri, iç içe geçen bedenlerimizi, suretlerimizi ve zihinlerimizi yansıtıyor. Sanatçı aynı zamanda dijital kültürün etkisiyle giderek daha çok sergilenen ve teşhir edilen pırıltılı yaşamların büyüsünü bozmaktansa, günümüzde teşhir etme, ifşa etme, izle me, dikizle me ve gözetle me arzularının erotik oluşuyla bağlar kuruyor ve bu olgulara kendi yorumlarını ekliyor. Sergilemek, gözler önüne sermek anlamlarına gelen Expose, bu arzuların güncel versiyonlarına odaklanan seçkisiyle, hem kendimizi hem de birbirimizi nasıl yansıttığımızı mercek altına alıyor. Sanatçının yağlı boya çalışmalarından dijital illüstrasyona, hologramdan NFT ve video sanatına kadar uzanan geniş bir yelpazede üretilmiş eserlerinin yer aldığı Expose, 27 Mart 2022 tarihine kadar Anna Laudel'in Kazancı Yokuşu, 45 adresinde yer alan galeri mekanında ziyaret edilecek. Haberin içeriği Doç. Dr. Ebru Yetişkin tarafından sergi için yazılan metinden alınmıştır. Anna Laudel tarafından basılacak sergi kataloğu, galeriden temin edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/lara-kamhinin-yonettigi-tutsak-klibi-tokyo-lift-off-film-festival-2020de-yarisiyor", "text": "Yönetmen ve çağdaş sanatçı Lara Kamhi'nin, ilk uzun metraj filminin hazırlık çalışmaları kapsamında, Selin Baycan'ın çıkış parçası olan Tutsak şarkısı için çektiği ödüllü klip, Tokyo Lift-Off Film Festival 2020'nin Trendsetters bölümüne seçildi. Kamhi imzası taşıyan klip 8-14 Haziran 2020 tarihleri arasında online olarak gerçekleşecek bölümde En İyi Müzik Videosu ödülü için yarışacak. Lift-Off Film Festivals, The Lift-Off Global Network tarafından, bağımsız filmleri ve yükselen sanatçıları desteklemek amacıyla farklı kıtalarda birçok şehirde düzenleniyor. 1 Haziran'da online olarak başlayan ve dört ayrı bölümü bulunan Tokyo Lift-Off Film Festival 2020'nin her bir bölümü haziran ayı içerisinde, birbirini izleyen haftalarda gerçekleşiyor. Daha önce yurt dışında çeşitli festivallerde gösterilen Tutsak klibi, Amerika'nın Atlanta şehrinde düzenlenen 18. Urban Mediamakers Film Festivali'nden ise En İyi Uluslararası Müzik Videosu ödülünü kazandı. 10 yılı aşkın bir süredir sinematik sanatlar alanında üretim yapan Lara Kamhi, sarmal ve deneysel sinema pratiğini yurt içi ve yurt dışı sergilerde, festivallerde, kamusal alanlarda ve müzelerde sergilemeye devam ediyor. Sanatçı aynı zamanda, ilk uzun metraj filmi Chaosmosa yönelik çalışmalarını da sürdürüyor. Festivalin internet sitesi aracılığı ile online olarak erişilebilen yapımlar, yine aynı site üzerinden oylamaya açılıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/leila-slimani-ile-cevrim-ici-edebiyat-bulusmasi", "text": "bu ay Goncourt Ödüllü yazar Leila Slimani katılıyor. Etkinlik 26 Mayıs tarihinde saat 17.00'da Zoom platformunda gerçekleşecek. Yiğit Bener'in sunumuyla gerçekleşecek olan Edebiyat Salonu'nda Leila Slimani'ye, Hoş Nağme adlı eserini Türkçe'ye kazandıran çevirmen Aylin Yengin de eşlik edecek. yaşamadım. Kendimi kimliklere hapsetmeme izin vermiyorum diyor. İlk romanı Gulyabaninin Bahçesi, ülkemizde Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlandı. Hoş Nağme adıyla Kırmızı Kedi tarafından yayınlanan romanı ile 2016 Goncourt Ödülü'nü aldı. Hem ırkçılar hem de köktendinciler tarafından hedef alınan Slimani, kültür bakanı olması teklifini yazar olarak özgürlüğünü koruma nedeniyle reddetti. Öte yandan, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Frankofoni konusunda kişisel temsilcisi olmayı kabul eder ve Uluslararası Frankofoni Örgütü Daimi Konseyi'nde görev aldı. 2020'de bir üçlemenin ilk cildi olan yeni romanı Le Pays des autres'ı yayınlar. 2021'de Le Parfum des fleurs la nuit yayınlanır. - Etkinlik, Zoom üzerinden Türkçe simültane çeviri ile gerçekleşecek. Kayıt olmak için bağlantıya tıklayınız : - Telif hakları gereği görsel ile birlikte Francesca Mantovani Editions Gallimard ibaresinin kullanılması zorunludur."} {"url": "https://gazetesanat.com/lennart-bredenin-because-you-want-to-be-loved-sergisi-anna-laudel-dusseldorfta", "text": "Anna Laudel Düsseldorf, Berlin ve Londra merkezli fotoğrafçı Lennart Brede'nin Because You Want To Be Loved isimli kişisel sergisine 16 Temmuz 2022'ye kadar ev sahipliği yapıyor. Günümüz dünyasında hayatta kalmak, tanışıklıklar ve arkadaşlıklar yoluyla organik bir şekilde kendi topluluklarını oluşturmak fikirleri üzerine kurulan bu sergi, sanatçının gözünden günlük hayattan seçkiler sunuyor. Sergi, sanatçının The Washing ve Lola isimli iki fotoğrafını merkeze alıyor. 'The Washing' sporcu ve model Lenny Müller'i Berlin'de sık rastlanmayan sıcak bir yaz gününde yakalarken, kaslı vücudu ile çarşafların önünden Brede'in kamerasına bakarken cazibesini ikonik hale getiriyor. Brede, 90'lı yıllardaki gece hayatının trend oluşundaki illüzyonunu, punk duruşunu ve serseri hallerinin farkında ve bu döneme dahil biri olmasına rağmen, işlerinde kendini ve modellerini konfor alanlarının dışına çıkmaya zorluyor. Baskın tema olarak yorgun ve bitik halde duran modelde bakışlarımız modelin eğilmiş kafasında ve vücudunda gezinirken, görsel gerçek olanı bir an için görebilmek için sembolik dünyayı kırar. Yoğun duygular uyandıran süreç odaklı fotoğraflar sunan sergi aynı zamanda Brede'nin sanatında bir dönüm noktasına işaret ediyor. Sanatçının ortaya çıkardığı görüntüler izleyici, sanatçı ve model arasında ortak duygular uyandırıyor. Trans model 'Lola'nın portresi de serginin merkezindeki konumu ile özel bir yerde duruyor. Gözümüze ilk çarpan şey flaşın göz bebeklerindeki yansıması olurken hem Lola'nın masumiyetini yansıtıyor hem de merak uyandırıyor. İlk gözümüze çarpan şey flaşın Lola'nın göz bebeklerindeki yansıması olurken bu görsel hem Lola'nın masumiyetini yansıtıyorken bir yandan da bir gizem oluşturuyor. Eserde esas dikkat çeken şey Lola'nın masumiyetinden ziyade, onun duruma olan farkındalığı oluyor. Bu görselde gördüğümüz şey Lola'nın bakışı ya da bakılan hali değil, Jacques Lacan'ın gerçek diye tanımladığı şeyi yakalamaya çalışan sanatçı ve kamerası arasındaki karşılıklı ilişki oluyor. Fotoğraflarında gerçeği yakalamayı hedefleyen Brede, ilginç durumları kovalamaktan ziyade onlara rastlamayı bekleyip sonra yeniden canlandırıyor. Sanatçı işlerinde bakışlarımızı sınırların ötesine ve uç noktaları deneyimlemeye davet ediyor. Because You Want To Be Loved sergisi Anna Laudel Düsseldorf'ta 16 Temmuz 2022'ye dek Lennart Brede'nin 25'ten fazla sergilenen eseri ile iki katta birden ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/lens21-video-sanatinda-kisisel-anlatilar-mixer-ve-bilsartta", "text": "Mixer, 2019 yılında fotoğrafa odaklanarak ilkini gerçekleştirdiği LENS sergi serisinin ardından bu yıl bir üretim aracı olarak videoyu daha geniş bir perspektiften ele alıyor. Sanat kurumları arasında işbirliğinin gücüne inanan Mixer, İstanbul, İzmir ve Diyarbakır'da paralel olarak gerçekleşecek konuşmalar ve online gösterimler ile Bilsart, Monitör ve Loading'i Lens'21 sergisi kapsamında bir araya getiriyor. Videonun, sanatsal ifade biçimi olarak gelişiminde etkin rol üstlenen sanatçıların; kişisel anlatılarından yola çıkarak oluşturdukları çalışmaları bir araya getiren Lens'21 sergisi, 15 Nisan 29 Mayıs tarihleri arasında Mixer galeri alanı ve Bilsart'ta sanatseverler ile buluşacak. Cengiz Tekin, Çağrı Saray, Erkan Özgen, Ferhat Özgür, Hale Tenger, Neriman Polat, Nil Yalter, Özgür Demirci ve Vahap Avşar'ın çalışmaları Mixer'de yer alırken, Ali Şentürk'ün ''Hafif Derinlikte Açığa Çıkan Birtakım İhtimaller'' başlıklı video yerleştirmesi ise Bilsart'ta ziyaret edilebilecek. Lens'21 Buluşmaları başlığı altında, Monitör ve Loading ile birlikte online sergi ve etkinlikler düzenlenecek. İzmir'de bulunan Monitör, Borga Kantürk ve Gizem Karakaş'ın çalışmalarına online bir sergi ile yer verecek ve sergi süresince sanatçılarla işleri üzerine bir konuşma gerçekleşecek. Diyarbakır'da bulunan Loading, Lens'21 sergisine paralel çevrimiçi bir konuşmaya sergi takviminde yer verecek. Senkron 'Eş Zamanlı Video Sergileri' 15-30 Nisan'da galeri/müze ve sanat inisiyatiflerini video sanatını mercek altına alan sergi/gösterim/etkinliklerde bir araya getiriyor. Kurumlar arası iş birliğine ve birlikte hareket etmeye özlem duyduğumuz bu zor dönemde Mixer ve Bilsart öncülüğünde gerçekleşecek olan Senkron 'Eş Zamanlı Video Sergileri' galeri/müze ve sanat inisiyatiflerini video sanatına derinlemesine bir bakış sunan bir çatı altında birlikte hareket etmeye davet ediyor. Senkron 'Eş Zamanlı Video Sergileri', 15-30 Nisan tarihleri arasında İstanbul başta olmak üzere, tüm Türkiye'de sanat kurumlarının ve inisiyatiflerinin iş birliği ile, alanında umut vadeden bir etkinlik olma özelliği taşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/leon-bridgesdan-ayrimcilik-karsiti-sarki-sweeter", "text": "Dünyaca ünlü Grammy ödüllü şarkıcı, söz yazarı Leon Bridges, Terrace Martin ortaklığında yayımladığı yeni şarkısı Sweeter ile müzikseverlerle buluştu! Amerika'da polis şiddeti sonucu yaşamını yitiren George Floyd adına şiddet ve ırkçılığı protesto eden Sweeter, son nefesini veren siyahi bir adamın ağzından yazıldı. Normalde önümüzdeki aylarda yayımlayacağı albümde yer alacak şarkıyı Amerika'da süregelen protestolara destek vermek amacıyla erken yayımlamaya karar veren Bridges çocukluğundan beri yaşadığı ayrımcılığa karşı sessiz kalmayacağını dile getirdi. Terrace Martin ise şarkıyı 'kalpten dinlenmesi gereken meditasyon müziği' olarak tanımladı. Amerika'daki sivil haklar hareketinin öncüsü unutulmaz isim Martin Luther King Jr'ın sözlerini dinleyiciye hatırlatan sanatçı, o yıllardan beri değişen bir şey olmadığını, aynı hikayenin tekrarlandığını belirtiyor. John Bridges ve Terrace Martin ortaklığında yayımlanan Sweeter adlı şarkı tüm dijital platformlarda."} {"url": "https://gazetesanat.com/leonardonun-eserleri-louvre-yolcusu", "text": "İtalya ve Fransa arasında 11 saat süren görüşmeler sonrası anlaşmaya vardı. Böylelikle Leanardo'nun Vitruvius Adam dahil büyük eserlerine Fransa yolu gözüktü. Paris ise karşılık olarak Raphael'in bazı eserlerini Roma'ya ödünç verecek. Fransa ve İtalya, Louvre müzesinde gelecek ay başlayacak sergide, Leonardo da Vinci'nin büyük eserlerinin sergilenmesi konusunda anlaştı. Uzun diplomatik git gellerden sonra, serginin başlamasına 4 haftadan daha kısa bir süre kala Fransız kültür bakanı ve İtalyan mevkidaşı 24 Eylül'de Paris'te buluşarak sözleşmeye imza attılar. Avrupa kültürel kooperasyonunun güzel bir örneği olan bu anlaşma; rönesans artistinin ölümünün 500. yıl dönümü anısına, Leonardo'nun başyapıtlarının İtalya'dan hareketle ufak bir gezintiye çıkacağı manasına geliyor. Buna karşılık olarak; Raphael'in eserleri, gelecek sene Raphael'in ölümünün 500. yılı anısına yapılacak sergi için, Fransa'dan Roma'ya ödünç verilecek. Bu kültürel anlaşma, bir yıl önce milliyetçi İtalyan politikacılar tarafından oluşturulan bloğun tökezleyeceği anlamına geliyor. Fransız kültür bakanı Franck Riester, yeniden göreve gelen İtalyan mevkidaşı Dario Franceschini ile temel bazı noktaları konuştu. Bunlardan en önemlisi şüphesiz, normalde Venedik'te dahi her 6 yılda bir, sadece belli haftalarda gösterilen Vitruvius Adamdı. Franceschini yaptığı açıklamada İtalyan sanatçıların iki büyük sergisinin olağanüstü olayını kutladı ve Bugün kültür, Avrupa politikasında herzaman olduğundan daha önemli bir yere sahiptir çünkü hem ortak Avrupa vatandaşlığını hemde ekonomik büyümeyi sağlamada önemli bir araçtır dedi. Riester ise Leonardo ve Raphael tüm insanlığa aittir. Teknik şartlar elverdiği zaman onları dolaştırmak, Fransa ve İtalya'nın görevidir. dedi. Venedik'teki Gallerie dell'Academia tarafından henüz belirlenemeyen bir süre için ödünç verilen Vitruvius Adamı dışında, Franceschini Floransa'daki Uffizi Galerisi'nden eserler göndermeyi kabul etti. Bunlar arasında; Leonardo tarafından imzalanmış ve tarih atılmış en eski çizim olan Anghiari Savaşı'nın ilk versiyonu; Arno nehrinin çizimi; önceden kayıp bir fresk ve Leda'nın başarılı bir versiyonu bulunmaktadır. Bununla birlikte Uffizi, Leonardo'ya ait Akil Adamların Hayranlığı ve Duyuru isimli iki kutsal tabloyu, transfere dayanamayacağı gerekçesiyle, göndermeyi reddetti. Floransa'dan gidecek eserlere diğer şehirlerden eserler de katılacak; Venedik, Roma, Turin. Parma şehrindeki Galeria Nazionale'den Scaglipiata (1508) isimli eser gönderilecek. Milan'dan Bir Müzisyenin Portresi isimli eser gönderilecek. Bunlara karşılık olarak Louvre, Raphael'in eserlerinden Baldassare Castiglione'nin portresi, artistin bir arkadaşıyla birlikte kendi portresi ve Raphael'in 3 resmini daha, 2020'de Roma Scuderie del Quirinale'de yapılacak Raphael sergisi için göndercek. Louvre'un merakla beklenen Leonardo sergisinin 24 Ekim'de açılması ve gelecek yıl Şubat ayına kadar sürmesi planlanıyor. İtalyan ustanın, Fransız kasabası Amboise'de ölümü sonrası, Fransız Ulusal Koleksiyonuna birçok miras kalması sebebiyle, Louvre halihazırda -Mona Lisa'da dahil olmak üzere- en büyük Leonardo resim koleksiyonuna sahip. Yeni anlaşma Louvre için bir rahatlama olacak. Müze yönetimi, Matteo Salvini'nin aşırı sağ partisi olan Lig'in bu yaz ülkeyi genel seçime zorlamasından sonra oluşan yeni İtalyan koalisyon hükümetine minnettar olacak. Anlaşma aslen Franceschini tarafından, 2017 yılında kabul edildi, Salvini hükümeti ise bu anlaşmayı sorguladı. İtalyan milliyetçileri, Louvre'un İtalyan sanatçının ölümünün 500. yıldönümünü tekelleştirdiğini savundu. Leonardo da Vinciyi, Louvre Müzesi, 99 Rue di Rivoli, Paris, Fransa'da, 24 Ekim 2019'dan 24 Şubat 2020'ye kadar ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/leonid-nikolayevic-andreyevden-yahudanin-hikayesi", "text": "Yirminci yüzyıl başında Rus edebiyatının önemli yazarlarından olan Leonid Nikolayeviç Andreyev'in Yahuda İskariot adlı eseri Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Modern Klasikler Dizisi'nde yerini aldı. Leonid Andreyev'in 1907 senesinde kaleme aldığı novellanın kahramanı adı ihanetle özdeşleşen Yahuda İskariot'tur. Yazar, Kitabı Mukaddes'teki fikirlerden ziyade kişi ve durumları eserine taşımıştır. Metinde bir hilkat garibesi gibi tasvir edilen Yahuda'nın kaotik görüntüsü, karmaşık düşünce süreçlerini ve ruhunu yansıtır. Leonid Nikolayeviç Andreyev kötülük ile iyilik arasında gidip gelen hainin psikolojisine ve ihanetin gerçek sebeplerine mercek tutar. Bu yaklaşımda yazarın insanlık durumu üzerine düşüncelerinin izleri sürülebilir. Eserin kaleme alındığı dönemde inanç ve akıl arasındaki çatışma oldukça tanıdık bir temadır. Yahuda rasyonel gerçekliğin peşindedir. Yaşadığı kötü deneyimler yüzünden insanlığa dair düşünceleri son derece kötümser ve kuşkucudur. Havarilerinin Hazreti İsa'ya olan sevgisinden de baştan beri hep kuşku duyar ve bu sevgiyi sınamaya kalkışır. Ancak Leonid Nikolayeviç Andreyev'in sinsi, çıkarcı, yalancı ve hırsız Yahuda'sı İsa peygamberi çılgınca sever. Tek derdi onun dikkatini çekmek ve sevgisini kazanmaktır. Ona göre ihaneti hem insanın kötülüğünü hem de İsa peygamberi yalnızca kendisinin sevdiğini teyit eder. Rusya'nın Oryol yönetim biriminde dünyaya gelen Leonid Nikolayeviç Andreyev, burjuvazi ve aristokrasiyi eleştirirken, kötümserlik ve umutsuzluk duygularını eserlerine taşıma yeteneğiyle dikkat çeker. Güçlü temaları ve insanlığın acılarına alaycı yaklaşımıyla tanınan yazar, 1902 ile 1914 yılları arasında Rus edebiyatının önde gelen isimlerinden biriydi. En başarılı eserleri arasında Kızıl Kahkaha (1905), Vali(1905) ve Yedi Asılmışların Hikayesi (1908) sayılabilir. Erken dönem öyküleri Uçurum ve Sis Altında çeşitli gazete ve dergilerde yayımlandı. Tarihler 1905'i gösterdiğinde tiyatro eserleri yazmaya başlayan Leonid Nikolayeviç Andreyev Ömrümüzün Günleri (1908) ve Tokat Yiyen (1916) gibi başarılı alegorik oyunlar yazdı. 1905 Devrimi ve çarlık rejimine son veren Ekim Devrimi'nin Andreyev üzerinde sarsıcı bir etkisi oldu. Ateşli bir devrim düşmanı olan yazar, Bolşeviklerin iktidara gelmesinin ardından Finlandiya'ya yerleşti ve hayatının sonuna dek burada yaşadı."} {"url": "https://gazetesanat.com/libertanin-bulustugu-sergi-istanbulda", "text": "Türk bağımsız ressam ve film yönetmeni Yulia Alizade tarafından hazırlanacak olan 'Liberta' kişisel sergisi İstanbul'da sanatseverlerle buluşuyor. Önce Londra, sonra Moskova, şimdi de İstanbul. Sergi ihtişamlı tabloları ile 12-19 Aralık tarihleri arasında Şişli-Osmanbey'de bulunan illy Reserve Caffe''de ziyarete açık olacak. Yulia Alizade, İstanbul doğumlu Azeri kökenli bir Türk sanatçı. Uzun zaman yurt dışında yaşayıp eğitimini Moskova'da, ABD'de ve Türkiye'de aldı. Halen yurt dışında gerçekleşen festivallerde ve sergilerde, İngiltere, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Sırbistan, Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Hindistan'da Türkiye'yi temsil ediyor. Sanatsal filmleri yöneterek, aynı fikri mülkiyet edinmiş diğer ressamlar ile birlikte sosyal amaçlı projeleri hayata geçirerek sanatçılara eğitim programları fırsatları sunarak Türkiye'ye büyük katkı sağlayıp kültür hayatında son bir kaç yılda önemli unsurlara yer veren sanatçı, dünyada kadın, insanları etkileyen olaylar, doğa konuları gibi insanları insan yapan kesitleri eserlerine objektif bakış açısı ile yansıtmaktadır. Yulia Alizade genelde sunduğu manifestosunu 'Benim için tuval veya film olsun yeter. İnsanları duygularla, hislerle ve kendi dünyasıyla tanıştırmak istiyorum' sözleriyle açıklıyor. Sanatçı eserlerine bu algıyı sunarak dünyayı sanatı ile aydınlatıyor. 2021 yılında ressam Yulia Alizade 'Dünya'da kadın' serisi kapsamında motorla tek başına 1000 km yol yaparak Türkiye'de bunu gerçekleştiren ilk kadın oldu. 'Kadın her şeyi yapabilir' diyerek kadınların mucize gücünü göstermek sanatçının asıl amacıydı. 'Liberta' sergisi için dünyanın en iyi kahve markalarından olan, sanata ve sanatçıya desteği ile bilinen İlly İtalyan altın sponsor oldu. Sergi, illy Reserve Caffe'nin Şişli Osmanbey'de bulunan şubesinde gerçekleşecek. 'Liberta' sergisinde 'Dünya', 'İnsanlar' ve 'Dünya'da kadın' serilere ait tablolar seyircilerle buluşacak. Tabloları inceledikten sonra cozy ve güzel bir manzaraya sahip olan mekanda kahve içilebilir. Adres: Halaskargazi Cd. No:6a, 34371 Şişli/İstanbul. İlly Reserve."} {"url": "https://gazetesanat.com/lil-zey-zor-sarkisi-ve-dikkat-cekici-klibiyle-sizlerle", "text": "Lil Zey, yeni şarkıları Zor ve Zor IIyi Universal Müzik Türkiye etiketiyle video klibiyle beraber dinleyicilerin beğenisine sundu. Yayınladığı her şarkısıyla milyonlara ulaşan Lil Zey, 2021 yılında yayımlamayı planladığı albüm öncesinde 2020'deki üçüncü projesi Zoru da dinleyicilerle buluşturdu. Zor ve Zor II dijital platformlarda iki tekli olarak yayımlanırken tek bir videoda birleşti. Zor & Zor II video klibi fotoğrafçı ve yönetmen Osman Özel tarafından Şanlıurfa'da çekildi. Çekimler için Şanlıurfa'da üç gün geçiren ekip, eşsiz bir deneyim yaşadı. Yönetmen Osman Özel'in gözünden çok etkileyici sahnelerin bulunduğu video klip bir hayli konuşulacağa benziyor. Zor ve Zor IInin yapım aşamasında birçok müzisyen yer aldı. Lil Zey'e eşlik eden isimler sırasıyla şöyle; Muerte Beatz, EEI, Simülasyon ve justsayin. Zorun Osman Özel tarafından Şanlıurfa'da çekilen klibi."} {"url": "https://gazetesanat.com/limak-filarmoni-orkestrasi-ankarali-sanatseverlere-muzik-soleni-yasatti", "text": "Limak Holding, çeşitli sektörlerde ve farklı coğrafyalardaki ekonomik faaliyetlerinin yanı sıra Limak Vakfı aracılığıyla eğitim, kültür ve sanata da katkı sunuyor. Limak Vakfı tarafından çok sesli müziği geniş kitlelere ulaştırmak amacıyla kurulan Limak Filarmoni Orkestrası, yeni yılı kutlamak amacıyla planladığı Ankara ve İstanbul konserlerinin ilkini Ankara'da gerçekleştirdi. 'Limak Filarmoni Operanın Yıldızlarıyla' adı verilen konser dizisinin ilkine, Ankara'nın iş ve sanat dünyası başta olmak üzere medya da yoğun ilgi gösterdi. CSO Ada Ankara'da gerçekleştirilen ve Şef Francesco Ivan Ciampa'nın orkestra şefliğini yaptığı yeni yıl konserinde, dünyanın en büyük sahnelerinde yer alan iki solist Murat Karahan ve Anna Pirozzi yer aldı. Konserde P. I. Tchaikovsky'den Nutcracker, Waltz of the Flowers, J. Strauss'dan Die Fledermaus, Gianni Schicchi'den O Mio Babbino Caro gibi eserlere yer verildi. Limak Vakfı Başkanı Ebru Özdemir, ''Bugün, Ankara'mıza, Türkiye'mize ve kültür sanat dünyamıza yakışır bir salonda CSO'nun yeni evinde özlediğimiz konserler ve şarkılarla bir aradayız. Biz, Limak Vakfı olarak kültür ve sanata katkı sunma felsefesi ile yola çıktık. Çünkü ''Sanatsız kalmış bir toplumun, yaşam damarlarından biri kesilmiş demektir'' Bugün, dünyaca ünlü Şef Francesco Ivan Ciampa, dünyanın önde gelen operalarında sahne alan ve ilk kez Türk izleyiciyle buluşacak Anna Pirozzi ve Türkiye'nin yetiştirdiği çok değerli sanatçılardan Limak Filarmoni Orkestrası'nın fikir babası Murat Karahan aynı sahnedeydi. Ankaralı sanatseverler için müzik dolu bir geceye imza atmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. dedi. Sanatın iyileştirici gücüne ve hayata ilham veren yönüne vurgu yapan Özdemir, Limak Filarmoni Orkestrası'nın düzenleyeceği konserlerin devam edeceğini ve 24 Aralık Cuma günü İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'ndaki ikinci konseri heyecanla beklediklerini sözlerine ekledi."} {"url": "https://gazetesanat.com/limak-filarmoni-orkestrasi-bu-kez-sokak-hayvanlari-icin-bir-araya-gelecek", "text": "Limak Vakfı'nın kurucusu olduğu Limak Filarmoni Orkestrası 04 Ağustos 2022 tarihinde sokak hayvanları yararına düzenlenecek konserle müzikseverlerle buluşuyor. Orkestra şefliğini Turan Manafzade'nin üstleneceği konserde Limak Filarmoni Orkestrası ile birlikte Jonathan Antoine ve Cristina Ramos Aspendos Antik Tiyatrosu'nun benzersiz atmosferinde sahne alacaklar. Limak Şirketler Grubu, çeşitli sektörlerde ve farklı coğrafyalardaki ekonomik faaliyetlerinin yanı sıra, Limak Vakfı ile etki yatırımları gerçekleştirmeye devam ediyor. Vakfın sanata destek amacıyla 2017'de kurduğu Limak Filarmoni Orkestrası, Türk ve dünya müziğini çok sesli yorumlayarak geniş kitlelere ulaştırıyor. Orkestra bu kez sokak hayvanları yararına düzenlenecek konser ile eşsiz bir geceye imza atacak. 04 Ağustos'ta saat 21:00'da Aspendos Antik Tiyatrosu'nun büyülü atmosferinde geçekleştirilecek bu özel konserde Britain's Got Talent Birincisi Jonathan Antoine Amerika ve İspanya Got Talent Birincisi Cristina Ramos yer alacak. Konserin şefliğini ise Turan Manafzade üstlenecek. Konserden elde edilecek gelirler sokak hayvanları yararına Çesal Derneği'ne bağışlanacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/liszt-enstitusu-istanbul-muduru-gabor-fodor-ile-soylesi", "text": "Liszt Enstitüsü İstanbul | Macar Kültür Merkezi Müdürü Sayın Gabor Fodor ile Macar Kültür Günü vesilesiyle bir röportaj gerçekleştirdik. Bu teklifi getirdiğiniz için ben teşekkür ederim. Macar şair, eleştirmen, politikacı ve düşünür Ferenc Kölcsey, daha sonra Macaristan Milli Marşı'nın sözlerini oluşturan şiiri Hymnusu 22 Ocak 1823'te tamamladı. Hymnus, a magyar nep zivataros szazadaibol başlıklı el yazması bugün Macaristan Ulusal Müzesi'nde sergileniyor. Tarihi bir perspektiften bakarsak, eserin yazıldığı dönem ve bunu takiben 1848-49 yıllarındaki Macar İhtilali ve Özgürlük Savaşı, Macar kimliğini savunmak, korumak ve sürdürmek adına önemli bir süreçtir. Habsburg İmparatorluğu'nun baskısına ve boyunduruğuna büyük bir başkaldırı gerçekleştiren siyasi liderler, şairler, düşünürler ve tabii ki halk, günümüze kadar uzanan Macar kimliğinin oluşmasında baş rolü oynadılar. Bu anlamda bu eser ve bu tarihi süreç bizi biz yapan temel unsurlardandır. Macarların kökeni Orta Asya'ya kadar uzanmaktadır ve burada Türk boylarıyla komşu olmuştur. Macarlar Türklere birçok açıdan yakın durmuş, dost olmuştur. Her ne kadar iki farklı kültür olsa da Macaristan'ın Osmanlı İmparatorluğu hakimiyeti altında bulunduğu yıllar içerisinde dil, yemek, mimari anlamında birçok iz kalmıştır. Günümüzde Macarca'ya Türkçe'den geçmiş birçok kelime; Macaristan'da Osmanlı döneminde inşa edilmiş birçok cami ve hamam; Macar mutfağına tamamen Osmanlı döneminde giren kırmızı biber en güzel örnekler. Diğer taraftan, Niyazi Berkes'in Türkiye'de Çağdaşlaşma kitabında savunduğu üzere, Osmanlı döneminde çağdalaşma hareketinin tetikleyicilerinden birisinin Macar asıllı İbrahim Müteferrika'nın yazdığı risale olmuştur. Berkes, Müteferrika'nın kişisel çabalarının ve eserlerinin çok önemli olduğunu, Osmanlı'da bilim ve teknik anlamında ilerlemenin onun fikirlerine dayandığını savunur. Bir diğer önemli nokta, 1848-49 Macar İhtilali ve Özgürlük Savaşı döneminde, bu harekete öncülük eden çok değerli Macar liderler Osmanlı'ya sığınma talebinde bulunur ve birçoğu Kütahya, Tekirdağ gibi şehirlere yerleşir. Ayrıca, Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde Türkiye'ye çalışmak ve/veya araştırma yapmak adına gelen birçok mimar, mühendis, usta, araştırmacı, müzisyen, akademisyen modern Türkiye'nin inşasında büyük emekler vermiş, izler bırakmışlardır. Tüm bu unsurları derlediğimiz www. turkmagyarizi. com sitemize göz atmanızı tavsiye ederim. Türkiye'nin neresine giderseniz gidin, Macarlara karşı büyük bir sempati var. Bu çok değerli bir unsur ama tabi bize düşen görev buna katkı sağlamak, üzerine bir şeyler inşa edebilmek. Gerçekleştirdiğimiz etkinlikler ve faaliyetlerle ortak noktalarımızı öne çıkartan çalışmalar yaparken bir yandan da evrensel Macar kültürünü Türkiye'ye taşıyoruz. Farklı disiplinlerde gerçekleşen faaliyetlere doğal olarak farklı gruplar ilgi gösteriyor. Örnek verirsek, geçtiğimiz Kasım ayında açılışını gerçekleştirdiğimiz Çok yönlü Bir Mimar: Şandor Hadi sergisi mimarlık ve şehircilik alanından büyük bir ilgi gördü. Çağdaş sanat sergimize veya tarih buluşmalarımıza ise farklı grupların ilgisi oluyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/loft-art-yeni-sergisi-symbio-ile-dijital-cagda-insan-ve-makinenin-ortak-yasamini-irdeliyor", "text": "Akfen Holding'in sosyal sorumluluk projesi kapsamında geliştirdiği sanat alanı Loft Art, ikinci sergisi Symbio ile İstanbul Beşiktaş Nisbetiye On'daki mekanında sanatseverleri ağırlayacak. 23 Şubat'ta kapılarını açacak ve 22 Nisan'a kadar gezilebilecek Loft Art Symbio sergisinde 15 bağımsız sanatçının tuval, heykel, enstalasyon ve video enstalasyon eserlerine yer verilecek. Symbio sergisinde hızla gelişen dijital çağda insan ve makinenin ortak yaşamını irdeleyen yeni bir kavram ortaya koyulurken, iki bileşenin birbirini nasıl beslediği, yeni bir dünya yaratılması yönündeki etkisi, insanın gelecek zamandaki varoluşunu sorgulayarak bu sorgudaki duygu geçişlerine yer veriliyor. Türkiye'nin önde gelen yatırım gruplarından Akfen Holding'in sanat alanında bir sosyal sorumluluk projesi olarak geliştirdiği Loft Art, çok konuşulan Humano sergisinin ardından, ikinci sergisi Symbio'yu sanatseverler ile buluşturuyor. Loft Art'taki Symbio sergisi ile yaşamda farklı iki canlı organizmanın, biyolojide, birbirine muhtaç yaşama zorunluluğu, psikolojide ise birbirine ters tutum ve davranışlarla birbirini tamamlayan ilişki biçimi olan simbiyotik ilişki kavramı eserlere yansıtılıyor. Eserlerde hızla gelişen dijital çağda insan ve makinenin ortak yaşamını irdeleyen yeni bir kavram ortaya koyulurken, iki bileşenin birbirini nasıl beslediği, yeni bir dünya yaratılması yönündeki etkisi, insanın gelecek zamandaki varoluşunu sorgulayarak bu sorgudaki duygu geçişlerine yer veriliyor. 23 Şubat'ta kapılarını açacak Loft Art Symbio sergisi, İstanbul Nisbetiye On'daki mekanında 22 Nisan'a kadar gezilebilecek. Ülkemizde ilk sayılabilecek bir proje olarak genç sanatçıları desteklerken, sanatın tüm disiplinlerinde eser üreten bağımsız sanatçılara alan sağlamayı amaçlayan Loft Art, bu sanatçılardan temsiliyet almadan onları görünür kılmayı hedefliyor. Symbio sergisinde Ahmet Rüstem Ekici, Ali Topaloğlu, Arda Büyük, Ayşegül Altunok, Burak Çizer, Burcu Filiz, Engin Arer x Berkay Buğdan, Hamza Kırbaş, Levent Oyluçtarhan, Oğulcan Arslan, Özgür Ballı, Özkan Arslan, Reach Geblo, Sibel Niksarlı ve Şafak Yükseler olmak üzere 15 bağımsız sanatçının eserleri yer alacak. Sanat alanında satışı gerçekleştirilen eserler, Akfen Holding'in kadın, genç ve çocukları merkezine alarak ulusal ve uluslararası sosyal sorumluluk projeleri hayata geçiren Türkiye İnsan Kaynakları Eğitim ve Sağlık Vakfı çalışmalarına da kaynak olacak. TİKAV Yönetim Kurulu Üyesi Dilara Akın'ın sorumluluğunda olacak Loft Art alanının Sanat Direktörlüğü'nü de Ayşe Jaber üstleniyor. 2020 yılında yapımını tamamladığı modern köyü projesi Bodrum Loft projesinde çokça ses getiren Bodrum Loft'da Sanat ile Sculptville sergilerini gerçekleştiren Akfen Holding, İstanbul Levent'teki Nisbetiye On adresinde Loft Art isimli sanat alanı açmış ve ilk sergisi Humano sanatseverler tarafından ilgi görmüştü."} {"url": "https://gazetesanat.com/loras-kitapin-yayimladigi-muteber-gunler-adli-oyku-kitabinin-incelemesi", "text": "Öykülerin, romanlardan çok daha zor yer edindiği aşikardır. Unutulmaz olmasa da tavsiye edilen ve takdir toplayan bir öykü yazmak, her yazara kısmet olmayabilir. Çünkü zordur, meşakkatlidir öykü yazmak; az sözle çok şey söylemenin gerekliliğidir gelip öykücünün yakasına yapışan, onu zorlayan. Ne yazık ki bir romandan daha fazla emekle ortaya konan öykü kitaplarının hak ettiği yerlerde olmadığını tekrarlayacağım bir daha. Öykülerin asıl yerinin, süreli yayınlar olmalıymış gibi bir algının olması da buna bir etkendir belki de. Belki de insanların geneli, bir batında bu kadar yaşamı kaldıramadığındandır. İşin göz ardı edilen bir diğer tarafı da öykü kitabı okumak da yazmak gibi emek isteyen bir şey ve sanırım bu emekten kaçmayı seçiyor insanlar. Ama onlar öykü yazıcılarının hedefinde değiller zaten. Okuru sadık ama az olan bir edebi tür öykü ve kadim bir gelenek olan anlatıcılıktan bir cüz. Öykücü diye bir tabir var hem yazan hem okuyan kesim için kullanılan. Öykücü olmak zor, meşakkatli ve sırlı. Zorluk ve meşakkatli kısmını geçse bile okuyucu ya da yazıcı, sır dan habersizse, öykücü olamaz zaten. Muteber Günler, işte bu zorlu, meşakkatli ve sırlı alanda ben de varım diyerek ortaya çıkan, üç bölüm ve on iki öyküden oluşan bir öykü kitabı. Eline alır almaz, okurun, kitabın isminden sonra ilk ilgisini çekecek şey kapak resmi olacaktır. Bir kaos resmi denilebilecek bu tasarım, kapağın arkasındaki öyküler hakkında kuvvetli ip uçları içeriyor. Kapak resmini okumayı bitirip sayfaları çevirmeye başladığında bağımsız beş öyküden oluşan Dallar bölümüyle karşılıyor okuru, yazar Mehtap Gül. Bu bölümde kadın ve erkek olmanın yanında insan olmanın tüm acıtan, kanatan ve oyan gerçekliğine şahit oluyoruz. Farklı aile yapılarını, dışarıdan görünen ve görünmeyen yüzleriyle tanıma imkanı buluyoruz. Hatta bazıları, çok fazla biz gibi hissettiren öykülerin bize bu kadar yaklaşmasından rahatsızlık bile duyuyor ve düşünüyoruz, Acaba yazıcıyla bir yerlerde karşılaşmış olma ihtimalimiz var mı? Bir yerlerde yolumuz kesişmiş olabilir mi? diye. Dallar kadar eğri büğrü, dallar kadar kaos, dallar kadar kırılgan yanlarımızı bu derece göz önüne sermesi, kalbimizin derinliklerinde bir yerlerde memnuniyet yaratsa da üst bilincimizle, sırrı ifşa olunmuş insanlar gibi rahatsız oluyoruz. Ya da ne kadar ve nelerimizden rahatsız olduğumuzu hatırlıyoruz. Hatırlamak, iğneli bir yatakta yatmaya benzese de çoğu kez, bazen de bugünü anlamlandıran şey olarak çıkıyor karşımıza ve sımsıkı tutunuyoruz ona. Gerçek bir ağaçta önce gövdenin sonra dalların kökleri takip etmesidir doğal olan ama kim dedi ki, yazıcı doğal olanı yazacak diye? Yok öyle bir şey; kalem onun elinde! Kökler bölümünün iki öyküsünde yazıcı, kalemini iki farklı insanın geçmişi için oynatıyor. Endişeler, hurafeler, inançlar ve inançsızlarla örülü geleneklerin insana ettiklerini ve edemediklerini okuyoruz bu satırlarda. Bir an içimizden yazıklanmak gelse de içimizin derinliklerine yerleşmiş bir ata silueti Sus, zinhar çarpılırsın! diyecek endişesiyle susuyoruz, böyle gördük atalarımızdan diyen iç sesimizi dinlemeyi seçiyoruz. Bu seçimi yapmak zorundayız belki de rahatça başımızı yastığa koyabilmek için. Belki aksine yazıklanmayı seçmeliyiz ki, öykü yazıcıları daha az acıtan öyküler yazsın diye. Kökler'deki öyküler, kendi köklerimizi hatırlatıyor, istesek de istemesek de. Yazıklanmaktan caymamızın bir sebebi de aslında yazıklandığımız kendimiz olduğu içindir belki de. Son bölüm olan Gölgeler'de ise yazıcı, okuyucunun zihniyle oynuyor. Oynamak ne kelime, tutuyor biz okuyucuların gölgede kalmış ellerinden ve zihnin labirentlerinde cirit attırıyor, kendisiyle birlikte. Yazıcıyı en çok bu bölümde yanı başımızda hissediyoruz. Bir tekinsizlik havası sarıyor odamızı. Ama bir o kadar da emniyet hissi, adeta beynimize bir kere hava değmiş gibi."} {"url": "https://gazetesanat.com/louis-armstrong-kimdir", "text": "Louis Armstrong, 4 Ağustos 1901 tarihinde Amerika'nın Louisiana eyaletine bağlı New Orleans şehrinde fakir bir ailenin ferdi olarak dünyaya geldi. Tam adı Louis Daniel Armstrong'dur. Babası William Armstrong, annesi ise Mary Albert Armstrong'dur. O daha küçük bir çocukken babası evi terk etmişti. Louis Armstrong'un Beatrice adında bir de kız kardeşi vardır. Louis Armstrong'un çocukluğu, annesine ve küçük kız kardeşine bakarak geçti. Resmi bir eğitim almadı ancak zeki bir çocuktu ve hayatta kalmak için gerekli sokak bilgisini hemen edindi. Normal işlerin yanı sıra sokaklarda şarkı söyleyerek de para kazanmaya başladı. Daha sonraları bandolarda ve New Orleons'ın nehir gemilerinde çaldı. Mississippi nehrinde turlayan bir vapurda, tanınmış Fate Marable adlı müzik grubuyla çalışmaya başladı. Bir yılbaşı gecesi henüz 11 yaşındayken üvey babasına ait bir silahla sokakta rastgele ateş açmak suçuyla bir ıslahevine gönderildi. Islahevi korosunda önce şarkıcı, sonra perküsyoncu ve kornetçi olarak yer aldı. Birkaç yıl sonra ıslahevinden çıktığında tek hedefi kendine bir enstrüman alarak müziğe devam etmekti. Para kazanmak için bir at arabasıyla kömür dağıttı. Bu arada da ödünç aldığı kornetlerle bulabildiği her grupla müzik yapıyordu. Bu farklı genç, çok geçmeden şehrin en önemli cazcılarından biri olan Joe King Oliver'in dikkatini çekti ve Oliver onu müziksel bir himaye altına aldı. Oliver'la olan ortaklığı Louis Armstrong'a birçok kapı açtı. Önce reddetse de Oliver'ın ikinci daveti üzerine Chicago'ya, onun orkestrasında çalışmaya gitti. Ve bu kariyerinin dönüm noktası oldu. Bir süre sonra Louis Armstrong'la grubun bayan piyanisti Lillian Hardin arasında bir yakınlaşma oldu ve tarihler 1924 yılını gösterdiğinde evlendiler. Daha sonra New York'a gitti, zamanın en ünlü Afrikan-Amerikan grubu Fletcher Henderson'ın orkestrasına katıldı ve New York'luları hayran bırakan müziğini orada da sergiledi.1926 yılında tekrar Chicago'ya döndüğünde artık oldukça ünlüydü. Karısının orkestrasında Dünyanın En İyi Trompetçisi adı altında çalmaya başladı. 1926 yılında Chigago'ya döndü ve kendi ismi altında ünlü 'Hot Five and Hot Seven' adlı içinde 'Potato Head Blues', 'Muggles' ve 'West End Blues' adlı hit şarkıların olduğu albümünü yayınladı. Louis Armstrong'un 'West End Blues' şarkısındaki trompet girişi caz tarihindeki en meşhur doğaçlamalardan biri olarak kabul edilmiştir. Müzik yeteneği ve yaratıcı kişiliği ile bölgesel dans müziği halindeki caz müziğini popüler bir müzik haline dönüştürdü. Kariyerindeki ilk başarılarını trompetçi olarak kazanan Armstrong, ilerleyen zamanlarda en önemli caz şarkıcılarından biri oldu. 1926'da iki müzisyen arkadaşıyla ortak bir kulüp işletmeye başladı. 1930'lu yıllarda korneti bırakarak tamamen trompete yöneldi. Los Angeles'ta Les Hite'ın, New York'ta da Chick Webb'in orkstrasıyla çalıştı. 1932 ve 1933 yıllarında Avrupa'ya ilk ziyaretlerini yaptı. Armstorng, New York, Los Angeles ve ardından Avrupa'yı turladıktan sonra kalıcı olarak 1943 yılında Queens-New York'a yerleşti. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Louis Armstrong dünya çapında tanınan ve sevilen bir sanatçı olmuştu. Pek çok turneye çıkmış ve dünyanın her yerindeki sevenleri ile buluşmuştu. Plakları liste başlarında yer alıyor, şarkıları radyolar tarafından kapışılıyordu. Özellikle o zamanlar özgürlüklerine yeni kavuşmuş olan Afrika devletlerinin vatandaşları tarafından oldukça takdir edildi ve beğenildi. 1956 yılında Afrika'da verdiği konsere yüzbinlerce Louis Armstrong hayranı katıldı. 1950'li yıllardan sonra Armstrong uluslararası bir sanatçı haline gelmişti. Louis Armstrong, 1924 yılında Lillian Hardin ile olan evililiğini 1938 yılında noktaladı. Aynı yıl Alpha Smith'le evlendi. Sonra 1942'de yeniden boşanıp bu kez geri kalan yaşamını birlikte geçireceği Lucille Wilson'la evlendi. Kalp rahatsızlığını basından saklayarak konserler vermeyi sürdüren Armstrong, 6 Temmuz 1971 tarihinde bir kalp krizi sebebiyle 69 yaşında Queens New York'da kendi evinde öldü. Şimdi sizleri 1920 lerde Amerikan caz müziğini önemli ölçüde etkileyip klasikleştiren ve caz tarihinin en iyi trompetçisi olarak anılan büyük caz ustası Louis Armstrong'un bir şarkısıyla baş başa bırakalım."} {"url": "https://gazetesanat.com/love-over-entropy", "text": "Anna Laudel İstanbul, Love Over Entropy başlıklı karma sergiye 11 Mart 29 Nisan tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Güzelliğin ve dayatılan tüketim kültürünün standart olduğu ekosistemde, aklın mercek altına alındığı serginin küratörlüğünü Ayça Okay, koordinatörlüğünü ise Lal Batman üstleniyor. Fotoğraf, enstalasyon, video, plastik sanatlar, heykel ve neon işleri dahil olmak üzere farklı tekniklerde üretilmiş, disiplinler arası bir seçkinin yer aldığı sergi, adını Love Over Entropy isimli elektronik müzik parçasından alıyor. Love Over Entropy isimli sergide farklı teknik ve materyallerle üretim yapan Ahmet Sel, Aybala Yalçın, Bahadır Çolak, Büşra Çeğil, Dinçer İşgel, Zeren Göktan, Halil Vurucuoğlu, Fırat İtmeç, Elçin Acun, Fırat Engin, Hande Şekerciler, Kadriye İnal, Lal Batman, Mert Özgen, Furkan Temir, Nejat Satı, Sinan Logie, Serra Duran Paralı ve Volkan Kızıltunç dahil olmak üzere toplam 19 sanatçının yakın dönem eserlerinin yanı sıra sergiye özel ürettikleri yeni eserleri de yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/m-o-b-entertainment-kurucusu-unal-yuksel-ile-soylesi", "text": "Hip Hop içinde rap, grafitti, break dans ve modayı barındıran bir kültür formu diyebiliriz. Gençlerin Rap müziği tercih etmesini tek bir parametreye bağlayamayız. Hip Hop 20 yıldır aşağıdan yukarıya doğru hareketle büyüyen bir kültür ve yalnızca Z kuşağının dinlediği bir müzik tarzı değil. 90'larda 18 yaşında Cartel dinleyen bir genç, bugün 43-44 yaşında. Hip Hop'un artık genel kitleye ulaştığını düşüne biliriz. Oyun sektörü, sosyal medya, reklam endüstrisi ve uluslar arası trendler ülkemizde de bu tarz müziğin genleşmesinde büyük rol oynamakta. Rap müzik, gençliğin arasında bir nevi köprü görevi görüyor. Aralarındaki iletişim ve etkileşim ''kardeşim helikopter'' üzerinden yürüyor. Geleneksel medya bunu ne kadar ignore etmeye çalışsa da, gerçekler ve analizler Türkiye'de en çok dinlenen müziğin RAP olduğunu gösteriyor. En popüler sanatçılar, en çok dinlenen sanatçılar ve paylaşılan sanatçılar RAP müzik sanatçılarından oluşmaktadır. RAP müziği geleneksel medyaya rağmen büyüdü ve bunun büyümesinde sosyal medyanın büyük etkisi oldu. Geleneksel medyanın ignorasyonu bu kültürün hızlıca büyümesine fayda sağladı diyebiliriz. Şu an için dönemsel bir başarıdan söz edebiliriz, kalıcı bir başarı olabilmesi için sanatsal olarak biraz daha yol kat edilmesi gerekiyor. Ezhel, Ceza, gibi kalıcı olmaya aday sanatçılardan daha fazlasına ihtiyaç var. Her janra kendi starlarını yaratmak zorunda, Hip Hop da kalıcı starlarını yaratacaktır. Ezhel yurt dışında başarılara imza atıyor, Ceza reklam endüstrisinin sevdiği bir yüz, Güneş şarkılarını NFT olarak satışa sunuyor ve konserleri kapalı gişe yapıyor, Gazapizm Senfoni orkestrası ile açık hava konserleri veriyor, Uzi listelerin en üst sıralarına şarkılarını kazımış durumda, dizilerde rap müziği dinliyoruz, kadın rap sanatçıları gittikçe artıyor. Spor tekstil endüstrisi rap sanatçılarını ön plana çıkaran kampanyalar yapıyor. Bütün bunlar bu kültürün kalıcı olacağına işaret ediyor. Zaman zaman daha az popüler, zaman zaman başka müziklerle tekrar genleşerek önümüze çıkacağından eminim. 2018 de bu sektöre yatırım yapmaya karar verdiğimizde, Hip Hop' un 5 yıl içinde en popüler müzik türü olacağını ön görmüştük. M. O. B Entertainment olarak piyasaya yeni bir soluk getirdik, bu janra nın popüler olması için Hip Hop'u fokusumuza aldık ve Türkiye'nin en büyük Hip Hop plak şirketini kurduk. 2022 yılında en çok stream yapan şirket konumuna geldik. Uzi, Motive, Güneş gibi yeni starları oyuna dahil ettik. M. O. B olarak Türkiye'deki Hip Hop çıtasını yükselttik ve bunu yapmaya devam ediyoruz. Benim için bu motto çok şeyi ifade ediyor. Hip Hop yer altından beslenen bir kültür fakat orada hapsedilmesi gerekmiyor. Biz yer altında gerçekleşen operasyonu yer yüzüne çıkarmaya geldik ve popüler olmasını sağladık. Arka sokaklarda ve mütevazi koşullarda yetişen 17 yaşında yetenekli bir gence fırsat vermeye ona ''sende yapabilirsin'' demeye geldik. Eğilmeden, bükülmeden, hikayeni en somut ve en çıplak gerçekliği ile anlatmasına fırsat tanıdık. Coğrafya kader değildir, bunu değiştire bilirsin demeye geldik, Detroit de ghetto da yaşayan 17 yaşındaki çocukla aynı koşullarda yaşadığını, aynı hissettiğini, beton blokların arsından sıyrılmak için çaba göstermesi gerektiğini anlattık. Öncelikle Müzik artık para ile satın alınan bir içerik değil. Sıfır ve birlerden oluşan dijital bir kodlamanın, encode edilmesi ile kulaklarımıza ulaşan ses dalgalarını dinliyoruz. Üreticiden tüketiciye ticareti müzik endüstrisinde 10 yıldır yapılıyor. Dijitalleşme birçok alanda olduğu gibi müzik endüstrisini de kökten değiştirdi. İşin yapılışı, paketlenişi ve sunumu tamamen farklı oyuncularla gerçekleşiyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde dijital varlıkların çoğaltımı, dağıtımı, hukuku ve buna bağlı ekonomi döngüsü blockchain teknolojisi ile tekrar bir devrim yaşayacağını düşünüyorum. Bunun için Türkiye'nin ilk blockchain NFT müzik platformu olan ''turkishflava. io''yu kurduk ve gelecek için hazırlıklarımız son hızla sürüyor. Her müzikte olduğu gibi RAP de kendi alt janralarını yaratıyor. Trap, drill, boombap gibi. Bu alt janraları besleyen Hip Hop yaşam tarzını bir bütün olarak görmek lazım. Sokak kültürü, ghetto ve betonlaşma yayıldıkça, Hip Hop' da büyümeye devam edecektir. Şirketimizin Artist repertuarından sorumlu arkadaşlar çalıştırıyoruz, sosyal medyayı yakından takip ediyoruz, günlük olarak yaklaşık 30'a yakın demo ve başvuru alıyoruz. Bunlardan filtreleyerek seçim yapıyoruz. Çalışacağımız sanatçıları şirket içinde ortak akıl ile karar veriyoruz. Apollon Unity altında birçok plak şirketi, edisyon, menajerlik, booking faaliyetlerini sürdürüyoruz. Almanya ofisimizi hayata geçirdik. 2023 de beşinci yılımızı kutlayacağız. Müzik ihracatımızı artırmak ve sanatçılarımıza uluslararası arenalarda görmek Türkiye'de yapılan müziği dünyaya yaymak ve projeler üretmek istiyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/macar-kultur-gunu-liszt-enstitusu-istanbulda-kutlandi", "text": "Liszt Enstitüsü İstanbul, Macar Kültür Günü'nü 23 Ocak 2023 Pazartesi günü muhteşem bir program ve konuklarla kutladı. Program ilk olarak Ferenc Liszt üzerine Serhan Bali'nin hazırladığı belgeselle başladı. Sonrasında ise Dr. Nuray Ocaklı'nın sunumu ve Doç. Dr. Tutu Aydınoğlu'nun piyanosuyla verdiği dinleti herkesi büyüledi. 22 Ocak 1823'te, Macar Edebiyatının değerli isimlerinden Ferenc Kölcsey, Macaristan Milli Marşı'nın sözlerini oluşturacak eserini tamamladı. Günümüzde Macaristan Ulusal Müzesi'nde saklanan eser Hymnus, a' Magyar nep zivataros szazadaibol başlığını taşır. Eserin yazıldığı bu tarih, 1989'dan itibaren Macar Kültür Günü, bu yıl ise eserin -hymnus- yazılışının 200. yıl dönümü olarak kutlanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/macar-sanatcilar-istanbul-bienali-icin-liszt-enstitusunde", "text": "Liszt Enstitüsü İstanbul Macar Kültür Merkezi 16 Eylül 13 Kasım tarihleri arasında 17. İstanbul Bienali paralel etkinliği olarak Macar sanatçı kolektifi IN SITU'nun Tuna Nehrinin Adalar Bölgesinden Sahaya Özgü Sanat sergisine ve kolektiften iki sanatçının atölyesine ev sahipliği yapıyor. Bir grup sanatçı ve mimardan oluşan Macar topluluk IN SITU, Slovakya'nın Zitny ostrov bölgesinden Vajka köyünü merkez olarak kullanıyor. Bu köy, Tuna Nehri'nde yapay olarak oluşturulmuş bir adada, eski nehir yatağı ile Gabcikovo hidroelektrik santralinin su alma kanalı arasında bulunur. Taşkın yatağının doğasıyla teknolojinin çatışması, izole edilme duygusu ve dinamik nüfus değişimi gibi unsurlar IN SITU'nun sanatsal ifade biçimine katkı sağlarken doğa sanatı ve sahaya özgü sanat üslubunu oluşturur. Andrea Pezman'ın Spirulinabaşlıklı projesi ilhamını, çevresinin temizliğine büyük ölçüde bağımlı olan yeşil su yosunlarından alıyor. Eser, denizlerde olduğu kadar tatlı suda da bulunan su bitkilerinin özelliklerine atıfta bulunuyor. Doğa ve insanlar üzerindeki faydalı etkilerine, kompostlama malzemesi olarak çok yönlülüklerine dikkat çekiyor. Sanatçının projedeki performansı bir yanda yakın bir kişinin tekrar eden sabah bakımına, diğer yanda insan ve doğanın iç içe geçişine, hoşgörüsüne dayanıyor. Sanatçının saçıyla birlikte yosunları da taraması onlarla kurduğu ilişkinin bir simgesine dönüşüyor. Gabor Gyenes'in Rhizomeprojesi, Türkiye'de de tanınan Fransız düşünürler Gilles Deleuze ve Felix Guattari'nin aynı başlıklı felsefi kavramına ve bu kavramın, günümüz bilgi akışındaki yapısı ve işleyişindeki uygulanmasına dayanmaktadır. Proje kendisini miselyum ve mantarlar üzerinden ifade eder. Miselyum, çevresini tüketen, değiştiren ve dönüştüren ve mantar yetiştiren bir köksap ağıdır. Nesneler olarak kitapların ilk döngüsünde Gyenes, klasik bilgi emilimini rizomatik hale dönüştürmenin bir metaforu olarak mantarlarla çalışır. Yazar, mantar yetiştiren miselyum tarafından yenilen ansiklopedi dizisi ile klasik bilgi özümseme biçiminden rizomatik yapıya geçişi ifade eder. Aydınlanmanın, bilimsel bilginin ve rasyonel dünya görüşünün sembolü olan ansiklopedi, yeni iletişim ağının toprakı olur, rizom/miselyum oluşur. Erika Szoke'nin Bellek Fosilleri serisi, doğal süreçlerin, fermantasyonun ve sürekli dönüşümün özünü yansıtmayı amaçlar. Maya bir anlamda, hafızanın canlanmasına referansta bulunur. Sanatçı, kelimenin tam anlamıyla hayat bulan görüntüleri yapmak için ekmek mayası kullanır, bu tekniğe ise mayaogram adı verilir. Diğer ana bileşen, jel kıvamındaki alt katman olarak agar'ısiyaha çeviren ve canlı organizmalar için temel bir element olan karbondur. Görüntü, 48 saat içinde UV ışığı ile agar yüzeyinde oluşur. Bu, fotograma benzer bir işlemdir. Görüntü, maya hücrelerinin kaplandığı ve böylece UV ışınlarından korunduğu yerde gelişir. Bianca Török'ün projesi, çevreci bir yöntem olan ve bitki kullanarak toprak alanları temizlemeye yarayan fitoremediasyona odaklanıyor. Fitoremediasyonda kullanılan hiperakümülatör bitkiler, topraktaki zararlı elementleri, özellikle ağır metalleri temizlemek veya kabul edilebilir bir risk düzeyine indirmek için kullanılır. Arazinin kirlenmesi ve aşırı kullanımı da kurumaya ve çölleşmeye yol açabilir. Süreç umutsuz bir sembolik girişimdir denebilir: çaresizlik duygusunun bir haritasını çıkartır. Dünyayı temizleme şansı için güçlü bir özlemi dile getirir. Sanatçılar Erika Szoke ve Andrea Pezman, Mavi Baskı atölyesinde Cyanotype diye bilinen, 1842'den kalma en eski kopyalama ve alternatif fotoğraf tekniği atölyesini yönetecekler. Nesnelerin negatif görüntülerini çıkartmaya yarayan bu yöntem ile imajlarla deneyler yapmak mümkün olacak. Atölyenin sonunda katılımcılar kendi el yapımı baskılarını alabilecek. Gabor Gyenes ise Bellek Çeviri atölyesinde katılımcıların belleğindeki unsurları kağıda aktarmalarına yardım edecek. Gyenes'e göre benlik duygusu, dilin olmadığı ve gerçekliğin mükemmel biçimde yeniden inşa edilmediği görüşüne dayanıyor. Hatalar, yanlışlar ve yanlış anlamalar yaratıcı güçlere dönüşüyor, katılımcılar kadar sanatçı da atölyeden çıkacakları dört gözle bekliyor! Sanatçı, İngilizce veya Türkçe konuşmadan ziyaretçilerin sözlü anılarını çizmeyi taahhüt ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/macarlarin-ulusal-sairi-petofi-200-yil-sonra-istanbulda", "text": "Macar Kültür Merkezi, Macaristan'ın ulusal şairi Sandor Petöfi'ye adanmış bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Petöfi İlk Kez İstanbul'da başlığıyla 21 Eylül 15 Kasım 2023 tarihlerinde açık olacak sergi, ressam Haydar Özay'ın şairin hayatından ve şiirlerinden esinlenerek yaptığı resimlerinden oluşuyor. Liszt Enstitüsü İstanbul Macar Kültür Merkezi, 1848-49 Macar İhtilali ve Özgürlük Savaşı'nın önemli liderlerinden, Macarların ulusal şairi Sandor Petöfi'nin 200. doğum yıldönümünü 2023 yılı boyunca bir dizi etkinlikle kutlamaya devam ediyor. Bu etkinliklerin bir diğer ayağı, ressam Haydar Özay'ın şairin şiirlerinden ve hayat hikayesinden esinlenerek hazırladığı, 32 tablodan oluşan resim sergisi oluyor. Daha önce Aşık Veysel, Nazım Hikmet gibi büyük isimler üzerine çalışan Haydar Özay edebiyatın, şairlerin, tiyatronun ressamı olarak da adlandırılabilecek bir tutkuyla eserlerine durmaksızın yepyeni başlıklar ekliyor. Macaristan'ın ulusal şairi Sandor Petöfi'ye adanmış olan sergi, Petöfi İlk Kez İstanbul'da başlığıyla 21 Eylül 15 Kasım 2023 tarihlerinde ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/madalyonun-iki-yuzu-ugur-gallenkus-ile-savas-ve-baris-paralel-evrene-dair", "text": "1990 doğumluyum. İşletme okudum. İstanbul'da özel sektörde çalışıyordum fakat yakın zamanda kitabım çıktığı için, onunla ilgilenmem gerekiyor. Şu anda çalışmalarıma ve kitabıma yoğunlaşıyorum. Özel bir nedeni yok. Daha ilgi çekici ve basit bulduğum için nick olarak onu kullanmayı tercih ediyorum. İlk etaptan beri Uğurgallen olarak imzalamayı tercih ettim, son zamanlarda tam ismimi paylaşmaya başladım. İlk bu çalışmalarım paylaşılmaya başlandığı zaman genel de dış basın beni Uğur Gallen olarak zikrediyordu. Ben de ne yapacağımı bilemedim açıkçası. Hiç alışkın olmadığım ve beklemediğim bir şekil kazandı bu durum. Biraz da amatör bir şekilde başladığım için bazı şeyleri hesaplamamıştım. Telifler gibi sorunlar 🙂 Çünkü fotoğraflar bana ait değil. Fakat enteresan olan taraf fotoğrafçılar da bana destek oldular. Yaptığım çalışmaların anlamlı olduğunu, tabii çekmiş oldukları fotoğrafların belirli bir mesajı verdiğini fakat birleştirdiğim kolajlarla bu verilmek istenen mesajların daha anlamlı ve daha sert bir ifadeye döndüğünü belirttiler. Bu şekilde birçok fotoğrafçı ile temas kurarak, onların fotoğraflarını kullanarak belirli sorunları, savaşları, çocuk hakları, kadın hakları, çevresel sorunlar gibi konuları ele aldım. Hala da o fotoğrafçıların destek ve motivasyonlarını alıyorum. Kullanmış olduğum teknik aslında basit bir teknik. Bu tekniği farklı kavramsal çerçevelerde, farklı objelerle yada görsel düzenleme ile bir çok sanatçı kullanıyor. Benim burada amacım, bu konuları görmek istemeyen insanlara ya da toplumlara bunları göstermek, bir farkındalık yaratmak. Hem de gösterişin, lükse bağlı işlerin çok olduğu bir platform olan Instagram'da bunu sunmak. Hepimizin düşünmeye ihtiyacı var. Toplumlar ve sosyo-ekonomik sınıflar arasında farkındalığın yanı sıra empatiyi de arttırmayı amaçlıyorum. Reel fotoğrafları tercih etmemin sebebi de biraz bu. Hep gördüğümüz, genelde uzaktan baktığımız fakat içselleştirme yapamadığımız sorunlar. Norveç'teki bir insan için Irak'taki bir savaş pek anlam ifade etmiyor olabilir çünkü içsellik kazanamıyor. İçselleştiremediğimiz için bu sorunlar bize biraz yabancı kalıyor ama iki görseli yan yana koyunca, ki bu görsellerden biri sanat objesi de olabilir, inci küpeli kız da Mona Lisa da... Çünkü hepimizin hayatında olan objeler bunlar. O zaman insanların içselleştirmesi daha kolay oluyor. Anlayabiliyor ya da bir empati kurabiliyorlar. Burada mesaj: Oradaki çocuk sizin kardeşiniz de olabilir, çocuğunuz da... yı verebilmek. Bundan dolayı da sürekli göz ardı edilen sorunların, aslında göz ardı edilemeyecek boyutlu olduğunu insanların yüzüne vuruyor olması da önemli. Bu noktada burada mesaj verdiğim iki kesim var. İlk olarak; batıdaki bir insan, içinde bulunmuş olduğu koşullardan belki şikayetçi, Fransa'daki bir insan aldığı ücretten dolayı muzdarip olabilir. Fakat kendinden hariç, başka toplumlarda, yerlerde daha büyük sorunlar, problemler var... Bunları görmeleri gerektiğini belirtmek istiyorum. Diğer yandan ise, asıl önemli bulduğum ve dokunmak istediğim kesim savaşa maruz kalanlar... Yaşadıkları acıları gerçekten görmelerini ve Neden bu sorunlara hala maruz kalıyoruz? Neden diğer toplumlar ya da ülkeler gibi olamıyoruz? u düşünüp buna göre kendilerine çeki düzen vermelerini, buna göre çocuklarının geleceklerini yeniden inşa etmelerini istiyorum. Kitap çıkarma fikri Amerika'da yaşayan Arzu Tunca isminde Türk yayıncı tarafından geldi. Kendisinin zaten çocuklarla ilgili kitaplar bastığı bir yayınevi var. Seninle bir kitap projesi yapabilir miyiz? dedi, kitap çıkarma serüvenimiz böyle başladı. Başta da söylediğim gibi çalışmalara ilk olarak hobi olarak başladığım için bazı şeyleri hiç düşünmemiştim. Telifsel problemlerdir, kullanılan görseller neredendir gibi... O yüzden bazı görselleri yeniden yapmaya, izin almaya başladım. Arzu sağ olsun maliyetsel problemleri kendisi halletti. Arzu sayesinde şu anda bir kitabım var. Dünyamızda çocuklar, çocuk asker olarak çatışmalarda ya da cephe gerisinde kullanılıyor, çocuk işçi olarak çalışıyor, çocuk seks işçisi olarak pazarlanıyor. Bunun yanında şu sıralar pandemi ile birlikte aksayan eğitimden dolayı gelişmiş ülkelerdeki çocukların mezuniyet süreçlerinin uzaması ve bu kayıplardan dolayı ülke ekonomilerinin uğrayacağı zararlardan bahsediliyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre şu anda dünya üzerinde 7.1 milyon mülteci çocuk bulunuyor ve bunlardan 3.7 milyonu ise hiç okula gitmiyor. UNHCR'deki bir yetkiliye göre Eğitim, mültecilere ve mülteci çocuklara ikinci bir şans verilmesi ve fırsat eşitliği açısından önemli. Yine aynı yetkiliye göre Mültecilere gerekli eğitimler verilmezse, bağımsız olarak üretip yaşayamayan, iş bulamayan ve bulundukları topluma katkı sağlayamayan ve adaptasyon sorunu yaşayan bir neslin bedelini ödemeye hazır olmalıyız. Bu bedel için ise hiçbir ülke ve yönetim hazır değil. Çocuklarımızın maruz kaldığı her türlü şiddet, haksızlık, eşitsizlik evrenseldir. Gözlerinin içi gülen ve mutlulukla parlayan çocukların dünyayı ele geçirmesi umuduyla...."} {"url": "https://gazetesanat.com/madimak-otelinde-katledilen-ozan-hasret-gultekinin-hayati-sahneye-tasiniyor", "text": "1993 yılında Sivas Madımak Oteli'nde 32 aydınla birlikte katledilen ozan Hasret Gültekin'in hayatı, Berlin merkezli Theater28'in ilk Türkiye prodüksiyonu Hasret Hasret Gültekin Türkü Müzikali ile sahneye taşınıyor. Şirin Aktemur'un yazıp yönettiği oyunda, Gültekin'i canlandıran Devrim Evin'e müzisyen Deniz Türkan bağlamasıyla eşlik ediyor. Hasret Gültekin'in bilinen yönlerinin yanı sıra, ailesi tarafından paylaşılan ve bugüne kadar bilinmeyen değerlerini de anlatarak günümüze ışık tutan Hasret, mart ayından itibaren yurt içinde ve yurt dışında seyirciyle buluşacak. 2 Temmuz 1993'te Sivas'ta Madımak Oteli'nde 32 aydınla katledilmiş bir ozan... 22 yıllık ömrüne sayısız başarı sığdıran aydın bir müzisyenken, o yangında yarım bırakılmış bir hayat... Hasret Gültekin'in hayatını hem bilinen hem de daha önce duyulmamış yönleriyle sahneye taşıyan Hasret adlı türkü müzikali, Ufuk Güldü tarafından kurulan ve 2010 yılından bu yana Almanya'da faaliyet gösteren Berlin merkezli tiyatro Theater28'in ilk Türkiye prodüksiyonu. Şirin Aktemur'un yazıp yönettiği oyunda Devrim Evin rol alırken, oyunun müziklerini ise Deniz Türkan seslendiriyor. 3 yıllık uzun bir araştırmanın sonunda kaleme alınan Hasret, Hasret Gültekin'in ölümünden 26 yıl sonra sevdikleriyle, memleketiyle, türküleriyle ve bağlamasıyla bir buluşma niteliği taşıyor. Müzikal boyunca, Gültekin'in söylediği onlarca türkü, sahnede canlı olarak çalınıp seslendiriliyor. Hasret oyunu, ozan Hasret Gültekin'in annesinin, oğlunun, eşi Yeter Gültekin'in ve Mazlum Çimen gibi yakın arkadaşlarının onunla ilgili özel anlarını sahneden seyircilerle paylaşıyor. Mazlum Çimen'in anlattıkları gülümsetirken annesinin anlattıkları boğazları düğümlüyor; eşi Yeter Gültekin'in anlattıkları ise Madımak'la ilgili bilinmeyenleri aktarıyor. Hem Avrupa'da hem de Türkiye'de çeşitli sahnelerde izleyiciyle buluşmaya hazırlanan Hasret Hasret Gültekin Türkü Müzikali; 15 Mart'ta Ankara Yılmaz Güney Sahnesi'nde, 20 Mart'ta Berlin Tiyatro Festivali kapsamında Akademie der Künste'de, 28 Mart'ta İzmir Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi'nde, 29 Mart'ta İzmir Menemen Kubilay Kültür Merkezi'nde, 5 Nisan'da Kenter Tiyatrosu'nda, 8 Nisan'da MOİ Sahne'de, 15 Nisan'da İzmir Narlıdere Kültür Merkezi'nde, 16 Nisan'da İzmir Torbalı Belediye Kültür Merkezi'nde, 3 Mayıs'ta Londra Millfield Theatre'da sahnelenecek. Oyunların biletleri Biletix'ten ve salonların gişelerinden temin edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/magluplar-ecesi", "text": "Bir nefret nesnesi: cahilin karşısında kolejli, işçinin karşısında burjuva, köylünün karşısında şehirli, uzatın listeyi dilediğinizce. Ama beri yandan, bir arzu nesnesi de: elinden alınan yakışıklı nişanlılar, aslında erkeklerin gözünde onun taşıdığı anlamın fethedilmesidir. Yoksul dilberin ufkundaki kızıl elma. Avcunda tuttuğu erkeği gelip alırlar elinden; melodram denilen mefhum, kaybettiğini geri kazanma savaşından gayrısı değildir. Hikaye başladığı andaki konumunu koruma gayretindeki tek karakterdir o. Ağzından çıkan her sözü muhafazakarlığın amentüsü olarak dinleyebilirsiniz. Değişmez bir denklem de şu: karaşın halk dilberlerinin karşısına dikilen sarışın ve çekici kadınlar. Biraz masal biraz rüya mahsulü çıtıpıtı genç kızlar bir yandadır, her hücresi, hatta imgesinin atomlarına dek kadınlığını belli eden gerçek dişiler diğer yanda. Bu denklemin sadece filmlerde değil, yaşamda da karşılığı var elbette: metnin sonunda kazanan aslında esas kız değil, hemen daima Türk erkeğinin hayalinde yaşattığı eş imgesidir, kendisinden aşağıya konumlayabileceği bir eş. Kaybeden kadın, erkeğin gördüğü anda kaybedeceğinden emin olduğu kadındır. Ebedi mağlup, evet ama mağluplar ecesi o."} {"url": "https://gazetesanat.com/magrurlari-ters-koseye-yatiran-oykuler", "text": "Sivri dili ve esprili tarzıyla Caz Çağı'nın adından en çok söz ettiren yazarlarından biri olan Dorothy Parker, Türkçemize ilk kez çevrilen toplu öykülerinin ikinci cildi Çıplakları Giydir'de, varoluşun dramatik yanlarını, insani açmazları yine kendine özgü, diyalogların ağırlıkta olduğu ironik anlatımıyla sergiliyor. ABD'li yazarın 21 öyküsüne yer veren Çıplakları Giydir; düşlediği romantizmi bulamayanların, sinsice planlarla evliliğini bitirmeye çalışanların, hayatı partilere gitmekten ibaret sananların, hiçbir acı gerçeği görmeye dayanamayanların, başına gelen en korkunç şeyin tırnağının kırılması olduğunu varsayanların, zorbaların, korkakların, yalancıların, intikam peşinde koşanların ve daha nicelerinin yaşamına ayna tutuyor. 1920'ler ve 30'ların ruhunu göz kamaştıran yanları ve karanlığıyla zekice yansıtan, trajikomik olayları sivri uçlu kalemine dolayan Dorothy Parker, bu öykülerinde sadece kendi dönemini değil, insanın değişmeyen gerçekliğini de yakalamayı başarıyor. Pek çok Hollywood filminin senaryo ve diyaloglarına da katkıda bulunmuş olan Dorothy Parker; insan ilişkilerindeki sorunları, yalnızlığı, iletişimsizliği, aşk ve kıskançlık krizlerini, karşılıklı oynanan rolleri, kimi zaman acımasızlığa varan samimiyetsiz oyunları komik diyaloglar eşliğinde nakşettiği bu öykülerde, hiçbir karakterine ayrıcalık tanımıyor. Kendi hata ve zaaflarına karşı kör olanlar, benmerkezciler, hesapçılar için tüm kaçış yollarını kapatan yazar, alaycılığı bir an olsun elden bırakmadan okuruna da kendisiyle yüzleşme imkanı veriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/mahir-unsal-eris-yasamak-cok-hileli-bir-sey-kendinden-vazgecilmesine-kolay-kolay-razi-gelmiyor", "text": "Almış olduğu Sait Faik Hikaye Ödülü'nü gezi direnişinde yaşamını yitiren gençlere adayan yazar Mahir Ünsal Eriş, Gülçin Aras'ın sorularını yanıtladı. Tanıdığımız, bildiğimiz, yakınından geçtiğimiz, belki de içinde bulunduğumuz yaşamları; yalın ve keskin bir anlatımla okuyucuya aktaran Mahir Ünsal Eriş ile yolum ilk olarak Sarıyaz'da kesişti. O kadar sevdim ki, sonrasında sırayı diğer eserleri kovaladı. Edebiyat camiasında adı övgü ile anılan yazar, dünyaya gözlerini henüz açmış olsa da oldukça güçlü içerikler barındıran Litera Edebiyat'ın yayın kurulunda bulunuyor. Şimdilerde bunun heyecanını yaşıyor. Kendisine yönelttiğimiz soruları ise samimiyetle yanıtlıyor. -Mahir Ünsal Eriş olarak, kendinizi kendi objektifinizden anlatır mısınız? Ben zaten bütün varoluşunu anlatmak üzerine kurmuş biri olarak görüyorum kendimi. O yüzden bir de buna ilaveten kendimi anlatmak, nasıl diyeyim, tuhaf geliyor biraz. Arkeoloji ve tarih okudum. Çok genç yaşlarımdan beri çevirmenlik yapıyorum. Yazı işiyle meşgulüm. Gençlerbirliği taraftarıyım, Ethem'in babasıyım. -Grafik eğitiminden sonra arkeolojiye geçişiniz nasıl gerçekleşti? Aslında gönüllü bir geçişti diyemem. Grafik okuduğum okuldan siyasi sebeplerle atıldım. Sonra yeniden üniversiteye girebilmek için beklentilerimi çok düşük tutmam gerekiyordu, daha doğrusunu söyleyeyim, düşük puanlı bir yerlere girebiliyordum. Ben de bana içlerinden en ilginç gelenini seçip arkeolojiye girdim. -Edebiyata olan ilginiz nerede ve nasıl başladı? Çocukluğumdan beri, ailedeki hakim havanın aksine, okumaya düşkün oldum hep. Çocukken, uzayda geçen süper-kahraman yaşıtlarımın olduğu hikayeler yazardım. Sonra uzun yıllar sadece okudum. Öykü yazmaya başlamam otuz yaşından sonradır. -Behçet Çelik; Yazma arzusunu tetikleyen hatırlama çabası. diyor. Sizin tutkunuz nedir? Yazmak sizin için ne ifade ediyor? Benimki sadece anlatma iştahı. Ben anlatmayı seviyorum. -Uzun yıllardır çevirmenlik yapıyorsunuz; birçok dili konuşabiliyor, yazabiliyor ve okuyabiliyorsunuz. Yabancı dil sizin için ne ifade ediyor? Yaşamınızda nasıl bir yere sahip? Ben dil bilmekten para kazanılabileceğini -çevirmenliği kastediyorum tabii öncelikle- fark ettiğimde çok şaşırmıştım. Çünkü onu hep bir eğlence, keyifli bir uğraş gibi gördüm. Yani bulmaca çözmeyi seviyorsunuz diyelim, birileri gelip diyor ki, Bizim bulmacalarımızı çöz, sana para verelim. bunun gibi. Kendimi bildim bileli dillere meraklıyımdır ve ilginç bir hafızam vardır. Kuzenimin çocuğunun adını hatırlamam ama bir zamanlar bir filmde duyduğum Fince kelimeyi hiç unutmam örneğin. Sanırım merakım ve hevesim çok olduğu için yatkınlığım da artmış zamanla. -Öyküleriniz çoğunlukla sıradan insanların yaşamlarına ışık tutuyor. Bu yaşamları anlatırken yalın ve bir o kadar çarpıcı olmayı başarıyorsunuz. Sırrınız nedir? Burada biraz elim kolum bağlanıyor açıkçası. Sıradan ve sıra dışı insan ayrımını çok net göremiyorum çünkü. Örneğin bir kazıda yanımda çalışan işçilerden biri, hikayelerimde anlattığım sıradan insanlardan biri gibi görünüyordu. Kendi halinde, sessiz, molalardan soğanını kırıp ekmeğinin içine doldurup yiyen alelade bir adamdı. Biraz sohbet edince çok ilginç bir hikaye dinledim ondan. Bir cine aşık olmuş. Ve cin, onunla evlenebilmesi için karısını boşamasını şart koşmuş. Adam da boşamış. Hala sıradan bir hikaye sayılabilir. İlginç olan şu ki, bu cin, ortodoks olduğunu söylüyormuş ve adam da din değiştirip hristiyan olmuş, İstanbullu bir Rum'dan, Rumca öğrenmek için bir yıl boyunca İstanbul'a gidip gelmiş. Başkası anlatsa saçmalık derdim ama insanın karşısında hangi taşın altından hangi hikayenin çıkacağı belli olmuyor. Hayatını bizi böylesine şaşırtma kabiliyetine tutunuyorum ben de, hem yaşarken hem yazarken. -Sarıyaz'da; Gül Özlem Gül ve Sevgi Çağının Sonu öyküleriniz birbirini tamamlar nitelikte. Özlem'in eşini öldürerek, onu özgürlüğe ulaştırdığınızı düşünüyor musunuz? Sarıyaz'daki tüm öyküler birbiriyle bağlantılı ve ben orada olup bitenlere bir okur kadar yabancıyım. Çünkü bir nokta geliyor ve karakterleriyle, atmosferiyle, duygusuyla o hikaye bir özerklik kazanıp beni dışarı atıyor. Ben sadece bir güvenlik kamerası gibi olan biteni kaydettiğimi hissediyorum. O yüzden bu sorunuza sağlıklı bir cevap veremem sanırım. -Olduğu Kadar Güzeldik, Sarıyaz, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde... ve Kara Yarısı'nı birbirine bağlayan ya da onları birbirinden ayıran ilmekleri anlatır mısınız? Belki okuyanlar benimle aynı düşünmeyeceklerdir ama bence hepsi insanın içinden aniden su yüzüne çıkıveren kötülüğü anlatan, küçük kıyamet hikayeleri. İlk iki kitap çok nostaljik ve masumaneydi gibi yorumlar okuyorum ama buna çok şaşırıyorum işin doğrusu. Öfkesine yenilip patronunu zehirlemek isterken bir çocuğu öldüren adamın, sevdiğiyle olmasın diye baskıladığı kızlarının pavyonlara düşüp kendini otel köşelerinde astığı ailenin, bir düğün salonu insanı akrabalarıymış gibi davranarak kandıran bir madrabazın falan hikayeleri onlar. İnsanın karanlık yanının hikayeye daha elverişli olduğunu düşünüyorum sanırım. -Öykü ile romana benzer önemi veriyor gibisiniz. Ancak iki tür birbirinden oldukça farklı. Hangisini yazmak sizi daha çok motive ediyor? Roman yazmak fikri beni daha çok heyecanlandırıyor. -İki farklı türde yazarken nasıl bir çalışma gerçekleştiriyorsunuz? İkisinin tek ortak yanı şu: Yazmaya geçene kadar her ikisini de delirene kadar düşünüyorum. Evirip çeviriyorum. Ama başladıktan sonra hiçbir mühendisliğin işin içine karışmasına izin vermiyorum. Yapısı içimde kemikleşmiş oluyor çünkü. Romanda dura dinlene, geriye döne döne yazmayı seviyorum. Öyküde daha keskin bir disiplinim var. Genellikle bir öykünün başından onu bitirmeden kalkmam. -Yazma serüveninizin başlangıcından bugüne yaşamınızda neler değişti? Bunu geçen gün ben de bir başka vesileyle düşündüm. Çocukluk arkadaşlarım ve tribün arkadaşlarım dışında şu anda yakın çevremde olan herkesi bir şekilde kitaplarım sayesinde tanımışım. Ne değişti derseniz, daha fazla ciddiye alıyorum sanırım artık. Edebiyatı da, yazıyı da... Galiba hayatı da. -Kitaplarınızdan hangisini; bunu mutlaka okumalısınız! diyerek tavsiye edersiniz? Dünya Bu Kadar'ın okunduğunu duydukça hep çok mutlu olurum. -Çok zorlu zamanlardan geçiyoruz. Bu dönemde yazmak sizde hangi düşüncelere kapı açıyor? Her şeyle ilgili bir nafilelik duygusu çöktü tabii hepimizin üstüne. Ama bilmiyorum, yaşamak çok hileli bir şey kendinden vazgeçilmesine kolay kolay razı gelmiyor. Yazı da öyle. Hep yazmak düşünüyorum. Herhalde içimize doğru döndüğümüz için daha da yoğunlaştı bu arzu. -Ülkemizin ve Türk insanının sanata, edebiyata bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sanatçı hak ettiği değeri görüyor mu? Değerli olan ne değer görüyor ki sanat ve sanatçı görsün. -Yakınlık duyduğunuz, sevdiğiniz yazarlar hangileri? Hangi kitaplar ilham kaynağınız oldu? Bu soru bende hep anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı sorusuna benzer bir gerginliğe yol açıyor. O yüzden ikisini de deyip geçmek istiyorum müsaadenizle."} {"url": "https://gazetesanat.com/mai-ve-siyah", "text": "Servet-i Fünun edebiyatının en büyük nesir ustası kabul edilen Halit Ziya Uşaklıgil'in Mai ve Siyah romanı günümüz Türkçesiyle İş Bankası Kültür Yayınları'nın Türk Edebiyatı Klasikleri Dizisi'nde yerini aldı. Halit Ziya, ustalık döneminin ilk romanı kabul edilen Mai ve Siyah'ta, dönemin basın dünyasını matbaacısından yayın yönetmenine, yazarından eleştirmenine özgün karakterlerle betimlerken, hikayesini sızılı bir sevdayla bezemeyi de ihmal etmemiştir. Romanın trajik başkarakteri Ahmet Cemil'de, yazarın çeşitli memuriyetlerle yazarlık arasında gidip gelen ikili yaşantısı ve Edebiyat-ı Cedide topluluğunun bakış açısını bulmak mümkündür. Tanınmış Uşakizade Ailesinin üyesi olarak çocukluğu İstanbul'da, ilk gençliği İzmir'de geçti. Eski tarzda Arapça ve Farsça öğrenim gördü. Aydın görüşlü babası Hacı Halil Efendi'nin elinden düşürmediği Hafız-ı Şirazi'nin Divan'ı ile Mevlana'nın Mesnevi'siyle yetişti. İstanbul'da yaşadığı yıllarda, Gedikpaşa'da Güllü Agop'un oyunlarını izleme fırsatı buldu. Özel Fransızca dersleri aldı. Yazı hayatı Avusturyalı Katolik rahiplerin yönettiği Mechitariste'de okurken başladı. On beşinde ilk yazısı yayımlandı. İzmir'de tanınan, Fransız edebiyatçı Auguste de Jaba onu Mechitariste'ye hazırlarken bir de roman çevirtti. Okuldan ayrıldığında ilk işi şair Tevfik Nevzat'la Nevruz adlı bir dergi çıkarmak oldu (1884). Ardından Hizmet gazetesini yayımladı. İzmir Rüştiyesi'nde Fransızca öğretmenliği, Osmanlı Bankası'nda çevirmenlik yaptı. 1893'te İstanbul'daki Reji İdaresi'nde başkatipliğe ve II. Meşrutiyet'in ilanıyla reji komiserliğine getirildi. 1909'da İttihat ve Terakki'nin önerisiyle V. Mehmed'in mabeyn başkatipliğine atandı. Darülfünun'da Batı edebiyatı ve estetik dersleri verdi. Siyasal görevlerle Fransa, Almanya ve Romanya'ya gitti. Bu yoğun çalışma hayatının içinde yazarlığını da ilerletti. 1896'da Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katılıp Servet-i Fünun'da kendisine büyük ün kazandıran romanlarını tefrika etmeye başladı. İlk büyük romanı Mai ve Siyah yayımlandığında büyük ses getirdi. Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar ve pek çok hikayesi peş peşe geldi. 1901'de yazarlığı bıraktığını duyursa da II. Meşrutiyet'ten sonra yazmaya devam etti, ancak bu dönem yazdıklarını 1923'e kadar ortaya çıkarmadı. İlk romancılarımız Namık Kemal ve Ahmet Mithat olarak anılsa da edebiyatımız Halit Ziya ile çağdaş romanın gerçek örneklerine kavuşur."} {"url": "https://gazetesanat.com/makromusic-kurucu-ortagi-ve-ceosu-ataberk-ozaydin-roportaji", "text": "Ülkemizde son zamanlarda isminden sıkça söz ettiren ve popüler olan, yakın bir zamanda da global pazara açılmayı hedefleyen makromusic uygulamasının kurucu ortağı ve CEO'su Ataberk Özaydın ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Ataberk Özaydın: Hoş buldum. İlk olarak lisede aktif bir şekilde girişimcilik yarışmalarına katılmaya başlamıştım. Popüler olanları söyleyecek olursam t_MBA, Tübitak, Comenius ve Erasmus tarzında bir çok yarışmaya katıldım. Bunların pek çoğunda Türkiye ve Avrupa dereceleri elde ettim. Bunlarla birlikte lise hayatımda yine girişimcilik eğitimlerine de katılmaya devam ettim. Bunların yanında profesyonel anlamda e-spor ve spor geçmişim de var. Oralarda da farklı tecrübelerim oldu. Sonrasında E-spor'dan gelen birikimim ile E-Spor'da bireysel koçluk girişimimi yayına alarak ilk girişimimi lise sonda yaptım. Bunlarla birlikte üniversiteye 3. senemde girdim. Lise hayatımda yaptığım birçok aktivite ve etkinliklere katılmamdan dolayı eğitimimden geri kaldım, bunlar da 3. senede girmeme neden oldu diyebilirim. Devamında üniversiteye girdikten sonra, yazılım ürünleri geliştirmek üzere makronline ekibini kurduk. Bu ekiple ilk kez makrosocial Startup'ımızı kurduk. makrosocial'dan sonra da şu anda makromusic'i kurduk ve geliştirmeye devam ediyoruz. Bugün de aynı zamanda makromusic'in kurucu ortağı ve CEO'suyum. makrosocial'dan başlayacak olursam, bu girişimimiz insanların sosyal medyadaki potansiyel müşterilerini bulmalarını sağlayan bir otomasyondu. makromusic tarafından bahsedecek olursam, biz mvp'imizi yayına aldığımız zaman uygulamamız sayesinde aynı anda aynı müziği dinleyen insanlar eşleşip tanışabiliyorlardı. Bunun yanında yine müzik zevki benzer olan insanlar da eşleşip tanışabiliyorlardı. Sonrasında ise biz buna sosyal medya tarafını entegre ettik. Bu entegrasyonla artık insanlar istedikleri şarkılar, sanatçılar, albümler ve podcastler hakkında paylaşım yapabilir hale geldiler. Bu paylaşımları diğer insanlar beğenebiliyorlar, paylaşabiliyorlar, arkadaşlarına gönderebiliyorlar; paylaşımlara yorum yapabiliyorlar. Yine başkalarının müzik zevkini de beğenebiliyorlar. Biz makromusic'e müziğin sosyal medyası, sosyal eşleşme uygulaması diyoruz. Bir girişimci olmaktan ziyade 'genç' yaşta bir girişimci olmaktan bahsedebilirim. Bugün baktığımızda ekibin tamamı üniversiteli öğrencilerden oluşuyor. Hepimiz 20'li yaşlarımızdayız. Girişimciliğin yanı sıra, sosyal hayat, eğitim hayatı gibi farklı konular da var. Ne yazık ki hepsini aynı anda sağlıklı şekilde götürmek çok güç oluyor. Bu noktada da benim girişimcilik tabirim aslında şu: her gün başlarken bir çok sorunla uyanmak ve bunları önem sırasına koyup en doğru zamanda en doğru şekilde çözmeye başlamak. Ve her çözdüğünüz sorun beraberinde yeni sorunları karşınıza getiriyor. Yani girişimciliğe bitmeyen, sorunları çözme zinciri de diyebilirim. Bu sorunların her biri de birer zorluk zaten. Zaman yönetimi olsun, birçok şirket sorunları olsun, tecrübesizlikle birlikte bunlarla başa çıkmak diyebilirim. En genel hatlarıyla böyle özetleyebilirim. Yaptığımız uygulama olan makromusic'te bugün 1.6 milyon indirme sayısına ulaştık. Bu kadar kişinin hayatına dokunmuş oluyoruz. İnsanlar bizim uygulamamızı kullanarak vakitlerini geçiriyorlar. Bizi mutlu eden şey aslında insanların vakitlerini geçirirken ideal bir şekilde, zevk alarak geçirmeleri. Bu noktada da bunu bilmek, yani yaptığınız yeni bir ürünün ya da yeni bir özelliğinin milyonlarca kişinin hayatına hitap edecek, dokunacak oluşu bizi inanılmaz mutlu ediyor. Şu anda Türkiye üzerinden konuşacak olursam istatistiklerimiz güzel bir şekilde ilerlediği için; bu oluşumun Türk girişimciler tarafından geliştirilmesi Türk toplumu tarafından çok takdir ediliyor. Bu doğrultuda çok güzel mesajlar alıyoruz. Bu da bizim için diğer bir motive edici etmen diyebilirim. Bundan önce 3 tane Startup'ım vardı, makromusic benim 4. Startup'ım. Bu noktada diğer 3 Startup'ım ile devam etmiyor oluşumun sebebi orada tecrübesizliklerimden kaynaklı yaptığım hatalar. Baktığımız zaman o 3'ü başarısız Startup'lardı. Ama bugün makromusic bu şekilde başarılıysa, burada yaşanılan başarısızlıklara -benim görevime düşen kısımlar için söylüyorum tabii- borçlu. Bu noktada aslında başarısızlıklarımız bir yerde negatif şeyler fakat bunu yorumlayarak, 'buradan çıkardığım ders ne' 'bunları bir sonraki startup'ımda nasıl yapmalıyım ki aynı sorunlarla karşılaşmayayım?' şeklinde sonuçlar çıkarırsak başarısızlıklarımız geride kalıyor ve bize tecrübe olarak yansıyor. Yani başarısız tarzında görünen çok şey var. Önemli olan başarısızlıklarımızdan edindiğimiz tecrübeleri, atacağımız diğer adımlarda göz önünde tutarak hareket etmek. Bu noktada genç arkadaşlarımız için konuşabilirim, ben de dediğim gibi lisede başladım aslında. Onlar için birinci konu ailenin, yakın arkadaşların ve diğer arkadaşların içerisinde bulunduğu süreçle birlikte gelen bakış açısı söz konusu. Bu bağlamda kesinlikle girişimcilik yapmaya çalışan, bir şeyler üretmeye çalışan insanlara karşı çevrenin bakış açısının kesinlikle değişmesi gerekiyor. Az önce de bahsettiğim başarısızlıkların aslında birer tecrübe olduğu konusunu kaçırmamamız gerekiyor. Bir de insanlar çok kısa sürede hızlı sonuçlar istiyor olabilirler. Bugün mesela bizim için gayet başarılı oldunuz, daha ne olabilecek tarzında iyi niyetli yorumlar ve düşünceler de geliyor ama işin aslı bu şekilde değil. Örneğin yatırım almak bizim asıl hedeflerimiz için bir araç, kesinlikle bir sonuç değil. Bunun yanında bir de insanlar kısa süreli hedefler koyuyorlar. Hedeflerden ziyade hızlı sonuç bekliyorlar. Aslında birçok şey sonuç odaklı olmaktan çok sürdürülebilir ve uzun vadeli olmalı. 1-2 senelik planlar yerine 5-10 senelik planlar olmalı. Bu 5-10 sene zaten uzun bir yol olduğu için arada ufak tefek hatalar yapsanız da, hatta büyük hatalar yapsanız bile çok uzun süreli hedefler koyduğunuz için toparlanmanıza da fırsat oluyor. Ve yaptığınız şeyler daha büyük, daha global şeyler haline geliyor. Yani bizim kısa sürede hızlı sonuçlar beklemememiz gerekiyor. Çevrenin başarısızlıklarımızı tecrübe, deneyim olarak adlandırması gerekiyor. Yine başarısızlığı yaşayan kişinin de bu başarısızlıktan sonuçlar çıkararak yaşadıklarını ders haline getirmesi gerekiyor. Son olarak da hedeflerimizi daha global koymalıyız. Sizin gibi genç girişimcilerin kesinlikle bilmesi gerektiğini düşündüğün, bu konuda onlara verebileceğiniz bir tavsiyen var mı? Bu bir hayat tecrübesi de olabilir. Hayat tecrübesi vermek için genç olabilirim, 21 yaşındayım zaten şu an. Bu noktada lisedeki arkadaşlarıma olabildiklerince fazla disiplinde yer almalarını önerebilirim. Örneğin tasarım, spor, sanat, yazılım ya da farklı noktalarda ellerinden geldiğince farklı disiplinlerde, yeterince bulunarak ne istediklerini öğrenebilmeleri çok değerli. Lise sona geldikleri zaman ben yazılım/tasarım/spor/sanat içerisinde bulunmak istiyorum diyebilmelerinin onlar adına çok büyük bir avantaj sağlayacağını düşünüyorum. Üniversitede seçecekleri bölümün tercihini de bu doğrultuda yapıyorlar ve kariyerlerini de yine bu noktadan şekillendiriyorlar. Yani arayışa erken aşamada başlıyor olmaları, onlar için bir avantaj sağlıyor. Bugün bizim yaptığımız her girişimde odaklandığımız büyük şeylerden birisi ölçeklenebilmek. Bugün 10 kişiye bir ürün satabiliyorum, bu noktada başarılı ilerleyebiliyorumdur. Ama ben bu ürünü 100 kişiye daha satabilir miyim? Aynı üretme kapasitesinde ya da aynı iş gücünde ilerleyebilecek miyim? 100 ise bunu 1.000, 10.000 yapabilir miyim? Kişinin bu doğrultuda ölçeklenebilir bir iş yapabilmesinde yazılımın önemini çok iyi görebiliyoruz. Örneğin bir öğretmen üzerinden örnek verecek olursak bir sınıfa 1 saat ders veriyor olabilir. Ama o dersi kaydedip online, dijital bir platforma koyduğu zaman aynı dersi 1 milyon kişinin bile izleyebilmesi mümkün hale geliyor. Yani burada aslında dijitalleşmek demek sizin yaptığınız işi ölçekleyebilmenizi sağlayan, çok daha fazlasına ulaşmanızı sağlayan şey. Yine bu pandeminin de etkisiyle pek çok daha dijital entegrasyon görmeye başladık. Bu noktada da firmalar birçok şeyi dijitalleştirdikleri, yazılıma döktükleri zaman çok daha istatistiksel, bilimsel ve fazla kişiye ulaşabildikleri bir format yakaladıklarını gördüler. Zaten birçok firma da pandemi dönemindeki koşulları pandemiden sonra da devam ettireceklerine yönelik duyurularda bulundular. Yani artık dijital çağda olduğumuzu düşünüyorum. Bu çağda da ayakta durabilmeyi hedefliyorsak, bir şekilde ürünlerimizi dijital ortama entegre etmemiz gerektiğini düşünmekteyim. Kendi sektörlerimizde inovatif bir şeyler yapmaya çalıştığımızda bu yine yazılımla mümkün oluyor. Siz bugün tarımsal bir şey yapıyorsanız bunu dijital bir şekilde entegre edebilirseniz, bu sizi rakiplerinizden ayırıyor. Aslında bir önceki soruna verdiğim cevapta, bu soruya da cevap olacak birçok şeye de değinmiş oldum. Dediğim gibi şirketler pandemiden sonra da, pandemide kazandığı çalışma modellerini sürdürme kararı alıyorlar. Pandeminin bize sağladığı birçok şey de var aslında. Örneğin yüz yüze buluşmamıza gerek olmadığını ve internetten de bir şekilde görüşmeler, toplantılar yapılabildiğini öğrendik. İnternet üzerinden iş ortaklıkları kurulabiliyor, yatırımlar alınabiliyor ve şirketler büyüyebiliyor. Yani pandemi biter ya da bitmez, o konu sağlıkçıların bilebileceği bir iş. Bizim yorumumuz burada çok sağlıklı olmaz. Ama ben iş anlamında konuşacak olursam düşüncelerim bu yönde. makromusic'te hedeflerimiz ilk günden beri küreseldi. Bu noktada küresel anlamda sektörde varlığı olan sosyal medyalar olsun, benzeri uygulamalar olsun, bunlara rakip olabilecek bir uygulama yaratmak istiyoruz. Bu da 10 aylık, 1 yıllık, 2 yıllık hedeflerle gerçekleştirilebilecek bir şey değil. Yani bizim hedeflerimiz genelde 10 senelik hedefler diyebiliriz. Öncelikli hedeflerimiz uygulamamızı Türkiye'de geliştirmek, büyütmek ve testlerimizi gerçekleştirmek. Buradaki kullanıcılarımızın yorumlarını aldıktan sonra bunu global piyasada adım adım yürütmek ve sonucunda da global bir uygulama haline gelmek. Pek tabii konuşurken bu 1-2 cümleye sığan bir şey ama arkasında da 10 yıllık bir çalışma, istikrar ve birliktelik söz konusu. Yani hedefimiz özetle global anlamda müziğin sosyal medyası olmak diyebilirim. Bizim amatör sanatçıları destekleme açısından projelerimiz var. Örneğin bir sanatçı yeni bir şarkısını çıkardığı zaman makromusic'te bunun reklamını yapabileceği bir sistemi şu an üretme aşamasındayız, neredeyse bitti diyebilirim. Yani bizim oradaki sanatçılara desteğimiz, yolun başındaki sanatçıların kendi müziklerini çok daha uygun ve hızlı bir şekilde duyurabilecekleri bir sistem geliştirmek yönünde. Son dönemlerde çok fazla tebrik mesajı ile karşılaşıyoruz. Bu noktada kendimizi aslında sorumlu ve borçlu da hissediyoruz. Ekibimizin tamamının günde 15 saat çalışıyor olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hepimiz makromusic'i geliştirmek için elimizden geleni yapıyor, global bir marka haline getirebilmek için çok çalışıyoruz. Bizi destekleyen herkese de buradan teşekkürlerimizi iletiyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/mamut-art-project-2021-icin-basvurular-basladi", "text": "Türkiye genelinde dokuz yıldır bağımsız yeteneklere sergileme ve kendini tanıtma fırsatı sunan Mamut Art Project, 2021 edisyonu için 22 Mart 2 Mayıs 2021 tarihleri arasında bağımsız sanatçıların başvurularını bekliyor! Bugüne kadar farklı disiplinlerde üretim yapan 400'ün üzerinde sanatçıyı sanatseverler ve sanat profesyonelleriyle buluşturan Mamut Art Project'in bu seneki jürisinde sanatçı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Endüstri Ürünleri Tasarımı ve İç Mimarlık Bölüm Başkanı Can Altay; küratör, sanat tarihçisi ve yazar Necmi Sönmez; sanatçı Hale Tenger; sanat danışmanı Melis Terzioğlu ve Pilot Galeri kurucusu ve direktörü Azra Tüzünoğlu yer alıyor. Kariyerlerinin başında, bağımsız yeteneklere kendilerini tanıtmak ve eserlerini sanatseverlerle buluşturmak için önemli bir fırsat yaratan Mamut Art Project'e başvurular, 2 Mayıs 2021'e kadar www. mamutartproject. com adresinden yapılabilir. Türkiye genelinde genç sanatçılara, Mamut ekibiyle buluşarak portfolyolarını tartışma ve fikir alma fırsatı sağlayan Mamut Portfolyo Günleri bu sene farklı bir formatta, çevrimiçi olarak düzenlenecek. Portfolyo günleri ile ilgili detaylar yakında açıklanacak. Mamut Art Project, geçtiğimiz yıl yenilenen yapısı ve ilk kez gerçekleşen çevrimiçi paylaşımı ile büyük ilgi gördü. 2020 edisyonunda 1.500 başvuru alan Mamut, bunların arasından seçilen 49 sanatçının 400'ün üzerinde eserinden oluşan zengin seçkiyi sanatseverlerle buluşturdu. Sanatçılarına sergi alanı sunmanın ötesinde, düzenlediği portfolyo günleri, sağladığı süresiz danışmanlık ve iletişim desteği ile dikkat çeken Mamut, 9. yılında sürpriz yeniliklerle, sanatın farklı dallarından yaratıcı ve ilham veren örneklere ev sahipliği yapmaya devam edecek. Mamut Art Project 2021 ile ilgili duyurulardan haberdar olmak için internet adresini ziyaret edebilir ve sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/manu-brazo-yeni-singlei-intermezzo-ile-hayranlariyla-bulustu", "text": "Son dönemin parlayan yıldızı İspanyol saksafon sanatçısı Manu Brazo, yeni albümü REVIVEde yer alacak single'ı Intermezzo ile 12 Ekim 2020'de Spotify ve Youtube'da hayranları ile buluştu. Manu Brazo tüm imkansızlıklara rağmen ilk solo saksafon albümü SOLO DIALOGUE u karantina sırasında evinde kurduğu stüdyosunda kaydederek dijital müzik portalları üzerinden dinleyicilerin beğenisine sunmuştu. Albüm bu zor zamanlarda kişisel bir yüzleşmeyi, kendisinin ve birçok müzisyenin yaşadığı yalnızlığı, deneyimleyip anlayabildiği stresi ve aynı zamanda iyimserliği içinde barındıran samimi bir çalışma olarak dinleyicilerle buluştu. Manu, Solo Dialogueun yayınlanır yayınlanmaz elde ettiği başarısının hemen akabinde, kayıt yapmanın canlı konserlerin olmadığı bu pandemi döneminde bir sanatçı olarak kendini ifade edebiomenin en iyi yolu olduğuna karar vererek ikinci projesi üzerinde çalışmaya başladı. Başarılı saksafoncu, İtalyan besteci Mascagni'nin efsanevi eseri Cavalleria Rusticana operasının Intermezzosunu saksafon için düzenleyerek artık ustalaştığı kayıt stüdyosunda REVIVE albümünden yayınlanacak ilk single'nı kaydetti. 12 Ekim yani bugün Spotify ve Youtube'da dinleyicisiyle buluşan single'ında ve albümde Manu'ya, 2016'da Londra'ya geldiğinden beri birlikte çalıştığı İspanyol kemancı Claudia Gallardo ve Endonezyalı piyanist Prajna Indrawati eşlik ediyor. REVIVE albümü, canlı ve seyircili konserlerin olmadığı bir dünyada tasarlandı, çalındı ve kaydedildi. Kayıt, Manu'nun keman ve piyano için yeniden düzenlediği müziklerden oluşan yeni ve modern bir yaklaşıma sahip. Bu yeni kaydın amacı, Covid-19'dan önce bildiğimiz dünyanın, bizi yeni yollara götürse bile, aynı şekilde, saksafonun sesiyle iyi bilinen klasiklerin tadını çıkarabildiğimiz gibi, yine orada olacağını ifade etmektir. Manu pandemi sebebiyle yirmiden fazla konserini ve İtalya'da yapacağı stüdyo kaydını iptal etmek zorunda kalmıştı, ancak bu zor zamanlarda asla şevkini kaybetmedi ve çalışmayı bırakmadı. Manu, evinde kurduğu stüdyoda kendi kaydettiği ilk albümü Solo Dialogueun yanı sıra, BBC Radyo 3 In Tune için özel bir kayıt yaptı ve bazı videoları Classic FM tarafından sosyal medyada paylaşıldı. Genç sanatçı karantina süresince YouTube kanalında birçok çevrim içi konser gerçekleştirdi, günlük çektiği müzik videolarını hayranlarıyla paylaştı ve ustalık sınıfı eğitimleri verdi. Konserlerinden ve seyircilerinden uzak kalacağını düşünürken, azimle çalışmasının karşılığı olarak on binlerce izleyiciye ve dinleyiciye ulaştı. Manu şu anda tekrar sahnede canlı performans sergileyeceği günleri iple çekiyor. Yıldız saksafoncu sonbaharın sonlarında gerçekleşmesi planlanan canlı konserler ile hayranlarıyla buluşmayı planlıyor. Bu konserlerden en özel ve önemlisi Manu'nun 21 Kasım'da Berlin'de Sony Classical ve Jazz'ın başkan yardımcısının eşi düzenlediği Gute-Tat Vakfı için Berlin Filarmoni sahnesinde gerçekleştireceği konseri olacak. Manu Brazo bu konserde Bizet'in Fantaisie Brillante Sur des airs de Carmenin Francois Borne düzenlemesi ile Berlin'de sahneye çıkacak. Pandemi sonrası ilk defa canlı bir konserde seyircileri ile buluşmanın heyecanının yanı sıra ilk defa yeni albümü REVIVEdan Intermezzoyu canlı olarak seyircilerine çalacak olmanın heyecanını taşıyor. Bu konserin başka bir özelliği ise Gute-Tat Vakfı müzik sektöründen çok önemli isimlerin üyesi olduğu ve bir manada Manu Brazo'nun global yapımcıların karşısında görücüye çıkacağı bir konser olması sebebiyle de büyük önem taşımakta. Intermezzo single'ı ile Spotify ve Youtube'da dinleyicisiyle buluşan Manu Brazo, 2021 yılının yıldızı en çok parlayan sanatçısı olmaya aday."} {"url": "https://gazetesanat.com/manu-brazonun-yeni-teklisi-nana-muzikseverlerle-bulustu", "text": "Manu Brazo küresel salgına inat yaratıcı çalışmalarına ve üretmeye hız kesmeden devam ediyor. Manu bitmek bilmez yaratıcılığı ve çalışma azmiyle çıkardığı yeni teklisi NANA ile 8 Nisan'da Spotify, Apple Music, Amazon Music ve YouTube üzerinden müzikseverlerle buluştu. NANA, ki Türkçe'de ninni anlamına geliyor, ünlü İspanyol besteci Manuel de Falla' nın bestelediği ninnisiyle, gene İspanyol şair ve müzisyen Federico Garcia Lorca'nın ninnisini, etkileyici bir minimalist yaklaşımla melodilerinin harmanlandığı bir çalışma. NANA son zamanlarda Avrupa'da kendisinden çokça söz ettiren saksafon sanatçısı Manu Brazo ve piyanist Pepe Fernandez imzasını taşıyor. NANA, bu ikilinin Haziran ayında çıkacak olan klasik müzik, Flamenko ve farklı müzik türlerinin sınırlarını zorladıkları, FOLK-LORE albümünden yayınladıkları ilk tekli. Manu Brazo, NANA'yı Müzikal bir fantezi, kulaklarımızın ilk duyduğu, sevdiğimiz bir ezgiyi rüya gibi bir atmosferde yeniden keşfetme lüksü olarak tanımlıyor. Sanatçı anavatanından gelen tat, doku ve kokularla yoğrulmuş bu parçada, rüyanın ne zaman başladığını ve müziğin ne zaman uyanık olduğunu bilmemin imkansız olduğu, o ninnin kulaklarınızda çınlarken yarı uyanık, yarı rüya aleminde olduğunuz anı müziğiyle betimlemeye çalıştığını ifade ediyor. Manu Brazo NANA'nın arkasında çok güçlü ve özel duygular var, evde olma hissi gibi diyor. Bu eser, özellikle bu pandemi sırasında evinden uzak olmanın onun içini nasıl burktuğunun, nasıl kendini hasta hissettirdiğinin ve her bu hisse kapıldığında müziğin onu nasıl kurtardığının adeta bir yansıması niteliğinde. Müzik videosu, Manu ve Pepe ninninin yarattığı boyutta İspanya'dan görüntülerle, adeta hiç uyanmak istemedikleri bir rüya gibi kurgulanmış. Müzikseverleri farklı bir dünyaya götürecek olan NANAyı, Spotify, Apple Music ve Amazon Music'te dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/manu-broza-hala-her-gun-tarzimi-kesfetmeye-bulmaya-ve-yeniden-kesfetmeye-calisiyorum", "text": "Manu Brazo, kendini neslinin çok yönlü genç müzisyenlerinden biri olarak kanıtlamış genç bir İspanyol saksafoncu. Sahnedeki rahatlığı, benzersiz sesi ve sahip olduğu virtüözlüğünün yanı sıra izleyicisiyle yakın ve samimi bir ilişki kurma yeteneğine sahip olmasıyla da tüm dinleyicilerinin beğenisini kazanmayı başarmış bir müzisyendir. Başarılı saksafoncu sahnede sergilediği muhteşem performanslarını kendinden ya da bestecilerin hayatlarından anektodlarla süslemeyi gelenek haline getirmiştir. Son birkaç yıldır, Leeds Uluslararası Konser Sezonu, Tetbury Müzik Festivali, Newbury Bahar Festivali, Girit'teki Ege Sanat Festivali ve Norveç'teki Risor Kammermussikkfest gibi İngiliz ve uluslararası müzik festivallerine davet edilen düzenli bir resitalisttir kendisi. Genç yıldız ayrıca İngiltere ve Avrupa'da verdiği solo performans konserlerinin yanı sıra Londra Şehir Orkestrası, RCM Filarmoni, Orquesta Betica de Camara ve Orquesta Filarmonia ile de solist birlikte sahneye çıkmıştır. 2018'de Britten-Pears Genç Sanatçı Programı'na katılmak üzere seçilen genç sanatçı burada Marin Alsop yönetimindeki Snape Maltings Proms'ta sahneye çıkarak büyük beğeni toplayan bir performans sergiledi. Geçen yaz piyanist ; Bryan Evans MBE birlikte Sir Cliff Richard'a 12.000 kişinin canlı izlediği Greenwich Music Time Festivalda eşlik etmesi için Live Nation organizatörleri tarafından bir davet aldı ve binlerce kişi önünde muhteşem bir performans sergiledi. Sanat hayatı başarılarla dolu olan ve çok sayıda ödül kazanan genç saksafoncu Manu Brazo ile keyifli ve samimi bir röportaj gerçekleştirdik. Her şeyin nasıl başladığından emin değilim. Küçük bir çocukken radyoda hüzünlü bir klasik müzik çaldığında ağladığımı hatırlıyorum. Sanatçı bir aileden gelmiyorum ama sanırım ailem müziğe olan ilgimi farketti ve beni İspanya, Sevilla yakınlarındaki bir konservatuarda seçmelere götürdüler. Seçmeleri geçtiğimde çok mutlu oldum ve gerçekten piyano veya klarnet çalmak istiyordum. Notlarım yeterince yüksek değildi ve saksafonu seçmeye zorlandım ama ilk yıldan sonra başka bir enstrümana geçebileceğim söylendi. İlk ikinci el saksafonumu aldığım günü hatırlıyorum ve o günden sonra ona bir oyuncak gibi davrandım ve aynı zamanda kendi sesim olarak kullandım. Onu ebeveynimin yatak odasının penceresine götürürdüm ve oradan arkadaşımı çalardım. Hala aynı hislerim var. Saksafonumla her zaman vakit geçirebileceğimi hissediyorum ve bir şey hakkında kötü veya iyi hissettiğimde, duygularımı ifade etmek için çalmam gerektiğini hissediyorum. Hala her gün tarzımı keşfetmeye, bulmaya ve yeniden keşfetmeye çalışıyorum. İspanya'daki ve Londra Kraliyet Müzik Koleji'ndeki öğretmenlerimden çok şey aldım ama dinlediğim her şeyden, internette, kayıtlarda veya canlı şovlarda bulabildiğim her sanatçıdan öğrenmeye çalışıyorum ve her gün yeni yeni şeyler öğrendiğimi fark ediyorum... Öğrendiğim yeni şeyler her zaman saksofonculardan değil, diğer sanatçıları, şarkıcıları ve diğer enstrümanları dinlediğimde, söylemek istediklerini ve anlattıkları hikayeleri gerçekten çok daha fazla anlıyorum. Onlardan öğrendiklerime, bana ilham veren sanatçıların tüm o küçük parçalarının bana kattıkları birikime müteşekkirim. Ve tabi ki de her zaman değişen ve gelişen kendi kişisel tarzıma sahibim. Solo Dialogue, şimdiye kadar yaşadığım en farklı süreçlerden biri. Her zaman bir şeyler denemem ve yeni müzikal şeyler yapmam gerekiyor ama bu farklı bir sanat içeriyordu; kayıt sanatı. Kendi müziğimi kaydetmek ve düzenlemek için yeterli beceriyi kazanmak için öğrenme sürecinden çok keyif aldım ve aynı zamanda hepsini öğreniyordum, Solo Dialogue'u bir araya getirecek tüm fikirler şekilleniyordu. Solo Dialogue, bana zor zamanlarda nasıl aklı başında kalacağımı ve yaptığımız her şeyde motivasyonun nasıl olduğunu gösteren bir sesleniştir benim için. Şarkıları cover'lamak istememe neden olan tek bir şey var: Bana gerçekten bir şeyler hissettirmeleri gerekiyor. Beni başka bir yere götürdüğü sürece tarz, tür veya şarkıyı kimin yazdığı veya söylediği umurumda değil. Bana hissettirdiği o şeyi paylaşmanın bir yolu olarak cover yapmak istediğim şarkılar bunlar. Müzik, diğer tüm sanatlar gibi, bizi düşündürür ve hissettirir. Sanat olmadan, zor zamanlarda ağlamamıza yardım eden bir şarkı, gevşememize yardımcı olan bir televizyon dizisi veya kafamıza sosyal bir konu hakkında tohum atan bir monolog olmadan, düşünmeyeceğimizi, hissetmeyeceğimizi söyleyebilirim. Sanat bizi daha iyi insanlar yapar. Kendimiz ve gelecek nesiller için mümkün olan en iyi dünyaya sahip olmak istiyorsak, mümkün olduğunca çok sanat yapmaya çalışmalıyız. Dünyadaki tüm sanatı yeni nesillere göstermeliyiz. Dürüst olmalıyım ve ne yazık ki en sevdiğim sanatçılardan biri olan Fazıl Say dışında pek kimseyi tanımadığımı söylemeliyim. KAM MANAGEMENT sanatçısı olarak Türkiye benim için pek çok yönden çok yeni bir yer ve ülkenizi, yemeklerini, müziğini ve insanlarını keşfetmeyi gerçekten dört gözle bekliyorum. Hayallerim benim hayatımdır. Her zaman ne yapmak istediğimi, ne yapacağımı düşünürüm ve aklımdan yüzlerce fikir geçer. Pek çok şey planlıyorum ve daha da fazlasını deniyorum ama sonuçlarını asla düşünmüyorum. Eğer olursa... çok güzel! Olmazsa... Zaten başka bir şey düşünüyorum. Bu yüzden bazen durup yaptığım her şeyi düşündüğümde ve yaptığım zaman buna inanmak zor. Önümüzdeki yıl için bazı planlarım var ve bunları çok yakında duyuracağım. Sadece saksafonumun stillerini birleştirerek ve eski müziği her zamankinden daha canlı hale getirerek yepyeni şeyler yapacağım. Biraz klarnet çalıyorum... ama hepsi bu. Çok enstrümantalistlere gerçekten saygı duyuyorum ve bunu nasıl yaptıklarını bilmiyorum. İnsanlara klarnetçi Martin Frost'un son Vivaldi albümünü dinlemelerini tavsiye ederim. Gerçekten büyüleyici bir çalışma. Bize, müziğin ne kadar zaman önce yazıldığının veya yazılmasındaki önemin ne kadar değerli olduğunu, duyguların ve hislerin evrensel olduğunu gösteriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/mardin-tarihi-mor-gabriel-manastiri", "text": "Mardin'de, Süryanilerin yüzyıllardır yaşadıkları bölgede bulunan Mor Gabriel Manastırı 1600 yıllık tarihe sahiptir. İkinci Kudüs olarak kabul edilen Manastır, tarih boyunca her seferinde birbirinden farklı isimlerle anıldı. Günümüzde Mor Gabriel ismi ile anılmasının sebebine değinecek olursak; 7. yüzyılda yaşamış ve azizlik mertebesine yükselmiş olan Mor Gabriel'den kaynaklandığı rivayet edilmektedir. Önceki dönemlerde ise rahiplerin meskeni anlamını taşıyan Dayrod'Umro ismi ile bu eşsiz yapıdan bahsedilmiştir. Nihayetinde, bu ismin Türkçeye uyarlanmasıyla Deyrulumur ismini almıştır. Şüphesiz, bu tarihi yapıyı eşsiz kılan sadece şahsına münhasır duruşu ve yıllara meydan okuyuşu değildir. Yapı içinde var olan anıt mezarları, daha önce yaşamış olan azizlerin duvar nişine oturur pozisyonda ve doğu yönüne bakacak şekilde gömülmüş olmaları, dahası günümüze ulaşmayı başaramamış el yazması birçok eser Mor Gabriel Kilisesi'ni farklı kılmaktadır. Bugüne kadar ayakta durmayı başarabilmiş manastırın yüzyıllar öncesinden bizlere yadigar kalan; Bizans dönemi mozaikleri, kubbeleri ve kapıları Midyat kesme taşlarından yapılmıştır. Sadece bir odasının tamamen altın kaplama olduğu söylenen manastır ayrıca duvarlarında mevcut olan kabartma yazıları ile oldukça etkileyicidir. Dünyanın ayakta duran en eski Süryani Ortodoks manastırı olan bu tarihi yapı, kurulduğu ilk yıllarda ibadet yeri olmasının yanı sıra barınma yeri olarak ta kullanılıyordu. Yerli ve yabancı turistin hayranlığını kazanmaya devam eden ve her taşında başka medeniyet ve yaşamlara ait izler barındıran Mor Gabriel Manastırı son yıllarda birçok sanatçı ve teoloji bilim insanınında uğrak noktası sayılır. Muazzam bir taş işçiliği ile inşa edilmiş olan bu manastır, Hz. İsa'nın konuştuğu dil olan Aramice dilinin, M. Ö 11. yüzyıldan bu yana konuşulan, birçok lehçesinden biri olan ve 22 harften oluşan Süryanice dili ile ibadet edilmesi için hizmet veren, kilisenin ilim merkezlerindendir. Tekrar tekrar ziyaret etmek isteyeceğiniz bu muhteşem tarihi yapı, Bizans imparatoru I. Anstasius'un yaptığı bağışlar ile 397 yılında, Mor Şmuel ve Mor Şemun tarafından kurulup daha sonra ise Roma imparatorlarının bağışları ile yüzyıllar içerisinde bu hale gelmiştir. Tarihi yapıyla ilgili son olarak, kilisenin tavan mozaiklerinde yer alan, altın kaplama ve üzüm asması motiflerden bahsetmek istiyorum. Şarap ve ekmeğin İsa'nın kanı ve etini simgelemesi nedeniyle bölgede birçok üzüm bağı mevcuttur. 5000 yıl öncesiyle bağ kurarak, günümüzden bizlere miras kalan izleri ile bir tür zaman yolculuğuna çıktığımızı varsayıyorum. Her hafta olduğu gibi yeni bir sanat özdeyişine değinerek yazıma burada ara veriyorum. Yeni bir yazı aracılığıyla görüşmek üzere, hoşçakalınız!"} {"url": "https://gazetesanat.com/maria-kilicliogludan-yeni-bir-sergi-dokundugum-evren", "text": "Pandemi dolayısıyla dışarı çıkamadığımız günlerin ardından sanat dünyasına geri dönüşlerin sosyal mesafe kaygısı güderek bizleri karşıladığı günlere geldik. Sanatçı Maria Kılıçlıoğlu'dan aldığım bir davetle Pom Art& Design Levent galerisinden mail ile randevu alarak söylediğim gün ve saatte orada bulunuyorum. Dokunduğum Evren isimli bu serginin küratörlüğünü Yasemin Semercioğlu yapmaktadır. 6 Ocak 2021 tarihine kadar gezebilirsiniz. Galeri binasının girişinde beni mahalledeki kediler karşılıyor, yukarıya baktığım zaman camdan Maria Hanım'ın heykeli olan İstanbul Heykeli'ni görüyorum ve yüzümde bir gülümseme beliriyor. Geçen sene kendisiyle Akaretlerdeki sergisinde bu heykelin önünde tanışmıştık ve bu heykelin İstanbul'un izlerini topladığını söylemişti, dışarıdaki kedilerle Maria Hanım'ın heykelinin bir parçasında yer vermiş olduğu tekir kedinin, sokaktaki kedilere bakar bir biçimde yerleştirilmiş olması bunun en güzel kanıtıdır diyorum. İçeri girdiğimde beni Yasemin Hanım karşılıyor, ellerimi dezenfekte ettikten sonra sergi alanına giriyorum. Kapının sağ tarafında Maria Hanım'ın yaptığı Yahşi Baraz'ın heykeli, içeri gelenleri selamlarmışçasına duruyor. Sergi alanına gittiğimde, içerisi güneş alan ferah bir alanla karşılaşıyorum. Yasemin Hanım baktığım alanda bir heykelin olduğunu ama heykelin kısa zamanda satıldığını söylüyor. Sergi alanına baktığımda eksik olan çalışmanın Gül Heykeli olduğunu fark ediyorum. Gül heykeli Doğunun peri masallarını andıran bir efsaneden ilham alarak yapılmış. Atoy Hanı Tan Beyhan'ın efsanesine dayanıyor. Göremediğim heykelin hikayesini dinledikten sonra sergi alanına gidip Maria Hanım'ın yaptığı diğer heykellere ve tablolara bakıyorum. Tablo görmek benim için büyük bir sürpriz oluyor, heykel alanına adını altın harflerle kazımış olan Maria Hanım'ın tuvalde de başarılı olduğunu görmek beni hiç şaşırtmıyor doğrusu. Salona girdiğimde dikkatimi çeken ilk heykel Pegasus Heykeli oluyor. Maria Kılıçlıoğlu'nun küllerimizden doğuşumuzu simgelediği Pegasus Heykeli, bize hem kendi ayaklarımızın üzerinde durmayı hem de hayallerimize kanat takıp onlarla gökyüzünde usulca süzülmeyi öğretiyor. Dikkatimi çeken bir başka işçilik ise bronz döküm tekniği kullanılarak yapılmış olan Ayasofya heykeli oluyor. Bu çalışmada Ayasofya'nın mimarisinde bir bozulma olmadan büyük bir ustalıkla yapılmış bu heykelin yanında, çeşitli dinlerden sembollerin de yer aldığını görüyoruz. Nasıl ki tarihteki ilk barış antlaşması denilince akla Kadeş Antlaşması geliyorsa Maria Kılıçlıoğlu'na göre Ayasofya barışın bir başyapıtıdır ve bu başyapıt hepimize kucak açmaya ve barışçıl sözler fısıldamaya devam etmektedir. Dikkatimi çeken bir diğer heykel de Kraliçe Arı heykeli oluyor. Elbette evrenden bahsedilen bu sergide arıyla ilgili bir çalışma görmesek olmazdı. Nobel ödüllü fizikçi Albert Einstein Arılar olmazsa insanlık ancak 4 yıl yaşayabilir. Arılar döllenmezse; tozlanma olmaz, bitki olmaz, hayvan olmaz sonunda da insan olmaz demiştir. Arıların insanın üzerine konması, birbirlerine bağlandıkları bu altından bağı hatırlatıyor. Son olarak da Kuşlar Piramidi'nden bahsetmek istiyorum. 99 bronz kuş ve aynadan oluşan bu çalışmada kuşların piramidal bir biçimde olması, bir kuş kanat çırptığında hemen arkasındaki kuşun hareketini kolaylaştıracak bir momentum yaratmaktadır. Kendi kanatlarıyla uçan bu kuşlar hem bireyselliği korumalarıyla hem de birbirlerine sadece bir kanat boyu uzaklıkta olmaları insanlığa bir ders niteliğindedir bana göre."} {"url": "https://gazetesanat.com/mario-leviden-yeni-roman-mujdesi", "text": "Şişli Belediyesi tarafından sosyal medya aracılığıyla düzenlenen ve daha önce Buket Uzuner, Ahmet Ümit, Nazlı Eray ve Gül İrepoğlu gibi edebiyatımızın usta kalemlerinin konuk olduğu; Hatıralara Yolculuk etkinlikleri tüm hızıyla devam ediyor. Faruk Şüyün'ün hazırlayıp sunduğu 'Hatıralara Yolculuk'un 5. konuğu ise yazar ve iletişim eğitmeni Mario Levi oldu. Şişli Belediyesi tarafından düzenlenen, Dünya Gazetesi Kültür Sanat Editörü Faruk Şüyün'ün hazırladığı 'Hatırlara Yolculuk' etkinliklerinin 28 Haziran 2020 tarihindeki konuğu; ünlü yazar Mario Levi oldu. Program, Şişli Belediyesi'nin Facebook, Instagram, Twitter ve Youtube sosyal medya hesaplarından canlı olarak yayınlandı. Her Pazar günü saat 14:00'de Şişli Belediyesi Facebook, Instagram, Twitter ve Youtube hesaplarından canlı olarak yayınlanan Hatırlara Yolculuk etkinliklerinde bir sonraki haftanın konuğu ise Zeynep Oral olacak. Mario Levi 1957 yılında İstanbul'da doğdu. Saint Michel Fransız Lisesinde okudu. İstanbul Üniversitesi Fransız ve Roman Filolojisi alanından mezun oldu. İlk öyküsünü 1975 yılında yazan Levi, 1984 yılından sonra Hokka, Şalom, Milliyet Sanat, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerde yazılar yazdı. Mario Levi'nin ilk kitabı Bir Yalnız Adam 1986 yılında yayınlandı. Bu aynı zamanda üniversiteyi bitirme tezinin roman şekline getirilmiş halidir. 1990 yılında yayınlanmış olan öykü kitabı Bir Şehre Gidememek otobiyografik bir roman olma özelliği taşır, adeta yazarın kendi ile hesaplaşmasıdır. 1990 yılında Haldun Taner öykü ödülünü, İstanbul Bir Masaldı isimli kitabı ile de Yunus Nadi Roman ödülünü kazandı. Mario Levi, yazarlığın yanı sıra, Fransızca öğretmenliği de yapmaktadır. Gazetecilik, radyoculuk, reklam yazarlığı gibi işler de yapmış olan Levi, yazı atölyelerinde yazı yaratımı dersleri de vermektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/mariza-ile-roportaj", "text": "Portekiz halk müziği türü Fado'nun divası Mariza ile Beyoğlu Kültür Festivali kapsamında AKM'de vereceği konser öncesinde keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Aslında denizcilerin müziği... Yani onların arkasından söylenen şarkılar ve tamamen Lizbon sahillerine dayanan hikayeleri anlatıyor. Acıyı, hasreti ve özlemi çok güçlü anlatan bir müzik türü. Fado'yu sevmemin en önemli nedenlerinden biri de bu. Duyguları çok güçlü anlatıyor. Şarkı söylerken aslında bir hikaye anlatıyorum. Türkiye'ye uzun yıllardır geliyorum. Elbette birçok müzik dinleme imkanım oldu. Genelde müziklere tür olarak değil verdikleri duyguya göre yaklaşıyorum. Sadece şunu biliyorum ki Türkiye'de çok fazla bir müzikal çeşitlilik var. Arabesk mi bilmiyorum ama dinlediğim her türlü müziğin bende yarattığı etki çok güçlü oldu. Genelde bu coğrafyadaki, Akdeniz'deki müzik her zaman tutkulu. En son Türkiye'den Elif Sanchez'in albümünü dinlemiştim. Javier Limon prodüktörlüğünde harika bir albümdü. Elif'in ses ve yorumunun çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Müzik etkileşime çok açık alanlardan biri. Aslında ben her zaman eski fadoları bulmaya ve onları yorumlamaya çalışıyorum. Kariyerimin 20. yılında gerçekten derinden hissettiğim şarkıları seslendirmek istedim ve Mariza Sings Amalia albümünü yayınlamıştım. Şarkılara orkestral bir sound katmak istiyordum. Fado severlerden de çok olumlu tepkiler aldım. Terra ya da Mundo albümünde de farklı dokunuşlar vardı. Önemli olan Fado'nun ruhunu bozmadan ve özünü koruyarak bu müziği icra etmek. Her zaman bunu arzuladım ama planlayarak bir şey de yapmadım. İsteğim Fado şarkılarını içimden geldiği gibi söyleyebilmekti. 5 yaşından beri Fado dinliyor ve söylüyorum. Her sahneye çıkışımda sanki ilk defa sahneye çıktığımı hayal ediyor ve en iyi yorumumu yapmaya çalışıyorum. Fado'yu dünyada geniş kitlelere temsil eden isimlerden biri olmak ve bununla ilgili ödüller almak gurur verici. Müzik sınırların çok ötesinde bazen hiç bilmediğimiz tınılar kulağımızda kalanlar kendiliğinden ortaya çıkabiliyor. Afrika ve Brezilya ritmlerine olan aşinalığım gibi. Müzik bence bir bütün ve etkileşim halinde. Özel olarak farklı bir dilde söylemeyi düşünmedim. Benim için önemli olan şarkıyı hissetmek hangi dilde söylediğim proje ya da şarkı ile ilgili. Alma'yı İspanyolca söylemenin kendine has bir etkisi olduğuna inandım ve söyledim. Alma benim için prodüktörüm tarafından yazıldı. Portekiz ve Latin dünyasından da birçok farklı tepki aldım. Olumlu geri dönüşler beni oldukça mutlu etti. Türkiye'ye geleceğim ve sizlerle buluşacağım için çok heyecanlıyım. Herkesi İstanbul'da AKM'deki, Ankara'da CSO Ada Ankara'daki konsere bekliyorum. Sizler için çok güzel bir repertuvar hazırladım. Şu anda dünya turnesindeyim yakın zamanda yeni projelerle dinleyici ile buluşacağım."} {"url": "https://gazetesanat.com/marriage-story-evliligin-sonuna-guzel-ve-yikici-bir-bakis", "text": "Noah Baumbach'ın yeni filmi Marriage Story hakkında söyleyebileceğim en iyi şey değişen aile dinamiğine aşina olanlarımız için şaşırtıcı derecede güzel olması. Baumbach, duygusal olarak zorlayıcı ve tematik olarak tutarlı bir anlatı sunuyor. Joker, Hollywood'da Bir Zamanlar, Parazit filmleri bu yıl gerçekten oldukça fazla konuşuldu. Tüm bunların yanında Netflix'in kişisel dram hikayesi Marriage Story, en evrensel konulardan birini işlemesi sebebiyle eleştirmenler tarafından beğenilen filmler arasında yerini aldı. Metacritic'e göre, Baumbach'ın filmi, eleştirmenlerin 2019 için ilk on listesinde yerini aldı. Martin Scorsese'nin Irishman'inin hemen arkasında en çok bahsedilen ikinci film oldu. Başlangıçta dostane bir şekilde yasal süreci atlamayı kabul etmelerine rağmen Nicole, aile avukatı Nora Fanshaw'ı tutar, Nora ise; Charlie 'yi uzun bir savaş için avukat tutmaya iten sert bir figürdür. Nora'nın haklı olarak işaret ettiği gibi, Nicole genellikle Charlie tarafından bunaltılmış hisseder ve onunla gireceği herhangi bir tartışmada haklı olan taraftır. Charlie iki avukatla görüşür: daha uzlaşmacı bir yaklaşımı destekleyen nazik Bert ve daha pahalıya mal olan ve kirli savaşmak isteyen avukat Jay. Başlangıçta Charlie Bert'i tutar, ancak eski çiftin Nicole ve Nora ile ilk buluşmasından sonra Jay'le çalışmak zorunda kalır. Dava mahkemeye taşındıktan sonra, Nora ve Jay agresifleşir, müvekkilleri için galibiyet kazanmak istediklerinden karşı tarafı karalamaya başlarlar. Nora, Charlie'nin önceki sadakatsizliklerini hedef alır ve onu Nicole'ün kendi duygusal ihtiyaçlarına saygı duymamak ya da anlamamakla suçlar, Jay ise Nicole'ü alkolik olarak göstermeye çalışır. Bu seviyesizliklere rağmen, Charlie ve Nicole mahkeme salonundan arkadaşça ayrılmaya ve oğullarıyla birlikte zaman geçirmeye çalışır. Onlar için, oldukça zordur hayat, bunun için para ödedikleri insanların zorladığı dramatik atmosferin dışında da devam etmelidirler. Charlie ve Nicole için birçok gereksiz zorluğu açıkça ortaya koysalar da ne Nora ne de Jay Evlilik Hikayesi'nin kötü adamları değildir. Basitçe, yapmak için para aldıkları işi yapıyorlar ve iyi yapıyorlar çünkü boşanma genellikle çirkin, tatsız bir şeydir ve sürecin olabildiğince pürüzsüz olmasını sağlamak için uzmanlara ihtiyaç vardır. Toplumsal olarak, boşanmayı insanların taraf tuttuğu bir şey olarak görmeye şartlandık ve bu tür karmaşıklıklarla başa çıkmanın tek çözümü kulak ardı etmek olarak eğitildik. Nora ve Jay kirli dövüşürler, çünkü yapmaları beklenen şey budur ve Nora özellikle boşanma sırasında kadınların kusursuz olarak nasıl olmalarının beklendiğinin farkındadır, böylece müvekkilinin kötü eş veya anne olarak ifade edilmesini redder. Evlilik Hikayesi, toplumdaki bu algıları sert bir şekilde eleştirmektedir. Hollywood boşanma öyküleri genelde iyinin kötüye karşı olduğu, siyah ve beyaz çizgilerin net olduğu filmler üretir. Tipik olarak, sadece herkes için en iyisini isteyen ve kötü eşin egosuna kıyasla ışıl ışıl parlayan iyi eş vardır. Mahkeme salonu sahneleri genellikle insanları gülünç hale getiren ani duygu değişimleriyle gülmek için ortaya koyar. Evlilik Hikayesi'nde yanlış, hatalı bir karakter yoktur. Charlie haklıdır ve aynı zamanda Nicole de haklıdır. Ve bunların hiçbiri kendi acılarını azaltmaz. Bazen bir evlilik bir dizi küçük nedenden dolayı yıpranır ve bu, ihanet veya sözlü savaşların neden olduğu dağınık bir bölünme kadar zorlayıcı olabilir. Charlie ve Nicole, çocuklarını büyütmek gibi konularda kendilerini daha haklı hissettiklerinde bile birbirlerine o kadar saygı duyuyorlar ki kızmakta zorluk çekiyorlar. Boşanma onlar için asla tam olarak iyileşemeyecek bir yaradır, ancak hayat hala ikisi için de devam etmektedir ve hissettikleri karşılıklı sevgi ve hayranlık, hayatlarının geri kalanında ilişkilerinde yerini alacaktır. Marriage Story 'nin son anı, anlatıların ana temasını açıkça ortaya koyan özel ve hassas bir sahne. Charlie, Henry'yi akşam için dışarı çıkarırken Nicole onlara seslenir. Koşar, Charlie'nin gevşek ayakkabı bağını bağlar, sonra veda eder. Bu oldukça basit bir jest ama Nicole ve Charlie'nin geçmiş ve şimdiki ilişkisine dair birçok şey anlatan bir sahnedir. Charlie'nin Nicole hakkında sevdiği şeylerden biri, onun ve Henry'nin saçlarını kesmesidir. Bu samimiyet ve güven anı, evlilikleri baştan sona taşır. Nicole, ayrılık aşamasında olduğu Charlie'nin saçlarını keser. İçgüdüleri, aralarında patlak veren yasal savaşa rağmen, her zaman birbirlerini önemsemektirler. Boşanma sonrası, Nicole hala Charlie'nin güvenli ve emniyetli olmasını ister, bu nedenle gevşek bir ayakkabı bağı gibi göz ardı edilmesi kolay bir şeyi fark ettiğinde buna müdahale etmek istemektedir. Bu tür bağlar evlilikler bittiği için yok olmayacak gözle görülmez içsel bağlardır. Aile Draması, iç çatışma deneyimini ezici bir duygu ile seyirciye taşır. Duygusal rahatlama yolundayken, nesnel ve öznel endişelerin yakınlığı, anlatıya ağırlık hissi verir. Evlilik Hikayesi'nin genel öyküsü, satır içi veya nesnel bakış açısı, psikolojideki çatışma alanına odaklanır. Ana karakterlerin öznel bakış açısı, akılda bir paylaşım oluşturur. Her iki etki alanı da içsel olarak yoğunlaşır: Zihin ne? düşündüğümüzü inceler, psikoloji nasıl? düşündüğümüze bakar. Avukatları ve iyi niyetli arkadaşları düşünün ve çatışmaların kaynağı olarak manipülasyonlara tanık olun. Charlie'nin kişisel deneyimine bakalım. Kalp krizi ve kayıptan geçen bir adam görüyoruz. Böyle bir adam; Birincisi nasıl düşündüğüne odaklanır, ikincisi inandığı şeye odaklanır. Nicole, Charlie'yi film boyunca gerekçelerini yeniden değerlendirmek için zorlar. Nicole ve oğulu Henry'nin bu değişimi, Charlie'yi önceden düşündüğü aile kavramlarından uzaklaştırır. Çünkü aslında ona göre seçenekler hakkında konuşmak ve tartışmak gerekmez. Çünkü belkide üzerine düşünülmediği zaman her şeyin harika olması ona göre yeterlidir. Chalie ve Nicole arasındaki ilişki, evliliğin kendisidir. Evlilik ise ayrılığa dönüşürken kendine özgü bir kişilik kazanır. Karı-koca, kendi çıkarlarını talep etmek için tuttukları avukatların egoları tarafından velayet için savaşmaya başlarlar. İkamet, velayet ve serve... Ruhsal bölünme bir anda fiziksel bölünmeye dönüşür. Film, mahkeme salonları, oturma izni ve gözetmenlerle birlikte akşam yemekleri vb. süreçleri yaşayan bir çiftin ne tür faaliyetlerde bulunduğunu çok iyi şekilde örneklendirmektedir. Evlilik Hikayesi yani Marriage Story kolay bir film değil, aynı zamanda duygusal bir eziyet de değil. Sevinç anları ve sevgiyle sıcacık gülümsenecek anlarda bulunuyor. Karakterleri ve boşanmalarını bu kadar önemsemeseydik, duygularımızı kontrol etmek oldukça kolay olabilirdi, ancak Baumbach'ın filmi nefretten değil, aşktan dolayı zorlayıcı bir film olmuş. Bu, birbirlerini seven iki kişinin hikayesi ve şimdi bu iki kişi nefreti gerektiren bir süreçten geçiyor, sadece tüm kalbinizle sevdiğiniz birine gösterebileceğiniz bir nefret türü hemde. Evet, zaman zaman izlemek sıkıcı olabilir, ancak bunun nedeni bu hikayenin lanet bir değere sahip olması ve Baumbach'ın bunu söyleyiş şeklindeki doğallık ve yalınlık diyebilirim."} {"url": "https://gazetesanat.com/martinonun-ilk-albumu-1123un-ikinci-sarkisi-bana-ne-yayinda", "text": "Kendine özgü tarzıyla dikkatleri üzerine çeken Martino, ikinci şarkısı Bana Neyi klibiyle birlikte Universal Müzik Türkiye ve Kamp Records etiketiyle müzikseverlerle buluşturdu. Türkiye müzik piyasasında daha önce denenmemiş bir sound'a sahip olan Martino'nun 11:23 albümünün prodüktörlüğünü ülkemizin en önemli müzik prodüktörlerinden biri olarak gösterilen VEYasin üstlendi. Martino, önümüzdeki hafta albümden bir tekli daha paylaşacak ve 7 şarkılık albüm 4 Eylül tarihinde yayında olacak. Laçin Martynov, 1998 yılında İtalya'nın Milano kentinde doğdu. Ailesi dört nesildir müzisyenlerle dolu olduğu için 5 yaşında kemana başladı. Profesyonel keman eğitimi sırasında ANTDOB çocuk korosunda söyledi ve çocuk oyunlarında rol aldı. Antalya Devlet Konservatuarı'nda eğitim aldı. Antalya Devlet Senfoni Orkestrası'yla konser verdi ve uluslararası yarışmada derece aldı. Ortaokulda kemanı bırakıp eğitimine Anadolu lisesinde devam etti. 2016 yılında ODTÜ İnşaat Mühendisliği bölümünü kazanan Martino, lisans ikinci yıldayken VEYasin'le albüm yapmaya başladı. Kariyerinin yöneldiği yol dolayısıyla ODTÜ'yü bırakıp 2019-2020 döneminde Bilgi Üniversitesi Müzik bölümünü tam burslu kazanıp 1. sınıftan lisans eğitimine baştan başladı. Şu an akademik ve profesyonel olarak müzik kariyerine şarkıcı ve söz yazarı olarak devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/mary-beth-keanein-3-romani-bugun-tekrar-soracak-olsan-raflardaki-yerini-aldi", "text": "İlk iki romanıyla dikkatleri üzerine çeken Mary Beth Keane, birçok seçkiye giren çoksatanı Bugün Tekrar Soracak Olsan ile kendi zirvesine çıkıyor! New York Polis Teşkilatı'nda ortak çalışan Francis Gleeson ile Brian Stanhope bitişik evlere taşınır. Kapalı kapılar ardında yaşananlar zaman geçtikçe büyük bir felaketin fitilini ateşler. Ailelerin zamanla yakınlaşan çocukları Kate ile Peter, herkesin yaşamını derinden sarsan o gece ayrı düşse de, aralarındaki sağlam bağı anlamaları uzun sürmez. Ancak ilişkileri uzun yıllar boyunca mazinin yaralarıyla sınanacaktır. Kitap, iki komşu ailenin çok uzun yıllara yayılan ilişkisini, travma sonrası ailevi bağların dramatik değişimini, suça ve suçluya gün geçtikçe nasıl farklı bakılabildiğini sade ama içten bir üslupla anlatıyor. Affı ve affediciliği sıradışı yönlerden ele alan Mary Beth Keane'in eseri, çapraşık akraba ilişkilerine aşina olan Türk okuru için de biçilmiş kaftan! Zamanla mazur görülen hainler, hataları anlaşılan masumlar... Çocukluk anılarına gün geçtikçe ne kadar farklı bakıldığını vurgulayan Bugün Tekrar Soracak Olsan zarif, cömert ve umut dolu bir hikaye."} {"url": "https://gazetesanat.com/masa-dergiden-carpici-kapak-hangisi-daha-surrealist", "text": "Beş yıldır kültür, sanat ve edebiyat alanında yayıncılığını başarılı bir şekilde sürdüren Masa dergi, son sayısında çarpıcı bir kapakla çıktı! Ayrıca 2022 yılı için hazırladığı özel masa takvimi de derginin yanında hediye. 2021 yılını sürrealist bir yaklaşımla kapatmayı tercih eden Masa dergi, kapağında Salvador Dali'ye yer verdi. Sürrealizm benim, diyen Dali'nin sanata ve hayata bakışını başta ekonomiyle karşı karşıya getiren derginin 57. sayısı dopdolu! 3 Aralık'ta yeni bölümlerinin gelmesi beklenen La Casa de Papel'in Berlin'i Pedro Alonso O'choro, dizi hakkında Sorumluluk kabul etmiyorum, uyarısında bulunurken, İstanbul'da yaşamak isteyebileceğinden bahsetti ve Türkiye'de yayımlanan ilk romanı Filipo'nun Kitabı'nı anlattı."} {"url": "https://gazetesanat.com/masallara-gizlenen-kadin-imgesi", "text": "Çocuk ve gençlik edebiyatının doğuşu her ne kadar matbaanın icadına kadar gitse de bilimsel olarak kabul görüşü 18. yüzyıl Aydınlanma Çağı'nı gösterir. Lakin yeni araştırmacılar tarafından geç dönem Ortaçağ'ına uzandığı da söylenir. Dünya edebiyatının klasikleşmiş masalları olmakla beraber çocuk edebiyatının en çok ilgi çeken masalları arasında Grimm Kardeşlerin Masalları, Andersen Masalları ve Perrault Masalları yer alır. Anlatı geleneğine dayalı masallar çocukları büyülü dünyaya götürür, çocukların hayal evrenini genişleterek yaratıcı bireyler olmalarını sağlar. Hayal dünyasını genişleten masalların yanında çocuğun büyümesini ve yetişkin bir birey olma sürecini olumsuz etkileyen, toplumsal kalıp yargıların oluşum sürecinde etkin rol oynayan masallarda vardır. Masallar kısadır, gelenekselleşmiştir ve diğer masallar ile arasında benzerlik taşır. İyi-kötü, güzel-çirkin, alçak gönüllülük-kibir, adalet-haksızlık, ceza-ödül gibi zıt konular üzerinde durur. Yer ve zamanı belirsizdir. Masalların yapı taşı üvey anne, prenses, cin, peri ve devlerden oluşur. Elma, ayna, yüzük, kurbağa, 7-3 sayısı gibi tekrarlanan semboller ve motifler yer alır. Masallar bir varmış bir yokmuş ya da evvel zaman içinde kalbur saman içinde ifadeleriyle başlar. Gerçek hayattaki olayları bazen dolaylı bazen de doğrudan yansıtır. Çocuğun bilinçaltına gizli göndermelerde bulunan ve kadın imgesinin çocukluk döneminden dayatıldığı masalların başında Charles Perrault'un yazdığı sonrasında Grimm Kardeşler tarafından tekrar düzenlenen Kırmızı Başlıklı Kız masalı gelir. Masal boyunca anne kızına dikkatli olması gerektiğini söylemektedir. Başına kötü bir şey gelmesinden ziyade bekaretini koruması gerektiği için kızını uyarmaktadır. Taktığı kırmızı pelerin de aynı şekilde bekareti sembolize eder. Grimm Kardeşler tarafından yazılan Pamuk Prenses ve 7 Cüceler ise Pamuk Prenses üvey annesinden kaçıp bir kulübeye sığındığında toplumsal kalıp yargıları üstlendiği görülür. Kulübede yaşayan 7 cücelerin yataklarını toplar, evi temizler ve yemek yapar. 7 Cüceler, Pamuk Prensesi her ne kadar yabancılarla konuşmaması gerektiği konusunda ikaz etse de Pamuk Prenses yabancı ile konuşur ve ataerkil topluma karşı çıktığı için kırmızı elma ile zehirlenir ve onu kurtaran bir prenstir. Kırmızı elma, evlilik öncesi yasak ilişkiyi temsil eder. Camdan tabut ise prensesin dokunulmamışlığının, saflığının simgesidir. Prensin gelmesi ve Pamuk Prensesi alnından öpmesi de dokunulmamışlığı simgeler. Kadın kahraman her zaman erkek kahraman tarafından kurtarılır ve masalın sonu evlilik ile sonuçlanır. Evlilik ile kadına annelik ve eş rolü dikte edilir. Masalda hem cadı kadın imgesi hem de pasif kadın imgesi yer alır. Görüleceği üzere toplumsal cinsiyet kimliğinin oluşmasında masalların önemi büyüktür. Masallar ataerkil toplum tarafından ortaya konulmuş toplumsal bir sözleşmedir. Masallarda evlenmek istemeyen, asi ve boyun eğmeyen kadın her zaman cadı ile tasvir edilmiştir. Üvey anne ve cadı kadın imgesi her masalda görülür. Küçük okurun bilinçaltında üvey anne, üvey kızının üzerinde baskı kuran, öldürmek isteyen, kıskanç kadın olarak yer alır. Güçlü olan, bağımsız kadın da cadı kadın ile özdeşleşir. Aynı şekilde kadın- erkek çatışması, kız kardeşin namusu erkek kardeşten sorulur ve erkek kardeş kollar, kurnaz kadın, cinsel tacize uğrayan kadın, acımasız kadın gibi alt mesajlarda küçük okurun bilincine bilinç dışı kazanımlar olarak yerleştirilmiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/matbaadan-once-bilgisayardan-sonra-elyazmalarindan-esinlenen-dijital-hikayeler", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler sergisi 6 sıra dışı hikayeye ilham oldu! Enstitü ile Can Yayınları'nın yeni dijital dergisi Trendeki Yabancı iş birliğinde gerçekleştirilen proje kapsamında, 6 yazar Hafıza-i Beşer sergisinden ilhamla 6 farklı öykü kaleme aldı. Onur Orhan imzası taşıyan Hüsn-ü Misal başlıklı ilk öykü, 13 Ocak 2020 Pazartesi günü Enstitü'nün blogunda yayımlandı. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler sergisi kapsamında, bu defa edebiyat tutkunlarının bir hayli ilgisini çekecek yeni bir projeye imza atıyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ile Can Yayınları'nın dijital dergisi Trendeki Yabancı iş birliğinde gerçekleştirilen projede 6 yazar, Hafıza-i Beşer sergisinden ilhamla 6 farklı öykü kaleme aldı. Proje edebiyat meraklılarını; yazma ve okuma kültürünün forum, web sitesi, blog, sosyal medya gibi dijital platformlar üzerinden tartışıldığı ve hızlı bir biçimde şekil değiştirdiği 21. yüzyıldan, matbaanın henüz standardize olmadığı, nüshaların elle çoğaltıldığı Osmanlı Dönemi'ne doğru bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Osmanlı'nın yazın ve gündelik yaşam kültürüne dair birçok önemli ayrıntıyı ortaya koyan Hafıza-i Beşer sergisinden ilhamla hazırlanan projede; Onur Orhan, Fatma Nur Kaptanoğlu, Berkan Şimşek, Hikmet Hükümenoğlu, Dilşad Çelebi ve Emirhan Burak Aydın'ın hikayelerine yer veriliyor. Onur Orhan imzası taşıyan Hüsn-ü Misal başlıklı ilk öykü, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü blogu'ndan okunabilir. 6 hafta boyunca her Pazartesi günü Enstitü'nün blogunda yayına açılacak olan öyküler, 1 Şubat'tan itibaren Trendeki Yabancı dergisinde okurla buluşacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/matthieu-esnult-muzik-hayaller-piyano-resitali", "text": "Fransız piyanist Matthieu Esnult sahip olduğu çarpıcı eğitimi ve dikkat çekici tekniği ile çağdaşları arasında çok farklı bir konuma bir sanatçı. Genç sanatçı her ne kadar sanat hayatını İngiltere'de sürdürüyor olsa da sürekli sanatıyla iyilik peşinde dünyayı dolaşan gerçek bir idealist ve sıra dışı bir piyanist. Matthieu Esnult şanslı dinleyecileri Avusturya Kültür Ofisi ev sahipliğinde 12 Nisan 2022 Salı günü Palais Yeniköyde vereceği konsere davet ediyor. Matthieu Esnult tarafından gerçekleştirilecek Müzik & Hayaller temalı bu konserde dinleyiciler romantik ve izlenimci müziğin başyapıtlarından oluşan virtüözite gerektiren bir seçkiyi Palais Yeniköy'ün büyüleyici salonunda dinleme ayrıcalığına sahip olacakalar. Esnult, Liszt'in müziği ile aşk hayallerini, Ravel ile efsanevi masallarının hayallerini, Schumann ile kaybedilen çocukluk ve cennet hayallerini ve Debussy ile gece ve doğanın tasvir edildiği hayalleri piyanosuyla dinleyicilerine anlatacak. Österreichisches Kulturforum Istanbul / Avusturya Kültür Ofisi ve KAM MANAGEMENT 'ın katkılarıyla gerçekleşecek bu konsere katılmak için istanbul-kf@bmeia. gv. at e-posta yollamanız gerekmektedir. Pandemi koşulları sebebiyle seyrici kapasitesi 150 kişi ile sınırlıdır. - Von fremden Landern und Menschen - Kuriose Geschichte - Hasche-Mann - Bittendes Kind - Glückes genug - Wichtige Begebenheit - Traumerei - Am Kamin - Ritter vom Steckenpferd - Fast zu ernst - Fürchtenmachen - Kind im Einschlummern - Der Dichter spricht"} {"url": "https://gazetesanat.com/mayisin-ucuncu-haftasi-neye-donusmeyecegini-secebilir-insan", "text": "Hayatta her şey planlandığı gibi gitmeyebilir. İnsanın uzun süredir planladığı, hayal ettiği şey tam da ona ulaşmak üzereyken yerle bir olabilir. Başımıza gelen şeyleri her zaman kontrol edemeyiz, ancak mücadele etmek ve çözüm aramak bizim elimizde. Hatta bazen içinde bulunduğumuz bu durumun bizi olmadığımız bir şeye dönüştürmeye çalıştığını görebiliriz. Hayallerimizin denizin dibini boylamasına ve sesini kaybetmesine kayıtsız kalıp kaderimizi kabullenebilir ya da son dakikaya kadar mücadeleyi sürdürüp boğulmaktan kurtulabiliriz. Melis Sena Yılmaz'ın Günışığı Kitaplığı'ndan yayımlanan Mayısın Üçüncü Haftası işte tam da böyle bir mücadelenin ağına düşmüş Cenk'in macerasını bize anlatıyor. Heyecanla Antalya tatilini bekleyen Cenk bu tatilin iptal olmasıyla, Bozcaada'daki büyükhalasının oteline gönderilir ve zaten canı sıkkınken bir de adaya adımını atar atmaz otelin suratsız bahçıvanı Hüsnü tarafından karşılanır. Otele vardığında, dinlenme fırsatı bile bulamadan eline temizlik malzemeleri tutuşturulur. Duruma isyan eden Cenk, gizemli tekerlemeye ve uyarılara aldırmaz, ardından havlusunu da alarak yılın bu zamanında denize girer. Denizde başına gelen şey, Cenk'i günbegün tüketmeye başlar. Adada tanıştığı arkadaşı Büşra ise onun bu mücadelesini görebilen tek kişidir ve yardım için elinden geleni yapar. Cenk kendisini hayal ettiği bir tatilin aksine amansız bir koşuşturmacada bulur. Bu beklenmedik durum Cenk'i yeni hikayelerle ve çözülecek gizemlerle tanıştırır. Tabii bir de yeni insanlarla; Büşra, huysuz bir bahçıvan, neşeli bir aşçı, tuhaf bir tuhafiyeci, her şeyi tersine çevirmeye çalışan bir adam, burnu havada bir ressam ve birbirlerine bilenmiş bir çift gürültücü meslektaş... Otelin karanlık bodrumunda bulduklarıysa, soruya cevap vermekten ziyade yeni sorular doğurur. Cenk'in deneyimleri bize gösteriyor ki bazen yaşadığımız değişimi herkes göremez, ama görmeyi ve inanmayı seçenler de olacaktır. Hayatın içinde kendimiz olmaktan uzaklaşmaya başladığımızı, kötü bir şeye dönüştüğümüzü hissedebiliriz. Ancak bizi biz yapan şey, mücadele edip etmediğimiz ve bunu yapma biçimimizdir. Cenk pes etmenin eşiğinde olduğunda bile arkadaşının cesaretlendirmesiyle devam etmeyi seçti. İnsanlara, diğer canlılara, hatta biraz korkutucu görünenlere bile elinden geldiğince iyi olmaya çalıştı. Kendisini kurtarmak için başkalarının acılarına sessiz kalan gerçek canavarlardan biri olmadı. Başkalarının ihtiyacına sessiz kalmadı ve kendi ihtiyaç anında da yardım sirenleri çaldı. Herkesin kendi hayatında bir Mayısın Üçüncü Haftası dönemi oldu ve olmaya devam ediyor. Verdiğimiz emeklerin boşa gitmesi, hayal kırıklığına uğramak bazen gerçek canavarlardan daha korkutucu olup bizi pes etmeye itebiliyor. Ancak Melis Sena Yılmaz'ın akıcı dili, yaratıcı sözcük oyunları ve birbirinden özgün karakterleriyle bezeli bu roman, bize mücadelelerimizin boşa gitmeyeceğine dair küçük, tatlı bir hatırlatma yapıyor. Belki de karanlıkta önümüzü göremiyoruz, belki sonun nerede ve nasıl olacağını bilemiyoruz, ama en azından pes etmediğimiz sürece neye dönüşmeyeceğimizi seçebiliyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/mcart-awards-2020-cagdas-sanat-yarismasi-sonuclari-belli-oldu", "text": "Türkiye'nin önde gelen sanat ve etkinlik alanlarından biri olan UniqExpo, ilk sanat kuluçka merkezi olan McArt. ist Art Incubation Center İstanbul ve sanat yatırımlarının önde gelen kurumlarından TTLC Sanat Danışmanlığı iş birliği ile çağdaş sanat alanında eser üreten sanatçıları bir araya getiriyor. Proje kapsamında UniqExpo, McArt. Ist ve TTLC Sanat Danışmanlığı önderliğinde gerçekleştirilen McArt Awards 2020 Çağdaş Sanat Yarışması'nın sonuçları açıklandı. Pandemiden olumsuz etkilenen sanatçıları desteklemek amacıyla UniqExpo, McArt. Ist ve TTLC Sanat Danışmanlığı önderliğinde organize edilen McArt Awards 2020 Çağdaş Sanat Yarışması, resim, heykel, fotoğraf ve dijital sanat başlıkları altında dört ayrı kategoride gerçekleştirildi. Çağdaş sanat alanında yaratılmak istenilen farklılık ve farkındalık çalışmaları ile Türkiye'nin dört bir yanından yeni nesil multi disipliner sanatçılar bir araya getirildi. FSSEM Koordinatörü Yeşim Tokcan moderatörlüğünde gerçekleşen McArt Awards 2020 Çağdaş Sanat Yarışması'nda jüri koltuğunda, Ressam ve Eğitimci Recep Çiftçi, Sanatçı ve Heykeltraş Serdar Kaynak, MPozitif Ajans Başkanı Muzaffer Malkoç, TTLC Kurucusu Dr. Gizem Tatlıcı yer aldı. Resim, heykel, fotoğraf ve dijital sanat başlıkları altında değerlendirilen eserler arasından dört sanatçı, maddi ödülün yanı sıra, kişisel sergi ayrıcalığıyla ödüllendirildi. Resim kategorisinde İsimsiz adlı eseriyle Enes Ali Sağdıç, heykel kategorisinde Akvaryum adlı eseriyle Barkın Coşkun, fotoğraf kategorisinde Kavuşma adlı eseriyle Mehmet Akkuş ve dijital sanat kategorisinde Karanlığın İçinde adlı eseriyle Uğur Doğaner kazanan isimler oldu. Ödül alan sanatçıların eserlerinden oluşan bir seçki, Art. Ist Sauna Sanat Pazaryeri'ne tanıtım desteği veren İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür A. Ş. ev sahipliğinde 2021 yılında Taksim Sanat'ta özel bir sergiyle İstanbullular ile buluşacak. Jüri tarafından sergilenmeye değer bulunan sanat eserlerinin lojistik çalışmaları, lider teknoloji ve lojistik kuruluşlarından biri olan Borusan Lojistik platformu eTA'nın tecrübe ve güvencesiyle gerçekleştirildi. Teknoloji ile sanatı bir araya getiren ve katkı yaratan birliktelik ile sanatçılara büyük bir destekte bulunuluyor. Sanatın her alanında farklı sesleri, ifade biçimlerini sergilemek üzere yapısal süreci başlatılan Art. Ist Sauna Sanat Pazaryeri projesi, ilk Sanat Pazaryeri teması ile 21 Aralık itibariyle sanatseverler ile buluşacak! Art. Ist Sauna Sanat Pazaryeri her alanda üretim yapan sanatçıları buluşturuyor. Bu bağlamda, sanatseverler, sanata yön veren kişi ve kurumlar, yeni nesil çocuk ve gençler gibi ilgili tüm hedef kitleler ülkemizde ilk kez 1500 m2 bir alanda erişilebilir sanat konsepti ile yüzlerce sanatçı ve sanat eseriyle buluşulabilecek. Art. Ist Sauna Sanat Pazaryeri projesi ile her bütçeye uygun birçok farklı alandan eserler sergilenecek. McArt Awards 2020 Çağdaş Sanat Yarışması sergisi ile başlayacak olan Art. Ist Sauna Sanat Pazaryeri projesi 12 ay boyunca süreklilik arz edecek. Yıl boyunca açık kalacak Art. Ist Sauna Sanat Pazaryeri'nde satın alınabilecek bir sanat deneyimi yaşanacak. Art. Ist Sauna Sanat Pazaryeri, kar amacı gütmeden tamamıyla sponsorlar aracılığıyla gerçekleştiriliyor. Yapı çalışmalarında ve malzeme tedarikinde Ege Yapı, kurumsal içeriklerde Gulf Sigorta, Hopi, Bretz Mobilya, teknoloji bağlamında Arçelik, iletişim çalışmalarında ise Manifesto tarafından destekleniyor. McArt Awards 2020 Çağdaş Sanat Yarışması ise FSSEM, HERDEM LAW, MPozitif Ajans, Başpınar&Partners Hukuk, Dent Health Istanbul, Canan Yolaç Stamboul'un ödül sponsorluğu desteğinde gerçekleştirildi."} {"url": "https://gazetesanat.com/medeanin-parmak-izleri-dank-laboratuvar-tiyatrosunda", "text": "Dank Laboratuvar Tiyatrosu Medea'nın Parmak İzleri isimli oyunla prömiyer yapmaya hazırlanıyor. Oyunlarını sahnelerken araştırmalarını farklı alanlarla destekleyen ekip, bu oyunlarında Medea mitinden yola çıkarak dans, kukla ve oyunculuk performanslarını birleştiriyor. Ali Bircan TEKE'nin yazıp yönettiği oyun, Ezgi ENEÇ'in koreografisi ve tek kişilik performansıyla seyirci karşısına çıkmaktadır. Dramaturgluğunu Burak Çağatay SERİNBAŞ'ın yaptığı oyunun kuklaları Hilal AKCAN ve Dilan Mine UĞURLU'nun tasarımlarıyla oyuna katılırken, müzikler Burak BOZKURT'a aittir. Medea'nın Parmak İzleri, 22 Nisan Cuma günü 20.30'da Üsküdar Tekel Sahnesinde sizleri bekliyor. Yaklaşık 1 saat süren oyunun biletleri tiyatrolar. com. tr adresinden satışa sunulmaktadır. Medea'nın parmak izleri her yerde hala. Ve tüm vazgeçişlerinizde, hala onun parmak izleri var. Oyun, Dank Laboratuvar Tiyatrosu'nun dans, kukla ve oyunculuk performansını birleştirdiği bir araştırma projesidir. Medea mitinden yola çıkılarak tek kişilik yalın bir anlatımla seyirci karşısına çıkmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/mehmet-gureli-muzisyen-yazar-yonetmen-ressam-bir-sinema-tarihcisi-ve-cihangirli", "text": "Beni yıllar önce Mehmet Güreli'nin varlığıyla buluşturan bir resim olmuştu aslında. Onun Hayaller ve Sokaklar adlı öykü kitabının kapağını süsleyen resmi ve kitabın adını oluşturan imgeler. Sonra öykünün içindeki yazarlığı... Yanılmıyorsam, 2010 yılıydı. O tarihten bu yana şarkıları olsun, yaptığı röportajlar olsun, kocaman gözleriyle bir yerlere bakarken yakalanan kadınlarıyla olsun, kendisini takipteyim. Sanatın en sevilen alanlarına bir ahtapot gibi kollarını uzatmış, her birinde yaratmanın ve yarattıklarını paylaşmanın esrikliğine sahip bu insanı yakından tanımak için; bir cumartesi günü kapısındayım. Telefon konuşmamız sırasında, dakik bir adam olduğunun altını adeta kırmızı kalemle çizmiş olduğundan, 25 dakika öncesinde Cihangir'deyim. Buralara ayak basmayalı çok zaman olmuş. Yeni Savoy Pastanesi'nin önünden geçerken, bir şeyler alıp götürme arzusuna kapılıyorum. Henüz tanışmadığınız birine yiyecek götürmek ciddi bir samimiyet gerektirir, vazgeçiyorum. Diğer yandan, ilk kez evine gidilen kişiye bir şey götürmek, eski bir İstanbul geleneğidir. Birinin mahremiyetine, belli sınırlar içinde de olsa, davet edilmeye karşı gösterilen bir saygıdır, hediye. Mehmet Güreli'ye iki kitabımı vereceğim. Kitapların çantamdaki varlıkları beni rahatlatıyor. Pastaneyi sağımda bırakarak yukarıya doğru çıkıyorum. Yürürken, babamın bana huşu içinde anlattığı Cihangir'i düşünüyorum ve dinliyorum onun sesinden. Cihangir Yokuşu'ndaki Altan Apartmanı bizimdi bir zamanlar. Fransız bir mimarın yaptığı bu binayı Dedem Muharrem Altan 1940 yılında satın almıştı. Babamın çocukluğu ve gençliği buralarda geçmişti. Ben genç kızken, apartman hala bizimdi ve nadiren de olsa, en üst kattaki daireye çıkar, balkonundan bakardım. Denizin üzerindeki gemilerin geçişine, martıların çığlıklarına hayran kalırdım. Cihangir, bir zamanlar, İstanbul'un bir tepeden kendine seslenişiydi. Çok sesli bir melodiydi. Müziğin o çok sesliliği içerisinde notaların birbiriyle kucaklaşmasıydı. Cihangir; Rum'du, Ermeni'ydi, Yahudi'ydi, Türk'tü. Müslüman'dı, Hıristiyan'dı. Birbirini tutan notalar gibi, bu insanlar da birlikte yaşardı. Eskiden. Cihangir, bir yokuştu: Adı, Cihangir yokuşu. Cihangir, bir yokuştu: Adı, Tavukuçmaz. Cihangir bir yokuştu: Adı, İtalyan yokuşu. Cihangir bir sesti, içimizden çıkan. Sevgiyle donatılmış bir sesti. Geceleri başka, gündüzleri başkaydı. Cihangir yağmur yağdığı zaman bir alemdi: Güneşli Sokak'ta patlayan yağmur parkın önünden ve diğer sokaklardan gelir, gelir ve Cihangir yokuşunda bir dere olurdu ta ki Salı Pazar'ına kadar. Akardı gürül gürül. Cihangir kıştı; kar yağardı. Hele yokuşlarından çıkmaya kalkarsan, düşerdin. Cihangir'de bahar pek güzeldi; erguvanlar açardı. Cihangir camisinin bahçesindeki o ıhlamur ağacından gelen kokular seni mest ederdi; yokuşu kokudan çıkamazdın. Cihangir ezandı. Hoca Baba'nın merdivenleri tırmanıp o tek minareli camiden ezan okuması bir başkaydı; arkasından evine gidip de sabah ezanından sonra, güneşin doğuşunu neyiyle beraber karşılaması bir başka alemdi. Burası cennet miydi? Cennet değildi ama, insanı sarıp sarmalardı sevgili gibi. Bir denizi vardı, bir fırtınası vardı, Marmara'sı vardı, gemileri vardı. Topkapı'sı vardı. Cihangir'de çok da güzel içilirdi. Cihangir güzellikleriyle, aşkıyla içirirdi insanı. Aşık da olunurdu Cihangir'de. Konaklar vardı dizi dizi. O taş binalar konmadan önce. Arasta evleri vardı Rumların oturduğu. Ekalliyet dediğimiz kişilerin oturduğu. Hepsi de komşumuzdu. Madam Teresa, Madam Korona, Madam Luna dostlarımızdı. Piyanolarının sesleri kulaklarımızı doldururdu. En güzel likörlerini ikram ederlerdi. Bir Cihangir vardı, 6 Eylül'e kadar. Birbirine yaslanmış hayatlar yaşayan güzel insanlar vardı. O kötü günde kalplerimiz kırıldı. O günleri anmak zor. O günler bir lekedir Cihangir'de. Karşı komşumuz Pamuk Hanım'ın konağından bir mor salkım çıkardı en azından 120 senelik. Dev bir piton yılanı gibi; yan komşuların konaklarını sarar, konakları dolaşır da dolaşırdı. Baharda konakların önünden mor bir sel akardı. Sarhoş olup da geçerdin Kumrulu sokaktan. Sonra bir dozer geldi, Pamuk Hanım'ın konağını yerle bir etti. Çok geçmeden ilk ruhsuz binayı diktiler yerine: Mavi mozaikli çirkin binayı. Herkes ağladı, kimse durduramadı. Mor salkımların gidişi gibi, bir Cihangir yok oldu. O Cihangir'den bir izlenim kaldı bize. Aslında romanla buluştuğum kimi yerler var. Bu imgeler benim her filmimde olabilecek şeyler. Hepsine çok yakınım. Sigara mesela. Dostu olmayan bir insan için anlatılacak en güzel metafordur. Özellikle orada Gauloises sigarasını kullandık. Ağır bir sigaradır. Benim ilk sigaraya başladığım yıllarda elime geçmişti. Onun kokusu bana mutluluk rüzgarları estirirdi odalarda. Sonra 19 yaşında Paris'e gittim; sanki Paris Gauloises kokusuyla doluydu. Bütün her yerde Gauloises içiliyor gibiydi. Gauloises, Gitanes çok ağırlıkta olan sigara parfümlerinin kokusuydu. Parfümdü yani. Oralara yolculuklar yapıyorsun kokularla. İşte böyle yalnızlığını duyuruyorsun adamın. Onun aslında yanlışları bile doğru gibi gelebiliyor insana. Dolaşıyor İstanbul'da. Hep bir şey arıyormuş gibi. Aslında belki de hiçbir şey aramıyor. Hayatı, dolaşmak adamın. Böyle insanlar da vardır. Bir yere gidiyor zannedersin. Bir yerde okumuştum. Diyor ki; Bir kara kedi geçiyorsa, bunu hemen uğursuzluk olarak yorumlamayın. Belki de bir yere gidiyordur o kedi. Bu bakışla eğildiğim yerler var. Salah'ın o dünyasını değiştirmediğimi düşünüyorum ama, bir yorum kattığımı da söylemeliyim. Kitabın satır aralarında dolaşmaya çalıştım. Çünkü kitap aslında çok da sinematografik değil. Ben roman yazılırken, yanı başındaydım Salah'ın. Ne yazdığını elbette bilmiyordum. Ufaktım. Birkaç sene sonra ilk baskısını aldım. Salah her kitabını imzalardı bana. Bir Salah arşivim var. Sinema defterlerini de bana bıraktı. O, benim için aslında o kadar fazla önem taşıyan bir insan ki! Anlatmaya bile gücüm yok. Anlatamayacakmışım gibi geliyor birdenbire. Böyle milyonlarca anı... Ondan aldığım referanslar birdenbire odayı dolduruyor. Anladığım kadarıyla bu, kan bağından kaynaklanan bir miras değil. Tamamen sizin onunla kurduğunuz ilişkinin mirası. Bu, entelektüel bir yolculuk beraber yürüdüğümüz. Yani ben onun entelektüel yolculuğuna bir çocuğun gözüyle katılmış ve daha sonra da katkılarıyla bir şeyler yapmaya çalışan bir adam gibi hissederim kendimi. Bir sürü yerde onun etkileri var. Sevmediğim bir şeyi yapmaya çalışmadım hiç hayatımda. Önce bir ilişki kurmam gerekiyor kitapla. Kahramanlarla konuşmak gibi. Ben kahramanlarla konuşuyor gibiyim aslında kendi kendimi. Yani onları tanıyorum. Onlara çok büyük bir şeyler ilave etmek yerine, onlar kendilerini ifade ediyor gibi oluyorlar. Çalıştığım oyuncular da benim seçtiğim, sevdiğim insanlar. Onlarla da çok kolay çalıştığım için, bazen iyi sonuçlara vardığımı söylüyorlar. Yani oyunculuk yönetmenlik ilişkisinde. Ben, yok olmayı seven insanları seviyorum galiba. Gürültücü, patırtıcı adamları sevmiyorum. Kendi dünyasını koruyan, ama o sırada belki dünyasını kaybeden bir adam benim için kayıp da değildir aslında. Mesela çöle gidiyorsun. Diyorlar ki; Nereye gidiyorsun ya? Çölde ne var? Belli bir şey yok. Ama çekmek istemiyorsan eğer hayatın o bölümünü, çöle gitmekte de bir sakınca görmeyecek insanlar. Bu insanlardan, kendini yok edenlerden biri de Nietzsche mesela. Bu tip insanları daha önemli buluyorum. Ama o Salah'ın da kayırdığı şeylerden biridir. Bazı anlamsızlıklara anlam yüklüyormuş gibi yapar romanda. Mesela hayat içinde tasvip etmediği bir şeyi de yükleyebilir birine. Yani romanın içinde kahramanlara dağıtılan, böyle negatif bulduğu şeyler de olabilir. Mesela, akılla ilgili çok gönderme var romanda. Filmde bunları eritmeye çalıştım. Bir çok yeri yoruma açık. Bazı değişiklikler de yaptım ama, onların altını pek de çizmek istemiyorum. İzleyenler karar versin. Ben böyle çok konuşmalar yaptım bir yerlerde filmden sonra. Çok farklı okumalar da var filme dair. Ne anlıyorsa insanlar, o da doğrudur gibime geliyor. Ayrıca roman da zor bir romandır zaten. Başkası başka bir şeye dönüştürebilirdi. Ben romana bağlı kaldım. Bağlı kaldığım için de zor oldu. Yazı ile sinema bambaşka şeyler. Daha anlaşılır bir şey haline getirme ucuzluğuna kapılmamaya çalıştım. O yüzden film zorlanıyor ve izleyiciyi zorluyor. Zorlamalı da zaten. Filmin sonunu değiştirdim, mesela. Şimdi sonunu değiştirdim demek bana mı düşer? Keşke Salah da burada olsa, müdahale etse. Ne güzel olurdu! Cümleler birbirinin karşısında söylenmiş gibi de olsa, hepsi ayrı ayrı bir şeyi temsil ediyor filmde. Tek bir görüş hakim değil. Anlatabiliyor muyum? Burada aylaklık söz konusu. Yalnız bir adam esprisi var. Yeraltı adamı söz konusu. Aslında kahramanımızı da bir anti-kahraman olarak düşünebilirim ben. Mesela, çok ters bir şey de yapıyor; kadınlar tuvaletine giriyor. Arkadaşının sevgilisini gammazlıyor. Bunlar negatif unsurlar. Ama romanın içinde de böyle şeyler vardı. Özünde ele avuca gelen bir karakter değil, bu adam: Dünyanın herhangi bir noktasından dünyaya bakan insanların toplamı diyebiliriz. Tek bir şeyin altını çizmemek gerekiyor. Çok olumlu gibi görünen bir şey biraz sonra karşımıza olumsuz bir şey olarak çıkabilir. Biz aslında olumluyu da sorgulamalıyız, olumsuzu da. Ana tema bence bu. Yani, her iki tarafı da dinleyecek kadar açık olmalıyız dünyaya. Birdenbire, ilk görüşte aşk gibi bir şey. Bir ara öyle bir delilik yaşadım ki, bir baktım bankada para kalmamış; hepsini amazona vermişim. Neler neler gelmedi ki amazondan! 30 yıldır aradığım filmler, cd'ler, kitaplar. Resim kitapları, sinema kitapları. Evde yer kalmamıştı koyacak. Bir çocuk geliyordu kargo şirketinden. Hep aynı kişi geliyor, her gün bir kutu getiriyor. İşte o ara, delirdiğim zamanlar... Bana dedi ki; Abi, sana bir şey söyleyeceğim. Kızmazsın inşallah! Söyle bakayım, dedim. Bu kadar yere, her gün binlerce kutu getiriyorum ama senin kadar sevineni görmedim. dedi. Kapıyı açtığımda, yüzümde bir ifade görüyormuş; gözlerim fena parlıyormuş. Doğrudur! O kadar çok seviniyorum ki yeni kitapları, filmleri görünce, anlatamam. Sinemaya da, edebiyata da bağlılığım derin. Bana bir gün dergi teklif ettiler: Gazeteciler Cemiyeti'nden Dergi çıkaralım diyen iki adam geldi. Sözleştik, buluştuk. Benim de bir dergi vardı elimde, koydum masaya. Rakı içiyoruz. Bardağını benim derginin üstüne koydu mu adam? Dedim ki; Sizle dergi çıkarmam! Niye? dediler. Bunun üzerine bardak koyan adamla dergi çıkarılmaz! dedim. Bu kadar takıntı olur mu? diye çıkıştılar şaşırarak ve gücendiler biraz da. Takıntı değil, dedim. Bu da benim için bir tabu. Evet, böyle ince göstergeler pek çok şey söyler insana. Yataktan kalkmıyorum, düşünüyorum akşama kadar diyecektim. Demeyeyim. Sabah kalkıyorum. On buçuk, on bir gibi. Ancak 9.17'de telefonum çalar. Uyandırma alarmım kurulu. Uyanırım. Bir on saniye, aklımdan şöyle geçer: Bugün nasıl bir gün? Yani acil kalkmam gerekiyor mu, gerekmiyor mu gibilerinden. Artık otomatik bir şey. O sırada diyorum ki, Yat aşağı! Bir şey yok. Bir şey olmadığı zaman, saat on biri buluyor rahatlıkla. Bazen okumaktan perişan yorulurum, gözüm bitmiştir. Ya okuyorum ya film izliyorum. Gece yarısı saat 6'da kalkıp resim yapıyorum. Öğleden sonra gitar çalıyorum. Gitar çalmadığım bir gün de pek yok. Her gün de resim yaparım. Bazen suluboya yapıyorum, bazen yağlıboya. Bunları oturduğum yerde yapıyorum. Mesela, şu yüz sayfalık defter dolacak. Bunlar, belki 5 senede dolacak. Sen sıkılmadın mı hala dinlemekten? Benim hikayelerim böyle anlatılırsa güzel olabilir. Ama yazıya geldiği zaman, absürt bir şey oluyor. Hayatta ne ekersen, onu biçersin. Benim mottom, bu. Elia Kazan mesela. Ektiğini biçenlerden. Ama olumsuz anlamda. Biliyorsundur, belki: Elia Kazan İstanbullu bir yönetmen. İstanbul film festivalinde jürideydim o zaman. Birlikte oturup bir yemek yedik. Sıkıntısını yüzünden okumak hiç zor olmadı. Atamamış yüzünden yıkımı. İhaneti, adama dostlarını kaybettirdi. Pek çok dostu gibi, Arthur Miller de affetmiyor onu. McCarthy döneminde bazı adamları komünist diye içeri atıyorlar: Bazılarını da işsiz bırakıyorlar. Bazıları kaçıyor. Hatta bir on yönetmen vardır ki, onlar ciddi hedef oldular. Bunların içinde, sonradan ideolojilerinden dönenler de var. 1938'de kurulmuş olan Amerika Karşıtı Faaliyetleri Soruşturma Komitesi'nin eylemleri sonucunda bir çok insan telef oluyor. Amerikan Komünist partiye üye, bunlar. Elia Kazan da oraya üye olmuş zamanında. Toplantılarda kim vardı? diye soruyorlar. O da isimleri tek tek sayıyor. Affedilmeyen şey, bu. Herkesin başına bir iş açılıyor. Düpedüz ihanet! O zamanlar Hollywood'un en iyi yönetmenlerinden biri sayılıyor ve hakikaten de öyledir. Ama, ondan sonra, ruhunu kaybediyor; İhtiras Tramvay'ını, Rıhtımlar Üstünde'yi yaptığı zamanlardan sonrası düşüş. Böyle öbür tarafa geçen kişiler var tarihte. Acıklı da gelir bana. İnsanoğlu kendini taşıyabilmek için inkar mekanizmasını kullanıyor gibime geliyor. İstediğin kadar kullan! Arkadaşlarını ihbar edersen, istediğin kadar kendini savun! Arthur Miller de sana selam vermez, bir başkası da. Yuhalanırsın! Yanlış yere de yuhalanabilirsin ama, orada o bu nedenden dolayı yuhalandığını bilir. Kazan'ın kitabını okuyorsun, hala kendini savunuyor. Epey uzun da yaşadı. Kendisiyle hesaplaşması uzun sürmüştür. İhanetin ve suçun hikayesi, bu! Jean-Pierre Melville'in Kiralık Katil filmi. Filmin kahramanı bir kiralık katildir. Adamın bir kuşu vardır. Senin başına bir şeyler geldiğini anlatıyor gibidir. Evine gelir, birileri girer. Kuş sesi acayip çıkmaya başlar. Sen tehlikedesin demek istiyordur çıkardığı seslerle. Mesela, burada; o kuşun ölümünü anlatır film. Bana sorarsan, Alain Delon ile kuş arasındaki yakınlığın şiirini yansıtır film zaman zaman. Samurayın yalnızlığından daha büyük bir yalnızlık yoktur, belki ormandaki kaplanınki hariç. diyen bir alıntıyla başlar, film. Melville çok büyük bir yönetmendir. Ona şu anda bile, gözümden yaş gelecek kadar saygı duyuyorum. Hayata dokunan, temas eden insanlardan biri. Benim sevdiğim insanlar bunlar aslında. Van Gogh'u niye seviyorum? Van Gogh'u sadece sanatıyla değil, insanlığıyla, tutkularıyla seviyorum. Van Gogh'u en iyi anlatan film Anthony Quinn ile Kirk Douglas'ın oynadığı filmdi. Lust for Life: Ölmeyen İnsanlar. 1956 yapımı bir filmdir, çok güzeldir. Vincente Minelli'nin yani Lisa Minelli'nin babasının yönettiği bir filmdir. Bir film daha söyleyeceğim Van Gogh'la ilgili: Maurice Pialat'nın yönettiği bir film. 1991 yapımı. Adı: Van Gogh. Ve son olarak yönetmenliğini Paul Cox'un yaptığı Vincent adlı film var. 1987 yapımı bu film; Van Gogh'un mektuplarıyla yaşadığı, gezdiği yerler arasındaki örtüşmeleri yansıtan belgesel tarzında bir yapıt. Anlatıcı, John Hurt. Ressamı canlandıran oyuncu ise Jacques Dutronc. Sanatla uğraşanların insan olabilmekle ilgili duyarlılıkları daha fazla olabilir. Hiç uğraşmayanların farkındalıkları, hayata dair hassasiyetleri daha kolay zayıflayabilir. Çello sesi ile büyümüş bir çocuk düşün. Diğer tarafta itilip kakılan, güvensiz bir ortamda büyümüş bir çocuk. Kakafonik bir dünyada yaşayanlarla Nasılsın, canım? diyen bir evde büyüyenlerin halini düşün. Bu iki çocuk arasındaki farkı fazla konuşmaya bile gerek yok. O çocuklar zaten size bir bakışlarıyla her şeyi anlatır. İnsanın içinde büyüdüğü ev ortamı, ebeveynlerinin yaklaşımı; hayatı algılamak söz konusu olduğunda öyle önemlidir ki. Babam benim ilk kahramanımdı. Dayımla aynı evde oturuyoruz, o zamanlar. 10 yaşına kadar, Salah bizle beraberdi. Sonra İstanbul'dan gitti. Eskiden temel bilgiler ansiklopedileri vardı. Küçük küçük, fasikül fasikül çıkardı. Babam, tek elinde bu ansiklopediler, diğerinde yiyecek taşırdı bize. Böyle bir adamdı. Evde matematik problemi çözerdik biz çılgınlar gibi. Oyun olsun diye. Çok zor problemlerdi bunlar. Babam bize bir oyun bulmuştu aslında. Bu işe yarayan da bir şey. Felsefeyi öğrenmeye yarıyor ve daha pek çok şeye. Bir de baba korkusuyla değil de, matematik problemini çözme kaygısıyla geçmiş bir çocukluğum var sanki. Ünlü yönetmenlerin film çekme serüvenlerinin başlangıcını takip ettiğinizde, paranın önemi gün ışığı gibi ortadadır. Mesela, Theo Angelopoulos'un ilk filmininin parasını fabrikatör bir arkadaşı verdi. Luis Bunuel'e annesi vermiştir film parasını. Benzer biçimde arkadaşları, John Cassavetes'e filmleri için parasal destek vermişlerdir. Amerikan bağımsız sinemasının ilk örneklerinden olan Gölgeler filminden itibaren Peter Falk, Gena Rowlands, Seymour Cassel ve Ben Gazzara'dan oluşan oyuncu grubuyla birlikte başyapıtlarını vermeye başlamıştır, Cassavetes. Bence dünyanın ilk 10 yönetmeni arasına gireceklerden biridir. Dağıtıma bile sokmamışlar filmlerini. Hayatı boyunca bir filmi dağıtıma girmiş. Filmin adı Gloria. Başrolü de karısı, Gena Rowlands oynamış. Bugün bakıyorlar; Cassavetes'in bütün filmleri harika. Şimdi farkına vardılar dehasını. Ama, Cassavetes öleli 30 sene oldu. Bu videolar, amazon falan ne sağladı, biliyor musun? Aradığın her şeyi buluyorsun. Mesela, Godard üzerine Amerika'da bir kitap yayınlanıyor. Biraz gecikirsen kitap tükeniyor. Diyorsun ki; Godard'ı mı okuyor Amerika? Öyleyse, Amerika çöktü demektir bir anlamda. Okuyorlar. Dünya küçüldü. Ve senin yürürlüğe sokmadığın herhangi bir şeyi, başka bir şey devreye sokuyor. Sen diyorsun ki; Bunu yayınlamam! Bir bakıyorsun, orada! Andre Gide çok sevdiğim bir yazardır. Çok da kaliteli bir adamdır. Marcel Proust'un kitabını reddetmiş zamanında. Yayınevinde yöneticilik yaptığı sırada. Bugün Proust dediğinizde, elbette tartışmasız biçimde Gide'in çok önündedir. O zaman Gide bu yetkinliği görememiş ya da isteyerek görmemiş. Belki talihsizlik, belki kıskançlık, belki başka bir şey. Bilemiyoruz. Hasetten ne olacak? Seni burada engellerler, şuradan çıkarsın. Bizim milletin zaten alkışladığı kişinin yerine geçme planı vardır. Roma'da falan da böyle. Yunan'da da. Olağanüstü bir kıskançlık var. Sokrates'i neden öldürdüler? Sokrates'in en zeki adamlardan biri olduğunu bilmiyorlar mıydı? Bile bile zeki bir adam öldürülür mü? Öldürüyorlar. Karısı ne diyor Sokrates'e? Ama sen kaç, sen suçsuzsun! O ne diyor: Ya suçlu olsam, daha mı iyi? Kimi filozofların ölümle konuşma tarzı bile başka. Öldürenler kim? Onunla ilgili çalışmak lazım. Sokrates'in niye öldürüldüğünü bile yorumlayamıyoruz bugün. Bir adam dünyada kendi başına bir şeyler yapıyor. Cezasız kalmaması gereken bir şeyler yapıyor. Cezasız da kalabilir ama, cezasız kalmaması gerektiğini düşünen merciiler olabilir. Bizim görmediğimiz, karanlık dediğimiz bir bölgeler var dünyada. Bu, biraz evrensel bir bakış aslında. Anlatabiliyor muyum? Roman biraz daha farklı. Ben; delirmiş bir adamı, yanlışlarla dolu yalnız bir adama dönüştürdüm. Tımarhanede değil de, hayatı Mars'ta geçen bir deli de olabilirdi. Daracık bir yerden bakmamamız gerektiğini düşündüm kahramana. Özgür olabilmenin zorluğu üzerine de bir romandır, bu. Birdenbire mesela, adam senin özel hayatına da girdiği zaman; bugünün aslında tartışma konusu olan facebooklar, instagramlar üzerine de konuşmuş oluyor orada. O zamanlar yoktu, bunların hiçbiri. Çok ileride bir romandır, bu bağlamda düşünüldüğünde. Hulki Aktunç, o zamanlar ilk düşünce romanı demişti dört köşeli üçgen için. Her film kendi hikayesini içinde taşır. Her film bağımsız bir yapıttır. Şöyle diyebiliriz: Ben Gölge filmi ile uğraşırken, Gölge benim için femme fatale bir kadını çizmek değildi yalnızca. O dönem için bu betimleme meşhur kadın demek. Kötü kadın anlamına da geliyor. Kötülükler yapabilecek kadar canileşmiş kadın tiplemesi. Film noir türünün aslında temel unsurlarından biri. Burada da Selma karakteri o etkiler altında yazılmış bir karakterdir. Başka karakterlerle de tamamlıyoruz Selma'yı. Başka bir karakteri de içinde taşımaya başlıyor. Dört Köşeli Üçgen'deki adam da mesela, yalnız başına bir adam. Neden bu kadar gözlem yapma ve onları yazma ihtiyacı duyuyor? Bu, insanın arayışıyla ilgili bir espri bence romanda. Bazen insan bilmediği yolculuğa da çıkabilir. İnsanın bilinemezliğiyle de ilgili bir bağlantı oluşturmaya çalıştım. Bu, şu da olabilir, tercihinizi yapın. gibi bir açıklıktan söz ediyorum. Hoşa gitmek meselesine gelince; bazı yerler çok hoşa da gitti. Onları çoğaltabilirdim, daha sempatik bir hale getirebilirdim. Ama o zaman, bütün büyüsü kaybolacaktı romanın. Gözlemci, kendini denetleyen her şeyin dışında düşünen bir adam. Denetlemeyi kaybediyor. Denetlemeyi kaybettiğin zaman, tehlikeli bir adam olabilirsin. Film bunu da gösteriyor aslında. Kendi yalnızlığını daha da çoğaltabilirsin, tehlikeli hale getirebilirsin. İçindeki ikiliği yaşamak anlamına geliyor, bu. Hem başına gelecekleri bilmek, hem de özgürlüğünden vazgeçmemek. Çağdaş insan belki de böyle bir durumda. Yani savaşa giden bir insan gibi düşünmek lazım. Savaş üzerine küçük bir anekdot geliyor aklıma: Biri siperde sigara yakıyor. Öbürü de diyor ki: Sigara sağlığa zararlı, içme! Sonra dan diye bir kurşun sesi geliyor, adam ölüyor. Yani söylenen şeyle, hayat örtüşmüyor. Bunu bir yere koyduğun zaman, ölümden yana bir tavır veya Sigara zararlıdır gibi bir şey çıkmaz ortaya. Başka bir sürü şey çıkar: Hayatın aslında ele geçemeyecek kadar zengin veya derin olduğu da çıkar. Belki de bir kuyunun içinde yaşıyoruz. Platon'un mağara istiaresi dediğimiz şey, belki de hayatımız ve biz bunu bilmiyoruz. Belki de çok derinleşiyormuş gibi oluyoruz ama, her gün aynıyız. Sabah kalkıyorsun, ne yapıyorsun? dediğin yere dönebilirsek şimdi kurgu olarak; orada kahve içip, çok sevdiğim müzikler dinleyip -Bach olabilir, Handel olabilir, Geminiani olabilir. Şu anda dinlediğimiz gibi- onlarla yolculuk yapıp sokağa çıktığımda, kendimi çok güçlü hissediyorum. Beynimde uçuşan güzel melodiler aslında bana hem güç hem de esrarlı bir hal veriyor. Kendimi onlarla beraber yolculuğa çıkmış gibi hissediyorum. Bu da bizim çağın bir avantajı. Eskiden sabah kalktıklarında Bach dinleyemiyordu insanlar. Ben bunu elektriğe bağlıyorum. Eskiden en fazla yapılan şey şuydu: Bir orkestra şefi orkestrasını kapıya getirir, serenat yaptırırdı sevgilisine. Bu, binlerce kişi içinde bir kişinin yapabileceği bir şeydi. Şimdi evinde, kendine bir şölen sunabilme imkanına sahipsin. Bilgini arttırdıkça, olanağın artacaktır. Bunu biliyorsun. Bir film seyrediyorsun mesela; orada bir yere bir gönderme yapılıyor, hemen o filmin peşine düşüyorsun. Orada bir kitaptan bahsediliyor, gidiyorsun o kitabın peşine düşüyorsun. Bu aslında belki de serüvenimizin en güzel tarafı. Benim aslında yapmak istediğim de hayatta, bu: Bir sürü kapıları açıp, bir sürü odalara girip dolaşmak istiyorum! Bunu yapmaya çalışıyorum. Her yerde bir sürpriz olacağına inanıyorum. Bazen o sürprizi bulamıyorum ama, o sürprizi bulamamak da bir sürpriz! Canlılardan bir tek insan biliyor öleceğini. Ama, belli bir süre yaşayıp ölmeyi bilmekle; yaşarken, onurlu bir şekilde bildiğin bir şeyi yapmanın arasında çok büyük bir fark var. Yoksa hepimiz herkese benzeyebilirdik aslında. O zaman hiç kimseyi ayırt edemezsin. Kimseye dürüst de diyemezsin. O zaman, sözlüğü olduğu gibi değiştirmemiz lazım. İnsan yolculuğundan da vazgeçebilir o halde: Diyeceksin ki; Nasıl olsa varacağımız sonuç aynı! Bir sürü cevherler buluyoruz hayatın içinde, oysa. Bunun karşılığı sadece ölüm değil. Ama ölüm, insanı en çok derinden yakalayan bir şey. Sanki bütün bunları yapacağız ama, en sonunda ölmeyecekmişiz gibi bir cümlenin esiri de olabiliyorsun. Ben o esirlikte değilim. Ben ölümü düşünmüyorum, ölümü biliyorum sadece. Öyle olması da gerekiyor. Ben yaşamımı değerlendirmek ve onu anlamlı kılmak istiyorum. Ama, anlamsız bir şeyin peşine de düşebilirim. Ben; ne yapmamasından çok, ne yapmasını söyleyen bir adamım. Tarihten yana korkum yok. Şu anda Roma tarihi üzerine çalışıyorum. Bundan bir ay önce de Floransa'ya gitmiştim. Orada da Mediciler üzerine çalışmaya başlamıştım. Bir yeri gördüğün zaman, tarihle olan ilişkin çok daha zenginleşiyor, çok daha başka katmanlara ulaşıyorsun. Gözünde canlandırarak okumaya başlıyorsun metinleri. Çok güzel diziler hazırlıyorlar özellikle Roma üzerine. Medici üzerine de bir dizi izledim. O da çok güzeldi. Şimdi oralarda dolaşmak isteyebilirim ama, dediğim gibi, elektriksiz bir yerde yaşayamam. Elektrik benim için çok büyük bir icat. Matbaa da öyle. Kitap olmayan bir kasabada da yaşayamam. Bunlar benim olmazsa olmazlarım. Hani her şeyden fedakarlık edebilirim. Su olsun, elektrik olsun. Bir de kitabevi olsun. Sinemadan elbette vazgeçemem ama, okuyarak film hayal etme şansım var. Zaman makinesini seni kırmamak için kullanırım. Gideriz bir yerlere. Mesela, Pardayanlar Çağına gitmek isterim. Pardayan yaşamamış bir adam da olabilir ama, Pardayan diye bir adam mutlaka vardır. Onun gittiği hanlardan birine gidip, kaz ciğeriyle bir şarap içmek isterim. Onları böyle uzaktan izleyip nasıl oturuyorlar orada, ne yapıyorlar, önce kılıçlarını mı çekip oturuyorlar yoksa kılıçlarını çıkarıp mı oturuyorlar acaba, diye bakmak isterim. Gözlem olmadan hiçbir şey olmaz. Gözlemcileri Gözlemleyenin Gözlemi adlı kitabı tavsiye ediyorum sana. Friedrich Dürrenmatt'ın eseri. Bütün bu anlattığımız her şey aslında gözlemlerden çıkmadır. Yalnızca Salah'ın teması değil, bu gözlemleme hikayesi. Ama Salah'ın kahramanı bir gözlemci. Gözlemci tiplemesi çok fazla yok dünya edebiyatında. Dört Köşeli Üçgen uluslararası bir gözlemcinin altını çiziyor. Beni sınırlamayın, diyor. Benim düşünmek olanağım çok fazla. demek istiyor. Bu da bir hayal aslında! Film çekmeyi istemenin ötesinde, aykırı bir şey söyleyecek durumda değilim. Yaptığım işlerin devamını getirmeyi istiyorum. Dört tane dal seçtim kendime: Edebiyat, müzik, resim ve sinema. Bütün bunlarla uğraşmak zaten hayatının her yerini kapsayan bir şey. Bunun üstüne bir de yürümek koyabilirim. Yemeğe bile, az zaman ayırmaya çalışıyorum. Çok severim. Her gün yaptığım şey o. Yürüyerek ayakta duruyorum. Yürürken de düşünmek. Bunları hayal ediyorum. Sonra, kitapçılarda çok güzel dostlarım var; onlara uğruyorum. Onlar zaten beni görünce heyecanlanıyorlar. Bu çıktı! diyorlar. Sohbet etmek çok kıymetli. Beyoğlu benim için aslında bütün olumsuzluklarına rağmen çok özel bir yer. Oradan vazgeçmek çok zor benim için. Onun dışında ayrı bir hayalim yok. Hani biri şöyle diyebilir: Şunu almak istiyorum, şu ödülü! Böyle şeylerim hiç yok. Sadece yapmak istediklerimi, elim ayağım tuttuğu ölçüde devam ettirmek istiyorum. Aklıma hakim olmak istiyorum. Saatimle de yaptığım işler çünkü bunlar benim. Gitar çalmak... Ellerim, gözlerim. Bunlardan mahrum kalmamaya çalışıyorum. Yuvasını bulmuş olup olmamayı tayin etmek çok kolay değil. İnsan başka bir yerde olsaydı, başka bir yuvayı da bulmuş olacaktı. Bu kesindir, demiyorum. New York'ta da doğmuş olabilirdim. Ve derdim ki; Burası benim kentim. New York'a gitmeyi arzu bile etmiyorum. Anlatabiliyor muyum? Cihangir benim için top oynadığım, bütün arkadaşlıklarımı kurduğum yer: Varlığımın nedeni. O yüzden başkasını bilmediğim için Cihangir demeyeceğim; Cihangir'i çok sevdiğim için, Cihangir diyeceğim. Burası benim nefes aldığım yer. Ve bir çocukluğum var ki, unutulmaz. Bir terasımız vardı, oradan manzara seyrettiğim ve hayallere daldığım. Sen söylediğin zaman düşündüğüm şeyler, bunlar. Altını çok da çizmiyorum. Normal şeyler, bunlar. Çocukluk çok önemli. Çocukluğun ilk 20 yılını; nerede yaşarsan yaşa, nereye gidersen git, unutamazsın! diye bir söz vardır. Bu, Max Yacob'un sözüdür. Ben buna çok inanan biriyim. Çünkü o dönemin yetişme tarzı ve sende bıraktığı bütün o sevinç dolu veya tam tersi de olabilen duygusal iklim etkilidir insan hayatında. Çocukluğu iyi olanlar, iyi olur diye de bir şey yok elbette. Ben hasbelkader öyle olduğunu zannediyorum. 19 yaşındayım; bir kıza aşık oldum. Paris'e gitti, kız. Bizim ailemiz de orta halli; fazla paramız yok. Bana sürekli mektuplar geliyor kızdan. Ben aniden sarılık oldum. O sene de beni lise sonda sınıfta bıraktılar. Bir sene boyunca, tek ders sınavı hakkını çıkarmadılar. Neyse, sonunda geçti hastalık. Mektuplar geliyor, gidiyor bana durmadan. Tam senlik bir yer, Paris. Haydi, gel! diyen satırlar. Benim hiç bir yere gidecek halim yok elbette. Annem babam çok duyarlı insanlar. Evde bir şeylerin döndüğünü anlıyorlar. Dahası benim kafamda bir şeyler olup bitiyor. Nedir vaziyet? diyorlar. Ben de Arkadaşım Paris'te ve bana mektup yazıyor. diyorum. Fazla da bir şey anlatmıyorum. Babam diyor ki; Kaça gidilir Paris'e? Bilmiyorum, diyorum. Bir öğren de, gel bakalım. diyor babam. Sağdan soldan öğreniyorum: O zamanki parayla, dört bin beş yüz lira. Hiç unutmuyorum. Bir gün geliyor, babam masaya bu parayı bırakıyor! Pasaport almaya gidiyorum. Birlikte çalıştığı arkadaşlarından borç almış babam ve beni Paris'e gönderiyor. Anlatılacak bir şey mi, bu? Çok acıklı değil mi? Gittim. 19 yaşımda Louvre'u geziyorum. Ve bana nasıl iyi geldi Paris! Hani Cihangir diyoruz ya; Paris de olmasa, hikaye üç duvarlı bir ev gibi olacakmış. Bir tarafı açık kalacakmış yani. Bir duvar da Paris'miş. Paris beni bir uçurdu! Ben buralıyım, dedim. Gitarımla gittim Paris'e. Barlarda çalıyorum. Alain Delon'un gittiği barda bile çaldım. Bir de böyle el üstünde tutuldum ki, anlatamam. Bu sözünü ettiğim, 50 yıllık hikaye! Orada aslında benim onun için gitmediğim anlaşıldı. O beni aslında Paris'i yaşamam için çağırmış. Birlikte çok gezdik. Ama aşk bitmişti. Bir cümleden anladım diyeceğim ama, Hayat öyle bir cümleye sığmaz! diyeceksin sen şimdi. Ben bir cümleden anladım. Bir şey sana hayatının başka bir yola girdiğini gösteriverir. Alakasız bir şey sana duyurur onu; bir kahve fincanı görürsün ve dersin ki; Bu benim gittiğim kahve yeri değil. Onun dışında hiçbir şey sana bir şey çağrıştırmayabilir. Ama o kahve fincanı, senin yanlış kafenin önünden geçtiğini anlatabilir sana. Bunun gibi bir şey. Bazı şeyleri izah edecek motifler, her zaman gözümüze girecek olan motifler değildir. Bazen garsonun yüzüğünden anlarsın hayatın ters gittiğini. Bundan sonrasında, ben bir hikaye anlatıyorum Mehmet Güreli'ye ve röportajın bittiğini anlıyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/mehmet-turgut-babasi-ve-ustasi-ahmet-turgutun-anisina-odullu-bir-fotograf-kupasi-duzenliyor", "text": "Ödüllü fotoğrafçı Mehmet Turgut, geçtiğimiz yıl yaşamını yitiren babası ve ustası Ahmet Turgut'un anısına, ödüllü bir fotoğraf kupası düzenliyor! Babalar ve Çocukları temasıyla PhotoCup üzerinden düzenlenen Ahmet Turgut Fotoğraf Kupası'na başvurular, usta fotoğrafçının ölüm yıldönümü olan 21 Ocak'ta başlayıp 7 Şubat'a kadar sürecek. İsteyen herkesin kendi çektiği fotoğraflarla katılabileceği kupada oylamalar, başvuruların bitmesinin ardından 7 Şubat'ta başlayacak. Ahmet Turgut Fotoğraf Kupası'nın sonucunu ise halkın ve fotoğraf eğitmenlerinden oluşan PhotoCup Masters ekibinin oyları belirleyecek. Fotoğrafçılığa, babası Ahmet Turgut'un 1971'de Ankara'da kurduğu Stüdyo Büyük'te adım atan ve üç kuşaktır devam eden aile mesleğini büyük başarıyla sürdüren Mehmet Turgut, geçtiğimiz yıl 21 Ocak'ta kaybettiği babası ve ustası anısına kupa formatında ödüllü bir fotoğraf yarışması düzenliyor. Bu yıl ilki düzenlenen ve her yıl aynı tarihte düzenlenerek gelenekselleştirilmesi arzu edilen bu anlamlı fotoğraf kupasının ilk teması ise Mehmet Turgut tarafından Babalar ve Çocukları olarak belirlendi. Ahmet Turgut Fotoğraf Kupası, fotoğraf yarışmalarını dünyada ilk defa kupa formatında düzenleyen PhotoCup üzerinden gerçekleşecek. 21 Ocak 2021 Perşembe günü başlayacak olan başvurular, 7 Şubat 2021 Pazar günü itibarıyla sona erecek. Eleme usulüyle ilerleyen yarışmanın oylaması ise başvuruların sonlanmasının ardından aynı gün başlayacak. Halktan ve değerli fotoğraf eğitmenlerinden oluşan PhotoCup Masters'dan en çok oyu alarak tüm turları geçen fotoğraf birinci olacak. Kazananlara toplam 5.000 TL ödül verilecek olan Ahmet Turgut Fotoğraf Kupası'nda; birinci, ikinci ve üçüncü olan fotoğrafçıların yanı sıra, en iyi oy veren bir kişi de para ödülü kazanacak. Mehmet Turgut Özel Ödülü'nü kazanan fotoğrafçıya ise, Mehmet Turgut'un imzalı 30 adlı kitabı ve baskılı bir fotoğrafı hediye edilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/mehtap-meral", "text": "Bu yıl 75. yaşına giren Yunus Nadi Ödülleri, Cumhuriyet Gazetesi'nin kurucusu Yunus Nadi'ye olan saygı ve sevginin bir ifadesi. 1946 yılından bugüne öykü, roman, şiir, karikatür, fotoğraf gibi dallarda verilen bu ödüllerden birini, Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü bu yıl iki kişi paylaştı. Gonca Özmen'in Bile İsteye kitabıyla ödülü paylaşan diğer şiir kitabı incirin içindeki arı. Yazar, müzisyen Mehtap Meral, Mona Kitap'tan çıkan ve kapak tasarımını Neslihan Bilge'nin yaptığı şiir kitabıyla bu kıymetli ödüle 2020'de layık görülen iki kişiden biri oldu. Ankara doğumlu olan Mehtap Meral, Marmara Üniversitesi Müzik Eğitimi Bölümü Keman Anadalı'ndan mezun olup uzun yıllar Ruhi Su Dostlar Korosu'nda korist olarak görev aldı. Farklı pek çok mekandaki konserleriyle de dinleyicileri ile buluşan müzisyen, şiir yazmaya ve şairliğe de aynı derece aşkla bağlı. 2010 yılında ilk şiir kitabı Kedi Mevsimi ile edebiyat camiasına adım atan yazar, Ses ve Toz adlı ikinci şiir kitabıyla da şairliğini pekiştirdi. Müzik ve şiire olan bağı sayesinde çok yönlü bir sanatçı olarak karşımıza çıkan Mehtap Meral 2011'de ise tango formunda şarkılardan oluşan ilk albümü Aşk'ı çıkarmıştı. O günden bugüne farklı albümleriyle de boy gösteren müzisyen, 2020 Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne layık görülen incirin içindeki arı şiir kitabıyla da şu an sanat gündeminde. Üstelik, kitaba adını veren şiirini, İlhan Şeşen'in yaptığı müzik ile şarkı formunda da okudu. Lafı daha da uzatmadan, Mehtap Meral ile yaptığımız röportajı aşağıda okuyabilirsiniz. Cumhuriyet gazetesiyle de özdeşleşmiş, 75 yıllık geçmişi olan böyle önemli bir ödülü almak gerçekten çok mutlu etti beni. Üretmek ve ürettiklerinizin yansımalarını görmek çok kıymetli. Mutlulukla beraber bir sorumluluk duygusu da hissettiğimi söylemeliyim. Gülten Akın insan sorumluluktur der. Bu dizeye çok inanırım. Edebiyat dünyasıyla olan gönül bağım ve emeğim bundan sonra bu sorumluluk duygusuyla da şekillenecek. Ayrıca sevdiğim bir şairle ve bir kadınla bu ödülü paylaşmış olmak mutluluk benim için. İnsan yaşadıklarının toplamı aynı zamanda. Biriktiriyorsunuz. Anılar birikiyor, bilgi birikiyor, okuduklarınız birikiyor ve bunların hepsi şekillendiriyor da sizi. Değiştiriyor. Bunun ürettiklerinize yansımaması imkansız. Benim ilk kitabım Kedi Mevsimi, ikinci kitabım Ses ve Toz, üçüncü kitabım ise İncirin İçindeki Arı. Her kitabımın arasında beş yıl var. İlk kitabıma baktığımda yirmi yaşlarında, hala hayatı anlamaya çalışan genç bir kadın, ikinci kitabımda bambaşka bir kadın görüyorum. Üçüncü kitabımdaysa bambaşka bir dil ve kadın var. Artık dilim daha cesur. Duygularımı aktarmakta başka bir yola geçtim. Dünyayı, kendimi, gördüklerimi bu yepyeni dille anlatıyorum. Uyumsuz bir şiirim. Dünyayla derdim var. Durmadan oyuyorum kendimi Edip Cansever'in Gelmiş Bulundum şiirinde olduğu gibi ve yolculuğum devam ediyor. Şimdi olsa başka türlü ifade ederdim, dediğim elbette oluyor. Ama zamanın kibrinden uzak durmalı insan. O gün öyleydi. En doğru sözcük oydu, o gün o kadardım. Bu kabulleniş gelişmenin de yolunu açan bir şey aslında. Hiçbir şey eksik değil. Daha iyisi de yok belki. Ama daha başkası var. Aramakla ilgileniyorum bu sebeple. Daha çok okumakla, dili başka başka kurmakla, sözcükleri eksiltmekle, arttırmakla. Hayat gibi. Bir gün diğerinin aynı değil. Bu sebeple şiirimle hayata ayna olmak istiyorum. Elbette gözlerimin ve kalbimin gördüğü kadar ve başka insanları, taşı, doğayı hissederek. Böylece bir sonsuzluk uzanıyor önümde. Eski yazılarımı da eksik değil geçmişin olabileceği en tam hali olarak duyumsuyorum. Aldığınız müzik eğitimi ve uzun yıllar Ruhi Su Dostlar Korosu'nda yer almanız da şiirinizi beslemiş olsa gerek. Aşk benim tango formunda bestelerimden oluşan bir albüm. İçinde söz ve müziğini benim yazdığım şarkıların dışında bir Aysel Gürel- Selmi Andak bestesi olan Ben Her Bahar Aşık Olurum ve benim bestelediğim bir Furuğ Feerruhzad şiiri de var: Kayıp. Tango o dönem kendimi en rahat ifade edebildiğim, dansında olduğu gibi müziğinde de özgür adımlar atabildiğim bir alan oldu. Müzik dünyasına bu sebeple yeni tangolar besteleyip söyleyerek adım atmak istedim. Baki Duyarlar şarkılarımı aranje etti. Besteler zaten üniversite yıllarında yapmış olduğum halihazırda var olan şarkılardı. Türkçe sözlü tangoları hep çok sevdim. Kendi müzikal birikimimle de yeni şeyler üretmek istedim onlardan feyz alarak... Yana Yana ve Yanlışlar Kraliçesi adlı albümlerimdeyse tango formundan uzaklaştım. Daha özgür ve içimden geldiği gibi kendi şarkılarımı yazdım, söyledim. Sesimin sınırlarını da arıyorum bir şarkıcı olarak. Tıpkı şiirde olduğu gibi. Ben önce şiir kitabım çıksın çok istedim. Albümüm hazır olmasına rağmen beklettim bu sebeple. Sanırım benim için önce söz var. Bir şarkıcı olarak da şarkının sözlerine kalpten bağlıyım. Hikaye anlatıcısı gibi hissediyorum kendimi. Gördüklerimi, hissettiklerimi sesimle ve bir ritim eşliğinde anlatıyorum dünyaya. Her zaman yan yanaydı şiir ve müzik. Şiirimde müzik, müziğimde şiir var bu yüzden. Şarkıcı benim kendi bestelerimi seslendirdiğim üç albümden sonra çok sevdiğim, Türkiye'nin en önemli şarkıcılarının eserlerini seslendirdiğim ve seslendireceğim bir proje. Ülkenin benim gözümle şarkılı bir tarihi de aynı zamanda. Bir Ali Ekber Çiçek ve Pir Sultan Abdal eseri olan Gurbet Elde Bir Hal Geldi Başıma ile başladım. Bir Ahmet Kaya eseri olan Söyle ile devam ettim. Sırada Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Müslüm Gürses, Zülfü Livaneli ve daha birçok önemli şarkıcının eserleri var. Artık eserleri de kendime ait Youtube kanalımdan yayınlıyorum. Şiir besteleri benim ilk verdiğim konserimin de teması. Değerli müzisyen Vedat Sakman'ın mekanında sahne almıştım ilk olarak. Furuğ Ferruhzad, Ataol Behramoğlu, Gülten Akın, Metin Altıok ve Şükrü Erbaş şiirlerinden yaptığım besteleri yayınladım şimdiye kadar. Elbette her şiir bestelenebilir değil. Bu yüzden ben şarkı sözlerimi şiirden ayırıyorum. Başucu şairlerime gelince: Benim çok çeşitli bir okuma listem var. Nazım Hikmet'ten İkinci Yeni şairlerine, Orhan Veli'den Hasan Hüseyin Korkmazgil'e, günümüz şairlerinden dünya şiirine doymak ve durmak bilmeden okuyorum ve yolun çok başında hissediyorum kendimi. Varoluş problemleri ve bunun hayattaki bütün olaylara ve duygulara yansıması diyebilirim. Aşkı da acıları da, doğum ve ölümü de hep bu anlam arayışıyla algılamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Sezgisel bir bilgi, bulma ve kaybetme haliyle... Aşk, varoluş ve kayboluş şiirleri diyebilirim şiirlerim ve şarkılarım için. Elbette oluyor ancak farklı disiplinlerle ilgilenmenin faydasını tam da burada görüyorum çünkü biri mutlaka elimden tutuyor. Sinemayı çok seviyorum, sergilere gitmeyi çok seviyorum. Yoga beni çok besliyor. Yani şarkı söyleyemediğim ve yazamadığım dönemleri doğayı, kendimi, etrafımdaki her şeyi izleme ve biriktirme dönemi olarak görüyorum. Mutlaka bir yerden başlıyorum sonra. Bazen sesten bazen sözden. Bunun sadece müzikle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Kolay ulaşmak herkes ve her şey için bir değer yitimine sahip oldu. Ancak dijitalleşme bir yandan da aracısız olarak kitlelere ulaşma şansı verdi bizlere. Çıtayı belirlemek, konumunuzu belirlemek de burada sanatçıya düşüyor. Zorluklarını kabul ediyorum. Üretimin maddi karşılığını bulmak çok zor. Ancak bir yandan da artık sadece sevgiyle yapılan bir şey müzik. Para kazanmadığınız, sürekli harcadığınız ve sanata da yeterli saygının gösterilmediği bir yerde kalmanızın tek sebebi o işe aşkla bağlı olmanız olabilir. Bizlerin bu sebeple başka yolu yok. Karşılığı ne olursa olsun. Bunu şu anda tahmin etme şansımızın olduğunu düşünmüyorum. Cevabını sadece zamanın verebileceği bir soru bu. Ama neden olmasın. Şiir dışında başka bir edebi türde üretemeyeceğimi düşünürdüm ancak şu anda bir roman üzerinde çalışıyorum. Dünya seyircisiyim. Hevesle bakıyorum dünya üzerindeki her şeye. Bütün insanlara, duygularına, doğaya, içime... Dünya üstündeki her şey yazdırabilir bu sebeple bana. Her şey siyasi. Öncelikle bunu görmemiz gerekiyor. Ülkenin bir kültür sanat politikasına ihtiyacı var. Ancak böyle aşabiliriz. Yoksa sanatın ve sanatçının kaderini bir insanın iki dudağının arasından çıkacak cümlelere bağlar, bir dünya görüşünün kalıplarıyla sınırlı tutarsak zaten orada sanattan da sanatçıdan da bahsedemeyiz. Sanat eğitimi ve bu eğitimin gösterilebileceği ve süreklilik arz edecek alanlar bir an önce oluşturulmalı. Sadece müzik de değil bütün sanat dalları için geçerli bu. Hepimizin bildiğimiz ve halihazırda yaşadığımız bir ömrü var. Yazmak, şarkı söylemek, sevmek kısaca yaşamak istiyorum. Sanatla. Gerisi başı, sonu öyle ya da böyle olacak bir hikaye olacak zaten. Edebi eser gibi bir röportaj olmuş. Sorularıyla, cevaplarıyla şiir gibi, şarkı gibi.. Hep varolun, kültür, sanat hep olsun hayatımızda.."} {"url": "https://gazetesanat.com/melek-anqinin-2-hiromita-sergisi-ankara-uzum-boutique-cafede-acildi", "text": "Türk-Tayvan kökenli uluslararası sanatçı Melek Anqi, geçtiğimiz günlerde Ankara'daki ikinci HIROMITA sergisini açtı. Mayıs ayında Kavaklıdere'de bir galeride sergilenen ve yoğun ilgi gören Hiromita sergisi, yeni resimlerle Ankara'nın yeni sanat odağı Ümitköy / Çayyolu bölgesinde yer alan Üzüm Boutique Cafe'de açıldı. Sergi, 25 Haziran'a dek bölge sakinleri ve sanatseverlerle buluşmaya devam edecek. Son dönemde, Ankara'nın Çayyolu/Ümitköy yerleşim bölgesinde, köklü galerilerin şubelerinin açılmakta olduğu, sanat etkinliklerinin arttığı gözlemleniyor. Bu bölgede oturan semt sakinleri, şehir merkezine yakın galeriler dışında, bölgelerinde yeni açılan sanat galerilerinin ve sanat odaklı merkezlerin varlığını, sanata ulaşılabilirlik açısından kıymetli buluyor. Bölgede gerçekleşen en yeni sanat etkinliklerinden biri de sanatçı Melek Anqi'nin Hiromita sergisi. Ümitköy'ün sevilen mekanı Üzüm Boutique Cafe, Melek Anqi'nin ünlü karakteri Hiromita temalı bir sergi gerçekleştirmenin heyecanını yaşıyor. Kafenin kurucusu ve tasarımcısı İlknur Kale, Ümitköy/Çayyolu yerleşim bölgesindeki sanat severleri Melek Anqi'nin ünlü karakteri Hiromita'yla buluşturuyor. Kiremit kedisi Hiromita karakterinin birbirinden farklı ve eğlenceli resimleriyle renklenen sergi, bizi eşsiz ve güzel yapan şeyin farklılıklarımız olduğunu ve bu farklılıklarımızı kucaklayarak, başka bir deyişle kendimize ait olarak gerçek aidiyeti bulabileceğimizi hatırlatıyor. Çocukluğu Tayvan'da ve Türkiye'de geçen, yüksek lisansını ABD'nin Yale Üniversitesi'nde tamamlayan Melek Anqi'nin sanatı, kültürel sınırları aşan ve insanları bir araya getiren ortak bir deneyim yaratmayı amaçlıyor. Hiromita karakteri, Çin'de çatılara konulan, kötülükleri yediğine ve evlere şans getirdiğine inanılan kiremit kedisi/wamao heykellerinden ve sanatçının çocukluğunda Tayvan'da Çince öğrendiği çizgi romanlardan ilham alıyor. Hiromita, 2022'de ilk kez New York'ta, NowHere Galeri'de sergilenmişti. Melek Anqi, 2023 yılının başında, global fintech şirketi CoolBitX için özel bir Hiromita NFT koleksiyonu hazırlamıştı ve koleksiyon, sanatçının uluslararası tanınırlığını artıran bir marka-sanatçı işbirliği olarak hayata geçmişti. Hiromita, Türkiye'de ilk kez Mart ayındaki ARTAnkara Çağdaş Sanat Fuarı'nda sergilendi. Eylül'de Güney Koreli AB Gallery Korea ile Contemporary Istanbul'da özel bir Hiromita seçkisi sergilenecek. Melek Anqi, Hiromita'yı aynı zamanda kişisel sergileriyle de Türk sanatseverlerle buluşturuyor. Melek Anqi Kocasinan'ın popüler kedi karakteri Hiromita, kadın girişimci ve tasarımcı İlknur Kale'nin kurucusu olduğu ve oğlu Alper Türkcan ile birlikte işlettikleri, Ümitköy'ün ve çevre semtlerin sevilen mekanı Üzüm Boutique Cafe'de Haziran ayının başında sergilenmeye başladı. Üzüm Boutique Cafe ev sahipliğinde gerçekleşen sergi, sanat tutkunlarını ve kafe kültürü severleri bir araya getiriyor. Tasarımıyla ve sıcak atmosferiyle fark yaratan Üzüm Boutique Cafe, bir kültür-sanat kafesi olma yolundaki vizyonuyla Hiromita sergisini gerçekleştiriyor. Sergide vahşi ve sevimli kiremit kedisi Hiromita resimleri, izleyenlere farklılıkları kucaklayıp kendin olma cesareti veriyor. Hiromita başlıklı kişisel sergi, semt sakinleri ve ziyaretçiler için Melek Anqi'nin Asya ve Batı kültürlerini ve Tayvan'daki çocukluğunu sentezleyen hayal dünyasına kendilerini kaptırmaları için keyifli bir fırsat sunuyor. Bu serginin ayırt edici yönlerinden biri de semt halkı tarafından sevilen Üzüm Boutique Cafe'de yer alması. Kafenin sahibi İlknur Kale, sergilere ev sahipliği yaparak, herkes için erişilebilirlik ve kapsayıcılık sağlayarak sanat ve günlük yaşam arasındaki uçurumu kapatmayı amaçlıyor. Kafeler, tarih boyunca farklı insan gruplarının bir araya geldiği, topluluk ve bağ kurma duygusunu besleyen değerli sosyal merkezler olmuştur. Bu sergi sayesinde Üzüm Boutique Cafe, bölgede bir sanat-kültür mekanı olma rolünü içten bir şekilde benimsiyor ve ziyaretçileri davetkar ve cana yakın bir atmosferde sanatla iç içe olmaya davet ediyor. Kafeye gelen çocuklardan pek çoğunun gezdikleri ilk resim sergisi olduğunu söylediklerini ve resim yapma konusunda heveslerinin arttığını belirten Melek Anqi, çocuklarla sanat ve yaratıcılık üzerine olan sohbetlerin onu çok mutlu ettiğini paylaştı. Üzüm Boutique Cafe, gerçekleştirdiği Hiromita Sergisi ile hem sanat tutkunlarını hem de kafe kültürü severleri içten bir yolculuğa davet ediyor. Ümitköy'ün kalbinde sanatın, kahvenin, sohbetin ve lezzetli tatlıların keyfini yaşamak için Hiromita Sergisi'ni kaçırmayın. Sergi, 25 Haziran'a kadar Ankara Ümitköy'de Üzüm Boutique Cafe'de ziyaret edilebilir. Melek Anqi Kocasinan, Asya ve Batı kültürünü sentezleyen karışık teknik resimleri ve yarattığı Hiromita karakteriyle tanınan, Türk-Tayvan kökenli çağdaş bir sanatçıdır. Amerika'da Yale Üniversitesi'nde yüksek lisans eğitimini tamamlayan sanatçı, moda tasarımı ve illüstrasyon eğitimi de aldı. Eserleri New York, İstanbul başta olmak üzere, Contemporary Istanbul ve ArtweeksAkaretler de dahil olmak üzere uluslararası düzeyde çeşitli sergi ve fuarlarda sergilendi. Melek Anqi, resme ilgisini çocukken ailesiyle yerleştiği Tayvan'da, Çince yazı karakterlerini resim gibi çizerken keşfetti. Küçük yaşta Asya sanatıyla tanışan sanatçı, renkli anime ve manga karakterlerle dolu Tayvan'ın popüler kültüründen de etkilendi. Çağdaş Asya sanatının dikkat çeken genç temsilcilerinden olan sanatçı, ağırlıklı Türkiye olmak üzere Amerika ve Tayvan arasında çalışmalarını sürdürüyor. Sanatçının çalışmalarına, Robb Report, Artdog Istanbul, Milliyet Sanat, Elle, Art Emperor, Onedio, Anadolu Ajansı, Benzinga, Yahoo Finance, Tayvan Kültür Bakanlığı websitesi, Oggusto, Para Dergisi gibi çeşitli yayınlarda yer verildi. Hiromita, 2022'de ilk kez New York'ta, NowHere Galeri'de sergilenmişti. Sanatçı, 2023 yılının başında, global fintech şirketi CoolBitX için özel bir Hiromita NFT koleksiyonu hazırladı. Koleksiyon, sanatçının uluslararası tanınırlığını artıran bir marka-sanatçı işbirliği olarak hayata geçti. Mart 2023'te ART Ankara Çağdaş Sanat Fuarı'nda Türkiye'de ilk kez sergilenen ve yoğun ilgi gören Hiromita, Mayıs ayında Deppo29 Sanat Galerisi'ndeki yine Hiromita başlıklı kişisel sergiyle başkentlilerle buluşmuştu. Sergi, Haziran ayında Ankara Ümitköy'deki Üzüm Boutique Cafe'ye taşındı. Sanatçı Melek Anqi, Eylül ayında Güney Koreli AB Gallery Korea ile Contemporary Istanbul'da özel bir Hiromita seçkisi sergileyecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/melek-mosso-sarila-sarila-ile-donuyor", "text": "Güçlü yorumu ile büyük bir dinleyici kitlesine sahip olan ünlü sanatçı Melek Mosso, şimdi de yeni teklisi ile hayranlarıyla buluştu. Sony Music etiketiyle yayınlanan Sarıla Sarılanın sözü Melek Mosso'ya, bestesi Kaan Karataş ve Melek Mosso'ya ait. Gölgen Yeter ve Kedi şarkıları ve Vursalar Ölemem, Keklik Gibi yeniden yorumlamalarıyla da ilgiyi üzerine çeken sanatçı, Sarıla Sarılada bu kez farklı bir müzikal lezzet sunuyor. Düzenlemesini Sabi Saltıel'in yaptığı şarkı ile kendine has yorumunu ortaya koyan sanatçı, yine dikkatleri üzerine çekmeyi başaracak. Sanatçı, Sarıla Sarılanın klibinde ise çok renkli bir dünyaya izleyenleri davet ediyor. Yönetmenliğini ve sanat yönetmenliğini Anıl Can'ın üstlendiği klipte görüntü yönetmenliğini ise Eren Yıldız üstleniyor. Bir çiftin sıradan bir gününü anlatan klip, duygularımızın dijital çağa yenik düşüşünü, robotlaşmayı, iletişim eksikliğini konu alıyor. Amerikan rüyası mutlu çift kavramını ti'ye alan klipte, günümüz dejenere ilişkilerine de bir gönderme görüyoruz. Sosyal medya için süslenip hazırlanmış mekanlarda yaşadığımız mutsuzluklar, ilgisizlikler ve kalp kırıklıkları da mizahi bir dille klipte anlatılmaya çalışılmış. Ünlü sanatçı Melek Mosso'nun yeni çalışması 'Sarıla Sarıla' tüm dijital platformlarda ve pop art bir dünyayı yansıtan klibi de sanatçının vevo kanalında yayında!"} {"url": "https://gazetesanat.com/melek-zeynep-bulutun-acik-yapit-adli-yerlestirmesi-public-awardi-kazandi", "text": "Melek Zeynep Bulut'un performatif, deneysel bir mekan kurgusu olan eseri Açık Yapıt, 1-25 Haziran 2023 tarihleri arasında Londra Tasarım Bienali'nde Somerset House'da yer aldı. Londra Tasarım Bienali'nde Türkiye'yi temsil eden, ironik bir anıtı simgeleyen Açık Yapıt, 47 ülke ve çeşitli üniversiteler arasından seçilerek Public Award'ı kazandı. Eşik, dönüşüm metaforlarının etrafında şekillenen, performatif bir mekan, tiyatral bir geçişler sergilemesi olan Açık Yapıt, insanlık tarihi boyunca güç, sınırları belirleme, toplumsal hiyerarşi temsili olan kavramların anlamları üzerine tartışmayı temel alıyor. Tıpkı bir enstrüman gibi çalışan hareketli ve sesli yüzeylerin oluşturduğu soyut kapılar ve dolaşım planı ziyaretçiyle etkileşime geçerek yerleşimin bir parçası haline dönüştürüyor. Algı ve madde üzerinden bir deneyim sunan Açık Yapıt, temellerinikapı, geçiş ve eşik kavramları üzerine kuruyor. Yerleştirme, anıtsal bir diziliş ve büyüklükte öne çıkarken ziyaretçilerin bu deneysel mekana temas etmesi ile dokunulmazlık yerini sessellik ve esneklikliğe devrediyor. Yerleştirme bir diğer taraftan yeni dünyaya dair nazik bir soru işareti bırakan bir oyun alanına davet ediyor. Açık bir karşılamanın temsili olarak kapıların birbiriyle bağlanıp bir duvar ya da koridor oluşturmasından öte yerleştirme bir forma dönüşmekten uzak duruyor. İnsanlık tarihi boyunca yerleşmiş formlar Açık Yapıt üzerinde konuşuyor. Melek Zeynep Bulut'un çalışmaları mimarlık, heykel, psikoloji ve davranış bilimlerinin bir sentezidir. Yapıtlarında soyut ve somut deneyimler, heykel-mekan, mekan-içgüdüsel deneyim analizleri ile işlenir ve yapıtlarını kamusal alana bir temas nesnesi olarak yerleştirir, sahneler yaratır. Görsel algıyı fiziksel ve ruhsal boyutta sorgulatır, bu deneyim yeni dünya, insan ve toplum için bir yeni iletişimdir. 1989 İstanbul, Beyoğlu doğumlu sanatçı, resim ve heykel temelli eğitiminin ardından mimarlık ve tasarım alanında lisans ve yüksek lisans eğitimlerini tamamladı. Halen hem İstanbul hem de Paris'te multidisipliner bir stüdyo olarak üretimlerini sürdürmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/melek-zeynep-bulutun-acik-yapiti-londra-tasarim-bienalinde", "text": "Melek Zeynep Bulut'un performatif, deneysel bir mekan kurgusu olan eseri Açık Yapıt, 1-25 Haziran 2023 tarihleri arasında Londra Tasarım Bienali'nde Somerset House'da yer alacak. Bienalin bu yıl gerçekleşecek dördüncü edisyonunun teması; tasarımı sınırların ötesinde ele alan, yeni uluslararası iş birliği biçimlerini keşfeden ve multidisipliner tasarım aracılığıyla katılımı teşvik eden Küresel Oyun: İşbirliklerini Yeniden Eşlemek olacak. Eşik, dönüşüm metaforlarının etrafında şekillenen, performatif bir mekan, tiyatral bir geçişler sergilemesi olan Açık Yapıt, insanlık tarihi boyunca güç, sınırları belirleme, toplumsal hiyerarşi temsili olan kavramların anlamları üzerine tartışmayı temel alıyor. Tıpkı bir enstrüman gibi çalışan hareketli ve sesli yüzeylerin oluşturduğu soyut kapılar ve dolaşım planı ziyaretçiyle etkileşime geçerek yerleşimin bir parçası haline dönüştürüyor. Algı ve madde üzerinden bir deneyim sunan Açık Yapıt, temellerinikapı, geçiş ve eşik kavramları üzerine kuruyor. Yerleştirme, anıtsal bir diziliş ve büyüklükte öne çıkarken ziyaretçilerin bu deneysel mekana temas etmesi ile dokunulmazlık yerini sessellik ve esneklikliğe devrediyor. Yerleştirme bir diğer taraftan yeni dünyaya dair nazik bir soru işareti bırakan bir oyun alanına davet ediyor. Açık bir karşılamanın temsili olarak kapıların birbiriyle bağlanıp bir duvar ya da koridor oluşturmasından öte yerleştirme bir forma dönüşmekten uzak duruyor. İnsanlık tarihi boyunca yerleşmiş formlar Açık Yapıt üzerinde konuşuyor. Melek Zeynep Bulut'un çalışmaları mimarlık, heykel, psikoloji ve davranış bilimlerinin bir sentezidir. Yapıtlarında soyut ve somut deneyimler, heykel-mekan, mekan-içgüdüsel deneyim analizleri ile işlenir ve yapıtlarını kamusal alana bir temas nesnesi olarak yerleştirir, sahneler yaratır. Görsel algıyı fiziksel ve ruhsal boyutta sorgulatır, bu deneyim yeni dünya, insan ve toplum için bir yeni iletişimdir. 1989 İstanbul, Beyoğlu doğumlu sanatçı, resim ve heykel temelli eğitiminin ardından mimarlık ve tasarım alanında lisans ve yüksek lisans eğitimlerini tamamladı. Halen hem İstanbul hem de Paris'te multidisipliner bir stüdyo olarak üretimlerini sürdürmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/melih-onurun-ikinci-tekligi-kar-etmiyor-muzikseverlerle-bulustu", "text": "Müzisyen Melih Onur, modern bir türkü lezzeti taşıyan ikinci tekliği Kar Etmiyor ile müzikseverlerle buluştu. Söz ve müziği Köksal Ekinci'ye ait olan parça günümüz elektronik altyapısıyla Anadolu'nun eşsiz ruhunu birleştirmeyi hedefliyor. Geçtiğimiz Mayıs ayında ilk teklisiyle müzik dünyasına hızlı bir giriş yapan Melih Onur yeni çalışmasıyla müzikseverlerle buluştu. Söz ve müziği Köksal Ekinci'ye ait olan Kar Etmiyor modern bir türkü lezzeti taşıyor. 80'li yıllarda, radyolarda sıkça duymaya alışık olduğumuz sade ve yalın bir müzikal anlatımla hazırlanan şarkı, günümüzün elektronik altyapısıyla daha da geniş bir dinleyici kitlesine, Anadolu'nun eşsiz ruhuyla ulaşmayı hedefliyor. Sanatçı Melih Onur'un güçlü vokal performansı, Eyüp Hamiş'in yürek yakan kaval tınıları ve İlkay Dinsever düzenlemesi ile dikkat çekiyor. Sinema-TV mezunu olan müzisyen, bu şarkısının klibini de yine kendisi çekti."} {"url": "https://gazetesanat.com/melih-puskulcu-tuvalin-karsisina-gectigimde-bir-imgeyi-gorunur-kilmaya-calistigimda-o-tekil-izlenimlerden-tumel-olana-yani-bir-insan-idesine-ya-da-kavramina-dogru-bir-yolculuk-basliyor", "text": "Melih Püskülcü: Merhaba Elif hanım, Üniversite yıllarından beri bazı teknolojik objelerin çizimlerini ve resimlerini yapmaktaydım. Daha sonra fotoğraf sanatına ilgi duydum ve bu ilgim yaklaşık on yıl devam etti. Fotoğraf yerine sanatsal anlamda resim yapmaya başlamam otuzlu yaşlarımın başlarında gerçekleşti. Paris seyahatlerim sırasında karşılaştığım büyük ustaların, özellikle Cezanne'ın orijinal yapıtlarından çok etkilendim. Kısa bir süre zarfında resim yapmak en büyük amacım oldu ve süratle kendi atölyemi oluşturdum. Büyük bir heyecan ve heves ile başladığım resim çalışmalarım sık sık yaptığım müze ve galeri ziyaretleriyle daha da yoğunluk kazanmaya başladı. Önemli ressamların eserlerini ve hayatlarını incelemenin yanı sıra sanat tarihi, sanat felsefesi ve estetik gibi teorik alanlarda da çalışmalarımı yürüttüm. Bu arada pek çok sanatçı ile ilişkilerim ve dostluklarım oluştu. Türk resminin önemli temsilcilerinden Avni Arbaş'tan gerek İstanbul'da, gerek yaz aylarında Foça'daki uzun beraberliklerimiz sırasında çok şey öğrendiğimi söylemem gerek. O benim için bir okul oldu! Çalışmalarınıza baktığımda ağırlıklı olarak portre çalıştığınızı görüyorum. Ancak geçmişte peyzaj ve ölü doğa konularından da beslendiniz. Sizin sanat hayatınızda peyzaj ve ölü doğa nerededir Bildiğim kadarıyla artık yapmıyorsunuz. Portre, peyzaj ve ölü doğa; Bunlar geleneksel anlamda figüratif resmin temel konuları arasında yer alıyor. Hemen hemen her sanatçının hayatının belli dönemlerinde bunların üçü ile de çalışmaları olmuştur. Peyaj ve ölü doğa birbirine daha yakın alanlardır. Burada objelerin yüzey üzerindeki yerleşiminin dengesi, tonal uyumu, kontrastların oluşumu ve benzeri plastik değerler ile ilgili oyunlar oynar ve estetik içeriği olan bir görsel oluşturmaya çabalarsınız. Bunun aynı zamanda resim sanatının temeline ilişkin çok da eğitici bir yanı vardır. Uzun yıllar bu iki alanda da çalıştım. Ancak bunların yanı sıra yaptığım portre çalışmaları beni zamanla daha çok tatmin etmeye başladı. İnsan yüzlerindeki anlam zenginliğinin peşine düştüm. Yaklaşık son on yıldır bu alandayım. Benim için, bir resmin, tekil bir resmin ön hazırlığı söz konusu değil. Hazırlık dediğimiz şey aslında hep var olan şey; resim ile ilgili düşünce dünyamızın yoğun tutulması! Çağdaş İngiliz resim sanatının önde gelen temsilcilerinden Howard Hodgkin sık sık Hindistan'a gider. Şehirlerin kalabalık meydanlarında bir köşede bir taburede saatlerce oturur ve başka hiç bir şey yapmaksızın etrafı seyreder. Kendisine burada öylece otururken ne yapıldığı sorulduğunda Şu an çalışıyorum cevabını verir. Şehir hatları vapurunda ya da başka bir yerde karşımda oturan bir insanı seyrederken ben de kendimi çalışıyor varsayıyorum. Ama sonuçta tuvalin karşısına geçtiğimde, bir imgeyi görünür kılmaya çalıştığımda o tekil izlenimlerden tümel olana yani bir insan idesine ya da kavramına doğru bir yolculuk başlıyor. Zorlu fakat heyecan verici bir yolculuk! İnsana dair öznel bir bakışın nesneleşmesi, elle tutulur gözle görülür hale getirilmesi ve bu sürecin yaşantılanması harika bir deneyim aynı zamanda. Galeri Selvin'deki 2018 yılı sergimde konu tamamen yüzlerdi. Genel izleyici için benim yüzlerimdeki ortak payda olan endişe duygusu bir tür tedirginlik yaratmış olabilir ancak resim sanatıyla yakınlığı olan deneyimli izleyici ya da kendisi de sanatçı olan izleyicilerden çok olumlu tepkiler aldım ve bundan büyük bir memnuniyet duydum. Evlerimizin sanat eserleri ile süslenmesi elbette çok güzel bir şey. Ancak değerli sanat eserlerinin sadece bir süs nesnesi olmadığını bilmemiz gerekir. İnsanı gündelik olandan başka bir duygusal zemine çekmesini, belli bir derinliğe sahip olmasını, kolay tüketilememesini ve esasen insanı heyecanlandırmasını bekleriz. Bu da o sanat eseriyle bir ilişki kurabilmeye bağlı. Burada da o eserin yapımı sırasında sanatçıya, izlenmesi sırasında da izleyiciye belli bir görev düşüyor. Bir sanat eserinden zevk alabilmek dahi sonuçta belki uzun soluklu bir çabayı gerektirmekte! Savaş, salgın hastalıklar, toplumsal/siyasi/dini baskılar, etnik çatışmalar, gelin bunlara açlığı, fakirliği, işsizliği ve diğer tüm olumsuzlukları ekleyelim; Türümüzün kabaca 150 bin yıllık tarihinde bu olgulardan tümüyle bağışık ne bir tarihsel süreç ne de bir coğrafya söz konusudur. İnsanlık hep bunlarla beraber yaşamak zorunda kalmıştır. Bugün de durum pek farklı değildir. İnsanda süreklilik kazanan bu stresi insan doğasının bir parçası olarak görebiliriz. Heidegger, bizim en temel varoluşsal hal ya da duygumuzun, bu yaşadığımız gerilimin yarattığı endişe olduğunu belirtir. Tabii olarak bu endişenin ya da kaygının en belirgin hale geldiği yer yüzlerimizdir. Bir insana başka bir insanın yüzü kadar çok şey ifade edebilecek bir şey bulmakta güçlük çekeriz. Dolayısıyla kendinize sanatınızda konu olarak insanı ve kaygıyı seçmişseniz insanın en çok anlam taşıyan yeri olan yüzlere odaklanmak doğal olmalıdır. Benim bir diğer ilgi alanım felsefedir. İnsan nedir sorusu ya da insan olmanın anlamı nedir sorusu önemlidir. İnsan doğasının ikili bir yapısı vardır. Bir taraftan fiziki doğanın nedenselliğe tabi determinist alanı içindeki bedensel varoluşumuz, diğer taraftan aklımızı kullandığımız özerk rasyonel failler olarak varoluşumuz. Bir tarafta bir bedene, onun sınırlarına ve gereksinimlerine olan tabiyetimiz ya da bağımlılığımız, diğer tarafta da insanın özgürlük alanı. Bu ikili yapının insanda oluşturduğu gerilimi aşmanın ya da daha doğru bir ifadeyle yumuşatmanın yolu insanın estetik deneyimleri oluyor. Bu estetik deneyimlerin yaşantılanması da bizim şıkkımızda sürdüregeldiğimiz sanatsal faaliyetlerimiz oluyor. Bundan da elbette memnuniyet duyuyoruz. Gelecekteki sanatsal faaliyetlerimin nasıl bir yön çizeceğini şimdiden kestiremiyorum. Yüzler ile ilgili çalışmalarım bir gün doyuma ulaşacak olursa muhtemelen ölü doğa çalışmalarım ağırlık kazanabilir. Amerikan avant-garde sanatının öncü isimlerinden Jim Dine belli bir yaştan sonra evinin bahçesine çekildi ve tüm zamanını bahçesindeki bitkilere, saksılara, köklere, dikenlere ve bahçe makası gibi şeylere yöneltti. Yaptığı desenler ve resimler belki de tüm kariyerinin en iyileriydi! Güncel sanatın VİP üçlüsü malesef hiç ilgimi çekmiyor. Boyalar, fırçalar ve yüzeylere olan ilgimin azalacağını düşünmüyorum. Plastik sanatlarda geleneksel malzeme ve tekniğin kullanımının ömrünü doldurduğu görüşüne katılmıyorum. Elbette yeni malzemelerin, yeni yaratım biçimlerinin, yeni anlayış ve değerlendirmelerin önemini yadsımıyorum ancak anlam ya da anlamlandırma potansiyelini görmek de istiyorum! Son olarak röportaj için teşekkür ederim. Ben de size çok teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/melis-guvenden-yaz-klibi-kum", "text": "Hem dinlendirici hem de harekete geçirici müziğiyle dinleyenlere farklı heyecanlar sunan Kum şarkısı, yönetmen Ali Kalyoncu'nun yaz tonlarındaki dokunuşlarıyla kliplendi. Pastel renklerin sakinlik ve ferahlık kattığı klip, etkileyci ses Melis Güven'in siyah ve sarı renklerindeki kostüm seçimleriyle, her ne kadar karamsarlığa kapılsak da bir noktada güneşin doğacağının umut dolu mesajını veriyor. Kendini arayanların yolculuğunu ekrana yansıtan Kum klibi, bizlere silkinip, hayal kırıkları üzerinde korkusuzca dans etmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Söz ve bestesi güçlü ses Melis Güven'e ait teklinin klip yönetmenliğini Ali Kalyoncu üstlenirken, koreografisi Ekin Bernay'a ait. Çekimlerin Şile'de gerçekleştiği klibin moda editörlüğünü ise Ceyda Kartal üstlendi."} {"url": "https://gazetesanat.com/melis-yelmandan-yeni-single-kollarimda-damgalar", "text": "Indie pop, alternatif R&B, dancehall gibi tarzlardaki parçaları ile bilinen Melis Yelman, yeni single'ı Kollarımda Damgalar'ı yayımladı. 29 Eylül'de yayına giren Kollarımda Damgalar, Melis'in 2023'teki ikinci single'ı. Parçayı YouTube, Spotify, Apple Music gibi dijital platformlarda bulabilirsiniz. 1993 İstanbul doğumlu şarkı yazarı ve müzisyen Melis Yelman, üyesi olduğu çoksesli korolar ile yurt içi ve yurt dışı festivallerinde sahne aldı. 3 single yayımladıktan sonra Haziran 2022'de Yankı adlı albümüne imza attı. Albüm, trip hop Semazen ve techno pop Nergis gibi parçalar ile farklı tarzlara ait şarkılardan oluşuyor. Melis'in aynı albümde söylediği, Sezen Aksu'nun Kibir şarkısı da sevilen yorumlar arasına girdi. YouTube, Spotify, Apple Music, Deezer gibi müzik platformlarında yer alan Melis, İstanbul'dan Ankara'ya, İzmir'den Bolu'ya farklı pek çok kentteki konserleri ile de dinleyicileri ile buluşmaya devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/meltem-cumbula-onur-odulu", "text": "TAKSAV tarafından düzenlenen 8. Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali'nden ünlü oyuncu Meltem Cumbul'a onur ödülü verildi. Yer aldığı tiyatro oyunları, sinema ve dizi filmleri, müzikaller ile kültür sanat dünyasına ismini yazdıran sevilen oyuncu Meltem Cumbul, Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf tarafından düzenlenen 8. Uluslararası İzmir Tiyatro Festivalinde onur ödülüne layık görüldü. Türk sinemasının ve dünya sinemasının önemli yapımlarında aldığı rollerle hafızalarda yer edinen sanatçı, bu yıl 8. kez düzenlenen İzmir Tiyatro Festivali kapsamında verilen onur ödülüne layık görülmekten ötürü büyük bir onur duyduğunu belirterek konuşmasında; Öncelikle Taksav 8. İzmir Uluslararası Tiyatro Festivali'ne çok teşekkür ederim. Bu onur ödülü'nü fikri, vicdanı ve irfanı hür, bol okuyan, araştıran, bilime inanan, kendini hep geliştirmeye çalışan, öğrencilerim için alıyorum. Çok teşekkür ederim. dedi. TAKSAV tarafından düzenlenen 8. Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali'nden ünlü oyuncu Meltem Cumbul'a onur ödülü verildi. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Ressam Adyali, Projelerine Bir Yenisini Daha Ekledi: As Beni - Duygulara Dokunan Enerji: İstanbul'dan Cosmic Crooner Geçti! - Füruzan, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Anma Ödülü'nün Sahibi Oldu - Gazeteci Hakan Özbek ile Uzun Yol, Kısa Hikaye Kitabını Konuştuk"} {"url": "https://gazetesanat.com/meltem-deniz-dogan-ithaki-yayinlari-sofor-mustafa-kitap-inceleme", "text": "İthaki Türkçe'nin Suat Derviş Serisi'nin yirminci kitabı olarak yayımlanan Şoför Mustafa, 1963 1964 yılları arasında tefrika edildiği göz önünde bulundurulduğunda gerek ele aldığı konular gerekse de anlatım tekniği bakımından oldukça çağdaş bir roman. Birçok Türk edebiyatı okurunun Fosforlu Cevriye ile olmasa Emine romanıyla tanıyacağı Suat Derviş, Şoför Mustafa'da da döneminde pay biçilmemiş insanların hikayelerini anlatıyor. Cumhuriyet'le gelişen iki büyük kadın yazar; Halide Edip ve Suat Derviş, her ikisi de edebiyat tarihimize farklı ve önemli noktalardan dokunuyorlar fakat Derviş'in dokunduğu yer biraz daha özel, biraz daha azınlık, biraz daha bireysel kalıyor. Şoför Mustafa, ancak modern zamanlarda kavuşabildiğimiz tarzda, nevi şahsına münhasır, büyük ukdelerle yola çıkan karakterlerin değil, normal zamanlarda sesine kulak vermeyeceğimiz, hayatın akışı içinde bazen karşılaştığımız fakat belki dönüp bir kere daha bakmaya ne zamanımız olan ne de ihtiyaç duyduğumuz kimseleri anlatıyor. Bu kimselere modern edebiyattan alışkınız. Büyük kahramanlıklar yapan, devleşmiş isimler değiller ve onların, ekmeğin aslanın ağzında olduğu dönemlerde hayatta kalma mücadelelerini de birçok kez dinledik fakat belki de onlara, hiç bu açıdan, tüm sıradan gerçeklikleriyle bakmamıştık. Romana ismini veren Mustafa karakterini izleyecekmişiz gibi açılıyor hikaye. Eski İstanbul'un, hala az çok benzer nitelikler taşıyan semtlerinde, hala az çok benzerlikler gösteren bir meslekle meşgul olduğunu dinliyoruz. Hayatı nasıl, neleri istiyor, neleri istemiyor, kavgası neyden kaynaklı; bunları öğreniyoruz. Sonra, romanın evirildiği yerde görüyoruz ki bu, ilk bakışta Mustafa'nın hikayesi gibi görünse de başkahramanımız, Mustafa değil. Suat Derviş'in, artık geride bıraktığımızı düşündüğümüz hikayelere kattığı yorum -onu çağdaşlaştıran asıl unsur- burada devreye giriyor. Mustafa'yı henüz tanımaya başlarken, birden, diğer karakterleri, kendi bağlamlarında dinlerken buluyoruz kendimizi. Suat Derviş'in karakterleri, günümüzde rastladığımızda övgüler yağdırdığımız o karakterlere benziyor: Siyah yahut beyaz değiller, gri alanlarda geziyorlar. Hepsinin, bir diğeri için siyah ya da beyaz gözükse de aslını, hikayenin tüm tarafları dinlendiğinde bulduğumuz anlamları var. Bir tanesi hakkında kesin bir hüküm vermeye kalktığınız anda, diğer köşeden bir başka yargı yetişiyor. Bu kısımlarda yazarın müdahalesini hissediyorsunuz. Yazar sizi, o karakterle ilgili ne düşüneceğinizden, neden böyle düşünmemeniz gerektiğine kadar, her aşamada yönlendiriyor. Aklınıza gelen soruların cevapları bir sonraki cümlede mutlaka veriliyor ve tanıştığınız her karakterin, her davranışının nedeni size sunuluyor. Tüm bunlar bir anlamda, yazarın karakterleri için bahaneler bulması, onlar için savaşması ve onlar adına konuşması demek: Hayal gücünüze, Yerinde olsam ne yapardım, demelerinize ve bu süreçten kaynağını alan empatinize yer yok. Diğer yandan romanın anlatım tekniği, bu denli kısıtlayıcı değil. Şoför Mustafa ile açtığımız hikayeye, eşi Munise ile devam ediyor; ondan sonra Mustafa'nın kardeşi Melek'e ve Melek'in düğümünü çözecek olan Zerrin'e geçiyoruz. Bu geçişler bazen insanın dikkatini dağıtacak kadar keskin bazen de birbirini tamamlayacak şekilde uyumlu nitelikteler. Romanın bugünlerde, artık geride bıraktığımızı düşündüğümüz olay örgüsüne kattığı değer bu yüzden anlattıklarından daha ziyade kullandığı anlatım tekniğiyle bağlantılı. Üçüncü ve hem okurun hem de karakterlerin dışında kalıp da her şeyi bilen bir anlatıcıdan dinlediğimiz hikayelerde, eğer doğrusal bir anlatımın içerisinde değilsek, merakı sürdürmek zordur. Karakterin henüz öğrenmediği pek çok şeyi bilirsiniz, olayların nereye bağlanacağı ile ilgili de bir fikriniz olmuştur. Şoför Mustafa'da tek tek, karakterlerin geçmişiyle ilgili muallakta kalan boşluklarımız olsa da romanın başından itibaren, bu hikayenin ne ile ilgili olduğunu biliyoruz. Başkarakter Mustafa'nın çevresindeki, iletişime geçtiği insanlarla olan son durumundan haberdarız. Fakat bir şekilde, ne olduğuyla değil de nasıl olduğuyla daha çok ilgileniyoruz. Roman bunu, okuruna ipuçlarını takip etmesi gereken çeşitli gizemler oluşturup, sonraki sayfalarda neler olacağını da bir şok unsuruna dönüştürmeden aktarabilmeyi başarıyor. Tıpkı yıllar öncesinde kalmış bir hatıranızı düşündüğünüzdeki gibi, zihninizin uzun dönemli hafızasından çıkartıp önünüze bir anda getirdiği anıları, zamanı ve yeri gelince sunuyor Suat Derviş; ne sündürüyor anlatımını ne de sizi gereğinden fazla uçurumun kenarında bırakıyor. Şoför Mustafa, anlattığı hikayenin tabiatı gereği, bugünden bakıldığında daha önceden dinlemediğiniz yahut bir şekilde içerisinde bulunmadığınız hikayeler vaat etmiyor size. Suat Derviş'in farklı medyalarda uyarlanan eserleri gibi, mesela hüzünlü bir Yeşilçam filminde rast geleceğinizi tahmin ettiğiniz bir hikaye bu. Arkasında bin yıllık mazinin bulunduğu bir şehrin kalabalığında kaybolan bireyler, birisi kökten değişim getiren iki büyük savaştan yeni çıkmış bir toplumun, büyük resimde unutulan halkından birkaçının yaşama tutunma çabası; süregelen düzenin gelenekleri ve yenilikleri, bütün bu çabanın ortasında dünyanın en eski mesleğini icra eden hayat kadınlarının iç burkan geçmişleri ve temelinde, her sabah uyanıp yeniden 'merhaba', dediğiniz bu coğrafyanın kalıntılarını soluyorsunuz romanda. Hiçbiri, her ne kadar tanıdık gelseler de gözünüze parmak sokmak amacında değiller. Tanıdıklığın getirdiği nostalji hissini aştığınızda elinizde, o nostaljinin içerisinde dahi, Derviş'in cesaretiyle adı anılmayanların sesi kalıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/memento-istanbul-hristoff-aile-arsivi-sergisi-acildi", "text": "Temelini üç nesil sanatçı bir ailenin yıllar içinde biriktirdiği fotoğraflar, resimler, kişisel eşyalar ve objelerden alan Memento İstanbul: Hristoff Aile Arşivi sergisi Yapı Kredi Kültür Sanat'ta açıldı. Bir ailenin olduğu kadar, bir şehrin de tarihine mercek tutan Memento İstanbul: Hristoff Aile Arşivi, 31 Mart 7 Ağustos 2022 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek. Biriktirdiğimiz ve kıymet verdiğimiz objeler, zevk ve ilgi alanlarımızı, tarihimizi ve var oluşumuzu belirlerken; aile mirasımızın ve hikayelerimizin anlatılmasına da aracılık ederler. Maddi ve manevi olarak bizler için değerli olan bu hatıralar, aynı zamanda burada olduğumuzun da kanıtlarıdır. Üç nesil sanatçı bir ailenin yıllar içinde biriktirdiği fotoğraflar, resimler, kişisel eşyalar ve objelerden yola çıkan Memento İstanbul: Hristoff Aile Arşivi sergisi, bir ailenin olduğu kadar bir şehrin de tarihine ışık tutuyor. Küratörlüğünü Peter Hristoff, Elif Erdoğan, Yeşim Demir Pröhl'ün üstlendiği sergide Hristoff Aile Arşivi'nden derlenen objelere Pera Müzesi, Rahmi Koç Müzesi, Yapı Kredi, Nur ve Selçuk Altun, Ömer M. Koç, Emel ve Bülent Korman ile Ayşegül ve Ömer Özyürek koleksiyonlarından alınan resimler eşlik ediyor. 31 Mart 7 Ağustos 2022 tarihleri arasında Yapı Kredi Kültür Sanat'ın Galatasaray'daki binasının ikinci ve üçüncü katlarında ziyaret edilebilecek olan sergide arşiv malzemeleri eşliğinde Hristoff Ailesi'nin hikayesi ve dostları olan sanatçıların eserleri bulunuyor. Ailenin erken Cumhuriyet yılları sanat ortamıyla bağlarının anlatıldığı bu bölümde Aliye Berger, Ali Sami Boyar, İbrahim Çallı, Hayri Çizel, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Zeki Faik İzer, Zeki Kocamemi ve Şerif Renkgörür'ün eserleri görülebilecek. Sonraki kısımda ise Peter Hristoff'un İstanbul'dan ilham alarak ürettiği işler var. Sergi süresince Yapı Kredi Kültür Sanat'ın Galatasaray'daki merkezinde ve sosyal medya platformlarında konuşmalar, söyleşiler, atölyeler, dinletiler, performanslar ile şehir turlarını da kapsayan etkinlikler düzenlenecek. Serginin ayrıca Yapı Kredi Yayınları tarafından hazırlanan Türkçe-İngilizce bir kataloğu da var. Memento İstanbul: Hristoff Aile Arşivi, Raffles İstanbul, Can Carpet, Jotun ve New York School of Visual Arts desteğiyle hazırlandı. Hristoff Aile Arşivi'nin temelleri 1923 yılında Bulgaristan'dan İstanbul'a gelen Peter Dimiter Hristoff'un 1920-30'lu yılların İstanbulu'nu belgeleyen fotoğraflarıyla atıldı. Cumhuriyet'in ilk yıllarının sanat ortamının tam merkezinde yer alan Peter Dimiter'in başlattığı bu biriktirme, oğlu Dimiter ve torunu Peter tarafından da devam ettirildi. Arşivde yer alan kartpostal, resim, efemera ve fotoğraflar bir ailenin köklerini saldığı şehirle olan nostalji ve duygusallıkla harmanlanmış hikayesini anlatıyor. Resim ve baskı çalışmalarıyla tanınan sanatçıların yer aldığı Hristoff Ailesi'nin buluştukları nokta hep İstanbul olmuş. Ailenin üç kuşak sanatçısı, eserlerini İstanbul'un tarihinden, kültüründen ve insanından etkilenerek üretmişlerdir."} {"url": "https://gazetesanat.com/menderes-doneminde-islam-egitim-ve-ideal-turkun-olusumu", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Bursiyer Konuşmaları dizisine Sinan Ekim'in 'Yeni Bir Türklüğe Doğru?: Başbakan Adnan Menderes Döneminde İslam, Eğitim ve İdeal Türkün Oluşumu' başlıklı sunumu ile devam ediyor. Dini unsurların tekrar gündeme geldiği Menderes döneminde eğitimin aktarmayı hedeflediği norm ve değerleri konu alan çevrimiçi konuşma, 21 Ekim Çarşamba günü Zoom uygulaması üzerinden izlenebilir. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü 2019 yılı sonunda başlattığı Bursiyer Konuşumaları'na kaldığı yerden devam ediyor. Farklı konuların yeni yaklaşımlarla ele alındığı etkinlik dizisinde, akademik çalışmalarıyla burs kazanan araştırmacılar incelemelerini daha geniş kitlelere ulaştırma fırsatı buluyor. London School of Economics Uluslararası Tarih Bölümü'nde doktora öğrencisi olan Sinan Ekim'in katılımıyla gerçekleşecek dördüncü konuşmada, Demokrat Parti'nin seçimleri kazanmasının ardından pek çok dini unsurun tekrar sahneye çıkması ve 'ideal Türk' kavramının atfedildiği değerler bütünü mercek altına alınacak. Cumhuriyet'in kuruluşundan bugüne ülkenin ulusal söylemi iki Türklük kavrayışı etrafında şekilleniyor. Bunlardan ilki Türkiye'yi seküler bir ülke olarak görürken, diğeri ülkenin dini temeller üzerinde yükseldiği görüşünü savunuyor. Sinan Ekim bu çekişmelerin ortaya çıktığı süreçte, 1950 yılında Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti 'nin iktidara gelmesiyle yaşanan gelişmeleri incelerken, ulusal kimliğin konumlandırılmasında karşı karşıya kalınan sorunlara da derinlemesine bir bakış açısı sunuyor. Bu yıllarda dini unsurların çokça gündemde olmasının etkilerine değinen konuşmacı, iktidarın din yoluyla ulusal kimliği İslami bir temelde yeniden şekillendirmeye mi çalıştığı, 'ideal Türk' kavramının dayandırıldığı erdemler kümesinde dinin ne kadarlık bir dilime sahip olduğu gibi sorulara yanıt arıyor. Analiz aracı olarak eğitimi kullanan Sinan Ekim, 1950 ve 1960 yılları arasında basılan ilköğretim tarih kitapları üzerinden DP'nin eğitim politikalarına mercek tutarken, dinle ilişkilendirilen unsurlar etrafında değişen pedagojik söylemi ele alıyor. Yeni Bir Türklüğe Doğru?: Başbakan Adnan Menderes Döneminde İslam, Eğitim ve İdeal Türkün Oluşumu başlıklı konuşma, 21 Ekim 2020 Çarşamba günü saat 18.00'de Zoom uygulaması üzerinden izlenebilir. Etkinlik dili İngilizce olup katılımcı sayısı sınırlıdır. Zoom uygulaması üzerinden gerçekleştirilecek etkinliğe İstanbul Araştırmaları Enstitüsü web sitesindeki rezervasyon formunu doldurarak kayıt olabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/merdiven-alti-sanat-elestirisi", "text": "Eleştiri derin bir kültür ile analiz ve sentez becerisi gerektirir. Ele alacağı işi eleştirecek kişinin bir dayanak noktası olur ve buna binaen işi yorumlar. Eleştirinin objektif olması adına da eleştirmen duygusal davranmaktan ya da kendini baz almaktan ziyade objeye ve objenin tarihsel diyalektiğine bakar. Bu yazımın başlığını seçerken, bir işin sahte olduğunu belirtmek için kullanılan merdiven altı tabirini kullandım. Son bir haftadır işi gücü bırakmış Türkiye'de sanat eleştirisi başlığı altında farklı kaynaklardan tarama yapıyorum. Gördüğüm şey şu ki bir yapı inşa etmekten ziyade batı geleneklerini iyi ezberlemiş olduğundan gözü başka bir şey göremeyen ya da yereli öteki bir dil kullanarak cılız sesle direten kişilerle, ayağı yere basmayan, laf salatası şeylerle dolu. Sanırım buralarda henüz kimse tam olarak global dünyanın geride kaldığını, yerel-evrensel çelişkisinin artık fazla bir anlam ifede etmediğini, interaktif bir dünyada yaşadığımızı ve bu yeni yapının her türlü sınırı zorladığını fark etmiş değil. Miami'deki fuarda duvara bantlanan muz bunun dan etkisiydi artık. İyi ya da kötü sanat dünyasını baya şok etti; ama benim konum bu değil. Muz olayından sonra İstanbul Hilton'da bir fuarda yine biri duvara muz falan yapıştırmıştı."} {"url": "https://gazetesanat.com/mesafenin-siddeti", "text": "Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler, Dokunma Dersleri, Peruk Gibi Hüzünlü, Bir Nedene Sunuldum ile günümüz öykücülüğünün en çok sevilen yazarları arasına giren Yalçın Tosun, 5 yıl aradan sonra, 5. öykü kitabı Mesafenin Şiddeti ile tekrar bizlerle. Aileyi, çocukluğu, anne ve babayı, evliliği, hep o kırılgan bakışla, hep bir ergen uyanışıyla ince ince işleyen, doyurucu öykülerden oluşmakta Mesafenin Şiddeti. Yazar Yalçın Tosun, mahremin çeperinde özgürce devinen duyuşları, düşünüşleri, düşleri, beklentileri anlatıyor. Gönlün kırıldığı yeri, zihnin sarsıldığı noktayı, hangi mesafeden olursa olsun şiddetin göründüğü aralıkları yakalarken anlatıcılığını giderek uçlara taşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/mesgul-sehir-isgal-istanbulunda-siyaset-ve-gundelik-hayat-1918-1923", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü 2023'e, Cumhuriyet öncesi İstanbul'un işgal yıllarını mercek altına alan bir sergiyle giriyor. Cumhuriyet'in 100. yılında ziyarete açılan Meşgul Şehir: İşgal İstanbul'unda Siyaset ve Gündelik Hayat, 1918 1923 başlıklı sergi, İstanbul tarihinin en sıra dışı ve çalkantılı dönemlerinden birini zengin bir arşiv çalışmasıyla gözler önüne seriyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün yeni sergisi, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından İngiliz, Fransız ve İtalyan orduları tarafından işgale uğrayan İstanbul'u yazılı ve görsel arşivlerin ışığında izleyiciye aktarıyor. Kasım 1918 Ekim 1923 arasında süren işgal; sergide, askeri, sosyal ve kültürel boyutlarıyla ele alınıyor. Meşgul Şehir: İşgal İstanbul'unda Siyaset ve Gündelik Hayat, 1918 1923 başlıklı sergi, Daniel-Joseph MacArthur-Seal ve Gizem Tongo'nun küratörlüğünde, uluslararası bir danışma kuruluyla birlikte hazırlandı. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü arşivinin yanı sıra Türkiye, Fransa, İngiltere, Yunanistan, Ermenistan ve Rusya'daki çeşitli kütüphane, arşiv ve koleksiyonlardan seçilmiş, birçoğu ilk kez sergilenecek belgeler arasında, resmi yazışmalardan resimlere, film ve fotoğraflara, bir dizi yazılı ve görsel malzeme yer alıyor. İtilaf devletlerinin İstanbul'dan ayrılışının ve Türk ordusunun şehre girişinin 100. yılı, kelimenin her anlamıyla meşgul bir şehri tanımlayan ama çoğu zaman unutulmuş olan bireylere, olaylara ve hareketlere yeniden bakmak için önemli bir fırsat sunuyor. Meşgul Şehir, işgal yılları boyunca yalnızca siyasal anlamda değil, toplumsal ve kültürel anlamda da sürekli bir hareketlilik halinde olan İstanbul'a ayna tutuyor. İstanbul o yıllarda kelimenin her anlamıyla meşgul bir şehirdi. Kimin kentte kalacağı ve kenti kimin yöneteceği söylenti ve spekülasyon konularıydı ve bunlar İtilaf devletleri başkanlarının, birbirini izleyen Osmanlı kabinelerinin ve Ankara Hükümeti'nin çelişen beyanlarıyla daha da şiddetleniyordu. Şehrin sakinleri, şiddeti ve işgali protesto eden kitlesel eylemlere; daha iyi ücret ve koşullara erişmek umuduyla yapılan ve tramvay, vapur, havagazı hizmetlerini felç eden grevlere; savaş suçu işlemekle, yahut da İtilaf devletlerine veya padişaha karşı gelmekle suçlanan subay ve görevlilerin evine yapılan seher vakti baskınlarına; kahvehane müdavimlerinin silah ve yasak neşriyat nedeniyle aranma ve tutuklanmasına; İtilaf devletlerinin askerleriyle siviller arasında barlarda ve genelevlerde kopan kavgalara; silahlı çetelerce işlenen cinayetlere, linçlere ve adam kaçırmalara tanık oluyor veya katılıyordu. Bu çalkantının ortasında insanlar hayatlarını ve başkalarınınkini iyileştirmek için çabalamaya devam ediyordu. Okullar, kurumlar ve cemaat dernekleri kuruluyor; muhtelif yetenekli kişilerin ve hamilerin katkılarıyla konserler ve sergiler düzenleniyor; yeni siyasal, edebi ve sanatsal fikirler canlı basın ve yayın hayatının sayfalarını renklendiriyor; hayır kurumları mültecilere, savaş malullerine, yetimlere ve kentin yoksullarına destek olmak için para topluyordu. İşgal döneminde İstanbul'un demografisi, Balkanlar'dan Ortadoğu'ya dünyanın çatışmalı coğrafyalardan gelip İstanbul'a sığınan mülteci, göçmen, esir ve işçilerle katmerlenerek baştan aşağı değişti. Birinci Dünya Savaşı'nda hayatını kaybeden 500 bin Osmanlı askerinin yanı sıra siviller de öldürülmüş; nüfusun önemli bir kısmı ise hastalık ve açlık gibi zor koşullar nedeniyle hayatını kaybetmişti. Öte yandan İstanbul cepheden, esaretten veya sürgünden dönenlerin sığınacakları bir liman olmuştu. Yabancı basın temsilcileri şehrin sokaklarında hasarlı ve yaralı bedenleriyle dolaşan askerlerin görüntülerini yürek parçalayıcı olarak niteliyordu. Yardım dernekleri çaresiz insanlar için hummalı biçimde çalışıyordu. İstanbul'a ulaşan en savunmasız kafileler ise yetim çocuklardan oluşuyordu. İşçi hareketleri açısından tarihin her döneminde merkez olan İstanbul, bu anlamda işgal yıllarında da hareketliydi. Meşgul Şehir sergisi, dönemin öne çıkan siyasi oluşumu Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın liderliğinde işgal İstanbul'unda işçi örgütlenmelerinin seyrini izleyerek önemli belgeleri ziyaretçilere sunuyor. Birinci Dünya Savaşı ve devamında süregiden çatışmalar, kentin ekonomik anlamda yıkımına yol açtı. Ekonomik istikrarsızlık ve enflasyonun ezdiği kitlelerin iki yakayı bir araya getirmesi imkansızdı. İşgal yıllarında kentin çeşitli noktalarında çıkan yangınlar binlerce İstanbulluyu evsiz bırakmıştı. Azalan konut sayısı, göçmenler ve sığınmacılarla artan nüfusun barınma talebi, İstanbul'da yaşam maliyetini dünya ortalamalarının üstüne çıkartmıştı. 1920'lerde tüm dünyayı sarsan İspanyol Gribi başta olmak üzere, olağanüstü nüfus hareketliliği nedeniyle oraya çıkan tifo, tifüs, verem, kolera gibi salgın hastalıkların yanı sıra cinsel yolla bulaşan hastalıklar da hem kent otoritelerini hem de işgal güçlerini endişelendiriyordu. İstanbul'un müzikal eğlence sektörü askerlerin ve aralarında birçok müzisyenin ve önemli hamilerin de bulunduğu mültecilerin gelişiyle canlanmıştı. Klasik müzik İtilaf devletlerinin ve Osmanlıların hamiliğinde serpilip gelişiyor; Taksim Meydanı'nda kurulan Maxim gibi kulüplerde caz ve yeni müzik türleri çalınıyordu. Bu yıllar, Darültalim-i Musiki, Darülelhan, Bahriye Musiki Mektebi ve Darülbedayi'nin müzik bölümü gibi ateşkes öncesinde kurulmuş okullardan müzisyenleri bir araya getiren Şark Musiki Cemiyeti'nin ortaya çıkmasıyla alaturka müzik alanında da önemli gelişmelere sahne oldu. Resim alanında ise yerli ve göçmen sanatçılar icraları ve öğretimleriyle İstanbul'un sanat dünyasına ciddi katkılarda bulundu. Geleneksel konular çoğu ressamı meşgul etmeye devam etse de birçok sanatçı kentin yaşadığı dönüşümle etkileşime girdi. Mehmed Ruhi, Karelin Mitritch ve Georgios Theotokas çalışmalarında müttefik askerlerini betimlerken, Ermeni sanatçıların ortaya koyduğu birçok sanat eserinin konusu mülteciler ve yetimlerdi. Taksim Stadyumu'nda gerçekleştirilen olimpik etkinlik, Maslak'ta kurulan tilki avı kulübü, Kilyos ve Yeniköy'de düzenlenen yaz spor kampları, İtilaf devleti askerlerinin kentteki varlığının da yaygınlaşmasını tetiklediği spor dallarında müsabakalar, işgal İstanbul'unun bilinmedik öteki yüzünü gösteriyordu. Öte yandan, Birinci Dünya Savaşı'nın eğitim hayatında bıraktığı yıkıcı etki işgal döneminde de sürüyor; İmparatorluk şehrinde savaş zamanı Osmanlı'nın müttefikleri tarafından kurulan okullar kapatılıyor; bir bölümüne ise el konularak hastane ve kışlaya dönüştürülüyordu. Meşgul Şehir: İşgal İstanbul'unda Siyaset ve Gündelik Hayat, 1918 1923 sergisi, neredeyse beş yıl işgal altında kalan bir imparatorluk başkentinin askeri, sosyal ve kültürel boyutlarıyla yaşadığı tüm bu travmalara ve köklü dönüşümlere yeniden bakmak ve yorumlamak adına önemli bir fırsat sunuyor. Sergi, 11 Ocak 26 Aralık 2023 tarihleri arasında Beyoğlu, Tepebaşı'ndaki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde ziyarete açık olacak. Meşgul Şehir sergisi, işgalin farklı yönlerini ele alan akademik yazıların derlendiği özel bir dosyaya da vesile oldu. Sergi küratörleri Daniel-Joseph MacArthur-Seal ile Gizem Tongo'nun editörlüğünde hazırlanan dosyaya, Enstitü'nün akademik yayını YILLIK: Annual of Istanbul Studies'in geçtiğimiz günlerde yayımlanan 4. sayısından ulaşılabilir. Beyoğlu Tepebaşı'ndaki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü sergi salonu pazar günleri hariç haftanın her günü 10.00 19.00 saatleri arasında gezilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/meslekleri-ogreniyorum-serisi-5-kitap-dalgic", "text": "inceleyen çocuklar dalgıç nedir, ne iş yapar gibi sorularla bu mesleği eğlenerek keşfediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/messa-da-requiem-kadikoy-sureyya-opera-sahnesinde", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi, Giuseppe Verdi'nin bestesi, Messa da Requiemi 9-10 Kasım 2019 tarihlerinde Kadıköy Süreyya Operası Sahnesinde seslendirecek. İlk defa 1874 yılında Milano'daki San Marco Kilisesi'nde seslendirilen Requiem, Verdi'nin en önemli ve büyük yankı uyandıran non-operatik çalışması olarak literatürde yerini almıştır. Requiem Mass olarak da adlandırılan Requiem, İtalya'nın önemli ismi, oyun yazarı ve şair Alessandro Manzoni'nin ölümünün ardından tüm ülke yas tutmuştu ve Verdi de bu kaybın ardından ağıt olarak Messa da Requiemi bestelemişti. En çok seslendirilen ve en tanınmış koral eserlerden biri olma unvanına sahip olan eserin seslendirileceği konserin orkestra şefi sayın Zdravko Lazarov, koro şefi ise sayın Volkan Akkoç. Solistler; Soprano Perihan Artan Evren Ekşi, Mezzosoprano Aylin Ateş -Barbora Hitay, Tenor Bülent Külekçi Aydın Uştuk ve Bas Suat Arıkan değişimli sahnede olacaklar. Eser, 9 Kasım 2019 Cumartesi ve 10 Kasım 2019 Pazar günü saat: 16.00'da Kadıköy Süreyya Operası sahnesinde seyircileri ile buluşacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/metafizik-resimde-dis-dus-mekan-giorgio-de-chirico", "text": "Giorgio de Chirico, 20. yüzyılın en önemli İtalyan ressamlarından biri olarak kabul edilmekle birlikte, başta sürrealist sanatçılar olmak üzere pek çok sanatçıyı etkilemiştir. 1917 yılında bir araya geldiği Carlo Carra ile metafizik resim akımını meydana getiren Chirico, düş ve bilinçaltı yansımalarını taşıyan, Birinci Dünya Savaşı'nın getirdiği yalnızlık ve huzursuzluk ortamının etkilerini gerçeküstü bir üslupla betimlemeye çalışan bu sanat akımına dair önemli eserler ortaya koymuştur. Akımın öncülerinden Chirico'nun metafizik resmi, gündelik gerçekliği mitolojiyle birleştirerek; açıklanamayan, nostaljik, gergin beklenti ve yabancılaşma yüklü bir ruh halini yansıtan yeni bir resim anlayışı oluşturmuştur. Almanya'da aldığı eğitim Almanların karamsar dünya görüşünün resmine yansımasına sebep olurken, kullandığı temel düşünce ve temaların oluşumunda ise Arthur Schopenhauer ve Friedrich Nietzsche felsefesi etkili olmuştur. Bu sebepledir ki yokluk ve boşluk kavramları resimlerinde yoğun olarak hissedilmektedir. Ayrıca resimleri doğduğu yer olan Yunanistan'ın mitolojisinden izler taşımaktadır. Chirico'nun metafizik resimlerinin başlıca teması bilinç olmakla birlikte, resimleri bazen ürkünç, sessiz, melankolik ve çoğu zaman esrarengiz bir hava barındırmaktadırlar. Chirico resimlerinde genel olarak kimsesizlik ve boşluk görüntüleri yaratmıştır fakat bu resimler paradoksal olarak aynı zamanda güç ve özgürlük gibi duygular da ifade etmektedirler. Resimde kullanılan nesnelerin metafor ve çağrışımı yoluyla da bu duygu yoğunluğu güçlendirilmiştir. Betim repertuvarı klasik heykeller, İtalya meydanları, boş pasajlar, tekinsiz ve dramatik gölgeler, kuleler, antik çağlardan gelen mimari ögeler, vitrin mankenleri, geometrik objeler, ufukta ilerleyen kara trenler ve yaşamdan rastgele seçilmiş nesnelerden oluşurken ortaya alışılmışın dışında, rüya mekanlar çıkmaktadır. Mekanı çevreleyen, üstünü örten gökyüzünün çoğu zaman tekinsiz tonda yeşil oluşu, yaşadığımız bu dünyadan çok daha başka bir yerlerde olduğumuz hissini kuvvetlendiren unsurlardandır. Oluşturulan bu mekanlardaki fon ve form ilişkisi veya çelişkisi, izleyiciye tedirgin, kararsız hissettirmekle birlikte izleyiciyi bir gizem ve düş dünyasına çağırmaktadır. Düş ve bilinç, geçmiş, şimdiki zaman ve bazen de bir kehanet unsuru gibi duran gelecek zaman, aynı mekan kurgusu içinde sonsuz bir ahenkle bulunmaktadırlar. Resimlerinde perspektifi, mantıksız ve çelişkili bir biçimde kullanan Chirico, yarattığı farklı ufuk düzlemleri dolayısıyla görünürde sonsuzmuş izlenimi yaratan boşluklarla geleneksel görme alışkanlıklarını bozarak resmi izleyen kişinin algısını büyülemektedir. Chirico'nun yarattğı mekanlarda, yatay veya dikey düzlemde, art alanda veya ön planda, önemli veya önemsiz görünen her unsur ve nesne ağırlığını ve varlığı tek tek hissettirecek bir geometrik düzende karşımıza çıkmaktadır. Tüm bu nesneler sanki her an kaybolup gidecek büyülü bir dünyaya aitmiş gibi durmaktadırlar. Ama bir yandan da fantazyasını öyle inandırıcı bir biçimde sunmaktadır ki bu dünyanın her bir nesnesi şiirsel bir ebediyete sahipmiş gibi gelmektedir. Chirico, gördüklerinin ardında yatan gizemi, bilinçaltını ve bilincini, hayallerini, fantezilerini, korku, hüzün, sevinç ve umutlarını sakladığı o iç dünyasının keşfini rüya mekanlarda resmetmiş, bu resimler de bizim o yolculuğa iştirak biletlerimiz olmuştur."} {"url": "https://gazetesanat.com/metanin-turkiyedeki-ilk-vr-sergisi-ziyaretcileriyle-bulustu", "text": "Anadolu'nun 4 Mevsimi Fotoğraf Yarışması'nın kazanan fotoğraflarından oluşan ve Meta Türkiye tarafından hayata geçirilen VR sergisi hafta sonu açıldı. Sergi, 2-22 Nisan tarihleri arasında Müze Gazhane içerisinde bulunan İklim Müzesi'nde ziyaret edilebilecek. Meta Türkiye'nin FOTON ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştirak şirketi Kültür AŞ iş birliği ile hayata geçirdiği Anadolu'nun 4 Mevsimi Fotoğraf Yarışması'nda kısa listeye alınan fotoğraflar, 2-22 Nisan tarihleri arasında Meta Türkiye'nin ilk VR sergisinde ziyaretçileriyle buluşuyor. Müze Gazhane içerisinde bulunan İklim Müzesi içerisinde konumlandırılacak VR sergisi, ziyaretçilerine metaverse deneyimine yeni bir adım atma imkanı sunuyor. Ziyaretçiler, yarışmanın kategorileri olan İlkbahar, Yaz, Sonbahar ve Kış temalı sanal alanlarda, sergiyi VR gözlükleriyle gezebilecek. Buna ek olarak sergide yer alan fotoğraflar, İstanbul Kitapçısı Karaköy, Kadıköy ve Mecidiyeköy şubelerinde de ücretsiz olarak ziyarete açık olacak. Bu seneki teması Çevre Kirliliği ve İklim Değişikliğinin Anadolu'daki Yansımaları olan yarışmanın sonucunda kazanan fotoğraflar 3 milyondan fazla takipçiye sahip olan Facebook Türkiye sayfasının kapak fotoğrafı olmaya hak kazandı. Fotoğraflarla çevre kirliliğinin ve iklim değişikliğinin Türkiye üzerindeki etkilerine dikkat çekmeyi amaçlayan yarışmanın jürisinde ise İBB Kültür A. Ş. Genel Müdürü Murat Abbas ve Fotoğraf Editörü Mesude Bülbül, Fotoğrafçı Sami Uçan, Foto Muhabiri Cem Kıvırcık, Fotoğrafçı Tanın Helvacı gibi fotoğrafçılık alanında tanınmış isimler yer almıştı. Meta Türkiye'nin ilk VR sergisi olmasıyla dikkat çekecek sergiye Müze Gazhane web sitesinde yer alan randevu sistemi üzerinden ücretsiz kayıt yaptırabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/metin-altiok-siir-odulunu-kazanan-sair-aciklandi", "text": "Şair Metin Altıok'un anısına Kırmızı Kedi Yayınevi'nin Zeynep Altıok'la birlikte düzenlediği; seçici jürisinde Ali Cengizkan, Doğan Hızlan, Eray Canberk, Haydar Ergülen, Hilmi Yavuz, Salih Bolat ve Şükrü Erbaş'ın bulunduğu yarışmanın ödülü Kendinin Ağacı kitabı ile Seyyidhan Kömürcü'ye verildi. Ödülün takdim edileceği yer ve zaman daha sonra açıklanacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/metin-onderoglunun-yeni-sarkisi-ama-sen-cikti", "text": "Doğaçlama bir şekilde çıkan şarkının son halini alması yaklaşık 6 ay sürdü. Önceki çalışmalarında olduğu gibi yine şarkının söz, müzik ve düzenlemesi Metin Önderoğlu'na ait. Kayıtlarda Akustik ve Elektrik Gitarlar ve Perküsyonlar Metin Önderoğlu imzası taşıyor. Mix ve Mastering ise Deniz Perhan'a ait. 2002 yılında başladığı müzik serüvenine hiç ara vermeden devam eden sanatçı, 2014 yılında üzerinde uzun yıllar çalıştığı One Man Band projesini hayata geçirdi. Toplamda 13 enstrümanı aynı anda çaldığı projesinde, 8 farklı dilde şarkılar söyleyerek ülkenin dört bir yanında canlı performanslar sergileyen Metin Önderoğlu, Türkiye'nin ilk ve tek One Man Band'i olarak biliniyor. Dünya'nın ise sayılı One Man Band'lerinden. 2019 yılında kaydetmeye başladığı bestelerini dinleyiciye sunan Metin Önderoğlu; aralarında Doğa İçin Çal, Olta Müzik Emekçileri Dayanışma Albümü gibi birçok gönüllü projede de yer aldı. Son çalışması olan Ama Sen 5 Şubat'ta yayınlandı."} {"url": "https://gazetesanat.com/metropolis-antik-kenti-kazi-calismalarinda-yeni-bir-yapi-kesfedildi", "text": "Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün izin ve katkıları ve Sabancı Vakfı'nın desteğiyle gerçekleştirilen Metropolis Antik Kenti kazı çalışmaları, tarihin gizli kalmış sırlarını gün yüzüne çıkarmaya devam ediyor. Manisa'da bulunan Celal Bayar Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı sayın Prof. Dr. Serdar Aybek başkanlığında, yurtiçi ve yurtdışındaki çeşitli üniversitelerden bilim insanlarının katılımıyla gerçekleştirilen uluslararası arkeoloji projesinin 2019 alan kazı çalışmalarında daha önce bilinmeyen yeni bir yapı keşfedildi. Keşfedilen bu yeni yapı, eskiçağ mimarlığı ve mühendisliği ile ilgili önemli bilgilere ulaşılmasını sağladı. Yaklaşık 400 m 'lik alana inşa edilen bina, Roma İmparatorluğu'nun son yıllarında 'Ana Tanrıça Kenti' Metropolis'te ihtişamlı bir yaşamın izlerini taşıyor. Oldukça iyi korunmuş durumda bulunan bina, kentte yaşayan ustaların ileri düzeyde mimarlık ve mühendislik bilgisine sahip olduğunu da gözler önüne seriyor. Yapıya girişin sağlandığı geniş avlunun mermer döşemelerinin altında ortaya çıkarılan geometrik bezemeli mozaikler, binanın yıkıcı bir depremle zarar gören başka bir yapının üzerine inşa edildiğini ortaya koyuyor. Yeni bulunan binanın içinde, Metropolis'teki iki büyük hamam kompleksinin aksine, özel kullanıma hizmet eden ve Balneum olarak isimlendirilen küçük bir hamam keşfedildi. M. S. 4.-5. yüzyıllarda inşa edilen Metropolis Balneumu'nun, küçük mekanları ve ancak bir aileye hizmet verebilecek kapasitesi ile varlıklı bir Metropolisli'nin ya da Metropolis'te yaşayan bir yöneticinin mülkü olduğu tahmin ediliyor. Balneum'un mermer avlusunun bir yanında en çok 3 ya da 4 kişinin kullanabileceği bir havuz bulunuyor. Bu havuzdan, tamamı renkli mermerlerle kaplanmış havuzlu ön odaya geçiliyor. Bu oda dar bir kapı ile girilen ılık odaya geçişi sağlıyor. Buradan da Balneum'un merkezi yıkanma kısmı olan ve içinde küvet şeklinde 2 ya da 3 yıkanma bölmesi bulunan en sıcak odasına geçiliyor. Bu odanın yanında yine ısıtılan, ancak hiçbir su bağlantısı olmaması nedeniyle ıslak mekan olarak değerlendirilmeyen bir başka oda yer alıyor. Bu odanın günümüzdeki saunalar ile karşılaştırılabilecek bir terleme odası olduğu tahmin ediliyor. Kazı ekibi, sıcak oda ile birlikte, günümüzden yaklaşık 1500 yıl önce mekanın yerden ve duvardan ısıtıldığını gösteren, eşine az rastlanır mühendislik harikası sistemi de sağlam olarak tespit etti. Metropolis Antik Kenti Kazı Başkanı sayın Prof. Dr. Serdar Aybek de Metropolis'te 2019 yılında gerçekleştirdiğimiz kazılarla ortaya çıkardığımız buluntularla, 1500 yıl önce Anadolu'da ne kadar gelişmiş medeniyetlerin yaşadığını bir kez daha kanıtlamaktan dolayı mutluluk duyuyoruz. Balneum'da keşfettiğimiz gelişmiş ısıtma sistemi, kentin ve kent halkının o dönem yaşamına dair önemli ipuçlarını ortaya koyuyor. Kentin ileri gelenlerinden birine ait olduğunu düşündüğümüz özel hamam yapısı, bugün dahi çok gelişmiş kabul edebileceğimiz bir ısıtma sistemine sahip olduklarını, temiz ve kirli suyun birbirine temas etmeden geçmesini sağlayan bir mühendislik çalışması yapıldığını gösteriyor. Önümüzdeki yıllarda gerçekleştireceğimiz kazılarla, ortaya çıkardığımız yeni bina ve içinde bulunan Balneum'un da birer parçası olduğu çok önemli bir yapı topluluğunu gün yüzüne çıkarmayı hedefliyoruz diye konuştu. 1990 yılından bu yana sürdürülen kazılarla gün yüzüne çıkarılmaya devam eden Metropolis Antik Kenti, İzmir'in Torbalı ilçesine bağlı Yeniköy ve Özbey mahalleleri arasında yer almakta. Metropolis'in tarihi, kentin yakınlarındaki Geç Neolitik Çağı ilk yerleşim izlerinden Klasik Çağ'a, Helenistik Çağ'dan Roma ve Bizans dönemlerine, Beylikler ve Osmanlı tarihine kadar uzanıyor. Bugüne dek yapılan kazılar sonunda Helenistik Döneme ait Tiyatro, Bouleuterion, Stoa ile Roma İmparatorluğu Dönemi'nde inşa edilen iki Hamam Yapısı, Hamam ve Palaestra Kompleksi, Mozaikli Salon, Peristil Ev, Dükkanlar, Genel Tuvalet, Cadde ve Sokaklar gibi antik kent dokusunu oluşturan yapılar ve mekanlar keşfedildi. Ayrıca bu mekanların kazı çalışmaları sırasında seramik, cam, sikke, mimari parçalar, heykeller, figürler, kemik ve fildişi eserler ve birçok maden buluntudan oluşan 11.000'in üzerinde tarihi eser gün yüzüne çıkartıldı. Kazılarda elde edilen eserler, İzmir Arkeoloji Müzesi, İzmir Tarih ve Sanat ile Selçuk Efes müzelerinde sergileniyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/metropolis-antik-kenti-kazilarinda-birbiriyle-baglantili-dort-sarnic-bulundu", "text": "Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın izin ve katkılarıyla devam eden, Sabancı Vakfı tarafından desteklenen Metropolis Antik Kenti kazı çalışmaları, 30. yılında tarihin bugüne dek gizemini korumuş olan sırlarını gün yüzüne çıkarmaya devam ediyor. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serdar Aybek başkanlığında sürdürülen 2020 yılı kazı çalışmalarında birbiriyle bağlantılı dört anıtsal yapı ortaya çıkarıldı. Ana Tanrıça Kenti olarak bilinen Metropolis'te bu yıl temmuz ayında başlayan kazı çalışmalarında daha önce antik kentte hiçbir izi olmayan dört sarnıç, 7 metrelik toprak dolgusunun altında bulundu. Geç Roma Dönemi'nde kentin su ihtiyacını karşılamak için kullanıldığı tahmin edilen sarnıçların neredeyse tamamen korunmuş durumda bulunması döneme dair önemli bilgi, bulgu ve tarihi eserlerin ortaya çıkarılması açısından büyük önem taşıyor. Metropolis halkının aşağı kentteki su kaynaklarına alternatif olarak kentin en yüksek merkezi olan akropolise bu sarnıçları inşa etmesinin temel nedenlerinden biri özellikle Bizans Çağı'ndaki savunma gereksiniminden kaynaklanıyor. Kente gerçekleştirilecek olası bir saldırı ya da kuşatma esnasında güçlü surlarla çevrili akropolisteki sarnıçlar halkın su ihtiyacını uzun süre karşılayacağı için kuşatmaya direnmek adına yaşamsal bir önem arz ediyor. Metropolis akropolisinde bulunan dört sarnıcın 600 ton su kapasitesine sahip olduğu düşünülüyor. Halkın günlük su tüketimi, tarımsal faaliyetler ve kamu yapılarının su ihtiyacı hesaba katıldığında yan yana dört sarnıcın inşa edilme gereksinimi daha iyi anlaşılıyor. Metropolis Antik Kenti kazılarına 17 yıldır destek vermekten büyük mutluluk duyduklarını belirten Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan, Sabancı Vakfı olarak kültür-sanat alanında yürüttüğümüz çalışmalar kapsamında Metropolis Antik Kenti kazılarını 2003 yılından bu yana destekliyor ve kazılar sırasında elde ettiğimiz her yeni bulgu ile tarihe ışık tutmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Ana Tanrıça Kenti Metropolis'te bu yılki kazılarda ortaya çıkan yan yana inşa edilmiş dört sarnıç, kentin su ihtiyacı, beslenme şekli, günlük yaşamda kullandıkları nesneler ve savunma stratejileri alanında önemli bilgileri günümüze taşıyor. Sabancı Vakfı olarak desteklediğimiz bu kazı çalışmalarıyla her yıl antik kent insanının yaşamına ve bilgeliğine ayna tutmanın heyecanını yaşıyoruz dedi. Kazı Başkanı Prof. Dr. Serdar Aybek ise Metropolis Antik Kenti'nin 2020 yılı kazı çalışmalarıyla bundan 1500 yıl önce bu bölgede yaşayan insanların hayatına dair yeni bir kapı açmış olmanın heyecanı içindeyiz. Akropoliste yeni keşfedilen dört sarnıç yapısı Metropolis'te antik dönemde yaşayan ustaların su mühendisliği alanında ne derece bilgili olduklarını kanıtlıyor. Aynı zamanda, sarnıçların akropolisin aşağı yamaçlarındaki tüm yerleşime ve özellikle de yukarı hamam yapısına su sağladığını tahmin ediyoruz. Yaklaşık üç katlı bir bina yüksekliğine sahip olan yapılar Metropolis'teki en iyi korunmuş anıtlar olması anlamında da büyük önem taşıyor dedi. MS 12. ve 13. yüzyıllarda Metropolis kent halkının, sarnıçları çöplük olarak kullanmaya başladığı arkeolojik kazılarda tespit edilen çok sayıda yemek artığı, hayvan kemiği ve seramik parçalarından anlaşılıyor. Bu alandaki en yoğun buluntular bitkisel ve hayvansal bezemelere sahip sırlı seramikler olarak öne çıkıyor. Sarnıçta tespit edilen hayvan kemikleri üzerinde yapılan incelemeler ise büyükbaş, küçükbaş ve kümes hayvanlarının yoğun olarak tüketildiğini gösteriyor. Sarnıç zeminine atılmış halde bulunan ve sarnıçların inşasından önce Helenistik döneme ait olduğu belirlenen mermer mimari parçalar da gün yüzüne çıkarıldı. Bu parçalar arasında dikdörtgen bir sunak ve onurlandırma yazıtı parçası olduğu tespit edildi. 1990 yılından bu yana devam eden kazılarla gün yüzüne çıkarılmaya çalışılan Metropolis Antik Kenti, İzmir'in Torbalı ilçesine bağlı Yeniköy ve Özbey mahalleleri arasında yer alıyor. Metropolis'in tarihi, kentin yakınlarındaki Geç Neolitik Çağı ilk yerleşim izlerinden Klasik Çağ'a, Helenistik Çağ'dan Roma ve Bizans dönemlerine, Beylikler ve Osmanlı tarihine kadar uzanıyor. Bugüne dek yapılan kazılar sonunda Helenistik Döneme ait Tiyatro, Bouleuterion, Stoa ile Roma İmparatorluğu Dönemi'nde inşa edilen iki Hamam Yapısı, Hamam ve Palaestra Kompleksi, Mozaikli Salon, Peristil Ev, Dükkanlar, Genel Tuvalet, Cadde ve Sokaklar gibi antik kent dokusunu oluşturan yapılar ve mekanlar bulundu. Ayrıca bu mekanların kazı çalışmaları sırasında seramik, cam, sikke, heykeller, mimari parçalar, figürler, kemik ve fildişi eserler ve birçok maden buluntudan oluşan 11 binin üzerinde tarihi eser gün yüzüne çıkartıldı. Kazılarda elde edilen eserler, İzmir Arkeoloji Müzesi, İzmir Tarih ve Sanat ile Selçuk Efes müzelerinde sergileniyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/metropolis-antik-kentinin-medeniyete-acilan-dogu-kapisi-gorenleri-kendine-hayran-birakiyor", "text": "Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın izin ve katkılarıyla devam eden, Sabancı Vakfı tarafından desteklenen Metropolis Antik Kenti'nin kazı çalışmaları tüm hızıyla sürüyor. 2022 sezonu kazıları ile Akropolis, Kent Meydanı, Araplıtepe Kilisesi ve Roma Dönemi Su Kuyusundaki çalışmalar sonucunda kültürel miras için önemli kazanımlar elde edilecek. Kazı sezonu kapsamında Metropolis Helenistik Dönem Akropolisi'nin doğu kapısının restore edilmesi, Agora'nın tamamen gün yüzüne çıkarılması, dini açıdan önemli bir yere sahip olan Araplıtepe Kilisesi'nin tüm planının ortaya konulması ve düzenlenmesinin yanı sıra, kentte Roma Dönemi'nden günümüze kadar işlevini koruyan su kuyularının araştırılması amaçlanıyor. Metropolis Akropolis'i Anadolu'da şehir merkezi ile bütünlük gösteren bu sebeple de ziyaretçi gezi güzergahı içinde bulunan nadir örnekler arasında yer alıyor. Yapılan çalışmalarla bölgede kent dokusu ile birlikte gezilebilecek yeni bir arkeolojik alan oluşturulması hedefleniyor. Bu kapsamda bu yıl yapılacak kazı çalışmalarıyla 2019 yılında kazısına başlanan anıtsal sarnıç yapısı tamamen ortaya çıkartılacak. Aynı zamanda etkileyici manzarası ile tüm Torbalı Ovasına hakim 10.500 metrekarelik alana sahip Akropolis'i çevreleyen 435 metre uzunluğundaki anıtsal sur duvarlarında çalışmalar başlayacak. Akropolis'in ana girişi olan Doğu Kapısını ayağa kaldırmaya yönelik projeler hazırlanacak. 5 yıllık süre içinde tamamlanması planlanan bu çalışmalar sonucunda Akropolis alanının Atina ve Pergamon örneklerinde olduğu gibi Metropolis için de bir çekim merkezi haline gelmesi amaçlanıyor. Metropolis Kent Meydanı'nda ise 2021 yılında tespit edilen mozaiklere ek olarak bu yıl yapının tamamen ortaya çıkartılması ve ziyaretçiler için düzenlenmesine yönelik projelerin hazırlanmaya başlaması planlanıyor. Hristiyanlık dünyası için büyük bir önem taşıyan Metropolis Araplıtepe Kilisesi'nde bu yıl gerçekleştirilecek arkeolojik kazılar ile tüm planın tamamlanarak düzenlenmesine yönelik çalışmalar gerçekleştirilecek. Çalışmalar sonucunda Metropolis'in Hristiyan dünyasında ismi anılan destinasyonlardan biri haline getirilmesi hedefleniyor. Balneum'un praefurnium bölümünde bulunan antik dönem kuyusunun kazısında yüzlerce seramik parçası ve testiler bulundu. İç çeperi taş örgü ve ana kayanın tıraşlanmasıyla oluşturulan, yaklaşık 11 metre derinliğe sahip kuyudan sağlanan suyun, Roma Dönemi'nde Balneum'da kullanılmış olduğu tahmin ediliyor. Kuyunun tabanında ele geçen çok sayıda buluntunun ise kuyunun en son günümüzden yaklaşık 1800 yıl önce kullanıldığını gösteriyor. 1990 yılından bu yana sürdürülen kazılarla gün yüzüne çıkarılmaya çalışılan Metropolis Antik Kenti, İzmir'in Torbalı ilçesine bağlı Yeniköy ve Özbey mahalleleri arasında yer alıyor. Metropolis'in tarihi, kentin yakınlarındaki Geç Neolitik Çağı ilk yerleşim izlerinden Klasik Çağ'a, Helenistik Çağ'dan Roma ve Bizans dönemlerine, Beylikler ve Osmanlı tarihine kadar uzanıyor. Bugüne kadar yapılan kazılar sonunda Helenistik Döneme ait Tiyatro, Bouleuterion, Stoa ile Roma İmparatorluğu Dönemi'nde inşa edilen iki Hamam Yapısı, Hamam ve Palaestra Kompleksi, Mozaikli Salon, Peristilli Ev, Dükkanlar, Genel Tuvalet, Cadde ve Sokaklar gibi antik kent dokusunu oluşturan yapılar ve mekanlar bulundu. Ayrıca bu mekanların kazı çalışmaları sırasında seramik, sikke, cam, mimari parçalar, figürler, heykeller, kemik ve fildişi eserler ve birçok maden buluntudan oluşan 11 binin üzerinde tarihi eser gün yüzüne çıkartıldı. Kazılarda elde edilen eserler, İzmir Arkeoloji Müzesi, İzmir Tarih ve Sanat ile Selçuk Efes müzelerinde sergileniyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/mevlananin-kedisi-romani-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Can Aydoğmuş Mevlana'nın Kedisi isimli ilk romanında İranlı bir ailenin üç kuşak temsilcilerinin birbirleriyle olan anne kız ilişkilerini başka zamanların farklı gerçeklikleriyle harmanlayarak anlatıyor. Roman, İndigo Kitap etiketiyle raflardaki yerini aldı. Ailenin son temsilcisi Mary'nin New York Central Park'ta başlayan hikayesini Konya'ya Mevlana'nın yaşadığı yere ustaca sürüklerken okurları sıra dışı bir edebi yolculuğa çıkaran Can Aydoğmuş, tarihte ustaca iz sürerek Mevlana'nın kedisinin gözünden yüzlerce yıl öncesini büyük bir başarıyla aktarıyor. İndigo Kitap etiketiyle yayımlanan ve özgün yapısıyla okuru şaşırtan Mevlana'nın Kedisi, edebi doyuruculuğu yüksek, çok boyutlu ve sürükleyici bir roman olmasının ötesinde, içinde barındırdığı tarihi zenginlikler ve psikolojik tahlillerle unutulmayacak bir okuma deneyimi yaşatıyor. Can Aydoğmuş'la uzun yıllar önce İstanbul'da, mahallemizin bakkalında karşılaşmıştık. Bakkalımız Abbas Efendi'yle sohbetimiz ilgisini çekmiş olmalı ki beni tanımak istediğini söyledi. Bilgiye aç, Mevlana'ya karşı muazzam bir ilgisi olan bu genç adamın ilk romanının Mevlana öğretisiyle yoğrulmuş olması beni hiç şaşırtmadı. Sürükleyici, bilgi dolu, bir solukta okunacak bu eserin içeriği Hz. Mevlana'nın öğretileriyle, düşünceleriyle, yaşantısıyla ve Mevlevi kültürüyle örtüşürken, aynı zamanda baştan sona hüsn-ü zanla yazılmış. Can Aydoğmuş hayatını bazen Tayland'ın bir köyünde, bazen Kanada'da adını yalnızca iki kasaba halkının bildiği bir dağda, bazen İstanbul'daki evinin balkonunda düşünerek, okuyarak, yazarak mana arayışıyla geçiriyor. Bu arayış bir gün Aydoğmuş'un yolunu bu coğrafyanın en önemli alimlerinden Mevlana'yla kesiştiriyor. Yazarın gençliğinde başından geçen sıkıntılı olaylar, edebiyatı kurtarıcısı ve bir yol haritası gibi görmesinin en büyük sebebi. Mevlana'nın Kedisi adlı roman onun ilk edebi eseri değil; ancak kendi tanımıyla 'Herkesin okuyabileceği' ilk edebi eseri."} {"url": "https://gazetesanat.com/mevsim-yenice-bilinmeyen-sular", "text": "Mevsim Yenice, güncel Türk edebiyatının ödüllere mazhar olan önemli kalemlerinden biri. İzmir'de doğan yazar üniversitede Fizik okuyor. ''Hiçbir olumsuzluktan yılmama''k gerektiği, bir yetenek varsa ancak onun üstüne giderek başarının geleceğini söylüyor. 2015 altKİTAP Öykü Yarışması'nda ''Açık Artırma'' öyküsüyle kazandığı birinciliği, Yaşar Nabi Nayır Ödülleri'nde dikkate değer bulunan öyküleri, ilk eseri Tekme Tokatlı Şehir Rehberi ile 2019 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülleri'nde kazandığı Mansiyon Ödülü de bunu doğruluyor. Başarılarının gerisinde, hemen her başarı öyküsünde görebileceğimiz gibi türlü olumsuzluklar da yaşıyor. Reddedilen kitap dosyaları gibi. Ancak işin peşine düşmeseydi bugün Türk edebiyatının sadık bir okuyucu kitlesine sahip nitelikli bir yazarı olamayabilirdi. İnsanın hayallerinin peşinden giderken ''bilinmeyen sular''la da karşılaşılacağını ve pes edilmemesi gerektiğini iyi biliyor. Hoş buldum. Samimi olmak gerekirse, önce kendi dünyamı değiştirmekle ilgiliydi benim yola çıkışım. Edebiyat ve sanatın üzerimde hep böyle etkisi oldu. Ama iki kitaptan sonra aldığım okur dönüşlerinden, değiştirmek mi bilmiyorum ama birilerinin dünyasında bir yerlere ulaşabildiğimi, dokunabildiğimi gördüğümü ve bundan çok mutluluk duyduğumu söyleyebilirim. Genellikle küçücük bir kesit ki o da son sahne oluyor düşüyor aklıma. O sahnenin bende duygusal bir karşılığı oluyor yazmaya iten. Biraz bekleyip büyümesi, detaylanması için izin veriyorum. Sonra yazmaya başlıyorum ve kafamdaki küçük ayrıntıların birleşip bir bütün oluşturmasına çalışıyorum. Çoğunlukla evet. Hatta sadece müzik değil, insan, trafik vb. seslerin, kaosun hakim olduğu ortamlarda yazmayı, okumayı, çalışmayı seviyorum. Son yıllarda öykü okuru arttı. Bunu sevindirici buluyorum. Öykülerin üzerine konuşmak fikri de epey hoş ve ufuk açıcı. Eleştiri kısmına gelince bazen üslupsuz, yapıcı olmak yerine başka amaçlar güden eleştiriler oluyor, onlara anlam veremediğim gibi pek ciddiye de almıyorum açıkçası. Üsluptan ve amacından uzaklaşmış yergi de övgü de bende karşılık bulamıyor. Hacim itibarıyla romana nispeten bir öyküde yer alan detaylar daha az olabiliyor. Ancak Bilinmeyen Sular'ı okuduğumda yaratılan karakter ve ortamları kafamızda layıkıyla canlandırabileceğimiz ayrıntılar gördüm. Beri yandan metnin maksadını başta değil ileri sayfalarda verme gibi okuyucuyu diri tutan bir kaleminiz var gibi. Bir öyküden/ öykülerden bu ikisini aynı anda alabilmeyi çok sevdim. Kendim de genelde bu tipte metinleri okumayı sevdiğim için kalemim de şimdilik buraya yatkın belki de. Kim bilir zamanla neye dönüşecek, ben de merak ediyorum. İtibar meselesiyle ilgili bir öykü yazma isteğiyle doğdu. Sonra kurgunun çok derinlerine İngiltere- İrlanda meselesini gömmeye karar verdim. Öykünün hiçbir yerinde açıkça söylenmiyor bu ama tüm detayları incelediğinizde, mekanlar, isimler, hayvanlar, bitkiler, yemekler, mitlerden esinlenilen parçalar İngiltere ve İrlanda'ya hizmet ediyor. Baş karakterlerimizden ressam olan İngiltere'yi, yardımcısı ise İrlanda'yı temsil ediyor. Kuşlardan kedilere, denizden yağmura tabiatın farklı unsurları da Bilinmeyen Sular'ın ''kahramanları''ndan birkaçı. Tabiat ve seyahat etmenin sizde apayrı bir yeri var gibi görünüyor. Seyahatin yeni bir yer görmek kısmı beni yazmak için harekete geçiren unsurlardan biri. Yeni olan her şeyden besleniyorum diyebilirim aslında. Yeni karşılaşmalar, yeni duygular, yeni sesler, kokular. Kitaba başlamadan önce kitap hakkında hiçbir fikrim yokken sadece Pink Floyd epigraflarının bendeki karşılığını yazmak ve sonunda teknolojik olarak mümkünse kitabın çalma listesini okuyucuyla paylaşmak vardı. Bunun sebebi öyküleri yaratırken ve epigraflardaki yerleri dinlerken hissettiğime en yakın duyguya okuyucuyu da ortak edebilmek arzusuydu. İlk kitabım yayımlanana dek defalarca ret haberi aldım. Dergilerden de onlarca öykünüzü yayımlamayacağız maili almışımdır. İki yıl önce sorsaydınız bunları daha büyük başarısızlıklar ve yenilgiler olarak anlatabilirdim. Ama şimdi çok da başarısızlık gibi gelmiyor, aksine iyi ki bir sürü yayınevinden ret almışım da dosyanın üstünde epey çalışmışım diyorum. İyi ki yeni öyküler yazıp eskileri çıkarıp revize etmişim dosyayı. Böylece dönüp baktığımda içime sinen bir ilk kitabım var diye düşünebiliyorum. Ben teşekkür ederim keyifli sohbet için. Seneye ya da bir sonraki sene yeni bir dosyayı hazır hale getiririm diye umutluyum."} {"url": "https://gazetesanat.com/mezopotamya-topraklarinda-festival-coskusu", "text": "Turizm ve Kültür Bakanlığının düzenlediği Türkiye Kültür Yolu Festivalileri, Eylül ayında Troya Kültür Yolu Festivali ile başlarken, yine eylül ayında Konya Mistik Müzik Festivali ile devam eden etkinliklere, ekim ayında İstanbul ve Ankara'da eklendi. 1 Ekim'de başlayan Beyoğlu Kültür Yolu Festivali, Başkent Kültür Yolu Festivali ile eş zamanlı devam ederken, ilk kez bu yıl Diyarbakır'da festival coşkusunu yaşadı. 8 Ekim'de başlayan Sur Kültür Yolu Festivali ile Diyarbakır sokakları kültür sanat etkinlikleriyle renklendi. Mezopotamya'nın kadim şehri Diyarbakır'a daha önce de birkaç kez gelmiş, şehrin tarihi dokusuna, yemeklerine ve insanların sıcak karşılaşmalarına hayran olmuştum. Unesco Dünya Mirası 8 bin yıllık, Hevsel bahçelerinde sadece yöreye özgü yetişen meyveleri, binlerce yıllık koruduğu doğal kimliği, 6000 metre uzunluğunda surları ile medeniyetin en belirgin izlerini ve dönüşümlerini görmüş bir kent Diyarbakır. İnsanların da yüzlerine yansıyan o tarihi yaşanmışlığın izlerini de görmek mümkün. Belki bu şehir yüzlerdeki çizgilerden cümlesini yaratmış, her yüzün çizgisi bu kentte bir miras niteliği taşıyor. Tarihi mekanların içerisinde konumlanan etkinlikler ve sergiler, ziyaretçilerine adeta yaşamın ve sanatın iç içeliğinde varoluşsal bir düşünme biçimi sunuyor. Ziyaretçiler, yüzlerce yıllık tarih yapıda sergilenen sanatçı Devrim Erbil'in eserlerini gezerken, gökyüzü gözlemleriyle sanattan, astronomiye farklı bir deneyim yaşıyor. Hevsel bahçelerine ve Dicle nehrine uzanan İç Kale, birbirinden etkileyici sergilere ise ev sahipliği yapıyor. Diyarbakır'ın 9000 yılık tarihine odaklanan Diyarbakır Kazı İzleri Sergisi ile Refik Anadol'un Saint George Sanat Merkezi'nde sergilenen 'Rönesans Rüyaları' enstelasyon çalışması, geleceği, mekansal hafıza ile bütünleştirerek interaktif bir deneyim yaşatıyor. Diyarbakır'ın kültürel mirasını taçlandırmak için Türkiye Kültür Yolu Festivalleri kapsamında düzenlenen Sur Kültür Yolu Festivali ile Diyarbakır'ın her noktası kültür sanat rotasına dönüşmüş durumda... İsmail Acar'ın Keldani Kilisesi'nde açılan Nuh sergisi Adem'in çocuklarına adanırken, aralarında Çoşkun Aral, İbrahim Zaman gibi fotoğraf sanatçılarının bulunduğu Ustaların Gözünden Mezopotamya sergisi ise ziyaretçileri zamanda yolculuğa çıkarıyor. Cezeri'den Leonardo Da Vinci'ye sergisi ise Leonardo ve ondan çok uzun yıllar önce yaşamış Cezeri'nin mühendislik alanında geliştirmiş oldukları yapıtların ortak özelliklerini sunarak, İslam Alimleri'nin bilim dünyasına yapmış oldukları katkılarıyla öne çıkan sergiler arasında yer alıyor. Diyarbakır'ın kültürel, mimari ve tarihi mirasına dikkat çeken Heritage Talks etkinlikleri, kültürel miras alanında çeşitli arkeolog ve restoratörlerin yanında, somut olmayan kültürel miras alanından da müzik, tiyatro, resim, edebiyat ve birçok sanat dalından isimlere ev sahipliği yapıyor. Diyarbakır sadece tarihi değerleriyle değil, mutfak kültürüyle de binlerce yıllık bir geçmişe sahip. Modern DNA parmak izi çalışmalarına göre, Einkorn buğdayı günümüzden yaklaşık on bin yıl önce ilk kez Diyarbakır'da ortaya çıkmış. Asırlar boyunca 33 medeniyete ev sahipliği yapmış bu kentin gastronomi lezzetleri de Sur Kültür Yolu Festivali kapsamında hem ziyaretçilerin hem de kanaat önderlerin deneyimlediği bir lezzet şölenine dönüşüyor. Festival lezzetlerinde Mezopotamya'nın ünlü şefleri ve gastronomi öğrencileri ile birlikte doğunun özgün tatlarını deneyimleme fırsatı bulduk. Tarihi surlar ve farklı meydanlarda çocuklara yönelik gerçekleştirilen etkinliklere ev sahipliği yapan İç kale, Gökyüzü Gündüz ve Gece Gözlemleri ile temel ve popüler astronomi konularında ziyaretçilerine, teleskopla gezegenleri ve yıldızları gözlemleme fırsatı sunarken, doğunun limanlarından, uzayın derinliklerine doğru bir yolcuğa çıkıyor. Kültürel ve mimari tarihi kadar sözlü ve yazılı edebiyat tarihi de eski olan Diyarbakır, bir şairler kenti. Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmed Arif, Sezai Karakoç bu coğrafyanın şairleri... ak gülleri bilen, nar çiçeğini ezen elleri tanıyan, barışa ve merhabaya yüzüne dönen şairlerin diyar-ı bakırı... onların evinden birinde Ahmed Arif Edebiyat Müze Kütüphanesi'nde gerçekleşen Edebiyat Buluşmalarında, Tarık Tufan, Abidin Parıltı, Ömer Erdem gibi isimler romanları ve şiiri konuşmak üzere bir araya geldi. Şiirin Hür Gücü: Şehrin Şairleri ve Şiirlerini han duvarları arasından konuşmak ve dinlemek ise edebiyat severleri şiirli bir haleyle kuşattı. Kürt sözlü edebiyatının beş bin yıllık geleneği Dengbejlik, bu geleneğin taşıyıcıları Dengbejler ve söyledikleri kilamların konu edildiği etkinliklerde yabancı misafirlerin katılımı ise dikkat çekiciydi. Meydanlarda konserler, eyvan geceleri ile festival sürecinde etnik olan her şeye bir arada ziyaretçisiyle buluştu. Surların içinden geçerek, sokaklara, oradan düşüncelere ve en önemlisi gönüllere uzanan bir festival çoşkusu yaşanıyor Diyarbakır'da. 16 Ekim'e kadar devam edecek olan festival, ''narın elinden aşkı kopardığımız'' bahçelerine, sularına, oradan geçmişine uzandığımız, gözlerin gözlere değdiği bir buluşma olarak akıllarda yer edecek. 1 Ekim'de başlayan 51 ayrı mekanda 6000'den fazla sanatçı ve 1000'den fazla etkinlikle Beyoğlu'nun sokaklarında da festival çoşkusu yaşanıyor. Beyoğlu Kültür Yolu Festivali, AKM başta olmak üzere, Grandpera, Galataport, Hope Alkazar, Fransız Kültür Merkezi ve Pera Müzesi'nde farklı sergilere ev sahipliği yapıyor. İstanbul Sinema Müzesi'nde açılan Stanley Kubric Sergisi, Kubrick'in kişisel koleksiyonundan toplamda 700 obje, fotoğraf, video, film, röportaj kaydı ve mektuptan oluşan sergi, The Shining, Eyes Wide Shut, A Clockwork Orange, Full Metal Jacket, Barry Lyndon ve 2001: A Space Odyssey filmlerinin setlerinden kimi dekor, kostüm ve eşyaları da kapsıyor. Tophane-i Amire Tek Kubbe'de açılan, aralarında Behçet Necatigil, Oğuz Atay, Tomris Uyar ve Orhan Pamuk'un da bulunduğu edebiyatçıların el yazmalarından oluşan serginin yanı sıra Çukurcuma'da antikacılar ise festival boyunca hafta sonları müzayede heyecanını yaşatıyor. Yeni yüzüyle ziyaretçilerini ağırlayan Narmanlı Han'da bir kahve eşliğinde festival yorgunluğunu atarak geçmişe yolculuğa ev sahipliği yapıyor. AKM'de, Fahir Atakoğlu, İspanyol şarkıcı Monica Molina, Doğu ve Batı müziğini modern enstrümanlarla sentezleyen kamança sanatçısı Mark Eliyahu ve İngiliz sanatçı Yusuf İslam sahne alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/michele-morronenin-son-teklisi-beautiful-yayinda", "text": "İtalyan aktör, şarkıcı, model ve moda tasarımcısı Michele Morrone, oyunculuk ve şarkıcılık kariyerini çok kısa bir sürede uluslararası boyuta taşıdı. 365 Days filmindeki Don Massimo Torricelli rolüyle geniş bir hayran kitlesine sahip olan Michele Morrone, Güney İtalya bölgesi Apulia'da büyüdü. Dört çocuğun en küçüğü olan ve geniş ailesinde sanatçı olarak kariyer yapan tek kişi olan Morrone Roma'da yaşıyor. 365 Days filminin gösteriminin ardından, bir gecede 2 milyon yeni takipçiye uyandım ve şu an sokakta yürüyemiyorum diyen Morrone aynı zamanda The Beatles, The Rolling Stones, Elvis Presley, Beethoven ve Chopin'den esinlenen oldukça yetenekli bir müzisyen. 365 Days filminin kışkırtıcı ve kurgusal karakteri ile kendisi arasında net bir ayrım yapmaya kararlı olan sanatçı, Massimo Torricelli değil Michele Morrone olarak Dünyaya gerçekte neler yapabileceğimi göstermenin tam zamanı diyor. İlk albümü Dark Roomu 2020 yılının Şubat ayında yayınlayan Morrone, Hard For Me, Feel It, Watch Me Burn ve Dark Room şarkıları ile büyük beğeni toplayarak online platformlarda toplamda 100 milyon dinlenme ve izlenme oranına ulaştı. Aynı zamanda gitar çalan Morrone, şarkı yazarı kimliği ile de dikkat çekiyor. Türkiye'de Pasion Turca tarafından temsil edilmeye başlanan Morrone müziği ile ilgili Müziğim tüm renklerle, aklımdan geçen her şeyi yansıttığım büyük bir gökkuşağı gibi. Şarkı yazarken sadece hikayelerden değil aynı zamanda fikirlerden de ilham alıyorum. Hayranlarıma müziğim aracılığıyla da ulaşmak istiyorum. Hayranlarımdan şarkılarımın kendilerini daha iyi hissetmelerine yardımcı olduğuna dair mesajlar alıyorum. Bu benim için en önemli şey diyor. Michele Morrone'nin son teklisi Beautiful tüm dijital platformlarda!"} {"url": "https://gazetesanat.com/miles-davis-kimdir", "text": "Miles Davis 26 Mayıs 1926 tarihinde Alton, Illinois, ABD'de doğdu. East St. Louis'de orta halli bir ailede büyüdü. Müziğe olan yeteneği 6-7 yaşlarına geldiğinde farkedildi ve babasının ona hediye ettiği trompetle müziğe ilk adımını atmış oldu. İlk trompet hocası Elwood Buchanan'dır ve Miles Davis'e çok emeği geçmiştir. İkinci hocası olan bay Gustav, kendi ürettiği trompet ağızlıklarından birini de küçük Miles için üretmişti. Bu ağızlık özgün sesini yakalamasında Miles Davis için hayati bir rol oynamıştır. Sonrasında, okuduğu okulun orkestrasında ve birkaç R&B grubunda çalmaya başlayan Davis, cazı keşfedince usta sanatçılar Charlie Parker ve Dizzy Gillespie'nin sesine hayran kalmıştır. Dizzy ve Parker'da Miles Davis'i çok beğendiler ve kendisini New York'a davet ettiler. New York'ta gündüzleri müzik okulu Julliard'a gidiyordu. Miles Davis daha fazla zaman harcamayıp Parker ile 1946 yılından 1948 yılına kadar çaldı. Bu onun ilk tecrübesiydi. Sonra J. J Johnson, Gerry Mulligan, John Lewis, Lee Konitz ve Max Roach gibi efsane caz ustalarından oluşan bir grupta çaldı ve bunun sonucunda Birth Of The Cool albümü ortaya çıktı. 1950'lilerin başlarında Red Garland, Paul Chambers, John Coltrane, Philly Joe Jones gibi müzisyenlerle çalıştı. Bu grup çok popüler oldu ve Cookin', Steamin', Workin' ve Relaxin' gibi albümleri hayata geçirdiler. Gil Evans ile çalışırken Porgy and Bess ve Sketches of Spain gibi başarılı albümlere imza attılar. Miles Davis'in en güzel albümlerinden birisi de Coltrane, Bill Evans, Julian Adderley, Paul Chambers ve Philly Joe Jones ile yaptığı Kind Of Blue albümüdür. 60'lı yıllara gelindiğinde Miles Davis, Wayne Shorter, Herbie Hancock, Tony Williams ve Ron Carter ile çalıştı. Birlikte biraz daha tecrübeli, karışık ve özgün bir caz icra ettiler. Bunun sonucunda 6-disk setli The Complete Columbia Studio Recordings (1965-1968) albümü ortaya çıktı. 70'li yıllarda Miles Davis gençlerin rock müziği caz'a tercih ettiklerini fark etti. Ve müziğinde elektro-gitar, basgitar, org ve amfiye bağlı trompet kullanmaya başladı. Neticesinde Bitches Brew isimli albümü 400.000 sattı ve böylelikle en çok satan caz albümü olarak tarihe geçti. 1970 ve 1980'lerde aynı tarz müzik yapmaya devam eden Miles Davis, başrolünü Jeanne Moreau'nun oynadığı Louis Malle'in ünlü filmi ascenseur pour l'echafaud'e yaptığı müzikler ile de adından söz ettirmiştir. Miles Davis 28 Eylül 1991 tarihinde Santa Monica Kaliforniya'da 65 yaşındayken hayatını kaybetti. Enfes bir yazı olmuş, elinize sağlık."} {"url": "https://gazetesanat.com/milli-reasurans-oda-orkestrasindan-baharin-habercisi-is-sanatin-youtube-kanalinda", "text": "İş Sanat ve Milli Reasürans iş birliğinde gerçekleşen Milli Reasürans Oda Orkestrası'nın 22'inci sezondaki ilk konseri 20 Ocak Perşembe saat 20.30'da İş Sanat'ın YouTube kanalında klasik müzik severlerle buluşacak. Orkestra şefliğini Hakan Şensoy'un yaptığı konserin solistleri klarinet sanatçısı Orçun Civelek ve trompetçi Cem Sevgi olacak. Konserin repertuvarında, Johann Caspar Ferdinand Fischer'ın Baharın Habercisi, Johann Baptist Georg Neruda'nın Mi Bemol Majör Trompet Konçertosunun yanı sıra Daniel Wolf'un Klarinet ve Yaylılar için bestelediği konçerto Türkiye prömiyerini yapacak. Konserin solistlerinden klarinet sanatçısı Orçun Civelek ilk konserini sekiz yaşında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde verdi. Yurt içi ve yurt dışında önemli şef ve orkestralarla gerçekleştirdiği konserlerin yanı sıra resital ve oda müziği çalışmalarını da sürdürüyor. 2017 yılında Donizetti ödüllerinde Yılın Üflemeli Çalgılar Yorumcusu ödülüne layık görülen Civelek, halen Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda klarinet grup şefi olarak görev almaktadır. Trompet sanatçısı Cem Sevgi, klasik müzik yorumculuğunun yanı sıra, 2003 Yılında Avrupa Karma Jazz Orkestrası'nda baş trompetçi olarak Danimarka, Almanya ve İtalya turnelerinde yer aldı. Kurucusu olduğu Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Bakır Sazlar Beşlisi ile yurtiçi ve yurtdışında konserler veren sanatçı, halen Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda trompet grup şefi olarak çalışmalarına devam etmektedir. Milli Reasürans Oda Orkestrası konseri, ilk gösteriminden itibaren sezon boyunca İş Sanat'ın YouTube kanalından izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/mimar-sinanin-kayip-kafatasi-tarihin-ve-polisiyenin-ortasinda", "text": "Koca Sinan, eserleriyle İmparatorluk coğrafyasını mayalayan, bu sebepten de halen konuşan bir isim. Osmanlı'nın klasik çağında yaşamış olmasına rağmen efsanesiyle bugünlere uzanan bir sanatçı. Mimar Sinan adı, Cumhuriyet'in ilk yıllarında da gündeme gelir. 1935 yılında Atatürk'ün izniyle, Türk Tarihi Kurumu'ndan üç görevli, Sinan'ın mezarını açarlar. Amaç; Sinan'ın kafatasını incelemek, ölçülerini tespit ederek; onun Türk olduğunu ispatlamaktır. Genç Cumhuriyet, neden böylesi bir kanıtlamaya ihtiyaç duymuştur, sorusu aklınıza gelmiş olabilir. Dünyada 1930'larda 'ırkçılık' trendi, haliyle Türk kamuoyunu da etkiler. Sinan'ın Türk değil, Ermeni olduğu söylentisine karşın devlet eliyle böylesi bir hamle yapılır. Büyük mimarın mezarı açılır; ancak kafatası kaybedilir. Zaten bin bir söylence de bundan sonra ortaya çıkar. İşte Hakan Sökmen, ilk romanı Mimar Sinan'ın Kayıp Kafatası'nda, mitolojik ögelerle bezeli, gizemli olayların ve komploların eksik olmadığı, gerilim dolu bir kurguyla karşımıza çıkıyor. Dan Brownvari, heyecanlı kovalamacaların hiç bitmediği, günümüzden geçmişe uzanan köprünün ortasından olayları seyrettiriyor okura. Oktay'ın Süleymaniye'deki sahaf dükkanı, aslında olayların başlangıcını teşkil ediyor. Bülent Haldun adındaki üniversite profesörünün kendini, kahramanımıza tanıtmasıyla hadiseler art arda gelmeye ve hızlanmaya başlıyor. Bu arada şunu söyleyelim: Yazar, okuyucuyu eski İstanbul'da gezintiye çıkarıyor. Romanın sayfalarını çevirdikçe kendinizi bazen masalı hala bitmeyen Üsküdar'da, bazen Suriçi'nin asırlardır aynı tonda seyreden karmaşasında buluyorsunuz. Yine kısa bir Kudüs seyahati de sizi bekliyor. Üç semavi dinin kutsal mekanından bahis olunca, 'dünya düzeni', Mescid-i Aksa, İsa Mesih, Yahudiler, Tapınak Şövalyeleri, Kutsal Ahit, Papalar, Haçlılar, Müslümanlar gibi bir yığın imge masanın üstüne geliyor. Hakan Sökmen, tüm bu uzun anlatıları, metnin akışını bozmadan, kurgunun uygun yerlerine yedirmeyi başarmış. Yazar yine, Mimar Sinan'ı anlatırken; okura alttan alta bir İstanbul tarihi de fısıldıyor. Boğaz'ın Dört Muhafızı geleneği, yerinde bir motif olmuş örneğin."} {"url": "https://gazetesanat.com/minanin-cocuklari-projesi-kolektif-hafiza-sergisi-acildi", "text": "Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği İstanbul Şubesi bünyesindeki Mina'nın Çocukları Projesi, Kolektif Hafıza sergisi Ramada Bodrum'da 1 Eylül 2021 Çarşamba günü açıldı. 11 Eylül 2021 tarihine kadar ziyaret edilebilecek ve içerisinde bulunduğumuz bu zorlu dönemde ortak hafıza ile pozitif bir toplum tasarımı oluşturma fikriyle yola çıkan Kolektif Hafıza sergisi, Mina Başaran ve arkadaşlarının anısını yaşatmak amacıyla, Türkiye'nin dört bir yanından dezavantajlı kız çocuklarının maddi ve manevi gelişimlerine destek olmak, kendilerine güven duymalarını, bedenlerini ve kimliklerini sevmelerini ve her türlü ayrımcılığa karşı durabilmelerini amaçlayan TÜKD İstanbul Şubesi Mina'nın Çocukları Projesi kapsamında gerçekleşiyor. Kolektif Hafıza sergisi küratörü Ayça Okay açılış konuşmasında Baştan sona benim çok içselleştirdiğim, ister istemez çok farklı duygular içerisine girdiğim bir sergi oldu. Bu yolda Kolektif Hafıza sergisine inanan, katkıda bulunan 11 değerli sanatçımız var. Bodrum Belediyesi'nin desteği de bu noktada bizim için çok değerliydi, çünkü sergi kamuyla buluşuyor ve kitlelere ulaşarak bambaşka noktalara taşınıyor. Zor zamanlardan geçiyoruz ancak bu sergide yer alan farklı disiplinlerden eserler, kendi içinde bir diyalog kurarak izleyiciye bir şeyler katarak daha iyi bir yer oluşturma mantığıyla yerleştirildi. Umuyorum herkes ziyaret eder ve sanatın gücüyle iyileşir. Kendi anılarını gelecekteki o daha iyi yere taşır. şeklinde belirtirken, Mina'nın annesi ve projenin destekçesi Beril Başaran Anlaşılması zor bir proje yapıyoruz, burs alan kızlar kendileri daha okul çağındayken bir sosyal sorumluluk projesi yaptılar. Bu sosyal sorumluluk projesine ben sadece destek oluyorum. Bu nedenle tarifi imkansız. Sanat ise çok önemli; birleştirici, bağlayıcı ve sanatçı çok özgür, her zaman öncü... Ben de çocukların bundan etkilenmesini, çağdaş sanatı bilmelerini istedim. Şimdi sanat ve bilim aynı yerde ve bu bir başlangıç. Bodrum'da bunu yapmak hepimize iyi geliyor. Yola çıktığımız birinci sloganımız başarıydı, ikincisi sürdürülebilirlik, şimdi ise fayda eklendi. Bunların içinde ise hep mutluluk olmalı. dedi. Mina Başaran ve arkadaşlarının anısını yaşatan sergide resim, heykel, video ve enstalasyon dahil olmak üzere farklı medyumlarda üretim yapan 11 sanatçı Pınar Akkurt, Ramazan Can, Fırat Engin, Leyla Emadi, Didem Erk, Mert Ege Köse, Ouchhh, Erdil Yaşaroğlu, Yiğit Yazıcı, Uğur Ayık Koleksiyonu'ndan Ardan Özmenoğlu ve Feride İkiz Koleksiyonu'ndan Mario Klingemann'nın eserleri yer alıyor. Sevgi ve emekten ilham alan Kolektif Hafıza sergisi, tüm halka kapılarını açarak, özellikle içinden geçtiğimiz bu zor günlerde sanatın iyileştirici gücünden kolektif bir şekilde fayda sağlamayı umuyor. Son dönemlerde yaşanan iklim krizi ve buna bağlı olarak tüm dünyaya yayılan orman yangınları ve pandemi gibi global sorunların tam ortasında olduğumuz bu çağda, insanların birbirlerine bağlanması ve bir ağaç gibi ortak hafızada buluşabilmeleri hayati bir önem taşıyor. Kolektif hareket etmenin ve geleceği, geçmişte yaşadıklarımızı unutmadan inşa edebilmenin en büyük ilham kaynağı olan sanat TÜKD İstanbul Şubesi Mina'nın Çocukları Projesi'nin temel taşlarından birini oluşturuyor. Proje, bu doğrultuda satış amacı gütmeden ücretsiz gerçekleştireceği sergi ile yeni bursiyerlerine fayda sağlamak için mümkün olduğu kadar fazla kişiye ulaşmayı amaçlıyor. Önümüzdeki dönemde ise sanat öğrencilerine de katkı sağlamak amacıyla projenin destek alanı ve kapsamı genişletiliyor. Sergi, hepimiz için çok üzücü ve yıpratıcı geçen bir dönemde, Bodrum Belediyesi'nin de desteğiyle sanatsever herkesi bir araya getirerek kolektif iyileşmenin kapısını çalıyor. Sanatın birleştirici ve iyileştirici gücü ile her izleyiciyi bireysel hafızadan kolektif olana doğru bir yolculuğa çıkaracağı Kolektif Hafıza, paralel etkinlik programıyla halka açık alternatif bir sanat haftası sunuyor. Sergi aynı zamanda Bodrum'daki öğrenciler için düzenlenecek özel sergi turlarıyla, çocukların değişim ve dönüşüm süreçlerine destek olmak üzere projeye sanatın gücünü kullanarak katkı sağlamayı hedefliyor. Hepimizin ihtiyacı olan pozitif enerji ile uyumlu, mekanının hafızası ile bütünleşen, disiplinlerarası bir seçkinin yer aldığı Kolektif Hafıza sergisi 11 Eylül 2021 tarihine kadar Ramada Bodrum'da görülebilir. 19 Aralık 1949 yılında Ankara'da, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk ve öncü üniversite mezunları Süreyya Ağaoğlu, Sara Akdik, Şevket Fazıla Giz, Pakize Tarzi gibi birbirinden değerli eğitimli ve çağdaş kadınlar tarafından temelleri atılan Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği, bugün Türkiye genelinde 26 farklı şubesi olan, ülkemizin en köklü kadın kuruluşlarından biridir. TÜKD İstanbul Şubesi, üniversite öğrencisi genç kadınların, yarının eğitimli, başarılı ve topluma faydalı bireyleri olabilmeleri için alanında uzman kişilerden eğitimler almalarını, dernek bünyesinde gönüllü eğitmenler tarafından verilen İngilizce ve Fransızca dil derslerinin yanı sıra opera, bale, tiyatro, müze ve çeşitli sergilere katılarak bütünsel bir gelişim göstermeleri adına onların karar mekanizmalarında eşit temsil, ekonomik bağımsızlık, nitelikli ve donanımlı genç kadınlar olarak yaşam alanlarının her noktasında kendilerini var edebilmelerinin yanı sıra İstanbul Şubesi çatısı altında yürütülen sosyal sorumluluk projelerinde üniversite öğrencilerinin gönüllü çalışmalarını sağlayarak sosyal sorumluluk bilinçlerinin de gelişmesine katkı sunmaktadır. Mina'nın çocukları projesi 11 Mart 2018'de genç iş insanı Mina Başaran ve arkadaşlarının aramızdan ayrılışından sonra adını yaşatmak adına TÜKD İstanbul Şubesi ile yaşam yolunda destek olduğumuz 11 genç kız üniversite öğrencinin Beril Başaran'a hediyesi olarak Ekim 2018 yılında başlayan kapsamlı bir sosyal sorumluluk projesidir. Temelinde Mina Başaran bursunda yer alan genç kızlara yetkinlik kazandırarak, merak ve hayatsal görüşlerin tohumların atıldığı 10-14 yaş aralığında ihtiyaç sahibi çocukların geleceğin güçlü, örnek bireyler olabilmesi için ışık tutmayı amaçlıyor. Beril Başaran Bilim ve sanatın bir arada yol almasının önünü açmak ve fayda sağlamak amacılığıyla yolumuza devam ediyoruz sözleriyle de projenin geleceği ile ilgili de hedeflerini çizmiş oldu. Kolektif Hafıza Sergisi ile önümüzdeki dönemde desteklenmek üzere sanat öğrencilerine de eğitim dönemi boyunca maddi-manevi destek olunarak projemizin sosyal, kütürel, teknolojik açıdan gelişmesine bir de sanatı ekleyerek çok yönlü olarak yolumuza devam edeceğiz. Geleceğin aydınlık yüzleri olan çocukların eğitimlerine destek olup, onların sosyal becerilerini artırarak fark yaratmaları için çaba harcayan Mina'nın Çocukları'na destek vererek daha fazla çocuğun hayatına, Türkiye'nin yarınlarına değer katabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/mine-pogenin-kaleminden-yeni-bir-kitap-olmadik-isler-arastirma-merkezi", "text": "İthaki Çocuk Yayınları, Mine Pöge'nin, hayal gücünün sınırlarını zorlayan yeni hikayesi Olmadık İşler Araştırma Merkezi ile çocukların hayal dünyasına konuk oluyor. Hikayenin kahramanı Ahmet, yaşıtlarından oldukça farklıdır. Olağanüstü bir öğrenme yeteneğine sahip olarak doğar. Üç aylıkken konuşmayı söker. Birinci sınıfa başladıktan dört gün sonra okuma-yazmayı, ikinci sınıfı bitirdiğinde İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Japonca, Çince, Arapça ve Rusça dillerini öğrenir. Kısa sürede varlığından haberdar olan Dünya Profesörleri ve Bilim İnsanları Yetiştirme Üniversitesi, Ahmet'i çocuk yaşında Olmadık İşler Araştırma Merkezi'nde görevlendirir. Kahramanımızı burada bambaşka bir dünya beklemektedir. Olmadık İşler Araştırma Merkezi, akıcı ve eğlenceli anlatımı, renkli çizimleriyle çocukların keyifle okuyacağı bir bilim kurgu macera kitabı. Çocuklarımızın kitap okuma alışkanlığı kazanması ve okumayı sevmeleri için onlara hayal güçlerini harekete geçirecek, okurken eğlenecekleri hikayeler sunmamız gerektiğini söyleyen Mine Pöge, Kitap seçmek, arkadaş seçmek gibidir. Ve bence okumanın keyfine varan çocuklar kendilerine iyi gelecek kitapları seçmeyi de öğreneceklerdir. İyi dostlar hayallerimizi sınırlamayan, aklımıza bir fikir getiren, yolumuzu açanlardır. Tıpkı kitaplarımız gibi. diyor. İthaki Çocuk Yayınları'ndan çıkan kitabı tüm online kitap satış mağazalarında ve kitapçılarda bulabilirsiniz. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümü mezunu Mine Pöge, bir kız çocuk ve bir erkek kedi annesidir. Adım Adım Oluşumu gönüllüsü ve Ultra Maraton koşucusudur. Çocuk kitapları okumayı ve yazmayı, şapka yapmayı ve takmayı sever."} {"url": "https://gazetesanat.com/mirac-yavuzun-3-singlei-kayip-dijital-platformlarda-yerini-aldi", "text": "Miraç Yavuz 3. bağımsız çalışması KAYIP'ı müzikseverlerin beğenisine sundu. Geçtiğimiz aylarda piyasaya çıkan diğer iki eserde olduğu gibi KAYIP da sanatçının elektrik gitar ve soft rock tınılarını ön plana çıkardığı, dinlemesi oldukça keyifli bir parça. Son zamanlarda birçok sanatçı ve şarkıya gerek sahne, gerek aranje ve prodüksiyon aşamalarında eşlik eden Miraç Yavuz kendi şarkısı, KAYIP'ın beste ve düzenleme, mix ve mastering işlemlerini gerçekleştirmiş. Bas gitarda Selim Aydın, davulda Ethem Saran'ı gördüğümüz projenin kayıtları ise Stüdyo Nordic'te yapılmış."} {"url": "https://gazetesanat.com/mis-gibi", "text": "Sütten ağzı yanan biri olmama rağmen yoğurdu üfleyerek yemeyi reddediyor ve bir yazıyla daha karşınıza geçiyorum. Ancak yazmamın asıl sebebi ağzımın yanmış olması değil, pek çok kişinin ağzının yanmış olması. Son zamanlarda hepimizin gördüğü bir davranış şekli var: -mış gibi yapmak. Olmayan bir şeyi var gibi göstermek, bilmiyoruz ama biliyormuşuz gibi davranıyoruz. Hayatın her köşesine sinmiş bu davranış şeklinin sanattaki hali üzerine biraz konuşmak istiyorum. Master eğitimim sırasında uzmanlık alanı seçmem istendiğinde Çağdaş Sanat üzerine çalışmak istediğimi hocalarıma bildirdim. Aldığım cevap şuydu: Henüz devam eden bir sanat üzerine çalışamaz ve yorum yapamazsın. Bitmiş şeyler üzerine yapılan yorumlar tamamlayıcı olabilir ancak bitmemiş bir sanat akımı üzerine olan yorumlar yanıltıcı olabilir. Ardından başka şeyler de duydum Çağdaş sanatı anlayabilmen ve yeterli derecede yorumlayabilmen için bile geçmiş dönemleri iyi analiz etmen gerekiyor denildi. Sanat eğitimlerinde bir eksiklik var. Bizden beklenen sanatın ne olduğunu bilmemiz ancak içinde bulunduğumuz çağ derslerde anlatılmıyor ve yaşadığımız çağın sanatına yabancılaşıyoruz. Bu kopukluğu Marmara Üniversitesi'nde Formasyon eğitimi aldığım sırada diğer üniversitelerde sanat tarihi eğitimi alan insanlarla tanıştığımda da gördüm. Belirtmem gerekir bu alanda çalışmalar yürüten akademisyenler ve öğrenciler de var ancak ben istisnalardan değil kaidelerden bahsediyorum. Çerçevenin dışına çıkmak diye çok sevdiğim bir tabir vardır. Sanat, bizi çerçevenin dışına çıkarır. Alışılagelmiş kalıplardan sıyrılır ve ifadenin birden farklı halini gözlerimizin önüne serer. Sanat, çerçevenin dışına çıkıyor ancak Türkiye'de verilen sanat eğitimi bir çerçevenin içine sıkışmış vaziyette. Sanatı sevmeyen nesiller yetişiyor çünkü sanatın gerçekte ne olduğu öğretilmiyor. Sanat, çerçevenin dışına çık diyor; sanat eğitimi, önce bir çerçevenin içini öğren de sonra çıkarsın diyor. Ancak dışına çıkmanın ne demek olduğunu öğrenmeden bilgiyi alıyoruz. Ve işlerken de zorlanmaya başlıyoruz. Geçmişin derinliklerine inip mağara resimlerine kadar pek çok kültürün ve coğrafyanın sanat geçmişini inceleyip yaşadığımız çağın sanat anlayışını kavrayamadan mezun oluyoruz. Lisans eğitimim sırasında dört yıl boyunca Çağdaş sanat eğitimi almadan mezun olmuş biri olarak bu konuda deneyimlerimden yola çıkarak bu konuyu kaleme aldım. Sanatın en önemli değişkenine insan dedik çünkü sanat insan merkezlidir. Dolayısıyla her dönemde farklılaşır ve yeni düşünce akımlarından etkilenir ve formu evrilir. Kısacası yeni bir yorum kazanır. Ancak biz geçmişe dönüp o sanatı öğrenirken günümüz sanatını kaçırıyoruz. Geçmişe saygı duyalım elbette. Bilgiyi alalım ve harmanlayalım. Ancak çerçevenin dışına çıkmaktan da korkmayalım. Yeni nesil artık kalıplaşmış sanat üzerine konuşmak istemiyor. Kalıplaşmış konular üzerine araştırmalar yapmak ve yazmak da istemiyor. Bizden bir önceki kuşağın anlamsız ve marjinal bulduğu konular, bizim için uçsuz bucaksız bir deniz gibi. Araştırması keyifli. Bir önceki yazım olan Sanat Nedir?de Michelangelo'yu eleştirdiğime yönelik eleştiri aldım. Onun sanatçı kimliğini sorgulamamdan rahatsız olunmuş. O yazıda vurgulanan şey, sanata ve sanatçıya yüklenen kalıplaşmış düşüncenin reeldeki karşılığının zayıf olduğuydu. Kısacası mesele saygısızlık değil, mesele çerçevenin dışına çıkmak. Farklı bir açıdan bakmak. Sanat tarihi egitimini sanat egitimi gibi gormemek gerekir. Bununla birlikte universitelerdeki egitimler de akademik bir formasyona dayanmalidir. Ne sanat ne de tarih, bir bilim dali olmasa da, lisans ve lisans ustu diploma ile sonuclanan calismalar bilimsel arastirma ilkelerine gore yapilir. Cagdas sanatlarda; akim tamamlanmadan, uzerinde genel bir gorus birligi olusmadan ve en onemlisi de kulturel etkilesimi tamamlanmadan, formatif bir calisma yapmak, hocalariniz da ifade ettigi gibi pek mumkun degildir. Icinde bulundugumuz cag ile ilgili calismalar elbetteki cok kiymetlidir. Ancak bunun icin kuramsal estetik uzerine bagimsiz calismalar daha uygun olacaktir."} {"url": "https://gazetesanat.com/misafirler-sanatcilar-ve-zanaatkarlar-sergisi-istanbul-modernde", "text": "İstanbul Modern'in 2018 yılının Ekim ayında İstanbul Kalkınma Ajansı'nın desteğiyle başlattığı Uluslararası Misafir Sanatçı Programı, farklı coğrafyalardan 10 sanatçıyı İstanbul'daki zanaatkarlarla birlikte üretim yapmak üzere bir araya getirdi. Zanaat ustalarıyla çalışmalar yapan sanatçıların yeni yapıtları 26 Şubat 23 Ağustos 2020 tarihleri arasında Misafirler: Sanatçılar ve Zanaatkarlar adlı sergide izleyiciyle buluşuyor. İstanbul Kalkınma Ajansı'nın Yenilikçi ve Yaratıcı İstanbul Destek Programı çerçevesinde destek verdiği Uluslararası Misafir Sanatçı Programı kapsamında, dünyanın dört bir yanından sanatçılar, İstanbul'daki zanaatkarlarla Türkiye'de bir müze çatısı altında ilk defa bir araya geldi. İstanbul Modern'in Türkiye'nin uluslararası tanıtımına katkı sağlayan projesinin ilk sergisi Misafirler: Sanatçılar ve Zanaatkarlar ise 26 Şubat 2020 itibariyle sanatseverlerle buluşuyor. Sergi, izleyiciyi İstanbul'un köklü zanaat geçmişini çağdaş bir mercekle düşünmeye çağırıyor. Serginin basın toplantısına İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı, İstanbul Kalkınma Ajansı Genel Sekreter Vekili Dr. Fatih Pişkin, sergi küratörleri Öykü Özsoy ve Ümit Mesci, sanatçılar ile zanaatkarlar katıldı. İstanbul'un küresel ölçekte tanıtımını ve görünürlüğünü arttırmayı da amaçlayan programa katılan misafir sanatçılar, İstanbul'da metal sıvamadan yorgancılığa, ahşap oymadan halı dokumaya kadar pek çok zanaatın ustasıyla bir araya gelerek üretimlerini gerçekleştirdi. İstanbul'daki zanaatlardan ilham alarak ortaya çıkan üretimlerin sergilendiği Misafirler: Sanatçılar ve Zanaatkarlar sergisi 10 uluslararası sanatçının çalışmalarına yer veriyor. İstanbul Modern'in küratöryel ekibinden Ümit Mesci ve Öykü Özsoy'un küratörlüğünü üstlendiği sergide yapıtları yer alan sanatçılar, kendi üretim süreçlerinde zanaat ve gelenek konularına odaklanıyor ya da farklı malzeme ve tekniklerle çalışmalarını yürütüyor. Uluslararası bienallere, sergilere katılmış, dünyanın önde gelen müze ve sanat kurumlarının koleksiyonlarında yapıtları yer alan sanatçılar şöyle sıralanıyor: Rodrigo Hernandez, Faig Ahmed, Randi & Katrine, Rana Begum, Benji Boyadgian, Servet Koçyiğit, Outi Pieski, Wael Shawky ve Jorinde Voigt. Sergi, üretilen yeni yapıtların yanı sıra, sanatçıların İstanbul'daki araştırma ve üretim süreçlerini, kentte etkileşime geçtikleri, ilham aldıkları kaynakları, birlikte çalıştıkları zanaatkarlar hakkında bilgileri de ziyaretçilerle paylaşıyor. Misafirler: Sanatçılar ve Zanaatkarlar, geleneksel üretim tekniklerini güncel bir bakış açısıyla yorumlayan sanatçıların yapıtlarının yanı sıra İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü Koleksiyonu'ndan ve Harbiye Askeri Müzesi'nden ödünç alınan, İstanbul'un kültürel zenginliğine ışık tutan tarihi objelere de yer veriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/misir-uygarligi-ve-sanat", "text": "Mısır tarihinden bahsederken öncelikle Mezapotamya'dan bahsetmek gerekir. Eski Yunan'lıların Verimli Hilal adını verdikleri Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan bereketli toprak anlamına gelen Mezapotamya'da birçok uygarlık hüküm sürmüştür. Mezapotamya döneminde yapılan doğa resimleri gerçekçi, insan tasvirleri ise stilize olması sebebiyle gerçekçi değildi. Bu dönemde yapılan ziggurat adı verilen tapınaklar sanatsal mimari açısından önemlidir. Mısır medeniyeti ise büyük bir nehir olan Nil nehri sınırında olması sebebiyle Mezapotamya'yı uygarlıktan medeniyete yükseltmiştir. 3000 yıl süren Mısır uygarlığı kendi içinde eski, orta, yeni ve geç krallık olarak dört dönemden oluşur. Mısır sanatında çok ta uzun sayılmayan yönetim dönemi hariç değişiklik yapılmamış eski sanatsal anlayış ve biçimlerine sadık kalınarak değişikliğe gidilmemiştir. Mısır halkı tıp, matematik ve geometride çok ileridir. Örneğin ilk mimar Mısır'da doğmuştur. Mısır dini ise çok tanrılıdır. Çok tanrılı dine inanıyor olmaları sanat anlayışlarını fazlasıyla etkilemiştir. Resimlerdeki işlenen konular: tanrılara sunulan adaklar, savaşlar, zaferler, firavunların yaşamları, diğer dünyaya yaptıkları yolculuk, mumyalama törenleri, ölülerin taşınması gibi konuları içerir. Mısır sanatında heykeller ilahi varlıkların, kraliyet dünyasına ait isimlerin heykelleri olduğundan dünya ile ruh arasında ki bağlantı olduklarına inanılırdı. Heykeller tapınma amaçlı, kutsal yağ sürme, tütsüleme ve mumyalama gibi günlük ritüeller için önem arz ederdi. Taş heykellerde figürler kapalı bir beden duruşuna sahiptir, kolları bedenin yanında durur ve ciddiyet fazlasıyla yansıtılmaktadır. Eski Mısır döneminde dinsel konular, mumyalama hazırlığı, ölülerin taşınması, ölüye ağıtlar gibi konular daima işlenen konular arasında yer alır. Ölü odalarında birbirine bağlı ölü gömülmesi gibi sahneler resmedilmesinin yanı sıra ölü kimseler sevilen eşyalarıyla birlikte gömülürdü. Mısır sanatında güç sembolize edilirken asa, takma sakal gibi öğeler kullanılmıştır. En akılda kalıcı örneği ise kadın olduğu halde Mısır firavunu Hatşepsut'un kendini takma sakal ile betimletmesidir. Günümüzde müzelerde gördüğümüz eserler genellikle kraliyet mensuplarına aittir ve bu eserler günümüzün güzellik ve estetik anlayışına uygundur. Bununla birlikte, müzelerin depolarında toplumun daha alt sınıflarından kişiler için yapılmış olan küçük heykelcikler, muskalar, kefenler, mezar taşları bulunur. Mısır sanatında figürlerin ölçeği, hiyerarşiyi göstermek için en sık kullanılan yöntemdir. Figürler ne kadar büyükse, o kişilerin toplumsal önemleri de o kadar yüksektir. Örneğin esir ve köleler, diz çökmüş hatta küçültülmüş yığınlar halinde çizilirdi. Mısır döneminde var olan pilonlar, tapınak kapılarının iki yanında bulunan Mısır' a özgü duvarlardır. Hangi kral ve zafer döneminde yapıldığı üzerinde ibarelerle yazılıdır. Dikilitaşlar ise Güneş ve yükseliş simgesi olduğundan bazı tapınak önlerinde çift olarak yer alır. Orta krallık Mısır döneminde ise günlük yaşamla ilgili konular tarlada çalışma, avlanma balık tutma, savaş ve zafer resimleri konu alınır. Günlük yaşamla ilgili çizilen konularla ölünün hayatta iken bulunduğu mevki, yaptığı işleri ve özel yaşamı ayrıntısıyla resmedilmiş olur. Mısır sanatı günümüzde bile etkisini yitirmeyen antik sanat dönemlerinden biridir. Genel hatlarıyla Mısır sanatı ve öğelerinden bahsetmiş olsam da ilerleyen yazılarda Mısır tapınak ve mimari sanatından bahsederek sizlerle buluşmak üzere yeniden yazacağım. Keyifli okumalar dilerim."} {"url": "https://gazetesanat.com/mitostan-logosa-sisifosu-mutlu-hayal-etmek", "text": "Tanrıları kızdıran insanların uğradıkları gazaplar, aldıkları cezalar ve çektikleri acılar Yunan mitolojisinde en sık işlenen temalardan biridir. Tanrıların gazabına uğrayan insanlardan biri de bugün Yunanistan'da bulunan ve Korint olarak bilinen Efira'nın ilk kralı olan Sisifos'tur. Sisifos, keskin zekası ve kurnazlığı ile kötü şöhret kazanmıştır, bilge ve uyanık olan, öte yandan bilgeliği haydutluğuna engel olamayan bir kraldır. Yakalamış iki avcuyla kocaman bir kayayı, ve de kollarıyla bacaklarıyla dayanınıştı kayaya, ha bire itiyordu onu bir tepeye doğru, işte kaya tepeye vardı varacak, işte tamam, ama tepeye varmasına tam bir parmak kala, bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri, aşağıya kadar yuvarlanıyordu yeniden başbelası kaya, o da yeniden itiyordu kayayı tekmil kaslarını gere gere, kopan toz toprak habire aşarken başının üstünden, Farklı kaynaklarda Sisifos'un cezasının nedenleri ile ilgili bazı anlatılar mevcuttur. Bunlardan biri Coğrafyacı Pausanias, Periegesis tes Hellados adlı eseridir. Pausanias eserinde Korent'i tanıtırken Afrodit tapınağından ve bu tapınağın arkasında yer alan bir çeşmeden söz etmekte ve bunun Asopus tarafından Sisifos'a armağan edildiğini belirtmektedir. Bu armağanın veriliş nedeni ise dev bir kartal şeklinde gelen Zeus tarafından bir adaya kaçırılan ırmak tanrısı Asopus'un kızı Agina'nın, Sisifos'un yardımı sonucunda kurtarılmış olmasıdır. Anlatıya göre bu kaçırılmaya şahit olan Sisifos, Korent'e bir su kaynağı temin etmesi karşılığında Asopus'a olayla ilgili bildiklerini anlatarak kızının kurtarılmasını sağlar. Ancak bunun sonucunda Sisifos, kısa öfkesi, bakirelerle kaçma tutkusu kadar efsanevi olan Zeus'un gazabına uğrayarak Hades'in en derin yerini boylamıştır. Zeus, tanrısal sırları ifşa ettiği için Sisifos'un dünyadayken büyük günah işleyip ebedi cezaya çarptırılanların cezalandırıldığı yer olan Tartaros'a gönderilmesini ister. Tanatos'a yani ölümün kişileştirilmiş haline Sisifos'u yer altı dünyasına götürmesi emredilir. Kendisini yakalamaya gelen Tanatos'un yanında getirdiği kelepçelerin nasıl kullanıldığını göstermesini isteyen Sisifos, keskin zekası ve kurnazlığı sayesinde Tanatos'u tuzağa düşürerek onu hapseder. Böylece yeryüzünde ölüm hadisesi gerçekleşmez olur, ölüm Sisifos tarafından bir süre askıya alınmıştır. Durumdan rahatsız olan tanrılar savaş tanrısı Ares'i görevlendirirler. Ares, Tanatos'u kurtarır ve birlikte Sisifos'u Hades'e teslim ederler. Kurnaz Sisifos ölüler diyarına gitmeden önce eşi Merope'ye kendisi için geleneksel defin merasimi yapmamasını özellikle tembih eder. Bu vasiyet üzerine hiçbir defin işlemi yapılmaz. Nihayetinde Hades'in yerine varan Sisifos, orada durumundan şikayetçi olur ve hem kendisine örf ve adetlere uygun bir cenaze merasimi tertip etmek hem de böyle bir ihmalde bulunan karısını cezalandırmak için birkaç günlüğüne yeryüzüne geri gönderilmeyi talep eder. Yunan şair Megaralı Teognis'in de ifadesiyle ona hiçbir faniye nasip olmayan bir lütufta bulunulur ve Sisifos kaba dul eşini cezalandırmak üzere yeryüzüne geri gönderilir. Sisifos bu sayede ölümü ikinci kez kandırmış olur. Geri dönmeyi reddeden Sisifos uzun yıllar yeryüzünün tadını çıkarır. Yıllarca daha yaşadıktan sonra ileri bir yaşa erişen Sisifos'un kapısı ölüm tarafından bir kez daha çalınır. Sisifos ile hem ilahi sırları ifşa ederek Zeus'a yani Tanrı'ya karşı gelen hem de ölümü inkar ederek ve tanrılara mahsus bir özellik olan ölümsüzlüğü elde etmeye çalışarak ilahi kanunlara başkaldıran insan tipi resmedilmektedir. O, aynı zamanda çoğu zaman şeylerin doğal düzenini önemsememeye ve insanlığın üzücü ama kaçınılmaz ölümlülüğünden kaçınmaya çalışanların aptallığının dokunaklı bir sembolü olarak görülmektedir. Aslında Sisifos'un tanrı olmak, tanrının yerine geçmek ya da kendisini tanrı ile eş görmek gibi bir niyeti yoktur. Ancak onun durumu, beşeri halin temel karakteristiğinde var olan insanın içindeki ölümsüzlük arzusunu yansıtmaktadır. Antik çağda tıpkı bugün de olduğu gibi Sisifos miti, tanrıları gücendirmenin korkunç sonuçları için uyarıcı bir masal işlevi görmüştür. Faniliği kabul etmeyişi, kadere, kaderin belirleyicisi ve ölümün var edicisi tanrısal iradeye boyun eğmeyişi ile Sisifos, asla taklit edilmemesi gereken bir örnek olarak kadim Yunanlıların gözleri önüne serilen bir ibret kahramanıdır. Sisifos miti aslında beşeri ile ilahi arasındaki temel karşıtlığı vurgulayarak, bu yönde bir başkaldırının nasıl bir sonuç meydana getireceğini anlatmaktadır. Sisifos karakteriyle ilgili klasik iki temel vurgu dikkat çekmektedir. Bunlardan biri Sisifos'un büyük bir günahkar olarak ebedi cezaya çarptırılmış oluşudur. Diğeri ise onun zeka, kurnazlık, ikna edicilik gibi hünerleri sayesinde ölümü alt edişi üzerinedir. Vurgu nereye yapılırsa yapılsın, Sisifos'un hikayesinin, zamanla eklenen süslemelerle oluşan -ve çoğu zaman çelişkili- versiyonları arasındaki farklar ne olursa olsun kaynakların tamamının ittifak ettikleri tek nokta Sisifos'un ebedi bir cezaya çarptırılmış oluşudur. Sisifos yaşam öyküsü ile pek çok kişi gibi Fransız yazar ve düşünürü Albert Camus'ya da ilham olmuştur. Camus, II. Dünya Savaşı ortasında kaleme aldığı Sisifos Söyleni'nde modern insanın monoton yaşamındaki anlamsız çabasını Sisifos miti üzerinden anlatmıştır. Sisifos Söyleni'ni hayatın anlamsız ve saçma olduğunu haklı çıkarmaya çalışan bir alegori olarak sunar. Ve der ki: İnsan, anlamsızlığına ve tüm baskılarına karşın yaşamı yenmek zorundadır. Camus için Sisifos, Absürdizmin poster çocuğudur, çünkü yaşama ölümden daha çok değer verir ve varlığından mümkün olduğu kadar zevk almak ister, ancak bunun yerine tekrarlayan anlamsız bir görevi yerine getirmeye mahkum edilerek amaçlarında engellenir. Camus gerçekten önemli olan tek felsefe sorununun intihar konusu olduğunu iddia ederek başladığı cümlelerini insanın varoluşu yaşam ve ölüm arasındadır diyerek sürdürür. İntihar etmenin mantıklı bir eylem olup olmadığı üzerinde çeşitli örnekler vererek konuyu aydınlatan Camus, intiharın boyun eğmek olduğu, asıl başkaldırının yaşamak olduğu, ne olursa olsun yılmadan yaşamanın anlamlı ve kıymetli olduğu, intiharın bir kaçış olduğu, yaşama dair tutunacak bir şeylerin olduğunun mutlaka bilinmesi gerektiği üzerinde durmaktadır. Yaşamı ve intiharı sorgularken, saçmayı anlatmaktadır. Camus'nun saçma kavramına yüklediği anlamı tartışmadan önce, saçma kelimesinin düz anlamına değinecek olursak, saçma öncelikle mantığın kurallarını ihlal eden, akıldışı, anlamsız, absürt ve akla aykırı gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Ahmet Cevizci'nin aktardığına göre ise genel olarak, akla açıkça karşı olan, gizli ya da örtük değil de apaçık bir çelişki sergileyen, mantık yasalarına aykırı olan, sağduyunun apaçık doğrularına ters düşen fikirler, tezler; kendi içinde bir çelişki içeren fikirler, mantık bakımından zorunlu olan bir doğruyla çelişen yargılar için kullanılan sıfat ve daha özel olarak da varoluş felsefelerinde, yaşamın anlamsızlığı, tutarsızlığı ve amaçsızlığı için kullanılan bir terimdir. Saçma, Camus nezdinde bu anlamların yanı sıra insanın varoluşu ile ilişkilendirilmektedir. saçmalık olarak değerlendirmiştir. Camus'ya göre saçma hayatın tutarsızlığını anlamış, akla, mantığa aykırılığını görmüş, bilinçli insan ya da düşüncedir. Uyumsuzluk ise, bilinç sahibi bir varlık olan insan ile dünya arasında anlamlı bir ilişkinin kurulamaması, yani bir ilişkisizlik durumu ya da kopuştur. Bu kopuş insanı özvarlığına dair bir bilince taşır. kavramı arasında yaptığı ayrımdır. Camus saçmayı dünyanın varoluşu ile onun varoluşunun bizim talebimiz doğrultusunda olup olmaması arasındaki ilişki olarak tanımlar. Camus'nun saçma kavramında hem metafizik hem de epistemolojik bir yön vardır. Metafizik yönüyle absürt insan zihninin bütünüyle kendisine kayıtsız olan dünya ile karşı karşıya gelmesidir. Bunun sonucunda talep eden bir zihin ve bütünüyle zihni hayal kırıklığına uğratan bir dünya ortaya çıkar. Epistemolojik yönüyle saçma kavramı insanın bilme isteğini uyandırır ve bu istek bilmenin sınırlarını çizer. Camus bu anlamsızlık ve uyumsuzluğa karşı nasıl yaşanılması gerektiğini sorgular. birey olarak zamanı aşamayacağı hatta onun esiri olduğunu duyumsar ve bunu bilince taşır. çoğunluğunun farklı ölçülerde duyduğu, yabancı bir dünyada bir başına bırakılmışlık hissidir. Uyumsuzun en önemli kaynaklarından biri, tekdüze bir hayatı sürdürüyor olmaktır. Hayatın bir alışkanlıklar yığını olduğunu fark eden ve her gün aynı kısır döngüyü yaşayan insan anlamını sorgusuna başlar. Sonunda hem umutsuzluk hem de ölüm düşüncesi ile karşı karşıya gelir. Dünyanın anlamsızlığını ve saçmalığını fark eden insanın iki seçeneği vardır artık. Ya dünyayı anlayacaktır ve bir iyileşme umuduyla yaşayacaktır ya da intihar edecektir. İntihar ediş fiziki veya felsefi olarak düşünülebilir. Fiziki intihar bedeni yaşamdan koparmak ve varoluşunu sonlandırmak iken felsefi intihar dünyanın bu uyumsuzluğuna rağmen insanın anlam arayışını sürdürmesidir. Bu arayış umudu beraberinde getirir. Yaşamın tüm bu anlamsızlığına rağmen yaşamı seçmek ve yaşamdan yana olmak uyumsuzluğu doğurur. Uyumsuzu kavrayan insan için ise tek bir çıkış yolu vardır, o da başkaldırıdır. Başkaldırı Camus'da uyumsuzun insanda yarattığı anlamsızlık, yabancılaşma, kayıtsızlık ve umutsuzluk duyguları ile baş etmenin tek çaresidir. İnsan, anlam aramaya çalıştığında, dünya karşısındaki acizliğiyle ve dünyanın insan isteklerine nasıl sağır ve dilsiz kaldığıyla yüzleşir. Dünya uyumsuz insana böylesi kayıtsız kalsa da uyumsuz insan bu umutsuz ve kaçınılmaz durumu kabullenerek varoluşuna tutkuyla bağlanır. Camus bunu kahramanca bir çaba olarak görür ve işte bu bağlamda efsanevi bir karakter olan Sisifos'u metafor olarak kullanır. Ona göre uyumsuz insan da tıpkı Sisifos gibi bu yükü üstlenmeli, sonlu ve kaçınılmaz olan varoluşunu kabullenmeli ve bu kabulleniş ile onu mutluluktan alıkoyan yaşama başkaldırmalıdır. Başkaldırı umutsuz bir çaba dahi olsa mutluluk getirir. Camus'ya göre tüm anlamsızlığına ve saçmalığına rağmen hayat, bir meydan okuma olarak kabul edilmelidir. Sisifos, bir bakıma insanlığı temsil eder ve Sisifos'un verdiği uğraş hayatımız boyunca her gün yaptığımız şeylerin bir sembolü olarak karşımıza çıkar. Camus'ya göre, eylemlerimiz de Sisifos'un kayaları yuvarlaması gibi anlamsız ve verimsizdir. Ancak olayı asıl trajikleştiren Sisifos'un dağın tepesine vardığı sırada kayanın tekrar ve tekrar düşeceğini bile bile gayret etmesidir. Camus için Sisifos'luk asla acınacak bir şey değildir. Aksine Sisifos, saçmalıkla yüz yüze yaşamayı seçtiği için saçma kahramanı temsil etmektedir. Bu yaşamayı seçme durumu farkındalık ve bilinç tabanlıdır zira Sisifos tavrı sayesinde bu bunaltan mahkumiyetin üstesinden gelebilir. Mahkumiyetinin tam anlamıyla farkındadır, tanrılar tarafından ona dayatılan bu kader ve varoluşun kaçınılamaz boşunalığının tamamen bilincindedir. Fakat tutkusu, özgürlüğü ve başkaldırışı Sisifos'u, onu ezmeyi amaçlayan mahkumiyetten daha güçlü kılar. Sisifos o kayanın altında kalmayı reddetmiş, her şeye rağmen yaşamayı seçmiştir. Bu seçim onu özgür kılmış, o tanrıların verdiği bu ceza ile yılmayarak kendi varoluşuna bir anlam atfetmiştir. Camus'nun Sisifos'u anlamlı bir biçimde kendisini anlamsız uğraşına adamakta ve böylece onu anlamlı kılmaktadır. Taşın düştüğü anların birinde, Sisifos durumun saçmalığını kavrar ve uyanır. Kaya, umut ve başarı isteğiyle de tepeye çıkarılabilir. Her seferinde kayanın düşeceğini bilse de Sisifos'u bu umutsuz ve kısır döngü içerisinde farklı kılan, kazanmak için önce yazgısını kabullenmesidir. Bu bir boyun eğme gibi duran, çok güçlü bir başkaldırıdır. Tüm umudunu elinden almak için ona bu ceza verilmiştir ve elbet ceza, kabul edildiği sürece cezadır. Kaya onun nesnesidir artık. Dağ, gökyüzü ve toprak artık ona aittir. Sisifos mevcut durumunu değiştirmek için hiçbir umuda sahip olmasa da kendisine verilen ve elinde olan her şeyi kullanmaktadır. Sisifos'un çabası mutlu bir çabadır. Çünkü bu çaba ile Sisifos kaderine boyun eğmekten ziyade zirveye her defasında ulaşmak için gösterdiği azimle tanrılara karşı koymaktadır. Sisifos asla yitik bir karakter değildir. O uyumsuzun olduğu kadar yaşamın da kahramanıdır. Boşuna ve anlamsız bir uğraşıdan kocaman bir varoluş ve başkaldırı mücadelesi damıtmıştır. Sisifos umudunu kaybetmek üzereyken uyanarak kendi kurtuluşunu yaratmıştır. İşte tam da bu yüzden Sisifos'u yüzünde kocaman bir gülümseme ile mutlu hayal etmeliyiz."} {"url": "https://gazetesanat.com/mixer-aysenur-senturkun-arayis-baslikli-sergisine-ev-sahipligi-yapiyor", "text": "Sanatçının Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinin Resim Bölümünden mezun olmasının ardından eğitiminin sınırlarının dışında kendi içinde arayışında olduğu dünyaları ve bu dünyaların varlıklarını bulmak için bir adım attığı ilk solo sergisi Arayış, 10.06.2022 30.07.2022 tarihleri arasında Mixer'in proje odasında izlenebilir. Öğrencilik yıllarından sonra kendi artistik dilinin, estetiğinin ve ifadesinin özgürlüğünün peşinden sezgileriyle ilerlemeyi seçen sanatçı, bu doğrultuda yön bulan çizgilerin, şekillerin ve renklerin izinden kendi iç yolculuğunda kendisine eşlik eden çalışmalarını Arayış sergisi ile izleyiciyle paylaşıyor. Her ne kadar eski ustaların eserlerinden oldukça beslenmiş olsa da Ayşenur Şentürk'ü bu ustaların pratiklerinden ayıran en büyük özelliği dünyada var olan ya da hayal edilmiş olan mitlerin ve dini tasriflerin alışagelmiş imgelemleriyle; temsiliyetinin ötesinde kendi içindeki kıtalarda ve bilinmeyen topraklarda geçen kişisel Odysseia'sının izlerini seyircisiyle buluşturuyor olması. Şentürk'ün etkilendiği sanatçılardan biri olan John William Waterhouse'un meşhur Odisseus ve Sirenler tablosuna baktığımızda, Homer'in destanından bir sahneyi fiziksel dünyada var olan alışagelmiş teslimiyetler ve anlatılar üzerinden, özgün estetik diliyle bir tablo yarattığını görürüz. Ayşenur Şentürk'ün resimlerine baktığımızda tanık olduğumuz sahneler ve peyzajlar Şentürk'ün kendi iç varlığının dehlizlerindeki yolculuğuna çıkmış başka bir destansı dünyadan manzaralarla doludur. Sanatçının eserlerinde doğada var olan ve dünyadaki varlığıyla bize tanıdık gelen canlılar ve manzaralar yer alsa da asıl karşılaştığımız sanatçının iç yolculuğudur. Bakir bir harmoniyle ortaya koyduğu tablolarında ruhuna dokunan iç arayışlarını izleyicinin deneyimine sunar. Ayşenur Şentürk'ün Mixer proje odasında gerçekleşecek ilk kişisel sergisi Arayış, 10.06.2022 30.07.2022 tarihleri arasında izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/mixer-sergi-programina-iki-yeni-sergi-ile-devam-ediyor", "text": "Mixer, sergi programına 17 Şubat'ta açılışı gerçekleşen iki yeni sergi ile devam ediyor. Ana galeri mekanında, Nergis Abıyeva küratörlüğünde Alp İşmen ve Yüksel Dal'ın çalışmalarını bir araya getiren Olağanüstü denklikler, ince benzerlikler sergisi yer alırken proje odasında Leyla Emadi'nin solo sergisi Gel-Git yer alıyor. Mixer, 16 Şubat 3 Nisan 2021 tarihleri arasında farklı kuşaklardan iki sanatçıyı, Alp İşmen ve Yüksel Dal'ı, küratörlüğünü Nergis Abıyeva'nın üstlendiği Olağanüstü denklikler, ince benzerlikler sergisinde bir araya getiriyor! Adını İtalyan yazar Umberto Eco'nun Foucault Sarkacı romanından alan sergi, ilk bakışta, hemen görünür ve kavranır olanın değil, derinleştikçe, katmanlarına inildikçe fark edilenin izini sürüyor. Alp İşmen ve Yüksel Dal, pratiğini genellikle kalem kağıtla gerçekleştirmeyi yeğleyen ve mürekkebin kağıt üzerindeki olanaklarını araştıran iki sanatçı. Her iki sanatçı da, mürekkebi sıradan bir malzemeden çok, bir deneyim alanı olarak ele alıyor. İzleyicinin hemen kavrayacağı gibi, sergide yer alan çalışmalarda çizgi öne çıkıyor. Olağanüstü denklikler, ince benzerlikler sergisi, birbirinin eşiti olmayan, ancak birbirine denk düşen görsel ve jestüel ilişkilere odaklanıyor. Olağanüstü denklikler, ince benzerlikler, Alp İşmen ve Yüksel Dal'ın çalışmalarını birbirine paralel izlenen denkliklerle sunarken izleyiciye her bir sanatçının pratiğini kavrama fırsatı da veren bir kişisel sergi deneyimi sunuyor. Sanatçılar Alp İşmen ve Yüksel Dal'ın katılımıyla Nergis Abıyeva küratörlüğünde düzenlenen Olağanüstü denklikler, ince benzerlikler sergisini 16 Şubat 3 Nisan tarihleri arasında Mixer'de ziyaret edebilirsiniz. Alp İşmen 1962 yılında İstanbul'da doğdu. 1980'de başladığı Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nu 1984'te Marmara Üniversitesi mezunu olarak tamamladı. 5. Günümüz Sanatçıları sergisinde bir gravürü sergilendi. Baskı resim eğitimi almasına rağmen hayatını grafik tasarım alanında çalışarak sürdürdü. 2003 yılında Karşı Sanat'ta düzenlenen Bu Sergi Aileye Mahsustur karma sergisine katıldı. İşmen'in çalışmaları, 2017 yılında Contemporary İstanbul Sanat Fuarında, 2019 yılında Pilevneli Project'te düzenlenen Kağıt sergisinde yer aldı. Yapıtları pek çok koleksiyonda yer alan sanatçı, 2019 yılında Daire Sanat'ın Açık Atölye Programı'na katıldı. Yüksel Dal 1992 yılında Denizli'de doğdu. 2015'te Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünden mezun oldu. Aynı üniversitenin yüksek lisans programında eğitim aldı. İlk solo sergisi Sonsuz Küçük, Sonsuz Büyük 2018 yılında Mixer'de gerçekleşti. Çalışmalarının sergilendiği yerler arasında İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat Galerisi, O'Art Sanat Yarışması, İstanbul Rotary Sanat Yarışması, Genç Etkinlik 7, Marmara Üniversitesi Cumhuriyet Müzesi, The Marmara Pera bulunmaktadır. Mixer, Leyla Emadi'nin kişisel sergisi Gel-Git'i sunmaktan mutluluk duyar! Leyla Emadi'nin Mixer'deki ilk kişisel sergisi olan Gel-Git, 16 Şubat 3 Nisan 2021 tarihleri arasında Mixer'in proje odasında ziyaret edilebilir. Bu belirsizliklerin içinde yaşamaya devam ederken bazı sabahlar uyanıp kendimizi çok güçlü ve her şeyin üstesinden gelebilecek gibi hissederken, bazı sabahlar da yerin yedi kat dibinde imişçesine ağır hissederiz. O an için bu gelgitler sıkıntılı bir durummuş gibi gözükse de aslında konfor alanından her çıkış, öz benliğimize daha hızlı bir varıştır. Zygmunt Bauman'ın da dediği gibi; belirsizlik insan yaşamının doğal habitatıdır; belirsizlikten kaçınma umuduysa insan yaşamındaki arayışın motorudur. Sergi, sanatçının, bireysel konfor alanı ve belirsizlik durumu arasında kalışlarını yansıtan çoğunlukla beton harflerle sözcüklere ve cümlelere dönüşmüş formlar yanında gelgit yaşayan bireyin zihnindeki düşüncelerden kağıda ve ardından sergi mekanına dökülen sözler bütününü içeren enstalasyonlarını bir araya getiriyor. Gel-Git, 16 Şubat 3 Nisan 2021 tarihleri arasında Mixer'in proje odasında görülebilir. 1977 yılında Ankara'da doğan Leyla Emadi, sanat eğitimine Los Angeles Pierce College'da 3 Boyutlu Sanat ile başlamıştır. Ardından Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünde Lisans ve Yüksek Lisansını tamamlamıştır. Aynı okul ve bölümde 2015 yılında başladığı doktora eğitimine devam etmektedir. Aynı zamanda İstanbul'daki atölyesinde üretmeye devam etmekte ve sergilerde yer almaktadır. Eserlerinde, bireyin bağlı olduğu cinsiyet, din, siyaset, ideolojik ve kalıplaşmış düşünceler irdelenmektedir. Üzerinde çalıştığı kavrama bağlı olarak gelişen malzeme kullanımı sayesinde oldukça geniş bir üretim yelpazesi vardır. Tuvallerin yanı sıra kağıt çalışmalar, enstalasyonlar ve son yıllarda yoğunlukla üretimine dahil ettiği beton cümleler çalışmaları arasında yer alır. Sanatçı, Yurt içi ve yurt dışında çok sayıda sergide yer almaya devam etmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/mixer-sessionsin-5-edisyonu-15-haziran-4-agustos-tarihleri-arasinda-izleyici-ile-bulusuyor", "text": "Mixer'in kariyerlerinin başındaki genç sanatçılara alan açma ve destek olma arzusuyla hayata geçirdiği sergi serisi Mixer Sessions'ın beşinci edisyonu, 15 Haziran 4 Ağustos tarihleri arasında izleyici ile buluşmaya hazırlanıyor. Mixer'in, 2016 yılından bu yana sanat eğitiminden profesyonel sanat yaşamına geçiş sürecindeki sanatçıların katılımına açık düzenlenen sergi serisinin bu yıl beşincisini gerçekleştiriyor. Sanat alanında eğitim veren üniversitelerin son sınıf lisans, yüksek lisans, doktora öğrencilerine yönelik yapılan açık çağrı sonucunda bu yıl 300'ün üzerinde başvuru aldık. Mixer ekibi tarafından yapılan değerlendirme sonucunda 19 sanatçının farklı disiplinlerde üretilen çalışmaları sergilenmeye hak kazandı. Mixer Sessions V, farklı şehirlerde eğitim gören sanatçıların video, fotoğraf, tuval, karakalem, seramik, hazır nesne ve mekana özgü yerleştirmeler gibi çeşitli sanatsal üretim biçimlerini kullanan çalışmaları izleme fırsatı sunuyor. Bu yılki seçki de, toplumsal hafıza; birey-kimlik; aidiyet; aile; ev-mekan, doğa-insan ilişkisi ve iktidar kavramları öne çıkıyor. 15 Haziran 4 Ağustos tarihleri arasında çalışmalarını Mixer Sessions V sergisi aracılığıyla izleyiciler ile buluşturacak sanatçılar: Cemil Toprak, Delal Eken, Derya Gözükızıl, Duygu Tanrıverdi, Eda İlbeyci, Ege Subaşı, Ekin Keser, Ferhat Salman, Gökhan Tanrıöver, Hale Arslan, Hazel Kılınç, Irmak Dönmez, Kübra Zor, Nagihan Aydınlık, Pelda Aytaş, Rıdvan Aşar, Serap Alakaz, Volkan Dinçer, Zeynep Tunçel olarak belirlendi."} {"url": "https://gazetesanat.com/mixer-step-istanbulda-sanatseverleri-bekliyor", "text": "Mixer, 18 22 Kasım 2020 tarihleri arasında Step İstanbul'da yerini almaya hazırlanıyor. Farklı disiplinden bir araya gelen sanatçıların ürettiği eserlerle Mixer A1-106 numaralı fuar alanında sanatseverleri bekliyor olacak. Sanat herkesin hayatının bir parçası olmalıdır fikriyle yola çıkan Step Istanbul, dört gün boyunca sanat kurum ve kuruluşlarını, sanatçıları ve sektörde yer alan çalışanları sanatı daha ulaşılabilir kılmak amacıyla bir araya getirmeyi amaçlıyor. - Görsel: Rugül Serbest, mektup I letter I, tuval üzerine yağlı boya oil on canvas, 25x25 cm, 2018"} {"url": "https://gazetesanat.com/modern-sanatin-kisa-oykusu-hep-kitapta", "text": "İtina ile derlenmiş bilgiler, olağanüstü görseller, faydalı eser analizleri, sanatın belli başlı dallarında kullanılan temalar, teknikler. Önemli türlere, eserlere, akımlara, temalara ve tekniklere yönelik cep kılavuzları... hep kitap'tan sanatseverlerin elinden düşürmeyeceği özgün bir sanata giriş serisi! Serinin ilk kitapları olan Sanatın Kısa Öyküsü, Fotoğrafın Kısa Öyküsü'ne Modern Sanatın Kısa Öyküsü eklendi! Modern Sanatın Kısa Öyküsü, modern sanat konusuna yepyeni ve yenilikçi bir perspektiften bakıyor. Rahatlıkla takip edilebilen tasarımıyla, modernizmin ilk döneminden çağdaş sanat örneklerine kadar, toplamda 50 önemli eserin analizini sunuyor. Bunu yaparken modern sanat tarihindeki farklı teknikleri açıklıyor, teknik jargonu anlaşılır kılarak her okurun modern sanattan keyif almasını sağlıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/modern-ve-cagdas-sanatta-gundelik-ve-siradan-olanin-hikayesi", "text": "Pandemi dolayısıyla sosyal mesafeyi koruduğumuz bu yaz aylarında, her yerden erişebileceğiniz sanat tarihi dersleri devam ediyor! İstanbul Modern'in çevrimiçine taşıdığı yetişkinlere yönelik seminer programı Atölye Modern'in yeni dersi Modern ve Çağdaş Sanatta Gündelik ve Sıradan Olanın Hikayesi 5 Ağustos tarihinde başlıyor. Dr. Öğr. Üyesi Fırat Arapoğlu'nun Zoom programı üzerinden vereceği seminer dizisine katılanlara Atölye Modern Çevrimiçi Katılım Belgesi veriliyor. Modern ve çağdaş sanatın gündelik yaşamla ilişkisini ele alan ders, günümüz sanatına konu olan ya da günümüz sanatının üretim ve tüketim biçimlerine etki eden gündelik yaşam fikrinin, hangi tarihsel dönemeç noktalarında sanata konu olduğunu ve kendinden sonra gelen sanatsal ifade biçimlerini nasıl etkilediğini işler. 20. yüzyıl sanatının tarihsel olarak nasıl değiştiğine ışık tutar. Atölye Modern Çevrimiçi semineri ücretli olup katılmlar kontenjanla sınırlı. Detaylı bilgi için 0212 334 73 52 numaralı telefonu arayabilir ya da atolyemodern@istanbulmodern. org adresine mail atabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/monako-prensinin-sarayi", "text": "Artnet News'in Pazartesi günü yayımladığı habere göre, Monako Prens Sarayı geçtiğimiz hafta yeniden açıldı ve yakın zamanda restore edilen bir dizi fresk ilk kez halkın ziyaretine açık hale geldi. Sarayın restorasyonu 2013 yılında başlamış olup Rönesans döneminden kalma bu freskler, restorasyondan iki yıl sonra 2015'te boya katmanlarının arkasında saklı kalmış bir şekilde keşfedilmişti. Sarayın yeniden açılması, COVID-19 salgını nedeniyle yıllarca süren onarım, kapanma ve gecikmelere kısmen bağlı olarak gerçekleşti. Sarayın baş konservatör-restoratörü Julia Greiner, Artnet News'e yaptığı açıklamada, Bir Rönesans sarayı olarak bu keşif, Grimaldi ailesini ve Monako Sarayı'nı yeni bir sanat tarihi anlayışına taşıyor. dedi. 1197 yılında inşa edilen Monako Sarayı, 1297 yılında kaleyi ele geçirmelerinden bu yana Grimaldi ailesi tarafından kullanılmaktadır. Hapsburglar ya da Romanovlar gibi kraliyet ailelerinin aksine, Grimaldi'ler düzenli olarak yeni saraylar inşa etmek için gereken daimi bir servete ya da geniş topraklara sahip değillerdi; Ne de olsa Monako dünyanın en küçük ikinci bağımsız devletidir. Grimaldi'lerin, dönemin modasına uymak için aynı sarayı yüzyıllar boyunca büyüterek ya da yenileyerek kullanmış olmaları muhtemelen fresklerin neden üstü örtülü olduğunu açıklamaktadır. Saray bugün, 2005 yılında hükümdarlığa başlayan II. Albert tarafından kullanılmaktadır. Saray ve freskleri 15 Ekim'e kadar halkın ziyaretine açık olacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/monica-bellucci-turkiyeye-geliyor", "text": "Piu Entertainment 10. Yılında dünyaca ünlü yıldız Monica Bellucci'yi 14 Aralık'ta İstanbul'da ve 20 Aralık'ta Londra'da seyirciyle buluşturmaya hazırlanıyor. Dünyaca ünlü yıldız Monica Bellucci, Tom Volfun yazıp yönettiği Maria Callas'in hayatına dair bilinmeyen detayların ve ilginç hikayelerin yer aldığı Mektuplar & Anılar adlı tek kişilik tiyatrosuyla 14 Aralık'ta Zorlu PSM'de ve 20 Aralık'ta Londra Her Majesty's Theatre'da olacak. Kuruluşunun ilk yıllarından itibaren ses getiren ve Andre Rieu, Jose Carreras, Lara Fabian, Placido Domingo gibi başarılı etkinliklere imza atan Piu Entertainment, dünyanın kültür sanat başkenti olarak bilinen Londra'nın Royal Albert Hall, Barbican, Southbank Centre'ın da aralarında bulunduğu prestijli salonlarında dünya starlarıyla konser düzenleyen ilk Türk yapım şirketi olma ayrıcalığına da sahip. Londra'da İngiliz oyuncu ve yaratıcı ekibiyle üretilen En İyi Müzikal Tony Ödülü sahibi, Green Day's American Idiot müzikalinin ortak yapımcısı olan Piu Entartainment, Ocak 2020'de prömiyer yapan, Çolpan İlhan-Sadri Alışık Tiyatrosu ile birlikte ortak yapımcılığını üstlendiği, Türk tiyatrosunun en önemli prodüksiyonlarından Amadeus ile bilet satış rekorları kırdı. Sanatın bireye ve topluma olan katkısını ilke edinerek, bulunduğu şehirlerin kültür-sanat hayatına dokunan etkinliklerle, toplumsal ve kültürel yaşamın zenginleşmesi hedefiyle sanatseverleri uluslararası starlarla buluşturan Piu Entertainment,10. Yılına yeni logosu ile giriyor. 2012 yılından bu yana Türkiye ve Birleşik Krallık'ta tiyatro, müzik, opera, sergi ve dans disiplinlerinde prestijli prodüksiyonların yapımcılığını ve organizasyonlarını gerçekleştiren Piu Entertainment, canlı eğlence deneyimini yenilenen kurumsal kimliğiyle sunmaya devam edecek. Yeni logo, kültür ve sanatın mihenk taşı olan amfi tiyatrodan alınan ilham ve Piu Entertainment'ın tiyatro, müzik, opera, sergi ve dans gibi geniş bir yelpazede zenginleşen 10 yıllık sanat birikimiyle harmanlanarak tasarlandı. Antik Çağ'da tiyatro, tüm bu kültürel etkinliklerin yapıldığı ve gösteri kültürünün temellerinin atıldığı bir mekandı. Bu mekanın mimarisinin minimalize edilerek logoda kullanılması tam anlamıyla Piu entertainment'i ifade etti. Antik kent mimari ayrıntıları, mavi ve turuncu tonlarının kullanımıyla daha genç ve modern bir görünüme kavuştu. Tasarımdaki i harfinin noktası da antik kent mimarisinde yer alan orkestra bölümüyle bir bütünlük sağladı."} {"url": "https://gazetesanat.com/moondog-6-caddenin-delisi", "text": "Müzisyen ve yetenekli besteci Louis Hardin, her türden koro şefi ve müzisyen tarafından derinden takdir edildi. Bir zamanlar Gerorge Szell'e ilham oldu, Janis Joplin şarkılarında yer edindi, Whitney Müzesi'nde Charles Mingus ile sahne aldı... büyüleyici olsa da, bunlar Moondog'u 20. yüzyıl boyunca eşsiz bir müzik figürü yapan en ilginç unsurlar bile değil. Dünya onu Moondog olarak tanıdı ve Amerikan altkültürünün temel karakterlerinden biri haline geldi. Thomas Hardin, Jr. , 26 Mayıs 1916'da Kızılderililerin hala çoğunlukta olduğu Kansas'ta bir vaiz ve kilise organisti çiftin çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçük yaştan itibaren sanatla içli dışlıydı. 5 yaşında vurmalı çalgılarla ilgilenmeye başladı ve bir Arapaho şefinden dersler aldı. 4 Temmuz 1932'de Kansas'ta, 16 yaşındaki Louis Hardin farkında olmadan yüzünde patlayan ve onu sonsuza dek kör eden canlı bir kap dinamiti ellerine alıverir, sonuç olarak; bir Piskoposluk bakanının oğlu olan Hardin, görme yetisini kaybettiğinde derin bir inanç değişimi yaşayarak Spiritualizmin diğer formlarına ve özellikle de Şamanizme yönelir. Daha sonra Iowa Körler Okulu'nda farklı enstrümanları tanıyarak, müzik teorisi ve kulak eğitimi gibi konularda eğitim görerek oldukça verimli zaman geçirir. New York sokaklarında ve sanatsal çevrelerinde New York'un evsiz Viking bestecisi olarak bilinen Moondog hızla New York'un bir parçası haline geldi. Öyle ki rock and roll kralı Alan Freed, Moondog'un Moondog Senfonisini dinledikten sonra şovunu The Moondog House olarak adlandırdı ve kendini Moondogcular Kralı olarak taçlandırdı, Moondog adını kendi kariyerinde kullanmaya karar verdi. Moondog'un giyiminde yaptığı ufak tefek değişimler, Times'da 1965 yılında Yayınlanmış kayıtlara sahip ciddi bir müzisyen olsa bile, kadife pelerini ve parlak kırmızı kapüşonuyla şehrin ortasında günde sekiz saat dikiliyor, içkisini de bir geyik toynağından yudumluyor satırlarıyla kendine yer bulmasına sebep olur. Moondog, bu dönemde artık öyle bir ikon haline gelmiştir ki tekstil üreticisi Burlington Industries'in '69 yılında New York'a getirdiği yeni sergisinin reklamlarında adres olarak Moondog'un karşısındaki sokak yazılmıştı. Aynı şekilde Hilton'un New York'daki şubesi de adresini Moondog'un tam karşısı olarak yazıyordu. Ancak onun sadece sokakta yaptığı performanslarını veya giyimini tartışmak, 81 senfonisini, sayısız orkestrayı ve üflemeli çalgılardan oluşan yaklaşık 50 şarkısını... yani yüzlerce eserin üretken bestecisi Louis Hardin'i görmezden gelmek olurdu. Melodik yaratıcılık, ritim ustalığı ve müzikal türlerin eklektik bir karışımını sergileyen Louis Moondog Hardin'in eserleri, alışılmadık bir evsiz sokak müzisyeninin ilginç eskizlerinden çok daha fazlası. 1950'lerde caz şirketi Prestige için birkaç albüm kaydetti, ancak enstrümantal parçalar, klasik caz olarak düşünebileceğiniz şeyler değil. Moondog'un trimba, oo veya utsu gibi kendi kendine yaptığı enstrümanlar tarafından eklenen kısa ritmik patlamalar ve bazen de bu ezgilere eşlik eden derin sesinden şiirler eşlik ederdi. Hepimiz kemanı, trompeti, piyanoyu, flütü biliyoruz... Peki ya oo, 25 telli küçük bir harp? Hüs, yayla çalınan üçgen telli çalgı mı? Utsu, basit bir pentatonik klavye? Trimba, üçgen vurmalı çalgı mı? Uni, yedi telli bir kanun? Moondog, müziği için özel olarak her biri kendine özgü tınılara sahip yeni enstrümanlar icat etti. Fakat bu enstrümanlarla ne tür müzikler çalınabilir? Moondog'un da dediği gibi: Moondog müziği. Moondog'un etkisi caz ve çağdaş klasik müzikle sınırlı kalmadı. New York'da Beat Jenerasyonunun ikonik bir üyesi olan Moondog, Joan Baez, Ravi Shankar ve özellikle Janis Joplin ve hatta William Burroughs ve Allen Ginsburg ile tanıştı ve arkadaş oldu. Müziği Frank Zappa ve Kaptan Beefheart'ı bile etkiledi., Moondog'un neden farklı türleri birleştirdiğini ve çağdaş sanatsal yaratımın tüm alanlarını etkilediğini ve bir köprü olarak anılmaya başladığını anlamak kolaydır. Hardin, Beat Jenerasyonunun birçok ismi ile arkadaş oldu ve böylece Chappaqua'ya katıldı. Chappaqua, Conrad Rooks tarafından yazılan ve yönetilen 1967 tarihli bir Amerikan drama filmi. Film Rooks'un uyuşturucu bağımlılığı konusundaki deneyimlerine dayanıyor ve William S. Burroughs, Swami Satchidananda, Allen Ginsberg, Moondog, Ornette Coleman, Fugs ve Ravi Shankar'ı da dahil ediyor. Filmde periyodik olarak Moondog bir Peygamber olarak görünüyor. Juilliard Müzik Okulu öğrencisi Philip Glass, Moondog ve müziğini New York caz barı Birdland'ın dışında tam da bu süreçte keşfediyor. Glass, yetenekli müzisyen tarafından büyülenir, daha sonra Moondog'u bir yıl boyunca onunla yaşamaya davet eder ve onu çağdaş besteci Steve Reich ile tanıştırır. Böylece 1960'ların sonlarında Moondog, 9. Cadde ve 23. caddede bir binada yaşar. Glass, Moondog ve Steve Reich, sonunda Moondog Avrupa'ya yelken açana dek haftalık olarak birlikte ve prova yaparlar. Hem Glass hem de Reich, Moondog'dan Juilliard'daki çalışmalarından daha fazla şey öğrendiklerini iddia etmişlerdir. Moondog'u minimalizmin kurucusu olarak adlandıracak kadar ileriye giderler. 1974 yılında Moondog, Almanya'da gösteri yapma davetini kabul etti ve kalıcı olarak kalmaya karar verdi. İnternet öncesi günlerde, birçok kişi Hardin'in öldüğünü düşündü, ancak 1989'da Brooklyn Müzik Akademisi konserinde bir anda yuvaya dönüş yaptı. Elson, Orada çok sayıda olağanüstü insan vardı, Ginsberg ve Reich oradaydı, Greatful Dead'den Bob Weir ve davul çalan Moondog... diye açıklıyor, gelecek filmini oluşturacak olan sahnelerle alay ederek. 1983 yılında Viyana'da oturan bir besteci olarak Moondog, ilk üç senfonisini besteleyerek Avusturya başkentinde son üç senfonisini oluşturan büyük Wolfgang Amadeus Mozart'ın ayak izlerini takip etmek istiyordu. Sadece bu altı haftalık kısa süre içinde değil, ertesi yıl Moondog toplam 20 senfoni besteledi! Yine de, çalışmalarının birçoğu yaşamı boyunca yapılmış ve hatta yayınlanmış olsa da, Moondog'un daha önce hiç duyulmamış birçok eseri hala varlığını sürdürüyor... 13 çelestalı parçalar, 76 trombon ile çalınan parçalar ve tabi ki binlerce müzisyen ve şarkıcıyı çağıran dokuz saatlik bir çalışma olan Cosmos! Dahası, Hardin'in müzikal eskizleri ve notlarının çoğu hala Braille alfabesinde, yani insanların Moondog'un müzikal başarılarının boyutunun tam olarak farkına varması yıllar alabilir. Ölümünden yıllar sonra Holly Elson yönetmenliğinde çekilen, Moondog'a adanmış Viking of the 6th Avenue belgeselini izlemeden geçmeyin! Belgesele katkıda bulunanlar arasında ailesi ve arkadaşlarının yanı sıra müzisyeni kendileri için ilham kaynağı olarak gören Jarvis Cocker, John Zorn, Debbie Harry, Damon Albarn, Philip Glass ve Blondie'nin Chris Stein'ı gibi sanatçılar yer alıyor. Bonus: Şimdi Moondog'u, efsanevi parçası Bird's Lament ile analım. Gözlerinizi kapatın ve dinleyin."} {"url": "https://gazetesanat.com/mortal-kombatin-muzigi-iskandar-ile-geri-dondu", "text": "Iskandar Widjaja yeni yayınlanan çalışması ile dikkatleri üzerine çekmeye devam ediyor. Iskandar Widjaja'nın klasik kemanıyla yorumladığı Mortal Kombat filminin ikonik müziği Techno Syndrome, video konsol oyunlarının efsanesi Mortal Combatın 16 Nisan tarihinde Uzakdoğu'da vizyona giren film uyarlaması ile aynı gün YouTube'da ve tüm dijital müzik platformalarında yerini aldı. 2021 yılına, Spotify'ın New Music Fridayde listeye alınan Love on the Moon parçasının çok beğenilen yeni sürümü ile başlayan süreç, Spirited Awayin vokal versiyonuyla devam etti. Ardından Mart ayında, Moğol overtone şarkıcısı URNA ile yaptıkları Rachel's Song ta arkaik armonileri keşfettiği çarpıcı bir işbirliğine imza attı. Iskandar Widjaja, yaratıcılığının ve hayal gücünün sınırlarını zorladığı keman, dans ve dövüş sanatlarının sıra dışı kombinasyonundan oluşan bir klip yayınladı. Geçtiğimiz günlerde vizyona giren Mortal Combat filminin Iskandar Widjaja ile olan ilişkisi ise, filmin önemli karakterlerinden Kung Laoyu Widjaja'nın kuzeni Max Huang'ın canlandırıyor olması. Techno Syndromeun klibi, orijinal filmde oynayan dublör dövüşçüleriyle, son sahnesinde Max Huang'ın rol almasıyla ve dansçılar eşiliğinde çılgın koreografisiyle kısa metraj yüksek tempolu aksiyon filmi tadında. Klibin dövüşle dansın estetiğinin birleştiği ateşli koreografisinde Roberta Rizzini ve Max Huang'ın imzası var. 70'ler ve 80'lerde doğmuş ya da büyüyen kuşağın önce atari salonlarında, sonrasında oyun konsollarında ve sonrasında beyazperde'de boy göstermesiyle adeta içine işleyen Techno Syndromeu Iskandar Widjaja farkıyla YouTube'dan izleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/mtv-2020-mtv-film-tv-odulleri-tum-zamanlarin-en-iyilerini-acikladi", "text": "Dünyanın müzik kanalı MTV, 6 Aralık Pazar akşamı gerçekleştirilen 90 dakikalık özel bir program ile 80'lerden bugüne kadar seyirciyle buluşan en değerli film ve televizyon programlarını ödüllendirdi. Amerikalı oyuncu ve şarkıcı Vanessa Hudgens tarafından sunulan programda birbirinden ünlü isimler 'Tüm Zamanların En İyileri' olarak seçildi. - Kevin Bacon - Kristen Bell - Selma Blair - Jamie Lee Curtis - Gal Gadot - Sarah Michelle Gellar - Kevin Hart - Jason Segel - William Zabka - Jacob Bertrand - Neve Campbell - Sofia Carson - Lily Collins - Derek Hough - Peyton List - Xolo Mariduena - David Spade - Maddie Ziegler MTV'den Bruce Gillmer, Wendy Plaut ve Vanessa Whitewolf ile Jesse Ignjatovic ve Barb Bialkowski ile Den of Thieves, MTV Film ve TV Ödülleri: Tüm Zamanların En İyileri için yönetici yapımcı olarak görev aldı. Prodüksiyondan sorumlu yöneticiler Jackie Barba ve Alicia Portugal müzik Yetenek Yöneticisi olarak ise Lisa Lauricella oldu. Daha fazla bilgi için MTVAwards. mtv. com adresini ziyaret edilebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/mtv-2020-video-muzik-odulleri-kazananlari-belli-oldu", "text": "Gerçek adı Lauren Keyana Palmer olan Amerikalı oyuncu ve şarkıcı Keke Palmer'ın sunuculuğunu yaptığı 2020 MTV Video Müzik Ödülleri, 30 Ağustos Pazar günü saat 20:00'de ET / PT'de (Türkiye saati ile 31 Ağustos saat 03:00'de) canlı olarak yayınlandı. 2020 MTV Video Müzik Ödüllerini kazananlar muhteşem performanslar eşliğinde açıklandı. Ariana Grande, Lady Gaga, Maluma, Miley Cyrus, The Weeknd, BTS, CNCO'nin muhteşem sahne performansları sergilediği 2020 MTV Video Müzik Ödülleri dün gece gerçekleşti. Ödül töreninin kazananlarını sizler için sıraladık."} {"url": "https://gazetesanat.com/mufit-karzekin-zeytin-temali-sergisi-galeri4-bodrumda", "text": "Huzur, tasarım, kalite, tavır felsefesi ile bilinen, Türkiye'nin en iyi ve köklü butik otellerinden 4reasons hotel+bistro, 20. yaşını bünyesine yeni katttığı Galeri4 Bodrum'daki sergilerle kutluyor. Galeri4, 10 Ağustos'ta gerçekleştireceği bir açılış resepsiyonu ile Bodrum'un en önemli sanat değerlerinden olan Müfit Karzek'in Zeytin temalı sergisini sanatseverlerle buluşturacak. Bodrumlu sanatçı Müfit Karzek, sergisinde, yarımadanın belki de ilk sakinlerini, zeytin ağaçlarını getiriyor gözlerimizin önüne. Herbirinin ayrı bir yüzü, hikayesi, yaşama tutunuş tarzı var. Tıpkı biz insanlar gibi... Karzek, sanki hepsiyle can yoldaşı olmuş, kendine özgü yaratıcı tekniğiyle onların anıtsal hayatlarını belgeliyor, ölümsüzleştiriyor. Adeta doğanın heykellerini sergiliyor. Yurt içinde, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'daki koleksiyonlarda eserleri bulunan Karzek'in Zeytin temalı sergisi 24 Eylül'e kadar Galeri4 Bodrum'da ziyaret edilebilir. Nefes kesen Yalıkavak koyunu ve gün batımlarını Tilkicik tepelerinin üstünden seyreden 4reasons Hotel bistro bünyesindeki Galeri4 her gün 10:00 22:00 arası açık. +90 533 746 0138 | @galeri4bodrum | Dirmil Mah. Bakan Cad. No: 8, Yalıkavak, Bodrum 4reasons hotel+bistro içinde."} {"url": "https://gazetesanat.com/muge-arbakin-oyku-kitabi-anlat-dedi-hayat-raflarda", "text": "Anlat Dedi Hayat isimli öykü kitabına imzasını atan Müge Arbak, hayatın kendisine fısıldadığı hikayeleri keyifli, akıcı bir dille ve alışılmışın dışında, yaratıcı bir kurguyla anlatıyor. Yaşamlara ayna tutan ve sıradan görünen olayların içinde saklanmış 'an'ları bulup çıkaran öyküleriyle Arbak, okuyucuya hayata dair farklı yaklaşımları keşfetme fırsatı sunuyor. Üniversite yıllarında öykü yazmaya başlayan, sonraki yıllarda öyküleriyle birçok edebiyat dergisinde okuyucuyla buluşan, çeşitli mecralarda editörlük görevi üstlenen ve Farkındalık Yazarlığı Yazı ve Yazarlık Atölyesi ile adını duyuran Müge Arbak, 19 hikayeden oluşan öykü kitabı Anlat Dedi Hayat'ı Bireysel Bilgelik Yayınları etiketi ile yayımladı. Günlük hayatın her bir alanında karşılaşılabilecek ilişkileri, değişenleri, değişmeyenleri, umutları, geçmişte sıkışanları, geleceğe doğru hareket edenleri ve daha nice karakteri ustalıkla ele alan Arbak, kendine has, samimi üslubuyla Türk edebiyatına yepyeni bir soluk kazandırıyor. Daha çok karaktere odaklı bir anlatımın kullanıldığı Anlat Dedi Hayat'ta; karakterler ve yaşadıkları olaylara verdikleri tepkiler, kurmaca hamurunda yoğrulmasına rağmen gerçekliğini kaybetmeden okuyucuya aktarılıyor. Okuyucuyu sıklıkla gülümseten sürprizlerin yer aldığı öykü kitabında yazar, ağdalı bir dil yerine sade ve akıcı bir anlatım tekniğiyle okuyucuyu öykülerin içine çekiyor. Hikayelerinde kurduğu olay örgüleriyle okuyucu için kurmaca ile gerçek arasındaki perdeyi kaldıran, güçlü gözlem yeteneğiyle öykülerinde yer alan karakterleri adeta canlı hale getiren ve sahneleri nakış gibi işleyen Arbak, okuyucunun hayata farklı bakış açılarıyla yaklaşmasını sağlıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/muge-arbakin-yeni-kitabi-yaratici-yazarlik-yazma-hayalini-gerceklestirmek-raflarda", "text": "Yaratıcı Yazarlık: Yazma Hayalini Gerçekleştirmek isimli kitabına imzasını atan Müge Arbak, yazan ve yazmak isteyen kişiler için uygulama odaklı ve rehber niteliğinde bir eserle okuyucunun karşısına çıkıyor. Yaratıcı yazarlık ile ilgili temel bilgilerin ve yazma yolculuğunda sonuç almayı kolaylaştıracak bir çalışma metodunun yer aldığı kitabıyla Arbak, okuyucuya yazma becerisini geliştirme ve yaratıcılığını harekete geçirme fırsatı sunuyor. 2021 yılında Anlat Dedi Hayat isimli öykü kitabını okuyucuyla buluşturan Müge Arbak; çalışma metodu, 30 farklı yazma uygulaması ve yaratıcı yazarlık ile ilgili ipuçlarından oluşan Yaratıcı Yazarlık: Yazma Hayalini Gerçekleştirmek isimli kitabını Bireysel Bilgelik Yayınları etiketi ile yayımladı. Yazma hayali kuran ancak bu yönde bir türlü istediği sonucu alamayanlara yol göstermeyi hedefleyen kitap, okuyucuya birbirinden farklı yazma uygulamalarıyla en az 14750 kelime kullanarak yazma fırsatı sunuyor. Yaratıcı yazarlık ve yazma yolculuğu ile ilgili püf noktalarını da paylaşan Müge Arbak, okuyucunun yazma hayali kurmak ile yazmak arasındaki köprüyü kurmasını sağlıyor. Yazma yolculuğunda ilerlemenin önündeki önemli bir engelden söz edilen Yaratıcı Yazarlık: Yazma Hayalini Gerçekleştirmek' te aynı zamanda karakter, mekan, diyalog, neden sonuç ilişkileri gibi kurmacaya dair önemli konulara da değiniliyor. Arbak uzun yıllardır sürdürdüğü Farkındalık Yazarlığı Yazı ve Yazarlık Atölyesinde katılımcıların sıklıkla sorduğu sorulardan yola çıkarak hazırladığı ipuçlarını, yazan ve yazmak isteyen kişilerin rahatlıkla uygulayabileceği şekilde aktarıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/muge-ulusoy-roportaj", "text": "Bazı insanlar hayatınızda dönüm noktası niteliğindedir. Çalıştığı markalar için Müge Ulusoy da böyle bir öneme sahip. İşini tutku ile yapan ve pek çok ünlünün ve işinde başarılı olmuş markanın güvenli limanı olan Marka İletişim Danışmanı Müge Ulusoy; güçlü empati yeteneği ve 24 yıllık sektörel tecrübesi ile işine sevgisini, emeğini ve ruhunu koyarak Türkiye'nin başarılı kadınları arasında yerini koruyor. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro bölümü mezunuyum. İzmir Devlet Tiyatrosunda 1 yıl konuk sanatçı olarak tiyatro oyunculuğu yaptıktan sonra bazı deneyimler kazandım. 23 yaşında İzmir'de bulunursam mesleğim ve kariyerim adına pek çok şeyi kaçıracağım duygusuna kapılarak İstanbul'a geldim. Şimdi düşününce aldığım en doğru kararlardan biri olduğunu görüyorum. O yıllarda İstanbul'da Tiyatro yapmak pek kolay değildi ve bana televizyon kapılarını açmıştı. İyi ki de öyle olmuş. Böylece televizyon ve sinema vazgeçilmezlerim arasına girdi. Tv'de oyunculuk yaparken kamera arkası işler yaptığımız sinema televizyon mezunu olan kardeşimle birlikte şirketimizi kurduk. 2005'te kardeşim evlenip Ankara'ya yerleşince, yoluma yalnız devam etmek durumunda kaldım. Bu sebeple dizi oyunculuğuna bir süre ara verdim çünkü o an yaptığım işin kalitesi adına bu karar aldığım en doğru karar gibi geliyordu. Bugünlere dek çalıştım, çok çalıştım ve hep çalıştım. Önceki yıllarda, iki dizi Pt1 ve Pt2 olarak arka arkaya yayınlanırdı. Çocukların aileleriyle izleyebileceği programlar, çeşitli yarışmalar veya sitcomlar vardı. Bu programlardan sonra da dramalar başlardı. Kısacası bir çeşitlilik söz konusuydu. Ülkede örneğin karamsar bir hava hakimse, o zaman seyirciyi umutlandıran projeler yapmanın daha gerekli olduğunu düşünüyorum. İnsanlar saat 20.00'da televizyon başına geçip 00.00'a kadar reklam arası dizi izlemeyi neredeyse bırakmış durumda. Bu da internet platformuna yönelime sebep oldu. Türkiye sadece İstanbul'dan ibaret değil ki! Anadolu'nun şehirlerinden köylerine kadar her yerde televizyon izleniyor. Şunu unutmamalıyız ki, hedefiniz başarıdan ziyade çok para kazanmaya geçerse hiç para kazanamazsınız. Benim daima hedefim, önce işimi iyi yapmak ve başarılı olmaktır. Bu da disiplin ve çalışmakla oluyor. Sinema sektörü son yıllarda yükselen ivme ile seyircisiyle buluşuyor, başarılı pek çok imza var. Gurur duymamak elde değil elbette. Kısacası Türk Sinemasına büyük yatırımlar yapılsa eminim dünyada da önemli bir konumda yer alırız. Yapım gereği seçme lüksümün olmasına çok önem veririm. Mesela ortaokul ve lise yıllarımda matematik bölümü öğrencisiydim ama konservatuvar Tiyatro okumayı seçtim. Çünkü her zaman Ben istediğim şeyleri istediğim şekilde yapacağım dedim. Bu özel hayatım için de geçerli tabii... Marka yaratmak veya marka olmak, okunduğu veya yazıldığı gibi kolay sanılmasın. Çok emek gerekiyor, alt yapınızın ve sabrınızın sağlam olması gerekiyor. Daima gelişime açık ve sadece kendiniz ile yarış halinde olmalısınız. İşinize yaramayan duygulardan ve durumlardan uzak durarak hedefinize doğru koşmalısınız. Tüm hava koşullarına rağmen asla durmadan karşınıza çıkan her türlü engeli aşma becerisi gerekiyor. Rüzgarı arkanıza almayı başarırsanız, ılık ılık ilerlediğiniz yol muhteşem bir hayat serüvenine dönüşebilir. Burada şans da çok önemli tabii ki. Her zaman cesaretliyimdir. Bence cesaret öğrenilmez. Sizde vardır ya da yoktur. İstanbul'a geldiğim ilk yıllarda, oyunculuk yaparken aynı zamanda direct marketing üzerine bir reklam ajansında proje yöneticisi olarak çalışıyordum. Orada patronumla ilk konuşmamda dedim ki, Ben oyunculuk yapmak için İstanbul'a geldim. Burada hafta sonu tatilim var ama set günlerim hafta içi bir gün de olabilir. Çalışmamla o günleri dengelerim. Ve kabul etti, çalışmaya başladım. Hem reklam ajansında çalışıyordum hem de oyunculuk yapıyordum. Çalıştığım ve para kazandığım işim olduğu için her dizi projesini kabul etmek zorunda kalmıyordum. İşte seçme lüksüm yine devrede. Bu hep böyle devam etti hayatımda. Seçtiğim ve sevdiğim insanlarla çalışırım. Bedenime ve ruhuma iyi gelmeyen ne varsa hayatımdan çıkarırım. İşte bu bir tercih, benim tercihim. Çünkü her zaman yaptığım işe sevgimi, emeğimi, zamanımı, tecrübemi ve yüreğimi katıyorum. Oyuncu kökenli olduğunuz için menajerlik yapmanın sizce avantajları ve dezavantajları nelerdir? Kısaca bahseder misiniz.. Evet yapıyorum. Müge Ulusoy Medya bünyesinde sadece menajerlik departmanı yok ki, kişiye veya firmalara özel PR çalışmaları, tanıtım prodüksiyonları da mevcut. Burada bana destek olan çok kıymetli bir ekibim var. Kimisi kadrolu, kimisi de freelance olarak çalışıyor. Yoğun bir araştırma, sıkı bir medya takibi ve fikir toplantılarının ardından muhteşem çalışmalara birlikte imza atıyoruz. Sizin de bildiğiniz üzere, menajerlik köken olarak Türkçe bir kelime değil, manager, management yani yönetici, yönetim manasına geliyor. Manager yani marka danışmanı olarak, kişinin marka değerini artırma, yeni stratejiler belirleyerek yol haritasını oluşturma üzerine emek sarf ediyorum. Aynı şekilde kişi ve kurumların da hedeflerine uygun, vizyonlarını geliştirici ve marka kimliğini yaratarak sektörlerinde sağlam bir yer edinebilmelerini sağlamak için çok çalışıyorum. Aslında bu tempoyu sağlayabildiğim müddetçe gücümü koruyabiliyorum. Eğer bunu sağlayamazsam yaşamım sekteye uğrayacakmış gibi geliyor. O zaman ben, ben olamam. Çünkü hiperaktif, enerjisi yüksek ve zihni çok hızlı çalışan bir yapıya sahibim. Mesela beklemeyi hiç sevmem, aynı anda birkaç işin paralel ilerlemesinden büyük keyif alırım. Muhatap olduğum her konuyu araştırmam ve öğrenme merakım sayesinde bahsettiğiniz tempomu hızlandırmış oluyorum sürekli. Özellikle bu yasaklı ve evde olduğumuz günlerde sanatla, müzikle uğraşarak, kitap okuyarak belki meditasyon yaparak kendi içine dönüp kendilerini keşfetmelerini tavsiye ederim. Bahçeleri olanların bahçede temiz havada hatta kuş seslerini dinleyerek yürüyüş yapmaları da bir meditasyon. Müzik dinlemek veya el becerileri olanlar varsa ve o her neyse onlarla ilgilenmek de birer meditasyon. Görecekler ki, bundan çok büyük keyif alacaklar. Hayat ile yarış halindeyken kendimizden uzaklaşıyoruz. Zor günleri fırsata çevirmek ve keyif alınacak detaylar bulmak lazım. Bana göre her insan özeldir ve bence herkesin sahip olduğu pek çok özelliği vardır. Hazırcılığı bırakıp, hayatın içine katılmalı, akışa bırakmalı, cesaretli olmalı ve yaşamdan haz almaya odaklanmalılar. Bu zamana kadar oyunculuk ve iletişim/ medya danışmanlığı vb işler yaptım. Şimdi de çok güzel planlarım ve projelerim var. Üretmeyi, çalışmayı sevdiğimi söylemiştim.. Tabii bu projeler ne zaman olur bilemiyorum. Önce bu pandemi döneminin sona ermesini, tüm ülke ve dünyamız adına sağlıkla ve en kısa zamanda normal hayatımıza geri dönmemizi diliyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/muhtesem-bedenlerimizin-cografyasi-cabala-ve-yasayabildigin-kadar-yasa", "text": "Neslican'ın yaşam mücadelesini yazarken ya da sonradan Alzheimer teşhisi konan bir kadının kanserinin iyileşme hikayesini okurken zaman akıyor ve kansere bir türlü çare bulunamıyordu. Neslican, mücadelen çok güzeldi çiçeğim, diyebiliyorduk. Evet, belki de aslolan yolun sonuna gelmek değil, o yolu hakkını vererek yürümekti. Ortalama bir insan, hayatı boyunca dünyayı beş kez dolanacak kadar yürür. Hatta şimdi bu altıya veya yediye bile çıkmış olabilir, siz de hissedersiniz. beyazlı bir ışık altında hızla bir şey içtiğim an gözümün önüne geliyor. Orijinal adı Maps Our Specteculer Bodies olan Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası, yazarı Maddie Mortimer tarafından haziran ayında yayımlanmıştı. Ülkemizde ise bu kitaba Rabia Elif Özcan çevirisi ve Timaş Yayınları etiketiyle kasımda, birkaç hafta önce kavuştuk. Kavuştuk, diyorum, çünkü insan sarıp sarmalamak, sarılıp sarmalanmak hissinden uzaklaşamıyor. Hani olur ya, bir şeye ulaşana kadar o şeye ne kadar ihtiyacın olduğunu bilmezsin, ama bir şeyler de eksiktir. Sanırım bu kitabı kendi içimde böyle çözümleyebilirim. Olan bitene karşın her bir kelimenin savaşı diyor Lia; hayatının kıyısına oturur gibi oturmuş yatağının ucuna, kocasının ağzından çıkan kelimelere tepeler, kıvrımlar ve belirgin çukurlarla şeklini veriyor. Harry'nin ağzından çıkan Daha önce de yaptık, yine yapacağız, ya da Bununla savaşacağız, cümlelerinin tavanda dans edişi, okuru, hüzünden ayrılamadığı o gülümsemenin koynunda avutuyor. İşte böyle, diyorsun kendine. Gidişlerine yüzümüzün eğildiği kimseler, düşüyor aklımıza. Evet, acı dört koldan saldırmaya devam ediyor. Kahramanımızın adı Amelia. Ama o, kendisine Lia diye seslenilmesini seviyor. Lia, hep hayalini kurduğu gibi çocuk kitapları çiziyor. Harry'yle aşk dolu bir evliliği ve Iris adında on iki yaşında bir kızı var. Lia, kalbinde ve çevresinde çok büyük bir sevgiyle yaşıyor; bu illetle bir kez daha savaşacağına ve onu yeneceğine emin. Öyle ki daha on ikisindeki Iris bile büyük bir olgunlukla karşılıyor bu haberi; belki de bir alışkanlıkla demeli. Öyledir çünkü, çocukken tanık olduğumuz şeyler bize sıradan gelir. Nereden bildiğimi sormayın, biliyorum işte. Iris, annesinin kanseriyle ilk kez tanıştığında yedi yaşında. İçinde kocaman bir boşluk oluşturuyor bu haber. Aslında galiba fark eden bir şey olmuyor; Iris, beş yıl sonra da yine kocaman bir boşlukta, oradan oraya savruluyor. Bu girdaba ilk girdikleri o yıllarda, okuldaki öğretmeni ebeveynlerinin mesleklerini yazmalarını ve bunu anlatan bir de resim çizmelerini istiyor. Iris, uzun kızıl saçlarıyla gülümseyen annesini bir hücrenin başını okşarken resmediyor. Kağıdın üstünde ise kocaman harflerle KANSER yazıyor. Lia'nın büyüdüğü evde resim yapmak günah. Annesi öyle diyor hep. Oysa Lia'nın hayali hep renkler üzerine. Iris doğduğunda o, kızını böyle büyütmemeye karar veriyor. Bu resme baktığında ise kızına, kendisini kel çizmediği için teşekkür ediyor. Bu illet, saçlarını söküp alıyor ama Iris'in gözünde annesi, kızıl saçlarıyla var oluyor. Hani olur ya, filmlerde gösterilir en çok, ölürken insanın yaşamı film şeridi gibi geçer gözlerinin önünden. Sanırım ölüme yakın hissedince insan, uzun metraj bir film çekiyor yaşamından. Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası, pek çok açıdan insanı saran bir roman. Aşk olmadan olur mu hiç? İnsan ölümcül bir hastalığın pençesine düşer de aşk nasıl hemen ilişmez oraya? Bir kere Harry'nin hep orada oluşu ısıtıyor içimizi. Lia'nın üzerine titriyor, gözlerinin içine bakıyor Harry. Lia ise ölümünden sonra Harry'ye olacakları düşünüyor. Yas tutmayı çabuk bıraksın, üzülmesin, bir an evvel aşık olsun istiyor. Bu, kalple ve hatta bedenle yetinmeyen, sınırları aşıp geçmişe, bugüne ve geleceğe sirayet eden türde bir aşk ve okurun içini ısıtıyor. Lia, bir daha olmaz, bir daha kimseyi sevemem zannederken çarpılıyor Harry'ye. Matthew'a göre olmuyor, yapamıyorlar ama aslında öyle değil. En azından Lia bir kez olsun Yanılıyorsun Matthew, bu gerçekti, diyemediği için ilk aşkı hep derinde bir yerde kalıyor. Zamanı geldiğinde, bir gece yarısı nöbetinde bu yüzleşme de gerçekleşiyor neyse ki. Lia'nın aklı her an biraz daha doluydu. Bir türlü geçmeyen çocukluk günleri, oyunlar, muhafazakar anne, papaz baba, arkadaşlar ve tabii ki ilk aşk... Sanki bütün geçmişiyle aynı anda karşısındaydı. Nihayetinde bu yüzleşme, evliliğiyle ve en sonunda da kendi bedeniyle yüzleşmeye dönüşüyordu. Tüm hikayenin en çarpıcı noktası işte bu: Ölümün yaklaştığını bilmek. İnsan bu cümlenin anlamını biliyor olmaktan nefret ediyor. Tüm hücreleriyle ondan uzaklara kaçmak istiyor ama olmuyor. Hayata tutunma çabaları, uzayıp giden doktor kontrolleri... Lia'nın içini çürütüyor ve günden güne varılacak o sona yaklaştığını hissettiriyor. Bazen demekten kaçınıyorum ben de artık; insanlar, genellikle güzel yaşlanmıyorlar sanırım. Kamburları çıkıyor, dizleri ağrıyor ve hepsinden öte erken yaşlanıyorlar. Lia'nın anne ve babasıyla ilişkisi de artık anlamış olacağınız üzere bir küs bir barışık dalgalanarak seyrederken, hastalık onları yakınlaştırıyor. Ancak bu sefer de yaşlılık giriyor devreye. Bu, kanseri bir kez daha nükseden Lia'nın hikayesinden çok daha fazlası aslında. Lia gerçeklerle yüzleşince, en baştan başlayarak kızı, kocası, eski sevgilisi ve ailesiyle ilişkilerinin nasıl dönüştüğünü anlatan bir hikaye bu. Burada birçok hikayenin dönüşümünden söz edilse de anne kız ilişkisi de ayrıca dikkat çekiyor. Lia'nın hem evlat hem anne oluşu... Oklar elbet okurun dönüp kendi hikayesine bakmasını sağlayan o çomağı sokuyor yaşamına. O ölüyor ve hayat devam ediyor. Söz konusu ölüm olunca en korktuğum şey onun sesini unutmak. İnsanlar, bir yakınını kaybedince seni teselli etmek için Merak etme, alışacaksın, geçip gidecek... gibi şeyler söyler ya! Oysa zaten en korktuğun şey budur; unutmak! Dilerim Lia, her ne olursa olsun hep Harry'nin ve Iris'in kalbinde yaşamaya devam edecek. Tıpkı Ummuş'umun hep kalbimde çınlayacağı gibi. 5. Fazla huysuz ve/veya negatif olmak."} {"url": "https://gazetesanat.com/murat-batikan-avci-oyunculukta-her-karakter-bir-mihenk-tasidir-aslinda", "text": "Oyunculukta her karakter bir mihenk taşıdır aslında diyen ve kendisini Ahçik, Sakın Yalan Söyleme, Sen Küçüksün, Aşkın Zaferi, Savcı, Unutabilsem, Feride, Fanatik gibi daha bir çok film ve dizilerden tanıdığımız başarılı oyuncu, aynı zamanda Tiyatro P. A. S'ın kurucusu Sayın Murat Batıkan Avcı ile keyifli ve samimi bir röportaj gerçekleştirdik. Murat Batıkan Avcı: Mersin'de doğdum. Çocukluğumdan itibaren uzun yıllar tiyatro eğitimi aldım. Lise yıllarına kadar bu eğitim devam etti. Lise yıllarında yazları Marmaris'te günlük tur rehberliği ve animatörlük yaptım. Liseden sonra İstanbul'a geldim. Profesyonel tiyatroya adım attım. Sene 1989. Ayrıca 1990-1997 yılları arasında İGS UKİ BEYMEN SARAR DERİMOD- KOM gibi markalarım modelliğini ve podyum mankenliğini yaptım.. 1992-1994 yılları arasında da iki yıllık bir özel kurumda sertifika düzeyinde sinema televizyon eğitimi aldım. Birçok dizi ve sinema filmi çalışmalarım oldu. Bir süre seslendirme yaptım. Uzunca bir süre özel tiyatrolarda çalıştıktan sonra Bakırköy Belediye Tiyatrosu'na girdim. Sonra da 2017 Şubat ayında İstanbul Şehir Tiyatroları oyuncusu olan eşim Sayın Sevtap Çapan hanımefendiyle birlikte Tiyatro P. A. S'ı kurduk. BANKTA İKİ KİŞİ ve GÜNIŞIĞINA MEKTUP iki senede prodüksiyonunu yaptığımız iki projedir. -Tesadüf değildi. Seçtim ve devam ettim. -Tiyatro P. A. S'ın kurulma hikayesi var mı ? -Var tabi ki. Özellikle eşim Sevtap Çapan için kurmak istedim. Çok iyi bir oyuncudur. İstediklerini serbestçe, kafasındaki gibi, kimseye hesap vermeden, kısıtlanmadan gerçekleştirmesini istedim. -Bu mesleği yaparken ciddiye almayan, işini iyi yapmayan, özenli yapmayan disiplinsiz ve sığ insanlar. Çünkü sanat hayal gücüne, çok çalışmaya ve ciddi disipline dayalı bir iştir. Sığ insanlar bu işi yapamaz. Türk sinema tarihi içinde kendinizi yakın bulduğunuz, benzettiğiniz bir isim var mı?. -Tabii ki sevdiğim aktörler var. Benzetmeye gelince; Yaşımın erken olduğu dönemlerde Sayın Murat Soydan beyefendiyle iki filmde rol aldım. Birinde gençliğini, birinde oğlunu oynamıştım. Beni Murat Beyin gençline çok benzetirlerdi. -Her karakter bir mihenk taşıdır aslında. Her biri sizi daha tecrübeli daha bilgili ve daha olgun kılmaya yönelik merhalelerdir. Hiç birini daha çok ya da daha az sevmemelisiniz. Hepsini çok sevmelisiniz. Yoksa aktör olamazsınız. -Birbirlerini bir konserde falan görseler tanımazlar... Aslında bir fark yok. Aktörlük aktörlüktür. Duygu, düşünce ve karakteri oluşturma anlamında yani role hazırlanma anlamında bir fark yok. Tek fark teknik farklılıklar. Sinema olayı sihirsel bir boyuta taşıyor. -Sizce sinemanın tiyatrodan daha fazla ilgi görmesinin nedeni nedir? -Sinema olayı sihirsel boyuta taşıyor demiştim. Sinemada teknik imkanlar kullanarak hayal gücünüzü istediğiniz boyuta taşıyabilirsiniz. Çünkü her şeyi, dünyaları bile istediğiniz ölçülerdeki bir perdeye ya da ekrana sığdırabiliyorsunuz. İzleyebilmek için, istediğiniz saati ve mekanı kendiniz tayin edebiliyorsunuz. Evde bile ayaklarınızı uzatarak sanal bir gerçeklikle baş başa kalabiliyorsunuz. Tiyatro ise direk insan temasıyla gerçekleşen bir sanattır. Seyirci ve aktörler arasında duygu geçişinin o anda ve gerçek olarak yaşandığı canlı bir sanattır. Hayattır! Yaşamı daha fazlaca hissettiğiniz bir olgudur. Çünkü insan olduğunuzu gerçekten hissedersiniz. -Karamsar olanların sanatçı olma şansı yoktur kanımca. Sevgi, disiplin, sabır, en önemlisi de UMUT ve HAYAL GÜCÜ yoksa sanat olamaz. Sanatçı da olmaz. Keyifle okudum. Harika bir röportaj olmuş. Her yazınızı hayranlıkla okuyorum. Kaleminize sağlık Mine hanım. Sayın Umut Konuşkan ; Güzel düşüncenize çok teşekkür ediyorum, inşallah keyifle okumaya devam edersiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/murat-evgin-sahra-ile-muzikseverlerle-bulustu", "text": "Dizi müzikleriyle uluslararası alanda büyük bir başarıya ulaşan söz yazarı ve besteci Murat Evgin, Arka Sokaklar ve Yaralı Kuşların ardından üçüncü dizi müziği albümü SAHRA ile müzikseverlerle buluştu! Sevilen sanatçı Murat Evgin ilk dizi müziği olan, MED Yapım'ın Kanal D için yaptığı, başrollerinde Arzum Onan, Serhat Tutumluer, Neslihan Yeldan'ın oynadığı, 2004 yılında yayınlanan SAHRA dizisinin müziklerini bir albümde topladı. Toplam 19 parçadan oluşan Sahra dizi müzikleri albümünde 18 tema müziğinin yanı sıra sözleri Ulaş Kökçe'ye, müziği Murat Evgin'e ait olan Her Gece isimli şarkı da yer alıyor. SAHRA orijinal dizi müzikleri albümü; 15 Ocak Cuma günü Universal Music Turkey dağıtımıyla tüm dijital müzik platformları üzerinden müzikseverlerle buluştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/murat-germen-masal-sergisiyle-yapi-kredi-bomontiadada", "text": "Yapı Kredi bomontiada, Murat Germen'in Cue Art Space ve Artcrowdistanbul Online Galeri işbirliğiyle fiziksel ve sanal olarak eş zamanlı düzenlediği Masal adlı kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. 27 Mayıs 16 Haziran 2021 tarihleri arasında Yapı Kredi bomontiada ALT'ta ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek sergide, Germen'in el ile müdahale ettiği, tek edisyondan oluşan eserleri yer alacak. Edisyonlu 20 eser ise 30 Ağustos tarihine kadar Artcrowdistanbul'un dijital platformunda izlenebilecek. Yapı Kredi bomontiada, 27 Mayıs 16 Haziran 2021 tarihleri arasında Murat Germen'in Masal adlı kişisel sergisini ağırlıyor. Sanatçılar ve sanat projeleri için işbirliği ortamı yaratarak, yol göstermeyi amaçlayan Cue Art Space'in açılış sergisi olan Masalda, Murat Germen'in el ile müdahale ettiği, tek edisyondan oluşan eserler yer alıyor. Fiziksel sergi ile birlikte eşzamanlı olarak açılacak sanal sergide ise Germen'in Cue Art Space ile beraber yürüttüğü, NFT formatında Blokzincir üzerinde yer alan ilk işleri de görülebilir. Fotoğrafı bir ifade / araştırma aracı olarak kullanan Murat Germen, lise zamanlarından bu yana, 40 senedir sayısal süreçlerle içli dışlı bir sanatçı. Bu sergisinde de yine bir rastlantısal sayısal dönüşüm sürecinden faydalanan Germen, 2019 yılında ürettiği eserlerde fotogrametrik üçboyutlu modelleme yöntemi kullanarak, fotoğrafın üçboyutlu modele dönüşmesi sürecindeki sadakati iyice azaltmak için parametrik tercihleri bilinçli olarak en kaba seviyelere çekti. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan umulmadık soyut görsellikler ve gerçekçi somutluktan kopuş, ana akım medya üzerinden nesnel diye aktarılan içeriklerin temelde eksik, öznel, taraflı aktarımlar olduğunu; bizlere hakikat yerine zamane masallarının anlatıldığını ima ediyor. Murat Germen'in Masal sergisi, Yapı Kredi bomontiada ALT Beyaz Oda'da hafta içi her gün 10:30 ile 19:30 saatleri arasında ücretsiz gezilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/murat-karahan-anna-pirozzi-ve-francesco-ivan-ciampa-ayni-sahnede", "text": "Limak Vakfı tarafından çok sesli müziği geniş kitlelere ulaştırmak amacıyla 2017 yılında kurulan Limak Filarmoni Orkestrası, beğeni toplayan konserlerine devam ediyor. Dünyanın en önemli tenorları arasında gösterilen Murat Karahan'ın sanat yönetmenliğindeki orkestra, 21 Aralık Salı günü CSO Ada Ankara'da, 24 Aralık Cuma günü ise İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda sıra dışı iki performans sunacak. Şef Francesco Ivan Ciampa'nın orkestra şefliğini yapacağı konserde, dünyanın en büyük sahnelerinde yer alan iki solist Murat Karahan ve Anna Pirozi sahne alacak. Limak Holding, çeşitli sektörlerde ve farklı coğrafyalardaki ekonomik faaliyetlerinin yanı sıra, Limak Vakfı ile etki yatırımları gerçekleştirmeye devam ettiriyor. Vakfın sanata destek amacıyla 2017'de kurduğu Limak Filarmoni Orkestrası, Türk müziğini çok sesli yorumlayarak geniş kitlelere ulaştırmaya devam ediyor. Orkestra bu kapsamda önümüzdeki günlerde uzun süre dillerden düşmeyecek iki yılbaşı konserine imza atacak. Başarılarıyla tüm dünyanın dikkatini çeken ve Limak Filarmoni Orkestrası'nın kurucularından olan Tenor Murat Karahan'ın ev sahipliğinde gerçekleşecek özel konserlerde, İtalyan Soprano Anna Pirozzi de sahne alacak. Müzik severlere müzik şöleni yaşatacak konserlerin şefliğini ise dünyaca ünlü, ödüllü İtalyan Orkestra Şefi Francesco Ivan Ciampa üstlenecek. 21 Aralık Salı günü CSO Ada Ankara'da, 24 Aralık Cuma günü ise İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleştirilecek konserlerde, Gianni Schicci, Adria Lecovreur, I Pagliacci, La Forza, Tosca, Aşk İksiri gibi efsaneleşen eserler seslendirilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/murat-melih-ozen-venus-retrosu-albumu-muzikseverler-bulustu", "text": "Sanatçı Murat Melih Özen'in Venüs Retrosu adlı albümü müzikseverlerle buluştu. esere ilham olmuştur. Asla kavuşamayan aşıkların uzun hikayesi. Venüs Güneş'e yaklaşır ama asla kavuşamaz. İşte bu kavuşamama durumunun biraz daha durağanlaşması biraz da tersine dönmesi bu albümün ismine ilham veren. Albümü ışık hızıyla yayınlayan Orient müziğe çok çok teşekkür ediyorum. Kavuşamamış sevgililere armağan ettiğim bir albümdür bu. Kayıtların bir bölümü coronadan önce İstanbul'da, bir bölümü de Ege'de köy evinde hazırlandı. Kapanış sesli bir şiirle gerçekleşmekte; bir sonraki sürprizin habercisi... Dileğimiz daima sağlık, huzur, aşk, sanat ve güzel şeylerin bizleri bulması. Büyük bir üstadın dediği gibi şarkılar eskimez. Umarım nice güzelliklere yol alırız beraberce; Lauda Amorem! Albümün söz ve müzikleri Murat Melih Özen'e ait, mixler ve düzenlemelerde ise kardeşi Anıl Sercan'ın katkısı bulunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/murat-negiz-sanatseverlerin-resmi-anladiktan-sonra-icerigi-kesfetme-sureci-bence-onlari-resim-ile-daha-cok-butunlestiriyor", "text": "Murat Negiz: Merhaba Elif Hanım. Klasik bir başlangıç olacak ama çok küçük yaşlardan bu yana resim yapmaya ilgili bir çocuk olduğumu ailem hep söylerdi. Özelikle İlkokuldaki bu yarışmaya katılmam ve sonrasında gelen başarılar ile resme olan farkındalığım daha da artmaya başladı diyebilirim. Sonraki süreçte düzensiz çizimler yerine daha resim odaklı çalışmalar yapmaya başlamıştım. Ailem ve yakın çevremin de buna önemli desteği oldu tabi. Lise yıllarımda Eskişehir Verem Savaş Derneği'nin düzenlediği Verem konulu şiir yarışmasına katıldığım şiirim ile birincilik ödülü aldım. Aynı dönemde deneme türünde yazılar da yazıyordum. Bu türde, benzetme ve betimlemelerle dolu kendime has bir yazım tarzım oluştu. Bu yazınsal tasvir denemeleri, ileriki yıllarda resmettiğim birçok resmimin hikayesini oluşturmamda etkili oldu. Aynı zamanda resimlerimi sözlü anlatırken, izleyen kişilerin farklı bakış açılarını ve bende uyandırdığı ilhamı beslemesi açısından benim gelişimim için olumlu geri dönüşler alma imkanını da yarattı diyebilirim. Ortaokul ve lise dönemlerimde ise 8 sene özel bir basketbol kulübünde lisanslı basketbol oyunculuğu yapma imkanım oldu. Bölgesel olarak takımımız ile beraber sayısız kupa ve başarılara imza attık. Bu süreçte resimden hiç kopmadığımı söyleyebilirim. Basketbol oyunu içinde bitmek bilmeyen dinamik vardır ve aslında plan ve programlı olan fakat oyun içerisinde sürekli değişen bir düzensizlik hissi hakimdir. Basketbol bana, disiplinli ve programlı çalışmayı öğretti. Aynı zamanda karmaşa içeresinde küçük ayrıntıları fark edebilme ve bunları değerlendirme farkındalığını geliştirdiğini söyleyebilirim. Bu da özellikle soyut resimlerime dikkatli bakıldığında, resme gizlediğim küçük ayrıntı ve figürlerin resmin bütününe olan etkiyi şaşırtıcı derecede arttırdığını düşünüyorum. İlk resim sergim o seneye kadar biriktirdiğim çeşitli eskiz çalışmaların, sulu boya tekniğini kullanarak yaptığım resimlerden oluşuyordu. Sonraki süreçte ise akrilik boya kullanarak tuval üzerine çalışmaya başladım. İkinci kişisel sergimde ise çeşitli boya ile deneyimlediğim teknikleri, kendi keşif ve yöntemlerimle birleştirerek kişisel anlatım dilimi geliştirdiğim çalışmalar yaptım. Farklı içeriklere sahip boyalar ve materyalleri bir araya getirerek çalışmayı çok seviyorum. Sanatseverlerin resmi anladıktan sonra içeriği keşfetme süreci bence onları resim ile daha çok bütünleştiriyor. Resimlerim daha çok oluşturduğum projeler şeklinde ilerliyor son zamanlarda. Bir fikir çevresinde, söz konusu fikri nasıl daha etkili resmedebilirim düşüncesi, beni yeni keşiflere çıkartıyor. Hem kullandığım malzeme hem de uygulayacağım teknikte en etkinini bulma arayışım günden güne beni besleyen ve geliştiren bir serüvene dönüşüyor diyebilirim. Çalışmalarıma görsel anlatım kadar ince detay ve ufak gizemleri de içinde barındıran ayrıntılar da eklemeyi çok seviyorum. Bir araya gelebildiğimiz izleyenlerle birlikte bunları keşfetmemiz benim resmetme sürecimi ve yaratıcılığımı daha da destekliyor diye düşünüyorum. 10 yılı aşkın süredir çalıştığım sektöründe öncü alüminyum üretim fabrikasında sürdürdüğüm Metalürji ve Malzeme Mühendisliği kariyerimi yine profesyonelleşen süreçte ilgilendiğim resim çalışmalarım ile birleştirmek istiyordum. Fabrikamızda üretim sürecinde gün içerisinde birçok defa oluşan alüminyum döküm akıntı levhaları mühendislik bilgi ve tekniklerini de kullanarak üzerinde çalışabileceğim tuvaller haline getirdim diyebilirim. Bu süreçten sonra gerek resim becerim ve mühendislik deneyimlerim gerekse yıllar içerisinde biriktirdiğim boya ve malzeme bilgilerim ile tasarladığım çalışmalarımı resmediyorum. Farklı tipte malzeme ve teknikleri aynı çalışmada görebileceğimiz alışılmışın dışında bir sunumla alüminyum malzeme üzerine akrilik resim çalışmaları; türünde ilk ve tek çalışmalardan diyebilirim. Bu süreçte alüminyum temel malzemeli farklı tür ve tasarımda uygulamalar ile bir kişisel sergi hazırlığındayım. Aynı zamanda tuval üzerine akrilik çalışmalarım da devam ediyor tabi. Koleksiyonum ilerledikçe zaman zaman karma sergilere katılmaya devam edeceğim. Koleksiyonum tamamlandığında ise tuval çalışmalarımdan oluşan bir kişisel sergi düşüncem de var tabi. Gazete Sanat ailesi olarak bizimle röportaj yaptığınız için teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/murat-parasayar-her-oynadigim-degisik-rol-beni-zenginlestiriyor", "text": "Murat Parasayar : Mankenlik yaparken reklam filmlerinde oynamaya başladım. Bazıları çok dikkat çekiciydi. Sonra dizi teklifleri gelmeye başladı. Baştan, yapamayabilirim diye düşünüp kabul etmedim, sonra TRT'den bir dizi teklifi geldi. 2. derece rol olunca cesaretle denemeye karar verdim, 3 bölümünde oynadım. Sonra benzer iki işte daha oynadım, modellikte de devam edip dikkatleri çekince 1992'de ilk başrol dizim Barışta Savaşanlar da rol aldım. çok üst düzey bir işti. Devamında mankenlikle, oyunculuğu birlikte yürüttüm. -Öncelikle senaryo yada teksti ilk okuduğunda bir şeyler oluşmaya başlıyor kafanda. Ayrıca karakter detayları ortaya çıktıkça; kostüm, dönem, mekan şartları da sana yardımcı oluyor. Onun gibi düşünmeye başlıyorsun, yönetmende seni kafasındaki karakterle destekliyor, özellikle tiyatroda okuma provalarında kafandaki sorulara cevaplar buluyorsun. Sonrasında yapılan sahne provalarında karaktere can veriyorsun, rolü seversen bu süre kısalıyor ve çok heyecanlı bir şekilde karakter oyunda can buluyor. Diğer karakterle birlikte gelişiyorsun. -Keşfedildikçe büyüleyen tropical ada gibiyim yeni roller, yeni maceralar yaşatıyor bende. Kendimde yeni güzellikler, renklilikler keşfediyorum. Beni izleyenlerde bendeki bu renkleri farklılıkları görüp etkileniyorlar. Her oynadığım değişik rol beni zenginleştiriyor. -Özellikle Kurtlar Vadisi Pusu da canlandırdığım Sarp rolü bende ve izleyicide çok olumlu etkiler bıraktı. Acımasız, sert, güçlü, korkusuz, sportmen, hırslı bir işadamını oynadım. Fiziğime çok uygun olması avantajdı. Ayrıca spor geçmişimin de etkisi oldu. Sokaktaki tepkilerden, rolümün başarısını gördüğüm için çok mutluydum. Tiyatroda en son oynadığım Binbir Gece Masallarındaki Kral Şehriyar rolü de sahnede beni çok etkiledi, duygu geçişleri harikaydı. -Öncelikle o dönem ne ilgi çekiyorsa ona yöneliyorlar, reyting öncelikli onlar için. Bir dönem doğu dizileri, bazen tarihi dönem dizileri, yurtdışında tutmuş dizilerin uyarlanmaları. Bizdeki sıkıntı senaryoların uzadıkça konulardan kopup reyting peşinde olaylara yönelmeleri, bazen çok basitleşen konular, uzayan diziler görüyoruz. -Oyunculukta, kamera karşısında olmakla tiyatro sahnesin de olmak arasında ki farkı kendi adınıza nasıl tanımlarsınız ? -Ben, ilk kamera karşısında oyunculuğa başladım. Kısa sahneler ve bunların planları çekiliyordu. Tekrar şansım vardı, hedef o ve bir sonraki sahneye hazırlıktı, tiyatroya sonradan başladım. Tiyatroda okuma provasıyla başlıyorsun ezberden sonra ayağa kalkıyorsun, sahne trafiğine çalışıyorsun ve en az 1 aylık çalışma sonunda oyun ortaya çıkıyor. Seyirci karşısında baştan sona bir bütün halinde kesintisiz 1. perde 2. perde olarak canlandırıyorsun, yani tekrarı yok ve başlangıç ile sonunda bitiş. Canlı performans çok heyecanlı, çok keyifli. Ama bence oyunculuk sonuçta bir role hayat vermek. Dizi, tiyatro, reklam hepsinin ayrı bir cazibesi var. Ama tiyatro daha ağır basıyor. -Öncelikle çok çalışsınlar, iyi dinlesinler. Çalıştıkları önemli oyunculardan faydalansınlar, disiplinli olsunlar, şımarmasınlar, kendilerini eksik oldukları konularda geliştirsinler. Zor bir yolculuk bekliyor yenileri. Çok oyuncu adayı var, aradan sıyrılmak için çaba şart, yaptıkları işi sevsinler ve bunu göstersinler. Mutlaka bir fırsat çıkacaktır, iyi değerlendirsinler. -Dürüstümdür. Düz karakterim, dolambaçlı işleri sevmem. Mükemmeliyetçi ve titiz biriyim. Doğru bildiğimin peşinden giderim. Haksızlığa dayanamam karşı gelirim, kendimde eksik gördüğüm şeyleri geliştirmek için araştırır ve çalışırım, güçlüden yana olmaktansa haklıdan yana olmayı tercih ederim. Kitaplardan; İngilizce sevenler için, Michael Connelly tarafından yazılan The Lincoln Lawyer bir avukatlık hikayesi, şu anda okuyorum. Kişisel gelişim sevenler için, Barış Muslu tarafından hazırlanan Neuro Format ve Jack Ensign Addington tarafından kaleme alınan % 100 Düşünce Gücü. Filmlerden; Yönetmenliğini Frank Darabont'tun gerçekleştirdiği Yeşil Yol ile yönetmenliğini Todd Phillips'in gerçekleştirdiği Joker. Bu güzel röportaj için değerli aktör Murat Parasayar'a teşekkür ediyoruz. Severek takip ettiğimiz bir oyuncu Murat Bey. Gazetesanat'a ve söyleşiyi yapan Mine Hanım'a teşekkür ederiz."} {"url": "https://gazetesanat.com/murat-yerden-hayati-haddinden-cok-fazla-onemsemeye-gerek-yok-hayal-etigimiz-seyleri-ertelemeyelim", "text": "Son zamanlarda büyük bir çıkış yakalayan ve 80'li 90'lı yılların şarkılarını seslendiren Retrobüs grubu gitaristi ve aynı zamanda klasik kemençe ustası Murat Yerden ile keyifli ve samimi bir röportaj gerçekleştirdik. Murat Yerden: 1983 yılında Ankara'da doğdum. Bütün eğitim hayatım üniversite dahil Ankara'da geçti. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo ve Televizyon bölümünden 2008 yılında mezun oldum. İlkokul yıllarında bağlamayla başladı müzik serüvenim, lise yıllarında başladığım gitarla devam ettim. Halen aktif olarak iki enstrümanı da sahnede kullanıyorum. Kemençe hayatıma bir dinleyici olarak üniversite yıllarında girdi. Yeni Türkü grubunu çok severim ve bu grupta sıklıkla duyduğumuz klasik kemençe beni büyülemişti. O yıllarda çok çalmayı düşünmedim ama üniversiteden sonra İstanbul'a geldiğimde bir Yeni Türkü konserinde bu enstrümanı çalmaya karar verdim ve ardından araştırmaya başladım. Bütçemin el verdiği o zaman, üniversite yeni bitmiş ve maddi olarak henüz çalışmayan bir öğrenci bütçesiyle hareket ediyorum. Cebimdeki yeterli bir parayla kemençe aldım ve öğrenmeye çalıştım onunla. Fakat bir süre sonra o kemençenin yetersiz bir kemençe olduğunu anladım. Çok iyisini almaya da param yetmediği için, bir ustanın yanına çırak olarak girip yapmaya karar verdim. Kemençe yapımcılığına başlamam böyle oldu, amacım kendime bir kemençe yapmaktı. Fakat yaptığım kemençeler beğenilip satın alınınca hem maddi olarak hem de manevi olarak benim hoşuma gitti. Böylece ardından bir sonraki, bir sonraki geldi ve benim planlamadığım ve tasarlamadığım bir şekilde kendi kendine mesleğim oluverdi. Şuan çok mutluyum,10 sene oldu ve 10 yıldır kemençe yapıyorum ve diyebilirim ki bütün önemli klasik kemençe sanatçıları Yeni Türkü'nün kemençecisi de dahil hepsi atölyeme gelip benden kemençe alıyorlar. Kemençelerini bana tamir ettiriyorlar ve referans olarak beni gösteriyorlar. Bu tabi benim için gurur verici bir şey, öyle sürprizli bir başlangıç benim için, planlanmış bir şey değil aslında. Retrobüs grubunu biz 2011 yılında solist Fırat Şahverdi ile birlikte kurduk. Bu bizim çalmayı sevdiğimiz şarkılardan, o dönemin kıyafetlerinden, onları giysek keşke, şunları çalsak keşke dediğimiz fikirlerden oluştu proje. Başlangıçta tabi bu işin buralara geleceğini hiç tahmin ederek yapmadık, biz kendimiz seviyorduk onları çalmayı. İnsanlarda sever diye düşündük. Beklentimizin çok üzerinde güzel reaksiyon aldı ve hızlı bir şekilde biz orada burada çalmaya başladık. Öyle olunca, asker arkadaşım Ozan Çetiner bas gitar ve aynı zamanda psikolog kendisi, gruba dahil oldu. Üç kişi olduk, sonrasında büyük konserler istenmeye başlandı bizden ve festivallerde çıkmamız gerektiğinde artık davul da eklenmesi gerekiyordu. Böylece davulcumuz gruba girdi. Birkaç tane davulcu değiştirdik. Şuan da aktif olarak Kaan Alptekin ile çalışıyoruz. Ve en son olarak da gruba beşinci eklenen kişi ikinci gitar olarak Kaan Şeker oldu. Böylelikle Retrobüs beş kişilik bir grup oldu. İlk single'ımız yayınlandı. Türkiye'de gitmediğimiz şehir, çalmadığımız konser salonu kalmadı diyebilirim. Önümüzdeki yıl Avrupa projesi başlayacak, 2011 yılında projeyi oluşturduğumuz gün tabi ki bunları göremiyorduk ama şimdi çok güzel şekilde büyüdü ve biz bunu canlı tutmak için, renklendirmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. İlerleyen süreçte Retrobüs grubu kendi bestelerine ağırlık verebilir. Bunun dışında zaten sürekli güncel tutmaya çalışıyoruz repertuvarı. Sabit bir repertuvarla aynı şarkıları çalan bir grup olmak hiç istemedik, hatta kurulduğumuz ilk yıllarda yalnızca 60'lar, 70'ler ve 80'ler çalıyorduk son iki yıldır 90'ları ekledik repertuvara. Şimdi yeni yeni 2000'lerin başına da girmeye başladık. Retrobüs bu anlamda kendini sürekli güncelleyebilen bir grup. Çünkü, öyle sınırlı bir repertuvara sahip değiliz. İlerleyen günlerde bizi bunlar bekliyor, bu tür projeler bekliyor. Tabi ki daha çok kayıt, daha çok video, yayınlanmış single'ın üzerine gelecek single'lar, belki tüm bunlardan oluşacak bir albüm, kim bilir. Yani kurulduğumuz yıllarda buralara geleceğimizi tahmin etmiyorduk. Şimdi de belki de bir beş yıl sonra neler olacağını tahmin edemiyorum. Ben Türkiye'de yakaladığımız başarıyı Dünyaya taşımanın peşindeyim şuan da. Avrupa'da ve hatta sadece Avrupa kıtası değil diğer kıtalarda da güzel bir temsil olacağını düşünüyorum Retrobüs'ün. Bu Son Olsun isimli single iki hafta önce yayınlandı. Youtube'da şuana kadar ki tepkiler oldukça iyi. Yakın çevremizden olsun, gerek hiç tanımadığımız insanlardan olsun çok güzel geri dönüşler alıyoruz. Sosyal medyadan ulaşan insanların güzel mesajları ya da youtube'da videonun altına gelen sayısız mesajın hepsini tek tek sıkılmadan okuduk. Bir tane olumsuz eleştireye rastlamadık, bu da tabi bizim için çok sevinç verici bir durum. Çünkü kritik bir iş yapıyoruz. Ustaları anmak, bunu eğlenceyle harmanlamak gerçekten kritik bir iş. Her an aslında zan altındasınız. Tehlikeli bir iş çünkü orada bir temsil var. Bunu hakkıyla yapamadığınız zaman ayıp etmişte olabilirsiniz, insanları kırabilmişte olabilirsiniz. Biz bunlara çok önem göstererek sahnede söyleyeceğimiz lafları, şarkıları, işte her şeyi ince bir elekten geçirerek seçiyoruz. Bu anlamda dikkatli olmamız gerekiyor. İlham aldığımız müzisyenler tabi ki var, zaten onları sahnede anıyoruz. Cem Karaca, İlhan İrem, Barış Manço, Erkin Koray, Cahit Berkay. Daha sayamayacağım bir sürü isim ve andığımız herkes hayatımızda yer bırakmıştır. Ama bana özel olarak sorduğunuzda İlhan İrem benim için başka bir yerde duruyor. Erkin Koray'ı da çok severim, müzikal olarak özellikle Erkin Koray Türk rock müziğine, Anadolu müziğine yepyeni bir soluk getirmiş ciddi vizyoner bir müzisyen diye düşünüyorum. Ama hepsi öyle. Barış Manço'da öyle. Yaptıkları işlere baktığım zaman, bugün bu kalitede işler göremiyoruz. O yüzden biraz, Retrobüs geçmişe yönelik bir grup. Güncel şarkıları dinlediğim ya da grupları dinlediğim zaman beni bu kadar etkileyen bir müzisyen ben göremiyorum. Yakın zaman konserlerimizi sosyal medya hesaplarımızdan her ay bütün takvimimizi paylaşıyoruz. Takip etmek isteyenler oradan rahatlıkla takip edebilirler. Bu ayki konserler içinde Ankara, Diyarbakır, İzmir, Antalya, İstanbul bir çok şehir var. -Son olarak şunu ekleyebilirim; kendimi hem sahnede Retrobüs'de çalarken, hem atölyede kemençe yaparken son derece mutlu hissediyorum. Sanki kişiliğimin iki farklı parçasını iki iş, iki meslek farklı farklı çok iyi besliyor ve beni çok iyi tatmin ediyor. Başka şehirlere gidip bir sürü başka insan tanımak, sahnede olmak, sevdiğimiz şarkıları çalıyor olmak çok güzel geliyor. Ama aynı zamanda benim yalnızlığı seven, kendi dünyası olan, kendi içine kapanık bir dünyam da var. Atölye çok güzel dolduruyor, altına imza attığım genç bir yapımcı olarak beni onore eden, manevi tatmin yaşadığım bir çok iş yapıyorum atölyede ve yaptığım bir enstrüman profesyonel bir kemençecinin elinde dünyanın önemli konser salonlarını gezdiğinde gurur duyuyorum. İsmim anıldığında hoşuma gidiyor ve şu da çok güzel, bir enstrüman yaptığınızda ağaçtan, siz ölüp gitseniz bile içindeki isminiz ve sizin ustalığınız onla birlikte kim bilir kaç tane sanatçının elinde hayat bulacak. Aslında ölümsüz gibi, bir eser bırakmış oluyorsunuz. Bu anlamda da şükür çok mutluyum, iyi işler yaptığımı düşünüyorum. Umarım, gelecekte hem atölyede yaptığım iş adına kendimi daha geliştirebilirim hem de Retrobüsle planladığımız hedeflediğimiz yerlere varabiliriz. Bunu şu yüzden anlattım; insanın kendi hayalleri var. Ben bunları hayal ediyordum müziğe ilk başladığım da ve şimdi gerçek oluyorlar. İnsanlar hayallerine önem göstersinler ve hayal etme fırsatı versinler kendilerine. Bir şekilde hayal ettikleri, düşündükleri gerçek olacaktır ve tabi bunun için harekete geçmek de gerekiyor. Yalnızca hayal etmek yetmiyor, biraz cesaret, hayal gücü. Hayatı haddinden çok fazla önemsemeye gerek yok, hayal etiğimiz şeyleri ertelemeyelim, cesaretle bazılarının üzerine atılalım. Bunların geri dönüşleri çok güzel olacaktır çünkü!.. Herkese sanatla, hayal gücüyle geçen bir hayat diliyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/murathan-munganin-hikayesinden-mustafa-avkiranin-oyunlastirdigi-dumrul-ile-azrail-yeniden-sahnede", "text": "Murathan Mungan'ın hikayesinden, Mustafa Avkıran'ın oyunlaştırdığı; ilk kez 2000 yılında sahnelenen ve Türkiye'nin yanı sıra Avusturya, Almanya, İsviçre, Hollanda ve Tunus gibi pek çok ülkede seyirciyle buluşup hafızalarda iz bırakan Dumrul ile Azrail oyunu yeniden tiyatro sahnelerinde! Övül ve Mustafa Avkıran'ın rejisiyle, MoMoAcT çatısı altında tekrar sahneye taşınan Dumrul ile Azrailde Avkıran çiftinin yanı sıra sahnede Orhan Topçuoğlu, Ahmet Rıfat Şungar, Selçuk Artut ve Bidar yer alıyor. Kostüm tasarımı Hatice Gökçe'ye, ışık tasarımı Yüksel Aymaz'a, oyunun dramaturjisi Evren Erbatur'a ait. Ölüm ile yaşam, varoluş ile yok oluş arasındaki ince çizgide aşkı sorgulayan Dumrul ile Azrail, 20 yıldır güncelliğini koruyarak günümüz ilişkilerine ışık tutuyor. 7 yıl aranın ardından sanatsal üretimlerini MoMoAcT çatısı altında sürdürmeye karar veren Övül Avkıran ve Mustafa Avkıran, geçmişte hem yurt içinde hem de yurt dışında büyük başarılar elde ettikleri Dumrul ile Azraili yeniden tiyatroseverlerle buluşturuyor. Dünya prömiyerini 2000 yılında AKM Aziz Nesin Sahnesi'nde yapan ve 5. Sokak Tiyatrosu tarafından sahnelenen oyun, yeni sanatçı kadrosu ve yeni sahneleme anlayışıyla tiyatroseverlerle buluşmak için gün sayıyor. Usta yazar ve şair Murathan Mungan'ın hikayesinden, Mustafa Avkıran'ın oyunlaştırdığı Dumrul ile Azrail, kaynağını Dede Korkut'un Deli Dumrul hikayesinden alıyor. Mungan, zengin anlatımıyla hikayenin çerçevesini koruyarak sıra dışı değişimlerin ve dönüşümlerin saklı olduğu yepyeni bir hikaye ortaya çıkarıyor. Usta yazar Deli Dumrulu Azrail'in bakış açısıyla anlatıyor; yaşam, ölüm, tanrı kavramlarının yanına bir de aşkı ekliyor. Hikayedeki en çarpıcı değişimi, insanlaşmanın, dünyanın ve aşkın cazibesine kapılan Azrail yaşıyor. Nasıl ki Dumrul ile Azrail hikayesi, hikayecisini içine alarak yeniden yazıldığında başkalaştıysa, Övül ve Mustafa Avkıran da sahnede hem oyuncularına hem izleyicilerine benzer bir alan açıyor. Eski ve yeni hikaye anlatıcılarını bir araya getiren ve 20 yıl sonra şimdi 'yeniden söylenen' Dumrul ile Azrailde; sözün, sesin, ışığın, hareketin ve bedenin dramaturjisi, çok bilindik bir hikayeyi ilk kez duyuyormuşçasına yeniden kuruyor. İstanbul Tiyatro Festivali'nin ortak yapımcılığını üstlendiği Dumrul ile Azrail, mart ayından itibaren yurt içinde ve yurt dışında seyirciyle buluşacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/musei-capitolini", "text": "Musei Capitolini yani Kapitolin Müzesi, İtalya'nın başkenti Roma'da bulunan sanat ve arkeoloji müzesidir. 1734 yılında kurulan müze Capitol Tepesi'nde yer almaktadır. Musei Capitolini'yi online gezinmek için aşağıdaki butona tıklayın. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Ressam Adyali, Projelerine Bir Yenisini Daha Ekledi: As Beni - Duygulara Dokunan Enerji: İstanbul'dan Cosmic Crooner Geçti! - Füruzan, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Anma Ödülü'nün Sahibi Oldu - Gazeteci Hakan Özbek ile Uzun Yol, Kısa Hikaye Kitabını Konuştuk"} {"url": "https://gazetesanat.com/musixenin-kurucusu-cagri-bozay-ile-soylesi", "text": "Başkent Üniversitesi İşletme Bölümü mezunuyum. Kariyerimde ağırlıklı olarak satış ve müşteri hizmetleri pozisyonlarında yer aldım. DHL Express'te Grup Satış Müdürü, Monster Worldwide'da Güney Avrupa Gelişmekte Olan Pazarlardan Sorumlu Satış Direktörü, Avansas. com'da Satış Direktörü olarak çalıştım. Hürriyet Emlak'ta Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev aldım. Ardından gördüm ki gelecek dijitalde ve bu alanda bir şeyler yapmak istediğimi anladım. Sonrasında da yenilikçi bir proje olan Musixen'i hayata geçirerek girişimcilik yolunda adımlarımı atmaya başladım. Musixen, 6 aylık yazılım geliştirme süreci sonrası 2020 yılının Mayıs ayında hayata geçti. Herkes bu fikrin pandemi döneminde çıktığını düşünse de, sanılanın aksine uygulama fikri tamamıyla müzik ve sahne sanatları endüstrisinin dijitalleşme ihtiyaçlarının henüz tam olarak karşılanmamış olması ve ekosistemindeki fırsatların cazibesinden doğdu. Günümüz dünyasında, tüketilen içeriğin interaktif ve mekan/zaman bağımsız olması bir seçenek değil; şart. Biz de uygulama fikrini geliştirirken, tamamıyla yeni dünyanın beklentilerine cevap verecek şekilde kurguladık. Aslında kariyerimde ağırlıklı olarak satış ve müşteri hizmetleri pozisyonlarında yer aldım. Farklı sektörlerde yer alsam da teknolojiyle, dijitalle hep iç içeydim ve dijital alanda yükselmekte olan alanları yakından takip ediyordum. Ben de bu alanda girişimcilik yapmak istediğimi anladım. Doğrusu girişimin başında mutlaka yalnız olmalıyım gibi bir düşüncem yoktu. Ancak yapımda, aldığım kararları hızla uygulamaya koymak var. Bu proje üzerine de epey araştırma yapmış ve planlamamı yapmıştım. Öte yandan, pandemi döneminin en çok vurduğu alanlardan biri sanat oldu. Pek çok müzisyen, sahne sanatçısı bu dönemde seyircisiyle buluşamadı ve gelir kaybı yaşadı. Bu durum da süreci hızlandırmama sebep oldu. Böylece tek kurucu olarak yola çıkmış oldum. Tek kurucu olmanın en büyük avantajı, hızlı karar alabilmek ve uygulamaya geçirebilmek. Başarılı bir girişimin en önemli unsurlarından biri, ekibin son derece uyumlu bir şekilde birlikte çalışabiliyor olması. Sonuçta yönetici olarak tek başına olsanız da, tüm ekibin aynı hedefe odaklanması ve farklı alanlardaki uzmanlıklarını birbirleriyle en etkin şekilde paylaşmaları gerekiyor. Kurulduğumuz ilk günden bu yana, bu konuya son derece dikkat ettim. Tek kurucu olmanın zorlukları da yok değil. Musixen'i hayata geçirmeden önce 200 bin dolarlık öz sermayeyi kendi girişimlerimle ortaya koydum. Bu noktada yatırım anlamında destek olarak Musixen'e katkıda bulunacak, doğru iş ortaklarıyla yola devam etmeyi elbette isterdim. Hatta bu konuda yakın zamanda güzel bir gelişme yaşandı ve Eylül ayından itibaren Mustafa Kemal Temel, Musixen'e küçük yatırımcı olarak ortak oldu. Musixen'i geliştirmek ve büyütmek adına orta vadeli çalışmalarımızda bizimle birlikte yürüyecek yatırımcılarla ortaklığa her zaman açığız. Şu an 5'i yazılımcı olmak üzere 11 kişiden oluşan bir ekibimiz var. Kullanıcılar, Musixen uygulamasını App Store veya Google Play üzerinden ücretsiz olarak indirebiliyor; ardından üye olup istedikleri müzik kategorisini seçerek sanatçıları görebiliyor, detaylı olarak inceleyebiliyor ve planlı yayın takvimine erişebiliyor. Ayrıca istedikleri sanatçıları uygulamada takibe de alabiliyorlar. Musixen'de, birbirinden değerli ve tecrübeli müzik ve sanat insanlarının bulunduğu bir Sanatçı Komitesi yer alıyor. Kaliteli ve özgün canlı müzik veya performans yayını yapabilmek adına, canlı performans sergilemek isteyen kişilerin paylaşacağı maksimum 4 dakikalık video performanslarını ve geçmişlerini değerlendiren bu komitenin olumlu görüş bildirmesi durumda, ilgili sanatçıya Musixen app'inde canlı yayın yapabileceği linki ulaşıyor. Kullanıcılar ise, App Store veya Google Play üzerinden ücretsiz olarak indirebildiği bu uygulamaya üye olup istedikleri kategoriyi seçebiliyor, diledikleri sanatçıları takip edebiliyor ve planlı yayın takvimine erişebiliyor. 100 bin üzeri download, 600'ün üzerinde kayıtlı sanatçımız bulunuyor. Ayrıca Musixen'de 4 ayda 1200'ün üzerinde farklı canlı yayın gerçekleştirerek 80 bin kişiye canlı performans deneyimi yaşattık. Söz ettiğiniz gibi, pandemiden en çok etkilenen sektörlerden biri de müzik. Biz Musixen ile sanatçılara bir gelir kapısı açtık. Musixen'in 5 farklı gelir modeli bulunuyor. Bunlar üyelikler, biletleme, kişiselleştirilmiş özel video, oyunlaştırılmış bağış, reklam ve sponsorluk. Birçok müzisyen biletleme, oyunlaştırılmış bağış, kişiselleştirilmiş videolar gibi çeşitli yöntemlerle maddi kazanç elde edebilme şansını yakalıyor. Ayrıca pandeminin hayatımızdan çıkmasıyla da birlikte, müzisyenlerin/performans sanatçılarının organizasyonları için mekanlar veya kişiler tarafından keşfedilebilecekleri ve davet edilebilecekleri bir pazar yeri olarak da bir istihdam imkanı sağlıyor olacağız. Yakın zamanda, sabah kuşağı için tiyatro sanatçılarımızdan oluşan Musixen Kids kategorisi altında 2-5 yaş arası çocukların hem eğitici gelişimini hem de evde keyifli vakit geçirmesini sağlayacak canlı yayınları başlatıyor olacağız. Bunun dışında kurumsal firmalarda çalışan kullanıcılarımızdan gelen talep üzerine, şirketlerin çalışanlarına özel gerçekleştirilecek ünlü/ünsüz sanatçılar ile online etkinliklerin altyapısını oluşturduk. Hedefimiz, kaliteli dijital canlı müzik performansları ve canlı sahne sanatlarının yer aldığı adil, özgür ve global bir içerik platformu olarak hizmet vermenin yanı sıra, Türkiye'nin YouTube, Instagram, Spotify, Facebook gibi global devlerin arasında yer almasını sağlamak. Yurt dışında da app'i indirip sanatçılarımızı performanslarını izleyen kullanıcılar var. Biz, Musixen ile dünya sınırlarını kaldırmayı amaçlıyoruz. İlk olarak Amerika ve Kanada pazarında operasyonlarımıza başlamak istiyoruz. Şu anda bu pazarlar ile ilgili fizibilite çalışmalarımız devam ediyor. Yurt dışı açılım zamanlamasını, alacağımız yatırım miktarı ve yatırım yapacak yeni iş ortaklarımızın stratejik yaklaşımı belirliyor olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/mustafa-atikebas-ile-kitabi-zamanin-esiginde-uzerine-soylesi", "text": "Yaklaşık yirmi yıldır kitaplarla haşır neşir olan, hasbelkader birkaç yıldan beri de gazete ve dergilere yazı yazan bir edebiyat hocasıyım. Edebiyatta hocalık aynı zamanda hiç bitmeyen bir talebelik olduğundan bu ikiz rolün hakkını vermeye uğraşıyorum. Zamanın Eşiğinde iki bin yirmi yılının ocak ayında çıktı. Editörüm Recep Kayalı'ya bu vesileyle teşekkür ederim. İlk andan itibaren beni ve ne yapmak istediğimi anladı. Kitap, dil ve edebiyat üzerine yazılmış denemelerden oluşuyor. Edebi türlerin yazarın fıtratıyla bir benzerliği söz konusu sanırım. Denemenin her an yeni çağrışımlara açık bir tarafı var ve bu benim için çok cezbedici. Roman, hikaye ve şiir aralarında nitelik farkı olsa da uzun süreli bir yoğunlaşma ister. Hem uzun, hem kesif! Yağmur gibi düşünelim, uzun süre yağan şiddetli bir yağmur... Denemeyse 'ahmakıslatan' yağmuruna benzer; daha az yoğun ve daha kısa süreli. Her iki durumda da ıslanırız. İlkinde yazar ve okur neyle karşı karşıya olduğunu bildiğinden hazırlıklıdır, yanlarına şemsiye alabilirler. İkincisinde yazarın da okurun da şemsiyesi yanında değildir. Islanmak kaçınılmazdır, fakat ne kadar ıslanacağını ikisi de bilmez. Ben bu kestirilmez havayı seviyorum, okur da severse ne ala. -Birtakım geleneğin, duyuşun, kısacası bütün bir kültürün geri gelmemecesine yaşamımızdan çekildiğini görmüş birisi olarak böyle bir zamandan, daha doğrusu böyle bir zamanın eşiğinden gördüklerimi yazdım, diyorsunuz. Bu durum beraberinde neleri getirip götürdü? Asır dönümlerinde yaşamak böyledir. Hayatımın yarısı yirminci asırda, diğer yarısı yirmi birinci asırda geçti. Dönüp bakınca 'neler değişmedi ki?' diyor insan. Ortaçağ'da yaşamış biri birkaç yüzyıl ileri yahut geriye gitse çok da şaşırmaz, az çok benzer bir dünya görür. Halbuki şimdi on yılda bir dünyayı yeniden kuruyoruz adeta. Bu çok heyecan verici, fakat beraberinde getirdiği bir ahlaki sorumluluk var. Çoğu zaman bu yükü taşıyamadığımızı görüyorum. Eskiyi, kadim olanı çarçabuk harcıyoruz. İleri gitmek pahasına geride bıraktığımız değerleri unutmak gerekmediğini biliyorum ve bunu anlatmaya çalışıyorum. Sürekli dikiz aynasına bakarak araba süremeyiz; hiç bakmadan süremeyeceğimiz gibi! -Eserinizin bir derdi var. Ziya Gökalp der ki: Bugün siz yazarlar, elinizdeki kuvveti biraz bilseydiniz, az zamanda memleketin halini değiştirebilirdiniz. Derdi olan her türdeki yazılarımızla okura düşüncelerimizi aşılamak istiyoruz. Sizce insanlara ne derece ulaşıp onları değiştirebiliyoruz? -Zamanın Eşiğinde, özellikle Cemil Meriç, Yahya Kemal, Nurettin Topçu ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi fikir ve edebiyat insanlarının gölgesinde kaleme aldığınız denemeleri oluşturmakta. Üslubunuzu belirlerken nasıl bir okur profili hedeflediniz ya da bunu dikkate aldınız mı? Edebiyat usta-çırak ilişkisiyle öğrenilir. Ben yaşayan bir ustanın terbiyesinden mahrumdum. Esasen çevrem de bu konuda bana yardımcı olacak durumda olmadı hiçbir zaman. Ustalarımı da kitapların içinden seçmem lazımdı, öyle yaptım. Yeraltı dünyasının! büyüklerini aradım. Bulduğumu sanıyorum. Kitapta bu isimlere, özellikle Tanpınar'a fazlaca atıf yapıldığı hemen fark ediliyor. Kimileri bunu alelade bir övgü olarak yorumlayabilir. Birini methetmek bize bir maddi kazanç sağlaması için yapılıyorsa bu sahtekarlık olur. Benim yaptığım başarabildiysem eğer bir ilişki kurma biçimi. Benim lügatimde birini methetmek, seni anladım ve sevdim, demek. Üslubumdan, hadiseleri görme biçimime kadar beni etkilediler, bundan rahatsız değilim. Entelektüel olmayı sürekli tenkit etmekle eş değer gören bir anlayış hüküm sürüyor bizde. Tenkit lazımdır, evet; şu şartla ki, gerçek tenkit tetkik, tahlil ve teşhis katmanlarını atlayarak yapılırsa sövgüye dönebilir. Övgü ve sövgünün eşiğindeyiz yani! -Bizim üzerinde ittifak ettiğimiz bir klasiğimiz neden yok? diyorsunuz. Üzerine düşündüğünüz bir klasik dizisinde hangi eserler yer alabilir? Bu soruya bir listeyle cevap vermekten kaçınıyorum. Çünkü listeler ister istemez bir kalıp çıkarıyor. Kalıba girmeyenleri de hesaba katmak lazım her zaman. Eserden çok müessir üzerinden gitmeyi tercih ederim. Müessirin bir anlamı da tesir eden, iz bırakan demek. Bütün Avrupa ve Batı dünyası bir yönüyle Hristiyanlığa dayanır. Biz her şeyden evvel 'asıl müessir'in eserine, Hz. Kur'an'a, muhtacız. Yunus gibi, Mevlana gibi yaşadıkları çağı dolduran kıymetlerimiz var. Onlardan ne alabildik? Klasik dediniz, bütün zamanların en yüksek değerde eser veren bir şiir geleneğine sahibiz; üzerimizdeki izleri silinmiş gibi. Geçen asrın büyükleri bile çok yabancı gelmeye başladı bize; çünkü aynı dili konuşmuyoruz onlarla. Aramızdaki mesafe giderek açılıyor. Türkçe şu son asırda Yahya Kemal gibi bir şairi, Tanpınar gibi bir romancıyı, Ömer Seyfettin, Sait Faik gibi hikayecileri yetiştirdi. Bu demektir ki, ümitsiz olmayalım. İsimleri çoğaltmak her zaman mümkün. Adını anmadıklarım ve daha niceleri bizi bekliyor, yeter ki biz onlara gidelim."} {"url": "https://gazetesanat.com/mutlu-koyluler-kapitalizme-biz-sehirlilerle-merhaba-dedi", "text": "İstanbul'un kalabalığından kaçmış Yalova'ya yerleşmiştik. İlkokul 4. Sınıfa geçmiştim. Buradaki doğal yaşama adapte olmaya çalışıyordum. Evlerde salça yapılıyor, kapı önlerinde halılar yıkanıyordu. Film izler gibi izliyordum bazılarını. Beni evlerine davet edecek kadar yakın arkadaşlar edinmiştim kısa sürede. Buradaki herkes ya akrabaydı ya da hısım. Ben de aralarında kaynamıştım. İstanbul'daki çocuklar gibi oda dolusu oyuncaklar alınmamıştı buradakilere. Yokluğu bilir, alamam cümlesini tekrarlatmazlardı. Yazın böğürtlen toplar yol kenarında satardı çoğu. Kimisi de annesinin ördüğü lifleri, patikleri, yelekleri sererdi tezgaha. Dedim ya buradakiler hiç de alışık olduğum gibi değildi. Nazlanacak kimseyi bulamayınca çabucak büyümüştü hepsi. Bazı uzun teneffüslerde ev tarhanası içip, soba üstünde kestane yemeye arkadaşlarımın evlerine gitmeye başlamıştım. İstanbul'da lüks olarak tabir edilebilecek birçok restauranta, otele gitmiştik. Hiç birinde bu derece lezzetli bir çorba denememiştim. Büyükşehir derler de derler, bilmezler ki parayla satın alınabilen hiçbir şeyin kıymeti emekle boy ölçüşemez. Bu zamanlarında, yeni tanıştığım insanlardaki sadelikten gelen içten keyiflerine, gerçek mutluluklarına şahit olmuştum... Bu insanlar evlerinde tarhana yapıp bütün kışı idareli geçirir, çatılarını kendileri onarır, hastalandılar mı doktoru boş yere rahatsız etmeyeyim der, evde ıhlamur çayı kaynatırlardı... İşte yetinmeyi bilenler için mutluluk soba üstünde hoş bir rahiye bırakan mandalina kabukları kadar basitti. Ben banyomuzdaki küvette, keyfini süre süre yüzdürürdüm bebeklerimi. Sıcak su soğumasın diye alelacele leğene oturtulan, yandım anne! demeye kalmadan, tekrar bir tas kaynar su başından aşağı dökülen ve yansa da o bir tas suyun kıymetini anlayan çocuklar varmış... O çocuklar suya bile vefa duyarlarmış. Sahip olma hırsımız, günü geldi en ücra köşelere kadar ulaştı. Mutlu köylüler kapitalizme biz şehirlilerle merhaba dedi. O güzelim başıboş böğürtlen çayırları, elma bahçeleri satılıp bir bir inşaatlar dikildi. Aslında fakirlik zannettiğimiz bir çok şey, kimileri için paranın gücünün yetmeyeceği bir zenginlikti. Para geldi rahat ettik ama mutluluğumuzu kaybettik."} {"url": "https://gazetesanat.com/muzayedenin-onemli-adresi", "text": "Artemis, Bajar Kültür ve Sanat Danışmanlığı bünyesinde, sanat evi ve online internet platformu olarak yaptığı çalışmaları ve sunduklarıyla dikkatleri çekiyor. Artemis Müzayede; resim, heykel, rölyef ve çeşitli malzemelerden çeşitli sanat eserlerinin bulunduğu ve sadece sanat eserlerinin yer aldığı, online açık artırmayla ve direk kazandırılan, sanat eseri alım ve temin merkezi olarak sanatseverlere ve meraklılarına hizmet veriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/muzede-sahne-adi-sani-ismi-cismi-baslikli-topyekun-kadin-temasiyla-ssmde", "text": "Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nin, Sabancı Vakfı'nın katkılarıyla başlattığı ve sanatseverler tarafından büyük bir ilgiyle takip edilen Müzede Sahne etkinliğinin dördüncüsü Sakıp Sabancı Müzesi'nde 7-15 Ağustos 2020 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Sanat yönetmenliğini Emre Koyuncuoğlu'nun üstlendiği ve her yıl belli bir tema üzerinden gösteri sanatları alanındaki işlerden bir seçki sunan Müzede Sahne'nin bu yılki başlığı; özellikle Covid-19 döneminde daha da artarak şiddet gören, zorlanan, tehdit altında yaşamaya çalışan ve hayatını kaybeden kadınların sesi olması amacıyla Adı Sanı, İsmi Cismi' başlığıyla topyekun kadın olarak belirlendi. Bu yıl, mesleki alanda özel tiyatroları temsilen tiyatro sektöründeki üretim ve uygulama süreçlerinin iyileştirilmesi ile profesyonelleşmesini hedefleyen Tiyatro Kooperatifi'ni destekleyen Müzede Sahne'nin programı, salgının ağır etkilerini yaşayan sahne sanatlarıyla dayanışmanın önemine dikkat çekiyor. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Dr. Nazan Ölçer; Kültür sanat sektörü pandemi döneminde sadece ülkemizde değil, dünyada da en zorlu sınavlarından birini veriyor. Özellikle de pandeminin etkilerini halen en ağır şekilde yaşayan sahne sanatları... Yaşadığımız olağanüstü süreç bize birbirimize destek olmanın ne kadar önemli olduğunu hatırlattı. Sanat yönetmenimiz Emre Koyuncuoğu ile birlikte bu yıl Müzede Sahne'de kadınları odağına alan bir program oluşturduk. Bir hafta boyunca oyunlarla, panellerle, etkinliklerle kadını konuşacağız. Umuyorum ki bu derin toplumsal yaramıza tiyatro aracılığıyla da dikkat çekmeyi başaracağız. Kültür ve sanat, global ölçekte hayatı durma noktasına getiren dönemlerden çıkmak için her zaman iyi bir ilaç olmuştur. Oluşan kasvetli havanın sanatın ışığıyla aydınlanması dileğiyle tiyatro severleri müzemize bekliyoruz dedi. Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan ise; Sabancı Vakfı olarak, bugüne kadar erken yaşta ve zorla evliliklerin engellenmesi, kız çocuklarının eğitimi ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına yönelik projeler geliştiren sivil toplum kuruluşlarına verdiğimiz desteklerle kadınların güçlenmesine katkı sunmaya çalışıyoruz. Bunun yanında kültür sanatın gücünden faydalanarak toplumsal sorunlara dikkat çekmeye, bu sorunlar karşısındaki tutumları sorgulamaya ve toplumu sanatla dönüştürmeye de inanıyoruz. Bu doğrultuda Müzede Sahne'nin bu yıl kadını odağına alması, Türkiye'de maalesef artık kökleşmiş ve acilen çözülmesi gereken bir sorun olan kadına yönelik şiddete karşı sahne sanatları aracılığıyla gündeme getirilmesini son derece kıymetli buluyorum dedi. Müzede Sahne'nin Sanat Yönetmeni Emre Koyuncuoğlu; Dünyada sahne sanatçıları büyük bir kriz yaşarken Sakıp Sabancı Müzesi ve Sabancı Vakfı, kültür sektörünün üreticileri, destekçileri ve emekçileriyle birlikte bize mücadele etme ve değerlerimizi koruma adına bir araya gelme fırsatı sağladı. Bu yılki etkinliklerimizde ilk kez gerçekleşen bir birlikteliğe imza atacağız. Kovid 19 döneminde bir araya gelmiş 59 tiyatro topluluğunun temsilcisi olan Tiyatro Kooperatifi ile birlikte bir dayanışma örneği oluşturduk. Ayrıca Tiyatro Kooperatifi'nin #BizdeYerinAyrı kampanyasını da destekleyerek etkinliğimizde yer alamayan tiyatrolara da ulaşmayı amaçladık. Kadın kuruluşlarının bütün çabalarına rağmen toplumumuzda artan kadına yönelik şiddet, tecavüz, taciz vakaları, kadının kendi bedenine sahip çıkma mücadeleleri ve halen geçerli olan tüm haklarının yeniden sorgulanmaya başladığı bu dönemde biz de Müzede Sahne'yi kadın oyunlarına, kadın oyun yazarlarına ve bu alanda farkındalık üreten sivil toplum platformlarına ayırarak bir başka alanda daha dayanışma örneği göstermeyi amaçladık. dedi. 7-15 Ağustos 2020 tarihlerinde açık havada gerçekleştirilecek olan Müzede Sahne'nin programında; Altıdan Sonra Tiyatro'dan Burak Çöllü'nün yazığı Nihayet Makamı, Mek'an Tiyatro'dan Şamil Yılmaz'ın yazıp yönettiği Dansöz, Tiyatro Hemhal'den Hakan Emre Ünal'ın yazıp yönettiği Tırnak içinde Hizmetçiler, Tiyatro 11'den Füsun Demirel'in çevirip yönettiği Dario Fo'nun ve Franca Rame'nin Şişman Güzeldiroyunu, Biteatral'den Aslı Erdoğan'ın bir hikayesinden yola çıkarak sahneye uyarlakları ve Ayşe Lebriz Berkem'in oynadığı Bir Deli'nin Güncesi, Atta Festival'in uluslararası prodüksiyonu olan çocuklara yönelik Tavşan Aranıyor, Tiyatro BeReZe'nin yine uluslararası bir prodüksiyonu olanFil, Kadıköy Emek Tiyatrosu'nun Franz Kafka'nın bir öyküsünden uyarladığı Pireli Varyete, İstanbul B. B. Şehir Tiyatroları'ndan Özgür Kaymak'ın yönetiminde Deniz Altun'un yazdığı Gül'e Ağıtın oyunu okuması, Tiyatro Öteki Hayatlar'dan Can Utku'nun yazıp yönettiği Karar, Tatavla Sahne'den Metin Balay'ın yazıp yönettiği ve Eraslan Sağlam'ın oynadığı İnadına İnsan, Kadıköy Teatron'dan özgün kukla tasarımlarıyla yetişkinler için sahneledikleri Altın Elma, pandemi dönemine ait bir podcast işi olarak başlayan ve Müzede Sahne için yeniden ele alınarak özgün bir performans haline gelen Duygu Dalyanoğlu'nun K'nın Sesi ve BGST'den Sevilay Saral'ın yazdığı Bir Kadın Uyanıyor gösterileri yer alıyor. Ayrıca; Sabancı Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Mükemmeliyet Merkezi işbirliğinde panel ve söyleşi ile birlikte Boğaziçi Üniversitesi Cinsel Tacizi Önleme Komisyonu, Okan Üniversitesi Cinsel Tacizi Önleme ve Destek Çalışmaları Komisyonu, Susma Bitsin, Mor Çatı ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun yer alacağı paneller de ücretsiz olarak izleyiciler ile buluşacak. Sağlık Bakanlığı'nın Covid-19 önlemleri doğrultusunda sosyal mesafe kurallarına uyularak düzenlenecek olan etkinliğin biletleri sınırlı sayıda satışa sunulacaktır. Bazı oyunlar ise gösterimlere eş zamanlı olarak çevrimiçinde de biletle izlenebilecektir. Müzede Sahne etkinliğinin program ve bilet satışına https://www. sakipsabancimuzesi. org/tr adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/muzede-sahne-basladi", "text": "Sakıp Sabancı Müzesi'nin Sabancı Vakfı'nın katkılarıyla düzenlediği, gelenekselleşen açıkhava etkinliği Müzede Sahne, altıncı yılında iklim krizi ve ekolojik yıkım temasıyla başladı. Müzede Sahne sanat yönetmeni Emre Koyuncuoğlu, Açık Radyo'nun kurucusu, siyaset bilimci ve yazar Ömer Madra ile genç neslin iklim aktivisti Atlas Sarrafoğlu'nun açılış konuşmalarının ardından Şebnem İşigüzel tarafından kaleme alınan Taş oyunu prömiyerini yaptı. Zinnure Türe'nin yönettiği, Aslı İçözlü, Banu Fotocan ve Ayda Akkaya'nın oynadığı Taş, bir köyde taş ocağı açılmasıyla başlayan üç kuşaktan üç kadının direnişini anlatıyor. Emre Koyuncuoğlu'nun sanat yönetmenliğinde gerçekleştirilen ve her yıl bir tema etrafında gösteri sanatları alanındaki eserleri buluşturan Müzede Sahne'nin bu yılki başlığı, geçtiğimiz yıl açıklanan ve atmosferde ölçülen en yüksek karbondioksit oranı 419 PPM'e dikkat çekmek amacıyla Dünya 419 PPM Bir Sahne olarak belirlendi. İnsanlık için kırmızı alarm olarak nitelendirilen ancak ülkemizde gösteri sanatlarında halihazırda eksik olan iklim acil durumuna dikkat çeken Müzede Sahne için üç farklı yazara iklim kriziyle ilgili oyun sipariş edildi ve üç farklı sahneyle prodüksiyon anlaşması yapıldı. Şebnem İşigüzel'in yazdığı, Zinnure Türe'nin yönettiği Taş, Nadir Sönmez'in yazdığı ve Ayşe Lebriz Berkem'in yönettiği Libido ile Volkan Çıkıntoğlu'nun yazdığı, Gülhan Kadim'in yönettiği Tek Kullanımlık Hikaye isimli oyunlar, Müzede Sahne'deki gösterimlerinden sonra sezon boyunca farklı tiyatro sahnelerinde izleyicileriyle buluşacak. Oyunlardan önce ücretsiz gerçekleştirelecek panellerde çevre politikalarında uzman sanatçı, akademisyen, araştırmacı ve aktivistler izleyicilerle buluşacak. Oyunlar, performanslar, konuşmalar ve panellerin yer aldığı, 14 Ağustos'a kadar devam edecek Müzede Sahne için biletler, Mobilet üzerinden temin edilebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/muzige-yenilikci-bir-bakis-acisi-john-cage-ve-433", "text": "1912 yılında doğan Amerikalı besteci, sanatçı ve filozof John Cage çağdaş müziğin evrimdeki kilit isimlerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Müziğin ne olduğunu, müzik dinlerken neyi dinlediğimizi tartışmaya açmış olan Cage, ünlü 4'33 adlı eserini besteleyerek tarihe adını yazdırmıştır. İlk defa 1952 senesinde piyanist David Tudor tarafından New York'ta icra edilerek dinleyiciyle buluşan ve üç bölümden oluşan eser, ünü piyanistin piyanonun başına oturması, kapağı kaldırması, kronometreyle zamanı tutarak yeniden kapağı kapatması şeklinde, tek bir nota dahi çalınmadan gerçekleştirilmiştir. Okumaya devam etmeden önce performansı izlemenizi tavsiye edebilirim. Tartışmalara yol açan eser, dört dakika otuz üç saniye süren bir sessizlik olarak tanımlanmıştır. Oysaki Cage'in yapmak istediği tüm seslerin müzik olabileceği gerçeğine dikkat çekmekti. Dinlemeyi bilmedikleri için sessizlik diye düşündüler; her yan rastgele seslerle doluydu. İlk bölümde dışarıdaki rüzgarın sesi duyuluyordu. İkinci bölüm sırasında çatıda yağmur damlaları pıtırdamaya başladı. Üçüncü bölümde de insanların konuşmaları ya da kalkıp çıkmaları bir yığın ilginç ses çıkardı. Gülmediler hiçbir şey olmayacağını fark edince sinirlendiler, otuz yıl sonra bile hala unutmuş değiller, hala kızgınlar. Dostluğuna değer verdiğim arkadaşlarım vardı ve bu nedenle dostluklarını kaybettim. Yapmamış olduğum bir şeye müzik dememi bir tür kandırmaca olarak gördüler herhalde. (Cage akt. Fırıncıoğlu, 2012:32). Müzik ile diğer sesler arasındaki duvarı yıkmış olan Cage'e göre müzik, insan duygularının dile getirildiği bir araç olmaktan çıkmalı, kendi kendisinin amacı olmalıydı. Yeni müzik: yeni dinlemedir. Bu müzikten bir şey anlamaya çalışmayın, bir şey anlatılmak istenseydi, kelimelerin sesleri kullanılırdı. Sadece ses hareketlerine dikkat edin. (Cage, 1973:10 akt. Özkul, 2019:367). 1950'lerin başında hayatında ilk defa sesten tümüyle arındırılmış bir odaya giren Cage, odada hiçbir şey duymamayı beklemiş ancak iki farklı ses duymuştur. İlgili mühendisten bu iki farklı sesin kan dolaşımı ve sinir sisteminden geldiğini öğrenmiş ve bunun üzerine sessizliğin imkansız olduğunu düşünmeye başlamıştır. -John Cage- Bu deneyimle beraber Cage'in bu yapıtının oluşumunda çağdaşı ve arkadaşı ressam Robert Rauschenberg'in beyaz resimlerinin etkisi olduğu belirtilmektedir. Rauschenberg, o dönemde tamamen beyaza boyalı tablolar yapıyor ve tabloya dinamiğini verenin odadaki ışıklar ve izleyicilerin gölgeleri olduğunu düşünüyordu. Akan, N., John Cage ve Rastlamsallık, Felsefi Düşün, Akademik Felsefe Dergisi, 2020. Bayçu, S. Robert Rasuchenberg, Ressam ve Eseri Üzerine Eğlenceye Dönüşen Sanat Pratiği, Resim, STD 2018, Aralık, 33-47. Fırıncıoğlu, S. (2012). John Cage, Seçme Yazılar, İstanbul: Pan Yayınevi."} {"url": "https://gazetesanat.com/muzigi-kesfetmek", "text": "Öyle bir keşif süreci ki bu gittikçe derine iniyor. Yol, yeniden fizik ve matematikle kesişiyor. Bu satırlar eşit ağırlık mezunu, müzikle derinden bağ kurmuş bir sosyal bilimlerciye ait. Yalnız bir detay var, bu Türkçe-Matematikçi zamanında fizik-matematik eğitimi alırken multidisipliner hocaları sayesinde müziğin fizik ve matematik ile olan ilişkisine lisedeyken kafa yormaya başlamış. Bir hocası demiş ki Müzik, fiziktir. Fizik, müziği oluşturur. Başka bir hocası demiş ki Müzik, matematiktir. Tahmin ettiğiniz üzere bu iki hoca da aynı zamanda enstrüman çalan, şarkı söyleyen ve müzik yapan kimselerdi. Müzisyen ya da müzik bilimci olmak için pek tabii ki fizikçi ya da matematikçi olmak gerekmese de müziğin; mevcut disiplinler arası kopukluklara, günümüzdeki fenci-sözelci gibi keskin ayrımlara dikkat çekerek bilim ile sanatı buluşturmak adına iyi bir örnek olduğuna inanıyorum. Unutmayalım, geçmişteki pek çok düşünür felsefe, fizik, matematik, geometri, astronomi ve müzik ile ilgileniyordu... Bu düşünürlerden biri de Pisagor'du. Müziği tanımlamadan önce kavramın kökenine inelim. Mitolojiye göre Yunanlıların en büyük tanrısı Zeus'un dokuz peri kızının adı Mousa imiş. Müzik sözcüğünün aslında Yunanca olduğu ve görevi tüm dünyanın güzelliklerini ve ahengini düzenlemek olan bu peri kızlarının ismi olan müz kökünden türetilmiş olduğu söylenir. Müziğin tanımı deyince ise farklılıklar içeren birden fazla tanım söz konusudur. Sözlük tanımına göre müzik, birtakım duygu ve düşünceleri belli kurallar çerçevesinde uyumlu seslerle anlatma sanatıdır. O kurallar nelerdir? Ses nedir? Uyumlu ses nedir? Başka bir tanıma göre müzik; duygu, düşünce ve olayları anlatma amacıyla ölçülü ve düzenli sesleri sanat düşünceleri içerisinde ritim'li veya ritim'siz bir araya getirme sanatıdır. Ölçü, düzen ve ritim nedir? Bu sözcüklerin müzik dilindeki anlamlarını ve işlevlerini bilmediğimiz takdirde bu tanımlamalar maalesef içeriği anlaşılmamış ezber cümleleri olmaya mahkum olacaktır. Müziği anlamak niyetiyle çıktığımız keşif yolculuğumuza devam edelim. Müziğin hammaddesi sestir. Her ses müzik değildir. Geçen gün okuduğum bir makale ise bu soru üzerine yeni bir bakış açısı daha geliştirmeme neden oldu. Makamların burçlarla olan ilişkisi ve eski Greklerdeki dört unsur anlayışının İslam felsefesine geçişi ele alınıyordu. Evrenin temel yapı taşlarını oluşturan toprak, su, hava ve ateşle müzik, insan ve kainatın çeşitli unsurları arasında kurulan benzerlik ve bağlantıları ilk defa okuyordum. Makale için Bakınız: Eski Grek Dört Unsur Nazariyesi ve Türkçe Müzik Yazmalarında Etkisi, Can, M. G. Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 22, Sayı 2 (2002) 133-143. Bu çerçevede eski Grek anlayışı etkisiyle Osmanlı Döneminde de müzikteki oniki makamın oniki burcun, dört şubenin de dört unsur olan toprak, su, hava ve ateşin karşılığı olarak gösterildiği kaynaklara rastlandığını belirtiyor akademisyen-yazar. Benim için bilim- bilim sayılmayanlar ve bilimler arası savaşlara son verip matematik, fizik, kozmoloji, felsefe, astronomi, astroloji, mistisizm, müzik ve nicesinin bir aradalığını görerek, keşfetmek gerek demek. Grek felsefesinden İslam felsefesine uzandığımız bu yazımı Çin felsefesinin önemli düşünürlerinden Lao-Tzu'nun Ruhun müziği, kainatta duyulur. sözleriyle sonlandırıyorum. Can, C. M, Eski Grek Dört Unsur Nazariyesi ve Türkçe Müzik Yazmalarında Etkisi, G. Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 22, Sayı 2 (2002) 133-143. Tarhan, E. D., Pythagoras Felsefesinde Müzik ve Matematik İlişkisi, Felsefi Düşün Akademik Felsefe Dergisi, Sayı: 15/Müzik ve Felsefe, Ekim 2020: 203-224. Tarkum, E., Türk Müziği ve Batı Müziğinin Yapısal Özellikleri ve Çokseslilik Açısından İncelenmesi, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Haziran 2018, Cilt 20, Sayı 1 (31-43). Çok keyifle okudum. Çok öğretici bir yazı. Kutluyorum. Müziğin evrensel gelişimini çok güzel özetleyen, bilgilendirici ve akademik nitelikte bir yazı olmuş. Bunlar çok güzel ve derin bilgiler. Amcan olarak, kendimde bu kelimeyi hak gördüm...."} {"url": "https://gazetesanat.com/muzik-arastirmacisi-ve-yazari-ugur-hakan-hacioglu-ile-soylesi", "text": "Müzik yazarlığı ve araştırmacılığı meselesine salt olarak bakacak olursak bu işe 2016 yılında başladım. O yıllara kadar çeşitli internet siteleri ve basılı dergilerde öykü ve denemelerimle yer alırken Gökhan Toker ve Sis grubu ile tanışmam neticesinde onları, üretimlerini yerinde gözlemleme fırsatım oldu. Bu fırsatın akabinde müziğe karşı derin bir ilgi ve merakın bende uyanmasıyla araştırma sahamı geliştirmem meseleyi günümüze kadar uzanan bir sürece taşıdı. O yüzden başta Gökhan abi olmak üzere günümüzde müzikal anlamda bana katkısı olan herkese teşekkürlerimi sizler vasıtasıyla iletiyorum. Bana göre tarihsel olarak geçmişimizi oluşturan müzikal izlerin ve bugünümüzü meydana getiren isimlerin geleceğe aktarılmasında kuşaktan kuşağa bilgi ve birikimin aktarılmasını son derece kıymetli buluyorum. Müzik yazarlığının önemli bir misyonu da bence budur. Sadece üretimlerin, tanıtımların, keşiflerin ötesinde bir iş... Kuşaktan kuşağa tarihin aktarılmasında yazarlara ve araştırmacılara çok iş düşüyor. Eskişehir Yerel Tarih Araştırmaları Ertuğrul Sarı Armağanı kitabında yer almamda editörümüz Çağhan Sarı'nın bana daveti etkili oldu. Uzun yıllardır yazılarımı takip etmesi ve bana projeden bahsetmesiyle bu kitap için Geçmişten Günümüze Türkü Kavramının Modernleşmesi: Türkülerle Türkiye Projesi Eskişehir Örneği makalesini kaleme aldım. TRT repertuarlarının taranıp Eskişehir türkülerinin de ek kısmında yer aldığı makalede Orta Asya'dan günümüze uzanan sözlü gelenek unsuru türkülerin o bölgede davullu kopuzlu enstrümanları ile Kayçı'ların nesilden nesile aktardığı türküler sonrasında Anadolu coğrafyasında ozan aşıklar kavramının ortaya çıkıp Halk aşığı, Hak aşığı, Saz şairi, Sazlı aşık tanımlarıyla nitelendiriliyor. Cumhuriyet'in ilanı sonrası Mustafa Kemal Atatürk'ün çoksesli müziğe geçiş konusundaki titiz çabalarını halk ezgilerinde de görüyoruz. Makalede bu konuya da yer vermeye çalıştım. Sanata ve müziğe bakışında Sofya'daki ataşemiliterlik yıllarının, 1 Kasım 1934 tarihindeki TBMM dördüncü dönem dördüncü yasama yılı açılış konuşmasının, Türk Halk Ezgileri Arşivi'nin kurulması, J. Marx, Paul Hindemith, Bela Bartok gibi isimlerin raporları ve çalışmalarıyla o dönem müziğe katkıda bulunması makalenin içinde yer alıyor. Repertuar ve türkülerin temeline inilen bir makale olması sebebiyle uzun mesailer neticesinde meydana gelen bu çalışma fiziksel olarak ilk buluşmada tüm yoruculuğunu telafi ettirip tatlı bir mutluluğa dönüştü. Yıllardır ilk kitap çalışmamın hayalini kurarken temelinin bu kitap vesilesiyle atılması benim için hem gurur hem de bir sevinç oldu. Şu anda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi'nde yüksek lisans çalışmalarıma devam ediyorum. Sinemada Türk İmajı konulu güzel bir tez konum var. İş hayatım dışında tezime de belirli bir vakit ayırmam gerekiyor. Kendi kitabımı çıkarma konusunda istekliyim. Fakat tez sürecim sona ermeden bu konuda harekete geçebileceğim konusunda şüphelerim var. Bu soruyu sıklıkla düşünür, yeri geldiğinde ben de karşımdaki insanlara sorarım. Aslında bana göre mümkün değil. Çünkü tarihsel metodolojide nasıl ki bir olayı gerçekleştiği dönemin şartları ile değerlendiriyorsak müzikal üretimleri de üretildikleri dönemin şartlarına göre değerlendirmeliyiz. Günümüz dünyasındaki teknolojik gelişim ve bu gelişimin hızını dikkate alırsak geçmişteki müziğe kıyasla birçok farklılığı görürüz. Hızlı tüketimin hakim olduğu bir piyasa ve dinleyici kitlesi içinde herkes günü ve ötesini düşünmek zorunda. Bu kaygı da doğal olarak imaj, sosyal medya, halkla ilişkiler, basın yönetimi de dahil birçok yeni prensibi ve bu prensiplerin doğru yönetilmesini beraberinde getiriyor. Geçmişteki müziğin altyapı formları, üretimlerin takip edilmesi, dinleyici talepleri ve basının yaklaşımı ile teknolojik düzen günümüzün şartlarından son derece farklı. Bir evde toplanıp o evin içinde beraber yaşayıp albüm kayıtları bitene değin birbirinden ayrılmayan topluluk müzisyenleri geçmişte bir topluluk müziği kültünü meydana getirmişti. Günümüz dünyasında herkesin bireyselleşmesi toplumu bu denli etkilerken müzik de bundan nasibini aldı. Artık daha bireysel üretimler müzikal çevrede hakim... Tüm enstrümanları tek kişinin yazdığı birçok üretim günümüzde olağan karşılanıyor. Şartların, bakış açısının, teknolojinin, beklentinin ve zamanın değiştiği bir paralellikte kıyaslamanın fayda getirmeyeceği kanaatindeyim."} {"url": "https://gazetesanat.com/muzik-ve-otekilestirme", "text": "Çok sesli müzik bugün Avrupa sınırlarını aşmış ve dünya müziği olmuştur. Uluslararası Sanat Müziği, Evrensel Müzik gibi isimlendirmeler de yapılan Batı Müziği, tarihsel olarak Rönesans, Barok, Klasik, Romantik dönem ve 20. Yüzyıl sonrasını ifade eden modern dönem başlıkları altında incelenir. Burada alıntılamak istediğim bir nokta var. Kavram karmaşasına dikkat çektikten sonra değinmek istediğim ikinci nokta ise ülkemizde çoksesli müziğe geçişin Cumhuriyet'in ilanı ve modernleşme süreciyle ilişkilendirilmesi ve çok seslilik-çağdaşlık, tek seslilik-çağdışılık gibi siyasi tartışmalara yol açmasıdır. Oysaki kaynaklara göre Osmanlı Döneminde çok sesli müziğe ilgi başlamış ancak çok sesli müziği halka taşımak, bir eğitim ve ilerleme aracı olarak kullanmak hedefi olmadığı için sarayın ve dar bir çevrenin dışına çıkamamıştır. (Alaftan, 2015) Dolayısıyla modernleşme sürecinin Tanzimat döneminde başladığını ve Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte artan senfonik eserlerin temsiller sayesinde halk için ulaşılabilir hale geldiğini göz önünde bulundurduğumuzda tepeden inme nitelendirmesi doğru olmayacaktır. Osmanlı, Cumhuriyet, saray, halkanahtar kelimelerini seçtiğimizde üstüne bir de Batı, modernleşme, çağdaşlık kavramlarını eklediğimizde otomatik olarak yabancı, uzak, elit, bizden olmayanı yani öteki'yi çağrıştırmaktadır. Ötekileştirme, geçmişten günümüz dünyanın en büyük sorunlarından birisidir: İktidar eksenli ve benmerkezci bir anlayışın ürünüdür. Ve maalesef evrensel bir dil ve paylaşım unsuru olarak değerlendirdiğimiz müzikte de karşımıza çıkmaktadır. Buradan yola çıkarmak yazımı şu cümlelerle sonlandırıyorum. Senfonik müzik belirgin bir üst kodlamadır ancak daha kapsamlı bir biçimde ele alacak olursak metal müzikten reggae'ye, rap'ten arabeske uzanan farklı müzik türleri içinde de kültürel, sınıfsal ve etnik değerleri mercek altına almamız gereken öteki kavramı gizlidir. Ötekileştirmenin yaşanmadığı bir toplum-müzik ilişkisi için pek tabii ki ötekileştirmenin yaşanmadığı bir dünya dileklerimle. Kültürlerarası Çeviri Kapsamında Oryantalizm ve Öteki Kavramı, Öztürk, Gümüşoğlu, Gezer, 2018. Popüler Kültür ve Senfonik Müzik Karşılaşması: 2000'li yıllarda bir sınıfsal gösterge ve pazarlama mekanizması olarak popüler klasik müzik, Güven, 2017. Tek Sesli Müzikten Çok Sesli Müziğe, Alaftan, 2015. Tebrik ederim. Çok güzel bir konuya değinmişsiniz. Klasik müzik toplumda ayrıcalıklı bir sınıfın tekelinde olmamalı ve toplumun bireylerini ötekileştirmemelidir. Klasik müziği toplumun her kesimi dinleyebilmeli, konser etkinliklerine katılabilmelidir. Ancak bunun içinde toplumdaki bireylerin eğitim seviyesinin yükseltilmesiyle olabileceğini unutmamak gerekir. Eğitimden kastım tek başına belli senelerle tanımlanmış öğrenim derecelerini belgeleyen diplomalar değildir.... Müziğin gelişim evrelerini toplumsal yönleriyle ele alan yazınızı ilgiyle okudum, tebrik ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/muzik-ve-yaratici-yazma", "text": "Yazı yazmayı seviyor muyuz? Peki ya müzik dinlemeyi? Eminim ki bu iki eylemi bir araya getiren olmuştur. Bugünkü yazımda müziğin yaratıcı yazma üzerindeki etkilerini ele alacağım. Ancak ondan önce kısaca değinmek istediğim kavramsal ve kuramsal bir çerçeve var. Dil ve müzik ilişkisi kuramcılar tarafından ele alınan oldukça popüler bir konudur. Nasıl ki dil, duygularımızı, düşüncelerimizi, isteklerimizi aktarmak için kullandığımız en önemli iletişim aracı ise ve seslerle, harflerle kendimizi sözlü ya da yazılı ifade etmemizi sağlıyorsa; müzik de sesin biçim ve anlamlı titreşimler kazanmış hali olarak müzik sesini belirtmeye yarayan işaretlerden, müzik eserlerinin yazılmasını ve okunmasını sağlayan notalardan oluşur. Dil-müzik ilişkisi ses, dizem-tartım-dönemsellik, dizim ve anlam gibi açılardan karşılaştırılarak değerlendirilen; dilbilim, sesbilim ve müzikbilim alanlarında uzmanlık gerektiren oldukça derin bir konudur. Yapılan pek çok araştırmaya göre dilde ve müzikte ortaya çıkan ürünler farklı olsa da bunların oluşturulma süreçleri benzerdir. 1983'te Çoklu Zeka Kuramını ortaya koyan Gardner eğitim sistemine çağdaş bir bakış açısı getirmiş ve zekayı sekiz alt boyutta incelemiştir. Bunlar sözel/dilsel, mantıksal/matematiksel, görsel/uzamsal, müziksel/ritmik, bedensel/kinestetik, içsel/özedönük, kişilerarası/sosyal zeka ve doğa zekasıdır. Kurama göre her birimiz bu farklı zeka boyutlarını az çok taşıyarak dünyaya geliriz ve uygun çevresel şartlarla uyarıcılar olduğu takdirde belirli bir seviyeye kadar geliştirebiliriz. Yaratıcılığın doğuştan gelip gelmediği halen tartışılan bir konu olmakla birlikte çoğu eğitim bilimcisine göre yaratıcılık, çeşitli yöntem ve tekniklerle geliştirilebilen bir beceridir. Yaratıcı insan ezber bozan, klişe ve standartlaşmış düşüncelerden kurtulmuş kişidir. Yaratıcı yazma dediğimizde bilgi aktarımından ziyade yaratıcılık, hayal gücü ve dili kullanabilme yeteneği gerektiren bir eylemden bahsederiz. Bu noktada müzik, yaratıcı yazma çalışmalarındaki önemli araçlardan birisi olarak karşımıza çıkar. Müzik; beyni uyarır ve müzikal zeka alanına hitap eder. Duygu ve düşüncelerimizi harekete geçirir. Müzikle birlikte dinlenilen müzik türünün de metnin temasını etkilediğini açığa çıkaran araştırmalar mevcuttur. Müzik psikolojisi alanında yüzyıllardır müzik dinleyicisinin etkilenme biçimlerini, müzik ve duygular arasındaki ilişkiyi çalışan araştırmalar mevcuttur. Duygu ve düşünceleri harekete geçirmekle sınırla kalmayan müzik, aynı zamanda hisleri de yansıtır. Özetle diyebiliriz ki dil, müzik, düşünceler ve duygular birbirleriyle ilişkili ve birbirilerini geliştiren olgulardır. Hatta dilerseniz yazma etkinliğinizi farklı müzik türleriyle de çeşitlendirebilirsiniz. Bu sayede yazdığınız metinlerin temasına, geçişlerine göz atabilir; müziğin duygu ve düşünceleriniz üzerinde bir etkisi olup olmadığını, ne yönde olduğunu bizzat deneyimleyebilirsiniz. Dil ve Müziğin Karşılaştırması, Mehmet Emin Göktepe. Müzik ve Dil Arasındaki Benzerlikler Ekseninde Müzik Eğitimi, Fatih Bingöl, 2006. Yaratıcı Yazma İçin Yaratıcı Drama, Müjdat Ataman, 2018. Müziğin yazma üzerinde yaratıcı etkisini bizzat denemiş bir kişi olarak tespitlerinize aynen katılıyorum. Bu konudaki yazınız için de teşekkür ederim. Ayrıca müzik sadece yazma üzerinde değil güzel sanatların bir çok dallarında yaratıcılığı destekliyor. Çoğu zaman resim, heykel yaparken bile müzik dinlemenin çok olumlu katkıları olduğunu deneyen sanatçılar ifade ediyor. Müzik ile yazmayı bir arada olabileceğine inanmayanlar bile var. Ben öykü yazarken her zaman müzik dinleyrerek yazarım, bana müthiş katkıları oldu. Harika bir yazı olmuş. Kaynakçaların belirtilmesiyle biz okuyuculara da öneri oldu."} {"url": "https://gazetesanat.com/muzisyen-baris-capkin-ile-soylesi", "text": "- Daha önce grup müziği de yapmış bir müzisyensiniz. Grup olmak ve solo devam etmek arasındaki farkların size göre avantaj ve dezavantajları nelerdir? Grup olarak müzik yapmanın yapılan müziğe olan katkısı kuşkusuz. Özellikle müzik üzerinde düşünürken farklı fikirlerin bir araya gelmesi işi çok farklı noktalara taşıyabiliyor. Fakat grup olmanın da zorlukları var. Herkesin aynı amaç doğrultusunda ilerleyebilmesi, grup içi iletişim ve müzikal bakışların ortak paydada buluşabilmesi çok önemli. Bunlar sağlanabildiğinde başarılı bir grup olabiliyorsunuz. Bana göre solo devam etmenin güzel olan ve olmayan yanları var. Güzel yanları bazı kararların daha hızlı alınabilmesi ve kesişmeniz gereken bir ortak zevk kümesi şartının olmayışı. Güzel olmayan yanı ise yalnızsın işte... Zor değil mi yalnızlık? Yaratıcılık sürecinde tıkandığınız noktalar olabiliyor... Bunları aşmak da yine size kalıyor. - Bu ara şarkılarınızı yayımlama periyodunuz daha sık ve daha etkinsiniz. Basında da yer alan haberleriniz dikkat çekiyor. Siz bu son döneminizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Artık hislerimi müziğimle daha rahat dışarıya vurabildiğim bir dönemin içerisine girdim diyebiliriz. Herhangi bir kaygı içerisinde olmadan, yalnızca içimden gelenleri çalıp söylüyorum. Bu hisleri benimle birlikte yaşayan, sahiplenen insanların olduğunu ve çoğalarak büyüdüğünü görmek de beni mutlu ve motive ediyor. Her yeni şarkıda, daha da yoğun duygular paylaşabilmek adına çalışmaya devam ediyorum. - Sizi yakından tanıyanlar kendi müziğiniz dışında müzisyenlere katkılarınızı biliyor ki bunun en somut örneklerinden birisi İrfan Alış'la birlikte hala devam etmekte olan OLTA dayanışma projesi. Olta dayanışma nasıl başladı, proje ile ilgili gelecek planları neler bahsedebilir misiniz? Peyk ve İrfan Alış ile 2015 yılından süre gelen bir dostluğumuz var. Hatta ortak çalışmalarımız neticesinde Son mu ve Meydanlar isimli iki şarkı da kaydedip yayınladık. Onlarla yolumun kesişmiş olması benim için büyük şans. Hepsi birbirinden kıymetli insanlar ve aynı zamanda çok iyi müzisyenler. Sevgili İrfan Alış ile yaptığımız sohbetlerde müzisyenlerin birbirlerini destekleyebileceği kolektif yapı oluşturabilmek üzerine fikrini paylaşırdı. Bir gün beni arayıp, bu fikrini artık hayata geçirmek istediğini paylaştı. Umut denizine atılmış bir olta mottosu ile yola çıkıldı. Ben ve birbirinden kıymetli müzisyen arkadaşlarımın da bu fikri sahiplenmesi ve çalışmalara başlaması ile Olta Dayanışmanın temelini atan Olta-1 albümü 2020 yılı Ağustos ayında yayımlandı. Değerli müzisyen arkadaşlarımız, farklı konularda gönüllü olarak destek veren dostlarımız ve kıymetli dinleyicilerimiz sayesinde Olta Dayanışma 10. albüme kadar geldi. İstikrarlı bir şekilde yoluna devam ediyor ve her geçen gün yeni müzisyen arkadaşlarımız kolektif yapıya dahil oluyor. - Siz aynı zamanda mühendissiniz ve bu alanda çalıştığınız bir işiniz var. Ülkemizde bu duruma çok sık rastlar olduk. Türkiye ve şartları müzisyenlerin başka eğitim alanlarına ve meslek edinmesini zorunlu kılıyor gibi de bir izlenimimiz var. Bu konudaki yorumlarınızı alabilir miyiz? Mühendis müzisyen Barış Çapkın'ın yapabildikleri, imkanları ve şu anki konumu sizce sadece müzisyen olan Barış Çapkın'da da olur muydu? Sadece müzisyen olan Barış Çapkın'da daha da iyi imkanlar olurdu diye düşünmüyor değilim... Ama tabi bu işin duygusal tarafı. Reel düşündüğümüzde doğru yerde ve doğru zaman içerisinde bulunduğumu düşünüyorum. - Klip senaryolarınızdan albüm kapağınıza kadar çok farklı ve detaylı bir çalışmanın yapıldığı özenini hissedebiliyoruz; belli ki Barış Çapkın'ın çalışmalarının mutfağı da kalabalık. Çalışma ekibinizden bahsedebilir misiniz? Farklılık peşinde koşan, klişelerin peşinde yürümeyen ve başarı odaklı insanları işin içerisine dahil etmeyi seviyorum. Rahat çalışabildiğim ve birbirimizi iyi anladığımız insanlardan bahsediyorum. Ortak bir amaç doğrultusunda bir araya gelip, tüm enerji ve inancımız ile samimi ve kaliteli işler ortaya koymaya çalışıyoruz. Şarkılarımın söz ve müzikleri bana ait. Kayıt, düzenleme ve mix işlemleri yine benim tarafımdan evdeki stüdyomda yapılıyor. Mastering işlemi Selim Sayarı'ya emanet. İşine çok hakim ve saygıdeğer birisidir. Son dokunuşu yapar ve şarkı yayınlanmaya hazır hale gelir. Ayrıca fikirlerine de çok güvenirim. Kliplerimin senaryoları eşim Ayşe Çapkın tarafından yazılıyor. Aynı zamanda stil danışmanlığımı da yapıyor. Ayrıca yeni şarkı demolarını da ilk dinleyen ve yorumlayan kişi olur kendisi 🙂 Hemen hemen her konuda süreçlere dahildir ve desteği benim için çok çok kıymetlidir. Bu açıdan da çok şanslı olduğumu söyleyebilirim. Albüm kapakları Tahir Keskin tarafından çiziliyor. Gerek kişiliği gerekse işine olan özverisi ve yeteneği ile çalışmaktan memnun olduğum bir arkadaşım. Şarkının hissiyatına ve içeriğine uygun kapakların olması konusunda özen gösteriyoruz. Dijital dağıtım ve PR çalışmalarımı OnAir Sahne üstlenmiş durumda. Büyük bir aile ve bu ailenin bir parçası olmaktan keyif aldığımı söyleyebilirim. Müzisyen çıkarlarını ön planda tutarak ve aynı zamanda müzisyeni bağımsız kılarak sağlamış oldukları katkılar paha biçilemez. Beyza Uzüğüten Cumbul ve Burak Demirsaran'a da buradan teşekkürlerimi iletiyorum. Aslı Atasoy bu ekibin çok önemli yapı taşlarından. Ulusal PR konuları ile kendisi ilgileniyor. Birlikte çalışmaya başladığımız günden bu yana samimiyetle ve yaptığımız işlere olan inancı ile bu büyük ailenin bir parçası. Entelektüel kişiliği ve sektördeki tecrübesi ile bizi daha fazla kişiye ulaştırmak adına çok efor sarf ediyor. - NTV kültür sanat programı Gece ve Gündüz'de yayınlanan röportajınızda çalışma ortamınıza da kısaca değinmiştiniz. Stüdyonuzdan ve çalışma ortamınızdan ve dahi şarkıları hazırlama sürecinizden de bahsedebilir misiniz? Evimin çatı katını stüdyoya çevirdim. Kontrol odasına ilave olarak küçük bir kayıt odam var. Bu stüdyo ortamımı mevcut haline getirmek 7-8 yılımı aldı. Bu süreç içerisinde yeni ekipmanlar edinerek ve mevcutları daha üst seviyeye çekerek günümüzde dinlediğiniz kayıtları çıkarabilir hale geldim. Aynı zamanda kayıt teknikleri konusunda da edindiğim kitaplar aracılığıyla kendimi sürekli geliştirmeye çalışıyorum. Mühendis olmamın da etkisi büyük tabii. Bir işin mantığını anlamak ve yorum katabilmek için sürekli araştırma içerisinde olmak gerekiyor. Normalde çok sosyal bir insanımdır. İnsan ilişkilerim kuvvetli ve iletişimim güçlüdür. Fakat şarkı yazdığım dönemlerde kendimi sosyal ortamlardan soyutluyorum ve yalnız olmayı tercih ediyorum. Bu yazdığım şarkıya daha odaklı olmamı sağlıyor. Şarkı yazımı ve tüm kayıtları tamamladıktan sonra da tekrar dışa açıyorum kendimi. Yazdığım şarkı, yaptığım kayıt önce beni heyecanlandırmalı. Bir başka sanatçının yaptığı şarkıyı formülize edip kullanmak ve yeni şarkılar türetmek bana göre değil. Bunun çok örneğini görüyoruz ki bu beni mutlu etmez. Kendim olmak istiyorsam içimden gelenleri çalıp söylemeliyim diye düşünüyorum. Bir şarkı yazarken ya da herhangi bir bölümünü kaydederken odanın içinde kalkıp dolaşmaya başlamışsam doğru yoldayımdır. Geriye yalnızca o şarkıyı hayata geçirmek kalıyor. Bu yalnızca şarkı için geçerli değil klip ve albüm kapağı için de geçerli olan bir durum. Kendi yoluma bakıyorum ve bu yolda nasıl daha özgün olurum konularına kafa yoruyorum. Başkalarını taklit etmek bana göre değil. Desteğe ihtiyacı olan birçok müzisyen arkadaşıma da prodüksiyon desteği veriyorum. Şarkı yazımında ve kayıt süreçleri konularında gerekli desteği verip ortaya kaliteli bir iş çıkarmalarına katkı sağlıyorum. Asıl amaç onları motive etmek ve yeni şarkı üretmelerinin önünü açabilmek. Tabii buradaki ilk kıstasımız hiç bir zaman maddiyat değil. Bir şarkı ile ilgili prodüksiyon sürecini yöneteceksem o şarkının ilk önce beni heyecanlandırması gerekli. Yoksa vaktimi harcamıyorum. - Yeni projelerinizi de öğrenerek bu güzel sohbetimizi bitiriyoruz. Dinleyenlerinize ve bu sohbetimizi okuyanlara son bir mesajınız var mıdır?"} {"url": "https://gazetesanat.com/muzisyen-egemen-erdogan-ile-soylesi", "text": "Şarkı yazıp, toparlayıp bir şekilde kaydedip ya da şanslıysanız ve şarkılarınız karşı konulamayacak kadar iyiyse tüm bunları sizin yerinize yapacak birilerini bulup, bunu elle tutulur bir ürün haline getirmek gerçekten çok yorucuydu. Müziğin bir şekilde zamana uyması, kendine en uygun ortamı bulması, plak firmaları için değil, kendim ve dinleyenler için müzik yapmak bence paha biçilemez. O yüzden dijitalleşmek özgürlüğün kapısını araladı diye düşünüyorum. Bir şekilde müzik yapma enerjisini koruyan, müzik kaydetme konusunun üzerine düşmüş ve kendini geliştirmek için uğraşmış müzisyenler için ürünlerini istediği şekilde ve sıklıkta yayınlama imkanı çok çok güzel. Birkaç prodüktör, birkaç aranjörün ülkede tutan müzik budur diye zorla şekillendirilen tarzda şarkılar yapmak yerine, tamamen özgür şekilde müzik yapmak gerçekten çağımızın en iyi yanı bence. Şarkılar evden çıktıkça, stüdyolara daha az ihtiyaç duyuldukça, teknik kalite düşmüş olsa da daha özgür ürünlerin çıkması müzik endüstrisini zenginleştirmeye devam ediyor. Ama tabii bununla beraber işin pr kısmı ve doğru dinleyiciye ulaşmak için bir klip çekme zorunluluğu hala büyük bir sorun. Ama tüm bunlara rağmen insanların odalarından dünyaya merhaba deme, isimlerini bir şekilde duyurma fırsatı hala hayal ötesi bir durum. Doğru kayıt, doğru şirket ya da doğru yöntem, doğru pr, düşük beklenti böyle bir dünyada azıcık mutluluk için yeterli. Pandemi döneminde, yaşamaktan vazgeçen onca müzisyeni düşündükten sonra müzik üzerine konuşmak çok zor. Beni hayatta en çok korkutan şeylerden biri Hayatın normale dönme hızı. Evet hayat tüm kaybettiklerimize, unuttuklarımıza, inandıklarımıza rağmen eskiye dönecek belki daha da iyi olacaktır. Tabi hayatından vazgeçen, kaybettiğimiz insanlar dışında böyle bir dönemde hayat şartlarına yenilip içindeki müzik yapma enerjisini kaybeden aynı anda başka işler yapmak zorunda olan iyi müzisyenlerin tekrar müziğe geri dönmeme ihtimalleri çok üzücü. Kötülük, iyiliği ayırt etmek için her zaman hayatın bir yerinde duracaktır. Dünya döndükçe yanı başımızda, karşımızda bir yerlerde, bir insanda, bir tanımda, bir duyguda olacaktır. Ama umarım kötülük sindirebileceğimiz kadar az çıkar karşımıza. Ben uzunca sayılabilecek bir süre dövme yaptım. Çizim işi birazda oradan kalma. Özellikle Pandemi döneminde ilk kez bu kadar yoğun şekilde resim çizdim, heykel yaptım. Kendi etrafımı güzelleştirme ve sevdiklerimle paylaşmak dışında o kadar uzun boylu hayallerim yok sanırım. Hiç değilse çizdiklerim, ya da yaptığım heykeller eve sığmayana kadar. Hep aynı çizgide olmasa da birbirine yakın kalitede şarkı yayınlayan müzisyenler var aslında. Çok sık şarkı yayınlama işi basit bir kendini unutturma iş yapmaya, konser yapmaya devam edelim mottosu. Endüstriyi canlı tutmak için bir nevi zorunluluk bazıları için. Bu durum biraz da o yoldan giden müzisyenin müzik yapma amacı ile alakalı. Ama benim fikrim bu yapılan işi sıradanlaştırıp, birbirine benzetiyor. Ve daha az akılda kalıcı, birbirlerinin yerine dinlenebilir şarkılarla dolduruyor etrafımızı. Ki sorun da değil aslında, keşke herkes iyi ya da kötü müzik yapsa, yapanı cesaretlendirse, yapamayıp yapmak isteyene destek verse. Keşke sorunumuz sadece iyi ya da kötü müzik olsa. Yeni yılın ilk aylarında önce prodüksiyonunu tamamen kendi yaptığım ve yeni bir sesi müzikseverlere sunacağımız Akvaryum isimli bir tekli, ardından da kendi teklimi yayınlayacağım. Kadın cinayetlerinin, felaketlerin olmadığı, hayvan haklarının korunduğu ve bunun ardına sıralayabileceğim binlerce şeyin yok olacağı, kötülüğün normalleşmediği bir dünya diliyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/muzisyen-koksal-ekinciden-turk-turizmine-destek", "text": "Dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgınından en çok zarar gören sektörlerin başında gelen ve normalleşme süreciyle birlikte yaralarını sarmaya çalışan Türk turizmine bir destek de müzisyen Köksal Ekinci'den geldi. Dijital platformlarda yayınladığı şarkılarıyla, geniş bir müziksever kitlesine ulaşan şarkıcı ve şarkı yazarı Köksal Ekinci, en son yayınladığı albüm Güneş'in Kalbi'nde yer alan şarkılarına, ülkemizin eşsiz güzellikteki tarihini merkeze alan hikayeler eşliğinde video klipler serisi hazırladı. İletişim Fakültesi mezunu ve İletişimci kökenli olan Ekinci, yeni klip projeleriyle kültürel mirasımızı ön plana çıkarmayı amaçlıyor. Gökyüzünün şifasını notalara nakşeden şarkı yazarı olarak tanınan Köksal Ekinci, bu projenin ilk yayını olarak Aşk'ın Kanatları şarkısına kutsal tapınakta klip çekti. Çanakkale, Ayvacık Gülpınar'da yer alan Apollon Smintheion Kutsal Alanında gerçekleştirilen klibin yönetmenliğini, Reklam/Tanıtım Filmleri ve müzik klipleriyle bilinen, genç kuşağın en yetenekli isimlerinden Baki Gedik, görüntü yönetmenliğini ise Mert Yurdatapan yaptı. Köksal Ekinci, organik elektronik ve Astro-müzik kategorisindeki şarkılarıyla, hem yurtiçinden, hem de yurtdışından müzisyenlerin ve müzikseverlerin yakından takip ettiği bir akım yaratmaya başladı. Köksal Ekinci, yeni klibi ile ilgili olarak şunları söyledi; Müzik evrensel bir dildir ve ben bu dili basit ve sade anlatımlarla, şarkılarım yoluyla aktarmaya özen gösteriyorum. Dünyanın bütün dinlerinin, kültürlerinin buluşma köprüsü Türkiye, coğrafya olarak o kadar zengin bir kültürel çeşitliliğe sahip bir ülke ki bunu şarkılarımla ve video kliplerle hem kültür turizmini canlandırmak hem de ülkemizin eşsiz coğrafyalarını müzikseverlere tanıtmak benim için çok kıymetli bir görev."} {"url": "https://gazetesanat.com/muzisyen-ogulcet-ile-muzik-yasami-uzerine-soylesi", "text": "Herkesin bildiği adım ile Oğulçet. Aslında Oğulcan Çetin. Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum. Mezun olduktan sonra Urla'da ailem ile birlikte yaşadığım hayatımda müzik ciddiye aldığım hobilerimden biri. Aslında dönemden çok benim için üretmek sürekli. Ayağımı gazdan çekmemek gibi sürekli bir hikaye anlatıyorum. Hikayem devam ettiği sürece de elimden geldiğince hız sınırlarına dikkat ederek anlatmaya devam edeceğim. Şu sıralar gizlilik içinde ciddi ve iddialı çalışmalarım sürmekte... Kışa doğru çalışmalarımın devamı gelecek. Dostum Defin ile ortak çalışmalarımızın devamı gelecek kışa doğru EP ya da albüm şeklinde olacak. Defin benim hem dostum, hem de müzik anlamında mentorum diyebilirim. Ülkede müzik ve kültürel anlamında tanıdığım kaliteli sohbet edilebilecek bilgi hazinesine sahip ender kişilerdendir. Müziğimiz de geleneksel müzik yapıları veya ritimleri üzerine koyduğu ton ve yer yer tribal vokallerle atmosferi vurgulayan bir müzik türü. Evet, Türkiye'de Defin dışında hakim olup yapan yok yurtdışında en büyük örneği Burial'dır. Etkilendiğim müzisyenler çocukluk ve gençlik yıllarımda müzik algımı şekillendiren müzisyenlerdir. O zamanın sevinçleri, kaygıları, mutlulukları ile birlikte bende izler bırakmıştır. Şu an özellikle takip ettiğim bir müzisyen yok. Şarkılarımın hepsinin ayrı bir anısı ve hayatımda etkisi var. Anlamsız ve sırf şarkı olsun şunu ele alayım ses getirsin diye yaptığım bir şarkım bile yoktur. Esinti de kendimi kendime anlattığım şarkılardan sadece birisi. Dediğim gibi hepsi benim hikayem. Hikayemin çoğu mutsuz gibi gözükse de, müzik dışında oldukça neşeli ve eğlenceli bir hayatım var. Konu müzik olduğunda, farklı bir kişiliğe bürünüyorum. Bu hikayenin en özel kısmı... Tümünü gördüğümüzde sizi benim için en önemli kısma kendi götürecektir. Şarkılarında future garage, ambient türünün nadir örneklerini sergileyen Oğulçet'in yeni şarkısı Esintiyi dijital platformlardan dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/muzisyen-onur-bicak-ile-dizi-besteciligi-uzerine-soylesi", "text": "Onur Bıçak, Kalbim Ege'de Kaldı dizisi ile başlayan dizi bestecisi kimliğiyle, sevilen birçok dizinin tema müziklerinde imzası olan başarılı bir müzisyen. Söyleşimizi okurken bestelediği diziler olan Kalbim Ege'de Kaldı, Siyah Beyaz Aşk, Doğduğun Ev Kaderindir, Masumlar Apartmanı dizi albümlerini dijital müzik servislerinden dinleyebilir; sevdiğiniz dizilerin sahnelerini yad ederken, dizinin hissini sizde canlı tutan bestecisi Onur Bıçak'ın söyleşisini okuyarak, kendisini yakından tanıyabilirsiniz. İyi okumalar dileriz. Bir müzisyen olarak film müziği her zaman hayalimdi. Nedendir bilmem ama okul yıllarımda arkadaşlarım daha çok sahne ve stüdyo işlerine yönelirken benim hedefim hep bu yönde oldu. Hiçbir proje yokken bile kendimce bir duygu, hikaye kurgulayarak onun için besteler yapardım. 19 yaşında bir ajansta asistanlık yaparak başladım. O gün bugündür görüntü üzerine müzik yazıyorum. Tabii ki. Hikaye, duygular, zaman, mekan, karakterler... Hepsi size yön çizen en ana etmenler. Benim açımdan duygusu en yüksek işler ancak sahne ile bir araya gelince yazılır. Senaryoyu okumak elbette size ilham veriyor ama ancak görüntünün gelmesi ile beraber işi son noktaya taşıyabiliyoruz. Dolayısıyla senaryo ile buluştuğumda her karakterin duygusuna da eşlik ederken buluyorum kendimi. Enstrüman ve müzik tarzını hikaye, zaman ve mekan belirliyor daha çok. Bir tercihten ziyade, eldeki bu noktaları harmanlayarak en doğru, en çarpıcı sesleri görüntüyle birleştirmek gibi... Bir aile dramını ele alalım: Bu hikaye Doğu'da geçiyorsa farklı, Batı'da geçiyorsa farklı müziklere yoğunlaşmaya yönlendiriyor. Zaman da enstrüman seçimlerine yön veren en önemli etmenlerden. Tema müziklerini genelde karakter ile eşleriz. O temayı dizide farklı yerlerde kullanmamaya özen gösteririz ki aralarında bir bağlantı kurulabilsin. Doğru duygu ile bu etkiyi çok yükseklere çıkarabiliriz. Zaten izleyicinin de aklında kalan bu müzik ve karakter bileşimidir. Türkiye'de hatırı sayılır bir dizi müziği dinleyicisi var. Yaptığınız işin beğenilmesi tabii ki çok güzel bir şey. Motivasyonu artırıyor ve yaptığın işin kazandığın paradan da önemli olan profesyonel doyuma ulaşma noktasında müthiş hissettiriyor. İşin mutfak kısmını da araştıran izleyicilerin olması da bu yönden oldukça etkileyici. Bence senaristler de yönetmenler de yeteri kadar tanınmıyor. Objektif olmak gerekirse sıra bize gelene kadar bence anılması gereken çok kişi var. Bu durumun böyle olmasının sebebi ise elbette göz önünde olmamak. Kameranın önünde değil de hemen arkasında, biraz daha işin mutfağında yer almak da farklı bir boyut. Yurtdışındaki seyirci kitlesi hakkında genel bir bilgi paylaşabilecek kadar takip edemiyorum ama Türkiye'deki gibi çok sevilip takip edilen yapımlarımız var. Hem meslektaşlarım hem de yapımcılarımızın başarıları sayesinde Türk dizi piyasasının daha iyi yerlerde geleceğine de eminim. Dizi ya da bir film. Ne kadar kendinizden katsanız da sonuçta başka bir hikaye, başka bir bakış açısı sizi yönlendiriyor; o çerçeve içinde hareket ediyorsunuz. Bir fanus gibi örnek verebiliriz. Ama söz konusu kendi besteleriniz olduğunda, işte orada tüm sınırları çizen yalnızca sizsiniz. Kendi bestelerinizde uçsuz bucaksız bir okyanusta gibisiniz ve dinleyici ile buluştuğunuzda hüznü de, mutluluğu da, coşkuyu da en uç noktaya kadar hissedip paylaşabiliyorsunuz. London College of Music aslında her müzisyenin katılıp diploma sahibi olabileceği bir açıköğretim sistemi. Eğer müzik alanında teori ve pratik bilginiz varsa yeterli İngilizceniz olmanız koşulu ile siz de bu sisteme başvuru yapabilirisiniz. Ben London College of Music'i ilk duyduğumda hemen başvurdum ve şu an bitirmek üzereyim. Bana kazandırdıkları sayesinde çalışmalarımda da büyük adımlar atarak kendi gelişimimi uzaktan izlemek bile, bu alana yönelerek ne kadar doğru bir karar verdiğimi bir kez daha hatırlamamı sağlıyor. Şu anda aktif olarak devam eden öğrencilerim var. Ancak bir öğrenci bırakır ve boşluk olursa yeni öğrenci alıyorum çünkü öğrenciye özel müfredat çıkarmak ve öğrencinin öğrenim süreci ile yakından ilgilenmek çok zor bir iş. Ama benim sevdiğim bir iş. onurbicakmusic@gmail. com adresim üzerinden dileyen herkes iletişime geçebilir. Dizi çalışmalarımdan ziyade, az önce ifade ettiğim gibi bana sanki bir okyanustaymışım gibi hissettiren kendi özel çalışmalarımı daha çok seviyorum. Bu çalışmalar bana daha çok keyif verdiği için sizlerle de bu çalışmalarımdan birini paylaşmak isterim. Son yayınlanan Old Paper parçamı dinlemenizi çok isterim, geri dönüşlerinizi de merakla beklerim. Şu andaki planım, dizi sektöründen 1-2 sene uzak kalmak. Öğrencilerimle çalışmalarımıza zaten devam ediyoruz, çünkü bu süreçte kendim de hep yeni bir şeyler öğreniyor gibiyim. Dolayısıyla bu dönem, müzik platformlarımdan erişebileceğiniz kendi bestelerime yenilerini ekleyebileceğim, kendi albümüm ve çalışmalarıma yoğunlaşabileceğim bir dönem olacak. YouTube'da müzik üzerine bir seri hazırlıyorum. Podcast olarak da yayında olacak. Umarım en yakın sürede bitirir ve meraklıları ile paylaşırım. Elbette. Ama dediğim gibi önümde uzun bir çalışma temposu olacak. Umarım sonunda her şey güzel olur. Bunun için ben de sabırsızlanıyorum. Röportajınız için çok teşekkür ederim. Sevgiler."} {"url": "https://gazetesanat.com/muzisyen-vedat-ozkaya-ile-soylesi", "text": "Kendimi bildim bileli yazdığım, çizdiğim, hayal ettiğim şeyler hep olurdu. Yaratıcı biri olmayı, problem çözebilmeyi, ortaya yeni bir fikir koyabilmeyi hep sevdim. Müzikle içli dışlı olduktan sonra sevdiğim her şeyi kendi müziğimi var edebilmek için kullandım. Yıllarca sahnelerde şarkı söyledim, gitar çaldım. Üniversite sonunda ufak ufak müzik kaydetmeyi öğrenmeye başladığım bir dönemim olmuştu. O dönemde takip ettiğim Keşfet FM kanalına bir coverımı göndermiştim ve yayınlanmıştı. Bilinirliğime oranla iyi de dinlenmişti. Kanal sahibi hala daha çok kıymetli bir arkadaş ve kardeştir benim için, başarıları daim olsun. Ortaya dinlenebilir bir kayıt çıkartmak zor işti ve aslında o zamandan bu zamana eldeki imkanlarla hem öğrenerek hem kaydederek bestelerimi duyurabilme şansına eriştim. Aynı setup'ı biraz daha geliştirerek besteler kaydetmeye ve insanlara sunmaya devam ediyorum. Müziğimi fikir aşamasından son kullanıcıya ulaşana kadar kendim ürettiğim için bahsettiğiniz bu yayın yollarının hepsinin kendine has fayda ve güzellikleri oluyor. Kiminin ismi sizi etkiliyor kiminin imkanları, kiminin idealleri. Açıkçası sonraki dönem için sürekli şöyle olur diyemem. Yayın gibi işlerle uğraşmaktan müziğe zamanımız kalmayacak diye korkmuyor da değilim. İşin şakası bir yana dayanışma esaslı bir düşünce yapısı sahibi olmamdan ötürü sanırım yine aynı şekilde devam ederim. Ayrıca dijital dünyanın kalite kontrol işini hiç önemsemediğini düşünüyorum. Bir sonraki yüzyılda kullanışlı veri ayıklamak gözde bir meslek olabilir. Bir nevi internet çöpçülüğü. Örneğin insanlar bugün çok sevdikleri keşfetme hissini o yüzyılda aracı şirketler vasıtası ile ya da satın alacakları bir database uygulamasıyla yapmak zorunda kalabilirler. Ortak çalışmalar biraz da bu işin meşk tarafı. Bu zamana kadar 'hadi bir anımız olsun' gibi masumca ya da 'şu şarkı sana da çok yakışacak' gibi bir sevinçle birlikte iş yaptığım çok arkadaşım oldu. Bu çok lezzetli, damakta tat bırakan bir iştir ve muhakkak ki gelecekte de olacaktır. Onun dışında zaten birçok arkadaşımın prodüksiyon aşamasına destek oluyorum. Atladığım isimler olmaması açısından saymayayım şimdi ama hepsine aracılığınızla çok selam göndermiş olayım. Buna dikkat etmenize ve sormanıza özellikle çok teşekkür ederim. Vereceğim hiçbir cevap beni bu soruyu okumak kadar mutlu etmeyecek. Aslına bakarsanız şunu yazarım bunu yazarım diyemem. Benzer özellikte insanlar anlayacaklardır ki üretme isteği sizi rahat bırakan bir şey değil. Özellikle kurgulamayı seviyorsanız bunu hep yaparsınız. Yazdığım ya da kurguladığım şeylerin şiir mi şarkı mı olacaklarına kendileri karar veriyor. Bu aşamada benim pek söz hakkım yok. Kendimi bildim bileli kafamda hep bir şeyler döner. Kenarda bir sürü şiir de var haliyle. Şiir okurum ve yazarım, müzik dinlerim ve yaparım fakat şiir ya da şarkı yazmak için işe başlamak gibi bir durum hayatımda yok. Yazarken imgelerin kişisel olmasından yanayım fakat bir biçimi ve bana ait bir dili olduğunu gelen tepkilerden görebiliyorum. Düzenli bazen ne demek istediğimi çözmeye çalışıyorlar. Güneş Kaçağı ne demek, İç Çiçeği diye çiçek mi var bunları merak edip soruyorlar. Onları da en az yazmak kadar seviyorum. Öncelikle teşekkür ederim. Tarif ettiğiniz kişi olabilmişsem sevinirim. Bu konu tek bir cevapla anlaşılmaz diye düşünüyorum. Aynılaşmanın esinlenmekten daha çok ticari kaygıya dayandığını ve masum olmadığını düşünüyorum. Yıllar içinde dinlediğim müzikler ve kendi şarkılarımın süregelen bir evrimi var. Ayrıca eldeki imkanlar dahilinde üretmek de bunun içinde. Tarzı oluşturan şey de bunların bütünü herhalde. Kişinin benzetme ya da özellikle benzetmeme kaygısı taşımaması gerektiğini düşünüyorum. Aklıma gelen bir fikrin nihayete erdiği noktada tarzının ya da benzerlik çıtasının çok bir önemi yok bence. Yeni müzik planlarınızdan bahsetmeniz ricasıyla sohbetimize katıldığınız için Gazete Sanat olarak teşekkür ederiz. Pek yakında 6 Mayıs'ta Mor Rüyalar isimli teklim çıkıyor. Onun hazırlığı içerisindeyim. Devam eden aylarda da yeni şarkılar çıkmaya devam edecek. Müziğime ilgi duyup beni ağırlama nezaketini gösterdiğiniz için tekrar tekrar teşekkürlerimi sunarım. Ekibinize ve aracılığınızla tüm dinleyicilerime sevgiler gönderiyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/muzisyenler-kaybolan-roman-mahallesinin-sesine-kulak-vermeye-davet-ediyor", "text": "Pera Müzesi tarafından, müzik kolektifi VOM iş birliğiyle düzenlenen Elektronik Köprüler etkinlik serisinin 2020 yılındaki ilk buluşmasında müzikolog Burcu Yaşin, elektronik müziği kentsel yenileme ekseninde düşünmeye davet ediyor. Konuşmanın ardından etkinlik, Deniz Erden'in performansıyla devam edecek. Pera Müzesi, sanatın farklı alanlarına odaklanan projelerle ziyaretçilerine çok yönlü bir program sunmaya bu yıl da devam ediyor. İstanbul merkezli müzik kolektifi VOM iş birliğiyle hayata geçirilen Elektronik Köprüler konuşma ve performans serisi, elektronik müziğin beslendiği ve etkileşime geçtiği teknoloji, edebiyat, sinema, çevre, psikoloji, sosyoloji, bilgisayar oyunları, politika, kentsel dönüşüm, doğa ve felsefe gibi farklı alanları tartışmaya açıyor. Serinin 24 Ocak Cuma günü saat 18.30'da gerçekleşecek dördüncü buluşmasında müzikolog Burcu Yaşin, Seni Duyabiliyordum, Şimdi İse Duyulamıyorsun: İstanbul'da Bir Kentsel Yenileme Projesi Üzerine başlıklı çalışmasından yola çıkarak katılımcıları, kentsel dönüşümü ses ekseninde düşünmeye davet ediyor. Burcu Yaşin'in çalışması, İstanbul'un Gaziosmanpaşa ilçesinin Sarıgöl mahallesinde uygulanan kentsel dönüşüm projesinin, mahallenin işitsel peyzajına nasıl etki ettiğini odağına alıyor. Müzikolog konuşmasında, neredeyse 50 yıldır aynı mahallede ikamet eden, özellikle 90'lı yıllarda İstanbul'un eğlence sektöründe önemli rol oynayan Roman topluluklarının ve müzisyenlerin kent hafızasında ve gündelik pratikte nasıl duyulamaz hale geldiklerini katılımcılarla paylaşacak. Burcu Yaşin'in kentsel yenilemenin işitsel boyutunu inceleyen çalışması, Barry Truax'ın kullandığı işitsel topluluklar ve işitsel iletişim gibi kavramlardan yararlanarak yenileme projesinin mahalledeki etkilerine dair ses merkezli bir okuma yapıyor. Niteliksel yöntemle gerçekleştirilen araştırmada, alana dair veriler; mahalleli ve mahalleyi duyan dış mahalle sakinleri ile yapılan görüşmeler, gözlemci deneyimleri ve fotoğraf-video arşivlerinin değerlendirilmesi ile oluşturuldu. Konuşmanın ardından, Deniz Erden'in saat 20.00'de gerçekleştireceği performansta ise dinleyiciler, kentsel dönüşüm sürecindeki bir mahallenin seslerini hayal etmeye davet ediliyor. Pera Müzesi Oditoryumu'nda gerçekleştirilen konuşma ücretsizdir. Rezervasyon alınmamaktadır, yerler sınırlıdır. Konuşma Türkçedir. Performans ücretsizdir. Rezervasyon alınmamaktadır, yerler sınırlıdır. 1991 yılında Kocaeli'de doğan Burcu Yaşin, müzik eğitimine 6 yaşında Kocaeli Büyükşehir Belediye Konservatuvarı çocuk korosu ile başladı. 2008 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı kompozisyon bölümü lise devresine kabul edildi. 2010 yılında düzenlenen Genç Besteciler Yeni Yapıtlar: Sesin Yolculuğu 4 kapsamında Spatium adlı eseri seslendirilen Burcu Yaşin, 2011 yılında MSGSÜ İstanbul Devlet Konservatuvarı Teori bölümü lisans devresine kabul edildi. 2013 yılında çift anadal programı ile müzikoloji bölümüne kabul edilen Yaşin, 2014 yılında ise Teori bölümünden ön lisansını aldı ve 2015-2016 öğretim yılında Kobenhavns Universitet Müzikoloji bölümünde öğrenimine Erasmus öğrencisi olarak devam etti. 2017 yılında MSGSÜ İstanbul Devlet Konservatuvarı Müzikoloji bölümü lisans devresinden mezun olan Yaşin, halen aynı üniversitede yüksek lisans çalışmalarını sürdürmektedir. Aynı zamanda Sabancı Üniversitesi'nde Prof. Filiz Ali'nin verdiği Klasik Müziğin Büyük Yapıtları ve 21. Yüzyılın Büyük Yapıtları derslerinin asistanlığını yapmakta ve MSGSÜ İstanbul Devlet Konservatuvarı'nda öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Burcu Yaşin, akademik çalışmalarının yanı sıra risk altındaki dezavantajlı, ayrımcılığa maruz kalmış çocuklarla gönüllülük projeleri de yürütüyor. Deniz Erden, 1993 yılında Eskişehir'de doğdu. Konservatuvar eğitimine 2003'te yarı zamanlı, 2004'te ise tam zamanlı olarak Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nda piyanist Robert Farkas ile başladı. Lisans eğitimine Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda Prof. Hülya Tarcan ile devam etti. Bu süreçte Doç. Elif Şahin-Nesweda ve Prof. Cornelis Witthoefft ile Stuttgart Musikhochschule'de çalışma şansı yakaladı. 2018'de yüksek lisans eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda 20. yüzyıl müziği üzerine yaparak Prof. Hülya Tarcan ve Doç. Ayça Aytuğ ile çalıştı. Ardından Opera bölümünde korrepetitörlük görevi üstlendi. Besteciliği üniversitede yaptığı emprovizasyonlarla keşfetti ve yarattığı özgür dünyasında ambient stilde, piyano için kompozisyonlar üretmeye başladı. 2018'de Bahçeşehir Üniversitesi Elektronik Müzik Prodüksüyonu sertifika programını tamamladı ve soundscape alanında çalışmalara yöneldi. İlk olarak İstanbul Soundscape Project kapsamında düzenlenen Haydarpaşa'da bir Gar adlı projede sesini duyurma şansı yakaladı. Ağustos ayında ise kendi projesi Your Planet Calling ile hem çevresel farkındalık yaratımına hem de doğanın korunmasına katkı sağladı. Her iki alanda da çalışmalarına devam eden Deniz, 2018'in Şubat ayında Hideki Kozakura'nın Barcelona Duo eserinin Türkiye prömiyerinin ardından, 2019'da Tokyo ve Nagoya'da, Türk ve Japon çağdaş bestecilerinin eserlerinin yer aldığı ve Haruyuki Suzuki'nin Ringlet eserinin dünya prömiyerini gerçekleştirdiği iki solo resital gerçekleştirdi. Deniz Erden, ayrıca Ensemble Flaneur'ün üyesidir. VOM İstanbul'da kurulan, farklı mekanlarda kültür sanat ve müzik etkinlikleri gerçekleştiren sınırsız ve aidiyetsiz bir kolektiftir."} {"url": "https://gazetesanat.com/mwmden-ep-habercisi-yeni-tekli-here-i-am", "text": "Kedimari ve Purple Phase ikilisinden oluşan MWM'in yeni teklisi Here I Am haftaya yayımlanacak EP'nin müjdesini veriyor! Müzik yapımcısı ve ses mühendisi Purple Phase ile Türkiye'nin en ünlü YouTube ve Instagram fenomenlerinden Kedimari'nin bir araya gelmesiyle 2019 yılında kurulan elektronik müzik ikilisi MWM'in 2. teklisi Here I Am Epic Istanbul etiketiyle yayımlandı! 2019 yılının Ekim ayında müzikseverlerin beğenisine sunduğu ilk teklisi Dirty Clone ile elektronik müzik dünyasında adını duyuran ikilinin yeni projesi Here I Am önümüzdeki günlerde yayımlanacak EP'nin de adını taşıyor. 4 şarkıdan oluşan EP, italo disco, synthpop ve acid house türlerini sentezleyerek dinleyicileri unutulmaz bir zaman yolculuğuna çıkarıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/nagasakinin-canlari-metin-yetkin", "text": "Takaşi Nagai'nin Nagasaki'nin Çanları romanı Esmanur Yiğit ve Esranur Yiğit çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Bir tıp insanı olarak atom bombasına maruz kalan Nagai'nin otobiyografik anlatısı olan kitap, satır aralarında savaş, inanç, bilim gibi insanlık tarihini asırlardır meşgul eden kavramları irdelemekte. 1908 yılında doğan, köklü bir aileye mensup olan Nagai 1932 yılında Nagasaki Tıp Okulu'nu bitirdi. 1933 yılında askerliğe başlayarak sıhhiye birimine katıldı. 1940 yılında Nagasaki'ye dönen yazar beş sene sonra radyoloji bölümünde görevini sürdürürken Nagasaki'ye atom bombası atıldı. Hem evini hem eşini bu saldırıda kaybeden, patlamada başından ciddi yara alan yazar, kritik sağlık durumuna rağmen saldırıdan sağ kurtulanlara yardım eden birimlere katıldı. Bir yandan da gözlemlerine dayalı olarak bombanın etkisini analiz eden geniş çaplı bir rapor hazırladı. Ardından kendini yazma uğraşına vererek bombanın birinci yıldönümünde Nagasaki'nin Çanları kitabını tamamladı. Katolik inancının önemli temsilcilerinden biri olan yazar 1951 yılında hayata gözlerini yumdu. Bu bağlamda Nagasaki'nin Çanları otobiyografik roman olarak da okunabilir. Zaten yazar da anlatıda kendi ismini kullanmakta. Kitap ilkin, mutlu bir Japonya tasviriyle başlar. Rüzgar, ovalar, bereketle yetişen ekinler, ocağı tüten evler bu tasviri derinleştirmekte. Ardından Nagasaki Tıbbiyesinde tıp insanlarının savaş esnasındaki gayretine değiniliyor ve burada geçen bir diyalogda kahraman-anlatıcı/yazar Yaşasak da ölsek de insanların alay konusu olmayacağız. (s.9) diyerek daha en başta Japonya'nın savaş düsturunu ortaya koyuyor. İlk bölümdeki gibi canlı bir tabiat tasvirinin ardından da atom bombası atılıyor. Bu nokta önemli zira yazar atom bombasının yıkıcı etkisini okur için daha vurucu kılmak amacıyla savaş zamanı dahi gerek şehrin gerek insanların gerek tabiatın güzelliğine vurgu yapmakta. Yaz ortası güneşi güzel Urakami şehrinin ve tepelerin üzerinde ilgisizce parlıyordu. (s.12) Atom bombasıyla birlikte tüm güzellikler yok oluyor. Burada farklı insanların atom bombasına yakalanma anları kısa kısa tasvir edilmekte: Bu bağlamda okur; öğretmen, çoban gibi farklı mesleklere sahip fakat aynı mutluluğu paylaşan insanların ölüm anlarıyla karşılaşıyor. Ardından, kendisi dahil hayatta kalanların mücadelesine odaklanmakta Nagai. Üniversitede sağ kalan profesörlerin, doktorların, hemşirelerin ve diğer sağlık çalışanlarının bombanın şokunu atlatarak insanlara bir an evvel yardım etmek için bir araya nasıl geldikleri anlatılıyor. O dehşet sahnesine şahit olan kahraman-anlatıcının gözlemlerine ve duygularına şahit olmakta okur. Bu noktadan sonra ise dindar bir Katolik olan yazar tanrı inancına temas etmekte. Japonların geleneksel inancının doğru olmadığını, bu dinin kılıç zoruyla kabul ettirildiğini öğretici bir diyalogda olduğu gibi ortaya koymakta. Nitekim, kitabın sonlarına doğru öne çıkan din teması, yazarın imanından doğan iyimserliği katedral çanlarının çalmasıyla ete kemiğe bürünmekte. Sonuç olarak, duayla sona eren Nagasaki'nin Çanları atom bombası felaketini Katolik bir tıp insanının gözünden yer yer hakim bakış açısıyla anlatmakta. Öte yandan, bilhassa atom bombasına dair bilimsel açıklamaların yer aldığı pasajların didaktik amaçla yazıldığı ortada. Bu bağlamda roman otobiyografik olduğu kadar didaktik de. Böyle bir facianın ortasında tabii olarak toplumcu sanata yönelerek yeni bir Japonya tahayyülü ortaya koyan bir yazarla hemhal olmaktayız."} {"url": "https://gazetesanat.com/nahid-sirri-orik", "text": "Ne zaman ''değeri öldükten sonra anlaşılan yazarlar'' bahsi açılsa, akla ilk gelen isimlerden biri Oğuz Atay olur. Bu yanıtı vermekte haklıyızdır, zira Oğuz Atay Bey'in eserleri yazar yaşamını yitirdikten sonra ilgi görmeye başlar. Bugün artık ona olan ilgiyi tartışmaya gerek yok, ancak Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'daki şu sözleri yüreği sızlatmaya devam etmekte: Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum. Yaşarken anlaşılmamak, değer görmemek konusunda onunla aynı kaderi paylaşan Nahid Sırrı Örik'in ise günü hala gelmedi. Bu yazıyla biz belki biraz ''erken öten horoz'' olmayı üstlenebilir, onun da zamanının bir gün mutlaka geleceğini söyleyebiliriz. Tabii Örik hakkında öyle çalışmalar oldu ki, bu yazı onların yanında elbette mütevazı kalacaktır. Nahid Sırrı Örik, 22 Mayıs 1895'te İstanbul'da, o eski konak yaşamının hüküm sürdüğü bir atmosferde dünyaya gelir. Babası Hasan Sırrı Bey, eğitim alanında bakanlıkta çalışmış olması bir yana Shakespeare'den iki de oyun çevirir. Annesi Melek Hanım emekli asker İbrahim Paşa'nın kızıdır. Soylu bir aileden gelen ebeveynlerinin birliktelikleri ise yazar dört yaşındayken son bulur, anne ve baba yollarını ayırır. Bu ayrılığın Nahid Sırrı Bey'in yaşamındaki yansıması ise üvey anne ve babayla yaşamaya başlaması olur. Erken dönem eğitim hayatını özel hocalardan ders alarak geçirir. Fransız mürebbiyelerin terbiyesiyle yetişen Örik bir müddet Fransız mektebinde de eğitim alır. Öğrenimini yarım bıraktığı Galatasaray Lisesi'nde ise yatılı olarak okur. Ayrılmış bir anne baba, üvey ebeveynler ve yatılı okumanın getirdiği tek başınalık Nahid Sırrı Bey'in ileride içine kapanık olmasına neden olan önemli unsurlardır. Birinci Cihan Harbi'nden itibaren Cumhuriyet'in üçüncü senesine değin Berlin, Viyana, Paris, Roma gibi Avrupa şehirlerinde yaşar. 1928'de memlekete dönen muharrir; Cumhuriyet gazetesinde yazarlık, Ankara'da mütercimlik yapar. Bugün en köklü edebiyat dergilerimizden biri olan ve Yaşar Nabi Nayır'ın önderliğinde kurulan Varlık Dergisi'nin kurulmasında kendisi de finansal bir rol üstlenir. Babası Hasan Sırrı Bey'in 1939'daki vefatının ardından Ankara'dan İstanbul'a döndüğünde adresi gazete ve dergiler, işiyse hikaye ve roman yazmak olur. Gazeteciliğin tanıdığı imkanlar dahilinde Karadeniz ve Marmara çevresini, İç Anadolu'yu ve İzmir'i gezer. 18 Ocak 1960'da İstanbul'da yaşamını yitirişi basında pek yankı bulmaz ve Örik eski köşk yaşamına olan özlemi, maziye duyduğu hasreti, yayımladığı roman ve diğer eserleriyle bu dünyadan göçüp gider. Yazar bazı eserlerinde de göreceğimiz üzere; tarihe meraklı bir tabiata sahiptir. Tarih Dünyası ve Resimli Tarih gibi dergilerde de tarihi konularda makaleleri yayımlanır. Verdiği nitelikli eserlere rağmen sanat edebiyat camiası içerisinde adı hakkaniyetli bir şekilde geçmez. Bunun iki ana sebebi vardır: Birincisi Nahid Sırrı Bey; içine kapanık, sessiz bir kişiliğe sahiptir, dil ve üslubunu eski konak hayatlarında görebileceğimiz üzere ağdalı bir şekilde kullanır. O eski konak ve yalı hayatının özlemini duyan bir ''mazi insanı''dır. İkinci nedense Örik'in özel yaşamıdır. Günümüz yazarlarından Selim İleri'nin de belirttiği üzere; eşcinsel bir yazar olması çevresinde oldukça yadırganmasına sebebiyet verir. Yusuf Ziya Ortaç'ın Kırıtarak gelirken uzaktan Nahid Sırrı/ Sanırım pantolonlu ceketli bir kız gelir dizeleri bu dışlamanın aleni örneklerinden biridir. Kişiliğine biraz daha eğilelim. Ressam ve yazar Şener Öztop, yazara dair Cumhuriyet gazetesinde şunları ifade eder: ''O, edebiyatın her dalında ürünler veren çok yönlü bir yazardır. Öykülerinde geçmişten gelen yaşama biçimini, ölmeye yüz tutmuş gelenek ve görenekleri, aristokrat ailelerin zamana nasıl yenik düştüklerini, 'belli belirsiz bir ironi ile hüzün arası' bir atmosferde anlatır.'' Yine Varlık Dergisi'ni ortaklaşa kurduğu yakın dostu Yaşar Nabi Nayır'a yazdığı 31 Mayıs 1931 tarihli mektubunda şunları aktarır: Dairede olduğu gibi şimdi evde yalnızım. Beraber oturduğumuz zat İstanbul'a vazifeten gitti. Nerde ise tek başıma konuşur olacağım. Hepinizi fevkalade özledim. Bu hepinizi dedikten sonra bunların kim olduğunu düşününce senden başka kimseyi bulamadım; bu da ayrı mesele.'' Yazar, kimi zaman İltan soyadını da kullanır. Hülasa, Nahid Sırrı Bey Cumhuriyet'le beraber etkisini yitiren yalı hayatının insanıdır. Dilini, yiten o devrin gösterişli üslubunu referans alarak kullanmaya devam etmesi de bunun en açık göstergelerinden biridir. Artık mazide kalmış bu hayatı arayarak yaşayan, boşanmış anne babanın çocuğu olarak büyüyen ve çağında oldukça yadırganan eşcinselliği tercih eden Nahid Sırrı Bey tüm bu nedenlerle dışlanır, ilgi görmez, tabiri caizse oyunun dışında bırakılır. Yazarın ilk romanı Kıskanmak, ilk kez 1937'de tefrika edilir, 1946'da kitap olarak yayımlanır. 1990'lardan sonra oldukça ilgi gören Kıskanmak, esere konu olan kıskançlık duygusunun etrafında filizlenir. Romanın başkişisi Seniha'nın duyduğu kıskançlık, oldukça başarılı psikanaliz dokunuşlarla ele alınır. Örik'in özellikle kadın karakterler yaratma konusundaki başarısını hatırlatırsak Seniha karakterinin oldukça gerçekçi olduğunu söyleyebiliriz. Yazar ayrıca günlük hayatında olduğu gibi edebi kariyerinde de ölçülü, soğukkanlı bir dil kullandığından kelimelerin şehvetine kapılarak taraflı bir hava yaratmaktan oldukça kaçınır. En meşhur eseri Sultan Abdülhamid Düşerken ilkin 1957'de yayımlanır. Tarihi konulara önem verdiğini belirttiğimiz yazarın bu romanına dair yazılan tanıtım bülteninden bir alıntı yapalım: ''Nahid Sırrı Örik'in, '31 Mart Vakası' olarak anılan tarihi olay etrafında, Sultan Hamid ile İttihat Terakki arasındaki iktidar savaşını, merkezinde tutkulu bir kadın kahramanın yer aldığı sürükleyici bir macera ve kendine özgü 'zehirli' bir dille anlattığı Sultan Hamid Düşerken adlı romanı '' Yapıt 2002'de Ziya Öztan yönetmenliğinde filme de uyarlanır. Dünkü edebiyatın ve bugünkü edebiyatın hudutları nedir? Eğer dünkü edebiyat Tanzimat'a kadar gelen edebiyat ise onun hakkındaki malumatım umumi hatlarını bilmekten ve en meşhur parçalarını okumuş olmaktan ileri geçmez. Ancak bunları beller ve okurken duyduğum alaka ve aldığım haz pek derin ve büyük olmamış demek ki, daha esaslı bir surette alakaya beni sevk edememiş. Fakat dünkü edebiyatın manası söyleyenlerin telkinlerine ve yaşlarına göre değişiyor. Bazen on, on beş yıl evvele ait kimselerin dünkü edebiyata mal edildiklerini görüyorsunuz. Ben dünkü edebiyatla divan edebiyatını anlıyorum ve bu edebiyat hakkında fazla bir bilgim olmadığını, ona dair söz söyleyemeyeceğimi itiraf ediyorum. Bugünkü edebiyat ise bence Garp edebiyatlarının yahut sadece Fransız Edebiyatı'nın tesirleri altında vücut bulan ve ta Şinasi ile Namık Kemal'den başlayarak bugüne kadar gelen edebiyattır. Bu hudut içinde ise, birbirlerinden mutlak surette ayrılmış nesillerin mevcut olmadığı kanaatindeyim. Nitekim birbirlerini şiddetle ret ve inkar edenler arasındaki esaslı benzeyişleri bulmak hiç de güç değildir. Binaenaleyh ben bu edebiyatın her devresine mensup bazı şahsiyetleri sevebiliyor ve her devirle de alakadar olabiliyorum. Mesela en yenilerden Sait Faik'in, evvelce de söylediğim gibi hayranıyım. Berrak, taze, yepyeni sanatına, insana eşini yazmak pek kolaymış zannını veren fakat eşsiz lisanına hayranım. Fakat bununla beraber en iyi Garp müelliflerinin kuvvetli mantığı ve mutlak vuzuhuyla eski Şark münşiliğinin bütün hünerlerini birleştirerek o girizgahlı, o istitratlı, o otuz, kırk, elli satırlık cümleli Sait Paşa'nın hatıralarını da büyük bir zevkle, meftuniyetle okuyorum. Ve çirkinliğinden dolayı duyduğu hüznü artık tamamıyla unutmuştu. Eğer çirkin olmasaydı, bütün hayatını kemiren kıskançlık hissini bu kadar şiddetle duymayacak, duymayınca da şimdi varlığını ürperten bu hudutsuz sevinci, zafer sevincini tadamayacaktı. İlk kez duydum adını ve yazınızı zevkle okudum ilk fırsatta kitaplarını okuyacağım. Teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/napoli-ulusal-arkeoloji-muzesinin-yeni-subesi-acildi", "text": "Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi, İtalya'nın Napoli şehrinde, tarihi bir binanın dönüştürülmesiyle oluşturulan yeni şubesi Real Albergo dei Poveriyi açtı. Bu yeni şube, müzenin koleksiyonunu genişletme ve daha fazla eseri sergileme amacını taşıyor. Real Albergo dei Poveri, 18. yüzyılda inşa edilen ve daha önce bir yetimhane ve huzurevi olarak hizmet veriyordu. Restorasyon çalışmaları ve yeniden düzenleme süreci sonucunda, bina Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi için bir sergi alanına dönüştürüldü. Bu yeni şube, Napoli'nin tarihi ve kültürel mirasını daha geniş bir kapsamda sergilemeyi hedefliyor. Yeni şube, arkeolojik ve sanatsal eserlerinin yanı sıra geçmişin sosyal ve kültürel yönlerini de tanıtmak amacıyla düzenlenen sergileri barındıracak. Ziyaretçiler, antik dönemlere ait heykeller, mozaikler, freskler ve diğer değerli eserleri keşfedebilecekler. Ayrıca, Napoli'nin tarihini ve bölgenin arkeolojik keşiflerini anlatan belgeseller, fotoğraf sergileri ve interaktif deneyimler de sunulacak. Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi, zengin bir antik dönem koleksiyonuna ev sahipliği yapmakta olup Real Albergo dei Poveri'nin açılmasıyla birlikte daha fazla eser sergileme imkanı elde etti. Bu yeni şube, Napoli'nin zengin kültürel mirasının korunması ve yayılması için önemli bir adım olarak nitelendiriliyor ve ziyaretçilere benzersiz bir deneyim sunmayı amaçlıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/narda-afrika-soruyor-dun-gece-nerelerdeydin", "text": "Narda Afrika bu sefer bir terk edilme şarkısı ile karşımıza çıkıyor. Söz ve Müziği grubun aynı zamanda vokali de olan Barış Başarol'a ait Dün Gece Nerelerdeydin? On Air Müzik etiketiyle müzikseverlerle buluştu. Şarkının düzenlemesi Barış Başarol ve Şahcihan İngin'e, Mix & Mastering de yine Şahcihan İngin'e ait. Şarkının back vokallerini Çiğdem Başarol seslendirmiş. Barış Başarol şarkıya verdiği emek dışında bu kez 'single'ın cover tasarımında da imzası olan kişi olarak çıkıyor karşımıza. Dün Gece Nerelerdeydin? hem sevilen, hem nefret edilen sevgiliye bir ağıt. Barış Başarol, Şahcihan İngin, Serkan Aksak ve Pelin Uyardan oluşan Narda Afrika açısından da yeni bir tarz yolundalığının dijital var oluşu. Synthesizerların yükselişine omuz veren yeni bir hissiyat. Barış Başarol 'Yeni iyidir' bizim için bu soundla, bu şarkıda hayat buldu. şeklinde açıklıyor bu yeni şarkının alışıldık Narda Afrika şarkılarının evrimleşmiş hali olmasını. Grubun vokalisti ve şarkılarının yaratıcısı Barış Başarol, kuruldukları günden bugüne müzik sektörünü değerlendirirken çok iyimser değil ne yazık ki: Sektör gitgide daha da kötüleşiyor. Kaliteli müzik değil tutan müzik etrafında birleşiyor tüm elementler. Tüm dünya gibi müzik de bir bataklıkta. O yüzden biz şarkılarımızı, içimizden geldiği gibi, piyasa standartlarından etkilenmeden yapmaya devam ediyoruz. 2011 yılında Barış Başarol tarafından kurulan Narda Afrika o dönemden günümüze sevilen şarkılarıyla dinleyicileriyle sıkı bir bağ kurmuş durumda. Narda Afrika'nın yeni şarkısı Dün Gece Nerelerdeydin?i tüm dijital platformlardan dinleyebilir, Kemal Kekeva'nın yönettiği klibi ise OnAir Sahne YouTube kanalından izleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/narda-afrikadan-kaotik-bir-ask-hikayesi-7-dakika", "text": "Sevilen grup Narda Afrika yeni çalışması 7 Dakikayı OnAir Sahne etiketiyle yayımladı. Barış Başarol, Şahcihan İngin, Serkan Aksak ve Pelin Uyar'dan oluşan grup, sevenleriyle daha sık buluşmaya gayret ederek son dönemde art arda çıkardıkları singlelar ile dikkat çekiyor. 7 Dakika tek taraflı bir ağıt, yine de kaybedilen bir yolculuğun keskin Synthesizerlar ile hüzünlü dansı. Şarkının sözü ve müziği grubun solisti Barış Başarol tarafından yazılmış. Barış Başarol, 7 Dakikayı gecenin bittiği ve güneşin doğduğu bir saatte yazmış. Bu zamanlama da şarkının hem hüznü hem umudu içinde barındırmasına neden olmuş. Aranjesi Barış Başarol ve Şahcihan İngin tarafından yapılan 7 Dakikanın Mix-Masteringi Art N Craft stüdyoda Hasan Azze tarafından yapıldı. Grup şarkının klibini 1951 yapımı Royal Wedding müzikal filminden kurgulayarak oluşturdu. Klibin kurgu montajı Mikail Erdem Biçici'ye ait. Klibi OnAir Sahne YouTube kanalından izleyebilirsiniz. Narda Afrika 2011 yılında Barış Başarol tarafından İstanbul'da kuruldu. Grubun 2014 yılında Esen Plak etiketiyle çıkarttıkları kendi adını taşıyan ilk albümü Hakan Kurşun ile kaydedildi. 12 parçanın bulunduğu albümde söz ve besteleri Barış Başarol üstlendi. İlk klipleri çıkış parçaları Ben Efsaneyime çekildi. Grup ilk konserini Ankara Bilkent Otel'de Serçev yararına verdi. İkinci konserleri Massive Attack, Soundgarden, Kaiser Chiefs gibi dünya devlerinin de katıldığı &100 Festival'de gerçekleşti. Mavi Ay ve Çaki şarkıları ile Kaçak Gelinler dizisine konuk oldu. Mesut Yar ile Burada Laf Çok programına katılan grup, 2016 yılı içinde Düzce Üniversitesi Bahar Şenliklerinde sahne aldı. Grup ikinci kliplerini Çaki ye üçüncü kliplerini ise Zorba/İki Küçük Kedi şarkısına çekti. Ardından Yalçın Birol' un hazırladığı Bip Akustik programına performanslarıyla konuk oldu. Albümlerinden Lakin Yanıyorum adlı parçayı da kliplendiren grup ilk defa Müslüm Gürses' ten dinlenilen ve çok sevilen ''Nilüfer'' şarkısını kendi tarzlarında yorumlayıp oldukça iyi eleştiriler aldılar. Grup 2019 yılında küskün Yengeç adlı teklisini yayınladı ve Zeytinli festivalinde yer aldı. Ardından 2021 yılında ''Yağmura Doğru '' ve Dün Gece Nerelerdeydin? teklilerini yayımlayan grup tüm bu süreç zarfında Boğaziçi Üniversitesi, Arel Üniversitesi gibi büyüklü küçüklü çeşitli festival, konser ve etkinliklerde sahne aldı. Grup halen yeni şarkılarının kayıtları için stüdyoda."} {"url": "https://gazetesanat.com/narda-afrikadan-yeni-sarki-senindir-gozlerim", "text": "Narda Afrika yeni şarkıları Senindir Gözlerimi 2021'in son günü olan 31 Aralık'ta yine OnAir Sahne etiketi ile yayımladı. Sözü ve müziği grubun solisti Barış Başarol tarafından yazılan şarkının aranjesi Barış Başarol ve Şahcihan İngin tarafından yapıldı. Senindir Gözlerimin Mix-Masteringi ise son dönem birçok çalışmada dikkatleri üzerine çeken Art N Craft stüdyoda Hasan Azze tarafından yapıldı. Senindir Gözlerim, densiz, yangın, hiç kimsenin sözünü dinlemeyen, başına buyruk, çılgın bir adamın kadınına olan büyük tutkusunu, büyük bağımlılığını ve tam teslimiyetini anlatıyor. Sözlerin ruhu şarkının ritmiyle adeta dans ediyor. Her çalışmalarında yenilikçi farklılıkları seven grup bu kez de 90'ların discosunu günümüz alternatif müziği ile harmanlamış durumda. Barış Başarol, Şahcihan İngin ve Serkan Aksak'tan oluşan grup, yeni yılda da müzikseverleri şarkılarıyla buluşturmaya devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/narges-maleki", "text": "Narges Maleki 1978 yılında İran/Tahran'da doğdu. Tahran Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. İran, Türkiye ve Malezya'da 10'un üzerinde resim sergisine katıldı. Tahran 2006 Resim Bienali'nde 5. seçildi. İran Yayın Kurumu'nda radyoda sanat programları yazarlığı yaptı ve 2003 Uluslararası Ses Festivali'nde kendisine Yazar ünvanı verildi. Cansız gözlerin sanatçının konusuna ve nesnelere bakışını anlatan bir belgesel yaptı ve İran/Kaşan 2012 Haftalık Film ve Fotoğraf dalında En İyi Yönetmen ödülünü aldı. Narges Maleki ayrıca 2021 Dubai Sanat Fuarı katılımcılarındandır."} {"url": "https://gazetesanat.com/narmanli-sanat-ve-dr-ebru-nalan-sulun-sanat-tarihi-yaz-okulu-basliyor", "text": "14-17 yaş aralığındaki lise öğrencilerine uygun olan Sanat Tarihi Yaz Okulu programı, 13 Temmuz 28 Eylül arası her Salı gerçekleşecek olup lise eğitim müfredatında bulunmayan sanat tarihinin temellerini oluşturmayı ve bu konuda yetkinlik kazandırmayı amaçlar. Eğitim programı, sanat tarihi üzerinden insanlığın gelişimini kronolojik olarak öğrenme, farklı coğrafyalara yayılmış medeniyet ve kültürleri tanıma, karşılaştırma ve yorumlama üzerine temellendirilmiştir. Genç yaşta alınan sanat tarihi eğitimi kişinin sanat ve tarih bilgisini geliştirirken insanlığın gelişimini öğrenmek için faydalıdır. Kişinin kendi kültürünü ve dünya kültürünü araştırmaya ve öğrenmeye sevk eden bir alan olan sanat tarihi gençlerin toplumdaki yerini bulması ve entellektüel gelişim açısından çok önemlidir. Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü'nden mezun oldu. Eğitimi sırasında orta öğretim pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Mezuniyetinin ardından ilköğretim öğretmenlik sertifikasını da edindi. Resim Bölümü'nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Doktora eğitimini Türkiye'de Çağdaş Sanat Koleksiyonculuğu (1990-2010) başlıklı tezi ile tamamladı. Sülün, Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Temel Eğitim Bölümü Sanat Yönetimi Ana Bilim Dalı'nda öğretim üyesidir ve batı sanatı- çağdaş sanat ile ilgili dersleri yürütmektedir. Sülün, I. Antalya Resim Festivali yürütme kurulu üyeliği ve festival sergisi koordinatörlüğü, Fırat Arapoğlu ile birlikte Beden-Mekan Video-Enstalasyon Sergisi, Akdeniz Art 1. Akdeniz Sanat Günleri özel sergi koordinatörlüğü, Merkez Bankası Sanat Koleksiyonu'ndan seçki sunan Gerçeklikler ve İzdüşümler, Anlam ve Mahiyet ve 50. Altın Portakal Film Festivali kapsamında açılan Memento&Memory, Antalya Old Town Festivali- 2016 Wısh&Hope, İzmir İmpact VideoFest, Pera Müzesi ve Antalya Kültür Sanat'ta açılan Karşılaşmalar, Old Town Kaleiçi Festivali Açık Hava Sanat Alanı sergileri ve farklı galeri sergilerinin küratörlüğünü üstlenmiştir. Ulusal ve uluslararası sempozyumlar için sanat üzerine bildiriler kaleme alan Sülün, bu çalışmalara ek olarak Sanat Dünyamız, Genç Sanat, Art-ist actual, Art-ist modern, Artam gibi dergiler ve Cumhuriyet Gazetesi için de pek çok sanat eleştirisi yazısı kaleme almıştır. Sülün'ün Habip Aydoğdu- KIRMIZI, Antalya'da Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür-Sanat Ortamı ve Türkiye'de Çağdaş Sanat Koleksiyonculuğu isimli üç kitabı yayınlanmıştır. Ebru Nalan Sülün, UNESCO- L'Association Internationale des Critiques d'Art-AICA Internationale 'nin 2014-2018 yılları arasında yönetim kurulu üyeliğini yürütmüştür."} {"url": "https://gazetesanat.com/nasanin-uzay-araci-lucy-yazar-orhan-pamukun-kara-kitapindan-bir-alinti-ile-jupitere-gidiyor", "text": "NASA, Jüpiter'in etrafındaki Truva asteroitlerini inceleyecek olan uzay aracına aralarında Orhan Pamuk'un da olduğu önemli yazarlar, bilim insanları ve düşünürlerden alıntılar içeren bir plaka yerleştirdi. Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi 12 yıl sürecek olan Jüpiter görevini başlattı. Jüpiter'in etrafındaki Truva asteroitlerini inceleyecek olan Lucy adlı uzay aracı Florida'daki Cape Canaveral Uzay Kuvvetleri İstasyonu'ndan Atlas 5 roketiyle uzaya fırlatıldı. Görev süresince 6,5 milyar km'lik mesafe kat etmesi planlanan Lucy'nin, Truva asteroitlerine ilk kez 2025'te yaklaşması bekleniyor. Bilim insanları, uzay aracının incelemeleri sonucunda Güneş Sistemi'nin erken evrimi hakkında önemli ipuçları bulabileceğine inanıyor. The Beatles'ın vokalisti John Lennon, ABD'li gökbilimci ve astrobiyolog Carl Sagan, ABD'li şair Billy Colins'ten de alıntıların yer aldığı plakada bir Türk atasözü de var. 12 yıl sürecek görev ismini 1974'te Etiyopya'da bulunan erken bir insansı fosil iskeletinden alıyor. Söz konusu iskelet ise ismini The Beatles'ın ünlü Lucy in the Sky With Diamonds şarkısından almış."} {"url": "https://gazetesanat.com/nazan-bekiroglunun-yeni-romani-kehribar-gecidi-okurla-bulusmaya-hazirlaniyor", "text": "Gün gelir hissetmediğin acının da hesabı senden sorulur. Kalbimden sorumsuzum sanma. Azatlı köle Vitalis, lahit kopyacısı Efesli Linus, yazıcı köle Simonides, tapınak kandilcisi Feliks, uykusuz çoban Fazelis, gezgin Al-Mina, barbar Yüzbaşı Geta ve boynunda beyaz madalyonuyla Kehribar, Roma'dan çıkıp sığındıkları mağarada kendilerini uykunun güvenli kollarına atmışlardı daha bir gece önce. Forum'un, Colosseum'un, Senato'nun, İmparator Diocletianus'un, toga picta'nın, Tiber ırmağının, Şifa Tapınağı'nın, elden ele dolaşan kusurlu sikkenin, sonradan kaybedilmiş veya hiç edinilmemiş özgürlüklerin, hitabetin, kitabetin, yontunun, şifalı otların, kurtların kuşların, dağların, uzun yolculukların ve en can yakıcı dövüşlerin içinden geçip ulaştıkları o mağara hikayeyi hikayeye, uykusuzluğu uykuya, rüyayı rüyete ve erdemli bir köpeği yedi kişiye ekledi. O yedi kişi ve Kehribar 309 yıl sonra uyandıklarında hiçbir şeyi bıraktıkları gibi bulmadılar. İmparator Diocleatianus'un Roma'sı yerle yeksan olmuş, Nasıralı İsa'nın dininin nişaneleri şehrin her yerini tutmuştu. Şimdi artık tanrılar susmuş, ikonalar konuşmaya başlamış, paganların yerini ruhbanlar almış, saf inancın bağlılarına bir şeyler olmuştu. Nazan Bekiroğlu'nun uzunca bir aranın ardından yayımladığı yeni romanı Kehribar Geçidi, Roma ve yedi uyurlar temaları üzerinden insanın güç, iktidar ve ihtişam karşısındaki hallerini, içine kodlanmış vicdanın sesini duyanların ve duyamayanların serencamını, adaletin ve vicdanın saf inançla derin bağını sorgulatan bir anlatı ortaya koyuyor. Roma üzerinden bir insanlık tarihi ve insanlık durumları okuması sunan roman aynı zamanda incelikle işlenmiş detaylarıyla Roma İmparatorluğu'nun toplumsal, siyasal ve dinsel öğelerini de ustalıkla resmediyor. Nazan Bekiroğlu Kehribar Geçidi'nde hem İslam hem Hristiyan kültürlerinde yer bulan yedi uyurlar anlatısı ve Roma İmparatorluğu'nun dağılmadan önceki son yüzyılı üzerine bir roman kurguluyor. M. S. 300-600 yılları arasının Roma'sının siyasi ve dini atmosferini, İmparatorluğun üzerinde yükseldiği dayanak noktalarını, ihtişamın ve şiddetin eriştiği zirveleri, Hz. İsa'nın ilk dönem takipçilerinin saf inancıyla kurumsallaşmış dinin çatışmasını, Paganizm ve Hıristiyanlık arasındaki alışverişi, insanoğlunun dünyayla ve güçle imtihanını anlatan çok katmanlı ve çok zengin bir roman. Roma'nın zulmünden kaçıp sığındıkları mağarada dünyanın en uzun uykusuna dalan yedi kişi ve köpekleri Kehribar'ın şahitlikleri; okura Roma'nın zamanıyla romanın yazıldığı zaman arasında ilginç bağlar kurduruyor. Aynı kalıptan çıkan her akçe diğerlerinin aynıdır ama o gün hazineye, senatoya, Forum'daki sarraf tezgahlarına, bürolara, pazar yerlerine, limanlara, şehrin kapılarına sevk edilen pırıl pırıl sikkelerin arasına kusurlu bir tanesi karıştı. Fark eden olmadı, eden de ses çıkarmadı. Tanrı bilir niye? Ta ki kusurlu sikke heybeden heybeye, keseden keseye, kasadan çekmeceye girip çıkarak bütün Roma'yı dolaşsın; hikayeyi hikayeye, uykusuzluğu uykuya, yolcuyu yola, rüyayı rüyete ve erdemli bir köpeği yedi kişiye eklesin diye. Kiraz ağaçlarının henüz çiçek açtığı o güzelim bahar gününde Roma darphanesinde basılan binlerce sikkenin biri bir öfkenin kurbanı oluverdi. Zeytini ve üzümü ve inciri olgunlaştıran yakıcı güneşin altında, sırtında boyasız ham ketenden bir harmaniye ile Kudüs'ün sokaklarında yürürken çözük saçlarının ucu omuzlarında terleyen peygamberin Golgotha tepesinde çarmıha çekilmesinin üzerinden iki buçuk asırdan biraz fazla zaman geçmişti. Meşe ağacının altına vardıklarında gecenin ağır bulutları dağılmış, berrak gökte güneş parlamaya başlamıştı. Çobanı tanımıyordu yazıcı köle ama gezgin de yontucu da azatlı köle de kandilci de hemderdi, dindaşı, kaderdaşıydı ve belli ki çoban da aynı ateşte kavrulmuştu. Altı kişi olmuşlardı ve Kehribar'a bakılırsa bir getireceği daha vardı. Herkesin bir sırası, Kehribar'ın kendine özgü bir zamanı vardı ve o bahsedilmiş zaman şimşeklerin çakmasıyla başladı. Yine de bu hayat, evet yaşıyordular, ama onların hayatı değildi. Her şey değişmiş bir onlar değişmemişti. Zihinleri ve kalpleri 309 yıl önce karlı bir gecede bir mağaranın kuytusunda gölgelerin arasında uykuya dalmadan önce nasılsa bugün de öyle. Daha dün gibi. Dün kaldıkları yerden bugün başlamışlardı. Yaşlanmadan, değişmeden, aynı beden aynı hafıza aynı zihinle aynı duyguyla. Sanki hiç yaşamamışlar gibiydi. Bir anda kaybolmuştu bir dünya, geri dönmemek üzere. Sadece şu gökyüzü kalmıştı geriye 309 yıl önce onları gören ve onların gördüğü, bir de Tiber. Bir de şu Kehribar Geçidi. Bu haliyle bütün canlıların, içinden sükunetle geldiği o ana kaynağa çok yakınlardı. Çobana öyle geldi ki kurt kurt olmadan, köpek köpek olmadan, insan katil olmadan önce, uzak bir geçmişte hepsi bir candı. Sanki ölmüşüz de bu dünyadaki günlerimizi anarak konuşuyoruz seninle. Sanki bu dünyadaki yaşamımız bitmiş de biri, bütün dertlerimize dönüp şöyle bir bakalım diye omuzumuzu okşar gibi. Bitti artık, geçti, der gibi. Dağılmış bir şeyi onun ancak eski halini bilen biri bir araya getirebilir. Yine de arıtabildik kelimelerimizi dehşetli hatıralarından. Yoksa Tanrı'dan yeni kelimeler yakarmamız gerekecekti. Başka türlü tanıyordu insanları, isimleriyle değil. Kederleri de ayırmıyordu birbirinden ve beni buraya kadar fırlatan şeyin ne olduğunu merak etmese de bütün kederleri birbirine benzeten o eşiği aşmış türden bir kederli olduğumu biliyordu. Roma da ölür. Önemli olan ölmesi değil nasıl öldüğüdür. Ben sana aşık olduğumda bütün evrenin aşk olduğunu fark etmiş biriyim. Bir rüyada başlayan aşk kutludur diye bilirim."} {"url": "https://gazetesanat.com/nazan-bekiroglunun-yeni-romani-kehribar-gecidinden-tadimlik-bir-bolum", "text": "Nazan Bekiroğlu'nun yeni romanı Kehribar Geçidi Timaş Yayınları etiketiyle okurlarla buluştu! Var mı Baraday'ı savunacak bir avukat? Yoktu. Doğuştan şanslı Efendi Naso hayat soluğunun damarlarına nihayet yayıldığını o sırada hissetti. Söyleyemediği övgü nutkunun acısı hala can damarında, Ben varım, diyecekti ki bir an durakladı. Forum'daki sofist hatipleri küçümsememiş miydi inanmadıkları davaları savundukları için? Öyle ama avukatların vücudu mermerden, kalbi taştan yaratılmıştır ve kimse inanmadıkları bir davayı savundukları için onları kınamayı aklının ucundan geçirmez. Önünde açılan bu ilk, muhtemelen de son fırsat Efendi Naso'yu öyle mest etmişti ki karşısına Hristiyanların şeytanı çıksa sözün şehvetiyle onu da savunacaktı. Kalabalığın arasından Ben varım, diye haykırdı. Su saatinin tıpası açıldı ve şemasının çıkarılması bile büyük zahmetler gerektiren devasa güneş saatinin tığı gölgeyi emmeye başladığında Efendi Naso avukat oldu. Lakin yazıcı köle Simonides'in gülümseyecek mecali yoktu. Togasının katını omuzundan aşırıp kürsüye doğru ilerlerken, soru cevap üslubunu mu kullansam, diye düşünse de klasik üslupta karar kıldı Efendi Naso. Eski retoriğin savunma formüllerini zihninden şöyle bir geçirdi ve bölümleri anında tasarladı. Yeri geldiğinde ağır ağır konuşacaktı, eli en yavaş katipler bile kelime kaçırmadan yazabilecekti onun cümlelerini. Ama üslup içerikle uyumlu olmak zorunda, yeri geldiğinde şifre katipleri bile hızına yetişemeyecekti. Bir taşın üzerine kuşlar gibi konan Efendi Naso bakışlarını uğultulu kalabalığın üzerinde gezdirdi. Kollarını birkaç kez kaldırdı, parmaklarının ucundan yayılan enerjiyi kalabalığın üzerine sermek için. Başını dikti, hafif yan dönerek sağ elini muhayyel bir elmayı kavrar gibi öne doğru uzattı. Roma'nın saygıdeğer vatandaşları, diye başladı, cesur ve erdemli ve onurlu ve şerefli ve gururlu ve daha bir sürü şeyli insanları. Toga giyen soy! Ve hukukçu olmayan hatip avukatlar geleneğinin bu beklenmedik temsilcisi evrenin yaratılışından itibaren insanlığın hallerini anlatmaya başladı. Nihayetinde hukuk insanlar için vardı. Ve ilgisiz ilave; XII Levha Kanunları komşu araziye gölge salan ağaçların budanabileceğini beyan ettiğinden bu yana hukuk vardı. Yasaları olmasa Roma, Roma olmazdı. Yaşlı yargıç kibarca esnedi. Heyet esnedi. Bu adam, üç keçinin çalındığını ispatlamak için konuşmasına Romus ve Romulus'tan başlayan kalabalık ağızlılardandı besbelli ve avukatların özelliklerine kadar ancak gelebilmişti. Adı geçenlerin aldığı yüklü hediyelerden nedense bahsetmeyen Efendi Naso, Pantheon'daki bütün tanrılara, denizlere, ırmaklara, Forum'daki kara taşa, o ötmeden bahar başladı sayılmayan karakuşa seslene seslene uyaklar yaptı. Ucuz söz sanatları ve bayağı deyimler arasında birbirini sakilce süsleyen eş anlamlı kelimeleri bütün gevezeler gibi yan yana sıraladı. Çok anlamlı kelimelerin hangi anlama geldiğini muallakta bıraktı ki bu, gerçek hatiplere göre büyük kusurdu. Zaten Efendi Naso cümlelerinin tamamını köhne ibarelerle birbirine bağlasa da, söz aldı mı başını gidiyor. Mana dağılmış, geriye nefesi tıkanan ardışık cümleler, açılıp kapanmayan parantezler kalmış; çıkılıp da inilmeyen söz merdivenleri, teker meker yuvarlanan sıfatlar, boğuşulan fiiller. Senatör Zosimus sıkıntıyla etrafına bakınırken, eteğini çekiştiren Efendi Naso yine de Kartaca savaşlarını tek cümleden ibaret uzunca bir paragrafta özetlemeyi başardı. Savunmasının ortalarına geldiğinde kendisini yanardağ patlamalarının sebebini izah ederken bulmuştu. Su saatinin dörtte üçü boşaldı, savunmanızı bugüne yaklaştırarak tamamlayınız, diye seslendi genç yargıç. Bu ikaz duyulunca Efendi Naso, ipin zaten dolaşık ucunu iyice kaçırdı. Cenaze nutku, komutan nutku, senato hitabesi; hepsinin tekniğini, üslubunu birbirine karıştırdı. Yaşlı yargıç önce yine kibarca esnemeyi denedi, ağzını açmadan. Gözleri ağırlaşırken vazgeçti ve Nil nehrinde yaşayan mutlu timsahlar gibi çenelerini ayırdı, uzun uzun esnedi. Bıraksa tanrılar arasındaki davalara da bakacak olan bu adam Homeros kahramanlarının adını saymaya henüz başlamıştı ki genç yargıç Bu kadarı kafi, dedi. Efendi Naso, muhayyel elmayı kavrayan eli öne uzanmış, öylece kalakaldı. Süt dökmüş kedi gibi indi taşın üzerinden. Yine de ölse artık gam yemezdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/nazim-hikmet", "text": "Bunu, şairin yalnızca Memleketimden İnsan Manzaraları adlı o büyük eserini okuduktan sonra dahi diyebiliriz gibi geliyor bana... Türk şiirinde serbest ölçülü şiirin ilk örneklerini verenlerden biridir Nazım Hikmet. Bu bakımdan Türk şiirinin biçim değişikliğini de başlatan isimlerden biridir. Ama yalnızca biçimi değil; Nazım Hikmet şiirin içeriğini de değiştirmeyi başarmıştır. Mücadelesi olsun, şairliği olsun yaşadığı dönemden başlayarak tüm dünyada bilinmeyi, uluslararası çaptaki büyük şairlerin teveccühünü kazanmayı başaran şair Ocak 1902'de Selanik'te dünyaya gelir. Esasen uzun süre şairin doğum tarihi 20 Kasım 1901 olarak biliniyordu. Şairle akraba olan, arkeolog Halet Çambel'in arşivinde korunan bir Memduh Ezine hatırası ise Nazım Hikmet'in Ocak 1902'de dünyaya geldiğini kanıtlamıştı. Nazım Hikmet'in Yolculuk Fotoğrafları Sergisi'nde de paylaşılmış olan bu hatırat sayesinde bugün büyük Türk şairinin doğum tarihini de daha net bir şekilde biliyoruz. Nazım Hikmet, meşhur bir aile şeceresine sahiptir. Babasının babası Mehmed Nazım Paşa dönemin ünlü valileri arasındadır. Büyükbabası Mehmed Nazım Paşa'nın da şiirle uğraştığı bilinmektedir. Hatta Nazım Hikmet'in şiir konusundaki ilk rol modellerinden biri de büyükbabasıdır. Şairin annesi Celile Hanım ise ilk kadın ressamlarımızdan biri olup güzelliği ile birçok adamı büyülemiştir. Nazım Hikmet'in annesinden de resim yeteneğini aldığını, özellikle hapiste çizdiği resimlerden anlayabiliriz. Anne tarafından büyük dedesi ise Polonya kökenli olan ve Müslümanlığın kabulüyle adını Mustafa Celalettin Paşa olarak değiştiren Konstanty Borzecki'dir ve kendisi bir mühendis ve Türkolog'dur. İşte Nazım Hikmet, önemli görevlerde bulunan, sanatla içli dışlı böylesi bir ailenin içinde yetişir. Öyle ki mektebe gitmeye başlamadan evvel ilk eğitimlerini evde, annesi ve baba tarafından dedesi Mehmed Nazım Paşa'dan alır. Bir ilavede daha bulunalım; Nazım Hikmet'in 1905'te doğan kardeşi İbrahim Ali Bey ertesi yıl kuşpalazından vefat eder. 1907'de ise kardeşi Samiye Hanım dünyaya gelir. Şair Oktay Rıfat da Nazım ile anne tarafından kuzendir. Uzaktan geldi bir ses ah aman aman! Milli Mücadele yıllarına gelindiğinse ise şairi memleketini savunmak için taşın altına elini koyanlar arasında görüyoruz. Kızlara tutulup şiirler yazdığı dönem geride kalır artık. Emperyalist güçlerin parçalamaya çalıştığı Osmanlı Devleti'ne karşı tüm dünyanın büyük saygısını kazanacak olan bir lider doğmaktadır: Mustafa Kemal Atatürk. Paşa'nın önderliğinde başlayan Milli Mücadele'ye destek olmak isteyen şair Ocak 1921'de Mustafa Kemal'e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgüt sayesinde Faruk Nafiz, Yusuf Ziya ve çocukluk arkadaşı Vala Nureddin ile beraber Sirkeci'den kalkan Yeni Dünya vapuruna biner. Ankara'ya geçmeyi amaçlayan bu grup İnebolu'ya varmıştır. Birkaç günlük bekleyişin ardından yalnızca Nazım Hikmet ve Vala Nureddin'e geçme izni verildiğinde, iki genç memleketleri için bu izni önemli bir fırsat olarak görür ve Ankara'ya giderler. Önemli bir ayrıntıyı belirtmek gerekir ki; İnebolu'daki bekleyiş sırasında Almanya'dan gelen öğrenci gruplarıyla tanışmaları Nazım'ın sosyalist fikirlerinin ilk yeşerdiği devrelerden biridir. Çünkü bu Alman öğrenci grubu onlara, Türkiye'nin Misak-ı Milli sınırlarını ilk tanıyan ülke olan Sovyetler Birliği'ni ve sosyalizmi anlatırlar. Nazım ve Vala bu sürecinden ardından Bolu'ya öğretmen olarak atanırlar. Tutucu bir çevrenin içerisinde öğretmenlik yapan iki genç yazar burada diken üstünde olacaklarını anlar ve bir karara varırlar: Moskova'ya gitmek! Bolu'da Ağır Ceza Mahkemesi reis vekili olan Ziya Hilmi bu iki genç öğretmeni tutucu Bolu çevrelerine karşı korur. Bilgili bir kişi olan Ziya Hilmi onlara Fransız Devrimi'ni anlatır, Lenin'den söz eder, Sovyetler Birliği'ni görmek istediğini söyler. Tutucu çevrelerin baskısına daha fazla tahammül edemeyeceklerini öngören iki genç şair dünyada olup bitenleri de öğrenmek istemektedir. Bu nedenle Paris'e mi, Berlin'e mi yoksa Moskova'ya mı gideceklerini tartışırlarken Ziya Hilmi'nin etkisiyle Moskova'da karar kılırlar. İşte o sarsıntı Moskova yollarındayken çıkar karşısına. Batum'daki İzvestiya gazetesinde gördüğü ve Mayakovski'nin olduğu tahmin edilen bir şiir aradığı formülü keşfetmesine olanak tanır. Bir uzun, bir kısa satırlardan meydana gelen bu şiir o dönem Rusça bilmemesine rağmen şairi etkiler. Yani o şiirin biçimine, serbestliğine son derece şaşar. Moskova'ya ayak bastıklarında gördükleri açlık ve sefalet üzerine ise tıpkı gazete gördüğü biçimdeki şiir gibi bir şiir yazar: Açların Gözbebekleri. Türk şiirinin serbest ölçüye geçişindeki en önemli isimlerden biri olan Nazım Hikmet böylece kendi şairlik serüveninde de yepyeni bir dünyaya adım atar. 1928'de kendini aklamak adına gizlice memlekete gelen şair, Hopa çevresinde yakalanır ve arkadaşı Laz İsmail ile beraber tutuklanır. Aralık 1928'de sonuçlanan dava neticesinde iki arkadaş da serbest kaldığında, şair soluğu Resimli Ay dergisinde alır. Zekeriya Sertel'in çıkardığı Resimli Ay aylık çıkan bir edebiyat dergisidir. Nazım'ın haşin ve coşkulu kalemiyle dergide yayımlanan yazıları büyük yankılar uyandırmaktadır. Putları Yıkıyoruz adlı yazı dizisi ile eski şiire, Abdülhak Hamid'e, Mehmet Emin Yurdakul'a saldıran şair tümüyle yeninin habercisidir. Ve bunu sakin, insaflı ya da hoşgörülü bir şekilde değil; gerçekten avangart bir dil ve üslupla ortaya döker. Artık daha çok tanınmaya başlayan ve şiir kitapları çıkan Nazım Hikmet hayatının belki de ilk büyük aşkıyla da bu dönemde tanışır: Piraye. Aslında ta 1930'da tanışmıştır ikili. Hatta 1931'de evlenmeyi planlasalar da şairin mahkeme meseleleri evliliğin ertelenmesine neden olur. 1935'in Ocak'ında evlenen Nazım Hikmet Piraye ikilisi evliliği daha önceden de bilirler. Nazım'ın üçüncü, Piraye'nin de ikinci evliliği olan bu birlikteliğe gelene değin Nazım Hikmet Sovyetler Birliği'nde kendisine Mavi Gözlü Dev şiirini yazdıran Nüzhet Hanım ile evlenmiştir. Boşanmasının ardındansa bir Rus kızı olan Dr. Lena ile evlenir. Piraye Hanım ise yönetmen ve oyuncu Vedat Örfi Bengü'den boşanmıştır ve iki çocuğu vardır. Bu çocuklardan biri de, burada da kimi cümlelerini alıntıladığımız Memet Fuat'ın ta kendisidir. Nazım Hikmet, bu dört kişilik ailenin geçimini sağlamak adına Akşam gazetesinde çalışmaya başlar. Yine aynı dönem İpek Film Stüdyosu'nda senaristlik, film yönetmenliği gibi işlerde çalışır. Hem bedeni resmen harap olduğu hem de meclis tatile girdiği için açlık grevini bırakan şair, Demokrat Parti'nin iktidara gelip çıkardığı af yasasıyla 15 Temmuz 1950'de serbest kalır. Şairin cezaevindeki son iki yılında ise hayatında yeni bir kadın vardır: Münevver Andaç. Yaşar Kemal'in İnce Memed romanının üçüncü cildini çevirerek Fransa'da Büyük Çeviri Ödülü kazanan Münevver Hanım, Nazım'ın yeni aşkıdır. Bu nedenle hapisten çıktığı gibi Piraye Hanım'dan ayrılan şair, kendini Andaç'ın kollarında bulur. Şairin dayı kızı olan Münevver Andaç ile Kadıköy'de yaşamaya başlayan Nazım Hikmet'in tek öz çocuğu da Münevver Hanım'dandır. Çiftin 26 Mart 1951'de dünyaya gelen oğlu Mehmet hakkında oldukça kısıtlı bilgilerimiz bulunmaktadır. Şairin Anası bir oğlancık doğurdu bana; Kaşsız, sarı bir oğlan, masmavi kundağında yatan bir nurtopu, üç kilo ağırlığında. diye bahsettiği oğlu Mehmet Nazım Bey'in daha sonraları babasına karşı duyduğu hayal kırıklığı ise her daim sürer. Babaannesi gibi ressam olan Mehmet Nazım'ı 14 Ekim 2018'de Paris'te kaybettik. 1951'deki Haziran'ın son günlerinde tekrar Moskova'ya giden Nazım Hikmet'i havaalanında Sovyet yazarları, ellerinde çiçeklerle karşılar. 1921 24 arası Moskova'da öğrenci olan ve Lenin'in ülkesine hayran kalan Nazım, burada yine aynı düzeni, sistemi, güzelliği göreceğini düşünür. Fakat aradan geçen yaklaşık 30 yıl çok şeyi değiştirmiştir. Rusya'nın Stalin'i putlaştırdığını söyleyen şair bu görüşünü saklamaz. O derece ki; kendisi adına gerçekleştirilen ve Sovyet yazarların da bulunduğu etkinlikte Stalin'in oyunlar ve şiirlerde Güneş'e benzetilmesini komik bulduğunu söyler. Daha sonra, kendi ülkesinde iktidarı kazanan Bulgaristan Komünist Partisi'nin daveti üzerine Bulgaristan'a giden şair buradaki Türklerin vaziyetini, buradan neden göç ettiklerini görür. Devrin Bulgar Başbakanı'na çözüm olarak kooperatifleşmekten bahseden şairin bu önerisi uygulamaya sokulur ve başarı kısa sürede elde edilir. Moskova'ya döndüğünde ise hayatında yeni bir kadın vardır: Galina Kolesnikova. Sağlığı günden güne kötüleşen Nazım Hikmet'in tedavi için Moskova dışındaki bir sanatoryuma gönderilmesi ile başlayan bu tanışıklık 7 yıl süren birlikteliğe döner. Şairin gönderildiği sanatoryumda bir hekim olan Galina Hanım kendisi hakkında şunları söyler: Nazım o kadar yakışıklı ve güzeldi ki, 16'lık kızlardan 80'lik kadınlara kadar herkes ona aşık oluyordu. Ben de aşık oldum. Ondan 17 yaş küçüktüm. Başkasına ait bir mutluluğu çalmak istemiyordum. Galina onun hem arkadaşı hem sevgili hem de dostu olmuştur. Şairin hayatının son büyük aşkı ise, Vera Tulyakova'dır. Vera Tulyakova (1932 2001), bir film stüdyosunda çalışır ve 1955 yılının sonunda da bir film çekimiyle ilgili olarak Nazım'dan yardım ister. Şair ise Vera'yı görür görmez ona büyük bir aşk duyar. Ancak Nazım'ın o dönem hayatında zaten iki kadın vardır: İstanbul'daki eşi Münevver ve yanındaki Galina. Üstelik kendisinden 30 yaş küçük olan Vera da evli ve bir çocuk sahibidir. Aradan geçen iki yılın ardından 1957'de Vera, üzerinde çalıştıkları bir senaryonun kabul edildiğini söylemek için Nazım'ı arar, tekrar bir araya gelmek durumunda kalırlar. Vera medeni hali gereği Nazım'la olan muhabbetini bitirmek ister. Öyle ki şairden uzaklaşmak adına Karadeniz'deki Osipovka köyüne eşiyle birlikte tatil yapmaya gider. Ancak körkütük aşık olan Nazım 1958 sonbaharında çılgınlık yaparak Vera ve eşinin tatil yaptığı yere gider, üstelik yanında 7 yıldır beraber olduğu Galina da vardır. 1958 ila 1959 yılları arasında birlikte yazdıkları oyun onları yakınlaştırır ve artık Vera da Nazım Hikmet'e aşıktır. Bunun sonucunda 18 Kasım 1960'ta evlenen çift, şairin hayatının son anına kadar dolu dolu yaşar. Gezilere katılır, konferanslara gider, pek çok şehir gezerler. Nazım'ın ''saçları saman sarısı, kirpikleri mavi'' dediği Vera şairle onun ölümüne değin beraber olur."} {"url": "https://gazetesanat.com/nazim-hikmet-siirleri-is-sanatta-bir-tren-kalkar-haydarpasa-garindan", "text": "Hikaye ve şiir tutkunlarının yıllardır büyük bir beğeniyle takip ettiği dinleti serisine bu ay Nazım Hikmet konuk oldu. Atilla Birkiye'nin hazırladığı Bir Tren Kalkar Haydarpaşa Garı'ndan başlıklı dinletiyi Mehmet Birkiye sahneye uyarladı, müzik yönetmenliğini Serdar Yalçın üstlendi. Büyük şair Nazım Hikmet'in 1940'lı yıllarda kaleme aldığı Memleketimden İnsan Manzaraları eserinden bir seçkiyle sunulan Bir Tren Kalkar Haydarpaşa Garı'ndan başlıklı dinletide şiirleri Tilbe Saran, Hümay Güldağ, Metin Belgin, Bülent Emin Yarar ve Hakan Gerçek seslendirdi. İş Kuleleri Salonu'nda seyiricisiz kaydedilen ve İş Sanat'ın sosyal medya hesapları ile internet sitesinden 14 Aralık günü yayımlanan etkinlik, sezon sonuna kadar ücretsiz izlenebilecek. Tüm konser ve dinletiler saat 20.30, çocuklara özel etkinlikler ise saat 15.00'ten itibaren yayında olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/nazim-hikmetin-daha-once-hicbir-yerde-yayimlanmamis-5-siiri-kitap-likta", "text": "Yapı Kredi Yayınları'nın iki ayda bir yayımlanan edebiyat dergisi kitap-lık'ın Temmuz Ağustos sayısında Nazım Hikmet'in bugüne kadar hiçbir yerde yayımlanmayan 5 şiiri yer alıyor. Yapı Kredi Yayınları editörlerinin TÜSTAV Komintern Arşivi'ndeki çalışmaları sırasında bulunan İstanbul'da 1 Mayıs, Beyanname, Gecenin Penceresinde, İtiraf ve Hayatımız Yirmi İki Kelimede adlı şiirler arşivin 1925 tarihli belgeleri arasında bulundu. Ünlü şair Nazım Hikmet'e ait olmayan bir el yazısıyla, aynı bloktan koparılmış kareli sayfalara yazılan şiirler 1'den 6'ya kadar numaralandırılmış. Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan kitap-lık dergisinin 210. Sayısının dosya konusu Nazım Hikmet'in bilinmeyen şiirleri... Yapı Kredi Yayınları editörlerinin TÜSTAV Komintern Arşivi'ndeki çalışmaları sırasında bulunan Hikmet'in İstanbul'da 1 Mayıs, Beyanname, Gecenin Penceresinde, İtiraf ve Hayatımız Yirmi İki Kelimede adlı 5 şiirini ilk defa yayımlayan dergide şairin editörü Banu İşlet'in de bir sunuş yazısı bulunuyor. İşlet, yazısında Nazım Hikmet'in şiirlerinin yeni bir editörlükle yayına hazırlandığının da müjdesini verdi. 2001 yılından bu yana ünlü şair Nazım Hikmet'in Türkiye'deki yayıncısı olan Yapı Kredi Yayınları, kitapların mevcut bilgiler çerçevesinde hatasız ve eksiksiz hale getirilmesi için, Nazım Hikmet'in bütün eserlerinin gözden geçirilmesi ve eleştirel, açıklamalı bir yayın hazırlanması doğrultusunda bir çalışma başlattı. Çalışmanın ana eksenini Nazım Hikmet'in yayımlanmış şiirlerinin ilk yayımlandıkları Türkçe kaynaklara ulaşmak, şiirlerin yayımlanma sürecini ve basımlar arasındaki farklılıkları belirlemek, şiirlerde yer alan kişiler ve olaylar hakkındaki bilgileri derlemek oluşturuyor. Şiirlerin ilk yayımlandıkları kaynaklar arasında öncelikle Nazım Hikmet'in sağlığında yayımlanan kitapları, dönemin gazete ve dergileri yer alıyor. Bunların yanı sıra şairin ailesine ve arkadaşlarına yazdığı mektuplar ve eserlerinin el yazısı veya daktilo müsveddeleri de inceleniyor. Bir kısmı eski yazıyla, bir kısmı da Latin harfleriyle yazılmış bütün bu kaynaklar gözden geçirilerek hazırlanacak eleştirel basımda, şiirlerin ilk basımlarıyla sonraki basımları, el yazısı veya daktilo örnekleri arasındaki farklılıklar verilerek değişikliklerin izlenmesi sağlanacak; açıklayıcı notlarla şiirlerin hikayeleri ve kahramanları, bunların Nazım Hikmet'le olan ilişkisi ortaya konulacak ve böylelikle okurun daha kesin bir bilgiye ulaşması mümkün olacak. Bu kaynakların incelenmesiyle, aynı zamanda, eski yazı kaynaklardan aktarılan metinlerdeki yanlışların düzeltilmesi de amaçlanıyor. Birincil kaynakların yanı sıra, Nazım Hikmet'le ilgili anılar, incelemeler ve makalelerin araştırılması da çalışmanın kapsamı içinde bulunuyor. Söz konusu kaynaklarla ilgili, TÜSTAV Komintern Arşivi, Nazım Hikmet Kültür Sanat Vakfı Arşivi, RGALİ, RGASPİ gibi arşivlerdeki araştırmalar devam ediyor. Komünist Enternasyonal Komintern ve onun milli şubelerinin, bu arada Türkiye Komünist Partisi'nin 1919-1943 arası dönemine ilişkin belgeler 1991 yılında Rusya Devlet Siyasi ve Sosyal Tarih Arşivi tarafından tasnifiyle birlikte kullanıma açılmıştı. Kuruluş halindeki Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı, Amsterdam'da kurulu Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü'nün de katkılarıyla, burada bulunan Türkiye'ye ilişkin belgelerin mikrofilmlerini aldı. 1999 yılında dijital ortama aktarılan bu belgeler TÜSTAV Komintern Arşivi olarak Türkiye'de araştırmacılara sunuldu. Yapı Kredi Yayınları editörleri TÜSTAV Komintern Arşivi'ndeki çalışmaları sırasında Nazım Hikmet'in daha önce yayımlanmamış bazı şiirlerine ulaştılar. Bu şiirler, Nazım Hikmet'e ait olmayan bir el yazısıyla yazılmış sayfalar halinde, 1925 tarihli belgelerin arasında bulundu. 5 şiir aynı el yazısıyla, aynı bloknottan koparılmış kareli sayfalara yazılmış. Sayfalar 1'den 6'ya kadar, birbirini takip edecek şekilde numaralandırılmış. Son sayfada yer alan şiir dışındaki diğer 4 şiir daha önce yayımlanmamış. Bunlar sırasıyla İstanbul'da 1 Mayıs, Beyanname, Gecenin Penceresinde ve İtiraf adlı şiirler. Son sayfada bulunan Hayatımız Yirmi İki Kelimede adlı şiir ise, Nazım Hikmet'in Bütün Şiirleri'nde Biz-Hayatımız-Yaptığımız İş adıyla yer alan şiirin son dizelerini oluşturmakta. Yapı Kredi Yayınları'nın iki aylık edebiyat dergisi kitap-lık'ın yeni sayısında Bernard Alluin'in Veba romanı üstüne yazısı, Engin Soysal'ın J. M. G. Le Clezio tutkusunu anlattığı yazısı ve Abdullah Uçman'ın Ahmet Midhat Efendi yazısıyla Hasan Bülent Kahraman'ın ressam Komet'le yaptığı söyleşi öne çıkıyor. Gülten Akın, Necati Mert, lim Kahraman, Eray Karınca, B. Nihan Eren, Emin Gürdamur, Gökhan Yılmaz, Ferdi Çetin, Semrin Şahin öyküleri; Gültekin Emre, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Yücel Kayıran, Komet, Emel Kaya, Murat Çelik şiirleri; Adil İzci, İsmet Tokgöz, Ahmet Sait Akçay, Mehmet İşten, Canan Yıldırım, Yusuf Çağlar yazıları ve çevirmenler Ebru Erbaş ve Emine Ayhan'la yapılmış söyleşiler kitap-lık dergisinin 210. sayısında edebiyatseverleri bekliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/nazima-yolculuk-is-sanat-kibele-galerisinde", "text": "İş Sanat Kibele Galerisi, Türk şiirinin büyük ismi Nazım Hikmet'in 63 yıllık yaşamından kesitler taşıyan Nazım'a Yolculuk sergisine ev sahipliği yapıyor. Dünyaca ünlü Şairin Selanik'ten başlayıp Moskova'ya kadar uzanan büyük yolculuğuna eşlik etme çabası olan sergide, genç yaşından itibaren sürekli olarak hayallerinin peşinden giden ve şiirler yazan Nazım Hikmet'in hayatı ile ilgili şimdiye kadar bilinmeyen yönlerine dair izler bulmak mümkün. Sergi, 2 Mayıs ile 22 Haziran 2019 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek. Şair Nazım Hikmet'in büyük ailesi Celile, Samiye, Yahya Kemal, Piraye, Memet, İpekçi, Serteller, Naci Sadullah, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Sedat Simavi, Ahmet Emin, Münevver, Mehmet, Ekber, Vera gibi birçok isimden ve daha pek çok başka duraktan geriye kalan değerli mektup, fotoğraf, belge, yayın Nazım'a Yolculuk sergisi için bir araya getirildi. - Şairin anneannesinin babası Müşir Mehmet Ali Paşa'nın 1878'de Almanya'da Berlin Kongresi'nde Osmanlı heyetinde bulunurken bir Alman gazetesinde yayımlanan şiiri ve Türkçe çevirisi ile Alman besteci Reinhold Stöckhardt tarafından bestelenen ve Türkiye'de hiç icra edilmeyen bestenin notalar, - Berlin Kongresi zamanında yapılmış bir kartpostal, - Nazım Hikmet'in Heybeliada Bahriye Mektebi öğrenciliği sırasında yazdığı mektup ve fotoğraflar, - Kurtuluş Savaşı'na katılmak üzere Anadolu'ya geçen, ancak cephe yerine O'na ve yol arkadaşı Vala Nureddin'e Bolu'da öğretmenlik görevinin verilmesiyle Zonguldak, İnebolu, Ankara, Bolu'yu kapsayan yolculuğu sırasında babasına ve annesine yazdığı mektuplardan örnekler, buralarda çektirdiği fotoğraflar, - Nazım Hikmet'in İstanbul'dan Paris'te yaşayan ressam annesi Celile Hanım'a yazdığı ve menekşe ile süslediği mektup, - Şairin Rusya'ya ikinci gidişinde evlendiği Lena ile birlikte İstanbul'dakilere eski harflerle yazdığı mektuplar, - Nazım Hikmet'in, yurtdışına gittiği için ancak ölümünden sonra basılabilen ve en önemli eserlerinden biri olan Kuvayı Milliye Destanı'nın İnkilap yayınlarına basılması için kendi el daktilosunda yazıp verdiği nüshası, - Dünya Barış Konseyi tarafından Nazım Hikmet'e layık görülen ve 22 Kasım 1950 tarihinde O'nun adına Pablo Neruda'nın aldığı barış ödülü Şairin yakın dostu Kemal Tahir ile karşılıklı ithaflarına konu olan ve Kemal Tahir'in ikinci basım için üzerinde düzeltme yaptığı Sağırdere romanı, görülebiliyor. Küratörlüğünü Prof. Haluk Oral'ın, tasarımını Emre Senan'ın, proje koordinatörlüğünü Ruken Kızıler'in üstlendiği sergi, 2 Mayıs-22 Haziran 2019 tarihleri arasında ziyaret edilebilir. Sergi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından kitap olarak basılıyor. Nazım Hikmet'in büyük dedeleri Müşir Mehmet Ali Paşa ve Mustafa Celaleddin, Polonyalı ve Alman isimleriyle dünyaya gelseler de kendilerine vatan seçtikleri Osmanlı için yaşamlarını feda ederler. Hayat hikayesi 1902'de Selanik'te başlayan, çocukluğunda Diyarbakır, İstanbul, Halep'i dolaşan Bahriyeli Nazım, İstanbul'da derin bir soluk alır. Yoldaşı Vala Nureddin ile Kurtuluş Savaşı'na katılmak üzere Anadolu'ya giden şair, Vala Nureddin ile birlikte Mustafa Kemal tarafından kabul edilir. Sevda denizine ilk atılışı olan Nüzhet'in Moskova'da beklediği Nazım Hikmet, her daim aşıktır. Moskova'da yeni bir dünya görüşünü tanıyan şair, hapsi göze alarak ülkesine döner ve ilk kez Hopa'da hapse girer, ardından Sultanahmet ve Ankara cezaevlerinde yatar, takunyalı fotoğraflar devri başlar. Özünü, biçimini, söyleyişini, şiirini arar durur."} {"url": "https://gazetesanat.com/nazli-kocacinar-yerlesmemis-dunya-ile-tilki-sanatta", "text": "Kişisel kolaj çalışmalarıyla var olanı bozup somut veya soyut dünyayı kendi bakış açısı ile yeniden ele alan sanatçı Nazlı Kocaçınar'ın son çalışması YERLEŞMEMİŞ DÜNYA 10 Ocak-31 Ocak 2020 tarihleri arasında Alsancak Tilki Sanat'ta İzmir'li sanatseverler ile buluşacak. 10 Ocak Cuma günü saat 19:00'da başlayacak olan açılış kokteylinde, sanatçının kendisi ile de eserler üzerine birebir tartışma fırsatı yakalanacak. İlk kişisel sergisi ALARM'ın ardından, ALL İN ONE 01 ve İKSV 16. İstanbul Bienali 7. Kıta paralel etkinliğinde yer alan eserleri ile bilinen Nazlı Kocaçınar, bu son çalışmasında ruhsal yaşantımızı kalıplara hapsederek, sıkıştığımız gerçeklik boşluğunun içerisinde kendine yer bulamayan ikinci bir dünyayı işliyor. Sanatçının iç dünyasına gerçekleştirdiği yolculuğa tanıklık edecek olan sanatseverler bu sergide, hayal gücünün sınırlarını zorlayan bambaşka bir dünyayı tanıyacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/necmiye-alpay", "text": "Necmiye Alpay, yazdığı birçok kitabı aracılığıyla, yolu edebiyat mektebinden geçen sayısız kişinin hocası. Ben de üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi almış biri olarak Necmiye Alpay'ın Türkçe Sorunları Kılavuzu ve Dilimiz, Dillerimiz kitaplarından çok istifade ettim. 1946 Balıkesir doğumlu olan Alpay, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden 1969'da mezun oluyor. Ardından Paris-Nanterre Üniversitesi'nde iktisat alanında yaptığı doktorasını 1978'de bitirip öğretim üyeliği, çevirmen, dil danışmanı görevlerinde bulunuyor. 2001 ila 2011 arasında Radikal gazetesinde yazan Necmiye Hoca, 2008 2016 seneleri arasında da Milliyet'in aylık Kitap ekinde şiir üzerine yazdıklarıyla biliniyor. Necmiye Alpay'ın Türkçeye kazandırdığı pek çok çeviri çalışma da mevcut. Kültür ve Emperyalizm, Şiddet ve Kutsal, Yoruma Dair Freud ve Felsefe hocanın 1988'te başlayan ve sayısı onu bulan çeviri kitaplarından yalnızca birkaçı. Dil meseleleri üzerine önemle eğilen, bunu yaparken kelimelerin dünden bugüne gelişim serüvenlerini politik tarihe girip çıkarak da anlatan Necmiye Alpay 12 Eylül'ün postal seslerini de üç yıl Mamak Cezaevi'nde kalarak duymuştu. Nazım Hikmet, Ece Ayhan, Orhan Pamuk, Fransız kadın şairleri gibi birçok yazarın edebiyat hayatına girip çıktığı Yaklaşma Çabası isimli çalışması da onun kendi estetik ve kültürel bakış açısını dayatmadan, yaklaşmaya çabalayarak anlattığı önemli araştırma & inceleme kitaplarından biri. Son kitabı Beklediler Gitmedik ile de Yaklaşma Çabası'nın izini takip eden yazar, bu çalışmasında Gülten Akın, Birhan Keskin, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Didem Madak gibi buralı yazarların yanı sıra Rilke, Rimbaud gibi dünyaca ünlü Batılı edipleri ve günümüz şairlerini de ele alıyor. Önde gelen Türkologlardan bu dil ailesi görüşünün geçerliğini yitirdiğini öğreniyoruz. Bu tür genel konular için Nurettin Demir ve Emine Yılmaz'ın Türk Dili El Kitabı adlı çalışmasına bakılabilir. Onlardan önce, Altayistik uzmanı Talat Tekin ve Mehmet Ölmez'in Türk Dilleri adlı çalışması vardı. Bir başka açıdan, Türk dil ve lehçeleri kendi içinde bir aile sayılıyor, Hint-Avrupa adlı büyük dil grubunun içinde. Dili iyi bilmek sözünden ne kastetttiğimize bağlı. Dile ilişkin estetik sezgi ile bilimsel bilgi arasında temel farklar var. Yazar, dilbilimden ve dilbilgisinden çok da haberdar olmayabilir. İmla hataları iyi bir tashihçinin elinde düzelebilir. Ancak, büyük yazarların dilin işleyişi konusunda derin bir sezgileri vardır. Yazarlığın günümüzde bir yandan fazlasıyla kolaylaşırken diğer yandan zorlaştığı bir gerçek. Daha kolay, çünkü inanılmaz olanaklarıyla internet, eskinin yayımlama güçlüklerini bir açıdan aşmış durumda. Günümüzde herkes yazar. Ancak, edebiyat söz konusu olduğunda belirli bir eleme mekanizması hala geçerli ve bugün gerçekten yazar olmak daha zor, çünkü bilinecek edebiyat tarihi, okunacak yapıtlar, izlenecek yazarlar, artık yetişilmesi neredeyse imkansız sayılara ulaştı, bizde ve dünyada. Aslına bakılırsa edebiyatta da her sanatçının açık ya da gizli ustaları vardır, bilincinde olsun ya da olmasın. Bir yerlerden bir şey kapmıştır sanatçı, hem etki hem esinlenme olarak. Bir de bunun belki en gelişkin derecesi olarak soğurma diyebileceğimiz takip tarzı var ki tadına doyum olmuyor. Damdan düşercesine yazmak ise kırk yılda bir parlak bir metin ortaya koysa bile, beslenmedikçe gelişecek bir yol yordam değil. Bu kitap şiir alanındaki yazılarımdan bir bölümünü içeriyor, Yaklaşma Çabası'ndan, yani 2005'ten bu yana yazdıklarımın bir bölümü. Çoğu daha önce çeşitli yerlerde yayımlanmıştı ama, ilk kez yayımlanan yazılar da var. Şiiri kuşaklar halinde ele aldığımızda toplumsal süreçlerin etkileri daha belirgin bir hale geliyor. Neyin, hangi eğilimin öne geçtiğini daha iyi görebiliyoruz. Sözgelimi baskı dönemlerinde içe bakış, toplumsal mücadelenin yükseldiği dönemlerde devrimci öğeler önem kazanıyor, feminist mücadeleye paralel olarak kadın şairler yükseliş kaydediyor vb. Görsel kültürün, internetin geliştiği son onyıllarda da görsel şiirde bir patlama göze çarpıyor... Şunu da söylemeden geçmeyeyim: Mekanik ya da otomatik bir etki-tepki ilişkisi değil burada söz konusu olan, yalnızca genel bir görünüm, bir eğilim. Her zaman, yaşayan en iyi şairlerden bazıları toplumsalın güncel etkilerinin dışında kalabiliyor. Bu konuda hazır bir reçetem yok, büyük ölçüde sonsalcıyım ben. Herman Melville ve Yaşar Kemal gibi çok geveze olabilen yazarlar da vardır dağarcığımda, Sevim Burak gibi size ipuçlarından başka bir şey göstermeyen yazarlar da. Bıçakla değil bence. 12 Eylül'ün bir ayırt ediciliği olmakla birlikte, darbeler devrim değildir. Türk edebiyatı dediğiniz şey çok daha geniş bir evrendir, pasta gibi bölemezsiniz. Belki cumhuriyet için düşünülebilir bu metafor. Görselliğin olanakları fotoğraf ve sinemayla anlaşılmıştı. Şimdi de sözle birlikte geçiyor ön plana. Diyebilirim ki görsellik, sözü yazıya bırakmamaya çalışıyor. Şiirde bu bazen salt görsellik halini bile alabiliyor. Yine de görselin mutlak bir zaferinden söz edemeyiz. Ve şiir işitsel boyuttan da, yazı boyutundan da, kolay vazgeçemez. Söz uçar yazı kalır denmişse de, söz yazıya da, görsele de içkin. Derece farkıyla. Filmleri yapıldı diye Tolkien'den vazgeçecek değiliz. Ama söz konusu olan kitlesel alımlama ise, Borges haklı tabii, en azından şimdilik, herhalde uzunca bir süre. Kuralcı bakış hem dili hem de edebiyatı ve diğer sanat dallarını terk etmeye başlayalı çok oldu, en az yüz yıl. Ancak, kuralcılığın değilse de kural dediğimiz şeyin rolü, bazen negatifinden olmak üzere, kolay kolay sona ermez. Kuralsızlığın kural halini aldığı bir nokta var. Freud yapıtın kendisinden çok yazarına ya da yaratıcısına odaklanmakla eleştirilir. Bu eleştiride haklılık payı var elbette, özellikle de yapıt odaklı düşüncenin çoktan öne geçmiş olduğu günümüzde. Ama böyledir diye Sanat ve Sanatçılar Üzerine adlı kitaptan vazgeçecek değiliz, sanatçının ya da yazarın kendisi de alımlamayı her zaman etkileyecek. Freud'a gelince, sanat dahil, dünyayı bilme çabamızdaki birkaç düşünsel devrimden biridir nihayet onun yapıtı. Ben öyle görmem, görenler düşünsün! Şaka bir yana, rahatlatacak cevaplar barındırmak, olsa olsa sabun köpüğü, yani popüler sanatın özelliği olabilir. Orada da kurcalayan, rahat kaçıran bir şey varsa, odur zaten sanat, o kadardır. Kalıcı sanatı düşündüğümüzde ise bizi rahatlatacak bir cevap sunmak ne sanatçının işidir ne de sanatın. Belki kavrayış yolunda bir adım attırabilirler bize, cevaplarıyla değilse de, sorularıyla. Bu sözünüzü tecahülü arifane olarak kabul ediyorum. Tartışma uzun, tartışmanın her iki tarafında da aydınlatıcı ve karartıcı argümanlara rastlanıyor. Teknik olarak, 'modern'in köşeli ve bütünsel halinden çıkınca bir sonraki döneme girmiş sayılabiliyorsunuz. Öte yandan Postmodern kavramını tanımlayanların dedikleri arasında pekala moderni de tanımlayabilecek noktalar bulunabiliyor. İnsanlık yok olmadıkça elbette, böyle bir ihtimal her zaman var. Nefes alamıyoruz'un hem mecaz hem de gerçek olduğu duygusunun egemenliğinde."} {"url": "https://gazetesanat.com/neda-ismail-atarin-yeni-sergisi-paranin-arka-yuzu-be-contemporaryde", "text": "Çalışmalarında günümüz tüketim ve endüstri toplumunun getirdiği problemleri ve insani duygular üzerinde yarattığı tahribatı ele alan Neda İsmail Atar'ın yeni sergisi Paranın Arka Yüzü 12 Mayıs 2022'de BE Contemporary'de açılıyor. Sergi 5 Temmuz 2022'e kadar devam edecek. Neda İsmail Atar çalışmalarını farklı zamanlarda belirlediği konular üzerinden seri üretimlerle gerçekleştirmektedir. Bu serilerde farklı malzeme ve teknik çözümlemeler göze çarpsa da odak noktası tüketim ve endüstri toplumudur. Sanatçının üzerinde çalıştığı konular arasında; patolojik mülkiyet arzusu, tüketim nesnelerinin fetişleşmesi ve teknolojinin kırılgan kusursuzluk vaadi, sanat eserlerinin kültürel değerden menkul kıymete dönüşümü, günümüzün teknik gelişmişliğinin heykel sanatına yansımaları ve bireyin nesneler karşısındaki sürekli tüketim açmazı yer almaktadır. Neda İsmail Atar Paranın Arka Yüzü adlı yeni serisinde, kağıt banknotların arka yüzünü derin bir söylemi ifade etmek için yeniden yorumlamaktadır. Sıradan banknotların arka yüzündeki tasarım amaçlı kullanılan bir ülkeye özgü önemli kişiler, mimari yapılar veya farklı semboller gibi görsel unsurlar ve ilişkin oldukları algı ve propaganda, sanatçı tarafından kasıtlı olarak felce uğratılmıştır. Hiçbir ülkeye ait bu banknotlarda, para ve rekabet dünyasının doğrudan veya dolaylı yollarla neden olduğu manzaralar yansıtılmıştır. Yüzyıllardır tutarlı bir şekilde varlığını sürdürmüş bu araç, insanın doğasında tahribatlara yol açmış, onu bencilleştirerek şefkat duygusunu yitirmesine sebep olmuştur. Paranın Arka Yüzü adlı seri, insanlığın kendini kaybetmiş bir şekilde her gün daha fazlasına sahip olmak için çabaladığı günümüzde, paranın arka yüzüne bilinenin aksine sahneler yansıtarak, insan yaşamının her açıdan para odaklı biçimlenişini eleştirmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/nemfden-koza", "text": "KOZA'dan çıkan Nemf albümü daha önceki çalışmasında olduğu gibi yine OnAir Sahne etiketiyle yayımlandı. Albüm synth pop, alternative, indie, techno türlerinden renkler taşıyor. İlk EP'si 1997 ile başlayan müzik yolculuğunda orijinal tarzıyla farklı bir kitleyi yakalayan Nemf, yeni albümü Kozada daha etkin ve etkileyici bir sunum gerçekleştirmiş. 7 şarkıdan oluşan albüm Türkçe ağırlıklı olsa da albümde Feeling Electric Trees isimli bir İngilizce şarkı ve Spit it Again isimli bir de enstrümantal kayıt bulunuyor. Nemf, şarkılarında yaşadığı hikayelerden esinlenen müzisyenlerden değil; o daha çok hislerini müziğe çevirmeye çalışıyor. Bunu zamanla daha da iyi yapacağına olan inancı onun hiç durmayan üretkenliğinin ve hep daha iyiyi isteyen sanatçı duruşunun bir karşılığı. Yetenekli müzisyen, şarkılarının vokalini ev ortamında ve kendi imkanları dahilinde kaydediyor, kendisi mix yapıyor ve son haline getirmeye çalışıyor. Aldığı müzik eğitimindeki bilgi ve deneyimini hayal ettiği müziği ile birleştirmeyi başaran bir müzisyen Nemf. NEMF'in Koza albümünü dijital platformlardan ve OnAir Sahne YouTube kanalımızdan takip edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/nemrut-dagi-kommagene-zirve-gizemi", "text": "Dönemin Kral'ı Antiochos, kendi soyunun hem Yunan hem de Perslere dayandığına inanarak heykeller, teraslar ve anıt mezarı olan tarihi ve ölümsüz bir alan oluşturmaya karar verir. Yaklaşık 250 yıl yaşamış bir medeniyet olan Kommagene Krallığı, Dicle ve Fırat nehirleri arasında yer alıyordu. Her iki medeniyeti selamlar şekilde hem de güneşin doğuşu ve batışına hakim olduğunu belirtmek için yaptırdığı anıt mezar günümüzde tam bir gövde gösterisi sayılabilir. Öyle ki, su kaynaklarının yürüyerek en az 4 saat uzaklıkta olduğu, yakınlarında ekili arazi ve yiyecek alanı bulunmayan, ulaşımın bu kadar güç bir yerde tonlarca ağırlıkta ki taşlar köleler aracılığıyla zorlukla yerleştirilebilmiştir. Güneşin doğuşu ve batışına hakim olduğunu belirterek kralın güç gösterisi yaptığı Nemrut Dağı Kommagene Zirvesi, Batı yönü ile Yunan kültürünü selamlarken, Doğu yönü ile Pers medeniyetini selamlar niteliktedir. Kommagene Zirvesi farklı kültürlerin ve dinlerin bir sentezi gibidir. Pers ve Zerdüşti figürlerin yanı sıra Yunan tanrılarıyla karışmıştır. Şüphesiz, Nemrut Dağı'nı bu kadar vazgeçilmez kılan, eski çağlarda hükümdarlık yapmış olan Kommagene Kralının tüm kültürleri birleştirmek, atalarına minnettarlığını göstermek amacıyla dönemin en görkemli kalıntılarını günümüze taşımış olmasıdır. Ayrıca yüksekliği 10 metreyi bulan heybetli heykellerin yükseldiği dağda dünyanın en muhteşem gün doğumu ve gün batımını seyredebilmekte, alanın vazgeçilmezleri arasındadır. Bence içlerinde en ilginç ve günümüze mesaj taşır nitelikte olanları; gökyüzü hakimiyetini temsilen koruyucu Kartal Heykeli ve yeryüzü hakimiyetini temsilen koruyucu Aslan Heykelidir. Eski Çağ insanlarının, heykellerin huzurunda ateş yakıp ziyafetler hazırlayarak onları mutlu etmeye çalıştığı rivayet edilir. Alanın koruyuculuğunu üstlenmiş hissi veren bu heykel ve antik kalıntılar 1881 yılına kadar keşfedildi. Kazılar sırasında bulunan Grekçe kitabe kalıntıların kim ve neleri tasvir ettiğinin bilgisini günümüz insanı ile paylaşmaktadır. Kommagene Zirvesinde var olan tümülüs, 50 metre yüksekliğinde ve 150 metre çapında olduğu söylensede henüz bulunmuş değil. Araştırmacılar günümüz teknolojisine rağmen, Kralın mezarına zarar vermekten korktuğu için mezarın keşfine, ara verilmiştir. Yazıyı sonlandırmadan önce ülkemizde var olan birçok tarihi alanda rastladığımız yeraltı tünellerinin, Kommagene Krallık Zirvesinde de var olduğu bilgisini paylaşmak istiyorum. Arkeologların bir zamanlar Komagene halkının dağın içinde yaşamış olduğunu rivayet ettiği bölgenin yeraltı tünellerinin en büyük gizemlerinden bir diğeri ise sonunun nereye vardığının henüz keşfedilememiş olmasıdır. Bilinen yeraltı tünellerinin yanı sıra daha keşfedilmemiş yüzlerce tünelden ayrıca bahsedilmektedir. Kayıtlara göre yüzlerce define avcısının, tehlikeli ve sonunun nereye kadar uzandığı belli olmayan yeraltı tünellerinde, hayatını kaybettiği belirtilmektedir. Haftanın sanat özdeyişi ile yazıma şimdilik ara veriyorum. Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle, hoşçakalınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/neo-naturalness-serisinden-ikinci-hikaye-riverside-yayimda", "text": "Ali Başarır'ın Neo Klasik isminden yola çıkarak tamamen modern klasik bir müzik teması ile doğa seslerinin bir araya getirdiği ve ses frekansını da 432 hertz olarak çalıştığı projesi Neo Naturalnessin ikinci eseri Riverside, On Air Music Co. markası ile yayımlandı. Projenin bestecisi ve yorumcusu Ali Başarır, serinin ikinci eseri Riversideın hikayesini şu şekilde anlatıyor: Nehir suyunun akışı, hayatın içindeki geçen zamanı anımsatıyor, nehir kıyısından baktığımda yaşanan ve yaşanacak olan her an ve hayaller o suyun akışında gözlerimin önünden geçiyor. Nehir kıyısı bir dinlenme noktası ve geçmişi değerlendirip, anda kalıp zamanı yavaşlatarak geleceğe kararlı bir adım atmak için ideal bir durak. Riverside'ı bestelerken hayal ettiğim, yaşanan ve yaşanılacak olan hayat ritimlerini içinde barındıran ve zaman zaman da yavaşlayan ama dramdan uzak bir ruh haline dönüşen canlı bir organizma gibi olmasıdır. Üç şarkıdan oluşan projenin ilk çalışması Eventide, Ocak 2023'te -yılın ilk çalışmalarından biri olarak- yine On Air Music Co. tarafından yayımlanmıştı."} {"url": "https://gazetesanat.com/neo-naturalness-serisinden-ilk-hikaye-eventide-yayimda", "text": "Ali Başarır, 3 şarkıdan oluşacak projesi Neo Naturalnessin ilk eseri Eventideı On Air Music Co. markası ile yayımladı. Kimi söylentilere göre kalbin doğal atış frekansının 432 hertz olduğunu hatta daha radikal görüşlere göre bu frekansın bizi huzura ulaştırarak ve çakralarımızı açtığını belirten müzisyen, 432 hertz'in kesinlikle daha huzur verici, daha kapsayıcı olduğunu söylüyor. Bazı kişilerin sadece 432 hertz'lik sinyaller dinleyerek meditasyon yapması gerçeğinde bunun bilimsel olarak net bir ispatı olmasa da frekans ve enerji konularının içinde olan kişilerce kabul gören bir tez olduğunun da altını çizen Başarır, Ben de bu tez üzerinden ilerlemek istedim. Bu proje de amacım müziğimi dinleyen herkesin biraz da olsa huzur bulmasıdır. diyor. Üç parçadan oluşacak projenin ilki Eventide, müzisyenin bir akşam üstü doğaya bakan verandada, sallanan sandalyesinde oturduğunu imgelemesiyle içinde oluşan o düşüncenin notalarını yazdığı bir eser. Ali Başarır Eventide için, İçinde biraz yorulmuşluğu, öte yandan ise anın getirdiği o huzuru barındırıyor yorumunda bulunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/nermin-yokus-ipekcilerden-gokceadada-resim-sergisi", "text": "Nermin Yokuş İpekçiler'in Büyülü Gökçeada Manzaraları Sergisi! Figüratif çalışmalarıyla tanınan ressam Nermin Yokuş İpekçiler, son dönemde ürettiği eserleri 15 30 Ağustos 2023 tarihleri arasında Gökçeada'da sanatseverlerle buluşturuyor. Sanatçı, 'Kırık Hatıralar' isimli kişisel resim sergisi ile, geçmiş ve şimdi arasında bir buluşma mekanı oluşturarak, anımsayabildikleri ve hayal edebildikleri aracılığı ile adanın rumlarca terk edilmiş ve tarihi dokunun yoğun hissedildiği Dereköy'de kendi hikayesine bir yolculuk ve bellek yoklaması yapıyor. Hafızanın, anımsama ve unutma diyalektiğine açık, devamlı gelişim halinde olan bir keşif alanı ve saf bir karşılaşma deneyimi olarak ele alındığı sergi Gökçeada/Dereköy Çamaşırhane Yolu üzerinde 30 Ağustos 2023 tarihine kadar görülebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/neslihan-demircioglu-nuhhun-manyetik-tufan-isimli-sergisi-ile-guga-contemporaryde", "text": "Neslihan Demircioğlu'nun NUHHUN Manyetik Tufan isimli ikinci kişisel sergisi, Balaban Sanat Galerisi'nin yeni mekanı Guga Contemporary'de açılıyor. 12 Mayıs 31 Mayıs 2022 tarihleri arasında gerçekleşecek olan sergide, Demircioğlu'nun hiç görülmemiş seramik ve metal heykelleri tekrardan bizlerle buluşuyor. Kethüda Hamamındaki, Gökler ve Kökler, illüzyondan hakikate isimli ilk kişisel sergisinin ardından sanatçı bu sefer de Nuh tufanına odaklanıyor. Elmadan tohuma, çekirdekten yumurtaya, yerden göğe dayanıyor Neslihan Demircioğlu'nun ikinci kişisel sergisi. Biraz mitolojik, biraz fantastik, biraz galaktik, her zaman spiritüel çizgisinden şaşmıyor heykelleri. Sonsuz fikirler dünyasında, yine, sonu sonsuza bağlayan bir sergi karşımıza çıkıyor. Neslihan Demircioğlu'nun NUHHUN Manyetik Tufan adlı sergisi 12.05.2022 31.05.2022 tarihleri arasında Guga Contemporary'de görülebilir. 1972 İstanbul doğumlu Neslihan Demircioğlu, Yıldız Teknik Üniversitesi mimarlık bölümü mezunu. İstanbul, Bodrum, Ankara, İzmir olmak üzere çeşitli şehirlerde, bir çok fuar ve karma sergiye katıldı. 2021 yılında Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi'nin Gelecek Zaman adlı 13. Teras sergisinde yer aldı ve Gökler ve Kökler İlüzyondan Hakikate isimli ilk kişisel sergisini gerçekleştirdi. 2021'den beri Balaban Sanat Galerisi tarafından temsil edilmekte ve üretimlerine İstanbul'da kendi atölyesinde devam etmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/neslihan-demircioglunun-gokler-ve-kokler-illuzyondan-hakikate-sergisi-tarihi-husrev-kethuda-hamaminda", "text": "Neslihan Demircioğlu'nun Gökler ve Kökler İllüzyondan Hakikate isimli ilk kişisel sergisi, Tarihi Hüsrev Kethüda Hamam'ında izleyiciyle buluşuyor. 18 Kasım 5 Aralık 2021 tarihleri arasında gerçekleşecek olan sergide, Demircioğlu'nun son üç yıl içerisinde ürettiği seramik ve metal heykellerine sanatçının düz yazıları ve şiirleri de eşlik ediyor. Kullandığı farklı malzemelerle, bilinmeyeni bulmaya doğru yolculuğa çıkan sanatçı, farklı boyutların bilgilerini, frekanslarını ve masallarını heykelleri aracılığıyla ortaya çıkarmaya çalışıyor. Organik, yumuşak ve uçuşan formlarıyla beden bulan varlıklar, izleyicinin yer ile gök, gelecek ile geçmiş, zaman ile zamansızlık, illüzyon ve hakikat arasında kaybolmasını ve varoluş nedenini irdelemesini hedefliyor. Demircioğlu, insanın ve insanlığın kendini bulma yolculuğunu, heykellerinde renk ve form olarak yansıtmanın yanı sıra, dünya ötesi boyut bilgileri, mitoloji ve kadim öğretiler de üretiminin temel kaynakları arasında yer alıyor. Kethüda Hamamı'nın taş duvarları ve kubbeleri arasında kaybolan işleriyle sanatçı, mekanın heykellerle rezonans içinde titreşmesine imkan sağlıyor. Neslihan Demircioğlu'nun 60'a yakın heykeli ile birlikte, Gökler ve Kökler İllüzyondan Hakikate adlı sergisi 18.11.2021 05.12.2021 tarihleri arasında Tarihi Hüsrev Kethüda Hamamında görülebilir. 1972 İstanbul doğumlu Neslihan Demircioğlu, Yıldız Teknik Üniversitesi mimarlık bölümü mezunudur ve aktif olarak Mimarlık yapmaktadır. İstanbul, Bodrum, Ankara, İzmir olmak üzere çeşitli şehirlerde, bir çok fuar ve karma sergiye katıldı. Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi'nin Gelecek Zaman adlı 13. Teras sergisinde eseriyle yer aldı. Sanatçı, Balaban Sanat Galerisi tarafından temsil edilmekte ve üretimlerini İstanbul'daki atölyesinde sürdürmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/nevin-aladagin-izler-adli-video-yerlestirmesi-yeniden-arterde", "text": "Nevin Aladağ'ın, Arter Koleksiyonu'nda yer alan ve ülkemizde ilk kez 2020 yılında Arter'de sergilenen İzler adlı üç kanallı video yerleştirmesi, küresel salgın nedeniyle uğradığı kesintinin ardından 25 Mart'ta yeniden izleyiciyle buluşuyor. Sanatçının çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Stuttgart'ın ses ve imgeye dayalı bir portresini çizen video yerleştirmesi, kenti performansın hem sahnesi olarak kullanıyor hem de öznesi olarak harekete geçiriyor. Kentsel ve doğal unsurların, müzik enstrümanlarının icracılarına dönüştüğü İzler 25 Temmuz 2021 tarihine kadar Arter'de görülebilecek. Nevin Aladağ'ın İzler başlıklı üç kanallı video yerleştirmesi, sanatçının çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Stuttgart kentinin ses ve imgeye dayalı bir portresini çiziyor. Yürüyüş yolu, üzüm bağı, ağaç, yağmur, sokak lambası ve çocuk parkı gibi kentsel ve doğal unsurlar, Aladağ'ın aynı şehirde edindiği akordeon, bendir, mızıka, flüt ve keman gibi müzik enstrümanlarının icracılarına dönüşüyor. Kimi zaman oyundan veya sahneleme biçimlerinden ilham alan sanatçı, yapıtlarında müziğe ve müzik enstrümanlarına sıkça yer verir. Aladağ'ın, müziği doğrudan içeren yapıtlarının yanı sıra pek çok yapıtı da ses, performans ve dans öğeleriyle diyalog halindedir. Sanatçı İzler başlıklı bu yapıtta kenti, performansın hem sahnesi olarak kullanıyor hem de öznesi olarak harekete geçiriyor. Ortaya çıkan görsel ve sessel kompozisyon, sanatçının kent mobilyalarıyla etkileşime soktuğu veya manzaranın içine bıraktığı enstrümanların potansiyellerini araştırıyor ve yeniden yorumluyor. Daha önce 2017'de 57. Venedik Bienali'nde de gösterilen İzler, Türkiye'de ilk kez 2020 yılının Mart ayında Arter'de sergilenmeye başlanmış, ancak Covid-19 nedeniyle Arter'in kapalı olduğu döneme denk gelen sergi çok kısa bir süre izlenebilmişti. Arter'de daha önce Starter (2010), Görünmezlik Taktikleri (2011), Kelimeler Pek Gereksiz (2019-2020) başlıklı grup sergilerinde işleri yer alan Aladağ'ın Sahne başlıklı kişisel sergisi ise 2012 yılında yine Arter'de gerçekleşmişti. 1972 yılında Van'da doğan Nevin Aladağ, yaşamını ve çalışmalarını Berlin'de sürdürüyor. Münih Güzel Sanatlar Akademisi'nde heykel eğitimi alan sanatçının, SFMOMA, Hayward Gallery, Museum Mönchehaus, Kestner Gesellschaft, Albertinum, Staatliche Kunstsammlungen Dresden, Lentos Kunstmuseum Linz, Arter ve Tanas'ın da aralarında bulunduğu uluslararası kurumlarda kişisel sergileri gerçekleşti. Aladağ'ın yapıtları, And Berlin Will Always Need You, Martin-Gropius-Bau ; Big Orchestra, Schirn Kunsthalle Frankfurt; Water Lines, the High Line ; Worlds Otherwise Hidden, Kemper Museum of Contemporary Art, Open Spaces 2018, documenta 14, 57. Venedik Bienali, 11. Sharjah Bienali, 11. İstanbul Bienali, 8. Taipei Bienali ve 14. Uluslararası Carrara Heykel Bienali gibi grup sergilerinde yer aldı. 1 Mart 2021 tarihli genelgeyle duyurulan kontrollü normalleşme süreci kuralları çerçevesinde, yeni bir bilgilendirmeye kadar Pazar günleri kapalı olan Arter, Salı-Cumartesi günleri arasında 11:00 17:00 saatlerinde gerekli sağlık tedbirleriyle ziyarete açık oluyor. Aynı anda 400 kişinin kabul edilebildiği ve galerilerinde sosyal mesafe kurallarının uygulandığı Arter binasının yanı sıra ücretsiz ulaşım imkanı sunan Arter servisleri de düzenli olarak dezenfekte ediliyor. Kurumsal Sponsor Tüpraş'ın desteğiyle Arter sergilerine giriş Perşembe günleri her yaştan izleyici için ücretsiz olurken, 24 yaş ve altındaki gençler ile Arter Beraber üyeleri ise Arter'i her gün ücretsiz ziyaret edebiliyor. Arter binasının Kütüphane, Kitabevi, Bistro by Divan, arka bahçe alanlarına ve Galeri 0'da yer alan sergisine giriş için bilet gerekmiyor. Ulaşım Sponsorları Ford Otosan ve Otokar'ın desteği sayesinde Taksim'den ve Tepebaşı'ndan ücretsiz servis araçlarıyla Arter'e ulaşılabiliyor. Güvenli bir ziyaret için Arter'de alınan tüm sağlık tedbirlerine, ziyaret ve ulaşımla ilgili güncel bilgilere arter. org. tr/ziyaret adresinden erişilebiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/nevin-aladagin-video-yerlestirmesi-izler-turkiyede-ilk-kez-arterde-sergileniyor", "text": "Nevin Aladağ'ın, Arter Koleksiyonu'nda yer alan İzler adlı üç kanallı video yerleştirmesi 23 Ağustos 2020 tarihine kadar Arter'de görülebilecek. Aladağ'ın çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Stuttgart'ın ses ve imgeye dayalı bir portresini çizen İzler kenti performansın hem sahnesi olarak kullanıyor hem de öznesi olarak harekete geçiriyor. Yürüyüş yolu, sokak lambası, yağmur, ağaç, üzüm bağı ve çocuk parkı gibi kentsel ve doğal unsurlar, sanatçının aynı şehirde edindiği akordeon, mızıka, bendir, flüt ve keman gibi müzik enstrümanlarının icracılarına dönüşüyor. Kimi zaman oyundan veya sahneleme biçimlerinden ilham alan sanatçı, yapıtlarında müziğe ve müzik enstrümanlarına sıkça yer verir. Sanatçının, müziği doğrudan içeren yapıtlarının yanı sıra pek çok yapıtı da ses, performans ve dans öğeleriyle diyalog halindedir. Sanatçı, İzler başlıklı bu yapıtta kenti, performansın hem sahnesi olarak kullanıyor hem de öznesi olarak harekete geçiriyor. Ortaya çıkan sessel ve görsel kompozisyon, Aladağ'ın kent mobilyalarıyla etkileşime soktuğu veya manzaranın içine bıraktığı enstrümanların potansiyellerini araştırıyor ve yeniden yorumluyor. Daha önce 2017'de 57. Venedik Bienali'nde yer alan ve Nevin Aladağ'ın Londra'daki Hayward Gallery'de devam eden kişisel sergisi kapsamında da görülebilen İzler, ülkemizde ilk kez sergileniyor. Arter'de daha önce Starter (2010), Görünmezlik Taktikleri (2011), Kelimeler Pek Gereksiz (2019-2020) başlıklı grup sergilerinde işleri yer alan Nevin Aladağ'ın Sahne başlıklı kişisel sergisi ise 2012 yılında yine Arter'de gerçekleşmişti. 1972 Van doğumlu olan Nevin Aladağ, yaşamını ve çalışmalarını Almanya'nın Berlin şehrinde sürdürüyor. Münih Güzel Sanatlar Akademisi'nde heykel eğitimi alan sanatçının, SFMOMA, Hayward Gallery, Museum Mönchehaus, Kestner Gesellschaft, Albertinum, Staatliche Kunstsammlungen Dresden, Lentos Kunstmuseum Linz, Arter ve Tanas'ın da aralarında bulunduğu uluslararası kurumlarda kişisel sergileri gerçekleşti. Sanatçının yapıtları, And Berlin Will Always Need You, Martin-Gropius-Bau ; Big Orchestra, Schirn Kunsthalle Frankfurt; Water Lines, the High Line ; Worlds Otherwise Hidden, Kemper Museum of Contemporary Art, Open Spaces 2018, documenta 14, 57. Venedik Bienali, 11. Sharjah Bienali, 11. İstanbul Bienali, 8. Taipei Bienali ve 14. Uluslararası Carrara Heykel Bienali gibi grup sergilerinde yer aldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/new-york-belediye-baskani-31-mayisi-ellsworth-kelly-gunu-ilan-etti", "text": "New York Belediye Başkanı Eric Adams, 31 Mayıs'ı Ellsworth Kelly Günü olarak resmen ilan etti. New York Belediye Başkanı Eric Adams, ressam Ellsworth Kelly'yi onurlandırmak için Ellsworth Kelly Gününü halka duyurdu. 1 Haziran tarihinde gerçekleştirilecek etkinliklerle, Kelly'nin sanatsal mirası ve katkıları kutlanacak. Kelly, soyut dışavurumculuk akımının önemli isimlerinden biriydi ve renkli, geometrik formlarıyla tanınıyor. Adams, Kelly'nin New York'un kültürel ve sanatsal dokusuna olan katkılarını vurgulayarak, onun eserlerinin ve ilham verici sanatının şehirde kalıcı bir miras bıraktığını ifade etti. Ellsworth Kelly, 20. yüzyılın önde gelen Amerikalı sanatçılardan biridir. Eserleri, minimalizm, renk alanı ve soyut dışavurumculuk gibi akımlardan etkilenmiştir. Kelly, genellikle basit geometrik formlar, keskin hatlar ve canlı renkler kullanarak çalışmalarını oluşturmuştur. Sanatçının eserleri, doğanın, şekillerin ve renklerin saf ve zarif bir ifadesini ortaya koymaktadır. Eric Adams, Kelly'nin sanatsal mirasının New York şehri için önemli olduğunu belirtti. Kelly'nin 1950'lerden itibaren New York'ta çalışmalar yapmaya başladığını ve şehre önemli bir katkı sağladığını vurguladı. Bu nedenle, New York Belediye Başkanı olarak, Kelly'nin anısını ve sanatsal etkisini kutlamak için Ellsworth Kelly Gününü ilan etti. Ellsworth Kelly Günü etkinlikleri arasında, Kelly'nin eserlerinin sergilendiği özel sergiler, atölye çalışmaları ve sanat etkinlikleri yer alacak. Ayrıca, sanatseverlerin ve ziyaretçilerin Kelly'nin eserlerini keşfetmeleri ve onun sanatsal vizyonunu deneyimlemeleri için fırsatlar sunulacak. Ellsworth Kelly Günü, New York'taki sanatseverler ve sanat topluluğu için önemli bir etkinlik olacak. Bu etkinlik, Kelly'nin sanatının ve mirasının gelecek nesillere aktarılmasına katkıda bulunacak ve New York'un sanatsal zenginliğini kutlamayı amaçlayacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/new-yorkta-yasayan-nilufer-yildirim-morfeusun-kollarinda-sergisi-ile-yeniden-istanbulda", "text": "Kendine özgü stili ve eserleri ile sanatseverlerin yanında koleksiyonerlerin de son yıllarda özellikle yakından takip ettiği, Newyork' da yaşayan ve üreten, çağdaş sanatın yeni kuşak temsilcilerinden Nilüfer Yıldırım'ın 'MORFEUS'UN KOLLARINDA' adlı kişisel sergisi 11-28 Nisan 2020 tarihleri arası Galeri Diani'de sergilenecek. Sanatçı, 2020 Art Scope New York'a katıldıktan 1 ay sonra, eserlerini İstanbul izleyicisi ile paylaşacak. İstanbul Galeri Diani'de sergilenecek olan koleksiyon sanatçının en yeni eserlerinden oluşuyor. Yıldırım, hem figür hem de soyutlama unsurları arasında geçiş yaparken rüyalar tanrısı Morfeus'a gönderme yapıyor ve bilinçdışı içgüdülerimizin rüyalar yoluyla bizlere gözükmesi ve bu anlamda rüyaların kendimizi keşfetme yolu olarak kullanılma olasılığı hakkında düşünmemizi istiyor. 20'li yaşlarının sonlarında kendisine özgü ilk eserlerini vermeye başlayan Nilüfer Yıldırım; en başından itibaren, akrilik, yağlı boya, pastel, kuru pastel, mürekkep kimi zaman kolaj gibi çok çeşitli resim malzemelerini ve tekniklerini eserlerinin yapım aşamasında hep birlikte kullanıyor. Tekniğini asla sınırlandırmayan sanatçı, yaratıcı hayal dünyasından esinlenen resimlerini, karışık teknik ile doku, renk ve üç boyutlu formlarla, neredeyse el boyalı rüya fotoğrafları biçiminde izleyenlere özgürce sergiliyor. Sanatçı, Türkiye ve A. B. D.'de katıdığı ve açtığı sergileri hem konsept hem de teknik olarak birbirini tamamlayarak geliştirerek aralarında bağlamlar oluşturarak sürekliliğini devam ettiriyor. Nilüfer Yıldırım, kendini özgürce ifade eden, global sanat dünyasının içinde yer edinmiş genç sanatçılardan biri olduğunu her adımında gösterirken son dönem eserlerini 11-28 Nisan 2020 tarihleri arasında Galeri Diani'de sanatseverlerle paylaşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/nida-acunun-konsept-sergisi-o-bir-pinko-turkiyede", "text": "Galeri Kambur; sizi yeni, özgün, pırıltılı, fantastik bir sanatçının eserleriyle buluşturuyor. Yurt dışındaki galerilerin online portföyünde resimlerine raslayabileceğiniz Nida Acun'un konsept sergisi 'O bir Pinko' Türkiye'de ilk kez 22 Kasım 06 Aralık 2021 tarihleri arasında Galeri Kambur Arnavutköy'de sanatseverlerle buluşuyor. Sanatçının sergide yer alan çalışmaları, alışmışın dışına çıkıp sadece adlarıyla değil hikayeleriyle de birlikte sunuluyor. Renklerin ve hikayelerin iyileştirici gücüne inanan Nida Acun, İstanbul'da yaşıyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi hocası Erdal Kara'yla karışık teknikler çalışan sanatçı, Taksim Sanat, Alan Mahmuzlu atölyesinden de mezun. Ayrıca Mühendislik, İşletme, Reklamcılık eğitimleri aldı. Sanatta özgün bir tarz, sanatçıyı her zaman özel bir yere taşır. Nida Acun, fantastik edebiyatta Tolkien'in yaptığını, resimde farklı bir alana taşıyor. Bizlere hem yeni bir gezegenin doğasını ve sanal varlıkların, animatik bir yaşamın tasarımını iletiyor hem de doğanın özlenen renkleriyle içimizi ısıtıyor. Şimdi hazırsanız, O bir Pinko sergisinde, Pinka gezegeninde yaşayan Pinko'larla tanışın."} {"url": "https://gazetesanat.com/nihan-kaya", "text": "Zengin bir akademik kariyere sahip olan Nihan Kaya, yakın zamanda en çok İyi Aile Yoktur, İyi Toplum Yoktur, Bütün Çocuklar İyidir gibi kitaplarıyla adından söz ettirmişti. Boğaziçi Üniversitesi'nden İngiliz Edebiyatı'nı bitirerek mezun olan Kaya, ardından İngiltere'de, University of Essex, Centre for Psychoanalytic Studies'te Psikanaliz üzerine yüksek lisans yaptı. Londra Üniversitesi'ni oluşturan ilk kolejlerden King's College London'da da Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde doktorasını yapan yazar, edebiyat ve psikoloji sahalarında dünden bugüne verdiği konferans tebliğleri, yazdığı romanlar, yayımladığı araştırma & inceleme yazılarıyla faaliyetlerini sürdürüyor. Kısa sürede kendisini yakından takip eden, meraklı bir okur kitlesini kazanmış olan Nihan Kaya Gizli Özne (2003), Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü'ne layık görülen Çatı Katı (2004), Buğu (2006) gibi kurmaca eserlerinin yanı sıra yukarıda saydığımız kurmaca dışı, psikoloji ağırlıklı inceleme & araştırma kitaplarıyla da büyük merak uyandırmayı sürdürüyor. Nihan Hanım ile çokça rağbet gören İyi Aile Yoktur kitabı ekseninde yaptığımız röportajı aşağıda okuyabilirsiniz. Tam da söylediğiniz nedenle. Çocukluğun kayıp cennet ve hayatımızın en mutlu zamanları olduğuna dair o romantik algının bu kadar yerleşik olması nedeniyle. Bir çocuğun ne derdi olabilir ki? Ekmek elden su gölden diye düşündüğümüz için. Çocukluk bir cennet derseniz kimse incinmez, ancak çocukluğun bir cehennem olduğunu söylemeniz öfke uyandıracaktır. Halbuki tersine çevrilemeyen bir cümlenin kendisi de sorgulanmalı. Çocukluğun cennet olduğu söylemine böyle sorgusuz sualsiz inanmasak çocukluk zaten cehennem olmayacak. Yaşımız ne kadar küçükse hem iyiyi hem kötüyü o kadar yoğun duyar, yaşımız ne kadar küçükse o kadar derinden yaralanırız. Mesele özetle şu: Çocuk hakları hakkında konuşamıyoruz. Gerçekten konuşamıyoruz. Çıkın ve çocuk haklarını içtenlikle savunan bir cümle sarf edin, ne çok tepki alacağınızı bizzat tecrübe edebilirsiniz. Söylediğiniz şey çarpıtılacak ve aklınıza hayalinize gelmeyen suçlamalara maruz kalacaksınız birbiri ardına. Çünkü çocuk haklarını savunan herhangi bir cümle, anne-babaya eleştiri gibi algılanıyor ve anne-baba dünyadaki en büyük tabu. Anne-baba adına savunmaya geçmeye dair bu ihtiyaçtan dolayı çocuğun acısını konuşamıyoruz hiçbir zaman. Düşünerek değil de refleksle veriliyor tepkiler. Çocuk bedenine dokunma! diye pankartlar açmak çocuk haklarını savunmak değil. Çocuk tecavüzcüleri de biliyor yaptıklarının yanlış olduğunu, herkes günde 10 kez bu sloganları tekrarlasa ne işe yarayacak? Bugün çocuk haklarını savunur görünen kimseler de muzdaripler aynı anne-baba tabusundan, çocuk haklarını savunur görünürken aslında o hakları bizzat ihlal eden içerik paylaştıklarını ne kendilerinin ne başkalarının fark edebilmesi de bu nedenle. Çocuk haklarını gerçekten önemsiyorsanız, linç edilmeyi göze almadan tek cümle edemezsiniz. Hala en büyük yasak, çocuk hakları hakkında konuşabilmek. Kar ve İnci romanımın epigrafıydı Hallac-ı Mansur'un cümlesi. Uğradığımız haksızlıklara tanık ihtiyacımız bakıma muhtaç olduğumuz dönemde acılarımızın görülüp görülememesine bağlı. Çocuğun okul başarısına önem vermek çocuğa değer vermek demek değil. Yeni nesillerde daha çok gördüğümüz anne-baba modeli, çocuğun eğitimini her şeyin üstünde tutan, o eğitim için fedakarlığa hazır anne-babalar çoğunlukla. El üstünde tutmaktan ne anladığımızı sorgulamamız gerekiyor bu yüzden. Diğer yandan, tarihte ne kadar geriye gidersek çocuğa yaklaşımın o kadar canice olduğunu görüyoruz. Şu an çocuğa bakış 30 sene öncesine göre daha iyi. 30 sene sonra da çocuğa bugünkü bakış Ne kadar acımasızmışız meğer çocuklara! denilerek anılacak, psikoloji camiası ve söylemleri de bu yönde değişecek. Çünkü kendi içindeki anne/baba/Başkaları ne der?deki başkaları kendi içindeki çocuğu eziyor, bastırıyor, yetişkinlerimiz duygusal, düşünsel anlamda özerk, otonom olabilmiş değiller, sosyal kaygılarını bu şekilde çocuğa yansıtıyorlar. Hep söylediğim bir şey vardır; bir çocuğu kurtarmaya bir kişi yeter, derim. Çocukluktaki temel sorun, bize yapılan yanlışların yanlış olduğunu bilmememiz. Eğer biri çıksaydı ve Sana yapılan bu şey, yanlış, deseydi çocukluğumuzda bize, hayatlarımız şimdi çok farklı olabilirdi. Bize yapılan yanlışların yanlış olduğunu çok geç anladık, o da ne kadarını anlayabildiysek. Eşim de sokakta kendisi için bu şekilde Bak abi/amca kızıyor, dendiğinde eğilip çocuğun gözlerinin içine bakıyor ve ona Sen haklısın, diyor. Çocuk da anne-baba da şaşırıyor bu duruma, ama belki de çocuğun hayatında bir şeyler bu sayede değişebilecek. Bu bölüm benim için çok önemli, aynı başlıkla bir video da çektik bu nedenle YouTube'da. Herkese ulaşmasını, paylaşılmasını, tartışılmasını çok arzu ettiğim bölümlerden biri bu da. Sistemin dev bir çarkı var ve eğitimin amacı kişinin potansiyellerini kendisi için en iyi şekilde geliştirebilmesi değil, bu çarkın dönmesine katkıda bulunması. Okullar, hiç kimse yazar/sanatçı/düşünür/yaratıcı olsun diye değildir, hatta okullar yaratıcılığı değil desteklemek, köreltmek ve kişinin otoriteye itaatini sağlamak üzere kurulmuştur. Çocuk ve yaratıcılık karşıtı bir dünyada yaşıyoruz. Okullar, zaten güçlü olanın gücünü daha da pekiştirmesi, çocuğun ruhunu öldürmek için iktidar biçimleriyle iş birliği içinde çalışıyor. Kendilerinin suçlu olmadığını fark etmeleri sağlanarak. Suçluluk hissiyle başa çıkabilmenin en kolay yolu suçlamak, en kolay günah keçisi de çocuklar. Çok suçlayan bir kültürümüz var, çünkü anne-babalara karşı çok suçlu hissettirilerek büyütülüyoruz. Her konuda olduğu gibi bunda da çocukluğumuza dönmemiz gerekiyor, Bu çocuğa nasıl davranalım? gibi sorularla metod aramak yerine. Çatışan şeyler değil bunlar. İyi anne-baba olmanın altın kuralı, hata yapmanın kaçınılmaz olduğunu kabul edebilmek. Hata yapmak dünyanın sonu değil, dünyadaki en iyi anne-baba da hata yapar. Ama Yok, hata yapmamalıyım demek, suçluluk duyduğumuz için hatanın inkarına gitmek, Yok, ben ne yaparsam yapayım çocuğumun iyiliğini için yaptım/Çocuğum için iyi olanı çocuğum bilmiyor, ben biliyorum, demek; işte bunlar temel hata. Kişinin kendisini değersiz hissetmesine neden olan da bunlar. Çocuğa karşı hata yaptığımızı ya da yapabileceğimizi ne kadar kabul edebilirsek o kadar az hata yaparız ve o kadar telafi edebiliriz hatayı. Derdim bir zamanlar yaşamış hiçbir süt anneyle ya da bir zamanlar çocuğunu süt anneye vermiş hiçbir aileyle değil. Derdim, süt anne gerçeğinin bize olduğundan çok daha farklı şekillerde, kasıtlı olarak çarpıtılmış biçimde aktarılması. Çocukların ruhu olduğu, acı çektiği bilinmiyordu. Çocuk bitki gibi görülüyordu, fiziksel ve ruhsal acı çekebileceği zannedilmiyordu. Anne-babaların çocuklarına dair sezgileri bastırılıyordu bu yüzden. Aynı sezgilerin bugün de başka alanlarda bastırıldığı gibi. Çocuklara bakmak zor geldiği için onları dünyanın dört yanında süt annelere verdiğimiz gerçeği neden örtbas ediliyor? Bu ve benzeri gerçeklerin örtbas edilmesi, ifadelerinin yasaklanması, çocukları ve çocukluğumuzu anlamamızın önüne geçiyor, anne-baba tabumuzu pekiştiriyor. Anne-babaların her zaman sınırsız şekilde fedakar olduğu doğru değil. Ama sakıncalı olan şey bu gerçek değil; sakıncalı olan, bu yalanı yayabilmek için gerçekleri çarpıtmak. Otoritesiz ve hiyerarşisiz ilişkileri savunuyorum, hayatın her alanında. Sorgulanmayacak hiç kimse yoktur. İzin vermemek gibi bir haddimiz ya da hakkımız olduğuna inanmıyorum. Evet, çocuğa sorgulama hakkını tanımayan çok kişi var; ama tanınsın tanınmasın, bu hak herkesin doğuştan getirdiği hak, başka türlüsü insan olmanın onuruna aykırı olurdu -ve oluyor. Çocuğa nasıl davranılacağı, hiç kimsenin insafına bırakılmamalı. Anne-babası insaflı olanlar şanslı, insafsız olanlar şanssız diye düşündüğümüzde çocuğun bütün haklarını ondan çalıp anne-babaya vermiş oluyoruz. Şanssız çocuklar yoktur, hakları ihlal edilmiş çocuklar vardır. Alice Miller'a olan bağlılığınızın kaynağını merak ediyorum. Eşim dışında bir bağlılık duyduğum hiç kimse yok. Hayranı olduğum onlarca psikolog/psikanalist var; Alice Miller bu isimler arasında da değil. Alice Miller'a saygı duyuyorum, kitabın ithafında da belirttiğim üzere. Çünkü çocuk ve çocukluk konusunu sadece ve sadece çocuğu düşünerek ele alan başka bir isim yok; ve böyle bir dünyada buna cesaret edebilmek hakikaten kolay değil. Joseph Chilton Pearce ve Sihirli Çocuk kitabını da eklemeliyim yalnız; Alice Miller haricinde, sadece ve sadece çocuğun iyiliğini, çocuğun yüksek yararını gözeterek yazabilen tek kişi belki Pearce. Ya anne-babalar incinirse? korkusu yüzünden çocukların haklarını ihlal ettik hep onlara dair konuşurken; anne-babaları incitmemek uğruna çocukları kalıcı şekilde incittiğimizin hala farkında değiliz. Alice Miller, haksız tepkilerle karşılaşacağını biliyordu, yine de söyledi gerçeği. İşte bu, derin bir saygıyı hak ediyor. Evet, hata yaptım; hepimiz korkunç cürümler işledik çocuklarımıza ve danışanlarımıza karşı diyerek açıkça itirafta bulunan bir anne ve psikanalisttir. Ses çıkaramayan çocukların sesi oldu, hakkını arayamayan çocukların hakkını savundu. Çocuklar ve hayvanlar, haklarının savunulması için vasıtalığa ihtiyaç duyuyor. Kimse sizi ödüllendirmez çocukların ve hayvanların haklarını savundunuz ya da savunuyorsunuz diye. Ama cezalandırır. Güçlü olanların, iktidarda olanların, ipleri zaten elinde tutanların hakları değildir çünkü savunduğunuz. Ve çocuğun haklarını konuşmak, güçlü olanın haklarına saldırıymış gibi gelir hep. Güçlü olanın gücünü daha da pekiştiren şeylere saygı adını veriyoruz. Ama bu saygı değil, itaat. Saygı adını vererek itaati savunduğunuz sürece karşı da çıkılmayacaktır size. İtaati savunduğunuz sürece destek bulmanız da kolaydır. Çocuğa yaklaşım dünyanın hiçbir yanında ideal değil. Yine de, çocukların sınırlarına, kişisel tercihlerine daha çok saygı duyuluyor Avrupa'da. Çocuğun bizden ayrı zihni, bedeni, ruhu olduğu biraz daha içselleşmiş durumda. Çocuğu asla eleştirmeyen kimi eski kabileler kadar iyi değiller bu konuda ama. Hepimiz bir şeyler için feda edildik. Ve bunu normalize ettik. Feda etme/edilme düşüncesini güzel ya da masum görünen yahut sorgulanmayacak şeylerle anlatırsanız insanlar da göremeyecektir bu kötülüğü ve iyi bir şey yaptıklarını sanarak çocukları soyut bir şeyler uğruna feda etmeye devam edecektir. Bize çocuk olarak bunların söylenmesini meşru gördüğümüz ve meşru görmek istediğimiz için. Kendi çocukluğumuzdaki acıları göremeden başka çocukların acılarını göremeyiz. Çocuğa karşı her tür kötü muameleyi, yalanı meşrulaştırıyor bu ve benzeri ifadeler. Ne yaparlarsa yapsınlar, hiç kimse benim düşmanım değil; bunu anlamalarını istiyorum. Beni yakan şey, bana çok kızgın olanları da yakan şey. Yanıyor olmasalar bana niye kızsınlar, söylediklerim aslında hiç kimseye karşı incitici olmadığı halde? Derdimiz aslında aynı. Bana göre karşımda olan kimse yok. Derdimi anlatabildiklerim ve anlatamadıklarım var. Nasıl muamele görürsem göreyim derdimi elimden gelen bütün yollarla anlatmaya devam edeceğim. Ah evet, şimdi anladık diyenlere de, sözlerimi daha önce nasıl çarpıtarak anlatmış olurlarsa olsunlar, hiç düşünmeden sarılmaya hazırım."} {"url": "https://gazetesanat.com/nihan-kaya-erteleme-nedenleri-ve-cozumleri", "text": "Bir işi yapmamak saatler, günler ve hatta haftalar sürüyorsa bu kitap tam size göre! Nihan Kaya, ertelemenin arkasındaki psikolojimizi anlatıyor. Çünkü ertelemenin nedeni, zannedildiği gibi tembellik değil. Bir işi yapmak iki saat sürüyor, yapmamak saatler, günler, haftalar. Bu sürede bir başka işi yapıyor da değiliz çoğu zaman. Aktif olarak yapmamakla meşgulüz. Bu kitap, ertelemenin arkasındaki psikolojimizi anlatıyor. Çünkü ertelemenin nedeni, zannedildiği gibi tembellik değil. Neyi nasıl ertelediğimiz, kendimizle ilgili çok önemli ipuçları saklıyor. Bu kitap, ertelemenin doğasını anlamak ve erteleme davranışımızı değiştirebilmek adına benzersiz bir kaynak. Nihan Kaya'nın yazdığı Erteleme: Nedenleri ve Çözümleri Eksik Parça Yayınları tarafından yayımlandı."} {"url": "https://gazetesanat.com/nilufer-belediyesinin-yukari-bak-sinirli-cografyanin-yildizli-ufuklari-adli-sergisi-ziyarete-acildi", "text": "Nilüfer Belediyesi, 14 Mayıs-31 Temmuz tarihleri arasında, Nilüfer ilçesinde yer alan 6 farklı mekanda, 27 sanatçının çalışmalarına yer veren Yukarı Bak, Sınırlı Coğrafyanın Yıldızlı Ufukları adlı sergiyi ağırlıyor. Yekhan Pınarlıgil küratörlüğünde gerçekleşen sergi, politik konulara umut dolu, pozitif bir perspektiften yaklaşıyor. Her mekanın kendi içinde bir sergi olarak kurgulandığı Yukarı Bak, Sınırlı Coğrafyanın Yıldızlı Ufukları, şehrin kültürel kimliği, tarihi, dönüşümü ve geleceği ile diyaloğa geçen lokasyonlarda mekan ve sanat arasında güçlü ilişkiler kuruyor. Kahkaha atarak, renkleri, dansı ve ritmi kullanarak içine sıkıştırıldığımız kalıpları kıran, bizleri kontrol altında tutmak için yapılanmış iktidarları sorgulayan ve bizlere özgürlük alanları açan yaşamsal stratejileri deneyimleyen sanat eserlerini bir araya getiriyor. Ne zaman boyun eğmeyi bırakır, neden, nasıl yukarı bakarız? düşüncesinden yola çıkan seçki, söylemin getirdiği çağrışım noktalarına odaklanıyor. Sahilde ışıltılı gökyüzüne bakarken, gündüz düşlerinde, kahkaha atarken, sahnede, belki dans ederken... Tüm bu eylemler; yıldızlara bakarken etkilenmek, yaşanan baş dönmesi, kahkaha atarken toplumsal normların üzerimizdeki etkilerini bir kenara bırakmak ve anı yaşamak sanatın da temel meselelerinden olan yeni yaşam alanları, etkilenme ve trans halini anımsatıyor. Hayat ve sanatın kesişiminde yer alan, hiciv, kahkaha, dans, ritim, unutmak, ironi ve renkler bu seçkideki çalışmaların da omurgasını oluşturuyor. Diğer bir taraftan bedeni merkeze alan sergi bedenin özgür olmadığı yerde zihin de özgür olamaz fikrinden hareket ediyor. İnsan bedeninin yanı sıra hayvan bedenine de odaklanarak, atfettiğimiz klişe sembollerden kurtarıp bambaşka formlara dönüştürüyor. Punk'tan ilham alan ve renkli temasıyla dikkat çeken Pancar Deposu; Anne-Charlotte Finel, Ateş Alpar, Berat Işık, Berk Kır, Eda Soylu, Erinç Seymen, Ghazel, Gözde İlkin, Güneş Terkol, Merve Morkoç, Şafak Şule Kemancı, Vahit Tuna ve Bihter Yasemin Adalı'nınçalışmalarına Haz, Işıltı ve Kahkaha başlığı altında ev sahipliği yapıyor. Gölyazı Kültürevi'nde yer alan İnce Elemek Sık Dokumak adlı sergi; Fatoş İrwen, Gözde İlkin, Güneş Terkol ve Şafak Şule Kemancı'nın çalışmalarına yer veriyor. Sanatçıların hafiflikle eleştirmek üzerine üretimleri, kültürler arası etkileşim ve iletişim için önemli bir sembol olan, restore edilerek kültürevine dönüşenkilisede hayat buluyor. Özgürlüğün ancak içeriden dışarıya doğru olabileceği ve bilinçaltının açığa çıkmasıyla ilgilenen çalışmaların yer aldığı Balat Kültürevi'nde; Özgürlük Köşenin Hemen Arkasında başlığı altında CANAN, Dan Perjovschi, Emilia Kabakov & İlya Kabakov, Fatoş İrwen, Henning Christiansen, İnci Eviner, Merve Morkoç, Rebecca Horn ve Vahit Tuna'nın üretimleri konumlanıyor. Misi'deki Fotoğraf Müzesi'nde yer alan Siyah Yandığında adlı sergi, Marguerite Bornhauser'in fotoğraflarından kapsamlı bir seçkiyi karşımıza çıkarıyor. Yine Misi'de bulunan Edebiyat Müzesi'ndeki Türkiye'nin Yeraltı Suları: Fanzin Edebiyatı adlı sergi, Onur Sakarya küratörlüğünde, 1960'lardan bu yana Türkiye'de fanzine odaklanıyor. Nazım Hikmet Kültürevi; Doğa Tarihi Müzesi serisiyle Tayfun Serttaş, Efsunlu Dünya Hayal Değil, Üstündeyiz sergisiyle CANAN ve Extramücadele'nin kapsamlı seçkilerine yer veriyor. İnsan ve hayvan arasındaki ilişki, masallar ve eleştirel yaklaşım üç sanatçının üretimi üzerinden mekana yayılıyor. Nilüfer'e yayılan Yukarı Bak, Sınırlı Coğrafyanın Yıldızlı Ufukları sergisini, 31 Temmuz'a dek ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/no-4-platform-burhan-kumun-olay-yeri-girilmez-baslikli-retrospektifine-ev-sahipligi-yapiyor", "text": "No.4 Platform, 21.05 16.06.2022 tarihleri arasında Burhan Kum'un Olay Yeri Girilmez başlıklı retrospektifine ev sahipliği yapıyor. Sanat, başı sonu belli olmayan bir yolculuktur. Sanatçı bu yola ne zaman çıktığını bilmediği gibi, hedefini de, yolculuğunun ne zaman biteceğini de bilmez. Dolayısıyla, arada bir durup belli zaman aralığında üretilen işlere topluca bakmakta fayda vardır. Sanatçının sınırlanmış bir süreç içinde kaydettiği değişimi izleyicinin değerlendirmesine sunması anlamına gelen bu etkinlik, aynı zamanda dönüp kendi üretimini sorgulamasına da olanak sağlar. Sanatla bağı kendinden iki yaş büyük ağabeyinin Alfabe kitabından bakarak yaptığı resim kopyalarıyla başlayan Burhan Kum akademiden mezun olduğu 1989 yılından beri bilinçli olarak sanat üretmekte ve 1992 yılından beri de kesintisiz sergilemektedir. 2000 yılı ile birlikte kendi anlatım dilini ve yolunu oluşturmanın ilk hamlelerini yapan Kum, retrospektifin başlangıcına bu hamlenin ilk adımı olarak gördüğü, 2002 yılında sergilediği Manavgat Kartpostalları serisini koymayı uygun buldu. Bu resimler Kum'un, egemen yapının imgeler aracılığıyla inşa etmeye çalıştığı toplumsal algıya karşı geliştirdiği ilk eleştirel tavırdır. Kartpostallar serisi, sonraki tüm sergilerinin temel cümlesi olacak imgelerin toplumsal anlamı ve tarih yazımındaki işlevi meselesinin de işaret fişeğidir. Kum, izleyen yirmi yılda açtığı dokuz kişisel sergide toplumsal kullanımdan ödünç aldığı görsel dili, kah doğrudan kah dönüştürerek kullanmayı tercih etti. Bunu yapmaktaki amacının savaştığı gücü kendi silahı ile vurmak olduğunu söyleyen sanatçı, aynı zamanda topluma dayatılan görsel dilin yapaylığına da vurgulamayı hedefledi. Özellikle dijital teknolojilerin gelişmesiyle 21. Yüzyılda inşa edilmeye başlayan ve tüm dünyayı saran pixel bulutu üzerine uzun süre kafa yordu. Dijital dünyanın her cebe girmesi ve enformasyonun görseller üzerinden hızlı biçimde beyinlere akması, Burhan Kum'un bu teknolojiye şüpheyle yaklaşmasının temel nedenidir. Sanatçı şüphesini cinsellik, pornografi, din, resmi söylem ve siyaset gibi toplumun hassas sinir uçlarına yönelterek bu yapıları temsil eden ve bir düşünce sistemi oluşturmayı amaçlayan dijital imgeleri ters yüz etti. Son yirmi yılda ortaya çıkan tuvallerin bir suç mahalline dönüşmesi de böyle ters yüz edişin doğal sonucudur."} {"url": "https://gazetesanat.com/nobel-baris-odulu-adayi-akif-manaftan-yeni-kitap-baris-psikolojisi", "text": "Kitapları 73 dile çevrilen, 80 eşsiz eserin dünyaca ünlü yazarı ve Nobel Barış Ödülü aday adayı Akif Manaf'ın, çığır açan yeni kitabı Barış Psikolojisi raflardaki yerini aldı. Barış psikolojisi üzerine çok boyutlu güçlü analizlerin ve etkili çözüm önerilerinin yer aldığı kitap, hem derin teorik bilgilere hem de çok boyutlu pratik deneyimlere dayanıyor. Tüm dünyada geniş bir okur kitlesi tarafından gün geçtikçe daha da yakından takip edilen yazar bu kitapta Barış Psikolojisi konusunu tüm detaylarıyla, kapsamlı bir biçimde ele alıyor. A. Z. Yayıncılıktan çıkan kitapta, barış olgusu tüm incelikleri ile masaya yatırılıyor. Kazananlar ölülerini kahraman ilan eder, kaybedenler ise birer suçlu. Oysaki savaşta ölenlerin hepsi kucak kucağa yatar toprağın altında. Ruhları ise senelerce savaş alanlarında savaşmaya ve acı çekmeye devam eder. Mantığa aykırı, anlamsız bir safsatadır barış için savaş ifadesi. Yaşamak için ölmek, zevk almak için acı çekmek, mutlu olmak için mutsuz olmak ifadeleri ne kadar anlamsızsa barış için savaş ifadesi de o kadar anlamsızdır. Günümüzün insanı içsel bir savaş, içsel bir kaos içindedir çünkü tamamıyla yanılsamanın kurbanıdır. Barışa ulaşmak için kişi içsel kaosunu aşmalıdır. Fakat birisi onu teselli ederse ona düşman gibi davranır çünkü teselli, barışa vardırmayan zaman kaybıdır. Şayet insan içerideki savaşta savaşmazsa dışarıda savaşmaya mecbur kalır. Lakin insan içerideki savaşa girer, savaşır, kazanır ve savaşı bitirirse dışarıdaki savaş da biter. İşte barışa ulaşmanın tek yolu budur! Kişisel gelişim okurlarının yakından takip ettiği, günümüzün en sıra dışı yazarlarından olan Manaf, kitaplarında farkındalığı artıran keskin analizler ile öne çıkıyor. Yaratıcılık, Aşk, Zeka, Başarı, Mutluluk, Değişim, İnsan, Devrim, Hırs, Şöhret, Siyaset, Ahlak, Merhamet, Aydınlanma, Bilinç, Anlayış, Zihin ve Bilgelik gibi insana dair hemen her konuda 80 eseri bulunan yazar, şaşırtıcı bir sadelik ve akıcı bir anlatımla her kesime hitap ediyor. Elinizden düşüremeyeceğiniz, tek solukta okunacak gerçek bir başucu kitabı olan Barış Psikolojisi, barış konusundaki doyurucu anlatımıyla, okuyucunun kafasındaki tüm sorulara yanıt bulmasını sağlıyor. DÜNYA barışına katkı sunaca muazzam bir kitap!!! Bu yazarı severek takip ediyorum. Bu kitabını da herkese özellikle tavsiye ederim.. Kitabı yeni okudum. Şu an tüm dünya dillerine çevrilmeli diye düşünüyorum ve herkes okumalı!"} {"url": "https://gazetesanat.com/nuh-tepesinin-fragmani-yayinlandi", "text": "Altın Koza ve Tribeca Film Festivali gibi ulusal ve uluslararası festivallerde ödülleri toplayan Nuh Tepesi filminin fragmanı yayınlandı. Başrollerinde Haluk Bilginer, Ali Atay ve Hande Doğandemir'in yer aldığı Nuh Tepesi 6 Mart Cuma günü vizyona giriyor. Dünya prömiyerini usta aktör Robert De Niro'nun kurucusu olduğu Tribeca Film Festivali'nde yapan ve aynı festivalde En İyi Senaryo ödülünün sahibi olan ve sevilen oyuncu Ali Atay'a ise En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran Nuh Tepesi'nin yönetmenliğini ise Kimse Elimi Tutmasın, Pencereler Ardında ve Nahoş Bir Mevzu gibi dünya festivallerinde gösterilen kısa filmleriyle tanınan Cenk Ertürk üstleniyor. Yönetmen Cenk Ertürk'ün, New York Üniversitesi Tisch Sanat Okulu'nda Sinema Yüksek Lisansı yaparken ders aldığı Requiem For a Dream, Black Swan, Pi ve Mother gibi ses getiren filmlerin yönetmeni Darren Aronofsky'nin sınıfında sunduğu senaryosu ünlü yönetmenden büyük destek görmüştü. Aronofsky'nin filme çekilmesi için büyük destek verdiği Ertürk'ün ilk uzun metrajlı filmi olan ve senaryosunu da kaleme aldığı Nuh Tepesi, ölüm döşeğinde olan babasının son isteğini yerine getirmeye çalışan Ömer'in hikayesini anlatıyor. Film, bir yandan yıllar önce kendisinin diktiğini iddia ettiği Nuh Ağacı'nın altına gömülmek isteyen babasının isteğini yerine getirmeye bir yandan da ağacın Nuh Peygamber tarafından dikildiğine inanan köylülerin tepkileriyle başa çıkmaya çalışan Ömer'in yaşadıklarını konu ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/numismat-mehmet-tezcakin-yabancilarin-gozu-osmanli-paralarinda", "text": "Dünyadaki en kapsamlı Osmanlı kağıt para koleksiyonunun sahibi, ünlü nümismat Mehmet S. Tezçakın, yabancı koleksiyoncuların yoğun bir şekilde Osmanlı dönemi kağıt ve madeni paralarını topladıklarını söyledi. Aynı zamanda Tarihi Sultanahmet Köftecisi'nin 3. kuşak patronu da olan Tezçakın, dövizin değer kazanmasıyla birlikte Türk nümismatik eserlerinin yabancılar için oldukça cazip hale geldiğini dile getirdi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde tedavüle koyulan kağıt paraların çok azının günümüze kadar geldiğini belirten Tezçakın, bu paraların da son günlerde İsrail, ABD ve Körfez ülkelerinden gelen koleksiyoncularca satın alındığını söyledi. Bin bir güçlük, zahmet ve emek harcanarak oluşturulan koleksiyonların dağılıp parçalanarak yurtdışına çıkarıldığını öne süren Tezçakın, Oldukça üzücü bu durumun benzeri yıllar önce Çin ve Rusya'da yaşandı. Bu ülkelerde ekonomik zorluklar yaşanırken, yurtdışına çıkarılan koleksiyon paraları, daha sonra büyük bedellerle toplanabildi. Türkiye de Osmanlı paralarını gelecekte büyük bedeller ödeyerek toplayabilecek diye konuştu. 1983'te yürürlüğe giren 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları'nı Koruma Kanunu'nun para koleksiyonculuğunu sınırladığını anımsatan Tezçakın: Yasaya göre, 1840 yılından sonraki son 6 padişah dönemine ait kağıt ve madeni paraların alım satımı serbest. 1840 öncesi paraların alım satımında ise koleksiyonculuğu imkansız hale getiren kısıtlama ve yasaklar bulunuyor. Öncelikle defter tutmak gerekiyor. Defterde paraların fotoğrafları, açıklayıcı bilgiler yer alacak. Bu paraları koruma görevi sana ait. Çaldırdın, evinde yangın çıktı, parasını senden tahsil ederler. Bir tanesi eksilse, tarihi eser kaçakçısı damgası yemen söz konusu. Öldüğünden, koleksiyonunu miras bırakamıyorsun. Mirasçın, ancak parasını öderse koleksiyonun sahibi olabiliyor. Yoksa, koleksiyonu müzeye hibe etmek zorunda. dedi. 1840 yılı, yani Padişah Abdülmecid öncesi döneme ait para koleksiyonculuğunu yapmak pek akıllı işi değil. İnsanlar ellerinde bulunan 1840 öncesi paraları yasa dışı yollarla ellerinden çıkarmaya çalışıyor. Mehmet S. Tezçakın'ın sahibi olduğu dünyanın en kapsamlı Osmanlı Kağıt Paraları Koleksiyonu'nun en değerli parçalarını 1840 yılında tedavüle sunulan Osmanlı'nın ilk kağıt parası olan el yazması kaimeler oluşturuyor. Kitap haline de getirilen koleksiyonda ayrıca 1870 yılına ait Osmanlı'nın ilk sahte kağıt parası, 4 ayrı dilin birlikte kullanıldığı dünya tarihindeki tek para, Çanakkale'yi aşacaklarından emin olan İngiliz askerlerin İstanbul'da kullanmak üzere yanlarında getirdikleri, ancak Çanakkale Boğazı'nın serin sularına gömülen paralar, pul paralar, bozuk para yoluğunda ortadan ikiye bölünerek kullanılan kağıt paralar ile merkezi yönetimden para temin edemeyen Kafkasya bölgesindeki yerel yönetimlerin üzerine mühür basıp, imza atarak Osmanlı parasına dönüştürdükleri yabancı paralar da bulunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/numismatik-hakkinda-bilgiler", "text": "Grekçe'de sikke anlamına gelen nomisma ile Latincedeki aynı anlamlı numisma kelimelerinden türetilen, madeni ve kağıt paralarla ilgilenen ve bunları inceleyen bilim dalına nümismatik denir. Nümismatik ile uğraşan kişilere nümismat veya nümismatist denir. Çoğu zaman tarih biliminin bir alt dalı olarak kabul edilse de benim görüşüme göre nümismatik apayrı bir bilim dalıdır ve hiçbir bilim dalının alt dalı değildir. Nümismatiğin ayrı bir bilimsel dili ayrı bir bilimsel tekniği vardır. Bunlara hakim kişiler ancak nümismat veya nümismatist ünvanını kullanabilirler. Nümismatik bilimi çoğu zaman koleksiyonerlik olarak da ifade edilmektedir. Bu ifade bir miktar doğru olsa da tamamen doğruluk payı taşımamaktadır. Nümismatik madeni ve kağıt paraların teknik ve fiziki özellikleri ile derinlemesine ilgilenir ve paraları analiz eder; koleksiyonerlik ise bu çalışma şeklini tamamen kapsayamayabilir. Nümismatik biliminin bu bağlamda bilimsel bir nitelik kazanması 20. yüzyılın başlarına rastlamaktadır. Ondan önceki zamanlarda daha pek koleksiyonerlik ve değerli paraları toplamak şeklinde bir uğraş yaygındı ve söz konusuydu. Yine de nümismatiğin gelişmesinde koleksiyonculuk uğraşının büyük bir katkısı söz konusu olmuştur. Eski ve değerli sikkeleri toplayan koleksiyonerler zamanla nümismatiğe olan ilginin ve bilginin artmasına ön ayak olmuşlardır. Antik kaynaklar ilk koleksiyonerin Roma imparatoru Augustus (M. Ö 27-M. S 14) olduğunu belirtmektedir. Daha sonrasında gelişen koleksiyonculuk hobisi Orta Çağ'da iyiden iyiye ivme kazanmıştır. Şair Petrarch nümismatik konusunda ciddi çalışmalara imza atmıştır. H. Goltz81526-1583), J. Vaillant(1632-1706), J. Pellerin ve J. Eckhel ile D. Sestini (1750-1823) hazırladıkları sikke koleksiyonculuğu katalogları ile nümismatiğin gelişmesine ciddi derecede katkıda bulunmuşlardır. Nümismatik konusunda ilk bilimsel anlamdaki çalışmalar 18. yy da başlamıştır. 1792-1798 yıllarında J. Eckhel Doctrina Numorum Veterum isimli çalışmasını yayımlamıştır. T. Mionnet 1806-1813 yılları arasında 6 ciltlik bir Grek ve Roma sikkeleri kataloğu yayımlamıştır. F. Imhoof ve Blumer 1900'lü yılların başında Anadolu medeniyetlerinin sikkeleri hakkında Kleinasiatische Münzen adlı çalışmayı yapmışlardır. Türkiye'de nümismatik bilimiyle ilk ilgilenenler Abdüllatif Suphi Paşa ve Osman Hamdi Bey olmuşlardır. Yaptıkları çalışmalarla Türk nümismatiğine yön vermişler ve Türk nümismatiğin gelişmesine büyük katkılarda bulunmuşlardır. Yine İsmail Galip Bey(1847-1895) , Behzat Butak(1891-1963), Cüneyt Ölçer(1925-1990) ünlü Türk nümismatlarıdır. Nümismatik genel olarak kağıt ve madeni paralarla ilgilense de biz bu makalede nümismatiğin daha çok madeni para yönü üzerinde duracağız. Sonuçta para ilk çıktığı zaman madeni para formundaydı ve kağıt paraların ortaya çıkması için 1800'lü yıllara kadar zaman geçmesi gerekiyordu. Benim fikrimce nümismatiğin madeni para yönü çok daha ağırlıklı ve çok daha önemlidir. Peki nümismatik paraları nasıl inceler? Birazda bu konu üzerinde duralım. Nümismatik her türlü madeni para ve jetonla ilgilenebilmektedir. Nümismatik bilimi; madeni paralar, hatıra paralar, jetonlar, askeri madeni paralar, madalyalar, madalyonlar vb. gibi tüm madeni nitelikteki parçalarla ilgilenebilir. Hatıra para nedir dediğinizi duyar gibiyim. Hatıra paralar darphane tarafından özel günler için çeşitli madenlerden imal edilmiş ve belirli miktarlarda üretilmiş olan madeni parçalardır. Çoğu dünya ülkesinin darphaneleri belirli günler, olaylar, kişiler veya herhangi bir tema için hatıra paralar üretmektedir. Bizim ülkemizin darphanesi de belirli temalar için hatıra paralar üretmektedir. Nümismatik bilimi madeni paraları incelerken madeni paraların fiziksel özellikleri, görsel özellikleri, nadirliği, maden değeri ve ayarı, kondüsyonu vb. gibi özellikleri ile ilgilenmektedir. Çoğu zaman şöyle bir görüş söz konusu olmaktadır Para ne kadar eski ise o kadar değerlidir.. Halbuki bu görüş yanlıştır. Paranın değerli olması için gereken tek şey nadirliğidir. Bir para ne kadar nadirse o kadar da değerlidir. Yani 1000 yıl önceden kalma bir madeni para da değersiz olabilir eğer nadir değilse. Ama gel gelelim 5 yıllık bir madeni parça eğer sadece 2.000 tane gibi bir basım sayısına sahipse işte bu parça nadirdir ve oldukça değerlidir. Burada madeni paranın değerini belirleyen şey elbetteki nadirliği olmaktadır. Madeni paranın nümismatik değerini ortaya koyan iki önemli skala nadirliği ve kondüsyonu olmaktadır. Kondüsyon nedir? Kondüsyon bir madeni paranın durumunu gösteren bir belirteçtir. Bir madeni paranın kondüsyonu o paranın ne kadar iyi fiziksel ve görsel özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. Madeni paranın ne kadar sürede dolaşımda kaldığı, ne kadar süre kullanıldığı, saklanma koşulları, paranın başından geçen olaylar gibi özellikler paranın kondüsyonunu belirleyen en önemli etkenler olmaktadır. Kısacası kondüsyon terimi bir madeni paranın ne kadar haraplanıp haraplanmadığını gösteren bir belirteç olarak karşımıza çıkmaktadır. -UNC -AU -XF -VF -F -G Bu gördüğümüz skalaya göre madeni paraların kondüsyonları belirlenmektedir. Madeni para kondüsyonu belirlemek biraz öznel bir konu olarak görülmekte ama skalalara sadık kalınarak ve büyütme altında yapılan incelemeler sonucunda bilimsel bir kondüsyon belirleme söz konusu olabilmektedir. Aynı zamanda bu alanda faaliyet gösteren birkaç derecelendirme firması sayesinde daha net ve daha bilimsel bir kondüsyon belirleme söz konusu olmaktadır. Söz konusu derecelendirme firmalarından en önemlileri Amerika'da bulunan PCGS ve NGC firmalarıdır. Bu iki kuruluş madeni paraları bu konuda uzmanlaşmış kişilere mikroskobik olarak inceletmekte ve madenin paranın kondüsyonunu belirlemekte. Sonrasında da parayı plastik bir kapsüle mühürleyerek paranın dış etmenlerden etkilenmesini engellemektedir. Bu konu özellikle dikkatleri üzerine toplayan bir konu. Zira madeni paranın nadirliği ve fiziksel özellikleri kadar saklanma koşulları da çok büyük önem arz etmektedir. Bu konuda madeni paranın imal edildiği maden de büyük önem taşımakta. Örneğin bakır paralar çok çabuk okside olabilirken altın paralar bu konuda oldukça stabillerdir ve yıllarca fiziksel özellikleri hiç bozulmadan saklanabilmektedir. Bakır ve gümüş paraların korunmasına özellikle özen göstermek gerekmetedir. Zamanla oluşacak oksidasyon ve korozyondan madeni paraları özenle saklamak ve korumak gerekmektedir. Madeni paraları korumak amacıyla özel karton kapamalar, plastik kapsüller, dosyalar vb. alet edevat kullanmak şart olmaktadır. Paraları hiçbir koruma olamadan normal oda şartlarına bırakmak onları oksidasyona ve korozyona mahkum etmek demek olmaktadır. Yine aynı şekilde paraların çıplak elle bilinçsiz bir şekilde ellenmesi de kalıcı parmak izlerine sebep olmakta ve paralara ciddi hasarlar vermektedir. Paralara dokunulacak ise eldiven ile dokunulması gerekmektedir. Yine aynı şekilde paraları doğrudan gün ışığı ve nem gelmeyecek şartlarda saklamak oldukça önemlidir. Paraların temizlenip temizlenmemesi konusu da ciddi bir merak konusu olmaktadır. Bu konudaki genel geçer fikir açık ve nettir. Hiçbir para hiçbir şekilde temizlenmemelidir. Bazı özel durumlarda bu işin uzmanları tarafından temizlik yapılması söz konusu olabilir ama başka hiçbir şekilde paraya herhangi bir müdahalede bulunulmamalıdır. Parayı temizlemek veya paraya herhangi bir fiziksel müdahalede bulunmak onun tarihi dokusuna zarar vermek ve aynı zamanda nümismatik açısından önemini de öldürmek demek olmaktadır. O yüzden hiçbir madeni para ne olursa olsun temizlenmemeli, kulplanmamalıdır. Türkiye'de bu konu hakkında çok fazla çalışma yapan dernek ve topluluk bulunmamaktadır. Koleksiyonerler daha çok tek başlarına hobilerini icra etmektedir. Nümismatik konusunda araştırmalar ve yayınlar yapan iki önemli topluluk Türk Nümismatik Derneği ve İzmir Nümismatik Derneği 'dir."} {"url": "https://gazetesanat.com/o-sisman-kadin-benim", "text": "Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde tiyatro eğitiminin ardından tiyatro oyunculuğunun yanı sıra N'olur Ayrılalım, Ver Elini Aşk, Sefirin Kızı gibi dizilerde rol alan Duygu Karaca'nın yaşarken zor gelen ama şimdi gülerek hatırladığı anılarını topladığı kitabı Fazla Yağ Göz Çıkarmaz raflarda! İdeal beden ölçülerine kafa tutan Fazla Yağ Göz Çıkarmaz, mizahla harmanlanmış bir anlatı kitabı. Bedenini, ruhunu var olduğu gibi seven herkesin destekçisi olan Fazla Yağ Göz Çıkarmaz ile eğlenceli anılara ışınlanıyoruz! Dış görünüşe dair yargılar etrafımızı sarmışken Duygu Karaca, O şişman kadın benim! diye haykırıyor. Tükenmek bilmez her tavsiyeye sempatik üslubuyla itiraz ediyor. Güzelliğin dıştan içe değil içten dışa var olduğunu savunuyor. Ben senin yaşındayken... diye başlayan anne söylemlerine karşı duruyor. Hepimizin biricik olduğunu hatırlatıyor. Her linç girişiminde kendini savunuyor. Savunamadığı anlarda da kendine dönüyor ama mutlaka bir şeyler öğrenerek yola devam ediyor. Birbirinden eğlenceli hikayeleri hiç tereddüt etmeden okuyucuyla paylaşan Duygu Karaca, aynada gördüklerimizi şekillendirmek bizim elimizde diyerek ruhumuza ayna tutuyor. İncelemek ve satın almak için tıklayın!"} {"url": "https://gazetesanat.com/oben-budak", "text": "Üniversitede işletme okuduğu 19 yaşında para kazanmak için Gaye Sökmen'in ajansına girip mankenlik yapmaya başlıyor önce. Verilen hiçbir işi angarya olarak görmediği, tabiri caizse en dipten başladığı ve işini sahiplendiği için de kapılar ardı ardına açılıyor. Şebnem Ferah henüz müzik piyasasına yeni yeni adım atarken ünlü rock'çının klibinde oynuyor. Sonra Sertab Erener'in vokalistliğini yapmak istiyor, yaş hala 19 bu arada. Sertab Erener'i etkiliyor ki vokalistlik işini kapıyor. Sonra Kral TV, Ajda Pekkan, Aşkın Nur Yengi gibi dönemin müzik piyasasındaki en önemli kanal ve isimleriyle çalışıyor. 24 yaşına tekabül eden 2002 yılında yaşadığı kanserse şarkıcılık kariyerine engel oluyor ama 8 ayda atlattığı bu süreç ona hayatı yaşama noktasında çok şey katıyor. Pek az şeyi dert etmeye o dolaylarda başlıyor Oben. 2015'te ''Hayat'' adlı single'ını çıkarıyor. Uzun zaman yaptığı Habertürk yazarlığının yanı sıra bir erkek moda dergisi olan Adam In Town Mag'in de kurucu ortaklarından. Bugünse tüm bu şaşalı geçmişinin yanı sıra 4 kitaba imzasını attı: ''Falan Filan '', ''Hayvan!'' ve Büyük bir üçleme, ''Ben de Seni Sevmiyorum'' ise 4. kitabı. Kariyeri bunlarla da sınırlı değil ama artık sözü kendisine bırakmak istiyorum. Şehir tedirgin valla, artık eğlenceli bir tarafı olduğunu söyleyemeyeceğim. Gece hayatı anlayışı flörtle sınırlı olan kesim yine hız kesmeden gece kulüplerini dolduruyor ama oyunu eğlenceden yana kullananların ortak sorunu gece çıkacak yer bulamadıkları için evlerde toplanmaları. 2000'li yılların İstanbul'unu yaşayan biri olarak şimdiki gece hayatına bakıp iç geçirebilirim sadece. Mekanlar da, müşteriler de bir garip oldu artık. Hayat içindeki tedirginliğimiz gece hayatındaki davranışlarımıza da yansıyor. Eğlenirken yan masanda bir dengesize denk gelip kavgaya karışma olasılığın o kadar fazla ki insanların kendini eğlenceye verebildiğini düşünmüyorum. Öyle bir gündemleri de yok zaten insanların. Hayat hikayene baktığımda; mutlaka stresi olmasıyla beraber birçok işe kıyasla oldukça eğlenceli bir çalışma hayatın olmuş gibi görünüyor. Ama bunların hiçbiri de tesadüf değil. Hep birilerinin kapısını çalmışsın ve verilen işleri burun kıvırmadan sahiplenmişsin. Ben sonuca götüren sebepleri de merak ettiğimden bu yanını biraz açmanı rica edeceğim. Çünkü sanırım benim kuşağıma yapılan en büyük eleştirilerden biri tembellik, ısrarcı olmamak ve iş beğenmemek. Sizin kuşak evinde oturup aplikasyon yazarak milyarder olabilme ihtimalinin olduğunu bilen bir kuşak. Çok çalışmadan da olabiliyor artık. Bizim zamanımızda kariyer çok önemliydi. Bu yüzden basın hayatına girmeye karar verdiğimde Aktüel, FHM ve Harper's Bazaar gibi 3 ayrı dergide birden çalışmaya başladım ki açığımı kapatayım. Basın Yayın okumadığım için işi sahada öğrenmem gerekiyordu. Günümüzde böyle bir dert yok. Köşe yazarı olabilmek eskiden çok önemli bir mertebeydi mesela. Şimdi sosyal medyada paylaştığı fotoğraflar ilgi gören biri yeterli sayılabiliyor. O yüzden tembel gözükebilirsiniz tabii, çok çabalamaya gerek yok günümüzde. Yeteneğini insanlara ispatlayabilmen daha kolay. Gençler ne istediğini biliyor, bize göre daha özgürler, daha fazla seçeneğe sahipler. Peki benim de mezun olduğum Kocaeli Üniversitesi'nde İşletme okurken bir ajansa kaydolma fikri nereden geliyor? Yalnızca para kazanmak için olmasa gerek. Eğlence arıyordum, istediğim hayatın işletme okuyup hayata karışmakla alakası yoktu. Aile zoruyla dönemin popüler bölümlerinden birine girmiştim. İkinci sınıfa geçtiğimde bir değişiklik yapmam gerektiğine karar verip harekete geçtim. İşletme, muhasebe... Hiç kafamın çalışmadığı konularla ömür geçmez diye düşünmüş olmalıyım. Sanırım hayatını değiştirecek işlerin kapıları da mankenliğinle beraber başlıyor. Şebnem Ferah'ı kimse bilmezken onun klibinde oynuyorsun. Havalı bir hikaye. Gaye Sökmen ajansında çalışırken Umur Turagay'ın çektiği Mavi Jeans reklamlarında bir rolüm vardı. Orada tanıştığım Umur Bey beni yeni bir rock'çının klibinde oynamam için çağırdı. Sete bir gittim pop dünyasından herkes orada! Meğer Sezen Aksu'nun şirketinden çıkan bir albümmüş. Sonradan efsaneye dönüşecek bir işte yer almak müthişti doğrusu. O yaşlarda kaliteli mi özgür mü hiç farkında değilim ama herkesin kendi hayatı olduğu bir dönemdi o yıllar, o konuyu özlüyorum. İnsanları inanışlarına ya da etnik kökenine göre ayrıştırmak gibi saçma sapan fikirler hakim değildi henüz. Şimdi insanların önceliği başkalarının hayatını gözetlemek ve yargılamak oldu. Çok vahşileştik, dünya böyle değil. Atina'ya taşınınca fark ettim, yemek masasında sakin sakin gündelik hayattan bahsetmek ne güzel bir duyguymuş, unutmuşum. Peki 2002'de kansere yakalanıp onu başarıyla atlattığında mutlaka sende bir şeyler değişti. Ölümsüzmüş gibi her şeyi çok ciddiye almamak gerektiği gibi. Benim asıl merak ettiğim bu bakış açısını hayatının geneline nasıl yaydığın? Bir düşünceyi, bakış açısını karaktere yerleştirmek kolay değil. Hastalığımı öğrendiğimde orjinali BBC'de yayınlanan Top of The Pops'ın yerli versiyonunu sunmak için anlaşmak üzereydim. Her şey çok havalıydı, Londra'ya starlarının katıldığı bir geceye davetliydim. Uçaktan 3-4 gün önce doktora gittim ve akciğerimin bir bölümünün alınacağını öğrendim. Ölüm korkusuyla yüzleştikten sonra her şey biraz daha kolay oldu tabii. O zamana kadar dert ettiğim şeyler öyle komik gelmeye başladı ki. O günden sonra dertsiz tasasız yaşadım anlamında değil tabii bu. Canımı sıkmamayı öğrendim, çünkü aslında neye canının sıkılması gerektiğini görmüştüm. O dönem FHM'e girmiştim ama derginin konseptine uygun olarak yaptığım güzel kadın röportajları beni tatmin etmiyordu açıkçası. Asıl branşım olan müzik üzerine bir şeyler yapmak istiyordum, bu da FHM gibi bir dergide kendine yer bulamıyordu. Bu yüzden üst kattaki Aktüel'in kapısını çalıp şarkıcı kulislerini çekecek bir proje geliştirdim. Sonrasında o proje çok tutunca Sabah Gazetesi Cumartesi ekinde müzik yazmam teklif edildi. 20'lerinin başındaki biri olarak konser ve partilerden başka bir hayatım yoktu. Yaşadığım hayatımı yazılara aksettirdiğim için her şey çok yolundaydı. Sonra ülke şartlarının hızla değişmesinden dolayı zaman içinde kendimi politika, insan hakları, hayvanları koruma kanunları üzerine yazarken buldum. Ülkenin eğlencesi bitince benim de işim bitti doğal olarak. Kitap yazma değil de yazma duygusu çok yoğundu bende. Lisedeyken Blue Jean editörlerine mesaj atar dergilerinde yazmak istediğimi söylerdim mesela. Kimse dönmedi bana ama bu durum şevkimi asla kırmadı. Sonrasında dergilere girince rahatladım. O dönem evde oturup ayrıldığım sevgilime mektuplar yazmaya başladım. Birkaç ay sonra yazdıklarımı okurken o anki ruh halimin aslında ne kadar komik olduğunu fark edip hikayeyi biraz değiştirip romanlaştırmaya karar verdim. Aynı dönemi, kitabın 3 ayrı karakteri üzerinden anlatan bir üçleme çıktı ortaya. Kesinlikle diyebiliriz. Benim gazete yazılarımda da sarkazm barındıran göndermeler bol bol bulunur. Sarkastik esprileri seviyorum. Friends dizisinde en sevdiğim karakter Chandler'dı mesela. Hayvan'daki Cemal karakteri aile kurbanı erkeklerden. Egosu şişirilip şişirilip hayata bırakılmış. Paranın da verdiği rahatlıkla modern kırolardan biri olarak hayatına devam ederken sert bir kayaya çarpmasıyla beraber hayatla tanışıyor diyebiliriz. Bazen yaşadığımız ilişkilerden şikayet ediyoruz ama sorunumuzu çözmek için hiçbir icraatta bulunmuyoruz. Celladına aşık olan köleler gibi hissettiğimiz anlar yaşanıyor sık sık. Üstelik o celladı kendi ellerimizle besliyoruz, ne gereği var? Özel hayatımda çok karşılaştığım bir durum olduğu için kitaplarımda bu konuya takmış olabilirim tabii. Büyük'te birkaç ters giden ilişkisinin ardından kendi cinsel kimliğini sorgulamaya başlayan Adrien başrolde. Kendini gay olarak adlandırabilmek herkes için farklı bir macera aslında. Kimi her zaman bunun bilincindedir. Kiminin de kafası yolda gelir. Büyük'te sonradan keşfetme hikayesini anlatıyorum. Bazı şeyleri kendine anlatmanın bile çok zor olduğu dönemleri, arkadaşlarına açılma hikayelerini anlatıyorum. Kendi hayatımızı farkında olmadığımız için önümüze çıkan önemli değerleri harcayabiliyoruz. Bu konuda farkındalık yaratmak önemli. Ben içinde sürekli plak çalınan bir evde büyüdüm. Küçük yaşta plaklarla yakın ilişki içine girdim. O dönemde bunları kimin tasarladığını bilmiyordum ama büyüyünce fark ettim ki Aretha Franklin, Paul Anka, Rolling Stones gibi isimlerin kapakları Andy Warhol imzalıymış. Kendisi hazine olan birçok albümünün kapağı da ayrı bir eser yani. O yüzden kapaklarımda bir sanatçıyla çalışmayı çok istedim. Emre Yusufi gibi bir yeteneğin kapağımı tasarlaması unutulmayacak bir anı benim için. Kitaptaki kahramanım Defne, Yunan Tanrısı dediği Yunan erkeklerine hasta. Bu yüzden kapakta Emre Yusufi'nin Herkül'ü var. Ben de Seni Sevmiyorum, sürekli birilerine kapılan bir kadının kendini yeniden yaratma hikayesi. Herkes bir noktada kendi hayatının kahramanı olmak zorunda. Bu bir seçenek değil, gereklilik. Kendi gelişimimle direkt alakası var tabii bu durumun. Kendimi kurban olarak tanımladığım çok fazla şey yaşadım. İster istemez insanın yazdıklarına yansıyor bu. Bu benim mottom değil aslında. Herkesin günü gelince anlaması gereken bir gerçek. Kendinden yola çıkıyorsun ilk önce. Herkes kendi kapısının önünü süpürsün deyiminin varmak istediği nokta gibi. Dünyaca kötülüğün egemen olmaya çalıştığı günlerden geçiyoruz ama kendimiz ne kadar iyiyiz bunu bir tartmak lazım. Ben çok iyi bir insanım diyen birinin içinden trafik canavarı çıkabiliyor pekala. Ya da ben çok hayvan severim diyorsun ama akşam yemeğinde senin için öldürülen kuzuları, inekleri götürüyorsan bu işte bir terslik olduğunu fark etmen gerekiyor. Hastalık döneminde algıladığım bu 'takmama' durumunu son kitabımda uygulamaya döktüm. Kendini keşfetmek öyle bir çırpıda olabilecek bir şey değil. Aslına bakarsan kitapta bu konudan bahsediyorum. Önemli olan başarmak değil de anlamak. Anlamaya başlayınca hayat daha güzel gelmeye başlıyor ve dolayısıyla hayatınızdaki problemler o kadar da gözünüze batmıyor. Kendimi bildiğim noktaları mümkün olduğu kadar artırdım diyelim. Hayat içinde beni rahatsız eden şeylerden uzak durmayı başarabiliyorum artık, eskiden kapılır giderdim. Atina'ya taşınmadan önce çok sık gidip gelirdim ama lokal yerleri anca yaşayınca öğreniyorum. Buradaki mekanların hepsi yeni benim için. Dolayısıyla keşfin sonu yok. İçinden denize girilen bir şehirde yaşamak çocukluğumdan beri istediğim bir şeydi. Gece kulübündense denize girilecek yeni bir yer keşfetmek daha önemli benim gündemimde. Yeni romanımı kurgulamaya başlamışken bir yandan iş hayatını sürdürmem gerekiyor. Atina'ya birlikte taşındığım Alexander Koko ile birlikte Based in Athens adında bir danışmanlık şirketi kurduk. Atina'da yatırım yapmak ya da Golden Visa almak isteyenlere kendilerine uygun evi bulmaları konusunda danışmanlık veriyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/oblomovlasma-29-subatta-asmali-sahnede", "text": "Dank Laboratuvar Tiyatrosu'nun dikkat çekici oyunu Oblomovlaşma seyirciyle buluşmaya devam ediyor. Dank Laboratuvar Tiyatrosu tarafından geçtiğimiz sezonun sonunda prömiyer yapan oyun, bu zamana kadar İstanbul'da ve Bursa'da birçok kez seyirciyle buluştu. Oblomovluk kavramını günümüzün şartlarıyla ve sanatsal bakış açısıyla tekrar tanımlamaya çalışan oyun, bireyselleşmenin merkezinde yaşadığımız bir çağda bize, kendi kalıplarımızın dışında var olabilmenin olasılığını düşündürüyor. Üstelik bunu seyirciyle buluştururken tiyatronun da kalıplarının dışına çıkıyor. Oyun seyircilerin arasında performe edilirken, bir an sonra seyircilerin tercihleri doğrultusunda yön değiştirebiliyor. Seyirciler oyun içerisinde, kendilerini oblomovlaşmayı destekleyen ya da oblomovlaşmaya direnen bir katılımcı olarak buluyor. Bir araştırma tiyatrosu olarak kurulan Dank Laboratuvar Tiyatrosu, sosyoloji, felsefe ve psikoloji gibi farklı disiplinleri bir araya getirmiş. Hem sahneleme biçimleri üzerine hem de oyunun işlediği oblomovluk kavramı üzerine raporlar sunacaklarını, çalışmalarını kendi internet platformlarında ve akademik ortamda paylaşacaklarını dile getiriyorlar. Bunun için oyun sonrasında seyircilerle söyleşi ve anket gerçekleştiriyorlar. Yönetmenliğini Ali Bircan TEKE'nin yaptığı tek kişilik ve sözsüz olan oyun, Burak Çağatay SERİNBAŞ tarafından performe ediliyor. Oyunun müzikleri sahne üzerinde canlı olarak piyanoyla Ece ŞENOL tarafından icra ediliyor. Oblomovlaşma oyunu 29 Şubat 2020 Cumartesi günü saat 15.00 ve 20.30 saatlerinde Asmalı Sahne'de. Tüm kalıpların dışındaki bu oblomovluk uyarlamasını deneyimlemek isterseyenler biletlerini Asmalı Sahne gişesinden veya www. tiyatrolar. com. tr internet adresinden temin edebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/oda-orkestrasi-kremeta-baltica-cemal-resit-reyde", "text": "Dünyanın en iyi kemancılarından biri olan Gidon Kremer'in kurduğu Kremeta Baltica, 12 Mart 2020 Perşembe akşamı Cemal Reşit Rey'de izleyiciyle buluşacak. Baltık ülkelerinden seçkin müzisyenleri bir araya getiren orkestraya Moskava Müzik Eleştirmeni ödülüne sahip olan tek müzisyen unvanına sahip Fransız Piyanist Lucas Debargue eşlik edecek. 20 yıl önce kurulan grup, ilk yıllarından bugüne kadar pekçok ünlü solistler ve şeflerle çalışmakta. Kremerata Baltica'nın özellikle son yıllarda gerçekleştirdiği büyük etkinlikler arasında 2013 yılında Rusya'da insan haklarına dikkat çekmek için Berlin's Philharmonie'nin verdiği To Russia with Love konseri ve Gidon Kremer'in otobiyografisinin anlatıldığı All About Gidon yer alıyor. Kremerata Baltica ve Gidon Kremer ile ünlü Rus mim sanatçısı Slava Polunin ve Fools Akademisi 2013 yılında, Polunin'in Snow Showundan esinlenilen Snow Symphony projesiyle ortaklık kurdular. Topluluk 2015'te, Gidon Kremer, Rus ressam ve filozof Maxim Kantor ile birlikte Masks and Faces isimli yaratıcı çalışmayı hayata geçirdiler. Kremerata'nın son projesi ise Suriyeli sanatçı Nizar Ali Badr ile yaptığı Pictures from the East adlı Orta Doğu'daki sorunlara ve mülteci meselesine değinen proje olmuştu. Fransız piyanist Lucas Debargue'nin yeteneğinin keşfedilmesi ise, 2015 yılında Moskova'daki 15. Uluslararası Çaykovski Yarışması'nda sergilediği efsanevi performanslarıyla oldu. Son turda 4. sırada yer almasına rağmen tüm disiplinlerde herkesin sahip olmak istediği Moskova Müzik Eleştirmeni Ödülü'nü alan tek müzisyen oldu. Biletler 20, 30, 50, 80 TL olarak CRR Konser Salonu gişesi ve Biletix'te satışa sunuldu."} {"url": "https://gazetesanat.com/oddvizden-kutahya-cini-ve-seramiklerine-guncel-bakis-voronoi-pera-muzesinde", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu'ndan ilhamla sanat kolektifi oddviz tarafından hazırlanan Voronoi başlıklı video, 3 Mart 2020 Salı günü ziyarete açılıyor. Pera Müzesi'nin kalıcı koleksiyonuna ait olan yaklaşık 150 eserin, fotogrametri tekniği kullanılarak 3 boyutlu modellenmesiyle ortaya çıkan video, geçmiş bir zaman diliminde üretilmiş eserleri güncel ve dijital bir dil aracılığıyla günümüze aktarıyor. Pera Müzesi kuruluşunun 15. yılında, oddviz'in Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu'ndan ilhamla ürettiği Voronoi başlıklı video çalışmasını sanatseverlerle buluşturuyor. Fotogrametri tekniği kullanarak objelerin ya da mekanların 3 boyutlu dijital replikalarını üreten sanat kolektifi oddviz, Pera Müzesi'nin kalıcı koleksiyonundan seçtiği yaklaşık 150 eseri, aynı yöntemle üç boyutlu modelleyip dijitalize ederek bir video üretti. oddviz'in Voronoi isimli çalışması, müzenin koleksiyonunda bulunan 18. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan bir zaman diliminde üretilmiş geleneksel eserlerin, güncel ve dijital bir dil aracılığıyla yepyeni bir perspektiften değerlendirilmesine olanak tanıyor. Fiziksel ile dijitalin birbirine temas ettiği noktalara odaklanan ve ikisi arasındaki geçişliliği vurgulayan video, kültür varlıklarının korunması, saklanması, gelecek nesillere aktarılması ve bu süreçlerde kurumsal olarak müzelerin oynadığı role de yorum getiriyor. Video, başlığını modellenen objelerin dijital ortamda kırılmasına olanak tanıyan matematik fonksiyonundan alıyor. Teknoloji ile sanatı güncel ile gelenekseli mizahi bir üslupla bir araya getiren video, 03 Mart 25 Ekim 2020 tarihleri arasında Kütahya Çini ve Seramikleri sergi salonunda, müzenin açık olduğu saatler arasında izlenebilir. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10:00 19:00 saatleri arasında, Pazar günleri ise 12:00 18:00 saatleri arasında gezilebilir. Müzede Cuma günleri hem uzun hem de ücretsiz! Uzun Cumalarda müze 18:00 22:00 saatleri arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebilir. Genç Çarşamba günlerindeyse tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/odullu-festival-filmleri-baharin-son-gunlerinde-ucretsiz-ve-cevrimici", "text": "İstanbul Modern Sinema, çevrimiçi programlarına Bahar Nöbeti ile devam ediyor. 2020'de festivallerde adından söz ettiren, ödüllü, kimi ilk kez izleyiciyle bulaşacak filmlerden bir seçki olarak hazırlanan Bahar Nöbeti, 18-30 Mayıs tarihleri arasında izleyiciyle buluşuyor. İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg A. Ş'nin katkılarıyla düzenlediği çevrimiçi gösterim programında, baharın son ayına özel bir seçki hazırladı. 2020'de festivallerde adından söz ettiren, ödüllü filmlerden oluşan seçki farklı tarihsel bağlamlarda, farklı karakter ve öyküler üzerinden bazen özlemi duyulan, idealleştirilen bir nostalji, bazen de kendini zorla hatırlatan, silinmeye direnen bir iz olarak geçmiş kavramıyla uğraşıyor. Seçkide geçtiğimiz yıl Berlin'de Altın Ayı kazanan İranlı yönetmen Mohammad Rasoulof'un son filmi Şeytan Yoktur, İran'da halen uygulanmaya devam eden idam cezası üzerine dört hikayeden oluşuyor. Avrupa sinemasının yetkin yönetmenlerinden Agnieszka Holland'ın gerçek bir şifacının hayatına odaklandığı Şarlatan ve rock müzik tarihinin en eksantrik ve asi figürlerinden Frank Zappa'nın hayatını anlatan Zappa da programda yer alan iki portre film olarak dikkat çekiyor. Yuri adlı bir delikanlının kentsel dönüşüm yüzünden evinin yıkımını engellemeye çalışmasıyla uzaya gitme hayallerini iç içe işleyen Fransız filmi Gagarine ise Türkiye'de ilk kez izleyiciyle buluşuyor. İstanbul Modern'in web sitesi üzerinden erişime sunulan filmler, gösterim programında belirtilen tarih-saat aralıklarında yayında kalıyor. Adını 1960'ların başında ziyarete gelen Sovyet kozmonotun verdiği, Fransız Komünist Partisi'nin buluşma üssü olan sosyal konut projesi Cite Gagarine için 2019'da yıkılma kararı çıkar. Annesi tarafından terk edilmiş genç Yuri de adını aynı kozmonottan almıştır ve onun gibi uzaya ve astrolojiye tutkundur. Bir yandan artık her yeri dökülen sitesinin yıkılmasını önlemeye çalışır. Uzaydaki yaşam rüyasıyla sosyal gerçek, kişisel ile toplumsal tarihin iç içe geçtiği, yönetmenlerin bu tatlı ve duygusal ilk uzun metrajı geçtiğimiz yıl Cannes'da prömiyerini yaptı. Türkiye'deki ilk gösterimi burada gerçekleşecek. Mohammad Rasoulof'un filmi bugün dünyada en çok ölüm cezasının uygulandığı bir ülkede (filmin çekildiği 2019 yılında İran'da 225 kişinin ölüm cezası infaz edilmiş) bu sistemin son halkası olan görevlileri merkezine alan dört farklı bölümden oluşuyor. Kendisi de hayatı boyunca film çekmeye yasaklı olan yönetmen bu ceza sisteminin ahlaki boyutunu tartışmıyor, onun yerine sıradan insanların sıradan hayatlarına bakıyor. Birbirinden farklı tonlarda akan öykülerin içe işleyen dramatik etkisinin yanında sinemanın gücünü de kanıtlıyor. İran'da gizlice çekilen film geçen sene Berlin'de Altın Ayı ödülüne layık görüldü. Film, Jan Mikolasek isimli doğuştan kabiliyetli bir şifacının 1930'lar Çekoslovakya'sındaki gerçek hayatından uyarlanmış. Yetiştirdiği şifalı bitkilerle zengin fakir dinlemeden binlerce hastayı idrarlarına bakarak teşhis koyan ve iyileştiren bir figür. Nazi işgali sırasındaki nüfuzlu Almanlardan komünist memurlara, hatta başbakan Antonin Zapotocky'a kadar. Avrupa sinemasının en etkin isimlerinden, Polonyalı yönetmen Agnieszka Holland, kimilerinin şarlatan lakabını yakıştırdığı Mikolasek'in başka bir adama karşı aşkını da katarak hikayesini daha kırılgan ve karmaşıklaştırıyor. Berlin'de dünya prömiyerini yapan Şarlatan, Çekya'nın Oscar adayı oldu. Esquire dergisinde yayınlanan ödüllü makaleden uyarlanmış bu filmin kalbinde arkadaşlık var. Dane üniversite arkadaşları Nicole ve Matthew'a Nicole'e ölümcül kanser teşhisi konmasının ardından destek olmak ister. Artık iki kızları olan arkadaşlarının yanına taşınır. Önce düzenini değiştirmek gibi başlayan süreç, zamanla Dane'in işini ve ilişkilerini yitirmesine sebep olur. Sıradan bir öyküye sıcak ve tatlı bir nefesle hayat veren film ölümcül hastalık temasını melodrama kaçmadan, karakterlerine derinlik katarak, anlara odaklanarak anlatıyor. Filmin en büyük gücü ise oyunculukları. Amerikan rock müzik tarihinin en eksantrik figürlerinden biri olan Frank Zappa'yı anlatan bu belgesel 1991 Prag'daki konser görüntüleriyle başlar. Zappa, Kadife Devrim'e ilham veren kültürel figürlerden biri olarak oraya davet edilmiştir. İki yıl sonra kansere yenik düşerek 52 yaşında ölecektir. Film az bulunan arşiv görüntüleriyle Zappa'nın çocukluğundan iş ahlakına, rock yıldızlığından senfoni besteciliğine uzanan yolculuğunu anlatıyor. 1960'larda hippilerden nefret edecek kadar ciddi, psikedelik müzik yaparken uyuşturucu düşmanı olacak kadar aykırı, telif hakları için büyük şirketlere dava açacak kadar cesur bir adam. Sırp yönetmen Srdan Golubovic'in bu dördüncü uzun metrajı çarpıcı bir sahneyle başlar: bir kadın yanında iki çocuğuyla kocasının çalıştığı fabrikaya gider. Yiyecek alacak parası yoktur ve sonunda kendisini benzinle yakmaya karar vermiştir. Film bir anneyle açılsa da, başrolde baba, Nikola var. Bu intihar girişimi sonrasında sosyal güvenlik tarafından elinden alınan çocuklarının velayetini geri almak için Belgrad'a 300 km yol yürümeye başlar. Amacı yetkililere sesini duyurmak olan Nikola için aç biilaç, bedeninin sınandığı bir yolculuk olacaktır bu. Filmin tereddüt etmediği tek şey gerçekliği. Nikola'nın hikayesinde romantize edilecek hiçbir şey yok. Baba, kayıtsız ve çürümüş bir toplumun tahrip edici bir tablosu."} {"url": "https://gazetesanat.com/odullu-film-kafes", "text": "Antalya Film Festivali'nden iki ödülle dönen KAFES filmi, 9. Boğaziçi Film Festivali kapsamında 26 Ekim'de Beyoğlu Atlas Sineması'nda, 27 Ekim'de de Kadıköy Sineması'nda gösterime girecek. 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde, Tarhan Karagöz'ün En İyi Erkek Oyuncu ödülü Özay Fecht'in de En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü aldığı KAFES filmi, İstanbul seyircisi ile buluşuyor. Boğaziçi Kültür Sanat Vakfı tarafından 23 30 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 9. Boğaziçi Film Festivali'nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda En İyi Film Ödülü için yarışacak olan KAFES, 26 Ekim'de Beyoğlu Atlas Sineması'nda saat 18.30'da perdeye çıkacak. Film 27 Ekim'de de Kadıköy Sineması'nda saat 13.00'de gösterimde olacak. Yönetmen, senarist, fotoğraf sanatçısı Cemil Ağacıkoğlu'nun dördüncü uzun metraj filmi KAFES, on kişilik bir teknik ekiple çekildi. Tarhan Karagöz, Murat Kılıç, Özay Fecht, Mehmet Esen, Sema Poyraz, Sencar Sağdıç, Sonat Dursun, Görkem Yeltan, Gökhan Soylu, Erkan Atbaş, Maria Gavril, İlyas Özçakır'ın rol aldığı film, sıra dışı senaryosu ve hikaye kurgusuyla ön plana çıkıyor. Eski polis memuru Hasan, işini kaybettikten sonra İstanbul'un arka sokaklarında, kimsesizlerin ve göçmen kadınların konakladığı bir motelde çalışmaya ve yaşamaya başlar. Motel sakinlerinden 50'li yaşlarındaki İlona ile arkadaş olur. Hasan'ın amacı avukat için gereken parayı biriktirip, mahkemede adını temize çıkarıp mesleğine geri dönmektir. Meslekten atılması için kendisine tuzak kurduğunu düşündüğü eski arkadaşı Yahya'yı takip eder. Mahalledeki bir cinayet ve İlona'nın ansızın kaybolması Hasan'ın içindeki karanlığı ve paranoyayı büyütür. Çaresiz bir anında Yahya'dan yardım ister, fakat Yahya hiçbir pişmanlık belirtisi göstermeden yardım etmeyi reddeder. Adaletin sağlanacağına dair inancını tümden yitiren Hasan, Yahya ile hesabını kendisi kapatmaya karar verir. 1959 yılında İstanbul'da doğdu. 1993 yılında Hasırın Öyküsü isimli ilk fotoğraf sergisini açtı. Sonrasında 4'ü fotoğraf kitabı olarak yayınlanmış 10'dan fazla karma ve kişisel footğraf sergisi açtı. 1995 yılında Uluslararası Fotoğraf Federasyonu tarafından Artiste Fiap, 2000 yılında ise Excellence Fiap ünvanları verildi. 1995 yılından bugüne kadar uluslararası birçok sergi ve bienale davet edilen Ağacıkoğlu, işleriyle Pakistan, Hong Kong, İsviçre, İtalya, Avusturya gibi ülkelerde ödül ve madalyaya layık görüldü. 2000'li yıllardan itibaren video & müzik klip çalışmalarına başladı ve 2005 2008 yılları arasında 4 kısa film çekti. İlk uzun metraj filmi Eylül'ü 2010 yılında gerçekleştiren yönetmen, bu filmiyle 18. Altın Koza Film Festivali'nde En İyi Yönetmen dahil 4 ödül kazandı. Eylül, Uluslararası Montreal Film Festivali ve Londra Film Festivali gibi prestijli festivallerin yarışma bölümüne seçildi. 2012 yılında 2. uzun metrajlı filmi Özür Dilerim'i çekti. Hamburg, Goa ve Londra Film Festivallerine davet edildi. Ağacıkoğlu 3. uzun metrajlı filmi Tarla'yı 2016 yılında yazıp yönetti. Tarla İstanbul Film Festivali Ulusal yarışmada yer aldıktan sonra Uluslararası prömiyerini Saraybosna Film Festivali Yarışma Bölümünde yaptı. Tarla, Adana Altın Koza Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü kazandı. 4. uzun metrajlı filmi Kafes 2019 yılında Saraybosna Film Festivali Cinelink Works In Progress bölümüne seçilmiştir. Film, 2021 Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Yarışma finalistlerinden olup prömiyerini 4 Ekim 2021'de yapacaktır. Yönetmen 5. Uzun metrajı Kamış üzerinde çalışmaktadır. Kamış Kültür Bakanlığınca desteklenmiştir ve TRT ortak yapımıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/odullu-genc-keman-virtuozu-yury-revich-19-aralikta-crrde", "text": "Ödüllü genç keman virtüözü Yury Revich, Vivaldi'nin Dört Mevsim'i ile Astor Piazzolla'nın Buenos Aires'in Dört Mevsimi eserini harmanladığı, 8 Mevsim (8 Seasons) projesiyle İstanbullu müzikseverlerle buluşacak. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda 19 Aralık'ta gerçekleşecek konser, saat 19.00'da başlayacak. Revich'e konserde, CRR Genç Oda Orkestrası eşlik edecek. Echo Klasik, Uluslararası Klasik Müzik Ödülleri ve Viyana Beethoven Merkezi gibi saygın kurumlarca verilen birçok ödülün sahibi keman virtüözü Yury Revich 19 Aralık'ta CRR'de konser verecek. Revich, ona Avrupa'nın en prestijli klasik müzik ödüllerinden biri olan ICMA'yı getiren 8 Mevsim'i icra edecek. Vivaldi'nin İtalyan fırtınalarıyla, Piazzolla'nın tutkulu ritimlerinin harmanlandığı bu eser; teknik, hız ve duygu aktarımı bakımından yüksek virtüözite gerektiriyor. Yury Revich'e CRR Genç Oda Orkestrası'nın eşlik edeceği konserde, sanatçı aynı zamanda orkestrayı da yönetecek. Konserde icra edilecek 8 Mevsim; Antonio Vivaldi'nin Dört Mevsim'i ile Astor Piazzolla'nın Buenos Aires'in Dört Mevsimi'nin ahenkle harmanladığı bir çalışma. Genç sanatçı besteci ve icracı yönü dışında gerçekleştirdiği sosyal sorumluluk projeleriyle de dikkat çekiyor. Çocukların hayallerini gerçekleştirmek amacıyla yürüttüğü Dreamland bunlardan en önemlisi. Revich ayrıca geri dönüşüme ve küresel ısınmaya dikkat çekmek Beethoven'ın yazdığı ve kullanmadığı notalardan, eskizlerden yeni besteler yaparak müzikte geri dönüşümü başlatmış. Revich'in 8 Mevsim çalışmasının diğer yapı taşı Buenos Aires'in Dört Mevsimi olarak bildiğimiz Astor Piazzolla'nın Cuatro Estaciones Portenas isimli eseri. Eser, türünde başyapıt kabul ediliyor. Piazzolla bu eserde, Kuzey ve Güney Yarımküre'nin karşılık gelen her mevsiminden müzikal alıntılar ekleyerek Vivaldi'nin ünlü eseri Dört Mevsime somut bir gönderme yapıyor. Rus asıllı Avusturya vatandaşı Revich, Echo Klasik ve Uluslararası Klasik Müzik Ödülleri ve Viyana Beethoven Merkezi tarafından Yılın Genç Müzisyeni gibi birçok ödülün sahibi. Yury Revich besteciliğin yanı sıra kendi projesi olan Sanat Konserleri dizisi Friday Nights With Yury Revich ve UNICEF ortaklığıyla düzenlediği DREAMLAND yardım konserleri organizasyonunun kurucusu ve sanat yönetmenliğini yürütüyor. Kendi kısa film ve videolarının rejisörlüğünü ve yönetmenliğini de yapan Revich, Eye Jewellery adını verdiği tasarımların da yaratıcısı. 1991'de Moskova' da dünyaya gelen Revich, 4 kuşak kemancı bir ailden geliyor. İlk keman eğitimini babasından alan sanatçı daha sonra Moskova Müzik Akademisi'ne devam etmiş. Avrupa' daki çeşitli saygın okullarda tekniğini geliştirmek için eğitimler alan Revich Avusturya Viyana'da yaşıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde konserler veren genç sanatçı; 2015 yılında katıldığı Uluslararası Klasik Müzik Ödülleri yarışmasında Yılın Genç Sanatçısı ödülünü ve 2016 yılında da Echo Klasik ödülünü kazanmış. Sanatçı gerek bireysel, gerekse kurucusu olduğu hayır organizasyonları ile UNICEF Avusturya'nın resmi destekçisi. Revich ilk bireysel yardım konserini, 2011 yılında Japonya'da yaşanan tsunamisi felaketi kurbanları için Viyana'da düzenlemiş. 2015 yılında ilkini gerçekleştirdiği ve şu an Avrupa'nın en büyük Otizm Farkındalığı etkinliklerinden biri haline gelmiş All for Autismi gala etkinliğini düzenlemiş. Dreamland'in ilk projesi 2017'de Suriye'deki okullar için uygun su sistemlerinin kurulmasına fon sağlamak amacıyla UNICEF Dreamland adı altında Viyana' da gerçekleşmiş. Halen bu proje UNICEF Avusturya önderliğindeki bu temiz su projesi başarıyla fon toplamaya devam etmekte."} {"url": "https://gazetesanat.com/odullu-iki-yapim-kasimda-bbc-firstte", "text": "İngiliz drama kanalı BBC First, Kasım ayında ödüllü diziler 'Top of The Lake' ve 'Talking Heads'i ekranlara getiriyor. Altın Palmiye ödülünü kazanan ilk kadın yönetmen Jane Campion'un Emmy ve Altın Küre ödüllü polisiye dizisi 'Top Of The Lake' Kasım ayında BBC First ekranlarında olacak. Kasım ayının bir diğer ses getiren yapımı ise dünyaca ünlü oyuncu ve yazar Alen Bennett tarafından kaleme alınmış monolog drama dizisi 'Talking Heads'. BBC First, Tivibu 143. ve Digiturk 114. kanallarından izlenebiliyor. Elisabeth Moss, Gwendoline Christie ve Nicole Kidman'ın başrollerini paylaştığı, ödüllü yazar ve yönetmen Jane Campion'un Emmy ve Altın Küre ödülleri alan polisiye dizisi, ikinci sezonu ile ekranlara geri dönüyor. Dizinin konusu kısaca şöyle: Dedektif Robin Griffin, Yeni Zelanda'da, yaşadığı kenti sarsan olaylardan beş yıl sonra Sidney'e geri dönmüştür ve hayatını yeniden kurmaya çalışmaktadır. Kimliği belirsiz Asyalı bir genç kızın cesedinin Bondi Sahili'ne vurmasını soruşturmakla görevlendirilir. Kızın tek başına ölmediği anlaşılana dek katile dair hiçbir ipucu yoktur. Bir yandan da yıllar önce bebekken evlatlık verdiği kızının hayaliyle yaşayan Robin, artık ergenlik çağına gelen kızına ulaşmaya çalışır. Mary, öz annesi gibi tutkulu ve inatçıdır. Karizmatik, yaşlı bir adamla tehlikeli bir aşk yaşamaktadır. Soruşturduğu cinayet vakası Robin'i şehrin suç bölgesine götürürken, kendi yüreğindeki sırlara da yaklaştıracaktır. Dizinin iki bölümü birden 19 Kasım Perşembe günü saat 21:00'da BBC First'te seyircisiyle buluşacak. Dünyaca ünlü İngiliz aktör ve yazar Alan Bennett'in meşhur monologlarını konu alan dramatik dizi, 1988 yılındaki ilk yayınının ardından seriye eklenen iki hikaye ile izleyicilerle yeniden buluşmaya hazırlanıyor. Derlemeye eklenen yeni bölümde Jodie Comer, Martin Freeman ve Kristin Scott Thomas gibi oyuncular başarılı performanslarıyla Bennett'in çalışmasına hayat veriyor. Suçluluk, keder ve yalnızlık gibi evrensel temalara değinen Bennett'in usta monologları, her döneme uyan, zaman ötesi bir nitelik taşıyor. Oyuncuların doğrudan kameraya konuştuğu, son derece samimi bir drama deneyimi sunan dizi, 28 Kasım Cumartesi saat 21:00'da BBC First ekranlarında olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/odullu-macar-piyanist-janos-balazs-ilk-kez-turkiyede", "text": "Macaristan'ın önde gelen klasik müzik sanatçılarından piyanist Janos Balazs, ilk kez Türk müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Üstün piyano tekniği ve samimi sahne performanslarıyla eleştirmenlerden tam not alan Balazs, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen Beyoğlu Kültür Yolu Festivali kapsamında Atatürk Kültür Merkezinde gerçekleştirilecek konserde İstanbullulara unutulmaz bir akşam yaşatacak. Dünyanın en prestijli sahnelerinde sayısız konsere imza atan ödüllü piyanist, Türkiye'deki ilk konserini Ferenc Liszt'in İstanbul'u ziyaretinin 175. yılında ustasının anısına gerçekleştirecek. Macaristan'ın dünya müzik sahnesine armağan ettiği en başarılı piyano sanatçıları arasında gösterilen Janos Balazs, Beyoğlu Kültür Yolu Festivali kapsamında Atatürk Kültür Merkezinde ilk kez Türk müzikseverlerle buluşacak. Ferenc Liszt Müzik Akademisi mezunu olan Balazs, Türkiye'de vereceği ilk konseri Macar klasik müzik devi Ferenc Liszt'in İstanbul'u ziyaretinin 175. yılında ustasına adayacak. 8 Haziran 2022'de AKM'nin Türk Telekom Opera Salonu'nda müzikseverlerin kulaklarının pasını silecek konser; Macaristan Büyükelçiliği, Başkonsolosluğu ve Liszt Enstitüsü İstanbul Macar Kültür Merkezi desteğiyle gerçekleştirilecek. Janos Balazs'ı Türk izleyicisiyle ilk kez buluşturacak performans, aynı zamanda Macar piyanist György Cziffra'nın doğumunun 100. yılı kutlamaları kapsamında düzenlenen Cziffra100 etkinlik serisinin bir parçası. Siyah beyaz tuşların ödüllü ismi Balazs, klasik müziği 21. yüzyıla ustalıkla taşıyan üstün piyano tekniği ve genç jenerasyonu da etkisi altına alan sahne performanslarıyla tanınıyor. Klasik müziği geniş kitlelere ulaştırmayı misyon edinen sanatçı, tematik açıdan benzersiz konserleri ve kapsamlı repertuvarıyla sahnede devleşiyor. Dünya müzik eleştirmenlerinin piyano yorumculuğundaki inceliğe ve repertuvar skalasının çok renkliliğine özel bir vurgu yaptığı Balazs; klasik müziğin yanı sıra caz, dünya müziği ve folk müzik gibi farklı türlerde de eşsiz bir doğaçlama kabiliyetine sahip. Usta müzisyenin sahne performansları, eleştirmenler tarafından Ferenc Liszt ve Frederic Chopin gibi 19. yüzyılın unutulmaz piyanistlerinin performanslarıyla karşılaştırılarak samimi atmosferiyle övülüyor. Kariyeri boyunca Cite de la Musique, Palau de Musica, Barbican Centre, Wiener Konzerthaus ve the Royal Conservatory gibi prestijli sahnelerde başarılı konserlere imza atan Janos Balazs, Sezonun Sanatçısı kategorisinde ECHO Ödülü'nün de sahibi. McGill Üniversitesi, Shenyang Konservatuvarı ve Hanoi Konservatuarı tarafından piyano dersleri vermek için özel olarak davet edilen Balazs, akademik çalışmalarını Ferenc Liszt Müzik Akademisi'nde doçent olarak sürdürüyor. Ferenc Liszt Müzik Akademisi mezunu olan Balazs, Liszt'in müzikal geleneğini geleceğin müzisyenlerine aktarmaya büyük önem veriyor. Türkiye'de vereceği ilk konseri Ferenc Liszt'in İstanbul'u ziyaretinin 175. yılında gerçekleştiren sanatçı, Beyoğlu Kültür Yolu Festivali'ndeki performansını Macar klasik müzik ustasının anısına adayacak. Türk kültürüne büyük bir hayranlık besleyen Macar besteci, piyanist, orkestra şefi ve müzik öğretmeni Ferenc Liszt, İstanbul'u ilk kez 1847 yılında ziyaret etti. Osmanlı Sultanı ile tanışmak ve müziğini Osmanlılarla buluşturmak için can atan Liszt, İstanbul'da dönemin sultanı Abdülmecid'in baş çevirmeni ve piyanist Baran Resta tarafından karşılandı. Kontes Marie d'Agoult yazdığı mektubunda Osmanlı Sultanı'nın kendisine son derece cömert davrandığını yazan Liszt, Abdülmecit'in kendisinin ünü hakkında bu kadar bilgili olmasına çok şaşırdığından bahsediyordu. Ferenc Liszt, Batı müziğiyle yakından ilgilenen ve opera tutkunu olan Sultan Abdülmecit karşısında iki kez sahne aldı. Türkiye'de beş hafta kalan ve 18 Haziran'da Francini'nin Büyükdere'deki konağında verdiği konserle Osmanlı müzikseverlerle de buluşan Liszt, Fethi Paşa Konağı ve Pera'daki Rus Konsolosluğunda da konserler verdi. Balazs, Türkiye'de vereceği bu ilk konserin repertuarını, Liszt'in 175. yıl önce verdiği konserlerden ilham alarak hazırladı. Konser ayrıca, dünyaca ünlü Macar piyanist György Cziffra'nın doğumunun 100. yıl dönümü vesilesiyle gerçekleşiyor. Cziffra'nın doğum yıl dönümü, Macaristan'da resmi olarak anma yılı ilan edildi ve UNESCO'nun Yıl Dönümleri Listesine eklendi. Bu usta müzisyeni anmak için hazırlanan Cziffra100 programı, piyanist Janos Balazs'ın sanatsal liderliği altında, Macaristan'ın yanı sıra müzik dünyasının en önemli şehirlerinde bir dizi kurum, orkestra ve ortakla profesyonel ortaklık çerçevesinde gerçekleşiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/odullu-oyun-yazari-joan-yago-yeni-metin-festivalinde", "text": "GalataPerform'un bu yıl onuncusunu düzenlediği Yeni Metin Festivali, Institut del Teatre de Barcelona oyun yazarlığı ve yönetmenlik derecesine sahip, La Calorica adlı tiyatronun kurucusu Joan Yago'yu İstanbul'da tiyatroseverlerle bir araya getiriyor. GalataPerform tarafından düzenlenen ve Türkiye'nin ilk Oyun Yazarlığı Festivali olma özelliğini taşıyan Yeni Metin Festivali, bu yıl onuncu kez tiyatroseverlerle buluşuyor. 1 Kasım'da başlayan festival, 28 Kasım'a dek #TiyatroylaNefesAlıyoruz sloganıyla seyirci ve tiyatrocuları bir araya getiriyor. Festival kapsamında tiyatro sanatının farklı alanlarında önemli isimlerle atölyeler, oyun okumaları, söyleşiler gerçekleşiyor. Bu yıl hem çevrimiçi hem de fiziksel olarak gerçekleşen festival, La Calorica adlı tiyatronun kurucusu Joan Yago'yu İstanbul'da ağırlıyor. Institut del Teatre de Barcelona oyun yazarlığı ve yönetmenlik derecesine sahip, oyun yazarı, senarist ve yönetmen La Calorica adlı tiyatronun kurucusu Joan Yago, 20 Kasım'da BAU Konservatuvar'da Yeni Metin Atölyeleri kapsamında bir atölye gerçekleştirecek. Yago, 21 Kasım'da BAU Konservatuvar Pera Sahnesi'nde Fairfly oyununun okuma tiyatrosu ve söyleşine katılacak. Küçükken çizgi film mucidi ve yaratıcısı olmak isteyen Yago, oyunculuk eğitiminin ardından yazarlığa adım attı. Yago'nun yazdığı oyunlar şöyle: Entrevistes breus amb dones excepcionals, Fairfly, You say tomato (2016 Serra d'Or Ödülü), Un Lloc Comu (2014 Ciutat d'Alzira Ödülü), Bluf (2014 Quim Maso Ödülü), Sobre el fenomen de les feines de merda, Aneboda, La Nau dels Bojos (2012 Adria Gual Ödülü), L'Editto Bulgaro, Martingala, No soc Dean Moriarty o Feisima enfermedad y muy triste muerte de la reina Isabel I (2010 Escenia Ödülü). Institut del Teatre de Barcelona Oyun Yazarlığı ve Yönetmenlik derecesine sahip, oyun yazarı, senarist ve yönetmen La Calorica adlı tiyatronun kurucusu Joan Yago, Yeni Metin Atölyeleri kapsamında bir atölye gerçekleştirecektir. Yeni Metin Atölyeleri 2021 katılımcılarına ücretsizdir. Gıda endüstrisinde çalışan ve işsiz kalmak üzere olan dört meslektaşın hayatlarını konu ediniyor. Günümüz iş dünyasındaki startuplar ve girişimcilik kültürüne ironik bir bakış açısı getiren Fairfly, çok para kazanma tutkusu, başarı saplantısı ve neoliberal söylemleri sorgulayan bir kara komedi olarak karşımıza çıkıyor. - Ücretsiz etkinlik."} {"url": "https://gazetesanat.com/odullu-soprano-anna-prohaskadan-unutulmaz-konser", "text": "CSO ADA ANKARA, Başkent Kültür Yolu Festivali kapsamında klasik müziğin yıldız isimlerini ağırladı. Eşsiz vokaliyle sahnede devleşen ödüllü soprano Anna Prohaska, deha şef Giovanni Antonini'nin yönettiği Deutsches Symphonie-Orchester Berlin eşliğinde unutulmaz bir konsere imza attı. CSO ADA ANKARA, Başkent Kültür Yolu Festivali'nin 12. gününde unutulmaz bir konsere ev sahipliği yaptı. Başarılı vokaliyle hem eleştirmenlerden hem de müzikseverlerden tam not alan ödüllü soprano Anna Prohaska, CSO ADA ANKARA Ana Salon'da Ankaralı müzikseverlere klasik müzik şöleni yaşattı. Dünyaca ünlü orkestra Deutsches Symphonie-Orchester Berlin ile aynı sahneyi paylaşan Prohaska, Mozart'ın Titus'un Merhameti ve Haydn'ın Issız Ada ve Berenice operalarından en sevilen aryaları seslendirdi. Ankaralıların yoğun ilgi gösterdiği konserde, Deutsches Symphonie-Orchester'i opera repertuvarının aranılan şefi Giovanni Antonini yönetti. 28 Mayıs'tan bu yana Ankaralıları dünya sanat sahnesinin önde gelen isimleriyle buluşturan Başkent Kültür Yolu Festivali; 12 Haziran'a kadar 5971 sanatçı, 179 akademisyen ve tarihçinin katıldığı 560 etkinliğe ev sahipliği yapacak. Başkent Kültür Yolu Festivali boyunca dünyanın en prestijli orkestra ve topluluklarını ağırlayan CSO ADA ANKARA Ana Salon, son teknoloji ile donatılmış üstün akustik yapısı ve 360 derecelik seyir imkanı sunan izleyici bölümüyle dikkat çekiyor. Yorumundaki ustalık ve tutkuyla sahnede devleşen Anna Prohaska, başarılarla dolu bir kariyere sahip. Performanslarıyla eleştirmen ve müzikseverlerden tam not alan vokalist, Berlin Devlet Operası'nda sahneye çıktığı ilk günden beri Daniel Barenboim, Philippe Jordan ve Simon Rattle gibi saygın şeflerle çalıştı. Unutulmaz bir sese sahip olan soprano, Almanya'da başlayıp uluslararası bir nitelik kazanan kariyeri boyunca tüm repertuvarlarda çok yönlülüğünü kanıtlayarak ECHO Klassik Ödülü'nün sahibi oldu. Avrupa'nın La Scala di Milano, Bolşoy Tiyatrosu, De Nationale Opera Amsterdam, Covent Garden Kraliyet Opera Evi ve Paris Operası gibi en seçkin sahnelerinde müzikseverlerin huzuruna çıkan Prohaska, 2008'den bu yana Salzburg Festivali'nin sürekli sanatçısı. CSO ADA ANKARA'da gerçekleştirilen özel konserde Anna Prohaska'ya sahnede eşlik ederek Deutsches Symphonie-Orchester Berlin'in şefliğini üstlenen Giovanni Antonini, klasik müzik eleştirmenleri tarafından bir deha olarak görülüyor. Ankaralı müzikseverleri Beethoven, Mozart ve Haydn'ın dünyasında unutulmaz bir yolculuğa çıkaran Antonini; Berlin Filarmoni, Concertgebouworkest, Tonhalle Orkestrası, Mozarteum Orkestrası, Leipzig Gewandhausorchester, Londra Senfoni Orkestrası ve Chicago Senfoni Orkestrası gibi dünyanın önde gelen topluluklarının da daimi konuk şefi. Başkent Kültür Yolu Festivali kapsamında gerçekleştirilen konserde Giovanni Antonini yönetiminde sahne alan Deutsches Symphonie-Orchester Berlin, Avrupa'nın en başarılı orkestraları arasında yer alıyor. Bu sezon 75. yılını kutlayan ünlü orkestra, sahne hayatı boyunca dünyanın önde gelen şeflerini ağırladı ve yıldız solistlere eşlik etti. Konser programlarının zengin dramaturjisi, çağdaş müziğe bağlılığı ve kapsamlı repertuvarıyla ön plana çıkan Deutsches Symphonie-Orchester Berlin, her konserde farkını ortaya koyarak tüm dünyada adından saygıyla bahsettirmeyi sürdürüyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/odullu-yazar-ayse-senin-benim-adim-gul-romani-raflarda-yerini-aldi", "text": "İki dil arasında kalmış bir kadının hikayesinin konu edildiği Benim Adım Gül The Roman Yayınları etiketiyle çıktı. Ödüllü öykü yazarı Ayşe Şen, ilk romanı Benim Adım Gül ile okurlarıyla buluşuyor. Bulgaristan'ın Soya Dönüş Süreci ile bir kadının değişen hayatını konu alan eser, iki dil ve iki kültür arasında kalan tüm toplumların sesi oluyor. Bulgaristan'da doğup büyüyen Gül'ün dönemin politik yaptırımları sonrası kendine bir yer bulma çabasıyla başlayan hikaye, kahramanın içsel karmaşasının içinde kaybolmasıyla yön buluyor. İki toplum arasında kalmışlığın karmaşasını tüm hücrelerinde hisseden Gül, elinde bir tek adı kalana kadar mücadeleden asla vazgeçmiyor. 80'li yılların Bulgaristanı'nı bir kadının gözünden derinlemesine ve gerçekçi anlatan yazar, okuru o yıllarda yaşanan acıların içine çekmeyi başarıyor. Derin kurgusu ve ayrıntılı tasvirleriyle akıcılık kazanan eser, dönem kitabı olmasıyla da tarihi farklı açılardan değerlendirmeye olanak tanıyor. The Roman Yayınları tarafından yayına sunulan Benim Adım Gül tüm kitapçılarda."} {"url": "https://gazetesanat.com/odullu-yazar-sevtap-capanin-yeni-kitabi-memed-tarihe-isik-tutuyor", "text": "7. Uluslararası Anadolu Tiyatro Ödülleri OYÇED tarafından Yılın Yazar Ödülüne layık görülen, oyunculuk alanında da pek çok ödül sahibi olan Sevtap Çapan'ın yeni kitabı Memed Dramatik Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. Memed gerçek olaylardan esinlenerek kurgulanmış bir tiyatro metnidir. Bir erkeğin hayatında verdiği pek çok savaşı konu almaktadır. Bir oğul, bir koca, bir baba ve bir asker olan başkahramanın, yaşamdaki doğal mücadelesinin yanı sıra belli bir tarihe, Kıbrıs Savaşı'na değinilmektedir. Kıbrıs Savaşı'nın konu olarak ele alınma sebebi ise; hala çözümlenememiş bir mesele olarak duruşu, bu sorun ile ilgili elle tutulur sanatsal bir eserin bulunmayışı ve orada savaşan askerlerden birinin, yazarın babası oluşudur. Tarih boyunca yaşanan savaşlar, zaferle çıkılmış olsa da sadece ülkeler için değil, o ülke insanları, askerleri ve asker aileleri için de atlatılması ve unutulması zor ruhsal çöküntüleri, acı kayıplar yüreklere kazımaktadır. Elbette metnin amacı yaraları deşmek değildir. Amaç belli bir tarihe ışık tutarken bir ailenin üzerinden savaşın etkilerinin dile getirilmesi ve bir erkeğin hayatındaki olası ağır yükleri gözler önüne sermektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/ofkenin-yakin-gecmisi-aralik-takvimi", "text": "Öfke duygusu, modern zamanlarda birçok duygu gibi bastırılarak yönetilmeye çalışıldığı için, toplumuzda kendisini yıkıcılık sonucu ile de gösterebilmektedir. Oyun, bastırılmış öfkenin nedenlerinden birisinin de yas yaşantısının insan ruhsallığındaki evrelerinin doğal bir parçası olan öfke duygusunun modernizimle birlikte, bir baş etme yöntemi olarak bastırılmasından doğan, bireysel ve toplumsal sorunsallara değinir. Yas yaşam döngüsünün, doğanın bir gerçeği olduğunu hatırlatır. Öfke duygusuyla yaratılan yıkıcılığın yerine bir dönüştürücü olarak yaratıcılığı koymayı önerirken bir çözüm yolu olarak doğayı, bilimi ve sanatı işaret eder. Seyirciyi kendi içine bakmaya da davet eden oyun, Freud'un psikanaliz alanı ile sürdürülmüş bir üretim sürecini konu alışıyla, bilim ve sanatın işbirliğine de bir örnek teşkil eder."} {"url": "https://gazetesanat.com/ofkenin-yakin-gecmisi-ocak-takvimi", "text": "Oyuncunun yaşanmış bir ayrılık yaşantısı üzerinden anlattığı hikayesinde, yas duygusunda sıkışmışlığını görürüz. Oyun, kuşaklar boyu süregelen toplumsal baskı çerçevesinde öfke ve yası ele alır. Freud'un psikanalize baktığı yerden, analiz sürecinde gerçekleşen dönüşüm yolculuğundan kesitlerle örülen hikayede, kendimizi, öfke ve yas duygularının yaratıcılığa doğru evrilen sanatsal işlenişine örnek oluşturan bir masalın içinde buluruz. Bilet için tiyatrogulgec. com u ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/ogulcetten-ruzgarli-bir-sarki", "text": "Melankolik bir hüzne umut veren Rüzgar isimli şarkı Oğulçet ve Defin imzasıyla müzikseverlerle buluştu. Şarkılarında yaşamından yola çıkarak kendi öyküsünü anlatan Oğulçet bunu bazen sadece kendim anlıyor olabilirim dese de şarkılarındaki derin ifadeleri ile müzikseverlerin dikkatini çekmeye devam ediyor. Bazen ortak çalışmalarla bazen de tek başına çıkardığı şarkılarla dinleyenleriyle sık sık şarkılarını paylaşan Oğulçet'in bugüne kadar tümü dijital platformlarda yayınlanmış olan 38 adet single'ı ve 2 adet albümü bulanmakta. Oğulçet'in son şarkılarından olan Rüzgar'ın müziği dark bir ambiansa sahip olmasına rağmen sözleri bununla tam zıt olarak umut aşılıyor: Kendinden kaçsan umuttan kaçma diyen sözlere ihtiyacımız olan bu dönemde ruh hallerimize resmen ihtiyacı olanı sunuyor. Oğulçet, müzik yapmaktan öte güzel müzikler dinlemeyi ve daha güzel bir dünya düşlemeyi hiç bırakmamış. Bağımsız müzik konusunda ise Günümüzde olduğu gibi gelecekte de halen popüler kültür ile başa çıkamayacaktır; süreç alışılagelmiş düzende devam edecektir. yorumunda bulunuyor. Defin ile müzikal ortaklığına da değinen Oğulçet; Birlikte çalıştığım çok başarılı bulduğum bir müzisyen olan değerli dostum Defin, benim için çok özel birisidir. Müziğin öncesinde insan olmayı iyi kavrayabilmiş ender kişilerdendir. yorumunda bulunuyor. Rüzgar'ı dijital platformlardan ve OnAir Sahne YouTube kanalından dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/okan-oganer-ile-muzik-yasami-uzerine-soylesi", "text": "Aslında şarkılarımın çoğu geçmişte yaptığım şarkılar, geçmişten bugüne tabii ki soundda değişiyor ancak şarkılarımı bu kadar zaman sonra yayımlama amacım canım oğlum Barkın Oganer. Barkın'a örnek olmak benim için en önemlisi, o hayatımıza dahil olmadan önce de müzik benimleydi ancak sadece bendeydi. Grup ile çalmak ve sahnede olmak dünyanın en keyifli zamanları bence... Şartlar ve zamansal sıkıntılar yüzünden bir süre sonra solo çalışmaya mecbur kalıyor insan. Türkiye'de olmadığı sürece evet 🙂 Şaka bir yana ülkemizde müzisyene, müziğe verilen değer ve önem oldukça alt seviyelerde. Çocukların eğitim sektöründe at yarışı oynatıldığı bir ülkede müziğin seviye itibari ile diğer her branştan düşük olduğunu savunan Cahil eğitmen kesim yüzünden birçok nesli kaybediyoruz. Barkın henüz 6 aylıkken bagetleri eline almıştı, büyüdükçe ben de fark ediyorum ki onun yeteneği biraz üst düzey. Umarım hayatında daima müzik olur. Öğretmenliği, aktif Ses Mühendisliğini bıraktıktan sonra devam ettirdim ve bildiklerimi, tecrübelerimi mümkün olduğunca onlara aktardığımı düşünüyorum. Derslerimiz müthiş geçiyor; müziğe ilk defa başlayanlar da var, geliştirmek isteyenlerde... Zaten devamlı birlikte çalıyoruz sanki sahnedeymişiz gibi. Sahne alma işini geçmişte yaptım ancak artık olursa büyük konserler ya da festivallerde çalmayı planlıyorum. Önümüzdeki yaz süresince çıkacak olan şarkılarımla birlikte konser takvimi oluşur gibime geliyor. Şu an çıkmayı bekleyen 12 şarkı hazır durumda, sırayla ve sabır ile hepsini sevgili OnAir ailesi ile birlikte yayımlayacağız. Geçmişte grubum ile hatırı sayılır bir firma bizim ile anlaşmak istemişti ancak hepimizi çok zorlu şartlar bekliyordu: Şu kadar şarkı, albüm şartları, elimize bir şey geçeceğini düşünmedik ve vazgeçmiştik. Bana kalırsa benim gibi birçok müzisyen zaten kendi kendine şarkılarını yapıyor ve biriktiriyor. Müziğimin konusu, tınısı, sound eşiği, gürlüğü her şeyinin bana ait olması kadar güzel bir şey yok. Bir şirket olmadan da yayımlama işlemi yapılabilir ancak en azından benim açımdan şarkımın takibi, dağıtımı ve tanıtımına ayıracak pek fazla vaktim yok. Her şeyden önce zamanım Barkın ve eşim Aslı'ya ait. Yavaş yavaş koşuyorum diyebilirim. Beni tanıdığını düşünen dostlarımın ya da arkadaşlarımın zamansal olarak daima önlerinde bir hayat yaşıyorum. Yakında öğrencilerim ile birlikte canlı yayınlar ve cover şarkılardan oluşan video klipler de yayımlayacağım. Sonrasında ise parça parça beni daha iyi tanıyacaksınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/okan-oganerden-yarin-son-demeye-akustik-versiyon", "text": "Okan Oganer geçtiğimiz aylarda yayımladığı Yarın Son Demenin akustik versiyonunu OnAir Sahne etiketiyle yayımladı. Yarın Son Demenin akustik versiyonunun kayıtları Ahmed Adnan Saygun salonunda yapıldı. Müziğin mihenk salonlarından olan İzmir Ahmed Adnan Saygun, aynı zamanda şarkı için çekilen klibin de mekanı oldu. Multienstrümanist Okan Oganer bu kez gitarıyla değil, piyanonun başında karşımıza çıkarken, şarkıda kendisine çellosu ile Taner Özel eşlik etti. Klibin yönetmenliğini Aslı Oganer, fotoğraf çekimlerini ise Tolga Kurut üstlendi. Yarın Son Deme Akustikin kapak çalışması ise yine şarkının orijinal versiyonunun tasarımında da imzası bulunan illüstratör sanatçı Mikail Erdem Biçici tarafından yapıldı. Olta serisine bağışladığı şarkısı ile başladığı şarkılarını yayımlama projesine son dönemde solo projeleriyle devam eden Okan Oganer, aynı zamanda müzik öğretmenliği ve ses mühendisi olarak da aktif iş hayatına devam ediyor. Okan Oganer'in son çalışması Yarın Son Deme Akustik tüm dijital platformlarda yer alırken, klibine de OnAir Sahne YouTube kanalından ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/okan-oganerin-yeni-calismasi-yarin-son-deme-onair-sahne-etiketiyle-yayimlandi", "text": "Eğitimci bir ses mühendisi olan Okan Oganer, Olta serisine bağışladığı şarkısı ile başladığı şarkılarını yayımlama projesine son dönemde solo projeleriyle devam ediyor. Yarın Son Deme uzun bir hazırlık aşamasından geçen, üzerinde çok çalışılmış şarkılardan. Şarkının oluşmasına dair detaylar, görsel ve klip çekimleriyle ilgili anlar zaman zaman sosyal medya üzerinden müzikseverlerle de paylaşıldı. Söz ve bestesi Okan Oganer'e ait olan şarkının klibi de müziğin ruhunu tamamlıyor. Klip, yarını olmayan bir kadının ve bugünde kalmak isteyen bir adamın hikayesi... Klibin yapımını Filmupcreative ekibi ve yönetmenliğini ise Evren Gülcemal üstlenmiş. Çalışmanın fotoğraf çalışmaları ise ülkemizi uluslararası arenada temsil etmiş akademisyen fotoğraf sanatçısı Alahattin Kanlıoğlu imzasını taşıyor. Yarın Son Demenin kapak çalışması ise genç yaşında başarılı çalışmalarıyla dikkatleri çeken illüstratör Mikail Erdem Biçici tarafından yapıldı. Okan Oganer'in son çalışması Yarın Son Demeye tüm dijital platformlardan ve klibine de OnAir Sahne YouTube kanalından ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/okean-elzy-help-for-ukraine-turnesiyle-istanbulda", "text": "Ünlü Ukraynalı rock grubu Okean Elzy, Help for Ukraine turnesi kapsamında 11 Haziran 2023'te İstanbul'da Maximum UNIQ Açıkhava'da sahne alacak. Geliri savaştan etkilenen çocuklara, sağlık kurumlarına ve Ukrayna savunucularına yardım etmek için kullanılacak olan konserin biletlerine Mobilet'ten ulaşılabiliyor. 1994 yılında Ukrayna'nın Lviv kentinde kurulan ve ilk konserlerini 1995 yılında Lviv Opera Tiyatrosu'nun karşısında veren grubun, bugüne kadar imza attığı 11 albüm ve 20'den fazla tekli bulunuyor. Kendi dillerinde yazdıkları şarkılarıyla, sadece kendi ülkelerinde değil, dünyanın dört bir yanında geniş bir hayran kitlesine sahip olan Okean Elzy, öze dokunan eşsiz sound'u ile dikkat çekiyor. Müziğiyle dinleyenleri yakalamayı, birleştirmeyi başaran grup, daha önce Polonya, Almanya, Kanada, ABD, İngiltere, Avustralya başta olmaz üzere birçok ülkede verdiği konserlerle adından sıkça söz ettiriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/oksan-svastics", "text": "Yazın dünyasında dünden bugüne var olan Okşan Svastics günümüzde Avusturya/Viyana turist rehberliği yapıyor. Haliyle, Viyana'daki tarihi, şehrin hikayelerini çevremize şöyle bir baktığımızda bize ilk anlatacak kişilerden biri kendisi. Ben birkaç sene önce, İstanbul ile ilgili araştırma kitapları incelerken onun Yahudiler'in İstanbulu kitabını da görmüş, kendisini öyle tanımaya başlamıştım. Ankara'da Siyaset Bilimi alanında eğitim gören Okşan Svastics, 1987'de, dönemin meşhur dergilerinden Nokta'da çalışmaya başlıyor. Ardından; sanat, tarih, toplum, ekonomi gibi alanlarda, Tempo, Şehir, Art Deco gibi dergilerde muhabir, editör, yazı işleri müdürü, yayın yönetmeni görevlerini sürdürüyor. 2004'ten bu yana Viyana'da yaşayan Okşan Hanım, İstanbul zamanlarında da azınlıklar arasında ikamet etmiş biri. Yahudiler'in İstanbulu kitabının beslendiği kaynaklardan biri de bu yaşam yeri olsa gerek. Tarihsel olarak bize anlatacağı çok şey olduğu açık. Bugün Avusturya turist rehberi olarak Osmanlı'dan izleri de anlatıyor, şehrin meşhur merdivenlerini de. Seckau Manastırı'ndan manzaraları da paylaşıyor, Nazi döneminin Avusturya'ya olan yansımalarını da... Son derece güleç bir mizaca sahip olan Okşan Hanım, öğrendiğimiz kadarıyla şahane zencefilli bisküviler de yapıyor. O zaman haydi röportajı okumaya koyulalım! İlginiz için ben teşekkür ederim Mert Bey. Üniversiteyi bitirdikten sonra İstanbul'a taşındım. Basının Babıali'de olduğu yıllarda ve gökdelenli zamanlarının başlangıcında envai çeşit dergide çalıştım. Mütemadiyen yeni iş bulmak gerekiyordu. Dergiler kapanıyordu, işten atılıyorduk filan... Sonra evden çalışmaya başladım, dergilere dışarıdan yazılar yazıp kitap editörlüğü ve düzeltmenlikle geçimimi sağladım. Kadın dayanışması olmasa, Türkiye gibi çok da yazı çiziye kıymet verilmeyen bir ülkede yazı yazarak kira ödemem mümkün olmazdı sanıyorum. Viyana'ya, bir arkadaşımı ziyarete gittiğimde, şimdiki kocamla tanıştım ve bir yıl sonra da dilini bilmediğim bir ülkede yeni bir hayata başladım. Anadilimde çalışmak istiyordum, kültür ve sanat alanında olsun istiyordum ve bunu yapabileceğim tek iş de turist rehberliği gibi geldi bana... Tabii bu eğitimi alabilecek seviyede Almanca öğrenmek epey zaman aldı. O arada tezgahtarlık yaptım -annemin deyişiyle 17 yaşıma geri döndüm-, arkadaşlarımın yazdığı kitaplara editörlük edip Türkçe öğretmenliği yaptım. Bir de sözünü ettiğiniz Yahudiler'in İstanbulu kitabını yazdım. Sonra... iki yıllık eğitim ve sınavlardan sonra yeni bir meslek sahibi oldum. Artık turist rehberiyim ama şehrin sokaklarında ve müzelerinde, turistlerden ziyade Viyanalı Türkler ile dolaşıyoruz. Harikulade insanlarla tanıştım bu sayede. Evet, 80'li yılların sonunda Dönemli Yayıncılık'ın çıkardığı Şehir dergisinde çalışmaya başladığımda... Çok kıymetli bir dergiydi, ortaçağdan modern zamanlara dünya şehirleri hakkında, mimarlar hakkında nefis makaleler yayımlanıyordu. Memleketin okul binalarından yayla evlerine, sinemalarına varana kadar, mimariyle, hayatla ilgili bir sürü yazı... Lizbon'u Adalet Ağaoğlu, Mardin'i Murathan Mungan anlatıyordu. Kalamış'ın yahut Beyoğlu'nun Gülriz Sururi'nin hayatındaki yerini öğreniyordum. Gaudi'nin adını ilk o zaman duydum, bir mimarın bir şehri nasıl değiştirebileceğini filan öyle fark ettim. İlk evim Kadıköy, Bahariye'de bir bahçe katıydı. Capcanlı bir çarşı hayatı, hayatıma öyle girdi. Balıkçı Ethem Abi'den balık öğrenip turşuyu pakette değil turşucudan almaya başladım. Hemen yakında pazar vardı, Ankara'dan pazara gitme alışkanlığıyla gelmiştim, o da pek güzeldi. Arkadaşlarımın mahallesinde yorgancı, kasap, muhallebici, kahve filan vardı. Çok heves ediyordum onlarla komşuluk etmeye, hem şehrin göbeğindeydi hem hakiki mahalleydi. Yıllar sonra becerip ben de Cihangir'e taşındım ama tam vaktinde Viyana'ya gelmişim. Şimdi yorgancı esnafı yok artık orada. Şehirlerin Yahudi tarihiyle ilgili seri kitaplar yayımlayan bir küçük yayınevi var Viyana'da. Yahudiler'in Budapeşte'si, Paris'i, Prag'ı vs. Belli bir formatı olan, tarihi ön plana alan gezi kitapları. Önce 1700 yıllık İstanbul Yahudi tarihini yirmi sayfada özetledim, bayağı bir meydan okumaydı, minicik bir metinde onca bilgiyi toparlamak. Sonra şehrin bölgelerinin tarihini araştırdım, mahalleler, evler... Sonra Osmanlı'da ve Türkiye Cumhuriyeti'nde iz bırakmış kişilerin portrelerini derledim. En güzeli, yazar Vivet Kanetti bu kitap için kendi İstanbul'unu konu alan bir metin yazdı. Özellikle başlangıçta iğneyle kuyu kazmak zorunda kaldığımı söyleyeyim ama zevkle çalıştım. Sonunda hem İstanbul'da hem uluslararası alanda olumlu eleştiriler aldı kitap, pek iç rahatlatıcıydı, pek güzeldi. Kitap yazıldığında, bütün Türkiye'de 24.000 Yahudi yaşıyordu Türkiye'de, 10 yıl sonra 15.000. Şimdi bilemiyorum kaç kişi? Yani hem mümkün mertebe görünmemeye çalışan bir kültürden söz ediyoruz hem de gitgide azalan bir cemaatten... Sinagoglar var tabii, duvarların gerisinde, görmesi zor. Sivil mimari için gözünü dört açması gerekiyor insanın; Balat'ta yahut Galata'da cephelerinde, Yahudi takvimine göre yazılmış inşaat tarihleri, göçü simgeleyen gemi kabartmalarının olduğu binalar görüyoruz bazen... Meşhur Kamondo ailesinin yaptırdığı Kamondo Merdivenleri yahut Karaköy'deki eski Nordstern Han, Balat'ta bir hamam gibi izler de var. Ama savaş yıkımına maruz kalmadığı halde; konakların, camilerin, yalıların, Mimar Sinan eserlerinin bile yok olmaktan kurtulamadığı bir şehirde çok da fazla görünür iz yok sanırım. 2018'de sınavları verip rehber oldum. Her yıl şubat ayında Dünya Turist Rehberleri Günü vesilesiyle ücretsiz turlar düzenliyor Viyana Rehberleri Derneği. 2019 Şubatı'nda Ulusal Kütüphane'nin Barok Salonunda bu çerçevede yapılan etkinlikle aktif olarak çalışmaya başladım. Orada da Osmanlı'ya dair epey iz var. İstisnasız bütün turlarımda Osmanlı hikayeleri geçiyor. Şehir Parkı turunda, 1700'lerin sonlarında o civarda bir çadır kurulu olduğunu, akşamları Türk müziği çalınıp kahve ikram edildiğini anlatıyorum mesela. Sanat Tarihi Müzesi'nde, yağlıboya tablolardaki Osmanlı izlerini büyük bir keyifle anlatıyorum. Hem görünür kültürel etkiler var, hem de görünmez izler ve hikayeler... İkisi sokaklarda, ikisi müzelerde dört ayrı tur yapıyorum Osmanlı izlerine dair. O turlar dışında da, yaptığım bütün turlarda mutlaka birkaç kez konusu geçiyor. Üstelik, lale zamanı bütün şehir Osmanlı izi; laleyi Avrupa'ya getiren 1500'lü yıllarda İstanbul'da Avusturya adına diplomatlık da yapmış olan botanikçi Busbecq Bey çünkü! Ama 2. Dünya Savaşı, şehrin dokusunu da değiştirmiş: Binaların yüzde 40'ından fazlası bombardımanlardan etkilenmiş. Hasar görenler, savaş sonrası ekonomisinin elverdiğince tamir edilmiş. Kimi tümüyle yıkılmış -mesela Gestapo'nun kullandığı, Stefan Zweig'ın Satranç kitabındaki Bay B'nin sorgulandığı otelin cephesi yıkılmadığı halde, binayı tümüyle yok etmişler sonra, kötü hatıralar! 1955'e kadar tüm Avusturya gibi Viyana da dört işgal kuvvetinin egemenlik alanı olarak bölünmüş. Semtine göre, ABD, İngiliz, Fransız ve Sovyet güçleri idare etmiş Viyana'yı. Mesele şu ki, 1938'den itibaren alenen Hitler'i destekledikleri halde -direniş grupları da varmış gerçi- savaş sonunda kurban olarak nitelenmişler ve 1980'lere kadar da itiraz edilmemiş buna... Thomas Bernard'ın Kahramanlar Meydanı oyunu bu suçlu ama kendine kurbanlığı yakıştırmış toplumu silkelemek için yazılmış mesela. Malum, bir şehrin yerlisi bile olsak, şehirler sürprizlerle dolu. Doğma büyüme Viyanalı kocamı görmediklerini gösterip epey şaşırtmışlığım var. Önce her yer kapalıydı, malum; bütün müzeler, bütün konser salonları, lokantalar, yiyecek ve ilaç satanlar hariç her yer. Altı hafta sürdü galiba. Sonra mayıs başından itibaren aşama aşama açıldılar. Önce geniş alanı olan büyük müzeler, sonra küçüklerin çoğu da açıldı. Başlangıçta maskesiz gezilemiyordu, şimdi grup olarak değil de tek başına gezenler için maske zorunluluğu yok. Ama bu, her an her şeyin değişebileceği bir konu tabii. Hiç fena değil. İki dünya savaşı arası sosyal demokratların yönettiği Kızıl Viyana, onbinlerce sosyal konut yapmış. Susuz, güneşsiz odalarda yaşayan yoksullar; çocuk yuvası, çamaşırhanesi, bahçesi, güneş gören penceresi, banyosu olan devasa sosyal konut komplekslerine yerleştirilmişler. Bugün de bu sosyal konutlar tüm kiralık konutların içinde önemli bir yer tutuyor. Ama eski binalarda tuvaleti evin içinde değil de apartman koridorunda olan daireler bugünü bilmiyorum ama on-onbeş yıl önce hala vardı. Aslında Yahudiler'in İstanbulu'ndan da önce, 2005'te bir yayınevinin siparişiyle yazdığım Kilitli Şehir Viyana kitabı vardı ama onun talihi yaver gitmedi. Sosyal medyada Viyana Anahtarı adıyla yazmamın sebebi de kitabın adıydı zaten... Şimdi o kitabı yeniden ele mi alsam yoksa zamanın ruhuna uygun, minik bilgilerle bir fotoğraf kitabı mı hazırlasam bilemiyorum, belki röportajı okuyanlar, yönümü belirlemem için öneride bulunurlar. Çok güzel bir söyleşi olmuş. Değişik bilgiler edindim. Sevgili Okşan.., Yazılarındaki ustalığın, akıcı anlatım ve öğrenme yeteneğin, o küçüklüğünden bu yana çalışma azmin, rehberlik konusunda da senin mükemmeliyetçiliğini öne çıkartmış.. İçindeki o öğrenme ve paylaşma isteğin hiç bitmesin... Tebrikler."} {"url": "https://gazetesanat.com/okuma-guclugu-ceken-ve-disleksik-cocuklar-icin-yeni-kitap", "text": "Kitapları bugüne dek 25 milyondan fazla satılan ve 40 dile çevrilen İrlandalı yazar Eoin Colfer'ın kaleme alıp ünlü çizer Richard Watson'ın resimlediği Saçımla Derdim Var, Tudem'in, okumaya isteksiz ve disleksik çocuklar için özel olarak hazırladığı SEN de OKU koleksiyonundaki yerini aldı! İrlanda hükümeti tarafından çocuk edebiyatı alanında liyakat madalyasınayla onurlandırılan Eoin Colfer'ın yazdığı Saçımla Derdim Var, önyargıları yıkmaya, kendini tanımaya, cesarete ve büyüme sancılarına dair umut aşılayıcı, neşeli bir roman. Başkalarının fiziksel özelliklerine imrenerek kendi özel yönlerini ıskalayan küçük bir kızın yaşamına ayna tutan bu kitap; bazı sorunların üstesinden gelebilmek için cesur davranmanın ve kararlı durmanın önemine atıfta bulunuyor, farklılıklarımızın bizlere kattığı artı değerlerle öğünmemiz gerektiğini anımsatıyor. SEN de OKU koleksiyonu, kitaplara mesafeli duran ve okuma isteği olmayan çocukların rahat okuyabilecekleri metinsel ve fiziksel özelliklere sahip, ilgilerini çekecek güncel konulara ve temalara değinen resimli kitaplardan oluşmakta. fark yaratan SEN de OKU koleksiyonu, okumaya isteksiz ve disleksik çocukları kitapların renkli dünyasıyla buluşturuyor. İlk okuma seviyesinden başlayarak kolaydan zora doğru aşama aşama ilerleyen bir okuma yelpazesi sunan SEN de OKU koleksiyonu, çocuklara okuma zevkini yaşatıp onlara yetkin okur olma yolunda cesaret veriyor. İlgi yaşı ve yıldızlarla belirtilen okuma seviyesi bilgileri sayesinde, çocuklarına uygun kitap seçiminde kararsız kalan ebeveynlere kılavuzluk edecek SEN de OKU koleksiyonu, yeni kitaplarla zenginleşmeye ve büyümeye devam edecek!"} {"url": "https://gazetesanat.com/okumadan-kitap-elestirileri-cinar-yayinlarindan-cikti", "text": "Fatih Altınöz'ün denemeleri, kitapların kapakları çevrilmeksizin ön kapak ve arka kapaklarında yer alan yazı, resim ve illüstrasyonlarından yola çıkılarak el değmeden başka bir açı kullanılarak yazıldı. Bir kitap üzerine söylenebileceklerin tamamen sınırsız olduğunu ispatlayan bu yazı türünün belki de en önemli yanı, üslubu!"} {"url": "https://gazetesanat.com/okuyay-platformu-egitim-modulu-yayinda", "text": "OKUYAY Platformu iki yıllık proje uygulama süresinde edinilen bilgi ve deneyimleri aktarmak, okuma kültürünü farklı yaş gruplarında geliştirmek için çalışan akademisyenlerin, eğitimcilerin, uzmanların birikimlerini online bir platformda erişilir kılmak amacıyla OKUYAY Platformu Eğitim Modülü'nü hayata geçirdi. Yararlanmak isteyen herkese her an ulaşılabilir bir kaynak sunan OKUYAY Platformu Eğitim Modülü aynı zamanda, projenin sürdürülebilirlik hedefleri kapsamında süre sınırı olmayan bir imkan sağlıyor. T. C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı tarafından yürütülmekte olan Ortaklıklar ve Ağlar Hibe Programı kapsamında hibe almaya hak kazanan, Türkiye Yayıncılar Birliği'nin OKUYAY Platformu, ülkemizde okuma kültürüne yönelik bugüne dek yapılan en kapsamlı projelerden biri oldu. OKUYAY Platformu Eğitim Modülü ise okuma kültürünün yaygınlaştırılması konusunda her an ve herkes tarafından ulaşılabilir bir kaynak yaratmak amacıyla online olarak hayata geçirildi. Eğitim Modülü, OKUYAY Platformu'nun sürdürülebilirlik hedefleri kapsamında projenin uygulama süresinden bağımsız olarak, süre sınırı olmayan bir imkan sunuyor. - Çocuk ve İlkgençlik Yaş Grubuna Yönelik Kütüphane Etkinlikleri Sevgi Arıoğlu - Yetişkinlere Yönelik Kütüphane Etkinlikleri Emine Hatun Gür - Çocukların Keyifle Okuyup Özenle Yazması İçin Neler Yapabiliriz? Tülin Kozikoğlu - Yaratıcı Okumanın Okuma Kültürüne Katkısı Çiğdem Odabaşı - Çocuklara Okumayı Sevdirmek ve Okuma Alışkanlığı Kazandırmak Serap Erdinç - Okuma Kulüplerinin Okuma Kültürüne Katkısı Sevengül Sönmez - Eleştirel Okuma Doç. Dr. Yalçın Armağan - Görsel Okuma Dr. Nilay Yılmaz - Okuma Kültüründe Kütüphanelerin Yeri Prof. Dr. Bülent Yılmaz - Okuma Kültürü Kitaplar Kurumlar ve Organizasyonlar Doç. Dr. Ilgım Veryeri Alaca"} {"url": "https://gazetesanat.com/okuyay-platformu-sonuc-toplantisi-12-ocakta-online-gerceklesecek", "text": "Türkiye Yayıncılar Birliği öncülüğünde hayata geçirilen ve Türkiye'de okuma kültürüne yönelik bugüne dek yapılan en kapsamlı projelerden biri olan OKUYAY Platformu, 24 aylık yoğun bir çalışmanın ardından, proje süresince elde edilen sonuçları kapsamlı bir toplantıyla açıklayacak. 12 Ocak Salı günü saat 14.00'te online olarak gerçekleşecek olan OKUYAY Platformu Sonuç Toplantısı'na uzman konuşmacılar da katılacak. Ülkemizde okuma kültürü konusuyla ilgilenen herkesin katılımına açık olan toplantı, Zoom-Webinar programı üzerinden gerçekleşecek. T. C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı tarafından yürütülmekte olan Ortaklıklar ve Ağlar Hibe Programı kapsamında hibe almaya hak kazanan, Türkiye Yayıncılar Birliği'nin OKUYAY Platformu, ülkemizde okuma kültürüne yönelik bugüne dek yapılan en kapsamlı projelerden biri. 24 aylık faaliyeti süresince çalışmalarını adım adım kamuoyuyla paylaşan OKUYAY Platformu, 12 Ocak 2021 Salı günü 14.00-16.00 saatleri arasında online olarak gerçekleşecek Sonuç Toplantısı'nda çalışmalar sonucunda elde edilen verilere ve hazırlanan kaynaklara odaklanacak. Açılış konuşmalarıyla başlayacak OKUYAY Platformu Sonuç Toplantısı'nda ilk olarak Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Kenan Kocatürk; ülkemizde okuma kültürünün önemi, son dönemde okuma alışkanlıkları ve pandeminin yayıncılık sektörüne etkisi konularında katılımcılara bilgileer verecek. Ardından T. C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Mali İşbirliği ve Proje Uygulama Genel Müdürü Bülent Özcan, Sivil Toplum Sektörü Ortaklıklar ve Ağlar Hibe Programı sürecini değerlendirecek. Toplantının konuşmacılarından, KONDA Araştırma ve Danışmanlık Genel Müdürü Bekir Ağırdır; OKUYAY Platformu için yaptıkları Okuma Kültürü Araştırması 2019'un temel çıktılarını değerlendirecek. Ağırdır aynı zamanda, pandemi sürecinde toplumun karşılaştığı durumlar ve pandemi koşullarının olumsuz etkilerini hafifletmek için bireylerin yapabilecekleri konusunda görüşlerini de paylaşacak. OKUYAY Platformu iştiraklerinden biri olan, Almanya Stiftung Lesen CEO'su Joerg Maas dakonuşmacılar arasında yer alacak ve pandemi sürecinde Almanya'da ve Avrupa'da okuma kültürü konusunda yaşanan gelişmeleri değerlendirecek. OKUYAY Platformu Sonuç Toplantısı, proje ekibinden Ebru Şenol ve Sevengül Sönmez'in yapacağı, OKUYAY Platformu tarafından okuma kültürünün yaygınlaştırılmasına yönelik hazırlanan kaynakların sunumu ve projenin sonuçlarının geniş kapsamlı açıklamasının ardından sürdürülebilirlik hedeflerinin paylaşılmasıyla son bulacak. Toplantı programına OKUYAY Platformu tarafından hazırlanan videolar da eşlik edecek. 12 Ocak 2021 Salı günü 14.00-16.00 saatleri arasında Zoom-Webinar programı üzerinden gerçekleşecek olan OKUYAY Platformu Sonuç Toplantısı'na, ülkemizde okuma kültürü konusuyla ilgilenen herkes davetlidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/okuyay-platformu-tarafindan-hazirlanan-okuma-kulupleri-kitapcigi-yayimlandi", "text": "Okuma Kültürünü Yaygınlaştırma Platformu OKUYAY, okuma kulüplerinin okuma kültürüne katkısını tartışmak amacıyla düzenlediği etkinliklerin ardından, hazırladığı Okuma Kulüpleri kitapçığını dijital ve basılı formatta yayımladı. Kitapçıkta, OKUYAY Platformu'nun düzenlediği toplantılardaki paylaşımların yanı sıra dünyada okuma kulüplerinin tarihi, okuma kulübü türleri, çocuklar için okuma kulüpleri hakkında bilgiler de yer alıyor. Kulüplerin okuma kültürüne katkısını ortaya koyan Okuma Kulüpleri kitapçığı, okuma kulüplerinin standartları, okuma kulübü-bibliyoterapi ilişkisi gibi konulara da değiniyor. T. C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı tarafından yürütülmekte olan Ortaklıklar ve Ağlar Hibe Programı kapsamında hibe almaya hak kazanan, Türkiye Yayıncılar Birliği'nin OKUYAY Platformu, ülkemizde okuma kültürüne yönelik bugüne dek yapılan en kapsamlı projelerden biri. OKUYAY Platformu'nun yaptığı araştırmalar; okumanın görünür olmasının, okunacakların tavsiye edilmesinin ve okuma deneyiminin paylaşılmasının okuma alışkanlığını kazanmak ve sürdürmek açısından çok önemli olduğunu ortaya koyuyor. Okuma kulüpleri, bu üç özelliği barındırması nedeniyle okuma kültürünün yaygınlaştırılmasında önemli bir etki yaratıyor. Okuma kulüplerinin okuma kültürüne katkısını tartışmak amacıyla 5 Kasım 2020 tarihinde düzenlenen OKUYAY Buluşmaları 13 ve 8 Aralık 2020'de düzenlenen OKUYAY Konuşmaları 9, yoğun bir katılımla gerçekleşmişti. OKUYAY Buluşmaları 13'te deneyimlerini paylaşan Kitap Ağacı kurucusu Fatma Aktaş, Instagram üzerinden başladıkları paylaşımlarla büyüyüp tüm ülkeye yayılan bir oluşum olduklarını anlattı. Martı Kitap Kulübü kurucusu Yasemin Sungur ise, yürüttüğü kulüpler dışında bu alanda eğitimler de yaptığını, kitap kulübü kurmak isteyenler için hazırladığı eğitimlerle Türkiye'nin pek çok ilinde farklı türlerde okuma kulüpleri kurulmasına yardımcı olduğunu dile getirdi. Her iki toplantının da konuşmacıları arasında yer alan Hacettepe Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi bölümünden Prof. Dr. Bülent Yılmaz konuşmalarında Okuma Kulüplerinin Okuma Kültürüne Katkısını ele aldı. Kulüpte ya da bir grupta birlikte okumanın disiplin sağladığını, birlikte okumanın motivasyonu çoğalttığını ve kendi yaptıkları araştırmalarda, kulüplere katılanların yıllar içinde nitelikli okurlar haline geldiğini tespit ettiklerini anlatan Yılmaz, bu kulüplerin kütüphanelerle işbirliği yapması çağrısında da bulundu. Yine her iki toplantının konuşmacılarından olan, uzun yıllardır devam ettirdiği okuma kulübü etkinlikleri ve edebiyat okuma gruplarıyla on binlerce kişiye ulaşan psikolog-yazar Şule İzgi Şahin, birlikte okumanın iyileştirici etkisi ve özellikle sosyalleşmenin faydaları üzerinde durdu. Okumanın kişinin ruh durumu üzerindeki etkisini, özellikle de roman okumanın sağaltıcı yanını vurgulayan Şahin, romandrama tekniğinden ve bibliyoterapiden de bahsetti. OKUYAY Konuşmaları 9'da deneyimlerini paylaşan diğer bir isim ise, Sevim Ak Ev Kütüphanesi bünyesinde kurulan Kitapkurdu Kulübü'nde gençlerle okumalar yürüten, çocuk kitapları editörü Mehmet Erkurt oldu. Erkurt, gençlerle okuma deneyimini aktararak birlikte okumaya başladıkları günden itibaren gençlerde gözlediği değişimlerden; ifade etme, anlatma becerisi kazandıklarından ve seçimlerini dile getirme isteklerinden söz etti. Bir yayıncı olarak, yayına hazırladıkları kitaplarla ilgili geri bildirim sağlaması nedeniyle de okuma kulüplerinin çok önemli olduğunu da sözlerine ekledi. OKUYAY Platformu tarafından hazırlanan Okuma Kulüpleri kitapçığı bu iki toplantıdaki paylaşımların yanı sıra dünyada okuma kulüplerinin tarihi, okuma kulübü türleri, çocuklar için okuma kulüpleri gibi bilgileri içeriyor. Okuma kulüplerinin standartlarına, iyi bir okuma liderinin özelliklerine, okuma kulübü-bibliyoterapi ilişkisine de değinen kitapçıkta, bu kulüplerin eleştirel okuma ve tartışma kültürüne sağladığı katkıya da dikkat çekiliyor. Kitapçığın son bölümünde ise, okuma kulübü kurmak ve bir kulübü canlı tutmak için yapılması gerekenler ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. OKUYAY-Okuma Kültürünü Yaygınlaştırma Platformu, Türkiye'de okuma kültürünün yaygınlaştırılmasını çalışma konularından biri haline getiren Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından, T. C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı'nın yürüttüğü Sivil Toplum Sektörünün Ortaklıklar ve Ağlar Hibe Programı kapsamında alınan hibeyle kuruldu. OKUYAY Platformu, okuma kültürünü desteklemeye çalışan sivil toplum kuruluşlarına, aktivistlere, gönüllülere destek vererek Türkiye ve Avrupa'daki iyi örnekleri Türkiye geneline yaymayı hedefliyor. Çalışmalarını, Türk Kütüphanecileri Derneği, Anne Çocuk Eğitim Vakfı, Kadıköy Belediyesi ve Kingston Üniversitesi ortaklığıyla gerçekleştirecek olan OKUYAY Platformu; okuma kültürünü yaygınlaştırmak için Türkiye'nin seçilecek 4 bölgesinde çocukları, ebeveynleri, öğretmenleri, kamu kuruluşlarını, kütüphaneleri ve sivil toplumu, yayıncılık paydaşlarıyla bir araya getirerek pilot uygulamalar yapacak. Proje sonunda hazırlanacak olan Okuma Kültürünü Geliştirmeye Yardımcı Kılavuzun ise bu alanda önemli bir başvuru kaynağı olması ön görülüyor. Okuma Kültürünü Yaygınlaştırma Platformu, İstanbul Taksim'deki çalışma ofisinde düzenlediği toplantılar ve etkinliklerle, okuma kültürünü geliştirmeye destek olabilecek sivil toplum kuruluşu, aktivist ve gönüllüleri bir araya getirmeyi amaçlıyor. Aynı zamanda platform bünyesinde kurulacak Okuma Kültürü konulu kitaplık ise araştırmacıların kullanımına açık olacak. 2 yıl boyunca devam edecek projenin tamamlanmasının ardından OKUYAY Platformu'nun Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından sürdürülmesi hedefleniyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/okuyay-platformundan-yasa-taslagi-okuma-kulturunu-gelistirmekle-ilgili-sorunlar-cozumler-ve-oneriler-paylasildi", "text": "OKUYAY Platformu'nun okuma kültürünü yaygınlaştırma çalışmalarının önemli parçalarından biri olan danışma kurulları, çalışmaları sonucunda tespit edilen sorunları, çözümleri ve önerileri, hazırladığı bir çalışmayla kamuyla paylaştı. Sorunlar, çözümler ve öneriler, hem dijital hem de basılı olarak hazırlanan OKUYAY Platformu Yasa/Yönetmelik Taslağı Çalışması: Okuma Kültürünü Geliştirmek İçin Kamu Ne Yapmalı? Sorunlar Çözümler Öneriler kitapçığında yayımlandı. T. C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı tarafından yürütülmekte olan Ortaklıklar ve Ağlar Hibe Programı kapsamında hibe almaya hak kazanan, Türkiye Yayıncılar Birliği'nin OKUYAY Platformu, ülkemizde okuma kültürüne yönelik bugüne dek yapılan en kapsamlı projelerden biri. OKUYAY Platformu'nun çocuk, K-12 ve Yetişkin hedef kitlelerine göre çalışmalar yapan üç danışma kurulu, 10 Aralık tarihinde çevrimiçi olarak gerçekleşen OKUYAY Konuşmaları 10'da; okuma kültürünün yaygınlaştırılmasında engel teşkil eden sorunları, bunların çözümlerini ve bu yönde önerilerini paylaşmıştı. Konuşmacılarının arasında Türk Kütüphaneciler Derneği Genel Başkanı Ali Fuat Kartal, danışma kurulu başkanları Dr. Melike Günyüz, Dr. Müren Beykan ve Nazlı Berivan Ak'ın da yer aldığı toplantıda, kurullardaki çalışma yöntemleri anlatılarak öne çıkan sorunların tüm gruplarda benzer olduğunu belirtilmişti. Toplantıda üzerinde konuşulan tüm sorunlar, çözümler ve öneriler OKUYAY PLATFORMU Yasa/Yönetmelik Taslağı Çalışması: Okuma Kültürünü Geliştirmek İçin Kamu Ne Yapmalı? Sorunlar Çözümler Öneriler kitapçığında yayımlandı. - Ebeveynlerin, bakıcıların, okul öncesi öğretmenlerin, aile büyüklerinin 0-6 yaş grubuna yönelik kitaplarla ilgili farkındalığının az ve çocuk kitabı tanımının yeterli olmayışı - Kitaba erişim sorunu ve kitaptan haberdar olamama - Zorunlu eğitim kapsamındaki kurumlarda kütüphanelerin yetersiz oluşu - Okuma kültürü, okuma alışkanlığı, kitaba erişim vb. konularda düzenli anket ve veri eksikliği - Araştırma kütüphaneleri, merkezleri, veri ve proje tabanı eksikliği - Kitap üretimin en önemli paydaşları olan yazar, çevirmen ve editörleri yetiştirecek mesleki eğitim programlarının eksikliği - Yazılı kültürün korunması ihtiyacı - Öğretmenlerin okuma kültürü açısından eğitim ve farkındalık eksikliği - Eğitim ve öğretim kurumlarının her sınıf seviyesinde, okuma kültürü dersi ve bilgi okuryazarlığı çalışmaları konması - Hayat boyu okumayı teşvik edici uygulamalara duyulan ihtiyaç OKUYAY Platformu, danışma kurullarında görev yapan konusunda uzman kişilerle hazırlanan yasa/yönetmelik taslağı önerileriyle kamu otoritelerine, yerel yönetimlere ve toplumun her kesimine bir çağrıda bulunuyor. Okuma kültürünün yaygınlaştırılmasında engel teşkil eden tüm sorunlara çözümler bulunması için her türlü işbirliğine hazır olduğunu kamuoyuna duyuran platform, hazırlanan kitapçığı önümüzdeki günlerde kamu otoriteleri ve yerel yönetimlerle de paylaşarak resmi temaslarını sürdürmeyi hedefliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/olu-dilde-bir-hayalperest", "text": "Kendine has üslubuyla pek çok yazarın hayranlığını kazanmış olan Grace Paley'in, sıradan insanların sıradan yaşamlarına ayna tutan Ölü Dilde Bir Hayalperest adlı kitabı raflarda yerini aldı. 1995 yılında Pulitzer Ödülü'nde finale kalan Toplu Öyküler seçkisinden derlenerek Delidolu Yayınları tarafından Türkçede ilk kez yayımlanan bu öyküler; insan ilişkilerine, yalnızlığa, varoluşun getirdiği kaçınılmaz korku ve arzulara dair çarpıcı tespitleriyle zihinlerde uzun süre yer edinecek. Gözlem gücüyle okurlarını şaşırtmayı çok iyi başaran Paley, kendi deyişiyle, yaşadığı ülkenin ve şehrin sakladıklarını gün yüzüne çıkarmaya, anlatılmayanı anlatmaya çalışırken, hayatın iç acıtan keskin yönlerini kendine has iyimserliğiyle yumuşatıyor. Bu son derece gerçekçi ve kimi zaman taşıdıkları dramatik içerikle zıtlaşan eğlenceli diyaloglara dayalı öykülerde, New York'un alt sınıf insanlarının, bekar annelerin, aldatılan karıkocaların, hatta göçmenlerin yaşamlarına bütün doğallığı içinde tanık oluyoruz. Kadınlar hakkında yazmanın başlı başına politik bir eylem olduğunu vurgulayan Paley'in; kadın-erkek ilişkilerini, anneliği, evlilik ve cinselliği ele alışındaki eleştirel ve alaycı tavır, gerçekliğin en ağır meselelerini yüzümüze vururken bile elden bırakmadığı mizahi anlatım, onu bütünüyle özel bir yazar haline getiriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/olu-kadinin-gunlugu-raflarda", "text": "Bir kadın, iki kimlik ve sırlarla dolu bir geçmiş... Yazar Filiz Çiçek'in yeni romanı Ölü Kadının Günlüğü, İnkılap Kitabevi etiketiyle raflardaki yerini aldı! Denizde boğulma tehlikesi geçirdiği sırada kalbi duran, tekrar hayata döndürülse de ikinci yaşamına bir türlü adapte olamayan İlknur'un gizem dolu öyküsünü anlatan Ölü Kadının Günlüğü, okuru bir girdap gibi içine çeken sürükleyici bir psikolojik gerilim kitabı. Filiz Çiçek'in, İnkılap Kitabevi etiketiyle okurlarla buluşan yeni romanı Ölü Kadının Günlüğü, masum bir kadının sıradan yaşamından İstanbul'un arka sokaklarına, kirli meyhanelerine, metruk binalarına uzanan gerilim dolu, psikolojik bir öykü. Ölü Kadının Günlüğü, genç bir kadının tatilde yaşadığı korkunç deneyimin ardından kabusa dönen yeni hayatını konu alıyor. Unutkanlık, yorgunluk ve uykusuzlukla baş etmeye çalışan İlknur, antidepresanlarla ayakta durmaya çalışırken yalnız kaldığı evinde esrarengiz olaylar yaşamaya başlıyor. Kendi odasında ne zaman aldığını hatırlayamadığı açık seçik kıyafetler, asla takmayacağı takılar ve okumadığı yazarlara ait kitaplar bulan İlknur, yaşadığı bu gizemli olayların dozu artınca çareyi hipnozda buluyor. Dinmeyen baş ağrıları, evde yankılanan topuk sesleri ve bir gün kendi günlüğünde aniden beliren esrarengiz isimle hayatı kabusa dönen, karanlık geçmişinin izinde bir suçluya dönüşen İlknur'un sıra dışı öyküsü bir solukta okunmayı bekliyor. Filiz Çiçek'in yeni romanı Ölü Kadının Günlüğü, İnkılap Kitabevi etiketiyle raflarda, inkilap. com, dr. com. tr ve kitapyurdu. com adreslerinde satışta."} {"url": "https://gazetesanat.com/olumu-boyamak-fayyum-mumya-portreleri", "text": "Fayyum Portreleri, Mısır'da M. S. 1. ve 3. yüzyıllarda mumyalanmış cesetlerin baş kısmına yerleştirilmiş, ahşap levhalar üzerine resmedilmiş boyalı portre resimlere verilen isimdir. Bunlar Yunan ve Roma dünyası klasik döneminde gelişen panel boyama geleneğine ait resimlerdir. 1615 yılında İtalyan kaşif Pietro della Valle tarafından keşfedilen bu portreler Mısır'ın birçok bölgesinde yer alan mumya mezarlarından çıkarılmış oldukları halde büyük çoğunluğu Fayyum bölgesinde bulunduğundan bu ismi almışlardır. Fayyum, Kahire'nin yaklaşık yüz kilometre güneyinde, Mısır'ın batısındaki çöl bölgesinde yer almaktadır. M. Ö. 3000-300 tarihleri arasında Firavunların yönetiminde kalmıştır. M. Ö. 332 yılında Büyük İskender tarafından fethedilmiş ve ülke Grek hanedanlarından Ptolemaioslar tarafından yönetilmeye başlanmıştır. Giderek Mısır'ın birçok bölgesinde Grek kültürü yayılmaya başlamış, hatta resmi dilleri Grekçe olarak kabul edilmiştir. M. Ö. 1. yüzyıla gelindiğinde ise Fayyum'da yaklaşık nüfusun yüzde otuzunu Grekler oluşturmaktaydı. M. Ö. 31 yılında Roma İmparatorluğu hakimiyeti altına girene kadar yaklaşık 300 yıl hüküm sürmüşlerdir. Romalıların hakimiyeti ele aldığı M. Ö. 31 yılından sonra eski Grek seçkinleri bazı ayrıcalıklarını yitirmelerine rağmen yerli Mısır halkına oranla toplumdaki saygın konumlarını korumuşlardır. Grekler dini yönden Mısır'ın inanç sistemini benimsemiş bulunmaktadırlar. Mısırlılar, öldükten sonra ruhun yaşadığına ve o ruhun kendi vücudunu aradığına inandıklarından dolayı mumya yapımına önem vermişlerdir. Grekliler de bu inanış ve gelenekten etkilenerek ölülerini mumyalamaya başlamışlardır ve klasik sanat anlayışlarıyla bir sentez yaratarak mumya masklarını yaratmışlardır. Sonradan iktidarı ele geçiren Romalılar da bu geleneği uygulamışlardır ancak diğerlerinden farklı olarak mumyaların yüzlerine masklar değil ölen kişiye ait iki boyutlu ahşap mumya portreleri yerleştirmişlerdir. Bu yönüyle Fayyum portreleri her iki kültürden de beslenerek oluşturulmuştur. Çeşitli ilaç ve yöntemlerle mumyalanan ölü sargılarla sarılmakta ve ölen kişinin portresi cesedin yüz bölgesine yerleştirilmektedir. Bu işlemden sonra mumya, insan biçimli bir sandukaya dikine bir pozisyonda konulur. Bunun nedeni ölüyü hayattayken bulunduğu hale büründürme çabasıdır. Daha sonra sanduka mühürlenmekte, üzerine kişinin ismini ve mesleğini belirten yazılar yazılmaktadır. Fayyum portrelerinin çoğunluğu meşe, çınar, selvi, limon, incir, sedir ve narenciye gibi sert ağaçlardan üretilen panel ya da levhaların üzerine resmedilmiştir. Ahşap levha zımparalanarak pürüzsüz hale getirildikten sonra astarlanarak resim çizmeye elverişli hale getirilmektedir. Bundan sonrası için iki teknik kullanıldığı görülür. Bunlardan biri ankostik teknik olarak da bilinen eriyik halde bulunan bal mumunun boya maddesi ile karıştırılarak kullanıldığı tekniktir. Boyalar sıcak bal mumu içinde eritilmekte ve sıcak olarak kullanılmaktadır. Boya sürüldükten sonra oluşan fırça izlerinin kaybedilmesi ve düzgün bir tabaka elde edilebilmesi için ısıtılmış bir metal resmin yüzeyine sürülerek presleme işlemi yapılmaktadır. Kimi portrelerde kirpik gibi detaylar, henüz soğumamış bal mumunu ince sert uçlu bir alet ile bastırıp çekme suretiyle meydana getirilmiştir. Sıcak bal mumu yöntemi resme doku kazandırmakla birlikte renklerin daha kalıcı ve canlı olmasını da sağlamıştır. Bu yöntem ile yapılan portreler zengin renk kullanımı ve parlak renkler arasındaki güçlü zıtlıktan dolayı oldukça dikkat çekicidir, geniş fırça dokunuşları nedeniyle de empresyonist bir etki uyandırmaktadır. Bu teknikte bal mumunun muhafaza etme özelliğinden ve ısıdan faydalanılmış olduğundan ortaya çıkarılan eserler de yüzyıllar boyunca bozulmadan kalabilmektedir. Diğer bir teknik ise tempera tekniğidir. Tempera tekniğiyle yapılan portreler ince fırça darbeleriyle oluşturulduğundan yumuşak geçişlere sahiptir. Aynı zamanda içine beyaz boya eklenerek kullanılan renkler mat bir görünüm kazandırmıştır. Bazı portrelerde altın kullanımı da görülmektedir, bu uygulama genellikle portre içinde yer alan mücevherat ve çeşitli aksesuarlar için kullanılmıştır. Genellikle insanın başını veya baş ve üst göğsü tam ya da dörtte üç oranında cepheden tasvir eden bu porteler dönemin modası hakkında bilgilendirici niteliktedir. Saç şekilleri, kıyafetler Roma modasını yansıtmaktadır. Kadın portreleri genellikle yine Roma tarzını gözler önüne serer biçimdeki mücevherleriyle resmedilmişlerdir. Bu mücevherler altın, zümrüt, akik, lal, ametis ve inci gibi değerli maden ve taşlardan meydana gelmektedir. Erkek portrelerinde kısa sakala eşlik eden kıvırcık saçlar dikkat çekici unsurlardandır. Erkek portrelerinde tasvir edilen kıyafetler kadınlarınkine nazaran renksizdir. Hem kadın hem de erkek portreler zaman zaman başlarında ölümsüzlüğü simgeleyen defne yaprağından bir çelenk taç ile resmedilmişlerdir. Bazı erkek portre örneklerinde çeşitli silah betimlemeleri bulunmaktadır bu da bizlere o kişilerin asker olabilecekleri ile ilgili ipucu vermektedir. Aralarında bulunan tüm bu farklılık katan unsurlara rağmen portrelerin ifade açısından birbirlerine çok benzediği görülmektedir. Kalıplaşmış tek bir yüz formu kullanılmıştır ve ifadede genellikle üzgün bir hava hakimdir. Bütünüyle natüralist bir betimleme vardır fakat portrelerde yalnızca gözler, yüze oranla büyük betimlenmiştir ve yalnızca bu durum doğallığın dışına çıkan bir unsurdur. Ancak portrenin etkileyiciliğini arttıran unsurlardan biri de yine bu olmuştur. Portre tasvirlerindeki bu gerçekçi betimlemeler sanatçının anatomi bilgisi olduğunu gözler önüne sermekle birlikte, ışık ve gölgenin başarılı bir şekilde işlenişi yine sanatçının yetenek seviyesi hakkında bilgi vermektedir. Portresi yapılan kişiler genellikle yakın bir zaman içerisinde ölecek olan hasta kişiler olmakla birlikte bazı durumlarda kişinin öldükten sonra portresinin yapıldığı da bilinmektedir. Bu da bazı örneklerde yüzün idealize edilerek ve genç olarak betimlenmesine neden olmuştur. Elbette genç ölülerin portreleri de yapılmıştır zira antropologlar o dönemde Mısır halkının ortalama yaşam süresinin 30-35 yaşları arasında olduğunu gösteren araştırmalar ortaya koymuşlardır. Mumya portesinin her insanın sahip olabileceği bir şey olmadığı portresiz mumyaların varlığından doğal olarak çıkarılan bir sonuçtur. Yerel ahşap veya geri dönüştürülmüş ahşap levha üzerine boyanmış portreler ile birlikte boyanmamış veya daha düşük kalitede malzemelerin kullanıldığı portreler de görülmektedir. Dolayısıyla bu sosyal statü farkına işaret eden bir unsur olarak değerlendirilmiştir. Aynı zamanda altın varak benzeri malzemelerin pahalı olması ve bunları kullanmanın yetenekli zanaatkarlar gerektirmesi, bu malzemelerin daha zengin insanların portrelerinde kullanılmış olduğunu, dolayısıyla da insanlar arasında ekonomik anlamda bir sınıf farkının olduğunu göstermektedir. Bu resimler her açıdan kişilerin toplumsal konumunu, siyasi ve ekonomik gücünü, dönemin yaşayış ve moda bilgisini barındıran belgeler niteliğindedir. Resimlerin günümüze kadar hiçbir zarar görmeden ve bozulmadan gelebilmelerinin en önemli nedenlerinden biri de Mısır'ın iklim şartlarıdır. Sıcak ve kuru hava çürümeyi ve bozulmayı önleyerek portrelerin bugün İngiltere, Rusya, Almanya, Avusturya, Polonya, İtalya, Fransa, Danimarka, ABD, Mısır ve Çek Cumhuriyeti gibi dünyanın farklı bölgelerindeki birçok arkeoloji müzesinde sergilenebilmesini sağlamıştır. Fayyum portreleri, çeşitli freskler haricinde günümüze ulaşabilmiş olan tek Roma dönemi portre türü eserleri olarak bilinmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/olumunun-25-yilinda-nail-payza-sergisi-galeri-selvinde", "text": "Nail Payza'nın ölümünün 25. yılında yağlıboya ve özgün baskı kompozisyonlarının yer aldığı eserleri 26 Ocak 21 Şubat 2021 tarihleri arasında Galeri Selvin'in Nişantaşı adresinde sanatseverleri bekliyor. Temel sanat bilgilerini Abidin Elderoğlu ve Arif Kaptan atölyelerinde aldı. Yağlıboya resmin yanında, özellikle 1980'li yılların sonuna doğru, özgün baskı resme yöneldi. İlk kişisel sergisini 1953 yılında açtı. Daha sonra yerleştiği ABD ve Kanada'da sergiler yaptı. 1974 yılında Türkiye'ye döndü. Asıl mesleği olan biyokimya profesörlüğünden emekli olduktan sonra 1985 yılı itibarıyla özgün baskı tekniğine yönelik çalışmalarını yoğunlaştırdı. 1988 yılında Sanat Kurumu ödülünü kazandı. Boya resimlerinde, geometrik yoruma uyarlanmış, daha çok da soyut biçim anlayışına göre oluşturulmuş büyük renk parçaları yer alır. Buna karşılık ağaç baskı resimlerinde, Doğu efsanelerini ve Anadolu mitolojisini simgesel anlatımlar halinde yorumlama çabası ağır basar. Birbirini değişik açılardan, değişik doğrultularda kesen, ya da bir formun oluşumuna olanak veren çizgi ritmiyle, boyanın salt pentür değerini dışa vurmayı amaçlayan renksel bölmelerin mesajını, ortak bir payda altında toplayabilen bu resimler, bizim çağdaş sanatımızda 1950'li yıllarda etkinlik aşamasına varmış olan soyutçu biçim anlayışını, yeniden canlandırma girişimi olarak da tanımlanabilir. Ayrıca Galeri Selvin, bu sergi kapsamında Özkan Eroğlu tarafından yazılmış, hayatını ve sanatını ele alan Nail Payza Bütüncül Bakış isimli bir sanatçı kitabını da Türkçe ve İngilizce olarak iki dilde yayınlandı. Nail Payza'nın uzun sayılabilecek bir aradan sonra ölümünün 25. yılında yağlıboya ve özgün baskı kompozisyonlarının yer aldığı eserleri 26 Ocak 21 Şubat 2021 tarihleri arasında Galeri Selvin'in Nişantaşı adresinde izleyicilerini bekliyor. Galerimiz kısıtlamalar dışında Pazar günleri hariç 11:00 18:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/olumunun-500-yilinda-seyh-hamdullah", "text": "Sakıp Sabancı Müzesi, Fatih Sultan Mehmed ve Sultan II. Bayezid dönemlerinin büyük hattatı Şeyh Hamdullah'ı, ölümünün 500. yılında çağdaşları ile birlikte özel bir sergiyle anıyor. Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu'nda Şeyh Hamdullah ve çağdaşlarının, Şeyh yolundan giden hattatların ve 16. yüzyılın usta müzehhiplerinin elinden çıkmış nadir eserleri koruyan Sakıp Sabancı Müzesi'nin hayata geçirdiği Ölümünün 500. Yılında Şeyh Hamdullah sergisi, 15. yüzyılın ikinci yarısı ve 16. yüzyılın ilk yarısında üretilmiş nadir el yazması kitaplar, Kuran-ı Kerim nüshaları, kıtalar ve albümlerden oluşuyor. Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonunun yanı sıra, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Sadberk Hanım Müzesi, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı Ekrem Hakkı Ayverdi Koleksiyonu'ndan derlenen eserlerin de yer aldığı sergide; Topkapı Sarayı Müzesi, Süleymaniye Kütüphanesi, İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi, Dallas Museum of Art ve Hannover Kestner Museum'daki sanatçıya ait eserler, dijital bir yerleştirme ile sanatseverlerle buluşuyor. Suhreveriyye tarikatı Şeyhi Mustafa Dede'nin oğlu olarak dönemin en seçkin ilim yuvalarından Amasya'da dünyaya gelen, eğitim alan ve zaman içinde Hattatların kutbu, Hattatların kıblesi unvanlarıyla tanınan Şeyh Hamdullah, Amasya'da uzun yıllar Sancak beyi olan Şehzade Bayezid'in yakın çevresinde yer aldı ve onun dostluğunu kazandı... Fatih Sultan Mehmed Han'ın 1481'deki ölümü üzerine Osmanlı tahtına çıkan Sultan II. Bayezid'in davetiyle Topkapı Sarayında Ehl-i Hiref teşkilatı içinde katib-i hassa unvanıyla görev aldı. Farklı yazı stillerine hakimiyeti ile bilinen sanatçı, hat sanatında önemli değişiklikler yaparak günümüze kadar geçerliliğini koruyan Osmanlı hat ekolünü hayata geçirdi. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Nazan Ölçer, Kurucumuz Sakıp Sabancı'nın uzun yıllar içinde toparladığı eserlerden oluşan önemli bir Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu'na sahip müzemizde Şeyh Hamdullah ve yakın takipçilerine ait değerli eserler yer alıyor. Buradan yola çıkarak, büyük üstadla ilgili kapsamlı bir uluslararası sergi yapmak düşüncemiz geçmiş yıllara uzanmakta... İçinde bulunduğumuz 2020 yılının Şeyh Hamdullah'ın ölümünün 500. Yılı olması, sergi tarihini de belirlemişti. Ancak önceden bilemeyeceğimiz husus, bu yılın Covid-19 salgınına denk gelmesi ve sergi kapsamının bu nedenle daralmak zorunda kalması oldu. Şeyh Hamdullah uzun ömrü içinde olağanüstü değerde eserler yarattı, hat sanatına yeni açılımlar getirdi bu yeniliklerle ufuk açtı, sonraki hattatlara, ölümünden sonra bile önderlik etmeyi sürdürdü. SSM olarak değerli uzmanlar Prof. Dr. Zeren Tanındı ve Prof. Dr. Muhittin Serin ile birlikte yurt dışındaki müze ve kütüphane koleksiyonlarından ödünç alınacak eserlerle planladığımız sergimizin kapsamını tüm dünyayı saran Covid-19 salgını yüzünden maalesef daraltmak zorunda kaldık. Sergimizde yer almasını arzu ettiğimiz Topkapı Sarayı koleksiyonundaki bazı eserleri ise Topkapı Sarayı'ndaki yeni yapılanma ve devam eden sayım işlemleri nedeniyle dijital görselleriyle ekleyebildik. Bu koşullara rağmen, büyük sanatçıyı bir sergi ile anmaktan büyük mutluluk duyuyoruz dedi. Ölümünün 500. Yılında Şeyh Hamdullah Sergisi, salı cuma günleri 10.00 16.00 saatleri arasında SSM Atlı Köşk'te ziyaret edilebilecek. Ziyaretçilerin maske takmasının zorunlu olduğu ve sosyal mesafe kurallarının titizlikle uygulandığı SSM'de tüm ortak alanların detaylı dezenfeksiyonu Sağlık Bakanlığı onaylı insan, hayvan ve çevre dostu Antimic Nano Teknoloji Dezenfeksiyon ile sağlanıyor ve havalandırma sistemleri %100 temiz havayla çalışıyor. Şeyh Hamdullah, Amasyalı Sarıkadızadeler ailesinden Sühreverdiyye şeyhi Mustafa Dede'nin oğludur. Babası, Buhara'dan Amasya'ya göç etmiştir. Selçuklu döneminde ve Osmanlı'nın fetih yıllarında, Herat, Horasan ve Semerkand gibi kültür merkezlerinden göç eden şair, hattat, nakkaş ve ulema, Konya, Kayseri, Sivas ve Amasya gibi şehirlerde toplanmıştı. Hamdullah, böylece hat sanatının merkezi haline gelmiş Amasya'da, Hayreddin Mar'aşi'den meşk ederek aklam-ı sitte'den icazet aldı. Muhtemelen babası Şeyh Mustafa Dede'nin sohbet meclislerinde Şehzade Bayezid ile tanıştı. Bayezid, onu kendisine hat hocası tayin etti ve ondan icazet aldı. Daha Amasya'da iken tanınmaya başlayan Şeyh Hamdullah, bu yıllarda Fatih Sultan Mehmed Han'ın hususi kütüphanesi için bazı eserler istinsah etti. Şeyh Hamdullah Bin Mustafa Dede, kardeşi Cem Sultan ile yaşadığı taht mücadelesinin ardından 1481'de tahta çıkan II. Bayezid'in daveti üzerine ailesiyle birlikte İstanbul'a gitti. Şeyh Hamdullah en güzel eserlerini sarayda görevlendirildikten sonra vermeye başladı. Bundan sonra eserlerinin ketebesinde katibü's-sultan Bayezid Han unvanını kullandı. Şeyh Hamdullah, 1512 yılında Sultan II. Bayezid'in tahttan feragat etmesinin ve tahta oğlu I. Selim'in geçmesinin ardından inzivaya çekildi. Sultan I. Selim dönemini evinde ibadet ederek ve talebelerinin ziyaretini kabul ederek geçirdi. Babası I. Selim'in ardından 1520yılında tahta çıkan Kanuni Sultan Süleyman'ın Şeyh Hamdullah'ı saraya davet ederek hürmet gösterdiği ve kendisi için bir mushaf yazmasını istediği, ancak hattatın yaşlandığını ileri sürerek Muhyiddin Amasi'yi tavsiye ettiği, bunun üzerine Kanuni'nin ona bir samur kürk giydirip hayır duasını aldığı bilinmektedir. Şeyh Hamdullah'ın bu hadiseden birkaç ay sonra vefat ettiğini söyleyen Müstakimzade ölümüne şu beyti tarih düşürmüştür: Şeyh Hamdullah olup küttaba kıble pir-i hat / Rihletinde dil dedi tarihini dayf-i ilah (926/1520). Dünyevi sıfat ve mevkilere iltifat etmeyen Şeyh Hamdullah, mezar taşına isminin yazılmasını istememiştir. Mezar taşı kitabesi, daha sonra Sultan II. Mustafa'nın saray hattatı Şahin Ağa (öl. 1701) tarafından yazılmıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/omar-ve-biz-arjantinde-en-iyi-film-secildi", "text": "Yönetmenliğini Mehmet Bahadır Er ve Maryna Er Gorbach'ın yaptığı OMAR VE BİZ başarılarına bir yenisini daha ekledi! Omar ve Biz, Arjantin'de bu yıl 6. sı düzenlenen FECSC Santa Cruz Uluslararası Film Festivali En İyi Film ödülüne layık görüldü. Omar ve Biz aile içi ilişkiler, yalnızlık ve önyargıları konu ettiği güncel hikayesini evrensel sorular ve politik alt metni sanatsal derinlik ile anlatarak uluslararası festivaller tarafından takdir edilmeye devam ediyor. Omar ve Biz önümüzdeki aylarda CGV Mars Film Dağıtımı ile seyirciyle buluşacak. İsmet uzun yıllar sınır görevi yaptıktan sonra yeni emekli olmuş bir askerdir. İletişim kurmakta zorlanan yapısı sebebiyle oğlu Kemal kendisinden kaçarak Amerika'ya gitmiştir. Karısı Fetihe de oğlunun yanına gitmek istiyordur. Türkiye | Yunanistan sınırındaki yazlık bir sitede kış mevsiminde de yaşamayı sürdüren İsmet, komşusu Sabri 'nin hayatını kurtaran iki göçmeni evinde misafir eder ve o andan sonra kendisini beklemediği olayların içinde bulur. Yaşadığı insani tecrübe Ismet'in politik bakış açısı ve önyargılarıyla yüzleşmesini sağlar. Filmin ana karakterleri Omar ve Mariye Türkiye'de geçici göçmen olarak yaşayan Suriye'li iki göçmen oyuncu tarafından canlandırmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/omer-aydogan-inandiginiz-yolda-emin-adimlarla-yururseniz-bir-gun-karsiligini-alirsiniz", "text": "Ben Ömer Rıdvan Aydoğan. 4 Ocak 1991 İstanbul doğumluyum. Aslen Malatyalıyım. Ailenin ilk çocuğuyum ve iki kız kardeşim var. İlkokul ve lise eğitimimi İstanbul Fatih'te tamamladım. Üniversitede konservatuar bölümü isterken farklı bir bölüm kazanmam sebebiyle eğitimimi yarıda bıraktım fakat müziği hiçbir zaman bırakmadım. Her ne kadar müzik alanında kendimi geliştirsem de içimde konservatuar ukdesi hep kalmıştır. Şu anda da hem ticaret hem de müzikle uğraşmaktayım. 17 yaşımdayken lisede bir arkadaşımın vesile olmasıyla müzik yolculuğum başladı. Belki müzikle tanışmasaydım kendimi sosyal ve kültürel alanda bu kadar geliştiremeyecektim. İlk olarak Gaziosmanpaşa'da bulunan Milli Eğitim Bakanlığı Özel Serdar Serttaş müzik Merkezi'nde bağlama eğitimi almaya başladım. Serdar hocamın yoğun çaba ve destekleri ile kısa zamanda bağlama çalmaya başladım. Sizlerin huzurunda kendisine her zaman söylediğim gibi bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum. Eğitimim boyunca müzik merkezimizin düzenlemiş olduğu konserlerde sahne deneyimim oldu. İlk sahneye çıktığım anı düşündüğümde halen tüylerim diken diken oluyor. Daha sonra müzik merkezini dereceyle bitirip diplomayı almaya hak kazandım. Bağlama çaldığım ve müzikle uğraştığım için bir çok insanla tanışıyor ve çevremi genişletiyordum. Tüm bunlar olurken TRT Atakent Türk Halk Müziği Korosu ile tanıştım ve son üç yıldır bu güzel camianın içinde yer almaktayım. Ellerde eserinden sonra bir çok söz ve şiir yazmaya başladım ve bunlardan bir tanesi de Nerdesin Yar oldu. Bununla beraber söz müziği bana ait 4 eserim daha var. Ama öncelik olarak yakın zamanda çalışmalarına başladığım Neredesin Yar eserime klip çekmeyi düşünüyorum. Sözlerime Mustafa Kemal Atatürk'ün bir sözü ile başlamak istiyorum. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir. Sanatsız bir millet ve yaşam stili asla düşünemiyorum. İçinden geçtiğimiz bu zorlu süreçte her durumda olduğu gibi en büyük yükü yine müzik camiası çekti. Öte yandan sosyal medya kullanımının artmasıyla birlikte herhangi bir müzik bilgisi olmayan arkadaşların müzik alanında boy göstermesi, bu mesleğe gerçekten gönül vermiş kişilerin unutulmasına ve Türk Halk Müziğinin gölgede kalmasına sebep oluyor. Aslında unutamadığım iki anım var. Bunlardan bir tanesi 2008 yılında müzik merkezimizin konserinde ilk sahneye çıktığım andı. 1500 kişinin önünde ilk defa bir eser seslendirdim ve heyecanımdan sahnede kendimi müziğin ritmine kaptırarak oynamaya başlamıştım. O anda insanların olumlu tepkisi beni mutlu etmişti. Belki de bu yolda ilerlememin asıl sebeplerinden birisi de buydu. İkinci anım da yıllardır sadece televizyonda gördüğüm ve hayranlıkla izlediğim TRT müzisyenlerinin önünde bağlama çalıp, türkü söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Bu olay benim için unutamayacağım bir anı olarak hafızama kazındı ve bu da benim başarı öykümün en güzel sonuçlarından biriydi. Her ne kadar günümüzde müzikten gelir elde etmek zor olsa da, ben Türk Halk Müziğine gönül vermiş olarak öğrendiğim bütün bilgileri gelecek nesillere aktarmak istiyor ve yeni eserler yazarak dinleyiciyle buluşturmak istiyorum. Bu söyleşiyi bitirirken tüm okurlara ve gelecek nesillere bir sözüm olacak; ne olursa olur hayallerinizden asla vazgeçmeyin. İnandığınız yolda emin adımlarla yürürseniz bir gün karşılığını alırsınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/omm-odunpazari-modern-muzede-is-yatirim-isbirligi-ile-surdurulebilirlik-atolyeleri-basliyor", "text": "Müzeyi ve kaynaklarını herkes için öğrenme olanağına dönüştürmeyi hedefleyen OMM- Odunpazarı Modern Müze, İş Yatırım'ın 25. yıl dönümü kutlamaları kapsamında gerçekleştirdiği sürdürülebilirlik ve dijital sanat odaklı beş farklı projenin ikinci ayağı olan sürdürülebilirlik atölyelerini 30 Ekim Cumartesi günü itibarıyla OMM'da sanatseverlerle buluşturuyor. Gezegenin geleceği üzerine düşünen ve üreten sanatçılar, tasarımcılar ve ekiplerle gerçekleşecek sürdürülebilirlik atölyelerinde, doğanın döngüsüne dikkat çekmek amaçlanırken, birey olarak daha sürdürülebilir bir yaşam için atabileceğimiz pratik adımlar paylaşılacak. Bu kapsamda gerçekleşecek atölyelerin eğitmenleri arasında Eylem Pala Uluğ, EK BİÇ YE İÇ ekibi, Kerem Ozan Bayraktar, Studio Pinprick ve Yiğit Yazıcı yer alıyor. Kontenjan ile sınırlı, ücretsiz gerçekleşecek atölyelere katılım için rezervasyon egitim@omm. art adresinden yapılabilir. Kullanılmış poşetlerden yeni bir hammadde üreten mimar Eylem Pala Uluğ, katılımcıları birlikte tasarlamaya davet ediyor. Sanatçı Yiğit Yazıcı günlük eşyaları yeniden tasarlayarak dönüştürmede, katılımcılara rehberlik edecek. Katılımcılar bu atölyede, Studio Pinprick ekibiyle birlikte üç boyutlu işleme tekniği punch needle ile kendi tasarımlarını yaratacaklar. OMM'da gerçekleşecek atölyede, gezegen morfolojisi ve astrobiyoloji alanlarından ilginç bilimsel bilgiler paylaşılırken, katılımcılar kendi gezegenlerini tasarlayacaklar. 7-12 yaş grubu çocuklara özel düzenlenen atölyede katılımcılar ile birlikte, dünyayı paylaştığımız küçücük canlıları yakından gözlemleyip, mutlu yaşayabilecekleri mekanlar tasarlanacak. Katılımcılar, bu atölye çalışmasında, toprağın yapısı, kompostun içeriği ve çeşitlerine dair bilgi edinirken kendi kompostlarını hazırlamayı öğrenecekler. Önemli Not: Atölyelere katılım için aşı kartı, aşı olunmadıysa en geç 48 saat önce yapılmış negatif sonucu olan PCR testi, ya da Covid-19 geçirmiş olan misafirlerin ilgili belgelerini ibraz etmeleri zorunludur. Dünyaca tanınan Japon mimarlık ofisi Kengo Kuma and Associates'ın imzasını taşıyan ve etkileyici tasarıma sahip 4.500 m 'lik müze alanıyla OMM, eğitim programları, seminerler, sanatçı buluşmaları, atölye çalışmaları ve dinamik sergi programıyla kültürel gelişimin artırılmasını ve gençlerin sanatsal birikiminin güçlenmesini hedefliyor. 36 sanatçının 40'ı aşkın eserinin yer aldığı Günün Sonunda sergisi, dünya kaynaklarının kar ve konfor adına, gezegenin döngüsünü göz ardı ederek kullanılmasının insanlık için oluşturduğu tehditin farkına vardığımız bugünlerde, kolektif geleceğimizdeki ihtimallere ışık tutmayı umuyor. Sergi, 7 Kasım'a kadar OMM'da görülebilir. OMM'da gerçekleşen sergi, etkinlik ve eğitim programlarını takip etmek ve bilgi almak için www. omm. art adresini ve sosyal medya kanallarını ziyaret edebilirsiniz. 1996 yılında Türkiye İş Bankası A. Ş. tarafından kurulan İş Yatırım, 25 yıldır yerli-yabancı bireysel ve kurumsal yatırımcılara, geleneksel alım-satım aracılığının yanı sıra; Kurumsal Finansman, Yatırım Danışmanlığı, Portföy Yönetimi, Piyasa Yapıcılığı ve Likidite Sağlayıcılığı hizmetleri sunmaktadır. Türkiye sermaye piyasalarında hizmet veren en geniş kurumsal ve bireysel müşteri tabanına sahip aracı kuruluştur. Dokuzu İstanbul, üçü Ankara ve üçü İzmir (İzmir, Ege, 9 Eylül) olmak üzere, Adana, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Eskişehir, Gaziantep ve Kayseri olmak üzere Türkiye genelinde 22 şubesi bulunmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/on-kucuk-zenci-on-kisiydiler-olarak-yeniden-basiliyor", "text": "Agatha Christie'nin sevilen eseri On Küçük Zenci, On Kişiydiler ismiyle yeniden basılıyor. Geçmişinde birilerine zarar verip bunu örtbas etmiş olan on kişinin gizemli bir davete katılmasının ardından tek tek ortadan yok olmasını anlatan, polisiye kraliçesi Agatha Christie'nin sevilen kitapları arasında yer alan On Küçük Zenci, 'On Kişiydiler' ismiyle raflardaki yerini alıyor. İsim değişikliği ile ilgili Agatha Christie kitaplarının Türkiye yayıncılığını üstlenen Altın Kitaplar Yayınevi, On Kişiydiler romanı, Amerika'da 1940'lardaki ilk basımından, İngiltere'de ise 1980'lerden beri 'And Then There Were None' adıyla yayımlanmaktadır. Zamanında normal karşılanan ama aslında bu amaçla kullanılmasa da günümüzde ırkçı sayılabilecek bazı kelimelerin Agatha Christie'nin ailesinin ve ajansı ACL'in kararıyla yeni dile uyarlanması uygun bulunmuştur. Bu nedenle daha önceleri 'On Küçük Zenci' adıyla yayımlanan bu romanı kırıcı dilinden arındırarak yeni bir isimle okura sunmayı uygun buluyoruz, açıklamasında bulundu."} {"url": "https://gazetesanat.com/ona-yasaklanan-bahcelerden-her-gecisinizde-onu-hatirlayin-diye-anlatiyorum", "text": " Oy benim tatlı dilli Cülüğüm, güzel kızım sor bakalım. Hatun'un ağzına attığı son lokma düğümlendi kaldı. Hayat ne kadar da acımasız! diyecek oldu içinden. Sonra gönlü el vermedi. Acımasız olmayan hayat mıydı? Olabilir miydi? Hayatın ne suçu vardı şimdi? Acımasız olan, insanlardı! Nereden duydun bu sözcüğü kızım? diye sorabildi tok bir sesle. Nesrin Hanım, biraz zamanınız var mıydı? Bir maruzatım vardı da. Şey, çocuklar! Çocuklar Nesrin Hanım! Benim kıza, canıma Besleme derlermiş. Anlamını bile bilmiyor yavrum; amma belli pek içerlemiş. Dün akşam sordu, bir şey diyemedim. Aklıma sizinle konuşmak geldi. Nesrin Öğretmendeydi şimdi yutkunamama sırası. Hangi çocuk olduğunu biliyor musun? diye sordu. Saniye'nin oğlu Hilmi dermiş Nesrin Hanım. Aslında Saniye ile gidip konuşayım dedim; ama analık başka bir şey, kalbine yara vermek istemedim. Hepimiz aynı mahallenin insanıyız, dargınlık olmasın şimdi. Ondan sana geldim. diye yanıtladı Hatun, biricik kızının öğretmenini. Nesrin Hanım, karşısında tüm yüce gönüllüğü ile tek bir sözcükle gülüşünü yitirmiş bu kadına şefkatle baktı. Merak etme Hatun Kadın, ben halledeceğim. dedi. Derse çok az vakit kalmıştı. Önce Hilmi'yi kenara çekip konuşmayı düşündü, olmazdı. Sınıfta konuşsa, bu sefer Ada'nın kalbini kıracaktı. En iyisi bu hafta sonu yapacağı veli toplantısını değerlendirmeliydi. Tamam artık Hoca Hanım, anladık Ada zeki! Bizim çocuklar geri zekalı. Şu Besleme kızdan bahsetmeseniz artık! Hilmi'ye şimdi bir şey olmadı Saniye Hanım; ama böyle davranmaya devam ederseniz kötü kalpli bir oğlunuz olacak. Hayır, hıçkırıklara boğulmuş bir kız çocuğunu ailesine teslim etmek için çıktım ve bu hıçkırıkların sebebi sizsiniz. Ben hiçbir şeyin sebebi değilim. O besleme kıza olan acımanızdan benim oğlumun başarısını göremiyorsunuz. Suçlu sizsiniz! Pazartesi yeni bir hafta olmanın yanında, Ada için yepyeni bir gündü. Halasıyla bir yetişkin gibi yaptığı konuşmada hayatının sonuna kadar kaçamayacağını anladığına karar vermişti. Ne fark ederdi, başka Hilmi yok muydu yani dünyada? 7 yaşında bir çocuk olduğunun ayırdında ve bir yandan bu bilgiden çok uzaktı. Bugün hayata yeniden, korkmadan başlamak için en doğru gündü. Çünkü bugün Hilmi'ye, okumayı çözdüğü için kurdelesi takılacaktı. Bunu kaçıramazdı. Tertemiz önlüğünü giyindi, yakasının üzerine ilk önce kendisine takılmış olan kurdeleyi de iliştirip hazırlığını tamamladı. Halası saçlarını da iki belik örmüştü. İki yanağına Tanrı'nın armağan ettiği gamzeleri ile bugün, anne ve babası için gitti okula. Nesrin Öğretmen, Saniye'nin çarpık bakışları karşısında öğrencisi Hilmi'nin kurdele törenini tamamladı. Ada'da olduğu gibi heyecan duymuyordu; ama Hilmi'nin de kaybolmak üzere olan bir çocuk oluşunu aklının bir köşesine yazmıştı. Mesleğinin zorlukları karşısında pes etmemesi gerektiğini, Ada'nın bu sabahki kocaman gülüşünü eklediği sevgi dolu sarılmasından sonra tamamen öğrenmişti. Bundan sonra yaşayacakları karşısında, tıpkı şu küçük kız gibi güçlü duracaktı. Tören bittiğinde yemekler dağıtıldı. Ada, anne babasından da, halasından da, nenesinden de, -ki tüm ailesi bu kadardı-, paylaşmanın güzelliğini öğrenmişti. Hilmi'nin ona yaptığı gibi bir köşede somurtmak yerine onlara ucundan kıyısından katılmayı denedi. Hilmi'nin çocuk aklı unutmuş, çocuk kalbi ısınmıştı ki, Saniye bir anda aralarında belirdi. Oğlunu çekiştirerek yanına aldı. Nedense Ada'nın, oğlundan daha başarılı oluşunu kabullenemiyor ve bir şekilde küçücük kızın canını acıtmak istiyordu. Kendini o kadar aşmıştı ki, Ada'nın adını neredeyse tüm mahalleye şu bir haftada unutturmuş, ona Besleme demeye başlanmıştı. Bu, ne kadar içini yaksa da, Ada'nın bile sıradan kabul ettiği bir şeye dönüşüyordu üstelik. Sonra, ömrü boyunca içinden sökemeyeceği bir an yaşandı. Saniye, patates, patlıcan, kabak kızartmasından hazırladığı sokumu oğluna verirken, Kız Besleme, sana yok! deyivermişti. Evet, kendine böyle hitap etmelerine alışabilirdi belki; ama elinden her hakkını da alacaklar mıydı yani? Ada, gözlerine yaşlar hücum etse de, gücünü topladı ve oradan ayrıldı. Sınıfın bir köşesinde öylece duruyordu ki, öğretmeni elinde kızartma dolu bir parça ekmekle geldi. Adacım, canın çok çekti, biliyorum. Ye lütfen! dedi. Teşekkür ederim öğretmenim. Canım istemiyor. diye yanıtladı Ada, öğretmenini. Kalbi kırıkken, öfkesi dağları aşmışken bile sakin kalmayı işte o gün öğrenmişti. Öğretmenini daha fazla kıramayıp ekmeği aldı. Saniye'nin yaptığı kızartmalar boğazında düğüm düğümdü. Yıllar geçti. Ada, büyüdü, serpildi; güzel bir genç kız, alımlı bir genç kadın olduğu evrelerden geçti. Besleme diye anıldığı çocuk yaşlarını belleğinin bir yerine gömüp ilerledi. Çok güzel şeyler de gördü; canını yakmaya devam edenler de oldu. Her seferinde içli içli ağladı ve yoluna devam etti. Sakin, güzel ruhlu bir kadındı o. İçine sakladığı tüm acıları, öfkeleri, biri kırılmasın diye yediği her kızartmadan sonra azar azar kustu. Muazzam, kelimelerinize sağlık Damla hanım. Sizi burada daha sık görmek isteriz. Duyguyu öyle güzel vermiş ki insan kendi yaşamış gibi hissediyor. Kalemine yüreğine sağlık."} {"url": "https://gazetesanat.com/onair-sahneden-3-yilinda-compilation-album", "text": "3 yıl önce bağımsız müziğe ve bağımsız müzisyenlere destek olmak amacıyla yola çıkan OnAir Sahne bu süreç içinde sektörün de yeniden yapılanmasını sağladığı birçok öncü girişimde bulundu. OnAir Sahne, şarkısını yayımladıktan sonra müzisyeni yalnız bırakan sistemle savaşan; yayımlanmasını üstlendiği şarkılar için cover tasarımından, PR çalışmalarına, editör liste sunumlarından, özel liste bağlantılarına ve etkin sosyal medya hesaplarında özenle hazırlanan değişik içeriklerle müzisyeni ve şarkıyı tanıtmak için yapılabilecek her şeyi yapmaya çalışan bir platformdur. Kendisini devamlı yenileyen ve geliştiren, bununla birlikte platformla bağlantıya geçen müzisyenlerin ihtiyaç hissettiği konularda destek vermeye çalışan bir yapıdadır. 3 yıl içinde 70'i aşkın müzisyenle 200'e yakın şarkı yayımlayan OnAir Sahne, bu sene itibarıyla yeni şarkılar dışında daha önce yayımladığı şarkılardan oluşan compilation albüm serilerine de ağırlıklı olarak devam edecek. Bu albümlerden bir tanesi de oluşumun kuruluşunun 3. Yılına denk gelen 17 Aralık tarihinde müzikseverlerle buluştu. Albümün uzun bir hikayesi var aslında; tüm sene boyunca yer alacak konsept albüm serileri ve bu albümde yer alacak şarkılar basın mensuplarıyla müzisyenlerin destekleri alınarak oluşturuldu. Albüm çıkmadan hemen öncesinde ise 15 Aralık'ta da Google Meet üzerinden gerçekleşen dinleme partisi organize edildi. Online partiye çok sayıda basın mensubu, müzisyen ve OnAir Sahne ekibi katıldı. Albümün dikkat çeken kapak tasarımı ise Mikail Erdem Biçici tarafından yapıldı. ONAIR SAHNE 3. Yıla özel compilation albümü tüm dijital platformlardan dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/online-etkinlik", "text": "Dünyamız yeni bir salgını atlatmakla uğraşıyor. COVID 19, daha popüler adıyla Koronavirüs hastalığı tüm dünyada olduğu gibi bizde de etkilerini gösterirken insanlar evlerinde kendilerini karantinaya alıyorlar. Birçok işletmenin personellerini evden çalışmak üzere ofislerden göndermesi, mekteplerin tatil olması, kalabalıkların bir araya geldiği etkinliklerin ileri tarihlere ertelenmesi derken güzel bir dayanışma da ortaya çıkıyor. Film, söyleşi, opera, müze, eğitim gibi birçok alanda etkinlik üreticileri içeriklerini online ve ücretsiz olarak dijitale taşıyıp insanlara sunuyorlar. Biz de kapsamlı bir liste yaparak bu online ve ücretsiz etkinlikleri, dersleri, içerikleri size sunmak istedik. İçinde salgın dolayısıyla iptal edilen mekansal etkinliklerin dijitale taşındıkları da var, çok daha öncesinde erişime açılanı da. Yerli ve yabancı birçok platformun erişime açtığı şahane arşivlerle evde geçirdiğiniz zamanı fevkalade zenginleştirebilirsiniz. Ülke ve dünyaca bu salgından bir an önce minimum zararla kurtulmamızı ümit ederken soğukkanlılıktan, bilimden, mantıktan yana hareket etmemiz gerektiğinin altını da çizelim. İşte sizler için derlediğimiz online ve ücretsiz içerikler! - Filmmor Eve kapanıldığında yapılacak en iyi aktivitelerden biri film izlemek oluyor. 2003'ten bu yana her yıl Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali'ni gerçekleştiren Filmmor da online gösterimler ekseninde 14 Mart'ta İsyan-ı Nisvan filmini izleyiciyle buluşturarak başlangıç yaptı. Her gün 16.00'da Filmmor Twitter hesabından paylaşılan filmler, bir sonraki gün 16.00'a dek izlenebiliyor. İzlediğiniz filmin yönetmeniyle de 18.00'da kurumun Instagram hesabından online söyleşi yapılabiliyor. - Documentarist Birbirinden farklı pek çok belgeseli izleyiciyle buluşturan Documentarist de Korona günlerinde evlerine kapananlara her gün bir belgesel sunuyor. İlk gün, yani 14 Mart'ta Yann Arthus-Bertrand imzalı İnsan filmini paylaşan Documentarist ertesi gün Suriye yakınlarındaki dağlık bir bölgede tek başına yaşayan Hristiyan bir çiftçinin anlatıldığı Those Who Remain belgeselini paylaştı. Platformun Facebook sayfasını takip ederek her gün dünyanın dört bir yanından paylaşılan film ve belgeselleri öğrenebilirsiniz. - İstanbul Edebiyat Evi İstanbul Beyoğlu'ndaki yerinde kitap sohbeti/ yazar imzası, söyleşi, şiir gecesi, sergi gibi etkinlikler gerçekleştiren İstanbul Edebiyat Evi birçok sanatçıyı ağırlayan nadide bir kültürel mekan. İlkbahar sezonunda online olarak izleyebileceğiniz etkinliklerin hazırlıkları henüz sürüyor. Ancak arşivlerini paylaşmaya başladıkları Youtube kanalındaki ilk videolarında sizi keyifli bir Demet Akbağ söyleşisi bekliyor. - Amsterdam Belgesel Film Festivali 1988'den bu yana düzenlenen ve dünyanın en büyük, kapsamlı belgesel festivallerinden biri olan IDFA 300 filme online ve ücretsiz olarak erişmenizi sağlıyor. İçlerinde iki Türkiye yapımı belgesel de var. Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan'ın yönetmenliğindeki İki Dil Bir Bavul'' (2008) ile Kazım Öz'ün yönettiği belgesel film Son Mevsim: Şavaklar (2008) sunulan 300 belgeselin arasındaki iki Türkiye yapımı belgesel. - İstanbul Araştırmaları Enstitüsü İstanbul Beyoğlu'ndaki tarihi binada 2007'den beri hizmet veren İAE 4 katlı olup 3 katında kütüphaneleri bulunur. İlk katında Bizans, ikincisinde Osmanlı ve üçüncüsünde Cumhuriyet kitaplığına sahiptir. İstanbul'u uluslararası düzeyde temsil etmeyi amaçlayan İAE hakemli ve açık erişimli bir dergi olarak 2019'da YILLIK'ını yayımlamıştı. Erken modern İstanbul'da mimariden bilime, müzikten şehirciliğe kadar pek çok meselenin akademik isimler veya öğrenciler tarafından kaleme alındığı 2019 seneli YILLIK'ta İstanbul'a dair çok şey öğrenebilirsiniz. Ayrıca İstanbul'daki birçok tarihi mekanın etkileyici görsellerini içeren koleksiyona da bakabilirsiniz. - British Müzesi Londra Dünyanın dört bir yanından getirilen eserlerin sergilendiği British Müzesi'ni de çevrimiçi turla gezebilirsiniz. Mısır mumyalarını, antik Rosetta Taşı'nı ve daha fazlasını gezebileceğiniz platformu Google'ın otomatik çevirisini kullanarak daha kolay bir şekilde de inceleyebilirsiniz. - TÜBİTAK E Dergi Son sayısında Koronavirüs hastalığı, depremden korunma teknolojileri gibi içeriklere sahip olan dergiye TÜBİTAK E dergi formatında ulaşabilirsiniz. Ayrıca yıl ve konulara göre de arşiv araştırması yapabilirsiniz. Bilim ve Teknik, Bilim Çocuk, Meraklı Minik olarak üç ayrı dalda çıkan dergiler hem yetişkinler hem de çocuklar için farklı birçok kapı da açabilir. - Dünya çapında 450 Üniversite İngilizcesi, yabancı dili iyi olanlar için evrensel çapta sunulan muazzam bir eğitim imkanı. Harvard, Yale, Princeton gibi önde gelen 450 üniversiteden alabileceğiniz 500 online ve ücretsiz kurs var. Bilgisayar Bilimi, Programlama, Sanat Tasarımı, Sosyal Bilimler, Matematik gibi birçok alanda alabileceğiniz kurslarla dünyaca ünlü üniversitelerin akademik kalitesinden faydalanabilirsiniz. - Viyana Devlet Operası Korona virüsü salgını nedeniyle tüm etkinliklerini iptal eden Viyana Devlet Operası'nın meraklısına şahane bir armağanı var. 15 Mart Pazar günü ücretsiz olarak erişime açılan opera ve bale gösterilerini izleyebilirsiniz. Birkaç basit işlemden sonra Viyana'daki görkemli opera ve bale dünyasına adım atmak mükemmel olabilir. https://www. staatsoperlive. com/ adresine kayıt olduktan sonra https://www. staatsoperlive. com/live adresine giderek yayımlanan kayıtları izleyebilirsiniz. Böyle bir faaliyet bildiğim kadarıyla mevcut değil. Geçmiş yıllarda nostaljik olarak birkaç defa yapılmışsa da eski zamanlardaki gibi sık değil. Ama olsa güzel olurdu. 😊 Herkese evinde verimli günler diler, sağlıklı bir şekilde yarınlara ulaştığımızda arabalı sinemalara da şahitlik edeceğimizi ümit ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/onur-sahinin-beklenen-kitabi-bun-cikti", "text": "2015'de yayımlanan ilk kitabı Gamdan Kale ile edebiyat dünyasında büyük ilgi gören Onur Şahin'in yeni kitabı Bun kitap satış sitelerinde ve raflardaki yerini aldı. Genel Yayın Yönetmenliğini Mustafa Fırat'ın yaptığı Mühür Kitaplığı Yayınları tarafından basıma hazırlanan kitap; Bun Devri, Ölüm Resitali, Koygun Trio ve Karantina adlı dört bölümden oluşuyor. İlk kitabı ile Attila İlhan Edebiyat Ödülleri Jüri Özel Teşvik Ödülü, Kıyı-Ruhi Türkyılmaz Şiir Ödülü ve Uluslararası Şiiristanbul Festivali Sevda Ergin Şiir Ödülüne değer görülen şair, yeni kitabında yaşadığımız toplumsal kırılmaları ve çağına tanıklık etmenin sıkıntısını lirik bir söyleyişle dile getiriyor. Varlık, Yasakmeyve, Şiirden, Sincan İstasyonu, Lacivert, Akatalpa, Akköy, Mühür gibi dergilerde şiirleri yayımlanan Onur Şahin'in ayrıca birçok şairin şiirini seslendirdiği çalışmaları bulunuyor. sıkıntı diye bir iklim var dört mevsim, telde diken, yarada dikiş, sözde yemin,"} {"url": "https://gazetesanat.com/opera-sanatcisi-bulent-bezduz-sanata-adanmis-bir-hayati-goze-alabilmek-basarili-bir-kariyerin-olmazsa-olmazidir", "text": "Grammy ödülü sahibi dünyaca ünlü Türk Opera sanatçısı Bülent Bezdüz ile samimi bir röportaj gerçekleştirdik. Müziğe olan sevgisi, ilk sahne macerası, İngiliz Kraliyet Operası'nda yaşadıkları, bugüne kadar kazandığı ödüller ve kısacası hayatına dair merak edilen birçok konuyu ben sordum sayın Bülent Bezdüz cevapladı. Şimdi sizleri bu güzel söyleşi ile başbaşa bırakıyorum. Bülent Bezdüz: Ankara'da doğdum. Sekiz çocuklu bir ailenin son ferdi olduğum için ilk adım Soner'dir. Çok küçük yaşlardan itibaren müzik hayata tutunmamda en büyük destekçim ve duygularımı ifade edebilmemin lisanı oldu. 1987 yılında Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği bölümünü kazandım. Üniversite birinci sınıfta Kültür Bakanlığı Devlet Çoksesli Korosu'nu kazanarak bir yandan eğitimimi sürdürürken profesyonel sanat yaşamıma da adım atmış oldum.1992 yılında kurulan. Mersin Devlet Opera ve Balesi'nin sınavını kazanarak, opera sanatçısı oldum. -Rahmetli annemin sesi çok güzeldi. Çok duygulu ve temiz bir sesle şarkı söylerdi. Benim müziğe olan yeteneğimi farkettiği günden itibaren bu yönde destekçim oldu. Beni, Ankara'da Hamoy Halk Müziği Derneği'nin korosuna kaydettirdi. Bu dernekte TRT Sanatçısı Serbülent YASUN denetiminde 18 yaşıma kadar eğitim gördüm ve bağlama çalıp türkü söyleyerek sesimi geliştirdim. Gazi Üniversitesi müzik bölümünde enstrüman seçmelerine girdiğimde, öğretmenlerim sesimin opera-şan için çok elverişli olduğunu söylediler ancak ben bağlama çalıp türkü söyleme niyetindeydim. Direnişim bir akşam Mario Del Monaco'nun Napoliten şarkılar albümünü dinleyene kadar sürdü ve artık hayatımın mesleğini bulduğumu anladım. Ama önümde uzun bir yol olduğunu da zaman bana gösterecekti. Ankara Operası'nda hayran olduğum tenor Bülent Gökalp sayesinde Hayatıma yön veren, Türk Opera Sanatına büyük hizmetleri olan Hocam Roman Werlinski ile tanıştım ve Opera kariyerime giden doğru yola girmiş oldum. -İlk baş rolüm Çardaş Prensesi Opereti'nde Edvin Rolüydü. 2 sezon bu eserde tek kast görev yaptım. Bunu Verdi'nin La Traviata Operası'nda Alfredo baş rolü takip etti. Bu rolü bugüne kadar Dünyada ve Türkiye'de 300 'e yakın temsilde seslendirdim. -1995 yılında Leyla Gencer Şan Yarışması'nda aldığım Avrupa Birliği Bursu ile Manchester'da bulunan The Europen Opera Centre'a davet edildim. Bu proje kapsamında Mozart'ın Lucio Silla adlı opera eserini başta İngiltere olmak üzere Avrupa'nın 17 sahnesinde sergiledik. Bu esere ikinci rol ile davet edilmeme rağmen, orkestra şefinin kararıyla baş rolü aldım. Bu rolü Londra'daki değişik opera salonlarında sahneledik. Kariyerimin devamı ve ülkemi temsil etmem açısından önemli bir basamaktı. -Sorumluluk aldığım her işin en iyisini yapmak başlıca prensibimdir. Başarıya ulaşabilmek bana huzur verir. Londra Senfoni ile sahne almanın gururuna en iyi opera kayıdı ve en iyi yorumlama gibi ödüllerin eklenmesi tarihe düşülen bir not olması açısından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca üzerimde emeği olanların da haklı bir gurur yaşanmalarına olanak sağlayan bir durumdur. Hazır siz Grammy ile ilgili soru sormuşken, Opera bir ekip işidir ve LSO ile çalıştığım dönem bu kayıtlar canlı performanslar sırasında yapılıyordu. Gerçekten süper bir şef ve özenle seçilmiş bir kadro ile Grammy ödüllerine layık bulunmak beklenen bir sonuç... Alınan bu Grammy ödülü solist olarak yer aldığım bu ekibin ödülüdür. -Benim özlü sözlerimden biri: Futbol ne kadar bizimse, Opera da o kadar bizimdir. Opera izlemek bir parça tiyatro merakı bir parça da müzik sevgisi ile çok çabuk gelişebilen bir alışkanlıktır. Yıllarca türkü, hatta bir dönem arabesk şarkılar söylemiş biri olarak, bu köprünün kurulabileceğinin, dahası sanatçı bile olunabileceğinin canlı bir örneği olarak karşınızdayım. İnternetten aradığımız tüm bilgilere erişmenin kolay olduğu günümüzde, bir parça ön hazırlık opera izlemeyi daha anlaşılır kılar. Mersin Devlet Opera ve Balesi seyircisine göre bir değerlendirmede bulunursak, sahnelediğimiz en klasik opera bale eserlerinden, Çocuk temsillerine, Ayın konseri etkinliklerinden konserlerimize kadar bilet bulmakta zorluk çekiliyor. Demek ki Mersin'de hatrı sayılır bir seyirci potansiyeli oluşturulmuş. İnternet üzeri bilet satışlarını takip edebilirseniz ülkemizin diğer illerinde de biletler satışa çıktıktan çok kısa bir süre içinde tükendiğine şahit olursunuz. -Bugüne kadar dünyada 70'den fazla opera salonunda sahne aldım. Eğitim süreci sayılabilecek ilk aşamada, Avrupa Birliği bursunu EOC, Avrupa Opera Merkezi ve Marsilya'da Cnipal sahne sanatları merkezi olmak üzere iki kere kazandım. 1999'da Paris'te gerçekleşen Opera yarışmasında ikincilik elde ettim. Solist olarak görev aldığım eserlerden, Sir Colin Davis yönetimindeki Londra Senfoni Orkestrasıyla birlikte görev aldığım ve canlı olarak kaydedilen Berlioz'un Les Troyens ve Verdi'nin Fasltaff kayıtlar 2002 ve 2006 yıllarında üç Grammy ödülünün sahibi oldu. 2002 yılında gerçekleştirilen 44. Grammy Ödüllerinde Les Troyens, En İyi Klasik Müzik Kaydı ve En İyi Opera Kaydı dallarında iki ödülün de sahibi oldu. 2006 yılında, 48. Grammy Ödülleri yönetiminde gerçekleştirilen Verdi'nin Falstaff kaydı En İyi Opera Kaydı ödülüne; 2009 yılında Şef David Parry yönetiminde Londra Flarmoni Orkestrası ve Opera Rara ile yapılan Rossini'ninErmione operası kaydı Gramophone ödülüne layık görüldü. Ülkemizde de 2014'de Zeliha Berksoy En iyi erkek opera sanatçısı ödülüne layık bulundum. Ancak benim için ödül değeri taşıyan bir konser davetinden bahsetmeden edemeyeceğim... 2015 te Çanakkale Savaşı'nın 100. yılı anısına Avustralya'da gerçekleşen Beethoven 9. Senfoni konserine, savaşa katılmış ülkeleri temsilen seçilen solistler arasında, Türkiye'den benim çağrılmış olmam yaşadığım büyük gurur anlarından biriydi. -Yeteneğin gelişmesi, zeka, bilgi ve becerinin duygularla harmanlanması sonucunda evrensel standartlara çıkartılabilirse kabul görür. Opera alanında, ses tekniği oturmuş, dil hakimiyeti tam ve sanata adanmış bir hayatı göze alabilmek, başarılı bir kariyerin olmazsa olmazıdır. -Genel ağırlık İtalyanca olmak üzere, Türkçe, Fransızca, Almanca, Rusça, Latince, ingilizce, Kazakça. -Ben söylediğim pek çok eserde rolümü benimsedimEn fazla söylediğim rol, La Traviata, Alfredo rolüdür. Ancak en çok Donizetti'nin Lucia Di Lammermoor Operası'nda Edgardo rolünü ve Puccini'nin Tosca operası'nda Cavaradossi rollerini çok etikeyici bulurum. -Yaşar Kemal'in Teneke romanından tiyatroya uyarlanmış eseri izlemiştim. Ankara'da 2009 yılı yapımı Kör Nokta filmini izledim. Zoraki Komşu da izlediklerim ve etkilendiklerim arasında. Italo CALVINO'nun Klasikleri Niçin Okumalı? kitabını okuyorum. -Kızım Sesim Bezdüz Brüksel Kraliyet Konservatuvarında Keman, oğlum Doğaç Bezdüz ise Sofya'da Bulgar Üniversitesi'nde piyano eğitimi almakta. Bu alanda iyi bir yere gelmenin ön koşulunun çalışmak olduğunun bilincinde yollarına devam ediyorlar. Umarım Atatürk Türkiyesi'nin beklediği sanatçı profiline uygun bireyler olarak yetişirler. -Bu yola çıkmaya niyetlenen gençlerin öncelikle eleştiri oklarını kendilerine yöneltmelerini salık veririm. Özendikleri sanatçılar var ise onların zirvedeki hallerini değil, yola çıktıkları zor koşulları, iyi olabilmek için verdikleri mücadeleyi, attıkları doğru hamleleri araştırsınlar derim. Özellikle Leyla Gencer, Ayhan Baran, Meriç Sümen, Zehra Yıldız gibi sanatçılarımızın hayat hikayelerini, yurt dışında tutunma çabalarını okuyup öğrensinler. Maria Callas'ın sesinden önce, insan olarak Maria Callas'ı tanısınlar. Doğru bir öğretmen ile çalışıp çalışmadıklarını, ilerleme gösterip gösteremediklerini takip etsinler. Şunu da unutmasınlar, sahne ışık'larında uçuşan toz zerrecikleri bile olduğundan büyük algılanır. O devleşmiş sanatçılar, makyajları silinip de perde kapandığında, sahne arkasının terk edilmiş dekorları gibi kalırlar yalnızlıklarıyla baş başa. Bir sonraki esere kadar, sağlıklarını korumak, esere tekrar hazırlanmak bilincinde olmak zorundadırlar. Bu meslekte zirve ile dip arasındaki mesafe, mesleğine gereken önemi ve özeni göstermeyen sanatçılar için birbirinden pek de uzak değildir. Çok güzel bir söyleşi zevkle okudum, Bülent Bezdüz'ü örnek çok önemli bir Türk opera sanatçısı olmayı başardığı için ne kadar kutlasam azdır ancak Mine Alpan'ı iyi bir söyleşi kişisi seçip iyi sorularla zevkle okunan bir söyleşi çıkarmasından ötürü kutluyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/organik-cinayetler-kitabinin-yazari-ozan-cakmakoglu-ile-soylesi", "text": "Söyleşi konuğumuz Organik Cinayetler kitabının yazarı Ozan Çakmakoğlu. Henüz ilk kitabını yayımlayan yazara bundan sonraki yazım hayatında başarılar dilerken, sizi söyleşimizle baş başa bırakıyoruz. Merhaba. 1977 yılında İzmir'de doğdum. Yerel Yönetimler ve ardından Kamu Yönetimi bölümlerini bitirdim ancak uzun yıllar yazılım ve bilgi işlem sektörlerinde çalıştım. Ardından, harika deneyimler yaşadığım İzmir'in ilk korku evini ve ilk korku temalı barını işlettim ve şu anda da bir şirkette bilgi işlem şefiyim. Kitap okumaya küçük yaşlarda başladım. Korku ve fantastik türünden ayrı bir keyif aldığımı fark ettim ve elbette okuma ağırlığım bu yönlere kaydı. Doğadan, özellikle yaban hayatından büyük keyif alıyorum. Amatör olarak okçulukla ilgileniyorum. Bunun dışında doğadan toplanmış kemiklerle heykeller ve dekoratif objeler yaptığım küçük bir atölyem var. Öncelikle çok heyecanlı bir süreçti. Dosyanızı göndermek, beklemek, bolca reddedilmek ve nihayet kabul edilmek ile ilgili teorik bilgilerim vardı ama nihayet deneyimlemiş oldum. Dosyanın bir yayınevi tarafından kabul edilip yayınlanması, yaklaşık 3 yıllık bir sürecin sonuydu. Kitabı ilk gördüğümüzde eşim, Kitabın var, artık bunu geri alamazsın. sözleriyle kutlamıştı beni. Gerçekten de tarifi zor bir his. Yazdıklarınızı insanlarla paylaşmak ve onlardan geri dönüşleri almak harika. Üstelik yazma konusunda güçlü bir motivasyon duygusuna da yol açıyor. Organik cinayetler, pandemi zamanında kırlık bir alandan geçerken birden aklıma gelen bir fikirden yola çıkarak yazılmış öykülerden oluşuyor. Özetle fikir şu: Hayvanların yaşadığı gündelik şeyler ya insanların başına gelseydi? Söz gelimi bülbüllerin yaptığı gibi üç çocuğundan en zayıfını sokağa atmak, yaşamımızda rutin ve standart bir hareket olsaydı. Bu fikir sonucunda da pek de pastoral denilemeyecek; daha çok korku, gerilim, gizem içeren nispeten karanlık ama şaşırtan ve çoğu zaman yapmadığımız farklı türde bir empatiye odaklanan öyküler çıktı ortaya. Aslında çok uzun zamandır yazıyor olmama rağmen, ilk defa yayınevlerine gönderilebileceğine inandığım bir çalışma oldu Organik Cinayetler. Çalışmam tamamlandığında, objektifliklerine güvendiğim bazı kişilerden cesaret verici yorumlar aldım. Özellikle de önemli korku yazarlarından Demokan Atasoy gibi bir ismin de dosyanın yayınlanmaya değer olduğunu söylemesiyle yapabileceğime inandım ve kitaplaşması için çalışmaya başladım. Organik Cinayetlerin kabul edilip yayınlanması aşağı yukarı 3 yıl sürdü. Bu süreçte benim de hayatımda pek çok şey değişti ve bu dalgalanmaları bahane ettim ve derli toplu bir şey yazmadım aslında. Ancak bu süreçte pek çok not aldım ve aklımdaki bazı hikayelerin yol haritalarını oluşturdum. Şimdi düşündüğümde o boşa geçirdim dediğim 3 senede, yine de akımda bir şeyler pişirdiğimi anlıyorum. Dolayısıyla son birkaç aydır yeniden yazmaya başladım ve bu konuda da çok heyecanlıyım. Genelde tarih, gerilim, fantastik hikayelerden hoşlansam da çocuk kitaplarından mizah kitaplarına kadar, tür anlamında çok da seçici olmadan okuyorum. Türden bağımsız olarak şöyle düşünüyorum; güzel hikaye, güzel hikayedir. Yani öykü keyifliyse, bir de lezzetli biçimde anlatılmışsa tür ayırmadan okurum. Sevdiğim, saygı duyup kaleminden keyif aldığım çok kişi var elbette; ama benim için en özel olan, olmasalardı olmazdım dediğim iki kalem; J. R. R. Tolkien ve Stephen King."} {"url": "https://gazetesanat.com/organoloji-calgibilim", "text": "Çalgıları inceleyen bilim dalına organoloji dendiğini biliyor muydunuz? İlkel çağlardan günümüze kısa bir yolculuğa hazır olun. Bugünkü yazımın konusu çalgılar. Müziğin doğuşu ve kökeni ile ilgili üretilen birçok hipotez doğrultusunda müzik, insanlık tarihinin başlangıcıyla yaşıttır. Müzik malzemesi ise insan doğmadan çok önce doğadaki sayısız ses ve titreşimler ile hazırdır. Kimi kuramcılara göre ilk insanlar, doğanın sesini yansıtmış; kendi sesini bir kuşun bir hayvanın sesine benzetmeye çalışmıştır böylece müzikte ezgi doğmaya başlamıştır. Dolayısıyla ilk çalgının insanın kendi sesi olduğu görüşü üzerinde durulmuştur. İnsanlık tarihine yön veren medeniyetlerin çalgılarından örnekler vermek ve sonrasında günümüz çalgı sınıflandırmasına değinmek istiyorum. Mezopotamya uygarlıklarında ilkel arplara, üflemeli çalgılara, zil kalıntılarına, çan benzeri çalgılara ve Balag adı verilen davula rastlanmıştır. Mısır uygarlığının en önemli çalgılarından biri ise arptır. Hint uygarlığında geleneksel üflemeli çalgı Pungi ve iki adet kabağın birleştirilmesinden oluşan mızrapla çalınan 7 telli Vina, günümüzde de önemli çalgılar arasında yer almaktadır. Çin kültüründe yer ve gök arasındaki uyumu yansıtması gerektiği düşünülen müzik oldukça önemlidir. Çin uygarlığında bilinen en eski telli çalgı, filozof Konfüçyüs'ün de çaldığı 25 telli ve pentatonik dizide akortlanmış bir zither türüdür. Herhangi bir sesin üzerine tam beşli çıkılarak elde edilen dizinin Çin'de geliştiği ve daha sonra tüm dünyayı etkilediği bilinmektedir. Antik Yunan uygarlığına geldiğimizde ise Yunan mitolojisiyle özdeşleşmiş bir figür olarak karşımıza çıkan lirin yanı sıra müzik tarihi açısından oldukça büyük bir öneme sahip olan Pisagor'un yaptığı monokord isimli tek bir telden oluşan çalgıyı görürüz. Pisagor matematik ve müzik arasındaki bağlantıyı ortaya koymuş ve monokord ile aralıklar matematiksel olarak ayırt edilebilmiştir. Roma uygarlığında Yunan ve Mısır uygarlıklarının çalgılarına rastlanmakta, bu dönemde geliştirilen su orgu Roma uygarlığı ile anılmaktadır. Günümüzde kullanılan en yaygın sınıflandırma çalgıların çalınış özelliklerine göre düzenlenmiş olan sınıflandırmadır. Buna göre çalgıların yaylılar, üflemeliler, vurmalılar, telliler ve klavyeli çalgılar olarak sınıflandırıldığını görürüz. Keman ailesi olarak da bilinen yaylı çalgılar, keman, viyola, viyolonsel ve kontrbastan oluşur. Yaylı çalgıların tuşesinde perde yoktur, yaylıları telli çalgılardan ayıran bir diğer özellik ise tınlayan sesin sürekliliğinin sağlanabilmesidir. Üflemeli çalgılar dediğimize ise tahta ve bakır üflemeliler olmak üzere iki grupta toplandığını görürüz. Tahta üflemeliler flüt, obua, klarnet, fagot ve saksafon; bakır üflemeliler ise korno, trompet, trombon ve tuba adlı çalgılardır. Günümüzde metalden yapılsa da tınısı hala daha tahta üflemeli özelliğinde olduğu için o gruba dahil edilen çalgılar vardır. Örneğin flüt. Saksafon da metalden yapılsa da kamışlı olması ve üfleme tekniği nedeniyle tahta üflemeliler grubunda yer alır. Bir diğer ismi perküsyon olan vurmalı çalgılar grubunda ise silofon, marimba, vibrafon, glöckenspiel, timpani, bateri, zil, boru ziller yer alır. Telli çalgılara ise arp ve gitar örnek olarak verilebilir. Klavyeli çalgılar, tuşlarına basıldığında ses üretilebilen çalgılardır. Örneğin, piyano, org ve akordeon, synthesizer. Avrupa'da çalgıların gelişiminde orgun büyük bir önemi vardır. Kilise orgları, kilise dışında kullanılan regal isimli küçük orglar yaygın olarak kullanılmıştır. Rönesans dönemi Avrupa'da çalgıların gelişimi açısından oldukça önemlidir çünkü çalgıların vokale eşlik eden yapıdan çıkarak kendine özgü ifadelerini ortaya çıkarmaları bu dönemde başlar. Orkestra çalgılarının modern görünümlerini almaları ise 19. yüzyılda yaşanan sanayi devriminin etkisiyle gerçekleşmiştir. Türk müziği çalgıları dediğimizde yaylı, üflemeli, vurmalı ve telli çalgılardan en sık kullanılanlara değineceğiz. Keman, klasik kemençe, Karadeniz kemençesi ve kabak kemane yaylı çalgıları oluşturmaktadır. Kabak kemanenin atasının Türk toplumlarının önemli yaylı çalgılarından biri olan ıklığ olduğu düşünülmektedir. Türk müziğindeki yaylı çalgıların tümü perdesizdir. Öne çıkan üflemeli çalgılar farklı ağaçlardan yapılabilen kaval, zurna, mey ve ney; vurmalı çalgılar ise davul, kudüm, def ya da tef, bendir ve darbukadır. Halk müziğinde kullanılan bağlama, kopuz ve tar ve geleneksel sanat müziği ile özdeşleşen ud, kanun ve tanbur Türk müziği telli çalgılarına örnektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/orhan-pamuk-venediki-kurtarmak-icin-italya-basbakanina-seslendi", "text": "İtalya'nın en seçkin eğitim kurumlarından biri olan Istituto Veneto di Scienze, Lettere ed Arti, İtalya Başbakanı Mario Draghi'ye acil bir çağrı yaparak Venedik'i deniz seviyesinin yükselmesinden kurtarın dedi. Yazar Orhan Pamuk ise kurum adına Başbakan Mario Draghi'ye bir mektup yazdı. Pamuk, mektubunda bir zamanlar Venedik'teki Ca Foscari Üniversitesi'nde edebiyat dersleri verdiğini yani İtalya Başbakanı'na yalnız bir İstanbullu değil, bir Venedikli olarak seslendiğini hatırlattı. İtalya'nın en seçkin eğitim kurumlarından biri olan Istituto Veneto di Scienze, Lettere ed Arti'nin, bu yıl 26'ncısı yapılacak olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı öncesi İtalya Başbakanı Mario Draghi'ye bir çağrıda bulundu. Bu çağrıya ek olarak yazar Orhan Pamuk'un Başbakan'a seslendiği bir mektup yayınlandı. Yapılan çağrıda İtalya'nın lagün kenti Venedik'in küresel iklim değişikliği nedeniyle bu yüzyılın sonuna kadar sular altında kalabileceği uyarısı yapıldı. Popüler kanının aksine Venedik'in sular tarafından hızla yutulmayacağını ancak yavaş yavaş parçalanıp çökeceğinin belirtildiği çağrıda, iklim değişikliğinin neden olduğu ciddi insani ve ekolojik felaketlerin küresel ısınma kontrol altına alınmadığı takdirde katlanarak daha da kötüleşeceğinin üstü çizildi. Uyarı metninde hava sıcaklıklarındaki artışla beraber, 2100 yılına kadar deniz seviyesinde 44-76 cm.'lik bir yükselme olacağı ve bu durumun şehirde sürdürülemez ekolojik hasara neden olacağı belirtildi. Başbakan'a seslendiği mektupta Pamuk, bir zamanlar Venedik'teki Ca Foscari Üniversitesi'nde edebiyat dersleri verdiğini ve kendisine yalnız bir İstanbullu değil, bir Venedikli olarak seslendiğini hatırlattı. Başbakan'ın vereceği kararın yalnız Venedik'i değil, dünyanın bütün eski kentlerini korumak için önemli bir misal teşkil edeceğini söyleyen Pamuk, İtalyan yazar Calvino'nun Görünmez Kentler adlı kitabını hatırlatarak Venedik'in dünyanın bütün eski kentlerinin bir örneği olduğunu vurguladı. Sayın Başbakan, Dear Mr Prime Minister, Signior Primo Ministro, 2009 yılının baharında bir sömestir Venedik'te Ca Foscari Üniversitesi'nde karşılaştırmalı edebiyat dersleri verdim. Yaşadığım yerin güzelliğinden dolayı o günlerin hayatımın en sihirli günleri olduğunu belirtmek için söylemiyorum bunu. Sizlere Venedik'te yaşamış, orada ekmeğini kazanmış biri olarak, bir Venedikli olarak şehrin içinden de seslendiğimi ifade etmek için belirtiyorum. Yalnız bir İstanbullu olarak değil, Venedikli olarak da size en içten duygularımla sesleniyorum. Sayın Başbakan, Venedik'i kurtarmak sizin elinizde! Ca Foscari'ye derse giderken sabahları San Samuele durağından bir gondolla hemen karşıya Ca Rezzonico durağına geçer, Ca Macane'de durup, bahar sabahının sessizliğinde bir kahve içer, bu şehirde olmanın beni neden bu kadar büyülediğini düşünür, büyük bir Palazzo'nun aynalarla kaplı salonunda ders verirken tarihin yaşatılmasının ve geçmişi korumanın insanoğlunun en büyük erdemlerinden biri olduğunu kendiliğinden anlardım. Dersten sonra, misafir edildiğim Palazzo Malipiero'ya dönüş yolunu ayaklarım kendiliğinden uzatır, Rialto'ya doğru yürürdüm. Ama her seferinde olduğu gibi Do Draghi'de ya da San Pantalon'da, San Toma Kilisesi civarında bir yerde ara sokaklarda kaybolurdum, öyle ki en sonunda çok daha karmaşık yollardan ara sokaklardan Rialto Köprüsü'ne vardığımda aradan saatler geçmiş olurdu. Rialto'dan misafir edildiğim Palazzo'ya giden yolu da iki ayda ezberlememe rağmen, bu sokaklardan her seferinde sanki ilk defa geçiyormuş gibi, gördüğüm her şeye hayran olarak ağır ağır yürür, bazan bu kısa yolda bile kaybolurdum. Çünkü daha sonra anladığım gibi, Venedik sokaklarında kaybolmak coğrafyada değil, tarihte kaybolmak gibi sarsıcı bir duyguydu. Kafam bu metafizik değişimin ve bu duygunun etkisindeyken gördüğüm yerlerin adlarını aklıma kendiliğinden gelen bir şiirin mısraları gibi tekrarlardım. Bazan da Venedik'e benden çok önce gelmiş yazarların kitaplarını okur, uzun yürüyüşlerimde hayaller kurardım. Byron işte burada Palazzo Mocenigo'da kalmıştı. Thomas Mann'ın kahramanı, Venedik'te Ölüm'de, Lido'dan ayrılmak için bunun gibi bir vaperottaya binmiş olmalıydı. Burası da Venedik'te geçen romanların en güzellerinden birini, Aspern Papers'i yazan Henry James'in kaldığı Palazzo idi. Sayın Başbakan, bildiğiniz gibi en iyi Venedik romanını bir İtalyan, Italo Calvino yazmıştır. Ama olaylar başka bir yerde geçer. Görünmez Kentler'de bir Venedikli, Marco Polo, Çin İmparatoru, Kubilay Han'a Venedik'ten Pekin'e giderken yolda gördüğü kentleri anlatır. Benim gibi Venedik'in labirentlerinde ve tarihin içinde kaybolmayı sevenler, dikkatli okurlar, dar sokaklara asılmış çamaşırlardan, kulelerden ve başka belirtilerden anlatılan her şehrin aslında Venedik olduğunu anlarlar. Venedik Pekindir... Venedik Boston'dur, Venedik Kyoto'dur, Venedik Kalküta'dır, Venedik St. Petersburg'dur, Venedik, Madrid, Hamburg, Paris ve İstanbul'dur. Ve Venedik'i kurtarmak, bütün insanlığı, bütün şehirleri, Lagos'u, Kahire'yi, Sao Paulo'yu, New York'u, Hong Kong'u kurtarmak olacaktır. Çünkü Sayın Başbakan vereceğiniz önemli karar, yalnız Venedik'i kurtarmaya yaramayacak... Bütün insanlık için örnek olacak ve bundan sonra şehirlerimizi kurtarmanın, muhafaza etmenin, hafızamızı, zekamızı ve kimliğimizi kurtarmak olacağını anlayacağız. Sayın Başbakan, Venedik'i ve dünyanın diğer bütün görünmez kentlerini kurtarmak sizin elinizde!"} {"url": "https://gazetesanat.com/orhan-pamuk-yeni-romani-veba-gecelerini-anlatiyor", "text": "Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, 23 Mart'ta çıkacak yeni romanı Veba Geceleri'ni on iki kısa videoyla anlatacak. Mart ve Nisan ayları boyunca Yapı Kredi Yayınları'nın sosyal medya hesaplarından aralıklı olarak yayınlanacak olan videoların ilki 12 Mart Cuma günü yayınlandı. Bu videoda Pamuk, kitabının yazım sürecine denk gelen pandemiden ve kitabındaki korku temasından bahsetti. 12 Mart Cuma günü Yapı Kredi Yayınları'nın YouTube, Facebook, Instagram ve Twitter hesaplarında yayınlanan ilk videoda Pamuk, yeni romanı Veba Geceleri'ni yazarken başlayan koronavirüs pandemisini ve bu pandeminin ona öğrettiği en büyük şeyi, yani korku'yu anlattı. Pamuk'un bir sonraki videosu ise 15 Mart Pazartesi günü yayınlanacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/orhan-pamuka-bir-destek-de-isvec-akademisinden", "text": "Veba Geceleri romanında Mustafa Kemal Atatürk ve Türk bayrağına hakaret ettiği gerekçesiyle Orhan Pamuk'a soruşturma açılmıştı. Pamuk ise yaptığı açıklamada Üzerinde beş yıldır çalıştığım Veba Geceleri'nde imparatorlukların küllerinden kurulan milli devletlerin kahraman kurucularına ve Atatürk'e hiçbir saygısızlık yoktur. Tam tersi, roman bu özgürlükçü ve kahraman önderlere saygı ve hayranlıkla yazılmıştır. Kitabı okuyanların göreceği gibi Kolağası Kamil halkın sevdiği, her şeyiyle olumlu bir kahramandır demişti. Konuyla ilgili birçok kişi ve kurum soruşturma açılan yazara destek açıklaması yaptı. Son açıklama ise yazara Nobel Edebiyat Ödülü'nü veren İsveç Akademisi'nden geldi. Akademi yaptığı açıklamada Türkiye'nin uluslararası yükümlülüklerine saygı duymasını ve bu durum özelinde Nobel ödüllü Orhan Pamuk'a yapılan muameleyi takip etmesini beklediğini belirtti. Açıklamada ayrıca Türkiye'nin Avrupa Konseyi üyesi olarak Avrupa Sözleşmesi'ne taraf olduğu ve Avrupa Adalet Divanı içtihatlarıyla bağlı olduğu da belirtildi."} {"url": "https://gazetesanat.com/orhan-pamukun-5-yildir-yazdigi-romani-cikti", "text": "Dünyaca ünlü Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk'un üzerinde 5 yıldır çalıştığı Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Veba Geceleri, 1901 yılında 3. Veba Pandemisi döneminde Osmanlı'nın 29. Vilayeti Minger adasında geçiyor. Hem sürükleyici bir siyaset ve aşk romanı hem de Orhan Pamuk'un salgın, karantina, devlet ve birey konularını bir masal havasıyla tartıştığı bu tarihi roman, konusuyla yaşadığımız günlere de ışık düşürüyor. 1901 baharında Osmanlı İmparatorluğu'nun 29. vilayeti Minger Adası'nda veba salgını baş gösterince Sultan Abdülhamit önce Sağlık Başmüfettişi kimyager Bonkowski Paşa'yı, onun arkasından da genç ve başarılı Doktor Nuri'yi salgını durdurması için adaya gönderir. Padişah kısa bir süre önce genç doktoru, sarayda hapis hayatı yaşattığı ağabeyi önceki padişah V. Murat'ın kızı Pakize Sultan ile evlendirmiştir ve Pakize Sultan da bu yolculukta kocasına eşlik etmektedir. Adada ise genç ve milliyetçi Osmanlı subayı Kolağası Kamil, onun aşık olduğu adalı Zeynep ve her şeye yetişmeye çalışan Vali Sami Paşa ile güzel sevgilisi Marika vardır. Karantina yasaklarına itaat edilmesi için çaba harcayan bu insanların vebayla, adadaki geleneklerle ve sonunda birbirleriyle ve ölüm tehditleriyle savaşının ve yaşadıkları aşkların hikayesidir Veba Geceleri."} {"url": "https://gazetesanat.com/orhan-veli-ile-siir-sanatina-butuncu-yaklasim", "text": "Aristoteles, sanatın kaynağını nasıl açıklar hatırlayalım. Sanatın bir yansıtma olduğunu izah eden ifadelerini hatırlarken unutmayalım ki bu döneminin sanatı tragedyadır. Tragedyanın da içerisindeki konuşmalar şiir metinleridir. Dolayısıyla tragedya ile birlikte şiirin de görevi yansıtmadır. Doğanın veya insanoğlunun gördüğü her şeyin yansımasıdır. Aristoteles'e tam teslim olmak sağlıklı olmayacaktır. Ancak yaralanmak mümkündür. Yansıtma eylemini izah ederken yansıyan şeylerin somutluğunun daha baskın olduğu fark edilebilir. Peki şair hissettiklerini de yansıtmaz mı? Veya şairin hissettikleri yaşanan somut olaylardan veya durumlardan oluşmaz mı? Buraya kadar yansıtma ve yansıtılabilecek soyut ve somut durumlar şiirin içerisindedir şeklinde bir kanı elde ettik. Edebiyatın her dönemi, bir sonraki dönemini etkileyip yeni sanat anlayışlarının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yeni gelen anlayış elbette ki eski anlayıştan izler taşımaktadır. Bugün modern romanın yazarları dediğimiz Oğuz Atay ve Yusuf Atılgan, muhakkak Peyami Safa'dan izler taşıdığı aşikardır. İkinci Yeni anlayışına mensup şairlerimiz muhakkak batı sembolizminden hatta Servet-i Fünun şiirinden beslenmektir. Aslında bu, bir kültürün yolculuğundan başka bir şey değildir. Türk Edebiyatı zamanla birikim haline gelen sanat anlayışlarını kullanmış ve daha ileriye götürmeye çalışmıştır. Divan Edebiyatı'nın altı asırlık hakimiyeti ile edebi dili acem ve arabi dillere teslim ettiği bilinmektedir. Lakin Divan Edebiyatı popülerliğini sürdürürken Halk Edebiyatı'mızın devam ettiğini unutmayalım. Veya Divan Edebiyatı içinde cesurca Türkçe ağırlıklı şiir söyleyen Aşık Paşa'yı unutmayalım. Türkçe'nin güzelliğini savunan, temiz bir Türkçeyi edebi dil sayan sanatçılar, Ziya Gökalp'ten başlamamaktadır. Keza Gökalp'in kendisi bile böyle bir şeyi ifade etmemiştir. En önemli sloganı Milli kaynaklara dönülmelidir şeklindedir. Bu noktada keskin çizgiler edebiyatın algılanmasında büyük bir engeldir. Orhan Veli şiirinin oluşmasına gelmeden önce tarihsel sürecin birincisi, edebi dili sade Türkçe ile kullanan bir anlayıştır. İkincisi şiiri söz sanatlarıyla boğmak istemeyen bir geleneğin var olmasıdır. Yunus Emre'nin adeta akıp giden bir üslubu vardır. Okuyucusuna kolaylıkla ulaşabilen bir şairdir. Tasavvuf öğretilerini anlatan, Tasavvuf Edebiyatı içerisinde bulunan Yunus Emre'nin yaşamı 12. yüzyıldan 13. yüzyılın birinci çeyreğine tekabül etmiştir. Türk şiirinde en önemli kırılma, Namık Kemal ile başlamıştır. Divan Edebiyatı'nı eleştiri toplarına tutunan Namık Kemal, Divan şiirini ayaklarının yere basmamasıyla, gerçek hayata uymamasıyla eleştirmiştir. Elbette ki Namık Kemal, Mahallileşme akımını bilmekteydi. 16. yüzyıl haricinde Türkçe yazılan şiirleri okumuştu. Namık Kemal modernleşmek için verdiği çabayı planlı şekilde sürdürdü ve büyük bir kitleyi etkiledi. Modern edebiyata ışık tutan Namık Kemal'i yaptıklarıyla güzel anmak gerekmektedir. Çünkü kendisi şiirin muhtevası konusunda devrimler yapmak istedi. Yani birikmiş olan edebi kültürü yıkmadı. Yeni türlerin keşfedilmesini istedi ve muhtevanın kendini tekrar etmesi ve zaman içerisinde sanatsallıktan yoksun kalan edebiyatı eleştirdi. Muhtevanın kısmi olarak değiştiği Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati'den sonra Milli Edebiyat Dönemi'nde Yedi Meşaleciler ile birlikte şiirin dili de eskiye yani milli kaynaklara döndü. Burada anlamak gereken; Orhan Veli'nin bugün en çok okunan şair olmasındaki sebep, Yunus Emre'den, Aşık Paşa'dan gelen şiir dilinin veya şiir anlayışının 1940'lara ulaşmasıdır. Şöyle ki; biriken kültür 12. yüzyıldaki insanları nasıl etkilediyse bugün de bugünün insanlarını etkilemiştir. O da yüzmede bir ses yığını üzerinde, İnsana ruhlar dolusu haz veren düşünüş. Orhan Veli'nin ilk şiirlerinden olan bu şiir, hece ölçüsüyle yazılmıştır. Geçmişe olan özlemi çok net ifade eden şiir, akıcı üslubu, rahat anlaşılırlığı ile yüzyılların edebi kültürünün taşıdığı manayı üstlenmektedir. Orhan Veli şiirinin demlendiği, kendi kimliğini oluşturduğu dönemlerden bir örnek daha verilebilir. Özellikle yukarıdaki şiir ile aynı temalı başka bir şiir, örnek verilirse üslup ve biçim farklılıkları daha rahat ortaya çıkacaktır. Eski günlere özlem duygusu bu şiirde de hakimdir. Lakin serbest nazım şekli Orhan Veli'ye konuşma havası katmıştır. Ayrıca istediği yerde es vermiş ve okuyucunun hayal gücünü şiire dahil etmiştir. İster farkında olunsun ister olunmasın, Orhan Veli'yi Orhan Veli yapan şey şiirlerine okuyucunun dahil olabilmesidir. Bu durum belki uygun aralıklarla es vererek belki de mana aralıklı cümleler ile mana boşluğu bırakmasındandır. Buradaki boşluğu tabi ki de okuyucu dolduracaktır. Bunların hepsinin yanında basit anlatımın içerisindeki anlam yükü hiç de basit değildir. Bunu başarabilmek okuyucuyu yormadan düşünmeye itmektedir. Yunus Emre'den kalan samimi dil, Orhan Veli'de modernize olmuştur. Orhan Veli, Ben Orhan Veli adlı şiirinde kendini Evvela adamım, yani Sirk hayvanı falan değilim şeklinde anlatmaya başlar. Burada insan olmayı, basit sevinçleri basit korkuları ve en önemlisi sadece insan olmayı isteyen ve kendini öyle anlatan bir Orhan Veli görülmektedir. Ayrıca iki şairin de açgözlülüğe karşı duyarlılıkları vardır. Sen bu cihan mülkünü kaftan kafa tuttun tut ile Ölünce biz de iyi adam oluruz; Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış, Hepsini unuturuz. ifadeleri açgözlülüğü eleştirmek için kaleme alınmıştır. Orhan Veli'nin özgün yetenekleri ile birlikte Türk Edebiyatı'nda oluşan şiir dili, Orhan Veli'nin şiirine hizmet etmiştir. Şiir anlayışının değişimi hususunda daha birçok örnek verilebilir. Zihinlerde bir süreç oluşması adına ve bu sürecin asla ayrı ayrı algılanmaması adına Yunus Emre'den Orhan Veli'ye şiirler üzerinden bir yolculuk yapmaya çalıştık. Türk Edebiyatı'nda şiir sanatı kimi zaman yerel kimi zaman uluslararası sanatsal iletişimler ve etkilenmeler ile beslenmiştir. Burada kendi kimliğimizi yakalamak, şiire birkaç cümleden ibaretmiş gibi bakmamak, doğru araştırılıp doğru öğretebilmeye yardımcı olması açısından dönemlerin iç içe yapısını idrak etmenin önemli olduğunu görmüş bulunmaktayız."} {"url": "https://gazetesanat.com/orhan-veli-sait-faik", "text": "Kasım ayı edebiyat ajandası bakımından dikkat çekici iki ismi içeriyor. Biri Türk öykücülüğünde, dili akarsu gibi olan büyük yazar Sait Faik'tir ve 18 Kasım 1906'da dünyaya gelir. Diğeri Türk şiirinde ''Garip'' diye bildiğimiz akımın öncüsü, şiire ''küçük insan''ı sokan Orhan Veli'dir ve şair 14 Kasım 1950'de, gözü kapalı dinlediği İstanbul'da aramızdan ayrılır. Edebiyatımızın her iki sahası da, bu iki ismin verdiği nitelikli eserlere çok şey borçludur. Dahası; birbirlerinin çağdaşı olan bu iki yazarımızın arası da yaşadıkları süre boyunca oldukça iyidir. Aralarındaki samimi mektuplaşmalar, dostane sitemler, takılmalar bize bu yakınlığı gösterir. Birbirlerine ''Aziz dostum, sevgili kardeşim'' diye hitap eden ikili dünyanın kederini kendilerine has bir şekilde yaşarlarken çokça aynı masalarda da oturmuşlardır. Sait Faik Bey, Orhan Veli'nin üçüncü ölüm yıl dönümünde, 15 Kasım 1953'te bir dergide şunları aktarır: ''... O, kavgaların ve kıskançlıkların ötesindedir. Bir genç şair eleştirmecinin onu uzun uzun, seve seve bize anlatmasını bekliyorum. Yazdığı ''Çelme'' öyküsü nedeniyle 1940'ta başı derde giren Sait Faik'e ise Orhan Veli Bey 29 Şubat 1941'de şunları yazar: ''... Çelme hikayesini buldum ve okudum ve başına bu işi açanlara küfrettim. Harika hikaye azizim.'' Velhasıl, edebiyatımızın nevi şahsına münhasır bu iki ismi Türk şiiri ve öyküsü denilince akla ilk gelen isimlerdir. Şiir ve öykümüzden bahis açılınca da bu ikiliyi okumamış olmak giderilmesi lazım bir eksikliktir. Yedi senedir bu sokaktan gayri, İstanbul şehrinde bir yere gitmedim. Ürküyorum. Sanki döveceklermiş linç edeceklermiş, paramı çalacaklarmış -ne bileyim bir şeyler işte- gibime geliyor da şaşırıyorum. Başka yerlerde bana bir gariplik basıyor. Her insandan korkuyorum. Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/osman-hamdi-beyin-dunyasina-sanal-gerceklik-ile-yolculuk", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu'nda Osman Hamdi Bey eserlerine ayrılan özel bölümüyle sanatçıyı sevenleriyle buluşturan Pera Müzesi bu kez Osman Hamdi Bey'in Dünyası'na Yolculuk Sanal Gerçeklik Deneyimi ile ziyaretçilere sanatçıyı daha yakından tanıma fırsatı sunuyor. Tanzimat dönemi yenileşme ortamının yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden biri olan ve arkeoloji, müzecilik, sanat eğitimi gibi birçok alanda aktif olarak faaliyet gösteren Osman Hamdi Bey'in özellikle resim sanatına olan tutkusu yaşamı boyunca bir ana tema olarak öne çıkmış ve izleri günümüzde halen sürmektedir. Bu sergi de sanatçının yaşamına, duruşuna ve sanatından farklı bir pencere açarak hayatındaki pek çok ayrıntıya yer veriyor ve Osman Hamdi Bey'in dünyasına konuk ediyor bizleri. Sanatçının çalışma ortamının kurgusal biçimde oluşturulduğu deneyimde Osman Hamdi Bey'in çalışma odasında gezinerek tablolarını, çalışma masasını yakından inceleyebilirsiniz. Hatta en ünlü eserlerinden biri olan Kaplumbağa Terbiyecisi tablosunun içine girerek resmin içinde dolaşabilir ve sanatçının çizmek için kendini model olarak kullanıp kendi fotoğraflarından yararlanarak resmettiği 'Kaplumbağa Terbiyecisi' ile göz göze gelebilirsiniz. Odaya adımınızı ilk attığınızda ileride geniş bir masa karşılıyor sizi. Üzerinde Osman Hamdi Bey'e ait fotoğraflar ve vesikalar bulunan masadaki birçok objeyi elinize alıp inceleyebiliyorsunuz. Ardından sanatçının duvarda asılı tablolarının hemen önünde bulunan çalışma masasında da yine sanatçıya ait eşyalar ve hatıratı bulunuyor. Biraz daha ilerlediğinizde sanatçının tablo önündeki fırça ve boyalarından resim yapmayı henüz bitirdiğini ve hemen sağ taraftaki oturma köşesinde yarım kalan kahve fincanı ile ufak bir mola verdiğini anlayabiliyorsunuz. Sergiyi salı-çarşamba günleri Pera Müzesi'nde deneyimleyebilir, sanatçıyı daha yakından tanıma fırsatını yakalayabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/osman-palabiyik-ile-yeni-kitabi-uc-kelimelik-dunyayi-konustuk", "text": "Osman Palabıyık sordu, Selçuk Aydemir, Şevval Sam, Sarp Akkaya, Damla Sönmez, Şevket Çoruh, Aslı İnandık, Selçuk Erdem, Ezo Sunal, Niyazi Koyuncu, Zeki Kayahan Coşkun, Barış İnce, Mehmet Gürs, Dilan Bozyel, Ümit Kavak, Melek Mosso yanıtladı; Üç Kelimelik Dünya: Aşklar, Oyunlar, Duygular vücut buldu böylece. Biz de merak ettiklerimizi Osman Palabıyık'a sorduk. Uzun, keyifli ama bir o kadar da zorlu bir süreç oldu. Uzun zamandır çeşitli mecralarda söyleşiler yaptığım için bir söyleşi kitabı hazırlamayı çok istiyordum. Hatta birkaç farklı temada planlarını hazırladığım kitap projelerim de vardı. Dört yıl önce bu kitaplardan ilki için bir adım atıp aşk teması üzerinden bir plan yaptım, söyleşi yapacağım isimlerin listesini çıkardım ve hızlı bir şekilde söyleşileri yapmaya başladım ama bir süre sonra çeşitli aksilikler oldu ve duraksamak zorunda kaldım. O süreçte hem proje üzerine tekrar düşünmeye başladım hem de Küsurat Yayınları ile tanışma fırsatım oldu, yayınevi ekibine projenin yeni halinden bahsettim ve onlarla yeni temalar ve isimler üzerine tekrar çalıştıktan sonra yeni bir yolculuğa koyulduk. Farklı yaş ve meslek gruplarından birçok insanı tek bir kitapta birleştirmek istememin en büyük sebebi zaman içerisinde hem kendi küçük çevremizde hem de yaşadığımız coğrafyadaki değişimlerin hayatımıza, duygularımıza nasıl etki ettiğini, zamanla duygularımızın ve olaylara karşı tepkilerimizin nasıl değiştiğini gözlemleyebilmekti. Biraz önce kısaca değindiğim aksilikler ve o sırada kitabın üzerine düşünme fırsatı bulmuş olmam tek bir duygudan uzaklaştırmıştı beni. O zamanlar yaşadığım aksiliklere çok kızmış olsam da şimdilerde iyi ki diyorum. Çok önemsediğim bir kitap o zamanlar aceleyle çalışmaya başlamamla tekdüze bir içeriğe sahip olacakken şimdiki hali ile keyif veren bir içeriğe sahip. Ayrıca iyi ki Küsurat ekibiyle tanışmışım diyorum. Onlarla tanışmış olmam ve kitabın yolculuğu konusunda motive etmeleri kitabın kaderi konusunda belirleyici oldu. Duygular listesini yayınevine sunduğumda söyleşi yapacağımız isimlerle duygu eşleştirmelerini neredeyse hiç şaşmayacak şekilde seçmiştik. Bu da söyleşi süreçlerinde oldukça kolaylık sağladı. Aynı giriş yazısında Mahallede yokuş aşağı koşanlar, diz üstü düşüp yaralananlar, evin camından bakınarak yetinenler, öğretmenine aşık olanlar, ilk okuduğu kitabı ya da ilk izlediği filmi unutamayanlar... diyorum. Aslında geçmişe bakınca umut dolu ortak yaşanmışlıklarımız var ancak şimdilerde hissizliklerle, olumsuzluklarla dolu bir çağda yaşıyoruz. İçimizdeki çocuğa odaklandığımız yıllardan, odaklanmaya çalıştığımız yıllara geçtik belki de. İçindeki çocuğa kulak veren insanlar var hala ama onlar için de zorluklarla dolu bir yüzyıldayız. Hız çağı diyoruz ya, onun etkisi olduğunu düşünüyorum. Hep bir koşuşturmaca halindeyiz. Hayatımızın içindeki bu telaş içimizdeki çocuğa odaklanmamızın önüne geçiyor çoğu zaman. Söyleşi yaptığım isimlerin farklı yaş gruplarından olması soruları hazırlarken beni ayrıca heyecanlandırdı. Köyle şehir arasında geçen çocukluklar, üniversite için şehir değiştirmeler, meslekleri için yaptıkları koşturmacalar ve tüm bunların yaş farkı sebebiyle ülkenin farklı dönemlerine denk gelmesi. Söyleşi yaparken hem kuşak farklarını görmek hem de çocukluğu ya da gençliği tam kuşaklar arası geçişe denk gelen isimleri tanıyıp hikayelerini öğrenmek bana mutluluk verdi. Bunlar da uzun uzun hikayelerle kitaba yansıdı elbette. Zaman içerisinde oynadığımız oyunların, olaylara karşı geliştirdiğimiz tavırların, duygularımızı yansıtma biçimimizin, iletişim dilimizin değişimini görmek açısından verimli söyleşiler oldu. İnsan zaman zaman duygularından kaçmaya çalışıyor. Belki kendini kandırıyor, belki kaçıyor. Ama kaçmanın çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Duygularımızı sağlıklı bir biçimde yaşayabiliyorsak, bunu yaşayabilmek daha güzel. Sosyal medya, insanların kullanım şekilleri itibariyle birkaç yıldır oldukça tehlikeli bir hale bürünmüştü ancak pandemi sürecinde insanların daha çok vakit ayırmasıyla bu durumda da artış oldu gibi gözüküyor. Aslında hepimiz için oldukça faydalı mecralar, iletişimi kolaylaştırması, haber alma özgürlüğünü sağlaması, ilgi alanlarımıza göre blogları takip etmemiz gibi birçok önemli artısı var ancak sosyal medya kullanıcılarının burada her istediğimi yaparım/söylerim mantığı ile hareket etmeleri ve haberlerin, olayların detaylarını bilmeden hareket etmeleri çok zarar verici bir hal alabiliyor. En basitinden yalan ya da yanlış haberler/bilgiler ışık hızında yayılırken haberin/bilginin doğrusu paylaşıldığında kimse tarafından önemsenmiyor. Bu da sosyal medyanın bir çöplüğe dönmesine yol açıyor. Bununla birlikte insanlar negatif içerikleri daha çok paylaşırken pozitif içerikleri çok önemsemiyor, bu da ister istemez birçok insanı psikolojik olarak etkiliyor. Dinlenmek için birkaç dakika sosyal medyaya bakayım dediğinizde daha çok yorulmuş olarak telefonu elinizden bırakıyorsunuz. Son zamanlarda sık sık Bir süre sosyal medya detoksu yaptım ve çok rahatladım gibi şeyler duyuyorum. Bu durumun biraz özeti sanırım. Uzak kalmak ya da daha az zaman geçirmek bizi rahatlatıyor. Hala gördüğüm ve güzel olan bir şeyse -aslında eski bir geleneğimiz- birisi zor durumdayken herkes bir araya geliyor ve o kişiye yardım edilmeye çalışılıyor. Böyle içerikler umut verici oluyor. 21. yüzyıl teknolojiyle, sunduğu fırsatlarla daha umut vaat edici gözükürken aslında dünyanın bir yandan da hiç değişmediğini gösterdi. Dünyamızda hala savaşlar var. Hala açlıkla mücadele ediyor insanlar. Dünyamız yorulduğunun sinyallerini verirken dünya genelinde hala bunu umursamayan yöneticiler var. Bu ve bunun gibi birçok sebeple aslında kaygı ve korkularla dolu bir çağdayız. Tüm bunlara rağmen daima içimde umudu yeşertiyorum ve böyle anlarda Edip Cansever'in Umudu dürt / Umutsuzluğu yatıştır dizelerini tekrar hatırlıyorum. Hepimiz için güzel şeylerin olmasını diliyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/osmanli-hilal-i-ahmer-cemiyeti-dr-husnu-ada", "text": "Bu çalışma, Osmanlı topraklarında Osmanlılar tarafından kurulan ilk modern sivil toplum örgütü olan Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nin 1868-1911 yılları arasındaki faaliyetlerini ele almaktadır. Eseri kaleme alan Dr. Hüsnü Ada, Cemiyet'in kuruluş sürecini, faaliyet alanlarını, savaşlar ve diğer toplumsal problemler sırasındaki çalışmalarını tüm detaylarıyla aktarmaktadır. Hilal-i Ahmer Cemiyeti üzerine yapılan çalışmalar genellikle Cemiyet'in 1911 yılı sonrası faaliyetlerini ele aldığından 1911 öncesi dönem pek bilinmemektedir. Dr. Hüsnü Ada'nın bu çalışması, Cemiyet'in karanlıkta kalan bu dönemini aydınlatmaktadır. Bu kitapta, Marmara Üniversitesi Tarih Bölümünde doktora eğitimini alan Hüsnü Ada, günümüzde Kızılay olarak bildiğimiz Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nin kuruluş hikayesini tüm detaylarıyla anlatmaktadır. Cemiyetin kuruluş hikayesi, uluslararası alanda tanınma için yapılan çalışmalar, faaliyet alanları, yaptığı çalışmalar, toplumsal yaşamdaki karşılığı bu eserde ele alınan konular arasında yer almaktadır. Genellikle, Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nin tarihinin 1911'den sonraki kısmı iyi bilinmektedir. Hüsnü Ada, bu eseriyle Cemiyet'in 1868-1911 yılları arasındaki döneme ışık tutmaktadır. Bu çalışma, modern anlamda ilk Osmanlı sivil toplum örgütü olan Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nin 1868-1911 yılları arasındaki pek bilinmeyen tarihini bütün teferruatıyla ortaya koymaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/osmanli-yazmalarindan-ilham-alan-atolye-ve-konusmalar-basliyor", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Ocak ayı boyunca Hafıza-i Beşer sergisi kapsamında üç farklı etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Akif Ercihan Yerlioğlu'nun Osmanlı yazınında tıp ve şifacılığa odaklanan konuşması, Murat Güvenç'in Bostancıbaşı defterlerinin yeni tekniklerle nasıl değerlendirilebileceğine ilişkin sunumu ve eski yazma sayfalarının doğal mürekkeplerle yeniden yaratıldığı Şifalı Sayfalar atölyesi ile tarih meraklıları, 9 11 16 Ocak 2020 tarihlerinde Osmanlı yazmalarına dair detaylı ve farklı bilgiler edinecekler. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler sergisi kapsamında düzenlediği etkinlikler, iki konuşma ve bir atölye çalışması ile devam ediyor. Osmanlı'nın yazın ve gündelik yaşam kültürüne dair birçok önemli ayrıntıyı ortaya koyan etkinlikler, 9 Ocak 2020 Perşembe günü, Akif Ercihan Yerlioğlu'nun Bir İllete Etibba Beş Yüz İlac Yazarlar: Modernite Öncesinde Osmanlı Tıp Yazmaları ve Şifa Kültürü başlıklı sunumuyla başlıyor. Akif Ercihan Yerlioğlu konuşmasında, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Elyazması Koleksiyonu'ndaki eserlerden de faydalanarak, modernite öncesi Osmanlı tıp ve şifa kültürünün temel özelliklerini ve bu çerçevede üretilen yazmaları tartışmaya açacak. İkinci konuşma etkinliğinde ise, Kadir Has Üniversitesi İstanbul Araştırmaları Merkezi müdürü Murat Güvenç, Bostancıbaşı Defterlerini Haritalandırmak başlıklı bilimsel araştırma projesini, proje yürütücüleri Ayşe Nur Akdal ve Murat Tülek'le birlikte katılımcılarla paylaşacak. 16 Ocak 2020 Perşembe günü gerçekleşecek etkinlikte konuşmacılar, Bostancıbaşı defterlerinin yeni tekniklerle değerlendirilmesine yönelik projenin kayıt yapısını, mekansallaştırma ve görselleştirme olanaklarını aktaracaklar. Sunumun ikinci bölümünde ise Bostancıbaşı defterlerinde kullanılan kavram ve terimlerin nasıl kodlanabileceği, farklı düzeylerde kodlanan kayıtların nasıl kategorize edilebileceği ve kayıtların coğrafi kodlama süreci ele alınacak. Hafıza-i Beşer Konuşmaları, 2019-2020 akademik yılının 2. döneminde, Osmanlı yazma kültürünün farklı izdüşümlerini tartışmaya açan yeni konuşmalarla devam edecek. Hafıza-i Beşer sergisinden ilhamla yetişkinlere yönelik hazırlanan Şifalı Sayfalar: Doğal Mürekkeplerle Çağdaş Yazmalar atölyesi, 11 Ocak 2020 Cumartesi günü MILKist kurucusu Birnur Temel'in yürütücülüğünde gerçekleşecek. Eski kitaplardaki sayfaları yeniden yaratmaya odaklanan atölye kapsamında katılımcılar, renklerini pancar, zerdeçal, böğürtlen ve mor lahana gibi sebze, meyve ve bitkilerden elde ettikten sonra bu şifalı ve doğal mürekkeplerle yazmalarının sınırlarını ve şemalarını belirleyerek kendi kompozisyonlarını oluşturacaklar. Arka Oda'da gerçekleşecek konuşma etkinlikleri ücretsizdir. Yerler sınırlıdır ve rezervasyon alınmamaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/osmanlida-sanat", "text": "Osmanlı tarihi, üç kıtaya yayılmış ve yüzyıllar boyunca var olmuş bir imparatorluğun büyük coğrafyasında yaşayan farklı inançlara sahip milletlerin kadersel ve yaşamsal birlikteliğidir. Farklılıklarla dolu ve birbirinden bağımsız bunca yaşam eşiğine beşiklik yapmış bir imparatorluğun sanata olan etkilerini Osmanlı' da Sanat başlığı ile bu hafta sizler için yazıyorum. Osmanlı' da gelişen sanat dalları; mimari, edebiyat, minyatür, musiki, tezhip, çinicilik, hattatlık, cam, seyirlik oyunlar ve tiyatrodur. Zanaat dalları ise; dokuma, halı, cilt, maden ve ahşap işleridir. 16. yüzyıl ile birlikte lale, gül, sümbül, bahar temaları, çiçek desenleri Osmanlı sanatının ana teması olmuştur. Dikkat edilmesi gereken en önemli husus ise bu motiflerle birlikte sonsuzluk anlayışının eserler aracılığıyla aktarılmak istenmesidir. Kendinden kendini tekrarlayan dal kıvrımları ve madalyonlar içinde sonsuzluk temasını barındırmaktadır. Osmanlı sanatının en belirgin özelliği, saraya bağlı sanatçılar tarafından tezhipten madene, çiniden seramiğe, kumaştan halıya kadar tüm eserlerde sağlanmış olan desen birliğidir. Osmanlı eserlerinde süsleme motifleri ise çiçekler, rumi kıvrımları, geometrik kompozisyonlar ve çin bulutu motifleridir. Kanuni Sultan Süleyman'ın nakkaş başının Sazyolu denilen yeni bir üslup geliştirmesi ile sivri uçlu iri kıvrık yapraklar, kuşlar ve efsanevi yaratıklar sanat eserlerinde görülmeye başlanmıştır. Duraklama sonrası Lale Devri olarak adlandırılan dönemde Türk Rokokosu olarak adlandırılan üslup yaygınlaşmıştır. Avrupa etkisinde kalınarak Türk üslubuna uyarlanan barok, rokoko gibi Avrupa mimari sanatının etkilerinin Osmanlı'da izlerine rastlanmasına sebep olmuştur. İstanbul'daki Dolmabahçe, Beylerbeyi, Yıldız sarayları bu tarz yapılardır. Osmanlılar'ın yetiştirdiği en ünlü mimar sanatçılar ise Mimar Sinan, Mehmet Ağa, Mimar Davut, Dalgıç Ahmet Ağa'dır. En çok gelişen, yapı sanatı olmuştur. Camiler, saraylar, sebiller, çeşmeler dönemin en güzel örnekleri arasında yer alır. Çiçek motifleri, renk tonlamaları, meyve dolu tabaklar, manzara resimleri, Sanatçı Levni'nin eserlerinde gördüğümüz eğlence ve yaşam biçimini yansıtan sahneler dönemin sevilen temalarıdır. Avrupa yaşamına ilginin artması ile Avrupa sanatının etkileri artmaya başlamıştır. Osmanlı sanatında yine bu dönem itibari ile istiridye kabukları, bereket boynuzları mimariden küçük sanatlara kadar tüm sanat dallarında yer almaya başlamıştır. Matrakçı Nasuh ve Nakkaş Osman, dönemin en önemli nakkaşlarından yani minyatür sanatçılarındandır. Hat sanatında ise Şeyh Hamdullah, Ahmet Karahisari ve Hafız ise dönemin hattat sanatçılarıdır. Yazıma son vermeden önce belirtmek isterim ki, Osmanlı sanatında İslam sanatının Tevhid düşüncesi etkendir. Yaratıcının varlığı yani tekliği ilkesi dönemin sanat anlayışını en belirleyici unsurlar arasında yer alır. O çağda çöküntü halindeki Bizans sanatının yanı sıra İran sanatından da etkilenen Osmanlı sanatı, kendine has bir üslup oluşturarak sanat tarihinde kendi özgünlüğünü korumayı başarmıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/osmantan-erkir", "text": "Genellikle TV programcılığı ve sunuculuğu ile bilinen Osmantan Erkır'ı tanıdıkça kültür & sanat dünyasındaki işleri ve girişimlerine hayranlık duyuyorsunuz. Ulusal kanallardaki büyük çaplı programları ona genel bir TV şöhreti kazandırdı kazandırmasına ama, kendisi dünden bugüne koleksiyonerliğin, sahaflardan eski evrak, kitap, belge toplayıcılığının da göbeğinde bir isim. Tiyatro ve dizi oyunculuğundan Popstar, Kim 500 Milyar İster'e kadar geniş bir yelpazede yapımcılık, sunuculuk yapmış olan Osmantan Erkır, televizyon koleksiyonunu 2016'da Koç Müzesi'ne bağışlamıştı. Bu haber, Erkır'ın daha az bilinen koleksiyonerlik yönüne dair ayrıntılardan yalnızca biri. Üstelik ta lise yıllarında, hobi amaçlı olarak başladığı koleksiyonerliğe ileri yıllarda daha çok gönül vermiş. Gazi Mustafa Kemal ile Bir Tren Yolculuğu adlı sunumunun temelini oluşturan, Atatürk'ün ıslak imzasının olduğu bir belge de eline geçen sayısız belgeden yalnızca biri. Osmantan Erkır'ın bu belgeden yola çıkarak hazırladığı sunumu canlı olarak iki defa dinleme şansına eriştim. Yaptığı sunumla izleyenleri gerçekten 1929 tarihine götüren Erkır, tüm bu yolculuk içerisinde bizi bambaşka duraklara, isimlere de uğratmasını bilmişti. Öncelikle teşekkür ederim, röportaj teklifin için sevgili Mert. Bende koleksiyon sanırım biriktirme içgüdüsü ile başladı. İlk koleksiyon konum puldu. İlkokul çağlarında, bilinçli değil, biriktirme boyutunda. Yabancı, yerli bulduğum her pulu defterimde saklardım. Eve Gırgır dergisi alınırdı, onları biriktirirdim. Tutma, atamama gibi bir tuhaf huyum var ki hala devam ediyor. Zor atarım. Sonra geçen gün eski kutulara bakıyorum, liseden sınıf arkadaşlarımın defterlerini tutmuşum hatıra olsun diye. Kendi hayatımla ilgili birçok şeyi de sakladım. Küçük notlar, pasolar, eski kimlikler vs. Koleksiyonerliğe dönüş zaman içinde oldu. Kendimi hala yolun başında bir koleksiyoner olarak görüyorum. Biriktirmek, toplamak ve koleksiyonerlik farklı şeyler. Koleksiyonerin araştırması gerekiyor. Ben ağırlıklı olarak Efemera topluyorum. Efemera özellikle saklanmak için üretilmemiş, işlevini gördükten sonra atılmak üzere tasarlanmış, üretilmiş malzemelere verilen bir isim ama kapsamı daha da genişletilebilir. Efemera toplamaya başlamam sanırım lise yıllarında oldu. Tabii o zaman bu tip malzemeye Efemera dendiğini bilmiyordum. O yıllarda babam rahmetli Gazanfer Özcan ile ortak iş yapıyorlardı. Televizyona Kuruntu Ailesi adlı diziyi çekiyorlardı. Ofiste Gazanfer Amca'nın eski tiyatro el ilanlarını gördüm ve o anda vuruldum. Çok hoşuma gitmişti bu eski kağıtlar. Hala onlar duvarımdadır. O gün bugün topluyorum. Annem sever antikayı ama tutkunu ya da koleksiyoneri değildir. Çocukluğumun geçtiği evlerde birkaç parça antika eşyamız vardı. Annem antikacı gezmeyi severdi, ben de onunla beraber antikacı, eskicilere gittiğimizi hatırlıyorum. Hoşuma giderdi. Liseyi de St. Michel'de okudum, malum eski bir okul. Binanın dokusunun da göz zevkimin gelişmesinde katkısı olduğunu düşünüyorum. Evet, babam Ankara Meydan Sahnesi oyuncularından, sonra da TRT'nin ilk prodüktör ve yönetmenlerinden Uğur Erkır. Çocukluğum 4 yaşından itibaren televizyon stüdyolarında geçti. Stüdyo ortamı beni her zaman heyecanlandırdı. Hayatta ne yapacağıma çok erken yaşta karar vermiş oldun bu sayede. Bir de babamın mesleği gereği çok önemli sahne insanları arasında büyüdüm diyebilirim. Mesela yukarıda da bahsettiğim Kuruntu Ailesi'ni bir düşünün; Gazanfer Özcan, Gönül Ülkü, Adile Naşit, Ergun Köknar, Erol Günaydın daha kimler kimler... Sonra Uğurlugiller dizisi çekimleri sırasında Yıldız Kenter, Şükran Güngör, Tevfik Gelenbe ve Kenter Tiyatrosu oyuncuları, arkasından Gülşen Abi adlı dizi yapılırken de, Selim Naşit, Haluk Bilginer, Nilüfer Açıkalın, Leman Çıdamlı. Bu usta oyuncuları yakından izleyerek büyüme şansım oldu. Yıllarımı aldı, en az on yıl ama on saniyede de karar verdim bağışlamaya. Rahmi Koç Müzesi hayran olduğum bir müze. Her şey vardı ama televizyon yoktu. Ben de benim ofisimde duran koleksiyonumu daha çok insanın yararlanabilmesi için bağışladım. Sahaflarla olan ilişkinizi de biraz anlatır mısınız? Koleksiyonerliğinize en büyük katkı sanırım sahaflardan geliyor. Çok haklısın. Sadece koleksiyonuma değil, sahafların hayatıma çok katkısı var. Birçok sahaf dostum var ve iyi bir sahaf çok özel bir insandır. Ben öğrenmeyi çok seven bir insanım ve sahaf dostlarımla sohbetlerimde her zaman çok şey öğreniyorum. Bir kere sahaf demek kitabı, okumayı seven insan demektir. Ben daha sadece para için bu işe girmiş bir sahaf görmedim. Kitabı seven, okumayı seven insan benim gözümde değerli insandır. Değerli dostlarım var yani. Ve tabii ki koleksiyonuma da çok güzel parçalar kazandırdı ve kazandırıyor bu değerli dostlar. İlkokuldan itibaren hep temsil kollarında oldum ama çok utangaç olduğum için, sahne gerisi görevler alırdım. Ses, ışık gibi. Ama içimde oyunculuğa karşı bir ilgi hep vardı. Üniversitede sinema TV okuduktan sonra İngiltere'de oyunculuk eğitimi aldım. 1 yıllık yoğun bir eğitim ve iyi bir okul. Drama Studio London. Bana çok şey kattı. Oyunculuk eğitimi insanı birçok yönden geliştiren bir eğitim. Oyunları çalışırken genel kültürünüz gelişir, bol bol okursunuz dönemi anlamak için. Tabii bir de sahne duruşu, ses kullanımı gibi konularda da geliştirir sizi bu süreç. Daha önce babamın yaptığı dizilerde küçük roller almıştım. Eğitimden sonra Londra'da bir tiyatro oyununda profesyonel olarak yer aldım. Daha sonra İstanbul'a döner dönmez de Gazanfer Özcan Gönül Ülkü Tiyatrosu'nda oynadım. Orası da bir başka okul oldu diyebilirim. Bir de Umutcan Arslan var. Edeceğimizi umuyorum. Biz iyi bir ekibiz. Düzenli olmasa da yıllarca beraber oynarız diye düşünüyorum. Merak ve sabır diye düşünüyorum. Merak size yeni dünyaların kapılarının açılmasını sağlıyor, öğrenme ve araştırma isteğini körüklüyor. Sabır da yaptığınız araştırmalar sonucunda var olduğunu öğrendiğiniz parçaların karşınıza çıkacağı zamanı ümit içinde beklemenizi sağlıyor. Ayrıca bence bir koleksiyoner paylaşmayı da sevmeli, öğrendiklerini konuya ilgi duyanlarla paylaşmalı. Bence bu hobinin en keyifli yanlarından biri de bu. Gerekli değil ama yukarıda da söylediğim gibi işin keyif veren kısımlarından biri bence. Bir de bulduğunuz belgeyi, bilgiyi saklamak biraz bencillik gibi geliyor bana. O bilgiye ihtiyacı olan birileri vardır mutlaka, belki puzzle'daki eksik parça sizin elinizdeki o bir tanecik belgede keşfedilmeyi bekliyordur. Saklamamak lazım diye inanıyorum. Çünkü bilgi paylaştıkça büyüyor, paylaştıkça yeni şeyler öğreniyorsun. Mesela ben senden Gazi'nin kendisinden paşa diye bahsedilmesinden hoşlanmadığını öğrenmiştim, sonrasında hep dikkat ettim bu konuya. Bir sunumumu izlemeye gelmiştin ve sunum sonunda paylaşmıştın bu bilgiyi benimle. Ben her sunumumun sonunda yorumlardan, katkılardan mutlaka bir şey öğreniyorum, çünkü ben de bildiklerimi paylaşıyorum. Evet, bak konular nasıl birbirine bağlanıyor. Gazi Mustafa Kemal ile Bir Tren Yolculuğu benim için çok önemli bir sunum. Teşekkür ederim iki kere dinlediğin için. Beylikdüzü Sahaf Festivali için hazırlamıştım o sunumu. Bu festivalin benim araştırmacı koleksiyonerliğe geçmemde önemli bir katkısı var. İnsanlar işlerini güçlerini bırakıp senin anlatacaklarını dinlemeye geliyorlar, onların kıymetli vakitlerini alıyorsun. Bunun için iyi hazırlanmak gerekiyor. Ben de iyi hazırlanabileceğim, dinleyicilerin ilgisini çekeceğine inandığım bir konu seçmek istedim. Sunumu yapmadan kısa bir süre önce Mustafa Kemal'in ıslak imzası olan bir belge katılmıştı koleksiyonuma. Üstelik sekiz imza daha vardı bu belgede. Gazi'nin misafirleri ile birlikte 1929 yılında İstanbul'dan Ankara'ya yaptıkları bir tren yolculuğunun seyahat cetveli idi bu belge ve hepsi imzalamışlardı. İşte bu yolculukta kimler vardı, neler konuşmuş olabilirler, gramofonda hangi plakları dinlemiş olabilirler. Bunları dönemin gazete arşivlerinden yararlanarak anlatmaya çalışıyorum. Keyifli bir yazı. Osmantan Bey'i ilgiyle takip etmeye devam edeceğim. Televizyonda gördüğümüz insanların nasıl arka planları olduğunu görmek gerçekten ilginç. Osman Bey'in bu yönünü bilmiyordum. Keyifle okudum. Teşekkürler GazeteSanat Ekibi."} {"url": "https://gazetesanat.com/oteorman-cesarete-dair-bir-genclik-romani", "text": "Darren Simpson'un yazdığı Furthermoor isimli fantastik roman Öteorman, Esma Fethiye Güçlü'nün çevirisiyle, Genç Timaş etiketiyle yayımlandı. Öteorman, Darren Simpson'un Türkçe'ye kazandırılan üçüncü romanı. Kitap, ana karakterimiz Bren'in kapalı kaldığı odadan çıkmayı başaramazsa öleceği gerçeğiyle çarpıcı bir başlangıç yapıyor. Bren kısa süre önce ablasını kaybetmiş bir çocuk, bu acı olayın etkisiyle hayatında önemli değişiklikler olmuş. Tüm bunları roman boyunca mantıklı bir şekilde örülmüş sebep sonuç ilişkileriyle öğreniyoruz. Bren'in hayatında ilk değişen ilişkileri olmuş. Ablası Evie'nin vefatından sonra herkes birbirinden uzaklaşmış. Bren'in annesi daha çok çalışmaya başlamış, babası işi bırakmış, Bren ise içine kapanmış. Arkadaşlarıyla vakit geçirmeyen, eskisinin aksine ödevlerini yapmayan, sorumluluklarını yerine getirmeyen biri olmuş. Öteorman, Bren'in hayalgücünün yardımıyla yarattığı başka bir dünya. Tüm ağaçlar, hayvanlar, her şey Bren'in zihninden çıkma ve tabii Evie'nin hayali de var burada. Bren, ablasını özledikçe, kendini yalnız hissettikçe ablasının hayaliyle inşa ettiği bu mekanik dünyaya gidip ablasıyla hiçbir şey olmamış gibi vakit geçiriyor. Hatta bu öte orman Bren'in hayatındaki tüm sorunlardan kaçtığı yer. Gerçek dünyada Bren'in başı sürekli belada. Okulda Shaun tarafından sürekli zorbalığa maruz kalıyor ve uzun bir süre bu zorluklar karşısında sessiz kalıp hayal dünyasına sığınıyor. Hiçbir şey yapmazsa eğer bir gün tüm bunların geçeceğini düşünüyor. Öncelikle Öteorman çok güzel kurgulanmış bir roman, olay örgüsü ve karakterleriyle çok gerçekçi, atmosferi de çok başarılı. Romanın en önemli teması cesaret, tabii cesaret kendi başına gösterilebilen, ortaya çıkan bir olgu değil. Korkmamız gereken durumlarla karşılaştığımızdaki davranışlarımız korkaklık ya da cesurluk olarak adlandırılıyor. Bren de oldukça cesur bir çocuk ama içindeki cesareti keşfetmesi zaman alıyor. Öteorman benim çok sevdiğim bir roman oldu. Gençlik kitaplarını takip etmeye çalışan bir okur olarak bazen roman ne kadar özenli yazılmış olursa olsun ya da okurlarının seviyesine ne kadar uygun olursa olsun, sevemediğim romanlar ister istemez oluyor. Bazen çok didaktik bir dil kullanılmış oluyor, bazen ise roman çok planlı ilerliyor o kadar planlı ki suni bir tat bırakıyor insanın damağında. İşte Öteorman'ı okurken bir romanın hem doğal bir kurguda ilerlerken ne kadar keyifli olabileceğini de tekrar fark ettim. Kayıp, zorbalık, zaman zaman yazılması zor olan temalar olabiliyor. Ölüm her ne kadar doğal olsa da özellikle çok sevilen birinin kaybını anlatmak, okura bunu durumu daha da zorlaştırmadan ama gerçekçi bir bakış açısıyla aktarmak zor. Ancak Darren Simpson, çok insani bir yerden bakmış bu konuya. Kitap bir yetişkin olarak bana ölüm karşısında herkesin tepkisinin farklı olabileceğini, yas tutmanın ne kadar önemli olduğunu hatırlattı. Gençlerin hayal dünyası, bakış açısı çoğu zaman bizimkinden çok farklı. Gençlik romanlarını bu yüzden anne babaların ve öğretmenlerin de okumasını çok önemli buluyorum. Darren Simpson kitaptaki temaları ustalıkla ve gerçekçilikle okura yaşatmayı başarmış. Ben yazarın dilini de beğendim. Tabii bundan çevirmen Esma Fethiye Güçlü'nün seçimlerinin etkisini de unutmamak gerek. Öteorman, etkileyici, okuyanı cesaret, korku, zorbalığın sebepleri ve arkadaşlık üzerine düşünmeye de iten bir roman. Kitap bittiğinde zihnimde nerdeyse Bren kadar yer eden bir karakter daha vardı, Shaun. Şiddetin şiddeti doğurduğunu, cesaretin de bulaşıcı olduğunu gösteriyor Öteorman."} {"url": "https://gazetesanat.com/otoportre", "text": "Ressamların kendi portrelerini yapabilmeleri için, belki fırçadan-kalemden bile daha elzem bir araç var: ayna! Aynanın icat edilmediği dönemde, bireycilik düşüncesi gelişmiş olsa bile kendi portresini çizen ressam olamazdı. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Ressam Adyali, Projelerine Bir Yenisini Daha Ekledi: As Beni - Duygulara Dokunan Enerji: İstanbul'dan Cosmic Crooner Geçti! - Füruzan, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Anma Ödülü'nün Sahibi Oldu - Gazeteci Hakan Özbek ile Uzun Yol, Kısa Hikaye Kitabını Konuştuk"} {"url": "https://gazetesanat.com/oxfordda-kaybolan-bir-cinayet-mahalli", "text": "Usta polisiye yazarı Edmund Crispin'in klasikleşmiş dedektifi Gervase Fen'in en ünlü macerası olan Kaybolan Oyuncak Dükkanı, hem türün meraklıları hem de 20. yüzyıl İngilteresi'nde eşsiz bir maceraya atılmak isteyen okurlar için kaçırılmaması gereken bir fırsat. karşılaşır. Daha cesedi tam inceleme fırsatı bulamadan kafasına aldığı darbeyle bilincini kaybeder. Sabah kendine geldiğinde yaptığı ilk iş polise gidip bütün gördüklerini anlatmak olur. Ancak artık ortada ne oyuncak dükkanı vardır ne de bir kadın cesedi. Bu kadar imkansız görünen bir olayı kim çözer? Tabii ki bitip tükenmek bilmeyen enerjisi, tuhaf tavırları ve konuşmalarıyla Oxford'da adından sıkça söz ettiren Gervase Fen."} {"url": "https://gazetesanat.com/oyku-aras-ilk-singlei-uyan-ile-muzikseverlerle-bulustu", "text": "Elektronik müzik, ambient, özgür doğaçlama ve minimalizm gibi birçok müzik stilinden etkiler taşıyan ilk albümünü önümüzdeki günlerde çıkarmaya hazırlanan Öykü Aras, albümden ilk single çalışması Uyanı müzikseverlerin beğenisine sundu! Disiplinlerarası birçok üretime imza atan sanatçı Öykü Aras'ın, sözü ve müziği kendisine ait olan Uyan, özüne yabancılaşmış insana yapılan bir çağrı niteliği taşıyor. Dijital platformlar üzerinden dinlenebilen Uyanın, toprakla bağımızı hatırlatan klibi de sanatçının YouTube kanalında yayınlandı. Fransa'da güzel sanatlar eğitimi alan Öykü Aras, üretimlerinde ses ve nefesin birbiriyle olan iletişimi, döngüsü, bedenle ve duygularla olan bağı üzerine çalışırken, kilden ve camdan ürettiği heykelleri nefes ve sesle aktive ederek performanslar gerçekleştirdi. İnsanın ve insan sesinin ilkel, tinsel ve öz olanla ilişkisini araştıran sanatçı, şimdilerde ise İçimize Doğru adlı ilk albümünü çıkarmaya hazırlanıyor. Albüm hazırlıklarına hız kesmeden devam eden Öykü Aras farklı müzik tarzlarını barındıran albümünün ilk single çalışması Uyanı, videosuyla birlikte müzikseverlerle buluşturdu. Sözü ve müziği Aras'ın imzasını taşıyan şarkı kendisine, özüne yabancılaşmış insana yapılan bir çağrı niteliğinde... İçini tanıyan, kendini bilen insanın çevresiyle ve doğayla uyumlu hale geldiğini ifade eden Öykü Aras, Uyan ile dışımızda barış yaratmak için, önce içimizi duymamız ve içimizde barış yaratmamız gerektiğini ifade ediyor. Prodüksiyonunu Şevket Akıncı'nın yaptığı ve Zeynep Oktar ile beraber düzenlediği parçada Aras'a müzisyen olarak Can Ömer Uygan, Hazal Döleneken, Nihal Saruhanlı, Şevket Akıncı ve Zeynep Oktar eşlik ediyor. Uyanın, YouTube'da yayınlanan müzik videosu ise müzisyen ve yönetmen Volkan Ergen'in imzasını taşıyor. Video boyunca aşağıdan yukarı doğru kullanılan kamera açısı ve yürüyen kadın, toprakla olan bağımızı hatırlatırken kadının ve kadın bedeninin gücünü, doğallığını ve özgürlüğünü vurgulayarak onu onurlandırıyor. Öykü Aras'ın Shalgam Records etiketiyle yayınlanan Uyan adlı single çalışması tüm dijital platformlarda, şarkının klibi ise sanatçının YouTube kanalında! 1992 yılında İstanbul'da doğdu. Fransa'da güzel sanatlar eğitimi aldı. Üretimlerinde ses ve nefesin birbiriyle olan iletişimi, döngüsü, bedenle ve duygularla olan bağı üzerine çalıştı. Kilden ve camdan ürettiği heykelleri nefes ve ses ile aktive ederek performanslar gerçekleştirdi. İnsanın ve insan sesinin ilkel, tinsel ve öz olanla ilişkisini araştırdı. Birçok özgür doğaçlama ve ses doğaçlamaları atölyelerinde yer alan Öykü Aras, 2018 yılında İçimize Doğru adlı albümünün ilk şarkısı, ismini aynı adlı topluluktan alan Kökler ve Dalları yazdı. 2019 yılında Şevket Akıncı'nın prodüktörlüğünde, Zeynep Oktar ve Nihal Saruhanlı ile beraber albümü ince ince dokudukları bir sürece girdiler. İçinde birçok katman ve farklı müzik stilleri barındıran bu ilk albüm, insanın kendini keşfetmesinin ve özüyle bağlantı kurmasının önemini anlatıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/oyku-kocoglu-sahnede-de-sosyal-hayatimda-da-duygularini-acikca-yasayan-biriyim", "text": "Viyolası ile müziğini insanların ruhuna işleyen yetenekli ve enerji dolu müzisyen Öykü Koçoğlu'na merak ettiklerimizi sorduk ve sanata dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Mine Hanım öncelikle bu ince davetiniz için çok teşekkür ederim. Müziğe ilgi duyan ve müzikle geçmişte profesyonel olarak, ardından amatör olarak ilgilenen bir ailede doğdum. 10 yaşına geldiğimde İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı sınavını kazanmam ve viyola bölümüne seçilmemle birlikte müzik eğitimim başlamış oldu. Çiğdem Epikmen'in viyola sınıfında lisans eğitimimi, ardından aynı okulda yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Bu sırada hem enstrümanımla ilgili hem de oda müziği alanında dönemimizin en iyi isimleriyle yurtiçi ve yurtdışında çalışma imkanı buldum. Bu isimlerin arasında yakın zamanda kaybettiğimiz ünlü viyola sanatçımız Ruşen Güneş, Tatjana Masurenko, Yuri Gandelsman, Alexander Brusilovsky, Alban Berg Quartet üyesi Gerhard Schulz, Julliard Quartet üyesi Samuel Rhodes ve Pauline Sasche başta geliyor. 2004 yılında açılan sınavı kazanarak İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası sözleşmeli sanatçı olarak çalışmaya başladım. Aynı yıl Bursa Bölge Senfoni Orkestrası'nda takviye sanatçı olarak gittiğim bir konserde Gürer Aykal'la tanışma fırsatı buldum. Kendisi beni orkestra odisyonuna davet etti. Bu karşılaşmadan 15 gün sonra girdiğim odisyonu kazanarak Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nda viyola grubu üyesi oldum. Burada viyola grup şefliğine kadar yükseldim. Her iki kurumda da 14 yıl çalıştım. Bu arada 2007 yılında Gürer Aykal tarafından İstanbul Sinfonietta kuruldu. Kendisi benim orkestrada hem executive director hem de grup şefi olarak yer almamı teklif etti. 2011 yılında oda müziği grubum Lepidus Quartet'i kurdum. Berlin Filarmoni Orkestrası'na kabul edilen ilk Türk kemancı, yakın dostum Hande Küden, Lepidus'da en başından beri yer almakta. Birlikte Güney Kore, İtalya, Fransa, Ankara, İstanbul, Adana, İzmir'de konserler verdik. Yaşar Üniversitesi Oda Müziği Yarışması'nda birincilik ödülü aldık. Gelen konser tekliflerinin çokluğu, pandemiye denk geldi. Hande'nin Türkiye'ye geliş gidişi zorlaşmaya başlayınca biz de ortak bir kararla Lepidus Quartet'i, Lepidus Ensemblea dönüştürdük. Böylece oda müziği repertuvarı yelpazemiz genişlemiş oldu. Oluşturulan projeleri, birlikte müzik yapmaktan zevk aldığımız arkadaşlarımızla paylaşmaya başladık. Bu bazen bir trio konseri olabilirken en son konserimizde olduğu gibi 14 kişilik bir gruba da dönüşebiliyor. 2020 yılı başlarında Şerefiye Sarnıcı'nda tüm Beethoven Yaylı Trioların yer aldığı iki konser üzerine konuştuk; bu konserin ilkini Tekfur Sarayı'nda gerçekleştirdik, diğeri pandemi nedeniyle iptal oldu. Bunu Koç Üniversitesi Sevgi Gönül Kültür Merkezi ve Yeldeğirmeni Sanat Merkezi konserlerimiz takip etti. 2020 Aralık ayında Lepidus Ensemble olarak Zeynep Tanbay Modern Dans Topluluğu'yla Beethoven Quartet'lerden seçkilerle üç gösteriden oluşan bir dans projesi gerçekleştirdik. Çeşitli çevrimiçi konserlerin ardından en son yine Yeldeğirmeni Sanat Merkezi'nde bu yıl İspanya tarafından organize edilen, EuroCities üyesi tüm Avrupa kentlerinin ortak projesi olan Erken Dönem Avrupa Müziği günü için Volkan Akkoç yönetimindeki koro ile birlikte Bach Kantat kaydı yaptık. Bütün bu projelerin yanı sıra Kent Orkestrası kadrolu sanatçısıyım. Ayrıca Okan Üniversitesi Konservatuvarı'nda doktora yapıyorum ve aynı kurumda viyola ve yardımcı keman bölümünde öğretim üyesiyim. Ben aslında sosyal bir kişi olduğumu düşünürken, bir süre önce, prova öncesinde arkadaşlarımı görmenin, prova arasında bir kahve içmenin ve havadan sudan konuşmanın sosyalleşme olduğunu zannettiğimi anladım. Elimizde enstrümanımız yokken sadece müzik dışında bir şeyler konuşmak için birbiriyle buluşan insanlar çevremde oldukça az ve dediğim gibi ben de bu kişilerden biriydim. Bunu fark etmemle birlikte gerçek anlamda sosyalleşmeye başladım. Sosyal yaşamımda aynı meslek grubundan çok fazla arkadaşım, dostum var. Tabii bu nedenle konuşulan, tartışılan konular çoğunlukla mesleki oluyor. Müzisyen olmayan dostlarımlaysa farklı bakış açıları, farklı deneyimler ve farklı konular üzerinden de derin, besleyici bir iletişimimiz var. Sahnedeyse, tiyatroda da olduğu gibi normal hayatımdan farklı bir role, başka bir kişiliğe bürünüyorum sanırım. Benim için sahne, bütün varlığımla ve bütün algılarımda var olduğum, performansın ön planda olduğu, odağımın eserde ve müziğin bütününde olduğu anların toplamından oluşuyor. Bunun yanı sıra eserle, diğer müzisyenlerle ve müzikle bir olmanın getirdiği müthiş bir doyum da var. Sahnede de sosyal hayatımda da duygularını açıkça yaşayan biriyim diyebilirim. 2020 yılı Mayıs ayında Berlin Schmöckwitzer Kammerorchester ile 3 konser gerçekleştireceğim bir turneye davet edildim. Bu turnede Hindemith Trauermusik ve Arndt Netzel'in viyola ve oda orkestrası için premier eserini çalacaktım ancak içinden geçtiğimiz zorlu süreç sebebiyle ertelendi. Lepidus Quartet ve zaman zaman yer aldığım oda müziği gruplarıyla Paris'ten Uganda'ya, Como'dan Panama'ya kadar pek çok yurt dışı turne yaptım. Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'yla da bir çok turne gerçekleştirdik. Özellikle İngiltere BBC Proms, Hong Kong, İsviçre Tonhalle Maag Hall, Avusturya Wiener Konzerthaus, Slovenya ve Salzburg Festivali benim için unutulmazdı. Yeniden rahatça seyahat edeceğimiz günlerde eski tempomuza kavuşacağız ve turnelere devam edeceğiz. Yuri Bashmet gibi eşsiz kült isimleri söylemeden olmaz tabii... Sonraki jenerasyonlardan Amihai Grosz, Maxim Rysanov, Antoine Tamestit, Lawrence Power; her biri farklı kültürden müthiş etkileyici müzisyenler... ve Matthew Lipman, Timothy Ridout ve çok sevdiğim Yura Lee'nin tüm konser, kayıt ve söyleşilerini olabildiğince takip etmeye çalışıyorum. İstanbul'da yaşıyorum. Kentimde oldukça fazla sanat aktivitesine birebir ulaşabildiğim için şanslıyım. Diğer kentlerde gerçekleşen etkinliklere de çevrimiçi olarak ulaşmaya çalışıyorum. Son yıllarda daha çok yeni müzikleri ve sentez projeleri takip etmekten zevk alıyorum. Unutamadığım hem duygusal hem komik pek çok anım var; keşke her biri anlatılabilir anılar olsa... En basitleri sanırım herkesin başına gelen enstrümanla ilgili kazalar; tel kopması, arşenin kıllarının atması ve ardından yaşanan süreçtir. Orkestrada yazılı olmayan ama gelenek haline gelmiş ve herkes tarafından bilinen kurallar vardır. Bunlardan biri de yaylı çalgılarda konser sırasında öndeki kişinin başına bir enstrüman kazası geldiğinde arka sehpadaki meslektaşının ona enstrümanını / arşesini vermesi kuralıdır. Antalya Piyano Festivali'nde grup şefi olarak orkestra konserinde çalarken telim koptu. Enstrümanımı değiştirmek için hemen arkama döndüm, arkamdaki kişi benden gözlerini kaçırdı. Anlamadığını düşündüm, o sırada onun yanındaki viyolacı arkadaşım durumu hemen kavradı ve kendi enstrümanını verip benimkini elimden aldı. Durumu biraz gecikmeli de olsa toparladım, konsere devam ettik. Güzel bir konser olmuştu. İçinde bulunduğumuz dönemde en çok konser yapan oda müziği gruplarından biriydik. Bir yıl içinde ki bahsettiğimiz yıl 2020- neredeyse 9 konserimiz oldu. Lepidus Quartet olarak 2021/2022 konser sezonuna iki müthiş oda müziği konserimiz daha gerçekleşecek. Bu konserlere şuan net olmayan diğer projeler de netleştikçe eklenecek. Pandemi koşulları çevrimiçi etkinliklerin sayısının artmasına ve izleyicinin de bu alışkınlığı içselleştirmesine sebep oldu. Geçen yıl da öngörmediğim pek çok etkinlikte yer alma fırsatı buldum. Çevrimiçi konser ve seminerle beslenmiş açıklamalı dinletiler üzerine bir program oluşturmayı düşünüyoruz. Güzel bir haber de nihayet web sitemi toparlayıp yayına alacak olmam. Etkinlik takviminden tüm programımı ilan edebileceğim. Duyurular için aktif olarak şimdilik Instagram'ı kullanıyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/oykulerin-azizligi-cihangir-atolye-sahnesinde", "text": "Arzu Gamze Kılınç ve Muhammet Uzuner tarafından 2017'de kurulan CİHANGİR ATÖLYE SAHNESİ'NİN Oyun Atölyesi katılmcıları tarafından hazırlanan ve yönetmenliğini Arzu Gamze Kılınç'ın yaptığı ÖYKÜLERİN AZİZLİĞİ 17 Ocak 2020 Cuma günü saat 20.30'da Cihangir Atölye sahnesi'nde ilk kez seyirciyle buluşacak. Tiyatro ve şiir dallarında pek çok yapıtı bulunan Türk mizah yazarı Aziz Nesin'in öykülerinden sahneye uyarlanan Öykülerin Aziz'liği, OYUN ATÖLYESİ 1 projesi olarak sahnelenecek. Usta-çırak ilişkisini temel alan OYUN ATÖLYELERİ'nde bir yönetmen rehberliğinde oyun çalışılır. Eğitimin sonunda çalışılan oyun seyirci karşısına çıkar. Oyunun ihtiyaçlarına göre diksiyon, dans, şan, tiyatro tarihi, metin inceleme çalışmaları programa dahil edilir. Oyun çalışma sürecinde katılımcılar, rol çalışmanın yanı sıra tiyatronun dekor, ışık, kostüm, aksesuar vs. gibi tüm üretim alanlarında görev alır. OYUN ATÖLYELERİ aşamalı bir yapıdadır, 3 aşamadan oluşur. Atölye aşamalarını geçmek, sahne performansının yanı sıra ekip uyumu, prova devamlılığı, çalışma disiplini, ortak üretime katkı sağlamak gibi kriterleri yerine getirmekle ve geçiş sınavında yeterli olmakla mümkündür. Cihangir Atölye Sahnesi'nin OYUN ATÖLYELERİ yılda ortalama 8 oyun üretmektedir. Oyun Atölyesi Katılımcıları, Arzu Gamze Kılınç yönetmenliğinde 8 ay boyunca prova yaptılar. Bu süreçte aynı zamanda Oya Yağcı'dan Tiyatro Teorisi ve Metin İnceleme, Kıvanç Kılınç'tan Diksiyon, Hicran Akın'dan Dans ve Ekin Bezirganoğlu'ndan Şan dersleri aldılar. ÖYKÜLERİN AZİZLİĞİ oyunu Aziz Nesin'in öykülerinden M. Taner Çelik oyunlaştırdı. Yönetmenliğini Arzu Gamze Kılınç, müziklerini Devrim Ilgaz Karaahmet, şarkı sözlerini ve metne katkı Kıvanç Kılınç, ışık tasarımını Onur Alagöz, koreografisini Hicran Akın, şan eğitmenliğini Ekin Bezirganoğlu, fotoğraf-video İlker Yiğen'in yaptığı oyunda; Aleyna Salman, Aykut Kara, Gizem Özçelik, Engin Barışan, Mine Yağız, Serdar Kütük, Selma Kaya, Sevim Akkaya, Tolgay Zeytinbaş rol alıyorlar. ÖYKÜLERİN AZİZLİĞİ 17 Ocak 2020 Cuma Saat 20.30, 18 Ocak Cumartesi saat 17.30 ve 20.30, 19 Ocak Pazar saat 17.30 ve 20.30'da CİHANGİR ATÖLYE SAHNESİ 'da seyirci karşısında olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/oyun-onerisi-babamin-dogum-gunu-partisi", "text": "Kısa bir aradan sonra tekrar merhaba! Bugünkü yazımda geçtiğimiz günlerde Boa sahnede izleme fırsatı bulduğum Babamın Doğum Günü Partisi isimli oyundan bahsetmek istiyorum. Ev ortamında geçen bir hikaye karşıladı seyirciyi. Oyunun üç görünen karakteri arasında geçen bu hikayede kimi zaman oldukça tanıdık gelen durumlara ve diyaloglara şahit olduğumu söyleyebilirim. Aile ilişkilerinin ve romantik ikili ilişkinin doğallıkla işlendiği oyunda, farklı farklı duygulara sürüklendim desem yeridir. Üstelik dramatik bir metinde ustalıkla işlenmiş, yer yer gülümseten mizah ögeleri olduğunu belirtmekte de fayda var diye düşünüyorum. Sözün kısası, modern insanın hayat yolculuğuna dair kimi anlarla buluşmak istiyorsanız Babamın Doğum Günü Partisi'ni seyretmenizi tavsiye ederim. Süre : Tek Perde 90 Dk."} {"url": "https://gazetesanat.com/oyun-sanatinin-sinirlarinda", "text": "30 yılı aşkın süre, tiyatro, sinema, yaratıcı drama ve edebiyat bölümlerinde oyun sanatı, oyunsanat bilimi oyunlaştırma ve uyarlama gibi dersler veren, Prof. Dr. Hasan Erkek, Oyun Sanatının Sınırlarında adlı kitabında, yukarıda sorduğu soruların kapılarını çalıyor. Bir yandan alanda derinleşirken öte yandan uygulayıcılara çizdiği yol haritalarıyla kılavuzluk yapıyor. Oyun Sanatının Sınırlarında, oyun sanatı akanında çalışan amatör ve profesyonellere, özellikle tiyatro, sinema, yaratıcı drama, yaratıcı yazarlık alanlarında çalışan genç akademisyenlere, öğretmenlere ve öğrencilere önemli katkılarda bulunacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/oyuncu-ilker-yavuzun-gozunden-ekrana-dair-kaygi-uyandiran-tespitler", "text": "Oyuncu İlker Yavuz 24-30 yaş bireylerin ergenlik döneminde izledikleri popüler Türk dizileri temelinde parasosyal etkileşim, benlik saygısı ve psikolojik semptom düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi başlıklı yüksek lisans tez çalışmasında bir oyuncu gözüyle ekrana dair önemli kritiklerde bulunuyor. Oyunculuğun yanı sıra akademik çalışmalar içinde de bulunan Yavuz, kendini İnsanları eğlendirmekten haz alırım, hayatımı anlamlandırmaya çalışırken mizahı ön planda tutmayı severim, uzun süre ciddi ortamlarda olmaktan sıkılırım ancak yeri geldiğinde tabii ki ciddi ve saygılıyım, işlerime sorumluluk bilinciyle yaklaşırım ve tabii karşımdaki insandan da bunu beklerim, insana değer veririm. şeklinde tarif ediyor. Yavuz, oyunculuk serüvenini ve yazdığı tez çalışmasını Gazete Sanat'a anlattı. İlk oyunculuk deneyimimi 13 yaşındayken tiyatro sahnesinde yaşadım. Bazı TV dizilerinde ve kısa filmlerde rol aldım. The Fall ve Selfless gibi filmlerin yönetmeni Tarsem Singh'in İstanbul'da çekimlerini yaptığı My İslam is... adında islamofobi'ye dikkat çeken belgesel türündeki projesi benim ilk kamera önü deneyimim oldu. Bazı kısa filmlerde rol aldım. En son 2021 yılının ilk çeyreğinde bir internet dizisinde rol aldım. Oyunculuk bana göre, en iyisini yapana kadar deneyimleyip öğreneceğim ve içerisinde yer aldığım hikayeye hizmet edecek en doğru performansı ortaya koyana kadar çalışmak istediğim bir iş. Bir meslek olmasının ötesinde bazen ün ve rol model olmanın getirdiği farklı sorumlulukları da var. Oyunculuk ezberi yapıp otomatiğe bağlamak değil. Bu konfor alanından hoşlanan ve kendini oyuncu gören çok insan var şahit oluyorum, şahsen bundan asla keyif almam, oynanılan karakterin gerçek hayattaki karşılığını hissettiğiniz bir performans oyuncuya hem deneyim hem de duygusal anlamda çok daha değer katar diye düşünüyorum. Çevremde anneannemden, babaannemden şahit olduğum ve hatta medya haberleri ile de emin olduğum bir durum: TV'deki karakterle normalin dışında bağ kurmak, kendini kaptırıp konuşmak vs. Evet bu durum normal gözükebilir ama bazı kişilerin gerçekten bir bağ kurduğu bana göre açıktı. Tezim için Literatür taraması yapmaya başlayınca da parasosyal etkileşim kavramını öğrendim. Türkiye'de yapılan araştırmaların azlığı ve bizim toplumumuzun da parasosyal etkileşiminin yüksek olabileceğini düşünerek böyle bir araştırmaya başlamış oldum. Araştırmanın sonuçlarına göre kadınların parasosyal etkileşim ve parasosyal ayrılık oranları daha yüksek çıktı. Bu da sosyal çevrelerindeki ilişkilerini erkeklere nazaran daha fazla önemsemelerinden kaynaklı. Çalışmamda özellikle ergenlik döneminde izlenen dizilerin etkilerini araştırmak istemiştim. Bu konuda da ergenlikte izlenen dram ve suç türlerindeki dizilerin benlik saygısı düşük bireylerde parasosyal etkileşim oranını arttırdığı sonucuna vardık. Özgüven ile parasosyal etkileşim oranında ters orantı olduğu için ergenlikte özgüveni düşük bireyler izledikleri dizilerdeki karakterlerle daha fazla parasosyal etkileşim kuruyor ve sorunlarını çözerken karakteri rol model alıyor, dolayısıyla bunun da olumsuz sonuçları oluyor. Bu yüzden ebeveynlerin ve rehber öğretmenlerin çocukluk ve ergenlik dönemindeki bireylere parasosyal etkileşim kavramına dikkat çekmesi önemli. Ayrıca yüksek derecede parasosyal etkileşim yaşanan bir dizideki karakter diziden çıkarılırsa veya dizi biterse parasosyal ayrılık yaşanıyor ve bu da depresyona veya kaygı bozukluklarına sebep olabiliyor. Oyunculuk kariyerimi bir üst seviyeye taşımayı istiyorum, bunun için de çeşitli görüşmelerim oluyor. Uluslararası işlerde yer alabilmek, farklı milletlerden insanlar ve kültürlerle etkileşim içinde olmak istiyorum ve bunun için de hayalim uluslararası festival ödülü almak. Araştırma yaptığım sosyal psikoloji alanında doktora yapmak da bir diğer hedefim, oyunculuk ve sinema zaten psikoloji bilim dalıyla çok ilgili bir alan o yüzden de iki konuda da faydalı olmak istiyorum. Evet, neredeyse herkes gibi benim de sosyal medya hayatımın bir parçası haline geldi, bir yandan bunun bir bağımlılık haline gelmemesi için de savaş veriyorum. Bu videolara ilk olarak Tuhaf Sesler serisiyle başlamıştım. Açıkçası sosyal medyada karşılaştığım özensiz yazı dili ve buna karşı geliştirdiğim bir komedi unsuruydu. Ancak absürt içerikler izlemeyi ve üretmekten zevk aldığımı söyleyebilirim. Özellikle oyunculuk mesleği için insanlarla etkileşim içinde olmak, farklı yönlerinizi ve ürettiğiniz içerikleri, performansları sergileyebilme konusunda bana göre büyük bir nimet. Oyuncular, her zaman istediği karakterleri oynayamayabiliyor sonuçta. Ama sosyal medyada, istediğiniz zaman istediğiniz karakteri oynayıp istediğiniz hikayeyi çekip insanlarla paylaşabiliyorsunuz ve bunu seviyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/oyuncu-sevtap-capanin-2-kitabi-kadinim-ulan-yayimlandi", "text": "Sahne ve ekranların bilindik siması Sevtap Çapan, şiirsel, tiyatral edebi yazım üslubuna karşın, gerçekçi bir yaklaşımla; samimi ve sıcacık cümleler kuruyor yeni kitabında. Zekası, nükteleri ve özgünlüğünün yanı sıra yazılarının akıcılığıyla sizi sıkıca kavrıyor. Kendinden emin tavrının, kararlı ve cesur ifadelerinin altındaki kırılganlığı ya apaçık ya üstü kapalı hissediyorsunuz. Bu hayatın içinde kadınlığı ve insanlığı arasında seçim haddine sahip olduğunu sanan adamları, adamların çaresizliğini de iliğinize kadar hissettiğiniz, bilinmedik fikirlerini sizlerle paylaşıyor. Okurken kendinizin sanıyorsunuz. Yazmakla kalmadı, söylüyor, söylüyorlar. Birbirinden değerli seslendirme sanatçılarının sesleriyle kitap dile geliyor. Konuların ve yaklaşımın evrenselliği ile kadın ya da erkek fark etmeksizin kitabın sesi oluyorlar. Konu çeşitliliğine sahip olan bu özel ve özenli DVD kitap çalışması, şimdi, raflarda siz okuyucularını ve dinleyicilerini bekliyor. İyi ki Kadınsın Ulan! Sevtap Çapan ama önce insan!"} {"url": "https://gazetesanat.com/ozan-atalan-cikmaya-zorla-sergisi-ile-mixerde", "text": "Mixer proje odası, 12 Eylül 31 Ekim 2020 tarihleri arasında Ozan Atalan'ın Çıkmaya Zorla isimli kişisel sergisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Sergi, insanın diğer insanlara ve doğayı/uzayı da içeren insan olmayan varlıklara yıkıcı yaklaşımını meşru kılan insan merkezci yaklaşıma ve dünyanın ayrıştırıcı-düalist yorumuna eleştirel yaklaşıyor. Bu eleştiriyi; dijital-fiziksel, organik-endüstriyel, beden-ruh, hammadde-dönüşüm, insan-insan olmayan varlık dualitelerini sergideki işlerin bünyesinde ortak yaşam formu haline getirip alternatif gerçeklik alanları sunarak yapıyor. İnsan-doğa dualitesini, aralarında hiyerarşik bir bağ kurmadan, bütünleştirici bir şekilde yorumluyor ve oluşan sentez üzerinden insanın kendine ve doğaya yabancılaşma duygusunu ve varoluşçu kaygıları kişisel deneyim üzerinden inceliyor. Çalışmalarında insanın kendisi ve dünyayla olan ilişkisini sorgulamak adına alternatif algı alanları yaratan sanatçı Çıkmaya Zorla isimli solo sergisinde, insan-merkezci yaklaşımın bir özelliği olarak insanın yarattığı yıkımı meşrulaştırma ve rasyonelleştirme kapasitesinin sınırsızlığına karşı duruyor. İnsanın fantezi dünyasının sınırlarını belirleyen doğayı dönüştürme kapasitesini ve transformasyonun meşruiyetini inceleyip buna eleştirel yaklaşırken; insan ve insan olmayan varlıkları dönüşüm kavramı üzerinden birlikte-varoluş formunda sunuyor. Bina girişi ve genelinde temas edilen yüzeylerin açılış öncesi ve gün içerisinde düzenli aralıklar ile sterilizasyonu gerçekleştirilecektir. Juma Binası girişinde ve her galeride bulunacak dezenfekte malzemeleri ziyaretçilerin kullanımına açık olacaktır. Juma Binasına aynı anda en fazla 30 kişi giriş yapabilir. Giriş kontrolü bina görevlisi ve galeri çalışanları tarafından takip edilecektir. Ziyaret süresi boyunca maske takılması ve sağlık bakanlığı tarafından belirlenen sosyal mesafenin korunması gerekmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/ozan-unal-kisa-oykuler-yazdim-bronzdan-iliskilere-dair", "text": "21 Ekim 21 Kasım tarihleri arasında Galeri Selvin'de Çünkü Bu Bir Oyun isimli kişisel sergisiyle sanatseverlerle buluşacak olan başarılı sanatçı Ozan Ünal ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Ünal'ın kadın ve erkek figürlerinden türeterek öykülediği heykellerinin yer aldığı kişisel sergisi, Adem ile Havva'dan bu yana, kendimize ve birbirimize oynadığımız; belki bazen esneyen gerilen, hatta dönüşen ancak hiç değişmeyen oyunlar üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor. Röportaja başlamadan önce sizlere bu güzel sergiye gitmeyi mutlaka tavsiye ediyorum. Ozan Ünal: Merhaba. Bende bir şeyler üretme isteği bir fikir ile başlıyor evet. Aslında hisle demeyi tercih ederim. Bu his genelde bir karalamaya dönüşür. Sonrasında belki öyle kalır belki de heykele dönüşür. Somut görüntülerden etkilenmem genelde. Soyut görüntü ya da somut hallerin bende oluşturduğu soyut histir beni üretime iten. Bir hikaye denebilir mi bilmiyorum ama anlatmak isterim arkasından bu hissin. Çizerek ya da yazarak, çoğu zaman beraber. Heykele dönüşme süreci bundan sonra başlar genelde. Dönüşebilir ya da dönüşmez. Her bir eserin karşısında kendimizden bir şey bulmak mümkün değil zaten. Gerek de yok. Ama bazı işler vardır ki izlersiniz ve yoğun bir empati hissedersiniz. Bir şey anlamadım ben bu eserden diye bir şey yoktur mesela; bir şey hissetmedim vardır. Kendi üretimlerimde figürle bir ilişki kurarım ister istemez. Sadece benim hikayemin başrolü değildir O. Onun anlattıklarını da dinlerim. Bana ne söylediğini. Ve bittiğinde siz O'nu izlerken O da sizi izler. Eğer hissederseniz; o da sizi duyar. Atölyemi açıp çalışmaya başladıktan 13 sene sonra gelen bir sergidir. İnsan Kara Bir Leke Değildir, Elinden bir sürü iş gelen bir adamın; kim olduğunu, ne yapmak ve nasıl yapmak istediğini aradığı bir sürecin sonunda; demirle anlaştığı ve onu yoldaş bilmesiyle başladı. Biriktirdiğim ne varsa ortaya döktüğüm; üretirken öğrendiğim, anlattıkça hatırladığım... Hikayeler vücut buldukça olmam gereken yerde olduğumu anladım. Sonrası aynı sürecin; içinde hep devinen gelişen bir parçasıdır. Hala dinliyorum ve hala o kara lekelerin peşinden gidiyorum. Bir çubuk üzerinde duran bir kadın ve erkeği çizmem; ve ilişki denen şeyin bu dengeyi korumak olduğunu fark edip karalamam neredeyse okul yıllarıma uzanır. Yıllar sonra derinleştirmeye karar verdim çünkü hiç bir şey değişmemişti. Üzerine düşümdüm ve kısa öyküler yazdım bronzdan ilişkilere dair. Temanın plastiğin önüne geçtiği bir heykelle karşılaşmak izleyici için de kendini düşündüğü bir deneyim oldu sanırım. Bu beni aşan bir konu. Sanat tarihçileri ya da toplumbilimciler bu konuda daha çok yorum yapabilirler elbette. Şunu gözlemleme şansım oldu ki bu topraklar birçok etnik kökenin ince işçiliklerine tanık olmuş. Zanaat sanattan önce gelmiş hep ve hatta öyle bilinmiş. Özellikle heykel gibi bir disiplinde, işçiliğe saygı duyuluyor gördüğüm kadarıyla. Zira bizler atölyelerimizi genelde sanayi bölgelerinde açıyoruz ve üretimlerimiz sırasında etkileşim halinde olduğumuz insanların da çoğu zanaatkar. Kabul edilme genelde saygı ile başlıyor. İzleyici için de çok farklı değil durum. Manipüle edilmemiş izleyici öznel beğenisini oluştururken, altta bir yerlere sanırım bu beklentiyi de koyuyor. Çünkü bu bir oyun ilk olarak Barselona'da açıldı. Aslında açılamadı ilk anda pandemi nedeniyle 3 ay ertelemeyle açıldı ancak sergi sırasında yine durum kötüleşti orada. Çok bir şey anlayabildiğimiz bir organizasyon olamadı ne yazık ki. Zira işler halen orada; muhtemelen daha iyi bir zamanda tekrar değerlendirilecek. Ama yurtdışı ilgisiyle ilgili bir şeyler söylemem gerekirse; ne kadar yerel hikayeler de anlatsanız bazen; konuştuğunuz dil samimiyse; orada da anlaşılıyor. Bunu çok kez gözlemledim ve çok hoşuma gidiyor. Geçen sene İstanbul'da da yapmayı planlıyorduk bu sergiyi ama olamadı. Bu sene açıyoruz ama bir terslik olmazsa. 21 Ekim'de Galeri Selvin'in Arnavutköy'deki salonunda 1 ay süreyle sergilenecek. çünkü bu bir oyun insanın kendine / kendiyle ve karşısındakilerle oyunu etrafında dönen bronz figüratif heykellerden oluşuyor. Onlar için bir oyun olduğu kadar benim için de öyle. Dediğim gibi bende üretim karalamayla başlar. Heykelin başına geçtiğimde yapacağım şeyi; en azından büyük kısmını biliyor olurum. Bu grupta ben de bir oyun oynamak istedim. Kendimle, sınırlarımla, konforumla... Sadece bir kadın ve bir erkek figür yapıp onu onlarca adet çoğalttım. Önüme aldım hepsini ve oynamaya başladım. Değdirdim... Uzaklaştırdım. Birleştirdim... Ayırdım. Ekledim... Çıkardım. Oynadım kendileriyle; kendi kendileriyle. Birileriyle; birbirleriyle. Ve orada dinledim bana ne anlattıklarını. Onlar konuştu; ben sadece yol açtım. Bunun gibi bir sürü şey... 21 Ekim'de sergiyi açmamızla beraber tekrar bu seriye devam edeceğim. Son olarak röportaj için teşekkür ediyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/ozbi-sana-sormam-ile-sevenleriyle-bulustu", "text": "Geçen yıl yayımladığı Geceyi Anlatmış isimli çalışmasıyla müziğine farklı bir soluk getiren Ozbi, yine çok konuşulacak Sana Sormam adlı yeni şarkısını müzikseverlerle buluşturdu. Sıkışmışlığın dışavurumu olarak kaleme aldığı şarkısında ön yargıları, otoritenin şişkin egosunu, hayatlarımızı istediği gibi dizayn etmeye çalışanları, ötekileştirenleri, dışlayanları ve korku ile yola getirmeye çalışanları hedef alıyor. Ozbi, buna karşı Yaşarım bunu sana sormam cümlesiyle isyanını, umudunu, inadını, yaşama hakkını, ifade özgürlüğünü dile getiriyor. Şarkının klibinde ise bunu farklı bir biçimde gösteren sanatçı, 8 farklı karaktere bürünerek şarkıya çok farklı bir bakış açısı kazandırıyor. Oyunculuğa dair bize çok şey gösteren klipte, uzun yıllar eğitimini alıp oyunlarında oynadığı Craft Tiyatro'nun kurucusu Çağ Çalışkur ile çalışan Ozbi; sergilediği performans ile de çok konuşulacağa benziyor. Avrupa Müzik markasıyla yayımlanan single'ı tüm dijital platformlarda bulabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/ozel-tiyatrolarla-seyirciler-parklarda-bulusuyor", "text": "Tiyatro Kooperatifi Yaz Buluşmaları'yla özel tiyatrolar uzun bir aradan sonra sahnelere dönüyor, seyircileriyle parklarda buluşuyor! Kooperatif ortağı tiyatroların çocuk ve yetişkin oyunlarının yer aldığı dopdolu ve rengarenk bir program, seyircileri tiyatronun iyileştirici gücüyle yeniden bir araya getirecek. 2 Ağustos-25 Eylül tarihleri arasında düzenlenen Tiyatro Kooperatifi Yaz Buluşmaları, Fenerbahçe Parkı, Caddebostan Sahil Amfi Tiyatro ve Ataşehir Deniz Gezmiş Parkı Amfi Tiyatro'da gerçekleşecek. Ataşehir Belediyesi ve Kadıköy Belediyesi'nin katkıları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin mekan desteğiyle düzenlenen etkinliğin Caddebostan programını Anadolu Efes destekliyor. Tiyatro severlere, çok yakında Mobilet'te satışa çıkacak olan biletleri satın alırken tiyatrolara destek vermek için seçenekler de sunulacak. Özel tiyatroların sanatsal üretimini zenginleştirirken ekonomik, sosyal ve hukuki açıdan güçlenmesini ve sürdürülebilir hale gelmesini sağlamak amacıyla kurulan ve geçen ay ikinci yaşını kutlayan Tiyatro Kooperatifi, yoluna 64 özel tiyatronun dahil olduğu büyük ve güçlü bir yapı olarak devam ediyor. Özellikle pandemi dönemindeki çalışmalarıyla dikkatleri çeken kooperatif, şimdi de açık havada düzenlediği Yaz Buluşmaları'yla salgın nedeniyle aylardır birbirinden ayrı kalan tiyatroları seyircileriyle yeniden bir araya getirecek. 2 Ağustos-25 Eylül 2021 tarihleri arasında gerçekleşecek Tiyatro Kooperatifi Yaz Buluşmaları'nın zengin programında, kooperatif ortağı olan 39 tiyatro ekibinin çocuk ve yetişkin oyunları sahnelenecek. Tiyatro Kooperatifi Yaz Buluşmaları, Fenerbahçe Parkı, Caddebostan Sahil Amfi Tiyatro ve Ataşehir Deniz Gezmiş Parkı Amfi Tiyatro'da düzenlenecek. Ataşehir Belediyesi ve Kadıköy Belediyesi'nin katkıları, İBB'nin mekan desteğiyle düzenlenen buluşmaların Caddebostan'daki etkinlikleri Anadolu Efes desteğiyle gerçekleşecek. 2 Ağustos'ta başlayacak Tiyatro Kooperatifi Yaz Buluşmaları'nın programı kapsamında Semaver Kumpanya, Biraderler Yapım, QPerformans, Tiyatro Mima, Atta Festival, Primat Atölye, Mesele Kumpanya, Tatavla Tiyatro, Öykü Sahne, Altkat Sanat, Entropi Sahne, Eylül Sahnesi, Reha Özcan Kumpanyası, Yapıcı Tiyatro, Kumbaracı50, Tiyatro Alesta, Tiyatro Biteatral, Balkonda Sanat, Asmalı Sahne, Versus Tiyatro, EKİP Tiyatrosu, Germinal Tiyatro, Kuzgun Yapım, Kadıköy Emek Tiyatrosu, İkincikat, Tiyatro BeReZe, TiyatroTiyatral, Levent Üzümcü Tiyatrosu, Lavean Sanat, Tiyatro YanEtki, İstanbulimpro, Tiyatro 11, Ankara Birlik Tiyatrosu, Tiyatro Hemhal, Gaca Tiyatro, Apartman Sahne, Yolcu Tiyatro, Tiyatro D22 ve Altsahne'nin oyunları sahnelenecek. 11 Ağustos'a kadar Fenerbahçe Parkı'nda çocuk oyunlarının sahneleneceği program, 17 Ağustos'tan itibaren ay sonuna kadar Caddebostan Sahil Amfi Tiyatro'da yetişkin oyunlarıyla devam edecek. Tiyatro Kooperatifi Yaz Buluşmaları kapsamında eylül ayında ise Ataşehir Deniz Gezmiş Parkı Amfi Tiyatro'da yetişkin oyunları sahnelenecek. Oyun başlama saatinin çocuk oyunları için 19.00, yetişkin oyunları için 21.00 olduğu programın biletleri çok yakında Mobilet'te satışa çıkacak. Tiyatro Kooperatifi Yaz Buluşmaları'ndan elde edilen gelir, etkinlikte yer alan tiyatrolara aktarılacak. Kooperatif, salgın koşulları sebebiyle sahnelerden ve seyircilerinden uzun süre ayrı kalan tiyatrolara güç vermek ve bu dayanışmanın bir parçası olmak isteyenlere, bilet satın alma aşamasında iki farklı seçenek de sunacak. Tiyatro severler etkinlik bileti satın alırken destek kategorilerini seçerek dayanışmaya belirleyecekleri miktarda destek verebilecek ya da Tiyatro Kooperatifi Yaz Buluşmaları kapsamında sahnelenecek bir oyunun destekçisi olarak dayanışmaya adını yazdırabilecek. Oyun destekçileri, etkinlik alanında ve Tiyatro Kooperatifi'nin sosyal medya hesaplarında duyurulacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/ozer-toramanin-solo-sergisi-o-esnada-dunya-donmeye-devam-eder-pi-artworks-istanbulda", "text": "Özer Toraman'ın doğadan, devinimden ve hayalden güç almaya dair solo sergisi O Esnada Dünya Dönmeye Devam Eder, Pi Artworks'un İstanbul'daki mekanında 21Eylül 2021 tarihinde açılıyor. Oliver'ın şiirindeki gibi, sergi de insana umutsuzluk ve yalnızlık hislerinden özgürleşebilmesi için birkaç anahtar sunuyor: Doğaya ait olduğunu hatırlamak, doğanın akışına uyumlanmak ve sunduğu hayal gücünün farkına varmak. Özer Toraman'ın güncel sergisinde, doğanın öne çıktığı, figürlerin daha çok tamamlayıcı unsur olarak yer aldığı ve fotoğraf gibi belli anların yakalandığı manzara serisi yer alıyor. Sanatçı, tuval yüzeyini dengede tutan üç yatay düzlem üzerinde bir uzam oluşturuyor ve zamanın sürekli akışına dikkat çekerek izlenimlerini tuvale aktarıyor. Seçtiği imgelerle, insanın doğadaki varoluşunu naif bir şekilde resmederken, izleyicinin hayal ve gerçek arasında bir ilişki kurmasını amaçlıyor. Bilinçdışında oluşan yeniden yaratma edimi ışık, renk uyumu ve izleyicinin figürle kendini özdeşleştirmesiyle anlam yaratıyor. Sanatçı, önceki kişisel sergilerinde, kimlik kavramından yola çıkarak insanın hayal etme, düşleme ve kendi gerçeğini bulma eylemlerini vurguluyordu. Bu defa izleyicinin doğayla ilişkisi üzerinden hayal dünyasında bir perde aralayarak bilinçli bir rüya görmeye davet ediyor. Özer Toraman (d. 1989 Van), İstanbul Berlin arasında yaşıyor ve çalışıyor. Kişisel sergileri arasında; Tutkunun Anatomisi, PG Art Gallery, İstanbul, Türkiye (2018); The First Dream, Bozlu Art Project, İstanbul, Türkiye (2017); You Lived Inside My World So Softly, Artnivo, İstanbul, Türkiye (2015) yer almaktadır. Seçili grup sergileri arasında; The Ballery, Berlin, Almanya (2019); Passengers of Kaleidoscopic Journey, Ehemalige Tabakfabrik Heidelberger Platz, Berlin, Almanya (2018); Eleştirel Düşünce, PG Art Gallery, İstanbul, Türkiye (2017); Korku, Bozlu Art Project, İstanbul, Türkiye (2016); Borders Orbits, Siemens Sanat, İstanbul, Türkiye (2015 & 2013); Celebration and Memories, Art Nivo, İstanbul, Türkiye (2015); Mamut Art Project, İstanbul, Türkiye (2014); Connecting the Dots, Marmara Üniversitesi GSF işbirliğiyle 6. Uluslararası Öğrenci Trienali, Pera Müzesi, İstanbul, Türkiye (2013); ARTIST 2011, 21. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı, İstanbul, Türkiye (2011) yer almaktadır. sevdiği şeyi sevmesine izin ver yeter. Bana umutsuzluğunu anlat, kendininkini, ben de sana benimkini anlatacağım. O esnada güneş ve yağmurun berrak damlaları, O esnada yaban kazları parlak mavi semada, Kim olursan ol, ne kadar yalnız olursan ol, dünya kendini senin hayal gücüne sunar,"} {"url": "https://gazetesanat.com/ozge-yesildagli-necmi-beyin-aliskanliklari-yazma-seruvenimin-ilk-istasyonu", "text": "Merhaba Damla, üniversiteden arkadaşım Bahadır vasıtasıyla seni tanımaktan çok memnunum. Ben 2014 yılında İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü'nden mezun oldum. Önce bir gazetede istihbarat ve kültür sanat editörlüğü yaptım. Daha sonra medyanın çeşitli alanlarında çalıştım, hala da metin yazarlığı yapmaktayım. En başından beri yazmaya okumaya meraklıydım ama bir kitabın yazarı olmak hepsinden daha gurur verici bir duyguymuş, bunu yaşayınca anladım. Necmi Bey'in Alışkanlıkları ilk kitabım oldu, hatta yazma serüvenimin ilk istasyonu oldu diyebilirim. Şimdiye kadar edebiyatla hep yakından ilgili oldum. Yerli ve yabancı fark etmez, okuyan biriydim. Bir yandan gazetecilik ve metin yazarlığı işleri de yazma sürecini beslemiş olabilir. Kısacası bende hep kalem vardı, şimdi de bir defter buldum ve yazdım diyebilirim. 2022 Ağustos ayının kısmetiymiş kitap haline getirmek. Buna karar vermek epeyce zor olmuştu aslında. Aklımda kitaptaki öykülerden birkaç alternatif daha vardı. Mesela kitabın sonunda bulunan Yalvaç'ın Asal Sayılarını düşünmüştüm isim olarak. Sonra bunun tam oturmadığını fark ettim. Hatta biraz korktum diyebilirim. Asal sayı denince matematik sevmeyenler kaçar diye düşündüm. Biraz düşününce Necmi Bey olmalı dedim. Çünkü gerçekten ilginç bir karakter, okurun da ilgileneceğini düşündüm. İnsanoğlu, başına gelen çoğu şeye alışıyor ama elbette bazılarının zorlu süreçleri var. Yani bu kimine göre iki gün, kimine göre iki yıl olabilir. Hatta bazı durumlar travma yaratır, çünkü hayat böyle bir yer. Ama yol aldığımız yaşamda, geçtiğimiz her durak arkamızda kalıyor. Bunun için bazen isteyerek bazen de istemeyerek alışıyoruz hayata. Önemli olan neye alıştığımızı fark etmek. Bu konuda fikrim şöyle açıkçası; bir insan bir şeyler yazıyorsa elbette daha öncesinde bir şeyler okumuştur. Beni de yazmaya iten faktörlerin başında okuma alışkanlığım geliyor olmalı diye düşünüyorum. Sevdiğin yazarları sürekli okuma istikrarı ama bir yandan da yeni yazarları merak edip, onları keşfetmek de bir alışkanlık. Kısacası iyi şeyler yazmak için iyi okumalar yapmayı alışkanlık haline getirmek gerekir. Evet, aslında daha çok durum öyküleri, yani bir olay örgüsünden ziyade o anı o durumu anlatan küçük öykülerden oluşuyor. Şimdiye kadar öykü türünde çok fazla eser okumamla ilgili bir çıkış noktası olabilir diye düşünüyorum. Mesela Türk edebiyatına bakacak olursak Sait Faik'i çok okurdum ya da Aziz Nesin'in mizah öykülerinden bir raf var kitaplığımda diyebilirim. Keza Ferit Edgü'nün anlatılarını da çok severim ve sürekli okurum. Muhtemelen kendimi de en çok bu türe yakın buldum. Kahramanlara gelecek olursak aslında çoğu kurgusal tipler ancak, hiçbiri gerçeküstü değil. Sokağa çıktığımızda görebileceğimiz veya şu ana kadar illa ki karşılaştığımız tipleri anlatmak istedim. Aslında şahsi fikrim şu yönde, her şeyi hızlı tüketiyoruz uzun zamandır. Bu durumda elbette çağın gereklilikleri var ancak değerlerimiz değişiyor. Sevmenin nasıl bir şey olduğunu unutmaya başladık mesela ya da saygı duymayı bilmiyoruz. Zarife de karakter olarak sıkıntılı biri, dik kafalı. Yeni bir şeyler yapmaya çalışsa da kendine yenik düşüyor. Kolay olanı seçiyor her defasında ve sevmeyi bir türlü öğrenemiyor. Açıkçası bu süreç beni çok mutlu etti ve yinelemek isterim. Şimdiden küçük küçük öyküler var cebimde. Önümüzdeki seneye yeni bir öykü kitabı daha gelebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/ozgur-aydin-ile-soylesi", "text": "Özellikle Blues müzikseverlerin yakından takip ettiği Özgür Aydın ile samimi bir söyleşi gerçekleştirdik. Üniversite yaşamına kadar doğup büyüdüğüm yer İskenderun. İlk öğretim den itibaren fen ve matematiğe özel bir ilgi ve sevgi duydum ve üniversite eğitiminin de aynı istikamette Fizik doktora seviyesine kadar devam ettim. Müziğe olan ilgim ortaokul yıllarımda başladı ve lise mezuniyetinden sonra İskenderun'da yer alan 90'lı yıllarda yaygın olan kaset ve CD satış dükkanlarında çalıştım ve müziğe olan ilgim ömür boyu bir tutkuya dönüştü. Üniversite yaşamım Eskişehir Osmangazi Üniversitesinde 1999 yılında başladı ve aynı yıl Üniversite Radyosunda program yapımcılığı ve arşiv sorumlusu olarak çalıştım. O yıllar Eskişehir kültürel olarak gelişmiş ve geniş imkanları olan bir şehirdi ve çeşitli müzik gruplarında birçok şehirde sayısız sahne aldım. Ve aynı zamanda şehirdeki gitar tutkunlarına gitar dersleri verdim. Ve yine 2000'li yılların başlarında Kaset ve CD ürünleri satışı olan müzik dükkanımı açtım. Ve daha birçok alanda müzikle ilgili tecrübelerim oldu. Buraya kadar olan tecrübeler ve tutku şu anda yaptığım işleri fazlasıyla etkiliyor. Elbette bahsettiğiniz disiplinler için sadece fizik ve matematik konusunda bir eğitimim oldu. Ancak bir sanat dalı olan müziğin filozofyası konusunda naçizane birkaç cümle söyleyebilirim. İnsanın kendini arayışı gizemli bir yolculuktur ve bu konuda müziğin büyük bir yol gösterici olduğuna inanıyorum. Kendi varlığına sahip çıkan ve bunu her an duyumsayabilen insan için müzik belki de sanat dalları içerisinde en etkili olanlarından biridir. Hem müzisyen hem de dinleyici için. Müzik, taşıdığı motif ve ifadelerle insanı sonsuz duygu ve düşüncelere sürükleyebilecek güçtedir ve büyük bir uzlaşma arayışıdır. Günlük yaşamlarımızdan çok uzak duyguları ve uzak diyarları yakınsayan bir sanat dalı olduğunu düşünüyorum. Müziği isimlendirme veya kategorize etme aslında yazı literatürüne ve insan iletişiminde kolaylık sağlaması açısından önemli ancak kesin çizgi ve sınırlarla ayrılmasına karşıyım o yüzden de müzisyenin kendi müziğini kategorize etmesi çok zor demiştim. Sohbetin başlarında söylediğim müzik tecrübelerimin içerisinde birçok müzik türünde hem dinleyici hem de müzisyen olarak yer aldım ve almaya devam ediyorum. Kuşkusuz bu çok çeşitliliğin yaptığım müziklere etkisi çok büyük. Bir müzik eseri, güçlü duyguların eşlik ettiği motifleri ve ifadeleri içerdiği için onu tek başına bir kategoriye sokmak pek adil değil bana göre. O yüzden sadece Blues müzisyeni kavramını sahiplenemiyorum. 1960'lardan günümüze dünya çapında yapılan Anglo-Sakson dominasyonun müzik marketlerde ve radyolarda yıllardır yaptığı bu kategorik yaklaşım dünya çapında sayısız daha az değerli veya underrated kalan müzisyenleri bıraktı geride. Elbette 1920'lerde Afrika'nın pamuk tarlalarında çalışan işçilerin hollerin Blues adı verilen tarlada çalışırken motivasyon ve bir olma fikirlerinden başlayan Blues Amerika'ya göç ile şehirleşmeye başladı ve günümüze kadar geldi. Tıpkı bizim coğrafyamızdaki aşık ve ozan kültürümüz gibi. 16. yy den bugünlere gelen tarihsel bir mücadele ve adaptasyon süreçleri yaşadı. Uzun lafın kısası ortaya çıkan müziğin bu kadar geniş filozofyası ve çıkış noktalarını ne kadar çok dikkate alırsak gideceğimiz yeri daha iyi kestirebiliriz diye düşünüyorum. Tınılar, enstrümanlar ve yürüyüşler aslında bu fiili mücadelelerin içeriğiyle ortaya çıkmış formlar. Tıpkı tarlada pamuk toplarken periyodik hareket ve senkronik seslenişlerle ortaya çıkan blues gibi veya haksızlığa ve zulme karşı sesleniş olan bizdeki deyişler gibi. Diğer albümlerde olduğu elbette bu albüm de bireysel uzlaşma arayışımı temsil ediyor. Konu başlıkları ve kavramlar şarkıların isimlerinde belirginleşiyor. Çünkü ağırlıklı olarak sözlerin ötesinde bir müzik anlayışım var. Sözlere karşı değilim ancak şairane bir söz yazarı olmak gerçekten zor. Türkiye'de birçok ismin yıllardır büyük şairlerimizin şiirlerini kullanması bir tesadüf değil ve yıllarca en etkili ve güzel şarkılar onlar olmuşlardır. Sanki sözleri ön plana almak müziğin gücünü ve ifadesini biraz geri plana ittiğini düşünmüşümdür. Konuşan kelimeler yerine konuşan enstrümanları tercih ediyorum. İleride konuşan kelimeleri de tercih edebilirim elbette. Bu yönden bakıldığında albümdeki şarkıların hikayeleri de daha anlaşılır olabilir diye düşünüyorum. Albüm kayıt süreci sade bir düzlemde ilerliyor benim için, öncelikle konu başlıkları ve albüm başlığını belirleyip daha sonra kendi oluşturduğum Supernova Music Lab ortamında, uzun süredir tanıdığım müzisyen arkadaşlarımla sade ve öz bir kayıt süreci yürütüyoruz. Beni iyi tanımaları müziğime olan katkılarını daha etkili ve samimi bir düzeye çıkarıyor. Buradan sevgili Mert Alkaya, Cüneyt Özyurt ve 5 albümün de grafik çalışmalarını gerçekleştiren sevgili eşim Zeynep'e sizin aracılığınızla tekrar sevgilerimi ve teşekkürlerimi iletiyorum. Elbette sayısız isimler var ama bende büyük bir etki yaratanları söyleyebilirim. Mark Knopfler, Stevie Ray Vaughan, Andrew Latimer, Kitaro ve Ennio Morricone gibi isimler müzik duygusunu bana en çok aşılayan isimler. Endüstri bilim ve teknikle eşdeğer olsa da hiç bir konuda Endüstri kelimesini sevemedim çünkü genel olarak tarih boyunca insanoğlu için pek de hayırlı bir şekilde kullanılmamıştır. Sözlerin ötesindeki müziğin hemen hemen her kulağa ulaşması ve o zaman bütün dünyanın bir uzlaşma zemininde buluşarak barış içerisinde erişkinleşebileceğini diye hayal ediyorum. Fikirlerime yer verdiğiniz için ben teşekkür ederim. Sevgiler."} {"url": "https://gazetesanat.com/ozgur-ozgulgun-yasasin-sanat-yasasin-edebiyat", "text": "Sevgili Gazete Sanat okuyucuları, selamlar. Son günlerde pek fazla mutlu haberler alamasak da umudumu kaybetmeyen birey olarak ben de direniyorum. Herkesin bu psikolojide olduğunu biliyorum. Çünkü görüyorum, duyuyorum ve takip etmeye çalışıyorum. Dünya farklı bir düzene hazırlanıyor. Bundan söz etmeden kendime geçemedim. Umutlu bir birey olarak ben Özgür Özgülgün, öncelikle tiyatro sanatçısıyım. Mesleğimi çok seviyorum. Uzun yıllardır sahne deneyiminden faydalanarak çocuk kitapları yazmaya başladım. Son derece keyifli ve eğlenceli etkinliklerden sonra yazılan eserlerin, çocukların dünyasında farklı bir yer edindiğini görüyorum. Sahne üzerinde yaptıklarıma saygı duyan genç dostlarım, yazdığım kitaplara daha saygın yaklaşıyorlar; bu beni fazlasıyla mutlu ediyor. Tiyatro dünyasında duayen dediğimiz ustalarımdan, sahnedeki enerjimin çocukları mutlu ettiğine dair geri dönüşler aldım. Bu yaptığım ve yapacağım iş için hem enerjimi hem de ciddiyetimi arttırıyor. Okumak, araştırmak ve günümüz dünyasının çocuklarını tanımak için takipçi olmamı gerektiriyor. Bu bilinci hiç kaybetmemeliyim. Her yeni doğan gün benim için nimet. Daha fazla gözlemlemek daha fazla bilmek ve bildiklerimi paylaşmak formumu korumama neden oluyor. Yazdıklarımın ciddiye alınması daha fazla araştırma ve gözlem yapmaktan geçiyor. Farkındalığımı ve yazarlığımı destekleyici her şeye çok açığım. Yazarlık serüvenim okullardaki Drama etkinliklerinde doğdu. Her yaptığımız etkinliği seyircilere ve okuldaki öğretmenlerimize sunarak hep doğrunun peşinde olduk. Öğrenirken eğlendik, kimi zaman hüzünlendik, ama sonucunda güzel anılar ve tecrübeler biriktirdik. Sonunda bu tecrübeler, yazdığım eserlere yansıdı. Yaşasın sanat, yaşasın edebiyat! Yazarken bir süre gözetmiyorum. Hızlı veya yavaş diye bir planım ya da kurgum yok. Zamana bırakıyorum, çünkü biliyorum ki zaman her şeyin ilacı. Telaş olmadan, daha çok yaşayarak yazmayı tercih ediyorum. Hayat paylaşınca güzel ya da benim için hayat basamağı kabul ettiğim söz ustası Sait Faik'in dediği gibi: Bir insanı sevmekle başlar her şey... Kendimi yalnız hissettiğim zamanlarda açar bir Sait Faik hikayesi okurum. Okurken hülyalara dalarım. Kimse beni rahatsız etmez. Arkadaşım dostum yoksa bile hikayelerim, kelimelerim vardır. Onlar benim sadık dostlarımdır. Ama tüm bunları yaşayabilmek için hayatın içinde sizi anlayacak dostlarınızın olması gerekir. Sonrası yaşasın hayat yaşasın edebiyat... Mutlaka bir ses gelsin. hişt hişt... sesi gibi. Bu sanırım tiyatrodan kalan bir alışkanlık. Eğer sahnede fazla bir hikaye ve trafik varsa, seyirci bunu kabul etmiyorsa üstüne gidilmemeli diye düşünürüz. Sanırım edebiyatta da durum farksız. Elbette yazar yazdıklarına kıyamaz, cümleler fazla gelmez, ama ifade ettiğim gibi okuyucu yazılanlara doyuyorsa, anlaşılıyorsa üstüne gidilmemeli. Siz yazan kişi olarak sevebilirsiniz, ama tercih eden okuyucudur. Çöp diye düşünülmemeli, belki başka hikaye için kurtarıcı olabilir. Çocuk kitapları yazan yazarlar güzel insanlardır. Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen genç dostlara birtakım söyleyecekleri vardır. Her yazar paylaştıkları için değerlidir, ama az ama çok değerlendirmesi okuyucuya kalmıştır. Hepimizin Anadolu Masalları'ndan çıkmış bir hali vardır. Hayalperest olmak çok kıymetli. Değerini bilmek lazım. Tiyatro fena halde hayatın kendisi. İnsanı insana insanca anlatma sanatı. İçinde bu kadar insan olan bir sanat, harikanın kendisi değil de nedir! Bir aktörün oynadığı tüm roller onun bir parçası gibidir. Oynadığım tüm rolleri severek oynadım ve çok eğlendim. Çok sevdiğim bir dostumun sözü var: Beraber eğelenemeyen insanlar beraber gelecek kuramazlar. Ne muhteşem söz. Roller sevilir, sevilmezse bile sevimli hale getirilir. Çünkü o sizin en değerli parçanızdır. Aile dizileri ülkemizde çok sevilir ve ben bir aile dizisinde oynadım. İşin bütünü sevildiği için üstüme düşen görevi hakkıyla yaptığım için bir saygınlık oluştu kanaatindeyim. Teşekkür ederim. Tiyatro Müzesi bir dizi olacak gibi. Genel yayın yönetmenimiz ile kararlaştırdığımız ortak bir duygumuz var. Aslı Tunç Hanım bu konuda çok vizyon sahibi. Önümüzdeki zaman diliminde ana konumuz Tiyatro temelli yeni hikayelerimiz gelecek. Genç okurlarımıza sözümüz var. Hani şairin dediği gibi, Seni bir kere sevsem ikinin hatırı kalır! diye, ben bu kitabın her yanını sevdim. Anlattığım dünya bir bütün. Oyuncularıyla, yazarıyla, dekoru, kostümüyle bir bütün, işte bu sebeple anlatmaya çalıştığım dünyanın tamamını çok sevdim. Anlatamadıklarımdan da huzurlarınızda özür diliyorum. Keşke mesleğimiz tiyatro tüm genç dostlarımızın yolunu aydınlatsa, çünkü tiyatro iyidir, hatta iyi olmayanları bile iyileştirir. Oyuncu olmak isteyen herkese pusula olsun satırlarımız. Biz hep yazarız o vakit, hatta yazarken bir özrümüz olursa dil sürçmesi deriz ya da her ne kadar sürç-i lisan edersek af ola der, tamamlarız. Çok keyifli bir sohbet oldu. Bu güzel kitabın yayınlanmasında emeği geçen tüm dostlarıma teşekkür borçluyum. Herkesin emeğine sağlık. Kitaplar ortak eserlerdir. Özü insandır. İnsanın olduğu her yerde kitaplar olsun, okumalar hiç bitmesin."} {"url": "https://gazetesanat.com/ozgur-ve-bagimsiz-tiyatro-adina-bir-baskaldiri-noviembre", "text": "Bizler, sanatın kalpleri değiştirebileceğine inanıyoruz. Ve onlara güç verebileceğine. Sanat, insanlara yaşadıklarını hissettirebilir. Sanat, erkek ve kadının ruhuna erişebilir. Sanat, topluma şuur getirir. Bizleri daha iyi bir birey yapar. Sanat, evrensel olabilir. Sınırsız, her türlü dinden ve ırktan bağımsız. Sanat bir ilah olabilir. Ama bir dekor asla! Gerçek bir silah! Hedef vurulmalı. Bireyin kişiliğini belirleyen en önemli etken içinde bulunduğu toplumsal yapı ile o topluma ait zihniyet dünyasıdır. Toplum kültürü, tarihi, ekonomisi, siyaseti vb. bireyin kişiliğini, hayat tarzını, dünya görüşünü oluşturmaktadır. Dolayısıyla zihniyet aynı toplumdaki bireylere ortak bir referans çerçevesi sunar. Bu tipik davranışlardan yola çıkılarak zihniyetin içselleştirilmiş bir kültürü ifade ettiği söylenebilir. Fakat bazı bireyler içselleştirilmiş kalıpları reddederek kendi şiarlarını ortaya koymaya çalışmaktadır. Kendince tiyatroya biçtiği rolü hayata geçirmek üzere tiyatrocu olmayı seçen Alfredo Baeza, parayı kabul etmenin sanatı satmak olduğunu düşünür. 2003 yapımı İspanyol filmi Noviembre'nin ana karakteri Alfredo'nun, derste sahnedeyken söylediği ve herkesin inandığı büyük yalan, onu hayatı pahasına yeni bir yola sürükleyecektir. Alfredo'nun en büyük hayali olan konservatuar okulundan kovulmasına yol açacak kadar gerçekçi olan bu yalan, oyunculuğunun iyi olduğunu ve bu nedenle hikayenin gerçek sanıldığını da kanıtlar. Oyunculuk, kurguyu inandırıcı kılan bir eylem değil midir? sorusuna cevabımız evetse, Noviembre'nin gerçek sanatı ticari sanattan ayıranın ne olduğuna, hayat ile sanatın ve tiyatronun ilişkisine dair söylediği, politik düzleme karşı direnmeye çalışan ve hayatın bir parçası olması gereken sanata ilişkin yeniden kurgulamaya çalıştığı pek çok şey var. Özgür ve bağımsız tiyatroyu geliştirmek ve yaymak adına çıkılan yolun anlatıldığı filmde, bu yolda verilen bedeller de çarpıcı bir şekilde sunulmaktadır. Eğer sanatın sistem tarafından nasıl alaşağı edildiğini ve gücünü sorguluyorsanız kesinlikle izlemenizi tavsiye edebileceğim bir filmdir. Günümüzde sanat ve tiyatro gerçekten kokuşmuş bir halde. Leş kokan genel kurul odaları, devlet memurları, ticaret, reklamcılık, tekdüzelik, rahatına düşkünlük, boş zaman, can sıkıntısı, bürokrasi ve yalan dolan... Bir tek sanat yok. Artık sadece sanat ticareti, sanat borsası ya da sanatı teşvik ticareti olacak. Bir başka banka hesabı daha, sayıları toplama sanatı.. Ama biz buna alet olmayacağız."} {"url": "https://gazetesanat.com/ozkan-sagin-mizahla-bazi-muhalif-liderlerden-daha-iyi-bir-muhalefet-yaptigimi-dusunuyorum", "text": "Sosyal medya fenomeni, oyuncu Özkan Sağın yeni çıkan kitabı Özgür Olmak İçin Güzel Bir Gün'ü, Z kuşağının aslında ne istediğini ve bir muhalefet biçimi olarak mizahı anlattı. İçerik kendinizi nereye konumlandırdığınızla ilgili veya değil. Amaç eğer para kazanmaksa içeriğin önemi kalmadı artık. Hatta içerik bile kalmadı. Birbirinin kopyası binlerce videoyla dolu sosyal medya. Hepimiz de bunları ister istemez izliyoruz aslında. Gerçekten yazan, düşünen, çaba gösteren çok kişi yok. Bu noktada ne kadar istemesem de Eskiden böyle değildi, demek zorundayım. Eskiden de kötü içerikler oluyordu fakat bir o kadar da üreten, düşünen, iyi içerik oluşturan kişiler vardı. Onlar sevilir, izlenirdi. Zamanın ruhu çok hızlı değişti. Eğer Ben kalıcı olmak istiyorum, diyorsanız içerik çok mühim. Güncel, doğurgan ve bizden bir şeyleri izlemeyi çok seviyor insanlar. Zeka ürünü olan içerikler de fark ediliyor aslında. Anlık ivme yakalayamıyor sadece. Çabuk tüketilmiyor, uzun vadede daha kalıcı bir konumda kendine yer buluyor. Hem popülist hem de zeka ürünü, kaliteli içerik üretmek zor iş açıkçası. Bu çizgiden kopmamak en iyisi, en güzeli bence. Tabii şimdi sosyal medyanın geneli kötü içerik üreticisi insanlarla dolu olduğu için içerik üreticilerine karşı bir önyargı da mevcut. Sen de mi kitap çıkarttın? gibi iğneleyici yorumlarla karşılaştım. İnsanlar sizin derinliğinizi, geçmişinizi araştırmak öğrenmek yerine anlık kin kusmayı daha eğlenceli buluyor. Ben bugün video çekmiyor olsaydım da yazacaktım zaten. Çocukluğumdan beri bir şeyler yazıyorum. Sen beni bugün bir videoyla tanıdın diye ben neden yazmaktan vazgeçeyim. Üstelik videolar için bu kadar çok metin yazan nadir içerik üreticilerinden biriyim. Altı senedir yaptığım tüm içerikler yazılı metinlerden ibaret. Altı senedir boş sayfalara yazılan cümleler milyonlarca insanın beğenisine çıktı sosyal medyada. Şimdi bundan çok daha farklı bir durum olmadı. Derdimi kamera karşısında değil de kitapta anlattım. Üstelik çok daha keyifli ve eğlenceli oldu. Evet, kitapta tam da bunlar anlatılıyor aslında. Bir okulda yaşanan başkanlık yarışını mizahla anlatmaya çalıştım. Okuldaki öğrenciler, öğretmenler, müdür, kantinci vs. hepsi çok tanıdık. Okulu kendi kaderine terk eden bir müdür. Okul başkanlığını bir türlü elinden bırakmayan ve bunun için türlü hilelere başvuran bir öğrenci. Ona karşı örgütlenen öğrenciler. Hepsi bildiğimiz şeyler aslında. Açık konuşacağım; bir kere çok yapmacık çoğu. Hepsinin derdi, Gençlere nasıl ulaşırız? olmuş. Gençler salak değil. Neyin samimi olup olmadığını gayet iyi anlıyorlar. 10 yaşındaki çocuk ekonomi konuşuyor, politikacı çıkmış Gençlerin dilinden anlıyorum, algısı yaratmak için rakibine boomer kelimesini kullanıyor. Hangisi daha aklı başında şimdi? Onun dışında bazı önemli konularda mutlak sessizlik yaşıyorlar. Politik doğruculuğa çok başvuruyorlar. Çoğu politikacının net çizgisi yok. Ülkenin derdi sanki biz gençlerin omuzlarına binmiş de hiçbiri bu yükü bizim omuzlarımızdan almak istemiyor gibi. Çoğu kendi kariyerinin ve partisinin geleceğini düşünmekle meşgul. Bize yükledikleri sorunlarla boğuşmamız yetmiyormuş gibi bir de bize yakınlaşmaya çalışmaları çok ironik. Bizi bulmaya çalışmasınlar. Doğru yolda ilerlesinler biz onları zaten buluruz. Birbirimizi dinlemeyi çok uzun zaman önce bıraktık bence. Bu kadar güzel bir coğrafyada yaşarken bu coğrafyanın ekmeğini bölüşememek büyük ayıp hepimiz için. Kimse karşısındakini dinlemiyor, sadece karşısındakinden sonra ne diyeceğini düşünüyor. Kim daha çok bağırırsa o haklı bulunuyor. Biraz nefes alsak, birbirimizin gözlerine bakabilsek, dertlerimizi birbirimize anlatsak sarılıp ağlayacak ve tüm problemlerimizi çözecek gibiyiz. Çok kutuplaştık, çok gerildik, çok yorulduk. Birbirimizi dinlemek şu anda mümkün değil. Birilerinin değişmesi ve sonrasında atmosferin değişmesi gerekir. Kaostan ve korkudan beslenmeyen birilerinin ellerinde filizleniriz ancak. Bu olduğu anda çok hızlı çözülür her şey. Kitapta da aynı şekilde ilerliyor zaten süreç. Biri çıkıyor ortaya ve herkese eşit düzeyde yaklaşıyor. Belirli zümrelerin değil, herkesin hakkının korunmasının esas olduğunu söylüyor. Böylece okulda köklü bir değişim sağlanıyor ve kutuplaşma son buluyor. Gençliğini yaşayabilmek ve gelecek kaygısı çekmemek istiyor aslında. Ne kadar basit değil mi? Her biri yarın ne olacak endişesiyle bir hayat sürüyor. Girdikleri sınavların, okudukları okulların hiçbir işe yaramayacağı endişesi var hepsinde. Dışarı çıktığında arkadaşlarıyla bir kahve bile içemeyecek durumda olmalarının hüznünü yaşıyor çoğu. Çok genç bir ülkeyiz. Bu kadar gencin enerjisinin bir yere yönlenemiyor olması bana korkunç geliyor. Daha çok üniversite açmanın gençleri oyalamak dışında bir işe yaradığını görmedim. Bir şeylerle oyalıyoruz Z kuşağını şu an. Oyalansın ki düşünmesin, itiraz etmesin, karşı çıkmasın vs. Emeğinin karşılığını alabilmek, bu ülke adına bir şeyler yapmak istiyor çoğu. Az önce hakkında konuştuğumuz çoğu politikacıdan daha büyük sorumluluk hissediyorlar ülkeye karşı. Fakat çoğu politikacı tarafından sadece oy gözüyle bakılan koca bir gençliğimiz mevcut. Çok isterim bu gençlerin enerjisiyle muhteşem şeyler yapılsın bu ülkede. Fakat şu an ne öyle bir rüzgar var ne de gençlerde umut. Gençler umut istiyor. Sinema bölümünde okurken sanatın aslında politik ve muhalif bir yerde durması gerektiğini anlamıştım. Mizahı da öyle görüyorum artık. Hele bu tarz coğrafyalarda mizahın değiştirici ve dönüştürücü gücüne çok inanıyorum. Sevecen olduğu kadar yıkıcı da bir şey mizah. Toplumu yönlendirebileceğiniz, kitleleri harekete geçirebileceğiniz bir koz aslında. Açıkçası mizahla bazı muhalif liderlerden daha iyi bir muhalefet yaptığımı bile düşünüyorum. Muhalif olmayan kişilere ulaşmanın da harika bir yolu bence. Benim fikirlerime karşı olan fakat beni seven, videolarımı izleyen çok insan var. Ne ben onları kırıyorum ne de onlar beni. Yaratılmasını istediğim atmosfer de tam olarak böyle bir şey aslında. Bunu mizahla gayet yalın bir şekilde sağlayabiliyorum. Bana karşı çıkanlar olsa bile günü geldiğinde Ya sen haklıymışsın! tarafına geçiş yapabiliyor. İnsanların beynine en savunmasız oldukları anda ufak bir tohum yerleştiriyorsunuz mizahla. Size gülen biri anlattıklarınızı dinler ve algı kanalları açık olur. Söylediğiniz şeylere anlık tepki verse bile, siz söyleyeceğinizi söyleyip artık o tohumun onda filizlenmesini bekleyebilirsiniz. O yüzden politik ya da muhalif mizah, nasıl tabir ederseniz, değişim için kaçınılmaz bir argüman."} {"url": "https://gazetesanat.com/ozlem-tokaslanin-ikinci-teklisi-cikti", "text": "Başarılı tiyatro ve sinema oyuncusu Özlem Tokaslan'ın ikinci teklisi Şu İzmir'den Çekirdeksiz Nar Gelir çıktı. Tokaslan, bir önceki single çalışması 'Kırmızı Gül' ile oyunculuğun yanı sıra müzik dünyasına adım atmış, müzik tutkusunu profesyonel olarak ele alıp yorumladığı türküyü müzikseverlerin beğenisine sunmuştu. Tokaslan'ın yorumladığı usta müzik adamı Erdal Erzincan'ın müzik direktörlüğünü yaptığı, Muzaffer Sarısözen'in derlediği Şu İzmir'den Çekirdeksiz Nar Gelir türküsü 6 Nisan Perşembe itibarıyla tüm dijital platformlarda yayınlandı. Sahne Bazende ile tiyatro oyunları sahneye koyan başarılı oyuncu, yorumladığı türkünün yapımcılığını da kendisi üstlenerek türkünün klibini kişisel YouTube sayfası üzerinden yayınladı. Sena Şat'ın animasyonunu yaptığı türkünün Youtube'da yayınlanan animasyon klibinin senaryosunu da kendisi yazan Özlem Tokaslan; İzmir'li olduğum için 1800'lü yıllardan günümüze uzanan bu türküyü özellikle okumak istedim. Bu türküyü seçerken İzmir'in tarihine ve kent kültürüne bir saygı duruşu ve hatırlatma amacı da taşıdık. Türkünün klibinde İzmir'li köklerimize dair izler ve ithaflar var. Erdal Erzincan gibi bir ustayla çalışmak onun duygudaşlığı ve ustalığıyla çalışmamıza getirdiği profesyonel ve estetik boyut benim için eşsiz bir deneyimdi diye konuştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/ozlem-uner-ic-ten-sergisi-ile-galeri-islikte", "text": "Ressam Özlem Üner'in İÇ-Ten adlı 8. kişisel sergisi durmak, düşünmek, hissetmek ve içselleşmek kavramlarını işaret ediyor. Sembolik ve romantik anlayışın izlerini taşıyan resimlerde vurgulanan içsellik, ressama göre kendi gerçeğine ulaşmanın tek yoludur. İç benlik, görünenin arkasında bir hazine gibi keşfedilmeyi bekler. Durmak ise, içsel bir eylem olarak pasifleşmeyi önerirken dış dünyaya ait dinamiklerin iç dinamiklerle kesişmesi ve çelişkilerin bütünleşmesi için bir gerekliliktir. Böylece maddeyi aşma ve manaya ulaşma deneyimi mümkün olabilir. İÇ-Ten Sergisi 06-20 Aralık 2019 tarihleri arasında Galeri İşlik'te görülebilir. 1992 yılında Marmara Üniversitesi A. E. F. Güzel Sanatlar Eğitimi, Resim Bölümünde lisans eğitimini tamamladı. Ardından Mimar Sinan Üniversitesi'nde yüksek lisans ve sanatta yeterlik eğitimi aldı. Yurtiçi ve yurtdışında olmak üzere 8 kişisel sergi açmış ve bir çok karma sergiye katılmıştır. Çalışmalarını istanbul'da kendi atölyesinde devam ettirmekte, aynı zamanda da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü'nde öğretim elemanı olarak çalışmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/panel-kadinlarin-gorulmeyen-emegi-saglik-krizinden-cikaracagimiz-ders-nedir", "text": "Institut français Ankara, Frankofoni Baharı ve 8 Mart Dünya Kadın Hakları Günü kapsamında, Kanada'nın Türkiye Büyükelçiliği ve Ankara Üniversitesi işbirliğiyle, 17 Mart Perşembe günü saat 19.00'da Kadınların Görülmeyen Emeği: Sağlık Krizinden Çıkaracağımız Ders Nedir başlıklı bir panel düzenliyor. Açılış konuşmasını Fransa'nın Türkiye Büyükelçisi Herve Magro'nun yapacağı panelde konuşmacılar Türkiye, Fransa ve Kanada'dan bakışlarını ve uzmanlıklarını kesiştirecek ve soruları yanıtlayacaklar."} {"url": "https://gazetesanat.com/pangea-kitapliginin-ilk-oyku-kitabi-ilk-okurlarla-bulusuyor", "text": "İthaki Türkçe'den yeni bir kitap okurlarla buluşuyor. Pangea Kitaplığı'nın 14. kitabı; ilk öykü kitabı ve ilk öykü seçkisi İLK, 3 Şubat 2021 itibarıyla raflardaki yerini alıyor. İlk, ismiyle müsemma bir kitap. Pangea Kitaplığı'nın ilk öykü kitabı ve ilk öykü seçkisi. Bilimkurgu Kulübü ile ortaklaşa yürütülen bu projede hem bilimkurgu alanında yıllardır eser veren yazarlar hem de türe yabancı ama edebiyatta tecrübeli isimler yan yana geliyor. İlk'i emsallerinden ayıran en büyük özellik de bu. Türün duayenleri ile edebiyatın usta isimlerini bir araya getirmesi. Seçkinin bir diğer özelliği tematik bir öykü derlemesi olması. Başlangıç teması ekseninde kurgulanan bu öyküler, türle yeni tanışan, ona aşina olan ya da spekülatif kurgu konusunda uzman olarak nitelendirebileceğimiz okuru bambaşka dünyalara götürebilecek güçte. Derlemede yer alan tüm yazarlar telif gelirlerini, erken yaşta kaybettiğimiz bilim insanı Özgen Berkol Doğan'ın adını yaşatma gayesiyle kurulmuş bilimkurgu kütüphanesine bağışlayarak bu türün daha geniş kitlelere ulaşması için önemli bir adım attılar."} {"url": "https://gazetesanat.com/paolo-cognettinin-ikinci-otobiyografik-romani-bildircin-kari-dag-gunlukleri-kafka-kitaptan-cikti", "text": "Şehirdeki yaşamının sıradanlığından bunalan ve bir zamanlar olduğu 'vahşi çocuğu' yeniden keşfetmek için kendini yeniden bir dağ evine atan Cognetti, lirik anlatımı ve etkileyici betimlemeleriyle doğanın gücünü, sürekli sorgulayan bir aklın gerekliliğini ve insan ruhunun direncini adeta anıtlaştırıyor. Ödüllü İtalyan yazar, belgeselci ve editör Paolo Cognetti, Kafka Kitap'ın 2018 yılında okurla buluşturduğu otobiyografik romanı Sekiz Dağ ile uluslararası çapta bilinirlik kazanıp Premio Strega dahil pek çok ödül kazandı. Cognetti'nin, kendi hikayesini anlatmaya devam ettiği Bıldırcın Karı Dağ Günlükleri yine Kafka Kitap logosuyla okurlarla buluştu. Şehirden, aile hayatının dayatılan düzeninden ve sıradanlığından iyiden iyiye bunalan Paolo Cognetti, yirmi yaşına kadar tüm yazlarını geçirdiği İtalyan Alpleri'ne kaçmaya karar verir. Bir zamanların vahşi çocuğuna taban tabana zıt, şehirli genç bir adam olup çıktığını hisseden Cognetti, o çocuğu yeniden arama arzusuyla yola düşer ve on yıllık bir aranın ardından döndüğü dağ evi sayesinde yaşamı yeniden keşfetmeye koyulur. Şehrin karmaşasından sonra birdenbire gelen sükunetin, yalnızlığın, vahşi yaşamın ve ulu ağaçların arasında bir başına kalan yazar önce doğayı, ardından kendi içinde yenilenip başka bir anlam kazanan dostluk kavramını, sonunda da kendini bir kez daha keşfeder. Hiçliğin ortasında edinilen dostlar, yabani yaşam, durmaksızın yağan kar ve yalnızlığın kesif sessizliği... Bıldırcın Karı güçlü alt metni, canlı tasvirleri ve sembolizme bolca yer veren anlatımıyla okurlara zengin bir edebiyat deneyimi sunuyor. Yelda Gürlek'in İtalyanca aslından dilimize kazandırdığı, Paolo Cognetti'nin otobiyografik romanı Bıldırcın Karı Dağ Günlükleri, Kafka Kitap logosuyla raflarda ve internet satış sitelerinde okurlarını bekliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/paris-art-capital-2022-gerceklesti", "text": "Fransa'nın uluslararası olarak düzenlediği sanat etkinliği Paris Art Capital 2022, 16 20 Şubat tarihleri arasında gerçekleşti. Her sene Grand Palais'te düzenlenen bu fuar, Grand Palais binasının tamiratı nedeniyle, bu sene Grand Palais Efemiere'de düzenlendi. Dış binası aynı şekilde Champ de Mars parkına taşınan ve müthiş bir sergi alanı olan yer, Eiffel Kulesi'nin tam karşısında harika bir ambiyansa sahipti. Bu sene 19 Türk sanatçı da bu sergiye katıldı. Salon des Independants derneği içinde.... O zamandan beri bağımsız ressamlara destek veriyor. Tarihinde sadece 27 Türk sanatçı sergilerinde yer almış ve 19'u bu sene yani 2022 de yer aldı. Armand Barberian küratörlüğünde ve desteğiyle bu derneğin düzenlediği sergide Yeşim Kale de yer aldı. Serginin açılışının ertesi günü, Türk sanatçılar, Paris Büyükelçisi'nin eşi Yasemin Onaner tarafından elçilik konutunda ağırlandı. Hem uluslararası bir sergiye katılan, hem de bu vesileyle Paris gezisi yapan Yeşim Kale, hem sergiden fotoğrafları hem de çektiği Paris fotoğraflarından kareleri Paris'te Sanat Başkadır notuyla sanatseverlerle paylaştı. Kendisinin başarılarını kutluyor, Paris izlenimlerini bizlerle paylaştığı için teşekkür ediyoruz. Bu güzel yazı ve yaşadığımız etkinliği gazeteye aktaran değerli basın dostlarımızla ressam sanatçımız Yeşim Kale 'ye çok teşekkür ediyor.. Tüm çalışmalarında başarılar diliyorum.."} {"url": "https://gazetesanat.com/patan-art-gallery-15-haziranda-3-seckisiyle-sanatseverlerle-bulusuyor", "text": "2022 yılında kurulan Patan Art Gallery, geniş sanat disiplinleri yelpazesiyle yurt içi ve yurt dışında koleksiyoner ve sanatseverlere çeşitli seçkiler sunmaktadır... Özenle kurgulanmış sergi programıyla kültür ve sanat alanındaki ihtiyacı karşılamayı hedeflen galeri ağırlıklı olarak online seçkiler sunarak eser satışları yapmaktadır. Yurtiçi sergi programlarıyla birlikte uluslararası alanda Türk sanatının klasik ve modern usta sanatçıları ile birlikte yetenekli ve genç sanatçıların çağdaş eserlerini bir arada sergileyen galeri ayrıca Sanat Danışmanlığı hizmeti de vermektedir. Koleksiyon yatırım danışmanlığı hizmetlerinin yanı sıra galeri ve sanatçılara küratöryel hizmetler de sağlamaktadır. Patan Art Gallery'nin benimsediği vizyon, yurt içi ve yurt dışında gerçekleştirdiği sergilerle uluslararası alanda sanatsal işbirlikleri kurarak evrensel kültür ve sanat mirasının korunmasına katkıda bulunmaktır. Kültür ve sanat alanında farkındalık yaratarak toplumsal bilinç seviyesini arttırmak hedeflenmektedir. 15 Haziran tarihinde 3. seçkisini sanatseverlerin ilgisine sunacak galeri, eserleri web sitesinden satışa sunmaktadır. Çağdaş sanat eserlerine ağırlık verilen seçkide ayrıca usta sanatçıların eserleri de yer almaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/patan-art-gallerynin-kurucusu-elif-patan-ile-soylesi", "text": "Nisan 2022 tarihinde kurulan Patan Art Gallery, geniş sanat pelpazesiyle koleksiyoner ve sanatseverlerle buluşmayı planlıyor. Türk resim sanatında önemli konuma sahip olan sanatçıları ağırlarken bir yandan da genç sanatçılara kapısını açan galeri, Eylül ayında sergi programını başlatacağını açıkladı. Bu süreç içerisinde eser satışları ve farklı projelerle gündemde olacak galerinin kurucusu Elif Patan ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Merhabalar, öncelikle yeni galeriniz için tebrik ederiz. Patan Art Gallery'nin kuruluş hikayesini sizden dinlemeyi çok isteriz. Merhabalar, teşekkür ederim. Patan Art Gallery, Nisan ayında online olarak kurulmuş bir galeridir. Türk resim sanatının değerli üstadları ile yetenekli genç sanatçıların çalışmalarının bir arada sergilendiği ve satışa sunulduğu bir platformdur. Eylül ayında fiziki bir ortamda yaşam bulmayı hedefleyen galeri, sergi programını da Eylül ayında aktife edecektir. Sergi programımız hakkında henüz bir bilgi veremiyorum. Ancak görüşmelerine devam ettiğimiz projelerdeki amacımız, türk sanat tarihinde önemli yere sahip olan usta sanatçıları anma ve topluma kazandırdıkları değeri yeniden topluma sunma, gelişen yüzyılda önemli bir yere sahip olan NFT üzerine çağını yakalayan sergiler, sanatın evrimsel sürecine dikkat geçen sergiler gerçekleştirmektir. Sanatçılarda ya da proje bazlı gelen sergi tekliflerinde küratöryel hizmet vermekteyiz. Mekan belirleme, konsept belirleme, mekan ve konsept arasında ilişki kurma, teknik destek imkanı, piar çalışması ya da mentorluk gibi hizmetler vermekteyiz. 4 Haziran tarihinde Paris'te 1 ay boyunca sanatseverlerin beğenilerine sunulacak bir sergide sanat danışmalığı yapmaktayız. Buradaki görevimiz sergide yer alacak sanatçıları belirlemek. Yatırımcılar ve Koleksiyonerler için verdiğimiz hizmetler ise koleksiyon yatırım danışmanlığı, koleksiyon eserlerinin satış sürecini yönetmek ve aracılık sağlamak, işyeri ve yaşam alanlarında mekana uygun eser seçimlerinin gerçekleştirilmesidir. Bir sanat eserinin piyasada değer görmesini sağlamak, sanatçının amacı doğrultusunda içinde bulunduğumuz topluma doğru mesajı verebilmek açısından eseri doğru bir değerlendirmeden geçirmek fazlasıyla önemli bir durumdur. Bu doğrultuda eseri tekniksel açıdan değerlendirmek, sanatçısıyla manifestosu üzerine görüşme sağlamak, özgeçmiş incelemek ve sanat camiasındaki dinamikleri değerlendirerek bir yol haritası çizmek gerekmektedir. Ben eser seçimi yaparken söz konusu dinamikleri göz önünde bulundurarak ilerliyorum. Küratör, sanatçıyla toplum ya da kurum arasında aracılık eder. Söz konusu dinamikler doğrudan birbirleriyle karşı karşıya gelmez, küratör aracılığında etkileşime girer. Bazı makalelerde artık küratörler de sanatçı olarak anılıyor. Günümüzde hangi eserlerin ön plana çıkacağını belirleyenler de onlar. Bu bağlamda küratörün daha ön plana çıktığı bir döneme girdiğimizi belirtebiliriz. Ancak bir küratörün başarısı sanatçısını topluma doğru şekilde tanıtabilmektir. Bu bağlamda yükselen küratörler günümüzde adından sıkça söz ettirebiliyor. Teşekkür ederim. Sanat, sınırı olmayan bir alan. Ancak Türkiye'de çoğunlukla yüzeysel bir dil kullanılarak tarihçesi irdeleniyor. Kitap çalışmam hala devam ediyor. Ancak derinlemesine bir araştırma sonucunda yazıya dökülüp, toplumla bulaşacak. Bu sebeple henüz bitmesine 1 veya 2 sene var. Yazılarımda gördüğünüz üslubun biraz daha geliştirilmiş versiyonuyla kaleme almayı planlıyorum. Bizimle yaptığınız röportaj için teşekkür ederiz."} {"url": "https://gazetesanat.com/patchwork-5-adli-karma-sergi-gala-sanat-galerisinde", "text": "Parça-bütün ilişkisi içinde Patchwork, sanatın kozmopolit olma haline denk gelir. Bu aynı zamanda kimliğini yitirmeden, değişmeden, dönüşmeden kurulan ilişki ağının yeni ve daha üst bir varlık yaratması halidir. Nitelik ve nicelik gözetmeden salt varlığı ile orada olan her parça bütüne hizmet ederken varoluş en saf haliyle ortadadır. Yirmi beş sanatçının, 25 x 25 cm, 50 x 50 cm. ve çap 25 cm, çap 50 cm. ebatlarında eserleriyle yer alacağı Patchwork 5 adlı sergi, 22 Eylül 10 Ekim 2023 tarihleri arasında her gün saat 10:00 19:00 arası Gala Sanat Galerisinde ziyarete açık olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/pelin-caglar-kim-unutacak-bizi", "text": "Pelin Çağlar'ın Kim Unutacak Bizi? isimli ilk kişisel sergisi, 15 Ekim'de açılıyor. Çağlar'ın birçoğu ilk defa sergilenecek 13 yağlı boya resmini bir araya getiren sergi, Beyoğlu'nda bir depoda ziyaretçilerle buluşuyor. Melis Bektaş küratörlüğünde gerçekleşecek Kim Unutacak Bizi?, muğlaklık ve belirsizlik üzerinden jest ve hareketi portrede inceliyor. Seçkideki çalışmalar tekinsiz, arafta, gizlenmişlikle birleşen muğlaklığı bir insanlık durumu olarak ele alıyor. Anlamda kesinlikten görüntüde keskinlikten uzak bir ifadeyle, yerli yerinde hissettirmeyen zamanın biraz ilerisine gidip ''Kim Unutucak Bizi?'' diye soruyor. Çünkü muğlaklık ölümü hatırlatıyor, ölüm de unutuşu. 15 Kasım'a dek ziyaret edilebilecek sergide, sanatçının kontür ve renkleri izlere dönüşen büyük gölgeler yaratırken, resimler hafızada kalmış görüntüler gibi mekana dağılıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/pencere-onunde", "text": "Dışarıdaki hayatı izlediği penceresinden görüp de önemsemediği inşaat, normalleşme süreciyle birlikte çalışmaya başlamıştı. Halbuki iki yıldır birkaç demir parçasının, sembolik bir vincin bir köşede durduğu, terk edilmiş bir alandı burası. Anlat desen, içindeki girdabı anlatamazdı Ada. Kabına sığdıramadığı ne çok şey vardı. Çoğalanları sağaltarak yakasına iliştirip buluşmalara gitmesi gerekiyordu. Biraz karanfil kokusu gerekti şimdi belki herkese. Pandemiden sonra ortak kaygıların yanında Ada'yı en çok rahatsız eden şey ses oldu. Birazdan anlatınca anlayacaksınız tabii; ama şöyle dersem daha afili olacak: Gürültünün içine bıraktığı mide bulantısı ve kendi iç sesine karışan yanı, onu hayatın karşısında bu kez güçsüz bırakmıştı! Alışmak diye bir şey yoktu. Alışamıyordu Ada. Bir süre sonra gerçek mi, değil mi ayırt edemediği sesler duymaya başladı. Yeni normalleşme süreciyle bütün gün uyumayan şehir, onu da uyutmuyordu. Her şeye alıştığını zannettiğinde sol yanından yorgun bir horlama sesi yükseldi. Burnunu sıktı, nefes normale döndü. Tıpkı yeni normal gibi... Normal; ama değil. Artık o da normal değildi ve saat çoktan üçü geçmişti. Dili damağı kupkuru! Mutfağa gitmek, buzdolabındaki soğuk su şişesini lıkır lıkır tepesine dikmek istiyordu. Gücü yoktu. Şunun şurasında sabaha ne kaldı, diye düşündü. Caddenin çirkef sesi susuzluğunu bile bastırıyordu. Duymadan edemiyordu. Ne düşünüyordu, bilmiyordu. Artık tavanda da yazmıyordu. Bu karantina işi ve sonrasında gelişenler, Ada'yı biraz fazla yormuştu belki de. Her zaman bir sebep bulduğu gibi, bu kez de rüyalarını uykusuzluğa ve bu yorgunluğa yormuştu. Pandemide artık alışma evresini yaşıyordu dünya. Garipti; ama çabuk alışılmıştı. Ada, henüz gürültüyle boğuşmaya başlamamıştı. Yani gürültü bunlardan biri değildi diyelim. Aksine, bir dehlizde sessizliğin kimyasını bozan yanlarıyla bir savaştaydı. O zaman da alıştığı gürültünün eksikliğini yaşıyordu. 'Keşke yaşadığım tek eksiklik bu olsaydı.' diyeceğinden habersizdi. Kalbinin bir odacığının tamamen kapanacağını bilmiyordu. 2 Nisan'ı, 3 Nisan'a bağlayan gece yine uzun uzun yazdı. Bilgisayarını kapattığında saat çoktan sabahı geçmişti. Güneş doğmuş, Ada uyumamış olmasına rağmen pencereden bakmayı bile kaçırmıştı. Oysa pencerede ne çok zaman geçirirdi. Bugün ve bundan sonraki birkaç gün değil güneşin doğuşu, zamanın nasıl aktığını bile hiç fark etmeyen bir ruha dönüşeceğinden bihaber, kendini yatağa bıraktı. İçinin sessizliğini, huzursuz yanını yine yorgunluğuna verdi. Ne kadar yorulursa yorulsun, kolay uyuyamayanlardandı. Tavanda yazılı düşünceler aydınlıkta daha net olur; bir süre onları okudu ve usulca, zamanını kestiremediği bir yerde nihayet uykuya daldı. Ve sonra telefonun acı acı çalışına uyandı. Hayatın şifresini çözmüş gibi hissediyordu. Tabii uzun sürmedi. Sürmezdi. O ilk aklını çelen sevincin ardından, birkaç taziye telefonuyla kafasına balyozla vurulmaya başlandı. Herkes teselli etmek için başta zor geleceğini; ama nasılsa alışacağını, daha az üzüleceğini söylüyordu. Oysa Ada üzülmekten korkmuyordu ki, onu unutmaktan korkuyordu. Ondan başka çocuğu yoktu. Babasından başka kardeşi yoktu. Annesi yoktu. Babası yoktu. 'Biz olmasak onu hatırlayacak belki birkaç komşusu vardı; birlikte salça kuruttukları, yufka ekmek yaptıkları. Ama onlar da zamanla hayatın telaşına düşüp unutmaz mıydı?' diye iç geçirdi. Unuturdu ya! Unutulmaz mı hiç! İnsanlar, her gün ekranlardan o gün virüsten kaç kişi öldüğünü kontrol ediyor ve sonra rakamlara alışıyordu. Ölüm bu, insan alışırdı. Yine de bu arayışa gelmek kolay değildi. Önce ülkenin geri kalanından da derinleşen bir sessizliğe gömüldü. Kimseyle konuşmadı. Hırçın değildi; ama konuşmak, gülmek, yemek, hiçbiri gelmiyordu içinden. Sadece kedisini seviyor, yemeğini, suyunu veriyordu. Sessiz ve yazı dolu geçen günlerin ardından bir nebze olsun ferahlık günleri esti. İlginçtir, ona yaşarken bile bu kadar sarılmadığını düşünüyordu. Oysa kulaklarında çınlıyordu; Ummuş bir 'Cülüğüm' derdi, bin 'Cülüğüm' dökülürdü o tatlı dilinden. Şimdi salondaki köşe koltukta bir sohbetleri peyda olmuştu. Yüzü ne zaman düşecek olsa, Ummuş karşısındaydı. Her gündüz düşünde ruhundaydı; hissediyordu. Yorgun hissettiği, canının yandığı her anın sonrasında dinlendiren düşleri vardı artık. 'Yaşarken kıymetini bilmemek böyle bir şey mi? Ya da ben ne kadarı gerçek, ne kadarı hayal bir dünyanın içindeyim böyle?' diye yazdı günlüğüne. Kendisine zalim olma nöbetindeydi yine. Bir yandan da, bazen hayalin gerçeğinden daha tatlı bir gerçek olacağını bilecek kadar büyümüştü. Hem hala çocuktu, hem değildi. İç içe geçmiş tazeliklerdi bunlar. Zaten kime ne zararı vardı, tahta kaşıkla soğanları pembeleşinceye kadar kavururken Ummuş'la ettiği sohbetlerin? Biliyordu. O, Cülüğünü merak edip şöyle bir yoklamaya geliyordu. Pandem, yaşam ve ölün üzerine çok anlamlı bir hikaye Kalemine sağlık."} {"url": "https://gazetesanat.com/pencere-pervazinda-bir-yeni-dunya-atlasi-cok-hisseden-cocuk", "text": "Aklıma geldi; genç bir kızla tanışmıştım. İşimin kitaplarla olduğunu öğrenince Doğa Bilimci olmak istediğini söylemiş ve benden kitap önerisi istemişti. O sırada zihnimde birkaç kitap toparlamakta zorlandığımı hatırlıyorum. Çok Hisseden Çocuk'u okurken, Keşke o zaman bu kitaptan haberim olsaydı, diye iç geçirmeden edemedim. Kahramanımız Henry'nin meslek seçimini nasıl yaptığının ve bu konudaki kararlılığının gençlere yol göstereceğini düşünüyorum. En azından ben kendisiyle çok daha önce tanışmak isterdim. Tekrar kitaba dönecek olursak, birinci bölüm Gizem adını taşıyor. Otizmin empati eksikliği olduğuna dair bilimsel fikir birliğine rağmen Henry Markram, oğlu Kai'nin duyularının hassasiyeti nedeniyle yaşadığı deneyimler sayesinde bu fikri çürütüyor. Çünkü Kai gibi insanlar az değil, çok daha fazla hissediyorlar. Duyuları bu dünya için hep çok fazla hassas! Çalışmalarını dört yıl sürdüren Tania da ümidini yitirmek üzereyken o güne kadar yaptıklarını tersten yapmaya karar veriyor. Burada yolu Kamila'nın araştırmalarıyla kesişiyor. İşte o zaman araştırmalarını birleştirerek çok önemli bir sonuca erişiyorlar. Evet, dünyası inanılmaz şekilde yoğun olan Kai, her şeyi abartılı bir seviyede yaşıyordu. Bütün bu çalışmalar sonunda Henry ve Kamila keşiflerini duyurmaya çalıştılar, ancak bilim dünyası gereken ilgiyi göstermedi. Bunun üzerine tezlerini medyaya ulaştırdılar. Bilim medyası da bu tezi ancak kendilerini takip edebilen bilim insanlarına ulaştırabildiğinden, tez yine kitlelerle buluşamadı. Kitabın da otizmin de özeti bu cümleydi aslında! Henry artık oğluyla empati kurabiliyordu. Bu, onlar için önemli bir eşikti. Çünkü bugüne kadar otizmlilerden empati kurmalarını bekliyorduk. Oysa biz onlarla empati kurmak zorundaydık. Çünkü onlar bizden fazla duyuyorlardı. Kai, ebeveynlerine öğretiyordu. Bir otizmliyle anlaşabileceğin birçok yön vardı. Bunun için yapmamız gereken tek şey, onlarla empati kurup onları anlamaya çalışmaktı. Sıcacık bir sarılmanın çözemeyeceği durum yoktu ya da. Bu arada dünyanın pek çok yerindeki bu deneyimi yaşayan insanlardan mektuplar gelmeye başlamıştı. Buna paralel olarak araştırmalar da sürüyordu. Henry'nin çalışması, bunca yıl ve uğraştan sonra nihayet İnsan Beyni Projesi olarak anılmaya başlamış ve BM, bu araştırmaya büyük bir maddi katkı vermişti. Henry ne kadar yorucu olsa da yolundan dönmemiş, yolda bulduğu arkadaşlarla yürümeye devam etmişti."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-film-8-marti-birlikte-guclu-programi-ile-kutluyor", "text": "Pera Film, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü #SusmaBitsin iş birliğiyle hazırladığı Birlikte Güçlü programı ile kutluyor. Birlikte mücadele etmenin, kadınların birbirleriyle kurduğu bağların getirdiği kazanımların, arkadaşlığın, birlikte yürümenin ve dayanışmanın önemine odaklanan beş filmin yer aldığı program 8 Nisan tarihine kadar Pera Müzesi Oditoryumu'nda ücretsiz izlenebilir. Pera Müzesi Film ve Video Programları, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'ne özel gösterim programlarına bir yenisini ekledi. Bir grup kadın sinemacının setlerdeki cinsel taciz ve ayrımcılıkla mücadele etmek üzere kurduğu #SusmaBitsin platformu iş birliğiyle hazırlanan Birlikte Güçlü isimli program, geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden, bugüne dek birçok film festivali ve kültür sanat kurumunda görev almış sinema emekçisi Nihan Katipoğlu anısına gerçekleştiriliyor. İlhamını arkadaşlıktan seçilmiş aileye uzanan birlikteliklerden ve yan yana geldikçe büyüyen mücadelelerden alan Birlikte Güçlü, dünyanın her yanında hakları için mücadele eden ve bir araya gelen kadınlara ithafla izleyiciyle buluşuyor. ABD'li yönetmen Kitty Green'in ilk uzun metrajlı kurmaca filmi Asistan, sonu #MeToo hareketine çıkan bir tacizin içyüzünü odağına alıyor. Julia Garner filmde, 2018 yılında tecavüz suçundan tutuklanan ünlü yapımcı Harvey Weinstein'dan esinlenilen bir iş adamının asistanı rolünü üstleniyor. Yapımcı olma hevesini nüfuzlu bir iş adamının asistanı olmak suretiyle rafa kaldıran Jane, hayatına sinsice sızan taciz ve istismar döngüsü kırmak adına harekete geçiyor. Fazlasıyla hassas bir konu olan kürtajı odağına alan Asla Nadiren Bazen Her Zaman, istenmeyen gebeliğini sonlandırmaya çalışan bir genç kızın, kürtajın yasa dışı olduğu Pensilvanya'dan New York'a yolculuğunu dokunaklı ve özgün bir dille anlatıyor. Eliza Hittman'ın hayalperest bir atmosferi can alıcı bir gerçeklikle birleştirdiği film, feminist sinemada bir mihenk taşı olarak nitelendiriliyor. Berlin Film Festivali'nde Gümüş Ayı ödülüne değer görülen Asla Nadiren Bazen Her Zaman 2020'nin en çok konuşulan filmleri arasında yer almıştı. Petra Volpe'nin Tribeca Film Festivali'nde En İyi Kurmaca Film Seyirci Ödülü'nü kazanan filmi İlahi Düzen, 60'lı yılların toplumsal çalkantılarına rağmen kadınların oy kullanma hakkının hala reddedildiği 1971 İsviçresi'nde geçiyor. Yarı zamanlı bir işte çalışması kocası tarafından yasaklanan itaatkar ev kadını Nora, yaşadığı hayal kırıklığıyla kasabasında yeni bir kadın hareketine öncülük eder. Şöhretle birlikte tehditlere ve aşağılanmalara maruz kalan Nora'nın evliliği de tehdit altındadır. Geri adım atmayı reddeden Nora, köydeki kadınları greve ikna etmeye çalışırken bir yandan kendi özgürlüğüne dair farkındalıklar da yaşar. Sürükleyici, neşeli ve albenili bir film olan İlahi Düzen, izleyiciyi tam da ihtiyacı olan bir anda geçmişe götüren bir zaman kapsülü gibi. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi ile geniş kitlelerce tanınan Celine Sciamma, programda Kızlar Çetesi adlıfilmiyle yer alıyor. Yönetmenin üçüncü uzun metraj filmi olan Kızlar Çetesi, Paris banliyölerinde yaşayan bir grup siyah lise öğrencisinin hayatını ham, boğuk fakat şefkatli bir anlatıyla beyazperdeye taşıyor. Akran baskısının ve sınırlarını sürekli zorlama ihtiyacının etkisiyle tehlikeli sularda gezinmeye başlayan Marieme, kısa bir süre sonra kişiliğini güçlendirmenin ve kendi sesini duyulur kılmanın bir yolunu buluyor. Marieme ve arkadaşlarının, Rihanna'nın Diamonds şarkısını söyledikleri klasikleşmiş sahnesiyle kadınlar arasındaki güçlü bağı seyirciye sunan Kızlar Çetesi, Sciamma'nın kariyerinde ileriye doğru attığı büyük bir adım olarak değerlendiriliyor. Marleen Gorris'in Hollanda-Belçika ortak yapımı kült filmi Antonia'nın Yazgısı, feminist bir peri masalı olarak nitelendiriliyor. Film, Hollanda kırsalındaki sessiz bir çiftlik evinde yaşayan 90 yaşındaki Antonia'nın hayatının son gününe gözlerini açmasıyla başlıyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre sonra, dünyaya geldiği köye döndüğü günü hatırlayan Antonina ile birlikte izleyici de bu köyde geçen 50 seneye ve çalkantılı günlere tanıklık ediyor. Antonia'nın hikayesine kızı Danielle, torunu Theresa ve torununun kızı Sarah'nın yanı sıra seneler boyu bu yazgıyı oluşturan herkesin hikayeleri eşlik ediyor. Pera Film ve #SusmaBitsin iş birliğiyle gerçekleşen Birlikte Güçlü film programı 8 Nisan'a kadar Pera Müzesi Oditoryumu'nda ücretsiz izlenebilir. Bu program kapsamındaki gösterimler ücretsizdir. Rezervasyon alınmamaktadır. Yasal düzenlemeler uyarınca aksi belirtilmediği sürece tüm gösterimler 18+ uygulamasına tabidir. Türkiye'de sinema, televizyon ve tiyatro alanında, kamera önünde ve arkasında çalışan kadınların bir araya gelmesiyle Kasım 2018'de kurulan #SusmaBitsin, kadın dayanışmasının kısa sürede ne kadar umut verici bir birliktelik yaratabileceğini kanıtladı. Kadınların ve LGBTI+'ların güvenli bir çalışma alanında, tacizden ve mobbingden uzak var olabilmeleri için çaba sarf eden #SusmaBitsin, sosyal medyadan örgütlenen, fiziksel ve online toplantılarla bir araya gelen yaklaşık 300 kadından oluşan bir dayanışma ağı."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-filmden-8-marta-ozel-retrospektif-sadie-benning-direnis-gunlukleri", "text": "Pera Müzesi Film ve Video Programları, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında, Amerikan deneysel sinemasının öncü isimlerinden Sadie Benning'in çalışmalarından oluşan retrospektif niteliğinde bir seçki sunuyor. İki hafta boyunca gösterimde kalacak olan Sadie Benning: Direniş Günlükleri adlı programda sinemaseverler, sanatçının 6 eserini çevrimiçi olarak izleyebilecekler. Pera Film Mart ayında gösterime sunacağı ilk programda, deneysel sinemanın önemli ismi Sadie Benning'in film ve videolarından oluşan bir seçkiye yer veriyor. Video çekmeye 15 yaşında oyuncak kamerasıyla başlayan Amerikalı sanatçı, büyüme çağında yaşadığı kimlik kargaşası ve değişen arzularını anlattığı eserlerinde, çocukluk odasının mahremiyetini saf bir dürüstlükle seyirciye sunuyor. Eserlerde kullanılan yakın çekim ve yüzen kamera teknikleri, Benning'in kamerasına hem onun en gizli sırlarına şahit olan görgü tanığı, hem de bu deneysel formatı beraber deneyimlediği suç ortağı rollerini veriyor. Siyah beyaz kısa film ve videolardan oluşan seçkide, kendini yeni keşfeden bireyin sancıları samimi ve mizahi bir dille işleniyor. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde izleyiciyle buluşan programda; 16 yaşındayken üç hafta boyunca okula gitmeyi reddederek eve kapanan Sadie Benning'in hüznünü ve dünyadan kopukluğunu anlattığı İçeride Yaşam; kendini toplumsal yargılar karşısında kapana kısılmış hisseden Benning'in öfkesini günlük benzeri bir kolajla kameraya yansıttığı Her Kızın Bir Günlüğü Olsaydı; okul, aile ve kadın olmaya dair klişelere meydan okuyan Kız Gücü, kötü bir kızla yaşadığı şehvetli ilişkiyi, cinsiyetlere atfedilen jestler ve Hollywood klişeleri eşliğinde anlattığı Aşk Değildi; kağıt hamurundan yapılmış bir kukla olan ve toplumdaki yerini uzun uzadıya düşünen Judy'yi beş kısa filmde tanıttığı Judy Sahneleri ve son olarak, başıboş gezinen bir genci Super 8 kamera ile takip ettiği Almanca Şarkı adlı eserler yer alıyor. MoMA, Smithsonian Müzesi, Whitney Müzesi, Kunsthalle Basel, Britanya Film Enstitüsü, Sundance Enstitüsü gibi uluslararası sanat kurumlarında ve film festivallerinde çalışmalarıyla yer alan Sadie Benning, animasyon, film ve yerleştirme alanlarında eser vermeye devam ediyor. Sadie Benning: Direniş Günlükleri film programı, 8 22 Mart 2021 tarihleri arasında Pera Müzesi web sitesi üzerinden izlenebilir. Çevrimiçi film programı sadece Türkiye'deki izleyiciler tarafından izlenebilecektir. Film gösterimleri, aksi belirtilmediği sürece, +18 uygulamasına tabidir. Benning on altı yaşındayken, üç hafta boyunca okula gitmeyi bırakarak, kamerası, televizyonu ve kirli çamaşır sepetiyle birlikte içeride yaşıyor. Bu film onun bu üç hafta içindeki ruh halini yansıtıyor. Montaj sırasında görüntülerin kesildiği bu taslak haldeki film, inzivaya çekilen Benning'in hüznünü ve dünyadan kopukluğunu anlatıyor. Bu haliyle, İçeride Yaşam, kronik olarak yabancılık hissi çeken bir kişinin itiraflarını içeriyor. PixelVision kamerasını kendine ve odasına tutan Benning, bir yandan kimlik arayışını bir yandan lezbiyen bir kadın olarak saygı duyulma ihtiyacını anlatıyor. Bazen itirafçı bazen de suçlayıcı bir role bürünen kamerası, kendini önyargılar arasında hapsolmuş hisseden Benning'in kızgınlığını yansıtıyor. Bikini Kill grubunun müzikleri kullanılarak yapılan Kız Gücü'nde, 1990'larda radikal bir kız olmanın ne demek olduğu gürültücü bir şekilde gösteriliyor. Okul, aile ve kadın olmaya dair klişelere meydan okuyan Benning, özgürleşme yolunda ilerlerken, Matt Dillon'u örnek aldığı ve tek başına maceralar yaşamak için okulu kırdığı günleri anlatıyor. Radikal riot grrrl hareketinden esinlenilen bu eserde, genç kadınlara dayatılan roller alt üst ediliyor; geleneksel eylemsizlik ve kibar itaatkarlık, radikal bağımsızlık ve birey tarafından belirlenen cinsel kimlik ile değiştiriliyor. Bu beş kısa film, kağıt hamurundan yapılmış bir kukla olan ve toplumdaki yerini uzun uzadıya düşünen Judy'yi tanıtıyor. Ünlü kukla ikilisi Punch ve Judy'deki gibi, Benning'in Judy'si de dünyayı bir yabancı gibi deneyimleyerek, etrafında gelişenleri kontrol etmek yerine, olayların başına gelmesine izin veriyor. Super 8 ile siyah-beyaz çekilmiş bu lirik kısa film, başıboş gezinen bir genci gri akşamüstleri boyunca takip eder. Almanca Şarkı'da, Boston'dan alternatif bir grup olan Come'ın sert köşeli müziği kullanılmıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-filmden-dunya-aids-gunu-programi-buradayim-yayilimlar", "text": "Pera Film, her yıl Dünya AIDS Günü kapsamında gösterime sunduğu Buradayım! adlı film programına bu sene, Visual AIDS'in Yayılımlar seçkisiyle devam ediyor. Dünyanın farklı bölgelerinde HIV ile yaşamak zorunda olan insanların gerçek hikayelerine odaklanan videolar, AIDS ve COVID-19 salgınlarının ortak noktaları, farklılıkları ve sergiledikleri eşitsiz dağılım üzerine düşünme olanağı da sağlıyor. Program, 1-22 Aralık tarihleri arasında Pera Müzesi web sitesi üzerinden izlenebilir. Pera Müzesi Film ve Video Programları, 1 Aralık Dünya AIDS Günü çerçevesinde düzenlediği Buradayım! adlı film programının 4. yılında, çağdaş sanat organizasyonu Visual AIDS'in Yayılımlar seçkisini izleyicilerle buluşturuyor. Küresel AIDS salgını hakkında bilgilendirme yapmaktan ziyade, dünyanın dört bir yanında HIV ile yaşayan insanların birbirinden farklılaşan ve örtüşen deneyimlerine dair iç görüler sunan Yayılımlar, Amerika dışında farklı geçmişlere sahip insanlara da seslerini duyurabilecekleri bir platform sağlıyor. 6 sanatçı tarafından özel istek üzerine üretilen videolar, Güney Amerika'da HIV ile yaşayan kadınların görünmez kılınması, Hindistan'daki etkisiz Batılı halk sağlığı kampanyaları, Uganda'daki gençlerin karşı karşıya kaldığı toplumsal damga ve ifşalar gibi çok çeşitli konuları mercek altına alıyor. Dünya yeni bir virüs olan COVID-19 ile yaşamaya adapte olmaya çalışırken, bu videolar iki salgın hastalığın ortak noktaları, farklılıkları ve coğrafya, ırk, cinsiyet açısından sergiledikleri eşitsiz dağılım hakkında düşünme olanağı sağlıyor. Visual AIDS'in Day With Art 2020 etkinliği kapsamında gösterime sunduğu Yayılımlar seçkisi, HIV ve AIDS'in ABD dışındaki hayatları nasıl etkilediğini işleyen altı videodan oluşuyor. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki kültür sanat kurumlarının iş birliğiyle gerçekleşecek gösterimler, yine farklı coğrafyalardan sanatçıları bir araya getiriyor: Jorge Bordello, Gevi Dimitrakopoulou, Las Indetectables, Lucia Egana Rojas, Charan Singh ve George Stanley Nsamba. Meksikalı sanatçı Jorge Bordello korku filmi ve sessiz film estetiğini kullandığı Sağlık Bakanlığı'nda, ilaçların, Tlaxcala kentinde HIV ile yaşayan dört erkek üzerindeki olumsuz etkilerini gözler önüne seriyor. Feminist görsel sanatçı ve yönetmen Gevi Dimitrakopoulou'nun Bu Doğru; Zak, Yaşamı ve Sonrası adlı videosu, 2018'de Atina'da alenen linç edilerek öldürülen tanınmış kuir AIDS aktivisti Zak Kostopoulos'un bir portresini sunarken, bu cinayetin tetiklediği tepkiye de ışık tutuyor. Şilili müzik grubu Las Indetectables'in imzasını taşıyan Kendime Dikkat Ediyorum, sömürgeci sağlık paradigmaları, günahkarlık ve HIV ile yaşayan insanların maruz kaldığı toplumsal damga arasındaki ilişkiyi, ülkenin kapitalist ve neoliberal rejimi bağlamında sorguluyor. HIV ve AIDS'in cinsiyet temelli temsillerine meydan okuyan Şilili sanatçı Lucia Egana Rojas ise, yazar Lina Meruane'nin kadınlarda görünmezlik sendromu olarak adlandırdığı durumu, HIV ile yaşayan kadınların bu salgına ilişkin diyaloglarda yer alamaması üzerinden odağına alıyor. Çalışmalarını Yeni Delhi ve Londra'da sürdüren Charan Singh, Adına Aşk Dediler Ama Gerçekten Aşk Mıydı? adlı videoda, Hindistan'daki halk sağlığı kampanyalarıyla bir risk grubuna indirgenen ve yanlış kalıplara sokulan lubunyaların hayatından kesitler sunuyor. Yönetmen, şiir performansı sanatçısı ve insan hakları aktivisti George Stanley Nsamba'nın Amaç Bulmak adlı çalışması ise Uganda'da HIV ile doğan gençlerin yaşamları hakkında bir film yapma deneyimini ve projeyi çevreleyen yaygın toplumsal damgaları irdeliyor. Buradayım!: Yayılımlar film programı, 1 22 Aralık tarihleri arasında Pera Müzesi web sitesi üzerinden çevrimiçi olarak izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-filmden-minyatur-2-0-sergisine-ozel-secki-iceri-adim-disari-adim", "text": "Pera Müzesi Film ve Video Programları, geleneksel minyatür sanatının güncel yorumlarını bir araya getiren Minyatür 2.0 sergisi çerçevesinde yeni bir film seçkisi hazırladı. Sergide işaret edilen konuların izini süren çevrimiçi program, 11-24 Ocak tarihleri arasında Pera Müzesi web sitesi üzerinden izlenebilir. Pera Film 2021 yılına, Pera Müzesi'nin Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür sergisi kapsamında hazırladığı seçkiyle merhaba diyor. Minyatürden yola çıkan eserlerdeki farklı yaklaşımları ve ortak prensipleri açığa çıkaran sergide yer alan sanatçıların ortak noktasını, dünyaya minyatür aracılığıyla bakmaları oluşturuyor. İçeri Adım, Dışarı Adım başlıklı film programı ise, sanatçıların sergide minyatürü kullanarak işaret ettiği konuların izini süren, hikayelerine hem içeriden hem de dışarıdan bir gözle bakmaya çalışan üç filme yer veriyor. Genç yönetmenler Su Baloğlu ve Merve Bozcu'nun imzasını taşıyan Onun Filmi, 14 yönetmen kadının Türkiye sinemasında kadın sinemacı olmayı, kadın olmayı anlattıkları bir dünyanın hikayesini ekrana taşıyor. Ali Kemal Çınar'ın ikinci uzun metraj filmi olan Gizli, 30 yaşına geldiğinde bir kadına dönüşeceğini öğrenen bir gencin hikayesini anlatıyor. Seçkinin diğer filmi, ödüllü belgesel Kamerayla İzdivaç ise, Esra Erol'un bir fenomene dönüşmüş programının kamera önü ve arkasından çok etkileyici kesitler sunuyor. Geleneksel minyatür sanatının güncel yorumlarının bir araya getirildiği Minyatür 2.0 sergisi çerçevesinde hazırlanan İçeri Adım, Dışarı Adım film programı, 11 24 Ocak tarihleri arasında Pera Müzesi web sitesi üzerinden çevrimiçi olarak izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-filmden-online-kisa-film-seckisi-evde-tek-basina", "text": "Pera Müzesi Film Programları, izole bir dönemde sosyal etkileşimi sınırladığımız ve evden kaldığımız bu günlerde, internet üzerinden erişilebilen özel bir kısa film seçkisi hazırladı. Evde Tek Başına adlı programa, 23 Mart 30 Nisan 2020 tarihine kadar Pera Müzesi web sitesinden ulaşılabilecek. Pera Film, Covid-19 salgını nedeniyle evde kalmanın hayati öneme sahip olduğu bu günlerde, yeni film programını internet üzerinden gösterime sunuyor. Evde Tek Başına başlıklı seçki, gündelik yaşam pratiklerimiz ile etkisinden çıkamadığımız duygu ve durumları hatırlatan 7 kısa filmden oluşuyor. Sakin bir banliyöde suç mahali yaratan olayların izini süren ve 2015'te Palm Springs Film Festivali'nde Jüri Büyük Ödülü'ne değer görülen Üst, güçlü ve vurucu finaliyle dikkat çekiyor. Dört arkadaşın yazlık bir evde geçirdikleri hafta sonuna odaklanan Balık Havuzu da beklenmedik bir misafirin devreye girmesiyle yine sürprizli bir son vadediyor. Ülkemizde ve yurt dışında çeşitli festivallerde gösterilen ödüllü animasyon Merkür, çağdaş sanat dünyasını, galeride asistanlık yapan genç bir sanatçının gözünden, kendine has yaklaşımıyla eleştiriyor. Akçakoca sahiline vuran gizemli Lenin heykelinin izini süren kısa belgesel Hoşgeldin Lenin, iki sene boyunca Karadeniz'de yolculuk ettikten sonra, belediye binasındaki tozlu depoda 'korunma' altına alınan heykelin tuhaf ve hüzünlü hikayesini anlatıyor. Yüz körü olmanın ne demek olduğuna değinen Carlotta'nın Yüzü, bu rahatsızlıktan muzdarip genç bir kadının sanat aracılığıyla kendi kurtuluşunu resmetmesine odaklanıyor. Animasyonun cansız nesneleri duygulara dönüştürme becerisinin başarılı örneklerinden Oh Willy..., tıpkı karakterlere can veren 'yün' gibi narin ve dokunaklı bir film olarak evde kaldığımız bu günlerde Evde Tek Başına isimli programa renk katıyor. Ataletin huzursuzluğu içindeki bir öznenin izini süren Atıl, Akıntı ise, zor zamanlarda geçen bir kişisel gelişim hikayesini soyut animasyon formatında seyirciye aktarıyor. Evde Tek Başına film programına, 23 Mart 30 Nisan tarihleri arasında Pera Müzesi web sitesinden erişebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-filmden-yeni-cevrimici-secki-insanin-olcusu", "text": "Pera Film, Pera Müzesi'nin Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri koleksiyon sergisi kapsamında hazırladığı seçkiyi çevrimiçi olarak izleyiciyle buluşturuyor. Ağırlık ve ölçü temasının sanat, bilim ve günlük hayata yansımalarını içeren İnsanın Ölçüsü başlıklı programda, Londra semt pazarında kantar teftişi gibi ilginç tarihi kayıtlar bulunuyor. Film seçkisi, 24 Ağustos'a kadar Pera Müzesi web sitesi üzerinden izlenebilir. Pera Müzesi Film Programları, müzenin kalıcı ve süreli sergilerinden ilhamla oluşturduğu seçkilere yeni bir temayla devam ediyor. İnsanın Ölçüsü adlı program, Pera Müzesi'nin 1. katında ziyaretçilerle buluşan Suna ve İnan Kıraç Vakfı Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu sergisinden yola çıkılarak oluşturuldu. Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri sergisi, MÖ 2.000 yılından günümüze kadar, yaklaşık 4.000 yıl boyunca Anadolu coğrafyasında kullanılmış, kullanıldıkça dönüşmüş, ölçüldükçe standartlaşma sürecine dahil olmuş ağırlık ve ölçü aletlerine ev sahipliği yapmakta. Sergiden ilhamla hazırlanan film programında yer alan belgesel ve video işler ise ölçme ve tartma pratiklerimizin köklü geçmişine ışık tutmayı amaçlıyor. İnsanın Ölçüsü, pandemi sonrasında normal algımızın yeniden şekillendiği ve standartlarımızın dışında pratiklere yöneldiğimiz bu günlerde, evrensel standartların ilk formları olan ağırlık ve ölçülerin gelişimini ve değişimini ele alıyor. İnsanlık tarihi boyunca kullanılmış olan ağırlık ve ölçülerin günlük yaşamımızdaki ve bilimdeki yerine dair oldukça ilginç görüntülerin yer aldığı seçki, izleyicilere, Londra İl Meclisi Ağırlık ve Ölçüler Dairesi'nin çarşı teftişlerinden geleneksel cam kağıt ağırlığı üretiminin püf noktalarına kadar çok farklı konularda bilgi edinecekleri bir program sunuyor. Hassasiyet: Her Şeyin Ölçüsü adlı seride, İngiliz matematikçi ve popüler bilim kitapları yazarı Marcus du Sautoy, uluslararası kabul görmüş 7 ölçü birimini, yani zaman, uzunluk, akım, kütle, sıcaklık, parlaklık ve molün tarihi, bilimi ve medeniyetimizi nasıl şekillendirdiğini hem modern hem de antik deneylerden yararlanarak anlatıyor. İnsanın Ölçüsü programında ayrıca, geçtiğimiz yıllarda Pera Müzesi'ne konuk olan sanatçılar Katherine Behar ve Nicola Lorini'nin ağırlık ve ölçü temalarına dokunan video işleri de çevrimiçi ortamda yeniden izleyiciyle buluşuyor. İnsanın Ölçüsü film programı 24 Ağustos tarihine kadar Pera Müzesi web sitesi üzerinden izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesi-16-yilini-kutluyor", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı tarafından kurulan Pera Müzesi 16. yılını kutluyor. 2005 Haziran'ından bu yana faaliyet gösteren müze, bünyesinde yaklaşık 12 bin parça eseri barındıran üç önemli koleksiyon, 100'den fazla uluslararası sergi, 500'den fazla etkinlik ile bugüne dek fiziksel ortamda 2 milyonu aşkın ziyaretçiyi ağırladı. İstanbul'un kalbinde, Pera bölgesinde, geçmişi 19. yüzyıla dayanan bir binada hizmet veren Pera Müzesi, dijital sergileri ve etkinlikleriyle bugün yalnızca İstanbullu sanatseverlere değil, tüm Türkiye'ye ve dünyaya sesleniyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı'nın Oryantalist Resim, Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri ve Kütahya Çini ve Seramikleri koleksiyonlarını sergilemenin yanı sıra, dünyanın önde gelen sanat kurumlarıyla işbirliği yapan Pera Müzesi, ülkemiz ve dünya sanatının önemli sanatçılarını ve koleksiyonlarını 16 yıldır kesintisiz olarak sanatseverlerle buluşturuyor. Müze, sanatla yakından ilgilenen ve yıllar içinde büyük bir tutkuyla, birbirinden değerli üç önemli koleksiyon oluşturan rahmetli Suna Kıraç ve eşi İnan Kıraç'ın, kızları İpek Kıraç'la birlikte kurdukları vakıf bünyesinde faaliyet gösteriyor. Beyoğlu'nda, tarihi Bristol Oteli'nin bulunduğu yerde, Pera Müzesi için yeniden inşa edilen ve otelin 19. yüzyıla ait Art Deco cephesini taşımaya devam eden bina, bugün çağdaş ve donanımlı bir müze işleviyle sanatseverlere hizmet veriyor. Pera Müzesi, bir yandan Vakıf koleksiyonları ekseninde gerçekleştirdiği sergi ve etkinliklerle Türkiye'nin kültürel değerlerine ışık tutarken, diğer yandan süreli sergilerle Jean Dubuffet, Henri Cartier-Bresson, Rembrandt, Niko Pirosmani, Josef Koudelka, Joan Miro, Akira Kurosawa, Marc Chagall, Pablo Picasso, Fernando Botero, Ikuo Hirayama, Frida Kahlo, Diego Rivera, Goya, Alberto Giacometti, Grayson Perry, Cecil Beaton, Sergey Parajanov gibi usta sanatçıların yapıtlarını ülkemiz sanatseverleriyle buluşturdu. Kuruluşundan bu yana birçok uluslararası kurumla iş birliği yaparak önemli sergiler gerçekleştiren Pera Müzesi, Fondation Dubuffet, Fondation Maeght, JP Morgan Chase, Fundacion Mapfre, Gelman Foundation, Nordiska Museet, Tate Britain, Victoria and Albert Museum, Louvre Museum, Benaki Museum, Oxford University, Cambridge University, Pennslyvania University gibi dünya çapında müze ve koleksiyonların yanı sıra İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Sabancı Müzesi, İstanbul Modern, Resim Heykel Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Türk İslam Eserleri Müzesi gibi seçkin ulusal kurumlarla da işbirliği yaptı. Pek çok önemli sanatçıyı ilk kez Türkiye'ye getiren müze, ayrıca yurt dışında düzenlediği sergilerle Vakıf koleksiyonlarını uluslararası sanat ortamına tanıttı. Pera Müzesi, açıldığından bu yana her yıl New York School of Visual Arts, Japan Media Arts Festival, Saraybosna Güzel Sanatlar Akademisi, IAA, Marmara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Anadolu Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi gibi dünyadan ve ülkemizden nitelikli sanat kuruluşlarıyla işbirliği yaparak açtığı sergilerle genç sanata verdiği desteği ulusal ve uluslararası platformlara taşıyor. Pera Film, dönemler halinde düzenlediği programlarıyla etkinlikleriyle 2008 yılından bu yana sinema meraklılarına, klasiklerden yeni ve bağımsız filmlere, deneysel film-video örneklerinden animasyon, belgesel ve kısa filmlere uzanan kapsamlı gösterimler düzenliyor. Pera Film şimdiye dek tüm dünyadan 25 film festival ile işbirlikleriyle yaklaşık 2000 filmi izleyiciyle buluşturdu. Genç Çarşamba, Uzun Cuma, Elektronik Köprüler gibi konser serileriyle alternatif müzik yelpazesine yer veren müze, farklı danışmanlar ve temalarla gerçeleştirdiği konserlerle klasik müzik ve oda müziği tutkunlarına da sesleniyor. Alaeddin Yavaşca danışmanlığında gerçekleştirilen Türk müziği konserleri serisi ise günümüzün usta yorumcuları ve sazendelerini, büyük bestecilerin seçme eserleri ile buluşturuyor. YouTube'da Türkiye'deki müzeler arasında en yüksek görüntüleme sayısına sahip olan Pera Müzesi, Spotify mecrasını yine Türkiye'de ilk kez kullanan müze olma niteliğine sahip bulunuyor. Müzenin sosyal medyadaki takipçilerinin sayısı ise Haziran 2021 itibariyle 800 bini aşıyor. 2012 yılından itibaren Google Arts and Culture aracılığıyla koleksiyonlarından seçme eserleri tüm dünyaya açmış olan Pera Müzesi, pandemi sürecinde bu birikime yenilerini ekledi. Farklı dijital sergiler, çevrimiçi söyleşiler ve öğrenme programları, web sitesine yüklenen kitap ve kataloglar, evden çıkmadan birkaç tıkla müzeye erişimi kolaylaştırdı. - Gazete Sanat olarak biz de Pera Müzesi'nin 16. yılını gönülden kutluyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesi-2020-bilancosu", "text": "Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü 2020 yılında, Covid-19 salgınına rağmen, dijital kanallar sayesinde izleyicilerle buluşmayı kesintisiz biçimde sürdürdü. Müze ve Enstitü'nün programına eklediği çevrimiçi sergiler yıl sonuna dek yaklaşık 500 bin kez ziyaret edildi. Pera Müzesi, pandemi süresindeki etkinlikleri ve uygulamaları ile yurt içinde çeşitli haberlere konu olurken, ABD'de yayınlanan, dünyaca ünlü haber sitesi Business Insider'ın Pandemi sürecinde müzeler konulu haberinde de Genel Müdür Sayın Özalp Birol'un verdiği demeçle yer aldı. Pera Müzesi, ABD'nin Whitney, Guggenheim, MoMa gibi önde gelen müzelerinin yer aldığı yıl sonu değerlendirmesinde, Tate Modern, Van Gogh ve Tokyo Ulusal Müzesi ile birlikte ABD dışından yer verilen dört müzeden biri oldu. Suna ve İnan Kıraç Vakfı bünyesinde yer alan Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, pandemiye rağmen, 2020 yılında sergiler programını daha da genişleterek izleyici sayısını artırdı. Her iki kurumda, yıl boyunca toplam altı sergi yer alırken, bu sergilerin bir bölümü eşzamanlı olarak web sitesine aktarıldı ve üç boyutlu sanal gezilere açıldı. Sergiler programına ayrıca Google Arts and Culture platformu üzerinde ve her iki kurumun web sitesinde toplam dört çevrimiçi sergi daha eklendi. Pera Öğrenme programları ise çevrimiçi atölyelere ağırlık vererek, bu dönemde kapasitesini %25 oranında artırma ve farklı şehirlere erişme fırsatı buldu. İstanbul'un yanı sıra, Türkiye'nin farklı illerinden yaklaşık 8.000 çocuk ve öğretmen, bu dönemde Pera Öğrenme programlarından faydalandı. Özalp Birol, kültür ve sanat kurumlarının dijital gelişimlerine ivme kazandırırken iş yapma ve işletme modellerinin de önemli bir dönüşüme uğrayacağını ifade ediyor: Teknolojiye dayalı çevrimiçi çözümlerin önemli bir bölümü kalıcı olacak ve fiziki çözümlerle birlikte kullanılacak. Elbette, bu değişiklikler gerçekleşirken 'insan'ın sistemden dışlanmaması, yeni modeller içinde yeni görevler üstlenerek var olması çok önemli... İnsanın iyi olma hali ile kültür-sanat arasında güçlü bir bağ olduğuna, kültür ve sanatın yaşanan bu travmayı iyileştireceğine inanan Özalp Birol, Bu zor süreci insan gücümüzü, teknolojiyi, bütçemizi doğru kullanarak, bu alanda çalışan kurumlar arasında dayanışma ve iş birliğiyle yeni projeler oluşturarak, daha paylaşımcı bir yaklaşımla, fiziki erişim ve dijital çözümlerden oluşan karma programlarla, süreçten olabildiğince az yara alarak tamamlamaya çalışacağız diyor. Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü 2021'de de programını kesintisiz biçimde izleyicilere ulaştırmak üzere çalışıyor. 2021 yılında Pera Müzesi'nde gerçekleşecek olan etkinliklerin başında, kapsamlı bir Etel Adnan sergisi geliyor. Dünyanın önde gelen şair, yazar, ressam ve aktivistlerinden, Suriye kökenli Amerikalı Etel Adnan'ın yapıtlarından oluşan sergiye, sözlü etkinlik programları, film gösterimleri, öğrenme programları eşlik edecek. Kitsch temasına odaklanan Zevk Meselesi başlıklı sergi de yılın dikkat çekici sergileri arasında yer alıyor. Pera Müzesi'nin sanat eğitimi veren kurumlara ve genç sanatçılara verdiği destek kapsamında, Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin yapıtlarından oluşan sergi yaz aylarında izleyiciyle buluşacak. Güz döneminde ise İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi iş birliğiyle hazırlanan İstanbul'dan Bizans'a: Yeniden Keşfin Yolları, 1800 1955 sergisi sanatseverler ile buluşacak. Bu sergi, Osmanlı başkentinin, bir bilim dalı olarak gelişmeye başlayan Bizans araştırmalarının şekillenmesindeki merkezi rolünü irdeleyecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesi-film-ve-video-programlari-dijital-duygular", "text": "Pera Film'in Zevk Meselesi sergisinden ilhamla hazırladığı Dijital Duygular başlıklı seçki, dijital kültürün ve internetin şekillendirdiği yaşamlarımıza sanat filmleri ve videoları aracılığıyla ayna tutuyor. Program, 9 29 Mayıs 2021 tarihleri arasında Pera Müzesi web sitesinden ücretsiz olarak izlenebilir. Pera Müzesi Film ve Video Programları, Zevk Meselesi sergisi kapsamında Dijital Duygular adlı seçkiyi çevrimiçi olarak izleyiciyle buluşturuyor. Sergi, ortaya çıktığı günden bu yana anlamı sürekli değişen kitsch kavramının beğeninin şekillenmesindeki rolüne odaklanırken; film programı, sınıfsal bir gösterge olarak beğeni kavramının, yüksek sanata karşın kitle kültüründeki yükselişin ve nesne kültüründen dijital kültüre geçiş sürecinde şekillenen görsel dilin, sinema ve video sanatındaki yansımalarını bir araya getiriyor. ABD ve İspanya'dan, görselliği ile dikkat çeken 5 yapımın yer aldığı programda, internet dünyasının ve tüketim kültürünün toplumsal yansımaları çarpıcı bir dille ortaya konuluyor. Ünlü rock grubu Lynyrd Skynyrd'ın Freebird şarkısının komik ve gürültülü bir uyarlaması olan Özgür Kuş'ta Suzie Silver, tüm rolleri hem yönetiyor hem de oynuyor. Cinsiyetler ve türler arası geçişi sağlamak üzere olağanüstü bir görüntü yelpazesinden ve özel efektlerden faydalanan yönetmen, izleyiciye muhteşem bir görsel şölen sunuyor. Programın en eğlenceli filmlerinden biri de Brooklyn'li bir sokak kedisinin internet kullanıcılarına aşk mektubu niteliğindeki Mükemmel Yabancılar İçin Sevgililer Günü. 2006 yılında anonim biçimde internette yayınlanan ve yaklaşık yarım milyon görüntülemeye ulaşarak YouTube'un açılış sayfasına düşen kısa film, viral hale gelen sanat videolarının ilk örneklerinden biri. Shu Lea Cheang, aynı oyuncularla farklı dönemlerde çektiği iki filmiyle programda yer alıyor. Beyaz, burjuva, heteroseksüel bir dünyada kurumsal kapitalizm tarafından sınırlara itilmiş insanlar arasındaki bağları ortaya çıkartan Fresh Kill, yüksek teknolojik tüketim kültürünün zehirli sonuçlarına maruz kalan kıyamet sonrası bir manzarayı tasvir ediyor. Ulusaşırı şirketlerin Üçüncü Dünya ülkelerinden hammadde getirirken hem ürünleri hem de insanları zehirlediği temasından hareket eden film, Staten Island'ı kaplayan kurgusal katı atık sahası Fresh Kill'de geçiyor. Cheang'in konum tabanlı mobil internet dizisi Harikalar Geziniyor ise Madrid'in Maravillas olarak da anılan Malasana semtinde geçiyor. Dizi, anaakım-dışı yeni eşcinsel kuşağı; mülteciler, göçmenler, açık aileler, sürdürülebilir yaşam gibi konular çerçevesinde ele alıyor. Dijital Duygular film programı, 9 29 Mayıs tarihleri arasında peramuzesi. org. tr adresinde çevrimiçi olarak yayınlanacak ve sadece Türkiye'deki izleyiciler tarafından izlenebilecek. Yasal düzenlemeler gereği film gösterimleri, aksi belirtilmediği sürece, +18 uygulamasına tabidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesi-kucuk-kitaplar-dizisinden-yeni-kitap-osman-hamdi-bey-bir-osmanli-aydini", "text": "Pera Müzesi, Küçük Kitaplar Dizisi'ne Osmanlı arkeolog, müzeci, ressam ve Kadıköy'ün ilk belediye başkanı Osman Hamdi Bey'i ekledi! Türk sanat tarihinin ender eserlerinden biri olan Osman Hamdi Bey'in Kaplumbağa Terbiyecisi'nin Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu'na dahil olmasının Onbeşinci yılında hazırlanan Osman Hamdi Bey: Bir Osmanlı Aydını başlıklı kitaba, Pera Müzesi mağazasından ve kitabevlerinden ulaşabilirsiniz. Pera Müzesi Yayınları'nın, 19. yüzyılın yetiştirdiği, kültür-sanat alanında öncü roller üstlenmiş bir kişilik olarak Osman Hamdi Bey'i inceleyen yeni kitabı, Mustafa Cezar, Edhem Eldem ve Metin And başta olmak üzere çeşitli araştırmacıların çalışmalarından yararlanarak, dönem tanıklıklarıyla zenginleştirilmiş bir yaşam öyküsü sunuyor. Osmanlı yenileşme ve batılılaşma sürecinin başlıca aktörlerinden ressam Osman Hamdi Bey'in yaşamından ve sanatından farklı ayrıntıları mercek altına alan kitap, eser incelemeleri ile birlikte, Osman Hamdi Bey'in ressam kimliği üzerine değerlendirmeler içerirken, onu sadece ünlü bir sanatçı olarak değil; müzeci, arkeolog, bürokrat, tiyatro yazarı, hatta roman kahramanı gibi az bilinen yönleriyle de tanıma yolunda bir adım atmaya çağırıyor. Sanatçıyı ve eserlerini daha yakından tanıma imkanı sunan Osman Hamdi Bey: Bir Osmanlı Aydını adlı yayın, Pera Müzesi mağazasında ve kitabevlerinde."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesi-ogrenme-programlari-muzik-hareket-ve-felsefede-kesisen-dunyalar", "text": "Pera Müzesi Öğrenme Programları, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu'ndan eserlerin yer aldığı Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar sergisi kapsamında yeni bir etkinlik programı hazırladı. Müzik, dans ve felsefe konularına odaklanan, 18 yaş ve üstü herkesin katılabileceği çevrimiçi etkinliklerin ilki 11 Temmuz Cumartesi günü yapılacak. Zoom uygulaması üzerinden gerçekleşecek olan atölyeler 25 Temmuz Cumartesi günü sona erecek. Pera Öğrenme, müze mekanında gerçekleşen etkinliklere ara verilen bu dönemde, çevrimiçi atölyelerle farklı yaş gruplarını sanatla buluşturmaya devam ediyor. Pera Müzesi'nin Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar adlı koleksiyon sergisinden ilham alınarak hazırlanan Temmuz programında sanatseverleri, müzik, dans ve felsefe terapisi gibi farklı alanlarda ilgi çekici etkinlikler bekliyor. Danny S. Lundmark'ın yürütücülüğünü üstlendiği Şarkını Yaz: Müzik Terapisi adlı atölyede katılımcılar, sanatçı Antoine de Favray'ın İstanbul Panoraması eserinden yola çıkarak şehrin tarihsel değişiminden esinlenen şarkı sözleri yazdıktan sonra, kendi özgün müzik eserlerini ortaya çıkaracaklar. Müzik terapisi uygulama örneklerinin paylaşılacağı atölyede, çeşitli müzikal araçlarla doğaçlama yapılacak. Eğitmen Lundmark, katılımcıların yanlarında iki adet kaşık bulundurmalarını istiyor. Eğitmen Seda Güney eşliğinde düzenlenen Resimlerle Dans ve Hareket Terapisi başlıklı atölyede katılımcılar, Kesişen Dünyalar sergisindeki eserlerden ilhamla farklı temalarda hareket doğaçlaması yapacak. Dans ve hareket terapisi ve uygulama örnekleri ile ilgili paylaşımlarının ardından, sanatçı Jean-Baptiste Hilair'in Yeni Cami ve İstanbul Limanı eserinden ilhamla hareket doğaçlaması ve Fausto Zonaro'nun İngiliz Elçisinin Kızı Tahtırevanda adlı eserinden yola çıkarak postür, kostüm ve güç temaları üzerine çalışılacak. Seda Güney, Bu atölye bedenle ifade konusunda biraz merak, biraz keşif içeriyor. Bunun için bulunduğunuz mekanda hareket edebileceğiniz bir alan olması yeterli diyor. Temmuz atölyelerinin, eğitmen Özge Özdemir'in katılımıyla gerçekleşecek Felsefe Atölyesi başlıklı son etkinliği ise Sanat, tarihin kaydını tutabilir mi? sorusundan yola çıkıyor. Osmanlı İmparatorluğu'nu ziyaret eden Batılı elçiler, maiyetlerine aldıkları ressamlara ya da geldikleri yerde karşılaştıkları sanatçılara sipariş vererek resimler yaptırır. Geri dönerken hazırladıkları raporlarla birlikte bu resimleri de beraberlerinde götürürler. Resimlerin aslına sadık görsel belgeler olduğu varsayılır. Pera Müzesi'nin Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar sergisi de bu resimlerden oluşur. Atölye katılımcıları, sergideki eserlerden ilhamla, bir resmin resmettiği şeyin aslına sadık olup olamayacağı üzerine felsefi bir soruşturmaya dahil olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesi-sanal-tur", "text": "Kapılarını 2005 Haziran ayı başlarında açan Pera Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı'nın, kentin bu seçkin noktasında kültür-sanat hizmeti vermek amacıyla hayata geçirdiği geniş kapsamlı bir kültür girişiminin ilk adımıdır. Bu projede bir 'müze-kültür merkezi' işlevini üstlenen Pera Müzesi için, 1893 yılında mimar Achille Manoussos tarafından İstanbul'un gözde semtlerinden Tepebaşı'nda inşa edilen, tarihi yapı Mimar M. Sinan Genim tarafından tamamen elden geçirilerek çağdaş donanımlı bir müzeye dönüştürülmüş ve hizmete sunulmuştur. Pera Müzesi'ni 3 boyutlu ziyaret etmek için aşağıdaki linke tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesi-tayland-basbakan-yardimcisina-ilham-kaynagi-oldu", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Tayland Başbakan Yardımcısı ve Ticaret Bakanı sayın Jurin Laksanawisit, Tayland Büyükelçisi sayın Phantipha Lamsudha Ekarohit'in yanı sıra bir grup Taylandlı ve Türk iş insanını ağırladı. Aynı zamanda bir ressam olan Başbakan Yardımcısı Jurin Laksanawisit, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu'ndaki eserleri inceledikten sonra müzenin önünde tuval üzerine bir resim de yaptı. Pera Müzesi, diplomatik ilişkilerin yürütüldüğü, birçok konsolosluk ve elçiliği bünyesinde barındıran Pera Bölgesi'nin kozmopolit yapısı ve stratejik konumu dolayısıyla uluslararası siyaset ortamından isimlerin ilgi odağı olmaya devam ediyor. 17 Kasım 2019 Pazar günü Pera Müzesini ziyaret eden Tayland Başbakan Yardımcısı ve Ticaret Bakanı Jurin Laksanawisit, Tayland Büyükelçisi Phantipha Lamsudha Ekarohit'in yanı sıra bir grup Taylandlı ve Türk iş insanına özel bir tur düzenlendi. Turda, kurum, koleksiyonlar ve sergiler hakkında detaylı bilgi paylaşımı yapılırken, ziyaretçiler Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu'nda eserleri yakından inceledi. Tayland Başbakan Yardımcısı ve Ticaret Bakanı Jurin Laksanawisit, Oryantalist Resim Koleksiyonu'nun 17. yüzyıldan 19. yüzyıla elçi portrelerine yer veren Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar ile Osman Hamdi Bey'in sanatı ve yaşamına odaklanan Osman Hamdi Bey bölümlerini büyük bir ilgi ile gezdi. Sergi turunun hemen ardından, kendisi de bir ressam olan Başbakan Yardımcısı, müzenin önüne yerleştirilen bir tuvalin üzerine, ressam Doğan Paksoy eşliğinde bir manzara resmi çizdi. Günün sonunda, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür Sanat İşletmesi Genel Müdürü sayın Özalp Birol, Jurin Laksanawisit'a Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar koleksiyon sergisi için hazırlanan kataloğu armağan etti. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10:00 19:00 saatleri arasında, Pazar günleri ise 12:00 18:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Müzede Cuma günleri hem uzun hem de ücretsiz! Uzun Cumalarda müze 18:00 22:00 saatleri arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebilir. Genç Çarşamba günlerindeyse tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz olarak gezebilir!"} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesi-yariyil-tatilinde-cocuklari-fotograf-sanatini-kesfetmeye-cagiriyor", "text": "Pera Müzesi Öğrenme Programları, yarıyıl tatilinde Bir Yol Öyküsü: Fotoğrafın Ardında 180 Yıl sergisi kapsamında, çocukların fotoğraf sanatını keşfetmelerini sağlayacak renkli atölyeler düzenliyor. 21 Ocak 1 Şubat 2020 tarihleri arasında düzenlenecek ve 4-6, 7-12, 9-12 ve 10-12 yaş gruplarına yönelik atölyeler öncesinde çocuklar, rehberli turlar eşliğinde sergideki eserleri yaratıcı drama, canlandırma, oyun gibi interaktif yöntemlerle deneyimleme imkanı bulacaklar. Pera Öğrenme, her yıl merakla beklenen yarıyıl atölyeleri programını açıkladı. Pera Müzesi'nin Bir Yol Öyküsü: Fotoğrafın Ardında 180 Yıl adlı güncel sergisi kapsamında, 21 Ocak 1 Şubat 2020 tarihleri arasında düzenlenen atölyeler fotoğraf sanatını odağına alıyor. Program, çocukların fotoğrafın tarihteki serüvenini; portre, manzara, moda fotoğrafçılığı, mimari fotoğraf, natürmort, siyah-beyaz, fotoğraf gazeteciliği gibi türleri inceleyerek öğrenmeleri amacıyla hazırlandı. Polaroid, suluboya, kil, neon ışıklar ve geri dönüşüm malzemeleri aracılığıyla fotoğraf meraklılarına keşif alanı sunan atölyelerde hem kolaj, fotoğraf, felsefe, resim ve GIF animasyon gibi alanlara odaklanılıyor, hem de beden çalışmaları yapılıyor. Atölye öncesinde çocuklar, sergideki eserleri rehberli turlar eşliğinde, yaratıcı drama, canlandırma, oyun gibi interaktif yöntemlerle deneyimliyor. 4-6 yaş grubu anlık baskı tekniklerini keşfediyor! Hayal Dünyama Yolculuk: Kağıt Lambadan Balon atölyesinde çocuklar seyahat etmek istedikleri yerleri hafızalarında canlandırarak suluboya ile kağıt lambalar üzerine kendi yolculuk rotalarını boyuyor. Ardından bu lambalar, renkli kumaş ipler ve geri dönüşüm malzemeleriyle açık hava balonlarına dönüştürülüyor. Hayvanlarla Yolculuk atölyesinde, sergide yer alan hayvanları inceleyen çocuklar sonrasında, kolaj tekniğiyle bu hayvanların serüvenlerini resmediyor ya da onları kil ve geri dönüşüm malzemeleriyle 3 boyutlu olarak tasarlıyor. Şipşak Baskı atölyesinde ise minik katılımcılar fotoğrafçılığın resim ve çizim gibi diğer üretim süreçlerinden nasıl farklılaştığını tartışarak çerçeve, görüş açısı, pozlama, ışık deliği ve derinlik gibi anahtar sözcükler hakkında bilgi sahibi oluyorlar. 7-12 yaş grubu fotoğrafik öğeleri hareketle ve sesle deneyimliyor! Hayalimdeki Yolculuğu Tasarlıyorum atölyesi çocukların yaratıcılıklarını kullanarak kağıt, karton, kutu gibi etraflarındaki nesnelerden farklı oyuncaklar tasarlamalarına yardımcı oluyor. Canlanan Anılar: Maket Atölyesi'nde ise katılımcılar, fotoğraf makinesi maketi yapmayı öğrendikten sonra anılarındaki güzel bir seyahati resmederek arkadaşlarıyla bu yolculuğun hikayesini paylaşıyor. Fotoğraftan Harekete Giden Yol, çocukların hareket ve ses aracılığıyla yaratıcılıklarını keşfetmesine yardımcı oluyor. Işık, gölge gibi fotoğrafik öğeleri hareketle deneyimleyen katılımcılar, grup çalışmasıyla strafor topları renklendirerek, kendi mini tuvallerinde kadrajlarını belirleyip desenlerini tasarlıyor. Işığın Yolculuğu: Uzun Pozlama atölyesi ise uzun pozlama fotoğraf tekniği ile renkli izler taşıyan fotoğraflar çekmenin yöntemlerini öğretiyor. Felsefe Atölyesi: Fotoğraf Sanatı Nedir? başlıklı atölyede, sanatçı Lale Tara'nın Botticelli'nin ünlü eseri Venüs'ün Doğuşundan etkilendiği çalışmalarından hareketle, Bir Yol Öyküsü sergisindeki fotoğraflar, sanat tarihinin önemli eserleri ile ilişkilendirilerek inceleniyor. Yarıyıl atölyeleri kapsamında 10-12 yaş grubuna özel Geleceğin Fotoğrafları adlı bir fotoğraf atölyesi daha düzenleniyor. Atölye, genç katılımcıların renk, pozlama, ışık, kontrast vb. değerler hakkında fikir sahibi olmalarını, manipülasyon teknikleri ve kolaj çalışmaları ile yaratıcılıklarını ortaya çıkarmalarını ve kısa bir GIF çalışması ile animasyonun temel seviyesine giriş yapmalarını sağlıyor. Etkinlik biletleri Biletix'te. Yerler sınırlıdır ve rezervasyon yapılmamaktadır. PERAkart aile ile Pera Çocuk atölyeleri %50 indirimli!"} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesiinde-yeni-sergi-istanbulda-bu-ne-bizantinizm-populer-kulturde-bizans", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi ile İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Bizans hakkında yapılmış bilimsel araştırmaları inceleyen İstanbul'dan Bizans'a sergisi ile eşzamanlı olarak, bu kez Bizans'ın popüler kültürdeki temsillerini ele alan başka bir sergiyi ziyaretçilerle buluşturuyor. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm?: Popüler Kültürde Bizans sergisi, edebiyattan video oyunlarına, çizgi romandan müziğe, sinemadan modaya, farklı alanlarda, Bizans algısına ait ortak temaları bir araya getiriyor. Sergi 23 Kasım 6 Mart tarihleri arasında Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilecek. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm? sergisi adını Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Panorama adlı romanından alıyor. Türkiye'nin yakın tarihinden bir dönemi, İkinci Dünya Savaşı sonrası yılların toplumsal ve siyasal karmaşasını konu edinen romanda 'Bu Ne Bizantinizm?' ifadesini romanın baş karakteri kullanıyor ve yazar, kendi karakterinin ağzından çıkan bu sözle, genç cumhuriyetin vatandaşları arasındaki kültürel ayrışmanın giderek keskinleşmesini, kimlik bunalımını ve çare olarak kör inançlara tutunmasını dile getiriyor. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm? sergisi, Bizans kiliselerinde ana mekan ile yalnızca din adamlarının girebildiği bölümü birbirinden ayıran bir ikonostasis ile açılıyor. Geleneksel olarak, kutsal kitabı betimleyen resimlerle kaplı bu duvar, bu kez Pera Müzesi'ndeki çağdaş tasarımla, Bizans ikonalarının zamanımızın ikonik karakterleri ve süper kahramanları üzerindeki etkilerini sergiliyor. Sergide 50'yi aşkın sanatçı, yazar, illüstratör, müzisyen, sinemacı ve moda tasarımcısının Bizans'a atfedilen eşsizliği ve egzotizmi farklı açılardan yorumlayan ve görselleştiren işleri yer alıyor. Max Bedulenko, Aluisio Cervalle Santos ve Yurii Nikolaiko sergide dijital illüstrasyonları ile yer alan sanatçılar ve Bizans şehri ile şehrin anıtsal mimarisine yeni perspektifler getiriyorlar. Jonathan Godoy, Stelios Faitakis, Taha Alkan, Xanthe P. Russell kutsal kitaptan alınan sahneleri dönüştürürken Peter Tirpak bir pop-art ikonunu, Aleksandar Todorovic ise Facebook'un kurucusunu birer aziz olarak betimliyor. Sıra dışı portreleri ile tanınan Scadarts bu kez Iphone aracılığıyla İmparatoriçe Irene mozaiği ile oynuyor. Moda tasarımcısı Özgür Masur Bizans'20 adını verdiği koleksiyonu, Ayşe ve Ece Ege'den oluşan Dice Kayek ise Victoria & Albert Müzesi ödüllü Ayasofya tasarımı ile Bizans ikonografisinin moda alanındaki yansımalarını işaret ediyorlar. Marco D'Amico'nun Vogue İtalyaiçin çektiği fotoğraflar yine Bizans imgesini öne çıkarırken bu ikonografinin çizgi roman dünyasındaki yansımalarını Romain Sardou'nun yazdığı, Carlos Rafael Duarte'nin resimlediği tarihi macera temsil ediyor. İllüstratör-tasarımcı Necdet Yılmaz sergideki işinde geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Ayasofya'nın ünlü kedisi Gli'yi bir göksel varlık olarak canlandırıyor. Tefrikaları ile tanınan gazeteci ve romancı Murat Sertoğlu'nun 1948 yılında yayınlanan romanı Bizansın Aşk İlahesi Teodora kitabının kapağı ve Kartal Tibet'in canlandırdığı Tarkan karakterinin yer aldığı Bizans Çöküyor filminin afişi ise Bizans'ı neredeyse her alanda bir antitez olarak kullanan, milliyetçi söylemlerle yüklü tarih yazımının sorunlarına ışık tutuyor. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm? sergisine eşlik eden katalog ise sanatın çeşitli alanlarındaki tüm bu temsilleri ayrı ayrı, derinlemesine inceleyen ve yorumlayan 10 tarih araştırmacısının makalelerini bir araya getiriyor. Popüler kültürün birçok alanında karşımıza çıkan Bizantinizmleri tartışan ve sınıflandıran bu makaleler, Roland Betancourt, Felice Lifshitz, Brigitte Pitarakis, Sinan Ekim, Yağmur Karakaya, Elif Demirtiken, Jeremy J. Swist, Marco Fasolio, Haris Theodorelis-Rigas ve Emir Alışık'ın imzasını taşıyor. İstanbul'da Bu Ne Bizantinizm?: Popüler Kültürde Bizans sergisi 6 Mart tarihine kadar Pera Müze'sinde ziyaret edilebilir. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10.00-19.00, Pazar günleri ise 12.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri Uzun Cuma kapsamında 18.00-22.00 arası tüm ziyaretçiler, Çarşamba günleri ise Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilir. Dolmakalemle dokular, dijital renk ve efektler eklenmiştir. Fountain pen, with real textures, added digital color and effects."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinde-minyatur-konusmalari-basliyor", "text": "Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü iş birliğiyle hazırlanan minyatür konuşmaları serisi başlıyor. Sanatseverlerin ilgiyle takip edeceği, müzenin YouTube kanalında 24 Eylül tarihinde yayınlanacak ilk söyleşide, sanatçı CANAN ve akademisyen Filiz Adıgüzel Toprak, Minyatür 2.0 sergisindeki işler üzerinden minyatür resminin günümüzde nasıl farklı formlara dönüştüğünü konuşacak. Suna ve İnan Kıraç Vakfı kültür kurumları Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, güncel sergileri çerçevesinde yeni bir söyleşi dizisini sanatseverlerle buluşturuyor. Enstitü'de ziyarete sunulan Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayelersergisi ile Müze'nin yeni sergilerinden Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür, minyatür resminin geleneksel örneklerini; heykel, video, enstalasyon, tekstil gibi farklı mecralarda hayat bulduğu yeni formlar ile bir arada inceleme ve karşılaştırma olanağı sunuyor. Her iki serginin ortak paydasından hareketle hazırlanan konuşma serisi, bu geleneksel sanatı tarih boyunca geçirdiği dönüşüm, farklı kültürlerde ele alınış biçimi ve güncel sanatla kurduğu ilişki bağlamında mercek altına almayı amaçlıyor. Türkiye, Pakistan, İran, Azerbaycan, Hindistan, Suudi Arabistan gibi farklı ülkelerden 14 sanatçının eserlerini bir araya getiren Minyatür 2.0 sergisi, minyatürü yalnızca tarihsel bir form olarak değil, teorik potansiyelini vurgulamayı hedefleyen güncel bir sanat pratiği olarak da sunuyor. Sergideki sanatçılar heykelden videoya, tekstilden yerleştirmeye çeşitli formlarla günümüze ait yaşayan bir sanat biçimine dönüştürdükleri minyatürü güncel sorunlar, olaylar ya da eğilimler hakkında yorum yapmak için kullanırken; geçmiş-şimdi, geleneksel-çağdaş, yerel-küresel gibi karşıtlıkların ötesine geçmeye ve sınırları aşmaya çalışıyor. Sergi kapsamında İstanbul Araştırmaları Enstitüsü iş birliğiyle düzenlenen minyatür üzerine konuşmalar dizisinin ilkinde; 1 Mayıs, Ademler ve Havvalar, Güzel ve Çirkin, İbretnüma ve Falname serisiyle sergide yer alan sanatçı CANAN ve sergi kataloğuna Güncel Sanatta Bir İfade Aracı Olarak Minyatür başlıklı yazısıyla katkıda bulunan akademisyen Filiz Adıgüzel Toprak konuşmacı olarak katılıyor. Sergi küratörlerinden Gülce Özkara'nın moderatörlüğünde gerçekleşecek söyleşide, CANAN'ın sergideki işlerinden yola çıkarak, Türkiye'de minyatür ve güncel sanat ilişkisinin nasıl geliştiği, minyatür resminin disiplinler arası ve dönemler ötesi bir yaklaşımla günümüzde nasıl biçim ve formlara evrildiği, güncelin minyatüre, minyatürün güncele ne gibi olanaklar sağladığı konuşulacak. Günümüzde birçok sosyal, kültürel, ekonomik sorunu görünür kılan minyatürün, Türkiye'de ve dünyada nasıl tanımlandığı, nasıl kategorize edildiği ve hangi tarihsel yükleri taşıdığı, CANAN'ın eserleri ve Filiz Adıgüzel Toprak'ın araştırmaları ekseninde, iki farklı bakış ve iki farklı pratik üzerinden ele alınacak. İzleyiciler, Youtube Premiere üzerinden yayınlanacak olan söyleşi esnasında konuşmacılara canlı sohbet özelliği ile sorularını iletebilecek. Söyleşi, 24 Eylül Perşembe günü saat 18.00'de Pera Müzesi YouTube kanalında izlenebilir. YouTube üzerinden ücretsiz gerçekleştirilecek olan etkinliğin dili Türkçedir. Görsel: CANAN, Güzel ve Çirkin, 2020. Karışık teknik, 50x70x75 cm. Sanatçının izniyle, SPOT desteğiyle üretilmiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinde-yeni-bir-sergi-bir-yol-oykusu", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, bu kez izleyicileri batıdan doğuya, Kiklad Adaları'nın mavisinden Sina Dağı'nın eteklerindeki kumlara uzanan bir fotoğraf yolculuğuna davet ediyor. Bir Yol Öyküsü: Fotoğrafın Ardında 180 Yıl başlıklı sergi, bundan tam 180 yıl önce 1839 yılında, fotoğrafın bulunuşunun ilanından hemen sonra gerçekleşen ilk fotoğraf gezisinin rotasında şekilleniyor. Küratörlüğünü sayın Engin Özendes'in üstlendiği sergide ülkemizden 10 fotoğrafçı, Marsilya'dan Şam'a 30'u aşkın tarihi kenti 180 yıl sonra yeniden, günümüzün fotoğraf teknikleri ve güncel bakış açılarıyla yorumluyor. Bir Yol Öyküsü: Fotoğrafın Ardında 180 Yıl başlıklı sergi, 5 Aralık 2019 1 Mart 2020 tarihleri arasında izlenebilecek. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Bir Yol Öyküsü: Fotoğrafın Ardında 180 Yıl başlıklı özgün sergiyle bugüne dek gerçekleştirdiği fotoğraf temalı sergilere bir yenisini daha ekliyor. Müzenin geride bıraktığı yıllar içinde, fotoğrafın ilk yıllarından fotojurnalizme ve çağdaş yorumlara uzanan geniş yelpaze, tarihi bugünle buluşturan bu sergi ile yeni bir boyut daha kazanıyor. Fotoğraf sanatıyla ilgilenenler için 1839 yılı önemli bir tarihi işaret eder. 1839'da hem fotoğrafın bulunuşu ilan edildi, hem de Marsilya'dan başlayarak Doğu'nun tarihi şehirlerine ve medeniyetlerine uzanan ilk fotoğraf yolculuğu başlamış oldu. Fransız ressam Emile Jean Horace Vernet, diorama tekniğini bulan isimlerden ressam Charles Marie Bouton ve daguerreotypist Frederic Auguste Antoine Goupil-Fesquet, 1839 yılının Ekim ayında fotoğraf çekmek üzere Marsilya limanından yola çıkıp Livorno, Malta, Siros, Paros, Naksos, Santorini, İskenderiye, Kahire, Luksor, Süveyş, Sina Dağı, Gazze, Beytüllahim, Kudüs, Nablus, Sayda, Deyrülkamer, Şam, Trablusşam, Baalbek, Beyrut, Larnaka, Rodos, Kos, İzmir, Çanakkale, İstanbul ve Roma'dan geçtiler. Ekip bundan tam 6 ay sonra, 1840 yılının Nisan ayında Marsilya'ya geri döndü. Frederic Auguste Antoine Goupil-Fesquet, bu seyahatin izlenimlerini 1843'te yayımlanan Voyage d'Horace Vernet en Orient adlı kitabında aktardı. Bir Yol Öyküsü: Fotoğrafın Ardında 180 Yıl sergisi ise günümüzün gelişmiş fotoğraf teknikleri ve farklı bakış açısıyla kendi hikayelerini anlatmaya odaklanan 10 fotoğraf sanatçısının yol öykülerini fotoğrafseverlerle buluşturuyor. Başta tarih meraklıları ve fotoğraf sanatına ilgi duyanlar olmak üzere izleyicilere keyifli bir seyir vadeden sergi, 1 Mart 2020 tarihine kadar Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10:00 19:00 saatleri arasında, Pazar günleri ise 12:00 18:00 saatleri arasında gezilebilir. Ayrıca müzede Cuma günleri hem uzun hem de ücretsiz! Uzun Cumalarda 18:00 22:00 saatleri arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebilen müze, Genç Çarşamba günlerindeyse tüm öğrencilere müzeyi ücretsiz olarak ziyaret edebilme imkanı sunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinde-yeni-sergi-bir-ruyanin-insasi-arnavutluk-sanatinda-toplumcu-gercekcilik", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, sanatseverleri Arnavutluk tarihine sanatsal bir yolculuğa çıkarıyor. Bir Rüyanın İnşası: Arnavutluk Sanatında Toplumcu Gerçekçilik adlı sergi, Arnavutluk görsel sanatlarının önemli bir dönemine odaklanıyor ve sosyalizmin kuruluş ilkelerini yaymayı amaçlayan siyasi tavrın hakim olduğu diktatörlük yılları görsel üretimlerinden bir seçki sunuyor. Bir Rüyanın İnşası: Arnavutluk Sanatında Toplumcu Gerçekçilik başlıklı sergi, 7 Temmuz 15 Kasım 2020 tarihleri arasında gezilebilir. Pera Müzesi, pandemi dolayısıyla yaklaşık 3 ay süren zorunlu bir aradan sonra sanatseverlere yeni bir sergiyle merhaba diyor. Küratörlüğünü Artan Shabani'nin üstlendiği Bir Rüyanın İnşası: Arnavutluk Sanatında Toplumcu Gerçekçilik başlıklı sergide yer alan eserler, dönemin gündelik hayatını, lider portreleri, işçi sınıfı, rejim temsilleri ve gelecek kuşaklara duyulan umut gibi çeşitli konuları ele alırken, aynı zamanda, uzun süre dünyanın geri kalanından yalıtılan Arnavutluk halkının kültürel kimliğini daha yakından tanıma fırsatı sağlıyor. Bir Rüyanın İnşası: Arnavutluk Sanatında Toplumcu Gerçekçilik başlıklı serginin küratörü Artan Shabani, Arnavutluk sanatının 40 yılına damgasını vuran toplumcu gerçekçilik anlayışını, devletin, sanat ve edebiyat başta olmak üzere, kültürel hayatın hemen her alanına hakim olduğu, sanatçıları ve yaratıcılığı yönlendirdiği bir dönem olarak ifade ediyor ve serginin, Arnavutluk'un önde gelen sanatçılarının eserlerinden geniş bir seçkiyle hazırlandığını söylüyor. Dönemi ve sosyalist gerçekçiliği farklı üsluplarda yücelten bu kompozisyonlar; film afişlerinden propaganda posterlerine, giysi tasarımından kilim desenine, ders ve çocuk kitaplarından dergilere kadar çok çeşitli mecralarda vücut bulan sanatsal üretimlerden oluşuyor. Küratör Shabani, Bir Rüyanın İnşası: Arnavutluk Sanatında Toplumcu Gerçekçilik sergisinin, dönemin görsel sanatlarını yansıtmanın ötesinde, partizan savaşı ve işgalcilere karşı direniş , anavatan savunması, sosyalizmin inşası, ülkenin sanayileştirilmesi, sosyal yaşam ve spor gibi konular üzerinden o yıllarda Arnavutluk toplumunda yaşanan değişimi izleme fırsatı sunduğunu da vurguluyor. Serginin sanatçıları arasında, Arnavutluk Güzel Sanatlar Akademisi'nin kurucularından, toplumcu gerçekçilik döneminde sanatçılara verilen en yüksek unvan olan Halk Ressamı unvanına sahip olan Guri Madhi; dönemin propagandasına hizmet eden posterleriyle Arnavutluk görsel sanatının en önemli grafik sanatçılarından olan Safo Marko, Pandi Mele ve Pellumb Bylyku; asker ve sporcu tablolarıyla Robert Permeti;yeni insanların yeni bir Arnavutluk inşa etme coşkusunu betimleyen çalışmalarıyla Agim Faja, Zef Shoshi, Dhimiter Theodhori, Skender Kamberi, Ramazan Memishi; etkileyici karakalem portreleriyle Kristofor Naslazi ve Lumturi Blloshmi; kent ve kır manzaralarıyla Sami Roçi, Lec Shkreli, Guri Madhi, Ilija Rota; film afişleriyle Myrteza Fushekati, Shyqyri Sako, Namik Prizreni, Aziz Karalliu, Bujar Zajmi, Kleo Nini, Astrit Tota gibi isimler yer alıyor. Sergi kataloğu için kapsamlı bir yazı kaleme alan Tiran Güzel Sanatlar Akademisi öğretim üyesi Ermir Hoxha Arnavutluk tarzı toplumcu gerçekçiliği tanımlarken ilk bakışta coşkulu, iyimser ve güzeldi diyor: Soğuk Savaş döneminde komünist Arnavutluk'un devlet programına giren bu sanat tarzı, 1950'lerin sonundan rejimin yıkıldığı 1991 yılına dek komünist ideolojinin resmi aracı olma işlevini gördü. Bu yanıyla eskinin yıkıntıları üzerinde yükselen bir 'yeni dünya' vadediyordu; sömürünün veya toplumsal sınıfın olmadığı ve gelirin eşit bölündüğü bir 'yeni dünya'. Arnavut akademisyen, toplumcu gerçekçiliği dört kilit kavramla açıklıyor: İşçilerin hayatlarına temas etmesi ve onlar tarafından anlaşılır olmasından dolayı 'proleter', halkın gündelik yaşantısından sahneler yansıttığı için 'tipik', imgeye sadık temsiller ürettiği için 'gerçekçi', devletin ve partinin hedeflerini desteklediği için 'partizan'... Ermir Hoxha, Bu içeriklere uygun sanat eserleri, liderin portresi, genç insan, tarihsel tema, sosyalist yaşam veya sanayi manzaraları gibi belli temalar altında toplanabiliyordu. Bu temalar binlerce büyük tuvalde, panoda, posterde ve anıtta vücut buluyor, propaganda makinesinin katı gözetiminden geçerek Sovyetler Birliği'nin uydusu niteliğindeki bütün ülkelerde boy gösteriyordu diyor ve bir estetik yöntem olarak inşa edilen toplumcu gerçekçiliği bugün soyut bir hayalin kanıtı ve ulaşılması neredeyse imkansız bir başka dünyanın sanatsal vizyonu olarak ifade ediyor. Abdurrahim Buza, Aferdita Meçe, Agron Jakupi, Agim Faja, Agim Shami, Alush Shima, Aristotel Papa, Bujar Luca, Astrit Tota, Aziz Karalliu, Bujar Zajmi, Dhimiter Theodhori, Fatbardha Shkupi, Kleo Nini, Guri Madhi, Hamdi Hallu, Ilija Rota, Isuf Sulovari, Jani Talo, Koço Vogli, Kristofor Naslazi, Namik Prizreni, Lec Shkreli, Lumturi Blloshmi, Myrteza Fushekati, Myzafer Dika, Pandi Mele, Pellumb Bylyku, Petrit Ilanaj, Petro Kokushta, Ramazan Memishi, Robert Permeti, Safo Marko, Sami Roçi, Sali Allmuça, Shyqyri Sako, Skender Kamberi, Vjollca Gavoçi Stamo, Zef Shoshi. Bir Rüyanın İnşası: Arnavutluk Sanatında Toplumcu Gerçekçilik sergisi, 15 Kasım 2020 Pazar gününe kadar Pera Müzesi'nin 3. kat sergi salonunda izlenebilir. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 11:00 18:00 saatleri arasında, Pazar günleri ise 12:00 18:00 saatleri arasında gezilebilir. Müze Cuma günleri 16:00 18:00 arası tüm ziyaretçilere, Çarşamba günleriyse Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrencilere ücretsiz! Artan Shabani 1969 yılında Arnavutluk'un Vlora şehrinde dünyaya geldi ve şu anda Tiran ile Torino arasında yaşıyor. 1991 yılında İtalya'ya taşındı, Fransa ve İspanya'da seyahat ettiği süreler boyunca farklı sanatsal projeler üzerinde çalıştı. Shabani, Vlora'daki The Promenade Gallery'i (2007) kurdu. Ekim 2013'ten bu yana Tiran Ulusal Sanat Galerisi'nin direktörü olan Shabani, bir sanatçı olarak resim, fotoğraf, çizim, video ve yerleştirme gibi geniş bir medya yelpazesi ile çalışıyor. Shabani'nin çalışmaları esas olarak tarihsel, politik ve sosyal temalara ve özellikle soğuk savaşın travmasını yerel ve uluslararası bir anahtarda yaşayan ve çoğunlukla kalıcı kişisel anılardan oluşan sonsuz bir albüm olarak inşa edilen toplumların başkalaşımına odaklanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinde-yeni-sergi-istanbuldan-bizansa-yeniden-kesfin-yollari-1800-1955", "text": "Pera Müzesi ile İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün ortaklaşa düzenledikleri İstanbul'dan Bizans'a, Bizans mirasına dair yeni bir uluslararası ve yerel farkındalığın oluşmasında İstanbul'un merkezi rolünü inceliyor. Zengin bir arkeolojik eser ve arşiv seçkisi ile etkileyici canlandırmaları bir araya getiren sergi, 6 Mart'a kadar Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi ile İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Bizans'la ilgili iki sergiyi eş zamanlı olarak sanatseverlerin beğenisine sunuyor. İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde yer alan Bizans eserlerini odağına alan bu sergilerden ilki, İstanbul'dan Bizans'a: Yeniden Keşfin Yolları, 1800 1955 adını taşıyor ve Bizans araştırmalarının İstanbul'daki gelişimine ışık tutuyor. İstanbul'dan Bizans'a sergisi, Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün ortak çalışmasıyla, Bizans sanatı uzmanı Brigitte Pitarakis'in küratörlüğünde hazırlandı. Osmanlı başkentinin, Bizans araştırmalarının şekillenmesindeki merkezi rolünü irdeleyen sergi, bugüne kadar yeterince çalışılmamış bir alana mercek tutarken, İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin Bizans koleksiyonları başta olmak üzere etkileyici bir arşiv seçkisini sanatseverlerle buluşturuyor. Bu seçkiye Türkiye'den ve dünyadan, önemli bir çok kütüphane ve arşiv kurumu ile özel koleksiyonlar katkıda bulundu. Döneme özgü, gösterişli bir üslupta resimlendirilmiş nadir kitaplar, baskı ve haritalar, orijinal arşiv fotoğrafları, belge ve resimler sergide tematik bir bütünlük içinde bir araya getirildi. Nejad Melih Devrim ve Fikret Mualla'nın Bizans'tan esinlenen resimleri, bu mirasın modern sanat üzerindeki etkisini ortaya koyarken, A. Tayfun Öner'in İstanbullu gökbilimci Eugene Antoniadi'nin olağanüstü kariyerini ele alan üç boyutlu animasyonu Bizans'a bilim kurgu merceğinden bakıyor. On dokuzuncu ve yirminci yüzyılın başında, İstanbul'da jeopolitik, diplomatik, akademik, sanatsal ve yerel çıkarların kesişmesi, zengin ve ortak bir miras olarak Bizans geçmişine dair bilinci artırmıştır. Konstantinopolis'e dair basitleştirilmiş oryantalist bakışı kırmaya yönelik adımlar atılarak, arkeolojik buluntular akılcı bir yaklaşımla yeniden ele alınmaya başlanır. İstanbul'un Bizans geçmişini belgelemeye çalışanlar, şehrin kültürel mirasının korunmasında yol gösterici olmakla sınırlı kalmayıp, bilimsel araştırma yöntemleri de geliştirir. Bizans'a bilimsel bir yaklaşım getiren ve bugüne kadar yeterince çalışılmamış bu gelişmeler, Pera Müzesi'nde ziyarete açılan İstanbul'dan Bizans'a: Yeniden Keşfin Yolları, 1800 1955 sergisinde gözler önüne seriliyor. Bizans mirasının geniş bir ilgi alanına dönüşmesinin ilk kez bu sergide irdelendiğine dikkat çeken küratör Brigitte Pitarakis, Berlin-Bağdat demiryolunun inşası ve Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla 19. yüzyıl sonlarında modern taşımacılık ağının temelleri atıldı. Bu gelişmeyle coğrafi ufuklar genişlemeye başlarken, teknolojideki gelişmelerle birlikte geçmiş uygarlıklara ve bugün 'öteki' diye adlandırılan insanlara yönelik merak arttı. Artan bu merak geçmiş uygarlıklar ve özellikle Bizans hakkında araştırmalar yapılmasına vesile oldu. İstanbul'dan Bizans'a sergisi, 1800'lü yıllardan 1955'e kadar Bizans'a dair bilgi birikiminin gelişimini ve Bizans araştırmalarının bir disipline dönüşme sürecini ziyaretçilerle paylaşırken, bu farkındalığın oluşmasında İstanbul'un merkezi rolünü inceliyor. Sergi, karmaşık bir konu olan modern tarihte Bizans mirasına, dönemin siyasal, ekonomik ve kültürel aktörlerinin perspektifinden bakarak ışık tutuyor dedi. Altı bölümden oluşan serginin ilk bölümü, İstanbul'un çok kültürlü kimliğini, kültürel ve entelektüel canlılığını ve Batı'da Bizans çalışmalarının gelişmesine yol açan dinamikleri anlamak için gereken arka planı sunuyor. İkinci bölümde Bizans topografyası, mimarlığı, yazıtları ve eserleri üzerine yapılan araştırmalar sunulurken, üçüncü bölüm Bizans eserlerine gösterilen ilginin geç dönem Osmanlı İmparatorluğu'nun modern devlet imajını perçinlemede, Müze-i Hümayun'un merkezi rolünü inceliyor. Dördüncü bölümde ziyaretçileri, İstanbul'un modernleşmeyle birlikte yok olan ahşap konut dokusuna ve yangın, deprem gibi nedenlerle boşalan arazilerde ortaya çıkan Bizans kalıntılarına ait belge ve fotoğraflar karşılıyor. Beşinci bölümde Bizans kalıntılarını, yapı ve topografyasını kayıt altına almak üzere mimar, fotoğrafçı, kartograf, ressam gibi farklı disiplinlerden profesyonellerin hazırladıkları ayrıntılı haritalar yer alıyor. Serginin son bölümü ise İstanbul'da Bizans'ın yeniden keşfinin yarattığı merakın sanatsal üretime etkilerini gösteriyor. Sergide, İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde yer alan Bizans eserlerinin yanı sıra; Suna ve İnan Kıraç Vakfı Koleksiyonu'na ait zengin fotoğraf ve kitap seçkisine, İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi, Alman Arkeoloji Enstitüsü, Ömer Koç, Serap Kayhan, Dr. Safder Tarim, Büke Uras koleksiyonlarından ve Birmingham Üniveristesi Doğu Akdeniz Arşivi, Dumbarton Oaks Araştırma Kütüphanesi, Fransa Milli Kütüphanesi, College de France Bizans Kütüphanesi Fonds Whittemore, Paris EPHE, Phototheque Gabriel Millet arşivlerinden derlenen kitap, baskı, harita, fotoğraf, belge ve resimler eşlik ediyor. İlhamını Pera Müzesi'nde düzenlenen İstanbul'da Bizans'ı Keşfetmek: Bilim İnsanları, Kurumlar ve Mücadeleler, 1800 1955 başlıklı sempozyumdan alan, İstanbul'un 1800 1955 yılları arasındaki ekonomik, kültürel ve siyasal değişimlerinin Bizans mirasına etkisini, Bizans'ın yeniden keşfini ve bu mirasın geniş bir ilgi alanına dönüşümünü aktaran İstanbul'dan Bizans'a sergisi, 6 Mart tarihine kadar Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10.00-19.00, Pazar günleri 12.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri Uzun Cuma kapsamında 18.00-22.00 arası tüm ziyaretçiler, Çarşamba günleri ise Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilir. The Magi before Herod in the narthex of Kariye Camii,"} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinde-yeni-sergi-kristal-berrakligi", "text": "Pera Müzesi'nin yeni sergisi Kristal Berraklığı 22 Aralık tarihinde ziyarete açıldı. Kristal imgesinin çağrıştırdığı şeffaflık kavramını farklı anlamlarıyla ele alan Kristal Berraklığı isimli sergi, büyük bir ekonomi oluşturan minerallerin topraktan çıkarılmasıyla ilgili etik ve ekolojik sorunları da mercek altına alıyor, sanatsal üretimde iş birliğinin altını çiziyor. Farklı coğrafyalardan 20 sanatçının eserlerini bir araya getiren Kristal Berraklığı, 7 Mart 2021 tarihine kadar Pera Müzesi'nin üçüncü katında ziyaret edilebilir. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi pandeminin etkisi altında geçen 2020 yılına, bu küresel krize atıfta bulunan yeni bir sergiyle veda ediyor. Küratörlüğünü Elena Sorokina'ın yaptığı Kristal Berraklığı, farklı ülkelerden 20 sanatçının, çevresel ve toplumsal konuları kristaller ışığında ele alan eserlerini bir araya getiriyor. Küratör ve sanatçıların, ekolojik bir duyarlılıkla yaklaştıkları, her sanatçının kendi yaratıcı ve siyasi bakışını, duyusal ve duygusal damgasını yansıtan Kristal Berraklığı isimli sergi, küresel şeffaflık, insan toprak ilişkisi, salgın sürecinde oluşan yeni bedensel davranışlar, diller, ve bunların medyadaki yeri gibi konulara odaklanıyor. Farklı ülkelerden ve nesillerden sanatçıları bir araya getiren sergide; Sammy Baloji, Minia Biabiany, Katinka Bock, Bianca Bondi, Gaelle Choisne, Kıymet Daştan, Elmas Deniz, Sinem Dişli, Gluklya, Deniz Gül, Ilana Halperin, Gülsün Karamustafa, Yazan Khalili, Paul Maheke, Şener Özmen, İz Öztat, Hale Tenger, Güneş Terkol, Berkay Tuncay ve Adrien Vescovi'nin eserleri yer alıyor. Sergiye eşlik eden katalogda küratör Elena Sorokina'nın sunuş metnininyanı sıra, ünlü düşünür Bruno Latour'un projeye ilham oluşturan yazısı, sanat tarihçisi Spyros Papapetros'un kristallerin yapısına ve özelliklerine ilişkin makalesi ile sanatçı Katy'taya Catitu Tayassu'nun kristallerden yola çıkarak şamanist şifacılık ve ritüelleri konu alan makaleleri bulunuyor. Son olarak, sergiye katılan sanatçıların eserleriyle ilgili açıklamalar ve görseller sunuluyor. Kristal Berraklığı sergisi, 7 Mart 2021 tarihine kadar Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Pera Müzesi Salı'dan Cuma'ya 11.00 18.00 saatleri arasında gezilebilir. Müze Cuma günleri 16.00 18.00 arası tüm ziyaretçilere, Çarşamba günleri ise Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrencilere ücretsiz! Hafta sonları uygulanan sokağa çıkma kısıtlamasından muaf olan yabancı ziyaretçiler ayrıca, Cumartesi 11.00 18.00, Pazar günleri ise 12.00 18.00 saatleri arasında müzeyi ziyaret edebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinde-yeni-sergi-minyatur-2-0", "text": "Pera Müzesi'nin merakla beklenen yeni sergisi Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür ziyarete açıldı. Minyatüre yeni bir bakış sunan eserleri bir araya getiren sergi, çeşitli coğrafyalardan sanatçıların heykelden tekstile, videodan yerleştirmeye farklı formlarla günümüze ait yaşayan bir sanat biçimine dönüştürdükleri 'güncel minyatür'ü ve onun dinamiklerini sorguluyor. Sömürgecilik, zorunlu göç, toplumsal cinsiyet, ayrımcılık, oryantalizm, ekonomik eşitsizlik, kimlik politikaları, toplumsal şiddet ve temsiliyet gibi konuları sorunsallaştırarak yeniden ele alan Minyatür 2.0 sergisi, 11 Ağustos 2020 17 Ocak 2021 tarihleri arasında Pera Müzesi'nde izlenebilir. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Covid-19 döneminde yeni bir sergiyi daha sanatseverlerle buluşturdu. Azra Tüzünoğlu ve Gülce Özkara'nın küratörlüğünde hazırlanan Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür adlı sergi, Türkiye, İran, Azerbaycan, Pakistan, Hindistan, Suudi Arabistan gibi farklı coğrafyalardan 14 sanatçının toplam 40'ı aşkın eserini bir araya getiriyor. Serginin sanatçıları arasında; Hamra Abbas, Rashad Alakbarov, Halil Altındere, Dana Awartani, Fereydoun Ave, CANAN, Noor Ali Chagani, Cansu Çakar, Hayv Kahraman, Imran Qureshi, Nilima Sheikh, Shahpour Pouyan, Shahzia Sikander ve Saira Wasim gibi günümüz sanat dünyasında kendine yer edinmiş usta isimler yer alıyor. Minyatür, sadece Osmanlı İmparatorluğu'nda değil, İran ve Hint imparatorluklarında da bir saray sanatıydı. 18. yüzyıla gelindiğinde ekonominin zayıflaması, matbaanın keşfi ve imparatorların ilgisinin Batı sanatına kayması ile birlikte minyatür, saraydan ve hatta kitaplardan çıkarak yeni bir arayışa girer. Nakkaşlar yeni konulara yönelir ve yeni denemeler yapar. Ancak minyatür, 18. yüzyılda bu değişimlerden geçmiş olsa da yaşadığı coğrafyalarda yoluna devam edemez ve yok olur. Pera Müzesi'nin yeni sergisi Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür, modernitenin içinden yeniden doğarak farklı bir biçime bürünen, klasik tanımından uzaklaşmış, yaşayan, günümüze ait bir sanat formuna dönüşen 'güncel minyatür'ü ve onun dinamiklerini sorguluyor. Sergi, minyatürden yola çıkan eserleri yan yana getirerek bu geleneksel sanat türü aracılığıyla yeniden biçimlenen güncel yaklaşımları açığa çıkarmayı hedefliyor. Sergi, güncel minyatüre bir toplumsal olgu ve direniş aracı olarak yaklaşıyor. Bilindik Doğu-Batı karşılaştırmalarının ötesine geçerek, sanat ve topluma ilişkin sorulara yanıt veren eserler, izleyiciye, başka yaşam ve düşünüş biçimlerinin mümkün olduğunu gösteriyor. Sömürgecilik, oryantalizm, ekonomik eşitsizlik, toplumsal cinsiyet, kimlik politikaları, ayrımcılık, toplumsal şiddet, zorunlu göç, temsiliyet gibi konuları sorunsallaştırarak yeniden ele alan Minyatür 2.0 sergisi, toplumun değişen yapısını anlamamıza ve kültürel anlamları fark etmemize yarayan verimli bir zemin haline geliyor. Sergideki sanatçılar minyatürü güncel problemler, olaylar ya da eğilimler hakkında yorum yapmak için kullanırken; geçmiş-şimdi, geleneksel-çağdaş, yerel-küresel gibi karşıtlıkların ötesine geçmeye ve sınırları aşmaya çalıştıkları görülüyor. Sergi kataloğunda, Azra Tüzünoğlu ve Gülce Özkara'nın küratöryel metnine, minyatür sanatının tarihsel ve güncel uygulamalarına ilişkin yazıları ile küratör Hammad Nasar, akademisyen minyatür sanatçısı Filiz Adıgüzel Toprak, akademisyen kültür, politika ve kadın hakları uzmanı Vishakha N. Desai ve sanat tarihi profesörü Nada Shabout katkıda bulunuyor. Türkiye'nin yakın tarihine bakarken hem görsel hem de kavramsal olarak modernleşme süreci eleştirisini içinde taşıyan eserler üreten CANAN, bu sergi için Güzel ve Çirkin ya da Aslan ve Ceylan (2020) ve Ademler ve Havvalar başlıklı, geçmiş ve bugünü birleştiren heykellerin yanı sıra Falname (2020) başlıklı bir çizim serisi üretti. Halil Altındere'nin Tesla to the Moon (2019) isimli çalışması, 16. yüzyılda Tophane sırtlarındaki Osmanlı Rasathanesi'nden, o dönemin bilim adamlarının 21. yüzyıla bir bakışı... Sultanın Drone'lu Cülus Töreni (2018) adlı eserinde saray ressamı Kapıdağlı Konstantin'in 1789 yılında yaptığı tabloya atıfta bulunan sanatçı, Kanuni Sultan Süleyman'ın Cuma Namazı'na Gidişi (2020) isimli çalışmasında ise 16. yüzyılda Zacharias Wehme tarafından çizilen panoramayı referans alarak, klasik minyatür üslubu ile günümüz figürlerini birleştiriyor. Minyatür üslubunun etkili olduğu resimsel kompozisyonlarında, kendine has perspektif anlayışıyla hayali haritalar yaratan Cansu Çakar ise sergiye, Tak Tak Tak Gırç Gırç Gırç Tak Tak Gırç Gırç (2017), Bin Mürekkep (2016) ve bu sergi için özel olarak ürettiği Rahime (2019) isimli çalışmalarıyla katılıyor. Güncel minyatür sanatının en önemli temsilcilerinden biri olan Shahzia Sikander, klasik Hindu-Paki minyatür sanatını güncel tarihsel eleştirilerini sunmak için başlangıç noktası olarak kullanır. Sikander'in sergide yer alan ve yüzlerce farklı dijital animasyondan oluşan üç kanallı video yerleştirmesi Parallax (2013) ilk defa Sharjah Bienali'nde gösterilmişti. Ortadoğu petrollerinin %40'ının transit gemilerle taşındığı Hürmüz Boğazı'nın jeostratejik önemine vurgu yapan eser, çatışma ve kontrol kavramlarını modernden post-kolonyal döneme uzanan bir zamanın ana temaları olarak öne çıkarıyor. Kuşağının en tanınmış isimlerinden olan Imran Qureshi, toplumsal önyargılara meydan okuyan Moderate Enlightment isimli minyatür serisini, 11 Eylül'ün ardından dünyada dindar insanlara karşı yükselen ayrımcılığa tepki olarak üretmişti. Kendisine uluslararası bilinirlik kazandıran bu seriyi, MET ve British Museum gibi kurumların ardından Pera Müzesi'de sergileyen Imran Qureshi, aynı zamanda sergiye özel olarak yeni desenler üretti. Qureshi'nin Hafızanın Sonsuz Görünen Yolu başlıklı yerleştirmesi ve Nefes Almak başlıklı videosu da güncel motiflerin ve soyut resmin biçimsel dili ile geleneksel motif ve tekniklerin eşsiz bir sentezini oluşturmakta.. Saira Wasim, sergi için minyatürden esinlenen çarpıcı bir dizi eser üretti. 16. yüzyıl geleneksel İran minyatürleri tarzında çizilen eser, göçmen çocuklarının Batı ekranlarında nasıl ötekileştirildiğini sorguluyor. Sanatçının bir diğer çalışması ise 19. yüzyılın ünlü Fransız ressamı William Bouguereau'nun Madonna'sına atıfla üretildi. Her yıl Amerika'da yaklaşık 1300 çocuk silahla vurularak öldürülürken Amerika, başka ülkelerin silah politikalarına karışmakta beis görmüyor. Eser, silahların çocuklardan değerli olduğu bir toplumsal algının görüntüsünü sunuyor. Venedik Bienali Azerbaycan Pavyonu'nda eserlerini geniş kitlelerle buluşturan Rashad Alakbarov, sıradan, buluntu nesnelerle beklenmedik sahneler yaratıyor. Işık ve gölgeyi eserlerinin temel elementleri olarak konumlayan sanatçı, başta gelişigüzel kenara bırakılmış bir yığın metal veya plastik obje gibi görünen bu kompozisyonlarla sıradışı 'gölge resimleri' yapıyor. Noor Ali Chagani de grafiti ve duvar reklamlarının izlerini taşıyan 'buluntu' minyatür tuğlalardan oluşan eseriyle sergiye katılıyor. Sanatçı, kendi ürettiği 'buluntu' malzemenin yapaylığı ve tuğlaya verdiği akışkan form ile izleyicide bir illüzyon yaratıyor. Dana Awartani'nin yerleştirme ve videosu, serginin dikkat çekici işleri arasında yer alıyor. Çekimleri Cidde'nin eski bir mahallesinde, bir zamanlar büyükbabası ile ninesinin yaşadığı evde gerçekleştirilen video için sanatçı, evin zeminini İslam sanatındaki geometrik karoları anımsatan formlarda kumla kaplıyor. Bu zahmetli işlem tamamlandığında ise kültürel mirasın yıkımına sembolik bir referansla, yerleri süpürüyor. Ev, kültürel aidiyet, İslami geometri arasındaki bağlantılar, Hamra Abbas'ın eserlerinde de belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor. Sanatçının iki zıt renkli mermerle ürettiği geometrik desenler, ev zeminlerindeki karolar kadar minyatürlerin kenar süslerini de anımsatıyor. Uzun süre evden uzak kaldıktan sonra Lahor'daki fresk ve taş kakmalardaki bahçe görünümlerini yeniden keşfeden sanatçı, kum ve mermer gibi yapı malzemeleri ile aidiyet duygusunu ve kaybetmek istemediği anıları sağlamlaştırılma arzusunu dışavuruyor. Benzer bir şekilde Hayv Kahraman da How Iraqi Are You? serisindeki Nabog (2014) isimli eserinde, geride bıraktığı evini, unuttuğu ana dilini, gizlemeye çalıştığı aksanını ve reddettiği 'ötekiliğini' hatırlatıyor. 13. yüzyılda üretilmiş Maqamat al Haririnin çoklukla erkekleri anlatan hikayelerini kadın hikayeleriyle değiştiren sanatçı, kadınlar için geçmişteki direniş alanlarını bugünden kurmaya ve geleceğe bırakmaya çalışıyor. Serginin mekanlara bakan bir diğer sanatçısı Shahpour Pouyan'ın çalışmaları iktidar, zorbalık, hakimiyet gibi temel kavramlara odaklanıyor. İlhamını İran minyatürlerinden alan sanatçı, Sümer, Babil, İran ve Hint kültürlerine referanslar veriyor. Sergide gösterilen iki İran minyatüründe tüm figürleri minyatür yüzeyinden kaldırıp konuları gizleyen sanatçı, anlatıdan bağımsızlaşan mekanlara bakabilme imkanı tanıyor. Pouyan, bu sergi için ürettiği eserinde ise ilk kez bir Osmanlı minyatürünü, Topkapı Sarayı Koleksiyonu'ndaki Kanuni Sultan Süleyman'ın hayatını anlatan Süleymannamenin Elkas Mirza'nın Kabul Töreni sahnesini tüm figürlerden arındırarak yorumluyor. Hem güncel hem geleneksel sanata ilgi duyan izleyicilere, içinde birçok sürpriz barından işlerden bir seçki sunan Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür sergisi, 17 Ocak 2021 tarihine kadar Pera Müzesi'nde izlenebilir. Pera Müzesi Salı gününden Cumartesi'ye kadar 11.00 18.00 saatleri arasında, Pazar günleri ise 12.00 18.00 saatleri arasında gezilebilir. Müze ayrıca Cuma günleri 16.00 18.00 arası tüm ziyaretçilere, Çarşamba günleriyse Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrencilere ücretsiz!"} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinde-yeni-sergi-yarina-notlar", "text": "Pera Müzesi, Uluslararası Bağımsız Küratörler oluşumunun Yarına Notlar adlı gezici sergisini İstanbul'da sanatseverlerle buluşturuyor. 25 ülkeden 30 küratörün ortak çalışmasıyla hazırlanan ve kısa bir süre önce ABD ve Çin'de sergilenen Yarına Notlar sanatseverleri mevcut kriz ortamında, çağdaş kültürel değerleri yeniden sorgulamaya davet ediyor. Sergi 6 Mart'a kadar Pera Müzesi'nde görülebilir. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, 2021 yılını üç yeni sergiyle kapatıyor. Müzenin yeni süreli sergilerinden Yarına Notlar, Independent Curators International oluşumu tarafından hayata geçirildi. Sergiye COVID-19 pandemisinin ilk aylarında, ICI üyelerinden gelen metinlerle oluşturulan Saha Raporları başlıklı yazı dizisi ilham verdi. Gezici bir sergiye dönüşen Yarına Notlar, 2021 başında dünya turuna başladı. ABD'de Cantor Fitzgerald Gallery, Haverford College, Kanada'da Contemporary Calgary, Çin'de Sifang Art Museum'da ziyarete açılan sergi, 23 Kasım 2021 6 Mart 2022 tarihleri arasında Türkiye'de, Pera Müzesi'nde sanatseverlerle buluşacak. Dünyanın dört bir yanından 29 sanatçının eserlerini bir araya getiren Yarına Notlar, küresel bir çağda sanatın kolektif hafızanın inşasındaki rolünü ele alıyor. Sergideki birçok çalışma, kuşku ve güvensizliğin yükseldiği zamanlarda dünyayı anlamlandırmanın yollarını sorguluyor. Bu kültürel geçiş döneminde her eser, yakın geçmişten bir ilham kaynağı ve geleceğe yön veren bir bakış açısı öneriyor. Pandemi döneminde yaşanan tecrit, ev hayatı ve bakım kavramlarına odaklanan eserler ile, pandemiye doğrudan referans vermeyen eserler hep beraber incelendiğinde, bir bütün olarak günümüzün yansımasını oluşturuyor. Ziyaretçilere küresel bir deneyim üzerine düşünme fırsatı veren Yarına Notlar, ICI Küratöryel Eğitim Programı mezunları arasından seçilen 30 küratör tarafından hazırlandı. ICI Sergiler Yöneticisi Becky Nahom, 25 ülkeden 30 küratörün ortak çalışmasıyla hayat bulan bu sergide, bugün görülmesinin önemli olduğuna inandıkları eserleri sanatseverlerle buluşturduklarını belirtirken; ortak güven üzerine kurulu olan bu serginin aynı zamanda okuyucular, ziyaretçiler ve gözlemcilerin eserlerle iletişim kurmaları için bir çağrı olduğunu söylüyor. Uluslararası Bağımsız Küratörler oluşumu tarafından düzenlenen, Frances Wu Giarratano, Becky Nahom, Renaud Proch ve Monica Terrero'nun programladığı Yarına Notlar gezici sergisi, Andy Warhol Görsel Sanatlar Vakfı, VIA Sanat Fonu, ICI Mütevelli Heyeti ve Uluslararası Forumu'nun destekleriyle gerçekleştirildi. Sergi, 23 Kasım 6 Mart tarihleri arasında Pera Müzesi'nde ziyarete edilebilir. Madiha Aijaz, Ernesto Bautista, Maeve Brennan, Vajiko Chachkhiani, Nothando Chiwanga, Shezad Dawood, Demian DineYazhi', Cao Guimaraes, Ilana Harris-Babou, Rei Hayama, Amrita Hepi, INVASORIX, Tamas Kaszas, Ali Kazma, A Liberated Library for Education, Inspiration, and Action, David Lozano, Mona Marzouk, Joiri Minaya, Peter Morin, Daniela Ortiz, Kristina Kay Robinson, Luiz Roque, Mark Salvatus, Ibrahima Thiam, u/n multitude, Wayne Kaumualii Westlake, Yan Shi. Charles Campbell, Freya Chou, Giulia Colletti, Veronica Cordeiro, Allison Glenn, Tessa Maria Guazon, PJ Gubatina Policarpio, Ivan Isaev, Ross Jordan, Drew Kahu aina Broderick ve Josh Tengan, Esteban King Alvarez, Joao Laia, Luis Carlos Manjarres Martinez, Fadzai Veronica Muchemwa, Lydia Y. Nichols, Marie Helene Pereira, Balimunsi Philip, Josseline Pinto, Florencia Portocarrero, Shahana Rajani, Rachel Reese, Marina Reyes Franco, Mari Spirito, Alexandra Stock, Eszter Szak. cs, Abhijan Toto, Fatoş Üstek, Su Wei, Sharmila Wood. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10.00-19.00, Pazar günleri 12.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri Uzun Cuma kapsamında 18.00-22.00 arası tüm ziyaretçiler, Çarşamba günleri ise Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinde-yunan-film-gunleri-basladi", "text": "Yunanistan sinemasının auteur yönetmenlerinden özgün ve ödüllü yapımları Yunan Film Günleri kapsamında Pera Müzesi'nde sinemaseverlerle buluşuyor. Theo Angelopoulos, Costa Gavras gibi usta isimlerin imzasını taşıyan 17 filmlik seçkiye, Yunan Sineması Kendini Anlatıyor başlıklı panel eşlik ediyor. Gösterimler 7-12 Haziran tarihleri arasında Pera Müzesi Oditoryumu'nda ücretsiz gerçekleşecek. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Türkiye'de ilk kez gerçekleşen Yunan Film Günleri'ne ev sahipliği yapıyor. Pera Film, Yunanistan Kültür Bakanlığı, Yunan Film Merkezi, Yunan Film Akademisi, Yunanistan Başkonsolosluğu, Selanik Sinema Müzesi, EMEIS Kültür Kolektifi ve istos iş birliğiyle düzenlenen program, Yunanistan sinemasının auteur yönetmenlerinin, 1960'lardan 1980'lere uzanan bir zaman diliminde ürettikleri filmleri bir araya getiriyor. Kara komediden yol filmine, dramdan bilimkurguya 17 filmlik zengin bir seçki, yenilenmiş kopyalarıyla 7-12 Haziran tarihleri arasında Pera Müzesi Oditoryumu'nda sinemaseverlerin beğenisine sunuluyor. Usta yönetmen Theo Angelopoulos'un gerçek bir cinayetten yola çıkarak çektiği ilk uzun metrajlı filmi Tatbikat, Yunan Film Günleri'nin açılış filmi olarak programda yer alıyor. Angelopoulos'un Selanik Film Festivali'nde En İyi Yeni Yönetmen seçildiği ve Berlin Film Festivali'nde FIPRESCI Ödülü'nü kazandığı filmi, sinema tarihçilerince Yeni Yunanistan Sineması'nın doğuşu olarak nitelendiriliyor. Yine gerçek bir cinayete dayanan Tonia Marketaki imzalı Zorba Yannis ise, kadınların toplumsal baskı altında nasıl ezildiğini gözler önüne sermesiyle zamanının çok ötesinde bir feminist bakış sunuyor. 1944 yılında 300'den fazla insanın infaz edildiği ve Yunanistan tarihinin dönüm noktalarından olan Kokkinia Bloğu, sürrealist yönetmen ve film kuramcısı Adonis Kirou'nun Abluka filmiyle beyazperdeye taşınıyor. Brechtyen bir anlatım şeklini benimseyen film, 40'ların baskı ve korku dolu ortamını izleyiciye etkili bir biçimde aktarıyor. Ünlü yönetmen Costa Gavras'ın 60'ların sonunda büyük tartışma yaratan filmi Ölümsüz, Mikis Theodorakis'in ikonik müziğiyle zamansız bir başyapıt olmayı sürdürüyor. Vassilis Vassilikos'un suikast sonucu öldürülen Yunan aktivist Gregoris Lambrakis'ten esinlenerek yazdığı romanın uyarlaması olan film, hikayenin nerede geçtiği belirtilmese de Yunanistan'da uzun yıllar yasaklı yapımlar arasında yer aldı. Kuşağının önde gelen auteur yönetmenlerinden Pantelis Voulgaris'in yazıp yönettiği Taştan Yıllar, aşka ve özgürlüğe olduğu kadar birbirlerine de hasret kalmış iki sıradan insan hakkında büyüleyici bir hikaye. Yunanistan sinemasının en önemli kadın oyuncularından Themis Bazaka, filmdeki performansıyla Venedik, Selanik ve Valencia film festivallerinde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'ne değer görülmüştü. Yönetmen, senarist ve yapımcı Nikos Papatakis imzalı Fotoğraf, ülkesinden kaçmak isteyen Ilias ile sıla hasreti çeken Yerasimos arasındaki çatışmadan beslenerek Yunanistan'ın yakın tarihinin alegorisine dönüşüyor. Yeni Yunan Sineması'nın huzursuz edici filmleriyle tanınan yönetmenlerinden Nikos Panayotopoulos, toplumsal çağrışımlarla dolu grotesk masalı Bereketli Vadinin Tembelleri'nde dönemin burjuvazisini derin ve keskin bir görüyle yorumluyor. Bunuel'in Burjuvazinin Gizli Çekiciliği ve Ferreri'nin Büyük Tıkınma filmleriyle birlikte anılan bu kült eser, Locarno Film Festivali'nde Altın Aslan'ı kazanmıştı. Seçkide yer alan bir diğer uyarlama, sinemaseverlerin Oscarlı filmi Zorba ile yakından tanıdığı Michael Cacoyannis imzalı Troyalı Kadınlar. Sinemanın dört ikonik kadın oyuncusunu Katharine Hepburn, Genevieve Bujold, Vanessa Redgrave ve Irene Papas'ı buluşturan film, Alfio Contini'nin görüntüleri ve Mikis Theodorakis'in müzikleriyle de gerçek bir klasik. Yeni Yunan Sineması'nın ilk örneklerinden sayılan Alexis Damianos imzalı Evdokia, genç çavuş Yorgos ile seks işçisi Evdokia'nın askeri cuntanın gölgesinde antik bir trajediye dönüşen aşkını anlatıyor. Yine trajik bir aşk hikayesini beyazperdeye taşıyan Gezi, duyguların hüznüne ve ihtişamına dair lirik bir övgü niteliğinde. Takis Kanellopoulos'un yönettiği filmde, şiddeti artan savaşla birlikte kaçma planı yapan iki aşığın sınıra doğru çıktığı gezi, dönüşü olmayan bir yolculuğa dönüşüyor. George Korras ve Christos Voupouras'ın birlikte yazıp yönettikleri Asker Kaçağı, sınırlara başkaldıran Manolis'in topluma uyumlanması ve kendine yabancılaşması üzerinden, dönemin kırsal Yunan toplumunda erkekliğin yıkıcı doğasını tarif ediyor. Henüz 46 yaşında hayatını kaybeden şair ve yönetmen Frieda Liappa, seçkide Sessiz Bir Ölüm ile yer alıyor. Varoluşçuluk üzerine gerçeküstücü ve minimalist bir yapıt olarak nitelenen film, Liappa'ya San Sebastian Film Festivali'nde En İyi Yeni Yönetmen ödülünü getirmişti. Giorgos Panousopoulos yazıp yönettiği, aynı zamanda yapımcılığını, kurgusunu ve görüntü yönetmenliğini de üstlendiği Çılgınlık'ta, Euripides'in Bakkhalar tragedyasını modern bakışla yeniden yaratıyor. Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı için yarışan Çılgınlık, izleyiciyi Dionysos'un başkaldırısına çağıran Nikos Xydakis imzalı müzikleriyle de baştan çıkarıcı bir film. Vassiliki Iliopoulou imzalı Geçit, yalın ve gerçekçi diyalogları, detaylarla süslü sahneleri ve oyuncularının kusursuz yorumuyla dikkat çeken, ödüllü bir yol filmi. Selanik Film Festivali'nde senaryosuyla övgüler toplayan film, askerliğini tamamlayıp evlerine dönmeye çalışan iki taşralı gencin başından geçenleri anlatıyor. Gerilimden film noir'a, aksiyondan komediye farklı türler arasında gezen Olga Robards, Andreas Sinanos'un Selanik Film Festivali'nden ödüllü görüntüleri eşliğinde 80'ler Atina'sını büyülü bir şekilde resmediyor. Filmin yönetmen koltuğunda Christos Vakalopoulos oturuyor. Yunanistan Sineması'nda yeni gerçekçiliğin yaratıcılarından Nikos Koundouros, programda Berlin ve Selanik film festivallerinden ödüllü filmi Genç Afroditler ile yer alıyor. Giovanni Varriano'nun adanın doğal güzelliğine odaklanan siyah-beyaz görüntüleri ve Yiannis Markopoulos'un geleneksel Yunan enstrümanları kullanarak yarattığı, kimi sahnelerde filmin başoyuncusuna dönüşen müzikleriyle Genç Aftoditler, avangart sinemanın başyapıtlarından. Seçkinin tek bilimkurgu filmi olan Sabah Devriyesi kıyamet sonrası bir dünyada geçiyor. Nikos Nikolaidis'in Daphne Du Maurier, Phillip K. Dick, Raymond Chandler ve Herman Raucher gibi yazarların eserlerinden ilham ve alıntılarla yazıp yönettiği film, şiddet ve ölümle çevrili, tahammülü zor bir dünyada aşık olmanın anlamını sorguluyor. Yunan Film Günleri kapsamında gösterimlerin yanı sıra sektör profesyonellerinin katılımıyla gerçekleşecek bir de panel yer alıyor. 9 Haziran Perşembe günü saat 18.30'da Pera Müzesi Oditoryumu'nda yapılacak Yunan Sineması Kendini Anlatıyor paneline; Athena Kartalou, Athena Kalkopoulou, Antigoni Rota ve Afroditi Nikolaidou'nun konuşmacı olarak katılacak. Panelistlerin Yunanistan'da sektörün güncel durumu, endüstrinin yapısı, film üretimini teşvik etmek için uygulanan ulusal politikalar hakkında bilgi ve birikimlerini paylaşacağı buluşmanın aynı zamanda, ortak sorunları konuşmak ve sınır ötesi iş birliklerini güçlendirmek için bir tartışma ortamı sunması da amaçlanıyor. Yunan Film Günleri seçkisi, 7 12 Haziran tarihleri arasında Pera Müzesi Oditoryumu'nda ücretsiz izlenebilir. Bu program kapsamındaki film gösterimleri ücretsizdir. Rezervasyon alınmamaktadır. Yasal düzenlemeler uyarınca aksi belirtilmediği sürece tüm gösterimler 18+ uygulamasına tabidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinde-zevkler-ve-renkler-tartismaya-aciliyor", "text": "Pera Müzei Öğrenme Programları, Zevk Meselesi sergisi kapsamında Zevkler ve Renkler başlıklı atölye ve etkinlik programını sanatseverlerle buluşturuyor. Keşiflerle dolu programda farklı yaş gruplarına yönelik çevrimiçi atölyeler ve rehberli sergi turları yer alıyor. Adının işaret ettiği gibi beğeni kavramı etrafında şekillenen etkinlik dizisi, Zoom Meeting uygulaması üzerinden gerçekleştiriliyor. Pera Öğrenme, Zevk Meselesi sergisi ile eş zamanlı olarak Zevkler ve Renkler isimli atölye ve etkinlik programını düzenliyor. Pera Müzesi'nin büyük ilgi gören yeni sergisini çevrimiçi ortamda rehber eşliğinde gezen katılımcılar daha sonra, adreslerine gönderilen malzeme kitiyle kendi eserlerini yaratacak. Zevkler ve Renkler programında, çocuk ve gençler için hazırlanan eğlenceli atölyelerin yanı sıra yetişkinlere özel sergi turları da yer alıyor. Tuvale Yansıyan Hayaller atölyesinde 7-10 yaş arası çocuklar, rehber eşliğinde 3 boyutlu dijital sergiyi gezdikten sonra, sergiden aldıkları ilhamla yeni eserler oluşturacaklar. Atölye kapsamında kendi beğenileri ve beğeni kavramı üzerine konuşan katılımcılar, ardından kendi zevk ve renklerini özgürce tuvale yansıtacak. Kumaş parçaları, payet, boncuk ve boya gibi farklı malzemelerle karışık teknik uygulamalarını deneyimleme fırsatı sunan etkinlik, 27 Mart ve 3 Nisan tarihlerinde yapılacak. Zevk Meselesi sergisinde Bırak Kendini isimli video işiyle yer alan Hayırlı Evlat ise 15 Nisan'da Mutluluk Formülleri temalı bir yazı atölyesi düzenliyor. Mutluluk kavramının ve mutluluğu engelleyen somut veya soyut varlıklarla ilgili düşüncelerin paylaşılacağı atölyede 13 yaş ve üzeri katılımcılar, sanatçı grubuyla birlikte yazı yoluyla bireysel ve kolektif hikayeler üretecek. Zevkler ve Renkler programında ayrıca, 18 yaş ve üzeri katılımcılara yönelik Çevrimiçi Sergi Turları yer alıyor. Zevk Meselesi sergisini dijital ortamda rehber eşliğinde 3 boyutlu olarak gezen sanatseverler, eserler hakkında detaylı bilgi edinme fırsatı bulacak. Sergi süresince devam eden turlara her ayın son Perşembe günü Zoom Meeting uygulaması üzerinden ücretsiz katılım sağlanabilir. Ulya Soley küratörlüğünde hazırlanan Zevk Meselesi sergisi, kitsch kavramının günümüz görsel kültürüyle kurduğu yakın ilişkiye ve beğeninin şekillenmesindeki kritik rolüne odaklanıyor. Alex Da Corte ve Jayson Musson, Bruno Miguel, Cameron Askin, FAILE, Farah Al Qasimi, Gülsün Karamustafa, Hayırlı Evlat, Miao Ying, Nick Cave, Olia Lialina ve Mike Tyka, Pierre et Gilles, Slavs and Tatars ve Volkan Aslan'ın yapıtlarını bir araya getiren sergi, 6 Haziran 2021 tarihine kadar Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Yetişkinlere yönelik çevrimiçi sergi turlarına katılım ücretsizdir. Kontenjanın sınırlı olduğu turlara katılım için rezervasyon yaptırmak gereklidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinden-eserler-yeni-bir-seckiyle-google-chromeda", "text": "Pera Müzesi, koleksiyonlarındaki eserleri dijital ortamda sanatseverlerle buluşturduğu Pera Müzesi'nden Eserler projesini yeni bir seçkiyle genişletiyor. Google Chrome uzantısı ile sanat eserlerini bilgisayar ekranlarına taşıyan müze, toplam 85 eserin yer aldığı seçki ile kullanıcılara her an ulaşabilecekleri keyifli bir sanat deneyimi sunuyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Oryantalist Resim, Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri ve Kütahya Çini ve Seramikleri koleksiyonlarındaki eserlerden özel bir seçkiyi Google Chrome uzantısıyla bilgisayar ekranlarına taşıyor. Müzenin 2017 yılında başlattığı Pera Müzesi'nden Eserler adlı proje, dünyanın farklı noktalarındaki sanatseverler tarafından ilgiyle karşılanmış ve geniş bir kitleye ulaşmıştı. Uzantının yeni versiyonunda bu kez 85 eserlik bir seçki yer alıyor. Google Chrome tarayıcısına yükledikleri ücretsiz uzantı sayesinde her yeni sekmede farklı bir eseri ekranlarında gören kullanıcılar günlük rutinlerinde sanata yer açıyor. Uzantının yeni versiyonunda Oryantalist Resim koleksiyonundan 24, Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri'nden 36, Kütahya Çini ve Seramikleri'nden 25 eser yer alıyor. Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri ile prehistorik çağlardan günümüze Anadolu coğrafyasında kullanışmış gündelik objelere, Kütahya Çini ve Seramikleri ile çini ve seramik üretiminin gelişimine tanık olan kullanıcılar; Kaplumbağa Terbiyecisi'nin de yer aldığı Oryantalist Resim koleksiyonuna ait seçkide ise hem Avrupalı ressamların Osmanlı dünyasını betimleyen eserlerini hem de Osmanlı sanatçılarının bu dönemdeki karşılıklı etkileşimi yansıtan eserlerini inceleme fırsatı buluyorlar. Ücretsiz uzantıyı indirmek için Google Chrome'da sırayla Ayarlar > Görünüm > Tema > Chrome Web Mağazası'nı Açın seçeneklerine tıkladıktan sonra arama kutusuna Pera Müzesi yazarak ya da https://bit. ly/PeraMuzesiUzantısı linkine tıklayarak çıkan uygulamayı bilgisayarınıza ekleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinden-fotografin-incelikleri-uzerine-atolye", "text": "Pera Öğrenme, Bir Yol Öyküsü: Fotoğrafın Ardında 180 Yıl sergisi kapsamında yetişkinlere yönelik fotoğraf atölyeleri düzenliyor. Cemil Batur Gökçeer yürütücülüğündeki ilk atölye, katılımcıları, fotoğrafta farklı üsluplar üzerine düşünmeye davet ederken kendi özgün anlatım biçimlerini keşfetmeleri konusunda cesaretlendiriyor. Sergide eserleri yer alan Murat Germen'in katılımıyla gerçekleşecek olan ikinci atölye ise fotoğraf meraklılarını, boyutlandırma tekniğini kullanarak fotoğrafın iki boyutlu gösterimine alternatif ifade biçimlerini araştırmaya çağırıyor. Pera Müzesi Öğrenme Programları, farklı disiplinlerden sanatçıları, Sanatçı Atölyeleri kapsamında sanatseverlerle buluşturmaya devam ediyor. Pera Müzesi'nin Bir Yol Öyküsü: Fotoğrafın Ardında 180 Yıl adlı güncel sergisinden ilhamla, 18 yaş ve üzeri yetişkinlere yönelik hazırlanan fotoğraf atölyelerinde katılımcılar, atölye yürütücüleri eşliğinde sergiyi gezdikten sonra sanatçılarla birlikte üretim yapma imkanı buluyor. Örümcek: Fotoğrafta Üslup başlıklı ilk atölye, Cemil Batur Gökçeer yürütücülüğünde 10 Ocak Cuma günü; Fotoğrafı Boyutlandırmak adlı ikinci atölye ise Bir Yol Öyküsü sergisi için Kahire, İskenderiye, Kahire, Luksor ve Süveyş'i fotoğraflayan Murat Germen eşliğinde 28 Şubat tarihinde gerçekleşiyor. Fotoğraf sanatçısı Cemil Batur Gökçeer'in yürütücülüğünde gerçekleşen Örümcek: Fotoğrafta Üslup atölyesi, Bir Yol Öyküsü sergisindeki 10 fotoğrafçının üretim yaptıkları yerler ile kurdukları ilişkiye ve konularını ele alış biçimlerine odaklanıyor. Atölye yürütücüsü eşliğinde yapılacak sergi turu ile katılımcılar, sergide bulunan fotoğraf sanatçılarının üslupları üzerine sohbet edecekler. Sergi turunun ardından her katılımcı, kendi seyahat fotoğraflarından oluşan bir seçkiyi, üsluba dair yeni tartışmalar ışığında yeniden ele alarak kendi özgün anlatım dilini yaratmaya çalışacak. Katılımcıların kendi üsluplarını bulmasına dair bir egzersiz niteliği taşıyan ilk atölye, 10 Ocak Cuma günü saat 19.30'da başlıyor. Katılımcılardan, geçmişten günümüze gezi, keşif ve seyahat fotoğraflarını yanlarında getirmeleri bekleniyor. Fotoğrafın 2 boyutlu gösterimine alternatif ifade biçimlerinin araştırıldığı bu iki saatlik atölyede katılımcılar, fotoğraf sanatçısı Murat Germen'le birlikte farklı malzemeler aracılığıyla kendi fotoğraflarına boyut kazandırmayı öğreniyorlar. Fotoğraflar; maket kartonu, ahşap çıta, raptiye, ip gibi malzemeler kullanılarak boyutlandırılıyor. Katılımcıları, fotografik temsile katman ve boyut eklemenin, izleyicinin algısını nasıl çeşitlendirip geliştirebileceği üzerine düşündüren Fotoğrafı Boyutlandırmak başlıklı atölye, 28 Şubat Cuma günü saat 19.30'da düzenleniyor. Kontenjan 10 kişi ile sınırlıdır; rezervasyon yoktur."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinden-ogretmenler-gunune-ozel-sergi-turu-ve-konusma", "text": "Pera Müzesi Öğrenme Programları, Öğretmeler Günü'nde eğitmenlere yönelik rehberli sergi turu ve 1 Öğretmen 1 Disiplin başlıklı bir konuşma etkinliği düzenliyor. Pera Öğrenme, Şehir Dedektifi ve Öğretmen Ağı iş birliğiyle hazırlanan buluşmada, eğitmenler rehberli sergi turu sayesinde müze koleksiyonlarını yakından tanıma imkanı bulacaklar. 2 saatlik konuşma etkinliğinde ise Çocuk Dostu Şehir kavramı, sanat mekanları ve okullar gibi öğrenme ortamları bağlamında tartışmaya açılacak. Pera Müzesi Öğrenme Programları, çeşitli yaş grupları ve kitleler için düzenlediği etkinliklere, Öğretmenler Günü kapsamında 22 Kasım 2019 Cuma günü 17.00-20.00 saatleri arasında gerçekleştirilecek eğitmenlere yönelik rehberli sergi turu ve konuşma ile devam ediyor. Etkinliklere katılan farklı disiplinlerdeki eğitmenler, hem Suna ve İnan Kıraç Vakfı koleksiyon sergileriyle müzeyi yakından görme, hem de kendi öğrencilerine aktarabilecekleri deneyimler edinme şansı bulacaklar. Programın ikinci bölümünde yer alan 1 Öğretmen 1 Disiplin başlıklı konuşma ise çocuk dostu bir şehrin herkesin çok daha mutlu yaşayabileceği bir yer olacağı tespitinden hareketle katılımcılara yeni bir bakış açısı sunmayı hedefliyor. Pera Öğrenme, Öğretmen Ağı ve Şehir Dedektifi iş birliği ile hazırlanan buluşmada, şehir plancısı ve kent tarihçisi sayın Gizem Kıygı ile Öğretmen Ağı Değişim Elçileri'nden sayın Şirin Giyik kolaylaştırıcılığında Çocuk Dostu Şehir kavramı da kentsel aidiyet çerçevesinde sorgulanacak. Çocuğun çevresiyle kurduğu ilişki ağı hakkında farkındalık kazandırmaya odaklanan konuşmada, Bir şehri nasıl çocuk dostu hale getirebiliriz?, Çocuk Hakları Sözleşmesi ve uluslararası sözleşmelerle mevcut durumdaki şehir deneyimimiz ne kadar örtüşüyor?, Okullar ve sanat mekanları da dahil olmak üzere öğrenme ortamlarının bu deneyimdeki rolü nedir? gibi güncel sorulara cevap aranacak. Pera Müzesi koleksiyon sergilerini öğrencileriyle nasıl daha etkili ve interaktif şekilde gezebileceklerine dair bilgi edinmek isteyen eğitmenler, Pera Öğrenme Programları'nın hazırladığı Öğretmen Rehber Kitapçıkları'na Pera Müzesi'nin www. peramüzesi. org. tr adlı web sitesinden ulaşabilirler. Pera Müzesi, öğretmenlere 24 Kasım'da ücretsiz müze ziyaretinin yanı sıra 19 24 Kasım 2019 tarihleri arasında tüm ziyaretçilere, tüm ürünlerde %20 indirim sunuyor. Pera Müzesi Oditoryumu'nda gerçekleştirilecek etkinlik ücretsizdir. Kontenjan 20 kişi ile sınırlıdır, rezervasyon gereklidir. Etkinlik dili Türkçedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinden-retrospektif-niteliginde-bir-sergi-imkansiz-eve-donus", "text": "Pera Müzesi'nin yeni sergisi, sıra dışı bir sanatçının, ressam, yazar ve şair Etel Adnan'ın imzasını taşıyor. Adnan'ın 60 yıllık üretiminin tüm dönemlerini kapsayan retrospektif niteliğindeki sergi, Etel Adnan: İmkansız Eve Dönüş başlığı altında, sanatçının savaş, sürgün, göç, kayıplarla geçen yaşamına ve çok katmanlı dünyasına ışık tutuyor. İmkansız Eve Dönüş adlı sergi, 6 Nisan 8 Ağustos tarihleri arasında gezilebilir. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi'nde açılan İmkansız Eve Dönüş adlı sergi, sanatseverleri çok yönlü, benzersiz bir sanatçıyla, Etel Adnan'la buluşturuyor. Küratörlüğünü Serhan Ada ile Simone Fattal'ın birlikte üstlendiği sergi, 1925 yılında Beyrut'ta çok dilli, çok dinli, çok kültürlü bir ailede dünyaya gelen Etel Adnan'ın, bu zengin kimliği yansıtan eserlerini İstanbul'a taşıyor. Yaşamından eksik olmayan savaşlara, siyasal ve toplumsal olaylara kayıtsız kalmayan sanatçı, üretimlerinde iki temel ifade aracını, yazıyı ve resmi, bazen birbirinden ayrı, bazen de birbirinin içinde kullanıyor. Retrospektif niteliğindeki İmkansız Eve Dönüş, sanatçının yağlı boya, desen, baskı, seramik, halı, leporello ve film gibi çok farklı alanlarda ürettiği eserleri bir araya getiriyor. Etel Adnan'ın sanatsal üretimlerinin yanı sıra farklı dönemlerde yapılmış söyleşilerin video kayıtları da izleyiciyle buluşuyor. Mevsimleri, manzaraları, işaretleri, hayali gezegenleri, uyduları etkileyici enerjisi ve yalın üslubuyla yansıtan sanatçı, eserleriyle ilk kez tanışacak ziyaretçilere yepyeni bir keşif ve yorumlama alanı vadediyor. 1925'de Beyrut'ta dünyaya gelen Etel Adnan, öğrenimine bir Fransız kız okulunda başladı. Daha sonraları, bir yandan okuyup bir yandan çalışmak zorunda olan bir genç kızken, okulda öğrendiği Fransızca ile edebiyatla haşır neşir olan EtelAdnan, bu sayede kazandığı bursla Paris'e, Sorbonne Üniversitesi'ne felsefe ve estetik eğitimi almaya gitti. Ardından ABD'ye göç eden ve doktora eğitimine Berkeley ve Harvard gibi tanınmış üniversitelerde devam eden sanatçı, Arap dünyasındaki hareketlilik sürerken 1972 yılında Beyrut'a, kendi deyimiyle sürgünden sürgüne döndü. Ancak on yıllar önce bıraktığı şehrinin ufkunda yeniden bir savaş beliriyordu. Savaş sona ermeden Beyrut'tan yeniden gönüllü sürgüne, Kaliforniya'ya gitti ve böylece hayatının geri kalanını, Amerika-Lübnan-Fransa üçgeninde sürdürmeye devam etti. Resim yapmaya, edebiyata olan ilgisini keşfettikten çok sonra, 1959 yılında başlayan Etel Adnan, eserlerini ilk olarak San Francisco'daki sanat merkezleri ve galerilerde sergilemeye başladı. Beyrut'a geri döndüğü döneme kadar geçen sürede leporello ve kilim dokuma sanatlarına olan ilgisinin farkına vararak bu alanlara yöneldi. Beyrut'ta Al Safa gazetesinde çalışırken Suriyeli ressam Simone Fattal ile tanıştı. Fattal'la ortak bir atölyede çalışmaya başlayan Adnan, kısa bir süre sonra Lübnan'daki ilk kişisel sergisini Beyrut, Dar-al Fan'da açtı. Etel Adnan'ın neredeyse her söyleşiye anne ve babasının kökenlerini anlatarak başlaması, ailesinin girift kimliği ile kendi kimlik inşasının ne kadar iç içe geçtiğinin önemli bir göstergesi olarak düşünülebilir. Bunların üzerine göç, sürgün, iltica, savaş kavramlarıyla çalkalanan Beyrut'un hayaleti eklenince, sanatçının her bir eseri farklı anlamlar kazanıyor. Bienaller ve sergilerle birçok farklı ülke ve şehirde sanatseverlerle buluşan Etel Adnan, tüm üretim dönemleri ve ifade biçimlerini içeren bu kapsamlı sergi ile Türkiye'de ilk kez Pera Müzesi'ne konuk oluyor. Etel Adnan'ın çok yönlü kişiliğini ve sanatsal yaratıcılığını gözler önüne seren İmkansız Eve Dönüş sergisi, 8 Ağustos 2021 tarihine kadar Pera Müzesi'nde görülebilir. Pera Müzesi Salı'dan Cuma'ya 11.00 18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Müze, Cuma günleri 16.00 18.00 arası tüm ziyaretçilere, Çarşamba günleri ise Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrencilere ücretsiz!"} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinden-semplice-quartet-ile-sohbet-ve-bach-dinletisi", "text": "Pera Müzesi, Pera'da Camerata başlıklı konser serisine, Semplice Quartet performansıyla devam ediyor. Devlet Çoksesli Korosu şefi sayın Burak Onur Erdem'in sanat yönetmenliğinde düzenlenen konserlerin ikincisi, 23 Kasım 2019 Cumartesi günü saat 17.00'de dinleyiciyle buluşacak. Müzisyenler konser öncesinde, Bach'ın eserleri ve klasik müziğe etkisi hakkında sohbet etmek üzere saat 16.00'da dinleyicilerle bir araya gelecek. Pera Müzesi, klasik müziği odağına alan Pera'da Camerata konser serisinin ikincisinde Semplice Quarteti müzik severlerle buluşturuyor. Kemanda Yaren Budak ve Murat Anıl Erginol, viyolada Pınar Dinçer, viyolonselde ise Burak Ayrancı'nın yer aldığı dörtlü, Barok'tan günümüze tüm dönemleri içine alan ve sanatın farklı disiplinleriyle etkileşim içinde olan projeleriyle öne çıkıyor. Semplice Quartet ekibi, Pera'da Camerata konser serisi için dinleyicilere Bach eserlerinden oluşan unutulmaz bir seçki sunacak. Müziğin üretim süreçlerini konuşmak, müzisyenlerle sohbet etmek ve bilgilerini paylaşmak isteyen kişiler için hazırlanan Atölyede Sohbet programı ise her konser öncesi sınırlı sayıda katılımcıyla gerçekleştiriliyor. Semplice Quartet ekibi konser öncesinde, 23 Kasım 2019 Cumartesi günü saat 16.00'da Bach'ı ve bu ölümsüz bestecinin klasik müziğe etkisini konuşmak üzere dinleyicilerle bir araya gelecek. Konser biletlerini Biletix'ten ve konser günü Pera Müzesi'nden temin edilebilirsiniz. Pera Müzesi Dostları biletlerini %50 indirimli olarak müzeden alabilir. Yerler sınırlıdır ve numaralı değildir! 2016 Donizetti Klasik Müzik Ödülleri nde Yılın Oda Müziği Grubu ödülüne layık görülen Semplice Quartet, 2009'dan bu yana Barok'tan günümüze tüm dönemlerle ve sanatın farklı disiplinleriyle etkileşim içinde olan projeler sundu. Semplice Quartet 2010 yılında Apple Hill Chamber Music Center'ın verdiği bursla Young Artist programı kapsamında, Lenny Matcznyski ile çalıştı ve konserler verdi. Sosyal sorumluluk projelerine de önem veren grup, Bosch Genç Klasikçiler Festivali, İBB Şehir Tiyatroları ve Afyonkarahisar Klasik Müzik Festivali'yle ortak projeler yaparak çocuklara klasik müziği tanıtmak ve sevdirmek için açıklamalı performanslar sergiledi. Semplice Quartet 43. ve 45. İstanbul Müzik Festivallerine konserler verdi; Viyana Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi Oda Müziği Bölüm Başkanı Prof. Johannes Meissl ile çalışma ve sahneye çıkma imkanı yakaladı."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinden-yeni-koleksiyon-sergisi-agirlik-ve-olcu-sanati", "text": "Pera Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu'ndan yeni bir seçkiyi sanatseverlerin beğenisine sunuyor. Ağırlık ve Ölçü Sanatı başlıklı yeni koleksiyon sergisi, MÖ 2. binyıldan günümüze, farklı uygarlıkların ekonomik, kültürel ve toplumsal dinamiklerine ağırlık ve ölçü aletleri aracılığıyla mercek tutuyor. Sergi, Pera Müzesi'nin birinci katında sanatseverleri, tarih ve bilim meraklılarını bekliyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, vakfın üç ana koleksiyonundan biri olan Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu'ndan yeni bir seçkiyi ziyarete açtı. Ağırlık ve Ölçü Sanatı adını taşıyan yeni koleksiyon sergisi, insanın kendini ifade etme becerisinin önemli bir aracı olan ölçme ve tartma eylemlerini tarihten alıntılarla disiplinler arası bir mercekten inceliyor. Arazi ölçümünden alışverişe, mimarlıktan eczacılığa, astronomiden zaman ölçüm aletlerine kadar çeşitli alanlardan birçok ağırlık, uzunluk ve hacim ölçüsünü bünyesinde barındıran koleksiyon sergisi, çağlar boyu ekonomi tarihinin önemli bir parçası olan ağırlık ve ölçü aletlerine dair kavramların coğrafyayla kurduğu pratik ve felsefi ilişkiyi irdeliyor, uygarlıkların gelişim ve dönüşümünü, gündelik objeler aracılığıyla gözler önüne seriyor. Eskiçağ bilimleri içinde hak ettiği yeri tam olarak bulamayan ağırlık ve ölçü aletlerinin geçmişi, paranın icadından çok daha gerilere uzanır. Bilimin, kainatın ve bilinenin ötesini merak eden insanın, kendini ifade etme becerisinin önemli bir aracı olan ölçme ve tartma eylemleri, fiziksel bir deneyimin ötesine geçerek, dünyayı zihnen inşa edebilmeyi sağlar. Antik uygarlıklar, Mezopotamya'nın bereketli topraklarında yetişen tohumlardan yola çıkarak ağırlık birimlerinin temelini atarken, ölçmeye dair gözlemleriyle uygarlıklarının gelişimine ortam hazırlar. Dünyanın sayılı ağırlık koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapan Pera Müzesi, Ağırlık ve Ölçü Sanatı seçkisinde, Mezopotamya ve Anadolu coğrafyalarının değer biçme pratiklerini inceliyor. Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu'nun Klasik Çağ'dan İslam Dönemi'ne kadar yüzlerce farklı tipte ağırlık ve ölçü örneği ile bu tarihi serüvene rehberlik ettiğini belirten Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür ve Sanat İşletmesi Genel Müdürü M. Özalp Birol, Ağırlık ve ölçü aletleri etrafında şekillenen ekonomiyi, kültürü, kültürlerarası sistem ilişkilerini, toplumsal güven dinamiklerini ve birimlerin standartlaşma yolculuğunu, MÖ 2. binyıldan günümüze uzanan bir süreçte keşfetmeyi amaçlayan yeni koleksiyon sergimiz, bu dönüşüm ve süreklilikleri uygarlıkların, tanrıların, tüccarların, usta ve çırakların gözünden izlememize olanak tanıyor dedi. Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu'ndan iki eser, Ağırlık ve Ölçü Sanatı sergisi kapsamında ilk kez ziyaretçilerle buluşuyor. Bu eserlerden ilki, 19. yüzyıla tarihlenen, İkinci Geliş ve Son Yargı Sahnelerini Tasvir Eden Kağıt İkona. İkonanın merkezinde yer alan adalet terazisi, ölülerin yaşarken sergiledikleri eylemlere göre yargılanacakları inancına atıfta bulunuyor. Son Yargı kompozisyonlarında denge terazisinin odağa alınması, adil ve doğru tartmanın Tanrı'nın bir emri olduğunu hatırlatıyor. Bizans imparatoru figürünün merkezde yer aldığı dünyevi mahkeme, semavi mahkemenin bir yansıması olarak görülüyor. Pera Müzesi, koleksiyonlarından ilhamla yeni eserler üreten sanatçılara alan açmayı da sürdürüyor. Sanatçı Avşar Gürpınar'ın Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu'ndan ilhamla ürettiği Le Grand K2, Ağırlık ve Ölçü Sanatı'na güncel bir bakış getiriyor. Platin-iridyum alaşımından yapılan ve 1 kilogramlık kütlenin büyüklüğünü tanımlamada kullanılan Le Grand K, 130 sene boyunca ağırlığın mutlak standardının küresel ölçüsü oldu. Tüm bu zaman aralığında kütlesinden sadece 50 mikrogram yani bir toz zerreciği kadar ağırlık kaybetmiş olmasına rağmen, 2019 yılında Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu'nca tedavülden kaldırılarak, Planck sabiti adı verilen bir formüle eşitlendi. Uluslararası Birimler Sistemi'ndeki tüm birimlerin birer birer mutlak sayı ve sabitlere dayandırıldığı bir çağda, her yönüyle mükemmellikten uzak ve değişken Dünya'mıza getirilen bu fazlasıyla keskin sistemin sorgulayan Avşar Gürpınar, Bizim dünyamız mükemmellikten uzak, kusurlarla ve hata paylarıyla dolu. Dolayısıyla kusurluluğumuza ayak uyduracak, bize kendimizi güvende hissettirecek, fiziksel olarak görüp hissedebileceğimiz, gerçek bir nesneye endeksli yeni bir Le Grand K'ya ihtiyaç var. diyor. Sanatçının, kilogramı tekrar fiziksel bir kütleye dönüştürmek amacıyla ürettiği Le Grand K2, Isparta'nın Şarkikaraağaç bölgesinden çıkarılan ve hassasiyetle yontularak 1 kg'a getirilen bir barit taşı. Ziyaretçiler, koleksiyonda yer alan analog bir terazinin üzerine yerleştirilen Le Grand K2'nin ağırlığını ibreden takip edebiliyor. Sergiye yönelik hazırlanan Ağırlık ve Ölçü Sanatı adlı kitaba; Oğuz Tekin Tarih Boyunca Terazi ve Terazi Ağırlıklarına Genel Bir Bakış, Charles Doyen Astragalus Biçimli Roma Ağırlıkları, Brigitte Pitarakis Bizans'ta Ağırlık Ölçme Sanatı ile Bir 19. Yüzyıl Kağıt İkonasındaki Adalet Terazisi ve Uğur Tanyeli Osmanlı Topoğrafya Teknolojisi ve Havayi Terazi (16.-18. Yüzyıl) başlıklı yazıları ile katkıda bulundu. Yayın, Pera Müzesi Artshop, anlaşmalı kitabevleri ve online satış platformlarından temin edilebilir. Anadolu coğrafyasının ev sahipliği yaptığı uygarlıkların değişim ve dönüşümünü, tarihe tanıklık etmiş ağırlık ve ölçü aletlerinin hikayeleri eşliğinde aktaran Ağırlık ve Ölçü Sanatı temalı Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri koleksiyon sergisi, Pera Müzesi'nin birinci katında ziyaret edilebilir. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10.00 19.00 saatleri arasında gezilebilir. Müze, Çarşamba günleri Genç Çarşamba kapsamında öğrencilere, Cuma günleri ise 18.00 22.00 arası tüm ziyaretçilere ücretsiz!"} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinden-yeni-program-arkasi-simdi", "text": "Pera Film, bu kez Arkası Şimdi! adlı programla karşımıza çıkıyor. Türkiye'nin de aralarında bulunduğu 4 farklı ülkenin yapımı olan 4 farklı dizi, Arkası Şimdi! adlı program ile birlikte izleyicisinin karşısına çıkacak. Günümüzde online platformlarında sıkışıp kalmış izleyicilere yeni bir soluk getirmeyi amaçlayan program, ilk kez dizileri sinema perdesine taşıyarak 11-28 Aralık 2019 tarihlerinde ücretsiz olarak izleyicinin beğenisine sunulacak. 11-28 Aralık tarihlerinde ücretsiz olarak Pera Müzesi'nde sinemaseverlerle buluşacak olan Arkası Şimdi! adlı program, izleme deneyimi, sinema salonlarını terk edip online platformlara, bilgisayar ekranlarına doğru geçiş mi yapıyor? tartışmasına karşı dizileri sinema perdesine taşıyarak izleyicisine adeta şölen sunuyor. Programda yer alan Türkiye, Danimarka, ABD ve İngiltere'nin temsil ettiği 4 farklı dizi; cinsel kimlik mücadeleleri, olgunlaşma, aşk ve yüzleşme konularına yoğunlaşıyor. Türk dizisi olan 7 Yüz, Genco Erkal, Tilbe Saran, Cem Davran ve Belçim Bilgin gibi oyuncuların yer aldığı dizi, 7 farklı hikayeden oluşuyor. Karakterlerin karanlık taraflarını gösteren ve yüzleştiren dizi, izleyicinin aşk, özgüven, eşitlik ve ölüm gibi kavramlar üzerinde düşünmesini amaçlıyor. Desiree Akhavan'ın yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği dizi Biseksüel ise, biseksüelliğe olan karşı tutum ve ön yargıları mizahi ve samimi bir şekilde ele alıyor. İngiltere yapımı dizi insanların aşk ve sekse yaklaşımına ve arzu ettikleri aşk ve seks biçiminin onlara dair neler gösterdiğine içten bir bakış sunuyor. Danimarka yapımı olan Baş Belası adlı dizi, yaşam öykülerinden ilham almış, olgunlaşmayı, kendi ayaklarının üzerinde durabilmeyi, kendine dürüst olmayı konu almış bir yapımdır. Kopenhag'ın kuir topluluğunda genç olmanın ne anlama geldiğini bizlere aktarıyor. ABD yapımı olan 555 ise Hollywood'un esprili ve gerçeküstü bir versiyonunu bizlere sunuyor. Beş kısa filmden oluşan, antoloji tarzı bir mini dizi olan yapım en önemli şeyin statü olduğunu ve rekabetin kıyasıya yaşandığı Tinsel kentinde karakterler arasındaki hırsın, empatiye baskın geldiği sorunlu ilişkileri bizlere gösteriyor. Bu program kapsamındaki gösterimler ücretsizdir. Rezervasyon alınmamaktadır. Yasal düzenlemeler uyarınca aksi belirtilmediği sürece tüm film gösterimleri 18+ uygulamasına tabidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinden-yeni-sergi-zamane-istanbullari", "text": "Pera Müzesi, yeni sergisi Zamane İstanbulları ile bu kez megakent İstanbul'un güncel görsel anlatılarını bir araya getiriyor, günümüz İstanbul'una dair yaratıcı bir okuma denemesi sunuyor. 23 Aralık'ta açılan sergide, İstanbul'da yaşayan ve birbirinden farklı tarzlarda üreten 11 fotoğrafçı izleyiciye İstanbul'dan çarpıcı kesitler sunuyor. Sergi kataloğu ise, sergiyi oluşturan işlerden ilhamla, aynı konular hakkında çalışan, araştıran, düşünen veya kurmacalar yaratan yazarların kaleme aldığı metinlerle zenginleşiyor. Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler'in küratörlüğünde gerçekleşen Zamane İstanbulları, 30 Nisan 2023 tarihine dek açık kalacak. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi'nin yeni sergisi Zamane İstanbulları 11 fotoğrafçının yakın tarihli çalışmalarını farklı temalar altında buluşturuyor. Silva Bingaz, Osman Bozkurt, Ci Demi, Kıvılcım S. Güngörün, Ekin Özbiçer, Emin Özmen, Ahmet Sel, Ali Taptık, Kerem Uzel, Erdem Varol ve Cansu Yıldıran'ın işlerinden oluşan fotoğraf sergisi, sanatçıların kenti kişisel bir etkileşim alanı olarak yorumlama pratiklerini ve İstanbul sokaklarında karşımıza çıkan olağanüstü, bir o kadar da olağan tuhaflıkları gündeme getiriyor. Bu temalar arasında kentin boşluk, yalnızlık, tekinsizlik ve eğretiliklerle bezeli topoğrafyası, sosyal ve politik hareketlilikleri, son yıllarda iyice belirginleşen göç meselesi, toplumsal hiyerarşi skalasında 'öteki' olarak etiketlenmeden yaşayabilmek için İstanbul'a sığınan genç bireyler, yüzyılın son çeyreğinde sayıları katlanarak artan mega projelerden biri olan Kanal İstanbul da var. Serginin kentten belli kesitler almaya ve bugün deneyimlenen farklı İstanbullardan örnekleri ortaya koymaya çalıştığını belirten Akyüz ve Darendeliler, sanatçıların bunu yaparken sadece İstanbul'daki yaşama odaklanarak burada yaşayanların hayatlarını göstermeye değil, bilakis kentin topoğrafyasına ve yapılı çevresine, güncel sosyal/politik hareketliliklerine, ekolojik meselelerine, sokaklarındaki olağanüstü ama aslında olağan tuhaflıklarına, alternatif kültürlerine, tarihi boyunca var olan ama son on yılda iyice belirginleşen göç meselesine de değindiklerini belirtiyorlar. Küratörler, İstanbul hakkında araştıran, düşünen, kurmacalar üreten bir grup yazarın, Yaşar Adnan Adanalı, Fırat Genç, Şebnem İşigüzel, Melisa Kesmez, Biray Kolluoğlu, Gamze Toksoy ve Sibel Yardımcı'nın sergideki fotoğraflardan yola çıkarak kaleme aldıkları metinlerin ise hem sergiye hem sergi kataloğuna önemli bir katman daha eklediğine ve zenginleştirdiğine dikkat çekiyorlar. Zamane İstanbulları sergisinin katılımcılarından Emin Özmen'in çalışması, hem İstanbul'un kent hafızasında hem de yakın dönem Türkiye tarihinde önemli bir mihenk taşı olan Gezi Direnişi'nden bugüne kentteki toplumsal hareketliliğin peşine düşen fotoğraflardan oluşuyor. Yirmi yılı aşkın süredir Türkiye'deki toplumsal değişimi belgeleyen Kerem Uzel, kentteki en sıcak gündemlerden biri olan, siyasi ve ekolojik açıdan büyük tartışma yaratan, Karadeniz ve Marmara Denizi'ni birbirine bağlayacak Kanal İstanbul projesi güzergahında çektiği fotoğraflardan oluşan işleri ile Zamane İstanbulları'nda yerini alıyor. Osman Bozkurt İstanbul'un nispeten yeni rekreasyon alanlarına, kente hakim kılınan taşra estetiğine, sürdürülebilirlikten uzak kent peyzajlarına ve bu alanlarla insanların kurdukları ilişkilere bakıyor. Ali Taptık bir dönem Osmanlı'da modernitenin merkez üssü olmuş, İstanbul'un yakın zamana kadar nispeten 'doğal' kalmış ama son yıllarda hızla gelişen Kağıthane ve Şişli sınır bölgesindeki Galata, Keçi ve Cendere derelerinin etrafında orta-alt sınıfın yerleştiği mahallelerdeki yapısal dönüşümü güncel fotoğraflar, eski serilerinden bazı fotoğraflar, çeşitli kurumların arşivlerinden edindiği ve üzerinde ufak değişiklikler yaptığı haritalar üzerinden anlatıyor. Ahmet Sel son yıllarda hem Türkiye hem de İstanbul özelinde çokça tartışılan bir gündem maddesi olan 'göç' meselesini ele alan ve sergi için özel ürettiği çalışmalarıyla Zamane İstanbulları'nda yer alıyor. Cansu Yıldıran uzun yıllara dayanan ve şimdiden binlerce fotoğraftan oluşan bir külliyata dönüşen fotoğraf serisinde, ailelerinden veya genel anlamda toplumdan baskı görmeden, toplumsal hiyerarşi skalasında öteki olarak etiketlenmeden, istedikleri gibi yaşayabilmek, kendileri olabilmek için İstanbul'a sığınan ama bu sığınmanın zamanla kentin belirli noktalarına sıkışma haline dönüşmesi ihtimaliyle de karşı karşıya kalan bireylerin, bir anlamda da kendi sonradan edinilmiş ailesinin yaşamına odaklanıyor. Silva Bingaz İstanbul'u bir kişisel deneyim alanı olarak ele alıp yorumlayan bir isim. Gündelik hayatın yakıcı gerçeklerine zemin olduğu için İstanbul'u kendisi için en tehlikeli yer olarak gördüğünü söyleyen Bingaz, belgecilikten, tanımlamaktan, olanı olduğu gibi çekmekten ve formlar içine sıkışmış güzel fotoğraflar oluşturmaktan hoşlanmayan, sezgileriyle hareket eden ve hissettiklerini izleyicilere aksettirmeye çalışan bir fotoğrafçı. Kıvılcım S. Güngörün sokak sokak dolaşarak kimi kısa bir zaman sonra yitip gidecek uçucu İstanbul parçaları toplayıp biriktiren ve bunları bir araya getirip kentle kurduğu epey karmaşık, biraz kasvetli, biraz oyunbaz ama her daim merakla şekillenen ilişkiyi anlatma yolunu seçen takıntılı bir koleksiyoncu/fotoğrafçı. Ci Demi, tam anlamıyla bir İstanbul fotoğrafçısı. Tüm işleri İstanbul'a, İstanbul'la ilgili aşina tuhaflıklara odaklanıyor ve uğursuz olarak tanımladığı enerjinin peşinden koşuyor. En büyük ilham kaynağı İstanbul olan, kentin sokaklarında rastladığı canlı/cansız süjelerine olabildiğince yakınlaşıp onları flaşının ışığıyla 'parlatmaktan' çekinmeyen tarzıyla dikkat çeken Erdem Varol İstanbul'un Doğu ile Batı, gelenek ile modernite, kalabalıklar ile tek başınalık arasında kalmışlığını çoğu zaman nüktedan bir dille görselleştiren bir seçkiyle sergide yer alıyor. Zamane İstanbulları sergisi 30 Nisan 2023 tarihine kadar Pera Müzesi'nin 3. kat sergi salonunda ziyarete açık olacak. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10.00-19.00, Pazar günleri 12.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri Uzun Cuma kapsamında 18.00-22.00 arası tüm ziyaretçiler, Çarşamba günleri ise Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinden-yeni-yayin-agirlik-ve-olcu-sanati", "text": "Pera Müzesi, Ağırlık ve Ölçü Sanatı adlı koleksiyon sergisinin kataloğunu okurlarla buluşturdu. Anadolu'da kullanılan ağırlık ve ölçü aletlerinin tarihsel gelişimi kadar, farklı uygarlıkların ekonomik ve sosyo-kültürel dinamiklerine de ışık tutan yayın, Pera Müzesi Artshop'un yanı sıra kitabevleri ve online platformlarda satışa sunuluyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu'ndan yeni bir seçkiyi geçtiğimiz yıl Ağırlık ve Ölçü Sanatı başlıklı sergiyle sanatseverlerin beğenisine sunmuştu. Hem görselleriyle hem de araştırma yazılarıyla dikkat çeken sergi kataloğu geçtiğimiz günlerde raflarda yerini aldı. Ağırlık ve Ölçü Sanatı kataloğu Anadolu ve bağlantılı coğrafyalarda kullanılan ağırlık ve ölçü aletleri etrafında şekillenen ekonomiyi, kültürü, kültürlerarası sistem ilişkilerini, toplumsal güven dinamiklerini ve birimlerin standartlaşmasının yolculuğunu; uygarlıkların, tanrıların, tüccarların, usta ve çırakların gözünden keşfetmeyi amaçlıyor. MÖ ikinci bin yıldan günümüze uzanan geniş zaman diliminde yaşanan dönüşümleri ve süreklilikleri disiplinler arası bir bakış açısıyla sunan kitapta, metinlere 500'den fazla eser görseli eşlik ediyor. Ağırlık, uzunluk ve hacim ölçme yöntemlerinin inançtan ideolojiye, tarımdan hukuk sistemine, yaşamın farklı alanlarına etkisini ortaya koyan serginin kataloğunda, arkeolog Oğuz Tekin Tarih Boyunca Terazi ve Terazi Ağırlıklarına Genel Bir Bakış, Antik Yunan tarihi uzmanı Charles Doyen Astragalus Biçimli Roma Ağırlıkları, mimarlık tarihçisi Uğur Tanyeli Osmanlı Topoğrafya Teknolojisi ve Havayi Terazi, sanat tarihçisi Brigitte Pitarakis Bizans'ta Ağırlık Ölçme Sanatı ve Bir 19. Yüzyıl Kağıt İkonasındaki Adalet Terazisi başlıklı makaleleri ile yer alıyor. Anadolu coğrafyasının ev sahipliği yaptığı uygarlıkların değişim ve dönüşümünü, tarihe tanıklık etmiş ağırlık ve ölçü aletlerinin hikayeleri eşliğinde aktaran Ağırlık ve Ölçü Sanatı sergisinin ana bölümleri için kaleme alınan metinler de katalogda tarih ve bilim meraklılarıyla sanatseverlerin bilgisine sunuluyor. Koleksiyondan seçilen eserler, şu başlıklar altında sergileniyor: Tohumlar ve Metaforlar, Düşüş ve Yeniden Doğuş: Antik Çağ'da Anadolu, Tartmanın Politikası ve Poetikası: Roma İmparatorluğu Yönetiminde Anadolu, İnanç ve Güç: Bizans Egemenliğinde Anadolu, İdeoloji ve Devamlılık: Osmanlı Dünyasında Tartmak. Pera Müzesi'nin birinci katında ziyarete sunulan Ağırlık ve Ölçü Sanatı sergisinin kataloğu, Pera Müzesi Artshop, anlaşmalı kitabevleri ve online satış platformlarından temin edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinden-yol-filmleri-seckisi-bir-yolculuktan-hatiralar", "text": "Pera Film, 2020 yılının ilk programında yer yer yalnızlık duygularını açığa çıkaran, yer yer de ürpertici ilginç yol hikayelerini konu ediniyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi'ndeki Bir Yol Öyküsü sergisine paralel olarak sunulan film seçkisinde, yola çıkma haline ve yoldayken dönüşen duygulara odaklanan 5 uzun metraj film yer alıyor. Pera Müzesi Film Programları, Bir Yol Öyküsü sergisinden ilhamla hazırladığı Bir Yolculuktan Hatıralar başlıklı programla bu defa sinemaseverleri yol filmleri türünün unutulmayanları ve en son örnekleriyle buluşturuyor. Gösterimi 05 Şubat 01 Mart 2020 tarihleri arasında Pera Müzesi'nde ücretsiz gerçekleştirilecek Bir Yolculuktan Hatıralar film seçkisi, Brezilya, İtalya, ABD, İngiltere ve İran yapımı beş uzun metraj filmden oluşuyor. Program kapsamındaki tüm gösterimler ücretsizdir. Rezervasyon alınmamaktadır ve yasal düzenlemeler uyarınca aksi belirtilmediği sürece tüm film gösterimleri 18+ uygulamasına tabidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinin-dijital-hazine-sandigi-acildi", "text": "Geçtiğimiz yıl çevrimiçi ziyaret sayısı bir önceki yıla göre yaklaşık dört kat artarak 475 bine ulaşan Pera Müzesi, web sitesinin tasarımını ve içeriklerini baştan aşağı yeniledi. Müzenin yeni dijital hazine sandığı, güncel içerikleri, 3B çevrimiçi sergileri, film programlarından öğrenme atölyelerine sayısız etkinliği bütüncül bir bakışla ve yepyeni bir akışla bir araya getirirken, daha zengin, daha pratik ve daha hızlı bir kullanıcı deneyimi sunuyor. Pera Müzesi'nin web sitesi www. peramuzesi. org. tr 2021 yılıyla birlikte a'dan z'ye yenilendi! Yeni web sitesi, pandeminin etkisiyle katlanarak büyüyen çevrimiçi ziyaretçi profiline, daha fazla sayıda içeriği daha kolay erişilebilen, dinamik bir tasarımla sunuyor. Üç boyutlu sergi ziyareti, dijital sergiler, koleksiyonların farklı yönleriyle sunumu gibi, pandemi döneminin ihtiyaçlarına yanıt üreten çözümlerle, yeni web sitesinin Pera Müzesi'ni dijital alanda daha güçlü ve doyurucu bir şekilde temsil etmesi hedefleniyor. Yeni web sitesinde 7'den fazla başlık altında 3 bin sayfayı aşkın içerik yer alıyor. Sitenin en sık ziyaret edilen bölümlerinden Ajanda ve Pera Öğrenme yepyeni bir akışla ele alınırken, Sanat başlığı altında güncel ve gelecek sergiler, koleksiyonlar, dijital sergiler ile 2005 yılından bugüne müzede açılan tüm sergilere yer verildi. Koleksiyonlardan ilhamla hazırlanan video yerleştirmeleri ve performansları bir araya getiren Projeler de yine bu başlık altında izlenebiliyor. Sitenin en çarpıcı yeniliklerinden biri de Keşfet! adlı bölüm. Bu bölüm, müzede yer alan sergiler, koleksiyonlar ve etkinlikler ekseninde, bunlardan çok daha fazlasını sunan geniş bir içerik yelpazesini yansıtıyor. De Chrico'nun ilk metafizik resminden Muğlak Standartlar Enstitüsüne, Picasso'nun 17 kelimeden oluşan tam adından Frida Kahlo'nun hasta yatağında yaptığı eserlere, İstanbul'un deniz hamamlarından Derek Jarman'ın mavi bir dokuyu düşleyen son filmine, sayısız bilgi ve metin, gerçekten de keşfedilmeyi bekliyor. Pera Müzesi web sitesinin yeni tasarımına önceki sitenin detaylı analizi kaynaklık etti. Sürekli ziyaretçilerin son 5 yıla ait davranış şekilleri ve alışkanlıkları göz önüne alınırken, yeni ziyaretçilerin site içi hareketleri ve ihtiyaçları da yeni tasarıma ışık tuttu. Siteye yeni metinler eklemenin yanı sıra var olan tüm metinler yeniden hazırlandı, içerikler arasındaki karşılıklı ilişkiler ve bağlantılar güçlendirildi."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinin-yeni-sergisi-isabel-munoz-yeni-bir-hikaye-acildi", "text": "Pera Müzesi, farklı kültürlerin doğasını, estetiğini, yaşam biçimlerini keşfederek fotoğraflarına yansıtan Isabel Munoz'un, Türkiye'nin en önemli arkeolojik alanlarından Göbeklitepe ve bölgedeki Taş Tepeler'i konu alan çalışmalarına ev sahipliği yapıyor. Prado Müzesi'nin yaşayan en iyi 12 çağdaş fotoğrafçı arasında gösterdiği, Venedik Bienali ve New York Uluslararası Fotoğraf Merkezi gibi önemli sergilerde yer alan İspanyol sanatçının, Isabel Munoz: Yeni Bir Hikaye Göbeklitepe ve Çevresinden Fotoğraflar başlıklı yeni sergisi, 15 Haziran 17 Eylül tarihleri arasında Pera Müzesi'nde sanatseverlerle buluşacak. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, ünlü fotoğrafçı Isabel Munoz'un tarihi yaklaşık 12.000 yıl önceye dayanan Taş Tepeler'den Göbeklitepe ve çevresindeki arkeolojik alanları çektiği fotoğrafları, ilk kez İstanbul'da izleyiciyle buluşturuyor. Isabel Munoz: Yeni Bir Hikaye Göbeklitepe ve Çevresinden Fotoğraflar başlıklı sergi, dünyanın en eski kült alanı olabileceği düşünülen ve 2018'den bu yana UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Göbeklitepe'nin yanı sıra Karahantepe ve Sayburç'u, Munoz'un etkileyici bakış açısından keşfetme imkanı sunuyor. Fotoğrafçılık alanında pek çok uluslararası projeye imza atan, Mougins Fotoğraf Merkezi Direktörü François Cheval'in küratörlüğünü üstlendiği sergi, 15 Haziran 17 Eylül 2023 tarihleri arasında Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilecek. Farklı coğrafyalardan insanları ve kültürleri konu alan monokromatik portreleriyle tanınan Isabel Munoz, ilk kez 1992'de İstanbul'da açılan sergisiyle Türkiye'den sanatseverlerle buluşmuştu. Sık sık ziyaret ettiği Türkiye'de semazenlerden zeytinyağı işçilerine, yağlı güreşlerden Sulukule Romanları'na farklı konular üzerine eğilen sanatçı, Pera Müzesi'nde ziyarete açılan yeni sergisinde bu kez, çok etkilendiği Göbeklitepe ve çevresinde, gizem, köken ve sonsuzlukla ilgili soruların peşinden gidiyor. Türkiye'den arkeologlar ile ilk defa çalışma fırsatı bulduğunu belirten Munoz, Bir fotoğrafçı olarak doğal bir merakım ve yeni şeyler keşfetmeye karşı bitmeyen bir arzum var. Fotoğraf makinem olmadan önce bile geçmişte insanların nasıl yaşadığını ve hissettiğini anlamaya çalışıyordum. İspanya'da zengin bir Paleolitik sanat geleneğimiz var ama Göbeklitepe'de bana hitap eden manevi bir unsur buldum. diyor. Çalışmalarında dünya üzerindeki benzersiz yaşam biçimlerini belgelemenin yanı sıra kültürel mirası da kayıt altına alıp geleceğe aktarma çabası sergileyen Isabel Munoz ise, Göbeklitepe ve çevresini odağına alan bu sergi için yaptığı arkeolojik çalışmaların kendisi için yeni bir deneyim olduğunu söylüyor. Isabel Munoz: Yeni Bir Hikaye Göbeklitepe ve Çevresinden Fotoğraflar, Munoz'un etkileyici bakış açısından insanlık tarihinin bu gizemli coğrafyasını keşfetme imkanı sunarken, ünlü fotoğrafçının kullandığı yeni yöntem ve baskı teknikleri açısından da sürprizler içeriyor. Sanatçının kadim zamanlarda kullanılan yöntemlerden ilhamla geliştirdiği Tepetype tekniğini ilk defa kullandığı fotoğraflar ve Karahantepe'deki insan başı figürüne EEG yardımıyla beynindeki elektrik dalgalarını yansıttığı sıra dışı otoportreyi de içeren ilgi çekici eser, bu yenilikçi çalışmalar arasında yer alıyor. Profesyonel fotoğrafçılık kariyerine 1979'da başlayan Isabel Munoz, aralarında Fundacion del Arte (2012), UNICEF İspanya, Farkındalığı Artırma Ödülü (2010), Bartolome Ros Ödülü, PHotoEspana (2009), İspanya Kültür Bakanlığı İspanya Güzel Sanatlar Altın Madalyası (2009), Comunidad de Madrid, Fotoğraf Dalında Birincilik Ödülü (2006), World Press Photo Ödülü (2000 ve 2004), İskenderiye Bienali Altın Madalyası (1999) olmak üzere çok sayıda önemli ödüle değer görüldü. Prado Müzesi ve Prado Müzesi Dostları Vakfı'nın 2018-2019 döneminde, yaşayan en iyi 12 çağdaş fotoğrafçı arasında gösterdiği Munoz, son olarak, Academie Royale des Beaux-Arts'a fotoğraf dalında kabul edilen ilk kadın sanatçı unvanının sahibi oldu. Küba, Burkina Faso, Mali, Mısır, Türkiye, Kamboçya, Brezilya, İran, Etiyopya, El Salvador, Kamerun, Irak, Suriye, Meksika, Papua Yeni Gine ve Bolivya'nın da aralarında bulunduğu farklı coğrafyalardan kültürlerin ve toplulukların yaşam biçimleri, ritüelleri ve geleneklerini gözleyen; Çin'de savaş sanatları, Kamboçya ve Brezilya'da geleneksel danslar, Afrika'da ise etnik azınlıklar gibi farklı hikayelerin peşinden giden sanatçı, Fotoğrafçılığımın bir amaca hizmet etmesi ve her görüntünün arkasında bir hikaye anlatabilmesi için çabalıyorum. Görsel aracın gücüne ve sanatın yaşam ve güzellik de dahil olmak üzere pek çok şeyi anlatabileceğine inanıyorum. Fotoğrafçılığımın insanlara farklı şekillerde destek olabileceğini düşünmek bana büyük bir memnuniyet veriyor ve bu inanca çok değer veriyorum. diyor. Sergi ve katalog tasarımını Onagöre'nin üstlendiği Isabel Munoz: Yeni Bir Hikaye Göbeklitepe ve Çevresinden Fotoğraflar, 17 Eylül 2023 tarihine kadar Pera Müzesi'nin 4. ve 5. kat sergi salonlarında ziyarete açık olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinin-yeni-sergisi-paula-rego-hikayelerin-hikayesi", "text": "Pera Müzesi, figüratif sanatı yeniden tanımlayan benzersiz bir sanatçının eserlerine ev sahipliği yapıyor. Paula Rego: Hikayelerin Hikayesi adlı sergi, Rego'nun resmini ilk kez, bu denli kapsamlı biçimde İstanbullu sanatseverlerle tanıştırıyor. Geçtiğimiz haziran ayında 87 yaşında yaşamını yitiren Rego, sanatının tüm evrelerini temsil eden eserlerini son olarak Tate Britain'da düzenlenen retrospektifte sergiledi. Portekiz'de doğan, Londra'da sanat öğrenimi gören, adını Avrupa'nın en büyük sanatçıları arasına yazdıran Paula Rego'nun işleri bu yılki Venedik Bienali'nde de yer aldı. Paula Rego'nun eserleri, Tate Britain retrospektifi ve Venedik Bienali'nin hemen ardından bu kez İstanbul'a, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi'ne konuk oluyor. Paula Rego: Hikayelerin Hikayesi başlıklı sergide, masumiyet ve deneyimi bir arada sunan, derin anlamlar ve anlatıların gizlendiği resimler, izleyiciyi büyülü bir alana davet ediyor. Küratörlüğünü Alistair Hicks'in üstlendiği sergide, sanatçının yağlıboya, pastel, karakalem ve akrilik resimleri ile yerleştirmeleri yer alıyor. Rego'nun hem kişisel hem de toplumsal mücadeleyi odağına alan 1960'lı yıllara ait erken dönem işlerini, 1990'larda ürettiği tek figürlerden oluşan, güçlü anlatımlara sahip büyük boy resimlerini ve 2000 yılından sonra ürettiği katmanlı sahnelerden oluşan çalışmalarını bir araya getiren sergi, 30 Nisan 2023'e dek sürecek. Olağanüstü hayal gücüne sahip, kadınların temsil edilme biçiminde devrim yaratan ve doğrularından ödün vermeyen Portekizli sanatçı Paula Rego, eserlerinin çoğunda kişisel doğasını, kök saldığı sosyopolitik bağlamı, baskı, otorite ve kurumsal şiddet gibi temaları öne çıkarıyor. Küratör Alistair Hicks, bir eleştirmenin, sanatçının Lizbon'da Galeria de Arte Moderna'daki ilk sergisi hakkında hayvansı, kötücül, müthiş bir şok yorumunu yaptığını anımsatıyor ve Rego'nun çalışmaları cinsellik ve güç arasındaki tiksindirici ilişkiyi tam on ikiden vuruyor diyor. Bu anlayış, kadın sanatçılara ve genel olarak kadınlara karşı önyargının bir yansımasıydı. Erken çağ kültürlerinin çoğunda kadınlar hikayenin koruyucusuydu. Hikayeyi nesilden nesle aktarmak onların göreviydi ve kadın hikayeleri uzun zamandır dedikodu olarak küçümseniyordu. Hicks, Hikayenin yasaklanması, erkeklerin kadınları eşit koşullardaki sanatçılar olarak rekabet etmekten alıkoymaya çalışmalarının birçok yolundan yalnızca biriydi. Anlatılan ve yeniden anlatılan her hikaye ise, önceden saptanmış yollardan ayrıldığımızda dünyanın ne kadar zengin olduğunu göstermeye yardımcıdır. Rego'ya 'Otur!' denmiş olabilir. Fakat hiçbir şey Rego'nun zihnini ve ardından gelen kalemini kontrol edemezdi diyor. Paula, çocukluğundan itibaren büyükannesi ve teyzesi başta olmak üzere, çevresindeki kadınların ona aktardığı hikayelerle büyümüştü; serginin küratörü Alistair Hicks'in tanımıyla, hikayeler deniziyle besleniyor, resimlerinden hikayeler dökülüyordu. Birleşik Krallık Başkonsolosluğu, British Council, Portekiz Ankara Büyükelçiliği ve Camoes Enstitüsü'nün desteğiyle gerçekleşen serginin seçkisinde, Rego'nun aile ve kişisel koleksiyonunun yanı sıra British Council Sanat Koleksiyonu, Gulbenkian Vakfı Koleksiyonu, Casa Das Historias Koleksiyonu, Ostrich Arts Ltd, Victoria Miro Galeri Koleksiyonu ve Leeds City Sanat Galerisi gibi önemli sanat kurumlarından eserler yer alıyor. Sergi ve katalog tasarımını PATTU'nun üstlendiği Paula Rego: Hikayelerin Hikayesi, 30 Nisan 2023 tarihine kadar Pera Müzesi'nin 4. ve 5. kat sergi salonlarında ziyarete açık olacak. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10.00-19.00, Pazar günleri 12.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri Uzun Cuma kapsamında 18.00-22.00 arası tüm ziyaretçiler, Çarşamba günleri ise Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-muzesinin-yeni-sergisi-zevk-meselesi-ziyarete-acildi", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi yeni sergisi Zevk Meselesi'ni sanatseverlerle buluşturdu. Sergi, kitsch kavramının günümüz görsel kültürüyle kurduğu yakın ilişkiye ve beğeninin şekillenmesindeki kritik rolüne odaklanıyor. Küratörlüğünü Ulya Soley'in üstlendiği sergide 13 sanatçı ve kolektifin, video, fotoğraf, yerleştirme, kolaj gibi farklı alanlarda ürettiği eserleri yer alıyor. Zevk Meselesi 6 Haziran 2021 tarihine kadar Pera Müzesi'nde izlenebilir. Kitsch'in kapsayıcı potansiyelinden ilham alan Zevk Meselesi adlı sergi, 13 sanatçı ve kolektifin işlerini bir araya getiriyor. Ulya Soley küratörlüğünde düzenlenen sergide, Alex Da Corte & Jayson Musson, Bruno Miguel, Cameron Askin, FAILE, Farah Al Qasimi, Gülsün Karamustafa, Hayırlı Evlat, Miao Ying, Nick Cave, Olia Lialina & Mike Tyka, Pierre et Gilles, Slavs and Tatars ve Volkan Aslan'ın eserleri yer alıyor. Zevk Meselesi, Güzellik ve beğeni kavramları, alt sınıf-üst sınıf, kitle kültürü-yüksek kültür gibi hiyerarşilerin olmadığı, daha kapsayıcı bir gelecek için tartışmaya açılabilir mi? sorusundan yola çıkıyor. Sergideki yapıtlar, bazen çiçeklerin arasında sahne kostümüyle resmedilen ihtişamlı bir diva, bazen rengarenk şişelerin içinde bir rüya çorbasına dönüşen sahte parfümler, bazen de farklı coğrafyalarda turşu suyuna atfedilen farklı anlamlar aracılığıyla yüksek sanat ile kitle kültürü arasındaki muğlaklaşan sınırları ele alıyor ve estetik anlayışın Doğu ve Batı'ya atfedilen değerlerine bakıyor. Sergi, internette sıkça karşımıza çıkan ikonik öğelerle şekillenen görsel dilin sanatla kurduğu ilişki aracılığıyla, kitsch kavramının bugünkü zengin kullanımlarını araştırmayı hedefliyor. Sergi küratörü Ulya Soley, sergi kataloğundaki metninde, tanımlaması çok güç bir kavram olarak karşımıza çıkan kitsch'in, tarihsel olarak nasıl tartışıldığını ele aldıktan sonra, serginin sanatçılarıyla diyalog içinde kitsch kavramının bugünkü kullanımlarına değiniyor. Ruth Holliday ve Tracey Potts'un makalesi kendine has fakat evrilen bir tarihe sahip olan kitsch'in, sergide çok çeşitli ve neşeli biçimlerde vücut bulan doğasına odaklanıyor. Chus Martinez, doğa ve kent, kitsch ve modernizm gibi karşıtlıkları bugünün sanat üretimi üzerinden okuyor. Melis Tezkan ise kişisel hikaye ve nesnelerden yola çıkan bir kitsch envanteri sunarak kitsch kavramının tanımlaması güç doğasını ortaya koyuyor. Katalog, metinlerin yanı sıra sergilenen yapıtların görsellerini ve biriken sanatçı ikilisinin hazırladığı bir posteri içeriyor. Zevk Meselesi sergisi, 6 Haziran 2021 tarihine kadar Pera Müzesi'nin 4. ve 5. katlarında ziyaret edilebilir. Pera Müzesi Salı'dan Cuma'ya 11.00 18.00 saatleri arasında gezilebilir. Müze Cuma günleri 16.00 18.00 arası tüm ziyaretçilere, Çarşamba günleri ise Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrencilere ücretsiz!"} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-ogrenme-ogretmenler-gununu-cevrimici-sergi-turlari-ile-kutluyor", "text": "Pera Müzesi Öğrenme Programları, 24 Kasım'da tüm öğretmenleri müzenin koleksiyon ve süreli sergilerine yönelik çevrimiçi turlara davet ediyor. Kesişen Dünyalar, Kahve Molası, Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu ve Minyatür 2.0 sergilerini rehberli turla gezen öğretmenler, eserler ve öğrenme programları hakkında bilgi edinirken keyifli bir sanat molası da vermiş olacak. Pera Öğrenme, 24 Kasım'ı öğretmenlere yönelik çok özel bir programla kutluyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi Koleksiyon Sergileri Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar, Kahve Molası, Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri ile Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür başlıklı süreli sergiyi çevrimiçi ortamda rehberli turla gezen öğretmenler, sergilerdeki eserler hakkında detaylı bilgi edinme fırsatı bulacak. Katılımcılar ayrıca, Pera Müzesi koleksiyon ve süreli sergilerine yönelik olarak müfredata uygun hazırlanan Öğretmen Rehber Kitapçıkları'nı derslerinde nasıl kullanabileceklerini, öğrencilerine sergileri nasıl gezdirebileceklerini ve farklı yaş gruplarına yönelik etkinlikleri de keşfedecek. Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu Kahve Molası sergi turunda 15. yüzyılda Yemen'den Osmanlı topraklarına ulaşan Sihirli Meyvenin etrafında şekillenen rutin ve ritüelleri, kahve kültürünün gelişmesine katkıda bulunan Kütahya seramikleri ekseninde keşfe çıkan katılımcılar, Oryantalist Resim Koleksiyonu'ndan seçilmiş yapıtlarla oluşturulan Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar sergi turunda ise,17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar üretilmiş elçi portrelerini incelerken, bu kişilerin sanat ortamındaki stratejik rolüne de tanıklık edecek. Orta Tunç Çağı'ndan Erken Cumhuriyet'e uzanan dönemde, yaklaşık dört bin yıl boyunca Anadolu'da kullanılmış ağırlık ve ölçü aletlerinden geniş bir seçkiyi bir araya getiren Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri koleksiyon sergisi de öğretmenler için ilgi çekici bir tur deneyimi sunuyor. Ayrıca Öğretmenler dijital turunun ardından, kağıt, kalem gibi malzemeler kullanarak bir zaman takvimi oluşturuyor. Gündelik yaşamdan ilhamla kendi kişisel zaman-ölçerlerini tasarlarken ölçülen zaman ile hissedilen zaman arasındaki farkı deneyimleyen atölyeye katılabiliyor. Çevrimiçi sergi turu maratonu, Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür sergisi ile sona eriyor. Bu sergi turunda öğretmenler, Türkiye, İran, Pakistan, Suudi Arabistan gibi farklı coğrafyalardan 14 sanatçının güncel minyatür yorumlarını incelerken, bu konuyu eğlenceli bir ders içeriğine dönüştürmenin yöntemlerini keşfediyor. Zoom Meeting uygulaması üzerinden gerçekleşecek olan etkinlikler sonunda katılımcılara e-posta aracılığıyla katılımcı belgesi gönderilecektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/pera-ogrenmeden-cevrimici-sanatci-atolyeleri", "text": "Pera Müzesi Öğrenme Programları, Kristal Berraklığı sergisine paralel olarak gençlere ve yetişkinlere yönelik çevrimiçi sanatçı atölyeleri düzenliyor. Sanatçı Kıymet Daştan'ın yürüteceği ilk atölye 15 Ocak Cuma günü gerçekleşecek. Unutma Taşları: Değişen Formlar ismini taşıyan atölye 13 yaş ve üzerine yönelik olarak tasarlandı. Ocak ayının ikinci atölyesi ise yetişkinlere sesleniyor. 21 Ocak'ta bu kez Güneş Terkol Mesafe Sözlüğü: Dikiş başlıklı bir atölye gerçekleştirecek. Her iki atölye Şubat ayında da tekrarlanacak. Pera Müzesi'nin yeni sergisi Kristal Berraklığı, çeşitli yaş gruplarına yönelik çevrimiçi etkinliklerle sanatseverlere hem serginin ele aldığı kavramlar üzerinde daha derinlikli düşünme olanağı sunuyor, hem de evde eğlenceli vakit geçirmelerine yardımcı oluyor. Sergideki eserlerden ilhamla Pera Müzesi Öğrenme Programları tarafından hazırlanan sanatçı atölyeleri, serginin katılımcılarından Kıymet Daştan ve Güneş Terkol tarafından yürütülecek ve hafıza/mesafe kavramları etrafında şekillenecek. Pera Genç etkinlikleri kapsamında 15 Ocak'ta saat 19.00'da düzenlenen Unutma Taşları: Değişen Formlar isimli atölye, katılımcıları sanatçı Kıymet Daştan'la çevrimiçi ortamda buluşturuyor. Atölyede, taşlar ve atık malzemeler üzerinden, atılan ve saklanan şeylerle hafıza arasındaki ilişki üzerine düşünülecek. Sanatçı, hafıza gibi soyut bir kavramın gündelik hayatımıza yayılmış katmanlarını görünür kılmayı, etrafımızdaki gündelik nesnelerle olan ilişkimiz üzerine yeniden düşündürmeyi hedefliyor. Atölye, 19 Şubat'ta saat 19.00'da bir kez daha gerçekleşecek. Sanatçı Güneş Terkol ise 18 yaş ve üzerine yönelik Pera Yetişkin atölyeleri kapsamında, 21 Ocak'ta yine saat 19.00'da çevrimiçi bir atölye çalışması gerçekleştiriyor. Mesafe Sözlüğü: Dikiş başlıklı bu atölyede sanatçı, katılımcılarla birlikte işlenmiş kumaşlar üzerinden mesafe kavramını ele alıyor. Güneş Terkol bu atölyenin sonunda, içinde bulunduğumuz pandemi koşullarının etkisi altında gerçeklik ve hayal arasındaki geçirgenlikleri yansıtabilen, kelimelerden motifler, kumaş parçalarından yamalar içeren özgün bir mesafe sözlüğü oluşturmayı hedefliyor. Atölye, 25 Şubat'ta saat 19.00'da tekrarlanacak. Zoom Meeting uygulaması üzerinden gerçekleşecek olan etkinlikte, rehber eşliğinde yapılan çevrimiçi sergi turundan sonra, sergiye yönelik atölye çalışması yapılacaktır. Etkinlik sonunda katılımcılara e-posta aracılığıyla katılımcı belgesi gönderilecektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/perde-sanat-kisa-film-yarismasi-basliyor", "text": "Kısa filmleriyle uluslararası alanda saygın ödüller kazanan Perde Sanat topluluğu yeni hikayelerini arıyor. Perde Sanat; farklı bir fikir ortaya koymak isteyen, yaratıcılığına güvenen senaristleri kısa film yarışmasına davet ediyor. Başkanlığını Gürsel Ateş'in yapacağı jüride; Helezon Değişken, Zamangah kısa filmlerinin yönetmeni ve Ankara Kısa Film Topluluğu'nun kurucusu Cihan Abdal; TRT 1'de dramaturg olarak çalışan, şair ve öykücü Zeynep Tuğçe Karadağ; Ferhunde Hanımlar dizisiyle tanınmış, Marmaris ve Afsad film festivallerinde ön jürilik yapan Serdar Gürcan yer alıyor. https://perdesanat. com. tr web sitesi ve filmfreeway. com/Kisafilmsenaryoyarismasi üzerinden de yapılmaktadır. Yarışma detayları ve başvuru koşulları için www. perdesanat. com. tr sitemizi ziyaret edebilirler. Senaryolar 5 15 sayfa arasında olmalıdır. Birden fazla senaryo ile yarışmaya katılmak serbesttir. Başvuru sahibi gerçek kişi olmalıdır. Takma ad ile yapılan başvurular kabul edilmez. Senaryolar tamamlanmış ve henüz bir filme dönüşmemiş olmalıdır. Başvuruda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma zorunluluğu aranmaz ancak senaryo metinlerinin Türkçe olması gerekmektedir. Daha önce herhangi bir yarışmadan ödül almış senaryolar bu yarışmaya başvuramaz. Derece alan eser sahibi kendisi ya da temsilcisinin sette yer alacaktır. ulaşım ve konaklama ücretleri tarafımızca karşılanarak ağırlanacaktır. -Yarışmada birinci olan eser sahibi, ulaşım ve konaklama ücretleri tarafımızca karşılanarak çekimlerde yer alacaktır. Filmin festivallerde para ödülü kazanması halinde ücretin %20'si senariste ödenecektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/perde-sanat-tiyatrosu-kurucularindan-ibrahim-sevinc-ile-soylesi", "text": "Perde Sanat Tiyatrosu kurucularından ödüllü oyuncu İbrahim Sevinç ile tiyatro yaşamına dair keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Merhaba. Tiyatroya başlangıcım 2009 yılının yaz ayında Kızılay'da oyunculuk eğitimi ilanını gördüğüm zaman oldu ve öylesine merak ettiğim için, görüşmeye gittim. Çok uzun süre sürdürmeyi düşünmemiştim. Hobi olarak başlamıştım. 'Sanat iyileştirir.' cümlesini hep duyardım ama bana iyi geleceğini hayal bile etmemiştim. Sonrasında bunun eğitimini uzatarak, kendimi geliştirmek adına değerli hocam Rüştü Asyalı'dan eğitim aldım. Çeşitli tiyatro ekiplerinde yer aldım. Edindiğim tecrübeler ve öğrendiğim bilgiler ile kendimi geliştirmek adına oyunculuk işini biraz kafaya taktım. Farklı metotlar deneyerek eğitimler alarak bu işte var olmaya karar verdim. 2009 yılından bu zamana kadar da aktif olarak tiyatro oyunları oynamakta ve yönetmenlik konusunda da kendimi geliştirmeye devam etmekteyim. Tiyatronun yanı sıra Özel bir şirkette de 13 yıldır satın alma bölümünde de çalışmaktayım. Perde Sanat Tiyatrosu çok uzun zamandır Caner Karadağ ile üzerine konuştuğumuz ama bir türlü hayata geçiremediğimiz bir projeydi. O dönemlerde Caner Devlet tiyatrolarında oynuyor, ben ise belediye tiyatrosu oyunlarında oynamaktaydım. Bir türlü kendi tiyatromuzu kurmaya zaman bulamıyor ve cesaret edemiyorduk. Sonunda iyi bir senaryo bulup okuduk ve ilk okuma provamızı 2016 yılının Haziran ayında yaptık. 18 Kasım 2016 tarihinde Rulet oyunu ile prömiyer yaptık ve o günü Perde Sanat'ın kuruluş günü olarak ilan ettik. Perde Sanat'ın amacı tiyatro yapmak isteyen oyuncuları bir araya toplamaktır ve daha çok gönüllü ekipten oluşan bir gruptur. Ekibimiz şu an 18 kişidir. Tiyatromuzda herkes hem kendi profesyonel işlerinde çalışıp hem de tiyatro oyunlarını oynamaktadırlar. İstibdat Kumpanyası'nın okuma provalarına 2021 yılının Eylül ayında başlanmıştır. Pandemi dönemi, herkesi ve her şeyi etkilediği gibi bizim tiyatromuzu ve oyunumuzun provalarını da etkiledi. 4 ay kadar bir prova süreci yaşandı. 2022 Şubat ayında prömiyerini gerçekleştirdik. İstibat Kumpanyası Ankara'da ilk kez Perde Sanat Tiyatrosu tarafından sahnelendi. Ve sahnelenmeye de devam etmektedir. Pandemi döneminin başlarında çok canımız sıkıldı. Tiyatro oyunları da oynayamıyorduk. Hep bir kısa film yapalım düşüncesindeydik ve Caner bir senaryo yazdı. Savaş Suçu adında. Biz de ekip olarak bunu çektik. Bu filmde Hayri Çölaşan ve Tamer Akçay'ın büyük destekleri oldu. Eksiklerimiz, hatalarımız oldu. Ama emek vardı ve festivallerde şansımızı deneyelim istedik. İyi sonuçlar aldı ve bu da bizi yeni bir kısa film çekmeye motive etti. Pandemide tamamlayamadığımız mülteci göç hikayesini anlatan ''Nereye'' tiyatro oyununu yazar Hüseyin Alp Tahmaz ile konuşarak kısa filme uyarlanmasını rica ettik. Kendisine çok teşekkür ediyoruz, o da bizi kırmadı ve bu süreçte yardımcı oldu. Ekmek teknesi, Kurtlar vadisi gibi dizilerin yönetmeni Gürsel Ateş ile bu projeyi paylaştık. Senaryoyu çok beğendi ve ekibin bir parçası olmaktan memnuniyet duyacağını bildirdi ve filmimizin yönetmeni olmayı kabul etti. Gürsel hoca ile çalışmak bizim için bir eğitim oldu adeta. 2021 yılının temmuz ayında bir tiyatro sahnesinde biz bu filmi orada çektik. İki gün sürdü ve filmde perde sanat tiyatrosu oyuncuları dışında Ankara'da yaşayan yabancı oyuncuları da oynattık. Güzel bir iş çıktı ortaya. Festival süreci yeni bitti. Şu anda dijital platformlar ile görüşmelerimiz devam ediyor. Türkiye'de bir dijital platformda yayınlanmasını isteriz tabii ki. İlerleyen zamanlarda o da netleşecektir. Film Türkiye'de ve yurt dışında farklı kategorilerde toplamda 19 ödül aldı. En İyi Film, En İyi Dram, En İyi Senaryo, En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerine layık görüldü. 'En İyi Erkek Oyuncu'' ödülü aldım, İki farklı festivalden. Bu beni çok onore etti. Çok memnunum bu durumdan. Hayatımda bir değişiklik olmadı ama böyle bir ödül almak tabii ki bu işte kendinizi daha iyi geliştirme konusunda size bir destek oluyor. Umarım bu ödülü tiyatro alanında da alabilme şansım ve fırsatım olur. En İyi Oyunculuk Topluluğu ile Nereye filmi. Perde Sanat Tiyatrosu oynadığı oyunları uzun süre oynamayı hedeflemektedir. Rulet tiyatro oyunumuz ilk göz ağrımız. 4 sezon Ankara'da ve farklı şehirlerde sahnelendi. Ayrıca Adana'da gerçekleşmiş olan Sabancı Tiyatro Festivali'nde de yer aldı. Nereye tiyatro oyunumuz ilk sezonunda pandemiden dolayı tamamlanamamıştır maalesef. Pandemi döneminde de kısa filme uyarlanmış olup uluslararası festivallerden birçok ödül almıştır. Alaaddin isimli oyunumuz kukla tiyatrosu olup, şimdilik ilk ve tek çocuk oyunumuz olma özelliğini taşımaktadır. Thom Pain Hiçbir şey ise Perde sanatın ilk tek kişilik oyunudur. Ve 2022 sezonunda Adana Tiyatro Festivali'nde yer almıştır. Son iki sezondur ise Ankara'da ve diğer illerde kapalı gişe oynayan İstibdat Kumpanyası oyunumuz ile tiyatro maceramıza devam etmekteyiz. Çevremde herkesin DT oyunlarına gittiğini biliyorum ya da ünlü bir kişinin oyununa gittiklerini ve çok pahalıya bilet aldıklarını da görüyorum. Ama özel tiyatro oyunlarına çok az gittiklerini duyuyorum. Bu da bizim gibi ekipleri gerçekten üzüyor. Ankara'da zaten sayılabilecek kadar az sayıda özel tiyatro var. Bunların ayakta kalması ve daha iyi içerikler üretmesi için her zaman seyirciye ihtiyacımız vardır. Özel tiyatroların özellikle de pandemi döneminde çok zor günler geçirdiğini ve hala toparlanamayan ekiplerin olduğunu belirtmeliyim. Daha çok özel tiyatro oyunlarının olmasının, daha iyi işlerin ortaya koyulmasının faydalı olacağını düşünmekteyim. Bilet fiyatları, özellikle de bizim bilet fiyatlarımız, çok uygun bir meblağ ile satılmaktadır. Desteklerinizi bekliyor ve herkesin İstibdat Kumpanyası oyununun izlemesini diliyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/perde-sanat-tiyatrosundan-kisa-film-nereye", "text": "Perde Sanat Tiyatrosu Nereye? adlı kısa film ile ulusal ve uluslararası festivallere hazırlanıyor. Gerçek bir olaya dayanan kısa film, 2006 yılında Gaziantep Osmaniye karayolunda 42 mültecinin bir kamyonet kazasında ölmesini ve o göçmenlerin umuda yolculuklarını konu alıyor. Kapalı bir kamyon kasasında Avrupa'ya gitmek üzere yola çıkan kırk kaçak göçmenin, Ege sahilinde tekne ile devam edecek yolculuklarının son saatlerini anlatan filmin çekimleri Ankara'da Fade Stage Coffee'de gerçekleşirken, kamyon sahneleri tiyatroya kurulan platoda çekildi. Türkiye'de ve yurt dışında festivallerde yer alacak olan filmin senaristiliğini Hüseyin Alp Tahmaz üstleniyor. Perde Sanat Tiyatrosu oyuncuları Şubat 2021'de Savaş Suçu adlı kısa film ile yurt içi ve yurt dışı festivallerinden şimdiye kadar 10 ödülle döndüler. Ekonomik sıkıntılar, savaş, terör, macera arayışı gibi sebeplerle her yıl yüz binlerce insan doğduğu büyüdüğü toprakları terk edip refaha ve huzura erişebileceği umudunu taşıdığı yerlere göç etmek zorunda kalıyor. Bu göç, her zaman yasal yollardan olmuyor. Sık sık gazetelerde televizyonlarda rastladığımız kaçak göçmen hikayeleri, uluslararası bir sorun. Konu hakkında farkındalık yaratılabileceğinden hareketle senaryo yazılmıştır. Doğu sınırından hareket etmiş kapalı kasası olan bir kamyon, yolcularının son kısmını da İstanbul'dan aldıktan sonra, kırk kişilik yolcusu ile birlikte İzmir'in Menderes İlçesi'ne doğru gitmektedir. Göçmenler daha sonra tekne ile Yunan adalarına, oradan İtalya'ya ve bazı yolcular da İngiltere'ye gitmektedir. Hikayenin merkezinde kamyon kasasında yapılan yolculuk yer alıyor. Yolculuk boyunca kırk yolcudan ön plana çıkan birkaç kişinin hikayelerine tanıklık ediyoruz. Bir de ne dediği son ana kadar hiç anlaşılamayan Afgan var. Yola çıkmadan önceki hayatları, yola çıkma sebepleri, ulaşmayı umdukları ülkelere dair hayalleri filmin ana unsurları. Hikayenin sonu, yolculuğun bitimine az kala, şafak sökerken, kamyon şoförünün yol kenarına park etmiş TIR'a arkadan çarpması ile son buluyor. Kırk kaçak göçmen ve şoför ölüyor. Haberlerden öğreniyoruz ki ölenlerin büyük çoğunluğu trafik kazasından önce havasızlıktan ölmüş. Kamera, bu insanların kamyon kasasındaki, karanlık ve klostrofobik atmosferde geçen yolculuklarının son saatlerine tanıklık etmek üzere kamyona ilişiyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/peri-kiz-muzikali-kitabi-cok-yakinda-raflarda", "text": "Oyunculuk, genel sanat yönetmenliği ve seslendirme sanatçılığı gibi birçok meziyete sahip olan Sevtap Çapan'ın ilk kitabı Peri Kız Müzikali çok yakında kitapseverlerle buluşuyor. Aktris Sevtap Çapan'ın kaleme aldığı ve kitap haline getirdiği Peri Kız Müzikali kendisinin aynı zamanda yönettiği bir tiyatro oyunu. 9 Şubat 2020 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından prömiyeri gerçekleştiren bu oyun; muhteşem kurgusuyla, müzikleriyle, efektleriyle, danslarıyla, kostüm ve ışığla herşeyi içine alan müzikal; çocuklar ile yetişkinler tarafından ilgiyle ve beğeniyle izlenen macera dolu bir hikaye. 15 Mart tarihinden sonra tüm Türkiye'yi içine alan pandemi süreci nedeniyle ara verilen Peri Kız Müzikali adlı oyun, yeni tiyatro sezonunda da sahnelenmeye devam edecek. Geçtiğimiz günlerde, Pozitif yayınevi genel yayın yönetmeni Muharrem Kaşıtoğlu ile oyuncu Sevtap Çapan yakın zamanda okurlarıyla buluşacak olan Peri Kız Müzikali kitabı için sözleşme imzaladı. Editörlüğünü Murat Sakan'ın, grafik tasarımını ise Tuğrul Akman'ın üstlendiği, Sevtap Çapan'ın hazırladığı gizem ve aksiyon dolu serüveni içine alan Peri Kız Müzikali kitabı için geri sayım başladı."} {"url": "https://gazetesanat.com/peri-kizi-muzikali-seyirciyle-bulustu", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Sevtap Çapan'ın yazıp yönettiği Peri Kız Müzikali adlı çocuk oyununu Kağıthane Sadabad Sahnesinde 09 Şubat 2020 Pazar günü seyirciyle buluşturdu. Peri Kız, her perinin ergenlik döneminde güven ve kıdem kazanmak için girdiği sınavın son aşamasındadır. Bu sınavı başarıyla tamamladığında iyilik perisi olacaktır. Küçük insan Can'a görünme hakkını kazanan Peri Kız'ı zorlu bir sınav beklemektedir. Karanlıkta kaybolmamak için en doğru zamanda harekete geçmesi gerekecektir. Ancak bu hiç de tahmin ettiği kadar kolay değildir. Peri Kız, Kara Peri'nin büyülü kara oyunuyla bir yandan gerçek kimliğini korumaya çalışırken, diğer yandan da iyilik ile kötülük arasında bir çatışmanın tam ortasında kalır. Özündeki iyilik, özgür iradesi, kendine olan inancı ve Can'ın da yardımları sayesinde kötülükle cesaretle savaşacak ve kara büyünün etkisinden kurtulacaktır. Oyunun Dramaturgisini Özge Ökten, yardımcı yönetmenliğini Caner Bilginer, yönetmen yardımcılığını Negehan Erbabaş ve Deran Özgen, müziğini Orçun Tekelioğlu, sahne tasarımını Ahsen Nur Çiftçioğlu, kostüm tasarımını Aysel Doğan, ışık tasarımını Osman Aktan, ses tasarımını Nesin Coşkuner, efekt tasarımını Kadir Arlı, koreografisini Senem Oluz, görsel tasarımını Emre Turgaylı-Yakup Altay yapıyor. Reji asistanlığını Aslı Yiğit'in, Emre Yılmaz'ın, Hakan Örge'nin ve Reyhan Karasu'nun gerçekleştirdiği, fotoğraflarını ise Nesrin Kadıoğlu'nun çektiği oyunda Aslı Yiğit, Cihat Faruk Sevindik, Ebru Üstüntaş, Elif Verit, Emel Bertan, Güzin Alkan, Özge Kırdı, Pınar Pamuk, Seda Yılmaz, Sinem Yoldaş, Tarık Köksal, Tevfik Şahin, Tuğçe Açıkgöz, Yasemin Tunca, Damla Cangül Yiğit rol alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/perslerden-gunumuze-tarihi-kapadokya", "text": "Kapadokya; oldukça ilginç jeolojik yapısının yanı sıra peri bacaları, oyma restoranları, rehberlerin eşliğinde dinlenen tarihi hikayeleri, Avanos çömlekleri, kış ayında görülmesi gereken donan nehri, vadide bulunan mağaralara oyulmuş kiliseleri hatta bizlere yüzyıllar öncesinde merhaba diyen freskler ve çizimleri ile insanın içini adeta yaşama sevinciyle doldurur. Yaygın inancın aksine, Kapadokya sözcüğü Yunanca olmayıp Kelime kökü Persler'in bölgeye verdiği ve güzel atlar ülkesi anlamındaki Karpatuka kelimesinden gelir. Yani bir diğer deyişle ''kappa tuchia dan gelir. Eski çağlarda bölgede kalifiye güzel atların yetiştirilmiş olması bölgeye bu isimin verilmesine neden olmuştur. Belki de genellikle insanoğlu, nice enteresan peri bacasına ev sahipliği yapan bu muhteşem yerde sürekli yaşamayı hayal ediyor olmasa bile yinede kısa süreli seyahat eşliğinde kafa dinleyip, eğlenebileceği bir yer olarak gidilecek yerler listesinde Kapadokya, hep ilk sıralarda yer almaktadır. Bir zamanlar ticaret dünyasının buluşma noktası olan Kapadokya, geçmişten günümüze sürekli gelişerek farklı bir buluşma noktası haline gelmiştir. Öyle ki bir zamanlar seyyahları, kervanları, tüccarları ve yolcuları misafir ederken şimdi ise geçmişin izini süren günümüz insanını misafir ediyor topraklarında. Pers Dönemindeki Kral Yolu''nun ayrıca Selçuklu Dönemi'ndeki tarihi İpek Yolunun bu bölgeden geçmiş olması, bu tarihi alanın insanoğlu için ne denli önemli bir coğrafya olduğunun en güzel örneğidir. Kapadokya Bölgesi'nin tarihi M. Ö. 3000'lerde yaşamış Asur ticaret kolonileri ve Hititlere kadar gitmektedir. Aslında Kapadokya Bölgesi'ni 3 dönemde incelemek mümkündür. Birinci dönem antik dönemlerdir. İkinci dönem Roma ve Bizans dönemleri ve son dönem Türk dönemidir. Kapadokya' da akıllardan çıkmayacak bir diğer olgu ise oldukça sofistike olan, yer altı şehir planlaması ve henüz turizme açılmamış ancak sadece yerlilerin bildiği geçitlerdir. Eski tarihi boyunca saldıralara maruz kalan Kapadokya' da savunma amaçlı birçok yeraltı şehirleri kurulmuştur. 36 tanesi gün yüzüne çıkarılmış olsa da aslında yerin altında 120-150 yeraltı şehri olduğu, iddialar arasındadır. Toprak altında oluşturulan günümüzde hayli ilginç olan yer altı şehirlerinde yaşam alanları, mutfaklar, kilerler, ibadet yerleri, şıra haneler ve ahırlar mevcuttur. Ayrıca su kuyuları ve havalandırma bacaları da, yeraltı şehirlerinin vazgeçilmezlerindendir. Seyahat ederken görebileceğiniz akıl hastanesi, havalandırma, sulama, ısınma, kanalizasyon sistemleri, hatta tarihi kiliseler dahi Kapadokya yer altı şehirlerinde mevcuttur. Bölge ayrıca el sanatları ile de adını duyurmayı başarmış tarihi yerler arasındadır. Hititler'den itibaren günümüze kadar devam eden çömlek yapımı bölgenin en önemli kültürel değerlerindendir. Avanos'un dağlarından ve Kızılırmak'ın eski yataklarından toplanan yumuşak ve yağlı kil topraklar elenip yoğrularak çamur haline getiriliyor. Çömlek, gereken malzemenin önce güneşte daha sonra da gölgede kurutularak, saman ve talaşla yakılan fırında 800-1200 derecede pişirilmesi ile elde ediliyor. Yılın farklı zamanlarında birçok kültür ve sanat festivaline ev sahipliği yapan Kapadokya'da yoğun ilgi gören etkinlikleri desteklemeyi unutmayınız. Bu haftanın sanat özdeyişi ile sizleri selamlar yeni bir yazı da görüşmek dileğiyle, değerli öneri ve yorumlarınızı beklerim. Hoşçakalınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/persona", "text": "Avrupa'nın, Orta Çağ'dan sonraki aydınlanma döneminde referans aldığı döneme kadar götürebiliriz Persona'yı. Yani Antik Yunan'a. Eski Yunan tragedyaları, tiyatro sahnesinde maske takan oyuncularla doludur. Maske nesnesinin tiyatro ile bu kadar özleşmesi ve alttaki şu meşhur görselin de yine tiyatroyu temsil etmesi buna dayanır. Persona sözcüğü de işte, çeşitli rolleri canlandırırken oyuncuların taktığı maske anlamına geliyor. Avrupa kökenli olan bu kelimeyle akraba olan farklı kelimeleri aslında Batı dillerinde güncel olarak da duyuyoruz: Person, personal gibi. Carl Gustav Jung'un Persona sözcüğüyle anlatmak istediklerini biraz daha açalım şimdi. İnsan evladında, toplumun beklentilerine uygun hareket etme eğilimi vardır. Meraklı, canının istediği gibi davranan, tutkulu, hırçın çocuklar büyüdükçe bunlardan kendilerini kurtarırlar. Böylece günümüz uygar dünyasının medeni dediği insan olmaya başlarlar. Yani, hayvansı eğilimlerini bastırmayı başaranlar uygar insanlardır. Bugünün uygar dünyasının gözünde bazı kabilelerinin ilkel olarak adlandırılması da aslında bununla ilişkilidir. Kabileler, biz uygar topluluklara kıyasla içlerindeki gölgeyi daha az bastıran insanlardan meydana gelir. Öteki olmadan insanlaşmayan, yaptığı her eylemde diğerlerinin beğenisini, ilgisini isteyen insan evladı, elbette topluma uyum sağlamak için de gerekli personaları temin edecektir. Ancak, psikolog Alice Miller'ın Beden Asla Yalan Söylemez kitabında aktardığı gibi: Üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız. Dolayısıyla, gölgesini bu denli bastırıp yerine farklı farklı personalar koyan insan; kendiliğindenliğini, yaratıcılığını, içgörüsünü ve duygusallığını da köreltmek zorunda kalır. Belki de Freud'un bize anlattığı gibi, sanatçıların, daha çok da yazarların herkesin düşündüğünü söze dökebilmesine de buradan bakmalı. İşi büyük oranda imge ile ilgili olan sanatçı, yaratıcılığın en yüksek mertebesindedir. Yaratıcılığını, özgünlüğünü, kendiliğindenliğini diğer insanlara kıyasla çok daha fazla konuşturması ise gölgesine kulak vermesinden ileri gelir. Ego ile bastırdığımız gölgemiz iş birliği içerisinde olduğunda insan kendini capcanlı hissediyor. Böyle durumlarda ego, gölgenin taleplerini bastırmak yerine onu doğru yerlere yönlendirmeyi amaçlar. Bu sağlandığında ise ortaya büyük bir sanat eseri, yaratıcı bir iş çıkabilir. Gölgemizden kaçarsak, onun çağrılarına kulağımızı tamamen tıkarsak, o yokmuş gibi davranırsak işler her zaman daha fazla karışacaktır. Bastırılanın geri dönüşü intikam alacağı günü bekler. O, asla unutmaz. Şayet egomuzun durumu idare etmeye yönelik çağrılarına çok fazla kulak verirsek, hayvani eğilimlerimiz kadar yaratıcılığımızın da saklı olduğu gölgeden uzaklaşırız. Böylece hayat cılız, yavan ve tatsız olur. Personanın her şeye rağmen insana sağladığı yararlar da yok değil. Bugünün dünyasında, insanın günlük hayatını sürdürebilmesi için personalar zorunludur. İnsanlarla iyi geçinmemizi, çıkarlarımızı korumamızı o sağlar. Hatta, bir düşümüz, toplum ve kendimiz için hayırlara vesile olacak bir hayalimiz vardır kimi zaman. Ve bunu gerçekleştirmek için çıktığımız yolda, envaiçeşit insanla karşılaşırız. Ve bu insanlar arasında mutlaka ego şişmesi yaşayan, kompleks sahibi, narsisist eğilimler gösteren birileri vardır. Hayalimizi gerçekleştirebilmek, çıktığımız yolu yürüyebilmek için onların gerçek yüzlerini bilmemize rağmen bir maske takmamız gerekebilir. Aksi halde, tüm gerçekleri her zaman ve her yerde söylersek bu, başarı için doğru bir strateji olmaz. Bunu ne yazık ki, toplumları mahveden tarihi kişilikler de uygulamıştır. Ancak personadan iyi insanlar da yararlanabilirler. İşte personanın insana sağladığı yararlardan biri budur. Ancak, insan toplum içerisinde sürdürdüğü kimliğe kendini fazla kaptırırsa, kendine de yabancılaşabilir. Çünkü gölge tetiktedir. Saklı bulunduğu kutudan dışarı fışkırmak ister. Ego, persona ile çok fazla özdeşleşirse takındığımız rolleri öz kişiliğimiz zannedebiliriz. Carl Gustav Jung'a göre, eninde sonunda buna bir son vermemiz ve kim olduğumuzu öğrenmek için keşfe çıkmamız gerekir. Gölgenin fütursuzca ortaya çıkabileceği senaryolardan biri, herkes için değilse bile, sarhoşluktur. Şahsen en çok karşılaştığım örneklerden biri; çok kabadayı, erkeksi pozlar kesen adamların, sarhoş olmaya başladıkları anda, müziğin de etkisiyle içlerinden zapt edilemeyen bir çocuğun çıkması. Bu çocuk; ya kıvırmak istiyor, ya sataşmak ya da ilgi duyduğu bir başka insana yaklaşmak. Hatta bu kabadayı personası sarhoşlukla kırıldığı anda ağlamaya başlayan erkekler de popüler bir diğer örnektir. Tabii ki peşin hükümlerden kaçtığımı tekrar hatırlatayım. Tüm bunların sonucunda ego ile gölgenin karlı bir iş birliği yapması çıkış yolu gibi görünüyor. Personasını çok dinleyen bir ego, bizi kendimize yabancılaştırırken sadece gölgesini dinleyen biri de sosyal düzende yer alamıyor. İyisi mi, sosyal düzenin içerisinde var olmak için gerekli şekilde davranırken bazen taşkın hareketlerde bulunma isteğimize de kulak verelim. Ego ile gölgenin kol kola girip bir ittifak kurmasına izin verelim. Bunun için en çok cesarete ihtiyacımız var gibi görünüyor. Günübirlik, saman alevinin kaderini yaşayan cesaretlere değil. Şehirler arası yolculuğa çıkmış bir cesarete."} {"url": "https://gazetesanat.com/peter-h-reynoldsin-kaleminden-sicacik-bir-oyku", "text": "Peter H. Reynolds bu kez müziğin iyileştirici gücüyle okurlarının karşısına çıkıyor. Resimleri de kendisine ait olan Kalbinin Sesi kitabında yazar, küçük bir çocuk olan Raj'ın, babasıyla kurduğu melodik iletişimi anlatıyor. babasına, ezgiler ikisinin arasındaki en kuvvetli bağ oluyor. Peter H. Reynolds; Nokta ve Mış Gibi ödüllü ve çoksatar pek çok kitabın hem yazarı hem de çizeridir. Çok sevdiği Blue Bunny Books and Toys mağazasını işlettiği Dedham, Massachusetts'te yaşamını sürdürmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/petra-nachtmanovanin-saz-belgeseli-simdi-blutvde", "text": "Saz çalan az sayıdaki Batı Avrupalı müzisyenden biri olan Berlinli müzisyen Petra Nachtmanova, bu telli çalgının efsanevi kökenleri peşinde Berlin'den yola çıkıp 7 ülke ve 10.000 kilometre yol kat edip sazın doğum yeri olan Horasan'a gitti. Avusturya'da Leh bir anne ile Çek bir babanın kızı olarak dünyaya gelen ve Türkçe dahil 8 dili çok iyi derecede konuşan Nachtmanova'nın bu etkileyici yolculuğu, yönetmen Stephan Talneau tarafından bir yol belgeseli haline getirildi. 2.000 yıldır kuşakları bir araya getiren sazın, yüzyıllar boyunca nasıl hala birçok kültürün kalbinde yer aldığını öğrenmek isteyen Nachtmanova'nın yolculuğunu konu alan Saz belgeseli şimdi BluTV'de izleyiciyle buluşuyor. Müziğin gücünü gösteren ve dünyanın sınırlarını zorlayan Saz, kültürler ve zaman arasında köprü kuran bir yol filmi, bir Avrupalının gözünden insanların ortak kültürünü arayış yolculuğu... Film sektöründe 12 yıllık deneyime sahip yapımcı, editör ve yönetmen Stephan Talneau'nun ilk filmi Saz, öznel bir bakışla şehirden şehre, yaylalardan dağlara, kültür ve zamanlar arasında köprü kurarak sazın özüne çıkılan yolculukta türküleri kovalıyor. Dünya prömiyerini 38. İstanbul Film Festivali'nin Musikişinas bölümünde yapan ve büyük beğeni toplayan Saz belgeseli, 7 Ağustos 2020 Cuma gününden itibaren BluTV'de Türk seyircisiyle buluştu. Filmin YouTube kanalında The SAZ Collection başlığıyla sunulan videolar ise çekimler esnasında kaydedilen ancak filmde yer almayan görüntülerden oluşuyor. Belgeselin paralel projesi niteliğindeki The SAZ Collection, çok değerli müzisyenlerin sanatlarını icra ettiği yaklaşık 60 müzik videosuyla eşsiz bir seçki sunuyor. Berlin Humboldt Üniversitesi'nde Orta Asya üzerine eğitimine devam eden Petra Nachtmanova, Türk göçmenlerin 50 yıl önce Almanya'ya getirdiği ve hala ilk günkü gibi tutkuyla yaşatılan köklü saz geleneği ile Kreuzberg'de tanışıyor. Aylarca süren araştırmaları sırasında, zamanı ve sınırları aşmış bu çalgıya dair yüzlerce soruyla karşılaşan Nachtmanova, bu telli çalgının efsanevi kökenlerini aramak için sırtında bağlamasıyla hayatının yolculuğuna çıkıyor. Almanya'nın başkenti Berlin'den başlayan bu yolculuk, Balkanlardaki gizli köyler üzerinden geçip İstanbul'a, oradan Anadolu'nun tepelerini aşarak Kafkas Dağlarına ve Azerbaycan aşıklarına ulaşarak, sazın doğduğuna inanılan gizemli Horasan Bölgesi'nde son buluyor. Petra Nachtmanova, sembolik anlamları olan bu şehirlerden geçerek orada yaşamını sürdüren müzisyenlerin hissettikleri ve anlattıkları üzerinden, ezgilere konu olan, kağıda dökülmemiş efsaneleri ortaya çıkarmayı amaçlıyor. Bosnalı saz ustalarıyla, takım elbiseleriyle dağlara çıkan müzik erbaplarıyla ve Blues Rock'un muhtemel mucitleri Türkmenlerle tanışan yetenekli müzisyen, her karşılaşmada tek bir şey istiyor: Bana eve götürebileceğim bir şarkı çalın. Başlardaki kuşkucu şaşkınlık yerini önce hayranlığa, sonra da derin bir güvene bırakıyor. Belgeselde Nachtmanova, sazın öyküsünü Erkan Oğur, Murat Ertel, Erdal Erzincan, Gjovali Shani, Bosnalı Saz grubu Sevdah, Suat Kaya, Ayşe Sewaqi, Aşık Mübariz Aliyev ve Seyed Arash Shahriyari gibi müzisyenlerle birlikte keşfediyor. Yapımcılığını C. Cay Wesnigk'in üstlendiği Anthromedia yapımı Saz belgeselini izlemek için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/piano-turca-muzik-sonsuzluga-hikayeler-anlatmaktir", "text": "Piano Turca ile Bir Ankara Manzarası albümü ve sanat üzerine eğlenceli bir söyleşi gerçekleştirdik. Yolculuğuna sosyal medya ile başlayan Piano Turca; Hollanda, İngiltere, Romanya, Meksika ve Pakistan'dan paydaşları ile müthiş bir esere imza attı: Bir Ankara Manzarası! Yarattığı ya da uyarladığı her nota ile şimdiki zamanı geleceğe aktaran Piano Turca'yı yakından tanıma şansı yakaladık. Mutlu okumalar. -Bize kendinizden ve Piano Turca'dan bahseder misiniz? Basitçe özetlemek gerekirse ofiste bilgisayar mühendisi, evde eş ve baba, piyano başında ise bir müzisyenim. İçinde bulunduğum anı duygularıyla yaşamayı seven, bir sonraki adımı daha iyi atmayı amaçlayan bir mizaca sahibim. Piano Turca ise sosyal medya ile yolculuğuna başlayan, aynı bakış açısıyla çaldığından keyif almayı amaç edinen bir müzik hikayesi. Bilinen şarkıları piyano ile yeniden derleyerek başladı, beste ve film müzikleriyle büyüyerek bugünlere geldi. -Bir mühendis olarak müziğe nasıl başladınız? Müzik aşkı nerede alevlendi? Müziğe 8 yaşında org ile başladım. O dönemde dinlediğim şarkıları kulaktan çalmak beni mutlu ediyordu ve bulunduğum şehir zaten ötesine pek imkan vermiyordu. Fakat yine de müzik aşkı bende o ufak org ile başladı denilebilir. 12 yaşında ise hem Ankara hem de piyano ile tanıştım. Uzun bir süre müzik benim için eğitim hayatımdan kalan zamanda hobi olarak devam etti. Mühendislik kariyerimde gözle görülür bir noktaya geldiğimde ise uzun yıllar geri planda kalmış müzik, kendine nihayet alan bulabildi. -Ankara sizin için ne ifade ediyor? Ankara her şeyden önce Cumhuriyetimizin başkenti. Bunun ardında ise Roma ve Osmanlı gibi iki büyük imparatorluğun kendine has tarihi mirasını kültüründe barındırıyor. Aynı zamanda, İpek yolu güzergahında önemli bir üretim merkezi. Bir Ankaralı olarak çoğumuz farkında olmasak dahi şehrin sokaklarında bu geçmişin izlerinin yaşadığını düşünüyorum. Ankara'nın çağdaş, kendi köşesinde işini iyi yapma hevesinde olan ve huzurlu insanlarını da buna dahil ettiğinizde Ankara gri şehir klişesinden çok farklı bir anlam ifade ediyor benim için. -Müzik sizce nedir? Bana göre müzik, sonsuzluğa hikayeler anlatmaktır. Kendini, yaşadıklarını, çevresini ve kültürünü geleceğe fısıldamaktır. Gün içerisinde odaklanarak veya arka planda bu müzikleri dinlerken, aslında o hikayeler bizlere eşlik ediyor, mutlu ediyor, hüzünlendiriyor. İşte tam da bu yüzden müzik hayatımıza her an eşlik ediyor. Bu paralelde müzik bana göre hayatımıza eşlik eden en güzel şey. -Şarkı bestelerken sizi motive eden şeyler neler? Beste yaparken hikayelerden ilham almayı değerli buluyorum. Bir hikayeden yola çıkan şarkıların ruha daha dokunan eserler olduğunu düşünüyorum. Beste yapmak benim için bu sebeple bir hikayenin kahramanına dönüşmek, onunla empati kurmak ve onu yeniden anlatmak yolculuğu. -Birçok şarkıyı yeniden yorumluyorsunuz. Şarkı seçimlerinizde size yol gösteren şey nedir? Şarkıları piyano ile yeniden yorumlamaktan ayrıca keyif alıyorum ve bir şarkı orijinali itibarıyla ne kadar piyanodan uzaksa benim için o kadar cazip hale geliyor. Şarkının ruhuna sadık kalarak ona yenilik katabileceğim eserleri çalmayı özellikle seviyorum. -Evrensel bir işle uğraşıyorsunuz. Farklı ülkelerden müzisyenlerle Ankara'ya ve ülkemize dair başarılı işler gerçekleştirdiniz. Deneyimlerinizi aktarabilir misiniz? Son albümüm olan Bir Ankara Manzarası için Hollanda, İngiltere, Romanya, Meksika ve Pakistan'dan paydaşlarımız oldu. Onlara tablonun ve Ankara'nın hikayesini anlattığımızda ruhen benimseyerek ve kendilerini katarak sürece dahil oldular. İlk bakışta Ankara'yı ve Türk kültürünü bilmeyen paydaşlarla böyle bir albümde çalışmak riskli görülebilir. Ve hatta gerçekten de risklidir. Fakat farklı kültürlerin hatta zaman zaman bu kültüre hiç aşina olmayanların katkısı, ortaya çıkan eserlere evrensel bir bakış katıyor. -Müzik yapacağınız insanları neye göre seçiyor ya da belirliyorsunuz? Kendi alanında ustalık seviyesine gelmiş isimler, tecrübeleri doğrultusunda kalıplaşmış yöntem ve doğrulara sahip olabiliyorlar. Ben ise Piano Turca olarak sosyal medya ile çıkış yakalamış ve hem sanat hem de bu sanatı üretim yöntemleri açısından yeni yolları denemeyi seven bir karaktere sahibim. Bu sebeple yenilikleri denemeyi seven, kendini ispat etmiş fakat kalıplaşmış yöntemleri olmayan isimlerle çalışmayı tercih ediyorum. İyi sanat bana göre her paydaşın kendisinden katkı sunabildiği ve her detayın istisnasız tartışılabildiği bir ortamda ortaya çıkabilir. Bu yüzden kalıplaşmış doğrulardan uzak durmaya özen gösteriyorum. Diğer yandan zaman yönetimi de önemli esaslarımdan bir tanesi. Son albümüm bir buçuk yıllık bir çalışma sonucu ortaya çıktı ve her aşaması kendi içerisinde çok değerliydi. Bu süreçlerden herhangi birinde yaşanacak gecikme bence herkesin motivasyonunu olumsuz etkiliyor. Bu yüzden beraber çalıştığım sanatçılardan zamana riayet etmelerini de bekliyorum. Açıkçası tüm bu kriterleri sağlayacak ve aynı zamanda sizin müzik tarzınıza da uyacak bir paydaş bulmak oldukça zorlayıcı bir süreç. Bunun için her albüm veya çalışma öncesinde ciddi bir zamanı bu sürece ayırmaya önem veriyorum. -Yurt dışındaki sanatsal çalışmalarla ülkemizdeki sanatsal çalışmaları karşılaştırdığınızda ne gibi benzerlikler ya da farklılıklar gözlemliyorsunuz? Bana kalırsa iyi bir sanat eserini ortaya koymakta kültürel birikim, yaratıcı düşünce ve bu düşünceyi doğru yansıtacak teknik yeterlilik önemli faktörler. Yaşadığımız coğrafyayı ve bu coğrafyanın tüm insanlık medeniyetindeki tarihi yerini düşünürseniz kültürel birikim açısından büyük bir hazineye sahibi. Fakat yurt dışı sanatsal çalışmaları ağırlıklı Batı merkezli olarak düşünürsek, bu birikimi yaratıcı düşünce ile yoğurma ve teknik imkanlardan da faydalanarak sunma noktasında geride kalmakta olduğumuzu düşünüyorum. Ayrıca bir kez başarmak için defalarca başarısız olmak gerektiğini unutmamak gerekir. Oysa denemekten ve başarısız olmaktan çekinen kültürel alışkanlıklarımız da o en can alıcı yaratıcı fikri bulmamıza engel olmakta. -Belgesel, film, kısa film ve reklam müzikleri de hazırlıyorsunuz. Hangisi sizi daha mutlu ediyor? Bir proje senaryo ve kurgu olarak ne kadar yaratıcı ise bana da sanatımı yansıtma anlamında o kadar alan açılıyor. Bu açıdan film projeleri en keyif aldıklarımdır. Piyasa veya sanat kuralları gibi Ezberlenmiş kaideler ile sıradanlaştırılan üretimlerden ise keyif almıyorum ve içeriği ne olursa olsun böyle bir projede yer almamaya özen gösteriyorum. -Son albümünüzün çıkış noktası neydi? Son albümüm olan Bir Ankara Manzarası ilhamını Ankara'yı tasvir eden en eski tablo niteliğindeki Ankara Manzarası tablosundan alıyor. Aslen Rijksmuseum, Amsterdam bünyesinde bulunan bu tablo ile tanışmam, halen sergilendiği Ankara Rahmi M. Koç müzesinde oldu. Yaklaşık 300 yıl öncesi Ankara'sının tasvir edildiği bu tablo ilham açısından bir hazine niteliğindeydi. Öncelikle Rijksmuseum, Amsterdam tarafında telif konusunda gerekli izinleri alarak, sonrasında Ankara Rahmi M. Koç Müzesi tarafından yönlendirilen uzmanlar ile görüşerek 12 ilham noktasını belirledik. Bu ilham noktaları arasında Hacı Bayram-ı Veli Camii'nden, Augustus Tapınağına kadar pek çok tarihi yapının yanı sıra Sof Feraceli Kadın gibi tabloda bulunan figürler de yer alıyor. Sonrasında ise müzikal üretim süreci başladı ve pek çok ülkeden paydaşların da katkılarıyla hem piyano hem de senfonik haliyle 12 şarkı gün yüzüne çıktı. -Bu albümde bestelerken sizi en mutlu eden parça hangisiydi? Albüm için ilk bestem albüme de adını veren Bir Ankara Manzarası içindi. İlkler her zaman daha yorucu oluyor ve sonunda da mutluluğu daha yoğun yaşanıyor. Diğer yandan Sof Feraceli Kadın beni heyecanlandıran şarkılardan biriydi."} {"url": "https://gazetesanat.com/pinar-ogunc-tarafindan-hazirlanan-sen-ben-o-dinleyici-ile-bulusuyor", "text": "Türkiye'nin önde gelen podcastlerinde imzası bulunan podcast yapım şirketi Podbee Media, temelini radyo tiyatrosundan alan Podcast Dizileri ardından belgesel formatını mecraya taşıyor. Yedi aylık bir çalışmanın neticesinde gazeteci ve yazar Pınar Öğünç tarafından hazırlanan Sen Ben O dinleyici ile buluşuyor. Tasarım çalışmalarına Kasım 2021'de başlanılan dizinin 10 bölümünde yer alan konuklar, Pınar Öğünç tarafından belirlendi ve kayıtlar konukların kendi semtlerinde, evlerinde, çalıştıkları lokasyonlarda gerçekleştirildi. Böylelikle dinleyiciler, kendilerini bazen tanıdık bazen tanımak istedikleri bir yerde bulacaklar; bir bölümde Beşiktaş vapur iskelesinde, bir bölümde Beykoz'da bir zanaatkarın dükkanında ya da Etiler'de bir caddede farklı insanların hikayelerini dinleyecekler. Bu hayat kesitleri, alışageldik soru-cevap formunda değil, anlatılanların ses dünyasıyla zenginleşerek, bir hikaye kurgusuyla çıkacak dinleyicinin karşısına. 25 Mayıs itibarıyla her hafta yeni bir bölümüyle yayınlanacak belgesel podcast Sen Ben O tüm podcast platformlarından dinlenebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/piyanist-dengin-ceyhan-ile-soylesi", "text": "8 yaşında Antakya'da piyano derslerine başlamış, daha sonra Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı'nda ortaokul-lise-lisans-yüksek lisans ve bir 6 sene öğretim üyesi olarak çalışmış, şimdide kariyerine İstanbul'da devam eden bir piyanistim. Chopin sadece benim için değil, müzik ile ilgili olsun olmasın herkes için önemli bir anlam ifade eden bestecidir. Bendeki yansıması ise, yaratmış olduğu müziğin içinde barındırdığı tüm sanatsal kavramların olmasıdır. Chopin edebiyattan ve şiirlerden esinlenerek bestelerini yapmıştır, bunun içinde işgal altında olan ülkesinin bağımsızlık mücadelesinde müziğiyle katkıda bulunmasını örnek verebiliriz. Bu hissiyatın da notalara dökülmüş hali herkeste bir iz bırakıyor. Chopin'i daha iyi anlamak için George Sand ve Adam Mickiewicz'i okumak gerekiyor. Müziğin ortaya çıkış noktasına gelene kadar hem edebiyattan hem de hayatın kendisinden geçen uzun bir öğrenme maratonu başlıyor. Derin anlamlar ifade eden çalışmalar da Chopin'in bendeki yansımasını oluşturuyor. Chopin Ballade'lar piyano repertuarının en zor eserlerinden kabul ediliyor. Bu zor kavramının ne demek istediğini çalışma ve kayıt esnasında daha iyi anladım. 4 ayrı eserden oluşan yaklaşık 40 dakikalık bir albüm. Chopin'in hissettiklerini kendimce yorumlamaya çalıştığım bir performans oldu diyebilirim. Hayallerin sonu yok ve hepsini gerçekleştirmek için yaşıyorum, zaten başka türlü de bir yaşam formunu görmüyorum kendimde. Kaydını gerçekleştirmek istediğim, onları konserlerde dinleyicilerle paylaşmak istediğim bir çok eser var, sırayla hepsini yapmaya çalışıyorum. Zorlukları elbet var hem fiziken hem de ruhen, fakat bunların hepsinden zevk alıyorum ve bunlar bana sorunmuş gibi gelmiyor. Acısıyla tatlısıyla anlamı oluyor yaptığımız şeylerin, bundan da asla şikayetçi değilim. Değişken olmakla birlikte minimum 4-5 saatten başlıyor, 8-9 saate çıktığı da oluyor. Konser veya kayıt durumlarına göre değişen bir çalışma aralığı demek daha doğru olur. Sanırım benden başka bir şey olmazdı. Aslında başarı kavramı çok göreceli bir konu. Ben sadece sevdiğim, benim olan müzikleri insanlarla paylaşmayı seviyorum. Sağ olsun tüm dinleyicilerimiz de Türkiye'nin neresi olursa olsun yalnız bırakmıyorlar, konserlere geliyorlar, bu da beni çok mutlu ediyor. Kendimi ileride görmek istediğim nokta ben öldükten sonra iyi bir sanatçıydı diyecekleri bir insan olmak. Hayatı mutlu yaşamak, kişinin istediği gibi yaşamak çok önemli. Kendini besleyen şeylerin yanında olmak çalışmayı daha çok tetikleyen bir durum. Bunun yanında da bol bol çalışmak tabiki."} {"url": "https://gazetesanat.com/piyanist-iraz-yildizdan-cevrimici-konser", "text": "İş Sanat'ın klasik müzik serisine başarılı piyanist Iraz Yıldız konuk oluyor. Iraz Yıldız, Frederic Chopin, Johann Sebastian Bach ve Ludwig Van Beethoven'ın eserlerinden oluşan resitaliyle sahne alacak. Ulusal ve uluslararası yarışmalarda kazandığı ödüllerle kariyerinde başarılı işlere imza atan Yıldız'ın konseri, 22 Aralık akşamı saat 20.30'dan itibaren İş Sanat'ın sosyal medya hesaplarından ve internet sitesinden ücretsiz yayımlanacak. İş Kuleleri Salonu'nda seyircisiz kaydedilen etkinlik sezon sonuna kadar izlenebilecek. İş Sanat'ın aralık ayındaki diğer etkinlikleri çevrim içi izleyicilerle buluşmaya devam edecek. İş Sanat Masal Tiyatrosu'nda Çizmeli Kedi 20 Aralık'ta, Tavşan ve Kaplumbağa 27 Aralık'ta minik sanatseverlerin beğenisine sunulacak. Okuma Tiyatrosu'nda Bir Yaz Gecesi Rüyası 23 Aralık'ta, Kuru Gürültü 30 Aralık'ta yayımlanacak. Çayeli'nden Öteye Karadeniz Ezgileri projesiyle Ayşenur Kolivar 26 Aralık'ta, Murat Karahan ile Yeni Yıl Konseri 31 Aralık'ta sanatseverlerle buluşacak. Tüm konser ve dinletiler saat 20.30, çocuk etkinlikleri ise saat 15.00'ten itibaren yayında olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/piyanist-kianndan-yeni-beste-kadin-yasam-ozgurluk", "text": "Geçtiğimiz yıl başta ülkemiz olmak üzere, Avrupa ve Mısırda adından sıkça söz ettiren ve çok sayıda başarılı konserler veren İranlı-İtalyan besteci ve piyanist Kiann, Tahran'da ahlak polisi tarafından gözaltına alınan ve gözaltında olduğu sürede komaya girerek hayatını kaybeden 22 yaşındaki Mahsa Amini için düzenlen kadın ve özgürlük hareketi olarak başlayan halk devrimine güzel bir beste ithaf etti. Viyana'da ikamet eden Kiann, bu besteyi arkadaşı ve aynı zamanda insan hakları çalışmaları ile tanınan yıldız kemancı Yury Revich ile kaydetti. Besteci geçmişte de Viyana adlı bestesini yine Yury Revich ile beraber seslendirip kaydetmişlerdi. Şimdide bu proje ile halkın sesi olmayı amaçlıyorlar. Kiann, her sesin önemli olduğuna inanıyor ve bu onun ülkedeki başkaldırılara katkıda bulunma şekli. Kiann'ın bestesinin adı Kadın, Yaşam, Özgürlük. Bu slogan, başörtüsü hükümet standartlarına uygun olarak takılmadığı iddiasıyla polis tarafından tutuklanıp dövüldükten kısa bir süre sonra Tahran'da bir hastanede hayatını kaybeden 22 yaşındaki İranlı kadın Mahsa Amininin ölümüne tepki olarak popüler hale geldi. 22 Aralık'ta yayınlanan olan, aydınlık bir yarının bizi beklediğine dair umut mesajı veren müzik videosunun çekimleri Mozart'ın Idomeneo'sını yönettiği Viyana'da ki Palais Audrspergde çekildi. Videonun koreografisi genç yetenekli Avusturyalı koreograf ve dansçı Ilina Eder tarafından yaratılan ve İranlı kadınların son 42 yıldır reddedilen, vücutları ve kıyafetleri konusunda kendi tercihlerini yapma arzusunu gösteren muhteşem bir modern dans gösterisi. Geçtiğimiz ekim ayında İstanbul'da konser veren sanatçı Kiann Fredoom adlı eserini de konserinde Mahsa Amini ve İran'da ki bütün kadınlara ithaf etmişti."} {"url": "https://gazetesanat.com/piyanist-sergei-yerokhin-piyano-repertuvari-denizlerdeki-kum-taneleri-kadar-sonsuzdur", "text": "Sergei Yerokhin döneminin en parlak ve tanınmış piyanistlerinden biri olarak kabul edilmekte olup, Avrupa'nın ve de dünyanın en prestijli konser salonlarında performanslar sergileyen ve özellikle Bach yorumlarıyla kendinden çok söz ettiren kariyerinin zirvesinde bir piyanist. Sergei Moskova'da bir müzisyen ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Sergei babasıyla başladığı ilk piyano derslerinden sonra, Rus Vadim Sukhanov ile birlikte çalışmaya başlamış. İlk profesyonel sahne tecrübesini 16 yaşında Minsk Filarmoni Orkestrası ile solist olarak verdiği konser olarak anlatıyor başarılı piyanist. Genç yetenek sonrasında çalışmalarına piyanist ve eğitmen Dimitri Baskirov'un kanatları altında Moskova Çaykovski Konservatuarı'nda devam etmiş. Genç solist üstün yeteneğini göstermek için Çaykovski Piyano Yarışması gibi katıldığı birçok uluslararası yarışmada ödül ve dereceler kazanarak kariyerini perçinlemiş. İdealist bir piyanist olarak nitelendirilen Sergei Yerokhin şu an yaşamını ve kariyerini İspanya'da sürdürmekte olup, İspanya'nın en tanınan piyanistleri arasında yer almaktadır. 2021 yılına dair yoğun çalışma temposunda olan Sergei ile bu röportajı yaşadığı İspanya'nın Madrid'e yakın Valladoid şehrinde siz değerli Gazete Sanat okuyucuları için gerçekleştirdik. Öncelikle böyle gurur verici bir iltifat için teşekkür ederim. Ben tanınıyor olma konusunu biraz abartılı buluyorum. Çünkü tanınır olmak, sizi temsil eden kişi ya da kurumların etki alanları ve sahip oldukları ilişki ağı ile orantılı. Sizi temsil eden kişi ve kurumlar yerel ve etki alanları kısıtlı kalıyor. Tabii ki günümüzde yaygın kullanılan ve güçlü bir etkisi olan sosyal medya ile sınırlar kalktı ve kitlelere daha kolay ulaşabiliyorsunuz veya kendinizi tanıtabiliyorsunuz. Ama burada da sosyal medyayı nasıl ve ne kadar kullandığınız, kaç takipçiniz olduğu sizin tanınırlığınızı belirleyen faktör oluyor. Ve açıkçası sosyal medyada kolaylıkla yaratılan algı manipülasyonu ile tanınırlık şöhret algısı gerçeklikten ve doğrulardan çok uzak. Ben sanatımla vardığım ve konumdan ve sahip olduğum repütasyondan -her ne kadar günümüzün kabul edilen tanınırlık kıstasları içinde fazla yer almasam da- memnun ve mutluyum. Bugüne kadar aktif kariyer sürecimde doğduğum ülke Rusya'da birçok konser verdim ve saygın bir repütasyona sahibim. Sonrasında belli süreler ikamet ettiğim İtalya'da birçok konser verdim. Şu an yaşadığım ülke İspanya'da, şu an pandemi sebebiyle sanat durmuş olsa da, aralıksız konserler vermekteyim. Her ne kadar Polonya, İngiltere, Almanya, Avustralya gibi ülkelerde daha az sıklıkta konserler veriyor olsam da bu ülkelerde biliniyor ve saygı görüyorum. Salonlarla ilgili olarak, bazı konser salonlarının diğerlerinden daha iyi ve popüler olduğu doğru olsa da, bence sanatın ve müziğin içinde var olduğu her salon aynı saygıyı hak ediyor. Bu sebeple benim için hangi salonda çaldığımdan ziyade ruhumla müziğin ahenk ve uyum içinde olması benim için daha çok önem arz ediyor. Çünkü bir anlamda bir konserde icra edeceğiniz aynı ya da farklı bestecilerin her eserinde bir nevi dönüşüm geçirip o bestecinin ruhuna ve eserindeki baskın duyguya geçiş yapmanız gerekiyor. Bu zor ve karmaşık bir süreç. Bunu başarabiliyorsanız nerede çalarsanız çalın hep aynı tatmini ve seyirci reaksiyonunu yakalayacaksınızdır. Şu an İtalya'nın en eski oda müziği orkestrası I Musici ile birlikte onların 70. yıllarını kutlamak adına tüm Avrupa'da genelinde çıkacakları turnenin solisti olarak, onlarla beraber bu coşku ve gurura ortak olacağım turnede çalacağım iki Bach eseri üzerinde çalışıyorum. 2021 yılının yaz aylarında Avrupa'nın bazı önemli festivallerinde de yer alacağız. I Musici ile yürüttüğümüz keyifli birlikteliğimiz muhtemelen 2021 sonbaharında ve 2022 baharında da Avrupa başkentlerinde devam edecek. Ve tabii ki neden bu muhteşem turnenin bir konseri Türkiye'de olmasın? Açıkçası ilk Türkiye ziyaretim bu konser ile harika bir başlangıç olur. Önümüzdeki dönemde bu turnenin haricinde pandemi sürecinde ertelenmiş konserlerim ve yeni aldığım bir çok resital ve konçerto performanslarım ile dinleyicilerim ile buluşma imkanım olacak. Tabii ki mümkün, şayet menajerlerim böyle bir gereklilik görürse yaparım. Ama bu kesinlikle bir stüdyoda değil, bir canlı konser kaydı olacaktır. Aslında 2020 gündemimde Kasım ayında yapılması planlanan müzik videosu kaydım vardı. Lakin Covid 19 nedeniyle getirilen kısıtlamalar neticesinde bunu Mayıs 2021'e erteledik. Umarım bir aksilik olmaz ve projemizi hayata geçirir ve dinleyicilerimizin beğenisine sunabiliriz. Ben eserin hangi enstrüman için bestelendiğine, senfoni ya da opera olmasına bakmaksızın sadece müziğin kendisine odaklanıyorum. Transkriptler veya yorumlar eserlere yaklaşmanın bir yoludur. Ama benzersiz bir icra için düzenlemeyi veya transkripsiyonu yapan besteciyi tanımak eserin yazıldığı dönemi, bestecinin eseri yazarken içinde bulunduğu koşulları ve ruh halini bilmek, eserin barındırdığı ya da vermek istediği duyguyu kavramak... Yaratıcılığınız ve yorumunuzun başarısı işte bu orijinal bilgilere dair derinlemesine titizlikle yapılan özenli araştırmalara dayanır ve asıl anahtar benzersiz bir yorumlama için asıl kaynağı tanımaktır. Gerçek şu ki, Bach repertuarımda her zaman vardı, sadece onu programlarıma dahil etmedim. Bence onun müziği en evrensel olmayı başarandır. Her zaman, bir koşul olarak mantıkla birlikte, hemen hemen her tür yorumlayıcı yaklaşımı kabul eder. Zorluğu, mükemmellik arayışındaki çok yüksek talep seviyesinde yatmaktadır. Bach'ın müziğinde, herhangi bir kişisel duygu, temelde yatan evrensel ve ruhsal karakteri kaybetmek zorunda değildir. Önümüzdeki turnede Bach çalacağım ve umarım gelecekteki projelerimde de yer almaya devam eder. Kontrapuntal temasıyla ilgili olarak, füg, fuga, kanon vb. gibi dil biçimlerinden ayrı olarak, herhangi bir müzik türünün, özellikle büyük bestecilerin eserleri hakkında konuşursak, bu çok sesli kısmı az ya da çok içerdiğini düşünüyorum, bu yüzden her zaman bu polifoninin müzikal dokunun bir parçası olmasına çalışıyorum. Hemen hemen tüm eleştirmenler, yorumlarınızın genellikle besteci ile ilgili çok kişisel bir damgaya sahip olduğunu söylüyorlar. Şunu ifade etmeliyim ki tüm yorumlarım her zaman entelektüelite ve eserin içerdiği duyguların tüm özenle bir harmanlanmasının bir bütünü. Kişisel damganın bu iki enerjinin harmanlamasının yarattığı sinerjiden kaynaklandığına inanıyorum. Genç derken ne demek istediğinizi anlamıyorum. Gençlik ve yaş dedikleri şey arasında bu kadar doğrudan bir ilişki olduğunu sanmıyorum. Zaman kavramı bence kişisel bir şeydir, uzatılabilir veya sıkıştırılabilir. Bunun bir enerji formu olduğuna inanıyorum. 120 yıldan fazla bir süre önce hayatını kaybeden Anton Rubinstein, o dönemlerde herkesin piyano çaldığını söylemişti.... Gerçek şu ki, müzik dinlediğimde genellikle piyano müziği olmuyor. Diğer tür repertuarlarla daha çok ilgileniyorum. Sergei Yerokhin'e yakında başlayacak olan I Musici + Sergei Yerokhin 70th Anniversary Tour turnesi provaları esnasında bize zaman ayırıp sorularımızı yanıtladığı için çok teşekkür ediyor ve kendisine başarılar diliyoruz. Ayrıca, bize bu röportajın gerçekleşmesini sağlayan, Sergei Yerokhin'in ve birçok klasik müzik virtüözünün Türkiye menajerliğini yürüten KAM MANAGMENT'a da teşekkürlerimi sunuyorum. Umarım Sergei Yerokhin'i I Musici + Sergei Yerokhin 70th Anniversary Tour turnesi kapsamında İstanbul'da izleme şansına sahip oluruz. Bir başka dünyaca ünlü virtüözle gerçekleştireceğimiz röportajımıza kadar sağlıkla ve müzikle kalınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/piyanist-ve-besteci-kiann-subatta-istanbulda", "text": "Uzun yıllardır kariyerini Avusturya'da sürdüren ve insanların ruhlarına dokunan tarzıyla çok farklı bir konuma sahip olan ünlü İranlı İtalyan contemporary piyanist ve besteci KIANN, Şubat ayında iki konser vermek için İstanbul'a geliyor. Yeldeğirmeni Sanat, 10 Şubat 2022 Perşembe günü Avusturya Kültür Ofisi'nin katkılarıyla Contemporary Night by KIANN duo konseriyle KIANN'ı ve ona eşlik edecek Sırp çellist Ana Percevic'i sahnesine konuk ediyor. Kiann farklı müzik türlerini bir araya getirmedeki orijinal yaklaşımı ve onları birbirine bağlamadaki yenilikçi yoluyla bir tür füzyon olarak nitelendirilebilecek kendi çağdaş enstrümantal müziğini yaratmakta. KIANN'ın büyülü konseri 10 Şubat 2022 Perşembe günü Anadolu yakasının incisi Yeldeğirmeni Sanat'ta, ya da 13 Şubat 2022 Pazar günü Avrupa yakasında bulunan göz alıcı Murano avizelerle aydınlatılan salonuyla dünyanın en güzel Avusturya Kültür Ofisi /Yeniköy yerleşkesinde gerçekleşecek. Kadıköy Belediyesi, Avusturya Kültür Ofisi ve KAM MANAGEMENT'ın katkılarıyla gerçekleşecek bu konserler için biletleri Süreyya Operası gişesinden, Kadıköy Belediyesi'ne ait https://bilet. kadikoy. bel. tr/etkinlik/269/contempory-night-by-kiann-10-subat-persembe linkinden satın alınabilir ve Avrupa yakası konseri için Avusturya Kültür Ofisi'nden temin edilebilir. - Spiegelbild - Untold Story - Freedom - Like No One Else - Little Big Dreams - Pensiero - Road To Jaffa - Blue Fire - Velvet Dream - Allegra - Line Of Shadows - Vienna - Sentimental - Ballare Piano - Frasi D'amore Arasız yaklaşık 70' sürer. Biletler satışa çıkmıştır. Koronavirüs tedbirleri kapsamında konserlere katılım esnasında COVID-19 Aşısı veya 48 saat içerisinde yapılmış PCR testi sorgulaması yapılacaktır. Etkinlik alanına giriş yapmadan önce girişlerde yoğunluk yaşanmaması adına gerekli belgelerin hazırda bulundurulması önemle rica olunur."} {"url": "https://gazetesanat.com/piyanist-ve-oyuncu-isil-bengi-ile-soylesi", "text": "Belçika'da yaşayan konser piyanisti ve oyuncu Işıl Bengi ile müzik yaşamı ve yeni çıkardığı albümü Agni Kunda üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Merhaba, İstanbul'da doğdum ve 16 yaşımdan beri Belçika'da yaşıyorum. Klasik müzik piyanisti, tiyatro ve sinema oyuncusuyum. Piyanoya 5 yaşımda biraz şans eseri başladım. Ailemde bildiğim müzisyen yok, tek bildiğim bir halam, gençliğinde biraz akordeon çalarmış. İstanbul'da bir çocukluk arkadaşım piyano dersleri almaya başlamıştı, annem abimle bana da piyano çalmak ister miyiz diye sordu ve serüven böyle başladı. Abim ve arkadaşım piyano derslerini bıraktılar, ben devam ettim. 16 yaşımda sınıf atlayarak Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarının lise bölümünden mezun oldum. Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı'ndan burs alarak Brüksel Kraliyet konservatuarına kabul edildim, eğitimim sonunda piyanoda master diploması aldım. Evgueny Moguilevsky, Alexander Madzar ve Piet Kuijken ile piyano, Dirk Vermeulen ve Muhiddin Dürrüoğlu ile odamüzigi çalıştım. Birkaç yıl önce bir tiyatro workshop'una yazıldım, amacım sahneyi piyanosuz, sesimle ve bedenimle keşfetmekti. Klasik müzik eğitimimde bunların eksikliğini hep hissetmiştim. Ve tiyatro deneyimim beklediğimden çok daha eğlenceli ve heyecan verici oldu. Kendimi evimde hissettim. Kısa bir süre içinde de tiyatro ve sinema projelerinde yer almaya başladım. Bazı projeler tiyatro ve müziği buluşturmamı da sağladı, şuanda turnede olduğum Clara Haskil prelude & fugue tiyatro oyunu gibi. Agni Kunda'nın Hindistan'da birçok anlamı var. Yeni albüm için Sanskritçe anlamını seçtim: agni ateş, kunda ise enerji formu anlamına geliyor. Hepimizin içinde bulunan ve hayatta ne olursa olsun bizi ilerlemeye ve devam etmeye iten iç ateş bu albümün repertuarını oluşturmam için bana ilham verdi ve seçilen parçalar arasında bu bağlantı var. Agni Kunda bir izolasyon döneminde insanlarla bağlantı kurma arzumu dile getirdiğim albümüm Terre de Jeu'nün (2021, Insolite records) kardeşidir diyebiliriz. Terre de Jeu ile izolasyon döneminde hissettiğim paylaşma ve buluşma özlemini anlatmak istemiştim. Agni Kunda ile ise, böyle zor zamanlarda hissedilen öfke ve umutsuzluk gibi yıkabilecek ve zarar verebilecek duyguların, yaratıcılığa ve iyileşmeye dönüştürülme kapasiteleri olduğunu dile getirmeye çalıştım. Ateşin gücü gibi: ısıtabilir veya yakabilir. Tüm okurlara sonsuz selam ve sevgiler."} {"url": "https://gazetesanat.com/piyano-ritimlerinin-ambient-tarza-karistigi-maxi-singleshelter-in-the-forest", "text": "Piyanist Ali Başarır, Shelter in the Forest isimli maxi single çalışmasını, OnAir Sahne etiketiyle yayımladı. Maxi Single, Tree House, Pathway 45, Aged Pines olmak üzere 3 eserden oluşuyor. Ali Başarır çalışması için, Hayat, hepimiz için karanlık ve sürprizlerle dolu bir orman gibi... Bilinmezlikler içinde yürüdüğümüzde herkesin bir sığınağa ihtiyacı vardır. Ormandaki Sığınak olarak kurguladığım Shelter in the Forest, hayatın içinde kendimize ait olan özel alanı ifade ediyor. yorumunda bulunuyor. Beste ve kayıtları müzisyene ait olan Shelter in the Forest single'ı dijital müzik servislerinden dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/polis-katili-ayriksi-kitap-etiketiyle-raflardaki-yerini-aldi", "text": "İsveçli yazarlar Per Wahlöö ve Maj Sjöwall'in 1960 ve 70'lerde kaleme aldıkları on kitaplık Martin Beck serisinin dokuzuncu kitabı olan ''Polis Katili'' Ayrıksı Kitap etiketiyle raflardaki yerini aldı. Tüm dünyada sayısız polisiye yazarına da ilham kaynağı olan Martin Beck serisinin dokuzuncu kitabı Polis Katilinde, küçük bir kasabada vahşice katledilen bir kadın hakkında yapılan soruşturmaya atanan Martin Beck ve ortağı Kollberg'in başına gelenler anlatılıyor. Martin Beck ve ortağı Kollberg bu cinayetin soruşturmasını yürütmek için bölgeye gittikten sonra sessiz bir mahallede üç polis ve iki genç arasında bir silahlı çatışma yaşanınca polis teşkilatı tüm dikkatini bu olaya veriyor. Martin Beck'in yeni macerasına yer verilen Polis Katili'nde İsveçli yazarlar Maj Sjöwall ve Per Wahlöö, okuyucuyu bambaşka bir dünyaya sürükleyen psikolojik çözümlemeleriyle de dikkat çekiyor. Usta yazarların efsane Martin Beck serisinin yeni kitabı ''Polis Katili'' okuyucuyu sürükleyici bir maceranın içine çekerken aynı zamanda o dönemin toplumsal yapısını incelikle okura sunuyor. Kitapseverleri hipnotize eden akıcı diyaloglar ve heyecan yüklü olay örgüsüyle Martin Beck'in macerasını çok seveceksiniz. 1935 Stockholm doğumlu olan yazar 2020 yılında vefat etti. Aynı zamanda çevirmen olan Per Wahlöö ile beraber yazdıkları bir polisiye klasiği olan Martin Beck serisiyle tanınmaktadır. Bu seri birçok dile çevrilirken Edgar Allan Poe ve İsveç Akademisi başta olmak üzere birçok ödül almıştır. Aynı zamanda tek başına yazdığı romanları da vardır. Maj Sjöwall, İskandinav polisiyesinin kraliçesi olarak da bilinir. 1926 İsveç doğumlu olan yazar 1975 yılında vefat etti. Maj Sjöwall ile birlikte yazdığı bir polisiye klasiği olan Martin Beck serisi birçok dile çevrilmiş ve birçok ödül almıştır. Yazdıklarıyla Franz Kafka, George Orwell ve Graham Greene'e benzetilen Per Wahlöö 20. yüzyıl İskandinav edebiyatının en iyi yazarlarından biridir."} {"url": "https://gazetesanat.com/polisan-kansai-boyanin-da-sponsor-oldugu-bazaart-yarisma-sergisi-ferda-art-platformda", "text": "Yeniköy Rotary Kulübü'nün projesi olarak 2011 yılından bu yana gerçekleştirilen, Polisan Kansai Boya'nın da sponsor olarak destek olduğu Bazaart Yarışma Sergisi, Ferda Art Platform'da kapılarını açtı. Polisan Kansai Boya'nın Kadına Şiddet konulu özel ödülünün sahibi Gizem Altun oldu. Pandemi nedeniyle ertelenen Bazaart yarışma sergisi 22-26 Mart 2021 tarihleri arasında Ferda Art Platform'da gerçekleşiyor. Polisan Kansai Boya'nın 6 yıldır sponsorları arasında yer aldığı sergi, 10. yılında Her Eve Bir Sanat fikrinden yola çıkıyor ve sanat öğrencilerine, çalışmalarını mezun olmadan önce sergileme imkanı sağlarken sanatın ve sanat koleksiyonu yapmanın bir lüks olmadığını hatırlatıp, herkese ulaşılabilirliğini gösteriyor. 10. yılında da seçilen eserlere çeşitli değerlerde ödül parası veren ve sanatçıların eğitimine katkı sağlayan Bazaart 2021 kapsamında Polisan Kansai Boya da genç sanatçılara destek olmak ve kadına şiddet konusunda farkındalık yaratmak için özel ödül bir verdi. Her Ses Bir Nefes projesiyle kadın sorunlarına karşı, çözüm odaklı toplumsal bilinç edinmeyi ve bireysel çarelerden çok kolektif çabalarla çözüme ulaşılabileceği bilincini yaygınlaştırmayı amaçlayan Polisan Kansai Boya'nın, özel ödülünün bu yılki sahibi annelerin içinde bulunduğu ortamın yeni nesilleri de etkilediğine vurgu yapan eseriyle sanatçı Gizem Altun oldu. Sergiyi gezen ve sonrasında Polisan Kansai Boya adına ödül törenine katılan Alara Bitlis, konuşmasında; Toplum olarak şiddete karşı duruşumuzu ifade etmenin en etkili yollarından biri sanat. Bazaart projesine verdiğimiz destek bizim için çok önemli. Çünkü bu proje ile sadece genç sanatçılarımızın yanında olmakla kalmıyoruz. Polisan Kansai Boya Özel Ödülü ile de kadınların sesine ses olmaya çalışıyoruz. 'Gülümse Hayata' mottomuzla hayatın her alanında gülümsetecek, sorunlara çözüm üretecek, motivasyonu yükseltecek projelere destek oluyoruz. Biliyoruz ki gülümseyen kadınlar gülümseyen yarınlar demek dedi. Ticaret hayatına 1956 yılında tekstil alanında başlayan Bitlis Ailesi, kimya, boya, liman işletmeciliği ve gayrimenkul alanındaki faaliyetlerini 2000 yılında Polisan Holding çatısı altında toplamıştır. Şirket boya alanındaki faaliyetlerine 1985 yılında başlamıştır. Japonya'nın lider boya üreticisi Kansai Paint ile gerçekleştirilen iş birliği ile 21.12.2016 tarihi itibarıyla şirketin yeni adı Polisan Kansai Boya Sanayi ve Ticaret A. Ş. olarak tescillenmiştir. Ambalaj ve renk çeşitleri hariç 250, toplamda ise 4700'ü aşkın ürün çeşidi ile Polisan Kansai Boya bugün dekoratif boya pazarında tüm fiyat segmentlerine hitap eden sektörün en geniş ürün yelpazesine sahip firması konumundadır. Elegans markalı üst sınıf iç cephe boyası, kendi segmentinde pazar lideridir. 2008 yılından itibaren dünyada tescillediği Home Cosmetics çatı iletişimi ile ürünlerini Evimin Kozmetiği olarak konumlandırmaktadır. İnsan sağlığına önem veren, çevreci ve yenilikçi kimliğiyle Türkiye'nin ilk yağlı boya muadili su bazlı parlak son kat boyasını üreten Polisan Kansai Boya, ISO 9001, ISO 14001, ISO 10002 ve ISO 45001 belgelerine sahiptir."} {"url": "https://gazetesanat.com/polisiye-yazari-banu-akeloglu-ile-son-kitabi-fani-oykuler-hakkinda-konustuk", "text": "Öncelikle belirtmek isterim ki, sizlerle yeniden buluşmak çok güzel. Yaklaşık iki senedir, Adana 5 Ocak Gazetesinde polisiye köşe yazarlığı yapıyorum. Pandemi dönemindeki kısıtlamalar boyunca evde sıkılan ve monotonlaşan hayatlarından biraz olsun bu öykülerle sıyrılan okurlardan çok hoş ve benim için çok kıymetli olan dönüşler aldım. Belirttiğim gazete, Adana'nın köklü bir yerel gazetesidir. İstedim ki, yazdığım minik öyküleri sadece hemşerilerimin değil, tüm Türkiye'nin okuyabileceği bir kitap haline getireyim. Bu fikirle, tüm öyküleri derleyip kitap haline getirip, tüm okurlarımın beğenisine sundum. Fani Öyküler, okurları bambaşka hayatlarla ve ölümlerle tanıştırıyor. Çevremizde böyle olayları çok sık görmeyiz ama bu kitapla okuyucular kendilerini, bir FBI soruşturmasının ortasında ya da Ernesto Che Guevara ile macera dolu bir yolculukta, kargaların gizemli hayatlarında ve şaşırtan sürprizlerle dolu cinayetlerin ortasında bulacak. Ben meraklı, kuruntulu ve takıntılı bir insanım. Gün içerisinde rutin zamanlar geçirirken, birisiyle oturup sohbet ederken, aklımın bir kenarında hayal gücüm bana hep hikayeler fısıldar. Detaylara çok önem veririm ve her bir normal insanın, aynı beden içerisinde farklı bir karanlık tarafının olduğuna inanırım. Kendilerinin de farkında olmadığı bu karanlık taraflar, sanki bana bir aynadan yansır gibi görünür. İşte o noktada, kelimeler sayfalara dökülür. Sayfalara dökülen bu hikayelere baktığımda ise hep suç odaklı olduklarını fark ettim ve bir anda kendimi polisiye edebiyatının içinde buldum. Türkiye Polisiye Yazarları Birliği, çok özel yazarların bir araya gelip çok güzel şeyler yaptığı bir birlik. Maalesef pandemi sebebi ile planlanan bir sürü proje askıya alınmış durumda. Peki bu süreçte boş mu durdunuz diyeceksiniz. Tabii ki hayır. Geçen sene pandemi sebebi ile çevrimiçi gerçekleştirilen yılın en iyi polisiye romanına verilen Kristal Kelepçe Ödül Töreni, bu sene yirmi üç yazarın katılımı ile Pera Sineması'nda gerçekleşecek ve muhteşem törenle sahibini bulacak. 2020 yılında, Ayfer Kafkas'ın İnkılap Kitabevi'nden çıkan Divina'nın Bileziği adlı kitabı, Kristal Kelepçe Yılın Polisiye Romanı Ödülü'ne layık görülmüştü. Türkiye'de polisiye edebiyatının hak ettiği yerde olmadığını düşünüyorum. O kadar değerli ve olağanüstü polisiye yazarları var ki, bilinirlikleri hak ettiği yere gelse, dünya çapında yazdıklarının fark edileceğinden eminim. Popüler kültür maalesef insanları yönlendiren en büyük faktör. Polisiye romanlar, insanı farklı düşünmeye iten ve farkındalığı arttıran romanlardır. Gönül ister ki yazarlarımız hak ettiği yere gelsin ve polisiye romanlar daha çok okunsun. Aslında tam zamanında çıktığını düşünüyorum. İnsanlar bu süreçte evlere kapandı, daha çok kendilerine vakit ayırır ve farklı hobilere yönelir oldu. Az önce bahsettiğim gibi, yazdığım bu minik öyküler, onları oturdukları yerden çok uzak, tehlikeli ve heyecanlı yerlere götürdü. Bu sebeple bu kitabın da bu süreçteki değişen alışkanlıklarla birlikte daha çok kişiye ulaşacağına inanıyorum. Onlara naçizane tavsiyelerim olabilir. Polisiye yazmak sadece bir kurguyu, satırlara dökmek demek değildir. Kitaplarında bazı yanlışlar olmaması için çok iyi araştırma yapmak gereklidir. Ben de ilk kitabım da bu tarz yanlışlar yapmışımdır muhakkak, mesela çok yazılan yanlışlardan biri, polisin bir suçluyu tutuklamasıdır. Aslında polisin tutuklama yetkisi yoktur. Bu sebeple birimler arası hiyerarşiye dikkat etmek gerekir. Diğer yandan klişelerden de uzak durmalarını tavsiye ederim. Mesela kaba veya ağzı bozuk polis karakterleri yazılıyor hep. Bu artık klişe haline gelen, yanlış bir anlatım bence. Öyle ki, ilk kitabımda gayet centilmen ve kibar bir polis karakteri çizdiğim için bazı okurlardan eleştiri aldığımı da belirtmek isterim. Yazmayı sevdikçe ve yazdıkça farklı dünyaları keşfettikçe yeni çalışmalar hep olacak. Pandemi sebebi ile hayata geçiremediğim ve ilk fırsatta gerçekleştirmek istediğim, Çalışan Eller temalı bir fotoğraf sergisi fikri var. Umarım bunu kısa vadede organize edebilirim. Diğer yandan, hayal gücüm elverdiği sürece yeni öyküler ve yeni kitaplar yazmaya devam edeceğim. Fani Öyküler henüz çok yeni ama şimdiden yeni bir polisiye roman çalışmasına da başladığımı söylemek isterim. Yine pandemi sürecinde düşündüğümüz ama bir türlü fırsat bulup da çekimlerine başlayamadığımız mini cinayetler kısa film serimiz var. Önümüzdeki günler bize ne gösterecek bilmiyorum ama sağlıklı oldukça üretmeye ve yazmaya devam edeceğim."} {"url": "https://gazetesanat.com/pop-artin-gumus-sacli-adami-andy-warhol", "text": "Slovakya'lı göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Andy Warhol'un asıl adı Andrew Warhola'dır. Çocukluk yılları hastalıkla geçtiği için eğitimine devam edememiş, annesi ile resimler çizmiştir. 1949'da eğitimini tamamlayıp New York'a gitti ve burada adını Andy Warhol olarak değiştirdi. Reklam illüstratörü olarak işe başlayan Warhol sonrasında yaptığı resimlerde teknikler geliştirerek onları çoğaltmaya başladı. Kendine has bir çizgi oluşturan Warhol makineleşme diye tabir edilen terimi kullandı. Güzel sanatlar alanında ilerlemeyi hedefledi ve reklamlar için sanat yapmak yerine reklamları sanat haline getirdi. Warhol'un en önemli noktası da budur ve bu sayede Pop Art'ın konularını belirleyen kişi olmuştur. Bunlar arasında başta gelenler Camplell's Soup, Coco Cola'dır. Tüm bu yapılan resimleri daha doğrusu çoğaltılan resimleri ortak bir dil olarak görüyordu. Kendisine ait şu söz de dikkat çekicidir: '' Amerika hakkındaki en güzel şey, en zenginle en fakirin aynı ürünü aldığı bir geleneği başlatmış olmasıdır.'' Bunların hepsi seri üretim ve savaş sonrasındaki tüketim çılgınlığı ile alakalıydı. Warhol yaptığı resimleri çoğaltmak için serigrafi tekniğinden yararlanmıştır. Ardından fabrika kurdu. Ayrıca ünlülerin resimlerini de yapıp çoğaltmaya başladı. Tanıtım fotoğrafları, gazete ve dergilerden topladığı görüntüler ile yeniden şekillendirdi. Ünlüleri ticari bir ürün olarak görmesi yönünde vurucu bir yorumda bulundu. Warhol'un eserlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkan konular şunlar: Ayakkabılar, ürünler, ünlüler, zengin insanlar, para, felaketler, ölüm ve kendisi... Bunlar sadece Warhol'un takıntıları olarak karşımıza çıkmıyor o içinde bulunduğu kültürü de yansıtıyor. Eserleri Amerikan yaşamındaki ticarileşme ve tek tipleşmeyi kanıtlar niteliktedir. Bir modern sanat eserine baktığınızda aklınıza pek çok şey gelir ve farklı şeyleri çağrıştırır. Fakat eğer bu yapılan işi gördüğümüz yer bir müze olmasaydı, Campbell's Çorbaları şirketinin pazarlama departmanında görmüş olsaydık bir ilan veya afiş olarak algılayabilirdik. Andy Warhol'un stüdyosundan çıktığına göre artık reklam olarak algılanmayacak, çünkü burada sanatçı buna farklı bir bakış açısıyla bakmamız gerektiğini söylüyor. Şunu diyebiliriz ki modern sanat eserleri bir şeyi dönüştürüyor ve onu farklı şekilde algılamamızı sağlıyor. Burada da sanatçı son derece sıradan, herkesin dolabında bulunabilecek bir nesneyi almış ve onu odak noktası haline getirmiş. Eserin ne zaman yapıldığı ayrıca önemlidir. Yapılan dönemde tam olarak insanların eserleri sanat olduğunu düşünmeye başladıkları bir zamandan, yani seri üretimin, fabrikaların döneminde meydana gelmiştir. Daha hızlı ve sonuç alabilecek bir şey düşünmüş, bu çiçek için plastikten bir stampa üretmiş ve bunları mekanik olarak basmış. Makineleşme! O dönem için bir sanatçının, 'bunları boyamak için canımı sıkmak istemiyorum ve bu işi kolaylaştırmak için mekanik bir yöntem bulacağım' demesi dönemini yansıtmıyor mu? Warhol'un yaptığı gerçekten bu anlamda önemlidir. Zira onun bu düşünce tarzı dönemin nasıl ürettiği ve dünyayı nasıl şekillendirdiğimizi yansıtıyor. İnsanlar Warhol'un eksantrik mi yoksa sanatsal bir dahi mi olduğuna karar vermekte zorlandıysa da sonunda yaptıklarının sanatsal üstünlüğünün göstergesi olduğuna karar verdiler. Burada 'printer çizmek yerine, printer kullanmak' endüstri devrimini yansıtan bir durum. Aslında burada bahsedilen, avangard bir sanatçı olmanın ne anlama geldiğidir. Sanatsal dili değiştirmek, sanatın içinde yaşadığımız ana doğrudan ve özgün bağlantı kurmasını sağlayacak yeni yollar bulmaya çalışmaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/pop-muzigin-essiz-sesi-nur-yoldas", "text": "Nur Yoldaş 4 Ocak 1956 İstanbul doğumludur. Asıl adı ise Nur Belda olan sanatçı, Yoldaş soyismini, besteleriyle tanıdığımız Ergüdar Yoldaş ile olan evliliğinden sonra almıştır. Türk Müziğinin en güçlü seslerinden biri olarak nitelendirilen Nur Yoldaş'ın sesi, bizce de kendine has yapısıyla Türk Müziğinde asırlar geçse de unutulamayacak bir seviyededir. Kimi müzik yazarları tarafından asla taklit edilemez bir ses olarak tanımlanan Nur Yoldaş'ın iz bırakan şarkılarını Gazete Sanat okuyucuları için derledik. Nur Yoldaş'ın ilk 45'liği A yüzünde Aşk bir fantazi B yüzünde ise Bile bile isimli şarkıları barındıran 45'liktir. Bu 45'lik 1974 yılında piyasaya sürülse de, Nur Yoldaş'ın sansasyon yaratacak sesinin tanınmasına daha bir süre vardır. Nur Yoldaş ilk 45'liğinden 7 sene sonra, 1981'de hepimizin kulaklarına bir kez de olsa çarpmış olan Sultan-ı Yegah ismiyle doldurduğu 45'lik ile tanındı. Bir Atilla İlhan şiiri olan Sultan'ı Yegah şarkısını Ergüdar Yoldaş bestelemiştir. Daha sonralarda çeşitli grup ve sanatçılar tarafından da yorumlanmış olan bu şarkı, Nur Yoldaş'ın bıraktığı etkiyi asla bırakamamıştır. Zaten o dönemlerde de bu şarkı çok büyük ses getirmiş ve müzik dergilerince pop müziğinde çığır açan şarkı olarak yazılmıştır. Sultan-ı Yegah 45'liği hala müzik piyasalarını sallarken, Nur Yoldaş aynı yılın Aralık ayında yine alışık olunmayan tarzda bir albümle karşımıza çıkmıştır. Yine Sultan-ı Yegah adını taşıyan bu albüm, Türk ve Batı müziğini sentezleyerek çeşitli makamlarda okunmuş 10 adet şarkıyı bünyesinde barındırmıştır. Albüm o zamana kadar çok nadir ulaşılabilen bir başarıya ulaşmış, içinde yer alan her şarkı hit olmuş ve 1982 yılının müzik piyasasında bolca adından söz ettirmiştir. O şarkılardan bazıları; Mihrimak, Saki, Kömür Gözlüm, Sa'd-Abad, Disko Segah ve Sultan-ı Yegah'tır. Nur Yoldaş, Sultan-ı Yegah albümünün yarattığı etkiyle birlikte yurt dışında turnelere de çıkmaya başlamıştır. 2001 yılında Dıcovery Varna Uluslararası Beste ve Şarkı yarışmasına katıldı ve bu yarışmada 2.'lik kazandı. - Aşk Bir Fantazi / Bile Bile (1974) - Sultan-ı Yegah / Anadolu (1981) - Sultan-ı Yegah (1981) - Elde Var Hüzün (1983) - Dönüş (1992) - Bir Gamlı Hazan (2014) - Sahiden (2014) - Masal (2017)"} {"url": "https://gazetesanat.com/popup-tiyatro-toplulugu-subatta-elazig-icin-sahnede", "text": "PoPuP tiyatro topluluğu, ilk oyunu Yedi VII nin Şubat ayı gelirlerini Elazığ'da meydana gelen 6.8'lik depremden etkilenen depremzedelere bağışlayacak. Salih Coşkun'un yazıp yönettiği ve başrolünde Volkan Sümbül'ün yer aldığı Yedi VII, 11-20-25 Şubat 2020 tarihlerinde saat 20.30'da Gayrettepe KATS Sahne'de Elazığ için seyirci ile buluşacak. Yedi-VIInin yardımcı yönetmenliği ve dış seslerini Serkan Kıranta, Müzik-Işık-Tasarım ve Uygulamasını Hakan Özkan ve Gökay Demirbilek, dekor ve afiş tasarımını Dome Asya, fotoğrafçılığını Fatih Doğan, Fulya Doğankara üstleniyor. Biletinial. com dan satışa sunulan oyunun biletlerini aynı zamanda KATS Sahne Gişesinden de temin edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/prado-muzesi-sanat-uzerinden-iklim-degisikligine-dikkat-cekiyor", "text": "Prado Müzesi iklim değişikliği sonrası neler yaşayabileceğimizi göstermek için çok değerli 4 başyapıtını güncelledi. Kıyamet sonrası bir dünyanın kapılarını aralayan bu güncelleme, Madrid'deki COP25 İklim Değişimi Zirvesi ile aynı zamana denk geldi! 2019 BM İklim Değişikliği Konferansı COP25 İspanya'nın Madrid kentinde 13 Aralık'a kadar devam edecek. Konferansla aynı tarihe denk gelen bir çalışma ise İspanyol Prado Müzesi ve WWF ekiplerinin bir araya gelmesiyle oluşturuldu. Değişen gezegenimizin potansiyel sonuçlarını göstermek amacıyla 4 başyapıt yeniden güncellendi."} {"url": "https://gazetesanat.com/prekaryanin-gorunmeyen-ozneleri-pandemi-doneminde-sanatcilar", "text": "Gönüllü bir girişim sonucunda, karantina günlerinde ortaya çıkan ve önümüzdeki günlerde dağıtımına başlanacak olan kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm, pandemi döneminde sanatçıların yaşadıkları güvencesizlik iklimini inceleyen ayrıntılı bir araştırma raporu; ikinci bölüm ise aynı dönemde ortaya çıkan kolektif sanatsal üretimlerini ve dayanışma pratiklerini konu alan kapsamlı bir makale. Araştırma raporu, Eda Yiğit'in 16 Ağustos-16 Eylül tarihleri arasında açık çağrı yaparak ulaşabildiği, çoğunluğu güncel sanat alanında üretim yapan 150 sanatçıyla gerçekleştirdiği bir anket çalışmasına dayanıyor. Anket kapsamında, kısaca sosyal güvenceden ve sürdürülebilir ekonomik kaynaklardan yoksun, yani prekarya olarak tanımlanabilecek sanatçıların salgının birinci dalgası süresince yaşamlarındaki değişime, sanatsal üretimlerinin dönüşümüne ve kırılganlaşma süreçlerine odaklanıyor. Çalışma, güvencesizliği uzaktan izlenecek bir muamma ve tüm sanatçıları aynı sınıfsal pozisyona sahipmiş gibi görmek yerine, kanıksanmış bilinmezliğinden kurtarmayı öneriyor. Yazar bu kitap çalışmasını, prekarya olarak sanatçılar üzerine düşünmeyi ve sanat alanında prekariteyi analiz etmeyi hedefleyen alçakgönüllü bir çaba olarak görüyor. Sponsor desteği ve yazarın kişisel gayretiyle basılmış olan kitap, güvencesizlik konusunda kültür sanat kurumlarında, yerel yönetimlerde ve kamu kurumlarında karar vericiler ve çözüm üretme sorumluluğu olanlara fikir vermesi ve daha geniş çaplı araştırmalara ilham vermesi umuduyla, ücretsiz olarak dağıtılacak ve e-kitap olarak da erişilebilecektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/printed20-sergisi-7-kasimda-mixerde-aciliyor", "text": "Mixer, gelenekselleşen ve çağdaş sanatın ulaşılabilir olmasını hedefleyerek hayata geçirdiği sergi serisi Printed 2020'de usta sanatçılar ile genç kuşağın dikkat çeken isimlerini buluşturan seçkisi ile baskı sanatının tarihine ışık tutuyor. Mixer'in, ilki 2015 yılında hayata geçirilen ve baskı sanatına odaklanan sergi serisi Printed, bu yıl altıncı edisyonu ile 7 Kasım 2020'de ziyarete açılıyor. Sanat dünyasında iş birliğinin gücüne inanan Mixer, bu yılki seçkinin kürasyonu için x-ist'in kurucu ortağı ve The Empire Project'in sahibi ve yöneticisi Kerimcan Güleryüz'ü davet etti. Bu sene seçki, alternatif sanatsal üretim yöntemleri ile kendilerini ifade eden sanatçıların özellikle baskı alanındaki uygulamalarına daha derinlemesine bir bakış sunmayı hedefliyor. Daha önceki edisyonlarında, izleyiciye baskı tekniklerinin olasılıklarını ve çeşitliliğini tanıtmak için bir temel oluşturan Printed sergileri gravür, linolyum baskı, litografi, serigrafi, fotoğrafçılık ve heykel gibi farklı disiplinlerde üretilen çalışmaları izleyici ile buluşturdu. Bu yıl, Printed'20 ile usta sanatçıların eserlerinin yanı sıra yepyeni yeteneklere de yer vererek izleyiciye, sanatçıların üretimlerinde baskı ile kurdukları ilişki ile ilgili derinlemesine bir inceleme fırsatı sunuyor. Sergi özgün eserlerin üretimi ile başlayarak, eserlerin çoğalma süreçlerindeki yolculuğuna izleyiciyi de ortak etmeyi hedefliyor. 7 Kasım 12 Aralık tarihleri arasında Mixer'de gerçekleşecek olan Printed'20 sergisi, linolyum baskıdan gravüre, fotoğraftan heykele farklı nesiller ve medyumlarda üretim yapan sanatçıların baskı ve çoğaltılabilir eserlerinin dönemsel olarak değişimlerini görme fırsatı sunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/prof-dr-erdinc-ozturkun-travma-ve-dissosiyasyon-psikotravmatoloji-temel-kitabi-raflardaki-yerini-aldi", "text": "İstanbul Üniversitesi- Cerrahpaşa Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü Sosyal Bilimler Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erdinç Öztürk'ün Travma ve Dissosiyasyon: Psikotravmatoloji Temel Kitabı Nobel Tıp Kitabevleri etiketiyle raflardaki yerini aldı. Psikoloji Profesörü Erdinç Öztürk, uluslararası düzeyde tanınan bir psikotravmatoloji uzmanı olarak kabul edilmekte olup dissosiyatif bozukluklar ve travma sonrası stres bozukluğu başta olmak üzere hem Türkiye'de hem de dünyada en fazla sayıda travma hastası tedavi eden bir klinik psikolog olarak travma ile ilişkili ruhsal hastalıkların hem klinik hem de adli psikolojik değerlendirilmesinde uzmanlaşmıştır. Prof. Dr. Öztürk'ün araştırmacı ve yazar olarak içerisinde yer aldığı psikotravmatoloji yönelimli ve çoklu mağduriyetlerle karakterize olan dissosiyatif bozukluklar ile ilgili bilimsel çalışmaları, dünyanın en prestijli üniversitelerinde görevlerini sürdüren akademisyenler tarafından refere edilmekte ve bu alanda temel çalışmalar olarak kabul edilmektedir. Bir travma psikoterapisti olan Prof. Dr. Erdinç Öztürk, Türk Psikoloji Akademisinde verdiği çok sayıda konferans ve seminerle son çeyrek asır içerisinde; psikotravmatoloji, çocuk yetiştirme stilleri, psikotarih, kuşaklararası travma geçişi ve dissosiyasyon kavramlarını on binlerce ruh sağlığı uzman ve öğrencisine tanıtmıştır. Bu kitabın 2. baskısı, bir psikotravmatoloji temel kitabı kapsamında büyük ölçülerde yenilenerek ve genişletilerek yapılandırılmış olup bu psikotravmatoloji temel kitabı; klinik psikologlar, psikolojik danışmanlar, adli psikologlar, doktorlar, adli tıp uzmanları, sosyologlar, tarihçiler, antropologlar, sosyal hizmet uzmanları, psikiyatrlar, ruh sağlığı hemşireleri, aile danışmanları, halk sağlığı uzmanları, avukatlar, hakim ve savcılar için hem klinik hem de adli açılardan önemli bir bilimsel başvuru kaynağıdır. Bu eser, travma ve dissosiyasyon yani psikotravmatoloji alanında hem ilk yazılan bilimsel kitap olması hem de alanında 2. baskıya ulaşan ilk kitap olması yönüyle Türk Akademi Tarihi'ne geçmiştir. Prof. Dr. Erdinç Öztürk'ün Travma ve Dissosiyasyon: Psikotravmatoloji Temel Kitabı Nobel Tıp Kitabevleri web sitesi üzerinden satın alınabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/prof-dr-gokcen-orhanin-kaleminden-umut-dolu-bir-hikaye", "text": "Yeni bir kalp? Peki kendi kalbim nerede? Beni yarı yolda bırakan, artık vücuduma yetmeyen kalbim... Ona ne oldu? Şimdi, uyum sağladı denilen bu kalp kimin? Kalp ve Damar Cerrahı Profesör Doktor Gökçen Orhan'ın ilk romanı Emanet Kalp, hep kitap logosuyla raflardaki yerini aldı. Sakin olun, her şey yolunda. Artık yeni bir kalbiniz var. Hayatının yeni dönemine bu sözleri işiterek başladı Ömer. Gece yarısı şehrin diğer ucundaki bir eve düşen haber, getirdiği büyük acılarla beraber, başka hayatlara umudu taşıyordu. Kalbin atmaya başladığı ilk an gibi, en başından bu yana sarmaş dolaş olan ikilik o gece de hüküm sürüyordu: keder ve sevinç, kayıp ve kazanç, bitiş ve başlangıç, düğün ve cenaze. Kalp ve Damar Cerrahı Profesör Doktor Gökçen Orhan'ın, uzun yılların tecrübesi ve birikimiyle kaleme aldığı Emanet Kalp; yapılan her organ bağışının, tükenen çarelere umut oluşunu anlatıyor. Her satırıyla, hayatın bize bağışlanmış büyük bir armağan olduğunu ve her şey tamamlandığında, bu kez armağan sunmanın sırasının belki de bizlere geldiğini anımsatıyor. Kalp ve Damar Cerrahı Prof. Dr. Gökçen Orhan'ın ilk romanı Emanet Kalp, 26 Mart'tan itibaren hep kitap logosuyla raflardaki yerini aldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/project-encountered-online-yayinlarina-basliyor", "text": "Disiplinlerarası sanat ve araştırmayı, ortak mekan ve projelerde buluşturan, İstanbul ve Toronto merkezli, bağımsız bir platform olan Project Encountered online yayınlarına başlıyor. Varlığını uluslararası tabanda ve sahada sürdürerek başlatmayı hedefleyen oluşum, toplumsal ve bilimsel projelerle geniş bir kitleye seslenmeyi arzuluyor. Sanat piyasasının içerisinde bulunduğu tekelleşme ve bireyselleşme yapısına alternatif olarak, özgür ve samimi bir üretim ortamını savunuyor. Branş, teknik ve konu sınırlamadan, farklı disiplinlerde üreten bireyleri bir araya getirerek, geniş bir kitleye seslenmeyi düşünüyor. Yaratıcı ekibini; Gizem Candan, Yağmur Doğan ve Zeynep Sümerval oluşturuyor. Online ve fiziksel olarak bir çok kanalda varlığını sürdürürken, oluşturduğu içeriklerle farklı bakış açıları sunarak, çağdaş sanat piyasasında farklı diyalektikler ve perspektifler üzerinden, ulaşılabilirlik ve görünürlük yaratan bir platform olmayı hedefliyor. Project Encountered hedefleri doğrultusunda; konuşma ve yazı dizileri, online oturumlar, proje bazlı fiziksel sergiler ve atölye programları sunmaya hazırlanıyor. Oluşum ilk projesini Ekolojik bir yıkım olan Madra Barajı çevresindeki madencilik problemi üzerinden kurguluyor. Doğal su kaynakları başta olmak üzere doğanın değerinin anlaşılmasını ve korunması gerektiğini sanatsal bir bakış açısı ile anlatmayı, doğa ile madeni karşı karşıya getiren ve hepimizi ilgilendiren ekolojik bir yıkımı ele alıp, buna bir ses getirmeyi hedefliyor. Encountered; uzmanlar, ekolojik örgütler ve olayların gelişimine birinci dereceden tanıklık etmiş yerel halk ile işbirliği içinde olmayı, konuşma ve tartışma dizilerini belgeleme yoluyla devam eden yıkımı arşivleyerek gelecek nesillere bırakmayı amaçlıyor. Projenin sonunda, toplanan verileri sanatsal pratik ile birleştirip, fiziksel bir sergi oluşturmayı planlıyor. Yarattıkları üretim ve araştırma ortamı ile geleceğe yönelik bir arşiv oluşturabilmek üzere madra barajı ve çevresine odaklanıyor. Encountered, kolektif çalışma ruhunu benimsemiş, beraber üretmekten ve tartışmaktan zevk alacak herkese alan açıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/promesse-adli-karma-sergi-decollage-art-spacete-aciliyor", "text": "Decollage Art Space sezonun ikinci sergisinde bir karma seçkiyi ağırlıyor. Emine Şenses, Melike Kılıç, Ömer Koçağ, Pelin Bayçelebi, Sayat Uşaklıgil ve Yağmur Yılan'ın eserlerinden oluşan, 22 Kasım'da izleyiciyle buluşacak olan Promesse adlı sergi, Serap Atala sergi danışmanlığı ve koordinatörlüğünde hayata geçiyor. Sergideki sanatçılardan Emine Şenses'in uzaktan bakıldığında yağlı boya resim etkisi gösteren kolajları, Melike Kılıç'ın çok katmanlı geleneksel kat'ı sanatından yola çıkarak yaptığı görsel hikayeler, Ömer Koçağ'ın Rembrandt ve Goya gibi büyük ustalara çağdaş bir saygı niteliğindeki resimleri, Sayat Uşaklıgil'in zamansız ve mekansız zıtlıkları, o anda donmuş kalmış gibi görünen nostaljik figürleri, Pelin Bayçelebi'nin doğanın mükemmel dengesinden aldığı ilhamla yaptığı resimler ve Yağmur Yılan'ın kadına ait duyguları dramatik bir yaklaşımla yeni bir gerçeklik yaratarak tuvaline aktarması bizi sanatçıları tanımaya, anlamaya ve araştırmaya davet ediyor. Günümüz Türk resminin ustalaşmış ve ustalaşma yolundaki genç kuşak sanatçılarını bir araya getiren sergi, umut teması etrafında şekilleniyor. Biçimsel ve kavramsal yaklaşımla ziyaretçileri düşündürmeyi ve sorgulamaya alan açmayı amaçlıyor. Çeşitli medyumları kullanan, sanat üretimine farklı açılardan bakan sanatçıların; çeşitli üslupların ve farklı eser boyutlarının beraberliği ile ritmi getiren gelenekten moderne, kağıt malzemeden tuvale uzanan eserlerinden oluşuyor. Promesse, 9 Ocak tarihine dek Decollage Art Space'te ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/psikiyatr-dr-cengiz-arca-ile-soylesi", "text": "Kitabım çıktığı günden bu yana mesaj kutuma çokça depresyon ne işe yarar sorusu düşüyor. Bu anlamda insanların merakını uyandırdığını düşünmekteyim. Muhtemelen fazlasıyla olumsuz çağrışımları olan bir hastalığın yararı olma ihtimali pek çok insanı heyecanlandırmış. Kitabımda evrimsel ve sosyolojik kuramlardan hareketle muhtemel faydaları üzerine bazı görüşleri dile getiriyorum. İşin aslı depresyon diye bir hastalığın olup olmadığı bile zaman zaman tartışma konusu olabiliyor. Bazı büyük psikiyatristler depresyon diye bir hastalık olmadığı eskiden ifade edilen ''melankoli''nin bir hastalık olduğunun altını çiziyorlar. Ruhsal hastalıklar diğer tıbbi hastalıklara göre çağa ve kültüre göre büyük değişiklik gösteriyor. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde depresyon teşhisi bir profesyonel tarafından dahi zor konan bir teşhis. Bu tartışmaları bir kenara bıraktığımızda kişinin ıstırabı üzerine düşünmek herkes için daha faydalı olacaktır. Bir önceki soruda kısmen değindiğim gibi ruhsal hastalıklar döneme göre büyük değişiklik gösteriyor. Örneğin Sigmund Freud'un ilk yazılarını yazdığı dönemde histeriden mustarip ayılıp bayılanlar oldukça sık görülürken bugün böyle tablolar ile daha nadir karşılaşıyoruz. Depresyon da bu dönemde performans toplumu içerisinde yüksek beklentiler ile ilişkili bir şekilde artış göstermiş olabilir. Yoğun iş tempoları, emeğin karşılığını alamamak, hayal kırıklıklarının artması aklıma ilk gelenler ama herhalde artışın en büyük nedeni depresyon teşhisi için daha yumuşak tanı kriterlerinin kullanılıyor olması. İnsanlar bu konuda eskiye göre daha bilinçli ve oldukça meraklı. Popüler dizi ve kitapların bunda etkisi yadsınamaz. Terapiye gitmek gözü kapalı şekilde faydalıdır demem mümkün değil. Ne yazık ki ülkemizde bu konuda yetkin olmayan ancak ısrarlar Batılı ülkeleri örnek göstererek yanlış akıl yürütmelerle yetkin olduğunu iddia eden kişiler ve kurumlar var. Bu konuyu Türkiye özelinde yanıtlarsam terapinin faydaları açısından büyük şüphelerim var. Therapy Culture kitabında Frank Furedi terapinin nasıl bir istismar alanı hale getirilebileceğinden bahseder. O nedenle ihtiyatlı bir yanıt vermeyi tercih ediyorum. 500'den fazla terapi çeşidi var ve temelde ikiyi ayırmak mümkün: içgörü kazandırmayı hedefleyen terapiler ve problem odaklı terapiler. İkisinin de duruma ve kişiye göre öne çıktığı zamanlar var. Her bir başka alanlarda fayda sağlamayı hedefliyor. Terapi insanın bazı çatışmalarını gözden geçirebileceği, güçlenebileceği ve yeni şeyler öğrenebileceği alan. Ancak tüm bu saydıklarım biraz karamsar olacak belki ama az sayıda terapist ve terapi ortamı ile sağlanabilecek faydalar. Daha önce bahsettiğim gibi sahiden istismara çok açık bir alan. İnsanlar kanıta dayalı tedaviler yerine kişisel deneyimlerini çok büyük kanıtlar gibi görmeyi tercih edip olmaması gereken şeyler yapıyorlar. Ruhsal hastalıklarla ilgili metodolojik ve epistemolojik anlamda büyük bir eksiklik var. Bu nedenle herkes bu alanlara sızmaya çalışıyor. İnanın ben de her gün yeni bir şaşkınlık yaşıyorum. Destek alacakları kişileri reklamlardan değil güvenilir referanslar aracılığı ile bulmalarını tavsiye ederim. Hastalardan örnek vermek suistimal edilmeye çok açık bir konu. İşin aslı kitabımda böyle örneklerin yer alabileceği çok hasta gördüm ancak kitabımın böyle bir tartışmanın içinde yer almasını istemedim. Faydalanabileceğim onlarca kaynak olduğu için örnekler bulmakta pek güçlük de yaşamadım."} {"url": "https://gazetesanat.com/psikiyatrist-dr-bahar-tezcan-her-karanlik-kendi-icinde-firsatlar-saklar-yeter-ki-gozleriniz-karanliga-alismasin", "text": "İlk kitabı İmkansız İlişkilerden Mümkün İlişkilere ile sağlıklı ilişkilere giden yolun haritasını veren Psikiyatrist Dr. Bahar Tezcan ile okurunu, terapi odasında derin iç yolculuklara yönlendirdiği yeni kitabı Terapi Odasında İyileşen İlişkiler üzerine konuştuk. - İlk kitabınız İmkansız İlişkilerden Mümkün İlişkilere'nin önsözünde şöyle yazmıştınız: Tıp fakültesini bitirdikten sonra psikiyatri ihtisasını seçerken kendime bir söz verdim. İnsan psikolojisine ve sorunlarına dair öğrendiklerimi sadece seanslarda bana başvuranlara değil, kitap yazarak pek çok kişiye aktaracaktım. Bu kitapla kendime sözümü tuttum. İlk kitabınız 11 baskı yaptı ve pek çok okura ulaştı, ikinci kitabınız Terapi Odasında İyileşen İlişkiler de yakın zamanda raflardaki yerini aldı. Böylece kendinize verdiğiniz söz tamamlandı mı yoksa yeni kitaplar da gelecek mi? Benim için çok özel ve anlamlı bir konuya değindiğiniz için teşekkür ederim. Evet kendime sözüm tamamlandı ama kitaplarım tamamlanmadı. Üçüncü kitabın hazırlıklarına yakın zamanda başlayalım diye kıymetli editörüm Büşra Aksak'la plan yapmaya başladık bile. Küsurat Yayınları ile yolculuğumuz devam edecek. Ben kitap yazmadan önce de hayatım boyunca yazdım. Yazmak benim hayatla konuşma biçimimdi. Artık yazdıklarımı başkalarıyla da paylaşmak istiyorum. - Peki, bizi yine vakalardan oluşan bir kitap mı karşılayacak yoksa roman yazmayı düşünür müsünüz? Doğrusu karakterlerin derinlikli iç çözümlemesinin yapıldığı bir roman okumak isteriz kaleminizden... Bu söyleyeceğimi ilk kez sizinle paylaşıyorum. Aslında üçüncü kitap da niyetimiz psikolojik romanla devam etmek. Üstelik bunu daha ikinci kitabı tasarlarken planlamaya başlamıştık. Güzel yakaladınız bizi. - İlk kitabınız İmkansız İlişkilerden Mümkün İlişkilere'de daha çok imkansız ilişkileri nasıl sonlandırıp mümkün olan başka bir ilişkiye nasıl geçeceğimizin yol haritası vardı. Terapi Odasında İyileşen İlişkiler'de ise yeteri kadar emek ve çabayla kurtarılabilecek ilişkilere rastlıyoruz çoğunlukla. Peki imkansız bir ilişki ile kurtarmaya değer ilişkileri nasıl ayırt edebiliriz? Her iki kitapta da ilişkilerde referans olarak sunduğum nokta bir ilişkide duygusal, fiziksel, cinsel şiddet görüp görmediğinizdir. Şiddetin olduğu yerde sevgiden de sağlıktan da bahsedemeyiz. Burada en doğru yaklaşım kişilerin ilişkiden uzaklaşıp kendi yolculuklarında iyileşmeyi seçmeleridir. Yani kurtarılmaya değer bir ilişkide şiddet yoktur öncelikle. Fiziksel ve cinsel şiddet ise ayırt etmesi görece daha kolay unsurlar olurken duygusal şiddet pek çok kimse tarafından sınırlarının ve içeriğinin bulanık olduğu bir alan. Sözleriyle ve davranışlarıyla sizi değersizleştiren, yargılayan, ihtiyaçlarınızı önemsemeyen, size kendi doğrularını dayatan, empati kurmayan, sürekli bir korku, endişe, utanç, suçluluk duygusu yaşamanıza neden olan, ona her anlamda hizmet ettiğiniz sürece sizi onaylayan, aksi takdirde varlığınızı reddeden, benlik saygınızı, sevginizi yaralayan birisi ile birlikteyseniz duygusal şiddete maruz kalıyorsunuz demektir. Bu durumun örnekleri çoğaltılabilir. İç dünyanızla konuşun, neler yaşadığınızı size en doğru tanımlayacak olan mecra orasıdır. Böyle bir durumda uzaklaşın ve iyileşmeye karar verin. Ancak neyse ki kurtarılmaya değer ilişkiler diğer gruptan hayli fazla. Kendi yaraları nedeniyle bir ilişkide sorunlar yaşamış ve yaşatmış ancak neler olduğunu anlamaya ve değiştirmeye cesaret edebilmiş kişiler çatışmalı ilişkilerden sağ çıkıyor. Konu başlığı bağlanamamak, aldatmak, aldatılmak gibi çok büyük olsa bile. Yeterince ve iyi niyetle üstelik de doğru emeği veriyorsanız çok umut vaat edici bir durumdasınızdır. - Bazen çevremizde, Biz hiç tartışmayız, hiç sorun yaşamayız, diyen çiftlere rastlarız. Sizce bu bir ilişki adına sağlıklı bir durum mudur? Bir klişe olarak, böyle çiftlerden Sağlıksız mı acaba? diye şüphe edilir. Bu tanımlamaya bakıp ezberden hüküm vermemek lazım. Bu ilişkileri incelediğimde ben farklı içerikler tespit ediyorum. Mesela bu çiftler de bir fikri tartışıyorlar, fikir birliğine varamadıkları oluyor ama bunu kavgaya dönüştürmeden yapıyorlar ve düşünce ayrılığını da bir sorun olarak görmüyorlar. Ya da ancak çok büyük çatışmaları ve olayları sorun olarak görüyorlar ve pek çok şeyi ilişkinin doğal sendelemesi gibi algılayıp iyimser bir penceren bakabiliyorlar. Ama bir başka grup da var ki birbirinden çoktan duygusal yatırımını çekmiş ve sistemin yürümesi adına aşırı uyumlanmayı tercih etmiş oluyor. Bir nevi sorunun ta kendisi tartışmamak oluyor işte o zaman. - İkinci kitabınız Terapi Odasında İyileşen İlişkiler'in önsözünde, Ben, o terapi odalarından birinde iyileşmeleri sırasında insanlara eşlik eden bir terapistim, diyorsunuz. Aynı zamanda kitapta, Dr. Bahar karakterini görüyoruz. Peki Dr. Bahar karakterinin kurgu olduğunu söyleyebilir miyiz yoksa tamamen kendinizi mi anlattınız? Tamamen benim. Kitapta kurgu olmayan tek karakter psikoterapist zaten, yani ben. Çünkü kendimi gizlemeye gerek duymadım. Terapi kültürümü, hayata duruşumu paylaşmanın yazdığım seansların doğru iletilmesine hizmet edeceğini düşündüm. Ancak hastalarıma ve bana terapi amaçlı başvuran bireylere olan saygımdan, etik değerlerden ve yasalardan dolayı hiçbirinin öyküsüne ve kimliğine yer vermedim. Hepsi de kurgu karakterler. - 'Geleneksel anne'nin mesafe bırakamayan sevgisi, kaygılı bağlanma stili, aşırı koruyucu kollayıcı halleri bireyin, sınırlarını korumak adına daha sonra hayatına girecek kadınlara tepkisel olarak uzak ve soğuk durmasına sebep olacaktır. Annelik üzerine pek çok şey söyleniyor, herkes çocuğunu, mümkün olabilecek en iyi şekilde yetiştirmek istiyor. Peki bu yapılmak istenirken farkında olunmadan mesafe göz ardı edilebiliyor olabilir mi? Çocuk yetiştirirken gözetilmesi gereken en mühim konu, onun bağımsız bir birey ve özgün bir kişiliğe sahip olmasına niyetlenmektir. Ancak bu alt yapıda onu, kendini gerçekleştirebileceği, özgür, anlamlı bir hayat bekleyebilir. Aşırı koruyucu, kollayıcı ve bizim 'yutucu ebeveynler' diye tabir ettiğimiz kişiler çocuğa alan tanımayarak, kendi kaygılarını bulaştırarak, kendine ve dünyaya güvensiz, çok kaygılı bireyler yetiştirirler. Bu bir bağlanma bozukluğu olarak da tezahür edebilir sonrasında. Erişkin olduğunda tekrar yutulmaya karşı savunmalar geliştirerek kaçıngan bağlanan birine dönüşebilir ya da aynı döngüyü tekrarlayarak başka yapışma alanları bulup, partnerlerine kaygılı bağlanan biri olabilir. Aslında her şey bir iyi niyetle başlar. Ama maalesef iyi niyet yetmez. Çocuk yetiştirmek çok incelikli ve eğitim gerektiren bir meseledir. Keşke anne babalık okulları açılabilse. - Sizin de bildiğiniz gibi bir pandemi sürecinden geçiyoruz. Böyle bir dönemde aşırı koruyucu davranılmadan ya da kaygıyı hissettirmeden çocuk yetiştirmek mümkün mü? Bu durum çocuklara sağlıklı bir şekilde nasıl anlatılabilir? Konu pandemi de olsa başka bir büyük yaşam olayı da her durumda zaten amaç çocuğu yetiştirirken kendi patolojilerimizi onlara aktarmamak olmalı. Kaygılı ve aşırı koruyucu olmak ebeveynin kendi patolojisidir. Bununla baş etmesi, gerekirse bir uzman yardımı alması onun sorumluluğundadır. Çocuğa herhangi bir zorlu yaşam olayını açıklamak için yaşı ve becerilerini göz önüne almak gerekir. Bu durumda her yaş aralığına yapılacak açıklamalar çok değişir. Onun anlayacağı bir dilde ama asla yalan söylemeden konuşmak çok mühim. Duygularını anlayın ve yadsımayın. Sezgilerinin doğru olduğundan emin olarak büyüsün ve kendine güvenmeyi öğrensin. Ona dayanıklılığı öğretin, acı çekmemeyi değil. - Terapi Odasında İyileşen İlişkiler'de herkesin futbol ve kadın-erkek ilişkisi hakkında söyleyecek sözü olduğunu belirtmişsiniz. Aslında oldukça ciddi bir konu olan kadın-erkek ilişkileri hakkında bu kadar rahat bir şekilde konuşabilmemizin ve genellemeler yapabilmemizin bir nedeni var mı? Nedeni hepimizin birebir yaşamın her anında deneyimliyor oluşumuz. Söyleyecek sözleriniz olması elbette çok doğaldır. Ancak önemli nokta nelerin sorunlu olabildiğini açıklayan görüşlere kapalı olmamak, kendi doğrunu tek doğru gibi kabul etmemek, en önemlisi bilimsel açıklamalara ve bu konuda çalışan deneyimli profesyonellere de kulak kabartmaktır. - Son olarak... Kaybolduğumuzu zannettiğimiz, rotasız kaldığımız o tünelin ucunda gerçekten bir ışık var mı? Nasıl ulaşırız o ışığa? Tünelin dışında her yerde ışık var. Yeter ki yola devam edin. Her karanlık kendi içinde fırsatlar saklar. Yeter ki gözleriniz karanlığa alışmasın."} {"url": "https://gazetesanat.com/psikoloji-literaturunde-mitlerin-yeri-ikarusun-ucusu-ve-dususu", "text": "Mitoloji insanlığın geçmişten bugüne geçirdiği gelişimin aşamalarını ve düşünme atılımlarını gösteren önemli bilgi kaynaklarından biridir. Mitoloji, insanın evrensel bilinç ile iletişime geçme isteğinden beslenir ve neden, nasıl gibi sorulara yanıt arar. İnsan, var oluşundan itibaren hep arayış içinde olmuştur. Soru sormuş, gerekli cevapları kendisine sağlayacak verilere ihtiyaç duymuş ve hayal gücünün eseri olan bu cevap ve verilere inanma eğiliminde olmuştur. Başta düşünen ve bir anlam arayan insanın ürünü olan mitler, zaman ve mekan sınırlarını aşarak evrensel boyut kazanmışlardır. Psikolojinin bir bilim dalı olarak var olmasından önce mitler vasıtasıyla insanların doğasına, içtepilerine, yaşam dinamiklerine ışık tutulduğunu söylemek mümkündür. Mitoloji ve psikoloji arasındaki bu anlambilimsel ortaklık psikoloji terminolojisinde mitsel ögelerin kullanılmasını mümkün kılmıştır. Mitolojik öğeler, semboller insanın varoluşsal oluşumuna ışık tuttukları ve anlatım kolaylığı sağladıkları için psikoloji alanında kullanılmıştır. Bu noktada psikoloji literatüründe geniş bir kullanım alanına sahip olan mitsel ögeler, psikomitolojinin temelini teşkil etmektedir. Psikomitoloji, insanın kendi bilgisi olan psikolojiyi, masalların ve mitlerin unsurlarını kullanarak aktarma yöntemi olarak tanımlanabilir. Bu psikomitolojik terimlerden yalnız birinin öznesi olan İkarus, Yunan mitolojisinde kral soyundan gelme olduğu düşünülen heykeltıraş, mimar ve mekanik araçlar yapan Daidalos isimli Giritli bir zanaatkarın oğludur. İkarus ve Daidalos'un talihsiz serüveni Daidalos'un, Girit kralı Minos'un eşi Pasiphae'ye bir boğa ile çiftleşebilmesi için bir düzenek yapmasıyla başlar. Kral Minos, eşinin yaşadığı bu sapık ilişkiyi ve bu ilişki sonucu doğan Minotaur'u gizlemek ister. Minotaur'un hapsedileceği yer olan Labyrinthos'un yapımını da yine Daidalos üstlenir. Labyrinthos içinden hiç kimsenin çıkamayacağı şekilde karmaşık bir yapıdır ve Minatour bu labirentin merkezine hapsedilir. Theseus'un Minotaur'u öldürmek için gelişi ve Minos'un kızı Ariadne'nin labirente kolayca girip yolunu kaybetmeden Minotaur'u öldürebilmesi için Theseus'a bir ip yumağı verişi ile olaylar gelişir. Minotaur Theseus tarafından öldürülür. Bunu sineye çekemeyen Minos, labirenti inşa eden Daidalos'u sorumlu tutarak oğlu İkarus ile birlikte onları o labirente hapseder. Daidalos uzun uğraşlarına rağmen oradan kaçmanın bir yolunu bir türlü bulamaz. Burada geçirdikleri uzun bir süre sonunda Daidalos'un aklına bal mumu ve tüylerden kanatlar yaparak havalanmak ve labirentten kaçmak fikri gelir. Bu fikri başarılı bir şekilde hayata geçiren Daidalos ile oğlu İkarus nihayet havalanarak labirentten kaçarlar. Denizi de yasaklayabilir, gökyüzü açıktır oysa. Oradan giderim; orası bağlı değil Minos'a, dünya gibi, Yardım dilemiş doğadan, kuş tüylerini dizmiş yan yana. Gökle yer arasında orta yolda git, Belli bir bölgede uç, ne Bootis'e, ne Helis'e, Ne de yalın kılıçlı Orion'a bak. Daidalos, İkarus'a uçarken çok alçalırsa deniz köpüğünün tüyleri ıslatarak ağırlaştıracağını, çok yükselirse de güneşin tüyleri birbirine bağlayan bal mumunu eriteceğini söyleyerek onu uyarır. İkarus bu uyarılara rağmen uçmanın cazibesi, başarısından duyduğu gurur, özgürlük sarhoşluğu ve doğayı yenme arzusu ile yükseldikçe yükselir. Güneşe fazlasıyla yakınlaşan İkarus güneş tanrısı Helios'un gazabından nasibini alır ve o balmumu kanatlar eridiğinde İkarus denize düşer, boğularak ölür. Güneş yumuşattı kanatların bağlarını, eridi mumlar, Onu tutan kanatlar yok, artık duramazdı havada daha, Talihsiz İkarus'un bu hazin öyküsü psikolojide bir kişinin doyumsuz hırsına ve her şeyde aşırılığa ulaşma ihtiyacına odaklanan bir kavram olan İkarus Kompleksi ile karşılık bulur. En basit haliyle kibir olarak tanımlanabilecek bu kompleks, yukarıda bahsettiğimiz klasik trajedide kahramanın düşüşüne yol açan yegane unsurdur. Psikanaliz ve kişilik teorisinde ilk kez Henry A. Murray tarafından aşırı hırslı karakterleri tanımlamak için kullanılan bu terim, ruhsal hırsın kişilik sınırlarını aşarak bir tepkiye yol açtığı kişileri ifade eder. İkarus'un düşüşü, ılımlı olmanın kıymetini anlatmak ve insanları anlık tatmin arayışına karşı ikaz etmek için didaktik bir masal haline gelir. İkarus Kompleksi kavramı, idealize edilmiş hedef ile gerçeklik arasındaki uçurumun büyümesi durumunda çabanın başarısızlıkla sonuçlanma olasılığının kuvvetli olduğunu ortaya koyar. İkarus, tutkuların esiri olmamak ve becerilerini rasyonaliteye uygun bir biçimde kullanabilmek, orta yoldan gitmek konularında insanlara yol gösteren bir mitolojik kahramandır. İkarus'un uçuşu, kimseden yardım almaksızın, kendi çabasıyla iş görebilmek ya da yaşamını kendi kazanmaya başlamak, işini herhangi bir destek olmaksızın yapmak, yürütmek gibi anlamlara gelen kendi kanatlarıyla uçmak deyimine esin kaynağı olmanın yanında, kişinin yasak olana ve izin verilmeyene karşı duyacağı olası bir çekimi de ifade eder."} {"url": "https://gazetesanat.com/psm-atolye-ile-genc-yetenekler-kultur-sanat-sektorune-kazandirilacak", "text": "Zorlu PSM'nin kültür sanat ekosisteminin sürdürülebilirliğini sağlamak üzere ilk adımı atarak tiyatroya yeni yetenekler kazandırmak hedefiyle hayata geçirdiği PSM Atölye'de eğitimler başladı. Dramatik Yazarlık, Tiyatro Yönetmenliği ve Tiyatro Yapımcılığı başlıklı üç ayrı bölümden oluşan program 7 ay sonunda tamamlanacak. Program sonunda genç yetenekler kültür sanat sektörüne kazandırılacak ve tecrübeli isimler genç yeteneklerle bir araya getirilerek yeni nesil bir sektörel ağ oluşturulacak. Türkiye'nin kültür sanat hayatına katkı sağlamayı kendine amaç edinen Zorlu PSM, tiyatroya yeni yetenekler kazandırmak, sektörün sürdürülebilirliğine katkıda bulunmak, tiyatro külliyatının özgün içeriklerle zenginleşmesini sağlamak ve yüzde 100 Zorlu PSM prodüksiyonuyla yeni oyunlar çıkarmak hedefiyle PSM Atölye'yi hayata geçirdi. Tiyatro alanından ulusal ve uluslararası yazar, yönetmen ve yapımcıların eğitmen olarak yer aldığı PSM Atölye'de 7 ay sürecek eğitim programına 18-30 yaş arasında gelecek vadeden 26 öğrenci kabul edildi. Atölye programı Zorlu PSM iş ağı ve prodüksiyon gücüyle gençlerin kültür ve sanatın en önemli alanlarından biri olan tiyatroda, uzman kişilerin tecrübe ve bilgi birikiminden yararlanarak kendi yetenek ve kapasitelerinin geliştirilmesi hedefleniyor. Bir yetenek havuzu oluşturarak yeni nesil yazar, yapımcı ve yönetmenlerin yetişmesini amaçlayan program, tiyatronun sahne arkasına odaklanarak gençlerin yaratıcı tiyatro yapımlarını beraber üretmesini sağlayacak. PSM Atölye; Türkiye'nin alanında öncü yönetmenleri, oyun yazarları ve yapımcılarının katılımıyla; Dramatik Yazarlık, Tiyatro Yönetmenliği ve Tiyatro Yapımcılığı olmak üzere 3 farklı sınıftan oluşuyor. Dramatik Yazarlık derslerinde yazarın kendi serüveninden, oyunları nasıl hayal ettiğinden hareketle dramatik metin yazmak isteyen ya da ilgi duyan katılımcıların önündeki engeller, sorular, istekler tartışılıyor ve kısa bir oyun yazmak üzere çeşitli alıştırmalar yapılıyor. Yeni dünya düzeni beraberinde izleyici profilini, sanatın formlarını ve tüketim biçimini de değiştiriyor. 'Yapımcılık' her şeyden daha önem kazanıyor. Üstelik, daha yaratıcı bir meslek haline geliyor. Tiyatro Yapımcılığı derslerinde öğrenciler, 'yaparken yaratmak' konusuna bakarken, ayrıntıların ne kadar önemli bilgilerle dolu olduğunu deneyimliyor. Bilimsel araştırma ve sanatsal yaratıcılık gerektiren Tiyatro Yönetmenliği derslerinde ise, reji oluşturmanın incelikleri ve başarıya açılan kapıları anlatılıyor. PSM Atölye ile deneyim alışverişine imkan sağlanması, bu alandaki yetkinliklerin artırılması ve sahne profesyonellerine yönelik yeni bir yetenek ağının geliştirilmesi amaçlanırken; bir diğer büyük hedef ise, programın katılımcısı olan yeni yeteneklerin PSM prodüksiyonlarında yer almasına teşvik etmek ve yüzde 100 PSM prodüksiyonuyla oyunlar sahneye koymak. Zorlu PSM'nin ilk yetenek geliştirme programı olan PSM Atölye'de; senarist ve dramaturg Aylin Alıveren, çağdaş dansçı, tasarımcı, yürütücü yapımcı, sahne ve turne yöneticisi olarak çalışan Cem Görk, senarist Murat Mahmut Yazıcıoğlu, Kadir Has Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi'nde akademisyen olarak görev yapan yazar Özlem Hemiş, yönetmen Serdar Biliş, yapımcı Zeynep Özbatur Atakan gibi sektörün deneyimli isimleri yer alırken, İngiliz yönetmen Blanche McIntyre ve İngiliz dramaturg Suzanne Bell gibi önemli uluslararası isimler de PSM Atölye'de eğitim verecek isimler arasında bulunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/purlen-kiyat-karakus-ile-yeni-romani-tanrinin-uyumadigi-gece-uzerine-soylesi", "text": "Pürlen Kıyat Karakuş'un heyecan verici romanı Tanrı'nın Uyumadığı Gece; Türkiye'den Suudi Arabistan'a, Amerika'dan Endonezya'ya uzanan satırları ile soluk soluğa okuyacağınız bir hikaye. İlk kitabım sosyal sorumluluk projesi kapsamında Çocuk Kalp Vakfı ile yürüttüğümüz bir girişimdi. Doğuştan kalp hastalıklarıyla doğmuş bebeklerin ve ailelerin yaşadıklarını konu alan, gerçek yaşam öykülerinden oluşuyordu. 2013 yılında Benim Küçük Kalbim ismiyle okurlarla buluştu. Yazma eylemine geçmeme vesile olan bu kitaptı, lakin hikayelerden biri oğlumun ve bizim yaşadıklarımızdı. Yazma sürecinde inanılmaz bir iyileşme yaşadım. Bir nevi ruhumu sağaltmayı böylece başarabilmiştim. Bu nedenle yazmaya yazarken aşık oldum. İlk kitabım dışındakiler roman ama bu böyle devam edecek diye bir iddiam yok. Beni delicesine şaşırtan bir olay yakalama fırsatı bulduğumda bu konu yazılmalı diyorum önce ve kitabın omurgası belli oluyor. Fakat enteresan bir şekilde kitap ismini bulmadan fiili olarak yazamıyorum. Hatta kapak dizaynı da dahil buna. Fiili yazamıyorum lakin zihnimde yazmalar başlıyor. Bazen bulduğum isim ve kapak dizaynının değişebileceği opsiyonunu bilsem de, o isim çıkmadan klavye başına oturamıyorum. Bu söylediklerim oluşunca karakterleri oluşturmaya başlıyorum. Bu çok sorulan bir soru ve nedenini anlayabiliyorum. Güçlü ve çelişkili bir isim ama kesinlikle tasarlanmadı. Rüyamda geldi bu isim. Derinden hem de çok derinden gelen bir sesle. Heyecan ve nefes nefese uyanmıştım. Birbirinden binlerce kilometrelerce uzakta iki kadının yaşadığı, onlara yaşatılan yoksunluk hayatları boyunca bir mücadelenin içine girmelerine neden olur. Biri Arabistan Prenses'i Sahra, diğeri Türkiye'de Nil Soylu. Bu iki kadının yolları bir uçak kazasıyla kesişir ve ardından akılalmaz gelişmeler yaşanır. Sadece Türkiye'de değil ama dünyada da kadına erkekler tarafından uygulanan şiddet ve zulüm her zaman gündem başlığıdır. Ben bu romanla şiddetin doğuşunun kaynağını göstermeyi hedefledim. Kadının kadına, hatta en yakınımızda olan ve en güvendiğimiz annelerin kızlarına uyguladıkları şiddete parmak bastım. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki kadın her ne şartta olursa olsun kendini geliştirir, çağdaşlaşırsa toplumu değiştirme gücüne sahiptir. Hatta dünyayı... Modern ve çağdaş kadınlar bile gizli bir cinsiyet ayrımı içindeler. Erkek evlatlarıyla kız evlatlarını yetiştirme tarzları bunun en açık örneği. Eğer bir anne oğluna henüz küçük yaşlarda kadınlara özenli davranmaları gerektiğini öğretirse, dünyada kadına şiddet sona erer. Olmaz mı... Ama bu bir ilk. Genelde diğer kitaplarımda editörle birebir çalışmayı deneyimlememiştim. Yayıncıların politikaları ne ise öyle bir gidişat olmuştu. Fakat hep kitap beni Sallinger gibi bir yazar-editör ilişkisi içine soktu ve bunun için çok minnettarım. İki ay satır satır çalıştık sevgili editörümle. Bu çalışma sonuca çok olumlu şekilde yansıdı. İnanılmaz güzel tepkiler alıyorum. Henüz kitap çıkmadan bile kimi okurlar büyük heyecan içinde beklediklerini bildirdiler. Okuyanlar ise tek solukta okuduklarını, ellerinden bırakamadıklarını, özellikle Sahra ve Nil'in karşılaşmasından sonra olayın hiç tahmin edilemeyecek boyutta bir heyecana evrildiğini söyleyenler çok. Yazarlığım için cesur kelimesi çok kullanıldı. Hatta bir okurum, Siz romanlarınızda hem psikoloji hem fantastik hem toplumsal olayları konu alıp, rönesans betimlemeleri kullanıyorsunuz dedi. Bu da sizi sıradanlığın dışına taşıyor diye ekledi. Sosyal bir projede yazar olmam rica edildi ve seve seve kabul ettim. Yeni yazacağım kitapla alakalı olarak fikirlerim var ancak zihnim şu anda yorgun. Biraz zaman alabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/qara-interior-architecturein-kurucusu-yasemin-ozturk-ile-soylesi", "text": "3. Nesil Almanyalı Türk olarak Almanya'da doğdum. Kurucusu olduğum QARA mimarlık bürosuyla Almanya ve Fransa'dan sonra Türkiye'de çalışmalarımı sürdürüyorum. Okul hayatımın tümü ve mimarlık eğitimimi Almanya'da tamamladım. Stuttgart Teknik Üniversitesi Mimarlık bölümü mezunuyum. Daha öğrenciyken Stuttgart'taki mimarlık bürolarında çalışmaya başladım. Mezun olduğumda ise Bordeaux Fransa'da uluslararası bir mimarlık bürosunda çalışmaya başladım. O sırada Fransa'da yaşadım. Kariyerim boyunca, otel ve restoran zincirleri, mağaza ve kafe tasarımları gibi pek çok büyük ve uluslararası projede çalışma fırsatı buldum. 2017'den itibaren de bir kadın girişimci olarak QARA interior | architecture'ı kurdum. İstanbul'da yaşıyorum. QARA çatısı altında, mimarlık, iç mimarlık, mimari tasarım gibi alanlarda Almanya ve Türkiye başta olmak üzere uluslararası projeler gerçekleştiriyoruz. Yurtdışı projelerde Türkiye'de üretim yaptırarak Türk üreticilerine de fayda sağlamaya, ülkemizi yurtdışında da tanıtmaya çalışıyorum. Evliyim, üç köpeğim var. Doğduğum Kirchheim adlı küçük Alman kasabasında ilkokula giderken, okulla ev arasında bir sokaktan geçerdim. Çok güzel tasarımlı evleri olan bir sokaktı. Sokakta hep müstakil evler vardı. Alman aileler yaşardı genelde. Oradan geçerken hep evlere dikkatle bakardım. Hayal kurardım. Rengi böyle mi olsaydı, şurada bir pencere daha mı olsaydı, arkasında acaba ne var diye merak ederdim. Bir gün mimarlık mesleğinden haberdar oldum. İlkokul 2. sınıftaydım. İşte ben bunu yapmak istiyorum dedim. O anda mimar olmaya karar verdim. Yıllar sonra eşimi de mimar olma kararımda beni etkileyen o sokağa götürdüm. Hiç değişmemiş bir şekilde, aynı güzelliğiyle duruyordu o sokak: Kirchheim kasabasındaki Liststrasse. Bir mimarlık bürosunda çalışıyordum. Yaratıcılığımı kullandığım, tamamen özgür ve kendime ait projeler yapmak istiyordum. Tasarımda özgürlüğü çok seviyorum çünkü. Girişimcilik kitapları okumaya başladım öğle tatillerinde. Tasarımlarımda kullanacağım bilgisayarı ise taksitle, zar zor aldım, maaşımın yarısına yakınını ona yatırıyordum. O sıralarda kimseden maddi yardım almadan, kendi çabalarımla kurdum firmayı. Kendime, vizyonuma güveniyordum. QARA ismine karar verirken, tasarımlarda da çok sevdiğim siyah renkten yola çıktım. Kara kelimesine benzeyen QARA ismi önüme çıktı. O anda karar verip websitesi için domain ismini satın aldım. O sırada. com adresi daha pahalıydı, param. worke yetti. www. qara. work bu şekilde doğdu. Websitesinin ilk halini iki arkadaşımla beraber hazırladım. Logomu da tasarladılar. Ücretini de tabii ki ödedim arkadaşlarım olsalar bile, dişimden tırnağımdan arttırıp düzgün bir marka oluşturmaya çalıştım. O sıralarda gündüzleri de çalıştığım için geceleri uykusuz kalarak firmamın altyapısını oluşturdum. İlk projemi aldığım anda da istifa ettim, tamamen yeni projeye odaklandım. Berlin'de bir nargile kafeydi. Sonrasında da ikinci müşterim, uluslararası bir müşteriydi. Yeni bir firma olmama rağmen, vizyonuma, yeteneğime, tecrübeme güvendiler. Hindistan'dan, Çin'e, Avustralya'dan, Meksika'ya tüm mağazalarının tasarımını bana verdiler. Bu şekilde QARA hızlı bir şekilde hayata geçmiş oldu. Yine de büyük cesaret gerektirdiğini söyleyebilirim. Müşterilerimin isteklerini, hayallerini anlamak çok önemli. Modayı, trendi dayatmak yerine, onların gerçekten ne istediğini bulmalarını sağlıyorum. Bazen ifade edemeyebiliyorlar. Müşterilerim, konuşurken onları anladığımı hissederler, bana güvenirler. Empati kurarım. Nasıl bir tasarım istendiğini çabuk anlarım. Konuşurken, insanların tarzını, beğenilerini seziyorum. Kendilerini ne iyi hissettirir, buna bakıyorum. Eksikliğini hissettikleri neyse, onu tamamlamaya çalışıyorum. Müşterilerimi ifade eden, onları yansıtan mekanlar yapmak benim için bir zevk. Ve haklısınız, güçlü bir hayal gücü kesinlikle gerekiyor mesleğimde. Sıradan işler çıkmaması için bu önemli. Farklı, dikkat çekici tasarımlar için hayal gücü olmazsa olmaz bir bileşen. Son olarak, markayı kurduktan sonra ona inanmak ve geliştirmek için çok çalışmak gerekiyor. Söylediğiniz gibi markayı kurmak yetmiyor. Markanızla fark yaratmanız, yeni bir şeyler yapmanız gerekiyor ki dikkat çeksin. Hele yeni bir markaysanız bu çok önemli. Şirketi kurduktan sonra ilk büyük projem uluslararası bir mağazalar zinciri oldu. Genç bir mimarlık bürosu olarak bu proje için seçilmem büyük prestij kazandırdı ve pek çok yeni müşteriye ulaşmamı sağladı. 4 yıl boyunca uluslararası ünlü bir yapı ve endüstri malzemeleri şirketi için yüzden fazla mağazalarını tasarladım Avustralya, Çin, Hindistan, Meksika, İtalya gibi tüm ülkelerindeki mağazalarını tasarladım. Berlin'de iç mimarlığını yaptığım ilk nargile cafe çok beğenilmişti, çok hit bir yer oldu, sonrasında beni pek çok restoran ve nargile cafe sahibi aradı. Berlin'de pek çok nargile, steak house ve cafe tasarımları gerçekleştirdim. Ayrıca restoranların yenilenme projeleri yaptım. Almanya'da, Bodrum'da, Toronto'da özel ev projeleri gerçekleştirdim. Proje sonraları geri dönüşler oluyor. Berlin'deki Türk girişimciler arasında mimar hanım olarak ünlendim. Projelere başlarken mutlaka beni arıyorlar. Bu güveni yaratmış olmak beni mutlu ediyor. Projelerde önce belli bir tarz/tema belirledikten sonra, o tema hakkında bilgi toplamayı seviyorum. Belgesel izlerim, kitabını okurum, araştırırım. Yoğun bir görsel araştırma döneminden sonra projeye başlarım. Modellemeyi de kendim yapıyorum. Sürekli üreten biriyim, çantamda hep not defteri vardır. Alakasız yerde aklıma bir şey gelir onu hemen not alırım, eskizler yaparım çalışma odamdaki panoda yer alır ve orada büyümeye devam eder. Hayal dünyam çok geniştir. İlham kaynaklarım filmler, sanat, kitaplar, moda dergileri, belgeseller... bazen bir arkadaşla bir sohbet bile bir ilham kaynağı olabiliyor. Minimalist, mimari tasarımdaki zevkimi de yansıttığım resimler yapıyorum. Açık renkler kullanıyorum. Malzeme olarak akrilik ve suluboya kullanıyorum. Hat kursuna gitmiştim, ebru çalışmaları da gerçekleştirdiğim oluyor, ama ağırlıklı sade ve soyut akrilik çalışıyorum. Figüratif olmayan, açık renkli dokular çalışmayı, izleyiciyi istediği anlamı yüklemesi için özgür bırakmayı seviyorum. Sanat eserlerini koleksiyonuma dahil ederken, onlarla özel bir bağ kurmuş olmaya dikkat ediyorum. Sezgilerime, zevkime güvenerek, iç sesimi dinleyerek seçimlerimi yapıyorum. Hayatıma sanat eseri dahil etmek günlük hayatımda bana ilham veriyor. En son Contemporary Istanbul'da koleksiyonuma eklediğim Melek Anqi'nin işi mesela, gördüğüm anda benle bir bağlantı kurdu, beni bırakmadı. Ayrıca, hattatların yaptığı kaligrafik işler beni çok cezbediyor. Mümkün olduğunda hat sanatçılarının sergilerine de katılmaya çalışıyorum. Bu aralar Osmanlı minyatür sanatını araştırıyorum. Sanat beni çok besliyor, ilham veriyor, bu nedenle sanat hayatımın önemli bir parçası. Fotoğraf çektiğim zamanlarda, herkes hangi programları, filtreleri kullandığımı sorar. Oysaki işin o programlarda değil, bakış açısında olduğunu düşünüyorum. Normal bir görüntüde bir kompozisyon yakalayarak, değişik bir bakış açısı yakalayarak bambaşka bir hikaye anlatmayı seviyorum. Bu nedenle Ara Güler'in sözüne kalpten katılıyorum. Aslında herhangi bir önceliklendirmem yok. Bir manzara da, sokaktan bir görüntü veya bir çiçek de olabiliyor. Doğal, önceden kurgulanmamış şekilde çekmeyi seviyorum. Herhangi bir özellendiğinden etkilendiğim bir görüntüde, örneğin bir renk, bir doku, onu mutlaka çekmem gerekiyor. Bu soru bana başka bir durumu hatırlattı. İzninizle bir görüşümü paylaşmak istiyorum. Türk mimarlarının ve yapıtlarının yeterince tanınmadığını, çok iyi tarihi ve güncel eserlerimiz olduğunu düşünüyorum. Almanya'da mimarlık eğitimi alırken, hocaya, Mimar Sinanı ne zaman işleyeceğimizi sormuştum. Onun kim olduğunu bilmediğini söyleyince şaşırmıştım. Yabancı yayınlarda da en etkileyici mimarlar ve yapılarında, Türk isimlerinin geçmediğini, bir anlamda haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Bu anlamda, Türkiye'de keşfedilecek çok iyi yapılar var, Selçuklu ve Osmanlı mimarisi çok ilgimi çekiyor, eski Osmanlıdan kalan yalılar, Cumbalı Osmanlı evleri gibi. Yurtdışında da bir Louvre Müzesi, bir Central Park kadar Washington'da gezdiğim bir sokak bile beni o kadar farklı etkileyebiliyor ki, birini ön plana çıkartamıyorum. İç mimari projelerimi tamamlayacak mobilya ve dekoratif aksesuar tasarımları yapmaya odaklandım. Yine Türkiye'deki üreticilerle bu tasarımlarımı ürettirmeyi planlıyorum. Uluslararası mimarlık projelerimize de müşterilerimizle olan anlaşma gereği isimlerini paylaşamasak da devam edeceğiz. Sosyal medyanın, günümüzde mimarlık için önemli olduğunu gözlemledim. Özellikle Türk müşterilerin sosyal medyada tasarımların 3D modellemelerini görmekten çok etkilendiklerini fark ettim. Bir mimarlık ofisinin gerçekleştirmiş olduğu projeler kadar, 3D modellemelerine de dikkat ediyorlar. Hatta proje gerçekleşmemiş, hayali bir proje bile olsa, bu bazen fark etmiyor. Bu ilginç bir durum ve beni sosyal medyayı Türk müşteriler için daha farklı kullanmaya teşvik ediyor. Gerçekleşmiş projelerimi ve modellemelerimi 2022'de daha fazla paylaşma kararı aldım. Bu anlamda sosyal medyada modellemelerimi ve tasarımlarımı daha fazla görebileceksiniz. IG: www. instagram. com/qara. work 'te ve www. qara. work sitemde tasarımlarım takip edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/r-e-n-a-nin-yeni-singlei-tiki-taka-tum-dijital-platformlarda-yayinda", "text": "Türk asıllı Hollandalı sanatçı R. E. N. A. N'ın yeni single'ı Tiki Taka dijital platformlardaki yerini aldı! Daha önce çıkardığı Maden isimli şarkısı, Spotfiy'ın Los Turcos resmi listesine girince yıldızı parlamaya başlayan Türk asıllı Hollandalı sanatçı Renan Bakker, yaptığı işlerde R. E. N. A. N etiketini kullanıyor. Temmuz 2020'de çıkardığı Manita isimli şarkısıyla birlikte farklı yeteneklerini özgürce sergilemeye karar veren Renan, müzik prodüktörlüğünün yanısıra söz yazarlığı ve mix-master mühendisliği de yapıyor. Bazıları onu Tonguç Akademi için yaptığı şarkılardan tanıyor. Japonya'dan ödülle dönen ANI The Rememberence isimli kısa filmin mastering işlerini yaparak adını dünya çapında duyuran sanatçı, Işın Karaca ile birlikte çalıştığı günlerin de kariyerinde etkisi olduğunu söylüyor. Revealed Recordings için yazdığı şarkı sözleriyle de yeteneklerinin geniş bir yelpazeye yayıldığını gösteriyor. Tüm bu yeteneklerinden ötürü, kendisini tek kişilik ordu olarak tanımlasa da, ihtiyacı olduğu zamanlarda dışarıdan yardım almaktan çekinmiyor. Tiki Taka buna güzel bir örnek. Sözlerini Taşkın Genç'in yazdığı şarkının, müziğini yaparken, kelimelerle oynamaktan çekinmiyor. Tamamen kendisine ait olan eserin mix ve mastering işlerini de yaparak, her işte usta olduğunu kanıtlıyor. R. E. N. A. N Tiki Takayı ; Evrende olup biten her şeyle olan bağlantısını keşfettiği, ruhunun derinlikleriyle ilgili merakının peşinden gittiği ve bilinçaltındaki korkularıyla yüzleştiği bir eser olarak açıklıyor. Potansiyelinin farkına varıp, klasikleşen müzik duvarlarının arkasına saklanmadan, güçlü melodilerle herkesin ruhuna dokunmaya çalıştığını anlatıyor. Taşkın'ın yazdığı her harfi, notalara ve melodilere dönüştürdüğünü söylüyor. Şarkının prodüksiyon, kayıt, mix ve mastering işlerini Hollanda'daki, kendisine ait stüdyosunda yapan ve şarkıyı kendi plak şirketi Renan Bakker Music etiketiyle yayınlayan R. E. N. A. N, yurtdışında birçok kişiyle birlikte çalışmaya devam ediyor. Yeteneklerini sınırların ve zamanın ötesinde sergilemekten vazgeçmeyeceğini ifade ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/r-e-n-a-nin-yeni-teklisi-32-leaves-yayinda", "text": "Türk asıllı Hollandalı sanatçı R. E. N. A. N'ın yeni single'ı 32 Leaves dijital platformlardaki yerini aldı! Çin'den ödülle dönen ANI The Rememberence isimli kısa filmin mastering işlerini yaparak adını dünya çapında duyuran sanatçı (China International Green Film Week 2018), Ayrıca Türkiye'de, Işın Karaca ile birlikte çalıştığı günlerden de bahsediyor. Bazıları onu Tonguç Akademi için yaptığı motivasyon ve ders şarkılarından tanıyor. Ya da 2018 yılında Revealed Recordings için yazdığı şarkı sözleri ve yaptığı mixlerle. Efsanevi grup Boney M'den Bobby Farrell'ın kızı Zanillya Farrell için yaptığı işle de adından bahsettiriyor R. E. N. A. N. 32 Leaves ise R. E. N. A. N. ile Taşkın Genç arasındaki inanılmaz bağın net bir örneği. Sözlerde her ikisinin de imzası var fakat bu kez prodüksiyona son dokunuş, suç ortağı Taşkın tarafından yapılmış. Kayıt, mix ve master Renan'a ait. Ekim 2021'de çıkardıkları son şarkıları Tiki Takanın dinlenme sayısı ile kişisel rekorunu geliştiren Renan, 32 Leaves ile kendisini tamamen özgür bıraktığını söylüyor. Şarkıda söylediği gibi; Kendi önünden çekiliyor Renan. Zamana güveniyor. R. E. N. A. N 32 Leaves şarkısının ilk iki bölümünü yazarken daha önce hissetmediği kadar minnet ve güven duygusu hissetmiş. Hayat yolculuğu, müzik kariyeri ve sevdiği her şeyle derin bir bağ kurmuş. 32 Leavesin yeni hayatının başladığını ilan eden ve kutlayan bir şarkı olduğunu söylüyor. Her şey istemediği yönde ilerlerken bile onu destekleyen, yalnız hissetmesine izin vermeyen yeni hayranlarına, arkadaşlarına ve ailesine destekleri için teşekkür ediyor. Son iki yıldır tanıdığı ama kısa zamanda birlikte bir çok güzel projelere imza attıkları Taşkın için ayrı bir parantez açıyor Renan. 32 Leaves şarkısında her zaman yaptıklarının aksine, şarkıyı yazarken hissettiklerini anlatmadan, hatta şarkı yaptığı hakkında konuşmadan, direkt demoyu Taşkın'a gönderiyor ve üçüncü bölüme söz yazmasını istiyor. 2 saat sonra yepyeni sözler, demoya pilot olarak okunmuş haliyle geliyor Taşkın'dan. Aralarındaki sükunet ve güveni, Taşkın'ın eksiksiz hissediyor olması şaşırtmıyor Renan'ı. Biraz fikir alışverişinden sonra Renan şarkıyı son haline getirmek için çalışırken; Buğra Atlı / BoogieDesignCo ise albüm kapağını tasarlıyor. Şarkının prodüksiyon, kayıt, mix ve mastering işlerini Hollanda'daki, kendisine ait stüdyosunda yapan ve şarkıyı kendi plak şirketi Renan Bakker Music etiketiyle yayınlayan R. E. N. A. N, uluslararası sanatçılar, prodüktörler ve şirketlerle birlikte çalışmaya devam ediyor. Yeteneklerini sınırların ve zamanın ötesinde sergilemekten vazgeçmeyeceğini, her işte usta denebilecek seviyeye gelmek için kendini geliştirmeye devam ettiğini söylüyor. Bu yolda yaşadığı tüm tecrübelere şükranlarını sunuyor Renan. 32 Leaves, Renan ve Taşkın için; aralarındaki zaman bağına şükür ve teşekkürdür."} {"url": "https://gazetesanat.com/r-e-n-a-nin-yeni-teklisi-panik-atak-tum-dijital-platfromlarda-yerini-aldi", "text": "R. E. N. A. N'nın yeni teklisi Panik Atak tüm dijital platfromlarda yerini aldı. Son teklisi 32 Leaves ile 100.000 dinlenmeyi kısa sürede aşan R. E. N. A. N, hız kesmeden üretmeye devam ediyor. Yeni teklisi Panik Atakta söz yazarı olarak yine Taşkın Genç ile çalışan sanatçı, bu kez alışılmış tarzının dışında bir şarkıyla karşımıza çıkıyor. Ozan H. Özcan, saksafonuyla şarkının duygusal derinliğini arttırırken, Taşkın'ın aranje fikirleri şarkıyı son haline getiriyor. Renan yine Hollanda'daki kendisine ait stüdyosunda kayıt, mix ve mastering işlerini tamamlıyor. Daha önce Tiki Taka, Toka ve 32 Leaves şarkılarının albüm kapaklarını tasarlayan Buğra Atlı, Panik Atakın kapak tasarımında da kendisini gösteriyor. Renan Panik Ataktan; korkularıyla yüzleştiği ve duygularını kontrol etmeye çalışmaktan vazgeçip, kendini her haliyle sevmeye başladığı bir evrene adım attığı şarkı olarak bahsediyor. Renan; Taşkın, Ozan, Buğra ve tüm hayranlarına teşekkür ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/rachmaninovun-aleko-operasi-sureyya-opera-sahnesinde", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin, geçtiğimiz sezon prömiyerini yaptığı ve izleyicilerin büyük beğenisini toplayan, Aleko Operası, 15 Kasım 2019'dan itibaren sahnede olacak. Aleko; Romantik döneme ait çok ünlü eserlerin sahibi, Rus besteci ve piyano virtüözü Sergei Rachmaninov'un hayatı boyunca tamamlayabildiği üç opera eserinden ilki olma özelliğini taşıyor. Librettosunu, Vladimir Nemirovich Danchenko'nun, A. Puşkin'in dramatik Çingeneler şiirinden uyarlayarak yazdığı Operanın ilk sahnelenişi 1892 yılında Moskova'da olurken, Bolşoy Tiyatrosundaki prömiyeri ise 1983 yılında gerçekleşti. Kıskançlık, öfke, intikam... Aleko'da; Rus genci Aleko'nun çingene kızı Zemfira'ya olan trajik aşkı konu ediliyor. Sayın Doğan Çelik'in sahneye koyduğu eserin, orkestra şefi ise sayın Zdravko Lazarov. Eserin dekoru sayın Zeki Sarayoğlu, kostümleri ise sayın Serdar Başbuğ tarafından tasarlandı. Koreografi sayın Nil Berkan'a, ışık tasarımı ise sayın Taner Aydın'a ait. Koro şefi ise sayın Paolo Villa. Aleko rolünde Alper Göçeri, Utku Bayburt, Zafer Erdaş; Genç Çingene rolünde Ali Murat Erengül, Yoel Keşap, Muzaffer Soydan; Zemfira rolünde Maria Otilia Radulescu İpek, Ayten Telek, Hande Soner Ürben; Zemfira'nın Babası rolünde Kenan Dağaşan, Göktuğ Alpaşar, Ali Haydar Taş; Yaşlı Çingene rolünde Arzu Bozkurt, Nursel Dinler Yazman dönüşümlü olarak rol alıyorlar."} {"url": "https://gazetesanat.com/radyo", "text": "Başlamadan önce: Bu metnin şahsi bir fikirler silsilesi olmasından elimden geldiğince imtina edeceğim. Ancak öyle ya da böyle radyonun güzelliği, işitsel içeriğin bizi nasıl da beslediğine dair görüşlerim de aralardan bir yerlerden sızacaktır, ki an itibarıyla bunu yapmış oldum bile. Bir nostaljik hava yaratmak ya da eskiye övgüler dizmek derdinde değilim. Bugünün dünyasında hepimizi kendi yarattığımız vitrinlerdeki mankenler olmaya zorlayan ''görsel şenlik''lere karşı radyonun hala nasıl mucizevi bir aygıt olarak kalabildiğine işaret edebilirim belki. Nispeten yüzeyde kalarak anlatacağım radyo tarihçesinden sonra Türkiye'deki radyolara gelerek bir ''dünden bugüne'' portresi çizmeyi deneyeceğim. Radio, etimolojik açıdan Fransızca ve İngilizce bir kelime. Kökenlerini ise ''ışımak'' anlamına gelen Latincedeki ''radiare'' kelimesine kadar götürebiliriz. Radyonun icadında ise birden fazla mucidin, bilimcinin yıllar içerisinde verdikleri bir çaba söz konusu. Alman bilimci Heinrich Hertz (1857 1894) 1888'de elektromanyetik radyasyonun üretilip takip edileceğini kanıtlayan çalışmalar gerçekleştirir. O dönem bu radyasyonlara ''Hertzian dalgaları'' denilmektedir. Kar topunun çığa dönüşmesi misali; bu kez de karşımıza Amerikalı bilimci David Edward Hughes (1831 1900) çıkar. 1879'da kablosuz sinyaller yayınlayıp almaya başlayan mucidi bugün de oldukça meşhur bir isim olan Nikola Tesla'nın (1856 1943) çalışmaları takip eder. Tesla, 1898'de New York'ta bulunan Madison Square Garden'da bir gösteri düzenler. Bir tekneyi uzaktan kontrol etmek adına radyo sinyallerini kullanır. Hatta çeşitli hukuksal süreçlerin ardından bu teknolojinin patentini de ilk kez Tesla alır. 1906'da ise Reginald Fessenden (1866 1932) Noel öncesi ilk radyo yayınını yaparak tarihe geçer. Geçmişte yaptıkları deney ve çalışmalarıyla göçüp gidenlerin yerine gelenler mevcut birikimi kullanıp mirası devralmayı ve var olanı geliştirmeyi sürdürür. 1907'de ABD'li bilimci Lee de Forest (1873 1961) ''Audion'' adını verdiği elektronik cihazının patentini alır. Hakikaten, başkasına kaptırmanın hiç mi hiç istenmeyeceği bu buluş insan sesi, müzik ya da farklı herhangi bir yayının yüksek sinyalli, açıkça duyulmasını sağlar. Bu buluş ayrıca Amplitude Modulation radyo türünün de ortaya çıkmasına vesile olur. Bizim bugün daha sık duyduğumuz FM radyolar gibi Amplitude Modulation radyolar da popüler veri aktarımlarından biridir. Eller taşın altına sırasıyla koyulmaya devam eder ve gelişmeler sonucunda 2 Kasım 1920'de ilk radyo naklen yayını ABD'de gerçekleştirilir. ABD Başkanlık Seçimleri'nin sonucunun yayınlandığı bu ilk naklen yayınıyla beraber Türkiye de bu gelişmelere kulak verir. 1921'de İstanbul'da başlayan ilk radyoculuk deneyimlerinin ardından iki sene kadar geçmiştir ki halka açık ilk radyo deneyiminin de kapıları aralanır. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü'nde Doktor Öğretim Üyesi olan İbrahim Sena Arvas'ın da dediği üzere; 1923'te Çapa Öğretmen Okulu'nun bodrum katında davetliler ve basın huzurunda ilk radyo yayını gerçekleştirilir. Yayın İstanbul Üniversitesi'ndeki o dönemki adıyla Zeynep Kamil Konağı'nda toplananlarca dinlenir. 1925'te çıkan ''Telsiz Tesisi Hakkında Kanun'' ile beraber uluslararası bir ihaleyi kazanan bir Fransız şirketi İstanbul ve Ankara'da telsiz telgraf vericileri kurmayı üstlenir. İstanbul'da düzenli radyo yayınlarının başladığı 1927 yılıyla beraber radyo stüdyosu için seçilen yer de Sirkeci'deki Büyük Postanedir. Çoğunluğun da kabul ettiği üzere; İstanbul Radyosu'nun buradaki yayını 6 Mayıs 1927'de başlar. Her gün 4 5 saat kadar süren bu yayınlar henüz kimsenin bir radyo alıcısına sahip olmaması nedeniyle Postane binasının kapısının üzerine takılan hoparlörle vatandaşlara sunulur. Dünya'daki gelişmelerden gerçekten geri kalmadığımız bu radyo macerası artık kurumsallaşmaya başlar. Türkiye İş Bankası ve Anadolu Ajansı'nın da büyük katkılarıyla 8 Eylül 1927'de (1926 da olabilir) Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi kurulur. Banka ve ajansımızın yanı sıra ortaklar Sedat Nuri Bey, Falih Rıfkı Atay ve Cemal Hüsnü Taray'dır. Böylece Fransızların kurduğu istasyonlar işletilmeye başlanır. İlk naklen yayınımız ise Şubat 1932'de Atatürk'ün talimatı doğrultusunda Ayasofya Camii'nden ve Kadir Gecesi okunan Türkçe ezan ile başlar ve mevlitle devam eder. Gel zaman git zaman, çeşitli mali problemler yaşayan İstanbul Radyosu 1937 senesinde PTT'ye devredilir. İstanbul Radyosu'nun ilk spikerlerinin de görünmeye başladığı bu yıllardan birkaç anekdot aktaralım. 1917 doğumlu Selahattin Küçük İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü bitiren bir spikerdir. 1943'te İstanbul Radyo'sunun Galatasaray Postanesi üstündeki yayını kendisinin anonsuyla başlar. Üsküdar Amerikan Kız Koleji mezunu Mekşufe Ekeman da ilk radyo spikerlerimiz arasındadır. O dönem radyonun açtığı sınavı Selahattin Küçük, Mekşufe Ekeman ile beraber Tarık Gürcan da kazanır ve kendileri de ilk spikerlerimizden biri olarak tarihe geçer. Artık 20. asrın ilk yarısını tamamlamış bulunuyoruz. Yoksul, zengin, mektep görmüş, görmemiş envaiçeşit insanın evine sesleriyle giren insanların yola ilk çıktıklarında hissettikleri heyecan kim bilir nasıldı. Orhan Boran mesela. Eski nesiller onu yarattığı radyo karakteri ''YUKİ'' ile çok iyi bilirler. Türkiye'deki Stand-Up ve gösteri işlerinin de öncü isimlerinden biri olan Orhan Bey, 1960'larda başladığı ve parodi dolu yayınlarıyla çıkar dinleyicisinin karşısına. İstanbul Radyo'sunun ilk sanatçı kadroları arasında kimler var dersiniz? Tambur virtüözü, viyolonselist ve koro şefi, Tanburi Cemil Bey'in oğlu Mesut Cemil, edebiyatımızda taşlamalarıyla meşhur Neyzen Tevfik, kemençe virtüözü Ruşen Ferit Kam, kanun enstrümanı uzmanı Ahmet Yatman, kemani Cevdet Çağla ve ilk hanende Zeki Çağlarman. Eşref Şefik'le Halit Kıvanç dinleyiciyi kendinden geçirecek kadar heyecanlı maçlar mı anlatmazlar, muhteşem etkileyici sesiyle Yıldırım Önal radyo tiyatroları mı yapmaz, Fehmi Ege tango besteleriyle mi peyda olmaz... Hepsi vardır. Artık ilk denemelerin yerini düzenli, planlanmış, şahane sanatçıların ve spikerlerin yer aldığı yayınlar almıştır. Türkiye radyoyla çoktan tanışmış ve her dinleyici kendi sevdiği yayını takip eder olmuştur. Hafta içleri sabah 10.00'da ''Arkası Yarın'' öyküleriyle Türk ve dünya edebiyatından eserler okunur. Yirmi dakikalık bu seslendirmeler, dönemin teknolojisinin elverdiği derece efektlerle de bezenir. Anlatıma gerçeklik, heyecan katan en önemli efektörlerden birini ise yine eskiler Ertuğrul İmer adıyla anımsar. İnternetten edindiğim kaynaklara göre; Türkiye'nin ilk özel radyosu Kent FM, yayın hayatına 4 Haziran 1992'de başlar. Ancak yine internette, Türk televizyonlarının en iyi canlı yayın sunucularından, şovmen ve sanatkar Okan Bayülgen'in de Kent FM'de 1991'de Son Saatler adlı programı yaptığı yazılı. Tiyatrodan radyoya doğru geçerken özel radyoların başlangıcındaki birkaç isimden biri olan Bayülgen kendi deyimiyle: Bir radyo efsanesi. Bu tarih karışıklığını bir kenara bırakırsak yine Kent FM'in en sevilen, bugün hala eski kayıtlarının dinlendiği programlardan biri ise Kaybedenler Kulübü. Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk'un sunduğu ''kulüp'', 1990'larda sayısız dinleyiciyi radyoya kilitleyen, birçoklarının yalnızlığını avuttuğu, hatta bazılarının da yaşama isteklerini geri kazandığı bir programdı. Bugün hala ara ara da olsa internetteki radyo yayınlarıyla boy gösteren ikili aradan geçen onca seneye rağmen, radyo dünyasının en merak edilen iki ismi olmaya devam ediyor. İlk özel radyolarımızdan bir diğeri 5 Şubat 1993'te kurulan Best FM. Yayın hayatına Ajda Pekkan'ın Kimler Geldi Kimler Geçti şarkısıyla başlayan Best FM de bugün geniş bir dinleyici ağına sahip olarak varlığını sürdürüyor. 13 Kasım 1995'te yayına başlayan ve dünden bugüne müzikten yaşama, kültür sanattan haber formatlı yayınlarına kadar müthiş bir çizgide ilerleyen Açık Radyo bugün radyo severlerin ''İyi ki var!'' dediği kanallardan biri. Şahsen; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde öğretim üyesi olan Seval Şahin'in Günün ve Güncelin Edebiyatı programını ve psikoloji, felsefe, toplum, birey gibi kavramları açmaya çalışan, bunu da layıkıyla yapan Normalin Sınırlarını kaçırmam. Kaçırsam da kayıtları mutlaka dinlerim. Yazının başında şahsi olmamaya gayret edeceğimi boşa demedim. Burada belli başlı ve erken dönem yayın hayatına başlayan radyolar arasında kendi bildiğim, dinlediklerimi derliyorum. Bunlardan biri de Radyo Eksen! 2000 yılında yayın hayatına atılan Radyo Eksen modern rock, indie, heavy metal, elektronik müzik gibi oldukça geniş bir müzik skalasına sahip. Müzik kültürünü geliştirmek isteyenlerin ya da halihazırda geniş bir müzik bilgisine sahip olanların severek dinlediği nadide kanallardan biridir kendisi. 2009'da doğan Radyo Voyage da özellikle klasik müzik eserlerinin deneysel, sıra dışı yorumları ve etnik temel üzerine oturtulan New Age Music anlayışına çok sık yer veriyor. Dünyanın Müziğine Yolculuk sloganıyla da tanınan Radyo Voyage, gezegenimizin dört bir yanındaki yerel, evrensel pek çok eseri dinleyiciyle buluşturmayı sürdürüyor. Şahane bir müzik zevkini yakalamak isteyenler Radyo Voyage'ı da kaçırmamalı. Tabii, daha çok İstanbul ve çevresi çapında yayın yapan bu radyolar, internetle beraber her yerden dinlenilme şansına da erişti. Ancak ülkemizin dört bir yanındaki yerel radyolar da dinleyicisiyle buluşmayı sürdürüyor. Öyle ki, RTÜK verileri 2012'de toplam 1058 radyomuz olduğunu, bunların 922'sinin yerel, 98'inin bölgesel, 38'inin ulusal olduğunu gösteriyor. Yine 2011'den bu yana dinlediğim, seveni bol, senelerdir Stand Up adamı olarak da bilinen Mesut Süre, yıllardır değişmeyen kadrosu ve temposuyla Modern Sabahlar'ın sunucuları Ege Kayacan, Fahir Öğünç, Oktay Demirci, radyo efsanesi olarak Show Radyo'da programlarını sürdüren Okan Bayülgen sayılmadan geçilemeyecek isimlerden yalnızca birkaçı. Son olarak; Ayça ve Toni ile Ev Hali programlarıyla dijitalde yer alan, ev ortamından yaptıkları samimi yayınlarıyla bilinen Ayça Şen ve Toni Drosa'yı da unutmamak gerek. Not: Tüm yazıyı hazırlama ve yazma sürecinde Radio Paradise'ı dinledim. Harika bir yazıydı. Bu güzel yazının yapımında ve yayınlanmasında emeği geçen tüm kişi/platformlara teşekkürler."} {"url": "https://gazetesanat.com/rahmi-m-koc-muzesi-antik-cagdan-gunumuze-bebeklerin-izini-suruyor", "text": "Rahmi M. Koç Müzesi, 28 Eylül'den itibaren 'Dünya Bebekleri Sergisi'ne ev sahipliği yapıyor. Oyuncak sanayisinin en önemli kilometre taşı olan bebeklerin Antik Çağ'dan günümüze uzanan yolculuğuna ışık tutan sergi, 18'inci yüzyılın ahşap bebeklerinden Anadolu'nun bez bebeklerine, Asya ve Afrika inanç bebeklerinden moda bebeklerine, hatta Uzakdoğu'nun ipek elbiseli festival bebeklerine kadar çok özel bir seçkiyi ziyaretçilerin beğenisine sunuyor. Bebekler, antik çağlardan 21'inci yüzyıla kadar insanın kendi benzeri olarak biçimlendirdiği, inanç ve kültür objesi, aynı zamanda da çocukların oyuncağı. Batı'da, Ortaçağ'da cadılıkla ilgili kullanılan balmumu bebekler varken, Rönesans ile birlikte soylu kadınların moda merakı için yapılan, süslü dantelli elbiseleri olan ahşap bebekler ortaya çıkıyor. Farklı coğrafyaların yerel halklarının geleneksel yöntemlerle elde ürettiği bebekler, sanayi devrimiyle birlikte yerini büyük fabrikalarda porselen ve plastikten seri üretilen, daha ucuza mal edilen bebeklere bırakıyor. Rahmi M. Koç Müzesi'nin üç yıla yayılan kapsamlı ve titiz bir hazırlık sürecinin ardından Rahmi M. Koç Müzesi Restoratörü Serra Kanyak'ın küratörlüğünde gerçekleştirdiği Dünya Bebekleri Sergisi, 18'inci yüzyılın ahşap bebeklerinden Anadolu'nun bez bebeklerine, Asya ve Afrika inanç bebeklerinden moda bebeklerine, korku bebeklerinden geleneksel dünya bebeklerine, otomat bebeklere kadar literatüre girmiş farklı bebek türlerini özel bir seçki ile sunuyor. Sergi, hem bebek kavramının tarih öncesinden bu yana kullanım amaçlarını anlatıyor hem de yüzyıllar içinde bebek sanayisinin geçirdiği büyük dönüşüm ziyaretçilerin deneyimine açılıyor. Müzenin kurucusu Rahmi M. Koç, Dünya Bebekleri Sergisinin hayata geçmesine öncülük etti. Kişisel koleksiyonunda bulunan bebekleri sergilenmesi için projeye dahil eden Koç, bu süreçte yurt dışına yaptığı seyahatlerde de eksiklerin tamamlanması için çeşitli bebekler satın aldı. Koç'un kişisel koleksiyonunda 18'inci yüzyıl Napoliten bebekleri, 19'uncu yüzyıl Asya bebekleri ve kuklaları ve 20'nci yüzyılın başına tarihlenen kıymetli porselen bebekler, otomat bebekler, Santon bebekler ve kuklalar bulunuyor. Bebeklere sadece oyuncak gözüyle bakmamak gerektiğini söyleyen Koç, Vaktiyle müzeler sadece kendi ihtisas konularında veya sahalarında sergiler açarken, şimdi alaka çekebilecek hemen her konuda sergi açıyorlar. İlk bakışta bebek sergisinin sanayicilikle ne ilgisi var diye akla gelse de, unutmamak gerekir ki oyuncak yapımı da kendi başına bir sanayidir. Biz, Rahmi M. Koç Müzesi olarak çeyrek asırlık tarihimizde, İstanbul halkına ve devamlı ziyaretçilerimize değişik bir kulvarda hareket getirmek istedik. Bu vesileyle çok geniş ve derin olan bebek konusunu ele aldık. Ne tür bebek olursa olsun, hangi ülkede yapılırsa yapılsın, hangi derde deva olursa olsun, bebek yapımı, giysisi, kalitesi, prezantasyonu ile başlı başına bir meşgale, sanat ve sektördür. Adeta ülke kültürünün yansımasıdır. Üç yıllık sıkı bir çalışma, satın alma, ödünç alma, hediye alma, konuyu derinliğine araştırma ve çeşitli seyahatler sonucunda bu sergiyi bir araya getirebildik. Her milletten, her yaşta, kız olsun, erkek olsun, ziyaretçilerimizin merak ve beğeniyle sergimizi gezeceklerini ve bu vesileyle bebekler hakkında pek çok yeni bilgi edineceklerini ümit ediyorum. Neticede hepimiz bir gün bebek olduk, sevildik ve o küçüklük safhasını yaşadık. Dolayısıyla, 'bebek' deyip geçmemek lazım dedi. Dünya Bebekleri Sergisinin açılışı, 28 Eylül'de Rahmi M. Koç Müzesi'nde düzenlenen basın toplantısıyla yapıldı. Basın toplantısında Rahmi M. Koç Müzesi Genel Müdürü Mine Sofuoğlu, Küratör Serra Kanyak, serginin ana sponsoru Zen Pırlanta ile eş sponsorları Boyner Grup ve Ülker bir araya geldi. Rahmi M. Koç Müzesi Genel Müdürü Mine Sofuoğlu yaptığı konuşmada üç yıllık titiz bir çalışma sonucu hayat bulan serginin kendileri için büyük anlam taşıdığını söyledi. Sofuoğlu, Rahmi M. Koç Müzesi olarak kurulduğumuz günden bu yana ziyaretçilerimize, birçok farklı alana ait objeyle ev sahipliği yaparak hayatı bütün yönleriyle keşfedecek, hayal gücü ve araştırma duygularını harekete geçirecek anlar yaşatmaya çalışıyoruz. Pandemi nedeniyle geçen yıl tüm müzeler gibi biz de uzun süre kapalı kaldık. Kültür ve sanat tutkunlarıyla fiziki olarak ayrı düşsek de dijital dünya aramızdaki bağı korumamızı sağladı. Bu süreçte müzeler olarak farklı bir deneyim alanı daha kazandığımızı düşünüyorum. Dijitalleşmeyle özellikle genç kitlemize ulaşmak daha kolaylaştı. Her alanda olduğu gibi müzecilikte de bir değişim yaşanıyor. Ancak fiziksel bir deneyime hepimizin ihtiyacı var. Pandemi iklimini yavaş yavaş arkamızda bıraktığımız bu günlerde Dünya Bebekleri Sergisi ile ziyaretçilerimize daha farklı bir deneyim sunuyoruz. Bir sanayi müzesi olarak oyuncak yapımının da başlı başına bir sanayi kolu olduğu bilinciyle bebek konusunu çok geniş ve derinlemesine ele aldık. Bebeklerin yalnızca birer oyuncak olmasının ötesinde birer sosyolojik unsur, sanat yapıtı ve seri üretim ile birlikte de oyuncak endüstrisinin önemli bir kolu olduğunu düşünüyoruz. Bebeklerin, geçmişten bugüne uzanan gelişiminin güzel örneklerinden oluşan sergimizi herkesin merak ve beğeniyle gezeceklerine inanıyorum. Kurucumuz Sayın Rahmi M. Koç'a sergi projesine verdiği çok kıymetli katkı ve destekleri için tüm müze ekibimiz adına bir kez daha şükranlarımızı sunuyor, Küratörümüz Serra Kanyak'a titizlikle yürüttüğü çalışmalar, gösterdiği yoğun çaba için teşekkür ediyorum dedi. Serginin ana sponsoru Zen Pırlanta Yönetim Kurulu Üyesi Şükran Güzeliş ise Değerli Rahmi M. Koç Müzesi ile yıllar içinde çok güzel iş birliklerimiz oldu ve artık ilişkimiz dostluğa dönüştü. Bu anlamda, Dünya Bebekleri Sergisi'nin ana sponsorluğunu büyük bir memnuniyetle üstlendik. Bu bebeklerin, geçmiş ve gelecek arasında kurulmuş zamansal bir köprüyü temsil etmesinden dolayı onları mücevhere benzetiyorum. Aslında mücevher de geçmiş ve geleceği birbirine bağlayan, şimdiki zamansalda kurulmuş bir köprüdür. Bu köprü, anlamları, değerleri, mutlulukları ve aynı zamanda prensipleri, özeni ve titizliği taşıyor. Bebek yapımında gerekli olan usta bir işçilik mücevher yapımında da elzem. El yapımı bebeklere baktığımızda, tıpkı mücevher yapımında olduğu gibi her birinin arkasında büyük bir emek, yaratıcılık ve ince işçilik olduğunu görüyoruz. Hepimizin hayatında çok anlamlı bir yere sahip olan bebekleri, tarihi ve kültürel perspektiften görmemizi sağlayan bu serginin ana sponsoru olmaktan büyük mutluluk duyuyoruz diye konuştu. Rahmi M. Koç Müzesi Türkiye'nin ulaşım, endüstri ve iletişim tarihindeki gelişmeleri yansıtan ilk ve tek sanayi müzesidir. 14 binin üzerinde objeden oluşan koleksiyonu, çocuklara yönelik eğitimleri ve atölyeleri ile kültür ve eğlenceyi bir arada sunabilen tek adres olan Rahmi M. Koç Müzesi Mustafa V. Koç/Lengerhane binası ve Hasköy Tersanesi olmak üzere iki tarihi bina ile halihazırda 11 bin 250 m2'lik kapalı alana ve yaklaşık 17 bin metrekarelik açık alana sahiptir. Müze, salı-cuma 10.00 17.30, cumartesi-pazar 10.00 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/rahmi-m-koc-muzesi-tekne-turlari-ile-altin-boynuzu-kesfe-cikariyor", "text": "Rahmi M. Koç Müzesi, Fatih'te tarihi yarımadanın en çok ilgi çeken yerlerinden olan Haliç'te düzenlediği tekne turlarıyla ziyaretçilerine açık havada eşsiz bir deneyim yaşatıyor. Kurban Bayramı tatilini İstanbul'da geçirmeye hazırlananları da müzede eğlence ve keşif dolu anlar bekliyor! Türkiye'nin ilk ve tek sanayi müzesi Rahmi M. Koç Müzesi, ziyaretçilerine açık havada Haliç keyfi yaşatıyor. Müze envanterindeki nostaljik teknelerle gerçekleştirilen turlar Golden Horn yani 'Altın Boynuz' olarak bilinen Haliç'in tarihi ve kültürel kimliğine farklı bir bakış açısı sunuyor. 14 binin üzerindeki koleksiyonunu sosyal mesafe ve hijyen kurallarını gözeterek kültür-sanat tutkunlarıyla buluşturan müzenin tekne turları restorasyon görmüş bir balıkçı teknesi olan Kont Ostrorog ile yapılıyor. İstanbul'un binlerce yıllık cazibesinin gözler önüne serildiği turlar pazartesi ve salı günleri hariç hafta içi iki sefer, hafta sonu ise üç sefer gerçekleştirilmekte. 30'ar dakikalık turlara katılım Covid-19 önlemleri kapsamında 10 kişi ile sınırlı tutuluyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/rahmi-m-koc-muzesinden-ziyaretcilerine-ayricalik-ve-indirim-dolu-kart-muze-dostu", "text": "Rahmi M. Koç Müzesi, 'Müze Dostu' kart uygulamasıyla müze gezmenin keyfini yeni bir boyuta taşıyor. 'Müze Dostu' kart, müzede vakit geçirmekten keyif alan, farklı objelere karşı ilgi duyan ziyaretçilere 1 yıl boyunca çeşitli fırsatlar sunuyor. Kültür-sanat tutkunlarını sınırsız müze ve sergi ziyaretinin yanı sıra Müze Mağaza ve atölyelerde de indirimler bekliyor. İletişim, endüstri ve ulaşım tarihine ışık tutan Rahmi M. Koç Müzesi, herkesi 'Müze Dostu' yapmak için yeni bir uygulamayı hayata geçirdi. 26 yıldır insanlığın ortak mirasına sahip çıkan, müzelerin ve müzeciliğin gelişmesi için hizmet veren Rahmi M. Koç Müzesi, 'Müze Dostu' kart ile kültür-sanat meraklılarının da yanında... Müzede vakit geçirmeyi seven ve farklı objelere karşı ilgisi olanları 'Müze Dostu' kart ile avantajlarla dolu bir yıl bekliyor. 'Müze Dostu' kart sahibi olmak isteyenlere Öğrenci, Aile ve Tam olarak üç alternatif sunuluyor. Öğrenci ve Tam kartlar bir kişi için geçerli olurken, Aile Kart iki yetişkin ve iki çocuğu kapsıyor. 'Müze Dostu' kart ile üyeliğin başladığı tarihten itibaren bir yıl boyunca müzeye ve sergilere sınırsız giriş hakkı tanınıyor. Yılda birer kez olmak üzere Ankara ve Ayvalık Rahmi M. Koç Müzeleri de ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor. Müze Dostu kart sahipleri, ücretsiz müze ziyaretinin yanı sıra yılda bir kez olmak üzere Denizaltı veya Haliç Turu'na da ücretsiz katılma hakkı elde ediyor. 'Müze Dostu' kart ile Müze Mağaza, hafta sonu atölyeleri ile yarıyıl ve yaz sanat atölyelerinde de %10 indirimden faydalanma imkanı bulunuyor. Ülkemizin en eski sanayi bölgesi İstanbul Hasköy'de büyük bir tarihi mirasın tam ortasında yer alan Rahmi M. Koç Müzesi, 26 yıldır kültürü ve eğlenceyi bir arada sunabilen tek adres olma özelliğini koruyor. Müze, zengin koleksiyonuyla farklı alanlara ilgi duyan, 7'den 70'e her yaş grubuna hitap ediyor. Koleksiyondaki objelerin bir kısmı Ankara ve Cunda'daki Rahmi M. Koç Müzeleri arasında rotasyonlu olarak sergilenebiliyor; böylelikle ziyaretçiler her ziyaretlerinde farklı objeler ile karşılaşıyor. 27 bin metrekarelik alana kurulu olan Rahmi M. Koç Müzesi, 1898 model Malden Buharlı Otomobil'den 1963 model ilk Anadol'a; buharlı gemi makinesi modellerinden 1384'te yapılan gök küresine; transit teleskoptan Edison telgrafının patentlenmiş orijinal modeline kadar farklı dönemlerden farklı objelerle endüstri tarihine ayna tutuyor. Klasik otomobiller, savaş araçları, uçaklar, iki tekerlekli ulaşım araçları, İstanbul'un adeta simgelerinden biri olan tarihi Fenerbahçe Vapuru gibi büyük objeler ile ziyaretçilerine her gelişlerinde yeni keşifler yapma imkanı sunuyor. Korona virüsü nedeniyle hijyen ve güvenlik önlemlerinin üst düzeyde uygulandığı müzede ateş ölçümü yapılıyor ve içeriye maskesiz ziyaretçi alınmıyor. Aynı anda 500 ziyaretçi müzeye kabul edilirken, her ziyaret sonrasında dezenfeksiyon işlemi de yapılıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/rahmi-m-koc-muzesinin-uc-nadir-lokomotif-modeli-londra-bilim-muzesindeki-sergiye-misafir-oldu", "text": "Türkiye'nin ilk ve tek sanayi müzesi olan Rahmi M. Koç Müzesi, demiryolu ulaşımının tarihine bu defa Londra Bilim Müzesi ile ortaklık ediyor. Rahmi M. Koç Müzesi'nin koleksiyonunda yer alan üç lokomotif modeli, dünyanın önde gelen müzelerinden Bilim Müzesi'nde sergilenmeye başlandı. Sergi, zanaatlarıyla modern dünyanın inşasında ilham olan model ustalarının eserlerini meraklılarıyla buluşturuyor. Ulaşım, endüstri ve iletişim tarihinin efsanelerine ev sahipliği yapan Türkiye'nin İlk ve tek sanayi müzesi Rahmi M. Koç Müzesi, 'sınırsız müzecilik' anlayışıyla sürdürdüğü kültürel çalışmalara bir yenisini daha ekledi. Müzenin zengin koleksiyonunda bulunan lokomotif modellerinden üçü, London Science Museum'da sergilenmek için yapılan davet üzerine İngiltere'ye gitti. Science Museum'da sanatseverlerle buluşan Brass, Steel and Fire / Pirinç, Çelik ve Ateş başlıklı sergi, 100 yıllık model yapımı ve lokomotif mühendisliğinin hikayesini aktarıyor. 1800'lü yılların başlarında ilk olarak İngiltere'de kullanılmaya başlanan trenler, Sanayi Devrimi'nin göz bebeği oldu, teknolojik gelişmelerle birlikte bugün en hızlı ulaşım araçlarından biri haline geldi. Bu değişime en büyük katkıyı sağlayan ise mühendislere ilham veren, yeni fikirler doğuran lokomotif modelleri oldu. Science Museum da yeni sergisi ile ziyaretçilerini dünyanın en eski model lokomotifleri ve el yapımı bu modelleri ustalıkla işleyenlerin hikayeleri ile buluşturuyor. Model ustalarının kullandığı araç gereçlerin de yer aldığı sergi, görsel bir zenginlik sunmanın yanı sıra model yapımındaki tutku ve mutluluk hakkında fikir veriyor. Dünyanın en eski model lokomotifi Salamanca'nın da yer aldığı sergide, ziyaretçiler dünyanın en eski çalışan buhar makinesini de bir video eşliğinde görme imkanı buluyor. - Güney Doğu & Chatham Demiryolları 4-4-0 Wainwright E Class Lokomotif Modeli, 1905. - 2-2-2 Bahçe Tipi Lokomotif Modeli, 1860 yılında Ransome, Sims & Co. tarafından Ipswich, Suffolk'ta üretildi. - Fire King 2-2-2 düzenekli model, 1841 yılında Josiah Evans Haydock tarafından yapıldı, imzalandı ve tarihlendi."} {"url": "https://gazetesanat.com/raif-ile-letafet-kadikoy-halk-egitim-merkezinde", "text": "Cihangir Atölye Sahnesi'nin ilk profesyonel oyunu olan RAİF İLE LETAFET 20 Kasım 2019 Perşembe akşamı saat 20.30'da Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde izleyiciyle buluşacak. Kıvanç Kılınç'ın yazdığı, Muhammet Uzuner'in yönettiği, dekor tasarımını Veli Kahraman, kostüm tasarımını F. Nihan Şen, dansları Hicran Akın, müzikleri Ali Seçkiner Alıcı ve ışık tasarımını Onur Alagöz'ün yaptığı RAİF İLE LETAFET oyununda; Aras Cem Güler, Bülent Düzgünoğlu, Barış Özgenç, Sinem Ünsal ve Kıvanç Kılınç rol alıyorlar. Oyun 19. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul'da geçiyor. Paranın ve gücün peşinde koşan Banker Veli ve yine zenginlik ve güç peşindeki baba Müşerref ile güzel kızı Letafet'in masum, romantik ancak parasız aşığı şair Raif döngüsündeki komik olayları aktarıyor. Raif ve Letafet birbirlerine aşıktır ve çok yakında evleneceklerdir. Ancak iflas eden Letafet'in babası kızını para için bir başkasıyla evlendirmeye karar verir. Aşıkların kavuşmak için buldukları çözüm yolları onları eğlenceli bir biçimde biraraya getirecektir. Raif ile Letafet adlı müzikli oyun 21 Kasım 2019 Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde ve 29 Kasım 2019 tarihinde Cihangir Atölye Sahnesi'nde seyirciyle buluşacak. Muhammet Uzuner ve Arzu Gamze Kılınç tarafından 2017 yılında kurulan Cihangir Atölye Sahnesi yalnız kendi sahnesinde değil farklı şehirlerde de seyirci karşısına çıkmaya devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/ramazan-canin-ne-yerdeyim-ne-gokte-isimli-kisisel-sergisi-anna-laudelde-acildi", "text": "Anna Laudel'in Kazancı Yokuşu'nda yer alan yeni galeri mekanında, sanatçı Ramazan Can'ın Ne Yerdeyim, Ne Gökte isimli kapsamlı kişisel sergisi açıldı. 18 Kasım 2021 tarihine kadar ziyaret edilebilecek ve Anna Laudel'in yeni galeri mekanında yer alan ilk sergi olan Ne Yerdeyim, Ne Gökte, sanatçının son 7 yıl içerisinde farklı materyallerle ürettiği eserleri bir araya getiriyor. Ramazan Can'ın 2018'de yine Anna Laudel'de gerçekleşen Evvel Zaman İşi sergisinin devamı niteliğinde olan Ne Yerdeyim, Ne Gökte, yörüklerin yaşadığı bölgede, kendi belleğinde yer etmiş anılarının peşine düşen Ramazan Can'ın yıllar içindeki serüvenini izleyici ile buluşturuyor. Konmak eylemini kuşlarla özdeşleştiren sanatçı, yörüklerin göç etmeye devam ettikleri müddetçe bir kuş kadar özgür olduklarına ancak uygulanan iskan politikaları neticesinde bu özgürlüklerinin ellerinden alındığına vurgu yapıyor ve günümüzde ne yere ne de göğe sığdırılamayan yörükleri bizlere aktarabilmek için kendi belleğindeki anılarını, geçmişle bugün arasında köprü vazifesi gören eserlerinde yansıtıyor. Sergi aynı zamanda ismiyle de yörükleri tanımlamak için kullanılan konmak ve göçmek eylemlerine gönderme yapıyor. Galerinin iki katında, farklı materyallerle üretilmiş eserlerin yer aldığı sergi sanatçının bakış açısından Göçebelik, Şamanizm ve Kimlik Konuları ve Temellük temaları etrafında üç bölümden oluşuyor. Serginin ilk bölümünde Can, göçebelik temasını ele alıyor ve eski halılar, neon işler ve heykelleriyle Anadolu kültürüne ve geleneksel el sanatlarına atıfta bulunuyor. Eserlerinde Jacques Derrida'nın bir kavramın diğer kavram olmadan ele alınamadığı, çünkü birinci kavramın ikinciyle anlam kazandığı anlamına gelen 'Sözmerkezcilik' kavramına getirdiği eleştiriden yola çıkan Can, yarı neon yarı halı işlerle birlikte bu iki ifade aracı arasındaki ilişkiyi ve bunlar arasındaki, eski-yeni, yukarı-aşağı, yerde-gökte, sanat nesnesi-sıradan nesne, hiyerarşisini de sorguluyor. Bu bağlamda zamansal açıdan birbirine zıt iki malzemeyi bir araya getirerek ortaya çıkardığı eserlerinde, bir tarafta geleneksel motiflerle oluşturulmuş bir kullanım nesnesi olan halı, diğer tarafta ise neon, tamamlayıcı bir pratik olarak yer alıyor. Derrida'nın bakış açısından bu iki malzeme birbirini destekliyor ve dolayısıyla eski bir ifade aracı olan halı yeni bir ifade aracı olan neonu besliyor. Bu pratiğin üzerine yoğunlaşmasıyla birlikte, bir kültürün yok olma sürecini o kültüre ait en önemli gelenekler üzerinden gösteriyor. dizisinde, çağımızın çılgınlığı ve bireyin aklını yitirmemek için verdiği mücadele vurgulanıyor. Sanatçının bu serisinde pek çok otoportresinde çerçeveler, süslemeli yapılar ve figüre günlük yaşamın kültürel referanslarını eklemeye yönelik yazılar bulunuyor. Heykel, neon, resim ve yerleştirme işleri dahil olmak üzere farklı tekniklerde üretilmiş, zengin bir seçkiyi bir araya getiren Ramazan Can'ın Ne Yerdeyim Ne Gökte isimli kişisel sergisi 18 Kasım 2021 tarihine kadar Anna Laudel'in Kazancı Yokuşu, 45 adresinde yer alan yeni galeri mekanında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/rami-kislasi-vakifbank-kultur-yayinlarinda", "text": "VakıfBank Kültür Yayınları, İstanbul'un en büyük kütüphanesi olarak hizmete açılan Rami Kışlası'nın tarihini, akademisyen Yüksel Çelik'in kaleminden okurlarıyla buluşturuyor. VBKY tarih kitaplığı külliyatını yeni yapıtlarla genişletmeye devam ediyor. 19'uncu yüzyılda gerçekleştirdiği reformlarla imparatorluğun çehresini değiştiren Sultan II. Mahmud'un, Yeniçeriler'in yerine kurulan Asakir-i Mansure Ordusu için Eyüp civarında inşasını başlattığı (Temmuz 1826-Mart 1828), Rami Çiftliği kışlasının hikayesi yayımlandı. Akademisyen Yüksek Çelik'in, Rami Kışlası II. Mahmud Devrinde Aydın-Despotik Modernleşmenin Karargahı isimli kitabı, kapıları iki yüzyıl sonra kütüphane olarak halka açılan kışlanın tarihine dair kapsamlı bir çalışma olma özelliği taşıyor. Kitap, XIX. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu, Doğuda ve Batıda İlk Kışla Yapıları, İstanbul'da Modern Kışla Yapılarının Teşekkül Süreci, Rami Çiftlik-i Hümayunu Kışlağı ve Kırım Savaşı'ndan Günümüze Rami Kışlası genel başlıkları altında beş bölümden oluşuyor. 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı esnasında II. Mahmud'un yaklaşık iki yıl idari ve askeri bir üs olarak kullandığı Rami Kışlası ismini, II. Mustafa döneminde reisülküttaplık, ardından da sadrazamlık yapan Rami Mehmed Paşa'nın bu bölgedeki çiftliğinden alıyor. Rami Çiftliği'nin padişahların saray dışı saltanat gezilerinde sık uğradıkları yerler arasında olduğunu anlatan yazar Yüksel Çelik, Saray mutfakları ve İstanbul halkının et ihtiyacını karşılamak için Rami Çiftliği'nin batısındaki mandıraya getirilen koyun sürüleri nedeniyle Rami semtinin de taze süt ve et satın almak ya da kebap yemek için sık uğranılan yerlerden biri olduğunu belirtiyor. Osmanlı arşiv belgeleri ve dönem kaynakları ışığında kaleme alınan eser, dönemin idari ve askeri bir üssü olarak kullanılan Rami Kışlası'na dair sosyal, kültürel ve tarihi bağları mimarlık tarihi literatürü çerçevesinde işlerken; Rami Kışlası'nın inşası, geçirdiği onarımlar, modernleşme sürecinde ifade ettiği politik-ideolojik anlam, askeri eğitim tarihi açısından önemi ve kışla etrafında zamanla oluşan yerleşim gibi konulara odaklanıyor. 1971 yılında İstanbul'da doğdu, 1994 yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Tarih Bölümü'nden mezun oldu. Bir yıl sonra araştırma görevlisi olarak yüksek lisans eğitimini aynı üniversitenin Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nde, doktora eğitimini ise İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde tamamladı. Doktora sürecinde kazandığı bursla İskoçya ve İngiltere'de alanıyla ilgili çalışmalar yaptı. 2011 yılında Yakınçağ Tarihi alanında doçent, 2017 yılında profesör unvanı aldı. 2019-21 yılları arasında Kazakistan'da Ahmet Yesevi Üniversitesi'nde öğretim üyesi ve Sosyal Bilimler Fakültesi dekanı olarak görev yaptı. 2007 yılında Tanzimat Devrinde Rüşvet-Hediye İkilemi ve Bu Alandaki Yolsuzlukları Önleme Çabaları başlıklı makalesi ile Osmanlı Bankası Arşiv Araştırma Merkezi ile Tarih Vakfı tarafından verilen European Association for Banking and Financial History ödülüne, 2009 yılında doktora tezleri için verilen Prof. Dr. Işın Demirkent Tarih Ödülü'ne, 2015 yılında ise Şeyhü'l-Vüzera Koca Hüsrev Paşa -II. Mahmud Devrinin Perde Arkası künyeli eseriyle telif eser dalında Türkiye Bilimler Akademisi ödülüne layık görülmüştür. Temel ilgi alanları olan Yakınçağ Osmanlı Tarihi, XIX. yüzyılda Osmanlı dünyasında bilim-sanat, mimarlık, modernleşme ve askeri reform tarihi konularında yayımlanmış çok sayıda çalışması mevcuttur."} {"url": "https://gazetesanat.com/rasim-oztekin-kavugu-sevket-coruha-teslim-etti", "text": "Kel Hasan'dan bugüne geleneksel Türk tiyatrosunda bir sembol haline gelen kavuk, 20 Eylül'de hakkının teslim edildiği bir törenle, Beşinci Kavuklu Rasim Öztekin'den Altıncı Kavuklu Şevket Çoruh'a devredildi. Dün gece Türk tiyatrosu için yaşanan çok özel bir anın şahitlerinden birisiydim. Beşinci Kavuklu Rasim Öztekin, kavuğu Altıncı Kavuklu Şevket Çoruh'a kah duygu yüklü kah kahkahaların yükseldiği bir törenle devretti. Gözlerimizi dolduran bu gururlu anı size de kelimelerle resmetmek istedim. Öztekin, kavuğu ustası Dördüncü Kavuklu Ferhan Şensoy'dan teslim aldıktan üç ay sonra bir kalp rahatsızlığı yaşayınca doktoru İzzet Bey, canlı performans yapmasını yasaklamıştı. Hal böyle olunca Öztekin, hiç kavukla sahne alamadı. Belgeselin ardından Hakan Bilgin'in sunumuyla usta oyuncu sahneye davet edildi. Sevgili Beşinci Kavuklu Rasim Öztekin sahneye çıktığında seyircisi, onu ayakta dakikalarca alkışladı. Ne müthiş bir andı; gözlerinizi bir anlığına kapatıp düşleyerek hissedin isterim. 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü'nde gerçekleşmesi planlanan tören, pandemi sebebiyle ertelendi ve nihayet bugüne dek Ses Tiyatrosu'nda yapılan bu tören, Harbiye'ye taşındı. Her şey Öztekin'in eşinin Ses Tiyatrosu şart mı, açık havada yapalım. fikriyle başladı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu da, kavuğun İstanbul'dan çıktığını ve bunun İstanbul'un işi olduğunu vurgulayarak töreni üstleneceklerini söyledi. Biz tiyatroseverlere de bu anın tadını çıkarmak kaldı. Sonrası yine büyük alkışlar ve özenli bir devir. En başından beri kavuk, cam kabın içinde özenle bekliyordu. Öztekin, kavuğu çıkardı. Çoruh'un başına geçirdi. Sonrasında bir mizansen yaşandı. Çoruh, ustasının eline uzandı; öpmek için. Öztekin herkesin maske taktığını, pandemide olduğumuzu ve öpüşülmeyeceğini anlatırken çok tatlıydı. Madalyonun hangi yüzünden baktığımıza göre değişiyor sanırım. Ah! diyebilirsiniz; Pandemi yüzünden kavuk teslim töreninde bir sarılamadılar bile. Ancak bir başka yandan da tarihe özel bir anı olarak geçti bu an. Ben sanırım bu yönden bakmaya karar verdim ve duygularım da coştu böylece. Cümle cümle aktaramıyorum, ama daha sonra geleneksel Türk tiyatrosunun geçmişten bugüne geçtiği yollardan bahsetti. Ustalarının yeri geldiğinde ek işler yapmak zorunda kalışlarına da dikkat çeken Çoruh, Pandemi dönemi böyle devam ederse bizden simit almayı unutmayın! diye seslendi. Konuşmasını başladığı gibi bitiren Çoruh'un ardından törende bulunamayan Ferhan Şensoy ve Ekrem İmamoğlu'nun kaydettikleri videoları izledik. Öztekin, bu kez seyircisiyle birlikte gülüyordu. Umarım bu cümledeki sesi şimdi kulaklarınıza ulaşıyordur. Ardından sahne Baba Sahneye kaldı. Şevket Çoruh ve Murat Akkoyunlu, Bir Baba Hamlet oyunlarına başladı. Altıncı Kavuklu Şevket Çoruh, kavuğuyla ilk oyununu oynadı. Beşinci Kavuklu Rasim Öztekin, kavuğun dört yıl aradan sonra aldığı alkışa mutluydu ve gururla sonlandı gece. Canım Rasim Öztekin, tadımlık da olsa muhteşemdin. Dilerim her şey yolunda gider ve biz yine seni coşkuyla alkışlarız. Sevgili Şevket Çoruh, dilerim kavukla mis gibi coşkulu alkışların olsun."} {"url": "https://gazetesanat.com/rebuild-kagit-isler-ogrenci-sergisi-basvurulari-basladi", "text": "13- 16 Mayıs 2022 tarihleri arasında Yunanistan'ın Atina şehrindeki Unesco Center'da Doç. Dr. İpek Fatma Çevik küratörlüğünde ve jürili REBUILD Kağıt İşler Öğrenci Sergisi gerçekleştirilecektir. Ön lisans, lisans ve lisansüstü eğitim gören tüm öğrencilere açık olan sergide konu sınırlaması bulunmamaktadır. Öğrenci sergisi video art, AR, dijital art, fotoğraf, grafik tasarım, tipografi gibi farklı tekniklerle hazırlanan sanat ve tasarım çalışmalarına açıktır. Konu sınırlaması olmayan sanat ve tasarım çalışmalarının A4 boyutunda renkli ve kuşe kağıda basılı olarak 04.05.2022 tarihine kadar Arş. Gör. Onur Coşkun adına, Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi, Güney Yerleşke C-Blok Altunizade, Kısıklı Cd. 16-1, 34662 Üsküdar/İstanbul adresine gönderilmesi gerekmektedir. Sergilenecek eserin arka yüzüne ad/soyad ve telefon numarası yazılmalıdır. Sergi Katılım Belgesi doldurularak dekontla birlikte iletcifa@gmail. com adresine gönderilmesi gerekmektedir. QNB FİNANSBANK Cem ÜSTÜNER adına belirtilen IBAN numarasına yatırılmalıdır. Sergi sonrası katılım belgeleri ve dijital katılım kitapçığı tüm katılımcılara elektronik posta ile gönderilecektir. Sergi dijital katılım kitapçığı https://24kare. uskudar. blog/ sitesinde de daimi olarak sergilenecektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/recep-kayali-ile-kamburuma-uc-sebep-adli-oyku-kitabi-uzerine-soylesi", "text": "Repertuvarı geniş bir öykücü Recep Kayalı ile Bilge Kültür Sanat etiketiyle yayımlanan Kamburuma Üç Sebep adlı öykü kitabı üzerine söyleştik. Eser, simgesel anlatımların bulunduğu, bilinen gerçekliğin içerisinden çıkan öykülerden oluşuyor. Teknik açıdan da çeşitliliğe özen gösteren bir yazar Kayalı. İç içe geçmiş katmanlı öykülerin yanında çok fazla örneğini görmediğimiz, üçlemeler de Kamburuma Üç Sebep'te yer alıyor. -Hayatlarını sırtlarında bir kambur gibi taşıyan karakterleriniz, insanın içine çöreklenen o huzursuzluğun üstesinden hikaye anlatarak geliyor. Hikaye anlatmak, görünmeyeni görünür kılmak mıdır? Öncelikle değerli yorumlarınız için teşekkür ederim. Hikaye anlatmak sadece insanoğluna has bir özellik. Ben de bunun kutsal olduğunu düşünüyorum. Konuya böyle romantik yaklaşıyorum sizin anlayacağınız. Sorunuza dönecek olursak hikaye anlatmayla ilgili pek çok tanımlama yapılabilir. Bunlardan bir tanesinin de görünmeyeni görünür kılmak olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu durumu biraz daha farklı bir açıdan ele alma taraftarıyım. Öncelikle görünmemek görünmeyenin problemi değildir. Çünkü görünebilmek için var olmak yeterlidir. Burada da sıkıntının görmeyenle ilgili olduğunu anlayabiliyoruz. Başka bir deyişle görünmeyeni görünür kılma çabası dışında, görünmeyenin neden görülmediğinin üzerine düşerek haksızlığı ve kabulleri hikaye anlatarak yıkmaya çalışıyoruz. Edebiyatın kişinin kendini özgün bir üslup ve başarılı bir teknikle ifşa etme sanatı olduğunu düşünmüşümdür hep. Hikaye kişinin bu dünyaya, topluma hatta kendisine karşı duyduğu rahatsızlığı, huzursuzluğu farklı bir atmosfer kurarak, kendine ait ancak içine başkalarını da dahil edebileceği yeni bir dünya yaratarak yenme yahut bu sorunlarla mücadele etme alanıdır. Ulusal dergilerde elli sayıdan fazla öykü ve edebiyat yazısı yayınlanmış bir yazarım. Fanzin kurdum, dergilerde yazdım. Kendi yolumu oluşturmaya çalıştım hep. Üslubumu, metne nasıl yaklaşmam gerektiğini, diyalog ya da atmosfer kurulumunu bu süreç içerisindeki deneyimlerim sonucunda öğrendim. Öncelikle dergiler bu konuda bana çok yardımcı oldu. Yazdığınız bir öykünün önce dergi kurulundan sonra okurdan geçmesini, her öykünün kendini kabul ettirme mücadelesi olarak okudum. Kendimin çırağı olmaya çalıştım. Bunların dışında özellikle birkaç isimden bahsetmem gerekiyor. Henüz yirmi yaşındayken tanıştığım ve öykülerimi gönderdiğim usta öykücüler Mehmet Fırat Pürselim ile Ethem Baran öykü yolculuğumda bana hep destek olmuşlardır. Onlardan metin ile ilgili eleştiri istediğimde hiç kırmayıp ne görüyorlarsa söylediler. Ben de bu eleştirileri ciddiye alıp zayıf yanlarımı düzeltmeye çalıştım. Onların bu genç yaşta kalemime inanmaları, eleştirel katkıları benim için önemliydi. Kendi metnime yabancılaşmamda ve dil titizliği oluşturmamda çok yardımcı oldular. Var olsunlar. Kamburuma Üç Sebep, üzerine konuşmaktan mutluluk duyduğum bir eser oldu. Onunla anılmak beni neşelendiriyor. Sizin aracılığınızla esere olan sevgi, beğenilerini dile getiren tüm okurlara teşekkür ederim. Süreci özetleyeyim. Hece Öykü dergisinde iki seneyi devirdim. Bu istikrar benim için önemli. Her sayı ciddi bir okur kitlesinin karşısına çıkıyor ve değerlendiriliyorsunuz. Bu süreç dil ve üslubumda bir standart yakalamamı sağladı. Yayınlanmış, kabul görmüş, beğenilmiş öykülerden bir dosya oluşturdum. Kendime bir jüri heyeti kurdum. Dosyamı az önce ismini zikrettiğim isimlerin yanında Cihan Aktaş ve değerli hocam Okan Koç'a gönderdim. Her birinden öyküleri puanlamasını ve değerlendirmesini istedim. Tabii onların bundan haberi yoktu. Hepsinin beğendiği öyküleri kafamdaki sıralamaya göre dizdim ve baskıya girdik. Metinlerimize değer gösterip satın alan, vaktini ayıran insanlara titiz bir çalışma sunmak istedim. Öyküleriniz, kendi içinde alt başlıklar barındıran, iç içe geçmiş bir yapı sergiliyor. Eser üzerinde teknik çalışmanın, yeni bir anlatım dili bulmanın ağırlığından konuşalım isterim. Her zaman repertuvarı geniş bir öykücü olmaya çalıştım. Bu sebeple bahsettiğiniz yapıdaki öykülerin yanında, bilinen gerçekliğin kırılımından oluşan, kara mizaha dönük, büyülü gerçeklik sınırlarında gezen, zaman geçişlerinin parçalı yapıyla aşılıp diğer meselelerin üzerinde daha fazla eğilebildiğim üçlemeler tarzında farklı kurgu, anlatım, teknikler gerektiren metinler oluşturmaya özen gösterdim. Her metin kendine özgü bir atmosfer ve ritim istiyor. Öykücünün kendi üslubunu oluşturduktan sonra rahatlıkla farklı anlatım teknikleri ve kurgulara adapte olabileceğini düşünüyorum. -Okuru metne dahil etmenin ve onu inandırmanın güçlüğünden söz açalım. Yazar ile okur arasındaki tek fark yazarın metindeki bir sonraki adımı biliyor olmasıdır. Okur akıllıdır. Kendisine anlatılan hikayeye inanmak ister. Ayırdığı zamanın karşılığını manevi olarak almanın arzusundadır. Yazarın işi zor görünse de temelde yapması gerekenleri yazıya geçirdiğinde her işin altından kalkabilir. Bana göre bir hikayedeki en önemli unsur atmosferdir. Yaptığınız her şey gerçekçi, karakterleri nefes alıp veren, içinizde dokunma, koklama, dinleme isteği uyandırabilen atmosferler yaratabilmek içindir. Daha sonra bu atmosfere uygun bir üslup ve ritim gerekiyor. Tüm bunları yapabildiğiniz takdirde okurun metnin içine girebilmesi, orada rahatlıkla gezinebilmesi kaçınılmazdır. Ancak tüm bunları hayata geçirseniz bile yazar metin ile arasına soğutmalı, en ufak bir çapak bırakmadan, defalarca kurgusunu gözden geçirmelidir. Bu titizliği metne ve okura karşı gösterdiğinizde alıcıya uygun bir okuma ortamı hazırlamış oluyoruz. İyi olgun metinler ortaya koymak için ille de acı çekmek gerekir demek çok iddialı ve abartı bir yorum olur. İnsan bilmediği şeyi yazamaz. Toplumu, insanı, acıyı, neşeyi, korkuyu bilen bunu sağlam bir atmosfer ve üslup ile hemhal edebilen kişiler edebiyatçı olarak anılıyor. İnsan olmak tamamen hissetmekle, vicdanla ilgili bir durum. Hissedebildiğimiz sürece kalbimizin varlığına, o her şeyden çok ihtiyacımız olan yumuşaklığa, huzura sahip olabiliriz. Acı da en uzun süren hislerin başında geliyor. Öfke, aşk, kin... Bunlar da süresi oldukça uzun duygular. Bir başkasının acısından canınız yandığında pek çok şeyi halletmiş oluyorsunuz. Bunların haricinde bir de üretim süreçlerimden önce araya giren süreden kaynaklanan kişisel sıkıntılarım oluyor. Öykü öncesi ağrısı diyelim. Büyük bir kaygı, korku hissediyorum. Yazamama düşüncesi sanırım bana en çok acı çektiren durumlardan biri. Ancak bir öykü ortaya çıktığında bu kaybetme korkusunun metnime fayda sağladığını da görmüş oluyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/red-bull-dance-your-style-dunya-finaline-guney-afrika-ev-sahipligi-yapacak", "text": "Hip hop, popping, house gibi tüm sokak dansı türlerini bünyesinde barındıran dans yarışması Red Bull Dance Your Style'ın 2022 Dünya Finali, 10 Aralık'ta Güney Afrika'da gerçekleştirilecek. 30 ülkeden 60'tan fazla dansçının dünyanın en iyisi olmak üzere ter dökeceği yarışmanın jürilik görevini ise izleyiciler üstlenecek. Red Bull Dance Your Style'a dair daha fazla bilgi için Red Bull/DanceYourStyle adresini takip etmek mümkün. Red Bull Dance Your Style 2022 Dünya Finali, dünyanın en iyi dansçılarının mücadelesine sahne olmaya hazırlanıyor. Hip hop, popping, house dahil neredeyse tüm sokak dansı türlerini bünyesinde barındıran Red Bull Dance Your Style 2022 Dünya Finali, Güney Afrika'nın Johannesburg şehrinde, 10 Aralık Cumartesi akşamı gerçekleştirilecek. Yarışmada 30 ülkeden 60'tan fazla dansçı, birincilik için tüm hünerlerini sergileyecek. İzleyicinin jüri olarak kazananı belirlediği yarışmada dansçılar önce dans pistine sonra birbirlerine meydan okuyacak. Red Bull Dance Your Style 2021 Dünya Finali'ne katılmaya hak kazanan 27 finalist, bu sene gerçekleştirilecek 2022 Dünya Finali'nde direkt yer alacak. Bunun yanında 2022 ülke finallerini kazanacak dünyanın dört bir yanından sokak dansçıları da bu sene Red Bull Dance Your Style 2022 Dünya Finalinin bir parçası olma fırsatına sahip olacak. Geçtiğimiz senenin Güney Afrika ulusal finalinin kazananı dansçı Shanny J, ülkesinin ev sahipliği yapacağı bu muhteşem etkinliği dört gözle beklediğini ifade ederek Aralık ayında gerçekleştirilecek Red Bull Dance Your Style 2022 Dünya Finali'nde kendi ülkemde Güney Afrika'yı temsil etme fırsatına sahip olduğum için çok mutluyum. Ulusal finali kazanmak rüya gibiydi ve şimdi de memleketimde dünyanın en iyi dansçılarına karşı yarışacağım için çok heyecanlıyım; oldukça sıkı bir antrenman sürecindeyim dedi. Red Bull Dance Your Style 2021 Türkiye Finali'nin kazananı olan ve ülkemizi dünya finalinde temsil etme hakkını da kazanan Akay Üstünel ise Red Bull Dance Your Style 2021 Türkiye Finali'ni kazanmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Dans etmeyi çok seviyorum, bayrağımızı ve ismimi yukarı taşımak istiyorum. Bu sebeple Güney Afrika'ya gitmek, en iyilerle yarışacak olmak benim için büyük bir heyecan dedi. Red Bull Dance Your Style 2022 Dünya Finali, bugüne kadar gerçekleştirilecek ikinci dünya finali olma özelliğini taşıyor. İlk Red Bull Dance Your Style Dünya Finali 2019 yılında, Paris'teki tarihi Grande Halle de La Villette'de 4000'den fazla katılımcı ve dünya çapında 3,8 milyondan fazla canlı izleyici ile gerçekleştirildi. Hollandalı dansçı Shinshan, dünyanın her yerinden yarışmaya katılan 39 dansçıyı geride bırakarak ilk Red Bull Dance Your Style dünya birincisi oldu."} {"url": "https://gazetesanat.com/redstone-gayrimenkulun-kurucusu-evrim-kirmizitas-basaran-ve-yesim-kale-art-gallerynin-kurucusu-yesim-kaleden-bir-ilk", "text": "Gayrimenkul sektöründe Türkiye'de bir ilki gerçekleştiren Redstone Gayrimenkul Şirketi'nin kurucusu, başarılı iş insanı Evrim Kırmızıtaş Başaran ve Yeşim Kale Art Gallery'nin kurucusu sanatçı Yeşim Kale, kültür ve sanat farkındalık projesi kapsamında yine bir ilki gerçekleştiriyorlar. Redstone Gayrimenkul gerek kendi ofisinde, gerek eğitim toplantılarında resim ve heykellerden oluşan sanat eserlerini sergileyecek ve sanatçılarla yeni koleksiyoner adaylarını buluşturacak. Gayrimenkul dünyasına, her eve, işyerine, ofise sanatı götürmek ve ülke genelinde sanat farkındalığı yaratmayı amaçlayan, gençlerin sanata karşı bilinçli bir yaklaşım sağlamak ile ilgili sosyal sorumluluk projesini üstlenen ve ileriye dönük başarıların mimarı olacak iki kadın girişimciye başarılar diliyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/refik-anadol-mma-etkinliginde", "text": "Geçtiğimiz günlerde lansmanı gerçekleştirilen ve 20 Kasım'da ziyarete açılan, Nike iş birliğiyle hayata geçirilen ''HOPE ALKAZAR'' projesi; 11 senedir hizmete kapalı olan, Beyoğlu'nun başlıca sembollerinden Alkazar Sineması'nı yapay zeka ve inovasyon olguları ile yeniden hayata döndürüyor. Eserlerinde AI ve Dataları piksellere işleyen ve muazzam sanat eserleri ortaya koyan yeni medya sanatçısı Refik Anadol'un Nike desteğiyle hayata geçirdiği Alkazar Rüyası projesinde tam 150 Yeşilçam filminden kareler bulunuyor. Proje, bu kadar fazla sayıda sinema filminden elde edilmiş verinin AI ile birleşerek fiziksel bir deneyime dönüştürülmesi konusunda dünyada bir ilk olma özelliğini taşıyor. Alkazar rüyası, dünyada ilk defa eski sinema arşivleri ile yapay zekanın bir araya getirildiği ve izleyici hareketleri sayesinde form değiştirebilen interaktif bir deneyim sunuyor. Alkazar Rüyası'nın ilk 12 dakikası, yapay zeka tarafından oluşturulan eşşiz bir sinema sekansı sunuyor. Sekansın içerisinde 150'den fazla Yeşilçam filmi ile bu filmlere ait kayıtlar ve görüntüler yer alıyor. Refik Anadol ile ekibinin Türk sinema arşivlerine dalarak elde ettiği ve ezber bozan bir biçimde görselleştirdiği bu verilerden oluşan ilk 12 dakika ziyaretçiyi mekanın mimarisi ve tarihi boyunca ev sahipliği yaptığı hatıralarla bağ kurmaya davet ediyor. Alkazar Rüyasının son 8 dakikasında ise Refik Anadol bir ilki deniyor. Bu bölümde yapay zeka ve hareket bir araya geliyor ve insanlar ilk defa katılımcı olarak kolektif bir pigment halinde sahnenin parçası oluyor. Ziyaretçi bu kısmı ister gezerek ister dans ve yoga gibi çeşitli özel spor seanslarına katılarak deneyimleyebiliyor. Nike'ın öncülüğünde spor ile bütünleşen interaktif deneyim ile hareket etmenin gücünü tam anlamıyla yaşayabiliyor. Nike'ın Türkiye Kıdemli Pazarlama Direktörü ve Ülke Lideri Ahu Altuğ'un yer alacağı MMA Etkinliği panelinde Ahu Altuğ, Hope Alkazar Sahnesi'ni eşsiz kılan yönlerini anlatmak için heyecanlı olduğunu belirterek şunları söyledi; ''Türkiye'nin çok daha fazla umuda, heyecana, cesaretlendirilmeye, farklı fikirlere ihtiyacı olduğu doğru bir dönemde; Nike olarak nasıl bir platform oluşturabiliriz ki kültürü, sanatı, sporu bir araya getiren, özellikle gençler için kendini rahat ifade edebildikleri, hayal kurabildikleri, kurdukları hayalin peşinden gidebildikleri bir platforma dönüşür niyetiyle yola çıktık. Bu yüzden platformun ismi ''HOPE ALKAZAR'' oldu. Geçmişi de anarak ve mekanın kendi doğasına ve büyüsüne inanarak bu platformu oluşturduk, Ayrıntılarını MMA'de ki oturumumuzda paylaşacağız '' dedi. Dünyaca ünlü yeni medya sanatçısı Refik Anadol ise; ''Refik Anadol Studio'' tarafından büyük teknolojik yatırımlarla tasarlanan ''Alkazar Rüyası'' nın çıkış noktasını: ''İşlerimde yapay zeka ve veriyi 10 yıldır kullanıyorum. Fakat daha önce hep hayalim olan, ''Bir Mekan Rüya Görebilir mi?'' sorusu aslında uzun bir araştırma süreci. Alkazar gibi bu kadar malzemesi olan bir sinema salonunu anıyla, saygıyla, yapay zekayla birleştirmek çok muazzam. Bu proje için; 1947 2010 yılları arasında 150 adet Türk sinemasında yer alan duayenlerin aklından, zihninden çıkmış eserleri kullandık. Bunu yaparken de yapay zekayı bir restorasyon biçimi olarak, hatırlama biçimi olarak kullandık. '' sözleriyle ifade etti. Kullanıcılar bu platformda spor, sinema, tiyatro ve farklı pek çok deneyimi yaşamaya devam edecek. Programların çok büyük bir bölümüne katılım ücretsiz olacak. Programlarda yer almak için Nike ve HOPE Alkazar'ın web sayfası üzerinden önden kayıt yaptırılabilecek. Bugüne kadar etkinliklerinde Yapay Zeka ve İnovasyon konularını sektörün fikir önderleriyle işleyen MMA Türkiye'nin SMARTIES İnovasyon ve Yaratıcılık Günleri özelinde ilk kez yaratıcılık ve yapay zekayı bir araya getiren dünya çapında bir sanatçı ile sektör meraklılarını buluşturmaya hazırlandığı sanal etkinlik için gün sayıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/reha-yalnizcik-40-sanat-yilinda-seyahatnameden-sergisi-ile-galeri-dianide", "text": "40. Sanat Yılını 07 Mart 24 Mart 2020 tarihleri arasında Galeri Diani'de kutlayacak olan sanatçı Reha Yalnızcık, SEYAHATNAMEDEN Yolculuklardan Çeşitli Tadlar, Pullar ve Kartpostallar temalı sergisi ile sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Ressam Reha Yalnızcık'ın 07 Mart 24 Mart 2020 tarihleri arasında Galeri Diani'de açacağı Seyahatname'den Yolculuklarda Çeşitli Tadlar, Pullar ve Kartpostallar temalı sergisinde, düşünce dünyasında çıktığı yolculukların uğrak yerlerinden farklı farklı noktalara bakışlar, çeşitli tadlar, pullar ve kartpostallar yer alıyor. Kendine has tarzı ile dikkatleri üzerine çeken Yalnızcık, Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Grafik Sanatlar Bölümünden mezun oldu. Sanatçının her zaman en büyük arzusu yalnızca resim yaparak yaşamak oldu. Önceleri resim ve grafik sanatları birlikte devam ettirdi. Bu süreçte ilk kişisel sergisi Doğa ile Haşır Neşiri (1980 İstanbul Taksim Sanat Galerisi), Barış'a (1981 İstanbul Taksim Sanat Galerisi), Benim İstanbul'um (1984 İstanbul Taksim Sanat Galerisi), Her gün 23 Nisan (1985 İstanbul Taksim Sanat Galerisi) sergilerini bu dönemde gerçekleştirdi. Günümüze kadar 80'in üzerinde kişisel sergi açan Yalnızcık, 150'nin üzerinde karma sergiye katıldı. Ayrıca kendi gibi ressam olan kızı Perincan Yalnızcık ile ortak 14 sergiye imza attılar. 1988-89 yıllarında çocuklara televizyondan resim dersleri verdi. Pek çok probleme göndermeler içeren resimleriyle oluşan sergilerinin dışında, çok önem verdiği düşünme eğilimine dikkat çekme adına 1992 yılında düşünce kitapları yayınladı. Yurtiçi ve yurtdışında çok çeşitli yayınlarda yer aldı. Kartpostal, kupa ve telefon rehberi gibi UNICEF ürünleri için eserleri seçildi, yayınlandı. 1992'de sanatçıya Çocuk Vakfı tarafından Son Kırk Yılın Çocuk Resimlerine Katkı Ödülü, Inepo'nun ilk kez dağıttığı Çevre Sanat Ödüllerinden; Resim Dalı ödülü verildi. Sanatçı ayrıca 2013 yılında Dünya Kardeşlik Birinciliği Mevlana Yüce Vakfı'nın, Plastik Sanatlar ödülüne layık görüldü. Yalnızcık'ın 40 yıllık sanat birikimini yakından hissederek takip etmek isteyen sanatseverler, 07 Mart 24 Mart 2020 tarihleri arasında Galeri Diani'ye gidebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/renate-graf-geri-donus-zamani-ve-ipek-yolu-fotograf-sergisi-istanbulda", "text": "Dünyaca ünlü fotoğraf sanatçısı Renate Graf'ın İpek Yolu'nda ve Zamanda Geriye Yolculuk başlıklı sergisi 18 Nisan 2022 Pazartesi günü Muse Contemporary Sanat Galerisi'nde sanatseverlerle buluşuyor. Sergi, Avusturya Kültür Ofisi'nin destek ve organizasyonuyla Fransız Konsolosluğu himayesinde ve de Institut Français İstanbul'un katkılarıyla gerçekleşiyor. Bu sergi ziyaretçileri zaman, alan, yaşam yerleri ve manzaralar yardımıyla değişmez olanı sorgulamak üzere yolculuğa davet ediyor ve adeta tüm dünya hükümetlerine ve insanlığa beraber harekete geçme çağrısında bulunuyor. Bu kutsaldan yola çıkan ama küresel ısınmaya dikkat çeken kararlı bir aktivist olan Renate Graf kadrajından insanları iklim mücadelesi ve çevresel değişimle yüzleştirdiği, vicdanları uyandıran derinliğe sahip dikkatleri bu konuya çeken bir sergi. Sergide çok sayıda geniş formatlı fotoğrafın yanı sıra buzulların erimesinin izlenebildiği projeksiyon gösterimleri ile çevre kirliliği ve küresel ısınma ana teması tamamlanıyor. Renate Graf'ın 1993 yılında Anselm Kiefer ile birlikte İpek Yolu rotasında üç aylık keşif yolculuğu sanatçı için güçlü bir ilham kaynağı olmuş. Bu dikkat çekici serginin küratörlüğü ise Nicolas Martin Ferreira tarafından yürütülüyor. Sergi 19 Nisan 2022'den itibaren Avusturya Kültür Ofisi, Fransız Enstitüsü İstanbul ve Muse Contemporary Sanat Galerisi'nde İstanbullu sanatseverlere kapılarını açacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/renk-uzmani-ayse-aysen-bulut", "text": "2002 yılında spiritüel alana EFT, NLP, RÜYALAR, RE İKİ, FENG SHUİ, THETA HEALİNG, ACCESS BARS, YAŞAM KOÇLUĞU, NUMOROLOJİ, RENKLERİN PSİKOLOJİSİ gibi daha birçok eğitim alarak adım atmış oldum. Atölye çalışmaları, seminerler, kişilik analizi, kurumsal alanda eğitimler, bireysel harita yorumları ve renk eğitimlerine 2017 yılından bu yana devam ediyorum. Renklerin çok fazla bilinmeyen gücü sayesinde kişilere ait olan Yaşam Yolu renkleri tanıştırıp kendilerine ayna tutuyor farkındalıklarını fark ettiriyorum. Şu anda ise Renkolog olarak Renkoloji alanında harita ağı ile insanlara çok farklı bir pencereden bakmalarını sağlıyor ve farklı bakış açıları yaratıyorum. İnsanlığa yaydığı enerjiyi kişilerin kendilerini ve karşı tarafını kolaylıkla tanımaları için renklerin sessiz diline tercümanlık yapıp tüm dünyaya renkleri tanıtmak hedeflerim arasında. Renkler ve kişiler arasında güçlü bir ilişki olduğunu ispat etmek için birlikte çalışarak bu serüvene beraber çıkıyoruz. Yaptığım tüm araştırmalarımda ve çalışmalarımda sevilen birçok rengin içinde kişiliğinizle ilgili bilgilerin olduğunu tespit ettim. Sarı dediğimde güneşin gelip geçiciliğini, yeşil dediğimde güveni, indigo'da otoriteyi, pembeyi konuştuğumuzda duygusallığını yansıtmaktadır kişiler. Beden dilinde renkleri nasıl kullanılması gerektiğini kişiler kendilerine ait olan yaşam yolu rengi ile daha kolay öğrenmesi için birlikte kısa bir yolculuğa çıkıyoruz. Son olarak ''Rengine Yolculuk'' adında bir kitap çıkardım. Renklerle ilgili birçok bilinmezi, formüleri, olumlamaları ve onaylamaları bu kitapta okuyuculara sundum. Renkler görsel iletişimin ilk öğesidir. Hayatın içinde renkler belli mesajları vermek için kullanır. Bilinçli olarak kullanılan renklerin başarıya katkısı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Zihne olumlu çağrışımlar yaratarak psikolojik, sosyolojik, fiziksel zihin yönlendirmesi yapmaktadır. Renklerin anlamını ve bilincini geliştirerek elde edilen öz-farkındalığının önemini anlatmaktayım. Real olan renkler kişilerin duygusal yönünü tetiklediği gibi işe kolaylıkla konsantre olmalarını sağlar. İlişkide uyumlu olan renk kişiliklerine ulaşıyoruz. Hangi meslek grubunda yer almalısınız ve devam etmekte olduğunuz mesleğinizde ki başarınız için renkler nasıl yol gösterir acaba? Renginiz hangi çakranıza denk geliyorsa oradaki rahatsızlıkların sinyallerini ve olumlamalarını aktarıyorum. Sizlere konulan ismin sebebini, doğum tarihiniz, kısacası rakamlar ve harflere tercümanlık yapıp hayatınızı kolaylaştırarak stresten uzak kalınmasına adım atmış oluyorsunuz. Kişilere ayna tutup renkleri sayesinde farkındalıklarını fark ettiriyorum. Renk paletindeki renkleri tercüme ederek bilinçli olarak isteklerinize kavuşmanız için nokta atışları yaptırmaktayım. Renk analizi sayesinde '' Renk Haritanızı'' oluşturarak karşılıklı olarak başlattığım terapi sürecini yürütmekteyim. Kişilerin temel, karanlık ve üstün özelliklerini kendisine ait olan rengi ile meydana çıkartıp etkili, dikkat edilmesi gereken yaşam için olumlamaların olduğunu hatırlatmaktayım. Hayatı, sağlığı, mesleği, ilişkide uyumu ve hedeflerinize kolaylıkla ulaşabilmek için YAŞAM YOLU ve RENKLERİN özelliklerini bilmek yolunuza ışık tutacaktır. Renkler günlük hayatımızda evde, işyerinde, giysilerimizde, okulda, doğada ve çevremizde her yerde daima bizlere eşlik etmekte ve yaşamı kolaylaştırmak için ip uçlarını sunmakta. Her rengin kişilere hissettirdiği bir enerjisi vardır. Size sıradan gelen bir renk duyguları, bulunduğunuz ortamı ve ruh halinizi etkiler. Hatta farklı bir yöne bile çekebilir. Ama en önemlisi ise doğru bir yerde yanınızda yer alırsa sizleri dengeye getirebilir. Renklerle insanlar arasında güçlü bir bağ olduğu ispat edilmiştir. Aynı bağ kullanım alanlarınız için de geçerlidir. Renklerin etkileme gücü yüksek ve yaydığı frekans etkileyicidir. Bu yüzden kullanılan alanlarda hangi enerjiyi yaydığını, nasıl etkilediğini ve doğru yerde nasıl kullanılması gerektiğini bilmekte fayda vardır. Dinlenme ve rahatlama alanlarında mavi-yeşil rengine yer verildiğinde güven ve huzur frekansında kalmak mümkün. Kırmızı, turuncu, sarı renklerini ışık almayan yerlerde kullanmak aydınlık bir ortam yaratacaktır. Mor ve altın rengini sanat, yaratıcılık yönünüzü yansıtmak istediğiniz yerlerde kullanmak mümkündür. Bundan sekiz sene önce renklerle çalışmalarıma başladığım ilk günlerde şaşkınlığımı hiç gizleyemedim. Her öğrendiğim rengin enerjisi beni daha çok bilgi öğrenmeye davet ediyordu. Nasıl oluyorda renkler bu kadar yaşantımızın içinde bulunuyor ve yer kaplıyordu. Ve bizler hiç dikkat etmeden, bilmeden, onların frekansından yararlanmadan yaşamın akışında olup farkında olmadan renkleri kullanıyormuşuz. Günlük yaşantımızda renklerin yaydığı enerjiden faydalanmak gerçekten inanılmaz yaşam hafifliği yarattığı gözlemlerim arasında bulunmakta. Gözlemlerim sayesinde eğitimlerde ve kişilerle olan çalışmalarımızın daha kalıcı olması için anlattıklarımı, formülleri ve uygulamaları bir araya getirip insanlığa hizmet vermek için kitabımı yazmaya karar verip okurlarla buluşturmak istedim. Tüm dünyaya açılıp insanlığa etraflarında olan renklerin enerjisi ile tanıştırıp yaşam kolaylığını göstermek amacındayım. Bu amaç kapsamında bizleri hiçbir zaman yalnız bırakmayan gerçek dost ve arkadaşımız olan kendimize ait yaşam yolumuzun harika hatta muhteşem renkleri ile yolculuğuma başladım. Renkleri kişilere ve tüm dünyaya varlığını nasıl gösterdiğini ve kişilere ait olan kendi rengine daha kolay ulaşması için üç yıl içerisine ''RENGİNE YOLCULUK'' kitabımı yazarak sevgili okurlarla buluşturdum. Tüm kitap evlerinden renklerin harika dünyasına anlatan RENGİNE YOLCULU'ğa ulaşılması mümkün. Pandemiden dolayı internet üzerinden sevgili okuyucularıma ulaşıyor renk kitabı. İnsanlar gerçek birer değer renkleri ise bulunmaya değer bir hazinedir. Kişilerle olan ilişkim içinde gördüğüm renk yansımaları ve hayatı terk etmediğim müddetçe renklerle çalışmaya ve hazineleri keşfetmeye devam edeceğim. Rengine yolculuk kitabım için muhteşem yorumlar alıyorum. Tabi bu beni çok mutlu ediyor. Bu yüzden renklerin başka yönünü anlatacak kitabım için yeni projelere yer vermeye adım attım. Tıp alanına renklerin gücü ile yardımcı olacak konular ve kurumsal şirketler ağında renklerin farklı yararlı yönlerinin nasıl işleyeceğini kapsayacak çalışmalar başlayacak. Eğitimler, seminerler, workshoplar, atölye çalışmaları ve bireysel danışmanlıklar devam etmektedir. Dünyaya, ülkeme kitabımı ve çalışmalarımı yayma ilk hedeflerim arasında. Ne kadar paylaşımcı olursak yaşam o kadar ışık saçar felsefesini kabul ederek insanlık için renk olsun diyeceğim. Çalıştığım dokuz rengin frekansını tek bir renk olarak daha geniş yorumlayarak okuyucularla buluşturacağım. Renklerle ilgili özel yolculuğa ve merak edilenleri aydınlığa çıkarıp, şifa dağıtan ve şifa alan Renkolog kimliğim ile yol almaktayım. Parmak izimiz ne kadar önemli ise renklerde hayatımızda sessiz bir dil ile bir o kadar önem taşımaktadır. Bu önemi uzun yıllar aldığım renk terapi eğitimi ile taçlandırdım. Renklerin enerjisini öğrenmek isteyen kişilere eğitimlerde, seminerlerde, bireysel çalışmalarımızda bir araya gelerek bilgileri aktarıp kişiler yoluna devam ediyor. Aramızda ki renk bağıda hiçbir zaman kopmamaktadır. Kırmızı rengi uyarıcı, kışkırtıcı, mutluluk ve heyecan verici bir renk. Tutkuyu, yüksek enerjiyi ve dürtüleri tetiklediği için aşk ile olan bağlantısı kanıtlanmıştır. Arzu hissinin ait olduğu kırmızı rengi kişilere ihtiraslı aşk hayatı sunar. Sağlık alanında huzur veren yeşil ve mavi rengidir. Aşk hayatında ise kırmızı, pembe. Sosyal hayatınızda bulunduğunuz alanın durumuna göre sıcak ve soğuk renkler seçilmeli. Hatta mono kromatik renkten yararlanılır. Çalışma alanlarında renklerin tonlamaları, sübliminal olarak nasıl algılanacağı, kişilerin konsantrasyonunun nasıl etkileneceği renklerin yaydığı enerjide gizlidir. Herkesin kendi rengini öğrenmeleri için haritalarını meydana çıkararak yaşam olsun, renk olsun, renginizle yaşam daha kolay olsun sloganıyla yoluma devam ediyorum. İnsanlık var olduğu müddetçe renkler size bizlerin aracılığıyla göz kırpmaya devam edecek. Ait olduğunuz yaşam yolu renginiz, hayatınızın izlenmeye değer bir yol olduğunu hissettirecek. Güzellikler sizlerin renginizde gizli. Yeter ki rengine yolculukla kendine ulaşmayı bil."} {"url": "https://gazetesanat.com/renklerin-yazdigi-hikayeler-yesim-kale-art-galleryde-acildi", "text": "Kuzguncuk'ta Yeşim Kale Art Gallery'de 26 Mart 24 Nisan 2022 tarihleri arasında sergilenecek olan resimler, bir açılış kokteyli ile sanatseverlere ve basın mensuplarına tanıtıldı. Kelimeler, yazarların dilidir. Renkler, ressamların... Notalar, bestecilerin dilidir. Hepsi de sanattır ve bir bütündür. Yazmayı ve kelimeleri çok seven Yeşim Kale, bu sergisinde, renklerin yazdığı hikayeleri bizlerle paylaşıyor. Her renk, bir kelimeye; renklerden ortaya çıkan her figür bir kurgu hikayeye dönüşüyor. Birbirinden bağımsız hikayeler, benzer renklere rağmen özgün resimler oluşturuyor. Sanatın, duyu organlarına, oradan da beyin ve kalbe hitap etmesi çok mühim... Soyut resimler, o resme bakanların görmek istediği oluşumları ve duyguları anlatır. Önemli olan, yazarın ne hissettiği değil, ne hissettirdiğidir. Bu hikayeleri renkler yazdı, izleyiciler okuyacak ve yorumlayacak. Renklerin Yazdığı Hikayeler sergisindeki tavus kuşu resmi, sergide yer alan müzik ve dans gösterisine de ilham oldu. Tresreinodanza grubundan Tavus kuşu eteğiyle flamenko dansı yapan Cevriye Ünal'a, çelloda Feride Öget, flamenko gitar'da Ümit Yıldız eşlik etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/resim-sanatinda-ciplaklik-ve-erotizm-olgusu-modiglianinin-ciplaklari", "text": "Portreleri yanında nü çalışmaları ile de nam salmış bir ressam ve heykeltıraş olan Amedeo Modigliani'nin eserlerine bakıldığında Afrika ilkel sanatının etkileri göze çarpmaktadır. Sanatçının heykellerinde Afrika masklarında olduğu gibi ince yüz hatları, çukur gözler ve uzatma ile sağlanan deformasyonlar görülmektedir. Heykellerindeki bu karakteristik anlatım daha sonra ortaya koyduğu portre çalışmalarında da etkilerini göstermiştir. Modigliani'nin resimlerini başta çağdaşları olmak üzere diğer ressamlardan ayıran özellikler portrelerindeki uzun boyun, boynun üzerine hafifçe eğilmiş bir şekilde yerleştirilmiş baş, uzatılmış oval yüz, kapalı yahut genellikle göz bebeği olmayan açık badem göz, büzülmüş dudak, uzun sivri burun ve düşük omuz gibi detaylardır. Sanatçının portrelerindeki bu özellikler idealize edilmiş kadın figürlerinden esinlenilerek oluşturulan Rönesans dönemi Çıplak Venüs geleneğinin bir uzantısı gibi duran nü çalışmalarında da görülmektedir. Venüs betimlemelerinden farkları, barındırdıkları erotizmin mitolojik, alegorik veya anekdot bağlamdan uzak ifade edilmiş oluşudur. Başka bir açıdan Modigliani'nin nü çalışmaları natüralizm ve zarafetin sağduyulu ve dengeli bir birleşimi olmaktan çok, açık bir şekilde cinselliğiyle ortaya çıkmaktadır. Üslubu figüratif ama aynı zamanda son derece etkileyici olan nü çalışmalarında Modigliani, kadın çıplaklığını doğrudan sunarak salt resmin erotizmini vurgulamaktadır. Modigliani'nin çıplaklarında asimetrik vücut hatlarına sahip, tenlerinin ışıltısını vurgulayan koyu renkli bir yatak örtüsü üzerinde uzanmış haldeki kadınlar yer almaktadır. Ne zengin kumaşlar, ne mücevherler, ne süslü bir arka plan kullanılmıştır. Modigliani resimlerinde mekana ilişkin kaygıdan çok karşısındaki modelin kendisinde uyandırdığı heyecan ve düşünceleri biçimlendirme telaşı içindedir. Bu sayede çıplak figürler son derece basit geri planlar üzerine resmedildiği halde cinselliğin gücü ortaya konabilmiştir. Figürler yakından ve genellikle yukarıdan görülürler. Stilize vücutları tuvalin tüm genişliğini kaplamakta, elleri ve ayakları genellikle resim çerçevesinin dışında kalmaktadır. Yüz ifadeleri cesaret yüklüdür ve çıplaklıklarıyla övünür halde rahat tavırlarıyla dikkat çekmektedirler. Resimlerindeki çıplakların izleyiciye bakan gözleri çıplaklıklarından rahatsızlık duymadıklarını ve izlendiklerinin farkında olduklarını göstermektedir. Modigliani kadınları, erkeğin karşısında bir haz nesnesi olarak bulunmaz. Onun kadınları çoğu insan tarafından kaba, pornografik ve ahlaksız olarak nitelendirilebilir fakat bu kadınlar her şeyden önce fazlaca hüzünlü ve karanlıktırlar. Ortak noktalarından biri de hüzün olan bu kadınların, yaratıcılarının kimliğini yansıtan umutsuz bakışları taşımaya çalıştıkları şehvete gölge düşürse de erotikliklerinden bir şey kaybetmemişlerdir. Modigliani'nin çıplaklarında ciddi kışkırtıcılık görülmez, aksine çıplakları bitkin, yalnız ve dalgın bakışlıdır. Bununla birlikte Modigliani'nin çıplaklarında kasık kıllarını açık bir şekilde betimlemesi resim sanatında bir tabunun yıkılışına önayak olmaktadır. Aynı zamanda boya konusundaki kaba kullanımı, yerleşikleşmiş bir uygulama olan pürüzsüzleştirilmiş yüzeylere ters düşmekte ve ressam bu yönüyle de farklılığını ortaya koymaktadır. Modigliani'nin çıplakları geleneksel ve avangard unsurların birleşimi niteliğindedir. Ressamın Batı sanatının klasik estetiğini, figüratif resim geleneklerini, Afrika ve Mısır heykelciliği hakkındaki bilgisini etkili bir şekilde birleştirdiği görülmektedir. Diğer tüm resimlerinde de olduğu gibi nü çalışmaları da ekspresyonist, duygusal ve dramatik özellikler taşımakta; sanatçının iç dünyasının, hislerinin bir dışavurumu olarak tüm yalınlığı ve etkileyiciliği ile karşımıza çıkmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/resim-ve-fotografin-dansi-ifsakta-sergileniyor", "text": "Sanatçı Hilal Özateş İlik'in ''Hayalden Gerçeğe, Kadrajdan Çizgiye' sergisi' 12 31 Mart tarihlerinde İFSAK'da İstanbul'daki sanatseverlerle buluşacak. Sanatçının dünyanın çeşitli ülkelerinde çektiği portreler ve o portrelerin karakalem çizimleri birbirini bütünleyerek sergilenecek. Hilal İlik'in Türkiye'deki ilk kişisel sergisi ''HAYALDEN GERÇEĞE, KADRAJDAN ÇİZGİYE'' sergisinin açılış kokteyli 12 Mart'ta 16.00'da gerçekleşecek. Sergi, 31 Mart'a kadar İFSAK'ta gezilebilecek. Hilal İlik, sergisinde ulaşmak istediği temayı da şöyle özetliyor: İnsanlık olarak birbirimize destek olmamız gereken bir dönemden geçerken, sergimde yakalamaya çalıştığım, bizi özel kılan farklılıklarımızdaki ortak insanlığın keşfedilmesini, farklılıklarımızdaki güzelliğin bizi birbirimize daha çok yaklaştırmasını umut ediyorum. Hilal İlik'in Hayalden Gerçeğe, Kadrajdan Çizgiye sergisi 12-31 Mart tarihleri arasında İFSAK'da gezilebilir. 1970 Balıkesir doğumlu resim ve fotoğraf sanatçısı, katıldığı pek çok karma sergiden sonra, ilk kişisel sergisini Mart 2022'de İFSAK'ta açacaktır. Görsel sanatlara tutkusu, karakalem ve ardından yağlıboya resim ile başlayan sanatçı, İFSAK'ta temel fotoğraf eğitimi, belgesel fotoğrafçılığı eğitimleri aldı. 2018'de Dayk Danzig ve Ramiz Şahin danışmanlığında, bir yıl süren ''BEYAZ GECELER'' projesinde yer aldı, eserleri İFSAK ve ISMMO'da sergilendi. Dayk Danzig'in danışmanlığını yaptığı ''OPUS REA'' proje grubuna katıldı. 2019'da önce İstanbul'da İFSAK'ta sergilenen, ardından İzmir'de Urla Belediyesi Fotoğraf Sanat Evi'nde açılan ''YEDİNCİ MÜHÜR'' temalı proje sergisinde yer aldı. İFSAK bünyesinde projelerde yer almaya devam eden sanatçı, 2020 yılından bu yana tutkunu olduğu resim ve fotoğraf dallarını kendine özgü bir şekilde birleştirdi. Dünyanın çeşitli ülkelerinde çektiği portre fotoğrafları ve onların karakalem çalışmalarından oluşan ''Hayalden Gerçeğe, Kadrajdan Çizgiye'' sergisiyle 12-31 Mart tarihlerinde İFSAK'da yer alacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/resimler-onunde-cuce-soytarilar", "text": "Geçmişe bugünün gözlükleriyle bakmak, çoğunlukla şaşılık yapar. Soytarılık mesleği konusunda da böyle. Evet, mesleği dedim, çünkü soytarılık Avrupa'nın devasa saraylarında önemli mesleklerden biriydi. Akıllı bir soytarı hizmetine girdiği kralla kalmaz, hanedanda birkaç krala ardı ardına soytarılık yapabilirdi. Bu soytarılar, ünlü ressamların tablolarına mankenlik yapacak kadar saygın kişilerdi örneğin, saray ressamları aşçıların ya da seyislerin tablolarını bu denli çok yapmamıştır. Bu tabloları yapanlar arasında Velazquez gibi ustalardan Juan van der Hamen gibi biraz daha alçakgönüllü olanlara dek pek çok ressam bulunur. Verdiğim üç örnek Prado Müzesi'nden. 17. yüzyılda İspanya sarayının şatafatı büyüktü ama cücelerin saygınlığı sadece saraylarla sınırlı değildi. Örneğin Hollandalı ressam Jan Miense Molenaer'in, şu anda Berlin'de sergilenen tablosunda da bir cüce görürüz. Ressamla birlikte yaşayan, onun atölyesini paylaşan bir cücedir bu. Velazquez'e dönelim. Velazquez'in başyapıtı Nedimeler, kraliyet ailesinin çocuklarıyla birlikte tabloya poz veren saray nedimelerini resmeder. Tablodaki nedimelerden biri cücedir yaşından anlaşılacağı üzere, sarayda kıdemli bir çalışandır. Üstelik geleceğin kral-kraliçeleriyle birlikte aynı tabloda yer alacak saygınlığa sahiptir."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-alper-bakici-ile-soylesi", "text": "Alper Bakıcı sanat camiasında üzerinde durulmayan bir konunun görünürlüğünü ön plana çıkarmaya çalışan bir folklorist, kültür araştırmacısı ve illüstratördür diyebiliriz. Lisans eğitimimi Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Halk Bilimi Bölümü'nde, yüksek lisans eğitimimi ise Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Resim-İş Eğitimi Anabilim Dalı'nda tamamladım. Çeşitli akademik dergilerde kültür araştırmaları üzerine yazılar yayımladım. Türk sözlü kültür anlatılarını, özelde ise ekseriyetle hikaye ve masalları metinlerarasılık bağlamında yeniden kompoze ederek, kendi üslup ve formumla illüstrasyonlarını yaparak yorumluyorum. Çocukluk yıllarımdan bugüne kadar her zaman kültür, sanat ve tarihe karşı özel bir ilgi duydum. Çocukluk yıllarımda ansiklopediler karıştırırdım, orada gördüğüm sanat tarihine dair görseller ve tarihe dair verilen bilgiler beni her zaman etkilemiştir. Bunun yanı sıra tarihe ve özelde Türk tarihine her zaman ilgi duydum. Araştırma yapmayı seven, ayrıntılara dikkat eden birisiyimdir diyebilirim. Resim yapmayı çocukluğumdan beri severim. Evde çocukluğumdan kalma resimlerimi saklıyorum. Eğitim hayatım boyunca resim yapmak, keşfetmek, doğayı izlemek, izlediklerimi kağıda aktarmak istemişimdir. Bunun için bu soruya net cevap vermek zor, ama güzel sanatlara bir akademik disiplin olarak ne zaman bakmaya başladınız diye sorulursa yetenek sınavlarına hazırlandığım dönem diyebilirim. Sanata akademik bir disiplin gözüyle bakmaya başladığım bu süreçte, ben de yetenek sınavlarına hazırlanırken bir şeyler öğrendim. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nü kazandım, ama tercihimi Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Halk Bilimi Bölümü'nden yana kullandım. Nedeni iki disiplin arasında bir tercih yapmak değildi belki de ama yukarıda vermiş olduğum bilgiler dahilinde Edebiyat Fakültesi'nde daha başarılı olacağımı düşündüm. Lisans eğitimim bittikten sonra yüksek lisans eğitimime Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Resim-İş Eğitimi Anabilim Dalı'nda devam ettim. İki disiplininde bana kattığı çok değerli akademik bilgiler olmuştur. Farklı alanlardan yararlanmam entelektüel bakış açıma olumlu yönde etkiler sağladı, bugün yeni bir şeyler üretmeye çalışıyorsam bunu çok yönlü bakış açısına borçluyumdur. Sözlü kültür içerisinde yer alan masallar ve hikayeler çalışmalarımın ilgi alanlarının başında gelmektedir. Özellikle masallarda yer alan olağanüstü tipler olan devler, dev anaları, karakoncoloslar ilgimi çeken konu başlıklarıdır. Bu arketipler kolektif hafızada uzun zaman yer edinerek günümüze gelmiştir ve semboller yoluyla önemli bilgiler vermektedirler. Carl Gustav Jung ve Freud'un Psikanaliz kuramı bağlamında bu çalışmaları inceliyorum ve illüstrasyonlarını yapıyorum. Masallara ilave olarak Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nden bahsetmek isterim. Evliya Çelebi, masallarla birlikte özellikle üzerinde durduğum önemli konu başlıklarından. Yalnızca Evliya Çelebi Seyahatnamesi'ni inceleyerek ne yapmak istediğimi anlayabilirsiniz. Evliya Çelebi bu olağanüstülükleri seyahatnamesinde Acayip-ül Garaip olarak anlatmıştır. Hayatımda her zaman ilke olarak bulunduğum yer ve konum ne olursa olsun, yaptığım işin elimden gelenin en iyisi olmasına özen gösteririm. Bunu önemli bir prensip olarak görüyorum. Bu felsefeden yola çıkarak lisans eğitimimde akademik okumalar ile kendimi geliştirirken metinlerarasılık kavramı ile tanıştım. Kavramı biraz irdelediğimde sözlü kültüre ait olan masal ve hikayelerin resim yoluyla aktarılmasının ne gibi sonuçlar doğuracağı düşüncesi bende bugünkü düşüncelerimin şekillenmesini sağladı. Metinlerarasılık kavramı hakkında Kubilay Aktulum Yazıya dökülüp metinleştirildikleri andan başlayarak sözlü geleneğin ürünleri bir yeniden kurgulama nesnesi durumuna gelirler. Değişik dönemlerde sanatçılar, yazarlar söz konusu şu ya da bu folklorik bir ürünü yeni bağlamlarda biçimsel, anlamsal ve işlevsel dönüşümlerle yeniden yazmışlardır. Bir ülkeyi temsil eden, ulusal kültürün klasikleşmiş temel yapıcı unsurlarını ölü birer yapıt olma durumundan kurtarmanın en etkili yolu onları sürekli olarak yeniden kullanmak, bir başka deyişle güncellemektir yorumunu yapmaktadır. Özetlemek gerekirse metinler mit, destan, efsane, masal, hikaye, mesnevi ve roman düzleminde belli bir sıra halinde günümüz modern okuru ile buluşur. Bu metinler yazıldıkları dönemin kültürel, politik ve sosyal değişimlerine uğrar ve eklemeler yoluyla günümüze ulaşır. Metinler statik değil, dinamiktir. Benim metinlerarasılık kavramı ile ilgili olan düşüncem sözlü folklor ürünlerinin yeniden yazımı üzerine değil, yazılan bu eserleri plastik sanatlar yoluyla yeniden farklı bir dil ile kompoze etmek üzerinedir. Şunu ifade etmek gerekli ki sanat bir ihtiyacın sonucu ortaya çıkar. Ortaya çıkan duygu ve heyecan sizde bir şeyler bırakmış olmalı ki sizi bir şeyler üretmeye itsin. İşte benim kavramı irdeleyerek üzerinde durduğum düşünce ve heyecan ortaya eserlerimi çıkardı. Metinlerin yeniden yazımı ve aktarımı her dönem devam etmiştir. Metinlerin yeniden üretimi salt yazın ile de sınırlı değildir. Bir metin sinema yoluyla, tiyatro yoluyla, resim yoluyla ve daha pek çok farklı yöntemle aktarılabilir. Bu konuda verilecek sanırım en iyi örnek Grimm Kardeşler'dir. Jacob ve Wilhelm Grimm kardeşlerin Kinder und Hausmarchen Çocuk Masalları derlemelerini hepimiz biliriz. Grimm kardeşler Almanya'nın uluslaşma sürecinde Alman köylülerinden derledikleri masalları ebedileştirerek yeniden kompoze ettiler ve yayımladılar. Bununla da kalınmadı bugün dünyanın her yerinde Grimm Kardeşler'in masalları okunuyor, biliniyor ve hatta kültür endüstrisi yoluyla farklı alanlarda üretimi yapılarak pazarlanıyor. Yani üretim bir şekilde devam ediyor. Bundan üç dört sene önce bir alışveriş merkezinde yer alan dünyaca ünlü bir hazır giyim mağazasında Pablo Picasso'ya ait olan maskların küpe şeklinde satışa sunulduğunu gördüm. Picasso malumunuz modern sanatın öncülerinden. Afrika maskları sanatçının belli dönem ilgisini çeken konulardandı. Masklar Afrika yerlilerinin kültürüne ait bir estetik iken, Picasso bu kültürden esinlenerek kendi stili ile yorumladı ve modern sanata aktardı. Aynı masklar dünyaca ünlü bir hazır giyim mağazası tarafından küpe formatında satışa sunuldu. Evet burada kültür endüstrisinden bahsedebiliriz ama aktarma sürecinin önemli olduğunu düşünüyorum. Kim bilir belki gün gelir benim veyahut başka bir sanatçının farklı bir üslup ile çalıştığı bir konu başka bir aktarma sürecine dahil olur. Misyon konusuna değinecek olursak ben yukarıda da ifade ettiğim şekilde sözlü folklor ürünlerinin yeniden yazımı üzerine değil, yazılan bu eserleri plastik sanatlar yoluyla yeniden farklı bir dil ile kompoze etmek üzerine çalışmalar yapıyorum. Benim misyonum bu konuda öncül bir rol oynamak. Gelenekseli modern sanata aktaran bununla ilgili değerli çalışmalar yapan pek çok sanatçı var benim ise serüvenim biraz farklı. Ben çok yönlü bir çalışma alanı oluşturup halkbilimin sanat ile olan ilişkisini ön plana çıkarmak gayreti içerisindeyim. Bir yönümle halk bilimciyim bir yönümle sanatçı. Sözlü kültürde yer alan anlatılar hazır kalıpların biçimlendirmesi yoluyla oluşurlar. Toplumun belleğinde gelişerek varlığını devam ettirirler. Bu metinler yazıldıkları dönemin kültürel, sosyal ve politik değişimlerine uğrar ve eklemeler yoluyla günümüze ulaşırlar. Doğal olarak her yapıt biraz da olsa metinlerarasıdır diyebiliriz. İnsan bu değişimlerden etkilendiğine göre estetik bakışı da değişime uğramaktadır. Halkbilimi çalışmaları öz itibariyle geçmişe karşı nostaljik duygular besleyen ve milli kimliğin oluşma sürecinde fertler tarafından ilgi gören bir bilim disiplinidir. Halkbilimi mitleri, kahramanlık destanlarını, kutsallık atfeden mekanları ve birçok sözlü ürünü incelemesi sebebiyle özellikle 19. yüzyıl ile birlikte milli kimliklerin tanımlanmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Halk terimi 19. yüzyılda genel nüfus içerisinde aşağı tabakayı ifade etmekteydi, köylü kavramı ile eşdeğer görülmekteydi. Bu değerlendirme şehirli orta sınıf tarafından yapılmıştır. Etnosentrik önyargıların burada ön planda olduğunu söylenebiliriz. Çok uluslu imparatorluklardan ulus devlete geçiş sürecinde halk kültürü ortak bağı simgelemesi açısından önemli görülmüş, incelemeye değer bulunmuştur. Almanya'da Herder halk şarkısı kavramını Alman diline sokmuştur. Herder'e göre her milletin dili ve edebiyatı milli bir karaktere bağlanmalıdır. Herder sanatın halk bilgisinden yararlanması gerektiğini savunmuş ve bu sayede klasik Alman edebiyatının temelleri atılmıştır. Bu konuda Grimm Kardeşler örneğini vermiştim. Derlenen masalların uluslaşma sürecine etkisi ve daha da önemlisi bugün kültür endüstrisi yoluyla farklı alanlarda üretimi yapılarak pazarlanabilmesi önemli bir konudur. Türkiye'de halkbilim çalışmalarına duyulan ilginin yine 19. yüzyılda başladığını görmekteyiz. Tanzimat dönemindeki yenileşme hareketleri hep batılılaşma olarak ele alınmış, edebiyat alanında yapılanların bir yenileşme mi yoksa geriye, öze dönüşü mü simgelediği çokça üzerinde durulmamıştır. İmparatorluğun yıkılma sürecinde farklı siyasi reçeteler sunulmuş, özellikle Balkan harbi sonrası yaşanan yenilgi ile birlikte milliyetçi düşünceler ön plana çıkmıştır. Halkbilimin milli kimliğin oluşma sürecinde aydın çevreler tarafından işlendiğini, erken Cumhuriyet döneminde de devam ettiğini görmekteyiz. Bugün gelinen noktada ise uluslaşma sürecinden çok daha farklı bir şekilde küreselleşen dünyada, kültür endüstrisi yoluyla kültürün tanıtımının yapıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu soruyu yine Grimm Kardeşler'den bir örnek vererek açıklamak isterim. Jacob ve Wilhelm Grimm Kardeşler Kinder und Hausmarchen ismi ile derledikleri masallar bugün çocuk edebiyatı içerisinde değerlendirilmektedir. Masal deyip geçmemek gerekli. Grimm Kardeşler'in derledikleri masalların kültürün endüstri yoluyla görünürlüğünün arttırılması, hemen her alanda bu masallara bir yaşam alanı oluşturmuştur. Hepimiz Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Kırmızı Başlıklı Kız, Külkedisi, Fareli Köyün Kavalcısı, Bremen Mızıkacısı masallarını biliriz. Bu masalların bir şekilde endüstri tarafından üretimi ile karşılaşmışızdır. Belki masalı okuyarak, çizgi filmini izleyerek, sinema gösterimine giderek, belki de bir oyuncak mağazasında bu masallara ait oyuncakları görerek bir şekilde hafızamızda yer edinmişlerdir. Kültür endüstrisi kavramının Theodor Adorno tarafından ilk defa 1947 yılında Aydınlanmanın Diyalektiği isimli çalışmasında kullanıldığını görmekteyiz. Theodor Adorno'yu ABD'nin tüketici kültürü oldukça etkilemiş hem de rahatsız etmiştir. Mensubu olduğu Frankfurt Okulu, modern kapitalizm yoluyla oluşan sorunlara, özellikle kültür ve onun geliştirdiği zihniyet konusunda psikolojik bir kavrayış getirmeye çalışmıştır. Kültür endüstrisi, kapitalizmin etkisiyle ortaya çıkan bir kültürel oluşum olduğu için, uluslararası pazarın değişimlerine göre biçimlenmektedir. Kültür endüstrisinin içinde yer alan kültürel oluşum, toplumların katmalarından çıkan ve o toplumun kendi özvarlıklarını taşıyan değerlerden farklı olarak, dayatmacı bir şekilde, o toplumda endüstriyel süreçler sonucunda oluşturulmuş ve seri bir şekilde standart olarak üretilmiş ürünlerle kitlelere ulaştırılmış ve yeni bir kültürel sürecin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Grimm Kardeşler üzerinden verdiğim örnekten de anlaşılacağı üzere sunulan bu ürünlerin dayatmacı etkisini görmekteyiz. Masal kahramanlarının endüstri yoluyla farklı şekillerde karşımıza çıkmasına karşılık bizim masal ve hikayelerimiz kültür endüstrisinde kendilerine yer bulamamıştır. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalının bizde karşılığı Nardaniye Hanım Masalı, Külkedisi masalının karşılığı ise Küllü Fatma masalıdır. Bu masalların bilinilirliği ne durumdadır? Grimm Kardeşler'in masalları üzerine birçok illüstrasyon çalışma yapılırken, bizim masallarımızda bunu görememekteyiz. Bu konuda bir başka örnek daha vermek isterim. Cadılar birçok mitolojide özellikle de Batı mitolojisinde olağanüstü güçleri olan yaratıklar olarak işlenmektedir. Cadılık Avrupa'da Orta Çağ ile özdeşleşmektedir. Cadılar toplumdan dışlanan olağanüstü yaratıklar olarak süpürgeye binerler siyah kıyafetler giyer ve 'sombrero'ya benzeyen şapkalar takarlar. Hepimizin bu cadı figürleri hakkında kafasında oluşturduğu bir betimleme vardır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde de obur cadılar ile karşılaşmaktayız. Bizdeki cadılar masallarda küplere binerler. Küplere binmek deyimi çok öfkelenmek anlamında kullanılır. Tarihimizde Tırnova Cadı Olayı olarak bilinen bir vaka vardır. Bugün Bulgaristan sınırları içerisinde kalan Tırnova' da 1833 yılında Yeniçeri Ocağı'nın kapatıldığı bir dönemde Tırnova Kadısı Ahmet Şükrü Efendi tarafından İstanbul'a gönderilen bir cadı avı mektubu bulunmaktadır. Bu mektup Takvim-i Vekayi'nin 69. sayısında yayımlanmıştır. Belki yukarıda verdiğim örnek Yeniçeri Ocağı'nın kapatıldığı bir dönemde Yeniçerilere karşı bir olumsuzlanma örneği olarak folklor üzerinden işlenmiş olabilir. Ama bu acayip ve garip olaylara inanalım ya da inanmayalım folklorda bir şekilde işlenmiştir. Bu örneklerden yola çıkarak şunu ifade edebiliriz ki; kültüre ve onun yeni bağlamlarda güncellemesine katkı sağlayan, değer veren toplumlar kendi kültürel değerlerinin üretimini devam ettirerek kitlelere ulaştırmışlardır. Bu yoldan çıkarak şunu ifade edebiliriz ki Batılı mitolojik anlatıların sanatsal ve kültürel alt yapısına saygı duymakla birlikte, kendi kültürel kodlarımıza değinen anlatılarında görünürlüğüne katkı sağlamamız gerektiğine inanıyorum. Kültürel malzemenin milli bir bakış açısıyla işlenmesi ve bu yolla kültürel ifadelerin çeşitlenmesi gereklidir. Unutmamak gerekli ki politik anlamda güçlü olan milletlerin kültürel malzemelerini milli bir yolla işledikten sonra küresel dünyada tanıtımını yaptıklarını biliyoruz. Öz itibariyle milli değerlere saygılı olup bu değerleri kültür yoluyla işlemek ve bir o kadar da evrensel değerlere saygılı olmak modern toplumun yerine getirmesi gereken bir ödevdir. Bu yolla insanlığın ortak mirasına farklı bir bağlamda bakabilir ve uygar bir dünyada farklılıklara saygı duyabiliriz. Öncelikle kendi stilimi kendim oluşturmak gayreti içerisindeyim. Bir akımı ya da bir sanatçıyı rehber edinmedim, ama etkilendiğim sanatçılar olmuştur. Bunlar Salvador Dali başta olmak üzere, İlban Ertem ve Suat Yalaz'dır. Salvador Dali'nin sürrealist çalışmaları beni her zaman etkilemiştir. Sürrealizme karşı özel bir ilgim var ve üzerine çalıştığım konu da olağanüstülükler olunca Salvador Dali'yi takip etmemek eksiklik olur diye düşünüyorum. Belki sürrealizme olan ilgim olağanüstü tiplere ilgi duymamı sağlamıştır. Sonrasında İlban Ertem. İhsan Oktay Anar'ın kaleme aldığı İlban Ertem'in daha sonra çizgi romana aktardığı Puslu Kıtalar Atlası romanı başlı başına etkilendiğim bir çalışmadır. Ertem'in kitabı resimleme süreci üzerine bir yazısını okumuştum. Kitaptan etkilendiğini, adeta yaşadığını aktarıyor ve kitabı resimlemek istediğinden bahsediyordu. Benim de metinlerarasılık kavramı ve sözlü ürünleri resmetmek hakkındaki görüşlerim biraz İlban Ertem hocayla benzeşiyor gibi. Son olarak Suat Yalaz'ın Karaoğlan ve Tarkan çizgi romanları beni etkileyen çalışmalar olmuştur. Çalışmalarıma çevremden güzel dönüşler oluyor. Çalışmalarımın özellikle akademide olumlu bir yorum aldığını söyleyebilirim. Özellikle Türk Dünyası üzerine araştırma yapan alanlarda ve Türk Dünyası üzerine çalışan sanatçılardan güzel dönüşler alıyorum. Türk Dünyası üzerine araştırma yapan alanlarda metnin görsel hali çok çalışılmadığı için, farklı duygular uyandırabiliyor. Güzel dönüşler motivasyonuma da olumlu yönde etki ediyor. İlk çalışmalarım Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde yer alan İstanbul'un kuruluş epiği ve İstanbul tılsımlarının hikaye edilişi üzerineydi. Evliya Çelebi seyahatnamesinin birinci cildini İstanbul'a ayırmıştır. Burada İstanbul'un kuruluşuna ve tılsımlarına dair hikayeler paylaşır. Bu hikayeler gerçek ile kurmaca bağlamı arasında okuyucuya anlatılır. İstanbul'un kurucuları sırasıyla Hz. Süleyman, Süleyman oğlu Melik Racim, Madyan oğlu Yanko, İskender-i Zülkarneyn, Pozantin Kral, Kayser-i Rum, Vezendon Kral, Kral Yağfur ve Kostantin olarak sıralanır. İstanbul'un tılsımları ile ilgili 17 kara 6 deniz hikayesi paylaşan Evliya Çelebi on altıncı tılsımda bir devlet gele, ayakta olan pespaye adamlara söz değip baş ola ve sarıklı adamlar sureti var ifadesini kullanıyor. Ben bunu II. Mehmet olarak yorumlayıp İstanbul'un kuruluşuna ilişkin bir epik panorama çalışması yapmıştım. Evliya Çelebi Seyahatnamesi üzerine yapılan çalışmaların ağırlık merkezi Evliya Çelebi'nin elli bir yıllık seyahat anlatılarını topladığı seyahatnamesi üzerinden şekil alan hikayeleridir. Başta coğrafya, mimari, topoğrafya ve tarih disiplinlerini içine alan bu araştırmalar özetle, seyahatnamenin edebi değerinden ziyade, yazarının gezip görmüş olduğu yerleri tasvir eden bir gezi yazısı özelliği üzerinde durmaktadır. Evliya Çelebi'nin folklora dayalı acayip ve garip anlatıları ise çok fazla üzerinde durulan konular olmamıştır. Masallar ve hikayelerde yer alan olağanüstü tipler olan devler, dev anaları ve karakoncoloslara ait anlatıların hepsi Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde mevcut. Evliya Çelebi, seyahatnamenin yedinci cildinde Çerkez gezisi sırasında Hatukay Çerkezi ülkesinde olduğunu söylediği, üç yüz haneli Pedsi köyünde, gökyüzü cadılarının savaşına şahit olduğunu yazar. Çerkezler, Evliya'ya yılda bir kere koncolos gecelerinde, Çerkez ve Ahbaz oburlarının gökyüzünde ceng-i azmettiklerini ve dışarı çıkıp seyretmesi gerektiği tavsiyesinde bulunurlar. Bu hikaye benim ilgimi çekmişti ve resmettim. Evliya Çelebi üslubu ve hikayelerindeki kurmaca özelliği sebebiyle modern okur tarafından eleştirilir, ama Evliya'nın anlattığı hikayeler sohbet meclisinin ağırlıkta olduğu bir sözlü ortam için değer gören hikayelerdir. O dönem belgesel nitelikteki bilgi ile folklor iç içedir. Coğrafi ve mimari bilginin folklor anlatılarından tamamen ayrılmadığı, bilginin iç içe geçtiği bir dönemden bahsediyoruz. 17. yüzyılda bu anlatıların işlenmesi son derece doğaldır. Yazar bu anlatıları gerçek ve kurmaca bağlamında harmanlar, eğlendirici yönü ile birlikte de okuyucuya sunar. Örneğin yukarıda ismini verdiğim Mandan oğlu Yanko hayali bir karakterdir, ama bu Evliya Çelebi'nin hayali karakteri değildir, Osmanlı anlatı geleneğinde yeri olan bir karakterdir. Stefanos Yerasimos bu konuda Türkler yeni başşehirlerinin tarihini öğrenmeye çalışmak yerine, onu kendileri yaratmıştır yorumunu yapmaktadır. Özetle Evliya Çelebi kültürel malzemeyi zihninde canlandırarak hikayeler yolu ile yeniden kurgulamıştır, ben ise o hikayeleri başka bir düzlemde yorumluyorum. Benim amacım Evliya'nın gerçek ve kurmaca bağlamında oluşturduğu hikayelerinde yer verdiği folklora ait olağanüstülükleri, kendi düşünce dünyamda plastik öğeleri ekleyerek yeniden değerlendirmek ve kompoze etmek. Her çalışmam benim için değerlidir. Okuduğum anlatı o an beni mutlaka etkilemiştir ve üzerinde çalışılmayan bir görsel çalışma yapmaya çalışmışımdır. Özel yeri olan çalışmalarım derseniz referans olarak Pertev Naili Boratav 'ın Az Gittik Uz Gittik isimli çalışmasında yer alan Erler Kocasına Koca Olmaya Giden Keloğlan Masalı, Dede Korkut Kitabında yer alan Basat'ın Tepegöz'ü Öldürdüğü Destan ve Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde yer alan Çerkez ve Ahbaz Oburların Gökyüzü Savaşı diyebilirim. Hayır zorlaştırdığını söyleyemem. Metni okuduktan sonra kafamda o metnin bende bıraktığı bir izlenim oluşuyor. Metnin içinde olsaydım ben nerede yer alırdım diye kendime soruyorum ve yorumlamaya başlıyorum. Anlatılardaki fiziksel özellikler genellikle kalıpların tekrarı şeklinde olabiliyor bazen de fiziksel özellikler muğlak kalıyor diyebiliriz. Örnek vermek gerekirse dev anaları hakkında bir dudağı yerde öbür dudağı gökte, göğüsleri geride gibi ifadeler kullanılıyor. Hal böyle olunca betimlemeleri kendi hayal gücüme göre yorumladığımı söyleyebilirim. Mesela Basat'ın Tepegöz'ü öldürdüğü destanda yer alan Tepegöz hakkında tepesinde tek gözü olan, insan yiyen, hasıla son derece kuvvetli, ağacı kökünden sökebilen bir olağanüstü görünüm bize aktarılmaktadır. Tepegöz'ün fiziksel ölçülerini burada verilen bilgilere göre yorumlayabiliriz. Ben Tepegöz'ü son derece uzun boylu bir dudağı yerde, bir dudağı gökte tek gözü olduğu için büyük bir gözü olan tip olarak betimledim. Bunun yanı sıra bu olağanüstü tipler üzerine yapılan çok fazla çalışma olmadığı için hayal gücünüze etki edecek, çağrışımda bulunacak yorumlarla da karşılaşmıyorsunuz. Bu konuda hayal gücümü, akademik okumalarım, metinde bilgi verilirse fiziksel özellikler ve metin içerisinde ben olsaydım nerede yer alırdım sorusu belirliyor. Masalları derinlemesine incelediğinizde hayal gücünüz sizi metnin bir yerine yerleştiriyor, oradan bir şeyleri görebiliyorsunuz. Sanat camiasında üzerinde durulmayan bir konunun görünürlüğünü ön plana çıkarmaya çalıştığımı ifade etmiştim. Erişmek istediğim nokta öncelikle çalışmalarımın görünürlüğünü arttırabilmek. Bu konu da önemli bir ivme kazandığımı düşünüyorum. Daha sonrasında bu çalışmalarımı dijitale dönüştürebilmek, animasyon, çizgi film ve çizgi roman sektörüne aktarabilmek. En büyük hayalim ise yazınsalın görsele dönüşüm sürecine destek verecek olan bir dijital atölye kurmak. Sözlü kültür anlatılarını metinlerarasılık bağlamında yeniden kompoze ederek kendi üslup ve formumla yorumlama konusunda bir adım attım, hislerim bu konuda yürümem gerektiğini bana söyledi. Hayal ettim. Hayallerimi cesaretle gerçekleştirmek için araştırdım, okudum, farklı insanlarla fikir alışverişinde bulundum. Serüvenim masal ve hikayelerin resim yoluyla aktarılmasının ne gibi sonuçlar doğuracağı düşüncesi ile başladı, araştırdıkça resimledikçe Homeros anlatılarına karşılık Dede Korkut neden yok? Polphemos varsa Tepegöz neden yok? Süpürgeye binen cadı varsa küpe binen koca karı neden yok? sorularını ortaya çıkardı. Bu eserlerim ortaya çıktı. Üretime devam ediyorum, önemli olanın cesaretle bir adım atmak olduğuna inanıyorum, araştırarak, çok yönlü bakarak, fikir alışverişinde bulunarak, zamanı doğru şekilde kullanarak sürecin daha iyi yerlere geldiğini düşünüyorum. Bu havuzun daha çok dolması gerektiğine inanıyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-asli-tayfun-ile-sanat-yasami-uzerine-soylesi", "text": "Merhabalar, 1998 Lüleburgaz doğumluyum. Henüz ilkokul çağlarımdayken resim sanatına ilgi duymaya başlamıştım. O dönem de gördüğüm dünyaca ünlü ressamların eserlerini, kendimden bir şeyler katarak çizmek bana inanılmaz bir mutluluk veriyordu. Lise yıllarımda grafik tasarım bölümü okuduğum için birçok teknikle birlikte desen ve suluboya çalışmaya ağırlık verdim. Üniversite eğitimim süresinde ise genel anlamda yağlı boya ve sulu boya çalıştım. Şimdi ise alanımda yüksek lisans 2. sınıf öğrencisiyim ve aynı zamanda özel sektörde çalışıyorum. Aslında bir sanatçının karakteri ve ideolojisi gibi özellikleri üslubunu belirleyen en büyük etkenlerdendir. Üslup ayrıca sanatçıların hem teknik hem estetik bütünlük içerisinde duygu ve düşüncelerini aktarırken gösterdiği özgünlükleri ve bireysel nitelikleri irdeler. Bunun yanı sıra sanatçının duygularını, izleyicisi aracılığıyla canlanması amacı da güder. Aldığım eğitimler süresinde ve sonrasında birçok dönemlerden ve ressamlardan etkilendim diyebilirim. Ama en çok etkisini taşıdığım akım Barok Dönemi diyebilirim. Barok tarzında ki o sadelik, denge, en önemli unsurlarından ışık-gölge ve kompozisyonları beni çok etkilemiştir. Önceki yıllarda sıklıkla yeni çalışmalar yapabiliyor ve bir çok sergiye katılabiliyordum. Fakat pandemi sürecinde herkes gibi sıkıntılı dönemlerden geçtim, maalesef kendi alanımda emeklerimin karşılığını da alamadığım için farklı alanlara yöneldim ve özel sektörde bir işe girdim. Genel olarak çalışmalarımda günlük hayatımda karşılaştığım sahneleri resmetmeyi tercih ediyorum. Gerçekçi figür, mekanlar kullanarak çalışmalarımı üretiyorum ve genelde tek tema üzerinde gitmekten pek hoşlanmıyorum. Resim yaparken dinlediğim müziklerinde çalışmalarımda büyük etkisi olduğuna inanıyorum. Öğrencilik dönemim de genelde meslek çeşitlerine ve Türk Tarihine çok yöneldim. Son dönemde yunan mitolojisiyle çok ilgileniyorum. Yeni projelere mutlaka katılmaya devam edeceğim fakat yoğun iş temposunda eskisi kadar yeni çalışmalar yapamadığım için eskiye nazaran daha az katılım sağlayabilirim. Yakın zamanda maalesef bir sergi planım yok. Sanatsal düşünce yapısına yatkın genç arkadaşlarımın mutlaka sanat okullarında da eğitim almalarını tavsiye ediyorum. Genellikle normal okullarda sanatla ilgili olanların sayıları az olduğu için kendilerini yalnız hissediyorlar. Fakat sanat okullarında benzer zevklere sahip insanlarla, sanatla iç içeyken kendilerine birçok şey katabilirler. Bu da onların düşünce yapısını daha ileri taşır ve daha özgüvenli, verimli çalışabilirler. Bu güzel röportaj için ben çok teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-ayse-bicen", "text": "Ayşe Biçen 2001 yılında Ankara'da doğdu. Küçük yaşlardan beri hep doğaya ve resme karşı ilgi duydu. 9 yıl önce başladığı binicilik ve atlı okçuluk sporuna severek devam ediyor. Resim macerası ise çocukluğunda boyama kitapları ve karalamalarla başladı. Ortaokul ve lise yıllarında Paul Gustave Dore ve Leonardo da Vinci'den etkilendi ve onlardan ilham alarak tekniklerini, notlarını araştırarak çizimini geliştirdi. Eğitimine halen Başkent Üniversitesi Görsel İletişim ve Tasarım bölümünde devam ediyor. Resimde deformasyon hep ilgimi çekmişti ve H. P Lovecraft'ın yarattığı karakterler bu konudaki ufkumu genişletmiştir. Tarama tekniği kullanarak çeşitli heykellerin formlarını inceleyerek kendimi geliştirmeye çalışıyordum ve ilerlemeye başladığımda çizimlerimi, eskizlerimi Instagram platformu üzerinden paylaşmaya başladım. Bu süreçte renklere karşı pek cesaretim yoktu fakat oluşturduğum deformasyonları bir üst seviyeye taşımam gerektiğini düşünüyordum. Renkler ile tanışmam dijital ortam sayesinde oldu ve bana bambaşka bir boyut sundu. Youtube kanalını oluşturdum. Kendimi bir simyacı gibi hissediyordum fakat ulaşmak istediğim altın, yansıtmak istediğim hisler ve duygulardı. Sanata olan bakış açım da tamamen hislere odaklı. Yaratılan deneyimler üzerine kuruldu ve bunu katıldığım çeşitli sergilerde de paylaştım. Gelecekte hedeflerim arasında yaratılan eser ve izleyiciyi birbirinden ayıran çizgiyi değiştirmeyi amaçlayan bir deneyim sunmak istiyorum. Hem büyük resimi görebilmek hem de detaylarda kaybolmak insan olarak yaşadığımız bir deneyimin parçası. Kocaman bir evrenin içinde bulunduğumuz gezegende minik bir nokta olabiliriz fakat bir anda gökyüzüne baktığımızda Güneş Sistemi'nin, milyarlarca küçük gök cisimleriyle oluşturduğu kusursuz düzenin içinde eşsiz bir yaşam gücümüzün ve uçsuz bucaksız bir hayal gücümüzün olduğunu düşünüyorum. Resim benim için, bir atın gözüne baktığımda ya da onunla birlikte hedefe koştuğumda yaşadığım uyumun ya da kaosun, elimdeki kalem ve renklerle yarattığım uyuma ya da kaosa yansımasıdır. Bazen detaylarda kendimizi gördüğümüz, bazen de oluşan bütünün rasyonel geldiği bir deneyimin parçası. Gençlerin yaptığı bu çalışmalara gayretlerine hayranım. Genc ressamimizi tebrik ediyorum. basarisinin devamını diliyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-aysima-melike", "text": "Lokal ressamlar durağında sırada genç ve yetenekli ressam Ayşima Melike var. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar'da eğitim alan Ayşima, yalnızca insan suretlerini yaratıcı imgeler eşliğinde çizdiği resimleriyle değil işlediği nakışlarıyla da müthiş bir zanaat yeteneği olduğunu gösteriyor. Son faaliyetlerinden biri ise İstanbul Kadın Müzesi küratörlüğünde gerçekleşen Bana Bırakacağınız Gelecek Kız Çocukları ve İklim Krizi projesine tuval üzerine resmettiği kız çocuğu ile katılması oldu. Tuval üzerine işlediği nakışlarla da farklı bir formda boy gösteren Ayşima Melike ile sanatını, aldığı eğitimleri, katıldığı projeleri ve çok daha fazlasını konuştuk. Merhaba. 1997 yılında Ankara'da doğdum. 2015 yılında Ankara Güzel Sanatlar Lisesi Resim bölümünde eğitimimi tamamladım. 2020 yılında Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldum. Alanımla ilgili yaşadığım bu dünyada kendimi geliştirmek adına birçok şeyi deneyimledim. 2011-2020 yılları arasında çeşitli kişisel ve karma sergilere katıldım. Çalışmalarımda ise dünyada ve yaşadığım toplumsal gündemdeki olaylardan etkileniyorum. İmge olarak kadını ve fiziksel, psikolojik şiddet kavramlarını ele almaktayım. Nakış tekniğini de kullanarak farklı disiplinleri bir araya getirdiğim çalışmalar üzerinde üretimlerimi sağlıyorum. Eskişehir kendimi ve sanatımı bulmak adına kültürel ve sosyal anlamda güzel kazanımlar elde ettiğim bir şehir. Anadolu Üniversitesi'nde aldığım eğitim süresi boyunca çok değerli hocalarımla ve bu alanda farklı bölümlerde, disiplinlerde çalışan arkadaşlarımla güzel bir sanat ortamı yakalama fırsatı elde ettim ve bunun ne kadar büyük bir kazanım olduğunun izlerini şimdi görüyorum. Bir sosyal sorumluk projesi adı altında ben ve arkadaşlarım bir araya geldik. Bulunduğumuz kentteki insanlara, dünyaya Türk ressamlarını ve onların eserlerini tanıtmak adına çalıştığımız bir projeydi. Proje yapım aşamasında ve sonrasında insanlarla kurduğumuz diyaloglarla bunun olumlu bir şekilde ilerlediğini gözlemledik ve böyle bir projede bulunmak beni mutlu etti. Evet, Eskişehir'de çeşitli açık ve kapalı mekanlara tasarımlar yapmaya ve çizmeye devam ettiğim bir süreç oldu. Duvar resminin olumlu katkısını resim yaptığım yüzeyleri korkmadan büyütmeye başladığımda ve bir zaman kazanımı elde ettiğimde farkettim. Resimlerimde genellikle ana malzemelerim akrilik boya ve çeşitli dokularda ve kalınlıklardaki iplerim. Fakat resim yaparken bazen kafanızdaki tasarımı ortaya koymak istediğinizde hangi malzemeyi kullandığınızdan ziyade fikrinizi ortaya koymak önemli hale geliyor. Durum böyle olunca dünyada bulunan her malzeme benim için aslında bir resim aracı haline geliyor. Kadınların toplumsal yaşamdaki yeri modernleşme sürecini yaşayan Türkiye'de sık sık farklı şekillerde gündeme gelmektedir. Kitle iletişim araçlarında kadınlar ve kadınların sorunlarıyla ilgili çeşitli haberler çıkmaktadır, ancak bu haberler çoğu kez zina, tecavüz, töre ya da intikam cinayetleri şeklindedir. Ben de bu toplumda yaşayan bir kadın olarak sanatımı icra ederken bu toplumsal sorunlarla ilgili üretimler gerçekleştiriyorum. Bu imgeleri neye göre belirliyorsun? Mesela son nakış çalışmalarından birinde bir kız çocuğunun etrafında daireler çizen bir kaplan görüyoruz. Kaplanlar insanları bir av olarak görmüyorlar ve onlara zarar vermiyor. O kadar güçlüler ki ölüm ve yaşam çizgisi arasında mücadele verdiklerinde bu mücadele sonunda hemen yıkılmıyorlar. Bu kız çocuğunu yaşadığı toplumda mücadele verirken imge olarak kullandığım bu kaplanla arasında bir bağ oluşturarak sınırı olmayan bir anafor yaratmak istedim. Üretimlerimi gerçekleştirirken en büyük fark benim için zaman. Nakış yaparken herhangi bir nakış makinesi veya bir punch iğnesi kullanmadığımdan daha fazla bir zamana ihtiyacım olabiliyor. Nakış tekniği üniversite yıllarımın başlarında bir keşif yaptığım süreçte tanıştığım bir teknikti. Daha sonra araştırdıkça ve deneyimledikçe üzerine daha fazla yöneldiğim bir teknik haline geldi. Nakış ve boya tekniğini bir arada yürütmeye başladım ve ikisinin de birbirini destekleyen bir bağ kurduklarını gördüm. Her ilmek aslında benim için farklı renklerden oluşan ince kalın bir çizgiden ibaret. Nakışlarım da aslında benim için birer resim. Yaptığım sanatı bir ele benzetecek olursam benim için nakış tekniği de bu elin parmaklarından biridir. Konu resim yapmak olduğunda ise çabuk sıkılan bir insan değilim fakat teknik seçim sürecimi ruh halime göre belirlediğimi söyleyebilirim. Greta Thunberg'in attığı tohumları yeşertmek adına Schneidertempel Sanat Merkezi'nde Meral Akkent küratörlüğünde Nart Özel ve Venassa Ponte ile bir sergi gerçekleştirdik. Türkiye'deki iklim aktivisti kız çocukları bir araya gelerek iklim adaletini ve iklim krizine karşı gerçek önemlerin alınmasını talep ediyorlardı. Biz de Ammonite Digital Art Gallery sanatçıları olarak bu proje için özel 28 eserle iklim aktivistlerinin mesajlarını bir görselle yorumladık. Eskişehir sanatın her alanında diğer şehirlere göre önemli farklar yaratıyor. Bence bir kent olarak kendine bu anlamda olumlu bir kimlik yarattığını ve sanatçıya üretim yapabileceği, gözlemleyebileceği bir ortam sağladığını düşünüyorum. Her geçen gün bunun daha da artacağını düşünüyorum. Hep beraber Covid-19 virüsü ile mücadele ettiğimiz bu dönem de bizde sanatçılar olarak bu olaydan ve olayın getirilerinden çok etkilendik. Bu dönemde bu güzel projelerle eserlerimizin üretimlerini durdurmadan sosyal medya aracılığıyla dünyanın görmesini sağladık. İyilik İçin Sanat Derneği Anadolu'dan İzlenimler projesi ile bir sergi planımız var. Şu anda bunun için heyecanla çalışıyorum. Gelecekte beni ve dünyayı bekleyen şartlara göre hareket etmek istiyorum ama aynı zamanda hayal ettiğim şeyler üzerine daha fazla gözlem ve okumalar yapıyorum. Üretimlerimi önce Türkiye'ye daha sonra ise dünyaya tanıtıp tıpkı benim de eserlerimde yer verdiğim rol model olan kadınlar gibi alanımda bir rol model haline gelmek istiyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-ecem-gulgec", "text": "Çocukluğum ve öğrenim hayatım boyunca farklı disiplinlerde sanatın birçok dalında amatörce çalışmalarım oldu. Resim sanatını ise kendimi bildiğimden beri üzerinde çalıştım ve hiç bırakmadım. Çocukken resim yarışmalarına katılmaya bayılırdım. Ve şimdi 3 yıldır atölyemde kendi tekniğim ile yağlıboya ve akrilik çalışmalar yapmaktayım. Kendimi ve duygularımı ifade etmek için resim yapmam gerekiyordu ve kendimi yuvarlaklarımı yaparken buldum. Benim için üslubumu keşfetme sürecim kendimi tuvalde ifade ettiğim an çok keyifliydi. Kendimi bu konuda geliştirme süreci ise benim için her tuvalde devam ediyor. Yağlı boya tablolarımda birlik ve çokluk kavramlarının zorunlu beraberliğinden ve uyumundan ilham alıyorum. Bir adet yuvarlaktan başlayıp binlercesi ile tekrar bire vararak her gün başka hikayeleri olan tablolar üretiyorum. Çağdaş sanat beni en çok etkileyen dönem. Üslubumu ise pop art ve op art akımlarına yakın buluyorum. Yayoi Kusama, Newyork'ta MoMa'da tablolarını yakından gördüğüm andan itibaren en etkilendiğim isim. Sanat alanında eğitimine devam eden bir sanatçı olarak kendime koyduğum hedefler tavsiye niteliğinde olur mu bilemiyorum. Benim kişisel hedeflerim dünyadaki sanatsal gelişmeleri, yayınları, sergi ve konferansları yakından takip etmek ve ilham almak. Üretmenin ve gelişmenin sonsuz olduğuna inanarak bıkmadan üretmek."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-ekinakis-ile-soylesi", "text": "İlk kişisel serginiz, Commune Community Communication Urla Gru Art Gallery'de devam ediyor. Hem sizin eserleri üretim süreciniz hem de galeriyle nasıl bir araya geldiğiniz ve farklı tekniklerle geliştirdiğiniz işlerinizin hazırlık aşamasını sizden dinlemek isteriz. Sergiye dahil etmeyi özellikle istediğim işlerden olan Dumb serisi 2017'de çalıştığım ve dört parçadan oluşan bir seri. Bu işleri üretirken, ilerleyen yıllarda bunun bir sergi fikrine önayak olacağının farkında değildim ama dönüp baktığımda gördüm ki tüm temanın fikrini oluşturan ve serginin temasının fitilini ateşleyen de o seri olmuş. O dönemde beni en çok üzerine düşündüren konu iletişim yoksunluğumuzdu. O zamandan bu yana gelişen fikirler ve deneyimler bütün bu süreçte bana ilham oldu. Anneliğin ilk bir buçuk senesinde bilinçli olarak aktif çalışmaya ara vermiştim. Tekrar çalışmaya başladıktan sonra biraz daha sınırlarımı genişletmek, teknik olarak yeni bir dilin peşinden koşmak ve başından sonuna bir hikaye oluşturup bunu görsel olarak anlatmaya çalışmak, yaşamın her geçen gün daha da zorlaştığı dünyada akıl sağlığımı korumama yardımcı oldu. Galeriyle bir araya gelme hikayemi ise şöyle özetleyeyeyim: Eşim Turgut Pöğün'ün yıllardır sanatçılar için düşündüğü online bir sanat platformu oluşturma projesinin ikinci adımıydı galeri fikri. Fakat, zaman biraz tersten işledi ve bir takım şanslar, fırsatlar getirdi önüne. Böylelikle Gru Sanat Galerisi de somut olarak hayata geçti. Şunu belirtmem gerekir ki, galeriyle benim herhangi bir ortaklığım yok. Turgut'la aramızdaki eş ilişkisinden bağımsız olarak galeri ve sanatçı ilişkisini koruyoruz o tarafta. Galeri sorumluluğunu paylaşmıyor olmak, bir sanatçı olarak üretimime köstek olabileceğine inandığım kaygıları taşımamamı sağladı. Sergi hazırlıklarına da Ekim 2020'de başladığımı söyleyebilirim. Dediğim gibi iletişim problemlerimiz üzerine gözlemlediğim ve içimde sıkıntısını yaşadığım her şeyi elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. Babaannemden kalan kumaşlar şimdi bu resimlerde bambaşka formlara büründüler. Benim de önüme bambaşka pencereler açtılar. Sonbahardan beri kolaj tekniği ile hazırlamış olduğum işlerin herbirinde hem teknik yeterlik anlamında, hem de kişisel ve düşünsel olarak kendimi daha da geliştirdiğimi hissediyorum. Üretebildiğim için mutluyum. Tabii ki bahsedebiliriz. Yıllardır, hiç de hak etmediğimiz bir üslupla yaşamak durumunda bırakılıyoruz. Bu üslubun, toplumumuzda bir iletişim normuna dönüşmüş olmasının, maruz kaldığımız ya da maruz bıraktığımız kabalığın, düşüncesizliğin, sabırsızlığın, öfkenin -ve saymakla bitmeyecek bir sürü duygu durumunun ve davranış modelinin- temelinde çok büyük bir rol oynadığını düşünüyorum. En temel gereksinimlerimizden biri iletişim kurmak ve maalesef türlü sebeplerden dolayı bunu sıklıkla başaramıyoruz, hatta bu iş için harcayabileceğimiz enerjiyi de artık kendimizde sanırım pek bulamıyoruz. Çünkü hem toplumsal, hem de global olarak bir korku filminin içinde yaşıyormuşuz gibi hissettiren bir dolu krizle çevrili her tarafımız. İklim krizleri, ekolojik katliamlar, ekonomik çöküntüler, kadın cinayetleri, savaş haberleri de yaşamın kendisine karşı duyduğumuz kaygı seviyesini arttıran unsurlardan sadece birkaç tanesi. Bu sebeple sanırım artık hepimiz daha benciliz. Hayatlarımız kısa ve geleceğimiz belirsiz. Fakat yine de; birbirimizle ve doğayla iletişimimizi güçlendirebilirsek eğer, bir sürü problemin çözümüne de birlikte ulaşabileceğimize inanıyorum. Bu sınır kendi sınırlarımı kaldırmayı denediğim gün ortadan kalktı. Kendimi son yıllarda güvenli alanından çıkmaya cesaret edemeyen, sıkışmış biri gibi hissediyordum. İlk bağıran karakterimi yaptığımda, sanki esas ben bir çığlık atmışım gibi hissettim. Üzerimden bir yük kalkmış gibiydi hissi. Bana yıllardır çizdiğim karakterlerin neden bu kadar hüzünlü ya da üzgün göründüğü soruluyor. Sanırım bu sergideki işler onların iç dünyasında, onları nelerin hüzüne sürüklediğinin cevabı oldu. Ama tabii esas, iç dünyamın derinlerine doğru, kendimle yaşadığım iletişim benim için ayrıca bir heyecan kaynağı oldu. Aslında eserleri çalışırken hangi eseri ne şekilde konumlandıracağımı planlamadım. Hatta tüm işler bittikten sonra hikayeyi yeniden kurgulayarak, bazı işleri sergiye dahil etmekten vazgeçtim. Hikayenin baştan sona bir akış içinde olmasını istiyordum ve şanslıyım ki tam istediğim gibi bir düzen oldu. Hem anlattıklarım, hem sergiye gösterilen ilgi, hem dediğiniz gibi izleyiciyle eserler arasında organik bir biçimde gelişen iletişim beni çok mutlu ediyor. Sıcak bir Urla yazı için belki biraz depresif bir içeriğe sahip oldu serginin mesaj ve teması. Ama zaten neredeyse hepimiz bu hislerin içinde boğulduğumuzdan, izleyicilerde de bir tür aynaya bakıp içini görme etkisi uyandırdı sanıyorum. Yani aldığım geri dönüşler üzerinden böyle bir sonuç çıkardığımı söyleyebilirim. Şu an tuvallerim boş, aklımda beliren çizgilerin biraz daha netleşmesini bekliyorum. Uzun süren, yoğun bir çalışmanın sonucunda, sergiyi açmamla beraber bir rahatlama hissedeceğim yerde biraz boşluğa düştüm açıkçası. Bu durum kendimi biraz depresif hissetmeme sebep oldu. Bu sebeple de bir an önce yeni işler için çalışmaya başlamak istiyorum. Bu sefer ne şekilde ve nerede sergileyeceğimi bilmiyorum. Belki İstanbul olur. Kalbimin bir yanı hep Hollanda'da. Gelecekte Hollanda'da bir sergi açabilmeyi çok isterim."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-hilmi-simsekle-roportaj-uskudardan-amasyaya-bir-samanin-yolculugu", "text": "Ressam Hilmi Şimşek kendisini Yaban Hayat Sanatçısı olarak tanımlıyor. 22 yıldır icra ettiği sanatsal yolculuğu yaşamın sürprizli dönemeçlerinden bir hayli etkilenmiş. Hangimizin etkilenmiyor ki? Ancak sanatçı olmak, daha baştan kimi zorlukları göğüslenme sözü vermeye dayanıyor sanki. Şimşek'in aşağıdaki söyleşide ayrıntılarıyla gözlemleme fırsatını bulacağınız sanatçı kişiliğinin kökleri Eski Üsküdar ve Amasya arasında paylaşılmış. Bu noktada ilk görüşmemizin Üsküdar'da gerçekleşmiş olması da önemli. Kendi atalarımın memleketi. Dedem Muharrem Altan'a Güzel Muharrem diye seslenildiği 1900'lü yıllara ve daha sonra babaannem Hayrinüsa Nadide Altan'ın ıslanmayan kıvırcık saçlarıyla Kız Kulesi'ne yüzdüğü genç kızlık zamanlarına uğramadan geçilmiyor Üsküdar'dan. Hilmi'nin çocukluğu da 40 yıl öncesinde aynı yerlerde geziniyor. Anneannesi ve dedesiyle gittiği deniz kenarında deniz kabuğu toplayan bir çocuk var önce. Hayatı erkenden gözlemlemeye başlamış, doğayı kendisine kılavuz seçmiş bir küçük adam. Üsküdar ile Amasya arasında mekik dokuyan bu çocukluk bu yüzden yarı zamanlı ressamın tabiriyle. Baba tarafından gelen Şaman öğretisi Hilmi Şimşek'in dünyayı okumasına sevgi odaklı bir el veriyor. Babaannesinden babasına, ondan da Şimşek'e geçen bu ruhsal iklim; onun resminin bugün geldiği yer üzerinde derin bir etkiye sahip. Sadece sanatı değil elbette etkilenen. Hilmi Şimşek'in varoluş felsefesi bizzat onun varlığında hayat buluyor. Bu öğretide bitki, hayvan, insan; kısacası canlı olan her şey, birliğin ta kendisi. Erkek ve kadın da, geleneksel toplum yapısının dayattığı biçimde farklı değil onun kavrayışında: Aynı ruhun farklı biçimlerde tezahürü. Hem zihne, hem ruha, hem de bedene bir yol haritası çizen bu anlayışı taşımak ve yaşatmak pek de kolay görünmüyor. Neden mi? Çünkü sanatçı diğer alemlerden, yani başka bir boyuttan hakikat çağırabilen ve bu hakikati toplumsal sözleşmeye dahil etmek için dönüştürmek zorunda olan kişi. Ve bu durum, sanatçının anlaşılmasını hiç kolaylaştırmıyor. Çok küçük yaşlar. Kendimi bildim bileli doğadaydım. Amasya doğumluyum. Amasya'nın doğası ve tarihi zaten özeldir: Bir yeşil ırmağın kenarında iki dağ. Çok eski bir kültür. Hititlerden bugüne, ne kadar medeniyet geçtiyse, hepsini içinde barındırır. Canlı açık hava müzesidir. Böyle olunca, hem doğa hem tarih; sanatla iç içe bir ortamdasın. Ve yarı zamanlı bir çocukluk benimki. Üsküdar- Amasya arası sürekli gelgitleri olan, koşturan bir çocuk düşünün. Anneannem ve dedem Üsküdar'da, baba tarafım beş göbek öncesinde İstanbul'dan görevli gönderilmiş Amasya'ya: Eski Osmanlı subayları. Yani Kurtuluş Savaşı'nın ilk savunma kuruluşu olan Kuva-yi Milliye'nin subayları. Babaannem kam; şifacı Şaman. Doğaüstü güçlerle iletişime geçtiğine inanılan dini kimlik, denebilir kama. Bizim ilk öğretimiz doğada başlar. Hayvanın da bitkinin de bir olduğunu, karşınızdaki bir kadın ya da bir erkek olsun, görünürdeki bu farklılığın yalnızca bedende olduğunu öğrenirsin çok önceden. Böyle olunca hiçbir şeyi ezip geçemezsin, her rastladığın sensin. Babaannemi görmedim. Ben doğmadan önce ölmüş. Babama el vermiş; babam aktardı bana bu bilgileri. Ben de ondan el aldım. Kamlığın pek çok yönü var. Bazı bitkilerin şifacı özelliklerini bilmekle birlikte, benim odağım hayvanlar oldu. Hayvanlarla konuşmayı seçtim. Onlarla çok kolay bağ kurabiliyorum. Her hayvanla konuşabilirim. Bu söylediklerim çoğu insana saçma gelebilir; deli diyebilirler, ama yanıtım evet,. Benim ruh rehber hayvanım, karga. Ben sekiz yaşında, çayırlara uzanmış mavi gökyüzünü seyrederken geldi yanıma. Korkmadım. Zıplaya zıplaya bana epey yaklaştı. Temas kurdum, dokundum. Bir biçimde konuşmaya başladık birbirimize bakarken. Sonra ne zaman ciddi bir karar almam gerekse, karga gelir, bana yol gösterir. Rehber hayvanlığı zaten bize Asya'dan gelmiş bir kültürün yansımasıdır. İçinde bulunduğunuz duruma göre, bir kaç hayvan da gelip size ruh rehberliği yapabilir. Mesele, onların sesini duyabilmek ve size ne söylediğini anlayabilmek. Örneğin, bir karar alacaksınız; karşınıza sık sık kertenkele çıkıyorsa, size bir şey söylüyor zaten. Kertenkele tehlike anında, kuyruğunu bırakıp kaçan bir hayvan. Vazgeçmeyi bilin, der size. Makamsa makam, ilişkiyse ilişki, iş yeriyse iş yeri... O an değerli saydığınız o şeyi bırakın. Size yapışan şeyi bırakmanın zamanı gelmiştir. Ve bıraktığınız zaman rahatlarsınız. Lise sonrasına denk geliyor bu rehberlik. Endüstri meslek lisesi mezunuyum. Epey eskilerdenim. Amasya'da sınavla okunan dönemdi. Rahmetli babam hep mühendis olacaksın, derdi. Ama güzel sanatlar istediğimi de bilirdi. Kendimi ispatlamak için mühendisliği kazandım, kaydımı yaptırdım. Ancak okuyormuş gibi yapıp okumadım. İstanbul'a geldim, güzel sanatların sınavına girip kazandım. Zaten yapmak istediğim hep resim ve karikatürdü. Küçük yaşlardaki doğa izlenimlerimi yeniden yaratmak istiyordum. Üsküdar'dayken eskiden bu sahil yolu yoktu, buralar kumsaldı. Rahmetli anneannemle gelir, burada denize girerdik. İnsanlar orada yüzmenin zevkini çıkarırken, ben deniz kabuğu toplardım, yengeçlerin peşine düşerdim. Amasya'ya gittiğimde yine öyle: Yaşıtlarım top oynarken, ırmak kenarındaki çamurdan geyikler, kaplumbağalar yapardım, güneşte kuruturdum onları. Evet. Kendi kendini eğlendiren bir çocuk olduğum için, öyleyim. Peki, ne zaman gerçek bir dostun oldu? Senin gibi bir adamın dostunu da merak ederim. Arkadaşlarım genelde benden büyüktür. Kendi yaşıtlarımla kurduğum iletişim çoğunlukla yetersiz gelir bana. Hep bir bilgi açlığı, dünya merakı vardır bende. Tecrübeli insan beni cezp eder. Elbette bunun eleştirildiği, tuhaf bulunduğu zamanlar da yok değil. Ağabeyim benden yedi yaş büyüktür. Ben kitap okuyup kafamda bir şeyler tasarlarken, anneme kızardı: Hilmi'ye söyleyin. Dışarı çıkıp biraz yaşıtlarıyla oynasın. Yoksa kafayı yiyecek okumaktan, düşünmekten,. Kaybetme korkusu, diyorum. Her üniversite okumuş kadından söz etmiyorum. Ciddi manada bilgelik taşıyan kadın, kendisinin kim olduğunu bilir. Erkeğin karşısında dimdik durur. Gereken cevabı sözle de verebilir, duruşuyla da. Kendi ayaklarının üzerinde duruşuyla, zekasıyla. Ve erkek böyle bir kadını tercih etmez. Korkar bu kadından. Aynı şey, kadın için de geçerli. Ben bunu bizzat yaşadım. Dışarıdan, uzak bir mesafeden bakıldığında; arabesk bir izlenim bile verebilir yaşantım okura. İlk evliliğimin sonuçlarında deneyimledim bu olguyu. Oğlum, ilk evliliğimden. Sanatçıyım, demek zor. Ancak bundan daha zor olan, bir sanatçıyla evli olmak sanırım. Eski eşimin yerine kendimi koyup oradan da baktım. Sonuç: Toplumdaki acılar sanata yansıyor. Şöyle düşünürüm hep: Sanatçı sanki bu dünyaya gelmeden önce, ruhlar aleminde oturmuş, Tanrı ile pazarlık yapmışlar. Tanrı ona demiş ki; Tamam, yaratma eylemimden sana bir parça vereceğim, git yarat. Ancak bunun karşılığında senin canını çok yakacağım,. Siz Tanrı'yı çiçekte, böcekte, her yerde görüp insanlara varoluşun bir olduğunu göstermeye çalışırken; kendi hayatınızdan koparılmanız acı yaratıyor. Yaptığınız çiçeklerin üzerinde birisi zıplıyormuş gibi oluyor. Hem sistem, hem aile kurgusu. Sanatçının gönlü zengindir, kesesi de giderek zenginleşiyor. Ancak bu zenginlik sanatçının verdiği emeğin karşılığı olamıyor maalesef. Başta ilişkilerde her şey toz pembe. İlk eşime duyduğum sevgi, aşk; benim doğa sevgimden kaynaklandı. Birlikte doğa yürüyüşleri yapardık. O da benim gibi yaban hayatın güzelliklerine hayran olurdu. Kendimden biri sandım onu. Ve benim kargam geliverdi. Yıllar sonra, bunun bir yanılsama olduğunu anlıyorsunuz. Kalıcı değildir bu renkler. Ancak bir gün su altı dünyasını resmedecek olursam kullanabilirim. Bu renkler; iki kadim arındırıcı olan su ve tuz ile hayat bulurlar. Denizden çıkartın neon renkteki mercanları, janjanlı deniz canlılarını; solar ve taşlaşırlar çok geçmeden. Yapılan çoğu çalışma maalesef gelip geçici şeyler, popülist eğilimler. Günümüz insanı gibi, parlatılmak ihtiyacına yanıt veriyorlar. Öyle bir renk yok ki. Her insanın bir rehberi, doğada olma amacı ve özünden getirdiği bir rengi var. Ben o renklere doğru yolculuk yapıyorum. Şimdi, sorunun diğer kısmına gelirsek; Doğu-Batı sentezinin içeriğine. Bize akademide verilen bilgiler var: Kompozisyon, derinlik, perspektif, renk bilgisi, doku. Öte yandan Japon resim tekniği Sumi-e'de doğrudan mürekkep iş başında. Bu mürekkep onların porselen ocaklarında biriktirdikleri kurumlardan, islerden yapılan, odun kömüründen müteşekkil bir şey. Ben doğanın renklerini çeşitlilik içinde kullandığımda, ister istemez aldığım akademik eğitimin verilerini de bu tekniğe taşımış oluyorum. Örneğin, renk uyumu. Bende zıt kontrast göremezsiniz. Komşu kontrastlar vardır: Yeşil-sarı, yeşil-mavi gibi. Renkleri Sumi-e tekniğine uyarladığım yer, burası. Resmime bir derinlik vereceksem, örneğin bir hava perspektifi kullanacaksam, elbette aldığım eğitimi bu anlayışa uyarlıyorum. Bu felsefede hiçbir şeyi kimseye beğendirme çabanız yok. Orada yaptığınız, kendinizle baş başa olmak. Mürekkebe yön veriyorsun. Su gider, renk kalır. Geriye sadece o ruh kalır. Belki de bu felsefeye bağlılığımdan ötürü fark ediliyorum: 2019'da bir Japon kanalı Chukyo Tv'de, Sumi-e temalı bölümde çalışmalarıma yer verilmesi elbette mutluluk veriyor. Evet. Daha çok tapınaklarda yazı tekniğini bilen insanlar tarafından başlatılmış. Kaligrafi fırçalarıyla yapılan bir resimden söz ediyoruz. Japonya'da gezgin şairler vardır. Hem şiir yazarlar, hem de resim yaparlar. Bu kısa şiir türüne Haiku denir. En önemli Haiku şairlerinden biri Matsuo Basho'dur. Şiirlerinin yanına küçük küçük figürler çizmiştir. Bunun için bir eğitim var elbette. Ancak tam anlamıyla bir akademik eğitim almanız gerekmiyor. Antik Yunan Uygarlığı'nda heykel yapımında 1/7 gibi ölçüler, altın oran kullanılırken, burada ölçü doğanın kendisidir. Bu felsefeye göre, iyi insan olmak için çalışırsın. Aynı ruh halini koruman gerekir: Gündelik yaşamında da, resim üzerindeyken de dengede olmalısın. Bu felsefenin kuralları vardır. Samuray'ların yaşantılarında da bu kurallar geçerlidir. Örneğin, Sakura. Japonya'nın ulusal simgelerinden biridir. Anlamı, kiraz çiçeğidir. Sakura felsefesine göre; geç çiçek açarsın. Tam açtığındaysa mükemmel bir çiçek olarak pıt diye dalından düşerek ölürsün. Samuraylar da savaşçı olarak bilirler ki, ölüm yollarının üzerinde bir yerdedir. İyi hizmet ederler, kendilerinin en iyi haliyle yaşamayı seçerler. Bu anlayıştan sanata yansıyan şey, her şeyin layıkıyla yapılmasıdır. Çay demlerken de, resim yaparken de amaç, tamlık duygusuna erişmek oluyor. İşte benimki de burada sözü edilene benzer bir spritüel yolculuk. Lise yıllarında. O zamanlar Uzak Doğu sporlarıyla ilgileniyordum. Tekvando özellikle. Spor salonundaki o Japonca yazılar, görseller dikkatimi çekmişti. Sonra bu sporlarla ilgili dergilerdeki görseller. Ve bu sporların duayenlerine atfedilmiş resimler. Sonra da Asya sanatı ilgi odağım oldu. Zaten bir çok Batılı ressamın etkilendiği kaynaklara bakıldığında, Japon resmi çıkar karşınıza. Örneğin, Van Gogh. Çok ön plana çıkmamış olsa bile Picasso'da bile var bu etki. Tüm Empresyonistler ve daha sonra gelen Dışavurumcular da bu kaynaktan beslenmişler. Çünkü Japon ve Çin resminin doğa tasvirleri milattan öncesine dayanıyor. Bu anlayış, Şaman öğretisiyle çok benzer. Belli bir kompozisyon yok. Suyumu, boyalarımı, fırçalarımı hazırlıyorum. Kağıdı yere seriyorum, sonra suyla ve fırçalarımla konuşuyorum. Çünkü her biri yaşayan hücreye sahip. Her biri bir enerji. Benden beden olarak farklılar. O an benimle aynı şeyi yapmak için oradalar. Hepimizin kesiştiği nokta: Karmamız. Fırçaya, suya öncelikle geldikleri, beni tercih ettikleri için teşekkür ediyorum. Onları bana gönderene şükrediyorum. Suda kalıcı bir hafıza olduğu için, özellikle sudan yardım istiyorum: Benimle bir olmasını, benim ruhumla ruhunun bütünleşip istediğim gibi yol almasını kağıtta. Yani suyun içindeki bilgeliğe açıyorum kendimi. Bu bilgelik hem gökyüzünde, hem yeryüzünde, tüm elementlerin içinde var. Örneğin, ateş. Ateşin tanımı eski dillerde kor su diye geçer. Yakıcı. Katı hali, topraktır. Özümüz su. Yaratılışta da su var. Babadan anaya geçişte de sıvısın. Annede de. Sonra bedenlenip katılaşıyorsun, en son toprağa dönüşüyorsun. Suluboyayı seçmem, zaten bu öğretinin bir sonucu. Bir yağlı boya gibi değil, suluboya. Orada akış var. Sonra kağıda odaklanıyorum; orada ruhu görmeye çalışıyorum. Bir şeyler beliriyor, takip ediyorum. Artık ortaya ne çıkarsa. Gelene de teşekkür ediyorum. Benim inancıma göre, her ne kadar şikayette bulunsa da insanlar annelerinden ve babalarından, gerçek şu: Onlar bizi dünyaya getirmedi, biz onları seçip geldik. Bu dünyaya biz her şeyi bilerek geliriz. Anlaşmamız budur. Mevlevilikte de görülür, bu: Gelen eşyaya teşekkür edip öpmek. Yastığını, yorganını öpersin. Benim sanatımda da şükran ve sevgi vardır. Gece, gündüz fark etmiyor. Benim için resim yapmadan geçen bir günde, inanç boyutunda bakarsak, Tanrı'yı üzmüş olurum. Çünkü bana böyle bir yeteneği lütfetmiş. Ben o gün bunu kullanmadıysam, pişmanlık yaşarım. Hemen her gün az da olsa, bir şeyler çizerim. Bu benim için Yaradan'a şükürdür. Hiçbir şey yapmıyorsam, atölyeme giderim, fırçalarımın karşısına geçerim ve teşekkür ederim. Trafik kazası geçirdikten sonra epey zor zamanlar geçirdim. Çok riskli bir ameliyat olmam gerekti. O ameliyat öncesi de yanıma aldığım ilk şey boyalarım, fırçalarım ve kağıt oldu. Ve ameliyat sonrası da ilk istediğim şey, onlardı. Bu dünyada ne kadar kalacağımı bilmiyorum. Ancak öldüğümde, yanıma fırçamı koymalarını isterim. Fırçamı bana bıraktırmayın, diyorum. Fırçamla olmama karşımdakinin izin vermesi lazım. Bu eşim olabilir, çocuğum, dostum olabilir. Çünkü fırçam yaşadığım acıları unutturuyor; öyle örtüyorum üstlerini. Ve de insanların göremediğini fırçamla gösteriyorum. Doğanın parçasıyız, diyor herkes. Ancak doğanın bir parçası olarak yaşamıyoruz. Ben imgeleri değil de, ruhu resmederken aslında kendimi göstermeye çalışıyorum: O hayvandan, bitkiden bir farkım yok. Covid Zamanı İstanbul. Yasaklar başlayınca şunu gördük: Sokak araları bile yeşillendi. İnsan faktörü olmasa, doğa kendini yeniden üretiyor. Resimde yaptığım gibi, belki orada leylekler yuva kurup çiftleşecek. Maymunlar sarkacak belki bir taraftan. Zürafalar, filler gelecek bahçeye. Hayaller alemine geçtiğin zaman gerçeği unutuyorsun. Popüler kültür sadece para kazanmaya odaklı. Olumlu düşünmek ve yaşamak üzerine çalışan yaşam koçları var. Yaydıkları bilgiyi sınamanın en iyi yolu, onların hayatlarına bakmak olur. Kendi çocukları cidden bu anlayışla mı yetiştiriliyor? Örneğin ilişkiler üzerine çalışıyor adam; ancak kendi aile düzenini kuramamış ve bir ailenin nasıl olması gerektiği bilgisini size satmaya çalışıyor. Bir öncelikten söz etmek çok anlamlı olmaz. Ancak bana yöneltilen eleştirilerden söz edeyim. Kimi arkadaşlarım resmime bakıp Nereye kadar kuş, böcek, bitki yapacaksın? diyebiliyorlar. Tekrara düşeceksin, gibi eleştirilerde bulunuyorlar. Bir esere bakıldığı zaman, okurun ne bildiği, ne yaşadığı önemli. Çünkü ressamın yaratırken ne düşündüğünü, hissettiğini, ne yaptığını bilemezsiniz. Örneğin, Picasso'yu herkes günümüzde kübist olarak biliyor. Tam olarak kübizmin ne olduğunu çoğu insan bilmese de. Aslında birlikte çalıştığı ressam arkadaşı Braque'ın üslubunu çalmıştır bir ölçüde. Zaten hepimiz doğadan çalıyoruz. Picasso şöyle diyor: İyi sanatçılar kopyalar, büyük sanatçılar çalar,. Kimi yönlerini benimsememekle birlikte, dürüstlüğüne hayranım Picasso'nun. Sanatçının yapıtını okurken, sanatçının ne yaşadığını da biraz bilmek gerekir. Aslında tüm okumalarımız eksiktir. Yaşadığımız kentten örnek vereyim. Örneğin, Süleymaniye Camii. Toplamda dört tane minaresi vardır. Bu sayının özel bir karşılığı vardır: Kanuni Sultan Süleyman, İstanbul fethedildikten sonra tahta çıkan dördüncü padişahtır. Şimdi bu esere bakarken kaç kişi bunu biliyor? Dahası Mimar Sinan'ın bu muhteşem eserini kimler sanat eseri olarak görebiliyor? Toplum bunu sadece görüp geçiyor, yalnızca ibadethane olarak algılıyor. Bir de algıda psikolojik fenomenlerin etkisi var: Ben çocukken mavi renkle ilgili bir mutluluk yaşadıysam, bir resimdeki o mavi beni gülümsetebilir. Bir başkası travma yaşamıştır; o maviyi görür görmez reddeder. Bu farklı algılardaki iki insa, sanatçı hakkında ne söyleyebilir? Sanatçının yaşanmışlığı ile okurun yaşanmışlığı... İkisi de çok önemli. Örneğin, Dali. Dali'nin travmasını bilmeden, onun eserlerini layıkıyla okumak olanaklı mıdır? Dali aslında ölen ağabeyinin yerine ikame edilmiş bir çocuktur. Ailesi bu bilgiyi küçükken onunla paylaşır. Deyim yerindeyse, cenazeden dönüp Dali'yi yapmaya koyulmuşlardır. Bu, Dali'de bir kimlik karmaşası yaratır: Ben aslında ben değilim, ağabeyimim, ve annesini suçlar. Dali'nin içindeki kimliklerden biri kadın düşmanlığı yaparken, diğeri kadına yaklaşmaya çalışır. Annem çok titiz bir kadındı. Biz evde bir kız, üç erkek. Sanki evde dört kız gibiydik. Yayılıp oturamazsınız, perdenin kenarı kıvrılmayacak. İzinsiz bir şey yiyemezsiniz. Yemek, saatinde yenir. İlle de bir şey yiyecekseniz zamansız, o hazırlar. Elimiz dizimizde televizyon izleriz, görücüye çıkmış kız gibi sessiz. Evet. Biz herkesin evine girebilirdik. Ama her arkadaşımız bizim eve giremezdi. Bir, iki arkadaşım olmuştur bizim eve girebilen. Buradan arkadaşlarımdan özür dileyeyim. Nedeni buydu. Ben askerden geldiğimde, kapıda şöyle bir karşılama sahnesi yaşandı: Annemin ilk yapacağı şey bana sarılmak olmalıydı. Öyle olmadı. Ayakkabını çıkar, elini yüzünü yıka, kıyafetini değiştir,. Anne askerden geldim,. Önceki cümle yinelenir. Ben mis gibi olup salona geldim. Annem, sanki o an gelmişim gibi; Yavrum, hoş geldin, dedi ve sarıldı bana. İşte o sevgisizliği ben hissettim. Ancak yetişkin olduğumda bunu kabul edebildim. Annemi öptüğüm zaman, gider yüzünü yıkardı. Ve ben kızardım: Bende mikrop yok, senin çocuğunum,. Annem yaşlandığında bile, birisini yardımcı olarak getirdiğimizde eve; ayıp olur diye önceden temizlik yapardı. Gelen aslında bir iş yapmazdı. Annem, yardımcı gittikten sonra yeniden temizlik yapardı. Elbette bu huyu aramızdaki sevgi bağını zedeliyordu. Ancak ben yetişkin olup okul değiştirdiğimde bana her türlü desteği annem verdi. Babam, mühendislik okumadığım için maddi manevi tüm desteğini çektiğinde, yanımda annem vardı. Sonraları, annemin çocukluğumdaki tavrının bana özel olmadığını anladım. Diğer kardeşlerime de böyleydi. Ve evet, onun dünyayla ilişki kurma modeli böyleydi. Bu durum benim sanatımı elbette etkiledi. Yıllar önce bir arkadaşım atölyemi ziyaret etmişti: Ortamın düzenine, temizliğine hayret etti. Çalışma anında dağılırım, çalışma biter bitmez toplanırım. Zaten kişi en çok kimi eleştirirse, eninde sonunda ona dönüşürmüş. Babamdan uzak kaldığım dönemde, ablamın evine giderdim. Üsküdar'a. En çok onun ev düzeni, anneme benzerdi. Ablamın elini alıp kafama sürerdim; annemin eline benziyor diye eli. Annen titiz falan ama, o eli arıyorsun. Elbette dinlerim. Su meditasyonu yaparken resimden önce, zaten doğa sesleri dinlerim. Irmak sesi, kuşlar... Böylece kendimi doğada farz ederim ya da atölyem doğaya dönüşür. Asya Şamanları'nın kaydedilmiş sesleri, davulla birlikte arkada kurt sesi, yağmur sesi... Böyle sesler. Çalışma dışında popüler de dinlerim, klasik te. Bazen sipariş resimlerde, ortamın ruhuna göre; Blues ve Jazz dinlerim. Hatırladığım, babamın biz küçükken her akşam bize okuduğu. Kemalletin Tuğcu'yu ben ilk okula gitmeden duyarak öğrendim. Ömer Seyfettin hikayelerini. Aklımda kalan çizgi filmden bir imge var: Arı Maya. Doğada annesini arayan yavru Arı Maya. Ben bunu izlerken hep ağlarmışım. Siyah-beyaz dönemden Vikingler vardı. 1980'lerde çizgi roman yasağı varken, babam alırdı. Sonra ağabeylerim, en son ben okudum bu çizgi romanları: Kara Murat, Tarkan, Zagor. İki, üç gazete alınırdı eve. Bunlarla birlikte Gırgır da girerdi evimize. O dergi, bu çizgi roman derken; bir tarih merakı oluşmaya başladı bende. Sanat fakültesine gelmeden önce, ben Platon'un Devletini okumuştum. Dünya klasikleri zaten lisede bitmişti. Gözümü açtığımda, ailede böyle bir iklim vardı. Amcam, halamın eşi köy enstitüsü mezunları. Onların arasında benim okumamak gibi bir eğilimim olamazdı. Şimdilerde başka tür metinler okuyorum. Om Yayınları'ndan Kedi kitabı, Gülriz Sururi'nin Kıldan İnce Kılıçtan Keskince'si, Yine Sururi'den Bir An Gelir, Utku Varlık'ın Zero Hipotez'i, Noah Harari'nin Homo Deus Yarının Kısa Bir Tarihi ve yine Harari'den Hayvanlardan Tanrılara Sapiens. Daha çok tarih ve inceleme eserleri tercih ediyorum. Örneğin, hangi şairin, ressamın hangi kedisi vardır? Böyle şeyler ilgimi çekiyor. Senin kitabına henüz detaylı biçimde giremedim. Varlığında Yokluğunda Kadın kitabını açtım, biraz okudum, birden aklıma Kedi kitabı geldi. Yeniden soruna dönersem, 1995 sonrası bir çok romanın zorlama eserler olduğunu düşünüyorum. Özellikle birkaç çoksatan okuduktan sonra soğudum, diyebilirim. Aklımda pek bir şey kalmadı. Aslında beyin operasyonundan sonra hafızamda eksilmeler oldu. Çünkü bende sağ hipokampus yok. Okumalarım üzerinde bu durumun ciddi etkisi var. Yabancı diller gitti mesela. Hafıza sorunları yaşadım. Ülkemizde sanat konusunda kolaycı bir anlayış var. Televizyona beş dakika çıkan adama sanatçı deniyor, ünlü deniyor. Ünlü sanatçı öyle kolay olunamaz her şeyden önce. Avrupa'da, Amerika'da sanatçı dendiği zaman; ressam ve heykeltıraş anlaşılır. Biz ise mankene, şarkıcıya sanatçı diyoruz. Neyi yaratmış? Ya da yaptığı şeyin altında sağlam bir felsefe mi var? Kavramların içini boşaltıp duruyoruz. Bunun da muadili var, diyoruz. Yok, kardeşim: Sanatçının muadili falan yok. Böyle olunca ben kendime sanatçı demekte zorlanıyorum. Bu, kendime üstün bir değer vermek değil kesinlikle; yaptığım işe hakkını vermek. Kendini bilmek, anlamına geliyor. Bizde değer kaybı var: Öğretmenin, doktorun değeri yok. İnsanın değeri yok. Sanat yok ediliyor her geçen gün. Benim örnek aldığım ustalar, hiçlik yolunda giderler. Mimar Sinan'ın hiçbir yapısında onun mührünü, imzasını görebilir misiniz? Peki, biz resimlere niye imza atıyoruz? Çünkü çok hırsız var şimdi. Adam, sizin resmi izinsiz alıyor, kitabında kullanıyor, ozalitçiden çıktı alıp kafesine fon yapıyor. Hak aramaksa başlı başına bir macera. Bu benim, demek zorundayım. Bir evlat neyse, resim benim için o. Herkese resim de satmam. Resmime layık olduğu değeri verebilecek bir kişi olmalı. Ben şimdi çocuğumu niye sokağa atayım? Ayrıca yaptığın resimden ayrılmak diye bir şey de yok. Biri onu benden aldığında bile ayrılmıyorum resmimden. Ruhla yapıldı, ruhum orada. Kağıdın üzerinde DNA'm var. Elim dokundu oraya. Sumi-e tekniği kullanmadığım bir resim, bu. Üstelik ısmarlama falan da değil. Pandemi dönemi, yakın tarih. Evde otururken, üniversite yıllarım geliverdi hatırıma; örnek aldığım sanatçılar. Cezanne, Monet, Manet, Renoir, Rembrandt. Bir fikir uyandı aniden: Dedim ki; Ustalara saygı serisi yapayım,. Öyle başladım. Portreleriyle gitmek istedim. Bir fotoğrafım vardı Fethi Paşa Korusu'nda çekilmiş. Zamanında o fotoğraf çekilirken bunu hayal etmiştim: Şurada şu olsa, kırda kahvaltı etseler,. O gün hayal ettiğim imgeler geri geldi. Arşivden o fotoğrafı buldum, çıkardım. O gün de, aynı resmimdeki gibi bir ağaca yaslanmıştım. Manet'yi orada saygıyla anarken, onun kullanmış olduğu tekniği ve renkleri tercih ettim. Manet'nin 1862-63 yıllarında yapmış olduğu Kırda Öğlen Yemeği eserinin hayalimle buluşarak yeniden yorumlanması da denebilir, bu resme. Dönem dönem şunu yaparım: Resim yaparken bir aksama görürsem ya da bir ritim bozukluğu fırça hareketinde, Enso çalışırım. Kimileri Zen çemberi der. Aslında bu çalışmaya Enso çemberi denir. Tek nefestir. Fırçayı eline alıp tek seferlik bir hareketle çember çiziyorsun. Acele etmen de, çok yavaş çizmen de sorun yaratıyor kağıt üzerinde: Mürekkebin dengesizliğini görüyorsun. Oradaki olay şu: Ruhumu ölçüyorum. Birkaç Enso yaparım. Birbirlerine yakın mı, uzak mı bakarım. Ruhum dengede mi, değil mi anlarım. Bazen o halkada kopmalar olur, yarım kalır. Tıpkı hayatın kendisi gibi. Zaman zaman akıştayız, bazen kopuyoruz, duruyoruz, yeniden başlıyoruz. Bazen resimlerim için şöyle diyorlar: Figürlerin harika ama arkası boş, ya ha Boyası az olmuş, kocaman kağıt,. Azlık, çokluk kavramının içeriği sizde farklı, bende farklı. Güçlü olan orada, kağıdın boşluğu mudur yoksa siyah mürekkep lekesi mi? Resim bütün değerini, o çok sanılan boşluktan alıyor. Bu, bir güç kavgası falan değil ki üstelik. Karga geldi mi, olay biter. Önümüzdeki Sevgililer Günü, 2023'te Doğa'da Aşk ve Sevgi teması adı altında ikili hayvan portrelerinden oluşan bir kişisel sergi açacağım Karaköy'de bir sanat merkezinde. Bir de Yaşayan Değerlerimiz adıyla farklı alanlarda bu topraklara hizmet etmiş değerli insanların portrelerinden oluşan bir sergim olacak. Ayrıca kaynaklarından ikisinin Türk mitolojisi ve astrolojik imgeler olacağı çok farklı bir sergi için fırça sürüşlerim başladı. Benim bu topraklara borcum var; bu kültürden besleniyorum. Hayat suda başladı, suyla devam edecek. Suluboya her daim benim kendimi ifade biçimim olacak. Teşekkür ediyorum dünyanı bizlerle paylaştığın için. Ruhsal sözleşmende benimle tanışıp bu yolculuğa çıkmayı kabul ettiğin için, ben teşekkür ediyorum. Rehberimiz sevgi olsun. Fırçamız kurumasın, kalemimiz tükenmesin, renklerimiz solmasın. Ve ışığımız daim olsun. Yolun açık, başarıların daim olsun kardeşim."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-ilknur-tunali-ile-soylesi", "text": "Ankara'da büyüdüm. İzmir'de yaşadım. Son 16 yıldır da Antalya'da yaşıyorum. Çocukluk insanın en önemli dönemidir çünkü tüm hayatını etkiliyor. Şanslıyım ilk çocuk ve ilk torun olarak sevgiyle büyümüş bir çocuğum. Bir minnet borcu için bunu özellikle belirtmek istedim. Meraklı, öğrenmeye açık, sorgulayan, araştıran bir insanım. Kariyerime uzun bir yoldan geldim. Çünkü akademi eğitimim sağlık bilimlerinden sosyal bilimlere uzanıyor ve birden fazla üniversite mezunu olarak kendime geniş bir oyun alanı yarattım. Detaylandırmak istersem, Hacettepe Üniversitesi / Radyoloji bölümünden mezun olduktan sonra sağlık alanında çeşitli pozisyonlarda çalıştım. Bu arada İstanbul Üniversitesi / Acil Yardım Afet Yönetimi, Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Anadolu Üniversitesi Felsefe bölümlerinden mezun oldum. Birbirinden farklı görünse de okuduğum her okulun ve kendimi bildim bileli iyi bir kitap okuyucusu olmamın, hayatıma ve sanatıma çok şey kattığını, bir alanda profesyonelleşmenin diğer alanların yönetimini kolaylaştırdığını düşünüyorum. Resimle ilişkim çocukluk ve gençlik yıllarımda başladı. Çalışma hayatını sürdürürken resim yapmaya devam ettim. Anatomi bilmek insan bedenini öğrenmeme; sanat felsefesi, estetik ve felsefe tarihi bilmek resmin düşünsel alt yapısını oluşturmama yardımcı oldu. Ressam ve akademisyen Ali Rıza Kırkan atölyesinde çizim ve görsel ifade, desen ve renk çalıştım. Çok severek takip ettiğim Psikeart dergisinde resimlerimi yayınlıyorum. İlk uluslararası solo sergimi Almanya'nın Detmold şehrinde açtım. Sanatımın düşünsel alt yapısını felsefe oluşturuyor. İnsana ait hiçbir şey bana yabancı değil. Bu benim kendimi gerçekleştirme yolculuğum. İnsanı anlama, geçmişi bilip geleceğe el verme yolculuğum. Bilim ve felsefeden yola çıktım, şimdilerde bunların ışığı altında çeşitli formların varoluşsal dönüşümünü eserlerimde sorguluyorum. Empresyonistlerden etkilenerek başladığım resim hayatım, şimdilerde soyut çalışmalar olarak devam etmekte. Nesneleri kendi algımla kurgulayarak soyutluyorum. Sezgisel olarak hep mavi turuncu renk çalışıyorum. Farklı çalışmalar da yapıyorum ama günün sonunda hep aynı renklere dönüyorum. Duygularımı yansıtabilmek için geleneksel kuralların dışında hareket ediyorum. Özgür hareket etmek, malzemeyi kullanma şeklimden, kurguladığım kompozisyona kadar bana geniş bir oyun alanı sunuyor. Öznellik, görünür olmayı da getiriyor. Yaptığım Konuşan kafalarda hep bir hüzün var. Yakın ve uzak gelecek için planlar yapıyorum. Sergilerin insan etkileşimleri, tanışmalar, sohbetler için zemin olduğunu ve sonrasında da motive edici bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Özellikle Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Muratpaşa Belediye başkanı Ümit Uysal'ın Antalya Müzesi'nde Algılar ismi ile devam eden sergimi onurlandırmasından çok mutlu oldum. Bu arada sergim 31 Ocak tarihlerine kadar misafirlerini ağırlamaya devam edecek. O yüzden şimdiden yeni sergimi hazırlamak için heyecanlıyım. Resimlerimi ulusal ve uluslararası alanlarda sergilemek üzere çalışmalarım sürüyor. Ekolojik sürdürebilirlik üzerine her daim çalışmalarım var. Ancak ekolojik sürdürülebilirlik üzerine daha çok gitmek istiyorum. Her zaman bir konuşan kafa mutlaka çıkıyor. Düşünmekten kendimi alıkoyamadığım bir konu var. Bu yüzyılda yaşıyorum ve çağın sunduklarıyla, resim yapabilir miyim? Çalışıyorum. Sanatçılar ve edebiyatçılar hayal eder, bilim gerçekleştirir."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-melek-baydar", "text": "Herhangi bir sanat dalında, merkez figürlerin yanı sıra henüz lokal olan isimlerle röportaj yapmak da hoşuma gidiyor. Güzel Sanatlar eğitimleri alan genç ressam Melek Baydar ile yaptığım röportajın da motive kaynağı bu. 2000 senesinde dünyaya gelen Melek, Ankara Güzel Sanatlar Lisesi'ndeki eğitiminin ardından soluğu 2018'de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde alıyor. Resimlerinde ağırlıklı olarak yağlı boyayı tercih eden Melek Baydar, kolaj çalışmaları ve yeni başladığı otoportre serisi ile de dikkat çekiyor. Bir yandan eğitim hayatını sürdürürken bir yandan da sanatında yeni şeyler deneme ve ne istediğini keşfetme sürecinde olan genç ressam en son füzen kalemi ile yaptığı çalışmasını paylaşmıştı sosyal medya hesabında. Sizle birlikte ben de Melek'i bu röportajda daha iyi tanıyacağım. Merhaba. Küçükken ödevlerimi yaparken verdiğim molalar resim çizmek için olurdu. Kendimi bu şekilde rahatlatır ve motive ederdim. Ortaokuldaki öğretmenimin yönlendirmesiyle Güzel Sanatlar Lisesi'ne bir ay gibi kısa bir sürede hazırlanıp kazandım. Benim ilk dönüm noktam oldu diyebilirim. Okulda resim derslerinde yaşıtlarıma göre o dersi daha çok önemsediğimi ve ilgili olduğumu düşünüyordum. Zaten çevremdeki insanlar da bana bunu hep hissettirdi. Güzel sanatlar lisesini kazanmadan önce resim dışında kafamda kendimle bağdaştırdığım bir alan yoktu aslında. Lisedeyken önceki yıllara göre çok daha mutlu olduğumu hissettim. İşte bu benim işim, ben gerçekten de bu alanda ilerlemeliyim dedim. Benden 13 yaş küçük kardeşim bana ilham veriyor. Çocukluğuma götürüyor ve ister istemez paletimdeki renklere bu canlılık yansıyor. Bazen onda kendimi görüyorum. Resimlerimde daha çok özlem, çocukluğa yolculuk temalarını işliyorum. Çünkü çocukluk en saf dönem aslında. İnsanların içinde hala bu göstermedikleri kırılgan saf ve çocuksu yanın olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda yakın çevremde yaşananlar benim için büyük önem taşıyor. Yaptığım işlerle şu anda kendimi keşfetme ve deneyimleme aşamasındayım. Hangi renklere ve malzemeye ağırlık verdiğimi deneyimliyorum. 6 ay öncesine kadar daha katmanlı dokular çıkartırken şimdilerde bunu biraz azalttım. Post- Empresyonizm dönemini seviyorum. Etkilendiğim sanatçılar, Edouard Villard, Mary Cassatt, Henri de Toulouse-Lautrec, Pierre Bonnard, A. R. Penck, Cuno Amiet' dir. Bunların yanında sevdiğim birçok sanatçı da var. Bu düşünce aklımda uzun zamandır vardı. Ama kendimi tam hazır hissetmiyordum. Ben kendimle baş başa kalıp kendimi çok dinleyen, içimdeki Melek ile tartışan biriyim. Otoportre fikrim de buradan doğdu. Bir nevi kendimi sorgulama diyelim. Bu çalışmalarım pandemi dönemine denk gelmeseydi daha farklı olabilirdi tabii. Seriye ilk geçen kış başladım. İkincisi de Eylül ayında bitti. Şu an yeni başlayacağım çalışmam için düşünme ve eskiz aşamasındayım. Evimde daha çok üretken ve ruhsal açıdan daha dingin olduğumu düşünüyorum. Sıcak aile ortamı sanırım vazgeçemeyeceğim bir durum. Bazen anlık gelişen resimler yapıyorum. O anda yapacağım şeye karar vermek biraz oyun gibi aslında. Ama uzun süreli bir resme başlayacaksam süreç daha planlı ve okul gibi işliyor. Pandemi aslında hem olumlu hem de olumsuz etkiledi. Daha çok okuma, araştırma, üretme ve yazma fırsatım oldu. Üretimlerim hakkında önceye kıyasla daha fazla düşündüğümü fark ettim. Tabii karantina dönemi dışarı çıkamamak üretimlerim açısından biraz eksi bir yöndü. Çok sevdiğim ve orada çalışmaktan keyif aldığım okulumdan, atölyemden uzak kalmak da zor oldu tabii ki. Ben de bu keyifli söyleşi için teşekkür ediyorum. Benim için bir ilkti."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-melis-dogan", "text": "Melis Doğan 6 Mayıs 1994 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Eğitim hayatını Ankara'da tamamlayan sanatçı, küçük yaştan gelen resim sanatına olan ilgisi ve yeteneği üzerine özel dersler alıp kendini geliştirdi. Sonrasında eğitim hayatı için İstanbul'a döndü. Burada Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar bölümünü kazandı. Öğrencilik yıllarında tiyatroya olan ilgisi üzerine İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nda şan dersi alıp kamera ve sahne önü denemelerinde bulundu. Melis Doğan, çalışmaları fantastik realizm- sürrealizm akımını kapsayan Türk kökenli görsel sanatçıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-melis-gursel", "text": "1983 Sakarya doğumlu Melis Gürsel, 99 depreminden sonra eğitimine Ankara'da devam etti. Hacettepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesi'nde lisans, Ankara Hacettepe ve İtalya Cagliari Üniversitelerinde yüksek lisans eğitimlerini mühendislik disiplinlerinde tamamladı, doktora çalışmasını ise bir süre ABD George Washington Üniversitesi'nde yürüttü. Sanatçı, resim alanında hiçbir eğitim almamış olmasına karşın, ilkokul çağından önceki yaşlarda yapmaya başlamış olduğu çalışmalarını zaman içerisinde profesyonel bir tutku haline getirip, soyut portre ve soyut ekspresyonizm tarzını tuvalin yanı sıra; çevreye duyarlı, geri dönüştürülebilir kağıt, karton, tahta gibi farklı medyalarda, zaman zaman altın yaprak, kurutulmuş kahve, sim gibi çeşitli materyallerle bütünleştirdi. Uzun yıllar İtalya ve Amerika başta olmak üzere yurt dışında bulunmuş olan sanatçı, hem ülkemizdeki sergilerde hem de dünyanın çeşitli ülkelerinde yarışma ve sergilerde ülkemizi eserleri ile farklı kültürlere tanıtmıştır. Melis Gürsel manifestosunda; herhangi bir zemine iz bırakan her bir nesnenin sanatın bir parçası olduğu savını ortaya koymuş olup, ruhumuzun tekamül yolculuğundaki rastgele bir 'T' anında aldığı sonsuz 'es' in gören gözde bin bir renk bulduğunu savunmaktadır. Sanatçı için sanat, hobi değil bilakis amansız bir ihtiyaçtır ve bu sayede, bir dönemin insan veya nesneleri fizik teorilerinde olduğu gibi 'zamanda sıçrama' ile bir diğerine taşınabilir olduğunu düşünmekte ve hayatta hiçbir şeyin kontrolü bizlerde değilken, bir adet fırça ile elinizdeki bez, kağıt ya da kanvası düşlediğiniz herhangi bir şeye dönüştürebileceğimize inanmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-nilgun-sipahioglu-dalayin-ust-dunya-habercileri-isimli-kisisel-resim-sergisi-sanatseverlerle-bulustu", "text": "Ressam Nilgün Sipahioğlu Dalay'ın Üst-Dünya Habercileri isimli kişisel resim sergisi, 15 Kasım 2021 tarihinde Galeri Sanatyapım'da sanatseverlerle buluştu. Üst-Dünya Habercileri isimli sergiyi, 05 Aralık 2021 tarihine kadar Galeri Sanatyapım'da ziyaret etmek mümkün."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-oya-basaran-cikin-ile-sanat-yasami-uzerine-soylesi", "text": "Evet! Sanata Çocukluğumdan beri merakım vardı. Büyük ablam Gülden Ercins Tatbiki Güzel Sanatlar'da okurken ben onun sanat tarihi kitaplarını karıştırır ve okurdum. Resim sanatına karşı ilgim her zaman oldu. Sokakta boş bulduğum duvarlara her fırsatta renkli tebeşirlerle resim yapardım. Bu benim kendimi ifade etme ve özgür kılma şeklimdi. Şunu diyebilirim ki Mustafa Pilevneli hocamın emeklerini ve bana katmış olduğu eğitimi, bilgiyi asla yadsıyamam. Bu mesleğe başladığım ilk günden itibaren, resime nasıl bakılması gerektiğini, ışığı ve gölgeyi, derinliği ve sanata ait tüm akımları, derslerimizde yaşarak ve hissederek öğrendik. Mustafa Pilevneli'nin öğrencisi olmak bence bir ayrıcalıktır. Herşeyin ilki nasıl bir heyecan katıyorsa insan hayatına, ilk kişisel sergim de bana çok heyecan ve bir o kadar da deneyim kazandırmıştı. Kendimi bulma sürem neredeyse 20 seneyi buldu. Bu kadar zaman içinde bende boş durmadım tabi kendimi sanat alanında beslemeye çalıştım. Dünya da görmek istediğim yerleri görmek de diyebiliriz buna... Bu zaman zarfında evlendim ve şimdi 8 yaşında bir de kızım var. Bir eseri oluşturma aşamasına gelmeden önce hangi malzemeleri kullanmam gerektiğini düşünüyorum. Bu malzemeler doğrultusunda yeni teknikler keşfediyorum. Bu bulmuş olduğum keşif beni asıl ortaya çıkarmak istediğim resime doğru bir yolculuğa çıkarıyor. İşte o zaman ben istediğim resmi yapmış oluyorum. Resimlerimde çoğunlukla hayvan figürleri kullanıyorum. Bunun tek sebebi estetik ve görsel açıdan gözü doyurması, adete lezzetli bir görsel şölen tadında renkçilik sunmasıdır. Bunun yanı sıra özgürlüğüne düşkün biri olduğum için, özgürlük demek bende hep denizi ve tekne hayatını aklıma getirmiştir. Bundan ötürüdür ki tekne ve yelkenli resimlerimi de geometrik soyutlama anlatmaya çalışıyorum. Süprematizm akımı diyebiliriz. Doğadan esinlenerek varolmuş olanı kendi uyarlamamla yeniden bir boyut kazandırarak bir bütüne ulaşmak. İnsanlığın varolduğu zamandan itibaren sanat hep vardı. Bu bir resim olarak karşımıza çıktı ya da bir heykel olarak... İnsanoğlu hep kendini sanatla ifade etmek istedi. Bu güne kadar da böyle gelişti. Evet sanat, sanatçının kendini ifade etme şekliydi. Ancak bir sanatçı kendi duygu ve düşüncelerini yalın olarak anlatabilirse, kendini doğru şekilde ifade edebilir. Ben de bu yolu seçtim. Yalın olmak ve mümkün olduğu kadar sadelikten yana olmayı temel ilke edinmek. Resimlerimde geometrik semboller kullanıyorum. Bu semboller ile oluşturmak istediğim resmi ortaya çıkarıyorum. Bu akıma ' Geometrik Soyutlama' Süprematizm denebilir. Bu akım Kasimir Malevichn'in bir kısım çalışmalarına verdiği isimdir. Süprematizm, Duyguların yalın renkler kullanılarak geometrik sembollerle ifadesidir. Kullanmış olduğum geometrik sembolleri farklı materyallerden oluşturuyorum. Bu materyaller bazen bir keçe, kalem, mukavva, gazete ya da dergi kağıdı olabiliyor. Bir devamlılık sağlamak içinde kendime en yakın olduğunu bildiğim suluboya tekniğini kullanarak resimlerimde bir bütün oluşturmak istiyorum. Resimlerimde genelde hayvan figürleri kullanıyorum. Bunun sebebi ilk olarak görsel anlamda renklerinin beni cezbetmesi. Doğaya bağlı birisi olarak sonsuz bir şekilde faydalanmak beni mutlu ediyor. Bir o kadar özgür ruhumu tatmin etmek içinse rüzgara yelken açan ve dalgalarla mücadele eden bir tekneyi de resmetmekten mutluluk duyuyorum. Profesyonel anlamda Marmara üni. Tatbiki Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünü 93 senesinde kazandığım zaman sanat, benim hayatıma tam anlamıyla girmiş oldu. Çocukluğumdan beri süregelen resime olan yatkınlığım ve sevgim artık resmiyet kazanmış ve kendimi özgür olarak ifade etme imkanı bulmuştum. 93 senesinden bu zamana kadar bir çok Ressam üstadımla tanışma ve çalışma imkanına sahip oldum. Onların resim alanındaki bilgi ve birikimleri ile kendimi geliştirdim. Bu gelişimde, resim hayatımda olduğu müddetçe asla bitmeyecek. Ulu önder Atatürk'ün dediği gibi 'Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.' Sanatın ve sanatçının kendini özgür hissettiği nice güzel günlere. Evet! 25- 28 Kasım tarihleri arasında Selanik'de ART_ THESSALONIKI'de bir sergimiz olucak. https://art-thessaloniki. helexpo. gr/en. Bu güzel ropörtaj için çok teşekkür ederim. Sanatla dolu bir sene olması dileğiyle Sevgiler."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-sule-dincel-sarikaya-ile-roportaj", "text": "Sevgili Şule Dincel Sarıkaya ile tanışma hikayemle başlatmak istiyorum bu söyleşiyi. 2014 yılının yaz aylarından biriydi; ikinci romanım Prenses Eteğindeki Taşları Döküyoru bitirmiştim. Pupa Yayınları kapak arayışımın sonuçlanmasını bekliyordu. Bana sunulan görseller yazdığım romanla örtüşmüyordu. Bir sabah içimde tuhaf bir heyecanla uyandım. Sanki bilinçaltım arayışıma yanıt olacak bir resme çağırıyordu beni. Nette gezinmeye başladım ve birden karşıma Şule'nin My Spongetastic World adlı eseri çıktı. O an, arayışımın sonlandığını öyle keskin biçimde hissettim ki, sonrası bir çorap söküğü gibi geldi: Yazıştık, telefonda konuştuk ve o harika görsel, Ekim 2014'te basılan romanımın kapağı oldu. Bir yazarın anlatısına, bir ressamın anlatısının yüz olması büyülü bir şey. Sanatçılar arasındaki bu etkileşimin gücüne her daim inanıyorum. Hayattaki karşılaşmaların her birini Olumlu ya da olumsuz olarak karşılayalım- yaşam hikayemizi oluşturan irili ufaklı taşlar gibi düşünürüm. Kimi taşlar beklenmedik güzellikte olabilir: Bir kıyı şeridinde, dalgaların sonsuz dansıyla törpülenip zamanı geldiğinde gözünüze değen bir çakıl taşı hayal edin. Mısır Uygarlığı'ndaki büyülü böcek Scarabaeus Sacer gibi simsiyah ya da masmavi bir taş. Onu ellerinize almadan yolunuza devam edemeyeceğinizi bilirsiniz çoğunlukla. Ressamların, heykeltıraşların, müzisyenlerin, şairlerin, yazarların ve yaratıcılığı yaşam amacı yapmış olanların simgelerle, göstergelerle başı fena halde derttedir ve bu derdi çok severler. Bizim Şule ile karşılaşmalarımız devam ediyor. Eylül 2019'da basılan Varlığında Yokluğunda Kadın adlı kitabımın kapağı da onun imgeleriyle hayat buldu. Sweet Horror Blue Bunny adlı resmini çalışmamın içeriğine göre yeniden düzenledi ve kullanımıma sundu. Kadın varlığının toplumsal tahayyüldeki belirteçleri; kadını bir sürmeli göze, bir kırmızı dudağa, bir bukle saça indirgeyen eril akıl daha incelikli biçimde sergilenemezdi. Kadın bunlardı ve aynı zamanda bunlar değildi. Kadını ancak yokluğundan tanıyabilirsiniz. Ve işte biz de, üretimlerimizin birbirini çoğalttığı bu olağanüstü dünyalara uzanan iki kadınız. Kendi iç döngülerimizde büyüyüp genişleyerek, her nasılsa bir gün benzer bir titreşimin izinde yeniden karşılaşıyoruz. Bu röportaja konu olan üçüncü karşılaşmamız 23 Ekim 2021 Cumartesi günü gerçekleşti. Pendik Marinturk Alışveriş Merkezi'nde buluştuk. Şule, kızı Ece'yle birlikte geldi. Ece çok sevdiği kedileri beslemenin yollarını araştırırken, biz de uzun bir söyleşiye başladık. Bol güneşli, biraz rüzgarlı bu güzel günde Şule de, ben de bol bol güldük. Sevdiğimiz ressamlar, yazarlar ve renkler derken; bir çok ortak şeyimiz olduğu ortaya çıktı. Picasso ve Van Gogh sevgimiz, Virginia Woolf hayranlığımız, edebiyattaki bilinç akışı tekniğine duyarlılığımız, şiir de yazıyor oluşumuz ve çılgınlığımız... Bu arada farklar da başını uzattı aramızdan: Müzik zevkimiz ve renk önceliklerimiz. Aşağıdaki söyleşi, ister istemez benim gözümdeki Şule Dincel Sarıkaya'yı anlatıyor. Üretimlerimiz birbirine değerken, biz de birbirimize bir kez daha ayna oluyoruz sanatın ışığında. Gördüklerimizden ve paylaştıklarımızdan ilham almaya devam ediyoruz. Umuyorum, sizler de bir nehir gibi akan bu söyleşiden kendinize ait imgeler, hatırlatıcılar bulursunuz. Öncelikle Marvellous sözcüğü İngilizcede Olağanüstü demek. Bir akım olarak Marvelizm de olağanüstü hikayelere gönderme yapıyor. Bu noktada yaptığım her resmin bir öyküsü var. Her öykünün de bir ana karakteri var. O kahramanın da mutlaka süper güçleri olmalı, bana göre. Bu süper güçler; resmin aurasını, atmosferini renklendiriyor. Bazen bu sıra dışı karakterler insanlara ürkünç gelebiliyor. Ama aynı zamanda onlara seslenebilmem için bana bir fırsat sunuyorlar. Buluşurdum. Marvel karakterlerini seçme sebebim, insanların imgelemlerine tanıdık gelen bu karakterlerin aşinalığından yararlanmak. Bu girişime, bir tür kendini tanıtma programı olarak bakılabilir. Benim içimde kendi karakterlerim var; yakında onlara doğru yol alacağım. Bu süreç bir basamak. Görülebilir ve anlaşılabilir olmak için. Kız delirmiş mi? diye sorulması yerine; normalden anormale doğru giden bu sürece tanıklık edilmesi daha uygun geliyor bana. İki kız kardeşiz. Benden 7 yaş küçük bir kız kardeşim var. Benim kahramanlarım her zaman çizgi film karakterleri oldu. Beni en çok benden alan Looney Tunes oldu ilk önce: Bugs Bunny ve arkadaşları. Sonra animeyi keşfettim. Şeker Kız Candy en sevdiğim karakterlerden biri. Çocukluğuma denk gelen bütün çizgi filmleri izlemişimdir. Sorunun yanıtına gelirsem, benim özel bir kahramanım yoktu. O hep hayalimde kaldı. Onu bir şeylerle besledim, durdum. Bir süper kahraman seçmedim kendime. Tüm o sözünü ettiğimiz Marvel karakterleriyle ve çizgi film kahramanlarıyla; ben içimdeki karaktere ulaşmaya çalışıyorum. O karakter ne Demir Adam'a benziyor, ne de bir başkasına. Doğrudan onu içimden çıkarmaya cesaret edemedim. Anlaşılmaz, değeri bilinmez diye. Biraz daha gerçeğe tutunup soyuta doğru ilerlemek daha güvenli göründü bana. Mesela Ressam Jean-Michel Basquiat'yı çok severim. 28 yaşında ölmüş, siyahi bir ressam. Onun bütünlüğe ulaştığını düşünüyorum. O tam olarak, olmak istediği noktadan başlayabilmiş resme. Benim öyle bir cesaretim yok. Ne zaman içimden geldiği gibi korkunç şeyler çizsem, ailemden eleştiri aldım. Eleştirilmediğim anda ya da bunu önemsemediğim noktada kopacağım. Doğru mu anlıyorum? Şu an içindeki özgür ruhu tümüyle serbest bırakamıyorsun. Evet. Biliyorsun, ben bir kolejde İngilizce öğretmeni olarak çalışıyorum. Hayatımda bir okul gerçekliği ve sorumluluğu var. Bu rol beni gündelik yaşamın içinde belli bir sosyal sınırın içinde tutuyor. Bu hem sınırlandırıcı, hem de bir ölçüde iyi. Çünkü öylesine bir kopuş beni nereye götürür, bu da meçhul. Sayko bir çocuktum. Yani her daim hayali arkadaşları olan bir çocuk. Gerçek kişilerle, gerçek oyunlar oynamak yerine; kendi hayal dünyamda oynardım. En sevdiğim şey özellikle yazın Amasya'ya gittiğimizdeki özgürlük ortamıydı. Oradaki evler hep iki ya da üç katlı olurdu. Üst katlardaki bir odaya girip kendi hayal dünyamda olmak, en büyük zevkimdi. En sevdiğim oyun, hayallerimi beslemekti. Hiç sıkılmazdım zihnimde yarattığım dünyadan. Ortaokuldan itibaren çok fazla arkadaşım oldu. Ancak her zaman sessizdim. İnsanlarla olan en iyi iletişimlerimi üniversitede yakaladım, diyebilirim. Gazi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği okudum. Dil de soyut bir alan olduğu için, benim iç dünyamı besledi. Üniversite döneminden önce yazmış olduğum 500 şiirim var. Dahası vardı. Hepsini yaktım. Üniversite döneminde iki roman yazdım. İkisi de şu an kayıp. Hem yazdım, hem resim yaptım. Çocukluğum gibi üniversite yıllarım da resimle geçti. -Bunu sormak istiyordum: İlk ne zaman resim çizmek üzere eline kalem aldın? Altı yaşındayken başladım resme. İlk yaptığım resim hala duruyor. Bankta oturan bir kız ve yanında da horoz var. Rengarenk bir horoz. İlk yazdığım hikaye de 8 sayfa. İlkokul ikinci sınıftaydım; öykümde bir baba ve kızı vardı, uzaya gidiyorlardı. Bilimkurguya dayalı bir yolculuktu. Öğretmenim bu öyküye çok şaşırmıştı ve tüm sınıfın önünde okutmuştu. Utançtan yerin dibine girmiştim. Niye herkes bir paragraf yazarken, ben 8 sayfa yazdım?. Biraz pişman olmuştum sanırım. Ama işte hayatım, üretim. Üretiyorsam, yaşadığımı hissediyorum. Bu duygum hiç değişmedi. Aslında hayalimdeki kahraman babam da olabilir. Olsa olsa, babamdır. Biz çok hayal kurardık babamla. Annemle böyle yakın bir ilişkim yok. Annem daha otoriter bir kimlik: Kuralcı. Babamsa duygularımızın sesini dinleyen, daha duygusal bir insan. Ayrıca çok da eğlenceli bir yanı vardır. Bir örnek vereyim: 15 yaşındayken ben, önümüze bir harita koydu babam bir arkadaşıyla birlikte ve Nereye seyahat etmek istersiniz? diye sordu bana ve kardeşime. Japonya'ya gitmek istiyoruz, dedik. Aldı bizi götürdü. Boyalarımı da o alırdı. Hayallerimize önem verirdi. Bir gün dedim ki babama: Ben resim öğretmeni olmak istiyorum,. Orada dur, dedi. Sonra İngilizce bölümünü de babamla birlikte seçtik. Bugün düşününce, resim bölümünden mezun olmadığıma seviniyorum. Çünkü ressam kimliğimi kesinlikle ülkemle sınırlamıyorum. Başka ülkelere açılmak, başka kültürlerde kendimi ifade etme şansı yakalamak daha öncelikli benim için. Bu noktada kendimi İngilizcede de anlatabilmek bir zenginlik. Amerika'da kalabilirdim bir dönem; öyle bir fırsatım oldu. Ancak kalmadım. O da ayrı bir hikaye. Kavga ettiğim resimlerde annem olabilir. Vurdulu, kırdılı, çılgın resimlerim var ya benim; oralarda annemle mücadele ediyor olabilirim. Annemin zor bir karakteri var. Mutlu olduğu zaman çok mutlu, mutsuzken çok mutsuz. Bu durum, bir çocuk için hiç de kolay değildi. O zaman çok eğlenceli bir kadın görüyorum: Kahkahalar, sohbetler, danslar... Herkes hayranlık duyar ona. Başkalarıyla olan ilişkilerinde oldukça eğlenceli bir kişiliktir. İlk suluboyalarımdaki imgeler, onunla paylaşamadığım; içimde birikmiş duygulara referans veriyor olabilir. Şimdi resim yaparken tümüyle hayal dünyamdan besleniyorum ve bilinç akışı tekniğiyle akıp gidiyor çizgiler, renkler tuvallere. Evet. Sanırım annemle olan ilişkim resimlerimde yeniden canlanıyor. Mücadele halinde olduğum şeyler tuvalime giriyor. Mesela denizden korkarım. O yüzden resimlerimde hep su vardır. Yüzerim ancak imgesel olarak korkarım denizden; rüyalarıma girer. Bir diğer korkum da, kan imgesi. Ece'ye hamileyim: 42. hafta geldi, Ece doğmak istemiyor ve nişan geliyor, ciddi bir travma. Neyse, sonuçta doğurdum kızımı. Kendimi de bir anne olarak doğurmuş oldum. Doğum sürecini kaçırmamak için kendi isteğimle narkoz almadım. Doğum sancısı acıyı örttü ve korkum bana yenildi. Evet. Diğer türlü zihnimde onlarca hayal, senaryo kalır. Görünce, bir parçası olunca, hepsi bitiyor. Sanırım korkularımı yenmeyi seviyorum. Korkularım lehime çalışıyor. Korkuyu yenerkenki zaferi seviyorum, korkularımdan besleniyorum ve korkunun yaratıcılıkla ciddi bir bağı var. Korkularım olmasa, realist bir ressam olurdum. Rönesans dönemi sanatçıları gibi. Ama daha önce de söylediğim gibi; tüm sorumluluklarımı bıraksam, kim olurum, bilmiyorum. En büyük hayalim bir dağa kaçıp resim yapmak. Hiç korkum olmaz. İçimde bir erkek var sanki. İçimdeki o eril yanı da seviyorum. Okulda da o eril yan aktif. Konuşurken, ders anlatırken dişil tavırlar sergilemiyorum. Sınıfta kendiliğinden büründüğüm o karakterleri de seviyorum. Cinsiyet beni sınırlandırmıyor. Aşık olduğumda öyle hissetmiştim. Eş ve annelik rolünde dişiyim. Resim yaparken ise, daha çok eril enerjiyleyim. Diğer kadın ressamlara bakıyorum; çizgilerimiz, imgelerimiz çok farklı. Ben kesinlikle romantik biri değilim, tersine savaşçı bir yanım var. Böyle bir ülkede cinsiyetsiz olsam, daha mutlu olurdum. Kendimi zaten resim üretmek için dünyaya bırakılmış bir robot gibi görüyorum. Hayattaki amacım sağlıklı koşullarda resim üretmek. Sağlıksızlığı da tecrübe ettiğim için sağlığın kıymetini bilen biriyim. Hayattan elimi eteğimi çektiğim bir iki yıl geçirmiştim: Üniversite son sınıf ve ertesi yıl. Tam bir kopuş. Psikolojin dengede olmayınca, resim de üretemiyorsun. Bu bağlamda öğretmenlik yapmak bir istinat duvarı oluşturuyor hayatımda. İlişkilere ihtiyacım var. İstesem de, tümüyle izole olmayı göze alamam. Kendi sınırlarım olmadığı için, sosyal hayatın sınırlandırmaları aslında iyi geliyor bana. Eşimi bulmasaydım; Nişantaşı'nda bir ev tutacaktım, 10-15 kediyle yaşayıp yalnızca resim yapacaktım. Resim yaparken, yemek yemeyi de unuturdum. Resimden para gelirse, kullanırdım. Gelmezse, aç kalırdım. Açlığı da umursamazdım. Öyle korkularım yok. Duygularıma mesafem var. Yalnızca resmimde yaşıyorum çünkü. 40'a kadar delirmezsem, sonrasında da delirmem. Oldukça ilginç bir sanatçısın. Psikolojik haritanı bir izlenim verecek kadar bile olsa, ortaya çıkartma niyetim var. Yüzüne baktığım zaman, çok derin gözlerle karşılaşıyorum. Üstelik pek çok insanın aksine, seninkilerde kalmaktan bir rahatsızlık duymuyorum: Çok derin, çok ışıklı, pırıltılı. O sıra dışı hikayelerin, çılgın imgelerin, neonlu renklerin bu kara deliklerin içinde nefes aldığına hiç şaşırmadım. Kavuniçi saçlarınla ve çocuksu gülümsemenle bir anime karakterisin başlı başına; tuhaf bir sevimliliğin var. Kimi insanlar sahip olduğum mizaca ve resimlerime yansıyan zihinsel dünyama böyle bakmıyor maalesef. Sulu boya yaptığım dönemde, Kanada'dan bir ressam aradı beni. Resimlerimi gördükten sonra, beni Akdeniz Üniversitesi Hastanesi'ne göndermek istedi. Senin beynini keşfetmelerini istiyorum, gibilerinden tuhaf bir davet. Oradaki psikiyatri ekibi beni inceleyecekmiş. Bu resimleri üreten beyin nasılmış?. Elbette kabul etmedim. İlkokulda epey irdelendim. İlkokul öğretmenlerimi hiç sevmedim. Bana ödevini yaptın mı? demesi bile sinirimi bozardı. Ortaokulda da pek bir şey değişmedi. Lisede de tümüyle sustum. Dört yılı susarak geçirdim. Hiçbir ilişkiye yanaşmıyordum. Tüm öğrencilik yıllarım boyunca, derste sürekli resim çizdim. Üniversite dersliklerinde de devam etti, bu çizimler. Resim öğretmenlerim elbette yeteneğimi gördüler. Ödüllerim, birinciliklerim vardı. Liseye gelinceye dek, resim yeteneğimin şüpheyle sorgulandığını anımsıyorum. Kimse yardım etmedi, ben yaptım, demekten yorulmuştum. Yabancılaşma hissettim. Hep öyle hissederek yaşadım. Şu anda da öyle hissediyorum. Anlaşılacağıma dair bir beklentim yok. Anlaşılırsam, sürpriz olur. Kimi zaman galeri sahipleri resimlerimi anladıklarını söylüyorlar, kişisel sergi teklifinde bulunuyorlar. Ancak ben bunların takibiyle fazla ilgilenemiyorum. Müzayedeler yüzde on beş, sergiler de en fazla yüzde otuz alabilir. Resimlerimin alıcısı uzun zaman yurtdışıydı. 12-15 yıl önce Sultanahmet'te bir galeride satılıyordu resimlerim. Amerika, İsrail ve Almanya. Alıcı ülkeler çoğunlukla bunlardı. Her hafta en az iki resim satardım. Okan Bayülgen de o galeriden satın almıştı resimlerimi. Artist Dergisi'nde bir röportajım yayınlanmıştı. En popüler olduğum dönem sanırım 2010'lardı. Bir anda ilgi odağı oluyorsun. Ancak bu merak her zaman lehine çalışmıyor. Okan Bayülgen'in Televizyon Makinesi adlı programının gündemde olduğu zamanlardı. Beni programına davet etti, kabul etmedim. Nedenine gelince; konuklarını ve telefona bağlanan izleyicileri çoğunlukla tersleyip zor durumlarda bırakması hoşuma gitmiyordu. Sonuçta çok davetler aldım. Ve çoğunlukla reddederek bugünlere geldim. Ressam kimliğim üniversitedeyken görünür olmaya başladı. Yabancı dil bölümü bana çok kolay geldi. Derece yapacak duruma gelmiştim hiç çaba harcamadan. Bunu fark edince, bu enerjiyi resme yönlendirmeye karar verdim. O zamanlar Ankara'da Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği vardı. Bir kaç resmimi gönderdikten kısa bir süre sonra beni derneğe çağırdılar. www. turkishpaintings. com'a alındım. Karma sergilere katılmaya başladım. Sonra o plastik sanatlar derneğine gittiğimde, dernek sahibi çok tuhaf buldu beni. Orada üyelik işlemlerini gerçekleştirirken ben, tümüyle sessiz kaldı. Sonradan öğrendiğime göre, o resimleri yapan kişi imgesiyle benim genç varlığımı bir türlü bağdaştıramamış. Sonra www. lebriz. com'a alındım. Daha sonra Bodrum Nurol Sanat Galerisi'nde sergi açtım. Sonra Amerika'ya gittim ve orada bir ay kaldım. Döndüğümde nedense o sanat galerisiyle kurmuş olduğum iletişimi devam ettirmedim. Sezgilerime göre yaşayan biriyim. Asla evlenmeyi düşünmüyordum. Tanıştığımızda 26 yaşındaydım. Evliliğe karar vermemin tek sebebi, aşk. Eşim rahat, güler yüzlü, çok pozitif enerjili bir adamdır. Önyargıları, kriterleri yoktur. Amerika'ya da birlikte gitmiştik. Sergileri birlikte gezdik. Kafamızın estiği yöne evrildik. Olduğum kişi olarak beni kabul ediyorsan, evlenelim, dedim. Evlendik. Bana hiç bir baskı uygulamaz. Birbirimizin yaşam alanlarına, gündelik zamanı kullanma alışkanlıklarına saygılıyız. Şu an Online Müzayede ile çalışıyorum. Tüm resimlerimi getirip götürüyor. Eşim, en büyük destekçim. Resim, bizim ortak alanımız gibi. Haydi yapalım, diyoruz ve yapıyoruz. Kulaklığımı takıyorum; müziği son ses açıyorum, tümüyle akışa geçiyorum. Üç saat bir yere kendimi kilitlemiş gibiyim. Hatta evde eşim olduğunda, çalışma odamın kapısını da kilitliyorum; dünyadan kopuyorum. Daha çok club ve rock müzik dinliyorum. Metro Fm, Pal Station gibi radyoların ilk 40 şarkı listesi oluyor. Bunları mutlaka dinliyorum. Popüler müziğe bayılıyorum. Deep House, Trance de dinliyorum bazen. Şu sıralar Duman dinliyorum. İlk zamanlar metal müzik dinleyerek başlamıştım. Derken rock, sonra club. Klasik müzik aşırı sakin. Beni alıp bir yere götürmüyor. Bana deli müzik lazım. Ecoline'nin 236 numaralı suluboya mürekkebi, turuncuya yakın bir sarıdır. Bu rengi çok severek kullandım. Şu anda nar çiçeği ve florasan pembe var tuvallerimde. Sarı, kırmızı, pembe gibi sıcak renkler seviyorum. Bu üç renk olmadan, o resim canlanıyor gibi gelmiyor bana. Mesela, kahverengi tonlarında bir resim yapmam mümkün değil. Yeşil. Ama hangi yeşil? Tam yeşil olmayan, bir yeşil tonu. Kafamdaki, ruhumdaki yeşil. Maviyle aram kötü. Mavi olan, bir kaç resmim var. Bunlardan biriyle İtalya'dan prestijli bir sertifika aldım. İtalya'nın en büyük sanat eleştirmenlerinden biri olan sanat tarihçi Vittorio Sgarbi'den geldi bu mumlu sertifika. Sanırım İtalyan bir sanat dergisinde çıkan haberden buldu beni. Çin'den de bir diplomam var: Dünyanın En iyi 100 Sulu Boya Sanatçısı arasına girdim. 76. oldum. Bir dönem, böyle çok kültürlü etkileşimler oldu hayatımda. Bu, büyük bir mutluluk veriyor insana. O deneyi yapan ben olurum; kaza, tahayyül ettiklerimi forma sokma sürecim olur, dönüşüm de artık ortaya ne çıktıysa. Resim yapma sürecim bu formüle benzetilebilir. Başta, ne yapacağımı hiç bilmem. Resim yapacağım diyelim, odayı yavaş yavaş hazırlarım. Kendimin peşinden giderim; kendimin ne resmedeceğini gerçekten bilmem. Kaza olarak nitelendirilebilecek şey, hatadır. Hatayı çok severim; bambaşka bir şey ortaya çıkmasına olanak sağlar. Kesinlikle silmem, eskiz de çizmem. Özellikle sulu boyadaki hatalar çok yaratıcıdır. En son içimden çıkan resim, hep en beğendiğim olur. Ancak bittiği anda, o benim en kötü resmimdir. Yaptıklarıma çok da bayılmam. Resme iki ay ara verdim. Bu akşam yeniden başlıyorum. Film-müzik bireşimi yerine fotoğraf-müzik işbirliğine kayıyorum. Özellikle müzik olmasa, resim yapamam. Bazen kendimi fotoğraflıyorum. Kafamdaki imgeyi bulmak için, yardımcı oluyor. Resim yaparken hiç olmadığım kadar emin oluyorum kendimden. Her şey keskinleşiyor. O dünyada olmama halini seviyorum. Çok zor hissediyorum. Hiç bitmiyor çünkü. Fırça 70 ile başlıyorum, sonra 50. Derken fırça numarası giderek düşüyor: 24, 20, 16, 8 ve 4, 3, 2 ve bazen 1'e kadar iniyorum. Ayrıntılar gözümü alıyor. Sıfır nokta milimleri işleyen kalemler var ayrıca. O kadar ince detaya inebilirim ki. Bu noktada hiç bir resmim bitmemiştir. O detayın peşinden gitsem, yılda bir resim anca çıkar. Bunca detaya rağmen hızlıyımdır aslında. En son yaptığım, içinde Beetlejuice karakterinin olduğu resmimi iki haftada bitirdim. Arayışlarım devam ediyor. Bundan sonra yapacağım resimlerime Gölgeli Kübizm diyebilirim. Robot Şule olabilirim işte. Her gün kodluyorum kendimi. O gün nasıl bir gün geçireceksem, ona göre bir kodlama yapıyorum: Anne günü, ressam günü. Kendimi tümüyle o zihinsel sürece hazırlıyorum. Annelik için özel bir kodlama yok elbette; içsel. Ece'yi görünce, anne oluyorum. Sonsuza dek yalnız da yaşayabilirim yani. Öyle bir Şule de var. O kadar çok kitap okurum ki. Öyle çok film izlerim ki. Şu an, yapmak istediklerimden çalarak yaşıyorum. E haydi! Buraya gelmişken denizin kokusunu içimize çekelim."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-venus-kurtoglu", "text": "Lokal ressamlar durağımızda bugün Venüs Kurtoğlu var. 2017'de Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar Bölümünden lisans düzeyinde mezun olan Venüs Kurtoğlu, uzun yıllardır mural alanında yaptığı başarılı çalışmalarıyla bilinen bir isim. En son Bir Kitap Bir Gelecek'in İstanbul'daki ofisi için harika bir duvar resmi yapan Venüs, 2017'de Can Ayan Özgün Baskı Sergisi'ne ve yine aynı yıl plastik sanatların tüm disiplinlerine açık ve serbest konulu bir yarışma düzenleyen O'Art Sergisi'ne de katılmıştı. Akrilik ve yağlı boya tabloları ile de alanın farklı bir kolunda faaliyetlerini sürdüren ressam örneğin, Peyzaj adını verdiği tuval üzerine akriliği, Maya adlı kağıt ahşap üzerine yağlıboyası ve benzeri çalışmaları ile de öne çıkıyor. Tüm bunlara ek olarak karakalem çalışmaları ile de çok yönlülüğünü geliştiren Venüs Kurtoğlu'nu bendeniz uzunca bir zamandır internet üzerinden takip ediyorum. Sıra sizde! Hoş buldum. Spor ağırlıklı bir çocukluk dönemi geçirdim. Atletizm takımındaydım, sonrasında basketbol kursuna gittim, sonrasında da yüzmeye derken ufak ufak yarışlara girdim. Sonra bir baktım zaten büyümüşüm. Düz liseden mezun oldum. Normalde güzel sanatlar liseleri var ama ben resimle ilgilenmeye lise son sınıfta karar verdim. Lisenin son senesinde çizim kursuna gittim. Sadece iki okulun yetenek sınavına girmiştim. İlkine çizim hocamız, heyecanımızı atalım diye, girmemizi istemişti. Gerçi ben sınavlarda hiç heyecanlanmam ama ne yapalım sözünü dinledik. 🙂 İkincisi de Yeditepe Üniversitesiydi zaten. Kazandıktan sonra iki sene hazırlık okudum. Daha sonra 4 yıllık lisans dönemini bitirdim. Küçüklüğümden beri resim yapmaktan hoşlanmazdım. 🙂 Tiyatroyu çok severdim. Annem kardeşimle beni sürekli tiyatroya götürürdü. İzlemediğimiz oyun kalmıyordu. Sürekli gazeteyi açar nerede hangi oyunlar var annemle birlikte seçer giderdik. Küçükken daha çok spor yapmayı severdim. Resimle ilgilenmeye lise son sınıfta karar verdim. Eşit ağırlık mezunuyum. Psikoloji okurum diye düşünüyordum. Lise son sınıfta resim derslerim vardı. Resim yaparken kafamı dağıtıyordum. Bir gün babam gelip sen dövmeci olsana, elin çizime çok yatkın, dedi. Ben de resmi en temelden öğrenmeye karar verip, resim bölümlerini ve okullarını araştırmaya başladım. Yetenek sınavı mülakatında yetenekli olmadığım bile söylendi. Ben de resim yapmaya yeni yeni başladığımı ve çalışırsam iyi çizenler gibi benim de çizebileceğimi ve bunda zor bir durum olmadığını söylediğimde, etkilemek için söylememiştim, ama etkilenmişlerdi. Ben sınavlara kazanmak ya da kaybetmek için girmemiştim. Benim tek derdim resmin temelini öğrenmek, resmin içine girmekti. Öyle de yaptım. Sanatı görsel olarak icra etmenin oldukça etkili bir anlatım biçimi olduğunu lakin bir yandan kolay olmadığını söyleyebilirim. Doğru yer, zaman ve anlatım şekliyle beni çok etkileyen resimlerle karşılaşıyorum. Bazen bir kitap kapağında, bazen bir duvar, bir albüm kapağı, bir çarşaf örtüsü... Her yerde resimler var fakat insanlar resim sanatının sadece sergilerde olduğunu ve sanattan bir şey anlamadıklarını söyler dururlar. Resim, sergilerden ibaret değil ve insanlar da bunu yavaş yavaş görmeye başladılar diye düşünüyorum. Farkında olmadan bilinçaltımızı bir biçimde kişiye özel olarak etkileyen resimlerle dolu etrafımız. Bir resme baktığınızda o resimden bir şekilde bir duygu almanız için sanat ve kültür birikiminiz olması gerekmez. Sanatı hissetmek ile sanatın kavramsalını anlamak farklı şeylerdir. Sanatı isteyen ve izleyen herkes hisseder. Ben resmin bu gücünü seviyorum. Ben resimlerimi günlük olarak kullanıyorum. Arada eski resimlerimi karıştırır bakarım. İlham verir ya da tam tersi bir daha onu yapmamam için beni uyarırlar. Bu sebepten kötü bulduğum resimlerimi de seviyorum. Bu tıpkı vücudunda bir yerini, huyunda bir özelliğini sevmezsin ama onunla da bir yandan yaşarsın, sonra bir bakarsın en sevmediğin yerin, en sevmediğin huyun en sevdiğin oluvermiş... Hayat bu, değişir ve dönüşür. Üniversitenin son yıllında, sevgili hocam Turan Aksoy ile resimlerimle alakalı konuşuyorken, resimlerimi daha geniş, daha büyük alanlara yaparsam kendimi öyle daha iyi ifade edebileceğimi düşündüğünü söylediğinde aydınlanma yaşamıştım. 🙂 Ben de yavaş yavaş duvar resimleri yapmaya başladım. Kendimi duvar resmi alanında halen istediğim gibi ifade etmeye fırsatım olmadığını söyleyebilirim. Arzuladığım kısma henüz geçiş yapamadım. İkisinin de tarzı ve çıkış alanları ve çıkış nedenleri farklı. Grafiti daha çok yazı ağırlıklı, kelimenin kökeni zaten yazmak ile ilgili. Duvara ağırlıklı olarak sprey boya ile yapılıyor. İlla duvara değil kağıt, dijital gibi yerlerde de grafiti yapmak mümkün. Mural mimari duvarlara, bazen tuval bezine yapıp duvarlara yapıştırılarak sergilenmeye başlandı. Hemen hemen her tarz boya ve malzeme kullanılabilir. Grafiti daha karikatürümsü bir havayla yapılıyor, mural daha resimsel. Grafiti daha isyankar ve asi bir ruh tadında. Bu kavramların bir tarihi var elbette. Fakat günümüzde aslında bir şeye bu böyle yapılıyor diyemeyiz. Her kavram birbiriyle iç içe girmiş durumda. Sanatçılar her alanı, malzemeyi, kavramı alıp deniyor, karıştırıyor, birleştiriyor. Mural ve grafiti de haliyle birbiri ile birleşmiş durumda. Belki ileride bunun ile ilgili farklı bir tür ve isim türeyecektir ya da isim ve tür vermeyi de tamamen bırakmış olabiliriz. Akrilik su bazlı boyalar ve akrilik kalemler kullanıyorum. Dokular yapmak için her malzemeyi kullanıyorum. Kendimi ifade etme biçimim renkler. Kullandığım temalara değil genel kompozisyon ve renk dengesine odaklanıyorum. Bazen manzara, bazen insanlar, bazen şehir... Güncel olarak temalar da değişiyor. Evet, Kadıköy'de boş duvar yok. 🙂 Hatta bir keresinde bir sabah bir aile görmüştüm, çocuklarına sprey boya alıp onu duvara grafiti yapması için getirmişlerdi. Bunları görmek beni gülümsetiyor. Profesyoneli de var, daha yeni başlayanı da var, grafitileri var, yarım kalanları var. Kadıköy sokaklarında benim en sevdiğim olay bu sokakların sanatla dolması. Ben yarım ve acemi işleri de ayrıca çok severim. Onları yürürken izlemek beni şehrin kalabalığı ve gürültüsünden uzaklaştırıyor. Duvar resimleri benim için şehrin kaosuna karşı bir nefes. Var. İstanbul'da yaşamanın dezavantajı da bu. Duvar ile ilgili alan sıkıntısı var. Doğru yer ve doğru zamana inanırım. İki duvar resmi projemi askıda bekletiyorum. Beni heyecanlandırdıkları için onları uygun bulduğum duvarlara resmetmek istiyorum. İnsanlara doğru yerde ulaşırsa işlerin anlamı o zaman bütünleşecektir benim için. Mezun olduktan kısa bir süre sonra bir yerde bir sene kadar çalıştım. Şu anda sadece özel dersler veriyorum. Son zamanlarda akrilik ağırlıklı çalışsam da yağlıboyanın yeri başkadır. İkisinden alınan etki farklıdır. Ben kendimi güncellemek istediğim için akrilik devam ediyorum şu sıralar. İstediğim renk canlılığı ve hızlı kuruması açısından istediğim görsel tada daha iyi ulaşıyorum. Göz bebeğim. Samsara 2'nin aslında ilki var. İlk Samsara yeşil tonlardaydı. Başta yaparken bir isim koymamıştım. Resmi yapma sürecinde ismi de çıkmış oldu. Resimde bir karmaşayla birlikte sağda bir melek figürüyle birlikte yeniden doğan bir umut dünyası var. Samsara2'de ise yine bir karmaşa, şehir, binalar... Bu sefer koyu renkler, sağda ortalığı yıkmış bir yaratık.. Bu da yeniden doğum döngüsünün umutsuzluğu. Bu iki eser yin ve yang. Ben zaten plastik sanatlar okuduğum için bizim seramik ve heykel derslerimiz de vardı. Temelde ikisini yapmayı da biliyoruz tabii. Sanat icra etmek olarak değil ama evet okulda yaptığım heykellerim de vardı. O kısım kendimi ifade ettiğim bir kısım değil pek. Kendime terapi yapmak istediğim zamanlarda üç boyutlu heykeller de yaptığım olur. Kilin sakinleştirici bir yanı var. Hadi bana takip edebileceğim güncel birkaç ressam, mural sanatçısı da öner lütfen. Avangart olursa tadından yenmez. Benim en sevdiğim sanatçılar tanıdığım dostlarım, ahbaplarım. İstersen onlardan birkaç isim vereyim. Cansın Sung, Aşkın Akman, Yağmur Doğan, Burak Çolak. Hepsini ilgiyle takip ediyorum. Sanat yaşadığımız dünyayla alakalı bir anlatım şekli olduğu için salgın ile alakalı resimlerin yapılması kaçınılmazdı zaten. Ben salgının ilk dönemlerinde bir şok geçirdim. Panik ataklarımla baş etmekle meşguldüm. Şimdi ise salgından çok kuraklık ve teknolojik gelişmelerle ilgileniyorum. İlgi ve odağımı tamamen o tarafa çekmiş durumdayım. Tuhaf ve heyecanlı bir devre giriş yaptığımızı hissediyorum. Teknolojinin çok hızla ilerlediği bir zamanda sanatın nasıl ilerlediğini izlemek bana keyif veriyor. Geçim sıkıntısına hiç girmiyorum, çünkü bu keyif kaçırır. Herkes zor durumda, hayat kolay ilerlemiyor. Fakat ben yaşamaya devam ediyorum. Yapmakta olduğum ve yapacağım projelerime haksızlık etmek istemem."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-yagmur-dogan", "text": "Aslında hala kariyerim açısında Emerging Artist aşamasındayım. Öğrencilik yıllarım da dahil başlangıçtan bu zamana birçok farklı disiplinde sayısız eser ürettim. Hala anlatmak istediğim şeyi en iyi şekilde ifade edebilmek için birden fazla disiplinde üretim gerçekleştirmeyi deniyorum. Ağırlıklı olarak üretimlerimle ön plana çıkmam BASE 2019 ile gerçekleşti. Şimdi Büyükdere35, GaleriFE gibi sanatçısıyla ilişkilerini profesyonel bir şekilde sürdüren galerilerle çalışıyorum. Bağımsız olarak üretimlerimi sürdürüyor, yeni işbirlikleri için heyecanımı koruyorum. Sanırım herkesin böyle bir hikayesi var. Evet kendimi bildim bileli sanata hep bir ilgim vardı. Ama çocukluğumda kendimi sanatçı olarak hiç düşünmemiştim. Çevrenizdeki insanlar sizi hep bilinen klasik mesleklere yönlendirmeye çalışıyor. Ressam olacak benim oğlum, ya da heykeltıraş olacak benim kızım, diyebilecek insan sayısı ne yazık ki günümüzde de çok az. Lise döneminde Grafik Animasyon okumam ile başladı her şey. Okuldaki desen derslerini desteklemek için Kadıköy'de bir atölyeye başladım. Oradaki hocamın ve ailemin destekleriyle sanatın her alanıyla ilgilendim. Sonrasında seçimlerim hep sanat üzerine gerçekleşti. Plastik sanatları seçmem ise içeriğinde; resim, heykel, seramik gibi disiplinlerarası bir eğitim sunuyor olmasıyla ilişkiliydi. Evet. Üniversite hayatım iki lisans mezuniyeti, iki birincilik üzerine kurulu. Akademide kalmayı öğrencilik yıllarımda düşünüyordum. Fakat süreç sizin düşündüklerinizden farklı gelişiyor. Sanat Yönetimi Bölümünü okurken son sınıfta teorik olarak öğrendiklerimi uygulamalı olarak geliştirmek için bir sanat galerisinde yönetici asistanı olarak çalışmaya başladım. Açıkçası sanatçılarla, koleksiyonerlerle geliştirdiğim ilişki, galerinin dinamik hayatı akademik kariyerden çok daha ilgi çekici bir hale geldi. Sonrasında mezuniyetle birlikte BASE'ye katılmam farklı kapılar açtı. Şu an için tezimi bitirmeye ve sanatsal üretimlerimi sürdürmeye odaklıyım. Ama ileride mutlaka akademi ile yollarımızın birleşeceğine inanıyorum. Bir ressam olarak hayata hangi gözlerle baktığını, nereden neler çıkardığını merak ediyorum. Hayata karşı hep çok meraklıydım, hala çok meraklıyım. Akışı gözlemliyorum. İnsanları, doğayı, dünyayı.. Çevremdekiler hep kendi göremedikleri şeyleri gördüğümü söylerler. Buna hem inanıyorum hem inanmıyorum. Çoğu zaman bir şeyleri fark etmek üzerine yaşamıyoruz. Fark etmek üzerine izlemeye, duyumsamaya başladığında her şey değişiyor. Pandemi dönemiyle birlikte hayatın büyük bir çoğunluğa bunu fark ettirdiğine inanıyorum. Olaylar arasındaki diyalektiği görmek hayatın bir parçası. Üretim sürecine girmemle birlikte düşüncelerim doğrultusunda araştırmalar yapmaya, kitaplar okumaya başladım. Sartre, Deleuze, Foucault, Stirner... Okumalarım üzerinden kendi görüşlerim şekillendi. Düşüncelerim gelişti, değişti. Yeni bağlamlar oluşturdum. Süreç cevaplayamadığım benlik ve kimlik kavramına odaklanmam ile kendiliğinden ilerledi. Ama benlik ve kimlik kavramı hiçbir zaman tam anlamıyla cevaplayabildiğim sorular olmadı. Benlik benim için hep çok katmanlı ve değişkendi. Benliğe bakış açımdan yola çıkarak okumalarımı sürdürdüm. Erving Goffman'ın tanımladığı benlik sunumu ile görüşlerim birbirlerine yapboz parçası gibi tamamladı. Benlik sunumumuz üzerinden kendimize bir kimlik inşa ediyoruz ve insanlara da bunu sunuyoruz. Sürekli değişen bir benlik kavramından söz ederken aslında bir kimliksizleşme içerisinde bulunuyoruz. Müzik kaçınılmaz, atölye rutininin, üretimin önemli bir parçası. Atölyede tek ve özgür hareket etmek de öyle, bu yüzden genelde tek çalışmayı tercih ediyorum ama dostlarımla atölyemde olmaktan ve birlikte üretmekten de bir o kadar mutluluk duyuyorum. Pandemi dönemini bir an önce arkamızda bırakmak ve bir arada olmak için sabırsızlanıyorum. Maalesef, tam pandemi döneminin başlangıcına gelmişti. Ben de aylar sonra ziyaret edebilmiştim. Benlik problemine değinen resimlerimle yer aldım. Farklı boyutlarda 4 adet eserim sergilenmişti. Kesinlikle doğru, değişen benlik ile alakalı. Değişken bir benliğe bakış anı sunmak isterken bir isim vererek durağan kılmak istemiyorum. Ayrıca sanat izleyicisine bir isimle yön vermek de tercih ettiğim bir durum değil. İnsanların gördükleri, hissettikleri, düşündükleri eser üzerinden farklı deneyimler anlatmasını değerli buluyorum. Çoğu zaman benim hiç düşünmediğim bir bakış açısı üzerinden konuşuyorlar. İzleyici ile aramızdaki etkileşimin beni olumlu desteklediğine inanıyorum. Öğrencilik yıllarım da dahil birçok disiplinde ve teknikte üretim gerçekleştirdim. Serigrafi, litografi, gravür, bunun yanı sıra heykel çalışmaları, seramik, kolaj, fotoğraf, enstalasyon, video... Şu an için resim, kolaj ve fotoğraf alanında üretimlerime devam ediyorum. Kolajlarım resimlerden sonra üretim alanımın büyük bir kısmını oluşturuyor. Üzerinde çalıştığım hazır nesneler üzerine yaptığım kolajlar yeni ürettiğim eserlerden sadece biri. Gerilim sözcüğünün bireyde yarattığı anlamlardan oluşan ve bunu sorgulayan genelde tek bir kelimeyle ifade edilmiş bir enstalasyon çalışmam da eserlerimin arasında yer alıyor. Doğru, Marcel Duchamp'ın readymade eserleri ondan önce gerçekleşen asamblajlar ile aslında sanat dünyasındaki keskin sınırlar ortadan kalktı. Şu an için bir çağdaş sanat müzesinde ya da galeride sergilenen bir çiviyi sanat eseri olarak kabul edebiliyoruz. Tabii ki kavramsal metnin rolünü es geçmemek lazım. Piyasa genel anlamıyla dünyada sanat eserini ve sanatçıyı PR ürünü olarak görüyor. Böylelikle, bütün sınırlar kurumlarda yer almakla ya da görünürlük sağlamakla ortadan kalkıyor. Bir gün önce sanatçı değilsiniz, bir gün sonra olabilirsiniz. Donald Kuspit'in sanatçının nasıl piyasaya göbekten bağlı olduğunu anlattığı cümleleri akla getiriyor. Sanatın Sonu isimli kitabında tam olarak bu soruyu destekler nitelikte, dönüşümü, keskin gözlemlerle geçmişten yakın günümüze analiz ediyor. Pandemi koşullarıyla birlikte her şey ağır çekime girmiş gibi hareket ediyor. Yerçekimsiz bir ortamda gibiyiz. Normalde aynı anda bir çok şey yapmaya, üretim içerisinde olmaya alışkınım. Şimdilik bu ağırlığa uyum sağlıyorum. Sanat yönetimi kariyerime süreçle birlikte kısa sürmesini umduğum bir ara verdim. Yaşantıma Şile'de şehre hem yakın hem uzak bir ortamda devam ediyorum. Üretimimi de atölyemden uzakta burada sürdürüyorum. Aynı anda yüksek lisans tezime ağırlık veriyorum. Tabii ki, bütün disiplinlerin birbirini beslediğini düşünüyorum. Sinema özellikle fotoğraf çalışmalarım için büyük bir referans sunuyor. Edebiyat konusuna gelirsek sürekli bir okuma içerisindeyim. Üretimlerimin şekillenmesinde bazen bir kök, bazen bir yol gösterici, bazen bir başlangıç noktası kitaplar. Türkiye'de bugün plastik sanatlara ilgi ne durumda? Hem sanatsever hem de sanatçılar açısından soruyorum. Sanatseverler açısından ulaşılabilirlik sanatın pandemiyle birlikte online ortamlara taşınmasıyla çok daha kolaylaştı. Açıkçası pandeminin ilgiyi azaltacağını düşünmüştüm ama ilgi artarak devam ediyor. Oldukça olumlu karşılıyorum. Sanatçılar açısından ise pandeminin etkisiyle ilk başlarda projeler ertelendi veya iptal edildi. Sanat kurumları kapatıldı, buna bağlı olarak görünürlük ve ulaşılabilirlik ciddi bir problem oldu. Doğal olarak maddi problemleri de beraberinde getirdi. Yakın zamanda yaşanmış sıkıntılı bir dönemdi. Şimdi ise sanat kurumlarının faaliyetlerine eskisi gibi olmasa da geri dönmesiyle, sanatçılar açısından daha olumlu bir süreç içerisindeyiz. Daha güzel günlerde bir arada olacağımıza inanıyorum. Harika, paylaşmak için sabırsızlandığım bir konu. Kısaca anlatacak olursam; feminizmi dönemlerine ve savundukları görüşlere göre kronolojik bir sırada dalgalara ayırıyoruz. Benim odak noktam 3. Dalga Feminizm ve 1990 sonrasından günümüze kadar olan süreci kapsayan Türkiye'deki feminist sanat, tezimde 3. Dalga Feminizm üzerinden Türkiye'deki feminist sanat alanındaki üretimi analiz ediyorum. 3. Dalga Feminizm; diğer iki dalgaya göre daha bireysel bir yaklaşım içeren bir hareket. Kültürel kodları, etnik kökeni, farklılıkları, kimliği, toplumsal cinsiyet rollerini kendine konu edinir. Bu bağlamda bir çok sanatçının üretimini ve odak noktasını tezimle birlikte yakından inceliyorum. Gün geçtikçe gelişiyor. Feminist sanat alanında Türkiye'deki en geniş kapsamlı kaynaklardan birisi olması konusunda ciddi emek harcıyorum. Süreç heyecan verici. Yakın ve uzak gelecekte fazlasıyla düşündüğüm projeler mevcut. Yakın olanlardan bahsetmek daha doğru gibi, zaman ve süreç içerisinde değişebiliyor. İlk olarak yeni teknikler deniyorum, yeni eserlerin üretim süreci devam ediyor. Disiplinlerarası gezindiğim bir deneyim içerisindeyim. Halihazırda devam eden sergiler mevcut, uluslararası anlamda gerçekleşmesini beklediğim işbirlikleri var, görüşmeler sürüyor. Şu an için çok heyecanlı olduğum tek bir konudan bahsedebilirim; iki dostumla beraber bir oluşum içindeyiz. Alternatif bir oluşum. Çağdaş sanat alanına farklı bir perspektiften bakış sunmak istiyoruz. En kısa sürede hayata geçirmek için yoğun bir şekilde çalışıyoruz, çok yakında duyurularını paylaşacağız. Yarattığınız alan için ben teşekkür ederim. https://www. yagmurdogan. net/ üzerinden eserlerimi inceleyebilir, benimle iletişime geçebilirler."} {"url": "https://gazetesanat.com/ressam-zehra-basaran", "text": "Zehra Başaran'ın Maltepe'deki atölyesine gittiğim gün, gökyüzünde Merkür retrosu vardı. Gezegenlerin hareketlerine ve bunların biz ölümlüler üzerindeki tezahürlerine ilgiyle yaklaşan bir kişi olarak; yapacağımız görüşmenin kozmik arka fonunu oluşturan bu geri harekete teslim oldum. Birkaç kez bir araya gelmiş olsak da, kayıt alacağım esas görüşme o güne denk gelmişti. Hava erkenden kararmış, sağanak bir yağmura teslim olmuştu sokaklar. Süreyya Plajı İstasyonu'nda metrodan indim ve biraz yürüdüm. Atölyenin önüne geldiğimde, kapı açıktı: Zehra minik bir sofra kurmuştu. Beni, kırmızı şarap, peynir, badem ve zarifçe yanan bir mumla karşılamıştı. Paltomu, bir kar fırtınasını anlattığı tablosunun hemen altındaki askılığa astım ve kendimi sehpanın gerisindeki, benim için ayrılan kısma yerleştirdim. Artık Zehra'nın dünyası içindeydim. Bu, oldukça tuhaf bir deneyimdi. Zehra da, tıpkı benim gibi, hızlı konuşan bir kadındı. Konuşurken sesi, duygularına göre daha da sabırsız ve yüksek perdeden çıkabiliyordu. Atölyesinin her bir köşesi resimlerle, kitaplarla, eskizlerle, arka taraflara istiflenmiş kimi eşyalarla doluydu. Resimlerini görebilmem, onlara uzun uzun bakabilmem için biraz zaman gerekti. Gözümün, tümüyle ona ait olan bu mekanda gezinmeyi öğrenebilmesi için ihtiyaç duyduğum zamanı kendime cömertlikle verdim. Çok geçmeden fark ettim ki, atölyede mevsimler vardı. Bir tarafta yaz, diğer tarafta kış. Ve sonra mevsimlerden taşan kadınlar vardı. Bu kadınlar, kendi zamanında, kendi esrikliğinde tek başınaydılar. Tıpkı Zehra'nın erken çocukluk günlerinde olduğu gibi. Yalnızlık, hüzün, teslimiyet, mütevazı biçimde kendini göstermeyi başaran bir kendilik; bu kadınlardan sessizce dışarı taşıyordu. Kumsalda uzanmış, elindeki bitkiye bakan kadın da, bir orman kuytusunda uykuya dalmış olan da Zehra'ydı. Zehra'nın sabırsızlığı, telaşı, heyecanı, ciddiyeti tuvallerine dinginlik, adanmışlık ve sessizlik olarak yansımıştı. Röportaj sırasında da dile getirdiğim gibi; Zehra Başaran dışarıda en çok ihtiyaç duyduğu şey olan huzuru ve barışı kendisine tuvallerinde veriyordu. Herkesten önce kendisine. Bu kadınları dışavurumcu bir tutumla var ediyordu; azimle, sessizce konuşan bir inatla, kendisinden bile gizlediği, çok derinlere gömülü bir isyanla doğuruyordu bunları. Renkleri bağırmıyordu, hikayeyi saran atmosfer kahramanı geriden izliyordu. Sigara içmeyen biri olsam da, Zehra'nın sigarasının onun içsel dünyasının ayrılmaz bir parçası olduğunu görebildim. Derdi olan bir kadındı, dertlerini gizlendikleri yerden özenle konuşturan bir sanatçıydı. İçindekileri dışarıya çıkarması için, kendi gürültüsünü aralamasını beklemek gerekiyordu. Görüşmemize damgasını vuran cümlesi şu oldu: 18 yaşındaydım; annem kalp krizi geçirerek kollarımda öldü. Konuşmakta olduğumuz gündelik şeylerin akışkanlığı, ortama aniden saplanan bu okla dondu. Röportaj derin bir üzüntüyle kapandı. Zehra'nın resmi, kendini tek başına büyütmek zorunda kalan bir kadının naif gücüyle biçimlenmişti. Onun resimlerine bakışım, o resimlerden biriyle gireceğim olası etkileşim; Zehra'nın benimle paylaşmış olduğu yaşam hikayesinden elbette bir iz taşıyacaktı. Bilginin, kendiliğinden ve içtenlikle gelen bilginin yolculuğumuzu zenginleştiren; varlığımıza değer katan bir yanı vardır. Zehra'yla birlikte ortaya çıkardığımız bu röportaj; bir ressamın bir tanık eşliğinde, kendi içine doğru yaptığı bir yürüyüşün belgeseli oldu, kanımca. Onun varlığında ben de hassas, kırılgan, suskun kalmış yanlarıma bir kez daha bakma fırsatını buldum. Birer kadeh içtiğimiz şarap, hayat karşısındaki gerginliğimizi, olur olmaz her yerde kuşandığımız silahlarımızı gereksiz kıldı. Kadın olma etiketi altında, bize yapıştırılmış olan, yük veren, yürüyüşümüzü yavaşlatan, kalbimizi yoran ne varsa, konuştuk. Mesleklerimizden, duruşumuzdan, kimliğimizden, sanatımızdan önce kadınlığımızla görünmekten; yalnızca bir kadın olarak görülmekten şikayetçiydik. Çünkü, bizi olduğumuz şeylerden, yaşama ve yaratma emeğinden soyan hoyrat, eğitimsiz, sınırlı bir gözdü, bu. Üstelik, hiç istemediğimiz halde; bizi kadınlığımızla savaşan bir konuma hapsediyordu. Sürekli savunmada yaşarken, dişil özümüze ve kadınlığın armağanlarına yabancılaşıyorduk. Zehra, bu kaba gözün sınırlarından yorulmuştu. Hangi kadın yorulmazdı ki? İsteklerimiz, arzularımız, hayallerimiz, tutkularımız, sevdalarımız vardı. Varlığımızda, çekincelerle nefes alan bir özgürlük düşü vardı. Özgürce yazmak, çizmek, boyamak, söylemek, yaratmak istiyorduk. Hayata emek veren, çok çalışan, iyinin ve güzelin yanında saf tutarak insana katkı veren kadınlar olarak olduğumuz gibi görünmeyi hak ediyorduk. Zehra; yalnızlıkla, ölümle, yaşam mücadelesiyle ve kendisiyle dost olmayı başaran bir kendilikle erkenden tanışmıştı. Bana gelen, benimdir, derken hayatın gecesine de, gündüzü kadar teslim olduğunu dile getiriyordu. Teslimiyet, her şeye evet, demek değildi. Zehra'nın teslimiyeti, her gelene kendisiyle etkileşime girmesi için izin vermekti. Dilerse, kabul ederdi; dilemezse gönderirdi. Zehra Başaran: Her şeyden önce aşırı duyarlı bir kadın. Çevrede olup biten her şeyden sorumluyum sanki. Ve klasik biriyim. Klasik derken; eskiye, geleneklere bağlıyım. Dolayısıyla resimsel anlamda da klasik bir duruşum var. Tümüyle bir bağ var. Sanatını içtenlikle icra eden her kişinin de böyle bir bağı olmalı bence. Aksi taktirde bir şeyler eğreti durur sende. Sen başka, ortaya koyduğun ürün bambaşka. Bu uyumsuzluk bir yerden sonra kendini ifşa eder. Günümüzde bu duruma sıkça rastlıyoruz. Ben bu kendinden olmayışın karşısında duruyorum. Sen ne hissediyorsan, osun. Ben bir figür ressamıyım. Ancak hayatın akışında beni durdurup bana bir şeyler söyleyen sembolleri kullanmayı da seviyorum. Aslında şöyle diyebilirim: Tüm zamanları kucaklayan biçimde resim yapmayı seviyorum. Çağdaş resim yapmaktan yana değilim. Yani şu an çağdaş diye betimlenen resmi yapmaktan yana değilim. Resimde akımlar vardır. Tüm sanat tarihini sonradan sınıflandırır insan, anlayabilmek için. Kuşkusuz bu önemli bir çabadır. Ancak ben bu sınıflandırmaların dışında bir şeyler yapmayı arzuluyorum. Kendimi belirli bir kalıbın içine koymak gibi bir tavrım yok. Bir hocam geldi bir gün bu atölyeye ve dedi ki; Figür ressamıysan figür yap. Natürmort ressamıysan, natürmort. Peyzajsa peyzaj. Öyle her şey bir arada yapılmaz. İlgin dağılır,. Elbette böyle bir anlayışı benimsemek mümkün değil. Bir figür ressamı olmak, her enstrümanı kullanmayı gerektirir. Resim bir kompozisyon; tüm öğeleri içeriyor. Üslup konusuna gelirsem, elbette bir ressamı diğerlerine tanıtan bir kendine haslık durumu vardır. Dediğim gibi, öyle bir yaklaşımım yok. Çünkü zaman içinde böyle bir şeyin sanatçıyı köşeye sıkıştırabileceğini düşünüyorum. Kendi çizdiği çemberin içinde kalıp boğulabilir. Resimlerimde içtenlikle beni göstermeye çalışan bir uğraşı vardır. Resmime bakanın, beni anladığını düşünmeyi severim. Ayrıca, bir üslup ister istemez oluşuyor; seninle beraber büyüyor. Çoğu arkadaşım Bu, Zehra'nın resmi, diyebiliyor kolaylıkla. Figürümün duruşundan, bakışından, anlama verdiğim öncelikten, ifadeye atfettiğim güçten. Seçtiğim renklerden belki. Beni duyuran, tek bir keskin hareket yok. Tüm bu saydığım şeylerin bir toplamı olarak konuşuyorum resimlerimde. Geniş bir renk yelpazem var. Resimlerimin her birinin bir hikayesi var. Sembolik öğeler kullanmayı seviyorum. Örneğin, Kanatlı Seri adında bir dizi yaptığım resmim var. Ve oradaki Kanat beni harekete geçiren bir semboldür; peşine düştüğüm anlamın anahtarıdır. O kanadın ilkel olması, el yapımı olması, uçurmayacak olması ile ilgili geniş bir kitap yazabilirim neredeyse. Ya da bir kaç resmimde kullandığım uçak imgesi var. Kanattan uçağa geçmiştim zaten. Bir imgeden diğerine yolculuk yaparım: Benim resmim böyle var olur. Uçamayan bir şeyden uçan bir şeye dönüşmek. Yine de bu dönüşümde bir şeylerin aynı kalması. Ben duygu insanıyım. Duygulardır beni yolculuğa çıkaran. Olumsuz duyguların frekansı daha yüksektir. Kuantum gerçekliğinde; tam tersini başarmamız istense de, olumsuz düşünmenin etkisi olumlu düşünmekten daha kuvvetlidir. Bir anda gelen bir hayal kırıklığı, üzüntü, yalnızlık. Bunlar etkiler beni. Ayrıca bir duyguda takılıp kalmayı da sevmediğim için, bu olumsuz duyguların arasındaki heyecan, heves gibi geçiş ikliminin de resmini yaparım. Hep yakalamaya çalıştığım şey, hayatın bir anındaki bir duruş, bir ifade, bir yoğunluğun kendini göstermesi. Hayat akıp geçiyor, resim nasıl dursun? Ben bu akışın içinde olduğumu hissetmekten hoşlanıyorum. Örneğin, yürürken bir anlığına arkasına dönüp bakan bir kişi imgesi. Bana durağan bir imgeden çok daha fazla ilham veriyor. Çerkez Karadağ geçen gün bir sergi sırasında tam senin sözlerinle olmasa da, bana bunu söyledi. Ömrüm boyunca yaptığım şey buydu. Sözleri beni memnun etti. An fotoğrafçıları vardır, dedi. Sen de an ressamısın,. Sanırım, Karadağ aynı zamanda fotoğrafçı olduğu için böyle bir tanımlama getirebildi resimlerime ve isabetli bir yaklaşım oldu. Aslında resimlerimde, büyüdüğümüzde çoğunlukla yitip giden masumiyeti korumaya çalışıyorum. Hani küçük bir çocuğun her şeye inanan saflığı ve hayreti vardır ya; Biz bu uçağı yapalım, belki uçar, diyorsun ve inanıyor çocuk. İşte o masumiyeti unutmadan çalışıyorum. Şöyle söyleyeyim: Bir sağlık sorunu olmadığı zaman, önceliğim resim. Sonra ailem, sonra okuldaki sorumluluğum geliyor. Atölyemin masraflarını karşılayabilmem için başka bir gelirimin olması gerekiyor. Yoksa sanatımdan ödün vermek zorunda kalırım. Geleni, resme yatırıyorum. Zaman, varlık ve enerji olarak her şeyimi buraya aktarıyorum. Her gün resim yaparım, aksini düşünemem bile. En az 2 saat çalışırım. Ancak verimli olduğumu hissedebilmem için 6 saat kesintisiz çalışmam gerekir. Daha az çalıştığımda, kendimde bir eksiklik duyumsarım. Kesinlikle resmim gittiğim her yere gelir benimle. Şimdi akıllı telefonlar çıktı da, biraz daha işimiz kolaylaştı. Her gün resmimin geldiği son haliyle fotoğrafını çekiyorum ve ertesi gün atölyeme gelene kadar onu izliyorum. Gün içinde resmimle sohbetim olur. Sürekli zihnimdedir. Orada var etmeye çalıştığım ilişkiyi çözene kadar uğraşırım. Benim tarzımda çalışırsanız, resim öyle iki günde bitmez. Figür resmi çalışması uzun solukludur. Şu gördüğün, bir metre ve üzerindeki resimlerin bitmesi en az bir ayı alır. Dolayısıyla o yarım kalmışlık ve onun beni çıkardığı yolculuk bir ay sürer. Hiç bitiremediğin resim var mı diye soracak olursan; ömrümün yaşanmış kısmına bakarak, bir ya da iki derim. Vazgeçiyorum, olmadı, dediğim resim sayısı bu kadar azdır. Söylediklerine katılıyorum. Öyle bir baskı var üzerimizde. Ancak benim mesleğimi yaşama biçimimde; tamamlama güdüsü, yarım bırakma ihtiyacımdan hep daha baskın. Bazen gökyüzünün bir anki rengine takılıp kalıyorsun. Merkezin o gökyüzü oluyor. O andan itibaren kullanacağın diğer enstrümanların renklerini de bu gökyüzü belirliyor. Soğuk-sıcak dengesi, uyum gibi vasıfları gözetmek durumundasın. Bu hassasiyetlerden bir palet oluşuyor. Ve o aşk, senin o gökyüzü imgesinde bulduğun aşk devam ettiği sürece, o paleti kullanıyorsun. Sonra bir başka gün, bir kırmızıya rastlıyorsun, onun peşine takılıyorsun. Bu kez o kırmızıyla uyumlu bir başka palet doğuyor. Yok, olmuyor. Bu senin hayata bakışınla ilgili bir mesele. Mizaç olarak yumuşak ve hassas bir yapım olduğu için, benim yolculuğum uyum ihtiyacımla biçimleniyor. Ben bağırmayı sevmediğim için, benim tuvalimdeki imgeler de, renkler de bağırmaz. Usul usul konuşurlar. Sen böyle söyleyince aklıma ünlü besteci Çaykovski geldi. İnsanın tüylerinin diken diken olması, sanki uçurumdan aşağı düşüyormuş gibi hissetmesi, sonra bir anda göğün en yüksek yerine fırlatılması... Senin resminde böyle bir gerilim frekansına rastlamak mümkün değil. Öyle mi? Ne renk, ne de atmosfer olarak. Evet, benim resmimde böyle büyük inişler ve çıkışlar olmuyor. Kırmızı bile fısıltıyla konuşuyor. Hiç bir öğenin diğerinin önüne geçerek, anlama giden yolu kesintiye uğratmasını istemiyorum çünkü. Bağıranın diğerini susturmasını istemiyorum. Bütün hikaye, kızın bakışında ve orada durmasını tercih ediyorum. Yani bir keman sesinin ortama yayılırken, bir davul sesinin patlaması gibi geliyor bana böyle büyük hareketler. Anladığım kadarıyla sen anlatmak istediğin hikayeyi bir yere gizlemeyi seviyorsun. Ve o gizlediğin yer de insan. Evet, önceliğim insan. Bütün her şey, o insanın duygusunu ortaya çıkartacak yardımcı elemanlardan oluşuyor. Bazen peyzajda bir tane bile figür olmaz. Ama bilirsin ki, orada bir bakan göz vardır. Elbette. Doğa, insan, ağaçlar, bütün bu gerçeklik, her şey, insan için. Ben her zaman odağı insan olan bir hikayeyi anlatmayı seçerek fırçamı oynatıyorum. Her eserde, herkesten önce ressamın kendi bakışı vardır. İzleyicinin bakışını da düşünür, ressam. Soyut resimde çok başarılı ressamlar var. Merak ve saygı duyuyorum. Kimi soyut çalışmalarla bağ kurabiliyorum. Zaten soyut resim dediğimiz, hikayenin en yalın formunda bizimle buluştuğu haldir. Olabileceğin en özü verebilmektir. Ancak durduğum yeri, oraya oldukça uzak buluyorum. Benim bakış açıma göre, soyut resim; yapmakta olduğum figür ressamlığından daha zor. O zaman şöyle diyebilir miyim? Sen bir yolu yürümektesin ve soyut resim yolunun üzerinde bir yerde. Kesinlikle olabilir. Bir sınırlama getirmiyorum yürüyüşüme. Bu bir süreç. Her şey değişebilir. Yerinde sayan bir sanatsal ifade düşünülemez. Sınırları belirgin, kendini tekrarlayan ve sanatla bağ kuran bir edim ancak zanaat olabilir. Estetik formu oldukça başarılı bir sehpa yaptım, çok beğenildi, buradan yürüyeyim,. Böyle bir şey değil, sanat. Yaşayan bir organizma gibi hareket eder. Resmim hiç ummadığım yerlere evrilebilir. Çok da isterim soyutta ifade bulabilmeyi. Başka bir yer de olabilir, gideceğim yer. Benim bir sınırım yok. Sanatta sınır olmamalı. Resmimle ilgili bana çok akıl veren oldu. Şöyle yaparsan, çok popüler olursun, diyen oldu. -Kesinlikle. Popüler olma kaygısı, sana dayatılan çerçeveler içinde kalma cesaretsizliği, beğenilen bir üsluba sığınma çabası... Hepsi hapishane yaratır. Dilersem, soyuta giderim, oradan çıkarım kübiste giderim. Bunu başkalarından da duydum. Doğru. Ancak bunun çok özel bir tercih olarak ortaya çıktığını da söyleyemem. Bir kadın olduğum için, resimlerimde kendimi ifade etmenin doğrudan yolu olarak kadın imgesini kullanıyorum. Kadın varlığının zengin bir imgelemin nesnesi olmaya daha uygun olduğunu düşünüyorum. Kadın basit, kolay anlaşılabilir bir varlık değil. Belki erkek olsam, böyle düşünmeyebilirdim. Bilemiyorum. Çizdiğim az sayıdaki erkek figürünün tuvalime girmesi de, aslında kadına özgü bir hassasiyetle bağ kurabildikleri içindir. Ayrıca kadın bedenini de estetik değer üretmesi bağlamında daha yüce bulurum. Her şeye rağmen kadın çok daha estetik bir varlık. Kadın varlığının form olarak zenginliğinden bütün sanat alemi olarak eminiz. Bu durumun feminizmle açıklanabilecek bir yanı olduğunu bile düşünmüyorum. Çoğunlukla var. Neredeyse yüzde doksan dokuz oranında. Bazen bir form çiziyorum, ertesi gün, bunun yanına başka bir form geliyor. Ancak hiçbiri yaptığım resme girmiyor. Bu çizimler beni bir biçimde yapacağım resme hazırlamak için oradalar. Böyle de oluyor. Eskize ille de sadık kalmam gerekmiyor. Ancak şurası önemli: Onları yapmadan, nihai olanı yapamazdım. Başka nedenler de var ayrıca. Diyelim ki, sokaktayım ve fazladan bir yarım saatim var. Bunu resim yaparak değerlendirmek isterim. Olmaz mı? Eskiz defteri bir sanatçının yol arkadaşıdır ve söylediğin gibi; seni diğer ressamlarla paylaştığın evrensel ruha bağlar. Ciddi bir resim eğitimi olan sanatçılardan aldığım öğütlerden yola çıkacak olursak, biz kendimizi hep adı sanat tarihine altın harflerle kazınmış ressamlarla kıyaslayarak çalışmak zorundayız. Benim yola çıkışım Rembrandt'la oldu. Klasik resim eğitiminin babasıdır o. Caravaggio çok serttir, Rembrandt yumuşaktır. Üniversiteden mezun olduktan sonra Ressam Kasım Koçak'la tanıştım. Oradan da yolum Rembrandt'a çıktı elbette. Güzel sanatlar eğitimi sana şöyle bir idealizm yüklüyor: Bu usta bunu yüzyıllar öncesinde böyle bir yetkinlikle yapmış. Sen bunu en az onun kadar iyi yapmak zorundasın. Ve sonra da onu aşmak üzere yolda olmalısın,. Mesela sonrasında, Egon Schiele bana yakın bir ressam olarak hayatımda belirdi bir dönem. Dışavurumcu bir üsluba sahiptir; deformasyondan yararlanarak yüksek ifadeci bir tutum takınır. Onun duyguları bağırır. Bir dönem onun eserlerine çok baktım. Bu etki tuvalime girmeye çalıştı. Daha yolun çok başındaydım o zaman. Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü'nden 1995 yılında mezun oldum. Karma sergilere bir profesyonel olarak 1997 yılında katılmaya başladım. 1997, 98 yıllarında Schiele'den etkilendim. Elbette onun etkisini yorumlayabilmek, kendi resmine katkı vermesini sağlayabilmek kolay bir iş değil. Bir cengaverlikti bence bu girişimim. Renklerindeki dramatik atmosfer, canlılıkla tezat olan duygusal içe dönüklük. Bunlar bana çok fazla ilham verdi o dönem. Çok büyük ressamlardan söz ediyoruz burada. Sonuçta bu ressamlar hocalarımız. Sürekli öğreniyoruz onlardan. Ve öğreneceğimiz çok şey var. Belki bugün benim resmimde öne çıkan ifade yoğunluğu Schiele'yle girdiğim etkileşimin bir getirisidir. Daha doğrusu, yıllar içinde bu etkileşimler sende birikiyor, mayalanıyor ve içine kendini de koyduğun özel bir yaratım olarak ortaya çıkıyor. Ben doğrudan resimdeki karakterin içindeyim. Oradan bakan, benim aslında. Bazı figürler diğerlerinden daha cazip geliyor bana. Ancak duygusuyla, duruşuyla, ruhuyla o kadın, benim. Artık kimseyi sana poz versin diye alıkoyamıyorsun. Zamanımız yok. Fotoğraftan çalışıyorum çoğunlukla. O fotoğraflardaki figür kim olursa olsun, duygusal olarak konuşan ben oluyorum. Ayrıca en zevk aldığım süreç, o kadın figürün bir portre olarak doğmasına eşlik eden arayıştır. O ifadenin peşinde koşarken deliriyorum gerçekten. Karakteri merkeze koymayı seviyorsun sanırım. Hikayeyi bölüştürmeyi tercih etmiyorsun. Sende bir merkez var. Diğer her şey, o merkezin gücünü gösterebilmesi için orada. Kuantum gerçekliğinde olduğu gibi; biz varız ve her şey varlığımıza hizmet ediyor. Ve bazen, bize hizmet eden o her şeyi de kaldırıp atmak gerekiyor. Tuvalimi sade tutmaya çalışıyorum. Kalabalık sevmiyorum. Her figür bir ruh. Karmaşa istemiyorum resmimde. Böyle bir sanatsal deneyimi yaşayan insan sayısı çok az gerçekten. Biz, böylesine sağlıklı ve derin bir ilişkiyi ancak bir koleksiyonerin varlığında bulabiliriz. Ya da derin bir sanatsal merakın arkasından giden insanlarla mümkün. Ya da bir sanat çevresinin sınırları içinde olanaklı. Yoldan geçen adamın, sanatla böyle derinlikli bir bağ kurmasını sağlayacak bir toplumsal gelişmeden de mahrumuz. Şöyle söyleyeyim: Bir sanatçının eseriyle ilgili geribildirime her zaman ihtiyacı vardır. Bu noktada bir ressamın diğer ressam arkadaşlarının eleştirileriyle beslenmesi önemlidir. Boğa burcu bir kadın olarak inatçı bir kişiliğim var. Bir şeyin doğru olduğuna inanıyorsam, benim bu yoldan alıkonmam imkansız. Olumsuz bir eleştiri duyduğumda, aklıma yatmadıysa, hiç etkilenmem. Bir haklılık payı bulduysam eleştiride, üzerine düşünürüm. Burada kimin eleştirdiği de önemli aslında. Popülerlik peşinde koşan, benim duruşumu algılama şansı olmayan bir sanatçının eleştirisi bana dokunamaz. 25 yıldır ressamlık yapıyorum. Bu artık bir iş değil, yaşam biçimi. Ressam denilince, aklına Bop Ross gelen bir toplumuz, biz. TRT 2'de çok hızlı biçimde manzara resmi yapardı, hatırlarsan. Müslüman mahallesinde salyangoz satıyoruz. Ressamın hala aykırı bir imgesi var. Bizde resim ciddiye alınan bir alan değil. Hobi gibi bakılıyor nedense. Ne güzel rahatlıyorsun resim yaparak, diyorlar. Ben burada rahatlamıyorum. Anlatamıyorum bir türlü. Bazen Olmadı, diye saçımı başımı yoluyorum. Sonuçta dünyadan kopuyorsun. Bazen 6 saat kopuyorsun. Atölyeye girer girmez telefonumu kaparım. Okuldan çıkıp buraya ulaştıysam; yani atölyemde çalışma koşullarını oluşturduysam, diğer her şey dışarıda kalmıştır zaten. Çünkü disiplin süreklilik gerektirir. Bu disiplin bana ilkokuldan beri eşlik eden bir şey. Biraz yapı meselesi. Hep sınıf başkanıydım ve sınıf birincisiydim. Kendimle yarışırdım. O yaştaki bir çocuğu neydi böylesine motive eden, bilmiyorum. Önce kendi ödevlerimi bitirirdim, sonra mahalledeki çocuklara ders çalıştırırdım. Bahçedeki büyük masaya onları dizerdim ve kim ne durumda diye dolaşırdım aralarında. Öğretmen olmayı hiç hayal etmedim ama, böyle baş öğretmen havasında geçen bir çocukluğum var. Diğer soruna gelirsem; ressamları toplumların gözünde bohem ya da aykırı olarak etiketleyen şeyler, diğer insanların onlarda anlamlandıramadıkları kimi davranışlardan kaynaklanıyor bence. Örneğin, geceleri çok az uyurum ben. Uyku saati bile sizi toplumun genelinden ayıran basit ama temel bir unsurdur. Çünkü sabahları onların uyandığı saatte uyanamıyorum. Beni arkadaşlarımın kahve içmeye çağırdığı saatte; ben gözlerimi yeni açmış oluyorum. Zaten üretmenin cazibesi çoğunlukla sohbet ortamının getirebileceklerinden daha baskın oluyor. Ve çoğu kişinin asosyal olarak nitelediği duruma düşüyorsun. Ama ben böyle mutluyum. Bir arkadaşımın annesinin Mehmet Güleryüz'le birlikte çalışmaya başlaması, benim resimle tanışmama vesile oldu. 7 ya da 8 yaşlarındaydım. Güleryüz'ün ünlü bir ressam olduğunu o zaman öğrendim. Sürekli haberler geliyor arkadaşımdan. Çok ünlü bir ressam, arkadaşıma resim dersi veriyor diye beni de bir heyecan sardı. Sonra yine bir arkadaşımın amcası Pendik'te mahallemizin ressamıydı. Onun atölyesine giderdik. Derken lise çağına geldim. Teknik liseye girdim. Ancak elektrik bölümüyle en ufak bir bağım yok. Ben stajlarda sürekli resim yapıyorum. Birileri fark edip sipariş vermeye başladı bana. İlk kez para kazandım resimden. Ustabaşımın yaşadığı evin yanı da Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi. İlk kez ondan öğrendim ressamlığa giden yolun bu okuldan geçtiğini. Kursa gittim sınavlar için. Ailem hiç onay vermedi liseden sonra okumama. Bir işe girip hayatımı kazanmam öncelikliydi onlar için. Teknik ressamlık yaptığım ilk iş yerimde eşimle tanıştım. O da bana güzel sanatlar okumalısın, dedi. Ancak ben eğitim fakültesi resim öğretmenliği bölümünü kazandım ve evlendim. Ama hayatım bir süre sonra, geri dönülmez biçimde ressamlığa demir attı. Geriye dönüp baktığımda, ressamlığın kararlı bir rüzgar gibi etrafımda dolanıp durduğunu anlıyorum. Bana gelen, benimdir, şeklindeki mottoma uygun biçimde yaşıyorum hayatı. Ne zaman fazla irdeleyip başkalarına danışıp da bir karar alsam, hep yanlış olduğunu gördüm. O yüzden bana gelene baştan teslim oluyorum. Ben, ağabeyim ve ablamdan sonra gelmişim dünyaya. Üçüncü çocuğum. Ve sürpriz bir çocuğum. Aradan çok yıllar geçtikten sonra, beklenmeyen bir evlat. Ayrıca kalbimde de bir sorun varmış: Ağlamaya dayanamayarak, hemen bayılıyormuşum. Doktor; Ağlatmayın bu bebeği, demiş. Ağlamadan büyüdüm, diyelim. Kendimi bilmeye başladığımda, kardeşlerim evden gitmişti. Aslında tek çocuk gibi yaşadım. Etrafta yaşıtım kimse de yoktu. Babam ailevi nedenlerle tüm akrabalardan uzakta, Pendik'te bir ücra köşede bir ev yapmış bize. Bahçe içinde, bir masal evi. Emekli olduktan sonra da, ölene kadar muhtarlık yaptı, evde yoktu. Annem ve ben vardık. Ancak, annem de hayattan kopuk yaşayan bir kadındı. Tuhaf biçimde iletişimimiz yoktu. Benim tümüyle yalnız geçen, oldukça içe dönük bir çocukluğum vardı. Koca dünyada, tek başıma ben vardım. 1971 doğumlu biri olduğumu düşünürsen, oyuncak falan yok o zaman. Çamurdan bebekler yapardım kendime, yastığı giydirir; kardeş yapardım. Hep yalnızdım. Kendi kendimle arkadaş olma ilişkisi bende çok erken ve zorunlu olarak başladı. Oturduğumuz yerden bir araba bile geçmezdi, ses yoktu. Annem mısır ekerdi, o mısırların püsküllerinden bebeğime saç yapardım. Ortaokula geldiğimde de, heykel yapardım alçıdan. Kimseden bir övgü gelmezdi. Lisedeyken biraz hareketlendi yaşantım. Teknik lise, staj, resim siparişleri. 18 yaşıma geldiğimde, annem kalp krizi geçirip kollarımda öldü. Ondan sonra çok ağır bir depresyona girdim. Duvarlar konuştu, annem konuştu. Çok karanlık bir dönem geçti hayatımdan. Atlattım o günleri ve bugün olduğum kadın oldum. İçtenliğin ve paylaşımların için teşekkür ederim. Ben de bu özel yolculukta bana eşlik ettiğin için çok teşekkür ediyorum. Sessizce gelen sessizce oturan sessizce konusup ve hatta sessizce gülen bu ressamın kocaman dünyasını, emeğini ve hünerini paylaştığınız için tebrik ediyorum. Zehra basaran. Caliskan, uretken, yetenekli bir ressam. Takip edilmeli, desteklenmeli. Sonuç : Büyük sanatçı olmak için sıradışı bir yaşam ve bolca travma getekli. Zehra hanıma kaderi bu konuda çokça yardımcı olmuş! Yolu açık olsun. Zehra hanım tam bir sanatçı, hayata bakış açısını sanata çok güzel yansıtmış. Bana geçen kadının her şartta ve her durumda ne kadar güçlü ve dik durduğu, bu da adeta yaptığı eserlerden fırlayıp insanın içine giriyor. Yolu açık olsun."} {"url": "https://gazetesanat.com/revnaktan-cikis-sarkisi-batik-sandal", "text": "Revnak, müzik dünyasına Merhaba dediği ilk çıkış şarkısı Batık Sandalı On Air Music Co. etiketiyle yayımladı. Batık Sandal, çağımızda bir hastalık olarak nitelendirilen Çok fazla düşünmek üzerine yazılmış bir şarkı. Söz ve müziği Revnak'ın kendisine ait olan şarkının mix'i Onur Yahya Öner, mastering'i ise Aykut Acarlar imzasını taşıyor. Revnak, şarkısını; Gerçekleşmiş ya da var olan şeyleri gördükten sonra bile diğer bir ihtimal olsa nasıl olurdu sorusu hep bir çıkmaz olarak rahatsız eder durur insanı. Ben de bu düşünceye karşı çıktım şarkımda şeklinde açıklıyor. Her ne olursa olsun yanında inandığı, mutlu olduğu kişinin olması insana yeterli geldiğini anlatan Batık Sandalı djital platformlardan dinleyebilirsiniz. Adana'da doğdu. Çukurova Üniversitesi'nde okuduğu yıllarda sonradan dahil olduğu bar grubu ile birçok yerde sahne aldı. Üniversiteyi bitirene kadar grubunda lead gitaristlik yapan Revnak daha sonra evde kurduğu home stüdyoda kendi bestelerini yapmaya başladı. Batık Sandal, sanatçının ilk single'ı... Söz yazarlığı ve beste konusunda çevresinden olumlu dönüşler alan Revnak yeni şarkılarına yoğunlaşarak üretimine devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/rokoko-sanat", "text": "Rokoko denince akıllara, yoğun süs, asimetri hatta gözümüzü alan abartılı yaldızlama ve belki de daha ihtişamlı hale gelsin diye eklenen beyaz ve pastel renkler gelmelidir. Aslında bu sanat akımı, geometrik ve simetrik stiline karşı bir tepki olarak doğmuştur. En çok ta bu nedenle, güce karşı olan eğilim yerini artık hoş ve dekoratif olana bırakmıştır diyebiliriz. Bu sanat, günümüzde de çeşitli alanlarda kendine fazlasıyla yer bulmaktadır. Tahminlerin çok ötesinde bir hızla yayıldığı da anlatılan rivayetler arasındadır. Örneğin İngiltere, Avrupa, Almanya ve Rusya'nın diğer bölgelerine hızla yayılmıştır. Bence, Rokoko Sanat'ın taşıdığı zarif mizah anlayışı kadar ihtişamı yansıtması insanlar tarafından oldukça sevilmesinde ve beğenilmesinde büyük rol oynamıştır. Sıradan olaylar ve yaşananlar resmedildiğinde daha dekoratif ve cilveli şekilde yansıtılıyor olmaları ilgiyi fazlasıyla çekmiştir. Bunun yanı sıra Rokoko figürler resim sanatı kadar senaryolarda, heykel, edebiyat, müzik ve tiyatro alanında da kullanılmaya başlanmıştır. İşte tam da taşıdığı bu ruh sebebiyle, Rokoko Sanat tam anlamıyla kendini en çok mimari alanda göstermektedir. Yine de bilmenizi isterim ki Rokoko Sanat anlayışı coğrafi konum ve bölgelere göre kendi içinde çok daha zarif ve belki çok daha sadeleştirilerek var olmuştur. Dolayısıyla daimi bir gösterişten bahsedemeyiz. Örneklendirecek olursam, Rokoko, Fransa'da elit kesimin hatta soyluların yaşattığı bir akım olması nedeniyle, haz sembolünün yanı sıra zarafeti yansıtmaktadır. Ülkemizde Topkapı Sarayı'nın giriş kapısı ile Ayasofya arasında bulunan III. Ahmet Çeşmesi, Rokoko Mimari'ye bir örnektir. Yumuşatılmış dikdörtgen planın yanı sıra yer alan yaldızlı motifler, çiçekler ve çeşmeler oldukça dikkat çeken mimari yapılar arasında yer almaktadır. Rokoko'nun tarihsel gelişimine kısaca değinecek olursak; Fransa'da Kral Louis'in ölümüyle, idarenin Paris'e taşınması sonucu aristokrat kesimin sosyal hayatı ve eğlenceye yaşamlarında epeyce yer vermeleri nedeniyle, dönemin kültür ve sanat akışının şehir merkezine taşınması, ilk basamağı meydana getirmiştir. Şayet, Rokoko Sanat akımının diğer akımlar ile ilişkisini ifade edecek olursak, Barok ile Aydınlanma arasındaki geçiş evresidir diyebiliriz. Bu nedenle, İngiltere'de gelişen resim sanatı, Rokoko ihtişamlı görüntü' olarak da tanımlanıyor olsa da bu dönemde aydınlanma habercileri de hatırlanması gereken oluşumlardandır. 1715 1774 yılları arasında aydınlanma çağı yaşanmıştır. William Hogarth, Sir Joshua Reynolds gibileri sayesinde Rokoko akımı, aydınlanmaya uygun biçimde daha mantıksal, tutarlı hatta ölçülü ve makul bir veçhe kazanmıştır. Oysa ki bu dönemde ressamlar daha çok 5 duyu organı ile görülene, algılanana ve hissedilene önem veriyorlardı. Rokoko sanat dönemi denince unutulmaması gereken bir diğer oluş ise Rokoko sanat anlayışının hemen önce var olan yani oluşumuna zemin hazırlayan Barok sanatıdır. Rokoko, Barokun son aşamasıdır. Fransız İhtilali sırasında yaşayanlar Barok sanatın zirve işleyişine son vermiş ve konumuz olan Rokokoya zemin hazırlamıştır. Aralarında ki benzerlikler hayli fazla olsa da, Rokoko resimlerinin konularının genelde dönemin burjuva, zengin olan soylular olarak adlandırılan kesim tarafından belirlendiği en önemli fark sayılabilir. Belki de zenginlik, sevgili konulu temalar, eğlence temaları, aristokratik yaşam, dönemin insanının ilgisini çok daha fazla çekmiştir. Sanat, dinsel konular yerine toplumsal konuların işlenmesi şüphesiz ki sanat kavramını değer olarak değil gösterişi yansıtma aracı olarak algılarda yer değiştirmiştir. Bu değişimin temel sebebi ise daha önce bahsettiğim, İhtilal ve devimlerin, ekonomik ve sosyal etkileridir. Yazımı buraya kadar okuyup ve beğendiyseniz paylaşmayı unutmayınız. Değerli yorumlarınızı bekliyoruz. Yeni bir yazı da görüşene dek, hoşçakalınız!"} {"url": "https://gazetesanat.com/roma-imparatorlarinin-gozde-sehri-sagalassos-beyoglunda", "text": "Bir Zamanlar Toroslar'da: Sagalassos sergisi, Beyoğlu İstiklal caddesi'nde bulunan Yapı Kredi Kültür Sanat binasında açıldı. 27 Kasım 2019 28 Mayıs 2020 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek olan sergi, ülkemizde son yıllarda hazırlanan en kapsamlı arkeoloji projesi. Yapı Kredi Kültür Sanat'ın Beyoğlu İstiklal caddesi'nde bulunan binasının üç katına yayılan sergi, Torosların güney yamacında kurulu Sagalassos antik kentini ve Pisidia Bölgesi'nin tarihini ziyaretçileriyle buluşturuyor. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Belçika KU Leuven Üniversitesi'nin desteklediği Sagalassos Arkeolojik Araştırma Projesi işbirliğiyle hazırlanan sergide Burdur Arkeoloji Müzesi'nden getirilen 368 eser yer alıyor. Serginin açılış gecesine Sagalassos Kazı Başkanı Prof. Dr. Jeroen Poblome, KU Leuven Rektör Yardımcısı Bart Raeymakers, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı Seyit Ahmet Arslan ve Burdur Valisi Hasan Şıldak da katıldı. sanat tarihi öğretmeni keşke herkes sizler gibi duyarlı olsa #MEMLEKETİM KÜLTÜR VE TARİH CENNETİ # DEĞERİNİ BİLEN VAR MI?....."} {"url": "https://gazetesanat.com/roma-imparatorlarinin-gozde-sehri-sagalassos-yapi-kredi-muzesinde", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, Bir Zamanlar Toroslar'da: Sagalassos sergisine ev sahipliği yapıyor. Yapı Kredi Kültür Sanat'ın Beyoğlu İstiklal caddesi'nde bulunan binasının üç katına yayılan sergi, Torosların güney yamacında kurulu Sagalassos antik kentini ve Pisidia Bölgesi'nin tarihini ziyaretçileriyle buluşturuyor. Ülkemizde son yıllarda hazırlanan en kapsamlı arkeoloji projesi olan Bir Zamanlar Toroslar'da: Sagalassos, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Belçika KU Leuven Üniversitesi'nin desteklediği Sagalassos Arkeolojik Araştırma Projesi işbirliğiyle hazırlandı. Burdur Arkeoloji Müzesi'nden getirilen toplam 368 eserin yer aldığı sergi, 27 Kasım 2019 28 Mayıs 2020 tarihleri arasında Yapı Kredi Kültür Sanat'ta ziyaret edilebilecek. Akdeniz'in en iyi korunmuş antik şehirlerinden olan Sagalassos, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'nde yer alıyor. Bir Zamanlar Toroslar'da: Sagalassos sergisinde, prehistorik çağlarda Anadolu'da yaşadığı ıspatlanan ve Burdur yöresinde kalıntılarına rastlanan mamut kemiklerinden, Roma imparatorları Hadrian ve Marcus Aurelius'un anıtsal boyuttaki heykellerine kadar çok sayıda ve farklı türde tarihi eser yer alıyor. Antik Sagalassos sakinlerinin gündelik ve sosyal yaşamlarını, inanç ritüellerini yansıtan pişmiş toprak figürinler, kahraman, tanrı ve tanrıça heykelleri, Büyük İskender heykelciği, süs eşyaları, taş aletler, pişirme ve yemek kapları başta olmak üzere Sagalassos ve Pisidia Bölgesi'nin farklı dönemlerine tarihlenen ve geçmişe ışık tutan eserler, Yapı Kredi Kültür Sanat'ın üç katına birden yayılan kronolojik ve tematik bölümler halinde görülebilecek. Sagalassos Roma İmparatorluk Hamamı kazılarında ortaya çıkarılan İmparator Marcus Aurelius heykeli, müze girişinde ziyaretçileri karşılayacak. Orijinali yaklaşık 5 metre yüksekliğinde olan heykelin beyaz mermerden yontulmuş başı, kolları ve bacakları sergiye getirildi. Restorasyonu 2010 yılında tamamlanan Sagalassos Antoninler Çeşmesi, Marcus Aurelius tarafından yaptırılmıştı. Sergide, Sagalassos'a Pisidia'nın birinci kenti unvanını veren İmparator Hadrian heykeline ait baş da yakından görülebilecek. İmparator Hadrian ve Marcus Aurelius, Roma'nın Beş İyi İmparatoru arasında yer alıyor. Sagalassos kazılarında ele geçen MS 3. yüzyıla tarihlenen Romalı bir erkek ve 11. yüzyıla tarihlenen Bizanslı bir kadının kafatası, uzmanlar tarafından yeniden yüzlendirme tekniğiyle orijinaline yakın görünümlerine kavuşturuldu. Yüz rekonstrüksiyonunu bilim ve yaratıcılığın birleşimi olarak niteleyen kazı başkanı sayın Jeroen Poblome, dijital yüz rekonstrüksiyonunun yüzde 75 kesinliğe sahip olduğunu belirtiyor. Gerçek isimleri bilinmeyen Pisidialılara araştırma ekibi tarafından Rhodon ve Eirene adları verildi. Sergiye getirilen Rhodon ve Eirene büstleriyle ziyaretçiler antik Pisidialılarla tanışma imkanı bulacaklar. Bir Zamanlar Toroslar'da: Sagalassos, Yapı Kredi Kültür Sanat'ın 3 katında birden ziyaretçilerini bekliyor. Binanın 1. katı, 1990 yılında başlayan ve disiplinler arası bir araştırma projesi olan Sagalassos kazılarına, kazılarla birlikte Sagalassos ve ait olduğu Pisidia bölgesinin coğrafyası, bitki örtüsü, jeolojisi, inanç sistemi, tanrıları, hayvanları, insanları ve bitkileri olmak üzere çok katmanlı bir sunuma sahip. 2. katta tarihöncesi çağlar, Sagalassos'un kuruluşuna tanıklık eden Bronz Çağı, Hellenistik Çağ, Bizans Dönemi, Roma Dönemi ve Selçuklu Dönemi eserleri kronolojik bir konsept içinde sergileniyor. Ayrıca Sagalassos kazılarında açığa çıkarılan Yukarı Agora ve burada yapılan kazılarda bulunan tanrı, imparator ve kahraman heykellerinin en iyi örnekleri ziyaretçiye sunuluyor. 3. kat ise yaşam kalitesi, antik ekonomi, beslenme alışkanlıkları ve mutfak eşyaları, insanların ölümle nasıl başa çıktıkları ve ölümün nitelikleri gibi tematik bölümlerden oluşuyor. Serginin bu katına çıkan ziyaretçileri toprak ve bereket tanrıçası güzel saçlı Tanrıça Demeter heykeli karşılıyor. Ayrıca bu bölümde Sagalassosluların adak adadığı düşünülen ve içinde yüzlerce pişmiş toprak figürünün ele geçtiği kaya tapınağının rekonstrüksiyonu da yapıldı. 1990 yılından beri Sagalassos Arkeolojik Araştırma Projesi tarafından yürütülen Sagalassos kazıları, disiplinlerarası kazı ve restorasyon çalışmalarıyla uluslararası bilim camiasında önemli bir yere sahip. Sergi ziyaretçilere bu bilimsel çalışmaları bir arada görme imkanı da sunuyor. Projenin bilimsel danışmanlığı KU Leuven Üniversitesi profesörlerinden ve Sagalassos Kazısı Başkanı sayın Jeroen Poblome, koordinatörlüğü Yapı Kredi Müzesi yöneticisi sayın Nihat Tekdemir ve tasarımı Pattu Mimarlık tarafından yapıldı. Sergiye getirilen eserler ve sergide kullanılan bütün peyzaj fotoğrafları ise Belçikalı sanatçılar sayın Bruno Vandermeulen ve sayın Danny Veys tarafından çekildi. Sergiye, Sagalassos ve içinde bulunduğu Pisidia Bölgesi'nin bütün tarihi katmanlarının paylaşıldığı kapsamlı bir kitap eşlik ediyor. Yapı Kredi Yayınları tarafından Türkçe ve İngilizce hazırlanan ve yayınevinin 5500. kitabı olan Bir Zamanlar Toroslar'da Sagalassos kitabında yer alan 27 makale her biri alanında uzman araştırmacılar tarafından güncel veriler ışığında kaleme alındı. Bu nedenle Bir Zamanlar Toroslar'da Sagalassos kitabı Pisidia ve Sagalassos konusunda en güncel yayın ve kaynak kitap niteliğinde. Serginin açılış günü olan 27 Kasım Çarşamba akşamı, ziyaretçiler, Sagalassos Kazısı Başkanı sayın Jeroen Poblome tarafından verilecek konferansa katılma fırsatı da yakalayacaklar. Konferans saat: 18:30'da Yapı Kredi Kültür Sanat Loca'da gerçekleşecek. Çok heyecanlandırıcı bir sergi, emeği geçenleri kutluyorum. Ancak bu insanlar Anadolulu, eserlerde Anadolu eserleridir. Çok fazla Roma vurgusu yapılmış? Gereksizdir. Romalıların Ataları Etrüsklerdir, onlarda İzmirli Lidyalı, atalarımızdır. Anadolulu denirse yeterli olur."} {"url": "https://gazetesanat.com/romada-bir-cinayet-nisan-ayinda-da-sahnelerde", "text": "Çiçek Dilligil, Kubilay Penbeklioğlu, Melek Şahin, Dilara Mücaviroğlu ve Burak Uyanık'ı buluşturan Roma'da Bir Cinayet oyunu Mart ayında prömiyer yaptıktan sonra Nisan ayında da Türkiye'nin pek çok yerinde sahnelenmeye devam edecek. Elçin Gürler'in yazıp Kubilay Penbeklioğlu'nun yönettiği oyun, Mi Entertainment ve Nova Oyun Yapım imzası ile seyirci ile buluşturuluyor. Müziklerini Orhan Enes Kuzu, dekor tasarımını Selin Ölçen, Işık Tasarımını Kaan Eman, afiş tasarımını Galip Aksular üstlenirken; projenin Genel Sanat Yönetmenliği Mutlu İgdi'ye ait. Hem güldüren hem de kadın-erkek ilişkilerine dair seyirciyi düşündüren Roma'da Bir Cinayet konusu ile şaşırtıyor. Aşkın şehri Roma'da muhteşem olması gereken bir gün hiç de beklenildiği gibi gitmez. Sonu kestirilemeyen bu muhteşem gün, herkesin sırlarının bir bir ortaya döküldüğü unutulmaz bir sona şahitlik edecektir. Bu sonda birinin değil hepsinin parmağı vardır. Hepsi bir o kadar kazanan, bir o kadar kaybedendir. Tıpkı hayat gibi! Nisan ayı boyunca 15 Nisan MOİ SAHNE ile başlayıp İzmit ve Bursa turnelerine çıkan Roma'da Bir Cinayet oyunu; 30 Nisan Pazar günü de teaser çekimlerine destek olan Grand Pera Emek Sahnesi'nde Gala özel gösterimi ile seyircilerle buluşacak. Roma'da Bir Cinayet gülmeye ihtiyaç duyduğumuz bu zamanlarda seyircileri hem kahkahaya hem de tuhaf bir sorgunun içinde bırakmaya devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/romeo-ve-juliet-yillar-sonra-yeniden-zorlu-psmde", "text": "Kökleri 1909 yılında atılan ve tüm dünyada bale sanatına yeni bir anlam katarak çığır açan Ballets Russes Topluluğu'na dayanan ve klasik balenin dünya çapındaki en iyi temsilcilerinden biri olarak nitelendirilen Monte Carlo Balesi, Jean-Christophe Maillot'nun yönetimiyle bir kez daha Zorlu PSM'de sanatseverlere büyüleyici bir deneyim yaşatmaya hazırlanıyor. Repertuarında ünlü koreograf Jean-Christophe Maillot'un öncülüğünde üretilmiş 40'a yakın bale koreografisi yer alan Monte Carlo Balesi, Shakespeare klasiği Romeo ve Juliet'in yeniden yorumuyla 3 ve 4 Şubat 2023'te Zorlu PSM'nin eşsiz atmosferinde sanatseverlerle buluşacak. Jean-Christophe Maillot'nun 20 yılı aşkın süredir hazırladığı Vers un Pays Sage (1995), Romeo et Juliette (1996), Cendrillon (1999), La Belle (2001), Le Songe (2005), Altro Canto (2006), Faust (2007) ve LAC (2011) gibi gösterileriyle günümüzün en önemli topluluklarından biri haline gelen ve daha önce 2017 yılında Göl eseriyle Zorlu PSM'de sahne alan Monte Carlo Balesi'nin eşsiz Romeo ve Juliet gösterisinin biletleri passo. com. tr'de satışta."} {"url": "https://gazetesanat.com/ronesans-ve-sanat", "text": "İnsan faktörünün öne çıktığı Rönesans, Ortaçağ ile Yeniçağ arasında yaşanmış olup yaşamsal, sanatsal, bilimsel alanda yeniliklerin yaşanması sebebiyle Yeniden Doğuş anlamına gelmektedir. Eski anlayış ve bağnazlıklara tepki niteliği taşıyan bu dönemde matbaanın, daha fazla kullanılabilir olması yeni buluş ve düşüncelerin hızla yayılmasına etken olmuştur. Coğrafi, yeni keşiflerden sonra zenginleşmiş olan kitleler aracılığıyla, sanattan zevk alan yeni bir sınıfın ortaya çıkması ise sanatsal reformların oluşmasını fazlasıyla etkilemiştir. Bilim anlamında hızla yol alan Avrupa'da, sanatın merkezi artık daha çok insandır. Doğaya yakın olmak ve insan figürünü daha fazla resmetmek sanatsal yenilikler arasındadır. 1300'lerden 1600'lere uzanan gelişim dönemini içeren gerek bilim alanında gerekse sanat alanında çok önemli gelişmeler yaşandığı Rönesans Dönemi aracılığıyla serbest düşünce ortamı eskiye tepki olarak yeniden doğdu. Gözleme ve araştırmaya dayanan pozitif düşüncenin ortaya çıkmasıyla birlikte kilise zayıflaması reform hareketlerinin Ortaçağdan sonra, hümanizmin etkisiyle hız kazanmasına sebep oldu. Yunan ve Roma kültürünün ata mirası etkisiyle sanatsal yenilikler sonra ki yüzyıllara köprü vazifesi görmüştür. Rönesans dönemine kadar bilim, sanat ve medeniyet alanlarında İslam Ülkeleri öncü iken Rönesans hareketleriyle birlikte Avrupa Ülkeleri bu alanlarda ön plana çıkmıştır. Sanat alanında, toplumun geçmişle olan bağlarını irdeleyen sanatçılar doğanın, insan anatomisinin bilgisine ulaşarak resim ve heykelin aracılığıyla Yunan sanatçı atalarının ustalığına eriştiler. Yepyeni bir sanat anlayışının ortaya çıktığı Rönesans, aslında Antik Çağı yeniden canlandırma arzusudur. Toplum ve insan ilişkilerinin mantık ve gözlem sonucu irdelenmesi gerçeği sanatsal bakış açılarını büyük oranda etkilemiştir. Hali hazırda Ortaçağın sonlarına doğru kültür ve sanatta önemli bir birikimin oluşması da sanatsal reformlara etken bir diğer itkidir. Örneğin, resim artık bağnazlıkların yerini özgürlükçü düşüncelere bırakması, sosyal yaşantı değişikliği ve toplumsal canlanma sebebiyle evlere taşınmıştır. Halk artık kendi portre ve heykellerini betimletebilir, evinde sanata yer verebilir hale gelmiştir. Rönesans'ın erken ve geç olmak üzere 2 dönemi vardır. Dönemler içerisinde Rönesans'a ruhunu veren büyük düşünürler ve sanatçılar halkları büyük oranda etkileyerek sanatsal, düşünsel ve yaşamsal biçimde özgürlük fikrinin hakim olduğu temellerin atılmasını sağlamıştır. Rönesans dönemine ait en çok bilinen sanat eserleri ve sanatçıları derleyecek olursam, Gentile Bellini'nin Fatih Sultan Mehmet Portresi, Cervantes'in Don Kişot kitabı Montaigne'in Denemeler kitabı Leonardo da Vinci'nin Son Akşam Yemeği Michelangelo'nun Ademin Yaratılışı Dante'nin İlahi Komedya kitabı Shakespeare'in Othello'su en çok kabul gören ve ruhlara işleyenler arasında yer alır."} {"url": "https://gazetesanat.com/rs-sanat-alani-ilk-sergisiyle-ziyarete-aciliyor", "text": "Filiz Yılmaz tarafından 2023'te Koşuyolu'nda hayata geçirilen RS Sanat Alanı, çağdaş sanat dünyası için önemli bir sergileme platformu olarak kuruldu. Farklı kuşaklardan ve disiplinlerden sanatçıları ve eserlerini sanatseverlerle buluşturmayı amaçlayan mekan, Validebağ Konakları'nda yer alıyor. RS Sanat Alanı günümüz sanatının disiplinlerarası yapısına uygun olarak, karma ve kişisel sergilere, güncel küratöryel stratejilerle ev sahipliği yaparak, sanatçıları ve eserlerini geniş kitlelere ulaştıran dinamik ve yenilikçi bir ortam sunuyor. RS Sanat Alanı ile çok heyecanlı ve mutlu bir yolculuğa başladıklarını ifade eden Filiz Yılmaz, Çağdaş sanat dünyası için önemli bir adım olduğunu düşündüğümüz RS Sanat Alanı ile güncel sanatın Avrupa Yakası'nda sıkışan rotasına yeni bir alternatif sunmayı amaçlıyoruz. Gençlere destek olmayı, sanatın ulaşılabilirliğine katkı sağlamayı, sanatçılar ve sanatseverlere yeni bir buluşma ortamı sağlamayı hedefliyoruz diye konuştu. RS Sanat Alanı'nın dört önemli güncel sanatçıyı bir araya getiren ilk sergisi İnsan Hikayeleri, Marcus Graf küratörlüğünde 6 Mayıs'ta ziyarete açılıyor. Baysan Yüksel, Didem Ünlü, Furkan Payas ve Haydar Akdağ eserlerindeki insan figürü temsili ve varoluşsal konuları işleyişleri ile sanatsal anlamda ilgilerinin odak noktasını gözler önüne seriyor. Baysan Yüksel ve Furkan Payas insanların hem neşe ve acıları hem de umut ve korkularını irdelerken Didem Ünlü ve Haydar Akdağ ise hayat hikayelerimizde hatıralar ve hatırlamanın rolünü açığa çıkarıyor. Farklı kavramsal yaklaşımların yanı sıra İnsan Hikayeleri sergisinin estetik ve biçimsel çoğulculuğu, serginin güçlü karakteristik özelliklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Resimden kolaja, baskıdan heykele çok sayıda disiplini ortaya koyan sergi; Yüksel'in tuval üzerine yaptığı eserleri, Payas'ın üç boyutlu işlerinin neo-sürrealist ve illüstratif yaklaşımları, Ünlü ve Akdağ'ın hem hazır-yapım geleneğine hem de realizm ve dışavurumculuk ekolleri arasında resme atıfta bulunan parçalı ve disiplinlerarası işleri ile etkileşimde bulunuyor. Sergiyi 4 Haziran tarihine dek ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/rs-sanat-alaninin-ikinci-sergisi-zihni-manzaralar-7-ekimde-aciliyor", "text": "DAP Holding'in sanata ve sanatçıya verdiği destekle kurulan RS Sanat Alanı'nın ikinci sergisi 'Zihni Manzaralar' Marcus Graf küratörlüğünde sanat severlerle buluşacak. DAP Holding'in desteğiyle gerçekleştirilen, sanat ve toplum için doğa ve şehrin anlamını gözden geçiren 'Zihni Manzaralar' sergisi dokuz güncel sanatçının eserlerine ev sahipliği yapacak. DAP Holding'in desteğiyle sanata ve sanatçıya destek olmak ve sanatın ulaşılabilirliğine katkı sağlamak amacıyla Filiz Yılmaz tarafından Nisan 2023'te Koşuyolu'nda kurulan RS Sanat Alanı, İstanbul'un Anadolu Yakası'nı sanatla buluşturmaya devam ediyor. RS Sanat Alanı'nın dokuz önemli güncel sanatçıyı bir araya getiren ikinci sergisi 'Zihni Manzaralar' Marcus Graf küratörlüğünde 7 Ekim'de ziyarete açılıyor. Sergide doğanın güzel, mistik ve ilahi taraflarını ortaya koyan Adem Kıpçak, Ayşima Melike Kuş, Gültaze Gündüz, Özge Kahraman ve Selin Sade Çöplü'nün yanı sıra insan ve doğa arasındaki ilişkiyi ele alan Berkan Baycan, İlyas Arapoğlu, Yeşim Pektok ve Zeynep Neris Kaplan'ın eserleri yer alacak. Sergi, 13 Kasım tarihine kadar ziyaret edilebilecek. RS Sanat Alanı Kurucusu Filiz Yılmaz 'Zihni Manzaralar' sergisi ile doğanın iyileştirici gücüne ve doğa ile insan arasındaki ilişkiye dikkat çekmek istediklerini söylüyor. Sanatın da tıpkı doğa gibi iyileştirici bir güce sahip olduğunu ifade eden Filiz Yılmaz, Sanat ve doğa birbirinin içinde iki gizli kavram gibidir. RS Sanat Alanı'nın 'Zihni Manzaralar' başlıklı sergisinde doğa ile şehrin sanat ve toplum açısından anlamını inceleyen dokuz çağdaş sanatçının yer almasının nedeni de budur. 'Zihni Manzaralar' sergisiyle, doğanın büyülü ve manevi yönlerinin yanı sıra doğaya ve onun şehirdeki kültürel formlarına dair çeşitli fikirleri ortaya koyan eserleri sanat severlerle buluşturacağımız için çok heyecanlıyız diye konuştu. Filiz Yılmaz, RS Sanat Alanı ile eş zamanlı olarak kurduğu www. resimsepeti. com hakkında ise şu bilgileri verdi: www. resimsepeti. com ile sanatın iyileştirici etkisini toplumun her kesimine ulaştırabilmek ve erişilebilir sanat yaklaşımı ile farklı kuşaklardan sanatçıları bir araya getirerek, Türk toplumundaki 'hediye' kültürüne yepyeni bir yaklaşım getirmeyi hedeflemiştik. Akla gelen ilk hediye alternatifleri yerine, makul sanat eserleriyle unutulmaz izler bırakmayı hedefledik ve kısa süre içinde bu konuda çok önemli bir yol aldık. www. resimsepeti. com ile hem genç sanatçıları desteklemek hem de sanatı toplumun her kesimine ulaşmasına aracılık etmek bizi gururlandırıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/rugul-serbestin-kendimin-ormaninda-baslikli-kisisel-sergisi-mixerde", "text": "Mixer, ana galeri mekanında Rugül Serbest'in Kendimin Ormanında başlıklı kişisel sergisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Rugül Serbest, resimleri aracılığıyla benliğini, bedenini ve özellikle kendi iç dünyasını 'bir başkasının' kimliğine bürünerek yeniden deneyimlemenin yollarını arıyor. Tuvallerinde yeni bir dünya olasılığını düşleyen Serbest, Kendimin Ormanında başlıklı kişisel sergisinde tuvallerinin yanında desen çalışmalarını Mixer'de izleyici ile buluşturuyor. Kendimin Ormanında, sanatçının uzun süredir resmettiği iç mekanlardan tamamen sıyrılarak dış dünyada kendine bir yer arama hikayesine odaklanıyor. Rugül Serbest bu durumu, ''Dünyada-olmanın ne demek olduğunu sorguluyorum. Dünya bir yer veya bir mekan değildir. Doğa içeridedir der Cezanne. Ben ne kadar bu dünyanın içindeysem dünya da bir o kadar benim içimde, soluduğum nefestedir.'' şeklinde özetleyerek izleyiciyi kendi yarattığı dünyasına davet ediyor. Rugül Serbest'in kendi iç dünyasında açtığı pencereden çıkıp düşlediği evren içerisinde su, toprak, ağaçlar ve çiçekler ile bezenmiş görüntüler manzaralar kimi zaman yeniden doğan kimi zaman da kendi ölümlü gerçekliği ile beraber yaşayan apaçık ve yalın bir üslupta manzaralara dönüşüyor. Bir başkası olmak nasıldır? Doğa olmak nasıldır? Bir bitki gibi hissetmek nasıldır? sorularından yola çıkarak kendisine bir başkasının gözünden yeniden bakabilmeyi arzuluyor. Kendimin Ormanı sergisi sanatçının bu arzusuna aracı oluyor. Sanatçı, gerçekte var olan bedeni ile resmettiği bedenler arasındaki ilişkiyi ''Dünyada her şey her şeyin içindedir. Her şey her şeyle karışmıştır. Ben de bu dünyaya karışmak istiyorum. Var olduğum bu dünyada her şeyi içimden geçirmek, her türlü biçime, imgeye bürünmek istiyorum. Köklerimle toprağın derinliklerine kadar inmek, yaşamın o gizemli kaynağına karışmak istiyorum'' cümleleri ile açıklıyor. Rugül Serbest'in Mixer ana galeri mekanında gerçekleşecek kişisel sergisi Kendimin Ormanında, 27 Kasım 2021 8 Ocak 2022 tarihleri arasında izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/rus-sinemasindan-22-seckin-ornek-22-randevu-istanbul-film-festivalinde", "text": "T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteğiyle Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı tarafından 22. si düzenlenen Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali 20-26 Aralık 2019 tarihleri arasında sinema severlerle buluşuyor. Festivalin bu yılki odağında Rusya var. Rusya'ya Bak Dünyayı Gör ve Rusya'dan Kısalar bölümleriyle seyirciye sunulacak filmler üretken Rus sinemacılarının 2018-2019 yıllarında çektiği ödüllü filmleriyle izleyicileri selamlayacaklar. Festivalin Rusya'ya Bak Dünyayı Gör bölümünde yer alacak filmler; Sergey Kuznetsov'ın BOOZER / 7 AYYAŞ, Alexander Boguslavsky'nin ABIGAIL / ABIGAIL: SINIRLARIN ÖTESİNDE, Andrey Myshkin'in CURIOSITIES / KARŞIL AŞMALAR, Anna Yanovskaya'nın EXCITING LIFE / HEYECAN DOLU BİR HAYAT, Aleksandr Veledinsky'in IN THE PORT OF CAPE TOWN / BİR ZAMANLAR CAPE TOWN LİMANINDA, Konstantin Fam'ın KADDISH / DUA, Grigori Konstantinopolsky'nin RUSSIAN PSYCHO / RUS SAPIĞI, Ilya Maksimov'un THE SOUL CONDUCTOR / REHBER, Alexander Sukharev'in WATCH MY LOVE / İZLE AŞKIM ve Boris Gouts'ın WE LOOK GOOD IN DEATH / ÖLÜMDE DE GÜZEL filmleri biz sinema severlere adeta sinema şöleni yaşatacak. Festivalin Rusya'dan Kısalar bölümünde ise bizi 12 film karşılıyor. Seçkide yer alan filmler ise Andrey Myshkin'in 302 BIS, Anna Kuznetsova'nın 628, Petr Fedorov'ın ELECTRIC CURRENT / ELEKTRIK, Denis Kudryavtsev'ın FAIR PLAY, Alexander Tsypkin, Ksenia Rappoport ile Pavel Kapinos'un FAREWELL, MY LOVE/ ELVEDA, BİR TANEM, Mikhail Arkhipov'un FUEL / BENZİN, Yaroslav Lebedev'ın LIVING IT UP / FELEKTEN BİR GECE, Andrey Korf'un LUCKY TICKET / UĞURLU BİLET, Victoria Runtsova'nın MOMMY'S CALF / ANNESİNİ ÖZLEYEN BUZAĞI, Igor Krasnikov ile Vakhtangi Khubutia'nın SHOT / AV, Mikhail Plotinsky'nin SON / OĞUL ve Natalia Kalenova'nın WINDOW / PENCERE. Festivalde sinema sektörleri de bir araya gelecek. Rus-Türk Sinema Sektörleri Paneli ve Rus-Türk Yapımcılar Buluşması da Randevu İstanbul'un etkinlikleri arasında yer alıyor. Film in Turkey adıyla gerçekleştirilecek etkinlikte yabancı yapımcıların Türkiye'de çekim yapmasını teşvik edecek kanunda Yapımcılar Buluşmasında sunulacak. Randevu İstanbul'un bu yılki afişini Grafik Tasarımcısı Kemal Öktem'in hazırladı. Afişte Moskova'nın renkleri göze çarpıyor. Rusya'nın en görkemli simgelerinden biri olan bu başyapıtın renkleriyle seyirciyi sinemanın içine çekiyor. Rus sinemasının önde gelen filmleri ve sinemaya yön vermiş klasikleri bizlere sunmak isteyen Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali 20-26 Aralık 2019 tarihleri arasında sinema severlerle buluşacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/ruya-yazicilarinin-eslik-ettigi-bir-macera-ruyalarin-yazildigi-yer-cok-kazanicam", "text": "Yazma kariyerine televizyon dizisi senaryolarıyla başlayan, ilk romanı 2017 yılında yayımlanan ve 2018 Gio Öykü Ödülleri'nde başarı ödülü kazanan Hürer Ebeoğlu, Rüyaların Yazıldığı Yer isimli yeni kitabıyla okuyucusuyla buluştu! Raflarda yerini alan Rüyaların Yazıldığı Yer, rüya yazıcılarının yaşamına mercek tutuyor. Evet, rüya yazıcıları! Bu evrende birçok şey öğreniyoruz. Gördüğümüz rüyalar aynı tip giyinen, sıkıcı ve kısıtlı hafızalara sahip rüya yazıcıları tarafından günlük yaşamlarımız izlenerek yazılıyor... Ayrıca bu rüya yazıcılarının özel isimleri de birer sayı! Örneğin kahramanımızın adı: 858. 858, rüyalara çizilen çerçevelerin önce sınırlarında geziyor ardından kendini tüm kuralların dışına atıyor. Uzaktan kulübe gibi küçük görünen ama içinde birçok rüya yazıcısının çalıştığı yere Yazane deniyor. Yazane'de cam levha üzerine durmaksızın rüya yazan rüya yazıcılarından tekdüze yaşamından sıkılanlarla düzen bağımlıları arasında da temposu yüksek olaylar yaşanıyor. Tüm bunların yanında okuyucunun rüya yazmaya dair merakı da gideriliyor ve Rüya nasıl yazılır? sorusuna karşılık veriliyor. Önce bembeyaz bir dünya alınır. Yeri göğü, sınırı, uzağı yakını olmayan kocaman bir boşluk... Bu boşluğun içine renkler boca edilir. Güzelce çırpılır. Mekan kıvam almaya, oluşmaya başlar. Yeşiller, maviler, güneşler ve bulutlar içinde bir kır evi meydana gelir. Önceden büyütülmüş ve yaşamaya hazır hale getirilmiş bir kız çocuğu salınır resmin içine. Çocuğun, içinde kabaran arsız bir coşkuyla koşması, çimenlere bulanması, çiçekleri çok güçlü koklaması ve bu yüzden içinin çiçekle dolması, arıların burun deliklerinden girip vücudunun içine doluşması; sonra içinden misket misket ışık, demet demet renk alıp bütün resme parlak büyülü bir duman gibi dağıtması gerçekleşene kadar beklenir. Ağaçların hışırtısıyla karışıp şarkı haline gelen kuş cıvıltılarının anne yapımı elmalı tarçınlı kek kokusunu, sepetinden dışarı çıkan bir yılan gibi beyaz evin bacasından çıkarıp sarmal sarmal ortalığa yayması için resim bir güzel yoğrulur. Hürer Ebeoğlu, bizleri birbirinden orijinal karakterlerle tanıştırıyor. Üstelik bunu öyle absürd bir üslupla yapıyor ki okuduklarınızı sanki izliyor gibi hissediyorsunuz. Rüyaların Yazıldığı Yer, keşfedilmeyi bekleyen sıradışı bir roman."} {"url": "https://gazetesanat.com/saba-sumer-muzik-insanlar-arasinda-essiz-bir-etkilesim-yaratir", "text": "Türkiye'nin ilk özel senfoni orkestrası olan Borusan İstanbul Filarmoni'nin ilk Orkestra Müdürü olarak, kuruluşundan itibaren çalıştığı sürede Gürer Aykal, Suna Kan, İdil Biret, Emin Fındıkoğlu, Fazıl Say, Güher Süher Pekinel, Cem Yılmaz, Ali Poyrazoğlu, Gülsin Onay, Alexander Rudin, Maxim Vengerov, Lang Lang, Juilliard String Quartet, George Zamphir, Dino Saluzzi, Brandford Marsalis, Rene Fleming, Elina Garanca, Victoria Mullova, Ömer Faruk Tekbilek gibi dünya çapında birçok sanatçı ve yüzlerce orkestra müzisyeni ile çalışan... 2014 yılında Borusan Sanat'tan ayrılarak aynı yıl OdeonArts Müzik ve İletişim'i kuran, şu an da Yeldeğirmeni Kültür Sanat Merkezi'nin yöneticisi olan çok yönlü başarılarıyla ön plana çıkan Sanat Direktörü Saba Sümer'le keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Biz sorduk o tüm samimiyetiyle cevapladı. Saba Sümer: Mine Hanım, öncelikle nazik röportaj davetiniz için çok teşekkür ederim. Kültür ve sanat alanında yaklaşık 20 yıldır çalışmaktayım. Çalışma hayatım hep niş alanlarda oldu. Klasik müzik ve caz konserleri belli bir kitlenin izlediği, takip ettiği bir alan. Bu alanı genişletmek ve daha çok izleyiciye ulaştırmak amacını taşıyoruz ama yine de sanatçısıyla, performansların yapıldığı mekanlarla özel ve niş bir alan. Sanat etkinlikleri izleyicileri ve seyircileri çok iyi bilir bu alanın insanı nasıl beslediğini ve büyüttüğünü. Bilet satın alırken bile, tüketici değil türetici olduğunu ve üretime katkıda bulunduğunu. Bu alanda çalışmaksa bambaşka, ayrıcalıklı bir iş yaşamı doğurdu benim hayatımda. Ben orta ve lise eğitimimi Sainte Pulcherie, ardından Saint Benoit Fr. Lisesi'nde tamamladım. Ardından Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Fizik Bölümüne devam ettim. Ancak organizasyon ve turizm alanında çalışmaya başladım ve 20'li yaşlarımın başında Bodrum'a yerleştim. 2001 yılında İstanbul'a döndüm ve Borusan Kültür ve Sanat'ta çalışmaya başladım. Bugüne ulaşmamın en önemli köşe taşı Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın kuruluşu olsa gerek. İlk olarak 1990'larda Borusan Oda Orkestrası olarak kuruldu. Ben o yıllarda Bodrum'da yat turizmi uğraşındaydım. Uzaktan duyuyordum Borusan Oda Orkestrası var, İstanbul'da konserler veriyor. O kadar çekici bir şekilde hayalini kurmuştum ki, zihnimde büyülü bir yer kaplıyordu Borusan Oda Orkestrası. Borusan Oda Orkestrası daha sonra Orkestra Şefi Gürer Aykal yönetiminde bir senfonik orkestraya dönüştürüldü ve Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası adını alarak 2001 yılından itibaren düzenli konserler vermeye başladı. Aynı yıl ben de İstanbul'a dönmüştüm ve Akademi İstanbul'da Halkla İlişkiler ve Kurumsal İletişim dersleri almaya başladım. Borusan Kültür ve Sanat Merkezi o dönemde İstiklal Caddesi'ndeki beş katlı binasındaydı. İlk giriş katında Borusan Sanat Galerisi, ikinci ve üçüncü katta Borusan Müzik Kütüphanesi, dördüncü katta ise müzik ve sanat söyleşilerinin yapıldığı bir etkinlik salonu vardı. Tam anlamıyla bir kültür merkeziydi ve etkinlik salonundan, müzik kütüphanesinden ne önemli isimler, müzisyenler ve galeriden ne çok önemli çağdaş sanatçılar geçti. Entelektüel dünyanın uğrak yeri idi, bambaşka bir ortamdı. Borusan Sanat Galerisi Müdürü sevgili Binnaz Tukin, bir arkadaşım vasıtasıyla, orkestra sorumlusu görevi için o zaman ki Genel Müdür Sami Caner'le görüşmemi önerdi. Sami Bey'le görüştüm ve beni kabul etti. Gürer Aykal'la çalışacaksın dedi. Gürer Bey orkestrayı kurarken Türkiye'nin çeşitli orkestralarından deneyimli müzisyenleri ve genç yetenekleri bir araya getirdi. Orkestranın gerekli bölümlerine de Rus, Macar, Romen, Alman ve Amerikalı müzisyenleri yerleştirdi. BİFO İstanbul'un iki yakasında düzenli konserler veriyordu. Borusan Orkestrasının kent yaşamına getirdiği çok önemli bir katkıydı bu. Şefliği, müzisyenliği ve eğitimci yönlerinin yanı sıra Gürer Bey'in öğretici yönü de çok güçlüdür. Konserde organizasyonun gerektirdiği tüm detayları bilirdi ve tüm bunları zaman zaman provalar, konserler, birlikte yolculuklar ve turneler süresince bana aktarırdı. Orkestra ile çalışmak benim için yüzme bilmeden denize atlamak gibiydi. İlk atlayışta yüreğin hop eder, çabalarsın ama sonra bir bakarsın yüzeye çıkıp yüzmeyi öğrenmişsin. Bir diğer önemli köşe taşı ise Türkiye'nin caz ustası, Emin Fındıkoğlu'nun 2015'te kurduğu ve yine ülkedeki en usta caz sanatçılarını bir araya getirdiği Emin Fındıkoğlu +12 caz orkestrasıdır. Emin Hoca ile Bodrum yıllarından tanışıyordum, hatta tanışmadan önce hakkında anlatılan müzikle ilgi ve müzik dışı efsanevi hikayelerini çok dinledim, çevremdeki herkes gibi ben de kendisine hayrandım. 2016'da Emin Hoca ile, Genco Erkal'ın yer aldığı Stravinky'nin Askerin Öyküsü konserinde karşılaştık. Bana orkestranın menajerliğini yap dedi. Büyük bir kıvançla kabul ettim ve caz dünyasında yolculuğum başladı. Emin Fındıkoğlu +12 ile İstanbul'da ki caz festivallerinin yanı sıra İzmir, Ankara, Bodrum, Alanya, Kuşadası Mersin gibi önemli kentlere, festivallere turneler düzenledik. Sanat yönetmenliğini yaptığım Sainte Pulcherie Konserleri'nde geçtiğimiz yıl Şubat konserinde Akbank Caz Festivali 30. Yıl çerçevesinde Emin Fındıkoğlu 80. Yaş Günü Özel konseri düzenledik. İyi ki bu konseri yapmışız, Mart ayında başlayan Pandemi kısıtlamaları öncesi gerçekleştirdiğimiz son konserdi. Orkestra tadına doyum olmaz bir gece yaşattı tüm caz severlere. Kültür sanat yönetiminde esas eğitimim bu hocalarla oldu. 2002'de BİFO'nun ilk turnelerinden, Bulgaristan'a iki otobüs halinde gittiğimiz Rusçuk konserlerinde solistimiz Suna Kan'dı. Aynı yıl BİFO sezon açılış konserinde Gürer Bey, Arif Mardin'in bir eserini programa koydu. Arif Mardin'i İstanbul'a davet ettik. Orkestralar yaşayan bestecilerin eserlerini seslendirecekleri zaman, besteciyi provalara ve konsere davet eder. Şef provalar sırasında besteciye müzikal olarak istediğiniz gibi oldu mu bu şekilde? diye besteciye sorar, danışır, üzerinde konuşurlar. BİFO konserlerinin yanı sıra daha sonra 2016'da Bergama Kültür Merkezi BERKM'nin açılışı için düzenlediğim konser için İdil Biret'le bir turnemiz, İstanbul'dan çok keyifli yolculuğumuz oldu. Bu konserde İdil Biret'in sayfa çeviriciliğini yaptım. Bu sanatçıların yanında bulunmak bile zaten başlı başına bir köklü ve sürekli bir öğrenme deneyimi. 2005'te Bilgi Üniversitesi, Avusturya Kültür Ofisi, British Counsil, Fransız Kültür Merkezi ve Hollanda Başkonsolosluğu'nun içinde yer aldığı, Avrupa Kültür Derneği ve Europist Kültürel İşbirliği Platformu ve merkezi Amsterdam'da bulunan European Cultural Foundation-ECF'in katkılarıyla, İstanbul'da her dersin başka bir kültür merkezi, üniversite ve sanat mekanında yapıldığı Kültür ve Sanat Yönetimi eğitimleri düzenlendi. Çok değerli seminerler, konferanslar ve workshoplar dizisiydi. Avrupa'nın önde gelen kültür sanat kuruşlarının yöneticileri, dünyanın en prestijli klasik festivali Salzburg Festivali yöneticisi, sanat merkezleri yöneticileri, sanat üniversitelerinden hocalar dersler verdi. Müthiş bir organizasyondu. Genel Müdürümüz Sami Caner'in yönlendirmesi ile Borusan Kültür adına bu eğitimlere katıldım ve bu sektördeki birçok arkadaşımla bu eğitimlerde tanıştım. Çok şey öğrendim. Yine aynı yıllarda Avrupa Birliğinin İstanbul'da düzenlediği Avrupa Birliği Fonları Proje Eğitimleri aldım. Bilgi Üniversitesi Yaşam boyu eğitim serisinde Betül Mardin'den Halkla İlişkiler dersleri aldım. Prof. Alper Maral'dan müziğe giriş dersleri aldım. Borusan Kültür Sanat Merkezi'nde düzenlenen müzik ve sanat üzerine çeşitli seminerlere katıldım. Motivasyon çok doğru bir sözcük, çünkü motive değilseniz zaman zaman hayatınızın tüm alanını kaplayan bu işi yapamazsınız. Sanatın büyülü ortamlarını, biraz ritüellerini ve müziği sevmek sanıyorum beni motive ediyor. Müzik insanlar arasında eşsiz bir etkileşim yaratır. Konser salonları benim için tapınaklar gibi. Yüzlerce insan bir araya gelip müzik etrafında toplanıyor. Herkes, bazen benzer, bazen de çok değişik etkiler alıp, bir buçuk iki saat süren performanslardan sonra dağılıyor ve herkes kendi yaşantısına dönüyor. Bence bir araya gelmenin çok anlamlı bir yolu. Sanatın toplumu ileriye taşıyıcı bir potansiyeli vardır. Her birimizde farkındalık yaratır. Yaşamımızı ve bulunduğumuz konumu sorgulatır. Farklı kanallardan bizi tetikler, gözlerimizi, kulaklarımızı, kalplerimizi açar. Faydalı bir işin parçası olmak elbette motive edici. Ayrıca BİFO'nun ilklere imza attığı yurtdışı turnelerimizle çok gurur duyduk. 2010'da BİFO ile ilk kez bir Türk orkestrası dünyaca ünlü Salzburg Klasik Müzik Festivali'nin açılış bölümünde sahne aldı. 2011'de Fransa'da Montpellier Festivali'nde ilk kez Türk Yunan sanatçılarının ortaklaşa sahne aldığı, Yunanlı çağdaş besteci Xenakis'in Oresteia eserini seslendirmesi ve 2014'te Londra'da Royal Albert Hall'de BBC Proms kapsamında ilk defa İngiltere'ye davet edilen Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın uzun zaman dillerden düşmeyen performansı karşında motive olmamak mümkün değil. Canlı konserlerin, bir tekrarı yok, o kadar özel ve tekil ki, tüm bunlar heyecan verici. Borusan Sanat yönetimiyle 2014'te, Borusan Quartet temsilciği ve menajerliğini kurum dışından yürütmek üzere bir anlaşma geliştirdik. Artık bağımsız olarak çalışmaya başlayacaktım. Bu da yepyeni bir heyecandı benim için. Müzik menajerliği ve sanatçı temsilciliği Borusan orkestrasında yıllarca birlikte çalıştığım birçok müzisyen arkadaşımın da trio veya quartetlerinin eklenmesi ile genişledi. Böylece önde gelen topluluklardan oluşan bir platform olan OdeonArts Müzik ve İletişim'i 2014'te kurdum. OdeonArts Müzik ve İletişim nitelikli müziğin desteklenmesi ve daha geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmasını amaç ediniyor. Klasik müzik ve caz topluluklarının tanıtımını ve festivaller, sanatsal etkinlikler, kültür merkezleri, özel toplantı ve davetlerde konser organizasyonlarının yönetimini gerçekleştiriyor. Sinemayı çok seviyorum, festival filmleri, sanatsal yapıtlar ilgilimi çekiyor. Hollywood yapımlarını artık izleyemiyorum. Bu yüzden bazen büyük prodüksiyonları kaçırmış oluyorum. Ama okuyacak o kadar çok kitap ve sohbet edecek o kadar çok konu ve görecek o kadar çok sergi var ki, seçici olmak zorundayız, zaman çok değerli. Müzikte geniş bir yelpazem var. En çok klasik müzik ve caz dinliyorum. Rap seviyorum. En sevdiğim sanırım Latin müzikler. Şaman müzikleri çok hoş geliyor. İstanbul şarkılarına bayılıyorum, türküler, İstanbul'da öyle bir kültürel zenginlik içinde yaşıyoruz ki, hiçbirini ıskalamamak lazım. Yeldeğirmeni Sanat Merkezi, 2013'te Kadıköy Belediyesi tarafından kamulaştırılarak 2014'te açılışı yapılan tarihi bir mekan. İlk olarak 1895'te Fransız okulunun ve manastırının kilisesi olarak inşa edilmiş. YSM, 2014'te açıldıktan sonra giriş katındaki büyük salonda klasik müzik ve caz konserleri, alt kattaki küçük salonda ise film gösterimleri, konferanslar ve sanat söyleşileri düzenlenmek üzere tasarlanmış bir kültür merkezi. Yaklaşık bir yıldır tüm dünyayı etkisi altına alan Covid 19 salgını nedeniyle en çok zarar gören sektörlerden biri olan kültür ve sanat alanına katkı sağlamak açısından, Kadıköy Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğünün aldığı karar ile Yeldeğirmeni Sanat Merkezi'nde aldığımız önlemler çerçevesinde Çarşamba ve Cuma akşamları olmak üzere Büyük Salonda konserlerimizi sürdürüyoruz. Sosyal mesafeye uygun olması açısından 220 kişilik salon kapasitesi yeniden düzenlenerek 60 kişiyle sınırlandırıldı. Klasik müzik ve caz topluluklarının quartet, trio ya da duo olarak sahne aldıkları konserimiz saat 18:00'de başlıyor. Bir saatlik arasız konser saat 19:00'da bitiyor. Bu zor dönemde konserlere devam edilmesine, hem sanatçılar hem de sanatseverler tarafından övgüler alıyoruz. Önümüzdeki sezon programlarımız için Yeldeğirmeni Sanat Merkezi'nde İstanbul'daki diğer kültür Merkezleri ve Konsolosluklarla işbirlikleri geliştirmekteyiz. Ayrıca İstanbul'a konser için gelecek olan ünlü isimleri verecekleri ustalık sınıfları için Yeldeğirmeni Sanat Merkezinde ağırlama ve öğrencilerle buluşturma projelerimiz var. Mart ayında birbirinden değerli genç sanatçılar ve konser programları yer alıyor. Caz akşamlarında yeni projeler var. 3 Mart akşamı Çarşamba Klasiklerinde Duo Lamente ile çok özel bir Barok Şöleni'ne yer vereceğiz. Türkiye'nin ilk yetişmiş kontrtenor sanatçısı Kaan Buldular ve dönem müziği çalışmalarına lavtalar içinde en geniş ses aralığına sahip olan archlute ile devam eden klasik gitar sanatçısı Hande Cangökçe'nin oluşturduğu Duo Lamente, bu konserde ağırlıklı olarak Fransız ve İtalyan Barok yapıtlara yer veriyor. Barok dönemde bestelenmiş Osmanlı Saray Müziği örneklerinin de seslendirildiği eserlerin kontrtenor ve archlute için düzenlemeleri de Kaan Buldular ve Hande Cangökçe'ye ait. 10 Mart'taki Çarşamba Klasiklerinde ise piyanist ve orkestra şefi Can Okan, içinden geçtiğimiz zorlu salgın döneminde özel bir programa yer veriyor. Sanatçı, müziğin iyileştirici etkisini kanıtlarcasına önemli yapıtlar üreten J. S. Bach'ın başyapıtlarından biri olan İyi Düzenlenmiş Klavye'nin 2. kitabından bir seçki seslendirecek. Keman ve çello ikilisi ViolinCello Duo ile vurmalı çalgılarda konuk sanatçı Riccardo Marenghi, 17 Mart Yeldeğirmeni Sanat konserlerinde yerli ve yabancı pop, rock ve film müziklerinin yanı sıra Bach, Vivaldi ve Paganini gibi klasik bestecilerin sıra dışı düzenlemelerini seslendirecek. İsviçre basınında İngiliz şef Howard Griffiths'in Genç yaşına karşın, enstrümanında ustalık düzeyine erişmiş ve şaşırtıcı yorum gücüne sahip bir müzisyen şeklinde ifade ettiği Cem Babacan'ın piyano resitali 24 Mart'ta yer alacak. Yeldeğirmeni Sanat'ta Cuma akşamları Caz Akşamları. 12 Mart'ta saksofofon sanatçısı Barış Ertürk'ün yeni triosu BAM sahne alacak. 19 Mart 2021 Cuma akşamı ise piyanist, besteci ve şarkıcı Selen Gülün'ün, 2015'ten bu yana Japonya yoğunluklu uluslararası platformlarda değişik müzisyenlerle gerçekleştirmekte olduğu duo konserlerin bir yansıması Yeldeğirmeni Sanat sahnesinde olacak. Ayrıca Mart ayında ayrıca EuroCities üyesi olan tüm Avrupa kentlerinin ortak projesi olan Erken Dönem Avrupa Müziği günü kutlamalarına Kadıköy Belediyesi Yeldeğirmeni Sanat Merkezi olarak katılacağız. Projede üye kentlerden seçilen müzisyenlerden oluşan topluluklar ayrı ayrı Bach Cantata eserini kentin önde gelen anıtsal bir mekanında video kaydını gerçekleştirerek gönderilmesi isteniyor. Bu kayıt için provalara başladık. Kendi yayın organlarımızdan yakında duyurularını ve kaydın gösterimlerini gerçekleştireceğiz. Dijitalleşme kültür sanata pozitif katkılar getireceğine inanıyorum. Ancak yeni çalışmalar gerektiriyor. Klasik müzik konserinin film çekimi, ses kaydı kalitesi gibi işler önem kazanacak. Yurt dışında çok kaliteli yayınlar vardı tabii önceden de fakat daha da artacak. Canlı konserlerin yanı sıra dijital konserler de yapılmaya devam edecek ve onları izlemenin de özel bir değeri olacağını düşünüyorum. Telif konuları da belki daha bir düzene ve bir formata girer dijitalleşme sayesinde. Bu konuda yapılacak çok iş var. Sanatçı buluşmaları dijital ortamda çok daha sık yapılacaktır. Sınırları kaldırmada büyük rol düşüyor bence, bunu kullanmakta fayda var. Sanata önem verme konusuna hem bireysel düzeyde ve hem de toplumsal düzeyde bakmak gerekiyor. Biz şu anda yıllardır bireysel düzeyde sanata verilen değerin artması için çalışıyoruz. Tüm kültür sanat sektörü yöneticileri, özel kültür merkezleri tek tek filizler ekmeye çalışıyor, iğne ile kuyu kazma misali. Bunun da faydası var elbette. Ancak bu yolla belli bir kesime ulaşabilirsiniz. Bir kentin merkezine yakın kesimlere, zaten yıllardır kültür sanata yakın kişilere ulaşabilirsiniz. Oysa tüm o bölgedeki her semtin bir kültür sanat evi, bir oyun, stand up ya da bir dörtlü dinletisi düzenleyebileceği bir mekanı ve işletmesi olması gerekir. Merkezden uzakta yaşayan kesimin de evrensel müzikten, evrensel sanattan haberi olması gerekir. Sanata önem verme ve sonuçlarını hızlıca görme esasen toplumsal boyutta gerçekleştirilebilir. Bu da toplumu yönetenlerin sanata değer veren bir sistem oluşturmasıyla olabilir. İyi düşünülmüş, üzerine tartışılmış, sanat dalının önde gelen ustalarına danışılmış ve uzun dönem için planlanmış bir sistem gerektirir. Bu soru sanatçılara çokça soruldu. Cevaplar çok çeşitli, kimi sanatçı kendini kısıtlanmış ve baskı altında hissediyor ve sanatsal bir üretim yapamıyor. Fakat bazı sanatçılar da üretkenleştiklerini, normal hayatta konsantrasyon bozucu birçok etkenin ortadan kalktığını belirtiyor ya da sayfiye yerlerine giderek kışı geçirmek için bir fırsat ve dingin bir köşede çok verimli olabildiklerini ifade ediyorlar. Sanatın neresinde hangi dalında ve hangi bölümünde olduğunuzla ve sanatçının kendi ruh hali ile çok ilgili bir durum. Tiyatro oyuncusuysanız ve internet üzerinden yeni bir oyun ya da bir yenilik tasarlamadıysanız çok sıkıcı bir dönem geçiriyor olabilirsiniz. Tabii yakınları hastalanan, ya da kaybettikleri olan birçok müzisyen ve oyuncu tanıdığım var. Onların da böyle bir dönemde üretmesi çok zor. Bu arada araştırma yapanlar, eski ya da hiç çalınmamış eserleri yeniden keşfetme, çalışmalarını sürdürenler ya da besteciler ve kimi yazarlar bu dönemde daha güzel üretiyor olabilirler. Bazen de durmak gerekebilir bir sanatçı için, hiçbir şey yapmamak, bu dönemi böyle bir avantaja çevirebilenler için de olumlu sonuçlar doğurabilir bu zorlu dönem. Dolu dolu ve müzikle karılmış bir yaşam. Organizasyon, tanıtım, iletişim gibi zorlu bir alan. Kendisini sürekli geliştiren, öğrenen bir kadın. Yoğun, uzun, doyumlu, tadımlı bir söyleşi olmuş. Tebrik ederim. çok keyifle okudum. Son cümlenizde belirttiğiniz gibi müzik kesinlikle uluslararası anlamda da bir arabulucu gibi farklı dil, din, ırk ve coğrafyalarda yaşayan insanları bir araya getirebilmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/sabahattin-ali", "text": "Dışarıda deli dalgaların gelen ve çoktan geçmekte olan bahar aylarında, Güneş'ten de destek alarak yaşamı renklendirdiği zamanların birindeyiz. Ne var ki, üzerine envaiçeşit teorinin konuşulduğu, öyle ya da böyle birçoğumuzu ev hapsine sürükleyen bu salgın ortamında dışarıdaki deli dalgalardan bihaberiz. Biz karantina sürecindeyiz, bazen yalnız hissediyor, kendimizi anlatacak, can sıkıntımızı geçirecek kimseler var mı diye dijital evrenin uçsuz bucaksızlığında dolanıyoruz. Tıpkı bundan yıllar yıllar önce Yozgat'ta, yalnızlık içinde geçirdiği zamanlarda yazdığı şiir ve hikayeleriyle anlaşılma isteği duyan Sabahattin Ali gibi. Teşbihte hata olmaz, lafının altına sığınsam da tabii ki, onun çoğumuzdan daha zor bir hayat yaşadığını bilenler bilir, bilmeyenler de bu yazıda ayrıntılarıyla öğreneceklerdir. Tabii okurlarsa. Baharın hemen öncesinde, 25 Şubat 1907'de dünyaya gelen Sabahattin Ali Kırklareli doğumludur. Kendi döneminde ise doğduğu yer Bulgaristan'ın Gümülcine sancağına bağlı Eğridere ilçesi olarak biliniyordu. Babası, Piyade Yüzbaşısı Cihangirli Ali Selahattin Bey, annesi Hüsniye Hanım'dır. Güzel, zengin de bir soyağacı vardır Ali'nin: Baba tarafından Trabzon'a, anne tarafından Bulgaristan'a bağlıdır. Üsküdar'da almaya başladığı eğitimini daha sonra Çanakkale ve Edremit'te sürdüren yazarın o yörelere yolu daha sonra da düşecektir. Başarılı bir öğrencilik hayatı geçiren Sabahattin Ali ilköğrenimden sonra İstanbul'daki dayısının yanına gider. Burada 1 yıl kaldıktan sonra 1922 23 ders yılı başında Balıkesir Muallim Mektebi'ne kaydolur. Meslek hayatının büyük bir bölümünde öğretmenliği görebileceğimiz öykücü Balıkesir'in ardından soluğu İstanbul Muallim Mektebi'nde alır. Çocuk yaşta bir insana göre oldukça sık yer değiştiren Ali, mektebi bitirdiği 1927 yılında babasını yitirir. Başvekalet İstatistik Umum Müdürlüğü'ne göre 1927 1928 eğitim döneminde farklı ülkelerde olmak üzere Avrupa'da toplam 42 öğrencimiz bulunuyordu. Sabahattin Ali de yabancı dil öğretmeni açığının giderilmesi için 1928'de yurt dışına gönderilen 15 kadar kişiden biri olarak Almanya'ya öğrenim görmeye gitmişti. Burada, I. Dünya Savaşı'nda Türkiye'de bulunan eski bir subaydan ders alır ve Berlin'de yatılı okula gitme imkanı bulur. Ali'nin yaklaşık 2 yıl süren Almanya macerası ona birçok şey katmasıyla beraber canının fena derecede sıkıldığı ve memleket özlemi çektiği dönemleri de olur. Almanya'da Gorki, Turgenyev, Edgar Allen Poe, Hamsun ve adı olay hikayeciliği ile bütünleşen Maupassant gibi yazarları Almancalarından okuyup onlardan etkilenir. Ancak sıkı ve hatta kimilerine göre katı disiplinli yaşam tarzıyla bilinen Almanya, sıkıya fazla gelmeyi sevmeyen, özgür ruhlu yazarımız için zor zamanlara da neden olur. Edebiyat eleştirmeni Asım Bezirci tarafından ortaya çıkarılan, Ali'nin Almanya'da yazdığı bir şiir de bunu ortaya döker. Daüssıla adlı bu şiiri Sabahattin Ali, Almanya'daki arkadaşlarından Melahat Togar'a vermiş vaktiyle. Melahat Hanım da şiiri 48 yıl sakladıktan sonra, yayımlaması üzerine Asım Bezirci'ye vermiş. 22 Aralık 1928'de yazılan bu şiirin başında Pertev ve şürekasına notu vardır. Söz konusu Pertev, Pertev Naili Boratav'dır. Yaklaşık iki yıllık Almanya macerasının ardından yurda dönen yazar Bursa'da ilkokul öğretmenliği, Aydın'da Almanca öğretmenliği yapar. Almanya'da tanıştığı ve etkilendiği Marksizm de vardır artık hayatında. Bu öğretmenlik döneminde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklanan yazar 1931 Mayıs Eylül arası Aydın Hapishanesi'ndedir. Bu hapishane yılları, onun en meşhur eserlerinden biri olan Kuyucaklı Yusuf'un da filizlenmesine ön ayak olur. 5 aylık hapishane döneminin ardından yazar Eylül sonunda Konya Ortaokulu Almanca öğretmenliğine tayin edilir. Siyasi düşünceleri, düşündüklerini söylemekten çekinmeyen tavrı tekrardan başını ağrıtmaya başlayacaktır. Bir toplantıda okuduğu hicviyesi ile devlet büyüklerini tahkir ettiği gerekçesiyle 22 Aralık 1932'de tekrar tutuklanır ve Sinop Hapishanesi'ne yollanır. Edip Akbayram'ın yorumuyla oldukça ün kazanan, meşhur Aldırma Gönül şiiri de burada yazılır. 30 Eylül 1934'te kendisine Maarif Vekaleti'nde bir görev verilen yazar öğretmenliğe değil, ama böylece memuriyet hayatına geri dönmüştür. 16 Mayıs 1935'te ise İstanbul'da Altın gibi sarı saçlı, fevkalade güzel lacivert gözlü, beyaz tenli, gözlerinin etrafında yazın beliren seyrek çilli ve uzunca boylu bir kızcağızdır. Gayet sessiz, okumağa ve düşünmeğe meraklı, kendi halinde bir mahluk... Yaşı tam 20... İsmi de Aliye... olan bir kızla Kadıköy'de evlenir. 25 Haziran'da da Neşriyat Dairesi Kalem Başkanlığı'na getirilir. Babasının adını da, nüfusta Alı şeklinde soyadı olarak kabul ettirir. Askerlik dönemine de henüz gelen Sabahattin Ali, 1 Mayıs 1937'de İstanbul'da askerliğe başlar. Tam ertesi sene, Eskişehir'de yedek subay olarak askerliğini tamamlayan yazarın bu sıralarda da kızı Filiz Ali dünyaya gelir. Filiz Hanım, bir müzikbilimci ve piyanist kimliğiyle kültür hayatımızın önemli isimlerinden biri olarak yaşamını sürdürüyor. Anı ve müzik kitaplarıyla da bilinen Filiz Ali'nin anılarını, babasının eserleri ve mektuplarıyla harmanladığı Filiz Hiç Üzülmesin kitabı Sabahattin Ali'nin usta fotoğrafçılığını görmemiz açısından da önemli bir kaynak. Artık evli ve çocuk sahibi olan Sabahattin Ali, tekrar ama bu kez yuva kurmuş bir adam olarak ailesiyle Ankara'ya gider. 1938'de Musiki Muallim Mektebi'nde Türkçe öğretmenliği ve Devlet Konservatuvarı'nda Almanya'dan gelen rejisör Karl Ebert'in asistanlığı görevlerinde bulunur. Bu dönem edebiyat açısından da oldukça verimli geçer: Aralarında Sabahattin Eyüboğlu, Nihat Berkes, Azra Erhat gibi yazarların da bulunduğu bir dost çevresine girmiş, edebi yönünü güçlendirmiştir. Hatta 1939'da bir gazetede tefrika edilen İçimizdeki Şeytan da 1940'ta kitaplaşarak ses getirmiştir. Nazım Hikmet'in Sabahattin Ali 'İçimizdeki Şeytan' adlı romanında, Türkiye faşistleri, ırkçıları ve pantürkistlerinin içyüzünü meydana çıkardı. Bu kitabın ortaya çıkması, büyük gürültülere sebep oldu. Faşist basını onun üzerine atıldı. sözlerini aktarırsak, eserin getirdiği sesi de özetlemiş oluruz. Her şey iyi gidiyor gibidir. Bir aile kurmuş, işleri toparlamış, kendisini anlayabilecek ve kendisinin de çok şey öğrenebileceği bir arkadaş grubuna sahiptir. Ardından II. Dünya Savaşı patlak vermiş ve Ali 1939'un Kasım ayında seferberlik çağrısıyla gittiği Sarıkamış'ta 4 ay askerlik yapmıştır. Askerden de, Kürk Mantolu Madonna'yı yazarak dönmüştür. Nazım Hikmet'in Sait Faik'ten bahsettiği bir mektubunda... yeni bir Sabahaddin Ali'miz, İsmet Hüsnü'müz, Kemal Tahir'imiz olacak. diyerek öykücülük çıtasını Sabahattin Ali olarak belirlemesini de es geçmeyelim. Roman mı hikaye mi olduğuna dair hala popüler bir tartışma vardır Kürk Mantolu Madonna'ya dair. Öyle ki, ilk olarak 1943'te basılan eserin, Remzi Kitabevi tarafından yapılan birinci baskısının kapağına hikaye ibaresi konulur. İkinci baskıyı ise Varlık Yayınları roman olarak basar. Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan eserlerinde görülen sosyal gerçekçilik anlayışı Kürk Mantolu Madonna'da o kadar net ve keskin değildir. Hakikat Gazetesi'nin siparişi üzerine kaleme alınan ve ilkin gazetede tefrika edilen eser Asım Bezirci'nin yazar hakkındaki kitabında da aktardığı üzere gazeteden gelen siyasete karışmayan, sürükleyici bir aşk romanı niteliğine uygun olarak yazılır. Ne var ki, edebiyatçıların, yazarların belli bir kesiminin o günden bugüne kaderidir; Sabahattin Ali gazeteden telifini alamayınca gazetenin sahibi Cemal Hakkı ile arasındaki tansiyon yükselir. Yazarın Almanya'daki yaşamından izler taşıyan eser yabancılaşmanın modern toplumlarda oldukça görülen silik karakterlerini ortaya dökmesi bakımından oldukça önemlidir. Cevdet Kudret Kürk Mantolu Madonna için Sabahattin Ali'nin Lüzumsuz Adam başlığını düşündüğünü ancak z ve s seslerinin kulağı yadırgatan etkisinden hoşlanmayarak bu isimden vazgeçtiğini belirtir. Pertev Naili Boratav ise yazarın eser başlığını Almanya'da tanıştığı Frolayn Puder adlı bir bayanın yirmi sekiz yaşında olmasına istinaden Yirmi Sekiz olarak düşündüğünü kaydeder. 1941 43 yılları arası ise yazarı tekrar daimi mesleği haline gelen öğretmenlikte görmekle beraber Ali çeviriler de yapmaya başlar. Ayrıca Tercüme Bürosu ve Türk Dil Kurumu'nda çalışır. 1944'te ise kendisini vatan hainliği ile suçlayan Nihal Atsız'a dava açan Ali, aynı yılın Eylül ayında 1 buçuk aylığına tekrar askere alınır. İkinci Cihan Harbi'nin hemen ertesinde, 1946'da ise Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile beraber Türk basın tarihinin en yüksek tirajlı yayınlarından biri olan Markopaşa Dergisi'ni çıkarır. Yine Nazım Hikmet'e dönersek şair, dergi hakkında: Marko Paşa'nın demokrasi, milli bağımsızlık ve barış uğrunda ve emperyalizm aleyhinde yürütülen mücadele rolü çok önemlidir. sözlerini sarf eder. Basın ve yayın hayatından söz açılmışken, 1947'de İstanbul Gazeteciler Cemiyeti'ne de üyelik başvurusunda bulunur Sabahattin Ali. Ancak artık Ali'nin hayatı giderek zorlaşmaktadır. İzlenmeler, önüne çıkan engeller derken, çok sevdiği memleketinde yaşamanın artık mümkün olmadığını ve işlerin giderek daha da zorlaşacağını düşünür. Tıpkı Nazım Hikmet gibi o da çok sevdiği ülkesinden gitmek durumuna düşer. Bulgaristan'a geçmek ve oradan Avrupa'ya ulaşmak için peynir nakliyeciliği görüntüsü altında Edirne'ye yola çıkar. Sınırı geçerken kendisine rehberlik etmesi için anlaştığı Ali Ertekin adlı kişi tarafından öldürüldüğünde ise takvimler 2 Nisan 1948'i göstermektedir. Merak edenler şiiri Mutlu Aşk Yoktur diye aratarak Türkçe'ye çevrilmiş olarak da bulabilirler. Öldürüldüğünü okuyunca çok üzüldüm ve bizleri hepimizi kendimi kınadım. Onu öldürenlerin arkasındaki zihniyet günümüzde de var olmakta olup bir avuç insanın başkalarına, temel hak ve özgürlüklere hükmetme, eleştiriye tahammül edememe, Atatürk'e ve Türk'lüğe ihanet etme, kardeşi kardeşe kırma arzusudur. Değerini yaşarken bilemediklerimizden biri. Usta yazarımız Ruh'unuz şad olsun."} {"url": "https://gazetesanat.com/sabahattin-ali-siirlerinden-bestelenmis-essiz-sarkilar", "text": "Bazen kendi duygularını şiirine işleyen, bazen ise şiirinde işledikleriyle toplumculuğu bize hissettiren; her halükarda ise şiirleriyle üzerimizde saf bir etki yaratan Sabahattin Ali'nin şiirlerinden bestelenmiş bazı şarkıları siz Gazete Sanat okurları için derledim. Ferhat Göçer ve Edip Akbayram tarafından, şüphesiz ki en ünlüsü Ahmet Kaya'nın sesinden çıkmış bu şarkıların sözü yine Sabahattin Ali'ye aittir. Müziğin bestesi ise Kerem Güney'e aittir. Selda Bağcan'ın Dost Merhaba albümünde, Ahmet Kaya'nın ise 1985 tarihli Ağlama Bebek albümünde yer alan bu şarkının bestecisi de Ahmet Kaya'dır. Ali Kocatepe'nin mükemmel bestesi, Sezen Aksu'nun ise eşsiz sesi ile seslendirdiği bu şiir Sabahattin Ali'nin yıllar boyu unutulamayacak eselerinden biridir. Sözüm Şiirlerin Mükemmelidir şarkısını Ahmet Kaya'nın da seslendirdiği sanılsa da, aslında o kayıttaki ses abisi Mustafa Kaya'ya aittir. Bestesi Zülfü Livaneli'ye ait olan, yine onun sesiyle kulaklarımıza kazınmış olan bu ünlü şarkıyı seslendirenler arasında Edip Akbayram, Zerrin Özer, Özdemir Erdoğan, İbrahim Tatlıses ve Leman Sam da yer alır. Bestesi Kerem Güney'e ait olan bu şarkıyı Edip Akbayram'ın 1992 çıkışlı Unutamadıklarım albümünden hatırlıyoruz. İlk seslendirilmesi ise yine Kerem Güney tarafından 1987 yılında yapılmıştır. Şüphesiz ki ilk dinlendikten sonra şarkıyı tekrar tekrar dinlememize vesile olan; muazzam güzellikte bu bestenin sahibi Tanju Okan Kadınım şarkısının da sözlerinin yazarı olan Mehmet Teoman'a aittir. Şarkıyı ise hayran bırakan sesi ile Nükhet Duru bestelemiştir. Sabahattin Ali kaleminden çıkan bu şiirin ismi ise Eskisi Gibi dir. Nükhet Duru'nun aynı adı taşıyan 2. albümünde yer alan şarkının bestesi Ali Kocatepe'ye aittir. Ne bir dost, ne bir sevgili,"} {"url": "https://gazetesanat.com/sabanci-vakfi-2022-hibe-programi-basvurulari-acildi", "text": "Sabancı Vakfı'nın kadın, genç ve engelli bireylerin eşit fırsatlara sahip olmaları ve topluma aktif katılımı sağlayabilmeleri hedefiyle sürdürdüğü 2022 Hibe Programı başvuruları açıldı. Sivil toplum kuruluşlarının eğitim ana başlığı altında gerçekleştireceği projelerin destekleneceği Hibe Programı için online başvurular 3 Ocak-9 Şubat 2022 tarihleri arasında yapılacak. Sabancı Vakfı, Hibe Programı'na başvuru yapacak kurumların, nitelikli eğitime eşit erişim, kız çocuklarının eğitime devamı, erken yaşta ve zorla evliliklerle mücadele, haklara dair farkındalık ve güçlenme, bağımsız yaşam ve erişilebilirlik, iklim değişikliği ile mücadele gibi alt temalardan en az birine değinen projelerini bekliyor. Sabancı Vakfı'nın 15 yıldır sivil toplumun güçlenmesi ve toplumsal gelişmeye katkıda bulunma hedefiyle Hibe Programı'nı sürdürdüğünü vurgulayan Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan, Vakıf olarak yarım asra yaklaşan tarihimizde toplumsal gelişme için çalışıyoruz. Bu hedefimizin gerçekleşmesi için de sivil toplumun desteklenmesi gerektiğine gönülden inanıyoruz. Yine büyük bir gururla belirtmek isterim ki, 15 yıldır, Türkiye'de sivil topluma kesintisiz hibe desteği veren tek vakıfız. Çalışmalarımız doğrultusunda da bugüne kadar 183 projeye 32 milyon TL destek verdik ve Türkiye'nin 76 ilinde yüz binlerce insana ulaştık. Hibe desteğinin yanı sıra; ihtiyaç duydukları alanlarda kapasitelerini güçlendirebilmeleri için uzmanlık desteği sağlamaktan, iletişim ve görünürlük faaliyetlerine kadar birçok alanda yanlarında olduk. Ne mutlu ki bu yıl da yeni yol arkadaşlarımızla toplum için var gücüyle, gönülden çalışan insanların varlığına dair inancımızı güçlendirmeye ve iz bırakan hikayelerimize yenilerini eklemeye devam edeceğiz. dedi. Sabancı Vakfı 2022 yılı Hibe Programı'na başvuracak projelere 100 bin TL ile 300 bin TL arasında hibe desteği sağlanacak ve toplam 2 milyon TL destek verilecek. Desteklenecek projelerin en erken 18 Temmuz 2022'de başlaması ve en geç 21 Temmuz 2023'te tarihinde sona ermesi ve temel faaliyetlerinin Türkiye sınırları içerisinde gerçekleştirilmesi gerekiyor. Başvuru yapacak sivil toplum kuruluşlarının en az bir ortak ile başvurmaları bekleniyor. Hibe Programı başvuruları ve başvuru kriterleri hakkında detaylı bilgiye www. sabancivakfi. org adresinden ulaşılabiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sabanci-vakfi-4-kisa-film-yarismasina-rekor-basvuru", "text": "Sabancı Vakfı'nın aracılığıyla düzenlenen toplumsal konulara sanatla değinmek amacıyla Kısa Film Uzun Etki sloganıyla yola çıkılan Kısa Film Yarışmasında rekor katılım gerçekleşti. Bu yıl 4.'sü düzenlenen Sabancı Vakfı Kısa Film yarışmasında Dijital Yalnızlık teması altında Türkiye'nin 53 farklı ilinden toplam 490 başvuru yapıldı. Bu yıl rekor başvuru alan Sabancı Vakfı 4. Kısa Film Yarışması'na en çok başvuru İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir, Adana, Antalya, Mersin, Bursa ve Mardin'den geldi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Gazimağusa ve Girne illerinin yanı sıra yarışmaya, yurt dışından Toronto, Paris ve Köln şehirlerinden de başvuru yapıldı. Uzun metrajlı filmleri bulunmayan katılımcıların başvurduğu en çok yaş aralığı 20-23 yaş olurken 15-66 yaş aralığında da geniş bir katılımcı hakimdi. Verilere göre başvuru yapanların yaş ortalaması 27 oldu. Ön jürinin değerlendirmesinden sonra finale kalacak eserler 24 Aralık Salı günü açıklanacak. Finalistler arasında dereceye girenler 15 Ocak Çarşamba günü İstanbul'da gerçekleştirilecek olan Kısa Film Yarışması Ödül töreninde ödüllendirilecekler. Dijital yalnızlık sorununu en iyi şekilde anlatabilen yaratıcı eserlerin birincisine 20 bin TL, ikincisine 15 bin TL, üçüncüsüne 10 bin TL verilecek. Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması'nın ilk 3 yılında; Mülteci Kadınlar, Çocuk İşçiler, Ayrımcılık gibi konular yer alırken Türkiye'nin her bölgesinden ve Avusturya, Belçika, Fransa, Hindistan'ın da aralarında bulunduğu pek çok ülkeden 750'ye yakın film başvurmuştu. Sabancı Vakfı, düzenlediği bu organizasyonla birlikte genç sinemacılara destek oluyor. Düzenlediği Kısa Film Yarışması'nın haricinde yarışmaya başvuran genç sinemacılara Kısa Film Platformu adı altında toplantılar düzenleyip usta sinemacılarla buluşturuyor. Bugüne kadar Yeşim Ustaoğlu, Tolga Karaçelik, Stefan Arsenijevic, Mike Downey, Ben Gibson gibi usta isimler buluşmalara katılarak genç sinemacılarla deneyimlerini aktararak onlara ışık oldular. Kısa Film Yarışması hakkında detaylı bilgiye www. kisafilmuzunetki. org adresinden ulaşılabiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sabanci-vakfi-5-kisa-film-yarismasina-basvurular-basladi", "text": "Sabancı Vakfı'nın toplumsal problemlere sanat aracılığıyla dikkatleri çekmek amacıyla 2016 yılından beri düzenlediği Kısa Film Yarışması'nın 2020 yılı başvuruları başladı. İklim Değişikliğini Kim Çekiyor? sloganı ile 5. kez gerçekleştirilecek Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması'nın teması Değişen İklimler, Değişen Hayatlar olarak belirlendi. Bu yıl itibarıyla Kısa Film Yarışması'na başvurular 20 Kasım 2020 tarihine kadar yapılabilecek. İnsan müdahalesi ile gerçekleşen iklim değişikliğinin medeniyetleri büyük bir bilinmezliğe sürüklediğine dikkat çeken Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan, İklim değişikliği biyoçeşitliliğin azalması, deniz ve kıyı ekosistemlerinin bozulması, kuraklık ve çölleşme, gıda güvenliğinin tehlike altında olması ve kitlesel göçlerin artması gibi birçok çevresel ve sosyal soruna yol açıyor. Doğaya, toprağa ve atmosfere bıraktığımız etkileri düşünmeden hareket etmeye devam ettiğimiz takdirde hayatlarımızın değişmesi kaçınılmaz olacak. İklim değişikliğinin etkilerini azaltmak ve bu değişime uyum sağlamak için harekete geçmeliyiz dedi. Sanatın dönüştürücü gücü ve yönetmenlerin yaratıcı bakış açısı ile toplumda iklim değişikliği konusunda farkındalık yaratmak istiyoruz. Şimdiden gelecek olan filmler için heyecan ve merak içerisindeyim. Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması'nın sosyal sorunları farklı ve yaratıcı bir şekilde ele alan sinemacılar için fırsatlarla dolu bir platform olduğuna dikkat çeken Kısa Film Yarışması Sanat Yönetmeni Zeynep Atakan ise; Bu yıl beşincisi gerçekleşecek olan yarışma, aynı zamanda sinemacılar için önemli fırsatların olduğu bir platform özelliği taşıyor olması açısından çok önemli. Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması, ilk yılından itibaren temaya uygun yeni üretilen filmlerin yaratıcılarını odak noktasına koyarak, üretilen filmlerin geniş kitlelerle buluşmasını ve kesintisiz iletişimle yarışmacıların profesyonel yolculuklarına önemli bir başlangıç oluşturmayı hedefledi. Geçtiğimiz 4 yılın finalistlerinin başarıları ile mutlu olurken, filmlerin Türkiye'de ve dünyanın önemli festivallerinde, etkinliklerinde gösteriliyor olması bunun önemli bir göstergesi olmaktadır. Dünyanın çok farklı bir dönemden geçtiği şu günlerde sinemacılara çok fazla iş düşüyor ve bu yılın temasının da bu açıdan çok anlamlı olduğunu düşünüyorum. Şimdiden gelecek olan filmler için heyecan ve merak içerisindeyim dedi. Sabancı Vakfı 5. Kısa Film Yarışması için başvurular 20 Kasım 2020'ye kadar devam edecek. Yarışmaya başvuracak eserlerin en fazla 5 dakika uzunluğunda olması ve iklim değişikliği konusunu ele alması gerekiyor. Eserler, öncelikle ön jüri tarafından değerlendirilecek ve finale kalan en az 10 en fazla 15 eser arasından jüri son değerlendirmesini yapacak. Yarışmaya başvuran eserlerin yönetmen ve / veya yapımcısından en az birisinin T. C. veya K. K. T. C. vatandaşı olması gerekiyor. Bir kişinin birden fazla eser ile başvurabileceği yarışmaya daha önce herhangi bir yerde gösterilmemiş ve ödül almamış eserler kabul edilecek. Ayrıca eser sahiplerinin bugüne kadar çekmiş olduğu herhangi bir uzun metraj filmi de bulunmaması gerekiyor. İklim değişikliğinin nedenlerini, hayatımızdaki etkilerini ve bu konuda yapılması gerekenleri en iyi şekilde sunan, kriterlere uyan, akılda kalıcı ve yaratıcı bulunan eserlerin birincisine 20 bin TL, ikincisine 15 bin TL, üçüncüsüne ise 10 bin TL ödül verilecek. Yarışmaya www. kisafilmuzunetki. org adresinden başvurulabiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sabanci-vakfi-5-kisa-film-yarismasinin-finalistleri-aciklandi", "text": "Sabancı Vakfı'nın toplumsal sorunlara sanat aracılığıyla dikkat çekmek amacıyla 2016 yılından bu yana düzenlediği Kısa Film Yarışması'nın finalistleri belli oldu. Bu sene İklim Değişikliğini Kim Çekiyor? sloganıyla Değişen İklimler, Değişen Hayatlar temasıyla düzenlenen Sabancı Vakfı 5. Kısa Film Yarışması'na Türkiye'nin 43 farklı ilinden toplam 282 film başvuruda bulundu. Ön jüri değerlendirmesinin ardından, finale kalan 13 filmin ve yönetmenlerinin isimleri Kısa Film Platformu web sitesinde duyuruldu. Finale kalan 13 kısa film jüri tarafından değerlendirilecek ve dereceye girmeye hak kazanan 3 kısa film belirlenecek. Pandemi nedeniyle ödüller 13 Ocak'ta bu yıl ilk kez online olarak Sabancı Vakfı YouTube kanalı üzerinden düzenlenecek törenle sahiplerini bulacak. Yarışmanın birincisi 20 bin TL, ikincisi 15 bin TL, üçüncüsü de 10 bin TL ile ödüllendirilecek. Kısa Film Yarışması ile yeni sanatçıların yetişmesine destek olmayı amaçlayan Sabancı Vakfı, her yıl yarışmaya başvuran tüm eser sahiplerini sinema ve televizyon dünyasının önemli isimleri ile bir araya getiriyor. Genç sinemacıları usta isimlerle buluşturan Kısa Film Platformu Buluşmaları, bu yıl 12 Ocak tarihinde online olarak gerçekleştirilecek. Gençler, usta isimlerle bir araya gelerek onların deneyim ve bilgi birikimlerinden yararlanma fırsatı bulacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/sabanci-vakfi-6-kisa-film-yarismasina-basvurular-basladi", "text": "Sabancı Vakfı'nın toplumsal sorunlara sanat aracılığıyla dikkat çekmek amacıyla 2016 yılından bu yana düzenlediği Kısa Film Yarışması'nın 2021 yılı başvuruları başladı. Konu Uzun Film Kısa sloganı ile altıncısı gerçekleştirilecek Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması'nın teması Yeni Dünyada Yeni Meslekler olarak belirlendi. Bu yıl Kısa Film Yarışması'na başvurular 19 Kasım tarihine kadar yapılabilecek. Toplumsal sorunlara dikkat çekmek ve farkındalık oluşturmak için sanatın kitleleri etkileyen gücünü kullanmak amacıyla gerçekleştirilen Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması'nda başvuruların başladığını duyuran Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan, Uzun bir süredir etkilerini hayatımızın her alanında hissettiğimiz pandemi, çalışma hayatını da derinden etkiledi. Dünyanın normal dijitalleşme hızını öngörülerin çok üzerine çıkararak neredeyse her yaş grubundan insanı dijital dünyaya daha aşina hale getirdi. Araştırmalara göre önümüzdeki yıllarda dijitalleşme, makinelerin ve yapay zekanın insan gücünün yerini alması ile birlikte bazı meslekler yeni dünya düzenine uygun şekilde dönüşüm yaşayacak. Dünya Ekonomik Forumu'nun incelediği istatistikler, mühendislik, bulut bilgi işlem ve ürün geliştirme alanlarındaki hızlı iş artışına işaret ediyor ve teknolojik değişimin hızlanması sayesinde 97 milyon yeni iş kolu yaratılacağı tahmin ediliyor dedi. Araştırmaların önümüzdeki 25 yılda var olan mesleklerin yüzde 47'sinin ortadan kalkacağını gösterdiğine dikkat çeken Nevgül Bilsel Safkan, Pandemi ile önümüzdeki yıllarda gerçekleşmesi beklenen hızlı dijitalleşmenin belki de bir provasını yaşadık. Önümüzdeki dönemlerde yapay zeka ve makineleşme ile bazı mesleklerde büyük değişimler yaşanacak. Sonuçlarını artık somut olarak deneyimlediğimiz 'dijital eşitsizlik' ise önlenmesi için çalışılması gereken yeni bir konu oldu. Dijital beceri eksikliği nedeniyle bireylerde oluşabilecek kaygıları ancak eğitim sistemi ile giderebiliriz. Eğitim sisteminin yeni dünya düzeninde ihtiyaç duyulacak görev ve teknolojilere odaklı gelişmesi ve mevcut kariyer planlamalarının bu değişimler göz önüne alınarak yapılması gerekiyor. Biz de Sabancı Vakfı olarak dönüşüm yaşayan yeni dünyayı daha iyi anlamak için bu yıl Kısa Film Yarışmamızın temasını 'Yeni Dünyada Yeni Meslekler' olarak belirledik. Genç sinemacıları, değişen meslekleri ve önümüzdeki dönemde yeni çalışma düzeninin getirebileceği fırsatları ve güçlükleri beyaz perdeye taşımaya davet ediyoruz. Sanatın dönüştürücü gücü ve yönetmenlerin yaratıcı bakış açısı ile yeni dünyanın değişen mesleklerini ve hayatımıza etkilerini gündeme taşımak istiyoruz dedi. Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması Sanat Yönetmeni Zeynep Atakan, Bu yıl altıncısı gerçekleşecek olan Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması, bir yarışma olmasının ötesinde, sinemacılar için önemli yaratıcı fırsatların oluştuğu bir platform olma özelliği taşıyor. Bu yılın teması 'Yeni Dünyada Yeni Meslekler', yaratıcıların hayal dünyasında, yeni dünya düzeninin gereklerini ve buna bağlı olarak ihtiyaçlarını hissedip düşüncelerini özgürce, özgün bir sinema diliyle anlatmalarını amaçlıyor. Bu yılın filmlerini de heyecanla bekliyoruz dedi. Sabancı Vakfı 6. Kısa Film Yarışması için başvurular 19 Kasım 2021'e kadar devam edecek. Yarışmaya başvuracak eserlerin en fazla 5 dakika uzunluğunda olması ve yeni meslekler konusunu ele alması gerekiyor. Eserler, öncelikle ön jüri tarafından değerlendirilecek ve finale kalan en az 10 en fazla 15 eser arasından jüri son değerlendirmeyi yapacak. Yarışmaya başvuran eserlerin yönetmen ve / veya yapımcısından en az birisinin T. C. veya K. K. T. C. vatandaşı olması gerekiyor. Bir kişinin birden fazla eser ile başvurabileceği yarışmaya daha önce herhangi bir yerde gösterilmemiş ve ödül almamış eserler kabul edilecek. Eser sahiplerinin bugüne kadar çekmiş olduğu herhangi bir uzun metraj filmi bulunmaması gerekiyor. Yeni dünya düzeninde dijitalleşme ve yapay zeka ile birlikte gelen yeni mesleklerin ve kaybolacak iş kollarının hayatımızdaki etkilerini ve bu konuda yapılması gerekenleri en iyi şekilde sunan, kriterlere uyan, akılda kalıcı ve yaratıcı bulunan eserlerin birincisine 25 bin TL, ikincisine 20 bin TL, üçüncüsüne 15 bin TL ödül verilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/sabanci-vakfi-7-kisa-film-yarismasina-basvurular-basladi", "text": "Sabancı Vakfı'nın toplumsal sorunlara sanat aracılığıyla dikkat çekmek amacıyla 2016 yılından bu yana düzenlediği Kısa Film Yarışması'nın 2022 yılı başvuruları başladı. Yarışmanın bu yılki teması ise Vakfın odak alanlarından biri olan Ne Eğitimde Ne İstihdamda Yer Alan Genç Kadınlar oldu. Bu yıl 7. kez düzenlenecek Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması için başvuru süreci başladı. Teması Ne Eğitimde Ne İstihdamda Yer Alan Genç Kadınlar olarak belirlenen yarışma, Başrolde İlk Kez... Hayattaki rollerine kendileri karar vermek isteyen tüm kadınlar için şimdi başrolde olma zamanı! sloganı ile gerçekleştirilecek. Toplumsal konuları sanatın gücüyle ve yaratıcı bakış açısı ile buluşturan Kısa Film Yarışması'na başvurular 18 Kasım tarihine kadar yapılabilecek. Türkiye'de ne eğitimde ne istihdamda yer alan genç kadın sayısının önemli bir toplumsal mesele olduğunu ve bu konuyu her fırsatta görünür kılmayı hedeflediklerini ifade eden Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan, Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması'nın bu yılki teması olan ne eğitimde ne istihdam yer alan genç kadınlar, Vakıf olarak önem verdiğimiz toplumsal meselelerin başında geliyor. 'Ne Eğitimde Ne İstihdamda' yer alan kişileri anlatan NEET kavramı, günümüzde gençler için en büyük sorunlardan biri haline geldi. Ülkemizde 18-29 yaş arasındaki %50 oranındaki genç kadın ne yazık ki ne eğitimde ne de istihdamda yer alıyor. Bu kategoride maalesef Avrupa Birliği ülkeleri içinde birinci, OECD ülkeleri arasında da ikinci sırada yer alıyoruz. Sabancı Vakfı olarak biz de iki yıl süren araştırma, paydaş toplantıları ve ön hazırlık süreci sonunda hem ülkemizde ve dünyada önemli bir soruna işaret eden hem de bizim deneyim ve birikimlerimizle katkı vereceğimize inandığımız NEET genç kadın sorununa odaklanmaya karar verdik. Bu kapsamda da Geleceğini Kuran Genç Kadınlar projesini bu yıl içinde hayata geçirdik. Bir kez daha altını çizmek isterim ki ülkemizdeki her iki genç kadından birinin ne bir işi var ne de eğitim alabiliyor. Meseleyi görünür kılmak öncelikli hedefimiz. Bu yüzden de bu yılki kısa film yarışmamızın temasını 'ne eğitimde ne istihdamda yer alan genç kadınlar' olarak belirledik. Temamız ve sloganımız çok güçlü. Sanatın da toplumsal konular üstündeki etki gücüne inanarak umuyoruz ki yarışmamız ülke çapında farkındalık yaratılmasına katkı sağlayacaktır. Adayların hem bu soruna hem de çözüme odaklanacakları eserlerini heyecanla bekliyoruz. dedi. Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması Sanat Yönetmeni Zeynep Atakan da Bu yıl 7. si gerçekleşecek olan yarışmanın teması ile ilgili gelecek üretimler için çok heyecanlıyım. Çünkü 7 yıldır olduğu gibi bu yıl da çok güçlü bir program hazırlıyoruz. Bu anlamda Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması, yarışmanın yanı sıra Kamp, Buluşmalar, Market gibi etkinliklerin de olduğu çok güçlü bir buluşma noktası olma özelliği taşıyor. NEET konusu hem Türkiye'de, hem de dünyada önemli sorunlardan bir tanesi ve bu konuda gelecek yaratıcı film çalışmalarının ayrı bir değeri olacağını ve hem Türkiye'de hem de dünyada ilgi çekeceğini düşünüyorum. şeklinde konuştu. Sabancı Vakfı 7. Kısa Film Yarışması için başvurular 18 Kasım 2022'ye kadar devam edecek. Yarışmaya başvuracak eserlerin en fazla 5 dakika uzunluğunda olması ve ne eğitimde ne istihdamda yer alan genç kadınlar konusunu ele alması gerekiyor. Eserler, öncelikle ön jüri tarafından değerlendirilecek ve finale kalan en az 10 en fazla 15 eser arasından jüri son değerlendirmeyi yapacak. Yarışmaya başvuran eserlerin yönetmen ve / veya yapımcısından en az birisinin Türkiye Cumhuriyeti veya K. K. T. C. vatandaşı olması gerekiyor. Bir kişinin birden fazla eser ile başvurabileceği yarışmaya daha önce herhangi bir yerde gösterilmemiş ve ödül almamış eserler kabul edilecek. Eser sahiplerinin bugüne kadar çekmiş olduğu herhangi bir uzun metraj filmi bulunmaması gerekiyor. Yarışma temasına en uygun şekilde eserini hazırlayan, kriterlere uyan, akılda kalıcı ve yaratıcı bulunan kısa filmlerin birincisine 25 bin TL, ikincisine 20 bin TL, üçüncüsüne 15 bin TL ödül verilecek. Yarışmaya www. kisafilmuzunetki. org adresinden başvurulabiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sabanci-vakfina-uc-odul-birden", "text": "Sabancı Vakfı, Türkiye Halkla İlişkiler Derneği tarafından bu yıl 19.'su gerçekleştirilen Altın Pusula Ödülleri'nde iki farklı kategoride ödül alırken, Kadın Dostu Markalar Dijital Platformu tarafından bu yıl ilk defa verilen Kadın Dostu Markalar 2021 Farkındalık Ödülünün de sahibi oldu. Sabancı Vakfı, başarılı halkla ilişkiler çalışmalarını ödüllendirmek ve teşvik etmek amacıyla Türkiye Halkla İlişkiler Derneği tarafından verilen 19. Altın Pusula Halkla İlişkiler Ödülleri'nde, 2009 yılından bu yana desteklediği Türkiye Gençlik ve Filarmoni Orkestrası ile Sponsorluk İletişimi Kültür-Sanat Kategorisi Ödülü ve 11. Sabancı Vakfı Filantropi Semineri ile Jüri Özel Ödülü'ne layık görüldü. Sabancı Vakfı ayrıca, Kadın Dostu Markalar Dijital Platformu'nun kadının toplumdaki konumunu ve gücünü destekleyen markaların çalışmalarının değerlendirdiği Farkındalık Ödülleri'nde ödül almaya hak kazanan 50 markadan biri oldu. Sabancı Vakfı, OECD'nin yayınladığı rapora göre, kadın alanındaki çalışmalarıyla dünyada toplumsal cinsiyet eşitliğini odağına alan ilk 7 vakıf arasında bulunuyor. Sabancı Vakfı'nın kurulmasına öncülük ettiği ve ana destekçisi olduğu Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası, Şef Cem Mansur yönetiminde çalışmalarına devam ediyor. Ülkemizin en dinamik orkestrası olma özelliğini taşıyan Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası, genç müzisyenlerin profesyonellik kazanmadan önce orkestra deneyimi kazanmaları yanında, yurt içi ve yurt dışı festivallerde konser verme ve orkestralar arası değişim programlarından yararlanma gibi fırsatlar sunuyor. 2009 yılında kurulan TUGFO, her yıl ülkenin tüm konservatuvarlarında yapılan yetenek sınavlarıyla seçilen yaklaşık 100 genç müzisyenin bir araya gelmesiyle oluşuyor ve Avrupa'nın seçkin festival ve konser dizilerine konuk oluyor. Sabancı Vakfı'nın 2007'den bu yana sivil toplum alanındaki yeni yaklaşımları tartışmak amacıyla düzenlediği Filantropi Semineri, 2019'da Engelsiz Yaşam Teknolojileri Eğitim ile Güçlenme başlığıyla gerçekleşti. Sivil toplum, özel sektör ve kamu temsilcilerini uluslararası uzmanlarla buluşturan Filantropi Semineri'nin ana konuşmacısı engellilik ve kapsayıcılık alanındaki çalışmalarıyla alternatif Nobel Ödülü olarak görülen Right Livelihood Ödülü (2017) ve The Spirit of Helen Keller Ödülü (2018) sahibi Yetnebersh Nigussie oldu. 12. yılında yeni teknoloji ve inovasyonların engelli bireylerin eğitimine katkısının tartışıldığı seminerde Eğitim, engelli gençlerin bağımsız yaşamında nasıl bir rol oynuyor? ve Genç engelli bireylerin öz savunuculuk çalışmaları engellilik alanını nasıl dönüştürüyor? gibi sorulara cevap arandı. Seminerde, kapsayıcı performansların yanı sıra Türkiye ve yurt dışından engelli bireylerin eğitim yaşamını kolaylaştıran pek çok teknolojik ürün ve model de katılımcılarla paylaşıldı. Kurulduğu günden bu yana çalışmalarında kadınlar ve kız çocuklarını odağına alan Sabancı Vakfı, toplumsal cinsiyet eşitliği, aile içi şiddetle mücadele ve haklar konusunda farkındalığın artırılması gibi amaçlara yönelik projelere hibe desteği veriyor. 2006 yılında kadınların ve kız çocuklarının insan haklarının korunması ve geliştirilmesi amacıyla Birleşmiş Milletler Ortak Programına destek veren Vakıf, 10 yıl süreyle bu çalışmayı devam ettirerek, yereldeki olumlu etkilerinin yaygınlaştırılmasını sağladı. 17 ilde açtığı 19 öğrenci yurduyla kız çocuklarının eğitiminin önündeki engellerin kalkmasına katkıda bulunan Vakıf, toplumun hizmetine sunulan kalıcı eserlerin yanı sıra tüm çalışmalarıyla 25 milyon kadın ve kız çocuğunun yaşamına dokundu. Sabancı Vakfı, öğretmenlere toplumsal cinsiyet eşitliği farkındalığını artırmak amacıyla Sabancı Üniversitesi'nin yürüttüğü Mor Sertifika Programını destekliyor. Sabancı Vakfı Hibe Programları kapsamında ise sivil toplum kuruluşlarının erken yaşta ve zorla evliliklerin önlenmesi, kız çocuklarının eğitimi, kadınların güçlenmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına yönelik projeleri destekleniyor. Ayrıca Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu ile Nevşehir'de Çocuk Yaşta Evliliklerin Önlenmesi ve özel sektörün aile içi şiddetle mücadelede aktif rol alan ve somut çözüm önerileri sunan bir paydaş olmasına öncülük eden İş Dünyası Aile İçi Şiddete Karşı projelerini yürütüyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sabirsizlik-zamani-filminin-ilk-teaseri-yayinlandi", "text": "Dünya prömiyerini Varşova Film Festivali Ana Yarışmada yapacak olan Sabırsızlık Zamanı filminin ilk teaser'ı yayınlandı. Oyuncu ve yönetmen Aydın Orak'ın yazıp yönettiği Sabırsızlık Zamanı filmi dünyanın en büyük film festivallerinden Varşova Film Festivali Ana Yarışma'ya seçildi. Türkiye sinemasının dünyadaki başarısına Sabırsızlık Zamanı filmi de eklendi. Filmin dünya dağıtımı İtalyan şirket İntramovies tarafından yapılıyor. Oyuncu kadrosunda İştar Gökseven, Pelin Batu, Feride Çetin, Ali Seçkiner Alıcı ve Rıza Sönmez'in yer aldığı film Antalya Altın Portakal Film Festivali Film Forum Work in Progress Platformu'nun En İyi Film Ödülü ve Başka Sinema Dağıtım Ödülü olmak üzere iki ödülle ayrılmıştı. Daha önce Asasız Musa ve Yaşar Kemal Efsanesi filmlerini yöneten Aydın Orak'ın yeni filmi Sabırsızlık Zamanı 2022'de Türkiye'de vizyona girmesi bekleniyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü'nün desteklediği film geçen yazın Diyarbakır'da çekilmişti. Filmin konusu ise şöyle; Sabırsızlık Zamanı, Diyarbakır'ın yakıcı yaz sıcağı altında yoksul bir kenar mahallede yaşayan iki kardeşin mahallelerinin hemen yanındaki lüks sitenin duvarını aşıp havuzuna girme mücadelesidir. Havuz metaforu üzerinden sınıfsal bir çatışmanın baş gösterdiği olaylar örgüsü, önü alınamaz psikolojik ve sosyolojik bir hal alıyor. Türkiye Avustralya ortak yapımı olan filmin yapımcıları arasında Salih Süleymani, Feyzi Baran ve Serhat Dumlu gibi isimler yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sacha-jafri-iki-futbol-sahasi-buyuklugundeki-tablosuyla-rekora-kosuyor", "text": "Dünyaca ünlü Ressam Sacha Jafri, bu aralar Birlikteyiz İnsanlıktan ilham aldık adlı bir sanat eseri yaratarak kariyerinde oldukça zorlu bir görev üstleniyor. Yardım kuruluşları için finansal destek toplayacak olan sanatçı, aynı zamanda sanat alanında 5 dünya rekorunu kırma yolunda hızla ilerliyor. Jafri iki futbol sahası büyüklüğündeki resmini bitirdiğinde tuval üzerine yapılan en büyük tablo rekorunun sahibi olacak. Yaşamını Dubai'de sürdüren İngiliz sanatçı, hem Covid-19 nedeniyle Atlantis Oteli'nde kendini izole ediyor, hem de eserini tamamlıyor. Sanatçı, projenin bir parçası olarak dünyanın dört bir yanından çocukları, kendi yaptıkları izolasyon ve bağlantı temalı sanat eserlerini sunmaya davet ediyor. Bunlar da tabloya eklenecek. Ressam Sacha Jafri'nin eseri tamamlandığında açık artırmaya çıkacak. Gerçekleştirilecek kampanya ile çocukların eğitim kaynakları, hastaneler ve sağlık çalışanlarını desteklemek için 20 milyon euronun üzerinde bağış toplanması umuluyor. Sanatçı, miktarı yükseltmek için hevesli olsa da eserinin sahibinin kim olacağı konusunda da oldukça titiz davranıyor. Eseri için gözyaşı ve ter döken sanatçıların olduğu bilinen bir gerçek. Bu eser de Jafri'yi yamulmuş bir pelvis, çarpık ayaklar ve iki bel fıtığıyla bıraktı. Bu da sanatçının son başyapıtına olan adanmışlığını bir göstergesi."} {"url": "https://gazetesanat.com/sadik-hidayet", "text": "İran edebiyatı dendiği zaman, bilenler bilir, akan sular durur. Özellikle Ömer Hayyam ve Firdevsi ile aklımıza çokça gelen İran şiiri, ülkenin her sosyal, kültürel insanı tarafından bilinir ve ezberlenir. Mektep görmemiş, babayani bir giyimi olan herhangi bir İranlının dahi konu İran şiirinden, edebiyatından açıldığı zaman çok geniş bir yelpazeye sahip olduğu görülür. Ülkenin kendisi de çok kadim, köklü bir maziye sahip olduğundan ekonomik ve sosyal sorunlar ne olursa olsun kültürün, sanatın, şiirin yeri ayrıdır. Ayrıca İran mütercimleri, bizim yayın dünyamızın aksine, kendileriyle ilgili yazılan yabancı yayınların da büyük bir çoğunluğunu tercüme etmişlerdir. İşte böyle büyük vasıfları ve özellikleri olan bir ülkede, 17 Şubat 1903 tarihinde ileride İran öykücülüğünü çağdaş zemine oturtacak biri doğar: Sadık Hidayet. İran'ın başkenti Tahran'da dünyaya gelen yazar, soylu bir aileye mensuptur. Ortaöğrenimini Tahran'daki bir Fransız kolejinde tamamladıktan sonra mühendislik okumak maksadıyla Belçika'ya gider. Ancak aklı da kalbi de böyle teknik bir işten ziyade edebiyatla, sanatla atmaya başladığından 1927'de bıraktığı öğreniminin ardından Paris'e adımını atar. 24 civarı bir yaşta Paris'e gittiğinde, kent hala sanatın kalbinin attığı yer olarak varlığını sürdürür. Burada Fransız dili ve edebiyatını mütalaa eden Sadık Hidayet ilk öykülerini de Paris'te yazar. Üç dört yıllık Paris deneyiminin ardından, 1930'da doğup büyüdüğü Tahran'a dönen yazar ailesinin nüfuz ve imkanlarından yararlanmayı kabul etmeyerek, katiplikle yetinmeyi tercih eder. Edebiyata dair ilk teşebbüslerine Paris'te öykü yazmasıyla rastladığımız yazar, hayatında açılan bu pencereyi Tahran'da da sürdürür. 1933'te çeşitli edebiyat grupları kuran Sadık Hidayet ve arkadaşları, İran Şahı'nın ülkedeki baskıları nedeniyle dağılmak zorunda kalır. Ancak bu netice Hidayet için, bir dizi yeni ufkun açılacağı serüvenlerin öncesidir. 1936'da Hindistan'a giden öykücü eski İran metinlerinin asıllarını okuyabilmek için Pehlevice, Sanskritçe öğrenir. Yine 1936 senesinde Kör Baykuş adlı romanı ilk kez Hindistan'da yayımlanır ve kendi memleketi olan İran'da yasaklanır. Hindistan'da Budizm'i inceleyen Sadık Hidayet, Buda'nın kimi metinlerini de Farsçaya çevirir. Kitabının yayımlandığı ilk yer olan Hindistan'da birkaç dil ve kültür öğrenip ülkesine dönen yazarı zor günler beklemektedir. Tercümanlık ve memuriyet hayatına girse de buralarda dikiş tutturamaz ve 1950'de yolu gene gençlik zamanlarında gittiği Paris'e düşer. Fakat artık ne Paris eski Paris ne de Sadık Hidayet eskisi gibidir. Zaten hüzünlü, melankolik yapısı İran'da yaşadığı zorluklar, tanık olup da değiştiremediği toplumsal hadiseler nedeniyle daha da karamsarlığa sürüklenir. Aslında bu ümitsizlik İkinci Dünya Savaşı'yla beraber zaten inkişaf etmeye başlar, çünkü İran toplumunun savaş sonrası içler acısı durumunu görür. Dönemin İran başbakanı ve Hidayet'in eniştesi olan Haj Ali Razmara 7 Mart 1951'de bir suikasta kurban gidince yazar için de geri dönülmez yolun kapıları aralanır. Memleketindeki ümitsiz tabloyu gören, ancak değiştirecek kudreti elinde bulamayan Sadık Hidayet 9 Nisan 1951'de Paris'te intihar ederek hayata veda eder. Gelelim modern İran edebiyatında oynadığı öncü role. Muhammed Ali Cemalzade, İran edebiyatında Avrupai hikayenin temsilcisidir. İran yazınında öykü dilinin sadeleşmesi onun eserleriyle başlar. Yine yazarın yakın dostu Bozorg Alevi de modern İran edebiyatı sahasında ''zindan edebiyatı''nın mümessilidir. Sadık Hidayet bu çağdaş İran yazınına yapıtlarıyla girmekle beraber onu diğerlerinden ayıran bir husus vardır: O, derin ruh tahlillerine, bilinçaltının gizemli dünyasına adım atar ve buradan tüm insanlığa ayna tutmasını bilir. Zaten Franz Kafka'yı okuyan, Freud'dan da etkilenen Hidayet'in ortaya böyle bir çeşni getirmesi olağandır. Kör Baykuş, Diri Gömülen, Üç Damla Kan eserlerinde bir çırpıda sayabileceğimiz ortak temalar; ölüm, intihar, hayatın anlamsızlığı, yetersizlik, tatminsizliktir. Kör Baykuş'u dilimize kazandıran Türk şairi Behçet Necatigil, Sadık Hidayet'in bu eseriyle İran edebiyatına Avrupa modernizmini getirdiğini söyler. Kör Baykuş ayrıca yazarın tek romanıdır. Et yiyen herkes hayvanı bizzat öldürsün ya da bu kişiler gidip ömürlerinin bir saatini o güzel manzarayla geçirsin bakalım. O leziz yiyeceklerin kendileri için nasıl hazırlandığını görsünler! Allahtan, işledikleri toplu kıyım cinayetleri gözden uzak olsun diye mezbahaları şehrin dışına kuruyorlar. Mezbaha iki ayaklı hayvan icadıdır. Hiçbir yırtıcı ve kan dökücü canlı, yemini bu denli rezilce yemez! İnsan, kurtların ve yeryüzündeki kan dökücü canlıların yüzünü ağartmıştır. Tercüman, şair, öykücü, romancı, oyun ve deneme yazarı, ressam olan Sadık Hidayet İran'daki toplumsal yaşamı yalın ve gerçekçi anlattığı eserleriyle ve ruh tahlillerine ustalıkla yer verdiği yapıtlarıyla bugün de İran edebiyatında modernizmin öncüsü olarak kabul edilir. Çehov ve Kafka'yı Farsça'ya çeviren, Edgar Allan Poe, Dostoyevski gibi büyük kalemlerden etkilenen yazarın eserleri Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan ve Çekoslovak dillerine de çevrilmiştir. Hem Doğu hem Batı'nın etkisinde kalan yazarın bizzat kendisinden de hem Doğu hem Batı etkilenir."} {"url": "https://gazetesanat.com/sadik-usta-yazmak-toplumsal-bir-sorumluluktur", "text": "Sadık Usta ile son kitabı Şair ve Matematikçi Ömer Hayyam ve felsefesi üzerine derin bir söyleşi gerçekleştirdik. Benim için yazmak toplumsal bir sorumluluktur diyen Sadık Usta, kendini edebiyata adamış bir yazar. Yıllardır bilim insanları, düşünürler, siyasetçiler ve eylem insanları hakkında yazılar kaleme alıyor. Yazdığı son isim birçok alanda tartışmalara sebep olmuş Ömer Hayyam. Usta'ya, yeni kitabı ile ilgili sorular sorduk ve onu daha yakından tanıdık. Kendimi bildim bileli düzenli olarak hem edebiyat hem de siyasi içerikli kitaplar okurum. 20'li yaşlarımdan itibaren çeşitli yayın organlarında politik yazılar yazmaya başladım. Gece lisesini bitirdim ve üniversiteye ilerleyen yaşlarımda başladım. Stuttgart Üniversitesi'nde Tarih ve Siyasal Bilimler okudum. Ancak 1991 yılında tezimi yarıda kesip Türkiye'ye dönmeye karar verdim. Çünkü Almanya'da yabancı, Türkiye'de Almancıydım. Bu, arafta kalmak olarak adlandıracağım ruh halinden kurtulmak istemiştim. İsabetli bir karar aldığımı bugün daha iyi görüyorum. 1983 yılından bu yana ilgili olduğum ve hakkında ne bulursam okuduğum ütopya konusuna ilişkin incelemeler kaleme almaya başladım. 90'lı yılların başında yayımlanan Bilim ve Ütopya dergisinde dünyanın çeşitli ülkelerinde yayımlanmış ütopik eserler üzerine incelemeler kaleme aldım. 2000'li yılların başından itibaren ütopya, felsefe ve tarih içerikli kitaplar çevirmeye başladım. 2007 yılında Kaynak Yayınları'nda editör olarak işe başladım. Bu süreçte hem Ütopyalar hem de Bilimin Türk-İslam Kaynakları adıyla diziler hazırladım. Bu kitapların bir kısmının yazarıydım, fakat daha çok da bu kitapların çevirmenliğini yaptım. 2010 yılında Almanya'nın Goethe Üniversite'sinde 1908-1938 Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Modernleşme Hamleleri başlıklı master tezimi verdim. Yeniden Türkiye'ye dönünce bu kez hem Kaynak Yayınları'nda yayın yönetmeni olarak işe başladım hem de Dünyayı Değiştiren Düşünürler serisinin birinci cildini yazdım. Ardından Türk Ütopyaları, Dünyayı Değiştiren Düşünürler'in diğer ciltleri, Fıçılarda Yaşamak, Ütopya ve Masalbilim adlı kitaplarım ardı ardına yayımlandı. En son bu yılın Kasım ayında Şair ve Matematikçi Ömer Hayyam kitabım Epsilon Yayınevi tarafından yayımlandı. Düzenli olarak okuduğum gibi düzenli olarak yazarım da. Her gün, istisnasız birkaç saat okurum. Normalde sabah erkenden kalkar ve gece geç saatlere kadar çalışırım. Kendimi düzenli emek harcayan yazı işçisi olarak da görürüm. İstisnasız okuduğum her kitaba tarih atar ve önemli bulduğum satırların altını çizerim. Kitaplardan düzenli notlar alır ve bu notları konularına göre tasnif ederim. Bunu bana yazmamda kolaylıklar sağladığından dolayı yaparım. Birçok kitabın içeriğini hatırlamasam bile notlardan hareketle hangi düşüncenin, hangi kitabın, hangi sayfasında olduğunu kolayca bulabilirim. Anlayacağınız her not benim açımdan yazma işine bir giriştir. Tabii ki yazdıklarım her zaman kitap boyutunda olmaz. Bunlar daha çok makaleler düzeyinde olur ve sonra bunları bana ait olan web sayfamda düzenli olarak yayımlarım. Kitap çalışmalarımı ise çoğunlukla birkaç yıl öncesinden planlar ve ona göre hedefli ve amaçlı okurum. Bu arada okuduklarımın en az yarısı da Almanca dilinde olur. Uzun yıllardır çeşitli mecralarda sıra dışı bilim insanlarını, siyasetçileri, düşünür ve eylem insanları hakkında yazılar kaleme alıyorum. Sonra bu yazılarımın önemli bir kısmını Fıçılarda Yaşamak kitabımda topladım. Ömer Hayyam'ı öteden beri bir ozan olarak bilir ve rubailerini okurdum. Ütopyalar konusuna ilgi duyduğumdan dolayı Doğu ütopyalarını da hep merak etmiş, bir gün onları da bir kitapta toplamayı düşünmüştüm. Bu yüzden Doğu-İslam coğrafyasının düşünürlerini, felsefe ve sosyal tarihini araştırmaktaydım. 2013 yılında Dünyayı Değiştiren Düşünürler'i hazırlarken, Doğu-İslam dünyasının düşünür ve filozoflarını da özgün bir ciltte toplamayı planlamıştım. Tabii Ömer Hayyam böyle bir çalışmada olmasaydı o çalışma eksik olacaktı. Bu süreçte Ömer Hayyam'ın sadece büyük bir ozan değil, aynı zamanda dünya çapında bir matematikçi ve gökbilimci olduğunu da öğrenmiştim. Onun hakkındaki çalışmalarımı daha çok Doğu edebiyatı üzerinden yürütecektim ki, bir anda kendimi onun Batı'da keşfedilişinin hikayesi içinde buldum. Bu alanda derinleştikçe yüzyıllar boyunca Ömer Hayyam'ın Doğu-İslam coğrafyasında pek önemsenmediğini, kıymetinin çok az bilindiğini, hatta ona vefasızlık edildiğini; bırakalım eserlerinin korunmasını, mezarının dahi yok oluşa terk edildiğini keşfettim. Aslında dünya kamuoyunun onu tanımasını, onun rubailerini İngilizceye çevirerek ona yeniden can veren çevirmen William FitzGerald'a borçluyuz. Bu süreçte Ömer Hayyam'ın mezarının bulunuş hikayesini, Goethe gibi büyük bir bilgenin Batı-Doğu Divanı adlı bir kitap yazmasına rağmen kitabında Ömer Hayyam'a neden yer vermediğini öğrenecektim. Tabii bu araştırma safhasında Hayyam'ın siyasi ve bilimsel eserleriyle karşılaştım. Ömer Hayyam hakkında yazılanlar ne yazık ki daha çok roman türünde ve esas olarak onun gerçek hayatıyla ilgili olmayan kurgusal şeylerdi. Bütün bu bulguları toparlayarak Türk kamuoyunun da çok fazla bilmediği Ömer Hayyam'ı yazmayı gerekli gördüm ve bu kitaba böyle başladım. Az önce de bahsettiğim gibi Goethe ilerleyen yaşlarında zihinsel bir durağanlık içine girer ve ruhsal bir bunalım yaşar. Artık yaratıcılığının tükendiğinden endişe eder. Bunun üzerine Güney Almanya'ya, baba ocağına birkaç ay sürecek olan bir yolculuğa çıkar. Sene 1812'dir. Büyük Fransız Devrimi'nin Avrupa'da estirdiği devrimci fırtına dinmekle kalmamış büyük altüstler yaşayan toplumlar yeniden bir gericilik dönemine girmiştir. Goethe de bundan etkilenir ve gün geçtikçe karamsarlık içinde muhafazakarlaşır. Bu yolculuk esnasında İran'ın büyük şairleriyle Hafız, Nedim, Firdevsi, Sadi ve diğerlerinin şiirleriyle tanışır. Tabii Ömer Hayyam'ın rubailerini de okur, ancak Ömer Hayyam'ın coşkun devrimci ve asi ruhlu şiirleri ona o günün koşullarında pek hitap etmez. Diğer şairlerdense çok etkilenir. Çünkü o şairler şiirlerini, Moğol istilaları döneminin ardından gelen karamsarlık dönemlerinde yazarlar. Goethe onların ruh ikizi olduğunu düşünür ve onlara ithafen en iyi çalışmalarından biri olan Batı-Doğu Divanı'nı kaleme alır. Siyasal olarak muhafazakarlaşan Goethe, Ömer Hayyam'ın derinliğini kavrayamaz ya da hissedemez, fakat bu onu bir 50 yıl sonra iki İngiliz-İtalyan kökenli sanatçı olan Rosetti kardeşler keşfedeceklerdir. Ondan sonrasında Avrupa'da bir Ömer Hayyam efsanesi esecektir. Öteden beri Batılı seyyahlar, tüccarlar ve özellikle de çeşitli Batılı devletlerin hizmetinde çalışan ajanlar, bilim insanları, çevirmen ve diplomatlar, Osmanlı'nın, İran'ın ve Hindistan'ın devlet kütüphanelerinden, özel şahıslardan her türden yazılı eserleri elde etmek için çabalamaktaydılar. Bu eserlerin önemli bir kısmı ya doğrudan satın alınmışlardır ya da Doğulu devlet adamlarının ahmaklığı yüzünden söz konusu Batılı insanlara hediye edilmiştir. Bunların bir kısmının sahaflarda bulunduğunu da biliyoruz ki Ütopya ve Masalbilim kitabımda Binbir Gece Masalları'nın Şam'da nasıl bulunduğu anlatmıştım. Bu topluluklar, önemli günlerde Ömer Hayyam'ın anısına üst düzey katılımların olduğu bilimsel toplantılar tertipler ve bu toplantılarda yeni keşfedilen rubaileri huşu içinde karşılıklı okurlarmış. Sonra Hayyam hakkında bilimsel tezler sunulur veya onun eserlerinin çevrilmesi ve basılması için kararlar alırlarmış. Bu kulüpler bir bakıma Ömer Hayyam enstitüsü gibi faaliyet göstererek Hayyam hakkındaki bütün eser ve araştırmaların yayınlanmasını örgütlerlermiş. Tabii İran'a seyahatler, çevirmen FitzGerald'ın mezarı başında yapılan anma törenleri vs. buna dahildir. Bu acıklı bir hikayedir. Ömer Hayyam'ın mezarı aslında yüzyıllardır yok oluşa terk edilmiştir. 19. yüzyılın 70'li yıllarında Türkistan'a gitmekte olan bir İngiliz heyetinde bir de gazeteci vardır. Bu gazeteci, çevirmen FitzGerald'ın vasiyeti üzerine Nişapur'daki mezarı ziyaret etmek ister. Mihmandar İngiliz gazeteciyi, birkaç saatlik yolculuktan sonra görkemli bir türbeye götürür. İngiliz gazeteci uzaktan gördüğü bu türbenin ilk anda Ömer Hayyam'ın mezarı olduğunu zanneder ve sevinir. Gel gör ki mihmandar, söz konusu kubbeli türbenin bir imamzadeye ait olduğunu, fakat bir duvar kenarında bakımsız ve yıkılmaya terk edilmiş olarak duran bir tümseğin altında ise Hayyam'ın yattığını söyler. Bu duruma çok üzülen gazeteci aynı zamanda iyi bir çizer olduğu için hemen bir kağıda Hayyam'ın mezarını çizer, sonra da mezarın yakınından kopardığı yeşil bir gül dalını iyice sararak Londra'ya gönderir. Bu gül çitili botanikçiler tarafından işlenerek yetiştirilir ve FitzGeral'ın ölümünün onuncu yıldönümünde bir törenle onun mezarına dikilir. Ondan sonra söz konusu gül fidanı geliştirilerek botanikte Ömer Hayyam Gülü adı altında işlem görür. Ömer Hayyam çok ilginç bir insandır. O hem şairliğiyle hem de bilim adamlığıyla ün yapmış müstesna insanlardan biridir. Ömer Hayyam aslında büyük bir matematikçi ve gökbilimcidir. Bu yüzden ünlü bilim tarihçisi George Sarton, onun yaşadığı 12. yüzyılı Ömer Hayyam Yüzyılı olarak anar. Sarton'a göre Ömer Hayyam, İslam dünyasının en büyük matematikçisidir ve onun ölümüyle birlikte İslam uygarlığı da kesin olarak gerileme sürecine girmiştir. Bildiğimiz Celali Takvimi onun eseridir ki bugün hala kullandığımız Miladi takvimden daha kesindir. Sonra ünlü Nevroz gününün hesaplanmasını da ona borçluyuz. Cebirde 2. ve 3. denklemleri de ilk kez o geliştirmiştir. Hasan Sabbah ile Hayyam'ın dost ve fikirdaş oldukları iddia kesinlikle bir spekülasyondur. Bunu ilk kez dillendirenlerden biri ünlü Osmanlı tarihçisi Josef von Hammer'dir. O da bu bilgileri çeşitli Hıristiyan misyonerlerden almış ve bu bilgileri gerçek sanmıştır, çünkü Hayyam'ın rubaileri ile Nizari tarikatına mensup Hassan Sabbah'ın radikal görüşleri arasındaki düşünsel benzerlikler böyle bir spekülasyona izin vermiştir. Bundan dolayı birçok Batılı yazar, her iki tarihsel figür arasında örgütsel bir bağ olduğunu varsaymışlardır. Fakat elimizde bu konuda herhangi bir veri olmadığı gibi, hem yaş itibarıyla hem de doğum yeri ve inançları itibarıyla da mümkün değildir. Hayyam ve Sabbah ne aynı şehirde doğmuş ne aynı yerde büyümüş ne de ortak bir amaç benimsemişlerdir. Benim açımdan yazmak toplumsal bir sorumluluktur. Amacım insanlara doğru bilgiler aktarmak ve böylece onların aydınlanmasına katkıda bulunmaktır. Kuşkusuz her yazar, yazma işini biraz da kendini gerçekleştirmek için yapar, ancak benim esas amacım halka hizmet, insanlara ihtiyaç duydukları bilgileri taşımaktır. Sayın Gülçin Aras'ın değerli yazarımız sayın Sadık Usta ile yapmış olduğu söyleşiyi büyük bir dikkat ve keyifle okudum. Değerli yazarımız sayın Sadık Usta'nın son yayınlanan kitabı olan Ömer Hayyam üzerine yapılan bu söyleşi; ünlü bilim adamı ve şair Ömer Hayyam'ı yeniden hatırlamamıza neden oldu. Sayın Sadık Usta'nın daha önceki süreçte yazmış olduğu ülkemizin kültürel yaşamına yeni bir soluk ve canlılık getiren 'Dünyayı Değiştiren Düşünürler' adını verdiği beş ciltlik son derece önemli eserinin her cildinin de bir başka ama daha geniş ölçekli söyleşilere konu olması dileğimdir. Diğer yandan söyleşiyi yapan sayın Gülçin Aras'ın işini yaparken takındığı tutum ve dikkat te övgüye değerdir. Söyleşide emeği geçen herkese çabalarından ötürü teşekkür ederim. Gülçin Hanım, size de, sevgili dostum Sadık Usta'ya da çok teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/saha-ahmet-ogutun-steirsicher-herbst-festivaldaki-projesine-destek-veriyor", "text": "Bir sivil toplum kuruluşu olarak 2011 yılında kurulan, Türkiye'nin çağdaş sanat üretimini ve uluslararası tanınırlığını artırmak amacıyla kar amacı gütmeyen uluslararası sanat projelerine karşılıksız destek veren SAHA Derneği, 24 Eylül-18 Ekim 2020'de düzenlenen steirsicher herbst festival'a davet edilen sanatçı Ahmet Öğüt'ün yeni eser üretimine destek veriyor. steirischer herbst, günümüz dünyasının korkularına ve belirsizliklerine odaklanıyor. Festivalin bu yılki planlanan temasının pandemi nedeniyle yeniden şekillendirilerek oluşturulan Paranoia TV, distopik bir paralel evrenden dünya genelinde çeşitli frekanslarda yaptığı yayın aracılığıyla, küresel salgına ve bunun getirdiği komplikasyonlara sanatsal ve eleştirel yanıt veriyor. Festival takvimi, Graz ve çevresindeki mekanlarda yapılan müdahaleler, performanslar, gösterimler ve konuşmaların yanı sıra kapsamlı çevrimiçi programları içermektedir. Uluslararası izleyiciyle çevrimiçi buluşan Artworks Made at Home başlıklı videoda Ahmet Öğüt, sanat tarihine bakarak bir atölye veya galeri mekanından ziyade, küçük bir mutfak masasında, oturma odasında, evde üretilmiş eserleri inceliyor. Dünyayı kasıp kavuran pandemi patlak vermeden çok önce sanatçılar evde sanat eserleri üreterek, sözde evrensel bir kavram olarak evin yeni anlamlarını sürekli olarak keşfediyorlardı. Daireler atölye ve müze olur; mutfaklar ve uyku alanları politik olarak yüklü araziler, eylem alanları ve çoğunlukla mizah yoluyla gündelik hayatın göstergebilimini altüst edecek yerler haline gelir. Öğüt, bu yapıtında Anri Sala, Nina Yuen, Ulay, Lala Rascic, Harun Farocki, Martha Rosler, Constant Dullaart, Cengiz Tekin, Jonas Lund, Agnieszka Polska, Kuang-Yu Tsui, Nevin Aladağ, Hussein Chalayan, Aernout Mik, Ana Husman, Ziad Antar gibi sanatçıların eserlerinden örneklere yer veriyor. Ahmet Öğüt'ün Paranoia TV'de yapılan ilk gösterimi kapsamında festivalin baş küratörü Ekaterina Degot ile evde yapılan birçok tarihi sanat örneğini ve bugünün politik anlamını tartıştıkları çevrimiçi konuşmaya linkten ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/saha-balca-ergener-ve-dilek-winchesterin-kunsthaus-hamburgdaki-yeni-projelerine-destek-veriyor", "text": "Bir sivil toplum kuruluşu olarak 2011 yılında kurulan SAHA, 19 Eylül 22 Kasım 2020 tarihleri arasındaki Kunsthaus Hamburg'da düzenlenen The Futureless Memory başlıklı sergiye yeni projeleriyle davet edilen Balca Ergener ve Dilek Winchester'a eser üretim desteği veriyor. Kavramsal çerçevesi sanatçı Dilek Winchester tarafından geliştirilen ve Katja Schroeder'in küratörlüğünde düzenlenen The Futureless Memory, çağdaş sanatçıların sürgünde veya sürgünün etkileri ve yansımalarıyla ortaya çıkan çalışmalarını tarihsel belgelerle bir araya getiriyor. Sergi, global bir bakış açısıyla aidiyet kavramının etkisini ve de bu kavramın güncel bir perspektiften nasıl yeniden değerlendirilebileceğini araştırıyor. Çeşitli kültürel, siyasi ve tarihsel zeminleri yan yana getirmeyi tasarlayan sergi, müşterek sürgün deneyiminin bireysel ifadelerini sunarken aidiyet meselesinin yalnızca sübjektif olarak tanımlanamayacağını, aynı zamanda özel ilişkisel bir bağı da içerdiğini vurguluyor. Sergide yer alan çalışmalarda ele alınan coğrafi bağlantı yolları Hamburg'dan Elgin'e, İstanbul'dan Sofya'ya, New York'tan Mexico City'ye, Atina'dan İstanbul'a, Hannover'den Lake District'e, Şam'dan Odense'ye, Marburg'dan İstanbul'a uzanıyor. Kunsthaus Hamburg, Deichtorhallen ve Hamburg'un ana tren istasyonu arasında yer alan bir güncel sanat merkezidir. Kurum, her yıl 500 metrekarelik eski pazar alanındaki mekanda, güncel görsel sanatlar ve ilgili disiplinlerden eserler sunan beş-sekiz farklı kişisel ve grup sergisine ev sahipliği yapar. Programın ana odağını oluşturan genç sanatçıların projelerinin yanı sıra tarihi ve Hamburg'u ele alan çalışmalar programın bir parçasıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/saha-derneginden-asli-cavusogluna-destek", "text": "Çağdaş sanatı destekleme girişimi SAHA Derneği, 11 Temmuz 2020 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Massachusetts Museum of Contemporary Art'ta açılan Kissing Through the Curtain başlıklı sergiye Türkiye'den davet edilen Aslı Çavuşoğlu'nun yeni eser üretimine destek veriyor. Alexandra Foradas'ın küratörlüğünde düzenlenen Kissing Through the Curtain, çevirinin kısa, aracılı ve kusurlu doğasını, insanın sınırlar üzerinden ve sınırlara rağmen iletişim kurma çabası üzerinden ele alıyor. Sergideki 10 sanatçı sınırlara odaklanarak iletişim kurma biçimlerini ele alıyor. Bu iletişim kurma biçimleri yalnızca diller arasında değil, uluslar, kültürler, medya, beden ve bireysel zihinler arasında da araştırılıyor. Sanatçı Aslı Çavuşoğlu'nun sergi içinde bir sergi niteliğindeki With Just the Push of a Voice başlıklı yerleştirmesi adını Gabriel Garcia Marquez'in 1975 tarihli Başkan Babamızın Sonbaharı adlı romanından alıyor. With Just the Push of a Voice, aynı dili konuşan insanlar arasında çevirinin gerekli olduğu durumları inceler. Semboller ve kelimeler, kişinin kendi inançlarının veya kimliğinin göstergesi olarak ve devrimin aracıları olarak güç unsuru haline gelir. Silinme ve sansürlenme anları farklı mana ve önem kazanır. Belki de bir söz saray kapılarını açabilecek güce sahiptir. 1982 İstanbul doğumlu olan Aslı Çavuşoğlu, kültürel ve tarihsel olguların bireylerce nasıl dönüştürüldüğünü, temsil edildiğini ve yorumlandığını inceler. Çeşitli mecralar üzerinden çalışan Çavuşoğlu, projelerinde sıkça bir yazar, tercüman ya da danışman rolü üstlenerek, ortak tarihlerimizin güvencesiz ve öznel doğasının altını çiziyor. Güncel kişisel sergilerinin arasında The Place of Stone, New Museum, New York (2018); Red / Red, MATHAF Arab Museum of Modern Art, Qatar (2016); In Diverse Estimations Little Moscow, RISD Museum, Providence (2014); Taşlar Konuşuyor, ARTER, İstanbul (2013) ve Murder in Three Acts, Delfina Foundation, Londra (2013) sayılabilir. Eserleri ise aralarındaPalais de Tokyo (Paris, 2020), Castello di Rivoli (Torino, 2019 & 2017), Between Bridges, Berlin (2018); Moderna Museet, Stockholm (2017); Manifesta 11, Zürih (2016); Van Abbemuseum, Eindhoven, Hollanda (2016); 14. İstanbul Bienali (2015); New Museum, New York (2015); 2. Kiev Bienali (2015); Witte de With Center for Contemporary Art, Rotterdam (2014); MAK, Viyana (2013); Darat al Funun, Amman (2013); 11. Baltic Trienali, Vilnius (2012); Institute of Contemporary Arts, Londra (2012); Frieze Projects, Londra (2012) ve Performa 11, New York (2011)'un bulunduğu kurumlarda sergilenmiştir. Massachusetts Güncel Sanat Müzesi, Massachusetts'in North Adams şehrinde yer alan dönüştürülmüş bir fabrika binası kompleksinde bulunan bir müzedir. ABD'deki güncel görsel sanatlar ve sahne sanatları için en büyük merkezlerden biri konumundadır. MASS MoCA, hem tanınmış hem de kariyerinde gelişmekte olan sanatçıların yapıtlarına yer veren bir program izliyor. Müze, geleneksel müzelerde gerçekleştirilmesi mümkün olmayan büyük ölçekli enstalasyonlara odaklanıyor. Serginin yayınını online olarak buradan inceleyebilirsiniz. Ülkemizin çağdaş sanat üretimini ve uluslararası tanınırlığını artırmak amacıyla kar amacı gütmeyen uluslararası sanat projelerine karşılıksız destek veren SAHA, bir sivil toplum kuruluşu olarak 2011 yılında kuruldu. Ayrıca kurduğu uluslararası ortaklıklarla yurtdışındaki misafirlik programlarına Türkiye'den sanatçı ve küratörlerin katılımını sağlıyor. SAHA'nın yeni projesi SAHA Studio ise sanatçılara çalışma ortamı ve küratöryel desteğin yanı sıra projeleri için üretim, araştırma ve sunum bütçesi ile çalışmalarını sürdürebilecekleri bir mekan sağlıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/saha-derneginden-sanatcilar-icin-yeni-bir-mekan-saha-studio", "text": "Türkiye çağdaş sanatının tanınırlığını artırmayı amaçlayan SAHA Derneği, İstanbul'da sanatçılara araştırma, üretim ve etkileşim imkanı sağlamak üzere tasarladığı SAHA Studio'yu hizmete açtı. SAHA Studio'ya davet edilip eser üretim imkanı bulan sanatçılardan Alper Aydın, Larissa Araz, Özgür Demirci ve Sibel Horada'nın heykel, video, fotoğraf ve enstalasyonlardan oluşan çalışmaları tanıtıldı. SAHA Studio davetli sanatçılara en az 6 ay boyunca çalışma mekanı, danışmanlık ve eser üretim fonu sağlıyor. Sergi, koleksiyon ve atölye ziyaretleri, portfolyo değerlendirmeleri, seminerler ve yurtdışı gezilerle sanatçıların gelişimine katkıda bulunuyor. SAHA Studio, sadece Türkiye'den sanatçıları değil, yurtdışından küratörleri de ağırlayarak araştırmalarına ve İstanbul sanat ortamıyla etkileşimlerine yardımcı oluyor. SAHA Studio'nun sanatçılara sunduğu olanaklara değinen SAHA Derneği Direktörü Çelenk Bafra; Sanatçıların etkileşim ve üretkenliklerini tetikleyecek esnek bir ortam yaratmaya çalıştık. SAHA Studio'da davet ettiğimiz her sanatçı, sunduğumuz bilgi, birikim, ekip, mekan ve imkandan yararlanırken kendi deneyimlerini de programa kattı. SAHA Studio'nun ilk döneminde asıl kazanımın ortaya çıkan eser ve projeler kadar Larissa Araz, Alper Aydın, Özgür Demirci ve Sibel Horada ile geliştirdiğimiz birbirinden öğrenme kültürü olduğuna inanıyorum dedi. Derneğin misyonu hakkında bilgiler veren SAHA Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Füsun Eczacıbaşı ise; SAHA Derneği, çağdaş sanatı destekleme amacında birleşen üye ve destekçileri bir araya getiriyor. Sanatçılarımızın kar amacı gütmeyen müze ve kurumlardaki yayın ve üretimlerine destek veriyoruz. 2013 yılından bu yana kurduğumuz yurtdışı işbirlikleriyle, misafir sanatçı programlarına Türkiye'den düzenli katılım sağlıyoruz. Yeni projemiz SAHA Studio ile mevcut ekosistemin ihtiyaçlarına cevap verip sanat profesyonellerinin küresel ağlarla bağlarını daha da güçlendirmeyi hedefliyoruz dedi. SAHA Studio'nun direktörü küratör Çelenk Bafra'dan oluşan kurul, İstanbul dışındaki sanat inisiyatifleri Hayy, Karantina, Loading, sub ve Torun'dan da sanatçı önerisi alıyor. SAHA Studio'nun ikinci döneminin ise Mart Eylül 2020 arasında beş yeni sanatçıyla devam etmesi planlanıyor. Ağustos 2019'da başlayan ilk dönemine davet edilen sanatçıların projeleri, 20, 21 ve 22 Şubat 2020 tarihlerinde izleyiciler tarafından SAHA Studio'da gezilebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/saha-studio-2-donem-sanatcilarini-agirliyor", "text": "Türkiye güncel sanatını desteklemeyi amaçlayan SAHA Derneği'nin kurduğu SAHA Studio, 2. dönemine beş sanatçıyla devam ediyor. Sanatçıların üretim, araştırma ve etkileşim ortamlarını geliştirmeye odaklanan SAHA Studio'nun yeni dönemine Borga Kantürk, Kerem Ozan Bayraktar, Gülşah Mursaloğlu, Metehan Özcan ve Dilek Winchester katılıyor. Sanatçılar, Beyoğlu, Sıraselviler Caddesi'nde faaliyete geçen SAHA Studio'daki atölyelerine Mart ayında yerleştikten hemen sonra SAHA Studio ve ofisleri tedbir amaçlı kapandı. Sanatçıların mekanı kullanımı bir süreliğine ertelendiği için programın süresi Aralık ayı ortasına dek uzatılıdı. Bu geçici dönem SAHA ekibiyle araştırma, fikir alışverişi ve çevrimiçi buluşmalarla değerlendiriliyor. Sonbaharda izleyicilerle paylaşılacak kamusal programlara kadar SAHA Studio sanatçılarının çalışmalarına SAHA'nın web sitesi ve sosyal medya hesaplarından ulaşılabiliyor. Bu kapsamda, beş sanatçının evdeki vakitlerini nasıl değerlendirdiklerini ve SAHA Studio'da gerçekleştirmek istedikleri projeleri anlattıkları söyleşileri yazımızın en altında bulabilirsiniz. SAHA Studio, sadece Türkiye'den sanatçıları değil, yurtdışından küratör ve kurum temsilcilerini de konuk ederek araştırmalarına ve İstanbul sanat ortamıyla etkileşimlerine yardımcı oluyor. SAHA Studio için sanatçılar bir seçici kurul tarafından davet ediliyor. Küratör ve eğitmen Vasıf Kortun, sanatçı Hera Büyüktaşçıyan ve SAHA Studio'nun direktörü küratör Çelenk Bafra'dan oluşan seçici kurul, SAHA'nın işbirliği yaptığı İzmir'den Hayy ve Karantina, Diyarbakır'dan Loading, Çanakkale'den sub ve Ankara'dan Torun sanat inisiyatiflerinden de sanatçı önerisi aldı. Davetli sanatçılara çalışma mekanı, danışmanlık ve eser üretim fonu sağlayan SAHA Studio, toplantılar, sergi, koleksiyon ve atölye ziyaretleri, portfolyo değerlendirmeleri, seminer ve araştırma gezileriyle sanatçıların projelerine ve profesyonel gelişimlerine katkıda bulunuyor. SAHA Studio'nun Ağustos ayında başlayan ilk dönemine davet edilen sanatçılar Larissa Araz, Alper Aydın, Özgür Demirci ve Sibel Horada'nın ürettiği video, fotoğraf, heykel ve enstalasyonlar 20-22 Şubat 2020 tarihlerinde SAHA Studio'da bir seri söyleşi, panel ve performans eşliğinde sergilenmişti. Dilek Winchester: (1974, İstanbul) Central Saint Martin's College of Art and Design'da tamamladığı lisans eğitiminin ardından Marmara Üniversitesi'nde heykel anasanat dalında Sanatta Yeterlik derecesini aldı. 2013 yılından beri İstanbul Okan Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Sanatçı Dilek Winchester'ın çalışmaları dil, alfabe reformları, çeviri, sözlü tarih ve duyguların ifade biçimleri üzerinedir. Araştırma konuları arasında alfabeler, alfabe reformu, edebiyat kanonu, Karamanlıca ve Ermenice harfli Türkçe romanlar bulunmaktadır. Sanatçı İstanbul'da çalışıyor ve yaşıyor. Okumak için tıklayın ve ok işaretlerini kullanın."} {"url": "https://gazetesanat.com/saha-studioda-sanatcilarla-bulusma", "text": "SAHA Derneği'nin küratör ve sanatçılara çalışma ortamı sunmak üzere yaz sonunda kurduğu SAHA Studio, 19 Aralık 2019 Perşembe günü, 14:00-20:00 saatleri arasında kapılarını ziyarete açıyor. Ağustos ayından beri çalışmalarını SAHA Studio'da sürdüren sanatçılar Alper Aydın, Larissa Araz, Sibel Horada ve Özgür Demirci sanat pratiklerini ve SAHA Studio'da geliştirmekte oldukları projeleri paylaşmak için sanat profesyonelleri ve ziyaretçilerle ilk kez buluşuyor. SAHA Studio'nun 15 Şubat 2020 tarihinde sonlanacak ilk dönemine katılan sanatçıları Çelenk Bafra, Vasıf Kortun ve Hera Büyüktaşçıyan'dan oluşan seçici kurul, SAHA'nın işbirliği yaptığı İstanbul dışındaki farklı kentlerden bağımsız sanat inisiyatifleri Hayy ve Karantina, Loading, sub ve Torun'dan da sanatçı önerisi alarak davet etti. SAHA, davetli sanatçılara 6 ay boyunca çalışma mekanı, küratöryel destek, araştırma ve üretim fonu sağlamanın yanı sıra sergi turları, seminerler, küratör buluşmaları, araştırma gezileri ve birlikte öğrenme programları düzenliyor. Sanatçılarla ve SAHA ekibiyle sohbet etmek üzere 19 Aralık 2019 Perşembe günü 14:00 20:00 saatleri arasında Sıraselviler Caddesi no.35, Cihangir, Beyoğlu adresindeki SAHA Studio ziyaret edilebilir. (1990, İstanbul) kimi zaman yazı, ses, video gibi farklı alanlarda eser üretmekle beraber, sanat pratiğinin odağında fotoğraf olan bir sanatçı. Toplumsal hafızaya dahil edilen veya edilmeyen kimlik, tarih, anı ve aidiyete dair konuları kişisel bir yaklaşımla inceliyor. (1989, Ordu) içinde bulunduğu çevrenin fiziki koşulları ve doğanın kendine has akışını araştırırken, heykel, fotoğraf, yerleştirme, performans ve doğal malzemelerle yapılmış geçici düzenlemeler ile araziye müdahalelerde bulunuyor. Doğada gözlemleme, toplama veya yeni formlar ekleyen sanatçı, bulunduğu yeri dönüştürme yoluyla geçici izler bırakıyor. (1982, Konya) hafızayı merkeze alan, toplumsal ve bireysel olayların kurgusunu farklı üretim pratikleriyle gerçekleştirir. Çalışmalarını İzmir'de sürdüren sanatçı; İzmir Kültür Platformu Girişimi üyesi ve girişimin bünyesindeki Pla+form dergisinin içerik editörüdür. (1980, İstanbul) kentsel, ekolojik ve arkeolojik kültürlerle ilgilenir ve çalışmalarında kolektif ve kişisel olanın tarihine odaklanarak yok olmakta olanın belleğini tuhaf, rastlantısal örüntüler etrafında sorgular. Çalışmalarında metin ve form birlikteliğini kullanan sanatçı, araştırmalarını şiirsel heykel ve yerleştirmelerinde somutlaştırır."} {"url": "https://gazetesanat.com/saha-studioda-sanatcilarla-cevrimici-sohbetler-basliyor", "text": "Bir sivil toplum kuruluşu olan SAHA Derneği'nin görsel sanatçı ve küratörlere araştırma, üretim ve etkileşim ortamı sağlamak amacıyla Beyoğlu'nda açtığı SAHA Studio, 1. yılını geride bırakırken sanatçı stüdyolarının kapılarını çevrimiçi olarak ziyarete açıyor. Mart ayından bu yana SAHA Studio kapsamında çalışan sanatçılar Kerem Ozan Bayraktar, Borga Kantürk, Gülşah Mursaloğlu, Metehan Özcan ve Dilek Winchester sanat pratiklerini ve SAHA Studio'da geliştirmekte oldukları projeleri paylaşmak için ilk kez izleyicilerle bir araya geliyor. 9 Eylül 2020 Çarşamba günü başlayıp 5 haftaya yayılan programda, her Çarşamba farklı bir sanatçının stüdyosunu çevrimiçi gezmek ve sanatçının davet ettiği bir sanat profesyoneli ve SAHA direktörü Çelenk Bafra ile sohbetine katılmak mümkün olacak. SAHA Studio; davetli sanatçılara stüdyo ve ortak çalışma mekanı, araştırma ve üretim fonu sağlamanın yanı sıra geribildirim toplantıları, sanat programları, seminerler ve araştırma gezileri düzenleniyor. SAHA Studio'nun ilk dönemine katılan dört sanatçının ortaya koyduğu yapıtlar, Şubat ayında üç günlük bir kamusal programla sergilenmişti. Covid-19 nedeniyle 3 ay çevrimiçi faaliyet gösteren SAHA Studio'nun 2. döneminin ise Aralık ayında tamamlanması planlanıyor. Söyleşi programındaki her bir buluşmaya burada yer alan link üzerinden katılabilirsiniz. Kerem Ozan Bayraktar (1984, İstanbul), Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü'nde yüksek lisans ve sanatta yeterlik eğitimini tamamlayan Bayraktar'ın çalışmaları fiziksel ve kavramsal anlamda çevre kurmak ile ilgilidir. Sanatçı, dijital görselleştirmeler, metinler, maketler, fotoğraflar, animasyonlar, gündelik nesneler ve grafikler kullanarak doğal ve yapay sistemlerin davranışlarına, tıkanma noktalarına, çöküşlerine, sınırlarına, mutasyonlarına ve onları kavrama biçimlerimize yoğunlaşır. Kerem Ozan Bayraktar, çeşitli kurumlarda dijital imgeler, sanat teorisi, fotoğraf ve baskı teknikleri üzerinde dersler vermekte, farklı mecralarda sanat metinleri yazmakta ve sunumlar gerçekleştirmektedir. Gülşah Mursaloğlu (1989, İstanbul), Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde lisans eğitimini bitirdikten sonra School of the Art Institute of Chicago'da yüksek lisansını tamamlayan sanatçı, çalışmalarında genellikle maddesellikle, maddenin iradesiyle ve hem insanların hem de diğer türlerin zamanla kurduğu ilişkilerle ilgileniyor. Kapsamlı ve uzun bir araştırma sürecinin ardından ortaya çıkan yerleştirmeler, sergilendiği halleriyle stabil formlarda kalmıyor, sergiye yayılan süreçsel uzamlarıyla dinamik ve değişken sistemlere dönüşüyor. Metehan Özcan (1975, İstanbul), Bilkent Üniversitesi İç Mimarlık Bölümü'nde lisans eğitimi aldıktan sonra Bilgi Üniversitesi'nde Görsel İletişim Tasarımı üzerine yüksek lisans eğitimi tamamlamıştır. Çalışmalarında modernist mekanın varoluşunu ve temsiliyetini sorgulayan sanatçı, insanların çevreleriyle yaşadıkları yabancılaşmayı da göz önüne alır. Çeşitli üniversitelerde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışan Metehan Özcan, İstanbul'da yaşıyor ve çalışıyor. Dilek Winchester (1974, İstanbul) Central Saint Martin's College of Art and Design'da tamamladığı lisans eğitiminin ardından Marmara Üniversitesi'nde heykel anasanat dalında Sanatta Yeterlilik derecesini aldı. 2013 yılından beri İstanbul Okan Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Dilek Winchester'ın çalışmaları dil, çeviri, sözlü tarih, alfabe reformları ve duyguların ifade biçimleri üzerinedir. Araştırma konuları arasında edebiyat kanonu, alfabeler, alfabe reformu, Karamanlıca ve Ermenice harfli Türkçe romanlar bulunmaktadır. İstanbul'da yaşıyor ve çalışıyor. Bir sivil toplum kuruluşu olarak 2011 yılında hayata geçirilen SAHA, ülkemizin çağdaş sanat üretimini ve uluslararası tanınırlığını artırmak amacıyla kar amacı gütmeyen uluslararası sanat projelerine karşılıksız destek veriyor. SAHA, kurduğu kurumsal ortaklıklarla yurtdışındaki misafirlik ve araştırma programlarına Türkiye'den sanatçı ve küratörlerin katılımını sağlıyor. Ayrıca, görsel sanat üretiminin sürdürülebilirliğini desteklemek adına Türkiye'deki bienallere, bağımsız sanat inisiyatiflerine ve sanat yazarlarına yönelik fon programları geliştiriyor. 2019 yılının Ağustos ayından bu yana faaliyette olan SAHA Studio, SAHA Derneği üyelerinin ve derneğin kurumsal destekçileri Abdi İbrahim, Garanti BBVA, Akfen Holding, Eczacıbaşı Holding, Karadeniz Holding ve Petrol Ofisi'nin yanı sıra As Teknolojik İnşaat, TEPTA Aydınlatma, Mine & Cem Bahadır, Ali Ahmet Kocabıyık, Ayşe Umur, Nurus, VitrA & İntema, Füsun Eczacıbaşı, Nesrin Esirtgen, Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grubu, Polisan Kansai Boya, Zeynep Tümertekin, Adel Kalemcilik, Petra Roasting Co., MGS Merkezi Güvenlik Sistemleri, BEK Tasarım ve A&B İletişim'in destekleriyle kuruldu."} {"url": "https://gazetesanat.com/saha-yazi-dizisi-ari-p-buyuktasin-nedir-bu-queer-sanat-baslikli-yazisiyla-devam-ediyor", "text": "Bir sivil toplum kuruluşu olarak 2011 yılında kurulan SAHA'nın websitesi ve sosyal medya kanallarından paylaşılan serinin 6. yazısını Kültigin Kağan Akbulut'un davetiyle araştırmacı, çevirmen ve yazar Ari P. Büyüktaş kaleme alıyor. Nedir bu 'queer sanat'? başlığıyla Büyüktaş, queer sanatın günümüzdeki tanımı/sınırları ve tartışılma biçimlerine odaklanıyor. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası'nın hemen ertesinde yayınlanan yazıda Türkiye'deki güncel sanat ve queer kültürün kesişen deneyimlerine de yer veriliyor. Türkiye sanatındaki güncel meseleleri tartışmaya açan SAHA Yazı Dizisi'nde her ay Kültigin Kağan Akbulut ya da onun davetiyle bir konuk yazar tarafından yeni bir yazı kaleme alınıyor. Kültigin Kağan Akbulut ile işbirliğiyle oluşturulan SAHA Yazı Dizisi'nde sanat izleyicileri, konuk sanatçı programları, koleksiyon müzecilik, araştırma ve arşiv gibi konulardaki güncel tartışmalar farklı aktörlerin görüşleriyle birlikte ele alınıyor. SAHA Yazı Dizisi içinden yapılan bir seçki Merve Ünsal tarafından İngilizce'ye kazandırılıyor. SAHA Yazı Dizisi 2020'nin ilk paylaşımında Kültigin Kağan Akbulut, Duchamp'ın sessizliği: Üretmemek, az üretmek, sergilememek başlığıyla sanatçıların üretmeme politikasını, ikinci yazıda Süreyyya Evren, Türkiye Sanatında 'Güncel Dönemeç' İçin İki Tez: Sahnesizlik ve İkame Kanon başlıklı yazısında Türkiye sanat tarihinde 2000'li yılların başında yaşanan kırılmayı sahnesizlik ve kanon kavramları üzerinden ele almıştı. Serinin üçüncü yazısında Akbulut, Türkiye'de sergi ziyaretçisi: Yalnız ama meraklı başlıklı yazısında Türkiye'deki güncel sanat izleyicilerinin motivasyon ve alışkanlıklarına, Salgından sonra sanat dünyası: Örgütlülük ve alternatif yaratmak başlığıyla pandeminin sanat dünyasına etkisine ve Sanat kurumları dijitale adım attı. Peki, dijitali özümseyebilecekler mi? başlığıyla pandemi döneminde sanat kurumlarının dijitalleşme süreçlerini ele almıştı. Yazı Dizisi'nin ilk konuk yazarı Evrim Altuğ'un 12 yazılık serisine, Türkiye'nin çağdaş sanat üretimini ve uluslararası tanınırlığını artırmak amacıyla dünyanın dört bir yanında müze, bienal ve kar amacı gütmeyen sanat projelerinde Türkiye'den sanatçı ve küratörlerin yeni eser üretimi ve yayın yapmasına karşılıksız destek olan SAHA'nın web sitesi www. saha. org. tr'den erişilebiliyor. Araştırmacı, çevirmen ve yazar. Queer teori, sanat sosyolojisi, iletişim, beden politikaları ve aktivizm alanlarında farklı mecralarda çalışmalar yürütüyor. Güncel sanat ve queer kültür ilişkisini incelediği doktora araştırmasına Galatasaray Üniversitesi'nde devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/saha-yazi-dizisi-baslikli-yazisiyla-devam-ediyor", "text": "Bir sivil toplum kuruluşu olarak 2011 yılında kurulan SAHA'nın bağımsız sanat yazarlarına destek vermek için başlattığı SAHA Yazı Dizisi Nergis Abıyeva'nın 'Toksik Pozitivite' Çağında Sanat Eleştirisi başlıklı yazısıyla devam ediyor. Türkiye'nin çağdaş sanat üretimini ve uluslararası tanınırlığını artırmak amacıyla dünyanın dört bir yanında müze, bienal ve kar amacı gütmeyen sanat projelerinde Türkiye'den sanatçı ve küratörlerin yeni eser üretimi ve yayın yapmasına karşılıksız destek olan SAHA'nın websitesi ve sosyal medya kanallarından paylaşılan serinin onuncu yazısını Kültigin Kağan Akbulut'un davetiyle Nergis Abıyeva kaleme alıyor. 'Toksik Pozitivite' Çağında Sanat Eleştirisi başlıklı yazıda Abıyeva, sanat eleştirisinin dönüşümünün ve bu dönüşümün sebeplerinin içinde yaşadığımız 'toksik pozitivite' çağıyla ilişkisine dair bir bakış öneriyor. Türkiye sanatındaki güncel meseleleri tartışmaya açan SAHA Yazı Dizisi'nde her ay Kültigin Kağan Akbulut ya da onun davetiyle bir konuk yazar tarafından yeni bir yazı kaleme alınıyor. Kültigin Kağan Akbulut ile işbirliğiyle oluşturulan SAHA Yazı Dizisi'nde sanat izleyicileri, misafir sanatçı programları, müzecilik, koleksiyon, araştırma ve arşiv gibi konulardaki güncel tartışmalar farklı aktörlerin görüşleriyle birlikte ele alınıyor. SAHA Yazı Dizisi içinden yapılan bir seçki Merve Ünsal tarafından İngilizce'ye kazandırılıyor. Yazı Dizisi 2020'nin tamamına ve ilk konuk yazarı Evrim Altuğ'un 12 yazılık serisine www. saha. org. tr'den erişilebilir. Görsel künyesi: Görsel: Berkay Tuncay, Smiley Column, detay, 2020, rozet, değişken boyutlar, sınırsız kopya."} {"url": "https://gazetesanat.com/saha-yazi-dizisi-kultigin-kagan-akbulut-ile-devam-ediyor", "text": "Bir sivil toplum kuruluşu olarak 2011 yılında kurulan SAHA Derneği'nin bağımsız sanat yazarlarına destek vermek için başlattığı SAHA Yazı Dizisi devam ediyor. SAHA'nın websitesi ve sosyal medya kanallarından paylaşılan serinin 7. yazısında Kültigin Kağan Akbulut, Aktivizm ve sanatı yeniden bir araya getirmek mümkün mü? başlığıyla aktivizm ve sanat ilişkisini Türkiye'den örneklere değinerek ele alıyor. Dünyamız gittikçe politikleşiyor. Geçen yüzyılın başından bildiğimiz politik kutuplaşmaların ve tartışmaların benzerlerini yeniden yaşıyoruz. 2000'lerin başındaki 'Tarihin sonu' tartışmalarından çıkıp yine savaşlarla, toplumsal ayaklanmalarla ve restleşen siyasetçilerle muhatap oluyoruz. Türkiye sanatındaki güncel sorunları tartışmaya açan SAHA Yazı Dizisi'nde her ay Kültigin Kağan Akbulut ya da onun davetiyle bir konuk yazar tarafından yeni bir yazı kaleme alınıyor. Kültigin Kağan Akbulut ile işbirliğiyle oluşturulan SAHA Yazı Dizisi'nde sanat izleyicileri, misafir sanatçı programları, müzecilik, koleksiyon, araştırma ve arşiv gibi konulardaki güncel tartışmalar farklı aktörlerin görüşleriyle birlikte ele alınıyor. SAHA Yazı Dizisi içinden yapılan bir seçki Merve Ünsal tarafından İngilizce'ye kazandırılıyor. SAHA Yazı Dizisi 2020'nin ilk paylaşımında Kültigin Kağan Akbulut, Duchamp'ın sessizliği: Üretmemek, az üretmek, sergilememek başlığıyla sanatçıların üretmeme politikasını, 2. yazıda Süreyyya Evren, Türkiye Sanatında 'Güncel Dönemeç' İçin İki Tez: Sahnesizlik ve İkame Kanon başlıklı yazısında Türkiye sanat tarihinde 2000'li yılların başında yaşanan kırılmayı sahnesizlik ve kanon kavramları üzerinden ele almıştı. Serinin üçüncü yazısında Akbulut, Türkiye'de sergi ziyaretçisi: Yalnız ama meraklı başlıklı yazısında Türkiye'deki güncel sanat izleyicilerinin motivasyon ve alışkanlıklarına, Salgından sonra sanat dünyası: Örgütlülük ve alternatif yaratmak başlığıyla pandeminin sanat dünyasına etkisine ve Sanat kurumları dijitale adım attı. Peki, dijitali özümseyebilecekler mi? başlığıyla pandemi döneminde sanat kurumlarının dijitalleşme süreçlerini ele almıştı. Dizinin 6. yazısında ise Ari P. Büyüktaş, Nedir bu 'queer sanat'? başlıklı yazısında queer sanatın günümüzdeki tanımı/sınırları ve tartışılma biçimlerine odaklanmıştı. Yazı Dizisi'nin ilk konuk yazarı olan Evrim Altuğ'un 12 yazılık serisine www. saha. org. tr'den ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/sahadan-covid-19dan-etkilenen-sanatci-ve-inisiyatiflere-acik-cagri", "text": "SAHA Çağdaş Sanatı Destekleme Girişimi, görsel sanatlar alanında üretim süreci Covid-19 pandemisinden dolayı olumsuz yönde etkilenen ya da pandemi nedeniyle ortaya çıkan sorunları ele almak isteyen sanatçı ve inisiyatiflere destek olmak amacıyla yeni bir fon oluşturduğunu duyurdu. SAHA Sürdürülebilirlik Fonu'na, Covid-19 pandemisi yüzünden kaynaklarını kaybeden, iptal edilen veya yarım kalan sergi, program ve projelerini tamamlamak için ek desteğe ihtiyacı olanların yanı sıra pandemi döneminde görsel sanat sektöründe ortaya çıkan sorun ve ihtiyaçlara yönelik yeni bir sanat projesi hayata geçirmek isteyenler başvurabilir. Çağdaş Sanatı Destekleme Girişimi olan SAHA Derneği tarafından fon kapsamında Covid-19 pandemisi yüzünden kesintiye uğramış ya da bu dönemin ihtiyaçlarına özgü yeni geliştirilecek 15 farklı sanat projesine teşvik amaçlı olarak 8.000 TL ile 20.000 TL arasında destek aktarılması planlanıyor. SAHA Sürdürülebilirlik Fonu ile ilgili soru ve başvurular 2 Temmuz 2020 Perşembe, saat 17.00'ye kadar application@saha. org. tr adresine iletilebilir. - Türkiye'de yaşayan ve görsel sanatlar alanında faaliyet gösteren sanatçılar, kolektifler ve kar amacı gütmeyen sivil toplum kuruluşları başvurabilir. - Ticari kuruluşlardan, bu yıl başka kapsamda SAHA'dan destek alanlardan, SAHA çalışanları veya üyelerinin dahil olduğu oluşumlardan başvuru kabul edilmez. - Yeni bir sanat projesi için başvuruluyorsa projenin sergi, kamusal program, araştırma, arşiv, ağ oluşturma ve dayanışma platformu gibi modellerle pandemi ve sonrasında bağımsız sanat üretiminin sürdürülebilirliğine odaklanması - Yarım kalan bir sanat projesine ek destek için başvuruluyorsa, projenin 2019-2020 yılında başlamış ve pandemi yüzünden kaynak veya olanak kaybına uğramış olması - Projenin herhangi bir ticari faaliyet ya da organizasyon içermemesi - Projenin 2021 yılının ilk yarısında tamamlanabilir olması - Projenin tamamlanması için mevcut kaynaklarla beraber SAHA'dan alınacak fonun yeterli olması - Başvuran sanatçı/inisiyatifin özgeçmişi ve iletişim bilgisi - Başvurulan projenin kapsamıyla ilgili metin ve görsel - Mevcut proje ise kesintiye uğrama biçim ve nedeni - Yeni proje ise misyon ve hedefleri - Projenin uygulama planı, ekibi ve takvimi - Proje bütçesi, mevcut kaynaklar ve destek istenen bütçe kalemleri - Başvuru belgeleri application@saha. org. tr email adresine SAHA Sürdürülebilirlik Fonu 2020 konu başlığıyla 5 MB'ı geçmeyecek tek bir PDF dosyası olarak iletilir. - Son başvuru tarihi: 2 Temmuz 2020 Perşembe, saat 17.00 - Sonuçların açıklanması: 27 Temmuz 2020 Bilgi ve Başvuru belgeleri için tıklayınız. |SAHA Derneği, Türkiye'den sanatçı, küratör ve sanat yazarlarının uluslararası üretim ve etkileşim ortamlarını geliştirme hedefiyle sanat kurumları ve sanatçıları derinden etkileyen kriz günlerinde de projelerine devam ediyor. Farklı ülkelerdeki müze ve sanat kurumlarıyla kurduğu işbirlikleri ve yarattığı fonlarla Türkiye'den davet edilen sanatçı ve sanat profesyonellerinin uluslararası sergilere ve gelişim programlarına katılımını ve yeni eser ya da yayın üretmesini sağlıyor. Türkiye'de ise SAHA Sanat İnisiyatifleri Sürdürülebilirlik Fonu kapsamında 5 farklı kentte ve dijital mecrada 8 bağımsız sanat inisiyatifine fon sağlarken İstanbul, Çanakkale, Mardin ve Sinop bienallerini destekliyor. İstanbul'da kurduğu SAHA Studio ve SAHA Yazı Dizisi ile davetli sanatçı, küratör ve yazarlarla geliştirmek istedikleri projeler için birebir çalışıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sahadan-koronavirus-pandemisinden-etkilenen-22-sanat-projesine-destek", "text": "SAHA Çağdaş Sanatı Destekleme Girişimi'nin görsel sanatlar alanında faaliyet gösterip üretim süreci küresel salgın Covid-19 yüzünden olumsuz etkilenen, projelerini tamamlamak ya da bu dönemde ortaya çıkan konu ve sorunları ele almak isteyen sanatçı ve kolektiflere 8.000 20.000 TL arasında destek sağlamak amacıyla yaptığı açık çağrı sonuçlandı. Haziran başında duyurulan SAHA Sürdürülebilirlik Fonu: Covid-19 için yarıya yakını sanatçılardan olmak üzere tam 146 başvuru alan SAHA yönetimi, projeleri başvuru kriterlerine ve bütçeye uygunluk bakımından değerlendirildikten sonra SAHA'nın misyon ve öncelikli faaliyet alanlarını da gözeterek 22 farklı sanat projesine toplam 338.400 TL net destek sağlayacağını açıkladı. Bir sivil toplum kuruluşu olarak 2011 yılında kurulan SAHA Derneği, 2021 yılının ilk yarısında tamamlanması planlanan 9 sergi ve araştırma projesinin yanı sıra 12 güncel sanat eseri veya sanatçı kitabının üretimini destekliyor. Üyeleri ve destekçileri sayesinde çağdaş sanat alanındaki sanatçı, küratör ve yazarların eğitim ve üretim ortamlarını ve uluslararası ağlarla etkileşimlerini geliştirmeyi hedefleyen SAHA'nın 35 yaş altı genç sanatseverlere özel SAHA+ üyelik programının destekçileri ise, pandemi sürecinde daha da görünür hale gelen ekonomik eşitsizlik ve güvencesizlik ortamında dayanışma ağını güçlendirmek amacıyla kurulan Omuz adlı gönüllü hareketin ikinci döneminde 20 sanat emekçisine 1000'er TL destek sağlıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sahadan-sanat-inisiyatiflerine-acik-cagri", "text": "SAHA, Türkiye genelinde bağımsız sanat inisiyatiflerine çağrıda bulunuyor! SAHA Sanat İnisiyatifleri Sürdürülebilirlik Fonu'na başvuruda bulunmak için, görsel sanatlar alanında bağımsız ve kar amacı gütmeyen inisiyatiflerin 2021 yılı boyunca sanat projeleri için kullandığı sürekli bir mekan ya da mecranın bulunması ve kamuya açık ücretsiz sanat programları yürütmesi şartı aranıyor. Fonla ilgili soru ve başvurular 6 Kasım 2020'ye dek application@saha. org. tr adresinde kabul ediliyor. Kar amacı gütmeyen bağımsız sanat inisiyatiflerinin gelişimine katkıda bulunmak, kamuya açık program ve etkinliklerinin sürekliliğini desteklemek amacıyla kurulan SAHA Sanat İnisiyatifleri Sürdürülebilirlik Fonu kapsamında bu yılki programları için 5 farklı kentte ve dijital mecrada faaliyet gösteren A4 Açık Sanat Alanı, AVTO, Eldem Sanat Alanı, Karantina, Loading, Orta Format, Performistanbul ve sub'a toplam 120.000 TL'lik kaynak paylaştırılmıştı. SAHA, ayrıca pandemi döneminin aciliyetlerine yönelik istisnai olarak bu yaz inisiyatiflerin ve sanatçıların başvurusuna açtığı SAHA Sürdürülebilirlik Fonu: Covid-19 kapsamında 7'si sanat inisiyatiflerine ait olmak üzere 21 farklı projenin 2021 yazına dek tamamlanması için toplam 326.400 TL destek sağlıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sahanin-yonetim-kurulu-baskani-fusun-eczacibasi-new-museumun-mutevelli-heyetine-katildi", "text": "Evan Chow, Randi Levine, Matt Mullenweg ve Marcus Weldon'ın bulunduğu kurula davet edilen Patricia Blanchet, Afrika kökenli sanatçı ve kültür üreticilerinin destekçisi olarak Studio Museum in Harlem, Newport Festivals Foundation ve NY African Film Festival'in kurullarında bulunan bir sanat hamisi. Metropolis Risk Management LLC ve insuri. com'un kurucusu Tommie L. Pegues, Smithsonian National Portrait Gallery in Washington D. C.'nin kurulunda yer alıyor. Jamie Singer ise One Love Foundation ve NEW INC'in danışma kurulunda bulunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sahnede-bir-ilk-yapisik-ikizler", "text": "Yerli ve genç yazar Murat Şevke'nin kaleminden çıkan ve aynı zamanda yönettiği, sahnede ilk kez karşılaştığımız yapışık ikizlerin yer aldığı Ket, 27 Mart'ta prömiyerini yaptıktan sonra İstanbul'da oynamaya devam ediyor. Soyut Sahne yapımı olan Ket oyununda Doktor, X ve Y ismini verdiği iki insanı birbirlerine diker ve bütün can sıkıntısını onlara deneyler yaparak giderir. Bu zorlu hayat koşulları içerisinde X sahip olduğu yaşamdan memnunken Y onun aksine her an her saniye kurtulmak için bir yol aramaktadır. Kurtulabilmenin tek yolu ise hiç beklenmedik bir yerdedir. Genç ve ödüllü bir topluluk olan Soyut Sahne ekibi, sahneye deneyseli taşıyarak, Dicle Yılmaz'ın dikkat çeken sahne tasarımı ile seyirciyi hiç karşılaşmadığı atmosferle yüz yüze getiriyor. İnandığımız gerçekleri farklı bakış açıları ile sahneye taşıyan Ket, alıştıklarımızı sorgulamamıza yol açıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sahsiyet-dergisinin-salgin-temali-10-11-birlesik-sayisi-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Şahsiyet'in SALGINLARIN EDEBİYATA YANSIMASI konu başlıklı dosyasında bu ay Kuzey Kayahan Saran'ın Yaradılış ve Hastalıklı İnsanlık, Bade Osma'nın Batı Kanonu Salgın Edebiyatına Genel Bir Bakış ve Murat Gil'in Salgın Etkisinde Türk Edebiyatı yazıları yer alıyor. Şahsiyet'in yeni sayısının odak yazar konuğu ise ilk kitabından bu yana edebiyatımızda psikolojik gerilim türünün başarılı örneklerini veren roman yazarı HARUN ÖZEN. Melek Eryazıcı'nın Kayıp Zamanın Sarkacında Salınan Ahir Ruhlara Dair: Harun Özen Romanlarına Üçlü Paradigmal Yapısöküm Çalışması adlı incelemesi ve Harun Özen'in kendi kaleminden Harun Özen, Romancı Harun Özen'i Anlatıyor başlıklı yazısı yeni sayıda okurların ilgisine sunuluyor. Şahsiyet'in röportaj konuğu ise UĞUR TERZİ. Haden Öz kendisiyle Notabene Yayınları tarafından basılan, ses getiren ilk romanı Meral üzerine söyleşiyor. Şahsiyet'in merceğe aldığı ilk kitap bölümünde ELA KİÇİK'in yine Notabene yayınlarından çıkan öykü kitabı 'Bir Gün Sineği' üzerine Hande Balkız'ın kaleme aldığı Ela Kiçik'in Öykülerinde Oyun Bozan Adımlar adlı inceleme yer alıyor. Şahsiyet'in yeni sayısında yer alan öykücüler ve öyküler ise; Merve Özer Kendinden Geçmeye, Selcan Kırnal Al Kırmızı Sultan, Cumhur Özkaya Sen de Gel, Dilay Arslan Küf Kokulu Cennet, Ece Gün Murr, Yeliz Akıncılar Sikkenin Ölümü, Ezgi Eren Kitap Aç Aşk, Fatoş Avcı Ruso Perde, Cansu Selçuk Çağlar Ruhgöçüren, Onur Akbaba, Guguk Kuşu. Ayrıca, Şahsiyet'in 14 Şubat Dünya Öykü Günü vesilesiyle düzenlediği serbest temalı öykü yarışmasında dereceye giren Aslıhan Kocabal'ın Şarampol, Evşen Yıldız'ın Temel, Deniz Ezgi Avcı'nın Termodinamiğin İkinci Yasası, Tuğba Kocaman Bulut'un Beter Böcek ve Deniz Saatkaya'nın İki Kutu Ateş Kızılı Saç Boyası adlı öykülere ve derginin sosyal medya hesabına gönderilen mikro öykülere de bu sayıda yer veriliyor. Şahsiyet'in Bekir Dadır editörlüğündeki şiir seçkisinin konukları ise; Herlinkvirüstaşıyıcısıdeğildiramaspermtaşıyıcısıolabilir şiiri ile Mervenur Güngör, Ortaçağ Gelini şiiri ile Alihan Çetiner, Şampiyon Fid'Dünya şiiri ile Semih Öztürk, Dişleri Dökülen Kırık Bir Ayna şiiri ile Şebnem Güngeçiren, En Sıcak Yaz şiiri ile Mesut Barış Övün, Büyülü Köy şiiri ile Erdi Akbulut, Kendine Dönüş Seyahatnamesi şiiri ile Kader Demirok, İstanbul Sakini şiiri ile Buğra Öztürk ve Yüzünü Çevirme şiiri ile Şükrü Erbaş. Şahsiyet Dergisi İstanbul dağıtımını tamamladı. Dergi, Beyoğlu Mephisto, Beşiktaş Mephisto, Kadıköy Mephisto, Robinson Crusoe, Kadıköy Espas Kitabevi, Moda 6:45 ve Gergedan Kitabevi'nden temin edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/sahte-don-kisot", "text": "Cervantes, Don Kişot'u 1605'de yayınlamıştı. Roman ona ün sağladı, yanı sıra saygınlık da. Ahir ömründe bunun keyfini sürerken, 1614'de yani Don Kişot'tan 10 yıl sonra sahte bir Don Kişot yayınlandı. Cervantes küplere bindi, belki hiç niyeti yokken Don Kişot'un ikinci kitabını yazdı, hem de bir yıl içinde. 1615'de yayınlanan ikinci Don Kişot, günümüzde romanın ikinci cildi olarak bilinse de, aslında pek devam niteliği taşımaz. Sahte Don Kişot'un yazarı, küçük bir taşra kasabasında avukatlık yapan Avellaneda diye bir adamdı. Adına hiçbir ansiklopedi ya da yazar-şair sözlüğünde rastlamak mümkün değildir. Bunun ilk nedeni gerçekten yaşayıp yaşamadığının belli olmamasıdır Cervantes'i kıskanan bir rakibinin ona nazire yaptığına inananlar çoktur. Akla daha yatkın neden, Avellaneda'nın günümüz deyimiyle korsan yazar olarak yaftalanması ve sözlüklere layık görülmeyişidir. Cervantes'in bunca yıl sonra kaleme sarılıp Don Kişot benimdir dercesine, bir yılda koca bir romanı yazması, herhalde bir rekabet duygusunun eseri olmalı. Sanki çocuğunu kaptırmışçasına, velayet davası açar misali yazmıştır ikinci Don Kişot'u. Bizim sormamız gereken, iki Don Kişot arasında hangi farkların olduğudur. İkinci kitaptaki Don Kişot vakur, okuyucunun bıyıkaltı gülümsemeyle değil özdeşleşerek okuyacağı bir kahramana dönüşür. Toplumsal göndermeler öne çıkar, iyi-kötü yöneticiliğe örnekler sergilenir, hatta toplumsal rollerin hicvine girişilir. Cervantes, ilk Don Kişot'la kıyaslanmayacak ölçüde ciddidir. Ciddiyet öyle boyuttadır ki, romandaki herkes meşhur kahramana yeniden şövalye olması için yalvarırken, Don Kişot aklı başında bir insan olarak ölmekte ısrar eder. Avellaneda'nın yazdığı sahte Don Kişot, Cervantes üzerinde kesinlikle etkili olmuştur; Cervantes ne yazdığını da nasıl yazdığını da sorgulamış ve ilkinden başka bir Don Kişot yaratmıştır. Şaşırtıcı olan da budur: Cervantes metnin içine serpiştirdiği, çağının çok ötesinde parçacıklarda okuyucusunu kendisinin, yani yazarın yalancı olduğu konusunda uyarır. Gelgelelim, kendisi gibi bir başka yalancının kahramanını sahiplenmesine katlanamaz."} {"url": "https://gazetesanat.com/saint-benoit-lisesi-yeni-sezonda-kultur-ve-sanat-icin-kapilarini-aciyor", "text": "Saint Benoit Fransız Lisesi mutlu, dengeli, sorumlu, başarılı bireyler yetiştirmeye devam ediyor. Öğrencilerinin çok boyutlu yetişmesini önemseyen Saint Benoit Lisesi, bütünsel eğitim projesi kapsamında kültür, sanat ve sosyal faaliyetleri öğrencilerin hayatlarının içine katmak için çalışıyor. Öğrencilerinin kendi potansiyellerini keşfedecekleri, yaratıcılıklarını geliştirecekleri, kültürel birikimlerini artıracakları sosyal faaliyetler ve geniş imkanlar sunan Saint Benoit Lisesi, bu amaçla yıl içinde çeşitli kültür-sanat kurumları, müzeler, üniversiteler ve sanatçılarla iş birlikleri gerçekleştirerek farklı projeleri hayata geçiriyor. Saint Benoit'da 2023-24 eğitim öğretim sezonu açılırken kültür- sanat takvimi de yoğun. 21-24 Eylül tarihleri arasında ITEF İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali'ne, 5-10 Ekim tarihlerinde 212 Photography Istanbul etkinliğine ve 25 Kasım'da İKSV tarafından düzenlenen İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında gerçekleşecek İstanbul Mon Amour projesine ev sahipliği yapıyor. Lise ayrıca, ITEF İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali kapsamında, yurt dışından değerli yazarları ağırlıyor. Vidgis Hjorth, Vladislav Bajac, Marec Sindelka gibi edebiyatın önemli isimleri Silüet Salonunda konuşmacı olarak yer alacaklar. Bu proje çerçevesinde Adelina Tershani ve Aleksandra Savanovic sanatçı rezidansında konaklarken, üretecekler ve İngilizce Zümresi ile beraber öğrencilere yönelik yazı atölyeleri düzenleyecekler. Geçen sene, 212 Fotoğraf Festivali kapsamındaki sergi için, bir ilki gerçekleştirerek Saint Benoit Lisesi'ndeki tarihi kilisenin kapıları ziyaretçilere açılmıştı. Bu yıl da festival ile iş birliği devam ediyor. 5-15 Ekim tarihlerinde, tarihi Saint Benoit Kilisesi kapılarını bu kez Jules Verne'in dünyasından ilham alan Where are we/ Neredeyiz? sergisi için açıyor. Festival kapsamında da öğrenciler onlar için özel olarak düzenlenen atölyelere katılma imkanı buluyorlar. Ve 27. İstanbul Tiyatro Festivali... Festivalin kapanışı 25 Kasım'da İstanbul Mon Amour I Beyoğlu projesi ile Ahmet Sami Özbudak'ın kurguladığı; Beyoğlu'nun görkemli tarihi içinden geçen bu benzersiz yolculukta Osmanlı'dan günümüze sayısız yaşanmışlığın tanıklarından olan lise, sınıfları, koridorlarıyla bir sahneye dönüşecek. Saint Benoit Lisesi'nde iki ayrı etkinlik salonunda La Galerie ve Silüet sergiler, konserler düzenleniyor ya da profesyonel ve amatör sanatçıların çalışmalarına, tiyatro oyunlarına, dans gösterilerine, festivallere ev sahipliği yapılıyor. Bir çok yerli ve yabancı ünlü sanatçıyı konuk eden lise, böylece öğrencilerle konuk sanatçılar beraber çalışıp üretebiliyor, birbirlerine ilham verebiliyor, ortak eserlere imza atabiliyorlar. Öğrencilerini hayata geçirmek istediği her tür sanatsal proje için de destekleyen okul, bu eğitim-öğretim sezonunda da birçok etkinlikle kültür ve sanatı öğrencilerinin hayatının bir parçası yapmaya devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/saint-benoit-lisesinde-ipek-yolu-binlerce-yillik-etki-sergisi", "text": "Ülkemizin en köklü eğitim kurumlarından biri olan Saint Benoit Fransız Lisesi, Florence Öğütgen'in katkılarıyla İpek Yolu Binlerce Yıllık Etki adlı sergiye ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Kurulduğu ilk günden bu yana sanata verdiği önem ile bilinen Saint Benoit Fransız Lisesi 12 Kasım 2019 Salı günü' 'İpek Yolu Binlerce Yıllık Etki adlı sergiye ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Sergi Öncesinde Ankara Fransız Kültür Merkezi Müdürü Sayın Sebastien de Courtois konuyla ilgili bir konferans verecek. Küreselleşme kavramı ortaya çıkmadan çok önce, küreselleşmenin gelişmesini sağlayan ticaret rotası İpek Yolu, Asya ile Avrupa kıtalarını 2000 yıldan fazla bir süre birbirine bağlamıştır. Hatta bununla yetinmeyip sanatsal, felsefi, kültürel, dini, bilimsel ve teknik gibi pek çok konuda alışveriş zemini sağlanmıştır. Deniz yolu İpek Yolu'nun yerini almayı başarsa da, bugün İpek Yolu hala güçlü ve kolektif bir hayal olma özelliği taşımaktadır. 12 Kasım 2019 Salı günü başlayacak olan bu İpek Yolu macerasına gelin siz de katılın! Halı, baharat, çadır, kumaş, kaftan ve dokuma ile ilgili pek çok mesleğin tanıtılacağı sergi, ziyaretçileri adeta bir zaman yolculuğuna çıkaracak. Sergi, 13 Kasım 13 Aralık 2019 tarihleri arasında Pazar günü hariç her gün saat 15.30 18.00 arası ziyarete açık olacaktır. Saint Benoit Fransız Lisesi kurulduğu günden bu yana sanata önem vermiştir. La Galerie, İstanbul'un merkezinde yer alan tarihi bir mekanda eserlerini sergilemek isteyen dünyaca ünlü birçok sanatçıya da kapılarını açmıştır. Devrim Erbil, Bedri Baykam, Mustafa Ata, Yusuf Taktak, Beril Anılanmert, Timurtas Onan, Benjamin Bachelier, Atilla Dorsay gibi isimler büyük gururla konuk edildi. 2017 yılında, La Galerie' de, Erol Makzume koordinatörlüğünde, Fransa'nın İstanbul Başkonsolosu Sayın Bertrand Buchwalter' in Yüksek Himayelerinde Türkiye ve dünya basınında ses getiren Pierre Loti ve Hasan Silüetleri sergisi gerçekleşmiştir. Geçtiğimiz yıl ise, La Galerie, 2018-2019 kültürel etkinlik programını, Dünya Konsoloslar Federasyonu FICAC iş birliği ile XVI. XIX. Yüzyıllar Osmanlı Türkiye'sinde İstanbul'un Günlük Hayatından Gravürler ve Haritalar adlı sergiyle açtı. Eski İstanbul'un gravürlerini ve haritalarını davetlilerin beğenisine sunan serginin açılışı sanatseverler tarafından yoğun ilgi gördü. 2019 yılında yapılan bir önemli sergi de, Türk resim sanatında soyut anlatımın en güçlü isimlerinden biri olan Devrim Erbil ve kendisi gibi ressam olan kızları Çiğdem ve Renk Erbil'in 3 Erbil, 3 Bakış sergisidir. Sergi salonu 'La Galerie her yıl dünyadan ve Türkiye'den değerli sanatçıları konuk etmeye devam edecektir. Saint Benoit Lisesi, 1783 yılından bu yana, insani değerleri ön planda tutan yaklaşımıyla eğitime hizmet görevini devam ettirmektedir. 235 yıldır, nitelikli ve ayrıcalıklı eğitim kurumu kimliğinden ödün vermeden, Türk Gençliği'ne en iyi eğitimi vermeyi hedefleyen Lise, öğrencinin eğitici projelerin merkezinde olmasını sağlayan bir anlayışı benimsemektedir. Kurum projesinin temeli, gerek insani boyutta, gerekse profesyonel alanda başarıya ulaşmış bireyleri topluma kazandırmaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/sairin-romani-romanin-siiri", "text": "Sinem Sal'la tanışmam onun 2016 tarihli öykü derlemesi Dank ile oldu. Dank'ı okuduğumda çok etkilenmiş ve içindeki öykülerin her birinin mikro birer roman olduğunu düşünmüştüm. Sinem Sal o dönemde şiirleri ve öyküleriyle biliniyordu ama yayımlanmış bir romanı yoktu. Böylelikle benim için heyecanlı bir bekleyiş başladı ve o bekleyiş geçtiğimiz günlere dek sürdü. Sinem Sal, geçtiğimiz günlerde ondan uzun süredir beklediğimiz romanı sonunda okurla buluşturdu: Bizim Zamanımız. Sinem Sal, Bizim Zamanımız'da okuru 1999 yılının ikinci çeyreğine geri götürüyor ve aslında bugün kendimizi genç saydığımız otuz yaşında, vaktinden önce yaşlanan Mihrap ile tanıştırıyor. Ellilerinde olmasına rağmen yetmişlerinde gibi davranan annesiyle yaşayan, başından bir evlilik geçmiş, kendi de henüz otuzunda olmasına rağmen ellilerinde gibi davranan, ruhu yaşlanmış bir kadın Mihrap. Etrafını saran türlü türlü insanla, Hasköy'de yaşadığı mahallesi ise onun mikro-evreni. İtiraf etmem gerekirse, Bizim Zamanımız'a başlarken Dank'taki öykülerden esintiler bulmayı bekliyordum. Ama beni asıl şaşırtan, sayfalar arasında gezinirken Sinem Sal'ın şairliğine de rastlamak oldu. Kastettiğim romanın şairane bir dille yazılmış olduğu değil, Sinem Sal'ın şiirlerinin ritminin Bizim Zamanımız'a da yansımış olduğu. Sal'ın son yayımlanan şiir kitabı Geçtiğimiz Altı Ayda Çok Şey Oldu'yu okumuş olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır sanıyorum. Değinmek istediğim bir diğer konu ise romanın aksiyonu. Eğer aksiyon anlayışınız karakterlerin birilerinden kaçması ya da birilerini kovalaması, kahramanın uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkması ya da tehlikeli bir maceraya atılmasından ibaretse Bizim Zamanımız bakış açınızı genişletmenize yardımcı olabilir. Zira Bizim Zamanımız, ana karakteri Mihrap'ın müthiş iç aksiyonuna dayanıyor. Mihrap seviyor, kızıyor, hayal kuruyor, hayal kırıklığına uğruyor, aşık oluyor ve kafasının içindeki ses, o hapsedici ses durmaksızın konuşuyor. Böylelikle okur coşkun akan bir nehirde, bir kanonun üzerinde seyahat eder gibi sürüklenip gidiyor Mihrap'ın zihninde. Son olarak şunu söylemek isterim ki Bizim Zamanımız'ın kapağında Sinem Sal'ın adı yer almasa bile bu romanı onun yazdığını anlardım, zira Sinem Sal bu romana damgasını vurmuş!"} {"url": "https://gazetesanat.com/sait-faikin-5-farkli-hikayesi-is-sanatta-sehir-amber-kokacak", "text": "Daha çok İstanbul'u ve kent insanını sevinciyle-acısıyla etkileyici bir biçimde kaleme alan Sait Faik Abasıyanık, 5 hikayesiyle izleyicilerle buluşuyor. Şehir Amber Kokacak adlı dinletide yazarın Yüksekkaldırım, Müthiş Bir Tren, Havuz Başı, Balıkçısını Bulan Olta, Serseri Çocuk ve Köpek başlıklı hikayeleri eski bir radyo kayıt stüdyosunun canlandırıldığı bir sahne düzeniyle edebiyatseverleri nostaljik bir yolculuğa çıkarmaya hazırlanıyor. Atilla Birkiye'nin metinlerini hazırladığı, Mehmet Birkiye'nin sahneye uyarladığı dinletinin müzik yönetmenliğini Serdar Yalçın üstleniyor. Edebiyat ile müziğin iç içe geçtiği dinletide eserleri kemanda Seda Subaşı, çelloda Şemsa İdil Ural yorumlarken; efektler Vehbi Arslan, Tuğrul Keskin ve Hasip Tuz'a ait. Hakan Gerçek, Tilbe Saran, Metin Belgin, Bülent Emin Yarar'ın seslendireceği Sait Faik hikaye dinletisi 01 Mart 2020 Pazar günü saat 16.00'da ve 02 Mart 2020 Pazartesi akşamı saat 20.30'da iki ayrı gösterimle İş Kuleleri Salonu'nda gerçekleşecek. Etkinlik ücretsizdir ve rezervasyon alınmamaktadır. 1 Mart Pazar günü saat 14.00'ten, 2 Mart Pazartesi akşamı saat 19.00'dan itibaren seyirciler salona kabul edilecektir. Seyirci kabulü salon kapasitesi ile sınırlıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/sakip-sabanci-muzesi-2021-yili-ogrenme-programlari-basliyor", "text": "Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nin ilgiyle ve beğeniyle takip edilen yetişkinlere yönelik Öğrenme Programları Ocak ayında Bir Disiplin Olarak Sanat Tarihi: Başlangıcından İlk Büyük Ustalara başlıklı seminerle devam ediyor. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü'nden Prof. Dr. Uşun Tükel'in anlatımıyla gerçekleştirilecek olan derslerde İlkçağdan 20. yüzyıla sanat tarihinin oluşumu ve disiplin haline gelişinin kilometre taşları incelenecek. Ocak ayı boyunca her hafta cumartesi günü 14.00 16.00 saatleri arasında çevrimiçi olarak gerçekleştirilecek olan ve toplamda 4 haftayı kapsayacak eğitim programına katılmak isteyenler Sakıp Sabancı Müzesi web sayfasından kayıt olabilirler. 1960'ta İstanbul'da doğdu. 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Estetik ve Sanat Tarihi Kürsüsü'nden Modern Heykel Sanatında Brancusi'nin Yeri başlıklı lisans tezini vererek mezun oldu. 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nden Avrupa Sanatında Rengin Yeri ve Önemi başlıklı teziyle yüksek lisans derecesi aldı. 1990'da aynı bölümdeki doktora çalışmasını, Beyan-ı Menazil'in Resim Dili. Bir Yapısal Çözümleme başlıklı tezini vererek tamamladı. 2006 yılından bu yana İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü'nde profesör olarak görev yapmaktadır. AICA Türkiye üyesi olan Tükel, araştırma ve yayınlarını çağdaş sanat, ikonografi ve görsel göstergebilim alanlarında sürdürmektedir. Prof. Dr. Uşun Tükel, 2011'de TÜYAP Artist Sanat Fuarı'ndan Eleştirmen Onur Ödülü almıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/sakip-sabanci-sanat-odulleri-sahiplerini-buldu", "text": "Sabancı Vakfı'nın, 29 yıldır genç sanatçıları desteklemek amacıyla düzenlediği Sakıp Sabancı Sanat Ödülleri sahiplerini buldu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin Resim, Heykel ve Türk Sanatları bölümlerinden dereceyle mezun olan 8 öğrenci, toplam 225 Cumhuriyet Altını'nın sahibi oldu. Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan, Gençlerin sanat eğitimlerinde ve bundan sonraki yolculuklarında onları desteklemenin ne kadar önemli olduğunun farkındayız. dedi. Merhum Sakıp Sabancı'nın kariyerlerinin başındaki genç sanatçıları desteklemek amacıyla 1994 yılında başlattığı ve Sabancı Vakfı tarafından sürdürülen Sakıp Sabancı Sanat Ödülleri, 29. kez sahiplerini buldu. Sakıp Sabancı Müzesi The Seed'de düzenlenen ödül töreninde; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim, Heykel ve Geleneksel Türk Sanatları bölümlerinden derece ile mezun olan genç sanatçılara ödüllerini Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan takdim etti. Dereceye giren 8 başarılı öğrenciye toplam 225 Cumhuriyet Altını verildi. 2022 yılının ödül alan isimleri Resim Bölümü'nden Albina Onay, Lale Yılmaz, Lal Doğa Karakaş, Heykel Bölümü'nden Şeyhmus Çoban, Çiğdem Şahin, Geleneksel Türk Sanatları Bölümü'nden ise İsranur Doğan, Aleyna Gücer, Kübra Dilek oldu. Genç sanatçılara tebriklerini ileten Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan Tam 29 yıl önce, merhum Sakıp Sabancı'nın gençleri teşvik etmek amacıyla başlattığı ve ne mutlu ki bugün hala devam ettirdiğimiz bu miras, hem Sakıp Sabancı Ailesi hem de Sabancı Vakfı için çok büyük öneme sahip. Vakıf olarak gerçekleştirdiğimiz faaliyetlerde sanatın gücünden yararlandığımız gibi bu gücün etkilerine de sonuna kadar inanıyoruz. Bu sebeple, yetenekleriyle fark yaratan genç sanatçıların hem sanat eğitimlerinde hem de bundan sonraki yolculuklarında onları desteklemenin ne kadar önemli olduğunun farkındayız. Sanatçılar desteklenirse sanat gelişir, toplum gelişir... Bu vesileyle, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin Resim, Heykel ve Geleneksel Türk Sanatları bölümlerinden mezun olan genç sanatçıları gönülden kutluyorum. şeklinde konuştu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Handan İnci Elçi de konuşmasında Sakıp Sabancı Sanat Ödülleri için burada olmak çok mutluluk verici. Sanatın değerinin bilindiğini, ödüllendirildiğini görmekten daha mutluluk verici ne olabilir ki? Rahmetli Sakıp Sabancı hepimizin gönlünde yer etmiş biridir. Bu hayatta neye yatırım yapacağını çok iyi fark etmiştir. Her zaman kalıcı olan sanatı desteklemiştir. Kendisine sonsuz müteşekkiriz. Okulumuzun 140 yıllık bir tarihi bulunuyor, Cumhuriyetimizin 100 yıllık tarihi içinde bütün sanatçı kadrolarını yetiştiren okulun temsilcisiyiz. Merhum Sakıp Sabancı'nın 'Bu okuldan çıkacak sanatçı, Türkiye'nin sanatında önemli rol oynayacaktır. Onun rolünü şimdiden açmak gerekir' demesiyle tam 29 yıl önce başlattığı bu ödüller bugüne kadar onlarca öğrencimizin, sanatçının yolunu açtı. Geçmiş yıllarda resim bölümünü birincilikle tamamlayan mezun bir sanatçımızın kendi atölyesini açtığını öğrendim. Aldığı bu ödülün atölyenin açılmasında büyük katkısı olmuştur. Artık yeni öğrencilerimizin yolları açılacak. Bunun için de Sabancı Vakfı'na ve tüm emek verenlere çok teşekkür ediyorum. dedi. 1994 yılında kendi adını taşıyan Sanat Ödülleri'ni başlatan Sakıp Sabancı, tüm hayır işleri ile ödül programlarının devamını sağlamak için Sabancı Vakfı bünyesinde Sakıp Sabancı Fonu'nu oluşturdu. Sabancı Vakfı tarafından devam ettirilen Sakıp Sabancı Sanat Ödülleri ile 29 yılda 260 genç sanatçı toplam 6.945 Cumhuriyet Altını ile ödüllendirildi. - Daha Fazla Kültür Sanat Haberi İçin Tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/sakir-eczacibasinin-secilmis-anlar-fotograf-sergisi-istanbul-modernde", "text": "İstanbul Modern, iş insanı ve fotoğraf sanatçısı Şakir Eczacıbaşı'nın aramızdan ayrılışının 10. yıldönümünde Seçilmiş Anlar adlı sergiye ev sahipliği yapıyor. Eczacıbaşı Topluluğu'nun sponsorluğunda, küratörlüğünü Bülent Erkmen'in üstlendiği Seçilmiş Anlar isimli sergi, 25 Kasım 2020 31 Mart 2021 tarihleri arasında ziyaret edilebilir. Seçilmiş Anlar, Şakir Eczacıbaşı'nın fotoğrafçılık kariyerine başladığı 1960'lı yıllarda çektiği izlenimci fotoğraflarının yanı sıra 1980'li yıllardan itibaren fotoğrafın teknik imkanlarını kendine özgü bir yaklaşımla yorumladığı çalışmalarını sanatseverlerle buluşturuyor. Eczacıbaşı Topluluğu'nun sponsorluğunda gerçekleşen sergi, Şakir Eczacıbaşı'nın doğal halde olduğumuz yerler olarak tarif ettiği sokakları ve binlerce yıldır birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış Anadolu coğrafyasının çok katmanlı yapısını yansıtıyor. Sanatçının insan merkezli çalışmaları ile kültür sanat alanında döneminin önemli aktörlerinin portrelerine yer veren sergi, aynı zamanda sanatçının evrensel bir iletişim arama arzusunu da gözler önüne seriyor. Seçilmiş Anlar isimli sergi, sanatçının fotoğrafladığı öznelerin içinde bulundukları ortamla, diğer insanlarla, araçlarla ve yollarla kurdukları ilişkiyi aktardığı yapıtlara odaklanıyor. Sanatçının, İstanbul Modern Sanat Müzesi Fotoğraf Koleksiyonundaki pek çok çalışmasının yanı sıra Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı'na bağışladığı fotoğraf koleksiyonundan bir seçkinin yer aldığı sergide, 300'ü aşkın fotoğraf yer alıyor. Fotoğraf sanatıyla 1960'larda ilgilenmeye başlayan Şakir Eczacıbaşı'nın yapıtlarıyla yurtiçi ve yurtdışında büyük ilgi çekerek çağdaş fotoğraf sanatçıları arasında yerini aldığını vurgulayan İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı, Aramızdan ayrılışının 10. yıldönümünde kültür ve sanat dünyasına sayısız katkı sağlayan Şakir Eczacıbaşı'nı onun objektifine yansıyan anlarla anmak istiyoruz. Çok yönlü kişiliğinin yanı sıra Türkiye fotoğraf tarihindeki yerini fotoğrafın biçimselliğini sorgulayarak; çalışmalarında gündelik hayatın devinimini, belirsizliklerini ve değişimlerini yansıtarak bulan Şakir Eczacıbaşı'nın seçtiği anları, İstanbul Modern'deki sergisiyle izleyiciye sunmanın mutluluğunu yaşıyoruz. dedi. Eczacıbaşı Topluluğu CEO'su Atalay Gümrah da, fotoğraf tutkusunu Fotoğraf çekiyorum, çünkü yaşadığım anları görüntülemek, geçmişimi imgelerle anımsamak istiyorum. Yalnızca anımsamak için değil, onları izleyiciyle de paylaşmak istiyorum diyerek anlatan Şakir Eczacıbaşı'nı aramızdan ayrılışının 10. yılında bu özel sergiyle anmaktan mutluluk duyduğunu belirtti. Gümrah, Seçilmiş Anlar sergisi ile eşzamanlı olarak Şakir Eczacıbaşı'nın aramızdan ayrılmadan kısa bir süre önce hazırlıklarını tamamladığı son kitabı Seçilmiş Anları da Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı aracılığıyla 10 yıl sonra günyüzüne çıkararak sanatseverlerle buluşturduklarını dile getirdi. Atalay Gümrah, hazırlıkları uzun zamandır sürdürülen ve Şakir Eczacıbaşı'nın sanata olan tutkusuna, biyografisine ve fotoğraf sanatının örneklerine detaylı olarak yer verilen sakireczacibasi. com adresindeki web sitesini yayına aldıklarını da ifade etti. Serginin küratörü Bülent Erkmen, serginin Eczacıbaşı'nın hayata bakışındaki anların çeşitliliğini, renkliliğini, sıradan anlara sıra dışı bir duygu yükleyen görüntülerini aktardığını dile getiriyor. Erkmen, Şakir Eczacıbaşı, yapmak istediklerine, ilgilerine, ilgilendiklerine, hayata ve fotoğrafa iştahla, coşkuyla yaklaşırdı. Baktığı, gördüğü her şeyin, her anın fotoğrafını çekti. 50, 100, 150 fotoğraf onun, sesine de benzeyen gürül gürül fotoğraf dünyasını anlatmaya yetmez. Sergi, 300'ü aşkın fotoğrafla, Eczacıbaşı'nın yerinde duramayan, kıpır kıpır kamerasının arkasındaki çok yönlü tutkuyu bu kapsamlı seçkiyle anlatmayı hedefliyor, dedi. Şakir Eczacıbaşı'nın Seçilmiş Anlar adlı kitabının yanı sıra sergiye özel olarak hazırlanan bir ürün seçkisi de İstanbul Modern Mağaza'da sanatseverlerle buluşuyor. 1929 yılında İzmir'de dünyaya gelen Şakir Eczacıbaşı, Robert Kolej'deki öğreniminden sonra, Londra Üniversitesi Eczacılık Okulu'nda okudu. Türkiye'ye dönüşü sonrası 1953 yılında Vatan gazetesinin ünlü Sanat Yaprağı ekinin yayıncıları arasında yer aldı. Fotoğraf sanatıyla ilk kez 1960'lı yıllarda ilgilenmeye başlayan Şakir Eczacıbaşı, yapıtlarıyla yurtiçi ve yurtdışında büyük ilgi çekerek çağdaş fotoğraf sanatçıları arasında seçkin bir yer elde etti. Türkiye'de 15, çeşitli batı ülkelerinde 25 fotoğraf sergisi düzenledi; seçme fotoğraflarını içeren Anlar/Moments (1983), Türkiye Renkleri (1997), Kapılar ve Pencereler (2001), Bir Seçki: 1965 2005 (2005) kitapları yayımlandı. Sanatı dünyayı belli bir kişisel yorumla yeniden üretme uğraşı olarak özetleyen Şakir Eczacıbaşı, fotoğrafın yanı sıra kültür sanat alanında önemli roller aldı. İlerleyen yıllarda Türk Sinematek Derneği kuruculuğu ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı gibi görevleri de üstlenen sanatçı, dönemin kültür sanat alanına yön veren isimlerinden biri oldu. 1968 yılından başlayarak 2010 yılındaki vefatına kadar İstanbul, Türkiye'den İnsan Manzaraları, Balıkçılar, Evler, Yollar... Sokaklar, Çarşılar... Pazarlar, Kahvehaneler gibi 43 tema üzerine, seçkin yazar ve fotoğraf sanatçılarının yer aldığı Eczacıbaşı Renkli Fotoğraf Yıllıkları'nı hazırladı; bu yayınlarda bilinmeyen birçok genç fotoğrafçıyı da tanıttı. Bernard Shaw'dan Gülen Düşünceler (1995), Oscar Wilde'dan Tutkular, Acılar, Gülümseyen Deyişler (2001) adıyla yaptığı derleme kitapları büyük ilgi uyandırdı. Türkiye'de hem iş hem sanat dünyasına büyük katkılarda bulunan Şakir Eczacıbaşı'nın vefatından önce tamamladığı Çağrışımlar, Tanıklıklar, Dostluklar adlı anıları 2010 Eylül ayında yayımlandı."} {"url": "https://gazetesanat.com/salginlar-kitlesel-olumler-teknoloji-ve-21-yuzyilda-beklenen-tehlikeler", "text": "Dikkat dikkat: Bu yazı, şayet kendini doğrulamak istiyorsa, son noktasında kendini imha ettiği gerçeğini de kabul etmek zorundadır. Yoksa bu yazının içtenliğine ve dürüstlüğüne inanmak kabil değil. Evet, biz yaşantımızı rahat evlerimizde sürdürüyoruz. Lakin, sokağımızın biraz aşağısı yanıyor. Yangın sokağın bizim tarafına ulaşamadı henüz. Ama geliyor. Belki gelecek yıl, belki de birkaç yıl sonra. Veya, geçen yıl gelmişti zaten. Dünya ateşler içinde. Şayet geleceğin cinayet olduğuna inanmıyorsan, herhangi bir gazeteye göz at. Buradan sadece birkaç yüz kilometre ileride halklar birbirlerini katlediyorlar. Sen belki burada, Kopenhag'da, öyle olmayacağına inanıyorsun. Saraybosna'dakiler de inanmıyorlardı önce. Gürcistan'dakiler de. Veya Los Angeles ve Chicago'dakiler de. Kimse öyle olabileceğine inanmıyor. Kimse öyle olmasını arzulamıyor. Kimse onun geldiğini görmek istemiyor. Ben de istemiyorum geldiğini görmeyi. Ama geliyor. Gelecek kaçınılmazdır. Böyle söylüyor şair, müzisyen ve söz yazarı Leonard Cohen (1934 2016) 1992 yılında Weekendavisen dergisiyle yaptığı röportajda. Yıl 2020. Cohen'in bahsettiği geleceğin gelip gelmediğini sorgulamaya artık gerek yok gibi görünüyor. Onun çoktandır içinde olduğumuzu ve hatta hepimizin şu an neyi kastettiğimi üç aşağı beş yukarı bildiğini bile varsayabilirim. Bu yazı için bir metafor lazımsa şu olabilir; artık toprağın mahsul vermediği, yeryüzünden adeta silinmiş bir adada, bir uçak ya da helikopteri beklemek. Ve onun dikkatini çekmek için Mors alfabesinde yardım anlamına gelen şu meşhur S. O. S sinyalini kumun üzerine dallarla yazmak. Bir şey daha dememe izin verin; bu yazıyı kafamda tümüyle oturtup şekillendirmiş değilim. Öyle ki, yazarken pek çok şeyi ben de ilk defa ya da yeniden keşfedeceğim. Ve birbirinden farklı disiplinlerin, sektörlerin, kültürlerin bilgilerine sık sık girip çıkacağız. Bana yardım et, bu yazıyı beraber bitirelim. Tek başıma göğüsleyemem bunca şeyi. Kuşkusuz, Schindler'in Listesi filminde başrolün söylediği gibidir savaş denen hadise: İnsanda yalnızca kötü duyguları uyandırır, iyi duyguları asla. O nedenle bu büyük savaşın ruhlarda yarattığı travma, dönemin yazarlarında da ayan beyan ortadadır. Ancak onların İkinci Dünya Savaşı'ndan önce her şeyin sütten çıkmış ak kaşık olduğunu düşündüklerini söylemek de onları hafife almak olur. Dönelim Stefan Zweig örneğine. Tüm bunlardan hareketle diyebilirim ki; belki de o yıllara dair aklıma gelen tek güzel şey blues müziğin olgunlaşma safhasına geçmesiydi. İkinci Dünya Savaşı ile ilgili bu kadar uzun bir giriş yapmamın nedeni, yazının başlarında da belirttiğim gibi; dünyanın bu savaştan sonra aldığı hal ve ta o günlerinden yaşadığımız çağı da etkilemesi. Tüm bu savaş vahşeti içerisinde ise, kökenleri Afrikalı Amerikalıların kölelik dönemlerine kadar götürülebilen blues müzik artık bir yetişkin olmuştur. Blues'un çocuğu rock and roll'u doğuracak olanlar ise bu savaşın gölgesi altında Amerika'da, İngiltere'de doğmaya başlamışlardır. John Lennon 1940'ta Liverpool'da dünyaya gelmiş, Paul McCartney ondan iki sene sonra yine Liverpool'da dünyaya gözlerini açmış, Nobel Edebiyat ödüllü müzisyen, şair Bob Dylan 1941'de Minnesota'da hayata merhaba demiş ve punk müziğin büyükannesi Patti Smith aralarında en genç olanlarından biri olarak 1946'da ilk nefesini almaya başlamıştır. Demek savaşın ardından bizi bekleyen şey; yalnızca insanlık tarihinde onulmaz yaraların açıldığı bir geçmiş değil, aynı zamanda bir tüketim dünyasının içine hapsolma riski. Nitekim, İkinci Savaş'tan çok daha önce, psikanalizin kurucusu Freud'un yeğeni olan Edward Bernays daha fazla kar elde etmesi için ABD'deki kimi şirketler adına çalışmaya başlamamış mıydı? Edward Bernays, bugünün tüketim toplumunun mimarı olarak da bilinir. Yaratılması amaçlanan bu tüketim toplumunun daha ilerideki izlerini farklı örneklerle de görmek mümkün. Modaya karşı çıkmak için yırtık, eski, ikinci el kot pantolonlar giyen hippilerin bu tarzını bir trend haline gelen moda dünyası, Punkların tüm o ekstrem aksesuarlarıyla beraber Avrupa'da çoktan reklamcılar için bir malzeme haline gelmesi ve hatta demode olması, moda tasarımcısı Mary Quant'ın desen çizerken Mod kızları adlı bir başka altkültür grubundan etkilendiğini belirtmesi yine Nurdan hocamızın kitabında bulabilecekleriniz arasında. Yazının hala daha giriş kısmında olduğumun farkındayım, ancak dün ile bugünün arasındaki farkları daha iyi anlamaya çalışmak için geçmişi inceleme gerekliliği kaçınılmazdır. Bugünün işte, özel hayatta, yaşamın pek çok alanında özgürlük talep eden anlayışıyla dünün sessiz sedasız acı çekmesi arasında bir mukayese için yine Engin Geçtan'a dönebiliriz. Geçtan, İnsan Olmak kitabında şöyle der: Eskiden insanlar sessizce acı çekerlerdi. Şimdi ise bunu dile getiriyor, sorunlarını tartışıyorlar. Üstelik acı çekmeyi kaderin getirdiği bir olgu olarak kabul etmiyor ve isyan ediyorlar. Bununla da yetinmeyerek mutluluğa ulaşmak için çaba harcıyorlar. Ancak, öteki bölümlerde de tartışıldığı gibi, bu konuda ne yapabileceklerini gerçekten bildikleri söylenemez. Savaş ya da toplumsal anarşi gibi ortamlarda bile insanlar günlük yaşamlarını sürdürmüş, dış görünümlerine özen göstermiş, aşık olabilmişlerdi. Ama insanın kendi içindeki kargaşa toplumsal kargaşadan daha ürkütücüdür. Bu nedenledir ki, insan evrendeki düzeni kendi yaşamında da gerçekleştirmeye çalışır. Şu acı çekmeyi kaderin getirdiği bir olgu olarak kabul etmiyor kısmı özellikle dikkatimi çeken noktalardan biri. Bugünün dünyasında bariz bir şekilde görülen şey; insanların geçtiğimiz yüzyıllara nazaran daha isyankar olduğu. Burada tabii ki spesifik örneklerden bahsedecek olursak benim bu dediklerimi çürütecek çok fazla vaka görülür. Ancak ben burada zamanın ruhundan, dünyanın içinde bulunduğu zamandan bahsediyorum genel olarak. Hepiniz az ya da çok bundan 30 40 önceki gençlerin bir ev, araziyi kısa sürede ve bugünkü gibi zorlanılmadan satın alabildiğini, bir iş kurabildiğini, hatta lisede, üniversitede aldığı eğitimle büyük başarılara imza attığını bilir, duyarsınız. Bir arkadaşım, kendi babasının aldığı cep harçlıklarını biriktirerek vakti zamanında bir arsa satın aldığını söylemişti. Bugünün gencinin cebine konan harçlıklarla bunu yapmanın mümkün olmadığı ise açık. Üstelik tüm dünyada. Ayrıca dünya genelinde var olan iş bulamama sorunlarını da buna eklediğiniz zaman ortaya kolayca bir yuva kuramayacak ve belki de buna zaten o kadar niyeti olmayan insanlar ortaya çıkıyor. 2000'in hemen öncesinde yazılıp çizilmiş ve dünyayı, insanlığı, gidişatı anlamaya dair kaleme alınan pek çok kitapta ortak birkaç nokta var: Teknoloji terörizmi, salgınlar, kitlesel ölümler ve ekolojik krizler. Cohen'in bahsettiği şu Gelecek kaçınılmazdır. sözü tekrar aklıma geliyor. Kimi Batı kaynaklarında çoktan konuşulmaya başlanmış ve bizde de birkaç yıl içerisinde popülerlik kazanacağı düşünülen bazı kavramları da ekleyelim: Transhümanizm, transpolitik, exterminism & exterminator. Mesela 1994'te Taner Ay'ın Rock ve Şiddet kitabından yine bir alıntı yapacak olursak: Nüfus artışı, açlık ve ekolojik kirliliğe tabi olarak kitlevi ölümlerle salgın hastalıkların başlamasındaki vahşet suni lisanın tek belirleyicisi olur. Ekolojinin fakirleşmesi nedeniyle exterminator insan, tıpkı hayvanlar gibi amacını ifade edebilmek için hecesiz çığlıklar atar. Filozof, yazar Rudolf Bahro (1935 1997) da Exterminism, şayet şuurlarda vakit tamamen geçmeden önce bir sıçrama olmazsa, kaçınılmaz olarak medeniyetin en son safhasıdır. der. Bir diğer belgesel ise yine Netflix'te görebileceğiniz Sosyal İkilem. Teknoloji terörüne bir başka açıdan bakan bu belgeselde; Facebook, Instagram, Twitter, Tiktok gibi bugünün sosyal medya devlerinde eskiden çalışmış olan üst düzey yöneticilerin, personellerin bir nevi itirafları yer alıyor. Belgeselde Facebook'taki Beğen butonunu icat eden kişi gibi oldukça önemli isimler, bizim telefon ekranlarına daha fazla bakmamız için bu şirketlerin neler yaptıklarını anlatıyorlar. Açıkçası, teknoloji devlerinin hayatımızı manipüle etmesine dair yapılan keşifler yeni değil. Bunu tekrar keşfetmenin, tekrar tekrar bu gerçekliği söze dökmenin de bir yararı olduğunu sanmıyorum. Şahsi görüşüm; bu evreyi çoktan geçtiğimizdir ve ne yapılabilir üzerine konuşmanın, alternatif yollar aramanın tam sırası. Evet, internette gezinirken arattığınız ürün ya da hizmetler, kullandığınız sosyal medya uygulamalarında reklam olarak karşınıza çıkıyor. Evet, yapay zeka insan davranışlarının hesaplayarak üretiliyor. Evet, akıllı telefon ekranlarına daha fazla bakmamız için bu teknoloji şirketlerinin yapmadığı katakulli yok. Ancak bunu söze döküp, keşfedip öylece bırakacak mıyız? Bir kahvehane sohbetinden öteye geçmeyecek miyiz? Naçizane çözüm önerilerimi farklı disiplinlerden birkaç isimle alıntılayarak aktarayım. Dikkat dikkat: Bu yazı, şayet kendini doğrulamak istiyorsa, son noktasında kendini imha ettiği gerçeğini de kabul etmek zorundadır. Yoksa bu yazının içtenliğine ve dürüstlüğüne inanmak kabil değil."} {"url": "https://gazetesanat.com/salozun-mavali-yeni-yilda-ilk-kez-cihangir-atolye-sahnesinde", "text": "Cihangir Atölye Sahnesi'nin genç oyuncuları tarafından hazırlanan ve yönetmenliğini Muhammet Uzuner'in yaptığı SALOZ'UN MAVALI adlı oyun 8 Ocak 2020 Çarşamba günü saat 20.30'da Cihangir Atölye Sahnesi'nde seyirciyle buluşacak. Peter Weiss'in yazdığı, Can Yücel'in çevirisini yaptığı, Muhammet Uzuner'in yönettiği ve önceki gösterimlerde büyük beğeni toplayan SALOZ'UN MAVALI adlı oyunun ışığını Onur Alagöz, koreografisini de Hicran Akın yapıyor. Ayrıca kukla tasarım ve uygulamasını Selda Uyan'ın yaptığı oyunda, Alper İrvan, Aylin Gündüz, Barış Kaan Güven, Berfin Karatay, Boran Özsaygı, Can Seçki, Dorukhan Kenger, Furkan Özkan, Onur Özer, Murat Aytekin, Ömercan Çelebi, Selda Uyan, Zuhal Atalay rol alıyorlar. Oyun, Portekiz'de 1932 yılında bir kahraman gibi karşılanarak iktidara gelen Antonio Salazar'ın 36 yıllık iktidarlık döneminde baskının, şiddetin, sömürünün günden güne artmasını ve bu dönemin nasıl bir diktatörlük dönemine dönüştüğünü; ezenlerin ve ezilenlerin gözünden eleştirel bir bakışla izleyiciyle paylaşıyor. Salazar dönemi Portekiz'in üzerinden sömürgecilik tarihinin ve sınıf çatışmasının; mülkiyet düşüncesinin var olduğu günden beri insanlık tarihi üzerindeki etkilerini görüyoruz Saloz'un Mavalı'nda. İnsanın, kendi var ettiği ve kendisini kölesi haline getirdiği sömürgeciliğin hikayesini öznelden evrensele anlatıyor. 1973 yılında Can Yücel'in Saloz'un Mavalı olarak Türkçeleştirdiği yapıt daha önce Ankara ve İstanbul sahnelerinde farklı topluluklar tarafından oynandıktan sonra şimdi CAS genç oyuncuları tarafından sahneleniyor. Arzu Gamze Kılınç'la Muhammet Uzuner'in 2017 yılında kurduğu Cihangir Atölye Sahnesi, eğitimden sahne uygulamalarına tiyatroseverlerin geniş ilgisini gören yanıyla, yalnız Beyoğlu Cihangir'de değil farklı sahnelerde de izleyici karşısına çıkacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/salt-arastirma-ve-programlar-direktoru-meric-oner-gorevinden-ayriliyor", "text": "Meriç Öner, Nisan 2017'den beri sürdürdüğü direktörlük görevinden Kasım 2021 sonunda ayrılıyor. 2007'de Garanti Galeri'de başlayan çalışmalarına SALT bünyesinde devam eden Meriç Öner, GG'nin İstanbullaşmak sergisi (Deutsches Architekturmuseum, Frankfurt, 2008) kapsamındaki veri tabanının editörlüğünü yaptı. Serginin genişletilmiş gösterimini 2011'de SALT Beyoğlu'nda bir dizi konuşma, sunum, gösterim ve performanstan oluşan 90 programıyla eş zamanlı gerçekleştirdi. Modern Denemeler 4: SALON (SALT Galata, 2012), YAZLIK: Şehirlinin Kolonisi (SALT Beyoğlu, 2014) ile Tek ve Çok (SALT Galata, 2016) araştırma sergilerini yürüttü. Modern Denemeler 5: Aşı (SALT Galata, 2012 ve SALT Ulus, 2013), Yerelde Modernler (SALT Galata, 2013) İşveren Sergisi (SALT Galata, 2017) gibi projelerde yapılı çevre üzerine araştırmaların tartışılmasına vesile oldu. Londra merkezli Cooking Sections iş birliğiyle bu yıl, İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken sergisini hayata geçirdi. Uluslararası kültür kurumları ile üniversitelerin yer aldığı Asociacion de Arte Util platformu kapsamında 2017-2020 aralığında etkin olan Yararlı Sanat Ofisi'ni kurdu. Her yıl kente dair bir olgu etrafında seçili kurgu ve belgesel filmlere yer veren Perşembe Sineması'nı geliştirdi. Meriç Öner, SALT Araştırma arşiv koleksiyonlarının geliştirilmesi ve dijital içeriğe erişimin artırılması konularında önemli katkılar sağladı. SALT ile Kadir Has Üniversitesi'nin birlikte yürüttüğü, tarihçi ve romancı Reşad Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi üzerine arşiv ve araştırma projesini başlattı. 2022 yılında bu proje kapsamında binlerce belge dijital ortama aktarılarak çok yönlü bir çevrimiçi yazılım aracılığıyla erişime açılacak. SALT, Meriç Öner'e tüm katkı ve çalışmalarından ötürü teşekkür eder."} {"url": "https://gazetesanat.com/salt-arastirma-yayin-koleksiyonu-buyuyor", "text": "Sosyal yaşam, görsel pratikler, yapılı çevre ve ekonomik tarih konuları ağırlıklı olmak üzere 100.000'den fazla yayını içeren koleksiyon, SALT Galata'da salıdan cumartesiye kayıt sistemiyle hizmet veren SALT Araştırma'da herkese açık! Bir ihtisas kütüphanesi, bir arşiv ve bir dizi araştırma aracından oluşan SALT Araştırma, kurulduğu 2011 yılından bu yana bilgiyi kamuyla paylaşarak değerli kılma amacıyla koleksiyonlarının gelişimini aralıksız sürdürüyor. 2020 yılı itibarıyla 1.840.000 belgeyi içeren arşiv koleksiyonları archives. saltresearch. org adresinde, 100.000'den fazla basılı kaynağı bir araya getiren yayın koleksiyonuysa SALT Araştırma'da ücretsiz incelemeye sunuluyor. Sosyal yaşam, görsel pratikler, yapılı çevre ve ekonomik tarih konularına odaklı yayınlar çevrimiçi katalog üzerinden de aranabiliyor. SALT Araştırma ve Programlar ekibinin yanı sıra alanında uzman araştırmacıların önerileriyle gelişen yayın koleksiyonuna, müzayede ve sahaflar ile yurt dışından alınan kaynaklar ve kurumlardan yapılan bağışlarla yılda 2.000 ila 3.000 arası yerel ve uluslararası çalışma ekleniyor. Bunlar arasında, 1930 öncesi basılmış nadir eserlerden güncel kitap ve dergilere, salnamelerden seyahatnamelere, ansiklopedilerden albümlere çok çeşitli yayın yer alıyor. Sanat yayınları, kuram, eğitim, tarih, küratörlük, sanat ve sergileme pratiklerine ilişkin çalışma ve kataloglar ile fotoğraf ve sinema gibi dalları kapsıyor. 1950 yılı sonrası Türkiye'de sanat konulu kaynaklara, Doğu Avrupa ve Doğu Akdeniz coğrafyalarına eğilen nitelikli yayınlar eşlik ediyor. Yapılı çevre seçkisi, mimarlık tarihi ve kuramı, peyzaj, kent çalışmaları, koruma, restorasyon, kültür mirası ve hafıza mekanlarına dair içerikleri bir araya getiriyor. 20. yüzyıl Türkiye'sinde mimarlık ve tasarımın gelişimini irdeleyen kaynaklarla bu alanlarda yürütülen araştırmalara destek sağlanması amaçlanıyor. 19. yüzyıldan günümüze sosyal yaşam ve ekonomik tarih yayınlarıysa, karşılaştırmalı okumalara olanak tanıyan üretimlere yoğunlaşıyor. Türkçe, Osmanlıca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Ermenice, Rumca ve Karamanlıcayı içeren bu çok dilli seçki, son 2 yüzyılda yaşanan dönüşümlere ışık tutuyor. Kişisel kütüphanelerden bağışların da yer aldığı koleksiyon, sanatçı Hüseyin Bahri Alptekin (1957-2007) ile sanat tarihçisi, yazar ve eleştirmen Prof. Dr. Kaya Özsezgin'in (1938-2016) binlerce eserden oluşan kitaplıklarıyla ayrı bir önem kazanıyor. Türkiye'nin ilk mimar ve restoratörlerinden Ali Saim Ülgen'in (1913-1963) kütüphanesinden kitaplar, imparatorluktan cumhuriyete mimarlık, kültür varlıkları ve restorasyon pratiklerini ayrıntılandırırken sanatçı ve yazar Nazif Topçuoğlu'nun 1980'lerden bu yana topladığı yayınlar, özellikle fotoğraf tarihi çalışmalarına kaynak teşkil ediyor. SALT Araştırma bünyesindeki bu birikimlerin değerlendirilmesine katkıda bulunma amacıyla geliştirilen SALT Araştırma Fonları 2013'ten bu yana her yıl dağıtılıyor. Özgün yaklaşımlara sahip, yeni kaynakları görünür kılan ve disiplinlerarası, katmanlı projelere yönelik olan SALT Araştırma Fonları ile son 8 yılda 56 projeye toplam 630.000 TL'lik destek sağlandı. SALT Galata'da yer alan SALT Araştırma, salı'dan cumartesi'ye 11.00-17.00 saatlerinde kayıt sistemiyle hizmet veriyor. Çalışanlar ve yayın koleksiyonundan yararlanan kullanıcılar ile ilgili herkese güvenli bir ortam sunulması öncelik taşıyor. Kamu sağlığını korumaya yönelik tedbirler kapsamında belirlenen işleyiş ve kullanım koşulları hakkında ayrıntılı bilgi almak ve kayıt yaptırmak için saltresearch. org sitesini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/salt-beyoglunda-film-gosterimi-ve-soru-cevap-oturumu-jasmin-ihrac", "text": "Berlin'de yaşamını sürdüren ve 2018 yılında Kunststiftung NRW ve Tarabya Kültür Akademisi'nden aldığı misafir sanatçı programı burslarıyla İstanbul'a gelen dansçı ve koreograf Jasmin İhraç'ın performatif filmi Daimi Değişimler, Sessiz Tanıklar (2019) ilk kez SALT Beyoğlu'nda sunulacak. 20 Kasım Çarşamba saat: 19.00'daki gösterimin ardından Jasmin İhraç, üretimleri, İstanbul izlenimleri ve işin oluşumuna dair izleyicilerin sorularını cevaplandıracak. 17 dakika süren Daimi Değişimler, Sessiz Tanıklar'ın gösterimi ve soru-cevap oturumu herkesin katılımına açık ve ücretsizdir! Bu program, Tarabya Kültür Akademisi ve Goethe-Institut İstanbul iş birliğiyle gerçekleştirilmektedir. Freie Universtat Berlin'de sosyoloji, Hochschulübergreifendes Zentrum Tanz Berlin'de güncel dans ve koreografi eğitimi aldı. Kişisel ve kolektif işleri Berlin, Paris, İstanbul ve St. Petersburg'da gösterildi; Sahman-Grenze-Kuş performansı, 2017 ve 2018 yıllarında Düsseldorf, Atina, Marsilya, Ankara, Berlin, İstanbul ve Marakeş'te sunuldu. Jasmin İhraç, Isabelle Schad, Alexandra Pirici ve Taldans ile çalışmalar gerçekleştirdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/salt-galatada-atolye-amator-arsivcilik", "text": "Atölye, kendi çabalarıyla arşivcilikle ilgilenen ve çeşitli arşiv malzemelerine sahip kişilerin katılımına açık olacak. Katılımcılardan atölye süresince üzerinde çalışacakları materyallerle dizüstü bilgisayarlarını yanlarında getirmesi bekleniyor. 20 kişilik atölyeye başvuru için 13 Ocak 2020 Pazartesi gün bitimine dek kayıt formunun doldurulması gerekiyor. Başvurular 15 Ocak Çarşamba günü sonuçlandırılacak. Program ücretsizdir. Zonguldak Karaelmas Üniversitesi'nde restorasyon, İstanbul Üniversitesi'nde prehistorya ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde arkeometri eğitimi aldı. Musular, Şaraga Höyük, Akarçay Tepe ve Mezraa-Teleilat kazılarına katıldı. 2013'te kurduğu Katharsis Konservasyon ve Restorasyon Atölyesi'nde ağırlıklı olarak ahşap, seramik ve kağıt başta olmak üzere, taşınabilir kültür varlıklarının konservasyon ve restorasyon çalışmalarını sürdürüyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/salt-galatada-yeni-sergi-belkis-hanim-ile-onur-efendi", "text": "Belkıs Hanım ile Onur Efendi sergisi, modernleşme hamlesiyle beliren bir aydın kimliği ve onun beraberinde doğan çalkantılı ruh hallerine odaklanıyor. Fatma Belkıs ve Onur Gökmen, bu karaktere atfedilen seçkinci avangart tavrın Tanzimat'tan itibaren nesilden nesile aktarılmış olma ihtimalini sorguluyor. Sanatçıların adlarının dahil edildiği sergi ismi, Ardışık programı kapsamında sunulacak işlerdeki nükteli tona vurgu yapıyor. İkilinin ilk uzun metrajlı kurgu filmi Alakadar'dan (2018-süregelen) bir kesit ile bir dizi heykelden oluşan çalışma, otoriteyle kurulan sancılı ilişki kadar, sanatsal üretimde başarısızlık kaygısını ele alıyor. Yitirdiği öz güvenini tesis etmeye çalışan bir yazar, sorumluluklardan kaçmaya meyilli bir ressam ve doğru kelimeleri bulmakta zorlanan bir oyuncu. Alakadar, önceki kuşaklardan sanatçıların gölgesinde iş üretmeye uğraşan üç arkadaşın hikayesini anlatan bir kara komedidir. Zor bir gün geçiren Onur, Ceylan ve Hüseyin İstanbul yakınlarında bir tarlaya park ettikleri eski karavanın önünde toplanır. Çakırkeyif üç arkadaş, gece ilerledikçe gerek kendi deneyimleri gerekse geçmişten gelip onlara musallat olan hayaletler üzerinden hayata dair bir hesaplaşmaya girişir. Sadece kişisel tarihlerinin değil, kanonlaşmış sanat anlayışının da yükünü taşıyan gençler yer yer sayıklar halde travma, ön yargı ve kaygılarını sanki bir terapi seansındaymış gibi ortaya serer. Alakadar videosu, ilk bakışta bitmemiş gözüken ya da acemi bir elden çıkmış hissi veren heykellerle tamamlanır. Kurguyla gerçeği birleştiren üretimler, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçiş sürecinde tezahür eden kültürel değişimleri mizahi bir dille yeniden yorumlar. Belkıs ile Gökmen, ele aldıkları sembolik karakter ve yapıları doğrudan tanımlamak yerine, çeşitli canlandırma ve ipuçlarıyla geçmiş olay ve mitlere atıfta bulunur. Esin kaynaklarından biri, Osmanlı'da modern arkeoloji biliminin temellerini atarak Müze-i Hümayun'un kurucu ve yöneticiliğini üstlenen ressam Osman Hamdi Bey'dir. Tahterevall-y, Ateşkes teslimiyetten neden farklıdır? ve Güneşe İsyan gibi ironi dozu yüksek işler, bir modernleşme aracı olarak kültür fikrinden hareketle bu çok yönlü Tanzimat aydınının meslek hayatını konu eder. İkilinin kinayeli saptamaları Osman Hamdi'ye atfedilen anekdotlarla sınırlı kalmayıp mimariye uzanır. Bir cephe süslemesi üzerinden günümüz müzelerinin estetik tercihlerini ele alan Geç olsun güç olmasın, Türkiye'de kurumsal olarak ortaya çıkışından itibaren müzeciliğin modern olanın güçlü bir temsiline dönüşmesinin altını çizer. 1930'larda milli dil çalışmaları kapsamında geliştirilen ve Türkçe'nin dünya tarihindeki en eski dil olduğunu savunan Güneş-Dil Teorisi'ne göndermede bulunan Hitit Güneşi ile Batı-Doğu ikilemi ezberini ele alan Biraz ordan biraz burdan, Batılılaşma ve modernleşme arasındaki tartışmalı ilişkiyi öznel bir tarih okuması aracılığıyla sorgular. 23 Ocak 2022'ye kadar SALT Galata'da görülebilecek olan Belkıs Hanım ile Onur Efendi sergisi paralelinde, Warehouse 421 desteğiyle düzenlenecek podcast serisine dair ayrıntılı bilgi saltonline. org'da duyurulacaktır. SALT'tan Amira Akbıyıkoğlu ile Farah Aksoy tarafından hazırlanan Ardışık programı, sanatçılar Barış Doğrusöz, Deniz Gül, Volkan Aslan, Fatma Belkıs ve Onur Gökmen ile Aykan Safoğlu'nun Ocak 2021'den itibaren SALT Galata'da gerçekleştirilen sergilerinden meydana gelmektedir. SAHA tarafından desteklenen Ardışık, L'Internationale üyesi kurumlardan Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofia, Muzeum Sztuki Nowoczesnej w Warszawie ve M HKA, The Museum of Contemporary Art'ın 2021-2022 programları kapsamında sunulacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/salt-misafir-ve-kullanicilarini-salt-galata-ve-salt-beyoglu-yapilarinda-agirlamaya-devam-ediyor", "text": "SALT Galata ve SALT Beyoğlu 30 Haziran'dan itibaren kamu sağlığını gözetmeye yönelik tedbirlerle misafir ve kullanıcılarını ağırlamayı sürdürüyor. SALT Galata'da 30 Ağustos tarihine kadar, görsel sanatçı Basma Alsharif'in 'Orada Her Kimse' sergisi izlenebilir. Osmanlı Bankası Müzesi'nin katlara yayılan sunumları incelenebilir. Sanat, tasarım, mimarlık, ekonomi, toplum ve kent çalışmalarında SALT Araştırma yayın koleksiyonunu kaynak olarak kullanan araştırmacılar mekandan randevuyla yararlanabilir. Robinson Crusoe 389 kitabevinin yeniden faaliyete geçtiği SALT Beyoğlu'nda ise, girişteki Forum alanı kamuya açık. SALT'ın Türkçe ve İngilizce dillerindeki iki yeni basılı yayını Cengiz Çekil: 21.08.1945-10.11.2015 ile beraberinde bağımsız bir kitap formunda Türkçe hazırlanan Cengiz Çekil Okulu satışta. Ülkemizde sanat pratiğini öğrenci, sanatçı ve eğitimci rolleriyle etkileyen Çekil'in hayatı ve düşünce dünyası temelinde çok yönlü çalışmalarına toplu bir bakış getiren kitapları Robinson Crusoe 389 kitabevinden temin edebilirsiniz. Gelecek programların duyurularına; SALT Araştırma'nın arşiv koleksiyonları ve randevu takvimine; kurumun son e-yayını Cengiz Bektaş İle Mimari Üretimleri Üzerine Söyleşi'ye; yapılarda ileri bir tarihe kadar geçerli olacak işleyiş ve tedbirler hakkında ayrıntılı bilgiye saltonline. org'dan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/salt-online-sinema-batida-de-lisboa-lizbonun-ritmi-2019", "text": "Salt'ın Perşembe Sineması etkinliğinde 8-11 Ekim tarihleri arasında, yönetmenliğini Rita Maia ve Vasco Viana'nın yaptığı Batida de Lisboa filmi var. 500 yıllık sömürgecilik ve 50 yıllık diktatörlükle şekillenen tarih ve kültürler... Portekiz'in başkenti Lizbon'un kenar mahallelerinden Afrika'nın sesleri yükseliyor. Derme çatma evleri, ırkçılığın gölgesini, aidiyet meselesi ve göçmenlik bürokrasisini aşan ritimler, kulüpler, festivaller ve sanat merkezlerinde yankılanıyor. Geleneksel enstrümanlarla ana yurtlarını yad eden eski kuşak müzisyenlerden bilgisayar ortamında üretim yapan genç DJ'lere, bu zorlu şehirde var olma ve kendini bulma çabası hiç bitmiyor. Kökleri Angola, Gine Bissau, Kape Verde, Mozambik, Sao Tome ve Principe'ye uzanan melodilere danslar, hikayeler ve lezzetler eşlik ediyor. Londra'da yaşayan DJ ve radyocu Rita Maia'nın doğduğu şehrin müziğine bir aşk mektubu olarak nitelediği, ödüllü görüntü yönetmeni Vasco Viana'nın çekimleriyle hayat bulan Batida de Lisboa (2019), gündelik yaşam sıkıntıları ve kimlik mücadelesinde müziğin yeri ve anlamına dair renkli, hareketli ve umutlu bir yapım. SALT'ın Garanti BBVA Mortgage desteğiyle sürdürdüğü Perşembe Sineması'nın Evde gösterimleri 24 Eylül-29 Kasım tarihlerinde saltonline. org'da çevrim içi olarak gerçekleştirilecektir. Filmler, yalnızca Türkiye'den erişime açıktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/salt-online-sinema-symphony-of-now-bugunun-senfonisi", "text": "SALT'ın Garanti BBVA Mortgage desteğiyle sürdürdüğü Perşembe Sineması'nın Evde gösterimleri Yönetmenliğini Johannes Schaff'ın yaptığı Symphony of Now ile devam ediyor. Film 22 Ekim 19.00'dan 25 Ekim 23.59'a kadar saltonline. org'da çevrimiçi olarak izlenebilir. Gösterimler, yalnızca Türkiye'den erişime açık ve ücretsizdir. Hiç uyumayan bir şehre dair etkileyici bir görsel anlatım, müzik ve heyecan verici tecrübelerle dolu gece hayatına özgün bir bakış... Walter Ruttmann'ın Berlin'de gündelik yaşamı tasvir ettiği, 1927 yapımı sessiz filmindeki avangart yaklaşımı yeniden yorumlayan Symphony of Now (2018), meşhur kent panoramalarından kişisel anlara uzanarak bir dizi gece hikayesini bir araya getiriyor. Başkentte gecenin ön plandaki sahneleri ve saklı kuytuları, tıpkı nefes alan bir organizma gibi, rengarenk kaleydoskopik görüntülerle hayat buluyor. Aralarında Frank Wiedemann, Modeselektor, Hans-Joachim Roedelius, Gudrun Gut ve Samon Kawamura'nın da bulunduğu müzisyenlerin katkılarıyla hazırlanan belgesel film, bugünün Berlin'i ve benzersiz yeraltı dünyasının izini sürüyor. Salt Perşembe Sineması Evde gösterimleri, 24 Eylül-29 Kasım 2020 tarihlerinde saltonline. org'da çevrimiçi olarak gerçekleştirilmektedir. Garanti BBVA Mortgage desteğiyle sürdürülen Perşembe Sineması'nda yer alan filmler yalnızca Türkiye'den erişime açıktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/salt-online-sinema-this-aint-california-burasi-kaliforniya-degil-2012", "text": "Salt'ın Perşembe Sineması etkinliğinde 5 8 Kasım tarihleri arasında, yönetmenliğini Marten Persiel'in yaptığı 2012 yapımı This Ain't California var. Alman Demokratik Cumhuriyeti'nde 1980'lerde ortaya çıkan kaykay tutkusunu canlandıran This Ain't California (2012), çocukluktan asi gençlik yıllarına üç kaykaycının maceraları üzerinden bildik her şeyin değiştiği 1989 yılına uzanıyor. Doğu Berlin'in brütalist mimarisi kaykay için muhteşem bir oyun alanı sunarken siyah beyaz animasyonlar, retro müzikler ve arşiv görüntüleri eşliğinde bir zamanlar tehdit olarak görülen bir sokak kültürünün oluşumu aktarılıyor. Bir idealin hikayesini anlatan belgesel görünümlü kurgu yapım, küçük ama gayet muhalif kaykaycı ortamının Berlin Duvarı'nın yıkılışıyla nasıl dağıldığına da bakıyor. Daha çok ifade özgürlüğü vadeden yeni bir dünyaya adım atan gençler artık kaykaylarıyla peşinden gidecekleri hiçbir hayal kalmadığını düşünmeye başlıyor. Evde gösterimleri, 24 Eylül-29 Kasım tarihlerinde saltonline. org'da çevrimiçi olarak gerçekleştirilmektedir. Filmler, yalnızca Türkiye'den erişime açıktır. Perşembe Sineması, Garanti BBVA Mortgage desteğiyle sürdürülmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/salt-online-sinema-underground-fragrance-yeralti-esansi-2015", "text": "Salt'ın Perşembe Sineması etkinliğinde 15-18 Ekim tarihleri arasında, yönetmenliğini Peng Fei Song'un yaptığı Underground Fragrance filmi var. Çin'in güneyinden Pekin'e göçen Yong Le, çevreden topladığı eski ev eşyasını satarak geçimini sağlar. Soğuk Savaş döneminden kalma bir yeraltı sığınağında yoksul bir hayat süren genç adam, bir iş kazası sonucu geçici olarak görme yetisini kaybeder. Sığınağın labirenti andıran koridorlarında bir ip yardımıyla yolunu bulmaya çalışırken Xiao Yun ile tanışır. Yong Le gibi göçmen olan genç kadın, artık gece kulüplerinde çalışmamak için saygın bir işe girme hayalleri kurmaktadır. Yerin üstündeyse, yıkılmak üzere olan evi karşılığında makul bir tazminat alabilme mücadelesi veren Lao Jin'in sağlığı da, birikimi de hızla tükenmektedir. Çaresiz ihtiyarın tek umudu, Yong Le'nin mobilyasını iyi bir fiyata satmasıdır. Kalabalık başkentin kaosunda hayaller ve zorlukların bir araya getirdiği hayatları anlatan Underground Fragrance (2015), aynı yıl Venedik Günleri'nde Fedeora En İyi Film Ödülü'ne layık görüldü. Salt Perşembe Sineması Evde gösterimleri, 24 Eylül-29 Kasım tarihlerinde saltonline. org'da çevrimiçi olarak gerçekleştirilmektedir. Filmler, yalnızca Türkiye'den erişime açıktır. Perşembe Sineması, Garanti BBVA Mortgage desteğiyle sürdürülmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/salt-online-sinema-uus-maailm-yeni-dunya-2011", "text": "Salt'ın Perşembe Sineması etkinliğinde 1-4 Ekim tarihleri arasında Jaan Tootsen'in 2011 yapımı Uus Maailm filmi var. Sokakları otomobil yerine bisikletle dolu, evleri yeşillikler içinde parklarla çevrili, ahalisi sürdürülebilir yaşam ve kültüre meraklı yeni bir toplum kurmak isteyen bir grup idealist genç harekete geçer. Amaçları tüm dünyayı olmasa da, Estonya'nın başkenti Tallinn'de kendilerine dayatılan dünyayı değiştirmektir. Yaratıcı fikirleriyle ön plana çıkan Erko ve aktivist arkadaşları, bir otoparkı ele geçirip çiçeklerle donatmak gibi bir dizi şiddet içermeyen sivil itaatsizlik eylemi gerçekleştirir. Zamanla adını duyurarak halk ve hükumet tarafından tanınmaya başlayan gruba, şehir merkezinin hemen dışında bir toplum merkezi kurmak üzere fon desteği sağlanır. Ne var ki çok geçmeden yeni dünya hayalleri, formlar, izin belgeleri, komşu şikayetleri ve bütçe yetersizliği gibi bir yığın eski dünya derdinin altında kalacaktır. 5 yılı geçkin azimli çabalar ve hüsranları bütün gerçekliğiyle yansıtan belgesel film, grubun kütüphane, yerel gazete, sokak festivali ve yemek dağıtımı gibi başarılarının yanı sıra, yerel yönetimde söz sahibi olmanın önemine dair ilham veren bir hikaye anlatıyor. Evde gösterimleri, 24 Eylül-29 Kasım tarihlerinde saltonline. org'da çevrimiçi olarak gerçekleştirilecektir. Filmler, yalnızca Türkiye'den erişime açıktır. Perşembe Sineması, Garanti BBVA Mortgage desteğiyle sürdürülmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/saltin-bu-son-sansimiz-mi-gosterim-programi-istanbulda-ve-ankarada", "text": "SALT'ın 2015 yılında Fransa'nın başkenti Paris'teki iklim zirvesi COP21 paralelinde başlattığı gösterim programı Aralık ayında İstanbul ve Ankara'da. Atmosfere salınan ve küresel ısınmaya sebep olan sera gazı yoğunluğu, Amazon yağmur ormanlarından Endonezya ve Sibirya'ya felaket düzeyinde yangınlar, sel ve kuraklıklar, buzulların erimesi, yükselen deniz seviyesi ve okyanusların asitlenmesi, kıtlık, nüfus artışı, kirlilik, nesli tehlike altında olan türler, endüstriyel gıda üretimi, ormansızlaştırma-kırmızı et tüketimi ilişkisi, yetersiz beslenme, iklim adaletsizliği, azalan doğal kaynaklar, iklim mülteciliği... Dünya, 12 bin yıllık Holosen'den İnsan Çağı Antroposen'e doğru hızla ilerliyor. Bilim insanları, aktivistler ve Küresel İklim Grevi'ne katılan milyonlarca insanın yüksek sesle dikkati çektiği üzere; gelecek birkaç bin yılın nasıl geçeceğini gelecek birkaç yıl belirleyecek. SALT tarafından ilk kez, Paris Anlaşması'nın onaylandığı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği 21. Taraflar Konferansı (COP21) paralelinde gerçekleştirilen Bu son şansımız mı? programı 5. yılına girdi. Tarihin en sıcak yıllarından biri olarak kayda geçen 2015 yılından bu yana İstanbul ve Ankara'da, iklim değişikliği meselesini çevresel, kültürel ve ekonomik yönlerden irdeleyen 40 belgesel film gösterildi. Herkesi çevre üzerindeki bireysel ve küresel etkileri sorgulamaya, aciliyet ve sorumlulukları değerlendirmeye teşvik eden program kapsamında bu yıl 3-8 Aralık'ta SALT Beyoğlu'nda sekiz, 18-20 Aralık'ta Goethe Institut-Ankara'da beş belgesel yapım gösterilecek. Bu son şansımız mı? gösterimleri herkesin katılımına açıktır. Bütün filmler orijinal dilinde Türkçe ve İngilizce altyazılı olarak gösterilecektir. Ankara programının ayrıntıları yakında saltonline. org ve SALT Online sosyal medya hesaplarında duyurulacaktır. SALT, Eylül 2015 yılında petrol, kömür ya da gaz şirketlerinden destek kabul etmeyeceğini duyurmuştur. 20.00 Jennifer Baichwal, Edward Burtynsky ve Nicholas de Pencier,"} {"url": "https://gazetesanat.com/saltin-google-arts-culture-uzerinden-incelenebilecek-iki-seckisi-sizlerle", "text": "SALT'ın Türkiye sanat tarihine ilişkin araştırmalarına yeni bir katman olarak hazırlanan İdealist Mektep, Üretken Atölye sergisi, bölümün kurulduğu 1932 yılı ile enstitüde yatılı öğrencilik sisteminin kaldırıldığı 1973 yılı arasındaki döneme odaklanıyor. Ülkemizin ulus inşası ve modernleşme süreçlerinin yapı taşlarından Gazi Eğitim Enstitüsü'nün Resim-İş Bölümü, iş fikri üzerine kurulu bir müfredata ve yaparak öğrenmeye dayalı bir pedagojik yaklaşıma sahiptir. Özgün nitelikte sanat eğitimi veren bölümün ilkeleri, yetiştirdiği sanatçı öğretmenlerin pratiklerinde ifade bulur. Bölümde grafik, resim ve modelaj gibi sanat atölyeleriyle maden, ağaç ve mukavva işleri gibi uygulamalı iş atölyeleri beraber yer alır. Öğrencilere, hem ileride verecekleri dersler hem de kendi pratikleri için tanıtılan malzemelerle üretim yapabilme yetisi kazandırılır. Moderni Sergilemek 2014 yılında SALT Galata'da gerçekleştirilen Arşivi Parçalamak: Bir Osmanlı Ailesinde Temsil, Kimlik, Hafıza projesinin bir bölümüdür. Proje geç Osmanlı döneminden Türkiye Cumhuriyeti'ne üç kuşağı kapsayan Said Bey Arşivi'nin 1900-1940 dönemine odaklanmakta. Said Bey'in kızının torunu Nesrin'in eşi Mehmet Ali Bağana'nın çekmiş olduğu fotoğraflardan oluşturulmuş albümler erken dönem cumhuriyete tanıklık ediyor. Serginin Moderni Sergilemek, Ötekine Bakmak ve Ulusu Hatırlamak bölümleri bu albümlerden yola çıkarak oluşturulur. Sanal ortamda Moderni Sergilemek bölümünden oluşan bu seçki cumhuriyetin oluşturmak istediği yeni insanı bir ailenin gözünden anlatıyor. Bu hafta ayrıca SALT'ın Tek ve Çok (2016-2017) sergisi için hazırlanan ve 80'ler Türkiye'si evlerinde bulunan tipik ürünlerin çizimlerine içerik ve işlevlerine dair metinlerin eşlik ettiği sunum güncellenerek çevrimiçi erişime açılmış durumda. Ev-Kesiti detaylı incelemek için tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/saltin-persembe-sinemasi-evde-programi-basladi", "text": "SALT'ın Garanti BBVA Mortgage desteğiyle sürdürdüğü Perşembe Sineması'nın 7. yıl gösterimleri 24 Eylül-29 Kasım 2020 tarihleri arasında çevrimiçi olarak gerçekleştirilecek. Sokak kültürünün günümüz şehirlerindeki normal anlayışını nasıl altüst ettiğine bakan 10 film saltonline. org adresi üzerinden izlenebilecek. Perşembe Sineması Evde 24 Eylül itibarıyla saltonline. org'da başladı. Çevrimiçi gösterim programı, Tahran'dan Tallinn'e, Lizbon'dan Pekin'e, New York'tan Berlin'e, Hong Kong'dan Luanda ve Winnipeg'e uzanan bir seçkiyle şehri, ritmini ve normallerini dönüştüren canlı sokak kültürlerini bir araya getiriyor. Kurgu ve belgesel 10 filmden oluşan Perşembe Sineması Evde, yoğun kentleşmenin vurduğu mahallelerdeki değişim rüzgarlarının, sorgulanmayan bir geleneğe karşı daha hakkaniyetli bir gelecek talebinin, bireysel ve toplumsal varoluş çabalarının ve her kesimden insanı buluşturan sokaklardan doğan yeni anlatıların peşinden gidiyor. Gökdelenleriyle meşhur bir megakent, iç savaştan çıkmış bir şehir ya da teknolojinin hızına ayak uyduramayan bir yerleşim yerinde kamusal mekanların, karmaşık ve bir o kadar da renkli yapıdaki sokak kültürlerinin etkisiyle nasıl başka amaç, kimlik ve ifadeler kazandığına bakıyor. Perşembe Sineması'nın, her yıl olduğu gibi dünyanın farklı coğrafyalarından insan yapımı çevrelere odaklandığını vurgulayan SALT Araştırma ve Programlar Direktörü Meriç Öner, 2020 seçkisinin şehir sokaklarına yansıyan kültürel çeşitliliği görünür kılacağını ifade etti. Her hafta yüzlerce kişiyi bir araya getiren mekansal buluşmalara güncel sağlık koşullarından ötürü bu dönem devam edilemediğini hatırlatan Öner, programdaki ilk filmin üç gün, diğer filmlerin dörder gün saltonline. org adresinde yayında olacağı bilgisini verdi. Çevrimiçi gösterimler sayesinde Perşembe Sineması'nın bu yıl bütün ülkeye ulaşacağına dikkati çeken Garanti BBVA Mortgage Genel Müdürü Murat Atay, Evde başlığı altında bir araya gelen on filmin Türkiye'nin dört bir yanındaki sinemaseverler tarafından rahatlıkla izlenebileceğini belirtti. Atay ayrıca, Garanti BBVA Mortgage'ın SALT ile 7 yıldır sürdürdüğü iş birliğinin topluma kattığı değerden duydukları memnuniyetin altını çizdi. Yalnızca Türkiye'den erişime açık olan Evde filmleri, orijinal dilinde Türkçe ve İngilizce altyazılı olarak gösterilecektir. SALT'ın Perşembe Sineması, 2014 yılından bu yana Garanti BBVA Mortgage desteğiyle gerçekleştirilmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/saltin-yeni-atolye-programi-6-agustosta-cevrimici-olarak-basliyor", "text": "SALT'ın, Covid-19 salgını sürecinde sanat üretimi ve paylaşım modellerini yeniden düşünmek, yerleşmiş pratiklerin sorgulanmasına aracılık etmek üzere gerçekleştirdiği sohbetler hiyerarşik olmayan, ortak bir öğrenme süreci şeklinde tasarlanan Çalışma Grupları'na dönüşüyor. Sanatçı ile kurum, araştırmacılar ve küratör arasında üretim ve sergileme ötesinde bir iş birliği alanı oluşturan Çalışma Grupları, çeşitli araştırma gündemlerinin SALT desteğiyle dışarıdan katılım ve tartışmaya açıldığı bir platform olarak işlev gösterecek. Çevrimiçi ortamda ve sınırlı sayıda kayıtlı katılımcıyla kapalı oturumlar olarak yürütülecek olan Çalışma Grupları, literatür ve arşiv taramasının yanı sıra okuma, tartışma ve çeviri seanslarından oluşacak. Araştırmaları başlatanların davet ettiği uzmanlar içeriğin zenginleşmesine katkı sağlarken her çalışmanın son oturumu sonuçların değerlendirmesine ayrılacak. Sanatçı Batu Bozoğlu'nun Acının Fotoğrafları: American Board of Commissioners for Foreign Missions Arşivi'ni Okumak, Burak Delier'in Ölüm/Hayat Olasılıkları adlı atölyeleriyle ağustos ayında start verecek olan Çalışma Grupları; Sena Başöz, Hera Büyüktaşçıyan, Can Altay, Deniz Gül, Sibel Horada, Ali Miharbi, Gülsün Karamustafa, Hasan Özgür Top ve Oda Projesi'nin atölyeleriyle yıl sonuna kadar devam edecek. Program içerikleri ve atölyeler kapsamında herkese açık olarak düzenlenecek çevrimiçi konuşma ve sunumlar saltonline. org ve kurumun sosyal medya kanallarında duyurulacak. SALT'ın hiyerarşik olmayan, ortak bir öğrenme sürecine dayalı Çalışma Grupları'nın birincisi, sanatçı Batu Bozoğlu tarafından başlatılıyor. Çevrimiçi ortamda düzenlenecek olan dört oturumluk atölyede Bozoğlu ve kayıtlı katılımcılar, SALT Araştırma bünyesindeki American Board of Commissioners for Foreign Missions Arşivi üzerinden I. Dünya Savaşı ve sonrasındaki yıkım ved önüşümlerin sivil hayata etkilerini inceleyecek. Savaşta evini ve ailesini kaybeden, tramvalarını kayıt altına alma imkanı bulunmayan bireylerin yaşadıkları dönemin toplumsal ve siyasal gelişmeleriyle değerlendirilecek. 5 kişilik atölyeye katılım başvurusu için 2 Ağustos 2020 Pazar gece yarısına kadar bu formun doldurulması gerekiyor! Değerlendirme sonucunda kabul alan başvuru sahipleriyle 5 Ağustos 2020 Çarşamba gün içerisinde iletişime geçilecektir. Atölye dili Türkçe olup program döneminde, davetli uzmanların katılımıyla herkese açık olarak düzenlenecek buluşmaların ayrıntıları, SALT Online sosyal medya kanallarında duyurulacaktır. Çalışma Grupları'nın 2. programında, sanatçı ve akademisyen Burak Delier'in başlattığı araştırma tartışmaya açılacak. Çevrimiçi ortamda düzenlenecek olan yedi oturumluk atölyede Delier ve kayıtlı katılımcılar, ölüm ve hayat biçimleri arasındaki bağlantıları ekonomi, siyaset, toplumsal ilişkiler ve sanat pratikleri üzerinden irdeleyecek. Metin okumaları, yorumlamalar, mekan incelemeleri ve performatif öğrenme yöntemleri eşliğinde, ölümle karşılaşma anlarının yaşam için ne gibi olasılıklar barındırdığına bakılacak. 8 kişilik atölyeye katılım başvurusu için 2 Ağustos 2020 Pazar gece yarısına kadar bu formun doldurulması gerekli. Değerlendirme sonucunda kabul alan başvuru sahipleriyle 5 Ağustos 2020 Çarşamba gün içerisinde iletişime geçilecektir. Atölye dili Türkçe'dir. Program döneminde, davetli uzmanların katılımıyla herkese açık olarak düzenlenecek buluşmaların ayrıntıları, SALT Online sosyal medya kanallarında duyurulacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/saltta-yeni-sergi-mutluluk-resimlerimiz", "text": "Fotogerçekçilik akımının ülkemizdeki ilk temsilcilerinden biri olan sanatçı Nur Koçak'ın 1960'lar ile 2010'lar arasındaki desenleri ve resim serilerinden oluşan en kapsamlı sergisi SALT Beyoğlu ve SALT Galata'da gerçekleştiriliyor. 1981 tarihli bir seriden esinle isimlendirilen Mutluluk Resimlerimiz, kadın dergilerinden Hollywood sinemasına popüler kültürün yaygınlaşması ve Türkiye'deki yansımalarını eleştirel bir gözlemci anlatıcı olarak irdeleyen sanatçının üretimine detaylı bir bakış sağlıyor. Sergi, 3 Eylül 29 Aralık tarihleri arasında SALT Beyoğlu ve SALT Galata'da ziyaret edilebilir. Mutluluk Resimlerimiz, SALT Beyoğlu'nun giriş mekanı olan Forum'da Vitrinler (1989-2019) serisinden bir seçkiyle başlıyor. Hızla küreselleşen tüketim kültürünün İstanbul'un merkezinde yer alan mağaza vitrinlerine etkisine bakan fotoğraf ve resimler, o zamana dek mahrem olarak nitelenen ürünlerin teşhire sunulmasıyla birlikte kadın bedeninin seyirlik bir nesne olarak kimliksizleştirilmesini sorguluyor. Parlak taşlar ve boncuk işlemelerle süslü file çorapların, dantelli iç çamaşırlarının ve türlü aksesuarın sokak imgeleriyle iç içe geçtiği Ebrusan Vitrini (1993-1996) yıllar sonra bu sergiyle Beyoğlu'na dönmüş oluyor. Sanatçı Nur Koçak, üçüncü katta konumlanan Fetiş Nesneler (1974-1988) ve Nesne Kadınlar (1975-1979) serilerinde ise, Paris'te devlet bursuyla resim eğitimi alırken takip ettiği kadın dergilerinden görsel unsurları kullanıyor. Başlangıcı, sanat pratiğinin miladı olarak nitelediği, 1974 tarihli Vivre resmi olan Fetiş Nesneler'de, popüler tırnak cilası, ruj ve parfüm markalarının albenili fotoğraflarını işlev ve bağlamından ayırarak anıtsal boyutlarda tuvale aktarıyor. Nesne Kadınlar'daki Kırmızı ve Siyah (1976) ve Hommage a Vasarely (1977) gibi işlerde de, mayo, iç çamaşırı ve bikini reklamlarının yüzü olmayan anonim kadınlarını resmediyor. Sanatçının yüzüne yer verdiği tek arzu nesnesi kadın ise, Türkiye sinemasının ilk yıldız oyuncusu, yapımcı ve yönetmen Cahide Sonku olmuş. 1935 yılında Bataklı Damın Kızı Aysel filmiyle şöhreti yakalayan Sonku, bağımsız duruşu ve Hollywood yıldızlarını andıran sarı saçlarıyla kısa bir sürede Batılılaşma emelinin bir temsiline dönüşmüştür. Nur Koçak, tiyatro oyunlarından fotoğraflar ve filmlerden kareleri işlediği Cahide'nin Öyküsü (1996-2006) serisinde, 1960 öncesi kentli orta sınıfın beğenileri kadar, Sonku'nun üretimlerinden çok iniş çıkışlı hayatıyla gündeme getirilerek itibarsızlaştırılmasına vurgu yapıyor. Bir subay kızı olan sanatçı Koçak'ın çocukluk ve gençlik anılarıyla toplumsal hafızaya kazınmış mutluluk mizansenlerini bir araya getiren serileri yapının ikinci katına yayılıyor. Anne ve babasının evlendiği 1930 yılından 1950'lere kadar özel günlerde, bir çoğu stüdyoda çekilmiş hatıra fotoğraflarını temel alan Aile Albümü (1979-2012), toplumun her bireyine belirli bir rol atadığı, ideal cumhuriyet ailesinin portresi gibi: üniformalı baba figürü ailenin kurumsallığını, özverili anne figürü destek ve devamlılığı, özenle giydirilmiş çocuklarsa umutla bakılan geleceği yansıtıyor. Mutluluk Resimleriniz (1981) serisi, sanatçının 1970'lerin sonunda katıldığı posta sanatı sergileriyle gitgide artan kartpostal kullanımını görünür kılıyor. Cağaloğlu'ndan toplama, romantizm temalı asker kartpostallarına müdahalelerle oluşturduğu bir dizi işe, bir dönem bağımsız bir kadın gazetesi olarak yayımlanan Kelebek'teki Mutluluk Resimleriniz köşesinden yola çıkarak yaptığı siyah beyaz çizimler eşlik ediyor. Kadın ve erkeğin birlikte görüldüğü kartpostalların yanı sıra sadece erkek fotoğraflarının yer aldığı bu köşeye odaklanan Nur Koçak, deneyimler ve temsilleri arasındaki uyumsuzluğa dikkati çekiyor. SALT Beyoğlu'ndaki enstalasyon, 1982 yılındaki gösteriminden bu yana ilk kez, serideki bütün kartpostalların her iki yüzünün incelenmesine olanak tanımış oluyor. Akademinin tariflediği katı kurallara karşın fotogerçekçi resimler yapmaya devam eden Nur Koçak, hem mecra ve teknik seçimindeki kararlılığı hem de feminist bakış açısına sahip üretimleriyle kadın kimliğinin yok sayıldığı ya da arka planda bırakıldığı sanat tarihsel anlatının dönüşümüne önemli katkılarda bulunuyor. Sanatçı Koçak'ın İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdiği 1960 ile Milli Eğitim Bakanlığı'nın açtığı Avrupa Konkuru'nu kazanarak Fransa'ya gittiği 1970 yılları arasındaki öğrencilik desenleri SALT Galata'da sergileniyor. 1941 doğumlu Nur Koçak, ilk resim çalışmalarını, ilk ve orta öğrenime devam ettiği TED Ankara Koleji'nde Turgut Zaim'le yapar. Liseyi bitirdiği Washington'da, soyut dışavurumcu Leon Berkowitz'in öğrencisi olur ve okulun en iyi resim öğrencisi seçilir. Akademi yıllarında öncelikle Adnan Çoker galerisinde; ardından Cemal Tollu ve Neşet Günal atölyelerinde çalışır. Serginin son bölümünü teşkil eden SALT Galata sunumu, Koçak'ın eskiz, kroki ve etütleri üzerinden söz konusu dönemde akademide egemen desen eğitimi anlayışını örneklendiriyor. Mutluluk Resimlerimiz, sanat tarihçisi Ahu Antmen ile SALT'tan Amira Akbıyıkoğlu tarafından programlanmıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/samed-behrengi-kucuk-kara-balik", "text": "Samed Behrengi'nin dünya çapında okunan, birçok dile çevrilmiş eseri Küçük Kara Balık masal türünde yazılmış bir yapıttır. Alanında adeta bir başyapıt olarak da değerlendirilen Küçük Kara Balık, kurgusu, rahat okunabilirliği, balıklar başta olmak üzere daha çok deniz canlılarından oluşan karakterleri itibarıyla çocuk edebiyatı kategorisinde değerlendirilir. Bununla beraber eserin sahip olduğu birçok ileti, onun erişkin kimseler tarafından da okunup benimsenmesine vesile olur. Küçük Kara Balık'a geçmeden önce, eserin müellifi Samed Behrengi hakkında birtakım bilgiler edinmek, yapıtın nasıl oluşturulduğunu anlamamız açısından da önemli olacağından önce yazar hakkında bazı ayrıntılara yer vereceğim. 20. yüzyıl İran toplumunda düşünceleri, fikirleri, eserleri ile derin izler bırakmış olan Samed Behrengi, İran'ın Tebriz şehrinde dünyaya geldiğinde takvimler 24 Haziran 1939'u gösterir. Genç yaşta hayatını kaybetmiş olan Samed Behrengi, bugün İran edebiyatının ve dünya çocuk edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olarak benimseniyor. Yazarlık şapkasının yanı sıra bir halkbilimci, çevirmen olarak da hayatını sürdürmüş olan Behrengi, aktivist kimliği, politik yönü ile de bilinen, devrinin önemli bir entelektüeli olarak kabul gören yazarları arasındaydı. Başyapıtı Küçük Kara Balık'ın yanı sıra Bir Günlük Düş ve Gerçek, Bir Şeftali Bin Şeftali gibi eserlere de imza atmış olan yazar edebi eserlerinde metaforlara sıkça başvurur. İran asıllı Türklerden biri olan Samed Behrengi'nin anadili Azerbaycan Türkçesidir. 1939 yılında, Tebriz'de doğan, altı çocuklu bir aileye mensup olan yazar dar gelirli bir işçi ailesinin çocuğuydu. İlkokul eğitimini kendi mahallesindeki okulda alan yazar, yükseköğrenimini de tamamladıktan sonra Tebriz'in çevresindeki köy okullarında 18 yaşından itibaren öğretmenlik yapmaya başladı. 29 yıllık kısa ömrünün sonuna kadar da öğretmenlik görevini sürdüren Samed Behrengi, bir yandan Tebriz Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde gece dersleri alarak mezuniyet başarısı gösterdi. Azerbaycan'ın yoksul köylü çocuklarına öğretmenlik yaparken bir yandan da onlar için kısa öyküler, masallar kaleme almış olan Samed Behrengi'nin öğretmenlik ile beraber en büyük uğraşı yazarlıktı, diyebiliriz. Azerbaycan halk edebiyatını, halkının sözlü kültürünün bir parçası olan masal ve efsaneleri de derleyen yazar, buna ek olarak Azerbaycan folkloru ve İran eğitim sistemini de çeşitli gazetelerde kaleme aldı. Yazı ve eserlerine sirayet eden dünya görüşünün sıklıkla sansüre maruz kalmasına şahitlik eden Samed Behrengi, bu baskıya karşı takma isimler ile yazı yazmayı sürdürdü. Irmağın nereye kadar gittiğini görmek istiyorum. Biliyor musun anneciğim, aylardır bu ırmağın sonu neresi diye düşünüp duruyorum. Ama hala işin içinden çıkamadım. Dün geceden beri gözüme uyku girmedi. Nihayet, gidip ırmağın sonunu bulmaya karar verdim. Başka yerlerde neler olup bittiğini bilmek istiyorum. Eserde, küçük balık ile salyangoz arasındaki ilişki de oldukça dikkat çekicidir. Küçük balığın, bir salyangoz ile arkadaşlık ettiği için ırmağın ötesini görme hevesine sahip olduğunu sananlar, salyangozun başını ezme yoluna gitmiştir. İlk gençlik günlerinde heyecan ve büyük bir heves içerisinde dünyayı, insanları merak eden insanların yıllar geçtikçe törpülendiğini, yaş aldıkça durulduğunu sıklıkla görürüz. Bu, yaşamı idame ettirme çabasından cesaret gösterememeye, alışkanlıklardan kopamamaktan konfor alanını terk etmeyi göze alamamaya kadar farklı birçok açıdan gerekçelendirilebilir. Eserde de küçük balığın yola çıkacağını duyan komşu balıklar onun buna niyetlenmekle hata ettiğini, giderse geri dönemeyeceğini söyler. Öyle ki, anne balık da kendi gençliğinde yavrusununki gibi düşüncelere kapıldığını, ancak bunun bir tür yanılsamadan ibaret olduğunu belirtir. Ancak küçük balık yola koyulup denize açılmaya kararlıdır ve bunu da annesi, komşuları ile girdiği sıkı söz düellolarının ardından başarmak için harekete geçer. Samed Behrengi, bu eserinde genellikle dolaylı yoldan aktarım dilini tercih etmiştir. Bu da, okuyucunun eserden çıkarabileceği anlamları kendisine göre belirleyebilmesine olanak tanır. Böylece Küçük Kara Balık'tan anlam çıkarma sorumluluğu da okuyucuya bırakılır. Metafor, temsiller ve dolaylı dil ile örülü olan Küçük Kara Balık oldukça kısa bir eser olmasına rağmen gerçekten de çıkarılacak anlamları büyük oranda okuyucuya bırakmayı başarır. Herkesin öyküsünün, kişisel tarihinin biricik olduğunu bize öğreten psikanalizi hatırlarsak, Küçük Kara Balık da okuyucunun kendi yaşam hikayesine göre farklı anlamlar, senaryolar çıkarabileceği bir eserdir. Küçük Kara Balık'ta görülebilecek değerlerin ne olduğuna baktığımız zaman da ortaya birçok unsur çıkar. Merak eserin adeta omurgasını oluşturur. İçinde sıkışıp kaldığı ırmaktan ötesini görmek isteyen küçük balığın en büyük motivasyonlarından ve yola çıkma nedenlerinden biri meraktır. İyiliksever olmak da; barışçıl olmak, arkadaşlığa değer vermek, paylaşmak, yardımsever olmak gibi unsurlar etrafında görülen bir başka değer. Masallarda en çok öne çıkan değerlerin de iyilikseverlik, merak, geleneksellik, başarı gibi kavramlar olduğunu hesaba katarsak Küçük Kara Balık genel masal tanımına da büyük oranda uyan bir eser. Behrengi'nin ilk olarak 1968 yılında yayımlanan bu eseri, Türkiye'de de birçok yayınevi tarafından çevrilip basılmıştır. Örneğin, eserin Can Yayınları'nca yapılan çevirisinin arka kapağında şu cümle yer alır: Büyük denizleri merak ediyordu, çünkü önünde uzun, coşku dolu bir yaşam vardı. Bu cümle, eserin ana temasını da verir gibidir. Bunun yanı sıra yapılan kimi araştırmalar, Küçük Kara Balık'ın evrensel düzeyde bir etkiye sahip olduğunu, eserden dünya genelindeki okuyucunun iletiler çıkarmayı başardığını da görürüz. İçerdiği tüm bu iletileri sayesinde çocukların yanı sıra yetişkinlerin de okuyabileceği bir eser olarak değerlendirilen Küçük Kara Balık'ta ana fikir ise hayallerimizi gerçekleştirmek için var gücümüzle çabalayıp bu konuda ayak diremektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/samet-serhatin-yeni-singlei-yok-sen-gibi-onair-sahne-tarafindan-yayimlandi", "text": "Samet Serhat'ın uzun bir aradan sonra müzikseverlerin beğenisine sunduğu yeni single çalışması Yok Sen Gibi OnAir Sahne tarafından yayımlandı. Aslında şarkının hikayesi çok daha önce başlamış: Samet Serhat bundan yaklaşık 7 yıl önce, Rock müzik kültürüne ilgi duyan bir Rap söz yazarıyken Youtube'da rastlamış olduğu Alternatif Rock tarzında bir altyapıya, şarkı sözleri yazmış. Zaman içinde özgünleşerek bugünkü halini almış Yok Sen Gibi. Sözlerini müziği ile birlikte tamamlamış olduğum ilk şarkı. Herhangi bir hikayeye dayalı yazılmış sözler içermiyor, sadece kulağa hoş gelen melodisi, akılda kalıcı nakarat kısmı ve ev stüdyosunda kayıt edilebilecek nitelikte olmasından dolayı diğer şarkılarımın arasından kaydetmek için bu sefer bu şarkımı seçtim. açıklamasında bulunuyor. Samet Serhat birçok müzisyenin aksine duyguları yanında teknik olarak da çalışan bir beyinle yapıyor müziğini. Tamamlandığını düşündüğü şarkıların üzerinde birkaç hafta süresince her gün olmak üzere kayıtsız okumalar yapıp, ufak tefek varyasyonlar ve sözlerin vuruculuğu hakkında düşünüyor, gerektiğinde değişime gidiyor. İçine sindiği vakit, öncelikle altyapının akustik gitarlarını ardından elektrik gitarlarını kayıt edip, düzenlemelerini yaptıktan sonra bas gitar kayıtlarını ve düzenlemelerini yapıyor. En son olarak daw programından uygun davul plugin bulup, kaydın üzerine yazıyor. Düzenlemesi biten altyapının üzerine vokal kayıtlarını aldıktan sonra mix işlemlerine ve ardından mastering işlemlerine geçiyor. Kendisi bu bilgileri verirken Yemek tarifi gibi oldu ama anlatıldığı kadar kolay değil, haftalar alabiliyor. dese de aslında bireysel çalışan bağımsız müzisyenlerin şarkları ile ilgili her şeyden sorumlu olmasının ne kadar zor olduğundan açık yüreklilikle bahsediyor. Tüm zorluğuna rağmen müzikle uğraşmaya devam eden tüm bağımsız müzisyenler gibi Samet Serhat'ın da en büyük ideali bir an önce yalnızca müziği ile ilgilenebileceği günlere kavuşmak. Samet Serhat'ın yeni ve iddialı şarkısı Yok Sen Gibiyi tüm dijital platformlardan ve OnAir Sahne YouTube kanalından takip edebilirsiniz. 2007 yılında Rap müzik söz yazarlığı yaparak başladığı müzik sektörüne, 2014 yılından bu yana Alternatif Rock söz yazarlığı ve bestecilik yaparak devam etmektedir. Şarkılarını ev stüdyosu imkanlarında kaydetmekte, aranje ve prodüksiyon işlemlerini de kendisi yapmaktadır. 2019 yılında 'OnAir Sahne'den, 4 şarkı içeren ''Serotonin'' isimli bir ep albüm çıkarmıştır. Üretken sanatçı müzik çalışmalarına devam etmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-insanla-yasittir", "text": "İnsanlık var olduğu zamandan beri sanat hep vardı. Mağaralarda yaşadıkları dönemde duvarlarını, avladıkları hayvanların kanları veya kök boyalarıyla boyuyorlar, o zamanki gözlemlerini basitçe elleriyle boyayıp o döneme ait tasvirleri resimliyorlardı. Sonra taşları yontmaya başladılar. Çeşitli heykeller yaptılar. Ya avlandıkları hayvanları, ya totemlerini ya da gördüklerini taşları yontarak heykellere dönüştürüyorlardı. Uygarlık ilerledikçe hem mimari, hem de sanat ilerledi. Şehirleştiler ve şehirlerine bir güç gösterisi olarak devasa boyutlarda heykeller yaptılar, evlerini mozaik resimlerle süslediler. Mısır'da firavun mezarlarının içine ölen firavunlar ile ilgili resimler yaptılar. Lahitlerinin üzerine o firavunların yüzlerini resmettiler. Hristiyanlıkla birlikte resmin mahiyeti değişti. İbadet yerlerine Hz. İsa ve Hz. Meryem'i ve çarmıha geriliş anlarını, hikayelerini resmettiler. İkonalar yaptılar. Müslüman ülkeler ise batı sanatından farklı olarak heykelleri yasaklamalarına rağmen çini, tezhip, hat vb. süsleme sanatlarında çok ileri gittiler. Çin'de günlük hayattan ve doğadan ilhamla pek çok vazo yapıldı, süsleme sanatları, ipek ve kağıt üzerine resimlere önem verildi. Rönesansla birlikte sanat Avrupa'yı etkisi altına aldı. Dünyanın en iyi sanatçıları ve mimarları adeta birbirleriyle yarışır olmuşlardı. Dini resimler, yerini yavaş yavaş soylu ve zengin ailelerin portrelerine bırakmıştı. Realist resimler, adeta onların zenginliğini ve kendilerini ölümsüzleştiriyordu. Zaman geldi, dış dünyanın ve doğanın içe yansımaları resmedildi. Sonra iç dünyanın dışa yansımaları resmedildi. Modern sanat doğdu. İnsanlar ekonomik olarak rahatladıkça ve bilimle evrildikçe, çok daha özgür eserler ortaya çıkmaya başladı. Fotoğraf makinasının bulunmasıyla, fotoğraf da sanat sayıldı. Onun da resim gibi farklı şekillerde sanatı ortaya çıktı. Televizyon, internet derken edebiyatla birlikte görsel sanatların da çehresi değişti. Çağdaş sanat akımı doğdu. Sanatçıyı işlerinde özgün ve özgür bırakan bir akımdı bu... Soyut eserler arttıkça, fotoğraf ve videolardan digital sanat doğdu. İnsanlığın gelişimiyle sanat da evrilerek gelişiyor. Sanat ile ilgilenen insanların sayısı artıyor. İnsanların tasarımı, yaratımı ve üretimi olan her şey bana göre sanattır. Sanatsız bir dünya düşünemiyorum ve hem bir sanatsever, hem de sanatçı olarak sanata çok inanıyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-karsiti-sanat-dadaizm", "text": "Fikrin Sanata Dönüşmesi adlı yazımda Kosuth'un Felsefeden Sonra Sanat makalesinden bahsetmiştim. Kosuth, insanın varoluşundan beri üretilen sanatı, Duchamp'tan önce ve Duchamp'tan sonra olarak ikiye ayırır. Bu bakış açısı bir bakıma doğrudur. Sanat tarihinin hiçbir alanında bir akım kendinden sonra gelen akımların neredeyse tamamını etkilemeyi hiç başaramamıştır. Oysa Dadaistlerin, düşünceleri ve sanatlarıyla kendilerinden sonra gelen sanatçıları ve akımları etkilediği bilinir. Bu güçlü etkileşimin nedenini Dadaizm'in kendisinden önce gelen tüm sanat anlayışını keskin çizgilerle reddederken yerine koyduğu yeni sanat anlayışıyla eskiyi tamamen yıkmasına bağlıyorum. Elbette cümlelerimden de anlaşılacağı üzere fikirlerim kişiseldir. Ancak benimle aynı fikre sahip birçok sanat tarihçisinin olduğunu da belirtmeliyim. Dadaizm, I. Dünya Savaşının etkisiyle tüm dünyanın çalkalandığı bir dönemde kendini gösterdi. Salgın hastalıklar, savaş, toplu katliamlar ve bütün bunlara neden olan insanın yıkıcı etkisi, Dadaistlere göre anlamlı olan her şeyin anlamını yitirmesine neden oldu. Sanatçılar geriye kalan ve insanın neden olduğu anlamsızlığı sorgularken anlamsızlığın anlamını keşfettiler. İçi boşaltılmış eylemler ve ürettikleri eserler, düşünceyi ön plana çıkarmak içindi. Düşünceleri ise geleneğin reddiydi. Sanatçılara göre Dadaizm, I. Dünya Savaşı'nın vahşetini ve böyle bir şeyin yaşanmasına izin veren tüm dünyayı saran cinnet halini protesto eden bir anti-sanat hareketiydi. Dadaizm, bazı sanatçıların çivisi çıkmış dünyaya verdiği bir cevaptır diyen Anna Carola Krausse, Dadaistlerin eser üretirken hangi düşünceden yola çıktıklarından bize bahseder. Toplu katliamların yaşandığı savaş döneminde sanatçılar, insanın ve sanatın ikiyüzlülüğüne şahit olduklarını belirtir. Dadaizm'den önce güzel ve değerli olanın ifadesi olan sanat, reddedilir. Dadaistler, önceden belirlenmiş estetik değerler ve güzellik ölçütleriyle eserler üretmeyi reddeder. Söz konusu değerler burjuva sınıfının belirlediği sanat anlayışını yansıtır. Kalıplaşmış sanat döngüsünün dışına çıkan Duchamp, Beğenilerime uyum sağlamaktan kaçınmak için kendimi, kendimle ters düşmeye zorladım diyerek sanatın özüne yerleştirdiği düşünceyi paylaşır. Dadaist sanat eserlerini ve Duchamp'ı anlamak için bu düşünceyi bilmek gerekir. Mona Lisa, sanatta durmadan tekrar eden estetik değerler ve zevklerin temsili gibidir. Duchamp, Mona Lisa'yı değiştirerek gelenekselleşmiş sanat anlayışını reddetmiş olur. Burjuva sanatına bir saldırı barındıran eseriyle Dcuhamp, aslında hayatın her noktasına sinmiş iktidarın kendini tekrar tekrar üreten formlarını eleştirir. Başka bir açıdan gelenekselleşmiş beğeniler, siyasal iktidarın kendisini gösterme şeklidir. Sanatçı eseriyle söz konusu durumu eleştirmiş olur. Kıvrak bir zekanın ürünü olarak anılabilecek bir başka eseri ise 1913 yılında bir sandalyeye monte ettiği bisiklet tekerleğidir. Saygın bir sanat galerisinde sergilenmeden önce bir hurda olarak nitelendirilen bu çalışma, sanat galerisinde sergilenmesiyle birlikte bir sanat eseri olarak görülür. Duchamp, yaptığı şeyin farkındadır. Göstermeye çalıştığı sanat algımızın sadece eserden değil, eserin sergilendiği mekandan da kaynaklı olduğudur. Duchamp kendi ifadesiyle bu eseri sanatın ikiyüzlülüğünü göstermek için yapar ve toplumun önüne koyar. Kurt Schwitters, I. Dünya Savaşı ve yıkımın etkisini fazla hissettirdiği sözleriyle yaptıkları sanatı Zaten her şey paramparça olmuştu. Tek yapabileceğimiz, bu harabenin içinden yeni bir şeyler yaratabilmekti diyerek özetler. Sonuç olarak Dadaizm ve Duchamp çok fazla eleştiriye maruz kalsa da sanatın yönünü değiştirmeyi başarır. Dadaizm'den sonra ortaya çıkan tüm sanat akımları içinde bir parça Dadaizm'i barındırdı. Harika bir yazı, yazar hanımı tebrik ediyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-kenti-ve-toplumu-donusturur", "text": "Kent, kültürel yapının temel parçalarından biri olarak toplumların yaşam şeklinin ve değişiminin göstergelerinden biri oldu. Aynı zamanda sosyal yapının gelişmişliği ile de bağlantılı olan bu oluşum, sanatı da içinde barındıran bir özelliğe sahip. Elbette ki bunu, insanın olduğu her yerde sanatın olmasına bağlayabiliriz. Dünden bugüne sanat; din, ideoloji, kültür ve çeşitli kavramlara eşlik eden, kimi zaman onlara araç olan kimi zaman da karşısında yer alan kavrayışlar bütünü olarak hayatımızda yer aldı. Sanatın kentle olan bağı da insan ve ideolojilerle olan bağıyla birlikte gelişir. Toplum yapısı ve içinde yaşanan değişiklikler, sanatın yönlenmesine de ön ayak olur. Bazı durumlarda ise sanat tek başına bir el olarak tüm kargaşayı dağıtıp yeni bir fikrin ilk hareketi olur. Kent ve sanat ilişkisi ise kültürle şekillenir. Kentbilimci Lewis Mumford bunu, Kentlerin Kültürü adlı yapıtında, Kent, bir topluluğun kültürünün ve erkinin yoğunlaştığı yer, zamanın bir ürünü, birikimidir şeklinde açıklar. Aynı zamanda kent yaşamının uygarlıkla bağlantısı olduğu yönünde yaygın inanışlar da mevcut. Dolayısıyla kentin içinde barındırdığı çeşitlilik ve yapılanma durumu farklı kollar olarak bu ilişkiye dahil olur. Prof. Dr. Ruşen Keleş, Kent ve Kültür Üzerine adlı çalışmasında... Toplu yaşam kentte siyasallaşmakta, temsili demokrasi kurumlarının yanı sıra, kent doğrudan demokrasinin katılımcı yöntemlerinin de uygulandığı bir ortam olmaktadır. Batı dillerindeki 'citizen' sözcüğü, hem yurttaşı, hem de kenttaşı anlatmak üzere kullanılıyor. Antik Helen kentlerinin, tarihsel olarak, devletten daha önce gelen kurumlar olması, kenttaşlık kavramına yurttaşlıktan daha eski bir kavram gözüyle bakılmasına yol açmıştır der. Bu da kentin diğer değişkenlerle olan bağını ortaya koyan bir düşüncedir. Kent, insana siyasal bilinç kazandıran bir işleve sahip. Buna karşın siyasallaşmanın, kentin aksine köylerde gelişeceği düşüncesi de düşünürler arasında varlığını sürdürüyor. Fakat değineceğim nokta sanat üzerinden şekillendiği için yazımı, bu fikirlerin ötesinde bir kurguyla devam ettireceğim. Sanat da tüm bahsettiklerimle etkileşim içinde olduğu için kentin varlığını ve kan akışını destekleyen bir unsur. İlk aşama olarak mimari ve çevre yönünden değerlendirecek olursak kent yapılanmalarının bulunduğu dönemle bağlantılı olarak çeşitli sanat akımlarının ve fikirlerin etkisiyle şekillendiğini görüyoruz. Mimarinin diğer kollarının dışında estetik ve ifade biçimlerinin kent formunu tek tek ve bir bütüne doğru oluşturması da burada anlam kazanır. Bu noktada Brüksel'deki Grand Place Meydanı'nı örnek vermek istiyorum: Meydan bugün de belediye binası olarak hizmet veren Hotel De Ville ile birlikte çeşitli meslek gruplarına ait loncalarla çevrili. Hepsi işlevsellikleriyle bağlantılı olarak bölgede toplansa da bina formlarının dönem estetiğini yansıtması kent oluşumunda sanatın etkisinin bir ufak örneği. Antik Yunan'da kolezyumların kent meydanında olması ve sonraki süreçte Avrupa'da kiliselerin içinde sanatın bir ifade biçimi olarak varlık bulması tüm süreçlerde onun toplum yaşamını doğrudan çevrelediğini gösteriyor. Günümüze geldiğimizde sokak kültürü, kent dinamiğinin çeşitli sınıflara ayrıldığında dahi bir bütünlük ortaya çıkardığının göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Sanatın sokağa konuk olma durumu Eski Yunan'da kent meydanlarında yapılan tiyatro gösterilerinden beri devam ediyor. Hatta hatırlayacağınız gibi Türkiye'de de geçtiğimiz yıllarda sokakta, performanslar sergileyen tiyatro ekipleri oldu. Aslında sokak sanatçılarının sesleriyle, çizimleriyle ve oluşturdukları devinimle kent dinamiğini geliştiren bir ruhu var. Grafitiler gibi... 2000'lerden itibaren grafiti sanatının devletlerin de desteğiyle kentlerde yaşam bulduğunu gördük. İlk yükselişe geçtiği 70'lerde birçok devlet tarafından yasaklansa da bugün; sanatçıların topluma, kültüre ve siyasete dair eleştirilerini apartman duvarlarında, sokaklarda yansıtabilmesi oldukça keyifli bir şey. Günümüzde kentlerde sanat etkisinin bir başka boyutu da göçmen sorunuyla birlikte yükselişe geçti. Özellikle Suriye iç savaşı sonrasında dünyanın karşı karşıya kaldığı göç konusu, durumu dünya genelinde tam anlamıyla krize dönüştürdü. Göçmenlerin yaşadıkları zorluklar, onları kendi ülkelerine kabul eden siyasi yapılanmaların bu aşamada yürüttüğü yanlış, yanlı ve eksik politikalar göç problemlerini korkunç denebilecek aşamalara taşıdı. Sanat da işte bu noktada bir basamak olarak tekrar kendini gösterdi. Çeşitli sanatçılar kent meydanlarında, yaşanan göç politikalarına karşı performanslarını ortaya koydu. Yaptıkları çarpıcı çalışmalarla, yaşanan problemin odaklandığı şeyin yanlış olduğuna ilgi çekmeye çalıştılar. Feminist örgüt Las Tesis'in 25 Kasım 2019'da Şili kadın Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı önünde danslı bir protesto gerçekleştirmesi ve bunun Türkiye kentleri de dahil tüm dünyaya yayılması kentlerde sanat esintisinin toplumsal yaşam ve siyasetle olan bağının ne denli güçlü olduğunu ortaya koydu. Ünlü sanatçı Isaac Cordal'ın kentlerin köşelerinde kapitalizme karşı minik heykelcikleriyle verdiği mücadele de benzer şekilde sanatın kentin kalbine pompaladığı kanın bir başka göstergesiydi. Günün sonunda kent, kültür ve sanatın ortak bağları toplum dinamiklerinin temelini derinden etkiler. Tüm bu disiplinler birbirleriyle dönüşür ve toplumu dönüştürür. Prof. Dr., Ruşen Keleş, Kent ve Kültür üzerine, A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi. M. Ebru Erdönmez, Altan Akı, 2005 Açık Kamusal Kent Mekanlarının Toplum İlişkilerindeki Etkileri, YTÜ Mimarlık Fakültesi."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-kurumu-karsilastirmasi-the-broad-museum-national-museum-of-modern-and-contemporary-art", "text": "Hızla yayılan pandemi nedeniyle dijitalleşmeye hızlı bir adım atan sektörler arasında kültür kurumları da yer alıyor. Galeri, müze gibi kültür kurumları ve bünyesinde çalışan sergi tasarımcıları, küratörler ve bu alandaki pek çok meslek grubu dijital dünyaya adapte olma yolunda ilerliyor. Küratörlük ve sergi tasarımı dediğimizde fiziki bir alanda izleyici ile sanat eserinin arasındaki bağı güçlendirmek; alımlayıcıya eserin en yüksek deneyimlenme potansiyelini sunmak için çalışan bir iş kolundan bahsetmekteyiz. Müzelerin ve galerilerin kendilerini fiziksel alanlardan geri çekmek zorunda kaldığı bu dönemde eserlerin, sanatçıların ve sanatın deneyimlenme olasılıklarına dijital alanda getirilen farklı çözümleri National Museum of Modern And Contemporary Art ve The Broad Museum ile inceleyeceğim. Birisi Los Angeles'da, birisi de Güney Kore'de yer alan bu iki müzeyi coğrafi bakımdan birbirinden oldukça farklı yerlerde ve farklı kültürlerde oldukları için seçtim. Her ne kadar çağdaş sanat küresel bir birikim olsa ve ait olduğu yerel bir coğrafya olmasa da bu iki müze karşılaştırmasının farklı kültür ve zihniyetlerin çağdaş sanatı sunuş biçimlerine ve pandemi sürecindeki kriz yönetimine dair izlediği farklı politikaları görünür kılacağını düşünüyorum. Los Angeles'ın ortasında her sabah modern mimarisi ile ziyaretçilerine kapılarını açan, engelli bireylerin her türlü erişim imkanını karşılayabilen ve hatta çatı su biriktirme üniteleri ile sokak seviyesindeki bahçelerindeki sulamada yağmur suyu kullanımı ile su kullanımını %40 azaltarak ekolojik farkındalığa da dikkat çekebilen, halka açık ücretsiz bir müze düşünün... The Broad Museum'un saydığım bu düşünceli ve duyarlı yönleri kendisini pandemi sürecindeki dijitalleşme döneminde farklı şekillerde devam ettirebilmekte. Eli ve Edythe Broad tarafından kurulmuş modern sanat yapıtlarının sergilendiği Broad Müzesi'ne giriş ücretsiz. Bu yüzden pandemi öncesi müze önünde uzun kuyruklar ile karşı karşıya kalabilirdiniz. Dışarıdan mimarisi ile dikkat çeken Cindy Sherman, Jeff Koons, Ed Ruscha, Roy Lichtenstein ve Andy Warhol'un çalışmaları da dahil olmak üzere 200 sanatçının yer aldığı yaklaşık 2.000 parçalık çağdaş sanat koleksiyonu sergileniyor. Rağbet gören önemli eserler arasında Yayoi Kusama'nın sonsuz aynalı odası Milyonlarca Işık Yılı Uzaklığın Ruhları (The Souls of Millions of Light Years Away, 2013), Ragnar Kjartansson'ın dokuz ekranlı geniş videosu Ziyaretçiler (The Visitors, 2012), Julie Mehretu'nun 24 feet genişliğindeki eseri Sevgili (Beloved, 2013) ve Goshka Macuga'nın Marksizmin Ölümü, Tüm Toprakların Kadınları Birleşin (Death of Marxism, Women of All Lands Unite,2013) bulunmakta. Müze şu anda dünya çapında en büyük Cindy Sherman koleksiyonuna da sahiptir. Bina aynı zamanda Broad Art Foundation'ın çağdaş eserler kütüphanesinin merkezi olarak da hizmet vermekte. L. A. çevresindeki müzelerin ve sanat kurumlarının geçtiğimiz aylarda geçici olarak kapanmaya başlamasıyla birlikte, Broad, koleksiyonunu Mart ayının ortalarında İnfinity Room'un canlı akışıyla başlayarak yaratıcı bir şekilde koleksiyonunu çevrimiçi ortama alan ilk kurumlardan birisi olmuştu. Müzenin fiziksel ortamında olduğu gibi çevrim içi ortamında da elbette sadece bir sonsuzluk odasından daha fazlası var: The Broad from Home ile şairlerin müzenin koleksiyonuna dair yorumlarına yer veren Interplay: Şiir ve Sanat adlı bir dizi de içeriyor. Bu dizi, görsel sanat ve edebiyat arasındaki bağı göstermek için geniş koleksiyondaki belirli sanat eserlerine değinen, farklı tarzlarda çalışan şairleri içeriyor. Görsel çalışmanın dokuları, yüzeyleri, paletleri ve konusu şiirle iç içe geçtikçe, bu farklı ortamlar arasındaki bağlantılar ortaya çıkıyor ve birinin diğerini nasıl tamamladığı gözler önüne seriliyor. UP CLOSE: Curator Talks serisi ile The Broad'ın küratörleri Ed Schad ve Sarah Loyer'in yer aldığı bu video dizisinde, koleksiyon dahilinde olağanüstü derinliği ve etkileyiciği ile dikkat çeken daha derin bir bakış ve bilgi birikimi sunulmakta. Bir müzenin ana misyonları arasında her insanı kapsayıcılık, her yaşa hitap edebilecek pedagoljik çözümler ve eğitim yer almalıdır. Yazının başında toplumsal duyarlılığına dikkat çektiğim The Broad Müzesi'nin dijitalleşme sürecinde farkındalık çalışmalarına ve eğitici misyonuna en görünür ve faydalı şekilde devam ettiği alanlardan birisi de Evde Aile Workshopları serisi Aileler bu seride The Broad'ın her hafta Cuma günü düzenli olarak kendi sosyal medya kanallarında Broad koleksiyonundaki sanatçılardan esinlenebilecekleri, onların tekniklerini daha yakından görebilecekleri ve evde sanat eserleri yaratabilecekleri haftalık sanat etkinliği eğitimleri paylaşıyor. 27 Mart Cuma gününden beri her Cuma sabahı yayınlanan eğitimlerin ilkinde şehir sokaklarında bulunan reklamlar, el ilanları, reklam panoları, çizgi romanlar gibi atık malzemeleri kullandığı bilinen Geniş koleksiyon sanatçısı Mark Bradford tekniğinden ilham alan bir etkinlik yer aldı. Ulusal Modern ve Çağdaş Sanat Müzesi, Kore Gwacheon'daki ana müze ve her biri Deoksugung, Seul ve Cheongju'da üç şubesi bulunan çağdaş bir sanat müzesidir. Müze ilk olarak 1969 yılında, Kore'nin modern ve çağdaş sanatını ve farklı zaman aralıklarında uluslararası sanatı barındıran bir sanat müzesi olarak kuruldu. Müze 1986 yılında şu anki konumuna taşındı. 1910 yılından itibren yaratılan sanat eserlerini sistematik olarak koruyarak ve sergileyerek Kore çağdaş sanatının gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla kurulan müzenin 73.360 alanı üç kata yayılmış durumda ve açık hava heykel parkı 33.000 alan kaplamakta. Fiziksel alanından ve kurulduğu tarihten de anlaşılacağı üzere Kore'deki bu müzenin The Broad'a kıyasla bambaşka misyon ve vizyonlara sahip olacağı tahmin edilebilir. Öncelikle Los Angeles'da ve California eyaletinde farklı tarz ve akımlardan eserlerin ve sanatçıların farklı müze ve kurumlarda barındırılması, her müze ve kurumun kendine has marka faaliyetleri yürütmesi oldukça yaygın iken Kore'de sanata dair her şeyi tek bir alanda toplama ve merkezleştirme refleksi hakim. Gwacheon'daki ana müzenin koleksiyonlarında Go Hui-dong, Ku Bon-ung, Park Su-geun ve Kim Whan-ki gibi çağdaş Koreli sanatçıların eserleri de dahil olmak üzere yaklaşık 7.000 sanat eseri bulunmaktadır. Müze ayrıca Joseph Beuys, Andy Warhol, Georg Baselitz, Jörg Immendorff, Marcus Lüpertz, Nam June Paik, Nikki de Saint-Phalle, Jonathan Borofsky ve Michelangelo Pistoletto'nun sanat eserleri de dahil olmak üzere uluslararası alanda tanınmış önemli bir koleksiyon topladı. Müze Ulusal bir noktadan çıkış yapmış eski bir yapı olmasına rağmen çağdaş sanatın küresel doğasını tamamen kapsayabilmiş ve dünyanın her yerinde bir çok sanatçıya, coğrafyaya dokunmuş ve hareketlilik projelerine imza atmış. 2011 yılında MMCA, Jeff Koons, Andy Warhol ve Jasper Johns gibi sanatçıların yer aldığı The American Art sergisine ev sahipliği yaptı. Aynı şekilde, 2010 yılında müze, Doğu Asya ülkesindeki Albertina Müzesi'nden ilk koleksiyon sergisi olan Picasso ve Modern Sanat sergisine de ev sahipliği yaptı. MMCA, bunlara ek olarak daha yerel çaptaki çalışmalarında 1960-1980 Kore Sanatında Kazanımlar ve Kore Modern Sanatının Başyapıtları: 2008'de Modern Tarihin Keşfi gibi Kore sanatının özel sergilerini de kurdu. MMCA'nın küratörler, müze çalışanları, sanat öğretmenleri ve üniversite öğrencileri için profesyonel eğitim programları da dahil olmak üzere çeşitli sanat eğitimi programları vardır. Çocuk Müzesi, ilkokul öğrencileri, engelli öğrenciler ve fakir mahallelerden gelen öğrenciler için programları Gwacheon ana müzesinde bulunmaktadır. Müzenin seçilen genç sanatçılar için stüdyolar sağladığı ve sanatçılar ile sanat profesyonelleri arasında sanat sohbetleri düzenlediği residency programları mevcut. Bu yıl Mart ayı ile birlikte MMCA sanata olan desteğini pandemi dönemi olmasına rağmen Uluslararası Araştırma Bursu açık çağrısını sunarak gerçekleştirdi. MMCA'nın resmi sitesinde bünyesinde barındırılan sabit koleksiyonun her parçası görülebilmekte. The Broad at Home'a kıyasla kendi internet sitesindeki erişimi daha kısıtlı bulsam da MMCA'nın asıl dijital deneyimi Google Arts and Culture üzerinden gerçekleşmekte. Müzenin güncel sergileri arasında Korean Video Art from 1970s to 1990s: Time Image Apparatus, Outdoor Project Cody Choi: Venetian Rhapsody-The Power of Bluff ve MMCA Commissioned Project: FOR YOU: Jenny Holzer yer almakta. En temel misyonunu sanatçılara yardımcı olacak ödül ve fonlar sunmak olarak tanımlayan MMCA, kendi internet sitesinde sanatçıların kendilerini ifade ettikleri geniş bir Artist Talks arşivi barındırıyor. Nguyen Trinh Thi, Tamar Guimaraes, Dominic Gagnon ve daha bir çok uluslararası, az bilinen ve mainstream olmayan sanatçıya ifade alanı sunan arşiv internet sitesinde erişime açık bulunmakta. The 100th Anniversary of the Birth of Korean Modern Art, PARK HYUNKI 1942-2000 MANDALA, Garden ve Birth of a Museum: Documenting the Construction of MMCA sergileri Google Art and Culture üzerinden çevrimiçi erişime açık olduğu gibi 360 derece görsel bir tur deneyimi sunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-nedir", "text": "Soruyu cevaplandırmadan önce iyi düşünün. Basit bir soru gibi görünse de pek çok sanat tarihçisi tarafından hala tartışılmaya devam ediyor. Sanat Tarihi üzerine lisans eğitimi almaya başladığım ilk sene hocalarım tarafından bana ve sınıftaki diğer öğrencilere bu soru sorulduğunda hepimizin bir fikri vardı ve tanımlama için yetersiz olan pek çok cümle kurduk. Yüksek lisansa başladığımda da yeniden aynı soru karşıma çıktı: Sanat Nedir? Bu sefer ben de dahil olmak üzere sınıftaki herkes bu sorunun zor olduğunu biliyordu. Tanımlama yapmak zor. Çünkü sanat, birden fazla değişken barındırıyor. Bilim nedir?sorusunun cevabı gibi nesnel bir gerçekliğe dayanmıyor. Sınırları keskin çizgilerle çevrilmemiş. Bilimde, bilginin değerlendirilebilmesi bilimsel yöntemler eşliğinde sağlanabiliyor. Ancak sanat bundan çok farklı. Önceleri bir ihtiyaç sonucu var olduğunu ve zanaat olarak görüldüğünü söylemek mümkün. Var oluşundaki en temel dürtü, ifade ihtiyacı. Bunu mağara resimlerinde de anlayabiliyoruz. Rönesans dönemine kadar özgünlükten yoksun, belli kalıplar dahilinde zanaat olarak var olsa da Rönesans'tan sonra sanat var olmayı başarmıştır. Yine bu dönemde ilk defa sanatın ne olabileceğine yönelik yazılı kaynaklar oluşturulmaya başlanmıştır. Günümüzde bu kaynakların yetersiz olduğunu görsek de yazılı sanat tarihçiliğinin başlangıç noktası olması sebebiyle önemseriz. Sanat, soyut bir kavramdır. Söz konusu soyutluksa onu tanımlama kısmında zorlanmalara neden olunca bazı sanat tarihçileri somut olan sanat eserlerini incelemeye yönelmiştir. Soyut bir kavram olan sanatın sınırları, somut olan eserlerin incelemeleriyle netleştirilmeye çalışılmıştır. Sanatçıya yapılan en ufak bir müdahale sanatçının, özgünlük ve özgürlüğünün ihlalidir. Ancak yapan kadar gören ve alanın da bir aşamada önemli olması sanatın ticari hale gelmesine neden olabilir. Ki günümüzün en önemli sorunlarından biri de tam olarak budur. Gören ve alana ulaşma isteği. E taş mı yesin bu sanatçılar? Farklı bir açıdan bakarsak hak vermemek zor. Duchamp, sanata ikiyüzlü dedikten sonra her şey çok değişti. En başında da sanata yüklenen estetik algısı. Bir pisuvarın ters çevrilmesiyle sarsıldık. Elbette bu hemen olmadı. Şimdi burada size olayı çok basite indirgesem de pisuvarın sanata kabulü uzun bir zaman aldı. Ancak kabul edildikten sonra büyük bir değişim yaşadık. Kosuth, Felsefeden Sonra Sanat makalesinde tam da bu sebeple sanatı Duchamp'tan önce ve Duchamp'tan sonra olarak ikiye ayırır. İlk keskin kırılmayı burada yaşadık ve sanatın en önemli çizgilerinden biri silindi. Estetik algımız kırıldı. Güzellik görecelileşti. Fikrin ön plana çıkmasıyla sanat bambaşka bir oluşum haline büründü. Şimdi bir örneklendirmemiz gerekirse; Amerika'da politika üzerine okuyan bir yüksek lisans öğrencisi bir forum açıyor ve insanlara Amerika, kapitalist bir ülke ve isterseniz oylarınızı bile satabilirsiniz diyor. Araştırma yapmak için siteyi açan öğrencinin bu hareketi olay yaratıyor ve tepkiler sonucunda öğrenci siteyi kapatmak zorunda kalıyor ancak kapatacağı sırada Avustralyalı bir sanatçı o siteyi kapatmamasını ve kendisine satmasını istiyor. Öğrenci bu teklifi kabul ediyor ve sanatçıya hesabı devrediyor. Sanatçıyla öğrenci arasında bir anlaşma sağlanıyor ve öğrenci hesabı Avrupalı iş adamlarına sattığını duyuruyor. Olaylar büyüyor ve CNN'de bir canlı yayında bu durum hararetli bir şekilde tartışılıyor. Bu tartışma sırasında avrupalı bir iş adamı olduğu sanılan sanatçı, ısrarlı bir şekilde kendisine yöneltilen Amerika düşmanlığı ve demokrasiye saldırı suçlamasını kabul etmeyerek tam tersine Amerika'ya hayran olduğunu, kapitalizmi benimsediğini hatta çok sevdiğini ve yeri gelince halkın oylarının da satılabileceğini söylüyor. Bahsettiğim olay bir sanat performansıdır. Bu performans sanatının en önemli özelliği, çizgileri hissettirmesidir. Şimdi bu örneği bir inceleyelim. Normalde alışılagelmiş sanat algımızın dışında bir şey var karşımızda. Bager Akbay, bu örnekteki o ilk duraksama anını ve bu performansı sanat olarak alıp almama anın, pisuvarı kabul edip etmeme anına benzetiyor. Analizi son derece başarılı. Çünkü tam da o ana benziyor. Bu aslında bir eserin onu gören kişiye dokunduğu an. Bu önemli çünkü yaratıcısından başka kimseye dokunamamış bir eserin sanat olup olmadığı da tartışmaya açık. Ortaya çıkış süreci, sonuç, izleyiciyle buluştuğu an hepsi o eserin sanat olup olmadığı noktasında değerlendirmelere yönlendiriyor bizi. Sanatın sınırları yok ancak belli bir zeminin üzerine oturduğunu söylememiz mümkün. En önemli değişkenin insan olduğunun da altını çizmek istiyorum. Bu ise bizi karmaşık denklemlere yönlendiriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-soylesileri-konuk-hatice-hamarat", "text": "Gazete Sanat, Sanat Söyleşileri konuğumuz şair, yazar, müzisyen ve eğitimci Hatice Hamarat. Hatice Hamarat Kimdir? Hatice Hamarat Ekim 1985 yılında Eskişehir'de dünyaya geldi. Küçük yaşlardan itibaren müzik ve edebiyat alanında eğitimler aldı. Üniversite eğitimini Eskişehir'de Eğitim Fakültesi'nde tamamladı. Yine aynı dönemlerde Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. Ünlü Harper Collins ödüllü yazar Luset Kohen Fins'ten dersler alarak Öykü Fabrikası'ndan mezun oldu. Edebiyatın güçlü kalemlerinden Jale Sancak ve Faruk Duman ile çalıştı. Edebiyata gönül vermiş dostları ile şair ve yazar Oktay Yivli önderliğinde Yol Edebiyat Dergisini çıkardı. Çukur Mecmua Edebiyat ve Sanat Dergisi'nin kurucularındandır. Sırasıyla Çavlan isimli şiir kitabı, Mutlak Unutuluş ve Bu Dünya adlı kitapları yayımlandı. Halen, şiir, öykü, deneme, inceleme ve makale türünde eserler vermekte olan müzisyen yazar, kendisine has tarzını şiirin müzikle dansı olarak adlandırıyor ve modern soundları, derin şarkı sözleri ile harmanlayarak müzikseverlerin beğenisine sunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-soylesileri-konuk-mavi-huydur-bende", "text": "Gazete Sanat, Sanat Söyleşileri konuğumuz: Mavi Huydur Bende adlı müzik grubunun solisti Serkan Atay. Keyifli bir sohbet youtube kanalımızda sizi bekliyor. Mavi Huydur Bende 2015'te Serkan Atay tarafından Indie ve Alternatif Pop-Rock tarzlarında solo bir proje olarak başladı. Adını Edip Cansever'in Günlerden şiirinden alan projenin başlangıç noktası şiir bestelemekti. Bu fikir dahilinde birçok şiiri besteledi. Ama bu şarkıları yayınlamadan önce daha özgün olmayı tercih ederek bundan vazgeçti ve sadece kendi yazıp bestelediği şarkılara ağırlık vermeye başladı. 2016 yılında ilk teklisi Şehri Getir Gel'i yayınladı. 2017 yılında gitarist Okan Acarbaş ile tanıştı. Yola beraber devam etme kararı alan ikili 2018 yılında home stüdyolarında kaydettikleri ilk albümleri Bahçe'yi yayınladılar. Albümden Geçmiş Ama Bitmemiş isimli şarkıları Çocukluk isimli TV dizisinde kullanıldı. Bu albümü altı tane single takip etti. Mavi Huydur Bende kendini; insanın olduğu ve insana dokunabilen her şeyden beslenmeye çalışan ve iyi müziğin peşinde koşan bağımsız bir müzik projesi olarak ifade ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-soylesilerinin-bu-haftaki-konugu-narda-afrika", "text": "Gazete Sanat, Sanat Söyleşileri'nin bu programdaki konuğu Narda Afrika oldu. İdil Güney Şimşek'in moderatörlüğünde samimi ve keyifli bir sohbet sizleri bekliyor! Narda Afrika 2011 yılında Barış Başarol tarafından İstanbul'da kuruldu. Grubun 2014 yılında Esen Plak etiketiyle çıkarttıkları kendi adını taşıyan ilk albümü Hakan Kurşun ile kaydedildi. 12 parçanın bulunduğu albümde söz ve besteleri Barış Başarol üstlendi. İlk klipleri çıkış parçaları Ben Efsaneyime çekildi. Grup ilk konserini Ankara Bilkent Otel'de Serçev yararına verdi. İkinci konserleri Massive Attack, Soundgarden, Kaiser Chiefs gibi dünya devlerinin de katıldığı &100 Festival'de gerçekleşti. Mavi Ay ve Çaki şarkıları ile Kaçak Gelinler dizisine konuk oldu. Mesut Yar ile Burada Laf Çok programına katılan grup, 2016 yılı içinde Düzce Üniversitesi Bahar Şenliklerinde sahne aldı. Grup ikinci kliplerini Çaki ye üçüncü kliplerini ise Zorba/İki Küçük Kedi şarkısına çekti. Ardından Yalçın Birol' un hazırladığı Bip Akustik programına performanslarıyla konuk oldu. Albümlerinden Lakin Yanıyorum adlı parçayı da kliplendiren grup ilk defa Müslüm Gürses' ten dinlenilen ve çok sevilen ''Nilüfer'' şarkısını kendi tarzlarında yorumlayıp oldukça iyi eleştiriler aldılar. Grup 2019 yılında Küskün Yengeç adlı teklisini yayınladı ve Zeytinli festivalinde yer aldı. Ardından 2021 yılında ''Yağmura Doğru '', Dün Gece Nerelerdeydin? , 7 Dakika ve Senindir Gözlerim isimli teklilerini yayımlayan grup, tüm bu süreç zarfında Boğaziçi Üniversitesi, Arel Üniversitesi gibi büyüklü küçüklü çeşitli festival, konser ve etkinliklerde sahne aldı. Grup halen yeni şarkılarının kayıtları için stüdyoda."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-soylesilerinin-bu-programdaki-konugu-hasan-azze", "text": "Gazete Sanat, Sanat Söyleşileri'nin bu programdaki konuğu Hasan Azze. Sürpriz şarkıların da yer aldığı samimi ve keyifli sohbetimiz müzikseverlerle buluştu. İyi seyirler dileriz. Asıl adı Hasan AYEKİN olan Hasan Azze, 22.01.1991 tarihinde Antalya'da doğmuştur. Muğla Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nden mezun olan Hasan Azze, SAE Institute İstanbul'da Ses Mühendisliği eğitimi almış, ardından Bahçeşehir Üniversitesi Ses Teknolojileri Bölümü'nde yüksek lisans yapmıştır. Yıllardır müzik piyasasının içinde olan sanatçı, Türkiye'nin birçok şehrinde konserler vererek çeşitli organizasyonlarda yer almıştır. 2015 yılında ise alternatif bir tarz yaratma yoluna girerek ''Hasan Azze'' projesini başlatmıştır. 2019 senesinde Antalya'ya taşınan Hasan Azze, Art N Craft isimli şirketini kurmuştur. Bir yandan kendi projelerini sürdürmekte bir diğer yandan Art N Craft çatısı altında ses kayıt, mix, mastering, ses tasarım, final mix, altyapı ve aranje, kurumsal kimlik tasarımı, logo, marka danışmanlığı, web site, fotoğraf çekimi ve video çekimi gibi multi medya hizmetler vermektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-tarihinde-ilk-asiklar", "text": "Sanatın beslendiği en önemli konulardan biri olan aşk, toplumsal, ahlaki ve dini etkenler çerçevesinde şekillenerek sanata aktarılır. Özünde kadın ve erkek ilişkisini konu olan aşk mitleri, cinsiyet ideolojisinin etkilerini taşır. Tek tanrılı inançlara bakıldığında ilk aşıklar olarak Adem ve Havva karşımıza çıkar. Adem ve Havva'nın cennet bahçesindeki mutlu birliktelikleri şeytanın onları günaha sokmasıyla bozulur. İlk günah mitine göre Havva, erkeğine bağlı, itaatkar bir kadın olmasına rağmen şeytana uyarak, Tanrı'nın yasakladığı bilgelik ağacından meyve yer ve ardından Adem'e de ikram eder. Böylece insan, cezalandırılarak cennetten yeryüzüne indirilir. Yukarıda yazılı olan atasözünün ikinci bölümünde Yahudiler, erkeklere bu olayı hatırlatır ve iyi kadınlardan kendilerini korumaları gerektiğini söyler. Aşk, yaratılış mitinde iki kadınla karşımıza çıkar. Biri Havva'dır. Diğeri ise Yahudi atasözünün ilk bölümünde bahsedilen kadın yani Lilith'tir. Mite göre Lilith, Adem'le birlikte ve eşit şekilde yaratılır. Ancak kısa bir süre sonra kavga etmeye başlarlar. Lilith, her zaman altta olmak istemez, Adem ise Lilith'in altta olması gerektiğini, kendisininse üstte olmayı hak ettiğini söyler. Eşit olduklarını savunan Lilith, Adem'i terk ederek şeytanların arasına katılır. Tanrı, Adem'in isteğiyle Lilith'in dönmesi gerektiğini, dönmemesi halinde şeytanlardan olma çocuklarını öldüreceğini bildirir. Lilith, buna rağmen Adem'e dönmez. Ölen her çocuğu için Adem'den intikam alacağına yemin eder. Yalnız kalan Adem üzgündür. Tanrı onun için yeni bir eş yaratır. İkinci eşi Havva'yı Adem'in kaburgasından yaratır. Böylece kadın, erkeğine tabi olur. Mitteki karakterlere odaklanıldığında erkeğin evrendeki merkezi ve üstün rolü Adem karakteriyle vurgulanırken, iyi ve erkeğine bağlı kadın Havva'dır. Lilith ise özgürlükte ısrarcı, erkeklerle eşit olduğunu savunan asi ve kötü kadın rolüne büründürülmüştür. Ancak nihai olarak iki kadın da kusurludur. Lilith isyan etmiş, Havva ise Adem'i günaha teşvik ederek insanlığın cezalandırılmasına neden olmuştur. Rivayetlerden biri de Lilith'in Havva'nın aklını çelerek meyve yemesini sağladığıdır. Böylelikle iyi ve kötüyü ayırt edebilecek ve gözleri açılacaktır. Lilith, çoğu zaman kadınlara erkeklerle eşit olduklarını fısıldar. Feminist düşünce özgür ruhlu Lilith karakterini yüceltirken aynı karakter nedeniyle Ortaçağ'da kadınlar cadıcılıkla suçlanarak asılır ve yakılırdı. Michelangelo'nun, ilk günah resmi de bu mit ekseninde resmedilmiştir. Ancak kadının hatası sonucu gerçekleştiği düşünülen ilk günahta etkin figürün kadın değil de erkek yani Adem olduğu görülür. Resimde Adem, bilinçli bir şekilde bilgelik ağacındaki meyveyi alır. Yerde oturan Havva, bilinçsiz bir şekilde kendisine ikram edilen meyveye doğru elini uzatmaktadır. Resimde Havva ve Adem ile birlikte arasında güçlü bir bağ olan bilgelik ağacının yanında şeytan olmasını umduğumuz bir figür daha görülmektedir. Belden altı yılan, üstü ise bir kadın suretinde olan figür, Adem'in ilk eşi Lilith'tir. Hugo Van Der Goes'un İlk Günah sahnesinde de Adem ve Havva, resmin kenarında görülür. Havva, bilgelik ağacından elma almak için elini uzatır. Ancak gerçekleştirdiği eylemin bilincinde değildir. Adem ise Havva'nın saçını okşarken görülür. Bilgelik ağacının kenarında görülen Lilith, ayakları yüzgeçli kuyruklu bir yaratık olarak görülür. Adem ve Havva'yı uzaktan kıskançlık içinde izler."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-uzerine-bir-kalem-yazi-iii", "text": "Sanat tarihi sanatçıların sıradanlaşan anlayışları aşıp yeni bir var oluşu zorlayararak her şeyi yeniden inşa ettiği süreçlerle doludur. Monet boyasını tuvale daha önce hiç kimsenin sürmediği gibi sürdüğünde paydaşlar bunun bir devrim olduğunu geç farkedebildi. Şimdi ise herhangi bir yöntemle ortaya çıkan sanat ürünü eğer izleyici tarafından beğeni topluyorsa geri planına bakılmaksızın yüzbinlerce yapıt arasından sıyrılıp bir değer biçilebiliyor. Liberal bakış açısı olan bu altı boş basit yönelim her ne kadar bir ilüzyon olsa da kar zarar ilişkisi düşünen galeriler için en temel beklentidir; fakat durum bu iken haksız da sayılmazlar. Bir önceki yüzyıla kadar gelenekten kopup yeniyi ortaya koyan sanatçıları afaroz edenlerin paranoyası ile şimdikinin ben yaptım oldu paranoyası özünde aynı galiba; çünkü belirli bir kitle tarafından beğeniliyor olmanın yettiği ve her şeyden önce bayağı olmaya başlayan günümüz sanat anlayışı yeni bir akademik dizayna ihtiyaç duyuyor. Her türden çalışmanın bir robot tarafından basit ve çok kısa bir sürede yapılacak olması bizleri kaçınılmaz olarak daha disiplinli olması gereken bir sürece evirecektir. Disiplin kelimesi daha çok askeri bir terim olarak karşımıza çıktığından itici olsa da ben disiplin konusunda demek istediğimi bu şekilde özetlemek istiyorum: Ruh, beden ve aklı tutarlı bir noktada buluşturup çalışkan ve devamlı bir üretkenlik sürecinde bulunmak. Akademinin kalıplar dikte etmesini kesinlikle kabul etmiyorum. Sahte bir özgürlük öğretisi taşıyan akedemiler kendilerini revize edip özerk dünyanın standartlarına ve gerçekliğine kanalize olmalı diyorum. Merkezinde Ortadoğu olan içinden geçtiğimiz bu sancılı ve çok alternatifli geçiş süreci sancılarının birey ve toplumda sebep olduğu duygu ve kafa karışıklığını politik anlamda geçmişin mizansen ideolojileri ile ve sanatsal olarak geçmişin kabulleriyle aşılması imkansız. Mondrian tıkanmışlık yaşandığında geçmişin en ilkel haline dönerek yeniden başlanılması gerektiğini söyledi fakat durum bu kadar basit de değil artık ve kesinlikle her şeyi ve herkesi kapsayacak halk temelli bir devrimi gerekli kılıyor. Yapmamız gerekenin her şeyin en ilkel haline dönüp yeniden başlamaktan ziyade yanlış tanımlanmış ya da manipüle edilmiş olan her şeyin yeniden ele alınarak berraklaştırılmasının daha sağlıklı ve yol açıcı olacağını savunuyorum ve bu şekilde en azından devrimlere açılacak kapılara sahip olacağız. Yani demem o ki öncelikle sahte olan her şeyden arınmak gerek, çünkü bu kadar manipülasyon içinde insanın işi zorlaşıyor ve cidden bocalıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-uzerine-bir-kalem-yazi-iv", "text": "Sanatın kendine has bir doğası vardır; içinde yaşadığımız etle örülü doğanın ve fizik kurallarının geçerlilik sınırlarını aşan, duyumsanabilir olmaktan ziyade içsel bir algıyla hissedilebilen bir doğa formu. Hayal kurmak diyoruz buna. Geçenlerde plastik sanatların gidişatı konusunda Netflix'te gösterime giren eleştirel bir filmle karşılaştım. Velvet BUZZSAW adlı film piyasanın zorlamasıyla sanatın kendi doğasının terkedilerek anlamsızlaştığını, pahalılaşmasıyla birlikte de değer kavramından uzaklaştığını dile getiren bir yapıdaydı. İzlenilmesini kesinlikle tavsiye ederim. İçinde bolca küfür de geçen filmde küfrün politik bir gönderme olduğunu da farketmek fazla zaman almıyor. Çağdaş sanat sergilerindeki trollemelere de bolca gönderme yapılmış aynı zamanda, eser satışından sorumlu birinin milyon dolarlardan bahsetmesi ve aynı zamanda gerçekte çöp olan bir çöp yığınını sanat eseri sanması... Filmin sonunda sanat tacirlerinin hepsi sanat eserleri içinde var olan gerilla bir ruh tarafından yok ediliyor. Filmde sistemi tamamen tenkid ediyor olsalar da Türkiyedeki durumu ele aldığımızda içinde artılar da görebileceğimizi farkettim. Galeriler yeni sanatçıları keşfederek dünya piyasasına kazandırmaya çalışıyordu. Yani burdaki gibi dürümcü dükkanı kiralar gibi yapmıyorlardı işlerini. Filim elbette batı tarzı ve yozlaşmış sanat piyasasına gönderme yapıyordu ama yine de en azından küratör ve galericilerin uluslararası ilişkileri ve dünyanın her yerinden koleksiyonerleri vardı. Yani anlayacağınız sanatçıların cebinden geçinmiyorlardı en azından. Türkiye'de ise işini ciddiyetle yapanların sayısı oldukça az. Genelde sosyal medya üzerinden topladıkları ressamların işlerini bir ücret karşılığında, ciddi denebilecek organizasyonlarda bile sergileyen; fakat buna rağmen sanatçı için hiç bir gelecek vaad etmeyen galeriler le dolu. Fuarlar bile bunlarla dolup taşmış durumda. Odak noktasında kendine küratör diyen birinin ayı kurtardık demesinden öteye gidemeyen bu tip sergiler ve galerilerle dolu her yer. İstanbula yeni taşındım sayılır ve bu sektörün saçma sapan tekelinden muzdarip, küsmüş, köşesine çekilmiş değerli bir sürü sanatçıyla tanıştım. İlginç olan ise, iddia edilen üretken ve medeni ulus modeline oldukça ters olan bu gidişatın nelere mal olduğunu da eleştirenin olmaması ve iddia edilenlerin mizansen olarak kalması."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-ve-benlik", "text": "Bilgin'e göre, Benlik, herkesin kendi öz kişiliği hakkında sahip olduğu zihinsel temsildir. Benlik, diğerlerinden farklı olduğumuz duygusunu uyandırırken kendi içimizde tutarlılık ve süreklilik duygusunu uyandırır. O halde benlik, insanın varoluşunun temellerinden biridir çıkarımına varabiliriz. Burada hemen bir parantez açarak kimlik kavramına da değinmek ve iki kavram arasındaki farka dikkat çekmek istiyorum. Kimlik, benliği içine alan ancak bir insanın toplumsal yaşam içinde var olabilmesini sağlayan ve zaman zaman edindiği roller ve bu rollere uygun geliştirilmiş davranış biçimleri dolayısıyla bireyi sınırlayan bir kavramdır. Toplumsal yaşam benliğimizin her arzuladığı eylemi ya da söylemi dışa vurmasına izin vermez. Özellikle egemen yapılar yani toplum, din, devlet ve hatta bir toplumun çoğunluğunu oluşturan bireyler, toplumun varlığını sürdürebilmesi için düzene ve uyumlu insan profillerine ihtiyaç duyarlar. Oysaki bir insanı biricik, tekil ve özel kılan benliğidir. Bu bağlamda sanat, -her zaman mümkün olmasa da- insanın benliğini olduğu gibi ortaya koymasına ve bu içten varoluşu yaşamasına imkan tanıyan ender bir alandır. Pek tabii ki kişinin kendi benliğiyle buluşması ve onu tanıması ayrıca bir keşif olduğu gibi benliğin, kişinin içinde yaşadığı dönemin etkilerini bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde taşıyabileceği ve eserlerine yansıtabileceği gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir. Sanatçı; imgeler, sesler, performanslar, yazılar aracılığıyla benliğini duyulur, görülür ve hissedilir hale getirebilir. Bu sayede ortaya çıkarttığı somut eser ile alıcısına benliğinden izler taşıyan mesajlar verebilir. Akıl ve becerinin ürünü olarak ortaya çıkan sanat, bu noktada alıcısının duygu ve düşüncesinde anlam bulur. Dolayısıyla Sanat, sanat içindir görüşünde dahi yadsınamaz bir iletişim süreci olduğunu söyleyebiliriz. Unutmamak gerekir ki iletişim, sınırlı insan ömründe yarına kalmanın en önemli araçlarından biridir. İnsanı hayatı zamana göre şekillenirken unutmak, hatırlamak, geçicilik, ölümsüzlük gibi kavramların hepsi zamana bağımlı ve kalıcılıkla ilintilidir. Yıllarca sanatçının temel arzularından biri olmuş kalıcılık için Guthrie kalıcılık konusunda biraz düşünen herkes için çağdan çağa ebedi olmak oldukça imkansızdır ifadelerine yer verir. Çağdan çağa günümüze ulaşabilmiş eserler olmakla birlikte içinde yaşadığımız tüketim toplumunda sanatta kalıcılık kavramı artık geleneksel sanat anlayışı kalıplarının dışına çıkmıştır. Özellikle 1960 sonrası sanat hareketlerinin içerik ve biçim yönünden kalıcılığı bir ölçüt olarak görmemesi ve kalıcılık kaygısının yerini geçici işlere bırakması tartışma konusu haline gelmiştir. Ören, Ş., Sanatın Doğuşunda İletişimle Aralarındaki Varoluşsal Birliktelik ve Sanat Eyleminde Psikolojik İletişimin Önemi, 2015. Kılınç, G. M., Sanat, Sanatçı, Yapıt Üçgenin Benliğin Rolü. Cebriloğlu, O., 21. Yüzyılda Sanatçının Kalıcı Olma Düşüncesine Karşı Ortaya Koyduğu Tavır, 2016. Teşekkür ederim. Farklı görüşler olabilir tabii ki hele ki sosyal bilimlerde."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-ve-fuarlarin-birlestirici-gucu", "text": "IAAF III. Sanat ve Antika Fuarı 16-20 Kasım 2022 tarihinde Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleşti. Sanatçı Yeşim Kale'nin solo olarak dört eseriyle katıldığı sergide, yerli ve yabancı sanatçılar eserlerini sergilediler. Rengarenk resimler, usta ressamların resim gösterileri ve müzikle bir festival havasında geçen fuar, hobi olarak başlamış ve profesyonelleşmiş çağdaş sanatçılara yer vermesiyle de takdir topluyor. Yurtdışındaki fuarları aratmayan organizasyonda, sanatçılar resimlerini sattıkları gibi, yabancı sanatçılarla ve galerilerle yakından tanışma ve görüşme fırsatına sahip oldular. Yeşim Kale, Paris Louvre'da 21-23 Ekim'de gerçekleşen uluslararası Artshopping fuarından hemen sonra IAAF Sanat ve Antika fuarına katılımıyla, farklı ve özgün sanatını sergilemiş oldu. Fuarlara katılmak benim için büyük mutluluk... Amacım sanatımı tanıtmak, markamı duyurmak, sanatsever ve sanatçı olan insanlarla tanışmak... Satış olsa da olmasa da fuarların asıl amacı, sanatçıların tanınması, uluslararası platformlarda adını ve tarzını göstermesidir!.. Fuarların hepsi de asla küçümsenmeyecek, büyük bir sanat olayıdır. Hatta sadece solo sanatçılar için de yurtdışında olduğu gibi ayrı bir fuar yapılmalıdır diyen Yeşim Kale, bu konuda çalışacağını ve ilgili sanat danışmanları ve sanatçılarla işbirliği içinde olacağını belirtti. Atölye ve sergi çalışmalarına Teşvikiye'de devam eden sanatçı, 'Türkiye'den de ekoller ve dünyaca tanınan sanatçılar çıkmalı, bu konuda birbirimize her konuda destek olmalıyız' diyerek diğer sanatçılarla ortak çalışmalara açık olduğunu belirtti."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-ve-iletisim", "text": "Toplumsallaşmanın vazgeçilmez bir ögesi olan iletişim; siyaset biliminden psikolojiye, sosyolojiye uzanan pek çok disiplinle kesişen bir noktada yer alır. Sanat da iletişimle yakından ilgili bir alan olarak karşımıza çıkar. Sanatın iletişim ihtiyacı ile doğan ve gelişen bir yaratım süreci olduğunu söyleyebiliriz. Tarih öncesi dönemde ağıtların, destanların, masalların, heykellerin ve dansların gündelik hayatın önemli bir parçası olduğuna dair bulgular varken yazının icadı, teknik ve teknolojik buluşlarla birlikte sanatın çeşitlendiğini ve günümüze geldiğimizde çok farklı bir boyuta ulaştığına tanıklık ediyoruz. İletişim dediğimizde kaynak, iletici ve alıcı gibi ögeler olduğunu biliyoruz. Sanatsal iletişimde kaynak eseri üreten birey; ileti sanat yapıtı, seyirci, dinleyici, okuyucudan oluşan hedef kitle ise alıcıdır. Üretenin iletişim ihtiyacı sonucu ortaya çıkan yapıt, yeni bir iletişim sürecini başlatır ve alıcıdan gelen tepkilerle tekrar kaynağa ulaşır. Modernleşme ile sanat yapıtının sanatsal işlevinin önemini yitirdiği bir sürece girdiğimizi gözlemlemekteyiz. Sanatsal iletişimin yaşanması için alıcıdan beklenen yoğunlaşma süreci yerini oyalanmaya bırakmış; derin düşünme eyleminin karşısına düşüncelerin dağıtılması ve kısa süreli algılama eylemleri çıkmıştır. Kabaca derinlik yerini yüzeyselliğe, özgünlük, tekillik ise kopyalanabilirliğe bırakmıştır. Artık kitlelerin sanatı algılama biçimleri, sanatın üretim biçimi, amacı ve hatta sanatçının amacı dahi değişmiştir diyebiliriz. Toplumun önünde ve kitleleri kendine çekebilecek güçte olması beklenen yapıt, kitlelerin talebine göre arz edilen ve stratejik planlama gerektiren bir piyasa ürünü haline gelmiştir. Egemen yapı ve kültür endüstrisi tarafından kuşatılmış sanat ile derinlikli ve anlamlı bir iletişimde kalabilmeyi diliyor, Tolstoy'un bir sözüyle yazımı sonlandırıyorum. -Lev Tolstoy- M. Ç. Aydın, Sanatsal İletişimin Medyada Geçirdiği Dönüşüm Süreci. F. Aşkar, Sanatsal İletişim Modeli: Sahne Sanatları Üzerine Bir İnceleme. Sizin son cümlenizde alıntı yaptığınız Lev Tolstoy'un belirttiği gibi sanat düşünebilen, gerçeği görebilen, toplumu anlayabilen insanların işidir. Bunun içinde sanatçının iletişim becerisinin ve hoş görüsünün çok üst düzeyde olması gerekir. İletişim becerisi ve hoş görüsü olmayan bir sanatçı içinde yaşadığı toplumla iletişim kuramaz. Çok ilginç konulu yazınızı -geç de olsa- şimdi okuyabildim, sizi kutluyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-ve-kultur-disiplinleri-sertifika-programinda-ikinci-donem-basliyor", "text": "Türkiye'de ilk defa, Bahçeşehir Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi, İyilik İçin Sanat Derneği ve Artkolik Sanat ve Eğitim Platformu iş birliği ile hayata geçirilen kültür sanat alanında uluslararası normlara uygun içeriklerle, öncü isimlerin katıldığı sertifika eğitim programında ikinci dönem 18 Ocak 2022 tarihinde başlıyor. Sanat ve Kültür Disiplinleri Sertifika Programı'nın ikinci dönemine ilişkin detaylar, Artkolik Sanat ve Eğitim Platformu Yönetim Kurulu Başkanı Nazlı Keçili ve İyilik İçin Sanat Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Selin Bozkurt'un katılımı ile gerçekleştirilen toplantıda paylaşıldı. Sanat ve kültür disiplini başlıkları altında akademik anlamda kendisini geliştirmek isteyen sanatseverlere yönelik eğitim verilmesi amaçlanan programlarda Feride Çelik, Buket Şakarcan, Emre Erbirer, Saliha Yavuz ve Denizhan Özer gibi alanında önemli isimler eğitmen olarak yer alacak. Küresel salgının getirdiği kısıtlamaları fırsata çevirmek isteyenlerin dijital platformlar üzerinden kişisel gelişim eğitimlerine yönelmesi ile hayata geçirildiği ilk dönemde yoğun ilgi ile karşılaşan Sanat ve Kültür Disiplinleri Sertifika Programı'nda ikinci dönem 'Sanat Kültür Yönetimi ve Kurumlar' başlıklı modül ile başlayacak. Programın ilk modülünde, müze, galeri ve kültür sanat dünyasına hazırlanmak için sanat yönetiminin tarihi, küratörlük uygulamaları, sanat kurumları yönetimi, koleksiyonlar, sergi tasarımı, bütçe ve finans, eğitim, yeni teknolojiler ve ziyaretçi deneyimini aktarmayı amaçlayan konular işlenecek. İhtisas konularındaki en saygın öğretim üyelerinden oluşan eğitim kadrosuyla gençlere sadece bir üniversite eğitim almaktan ziyade, geleceklerini de kazandırmayı hedefleyen bir vizyon ile hareket eden Bahçeşehir Üniversitesi ile evrensel bir değer olan sanatın daha geniş kitlelere yayılması amacıyla faaliyetlerini sürdüren İyilik İçin Sanat Derneği ve uzunca süredir güncel kültür ve sanat eğitimleri veren Artkolik'in iş birliği ile sürdürülebilirlik kazandırılan projede her bir modül bir diğeri bittikten sonra başlayacak. Bu sayede ileri tarihli eğitim programları için kayıtlar devam edebilecek. İkincisi gerçekleştirilecek olan programda her bir modül başına ücret 1.500 TL; sertifika programının tamamına katılanlara ise indirim uygulanarak 4 modülün ücreti 5.250 TL olarak belirlendi. Sanat ve Kültür Disiplinleri Sertifika Programı hakkında detaylı bilgi almak ve kayıt olmak için www. bausem. bau. edu. tr adresi ziyaret edilebilir ve/ya 0212 381 59 34 no'lu telefondan bilgi alınabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanat-ve-yasam-uzerine", "text": "Görece uzun zaman sonra tüm Gazete Sanat okurlarına merhaba! Tam da gündelik yaşamın rutin pratiklerine sıkışmış iken bu yazım sanat ve yaşam üzerine olsun istedim. Schopenhauer'in Bir kere dünyaya geldikten sonra acı ve ıstıraplı yaşamdan kaçış söz konusu değildir, öyle ise yaşamı yaşamak gerek, ama nasıl? sorusu geldi aklıma. Madem Schopenhauer'ün sözü ile başladım, Schopenhauer felsefesi ile devam ediyorum bugünkü yazıma. Filozofa göre insan istemesi ve bilmesi ile ikili bir yapıya sahiptir. İstemenin elinde olan insan, kausal bağlarının dışına çıkamaz. Bu insan ne zaman ki kendi bireyliğinden sıyrılıp saf ve isteksiz bilgi öznesine dönüşümünü gerçekleştirir işte o zaman istemenin kölesi olmayan, özgür, bağımsız bilen insan olarak nedensel bağlar dünyasının ötesini görebilir. Sanatçı, nedensel bağların ötesine geçebilen; ide olarak dünyayı, şeylerin yapısını ve idesini kavrayabilmiş kişi iken sanat, istemenin bilgisini edinebilmenin bir yoludur. Sanat, tasarım veya yaratıcılık olarak ideaların bilgisiyle oluşur. Sanat varlığı ise ideaların nesnelleşmesi sonucunda ortaya çıkar ve bu nesnelliğin oluş biçimi sanatın türünü belli eder. Bir başka ifadeyle sözcüklerle, taşlarla, boya malzemeleriyle nesnelleşen ideaların sonucunda edebiyat, heykel, resim gibi sanat türlerini görürüz. Dikkat çekici bir diğer bakış açısı Schopenhauer'in sanatın nesnesi olan maddeyle onun ideasına olan mesafesini ölçüt olarak belirleyerek bir sanatlar hiyerarşisi yapmış olmasıdır. Buna göre sanat nesnesine yakınlığından dolayı mimari ve plastik sanatlar alt basamakta yer alan somut sanatlardır. Ağırlık, katılık, sertlik vb. istemenin ilk, en sözsüz görünümleri olan estetik materyali oluşturur. Biraz üstüne resim ve heykel sanatını yerleştirir. Daha üst basamakta ise roman ve dram sanatları yer alır. Zirvede konumlandırdığı tragedyayı hem istemeyi hem de insanın kendi idesini gösteren bir sanat olarak tahayyül eder. Yalnız tüm bu sanat dallarının dışında bir sanat vardır ki onu ayrı tutar. Bu sanat, müziktir. Müzik, ideaların kopyası değil, istemenin kendisinin kopyasıdır. sözleriyle müziğin istemeyi anlatabilmesi için fenomenal alandaki istemenin nesneleşmeleri üzerinden ideleri aktarmasına ihtiyacı olmadığını dile getirir. Schopenhauer ve müzik felsefesi dediğimiz an akla gelen besteci Wagner'e değinerek yazımı sonlandırmak istiyorum. Aynı dönemi paylaşan besteci Wagner'in Tristan ve Isolde adlı eserini Schopenhauer felsefesinden etkilenerek oluşturduğu bilinmektedir. Yazımın başındaki soruya dönecek olursam, Nasıl yaşamak gerek? sorusuna cevabım: Sanatla yaşamak. Ekren, U. Felsefenin Perspektifinden J. S. Bach ve Richard Wagner'in Sanatı, Sentez Yayınları, İstanbul, 2016. Eren, I., Arthur Schopenhauer'a Göre Dünyayı Sanatla Anlamak, Kaygı 30/2018: 93-102. Kutlu, F., Kant ve Schopenhauer'de Sanat ve Bilgi İlişkisi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı, YL, 2016. Çok beğendim, tebrik eder yazılarınızın devamını dilerim.."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanata-adanmis-bir-omur-yildiz-kenter", "text": "Yıldız Kenter, hayatı boyunca birçok film ve tiyatro oyununda rol aldı, 91 yıllık ömrüne 100'den fazla oyun ve birçok ödül sığdırdı. Devlet Sanatçısı unvanına layık görülen Yıldız Kenter, 91 yaşında yaşamı yitirdi. Sanat yaşamında birçok ödül alan Kenter, geride silinmeyecek izler bıraktı. 11 Ekim 1928 tarihinde İstanbul'da doğdu. Asıl adı Ayşe Yıldız'dır. Annesi İngiliz Olga Cynthia ve babası Türk diplomatı Ahmet Naci Kenter'dir. Ankara Devlet Konservatuvarı Yüksek Bölümünü sınıf atlayarak bitirdi. On bir yıl Ankara Devlet Tiyatrosunda çalıştı. Rockefeller bursu kazanarak, American Theatre Wing, Neighbourhood Play House ve Actor's Studio'da oyunculuk ve oyunculuk öğretiminde yeni teknikler üzerine çalışmalar yaptı. Ankara Devlet Konservatuvarı'na hoca olarak atandı. 1959'da Devlet Tiyatrosu'ndan ayrıldı. Muhsin Ertuğrul ile bir yıl çalıştı. ardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör ile Kent Oyuncuları Topluluğunu kurdu. Daha sonraki yıllarda sürekli olarak Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ta Değişen Eğitim Metotları ve Oyunculuk Metotları üzerine çalışmalar yaptı. 1962'de tiyatro hizmetlerinden ötürü 'Yılın adını' se ildi. 1968'de İstanbul'da Kenter Tiyatrosunun binasının inşaatını tamamladı. Sinema oyuncusu olarak üç kez 'Altın Portakal' ödülüne layık görüldü. Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Almanya, Hollanda, Danimarka, anada, Yugoslavya ve Kıbrıs'ta İngilizce ve Türkçe oyunlar sergiledi. 100'ün üstünde oyun oynadı. 100'e yakın oyun sergiledi. Shakespeare, Çehov, Brecht, Inoesco, Pinter, Albee, Tennessee Williams, Alan Ayckbourn, Arthur Miller, Brian Freil, Neil Simon, Athol Fugard, Sergey Kokovkin gibi pek çok yazarların yanı sıra Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Güner Sümer, Adalet Ağaoğlu, Zeki Özturanlı, Güngör Dilmen, Muzaffer İzgü gibi pek çok Türk yazarının oyunlarını da sahneye koydu, oynadı. 1984 de Roma'daki İtalyan Kültür Birliğince 'Adalaide Ristori' ödülüne layık görüldü. Profesör Yıldız Kenter, 37 yıldır sahne hocalığı ya maktadır. 1989 yılında, Korsika Bastia Film Festivalinde 'Hanım' filmindeki rolüyle 'En İyi adın Oyuncu' ödülünü aldı. 1991 yılında tiyatro sanatına hizmetle inden ötürü Ulusla a ası Lions Kulübünün 'The Melvin Jones' ile ödüllendirildi. İki kez Ulvi Uraz 'En İyi adın Oyuncu', üç kez de aynı dalda Avni Dilligil ödülüne laik görüldü. 994'de 'Konken Patisi' oyunundaki Fonsla rolü ile 'Olağanüstü Yoğum' ödülünü aldı. Finlandiya Dünya adın Kuruluşu tarafından yüzyılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldım. 1995'de Kültü Bakanlığınca, tiyatro sanatına katkılarından ötüşü 'Onur' ödülüne layık gördü. Profesör Kenter'e aynı yıl tiyatro sanatına katkılarından dolayı 'Mevlana değişlik ve Bağış Ödülü' verildi. 1996'da Magazin Gazetecileri Deneği tarafından Ramiz ile Jülide'deki Jülide rolü i in 'En İyi adın Oyuncu' ödülü verildi. 19 Mayıs 1997'de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı verilen onu ödülü Yıldız Kenter'e Dame Diana Rigg tarafından takdim edildi. 1998'de Ankara Sanat Kuşumu 'Yılın adın Sanatçısı' ödülü, 1998 Muhsin Ertuğrul yaşam boyu tiyatro sanatına katkılarından dolayı onur ödülü, 1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü, 'Martı' adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle 1999, Afife Tiyatro Ödülleri En İyi adın Oyuncu ödülü. 2019'da uzun zamandır mücad l ttiği akciğer rahatsızlığı s b bi il İstanbul da hastan y kaldırılan Yıldız K nt r, yaşa bağlı solunum y tm zliği s b bi il 17 Kasım 2019 tarihin d 92 yaşında v fat tmiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanata-atfedilen-kutsiyet-ve-zorunluluklardan-yazilan-basyapitlar", "text": "Sanatın, konumuz itibarıyla daha da özelinde edebiyatın nasıl ve niçin var olduğu sorusuna verilecek yanıt, bizi insanlık tarihinin eski dönemlerine götürebilir. Adrian Lyne tarafından filme çekilen Lolita romanının müellifi, Rus yazar Nabokov Edebiyat Dersleri'nde konu hakkında şöyle bir anlatıda bulunur: Edebiyat, bir oğlanın kurt diye bağırdığı ve Neandertal vadiden ardından büyük bir gri kurtla koşarak geldiği gün doğmadı: Edebiyat, bir oğlanın kurt diye bağırdığı ve ardından hiçbir kurdun gelmediği gün doğdu. Burada önemli olan şu: Uzun çimler arasındaki kurtla, abartılı hikayedeki kurt arasında ışıldayan bir çöpçatan vardır. Ve o çöpçatan, o prizma, edebiyat sanatıdır. Usta yazarın edebiyatın kaynağına ilişkin söylediği bu sözler, bize bu büyük sanatın ruhuna dair de pek çok ipucu verebilir. Mistik yaklaşımların ötesinde, iyi bir romancı ve yazar olmak için çalışmaya vurgu yapmaktan da geri durmamak lazım. ''Metin işçiliği'' tabiri bu açıdan oldukça iyi uyarlanmış bir söz. Gelgelelim, biz burada bu kaynağın arayışına çıkmaktan ziyade, ona yakın duran, o pınardan su içen, dünya ve ülkece bilinen büyük yazarlara ve ''başyapıt'' olarak değerlendirilen eserlerini yazma sebeplerine eğilmeye çalışacağız. Bugün gerek dünya klasikleri, gerek çağdaş dünya edebiyatının güzide eserlerinden bazıları hangi koşullarda yazılmış, eseri klasikleştiren ve her devre hitap edebilen o sözler nasıl kaleme dökülmüş ona bakacağız. Bu girişim sırasında, bize Nabokov'un sözleri dışında rehberlik edecek önemli bir kitap daha var: Sanatın İcadı. Freud'a göre bu şekilde kendini cezalandıran Dostoyevski, tüm parasını kumara gömene kadar masadan kalkmıyor, böylece kendisi gibi uslanmaz biriyle evlendiği için karısının pişmanlık duymasını sağlamaya çalışıyordu. Herhalde karanlık hakkında konuşacak ilk insanlardan biri olan Dostoyevski, tekrar para kazanmak ve geçinebilmek için kitaplar yazıyordu. Hatta, sayfa sayısına göre para aldığı ve bu nedenle hacimli, kalın kitaplar yazdığı da bilinmektedir. Ünlü Kumarbaz eserini de tamamen kumar borcunu ödeyebileceği bir para temini için yazdığı bilinen bir diğer hadisedir. Bu örneğin karşısına, varlıklı bir insan olarak hayatını sürdüren Tolstoy'u koymak ve ardından ''O zaman Tolstoy niçin yazıyordu?'' demek de mümkündür. Ancak, belirttiğimiz gibi burada yazarları topyekun ele alarak değil, genel olarak yazma koşullarını anlatmak için derleme yapıyoruz. Bunu tekrar hatırlayarak vereceğimiz misallere devam edelim. Stanley Kubrick yönetmenliğinde filme çevrilerek sinema dünyasının da meşhur işlerinden biri haline gelen Otomatik Portakal romanı Anthony Burgess'in imzasını taşıyan bir eserdir. Şiddete meyilli dört genç çocuk eserin kahramanlarıdır ve Alex bu çetenin başı olup tüm eser de onun ağzından anlatılmaktadır. Modern toplumu şiddeti seven bir gencin ağzından, sert bir dille eleştiren yazarın bu meşhur eserini yazarken içinde bulunduğu koşullarsa oldukça zorludur. 1959 yılında kendisine tedavi edilemez bir tümör teşhisi konan ve 1 yıl kadar ömür biçilen Burgess, karısının finansal gücü konusunda kaygılanır ve kendi ölümünden sonra eşinin geçinebilmesi için Otomatik Portakal'ı yazar. Hatta aynı sebeple oldukça verimli bir şekilde birkaç esere daha imza atan yazar, tümör teşhisinin gerçeği yansıtmadığı ortaya çıktığında hızını kesmez ve devrin önemli edebiyatçılarından biri olmaya başlar. Hatta, Otomatik Portakal'da yarattığı Alex karakterinin böyle haşin ve hoyrat olması da genellikle yazarın ölümünü öğrendikten sonraki psikolojisini yansıttığı şeklinde yorumlanır. Türk edebiyatının en önemli dönemlerinden biri olan ve roman, deneme, mektup gibi Batılı edebi türlerin hayatımıza ilk kez girdiği Tanzimat Edebiyatı, üzerinde ısrarla durmamız gereken edebi devrelerimizden biridir. Divan edebiyatından uzaklaşılan ve yeni yazın türlerinin hayatımıza girdiği bu dönemin ilk nesli olarak bilinen Ziya Paşa, Şinasi, Namık Kemal halkçı bir tutum sergilemişler ve eserlerini insanlara ders verir nitelikte kaleme almışlardır. O dönemin popüler yazarlarından biri de ''yazı makinesi'' olarak da bilinen Ahmet Mithat Efendi'dir. Kalabalık bir aileye mensup olan müellif, ailenin geçim sıkıntıları nedeniyle 6 7 yaşlarında çalışmaya başlar. Yazarlık serüvenine atıldıktan kısa bir süre sonra ağabeyini kaybeden yazar, artık bütün ailesinin geçimini sırtına yüklemek zorunda kalmıştır. On beş kişilik geniş ailesinin tek finansal kaynağı olan yazar, oldukça üretken bir döneme girmeye başlamıştır. Örneklerini arttırabileceğimiz çalışmalarından birini verelim: Ceride-i Askeriyye ve Basiret gazetelerindeki yazarlığından elde ettiği para ailesini kıt kanaat da olsa geçindirmeye yetmektedir. Matbaa da kuran ve karşısına çıkan iş tekliflerinin çoğunu iyi değerlendiren yazar üretkenliği sayesinde ailesine bakabilmeyi başarmıştır. Dar gelirli bir işçi sınıfı ailesine mensup olan Jack London, yazarlık kariyerinden önce ciddi ekonomik sıkıntılar yaşamıştır. Çocukluğundan itibaren çalışmak zorunda olan yazar fabrikalarda çalışmış, cam silmiş, bekçilik yapmıştır. Yazar olma ve para kazanma yolunda çektiği sıkıntıları, otobiyografik ögeler taşıyan Martin Eden romanında da anlatmıştır. Eğitim yıllarında yazarlığa soyunan London bu işi giderek daha fazla ciddiye almış ve öyküler kaleme almaya başlamıştır. 1848 1855 yıllarına tekabül eden Altına Hücum Dönemi'nde ise o da altın aramak üzere yola çıkmış, fakat bir şey bulamamıştır. Bu olayın ardından öyküleri ve Altın Hücum zamanındaki deneyimlerini aktardıklarıyla iyi bir gelir sahibi olmaya başlamıştır. Daha sonra giderek ünlenen yazar, geçimini yazarak elde etmeye başlamış ve bunda da muvaffak olmuştur. 'Dergi çıkarıyorum!' dedi. 'Siz de yazı vereceksiniz!' Sait'in yüzü allak bullak olmuştu. Hiç öfkelenecek bir şey yoktu ortada ama, kızmıştı işte. 'Matbaa buldun mu?' dedi, gözlerini açarak. Örneklerini rahatlıkla arttırabileceğimiz bütün bu durumlar, yazarlıkla para arasındaki ilişkinin sınırlılığını gözler önüne sermekle birlikte bir hakikate de işaret etmekte gibi görünüyor. O da, yazarların da ekonomik sıkıntı çekmesi, daha fazla gelir elde etmek amacıyla yazı yazmaya başvurması. Derlemedeki yazarların tamamının erkek yazarlar olduğunu biliyor ve bu nedenle affınıza sığınıyorum ama en popüler örnekleri sıralama gibi bir kaygı güderken ortaya böyle bir liste çıktı. Şimdi tekrar dönelim, Larry Shiner'ın ''Sanatın İcadı'' kitabında ifade ettiği düşüncelerine... 18. yüzyıldan itibaren Avrupa'daki sanatın bir mit haline getirilmesi, genellikle birkaç asır önce çıkılan Ortaçağ ve uzaklaşılan kilisenin ardından yeni bir mit yaratma ihtiyacı olarak değerlendirilmiştir. Farklı sebeplerin de sıralanmasının mümkün olması bir yana, sonuç olarak bu gerçekleşmiş ve bir tiyatro metninin, romanın, resmin üretildiği koşullar, sanatkarların eser üretirken yaşadıkları kaygılar göz ardı edilmiştir. Varlıklı ailelerden gelen yazarların para için yazmaya ihtiyaçları olmadığını tekrarladıktan sonra genellikle sanatçıların, konumuz özelinde de yazarların itici kuvveti umumiyetle geçim sıkıntısı olmuştur. Bizim bugün zamanların üstünde, klasik ya da alanında verilen en iyi örnekler olarak baktığımız eserler, yaratım sürecinde oldukça somut ve maddi süreçlerle şekillenmiştir. Evet, rüştünü ispatlayan birçok yazarın günümüzde otorite haline gelen eserleri, bir alıcının talebi ya da ekonomik kaygılarla ortaya çıkmıştır. Sanata ve sanatçıya fevkalbeşer bir kutsiyet atfetmeye, onun anlaşılmaz ve karmaşık bir yapıya sahip olduğuna yönelik ezberci anlayış 18. asırdan bugüne sürmekte ve günümüz modern sanatı da bu yanılgıyı devam ettirmektedir. Tüm bunları ele alırken, dünya ve ülke genelinde saygınlık kazanan yazarlara yönelik olumsuz bir girişimim olmadığını belirtmekle birlikte ''kral çıplak'' diyebilmenin de önemli olduğunu düşünüyorum. Pek çok eserin zaruri ihtiyaçlardan doğmuş olması yapıtın müellifinin değerini düşürür mü? Asla! Aksine; zorunluluklardan doğan pek çok eserin bugün başyapıt olması, yazarların kabiliyetini, büyüklüğünü gösterir. Ancak, bu eserlere bağlamından ve yaratım sürecinden uzaklaşarak baktığımız zaman biz de tuzağa düşmüş ve meseleye görmek istediğimiz şekilde bakmış oluruz. Belki konu özelinde yapılan yorumlardan en iyisi Rıfat Ilgaz'ın sözlerinde saklıdır: Bir yazar, yazı parasıyla geçinebilmeliydi."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanata-destek-dijital-donusumle", "text": "Kumbaravan, 2016 Kasım ayından bu yana faaliyette olan; Kültür Sanat Kurumları ile Halkımızı bir araya getiren ve etkileşim kurmasını sağlayan sosyal girişim, kültür sanat portalıdır. Salonlarda doluluğu ve okuma oranını arttırmayı amaçlayan Kumbaravan; ülkemizin tüm üniversitelerinde okuyan binlerce öğrenci üye ve takipçilerine, 3 yıldır kültür sanat kurumları desteğiyle, ücretsiz bilet ve kitap sağlayarak kültür, sanat bilgi ve tecrübelerini arttırmaktadır. Ülkemizde ilk kez, Üniversite Öğrencilerine, kültür sanat kurumları desteğiyle ücretsiz bilet ve kitap sağlayarak Kültür Sanat Bursu veren Kumbaravan, öğrencilerden her yıl binlerce başvuru almaktadır. Öğrenciler, izledikleri filmleri, oyunları ya da okudukları kitaplar sonrasında duygu, düşünce yazısı kaleme almakta ve yazıları web sayfamızda yayınlanarak kültür sanat kurumlarına geri bildirim olarak paylaşılmaktadır. Ayırca Kumbaravan'da uzaktan eğitim ve sahnelerde eğitim olarak, iki şekilde de, Piyano, Doğaçlama, Drama, Oyunculuk gibi sanatsal eğitimlere, ayrıca ülkemizdeki Sahneler, Tiyatrolar, Opera Bale, Oyuncular, sektörel faydalı Haberler gibi bir çok sanatsal, kültürel bilgiye ulaşmanız da mümkün. Maksimum 10 lira olan bilet fiyatıyla, ülkemizin ve dünyanın tüm şehirlerinden etkinlikler canlı ve video olarak izlenebiliyor. Bu sayede sanata çok yüksek tutarda maddi destek sağlanacak ve bu destek prodüksiyon kalitesi, kurumsallaşma, daha iyi sahne şartları olarak sektöre geri dönecek. Videodan izlediği ekinlik ile destek olduğu kültür sanat kurumu aynı bilet fiyatıyla şehrinde aynı etkinliği sahneleyecek ve sahnede canlı izleme fırsatı olacak. Etkinlikler canlı olarak sahnedeki seyirci ile birlikte tüm dünya ülkelerinden izlenebiliyor. Etkinliklerin video seansları açılarak, aylık takvim ile seyircilere sunulacak. İstenildiği zaman portala girilip oyun izlenemiyor. Her etkinlik gün ve saatinde, süresi kadar yayında aynı canlı salondaki gibi. Bu projeye özel olarak bir çok tiyatro, oyun sahneleyecek, şuan prova almaktalar. Dijital Dönüşümle sahnelenmesi maliyetli olan, tarihte kabul görmüş ama maddi sebeplerden dolayı bir türlü sahnelenemeyen tiyatro metinleri şans bulacak, seyirci ile buluşacak, izleyenlerin kültür sanat tecrübesi artacak. Söyleşiler, Özel Günler vb. tüm kültürel sanatsal faaliyetler, canlı ve seans olarak yayınlanabiliyor. Özetle; kısıtlı olan koltuk sayısı aşılarak, dijital ortamda dip bilet fiyatı ile yüksek sayıda izleyiciye satışa sunulan biletlerden elde edilen gelir ile kültür sanat kurumları gelişecek daha kaliteli prodüksiyonlar hayata geçecek. Tüm dünyadaki dijital dönüşüm gereği kültür sanat kurumlarının bu dönüşümden yararlanması tercihten ziyade artık bir gereklilik haline gelmiştir. Kumbaravan YouTube kanalına abone olmak için tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatci-ahmet-yigider-ile-soylesi", "text": "Doğduğum yer olan Artvin'in ve Doğu Karadeniz'in hatıraları çok silik olsa da doğa farkındalığımı ve doğaya olan ilgimi sonrasında yerleştiğimiz ve aynı zamanda memleketim de olan Erzurum belirledi. Oldukça meraklı, sanırım biraz ele avuca sığmaz ama sanat ve bilime aç bir çocukluk dönemi hatırlıyorum. Sayısal alanda eğitim aldığım lise yıllarında paralel olarak iyi bir atölyede resim ve fotoğraf ağırlıklı olmak üzere sanat çalışmalarıma devam ettim. Sonrasında Yıldız Teknik Üniversitesi'nde Endüstri Mühendisliği eğitimi aldım. Bu adım disiplinler arası sanat üretimi diye adlandırabileceğim yolun da kapısını araladı. Yaklaşık 15 yıldır yerli ve çok uluslu şirketlerde marka ve iletişim alanlarında yönetim sorumluluğu alıyorum. Ayrıca iş hayatımın ilk yıllarında İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde tasarım üzerine yüksek lisans yaptım ve 2015-2018 yılları arasında Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi'nde Tasarım Yönetimi alanında dersler verdim. Tüm bunlara paralel olarak 2007 yılında yapısal olarak daha da güçlendirdiğim atölyemde sanat ve tasarım merkezli bağımsız projeler üretiyorum. Bir sanatçının yapıtlarına dışardan bir gözle bakıldığında sanatçının üzerinde durduğu belli temalar izlenebilir belki ama ben sanatçının bireysel olarak tema eksenli tercihlere yönelmesini çok doğal bulmuyorum. Diğer yandan sanatçının var oluşuna dair hemen her şey, tüm benliği, tarihi, kültürü, yaşadıkları ve tabi ki tercihleri karşımıza bir çizgi çıkarabiliyor, bunu tema olarak okumak mümkün... 2017-2018 yıllarında Seluz Contemporary adına küratörlüğünü yaptığım Massence projesinde Suriye asıllı önemli bir ressam olan Naser Nassan Agha'nın Suriye savaşı öncesinde yaptığı bir eserini koleksiyona kazandırmıştım. Bu eser sanatçının henüz Halep'te yaşadığı savaş öncesi dönemde ürettiği, bir natürmort üzerinden yaptığı kısmi soyutlamalar ve ışık deneylerin olduğu ve akademik kaygısı yüksek diyebileceğimiz bir çalışmasıydı... Ancak aynı sanatçının ülkesindeki savaş nedeniyle önce İstanbul'a sonrasında Bremen'e yerleşme hikayesi, bu süreçte ve sonrasında ürettiği merkezinde insan ve parçalanmış formlar barındıran resimler benim için hep çok etkili ve dokunaklı oldular. Gözlerimi kapatıyorum ve insana ait hiçbir eklentinin, müdahalenin olmadığı tabiatın tam ortasında açıyorum. Algılamaya başlıyorum, hissetmeye başlıyorum... Ve sonrasında ifade ihtiyacı doğuyor... Benim için sanat orada başlıyor. İnsan varsa, ifade ihtiyacı varsa sanat olacaktır. Hatta henüz lisan olmasa bile. Sanat aynı zamanda var oluşumu anlamlandırmanın bir yolu. Tabi ki tabiatın bu en yalın haline bakan dışavurumla; kaosa, çatışmaya, acıya, drama, metropole, tüketime, kitlelere bakarak yansıtacaklarımızı uzak bulabilirsiniz. Ama zamanın öncesinde, tabiatın içinde henüz çırılçıplak bir insanı anlayabilmekle bugünün kavrayışının getireceklerini çok uzak göremiyorum. Çünkü her şeyi insanın içinde görebiliriz. Belki de bir tohum gibi içinde görebiliriz. Örneğin en fazla birkaç yüzyılın konusu olan çevre kirliliği ilk insan kadar insanın içinde... Savaşlar sanıyorum ki hiç tartışmaya mahal vermeyecek şekilde insanın içinde... Ama sevgi de içinde... En yüce duygular da içinde. Ve bence sanat en güçlü ifade araçlarından birisi olarak elimizde. Moskova; kültür, sanat ve mimari gibi birçok alanda dünyanın en köklü şehirlerinden birisi. Şehir özgün bir aura ve güçlü bir ruh barındırıyor. Gallery Fine Art ise hem tarihi ve sanatsal duruşu hem de kuruluşundan bugüne kadar temsil etmekte olduğu Rus çağdaş sanatı açısından çok önemli 100'ün üzerinde sanatçı ile oldukça saygın ve prestijli bir sanat kurumu. Bu nedenlerle Intellect projesi Gallery Fine Art Moskova'dan sergi daveti aldığında güzel bir heyecan duydum. Bunun ülke sınırlarını daha da belirginleştiren ve küresel etkileşimi ciddi anlamda olumsuz yönde etkileyen bir pandemi döneminde olması daha da ilgi çekici bulunuyor. Geçtiğimiz birkaç ay içinde heykellerin Moskova'ya ulaştırılmasındaki lojistik konular ve projenin kataloglaması süreçleri biraz yorucu olsa da sergi açılışı sonrasındaki tepkilerin tüm yorgunluğumuzu unutturmasını temenni ediyorum. Aslında sanat düşüncesini merkeze koyduğum, teknik anlamda oldukça özgür bir üretim yaklaşımını benimsiyorum. Bu anlamda koku gibi duyusal bileşenlerin mecra haline geldiği enstalasyonlardan, dijital içerik barındıran iki boyutlu işlere kadar farklı çalışmalarım var. Intellect projesindeki heykeller teknik ve malzeme açısından bakacak olursak plastik kaygısı daha yüksek ve diğer yandan doğaya daha çok dokunan ve işler. 2018-2019 yıllarında Seluz Contemporary adına ürettiğim Unweighted / Ağırlıksız projesi doğa ve doğanın yansıması olan amorf biçimleri kullanma anlamında bu yaklaşımın daha kütlesel, büyük ölçekli bir örneği olarak görülebilir. Ben hem sanat düşüncesi hem de sanat tekniği anlamında sentezlediğim disiplinler arası çeşitlilikten ve kültürel renklilikten besleniyorum. Sanatsal üretim tarafında hiçbir zaman ayrışmayı, farklılaşmayı bir çaba olarak görmedim. Özgünlük aslında bir iç görü ve duruş konusu, eğer çaba haline gelirse zaten özgünlüğün bizzat kendisi orada yara alıyor. Disiplinler arası düşünme şeklini, sanat üretimini ve hatta sanattan bağımsız olarak tüm alanlardaki disiplinler arası üretimleri insanlığın iyileşmesi için bir umut olarak görüyorum. Benim çaban bu inancım noktasında küçük bir mozaik sunuyorsa ne mutlu... Diğer yandan sanatta ve tüm alanlarda dünyada disiplinler arası yeni eğilimleri görmek bana daha da çok mutluluk veriyor. Sergi 8 Nisan akşamı açılıyor. 9 Nisan ve 9 Mayıs tarihleri arasında ziyarete açık olacak. Sergi esnasında eğer pandemi açısından uygun şartlar oluşabilirse bazı mikro etkinlikler de planlıyoruz. Intellect projesinin sergi ortamı şekillenirken bir sonraki projem için de bir miktar mesafe kat edebildim. Sürprizini tam anlamıyla bozmak istemem ama yine global ayağı olan yeni bir projenin çalışmaları devam ediyor. Pandeminin seyrine de bağlı olarak bu projenin takvimini belirleyeceğiz."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatci-burhan-kum-ile-soylesi", "text": "Burhan Kum, Ercan Ayçiçek, Güven Kıraç, Ertuğrul Güngör & Faruk Ertekin, Kübra Kılıç, Ataman Oğuz Deniz Gökduman ve Meltem Sarıkaya'nın yer aldığı Being Human adlı karma sergi 3 Mart tarihinde Antalya'daki den art gallery'de sanatseverlerle buluştu. Biz de sanatçılardan Burhan Kum ile kısa bir söyleşi gerçekleştirdik. Bir parçası olduğumuz toplumun serginin arifesinde yaşanan korkunç deprem felaketine verdiği iki ayrı tepki, benim için bu soruya net bir cevap verme olanağı sundu: Bir tarafta mağdurlara yardım için hiçbir karşılık beklemeden yardım örgütleyen ya da bölgeye koşanlara, diğer yanda siyasi, ekonomik veya kişisel çıkar uğruna insanların mağduriyetlerinden faydalananlara tanık olduk. İlk gruptakilerin insan oldukları kesin de, ikinci grubu nasıl tanımlayacağımı bilemiyorum. Hedefinde... Sanat doğrudan ifade ancak dolaylı bir iletişim aracı olduğu için sanat aracılığıyla insana ulaşmaya çalışıyorum. Bunun için de insandan hareket etmekten başka bir yol görünmüyor. İnsanı gözlemleyerek oluşturduğumuz birikim ancak deneyimlerimizle yoğurup yine insanlarla paylaştığımızda anlam kazanır. İzleyici insan yoksa sanattan söz edilemez. Herhangi bir umut ya da beklenti içinde olmadan çalışıyorum çünkü umut, ne yazık ki içinde bolca hayal kırıklığını barındırıyor. Sanat, özellikle de resim sanatı bu toplum için o kadar sıra dışı ki azınlığın içindeki küçük bir gruba ulaşmak bile küçük bir ihtimal. Bu durumda sanat üretmeyi neden sürdürdüğümün cevabı ise yukarıda açıkladığım insan olma sorumluluğuyla ilgili. Geleceğe işaretler bırakmaya çalışıyorum, eğer bunu umut kabul ederseniz. Şu anda, beni tanıyanlar için beklenmedik bir adım olan soyut resimler yapıyorum. Nedeni de, kaçınılmaz biçimde parçası olduğumuz ülkede yaşananlar. Göz Kararı sergimin ardından yeni bir yürüyüş için olağan araştırma sürecindeyken hepimizi derinden etkileyen deprem gerçekleşti. Yaşanan yıkımın boyutu ve ortaya çıkan acılar, anlatılabilecek her kişisel hikayeyi anlamsız kılıyordu. Düşünceler yerini ifadesi olanaksız duygulara bırakmıştı. Devrilmiş beton bloklar arasında ezilmiş, parçalanmış bedenler, kimsesiz kalan çocuklar ve kar altında yardım bekleyen insanların öfkesi karşısında, Adorno'dan ilhamla insan bedeni resmetmenin anlamsız olduğu bir noktada buldum kendimi. El altında olan tabirle, fay hattıyla birlikte üretim biçimimde de bir kırılma gerçekleşti. Ancak, bu boyuttaki bir felakete saf duyguların özgür ifadesi olan soyut resim aracılığıyla cevap verebileceğim inancım da kısa sürede yıkıldı. İçinde bulunduğumuz dijital zamanda ve özellikle de bu toplumda insanın kendini özgürce ifade edebileceği düşüncesinin bir hayal olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Bu da beni içgüdüsel tepkileri sınırlanmış dijital şablonlar aracılığıyla aktarma aşamasına getirdi. Şu anda yapmaya çalıştığım işe bastırılmış dışavurumculuk diyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatci-deniz-karakurt-sekerci-ile-soylesi", "text": "Merhabalar. Ben Antalya'da yaşıyorum. Lisans ve Yüksek Lisans eğitimlerimi Akdeniz Üniversitesi'nde resim bölümünde tamamladım. Sakin ve disiplinli biri olduğumu söyleyebilirim. Resimlerimde, geleneksel tuval ve boya ile çözümlenmiş resim yüzeyine tekstil malzemesi eşlik etmekte. Bu sergide; Hayatın içinde kaybolmuş kadınların hikayelerini izleyiciye sunmaktayım. Hikayenin kahramanları gerçek hayatta var olan ve varlığını sürdürmeye çalışan kadınlar. Hikayenin anlatım biçimi ise anlatıcının sanatçıda bıraktığı duygu ile bir araya gelmekte. Resimlerimde dikiş iplerinin kullanım biçimleri, estetik bir yüzey oluşturmanın yanında, insanın yaşam sürecine etki eden izler olarak yer eden metaforları da içermektedir. İğneyi tuvale her batırışta iplerin yüzeye sabitlenmesi, yaşantımız boyunca benliğimize kalıcı olarak işleyen izlerin bir benzeridir. Güncel üretim biçimiyle, daha çok kadınların kullandığı geleneksel bir yöntemi sentezleyerek yaşamda geçmiş-şimdi-gelecek kavramları arasında da bir ilişki kurulması sağlamak da diyebiliriz. Modern yaşamdaki kadının yeri ve üstlendiği görevler üzerine de odaklandığım işlerimde izleyiciyi özgürlük ve yalnızlık kavramları üzerinde de düşünmeye itmeyi de amaçlamaktayım. İlham aldığım kadınlar hem hayatımda olan hem de hiç tanımadığım ama hikayesini benimle paylaşmak isteyen kadınlar da olabiliyor. Bu hikayeler anlatıcısı tarafından tüm varlığı ve duygusu ile bana ulaşmakta. Bunun dışında benim izlediğim ve yaşadığım sahnelerde resimlerime girmekte. Evet. Bu konuda izleyiciye aslında sürpriz yapıyorum da diyebilirim. Günümüz dijital çağında eser görsellerimizi sanal platformlarda sunuyoruz. Burada resmim gerçeği ile karşılaşmayan izleyicide ister istemez farklı izlenimler oluşturabiliyor. Resmin yüzeyine kolaj olarak yapıştırdığımı düşünenler olabiliyor. Eserin orijinalini görünce şaşırdıklarını söyleyebilirim. Resimlerin oluşma süreci ile ilgili şöyle söyleyebilirim. İmgemde neteleştirdiğim komposizyonu çoğunlukla gerçek modelden bağımsız tuvale aktarıyorum. Bazen duruşları ile ilgili fotoğraflar çekiyorum. Ancak portrelerin çektiğim fotoğraflardan bağımsız imgesel bir biçimde kafamdaki surete dönüştüğünü söyleyebilirim. Daha sonra akrilik boya ile resmin bana göre ilk aşamasını tamamlıyorum. Sonrasında tekstil malzemesini kullanacağım yüzeye devam ediyorum. Buna da ikinci aşaması diyebiliriz. Bu süreç çoğunlukla resimlerimdeki pentür ile örtüşerek gidiyor. Tekstil malzemesi olarak koton ipler ve kullanacağım yüzeye göre faklı iğneler ile gerçekleşiyor. Bu aşama hem sabır hem de riskli kısmı diyebilirim. Nakış eğitimi almadım. Hatta bu konuda tek bir video dahi izlemediğimi söyleyebilirim. Resmin duygusu ile devam ediyor. Yer yer dağınık ve dışarı sıçrayan ipler de resmin bir parçası ve tamamlayıcısı bana göre. Bu aşamadan sonra akrilik boya ve tekstil malzemesinin birbiri ile örtüşmesi için tekrar boya ve iplerle aynı anda devam ediyorum. Bana göre tutarlılık tamamlandığında resmim de bitmiş oluyor. Evet bir hikayem var. Ben üniversiteyi çalışıp okudum. Bu süreçte cerrahinin tüm vakalarına girdim. Ve aslında bu iplikler cerrahi geçmişimin bana hatırlatmaları. Orada bir araya getirdiğimiz tüm dokular için attığımız dikişler zamanla resimlerime de dahil oldu. Bu tabi resme ne ekleyebilirim ya da bunu da bir deneyeyim olarak değil tamamen yaşanmışlık ve iplerin resimlerimde tıpkı bir cerrahi dikiş gibi görev üstlenmesi diyebilirim. Dikiş atılan dokuların zaman içinde nasıl kapandığını ve iyileştiğini görüyoruz ancak izini ortadan kaldıramıyoruz. Benim resimlerimde kadınlar bunu yaşayan kadınlar. İlk olarak gerçek cerrahi malzeme ile çalıştım. Ancak zaman içinde verilerek ipler zamanla çoğaldı ya da bir forma dönüştü. Gelecek ile ilgili şöyle söyleyebilirim. Nasıl yaşantılarımız sürprizlere gebe ise resimlerimde konular yaşantısına biraz öyle devam ediyor. Yaşayacaklarım, karşılaştıklarım, etkilenimlerim resimlerimin de benimle birlikte değişmesine ve dönüşmesine sebep oluyor. Farklı konu olarak sadece kadın olmayabilir. Bu yaşantıda erkekler ve lgbt bireyler de birçok sorun yaşıyor. Ben de bireyin oluşturduğu etki resimlerimde varlığını sürdürecek. Figürden ayrılmayacağımı söyleyebilirim ama. Bir sonraki kompozisyonum bizlere dayatılan güzellik algısına ters kadınlar olacak sanırım. Antalya den art gallery sanatçısıyım. Galeri ile nitelikli fuarlar ve projelerde de yer alacağız."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatci-dilek-civanoglu", "text": "Dilek Civanoğlu 1986 yılında Giresun'da doğdu. Anadolu Üniversitesi İktisat Bölümü'nden mezun olan sanatçı, küçük yaşlardan itibaren sanata karşı her zaman meraklı oldu. 12 yaşında piyano çalmaya başladı. Üniversiteyi bitirdikten sonra alanıyla ilgili işlerde çalıştı. Sanatçı son 5 yıldır profosyonel olarak resimle ilgileniyor. Çalışmalarıma ekspresyonist ve popart akımlarından etkilenerek devam etmekteyim."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatci-ezgi-uzun", "text": "Amerika'da yaşayan Türk sanatçı Ezgi Uzun'un hayatını ve sanat yaşamını merak ettik. Kendisi de biyografisini Gazete Sanat okurlarıyla paylaştı. Ben Ezgi Uzun. Marmara Üniversitesi Gazetecilik bölümü mezunuyum. Tüm Amerika, sanat ve medya yolculuğum 22 yaşımda başladı diyebilirim. Mezun olmadan iki sene önce Esquire Magazine tarafından muhabir olarak işe alındım. Çok hırslı ve öğrenmeye açık bir gençtim. Mezun olana kadar iki sene boyunca dergicilik alanında çok güzel deneyimler edindim ve mezun olduktan sonra daha büyük işler yapmak adına New York'a taşınmaya karar verdim. Kariyerim uzun bir süre medya alanında devam etti. New York'ta The FAKE Magazine adında online magazine ve video production şirketi kurdum. Başarılı göçmenlerin hayat hikayelerini anlatan röportajlar ve aynı zamanda şirketlere tanıtım videoları çekiyorduk. Bir gün Hyperrealist bir ressam olan Nick Sider'ın röportajını çektik ve kendisiyle arkadaş olduk. Muhabbet arasında kağıda çizdiğim çizimlerden çizgilerimin güzel olduğunu ve daha çok çizmem gerektiğini söyledi. Küçüklükten beri birçok çizimim ve tablom vardı ama ben bu konuyu hiç ciddiye almamıştım. Onun beni teşvik etmesiyle onun stüdyosunda bir şeyler karalamaya başladım. Daha sonra olayı dijital çizimlere döktüm ve günlük hayatla ilgili fark ettiğim komik şeyleri çizimlerle anlatmaya başladım. Çizimler çoğalınca bunların markette nasıl tepki alacağını öğrenmek istedim ve New York Üniversitesi yakınındaki Washington Square Park'ta görücüye çıkardım. Öğrenciler tüm printlere bayıldılar ve çizimler sticker, keten çanta, tshirt olarak çeşitlenmeye başladı. Satışlar çoğalınca tüm çizimlerimi sokaktan sanat marketlerine taşımaya karar verdim. NY'un büyük marketlerinden Chelsea Market, Artist and Fleas gibi sanatçılara destek olan yerlerde satmaya başladım. Amerika'nın her eyaletinde küçük işletmelere ve sanatçılara destek olan marketler mevcut. Daha sonra San Francisco'daki marketlere katıldım ve 2021 sonu aldığım bir kararla Los Angeles'a taşınarak EZOLAND markamı burada büyütmeye karar verdim. Aynı zamanda akrilik tablo boyamalarına devam ediyorum. Çizimlerim çoğunlukla abstract diyebilirim. Dijital çizimlerim genelde dünya dışı varlıklar, enteresan karakterler ve uzayla ilgili çizimler. Genelde sergilenecek yere göre farklı mesajlar içeren, farklı çizimler yapıyorum. Temeldeki hedefim insanlıktaki bilinci kullanabilme yeteneğini uyandırmak. Bilinç tüm evrenin temel tohumu benim için ve dünya üzerindeki bir çok sorun, bilinçsiz ve farkındalıksız zihinlerin gücü elde tutmasından geliyor. Çünkü bilincin kapandığı yerde egonun devreye girdiğini, bunun da her insanın, insanlıktan daha çok kendine hizmet etmesine yol açtığını düşünüyorum. Şu an tüm sanatımı bir marka altında topluyorum. Farklı sanatçılarla işbirliği yaparak dünyanın belli başlı sorunları hakkında çizimler yapıp, satışlarımın bir kısmını zorlu bölgelerdeki kadın sanatçı ve çocukları destekleyen kurumlara bağışlayan bir sistem kurmak amacım. Los Angeles'ta sürekli katıldığım sanat marketleri dışında, Turkiye'de dijital 'Divine Love' çizimim La Visione Art Gallery, Karl and Ein Gallery ve Pinelo Art Gallery ile Bulgaristan'da sergilendi. Ayrıca Ekim 2022'de New York'taki Türk sanatçılardan oluşan 'Anatolian Artist Festival'a katılacağım. Yaşıtın gençler gibi kolaya kaçmayan, zorluklarla mücadele edişine, isyanlarına ve kırgınlıklarına rağmen ısrarla duruşundan ve yolundan dönmeyen o ruhunla, gülüşünde içinden görünen çocuğu, kırmızı bir rujla güçlü bir kadına anında dönüştürebilen karakterini, renklerini seviyor ve takdir ediyorum. Hayatındaki hiçbir şeyin şans olarak önüne gelmediğinin uzaklardan da olsa şahidiyim. Azmin daim olsun. Başarılarının önü açık olsun ki, istediğin yerde oluşunu, gurur ve mutlulukla alkışlayalım. Keyifli bir röportaj olmuş, emeği geçenlere teşekkürler."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatci-ilknur-tunali-algilar-adli-sergisiyle-kas-kultur-evinde", "text": "Sanatçı İlknur Tunalı, Ocak ayında Antalya Müzesi'nde gerçekleşen ve sanatseverler tarafından büyük ilgi gören Algılar/Perceptions adlı sergisiyle 5 ay aradan sonra yeniden izleyiciyle buluştu. 8 Mayıs Pazartesi günü Kaş Kültür Evi'nde açılan sergi, sanatçının son dönemdeki çalışmalarını içeriyor. Her insanın dünyayı algılama biçiminin farklı olduğu gerçeğinden yola çıkarak sergisine Algılar/ Perceptions ismini veren sanatçı, ziyaretçileri düşünsel bir yolculuğa çıkarmayı hedefliyor. İlknur Tunalı'nın Algılar/Perceptions sergisi, Kaş Kültür Evi'nde 08 Haziran 2023 tarihine kadar ziyaret edilebilir. Sanatseverleri, farklı bir dünya sunan ve düşünsel bir yolculuk yapma imkanı sağlayan sergiyi ziyaret etmeye davet ediyoruz. İlknur Tunalı ile Algılar/Perceptions sergisi üzerine gerçekleştirdiğimiz röportajı okumak için tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatci-nihan-cakir", "text": "Yeditepe Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu olan Nihan Çakır, ressam bir annenin kızı olarak sanata küçük yaşlardan bu yana ilgi duymaktadır. Sanata yönelik ilk eğitimini annesinden alan sanatçı, doku ve dokulardan oluşan katmanlarla insan psikolojisi üzerine yorumlamalar yapmaktadır. Hayatın farklı pek çok katmandan oluşması sanatçıyı derinden etkilemiştir. Bu katmanları tuvallerinde farklı teknikler kullanarak eserlerine yansıtmıştır. Temelinde insan olmanın yarattığı tahribatı farklı temalarla ortaya koyan sanatçı ekspresyonist soyutlama üzerine ağırlıklı olarak çalışmaktadır. Çalışmalarında duyguyu, kullandığı renk tonları ve dokularla izleyicisine yansıtmaktadır. Zamanın dokuyu değiştirmesi ve yaşamın insanı katman katman derinleştirmesini tuvallerinde dokular yaratarak ifade eden sanatçı, bu süreçte nesneye derinden bakabilme kabiliyetini geliştirmiştir. Varoluşun derin izlerini kimi zaman bir duygunun en yüksek halinde kimi zamansa çok olağan bir anın sıradanlığında keşfeden sanatçı çalışmalarında da hem yoğun katman ve renk tonları hem de minimalist katmanlar oluşturarak yansıtmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatci-sencer-vardarmanin-insan-doga-iliskisine-odaklanan-projesi-gozlerime-bak-simdi-berlinde", "text": "Sanatçı Sencer Vardarman'ın Gözlerime Bak başlıklı çalışması, izleyicileri gezegenin geleceği üzerine düşünmeye davet ediyor. Haziran-Eylül ayları arasında İstanbul'da kamusal alanlarda ve parklarda gösterilen proje, şimdi Berlin'de iki ayrı sergiyle izleyicilerle buluşuyor. Çalışmalarını Berlin'de sürdüren Sencer Vardarman, Tarabya Kültür Akademisi'nin misafir sanatçı programına katıldığı 2020-2021 döneminde, nesli tükenmekte olan hayvanlara odaklanan bir proje üretti. Gözlerime Bak adını taşıyan proje, insanın dünyadaki ayak izinin büyüdüğü, doğal kaynak ve arazi kullanımının son yüzyılda giderek arttığı bilgisinden hareket ederek doğanın insan eliyle uğradığı tahribata, iklim değişikliğine ve ekosistemdeki bozulmaya dikkat çekiyor. Sanatçının ekolojik ekonomist Prof. Dr. Begüm Özkaynak ile uzman biyolog Kerem Ali Boyla'nın danışmanlığında ve Mümkün İletişim işbirliğiyle hayata geçirdiği proje, dünyada yaşayan farklı canlı türleri olarak geleceğimizin ortak oluşuna vurgu yapıyor. Gezegenin alarm verdiği bu kritik dönemde, sanatçı olarak toplumsal anlamda daha etkin bir rol üstlenmeyi tercih eden Vardarman bu projeyle doğayı, ormanları ve hayvanları korumanın sadece bir çevreyi koruma meselesi olmadığını, varoluşlarımızın birbirine bağlı olduğunu hatırlatıyor. Gözlerime Bak, nesli tehlikede olan hayvanların portrelerinden oluşuyor. Demet Ortaköylüoğlu'nun çizdiği portreler, biz insanları farklı türlerle göz göze gelmeye ve ortak kaderimiz üzerine düşünmeye davet ediyor. Çalışma, Haziran-Eylül 2021 döneminde İstanbul Büyükşehir ve Beşiktaş Belediyelerinin desteğiyle İstanbul'da kamusal alanlarda ve parklarda gösterildikten sonra şimdi Berlin'de iki yeni sergiyle izleyiciyle buluşuyor. Gözlerime Bak afişleri 31 Ekim'e kadar Studio Bosporus. Tarabya Kültür Akademisi'nin 10. Kuruluş Yılı Festivali kapsamında Kreuzberg'deki billboardlarda ve Kunstraum-Kreuzberg-Bethanien sergi alanında gösteriliyor. Demet Ortaköylüoğlu'nun orijinal hayvan illüstrasyonları ise, 26 Eylül'e kadar Berlin'deki OKK-Raum 29 sergi alanında look into my eyes! başlıklı solo sergi kapsamında izlenebiliyor. Sencer Vardarman (1970, İstanbul) İstanbul'da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf Bölümü'nü bitirdikten sonra UdK Berlin'de Katharina Sieverding'le güzel sanatlar eğitimine devam etti ve Institute for Art in Context'te yüksek lisans yaptı. Çalışmalarını Berlin'de sürdüren Vardarman, yapıtlarında çağdaş görsel kültürle ve imgelerin siyasetiyle bağlantılı sorularla ilgileniyor. Vardarman'ın katıldığı grup sergileri arasında 20 | 20 (Schoeler. Berlin, 2020), 9. Berlin Bienali (2016), 77-13 Türkiye'de Siyasal Sanat ve Direniş (nGbK Berlin, 2015), 3. Çanakkale Bienali (2012), Taswir (Martin Gropius Bau, Berlin, 2009) ve Selanik Bienali (2009) yer alıyor. 2020'de Finlandiya Turku Şehir Müzesi'nde Under the Mother Earth's Skin başlıklı kişisel sergisi gerçekleşen Vardarman, 2014-2016 yılları arasında uluslararası sanatçı ağlarını ele alan 1+1 başlıklı söyleşi dizisinin küratörlüğünü yaptı."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatci-ve-zanaatkarlarin-hikayeleri-cevrimici-yayinda", "text": "Uluslararası Misafir Sanatçı Programı kapsamında, dünyanın farklı köşelerinden sanatçıları İstanbul'daki zanaatkarlarla Türkiye'de bir müze çatısı altında ilk kez buluşturan Misafirler: Sanatçılar ve Zanaatkarlar sergisi devam ediyor. Sergi sürecini sanatçı ve zanaatkarlar gözünden yansıtan videolar ise müzenin web sitesinde yayınlanmaya başladı. İstanbul Modern'in Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı koordinasyonunda çalışan İstanbul Kalkınma Ajansı'nın desteğiyle başlattığı Uluslararası Misafir Sanatçı Programı, dünyanın farklı coğrafyalarından 10 sanatçıyı İstanbul'daki zanaatkarlarla birlikte üretim yapmak üzere bir araya getirdi. Zanaat ustalarıyla çalışmalar yapan sanatçıların yapıtları 18 Ekim 2020 Pazar gününe kadar İstanbul Modern'de görülebilir. Misafirler: Sanatçılar ve Zanaatkarlar sergisi müzede devam ederken, Uluslararası Misafir Sanatçı Programı kapsamında sanatçıların İstanbul'daki araştırma ve üretim süreçlerinin kayıt altına alındığı videolar da müzenin web sitesinde yayına girdi. Proje sürecinin önemini yansıtan belgeleme çalışmaları farklı zanaat tekniklerini gösterirken sanatçılarla zanaatkarların işbirliğine odaklanıyor. İstanbul'daki zanaatlardan ilham alarak ortaya çıkan üretimlerin sergilendiği Misafirler: Sanatçılar ve Zanaatkarlar sergisi İstanbul'un köklü zanaat geçmişini çağdaş bir mercekle düşünmeye davet ediyor. İstanbul'un küresel ölçekte tanıtımını ve görünürlüğünü arttırmayı da amaçlayan programa katılan misafir sanatçılar, İstanbul'da ahşap oymadan halı dokumaya, metal sıvamadan yorgancılığa kadar pek çok zanaatın ustasıyla bir araya gelerek üretimlerini gerçekleştirdi. İstanbul Modern'in küratöryel ekibinden Öykü Özsoy ve Ümit Mesci'nin küratörlüğünü üstlendiği sergide yapıtları yer alan sanatçılar, kendi üretim süreçlerinde zanaat ve gelenek konularına odaklanıyor ya da farklı malzeme ve tekniklerle çalışmalarını yürütüyor. Uluslararası bienallere, sergilere katılmış, dünyanın önde gelen müze ve sanat kurumlarının koleksiyonlarında yapıtları yer alan sanatçılar; Faig Ahmed, Rana Begum, Benji Boyadgian, Rodrigo Hernandez, Servet Koçyiğit, Outi Pieski, Randi & Katrine, Wael Shawky ve Jorinde Voigt olarak sıralanıyor. Süreçte ve sergide projenin bir parçası olarak sanatçılara metal ustası Artin Aharon, metal sıvama ustası Lokman Çilingir, döşeme ustası Abdullah Doğan, heykeltıraş Betina Hobeş, ebru ustası Nesime Kantar, yorgancı Abdullah Karahan, nakışçı Özgü Karcı, yazma ustası Veliye Martı, halı üreticisi Erhan Ör, metal dövü ustası Zeki Topbaş ve marangoz Gökmen Uzun eşlik etti. Misafirler: Sanatçılar ve Zanaatkarlar, geleneksel üretim tekniklerini güncel bir bakış açısıyla yorumlayan sanatçıların yapıtlarının yanı sıra İstanbul'daki Harbiye Askeri Müze ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü Koleksiyonu'ndan ödünç alınan, İstanbul'un kültürel zenginliğine ışık tutan tarihi objelere de yer veriyor. Sanatçı ve zanaatkarların proje sürecini anlattıları videolara aşağıdaki linke tıklayarak ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatci-yesim-kalenin-sanat-faaliyetleri", "text": "Yeşim Kale, sanat faaliyetlerine 2020 yılının Ağustos ayında başladı. 2023 Ağustos ayında sanatının 3. yılını kutlayacak olan sanatçı, bu süre içinde yüzlerce eseriyle solo ve karma sergiler, fuarlar, atölye çalışmaları ve kitap çalışmalarıyla yoğun bir çalışma temposu içinde yaşadı. Seyahatlerini de müze gezerek sanata odaklı gerçekleştirdi. Başta Paris, Roma, Venedik, Floransa, Milano, Viyana, Basel, Cenevre, Barselona olmak üzere pek çok önemli sanat şehirlerinde batı kültür ve sanatını yaşayarak öğrendi. Paris'te özel galerilerde, Grand Palais Ephemiere ve Louvre Müzesi'nde Art Shopping Fuarı ve Paris'teki karma sergilerde eserleri sergilendi. Basında çok sayıda dergi, gazete, internet gazete ve dergilerinde sanatına dair röportajlar ve haberler yer aldı. 2023 Ocak ayında Hatıra Kitap'tan Hikayelerin Prensi adlı kitabı yayımlandı. Kuzguncuk ve Teşvikiye'de bir süre atölye çalışmaları yaptıktan sonra home office'inden çalışmalarını yürütmeye ve yönetmeye başladı. Redstone Gayrimenkul Merkez Ofisi'nde sosyal sorumluluk projesi kapsamında eserleri sergilenen Yeşim Kale'nin sanat projelerini @yesimkaleart instagram hesabından takip edebilirsiniz! -7-11 Kasım 2021 IAAF SANAT FUARI Harbiye Kültür Merkezi-İstanbul -15-22 Şubat 2022 PARİS ÇAĞDAŞ SANAT FUARI ART CAPITAL PARIS Grand Palais Efemiere-Paris -Mart 2022 ART ANKARA Congressum Ankara -Mayıs 2022 ART CONTACT Yenikapı Avrasya Sanat ve Gösteri Merkezi-Istanbul -21-23 Ekim 2022 Louvre Carousel Paris Art Shopping -16-20 Kasım 2022 3. IAAF Sanat ve Antika fuarı Lütfi Kırdar Sergi Sarayı -09-12 Mart 2023 Art Ankara Sanat Fuarı Congressum Ankara -06-09 Temmuz 2023 Bodrum Sanat Fuarı Heredot Kültür Merkezi/Bodrum -La Visione Art Gallery Love To Her. 07-17 Eylül 2020 -Galeri Next Shiny 13-20 Ekim 2020 -Galeri Next Splendid II 27 Ekim-03 Kasım 2020 -La Visione Art Gallery Chance 05 Kasım-15 Kasım 2020 -La Vision Art Gallery The Memories 17 Kasım-27 Kasım 2020 -La Vision Art Gallery The Opportunity 11 Aralık -21Aralık 2020 -Galery Next New Year Hope 22 Aralık-30 Aralık 2020 -Galerie de Colombier Paris Hello Christmas 21-31 Aralık 2020 -La Vision Art Gallery Golden Year 23 Aralık 2020-02 Ocak 2021 -La Vision Art Gallery L'amour 15-25 Şubat 2021 -La Vision Art Gallery Elegance 8-17 Mart 2021 -La Vision Art Gallery Four Seasons 15-19 Mart 2021 -Santa Maria Draperis Church 12-21 Nisan 2021 -La Vision Art Gallery Chance 15-21 Nisan 2021 -Next Gallery Dostlar Bizi Sergide Görsün -Galerie de Colombier Paris Christmas22Kasım-31 Aralık 2021 -Goya Art Community Reunion Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi/Beyoğlu 17-24 Eylül 2022 -Galerie Daniel Hanemian Paris Ortensia14-20 Kasım 2022 -Goya Art Community An be An 09-15 Mart 2023 Dolmabahçe Sarayı Sanat Galerisi -Art Signuture Gallery 25/03/2023-01/04/2023 -GoyaArt Gallery, 12-26 Mayıs 2023 Kapadokya Güray Müze -Goya Art Gallery 29/07/2023-04/08/2023 Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi/Beyoğlu"} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatcilara-uretim-ortami-saglayan-saha-studio-yeni-yasini-kutluyor", "text": "Bir sivil toplum kuruluşu olarak 2011 yılında kurulan SAHA Derneği'nin güncel sanat alanındaki üretim ve etkileşim ortamlarını desteklemek için geçen yaz faaliyete geçirdiği SAHA Studio, 1. yılını kutluyor. SAHA Studio'nun Mart 2020'de başlayan ikinci dönemine davet edilen sanatçılar Kerem Ozan Bayraktar, Borga Kantürk, Gülşah Mursaloğlu, Metehan Özcan ve Dilek Winchester ile programın ilk üç ayı pandemi nedeniyle çevrimiçi buluşmalar ve araştırmayla geçerken program Kasım 2020 sonuna dek uzatılıp halka açık etkinlikler sonbahara ertelendi. Geçen yaz Beyoğlu'nda açılan SAHA Studio, farklı kentlerden davet ettiği sanatçılara en az 6 ay boyunca atölye ve etkinlik ortamı sunarken yapmak istedikleri araştırma, üretim, sunum ve etkinlikler için danışmanlık ve kaynak sağlıyor. Toplantılar, buluşmalar sergi ve atölye ziyaretleri, portfolyo değerlendirmeleri ve araştırma gezileriyle sanatçıların bilgi ve bağlantı geliştirmelerine katkıda bulunuyor. Ayrıca, yurtdışından farklı sürelerle konuk ettiği küratör ve kurum temsilcilerinin SAHA Studio sanatçılarıyla ve İstanbul sanat ortamıyla etkileşimini sağlayıp araştırmalarını destekliyor. SAHA Studio'ya Çelenk Bafra, Hera Büyüktaşçıyan ve Vasıf Kortun'dan oluşan seçici kurulun davet ettiği ilk dönem sanatçıları Larissa Araz, Alper Aydın, Özgür Demirci ve Sibel Horada'nın program boyunca ürettiği yapıtlar, 20-22 Şubat 2020 tarihlerinde SAHA Studio'da bir seri söyleşi, panel ve performans eşliğinde sergilenmişti. gazetesanat. com olarak biz de SAHA Studio'nun 1. yılını kutluyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatcinin-red-ve-kabul-cagi", "text": "Rönesans'tan beri egemen olan natüralist gelenek, 19. yüzyılda Empresyonizm ile Kübizm arasındaki süreçte ortaya çıkan sanat akımlarıyla giderek değişmeye başlamıştır. Ancak Kübizm sanat sahnesine girdiğinde, bu geleneğin yıkılmaya başladığı görülmektedir. Kübist sanatçılar, yeni bir biçim dili yaratarak geleneğin dışına çıkmaya başlamışlardır. Akım sanatçılarının üretimlerine bakıldığında, günlük yaşamda kullanılan sıradan malzemeleri birer sanat nesnesine dönüştürdükleri görülür. Kübizmle birlikte nesnenin artık gündelik anlamlarından sıyrılarak, yeni anlamlar kazanması ve kavramsal bir boyuta taşınması süreci, daha sonra Dada Hareketiyle birlikte daha da belirginlik kazanmıştır. Endüstri çağının ve I. Dünya Savaşı'nın insanlar üzerinde yarattığı çöküntü, ekonomik güçlerin çağdaş burjuva yaşamını ayakta tutma çabaları, sermaye ve emek arasındaki çatışma, Dada Hareketini yaratan ve güçlendiren en önemli etmenlerdir. Savaşta İsviçre'nin tarafsızlığını ortaya koymasıyla birlikte Zürih, çeşitli milletlerden sanatçıların buluşma noktası olmuştu. 1916'da Kabare Voltairede bu sanatçıların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bu hareket, tüm toplumsal ve estetik değerlere -hatta zamanla kendisine bile- karşı çıkmıştır. Aslına bakılırsa, Dada hareketini bir sanat akımı olarak görmek çok da doğru değildir. Lynton'un da dediği gibi Dadacılar, yeni yöntem ve üsluplar getirmek yerine, var olan yöntem ve üsluplara yeni anlamlar kazandırmışlardır. Dada akımının önemli isimlerinden Kurt Schwitters, bir üretimi ya da yaratımı sanat yapan şeyin biçimi, konusu, içeriği, türü ve yansıttığı ustalık değil, sanatçının onun sanat olduğunu bilmesi olduğunu belirtmektedir. Hatta sözünün devamında şöyle ekler, Sanatçının tükürdüğü her şey sanattır! . Schwitters'in bu tanımı sanatçının, kabul gören mevcut süreçten bağımsız, kendi talebi ve isteği üzerine hareket ettiğinin göstergesidir -ki bu tutum Dada hareketinin isyankar tavrının yansımasıdır-. Bakıldığında popüler kültür verileri, sanatçının eleştirdiği konular arasındadır. Bu da bize dönem sanatçısının mevcut sanat sisteminin dışında kalarak, geleneği reddeden, mevcut sanat normlarına eleştirel yaklaşan sanat çalışmaları ürettiğini göstermektedir. Ready made kavramı o dönemlerde aklıma geldi. Özellikle belirtmek isterim ki; bu hazır-yapımların seçimi hiçbir zaman estetik nedenlerle olmadı. Seçim, bir görsel aldırmazlığa tepkisi olan hiçbir iyi veya kötü zevk çağrıştırmayan, total bir anestezinin sonucuydu. Önemli bir özellik, kimi zaman hazır yapımın üzerine yazdığım kısa cümleydi. Bu cümle, nesneyi bir resim başlığı gibi tasvir etmek yerine izleyicinin aklını başka ve daha sözel alanlara çekmek içindi. Yani amacı sanatta geleneksel tutumu yıkmak olan Dada Hareketi, sanata yeni malzemelerin ve tekniklerin girmesine katkı sağlamıştır. Kübizmle sanata giren kolaj, asamblaj, montaj gibi teknikler Dada Hareketinde daha ileri boyuta taşınarak, objenin kullanım alanı ve anlamı genişlemiş, değişmiştir. Ancak, Kübistlerden farklı olarak Dadacıların kullandığı malzemeler, seri üretilmiş endüstriyel nesnelerdir ve genellikle doğrudan kullanılmışlardır. Bakıldığında bu yeni dönüşümle sanatın giderek kavrama indirgendiği görülmektedir. Sanatın ve sanatçının yenilikçi bir tavırla ilerlemesi böyleyken, diğer tarafta da mevcut sanat sisteminin ekonomik temelde seyrettiği görülmektedir. Bu dönemde sanat piyasası, sanatçının içinde bulunduğu konumu bazı noktalarda değiştirmiştir. Piyasa sanatı, sanatın ardından gelen aşamadır. Ben bu işe ticari sanatçı olarak başladım ve piyasa sanatçısı olarak bitirmek istiyorum. Adına ister sanat densin ister başka bir şey, bu işi yaptıktan sonra piyasa sanatına yöneldim. Sanatçı iş adamı ya da iş adamı sanatçı olmak istedim. Piyasa da iyi iş yapmak sanatın en büyüleyici yönü. Hippi döneminde insanlar piyasa düşüncesinden uzaklaşmışlar, para kötüdür ve çalışmak kötüdür gibi şeyler söylemeye başlamışlardı. Oysaki para kazanmak sanattır, çalışmak sanattır, piyasa da iyi iş yapmaksa en iyi sanattır. Warhol'dan aktaran Kuspit, 2010: 161. Bakıldığında Andy Warhol'un yapıtlarının tamamı, modern ile postmodern arasındaki gerilime yaslanır ve çıkış noktası, gazetelerde, televizyonlarda, reklamlarda gördüğümüz modern imgesidir. Bu imge güzelliğin, refahın, gücün, paranın, başarının vb. modern mitlerin yansımasıdır. Fakat şunu belirtmeden geçmemek gerekir ki günlük hayatın tüketime dayalı endüstriyel yapısı ile sanatın endüstriyel yapısı birbirine zıt olmaktadır. Çünkü sanat temelinde üretime dayalıdır, endüstri ise tüketime. Endüstri ile sanat endüstrisini benzer kılan nokta yaratıcı edimi sınırlamasıdır. Çünkü sanat sisteminin sanatçının içsel dışavurumundan çıkıp, kar amacıyla üretilen bir nesneye dönme süreci belirli talepler doğrultusunda üretilen bir sanat eserini karşılar. Yaratıcı bir sanat çalışması ise, sanatçının tamamıyla kendi içsel dürtülerinin yönlendirmesiyle gelişen bir sürecin ifadesidir. Diğer taraftan, 1970'lerden itibaren çarpıcı bir noktaya ulaşan Kavramsal Sanat, Performans Sanatı gibi Anti-Formalist yaklaşımlar ve Yerleştirme Sanatı, Yeni Medya Sanatı örneklerine bakıldığında sanatçı, imzası olan bireysel dilini her zaman korumaktadır. Sonuç olarak sanatçı, içinde bulunduğu dönem içerisinde sosyal, siyasi, ekonomik her türlü değerin etkisinde kalarak, kendisini ve dünyayı algılama yoluna gitmiştir. Bu etkileşim ve farkındalık süreci ister istemez üretim sürecine, yapıtlarına da yansımaktadır. Fakat, sanatçı yeri geldiğinde bu etkileşimin dayatmalarına sanatı aracılığıla red cevabı verirken kimi sanatçılar da sistemin yönlendirmelerini kabul etmiştir. Ancak her halükarda sanat, sanatçının çevreden aldığı bu birikimin, düşsel dünyasında harmanlanarak ortaya koyduğu bir sunumdur. Bundan dolayı sanatın öznel bir kimliğe kavuştuğu görülür. Bu durum da bizi Kurt Schwitters'in söyleminin doğruluğuna götürüyor. Sanat; konusu, içeriği, malzemesi ya da yansıttığı emeği ne olursa olsun, sanatçının o yaratıma yüklediği anlamla vuku bulmaktadır. Artun, A. (2014). Sanat Emeği/ Kültür İşçileri ve Prekarite. İstanbul: İletişim Yayınları. Atakan, N. (2008). Sanatta Alternatif Arayışlar. İzmir: Karakalem Kitabevi. Baykam, B. (1993). Post Dushamp Krizi. Bilgi Olarak Sanat Olgu Olarak Sanatçı Yeni Ontoloji. İstanbul: Plastik Sanatlar Derneği Yayınları. Boratav, O. (2016). Kültür Endüstrisi Bağlamında Sanat Eserinin Tecimselleşmesi ve Metanın Estetize Edilişi. Yıldız Sanat ve Tasarım Dergisi, 3(2), 96-109. Kuspit, D. (2010). Sanatın Sonu. İstanbul: Metis Yayınları. Lynton, N. (2004). Modern Sanatın Öyküsü. İstanbul: Remzi Kitabevi. Perniola, M. (2015). Sanat ve Gölgesi: Sanattan Geriye Ne Kaldı? İstanbul: İletişim Yayınları. Stallabrass, J. (2013). Sanat a. ş. Çağdaş Sanat ve Bienaller-. İstanbul: İletişim Yayınları. Sürmeli, K. (2012). Dada Hareketinden Kavramsal Sanata (Cilt 2). Malatya: İnönü Üniversitesi Sanat ve Tasarım Dergisi. Tizgöl, K. (2008). Sanatta Minimalizm ve Günümüz Seramik Sanatına Yansıması. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Seramik Anasanat Dalı, Sanatta Yeterlilik Tezi. Yılmaz, N. Ç. (2018). Sanat ve Kültür Endüstrisi. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 11(61), 452-459."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatin-hadsizleri-neslihan-atagul-dogulunun-hadsiz-projesinde-bulustu", "text": "İçeriğini sevilen oyuncu Neslihan Atagül Doğulu'nun hazırladığı ve bir Alim Yapım projesi olan Hadsiz dergi, Server Demirtaş ve Neyzen Tevfik'e yer verdiği 5. sayısında Hadsiz Proje Instagram hesabı ve hadsizproje. com web sitesinden takipçileriyle buluştu. 1. sayısından bu yana ağırladığı röportaj konukları ve Vaktinin Hadsizi ile kendi döneminin en sıra dışı ve topluma mal olmuş kişiliklerini okurlarına sunan ve bir Alim Yapım projesi olan 'Hadsiz' derginin 5. sayısı derginin Instagram hesabı Hadsiz Proje ve hadsizproje. com web sitesi üzerinden yayınlandı. Online derginin 5. sayısında Neslihan Atagül Doğulu'nun röportaj konuğu, durağan heykel anlayışından farklı olarak tekniği ve sanatı harmanladığı kinetik heykellerini sanatseverlerin beğenisine sunan heykeltıraş Server Demirtaş. Derginin bu sayısındaki Vaktinin Hadsizi bölümünde ise okurları ney üflemedeki ustalığı yanında hicivleriyle de döneminin en hadsiz kişiliklerinden biri olan Neyzen Tevfik karşılayacak. Online derginin 5. sayısında okurları ilk olarak küçük yaşta babasından öğrendiği teknikler ve makineye olan ilgisi ile heykel sanatını harmanlayarak kinetik heykeller yapan sanatçı Server Demirtaş ile yapılan ilham veren bir röportaj karşılıyor. Derginin yeni sayısındaki röportajda Server Demirtaş, heykellerini harekete geçirme motivasyonu ile heykel sanatına olan tutkusunu bilinmeyen yönleriyle anlatıyor. Demirtaş'ın hayata dair bakış açısını yansıttığı cümleler ise okurlar için yeni dünyaların kapılarını aralayacak. Durmak bana çok feci geliyor. Benim hareketli bir şey yapmam lazım. Durduğumda kendimi ifade etmemiş gibi hissediyorum cümleleriyle neden kinetik heykel yapmaya başlayıp büyük bir tutkuya dönüştürdüğünü anlatan Demirtaş, küçük yaşlarda izlediği Leonardo Da Vinci belgeseli ve babasından aldığı teknik bilgilerin kendi hayatını ne derece şekillendirdiğinin hikayesini de samimiyetle paylaşıyor. Derginin 5. sayısında okurların hadsizliklerle dolu hayatını okuyacağı bir başka isim de kendi döneminin en çok tartışılan fakat en başarılı isimlerinden biri olan ney ustası Neyzen Tevfik. Hadsizliklerle dolu hayatının ilmek ilmek işlenerek aktarıldığı yazıda okur ilk olarak Neyzen Tevfik'in çocukluğuyla beraber dervişlerin üflediği neylerin bambaşka bir havaya bürüdüğü kahvehanelerde bir yolculuğa çıkıyor. Tevfik'in ileride bir hiciv ustası olmasında en büyük pay sahibi olan Şair Eşref'le tanışması ve kaleminin de neyi gibi kuvvetli olması da yazıda ele alınan bölümlerden. Gününün neredeyse tamamını geçirdiği dost meclislerindeki sohbetler esnasında kendini verdiği içki ve ondan aldığı keyifle dinleyenleri sarhoş eden neyini üfleyen Neyzen Tevfik'in mahareti, derginin yeni sayısında okurunu bekliyor. İlk sayısından bu yana büyük bir okur kitlesine sahip olan Neslihan Atagül Doğulu'nun online dergi projesi Hadsiz'in 5. sayısı, derginin Instagram hesabı Hadsiz Proje ve hadsizproje. com web sitesinden tüm ilham almak isteyenlerle buluştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatin-insan-uzerindeki-psikolojik-etkileri", "text": "Sanatın psikolojik etkileri, insanoğlunun varoluşundan bugüne dek tartışılan bir konudur. Sanatın psikolojik etkileri, insanları farklı şekillerde etkileyebilir ve duygusal, bilişsel ve davranışsal düzeylerde pek çok fayda sağlayabilir. İnsanlar, sanat yoluyla duygularını ifade ederler. Sanat, insanların yaşadığı duyguları ifade etmelerine yardımcı olabilir ve duygusal bir rahatlama sağlayabilir. Sanat terapisinde kullanılan birçok teknik, insanların duygusal sorunlarını ele almak için tasarlanmıştır. Örneğin, resim yapmak, yazı yazmak veya müzikle uğraşmak, insanların duygularını ifade etmelerine ve duygusal rahatlama sağlamalarına yardımcı olabilir. Sanat aynı zamanda bilişsel faydalar da sağlayabilir. Örneğin, müzikle uğraşmak, çizim yapmak veya yazı yazmak, insanların zihinsel becerilerini geliştirmelerine yardımcı olabilir. Sanatla ilgilenmek, hafızayı güçlendirebildiği gibi problem çözme becerilerini geliştirebilir ve yaratıcılığı artırabilir. Sanat aynı zamanda, düşünme ve planlama becerilerini de geliştirir. Sanatın psikolojik etkileri, insanların davranışları üzerinde de etkili olabilir. Örneğin, sanat terapisi, stresli veya duygusal sorunları olan insanların, davranışlarını kontrol etmelerine ve kendilerini ifade etmelerine yardımcı olabilir. Ayrıca, sanatla ilgilenmek, insanların kendilerine güvenlerini artırabilir ve daha olumlu bir benlik algısı geliştirmelerine yardımcı olabilir. Sanatın psikolojik etkileri, sadece sanat terapisi gibi belirli bir amaçla kullanıldığında değil, aynı zamanda insanların günlük hayatında sanatla etkileşime girdiklerinde de görülebilir. Örneğin, bir müzik parçası dinlemek veya bir sanat sergisinde gezmek, insanların duygusal durumlarını değiştirebilir ve onları mutlu, huzurlu veya ilham verici hissettirebilir. Sanatın psikolojik etkileri, herkes için farklıdır. Farklı insanlar, farklı sanat dalları veya teknikleriyle etkileşime girdiklerinde, farklı faydalar elde edebilirler. Bazı insanlar müzik yaparken daha mutlu hissederken, diğerleri resim yaparken daha rahat hissedebilirler. Bu nedenle, sanatın psikolojik etkilerinin kullanımı, bireysel farklılıklara uygun bir şekilde yapılmalıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatta-fanilik-olgusu-memento-mori", "text": "Bu sözlerin taşıdığı gaye fazlaca gururlanmanın ve böbürlenmenin dolayısıyla da oluşabilecek hezeyanların önüne geçmek, kazanılan zaferin bir nefis taşması yaratmasını engellemek, elde edilen gücün sersemliğinden kişiyi korumak, ölümü ve ölümlü olmayı hatırlatmaktır. Bir rivayete göre bu köle aynı zamanda generalin kafasının üstünde bir defne çelengi tutmaktadır. Defne çelenginin ölümsüzlüğü, sonsuz yaşamı sembolize ettiği düşünüldüğünde, generalin kulağına sürekli olarak ölümün fısıldanışı içinde bir karşıtlam barındırmaktadır. Bu durum kişinin vicdanı ile sahip olduğu insani arzular arasındaki tezatı ortaya koyar niteliktedir. Memento Mori kavramının sanat alanında kullanımı aslında Orta Çağ'a dayanmaktadır. Karşılığını bulduğu ögelerden biri her sınıftan insanı son bir dansa götüren iskelet figürleri içeren betimlemelerdir. Ölümün kaçınılmazlığını ve tarafsızlığını, fetheden ve eşitleyen gücünü temsil eden ve Ölüm Dansı anlamına gelen Danse Macabre kavramı şiir, müzik ve görsel sanatlarda sıkça dışa vurulmuştur. Danse Macabre'nin oluşumunda Black Death olarak adlandırılan veba salgınının ve o dönemde yaşanan savaşların etkisi büyüktür. Her sınıftan toplu ölümlerin yaşanması ve duyulan korku bu kavramın görsel dışavurumunda etkili olmuştur. Danse Macabre'nin resimdeki ifadesi yaşayan figürlerin 'ki bunlar bir çocuk, bir imparator, bir din adamı, bir köylü olabilmektedir' iskelet, ceset gibi ölü figürlerle yuvarlak bir zincir halinde dans eder biçimde betimlenmeleri şeklindedir. Hayatın her kesiminden insan, ölümün kişileşmiş haliyle dans ederken betimlenir. Ani ve acı verici ölümlerin her yerde mevcut olması dini arzuyu artırmıştır fakat yine de o şartlar altında mümkün olamayacak olsa da eğlenceye karşı histerik bir arzu da vardır; son bir dans... Danse Macabre bu iki arzuyu birleştirir. En erken örnekleri Paris'in en eski ve en büyük toplu mezarlığı olan Cimetiere des Innocents 'de bulunmaktadır. Bu betimlemeler genellikle manastırların mezarlık bölümlerinde ve kiliselerdeki bazı frizlerde görülmektedir. Kompozisyon, yaşamın geçiciliğini ve boşluğunu, bunun yanında ölümün kesinliğini ve eşitleyiciliğini anlatan bir resimli vaaz niteliği taşır. Vurgulanmak istenen; kişilerin hayattaki rolleri ne olursa olsun ölüm dansının hepsini birleştireceği gerçeğidir. Yine aynı dönemde ve aynı güdüleyici sebeplerle ortaya çıkmış bir diğer eser iyi ve Hıristiyanca ölmenin yollarını, ölüm anı yaklaştığında yapılması gerekenleri, kurtuluşu sağlayacak duaları ve eylemleri anlatan Ölmenin Sanatı anlamına gelen iki versiyonlu Ars Moriendi adındaki kitaptır. Yazarı bilinmeyen kitap, 1415 ve 1450'den kalma iki Latince metinden oluşmaktadır. Birinci kitap, ölüm anında kullanılacak ayinleri ve duaları reçete eden altı bölümden daha uzun bir incelemeyken, ikincisi ölmekte olan kişinin iyi bir ölüme ulaşmadan önce şeytanın ayartmasıyla mücadelesini betimleyen gravürlerden oluşan bir kitaptır. Toplumun genel ahlakına atfedilen ve sonraki dönemlerde sanat başta olmak üzere pek çok alanda etki edecek olan ölümlü olduğunu unutma anlamına gelen Memento Mori, cennet cehennem ve ruhun kurtuluşu gibi konulara fazlasıyla vurgu yapan Hıristiyanlıkta sıklıkla kullanılmıştır. Sembolik bir hatırlatıcı halini almış olan kavram sayesinde Hıristiyanlık öğretileri vurgulanmaya çalışılarak ölüm bilinci ön plana çıkarılmıştır ve bu sebeple Hristiyanlıkta mezar mimarisi ve sanatında kendisine belirgin bir yer bulur. Bunlardan bazıları İngiliz Püritenlerine ait kanatlı kafa taslarının, iskeletlerin ve mum koklayan meleklerin betimlendiği mezar taşlarıdır. Bir diğer örnek olarak Kemikler Şapeli olarak bilinen Evora'da bulunan Capela dos Ossos ve Roma'da bulunan Capuchin Mahzeni içindeki küçük şapeller gösterilebilir. Bunlar, duvarlarının, sütunlarının ve tavanlarının bir kısmının veya tamamının insan kalıntılarıyla, kemiklerle, kafa taslarıyla kaplanarak dekore edildiği şapellerdir. Rönesansta ise bu tür motifler dolaylı hale gelerek kendilerine natürmortlarda yer bulur. Bu dönemde başta portre arkalarına resmedilen basit kafatası ile diğer geçiciliği ve ölümü belirten sembollerin gelişmesiyle Vanitas resimleri oluşmuştur. 17. yüzyıl başlarında Hollanda'da ortaya çıkan bir natürmort resim türü ve gündelik yaşamın bir temsili olan Vanitas, Memento Mori kavramını popülerliğe kavuşturmuştur. Boş, beyhude, boşluk, değersizlik, hiçlik gibi anlamlara gelen Vanitas, Latince 'kibir' anlamına gelen 'vanity' sözcüğünden türer. Aynı zamanda Eski Ahit'te Vanity of Vanities, sait the preacher vanity of vanities all is Vanity şeklinde yer alan ve boşun boşu, her şey boş anlamına gelen bir öğretidir. Bu öğreti Tanrı haricinde her şeyin ve herkesin fani olduğunu anlatmaktadır. İnsanlığın dünyevi arzuları üzerinde bir yaptırım vasıtası olarak kullanılmış ve bu durum dolayısıyla sanat alanına da yansımıştır. Vanitas, Protestanlık sonrası Kalvinizm ile temellendirilmiş bir resim türüdür. Protestanlıktaki zenginleri Tanrı'nın seçilmiş kişileri haline getirip, alt tabaka insanları Tanrı'nın lütuflarından yoksun, günahkar olma eğiliminde bir kimliğe büründüren kaderci yaklaşım, zenginliğin yarattığı gururu ve dünyevi yaşama bağlılığı arttırmıştır. Pretestanlık'tan sonra yerleşen Kalvinizm'de ise zenginlik tembelliğe ve günahkar yaşam zevk ve eğlencelerine karşı bir tahrik unsuru olarak görülmüştür. Kalvinizm; çalışkan, dürüst olan, dünya nimetlerinden uzak durarak ibadetlerini yerine getiren insanların seçilmiş kişiler olduklarını ve Tanrı'nın selametine hak kazandıklarını; tembelliğin, lüks yaşamın, süslü elbiseler ve mücevherler kullanmanın, dans etmenin, sarhoş olmanın günahkarlık olduğunu öne süren bir Hıristiyanlık mezhebidir. Vanitas resmi bunu kendine odak belirleyerek, resmi satın alan zenginlere bir hatırlatıcı ve uyarıcı görev üstlenmiştir. İnsanlığın toplu ahlaksızlığına vurgu yapmakta ve insanları ölümü dikkate almaya, tövbe etmeye teşvik amacı gütmektedir. Ölümün kaçınılmazlığını, dünyevi başarı ve zevklerin geçiciliğini ve kibrini sembolize eden nesne koleksiyonlarını içeren Vanitas resimleri, insanları lüksten ve tüketimden uzak durmaya, ölümü dikkate almaya, tövbe etmeye davet eder. Vanitas resminde kitaplar, haritalar ve müzik aletleri sanat ve bilimi; cüzdanlar, mücevherler, altın nesneler servet ve gücü; kadehler ve oyun kartları dünyevi zevkleri; kafatasları, kum saatleri, yanan mumlar, sabun köpüğü ve çiçekler ölümü ve hayatın geçiciliğini; sarmaşık veya defne dalları ise diriliş ve sonsuz yaşamı sembolize etmektedir. Vanitas Objeleri adı verilen bu nesnelerin amacı, varoluşun geçiciliğini insanlara hatırlatmaktır. Bakıldığında zenginliği gösteren nesnelerin bir arada gösterimi, çiçeklerin, parlayan mücevherlerin göz alıcı ihtişamı ve hatta resmedilen kurukafaların dahi idealize edilerek verilmesi izleyicide hayranlık uyandıran unsurlardır. Fakat bu durum, verilmek istenen ahlaki uyarı ve mesajla bir çelişki içindedir. Çünkü bu resimler bir şekilde sipariş eden yahut satın alan kişinin servetinin, zenginliğinin bir kere daha altını çizmiş olur. Öyle ki resim bir zaman sonra kişilerin zenginliklerini birbirleriyle yarıştırmak için kullandıkları bir gösteriş aracı haline gelmiştir. Bunlar resmin amacına tam olarak ulaşmasını engellemiş hatta amacından saptırmış ve onu hem lüksü yaşamanın hem de dünya nimetlerinin geçiciliğini anlatmanın paradoksunu içinde barındıran bir çeşit günah çıkarma nesnesi olarak yalnızca seyredilebilir bir sanat haline getirmiştir. Memento Mori, ölümle nihayet bulacak yaşamın ahlaki ve vicdani değerlerini barındıran, mütevazi yaşamı öğütleyen bir kavramdır. Dini değerlerle de örtüşerek sanat alanında da bir geleneğe dönüşmüştür. En başından beri sıklıkla kafatası imgesiyle dini resimler içine yerleştirilen, toplumun yaşam biçimlerine göre zamanla imgelerini çoğaltarak gelişen bu kavram tarih boyunca sanat, felsefe, edebiyat, mimarlık ve daha fazlasının merkezinde kendisine yer bulmuştur."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatta-nesnenin-ilk-duragi-naturmortlar", "text": "Lale ve egzotik bitkilere karşı duyulan ilginin hızlı yükseldiği 16. ve 17. yüzyıllarda çiçek natürmortları fazlasıyla ilgi görmekteydi. Jan Brueghel'in 1609-1616 yılları arasında yaptığı çiçek vazosu natürmortu da dönemin popüler zevklerinin bir ürünü olarak karşımıza çıkar. Brueghel, farklı kıtalarda yetişen en nadir ve değerli çiçek türlerini bir vazonun içine yerleştirirken burjuva sınıfı için vazgeçilmez bir eser ortaya koymuş olur. Burjuva sınıfı için natürmort çoğunlukla statü ve zenginlik göstergesi olarak görülür ve alınırdı. Farklı bir çağa ait, farklı bir bakış açısıyla yapılmış bir natürmortta Necla Rüzgar'ın 2013 yılında yaptığı Mücevherler adlı natürmortudur. Hazır nesne kullanılarak yapılan natürmortta gelişi güzel yerleştirilmiş et parçaları görülür. Etin renginden taze ve yumuşak olduğu düşüncesine kapılmak çok olası olsa da görüntü yanıltıcıdır. Rüzgar, farklı boyuttaki taşları boyayarak onlara et görüntüsü verirken nesnenin yanıltıcı olabileceğini gözler önüne serer. Zaman, içinde var olan her şeyi değiştirdiği gibi sanatı da değiştirir. Devamlı olarak kendini yenileyen insan, aynı süratle sanatı da yeniler. Çağdaş sanat için nesne, sanatın ayrılmaz bir bütünüdür. Tıbkı Rüzgar'ın eserinde olduğu gibi nesne kendi olmaktan çıkarak pek çok şeyi ifade edebilme gücüne sahiptir. Nesnenin sanattaki izi sürülürken ilk örneklere mezar kabartmalarında ya da resimlerinde rastlanır. Ölümden sonraki yaşam inancının gücü ölü için kıymetli olan her şeyin resmedilmesini de sağlamıştır. Bu kıymetli eşyalar kimi zaman kılıç ya da giysi olabileceği gibi, gündelik ev eşyaları da olabilmektedir. Sanatın zanaat olmaktan çıktığı ve saygı gördüğü Rönesans döneminde Burjuva sınıfı tarafında ilgi görülen natürmortlar, nesnenin de resme dahil edildiği ilk alan olmaktadır. Ancak Rönesans döneminde natürmortun kıymetsiz ve düşük statüdeki ressamlar tarafından yapıldığına yönelik önyargı nesnenin sanattaki konumunu düşürmektedir. 16. ve 17. yüzyılda Burjuva sınıfının desteğiyle natürmortlar yapılmıştır. Bu dönemde yapılan meyve, sebze, çiçek natürmortları her şeyin gelip geçiciliğini anlatmak; kitap, müzik aleti natürmortları daha çok dekoratif bir unsur olarak; av natürmortları ise prestij göstergesi olarak sipariş edilmektedir. Var olan gidişat sanatçıların nesne üzerine düşünmeye başlaması ve özellikle de Dadaizm akımının kendini göstermesiyle birlikte büyük bir değişim yaşamıştır. Günümüzde Sanat nedir? sorusu cevaplanması zor bir soru halini almıştır. Basit gibi görünen bu soru, sanatın sınırlarının şeffaflaşmasıyla tartışmaya açık hale gelmiştir. Natürmort ise Burjuva sınıfının isteği doğrultusunda kendine yön belirlemeyi bırakarak, sanatçının kendini geliştirmesine yönelik deneysel bir alan imkanı sunmuştur. Leppert, natürmortların insana dair değil, nesnelere dair olduğunu söyler. Ona göre natürmort, insanı dışlar ancak nihai olarak insana yöneliktir. Bir diğer önemli nokta ise natürmortun bakma arzusunu karşılaması gerektiğidir. Natürmort, ölü doğa anlamına gelirken, cansız ve hareketsiz olan nesnelerin resmedilmesi olarak tanımlanır. Ancak günümüzde tüm sınırları ortadan kaldıran Çağdaş Sanat, natürmort için belirlenen sınırları da yıkmıştır. Söz gelimi Scott Garner'ın video yerleştirme tekniği kullanılarak yapılan natürmortu, nesnenin hareketsizliği ilkesini çiğnemektedir. İlk etapta natürmortun klasik sayılabilecek nesnelerinin bir çerçevenin içerisine yerleştirildiği görülür. Bir insanın çerçeveyi oynatmasıyla birlikte vazo ve meyveler devrilir. Nesne ve insan ilişkisine dair önemli bir dipnot veren eser, hareketsiz, durağan ve cansız olarak nitelendirilen nesnenin insan temasıyla hareketlilik kazandığı ve durağan olmaktan çıktığı görülür. Sanatın ihtiyaçtan doğması gibi natürmort da ihtiyaçtan doğmuştur. Sanattaki değişimin ne denli güçlü olduğunu Brueghel ve Rüzgar yaptıkları birbirinden çok farklı iki natürmortla gözler önüne serilirken, sanatta nesnenin nasıl ilerlediğini de net olarak görmekteyiz."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatta-nunun-gosterimi", "text": "Sanat eserlerini yorumlamadan önce çıplaklık ve nü arasındaki farka değinmek gerekir. Kenneth Clark, Nü adlı eserinde çıplaklığın giysisiz kalmak olduğunu belirtir. Nü ise çıplaklığın sanatsal ifade biçimidir. John Berger ise Görme Biçimleri adlı eserinde çıplak olmayı insanın kendi olmasına benzetir. Nü ise insanın başkalarına çıplak görünmesidir, burada beden nesneleşir. Berger, nü'lüğün bir çeşit giyiniklik olduğunu belirtir. Nü eser ortaya koyulurken ona bakan seyircisi düşünülerek eser yaratılır. Berger, seyircilerin erkek olduğunu dolayısıyla yapılan nü eserlerin de erkeklerin istek ve arzularına göre düzenlendiğini belirtmektedir. Richard Lepppert ise kadının bir imge olduğunu, imgeye bakanın ise erkek olduğunu söyler. Tek tanrılı inançlarda çıplaklık utanma ve örtünmeyle ilişkilendirilirken, çok tanrılı inançlarda utanılacak bir şey değildir. Uygarlıkların tarih boyunca yaptıkları sanat eserlerine bakıldığında tek tanrılı inançlarda çıplaklığın daha az gösterildiği ve cinsel sahnelere çok az yer verildiği görülür. Çok tanrılı inançlara sahip toplumların sanat eserlerinde figürleri çoğu zaman çıplak görebilmekteyiz. Ayrıca cinsel sahnelerin gösterildiği pek çok resim de bulunmaktadır. Din, sanat üzerinde güçlü bir baskı yaratmaktadır. Cinsiyetler arası üstünlükte, erkeğin konumu da aynı baskıya neden olmaktadır. Peki sanat eserlerinde gördüğümüz çıplaklığın gerçekteki işlevi nedir? Clark, bu sorunun cevabını çıplaklığa yüklenmiş görsel değerden kaynaklandığını düşünmektedir. Berger'e göre ise birini çıplak görmek merakı ve gizemi ortadan kaldırdığından rahatlatıcıdır. Ayrıca bakan kişinin, izlenen kişiye karşı üstünlüğünün oluşmasını sağlar. Resimdeki çıplaklık, seyircinin egosunu okşamaktadır. Leppert ise ister giyinik olsun ister soyunuk olsun bakma arzusunun özünün cinsel bir gereklilikten doğduğunu belirtmektedir. Nü ise bakma arzusunu güçlendirmektedir. Avrupa resim sanatında ilk çıplaklar olarak karşımıza Adem ile Havva çıkmaktadır. Bilgelik ağacındaki meyveyi yiyerek, çıplak olduklarının farkına varmaktadırlar. Berger, bu hikayede iki şeye dikkat çeker; birincisi, çıplaklık görmeyle değil bilinçle var olmuştur. İkincisi çıplaklık utanma duygusuna neden olmuştur. Bu mite yönelik ilk betimlemelerde Adem ile Havva'nın çıplaklıklarını kapatmaya çalıştıkları görülür. Rönesans'la birlikte çıplaklık gizlenmemeye başlamıştır. Utanma ortadan kalkarak çıplak kadın figürleri resim sanatında fazlasıyla görülmeye başlamıştır. Avrupa sanatında kadın figürleri pasif gösterilirken, etkin olan seyircisi yani erkeklerdir. Kadın gözlenen erkek ise gözleyendir. Berger'e göre kadının kendi varlığını algılayışı, kendisini bir başkası tarafından beğenilme duygusuyla tamamlamaktadır. Tiziano'nun yaptığı Urbino Venüsü adlı resminde uzanan bir kadın figürü görülür. Resimde dişiliğini kendisini tanımadığı ama muhtemelen erkek olan seyircisine sunmaktadır. Nü Kadın resimlerinin büyük bir kısmında uzanan, ayakta olan ya da oturan çıplak kadın çoğunlukla nazlı bakışlarını seyircisine çevirir. Kadının pasifliği, ilk günahla Adem'i baştan çıkarması sonucunda bir cezalandırma şekli olarak görülmektedir. Nü Kadın resmi, arzuyu, yatırımı, egoyu tatmin etmek için var olmakla beraber Batı sanatında çıplak kadın figürünün kaynağı Havva'nın günahı olarak yorumlanır. Kadının resimdeki pasifliği de buradan gelmektedir. Paris'in Yargısı, güzelliğin ve çıplaklığın sergilenmesinin yanı sıra bir kıyaslama durumundan da bahseder. Paris, elindeki elmayı en güzel kadına verecektir. Böylece güzellik yarışmalı bir şey haline gelir. Güzellik yarışmalarının çıkış noktası Paris'in Yargısı mitinden gelmektedir. Burada resimdeki erkek figürüyle birlikte seyirci de güzelliği değerlendirmektedir. Kadınlar ise güzellikleriyle birlikte dişiliklerini de sergilemektedirler. Avrupa resim geleneğinde nü resimlerde kadın ya da erkek figürlerinin çoğunlukla vücut kılları resme dahil edilmez. Vücut kılları, insanların güçlü cinselliğini simgeler. Resimdeki figürün libidosu az gösterilirken, bu sayede seyircinin libidosu yükselmektedir. Richard Leppert, kadınların arzu nesnesi olarak gösterildiğini belirtirken erkeklerin soyulmak için gerekçelerinin olması gerektiğini söyler. Erkeğin soyulması hassasiyet gerektirir. Bu dönemde resimlerin büyük bir çoğunluğunu yalnızca erkekler görür, dolayısıyla resimler erkekler için yapılır. Yatakta uzanmakta olan çıplak ve çekici bir kadın, gözlerini seyircisine diktiği zaman bu seyircinin iktidarını kabul edişi olarak yorumlanırken çıplak bir erkeğin gözlerini seyircisi olan erkeğe dikmesi bir tehdit algısının oluşmasına neden olabilir. Nü resimlerde kadın figürleri seyircisinin gözlerine bakar ve kendini izlettirir. Nü erkek figürlerinde bu durum gözlenmez. Erkek bakışlarını seyircisinden saklar, bedeni seyircisine sunulurken bile figürün beden dilinde fark ediliş söz konusu değildir. Ayrıca erkek bedeninde penis, iktidarı ve gücü simgelerken aynı zamanda erkeğin zayıf noktasıdır. Dolayısıyla doğrudan gösterilmemeye çalışılır. Pollaiuolo'nun Çıplak Erkeklerin Muharebesi resmi konuya başarılı bir örnek oluşturur. Birbirleriyle mücadele eden erkeklerin vücutları atletiktir. Ayrıca tüm kasları gergindir. Ancak penislerine bakıldığında gevşek oldukları görülür. Güçlü ve savaşçı kimlikleri ön planda tutulan erkekler, vücut hatlarının gösterimi ve gergin kaslarıyla izleyicisine sunulurken gözlerin penise kaymasıyla ihtişamları gölgelenir. Böylelikle sergilenen erkeğin en zayıf noktası gözler önüne serilir. Leppert, sanatçının resimdeki erkeklerin penislerini gergin göstermesinin farklı bir heyecan şeklinde algılanarak dönemin en güçlü yasaklarından birini hatırlatabileceğini söyleyerek, penis kaslarının gevşek gösterildiğini belirtir. Penisin, kültürel büyüsünün bu denli kırılgan oluşu onun saklanmasına neden olmuştur. Avrupa resim sanatında hakim olan bu bakış açısının Antik yunan döneminde benimsenmediğini hatırlatmak gerekir. Estetik kaygılarla küçük gösterilen erkek penisi erkeğin ihtişamına gölge düşürmemektedir. Aradaki farkın önemli nedenlerinden birinin din olduğunu hatırlatmak gerekir. Erkeğin çıplak gösterimi sorunsalı belinin bir kumaş parçasıyla örtülerek saklanmasına neden olmuştur. Botticelli'nin Mars ve Venüs adlı eserinde savaş tanrısı olan Mars'a odaklanıldığında penisini örten bir örtü görülür. Tüysüz bir şekilde resmedilen Mars seyircisine sunulmaktadır. Hafif uykulu bir şekilde bilinci kapalı olarak gösterilir. Aslında yatak odası sahnesini andıran bu resimde Mars, orgazm sonrasındaki haliyle gösterilir. Ancak Venüs bunun tam aksi şekildedir ve gözlerini Mars'tan ayıramamaktadır. Venüs'ün bakışları, Mars kendinden geçmişken bile gücünden hiçbir şey kaybetmediğinin göstergesidir. Tüm övgü ve güç Mars'ın elindedir. Habil'in öldürülüşü sahnesinde de aynı kumaş parçası göze çarpar. Figürün gösteriliş şekli; başının, kollarının ve bacaklarının duruşu tamamen seyircisini etkilemek içindir. Bu gösterim şekliyle kasları vurgulanır. Kasıklarında cinsel gücü simgeleyen tüyleri görülmektedir. Seyircisinden saklanan penisin gösterim şekli, örtünün duruşu Habil'in arzulanmasını sağlamaktadır. Resim sanatında erkeğin çıplaklığı, imajını zedelemeyecek şekilde gösterilmelidir. Resme bakan seyircinin erkek olduğu düşünüldüğünde yasak olan homo erotizmi de çağrıştırmamalıdır. Bu durumlar çerçevesinde Batı sanatında erkek figürlerinin çıplak gösterimi belli kurallara bağlanmıştır. Kadının konumu erkeğin ki kadar hassas değildir, din ve toplumdaki konumu göz önüne alındığında arzu nesnesi haline getirilebilir. Bununla birlikte çıplaklık, resimde özellikle bakılması gereken bir şeydir. Görmek, arzu yaratır. Arzu ise kaçınılmaz olarak beden ve erotizmle alakalıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatta-penisin-gosterimi-ve-gucle-iliskilendirilmesi", "text": "Sanat tarihinde penisin gösterimi üzerine konuşmadan önce çıplaklık ve nü arasındaki farka değinmek gerekir. The Nude adlı yapıtında Kenneth Clark, çıplaklığın giysisiz kalmak olduğuna vurgu yaparken, nü için çıplaklığın sanatsal ifadesi kelimelerini kullanmaktadır. Clark'a göre nü, bir çeşit giyiniklik halidir. Nü, izleyicisine ulaşmak ister. Görülmek, fark edilmek içindir. Nü eserlerde çıplaklık özellikle gösterilmek istenilen şeydir. Sanat eserlerinde görünen nü kadın ve erkek figürleri izleyicisine bir mesaj vermektedir. John Berger, Görme Biçimleri adlı kitabında çıplak bir bedenin merakı ve gizemi ortadan kaldırdığından bahsetmektedir. İzleyiciye rahatlayıcı bir etki yaratırken ayrıca bakan kişinin izlenen kişiye karşı üstünlüğünün oluşmasına sebebiyet verir. Berger, nü sanat eserlerinin izleyicisinin egosunu okşadığından bahsetmektedir. Nü eserlerde izleyicinin rolüne değinmeden önce toplumun bakış açısını anlamak adına nü çalışmaların tarihsel serüveni üzerine de biraz konuşmak istiyorum. Çok tanrılı inançlarda ve daha ilkel din modellerinde kadın bedeninin bereketi simgelemesi gibi erkek penisi de yaşamsal sıvının kaynağı olarak görülmektedir. Yaşamın sürekliliği ve neslin devamlılığını sağlayan cinsel uzuvlar kutsallaştırılarak resmedilmiştir. Çok tanrılı inançlarda cinsellik, doğal ve gereklidir. Pek çok kabartmada cinsel birleşme sahnelerine yer verilmektedir. Ayrıca eş cinsellik üzerinde toplumsal ve dinsel bir baskı olmaması sebebiyle eş cinsel birleşme sahnelerine de sıklıkla rastlanmaktadır. Erkek penisi ise doğal görüntüsünün aksine daha büyük ve kabarık resmedilmektedir. Penisin büyük ve kabarık resmedilmesi erkeklik gücünün ve tanrısallığın onurlandırılmasını sağlamaktadır. Yunan mitolojisinde erkeğin tanrı soyundan geldiğine inanılmaktadır. Bundan dolayı cinsel hazzın kaynağının penis olduğu düşünülmektedir. Cinsel hazzın kaynağı olan penis, başka bir erkeği de sonradan yaratılan kadını da mutlu edebilirdi. Cinsellik üzerinde dinsel bir baskı olmaması erken dönem kabartmalarında çok fazla cinsel birleşme sahnelerine yer verilmesini sağlamıştır. Bu kabartmaların bir kısmı genelevleri süslediği gibi tapınaklara da kimi zaman bu motifler işlenmektedir. Yunan bereket tanrısı Priapus'un tasvir edildiği heykel ve kabartmalarda Priapus'un erekte olmuş büyük ve kabarık penisi dikkat çeker. Dönem insanları bu kabarık ve büyük penisli tanrı Priapus'un heykellerine tapınırdı. Penisin büyük ve kabarık gösteriminin yaygın olmasıyla birlikte özellikle yunan kültüründe erkek bedenleri idealize edilerek betimlenmektedir. Atletik erkek bedenlerinin penisine odaklanıldığında küçük ve gevşek resmedildiği görülmektedir. Penis de tıpkı kadın ve erkek bedenleri gibi idealize edilmekteydi. Küçük ve gevşek görüntüsünün arkasında yalnızca estetik kaygı yer almaktaydı. Çok tanrılı inançlarda çıplaklık ve cinsellik doğal karşılansa da Musevilik ve Hristiyanlığın yaygınlaşmaya başlamasıyla beden üzerine bazı yaptırımlar gerçekleşmiştir. Aynı zamanda, eş cinsel birliktelikler yasaklanmış ve genel olarak cinsellik ulu orta yaşanabilen bir şey olmaktan çıkmıştır. Tevrat'ın Yaratılış bölümünde Adem ve Havva'nın bilgelik ağacından meyve yemesiyle iyi ve kötüyü ayırt etmeye başladığından bahsedilmektedir. Adem ve Havva bilgelik ağacındaki meyveyi yedikten sonra çıplak olduklarını fark ederler ve utanma belirtisi göstererek incir yapraklarıyla kendilerini örtmeye çalışırlar. Böylece çıplaklık utanç ve örtülmeyle ilişkilendirilmiştir. Tüm bunların neticesinde şekillenen kısıtlamalar yüzünden sanat uzun bir süre din baskısıyla karşı karşıya kalsa da Rönesans ile birlikte çıplak figürler yeniden betimlenmeye başlamıştır. Avrupa sanatında çıplak kadın figürleri pasif halde gösterilirken izleyici olan erkek etkin konumdadır. Kadının pasifliği ilk günaha bir gönderme niteliği taşımaktadır. Kadının cezası erkeğin itaatinde kalmak ve isteklerine boyun eğmektir. Berger, nü kadının arzu nesnesi olarak sanat eserlerinde yerini aldığını belirtir. Rönesans döneminde sanat, ağırlıklı olarak erkek nüfusun erişiminde bulunmaktadır. Yapılan resimleri çoğunlukla erkekler görmektedir. Bununla beraber resimleri görme erişimine sahip azınlıkta olan bir kadın kitlesi de vardır. Penis, erkek kimliğinin en önemli ayrıntısı, eril sistemin en büyük dayanağıdır. Kısacası penis, erkeğin iktidarını simgeler. Bu kadar hassas bir konumda olan penisin gösterim şekli erkeği zedelememeliydi. Penisin gergin ve erekte olarak gösterimi dönemin en katı yasaklarından biri olan eş cinselliğin ihlali olacağından bu şekilde gösterimi söz konusu olamazdı. Gevşek görüntüsü ise siyasal bir sorun teşkil ediyordu. Rönesans dönemi Batı sanatında nü erkek figürlerinin beli ya da penisinin örtülü verilmesinin sebebi budur. Rönesans döneminde erkek bedeninin idealize edildiğinde kadınsal resmedildiği görülmektedir. Nü kadın figürlerinde olduğu gibi nü erkek figürlerinin de arzuyu uyandırdığı betimlemeler yapılmaktadır. François Xavier Fabre'nin Habil'in Ölümü isimli tuval çalışmasında Habil'in çıplak bir şekilde yerde uzandığını görmekteyiz. Penisinin hemen üzerinde bir örtü olmasına rağmen örtünün kıvrımlarından Habil'in penisinin kabartısını görmek mümkün. Yerde uzanışı, kollarının duruşu ve boynunun kıvrımı kaslarını daha belirgin göstermek için özenle düşünülerek konumlandırılmıştır. Çıplak ve belinde örtüsüyle izleyicisinin karşısında yarı uyuklar vaziyette yatan Venüs ve Mars resmi de bir başka örneği oluşturuyor. Buradaki önemli ayrıntı erkeğin gücünün ve iktidarının yalnızca belindeki örtü ve sergilenen vücuduyla verilmemiş olmasıdır. Allesandra Botticelli'nin resmettiği eserde Venüs'ü giyinik ve tüm dikkatini Mars'a vermiş şekilde görmekteyiz. Mars ise neredeyse kusursuz bedeniyle kafasını geriye doğru atmış dinleniyor. Bu sahne aslında Venüs ve Mars'ın cinsel birleşmeden sonraki hallerinin betimlenmesidir. Venüs'ün duruşu ve gözlerini Mars'tan ayırmaması ise erkek iktidarına bir övgüdür. Elbette bu övgü kadın tarafından değil, bu resmi resmeden adam tarafından erkek iktidarına yapılmaktadır. Sonuç olarak ister çok tanrılı dinlerde olsun ister tek tanrılı inanç sistemlerinde olsun penis, erkeğin iktidarını simgelemektedir. Gösterim şeklinde tarihsel süreç içerisinde dinlerin ve sosyal yapının değişmesiyle değişiklikler görülse de yüklenen anlamlar benzerdir. Rönesans döneminde erkek iktidarını korumak için örtüyle yapılan sansürleme Rönesans'tan sonra ortadan kalkmaktadır. Leppert, nü erkek resimlerine yönelik araştırmaların yetersizliğinden bahsederken sebebini erkek sanat tarihçilerinin bu konuyu görmezden gelmesiyle ilişkilendirmektedir. Feminizm gibi akımların ve eş cinsel araştırmaların hızlanması ve güçlenmesiyle birlikte bu konular üzerine de çalışılmaya başlanmıştır. Araştırmalarım sırasında Leppert'ın bahsettiği gibi ben de nü erkek bedenlerine dair çok fazla kaynağa rastlayamadım. Ancak görünen o ki Rönesans döneminde hissedilen penisin kırılgan kimliğinin günümüzde daha çok farkında olan insanlar var. Öncelikle kadının çıplaklığı erkeğin çıplaklığından daha eskiye dayanmaktadır. Çok tanrılı dinlerde kadın ve erkeğin çıplak gösterimi son derece yaygınken tek tanrılı inanç sistemlerine geçilmesiyle birlikte nü çalışmaların yapılması yasaklanmıştır. Hümanizm ve Rönesansın güçlendiği dönemde yeniden karşımıza çıkan nü çoğunlukla kadın odaklıdır. Yani birçok sahnede nü kadın resimleri görüyoruz. Ancak sorunuzda kastettiğiniz erkek organı kadar ayrıntılı verilip verilmediğiyle, burada esas olan figürlerin duruş şekilleridir. Ancak ilerleyen dönemlerde ve günümüzde nü kadın çalışmalarında kadın cinsel organın da son derece ayrıntılı betimlemeleri mevcuttur. Konu hakkında daha ayrıntılı bilgi almak isterseniz, Sanatta Nü'nün Gösterimi adlı yazımı okuyabilirsiniz. Saygılarımla."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanatta-ve-beyin-biliminde-indirgemecilik", "text": "Bilim ve sanat, uzlaşmaz biçimde birbirinden ayrılmış mıdır? Yoksa ortak bir zemin bulabilirler mi? Sanata da derin ilgi duyan Nobel Ödüllü Eric R. Kandel bu yeni kitabında, bilimin bir sanat eserini deneyimleme ve anlamlandırmadaki etkisini sorguluyor. Orijinal adı Reductionism In Art and Brain Science: Bridging The Two Cultures olan Sanatta ve Beyin Biliminde İndirgemecilik: İki Kültür Arasında Köprü Kurmak kitabı Kültür Üniversitesi Yayınlarından Çıktı. Hafızanın nörobiyolojik temellerini ortaya koyan çalışmalarını bu kez sanata uygulayan Kandel, öznel dünyalarını renk, biçim ve ışığa damıtan modern sanatçıların nörobilimsel analizini yapıyor. Eeic R. Kandel, bilimin insan algısının karmaşıklıklarını nasıl keşfedebileceğini ve harika sanat eserlerini algılamamıza, takdir etmemize ve anlamamıza nasıl yardımcı olabileceğini gösterdiği Sanatta ve Beyin Biliminde İndirgemecilik isimli çalışmasında, indirgemeciliğin modern sanatın evrimine katkısını ortaya koyuyor. Resim sanatının Monet, Turner, Kandinsky, Schoenberg ve Mondrian'ın eserlerinden Pollock, Louis, de Kooning, Rothko, Turrell ve Flavin'in soyut dışavurumculuğuna ulaşmak için nasıl bir indirgemeci yaklaşım içinde olduğunu ayrıntılarıyla aktararak, bu yolculuğun sonunda Katz, Warhol, Close ve Sandback'in eserlerini analiz ediyor. Modern sanat şaheserlerinin renkli reprodüksiyonlarının yanı sıra beynin büyüleyici çizimlerini de içeren bu kitap, bilim ve sanatın ortak kaygılarına ve birbirlerini nasıl aydınlattıklarına ilişkin bir başyapıt. Yazar Eric R. Kandel, Columbia Üniversitesi Sinirbilim Bölümü'nde öğretim üyesi."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanattan-bi-haber-var-kultur-ve-sanat-platformu-uc-bagimsiz-genc-sanatci-ile-ii-istanbul-sanat-antika-fuarinda", "text": "3-7 Kasım 2021 tarihleri arasında düzenlenecek olan II. İstanbul Sanat & Antika Fuarı'nda 2B numaralı standda yerini alacak olan Sanattan Bi Haber Var üç genç sanatçının eserlerini sanatseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor. Ferhat Arat, Seda Öztürk ve Süleyman Engin'in eserlerine ev sahipliği yaparak fuardaki yerini almaya hazırlanan kültür ve sanat platformu, tüm sanatseverleri genç sanatçıların eserlerini görmeleri adına standına davet ediyor. sanatseverlere büyüleyici bir deneyim yaşatacak olan fuar 3 Kasım tarihinde VIP olacak şekilde, 7 Kasım tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Sanattan Bi Haber Var kültür ve sanat platformu da genç ve başarılı sanatçılara destek olabilmek amacıyla girişimde bulunup fuardaki yerini alıyor. Sanattan Bi Haber Var, 2020 yılında sosyal medya üzerinden kurulmuş bir kültür ve sanat platformudur. Kısa süre içerisinde geniş bir sanat kitlesine ulaşan girişim, sanattan bi haber olmamak adına Sanattan Bi Haber Var mottosuyla yola çıkmış, kültür ve sanat alanındaki pek çok haberi ortak bir çatı altında sanatseverlere ulaştırmayı hedeflemiştir. Pek çok basılı ve dijital sanat içeriği üreten medya kuruluşları ile birlikte ortak çalışmalar gerçekleştirerek, sanata dair olan gelişmeleri sanatseverlere ulaştırmaktadır. Yanı sıra pek çok girişimde bulunarak sanatsal faaliyetler düzenlemekte ve özellikle başarılı genç sanatçılara destek olmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanattan-felsefeye-minimalizm", "text": "Sanat, gereksiz olanın dışlanmasıdır diyen Carl Andre, Minimalizm'in kısa bir özetini bize sunar. Sanatın soyutlaştığı ve giderek karmaşıklaştığı bir dönemde Minimalizm, sanatı parçalarına ayırarak, imaları ortadan kaldırıp temel düşünceyi ön plana çıkarır. Bir başka ifadeyle sanatı en çıplak haliyle ortaya koyar. Örgütlü bir hareket olmamasına rağmen kavramsal sanatın da popüler olduğu 1960'lı yıllarda Minimalizm güç kazanmıştır. Dadaistleri takip eden minimalistlerin hazır nesneleri genellikle inşaat sektöründe kullanılan alüminyum, çelik, tuğla gibi malzemelerdir. Carl Andre de hazır nesne kullanarak yaptığı heykellerle akımın dikkat çeken sanatçıları içinde yer alır. Minimalist heykeltraş Carl Andre, eserlerini kavramsal temelli sanat olarak görenler ve her bir parçanın bir fikrin gerçekleşmesini simgelediğini söyleyenlere katılmaz. Andre için seçtiği her nesnenin özellikleri, şekli ve konumu sanatın özünü oluşturur. Kullandığı malzemelerin hiçbirini değiştirmeyen sanatçı, onları ham hallerinde kullanarak yeniden düzenler. Andre, heykelde kaideyi ortadan kaldırarak yer heykelini geliştirmiştir. Kaidesiz heykeller mekanda bir değişim etkisi yaratır. Sanatın hiçbir şeyin taklidi olmaksızın kendi öz kimliğini koruması gerektiğini savunan Minimalistler, çalışmalarını basit geometrik şekillere dayandırarak renk, çizgi ve şekillere kişisel bir ifade katma ihtimaline karşı sınırlandırdılar. Gördüğünüz şey, gördüğünüz şeydir diyen sanatçı Frank Stella resimlerini duygusal ya da fiziksel herhangi bir şeyin temsili olmadığı yalnızca bir obje olduğunu savunur. Bir resmin üzerinde boya olan bir zemin dışında başka bir şey olmadığını belirtir. Stella, sanatı kendi öz değerleri içinde yarattığını dolayısıyla temel düşünceyi ön plana çıkardığını söylemektedir. Sanatın altına yüklenen anlamlarını siler ve gördüğümüz şey sanatın kendisi olur. Minimalist sanatçılardan Dan Flavin, eserlerini floresan lambalarla yapar. Sanatçı, üretim malzemesi olarak seçtiği floresan lambalarını sanat aracı haline getirmesini Işığın gerçek bir malzeme olmadığını düşünenler olabilir. Ben olduğunu düşünüyorum. Söylediğim gibi, sanatsal olarak ışıktan daha sade, açık ve dolaysızını bulamazsınız sözleriyle açıklar. Flavin, ışığın mekandaki perspektif algısını nasıl etkilediğini gösterdiği çalışmalarının yanı sıra ışık, renk ve şekil üzerine sanatsal araştırmalar da yapmıştır. 1960'lı yıllarda Kavramsal Sanatın sıklıkla eleştirdiği kapitalizm ve tüketim çılgınlığı, reklamlar aracılığıyla insanların daha fazla alışverişe yönlendirildiği dönemde Minimal Sanat, yaşam felsefesi olmaya aday bir akım halini aldı. Günümüzde de fazlasıyla ilgi gören minimalizm sadeleşmek üzerine önemli dipnotlara sahip. Az ama öz sloganıyla sade yaşamı savunan minimalizm, davranışların temelinde yatan dürtülere değinerek hayatı neden kalabalıklaştırdığımızı bize açıklar. İnsan hayatına dahil ettiği her şeyin az ya da çok zihnini oyalamasına izin verir. Sosyalleşmek için kullanılan uygulamaların tamamı kişisel alanların yok olmasına neden olur. Moda, reklamlar ve kapitalizm, bireyi ihtiyacı olmadığı şeyleri almaya yönlendirirken tüketim çılgınlığına sebebiyet verir. Medyanın yansıttığı kusursuz yaşamlar insanın kendi gerçekliğini sorgulamasıyla sonlanır. Moda, tüketimde sürekliliği sağlar. Dolayısıyla düzenli olarak değişime uğraması gerekir. Teknoloji de aynı etkiyi yaratmakta. X bir telefonun elimizde iyi durumda olan 6sı varken yeni çıkan 7yi almak için 6yı satıyoruz. İyi ama buna ihtiyacımız var mı? Sadeleş Rahatla kitabının yazarı Fumio Sasaki alma ve saklama alışkanlıklarına yönelik iki düşünceden bahseder. İlki insanın kendini bir başkasına onaylatma istediğidir. Moda ve güzellik uğruna yapılan her şeyi bu kategoriye almak mümkün. İkincisi iyi eşyaların statü göstergesi olduğuna yönelik düşüncedir. İyi bir ev, iyi bir iş, iyi bir takım elbise, iyi marka bir telefon kişinin toplum içindeki statüsünü yükseltir. Bu olumlu etki insanı durmadan almaya yönlendirir ve almak, mutlu hissettirir. Dolayısıyla alma dürtüsünün güçlenmesine neden olur. Oysa Chuck Palahniuk, aldığımız ve sahip olduğumuz her eşyanın sonunda bize sahip olduğunu söyler. Sasaki, mutlu olmaktan değil, mutlu hissetmekten bahseder. Azalma kişinin zihnini rahatlatırken gerçekte ne istediğini fark etmesini de sağlar. Merhabalar, 16. yüzyıldan bu yana var olan kapitalizm I. ve II. Dünya Savaşları, kıtlık ve ispanyol gribi gibi birçok badire atlattı. Bu süreç içerisinde üretim ve tüketim kısmen sekteye uğrasa da uzun vadede kazanan kapitalizm oldu. Kısacası Covid-19'un kapitalizme zarar verdiğini düşünmüyorum. Değişen çağ ile birlikte insanın tüketim alışkanlıkları düzenli olarak değişmektedir. Covid-19, hem tüketim şeklini hem de tüketim alışkanlıklarını geçici olarak değiştirmiştir. İstilacı türler arasında yer alan insanın en önemli özelliklerinden biri uyumdur. Günümüzde evden hiç çıkmayan bir insan, internet aracılığıyla birgün içerisinde kredi kartı limitini dolduracak kadar alışveriş yapabilir. Gün sonunda kişi borcu olur ancak kapitalizm zafer kazanır. Üçüncü sorunuza cevaben ise Frank Stella hakkında okuduğum kitaplarda kendisinin Diyalektik Materyalizm'e inandığına dair herhangi bir bilgiye rastlamamış olmakla birlikte internet kaynaklarından birinde inandığı yönünde bir yazı okuduğumu belirteyim. Ancak benim gözüm internet bilgilerinin doğruluğu şüphelidir, kitaplarda rastlamadığım sürece inanmadığını varsayıyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/sanattan-taniya-arnolfininin-dugunu", "text": "Hadi gelin birlikte 15. yy kuzey avrupasına Jan van Eyck'in rehberliğinde ufak bir yolculuğa çıkıp, genç bir çiftin evine hatta belki de en mahrem yerleri olan yatak odalarına misafir olalım! Mekanın yatak odası olması resmin bir yandan özel hayatı yansıtırken bir yandan içerisinde diğer insanlara dair mesajlar barındırması, hem dindar hem seküler olması, hem dünyevi zevkler peşinde iken hem de kutsalları vurguluyor olması açısından önemli. Bazılarına göre çiftin evlilik sonrası sıradan ev hallerine ama çoğunluk görüşe göre çift için çok önemli bir olaya yani onların evlilik anına tanıklık ediyoruz. Hatta resmin, bu çiftin evlilik sözleşmesi olduğunu iddia edenler bile var. Çiftin hemen arkasındaki duvarda yazan Jan van Eyck buradaydı,1434 yazısından da anlaşıldığı gibi ressam da olaya şahitlik ediyor. Duvardaki aynadan gözüktüğü kadarıyla odada başka insanlar da var fakat onların yüzleri belli olmadığı için kim olduklarını bilmiyoruz. Yüzlerini görmediğimiz bu insanları şahit olarak kabul edemeyeceğimiz ve yapılış tarihini ay, gün, yıl olarak net bir şekilde bilmediğimiz bu resmi evlilik sözleşmesi olarak kabul etmemiz zor görünüyor. Resmimizin ana karakteri, 1400'ler civarında doğup, 1421'den öldüğü sene 1472'ye kadar Brugge'de yaşayan ve şehrin en başarılı tüccarlarından birisi olan Giovanni di Arrigo Arnolfini. Kuzeyde yaşayan başka Arnolfini'ler olsa da hiçbiri onun kadar başarılı olamadığından resimdekinin o olduğundan eminiz. Yanındaki kadın ise onun eşi Giovanna Cenami, yine Brugge'de önemli tüccarlardan olan Guglielmo Cenami'nin kızı. Resimdeki duruşu birçok insanın aklına acaba hamile mi ? sorusunu getirse de aslında o dönemin modasına göre giyinerek elbisesinin etek kısmını karnında toplamış. Zaten kaynaklardan çiftin çocuk sahibi olmadığını da biliyoruz. Giovanna Cenami Paris'te doğmuş, kocasından 8 sene sonra 1480'de vefat etmiştir. Çiftin tam olarak ne zaman evlendiklerini bilmesek de doğum tarihleri ve tablo bize 1434 olduğu konusunda ipucu veriyor. Evlilik kuzey avrupada yaşayan güçlü iki İtalyan ailesinin birleşmesi açısından da politik öneme sahip. Zaten tabloda birçok sembolle evlilik, doğurganlık, fertilite ve soyun devamı vurgulanmış. Mekanın yatak odasında geçiyor olması bunun en önemli göstergelerinden. Çiftlerin terliklerinin çıkarılmış olması da yine doğurganlık ve fertiliteyi simgeliyor. Dönemin inanışına göre kadının fertil olabilmesi için çıplakla ayak yere basıyor yani dünyaya dokunuyor olması gerekiyordu. Pencereden görülen kiraz ağacı ve camın kenarındaki portakallar yine evlilik düğün ve üreme ritüellerini simgeliyor. O dönem yeni evlenen çiftlere, evlilik gecesi meyve ve tatlılar ikram edilmekteydi. Ayrıca o dönem krallar ve prensesler için kuzeyden ithal edilen portakal, ailenin ekonomik gücününün de bir temsili niteliğinde. Bazılarına göre ise, bu meyvelerle 'yasak meyve' ve bu çiftlede ilk insanlar 'Hz. Adem ve Hz. Havva' sembolize edilmiştir. Yeni evli çiftin hemen üzerindeki avizede bir detay daha gözümüze çarpıyor. Zenginliği ile bilinen ailenin yatak odasındaki avizede sadece tek bir mum bulunmakta ve o da gündüz vakti olmasına rağmen yanmakta. Bu mum yeni evli çiftin tek bir beden halinde gece boyunca yanacak aşk ateşini simgelerken, aynı zamanda Tanrı'nın varlığını ve birliğini temsil ediyor. Çiftin hemen arkasındaki aynanın çerçevesinde Hz. İsa'nın tasvirlerini görüyoruz. Bu tasvirlerde onun sevgi dolu oluşu, sadakati, azmi ve çektiği acılara rağmen yolundan dönmeyişi tasvir edilirken, burada da Hz. İsa üzerinden gerçek bir evlilikte bulunması gereken özellikler vurgulanmış. Aynanın yanındaki kehribar tespih bir yandan güneş ışığını göz kamaştırıcı bir şekilde yansıtırken, bir yandan da eşlerin dindarlığı ve onların tespih taneleri gibi birbirlerine bağlılığını gösteriyor. Aynanın diğer tarafında, yatak başında asılı olan süpürge ise temizliğin sembolü. Çiftlerin hem manevi dünyalarında temiz bir yaşantı sürerken hem de yaşadıkları ortamı temiz tutmaları gerektiği vurgulanmış. Çiftin hemen önündeki köpek ise refahın ve neşenin simgesi. Kısacası resimdeki nesneler öyle güzel yerleştirilmiş ki, nesnelerin hem varlığı hem de temsil ettikleri kavramlar iç içe geçiyor; yani realizm ve sembolizm bir yandan birbirlerini tanımlarken öte yandan da birbirlerini sınırlıyor diyebiliriz. -Kaşların dış 'ünün dökülmesi -Her iki göz kapağında düşme -Alnındaki melazma denilen döküntüler -Havanın güneşli olmasına, evin içinde olmasına rağmen çok kalın giyinmesi yani soğuğa toleransının az olması. Resimlerin tamamı vikipedia'dan alınmış, yazar tarafından düzenlenmiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/sandro-botticelli-ve-venusun-dogusu-uzerine", "text": "Bir söylenceye göre Kronos'un annesi Gaia, oğlunu babası Uranus'u devirmesi için cesaretlendirdi ve bir gece Kronos babası Uranus'a saldırdı, babasının cinsel organını kesip denize attı. Böylece deniz fertilize oldu ve bir güzelin doğuşuna sebep oldu. Batı yeli Zephyrus denizin aheste dalgaları arasında uyuyan bu güzeli yavaş yavaş Kıbrıs adasına taşıyordu. Güneş ışığı güzelin al yanaklarından yavaşça süzülüyor; örülmüş, uzun, altın gibi saçları dalgalarla, ahenkle dans ediyordu. Gözleri gökyüzünün mavisi gibi bir tatlılığa sahipti. Dudaklarındaki hafif tebessüm bir bahar esintisi gibi huzur veriyordu. Ayakları kızgın kumlara değen güzel, onu bir an olsun bırakmak istemeyen dalgalara veda ederek karaya adımını attı. Saçlarını düzeltti, omuzlarındaki köpükleri silkeledi ve güneş altında tüm ihtişamıyla dimdik durdu. İhtiyar yeryüzünün gördüğü işte bu mükemmel varlık, aşk ve güzellik tanrıçası Venüs'ten başkası değildi. Bu olayı en güzel sahneleyen sanatçılardan biri asıl ismi Alessandro di Mariano Filipepi olan 1445 yılında Floransa'da doğan Sandro Botticellidir. Sandro onun takma adı olup Botticelli ise onu sanatla tanıştıran ve yanında çıraklığını yaptığı kuyumcu ustasının adıdır. Da Vinci'nin resim sanatına dair notlarında çağdaşı olarak ismiyle bahsettiği tek sanatçıdır. Dönemindeki sanatçıların maceralı ve hareketli bir yaşantısı varken onun hayatı oldukça sadedir ve bu sadelik resimlerine de yansımıştır. Botticelli, ele aldığı soyut konuyu ve duyguyu; çizgileri, renkleri ve şairane üslubu yardımıyla zihnimizde ve kalbimizde somutlaştırmıştır. Botticelli'nin eserlerinde ışık ve renkler donuktur; bize adeta güneşin bulutlar ardında saklandığı dingin bir gündoğumunu yaşatır. Buna birkez alışırsanız diğer sanatçıların gün ışıkları gözlerinizi kamaştırabilir! Sanatçının 'Venüs'ün Doğuşu' adlı tablosu dönemine göre yenilikler taşımaktadır. Dönemindeki ressamların tercihi ahşap zemin iken Botticelli tuval üzerine tempera tercih etmiştir. Bu tabloda Roma imparatorluğunun çöküşünden beri ilk defa bir kadın çıplak halde resmedilmiştir. Tablonun merkezinde bulunan ve büyük bir deniz kabuğunun üzerinde karaya çıkan Venüs, rüzgarda savrulan ve bedenine dolanan saçlarıyla mahrem yerlerini utangaçça örtmektedir. Onun deniz kabuğundan doğması, pozlaması ve tavrı antik Roma sanatındaki Venüs ile benzerlikler taşımaktadır. Botticellinin bu tabloyu Floransada dönemin güçlü isimlerinden Lorenzo de Medici veya kardeşi Giuliano için yaptığı düşünülmektedir. Buradaki Venüs figürünün ise Simonetta Cattaneo Vespucci olduğuna inanılmaktadır. Güzelliği dillere destan Simonetta, Marco Vespucciyle Floransa'da evlenmiştir. Bu evlilikten sonra Simonetta'nın güzelliği ve ünü tüm Floransa'ya yayılmıştır. Giuliano Medici ve Boticelli'nin de bu kadına aşık oldukları rivayet edilmektedir. Simonetta erken yaşta (22) tüberküloz sebebiyle vefat etmiş, bundan 34 sene sonra da Botticelli kendi vasiyeti üzerine Ognissanti Kilisesine Simonetta'nın ayaklarının dibine gömülmüştür. Mitolojiye göre batı yeli Zephyrus yeryüzüne inerek bir orman perisi olan Chloris ile zorla birlikte olmuştur. Bu birliktelikten sonra Chloris çiçeklerin tanrıçası Flora'ya dönüşmüştür. Bu olay Botticelli'nin bir diğer eseri La Primavera'da tasvir edilmiştir. Venüs'ün Doğuşu tablosunda da yine kollarında sevgilisi Chloris'i taşımakta olan batı yeli Zephyrus'u görmekteyiz. Zephyrus üflediği rüzgarla Venüs'ü kıyıya doğru taşımaktadır. Öte yandan ise bir Horae onu üzerinde çiçek desenleri olan bir elbiseyle nazikçe karşılamaktadır. Horae'nin arkasındaki ağaçlar ise defne ağaçlarıdır. Defnenin İtalyanca ve Latince'deki telaffuzlarının Lorenzo ile benzerlik göstermesi dikkat çekicidir. Ayrıca resimdeki birçok çicek, çiçekler şehri olarak bilinen Floransa'yı işaret etmektedir. Böylece sanatçı, aşk ve güzelliği Lorenzo Medici ve Floransayla ilişkilendirmiş olabilir. Dönemindeki eserler doğaya, atmosfere, gölgelere ve detaylı bir manzaraya önem verirken Botticelli'nin eserlerinde bu ögeler daha zayıf kalmaktadır. Peki sanatçının bu tarzı resmin konusuna ve esasına katkı sağlamakta mıdır? Sanatçının burada doğayı olduğu gibi yansıtmadığını, bir hikayeyi kafanızda canlandırmayı amaçladığını düşünürsek, bazı noktaların bizim hayal gücümüze bırakılmış olması konunun önemini ve güzelliğini daha iyi anlamamızı sağlamaktadır. Botticelli'nin bu eseri günümüzde de bir ikon olarak yeniden yorumlanmış, müzik kliplerinde, duvar afişlerinde ve dergi kapaklarında kendine yer bulmuştur. Kaleminize sağlık, muhteşem bir yazı olmuş.."} {"url": "https://gazetesanat.com/sapkanin-dort-asirlik-seruveni-rahmi-m-koc-muzesinde", "text": "Filmlerde, caddelerde, kartpostallarda, tarlada, savaş meydanında... Hayatın her alanında yüzyıllardır kullanılan şapkalar, günümüze kadar şekil, tarz ve renk değiştirerek ulaştı. Tarihi insanlık tarihi kadar eski olsa da bugün çoğunlukla basit bir aksesuar olarak takılan şapkaların birbirinden farklı ve nadide örnekleri Rahmi M. Koç Müzesi'nde meraklısıyla buluşuyor. Şapkaların kullanımına dair bilinen en eski tasvir, M. Ö. 3200'lere ait olduğu saptanan antik Mısır mezar resimleri. 18'inci yüzyıldan itibaren bir moda aksesuarı ve statü sembolü olarak kullanılmaya başlanan şapkanın yapımı da bir sanat haline geldi ve bunun için özel atölyeler kuruldu. Birinci Dünya Savaşı'na kadar abartılı süslemelere sahip şapkalar, savaş sonrası oldukça sadeleşmesine rağmen yine de vazgeçilmedi. Yaşanmışlığı ortaya koyan, el işçiliği ve emeğin ürünü şapkalar, Rahmi M. Koç Müzesi'nde sergileniyor. Koleksiyoner Yasemin Genç Uygur'un müzeye bağışladığı kadın şapkaları, 1890 ve 1970 yılları arasında kullanılan popüler şapka modellerinden oluşuyor. Koleksiyonda; tüy, dantel, kurdele, boncuk ve yapay çiçek süslemeli kokteyl şapkaları, 1920'lere damgasını vuran çan biçimli modeller, 1930 ve 40'larda kullanılmış asimetrik kesimli modeller, hasır şapkalar, 1950 ve 60'lara özgü nadide kep ve bere modelleri görülebiliyor. Levent Metinoğlu'nun bağışıyla müzede sergilenen erkek şapkaları da 17'nci yüzyıldaki İngiliz Kraliyet Donanma Şapkası'ndan 1911 tarihli Melon şapkaya, geleneksel Orta Asya Başlığı olarak bilinen el işlemesi Doppa'ya kadar ilgi çekici modeller ile farklı dönemlerin kültürü, inançları, yaşam biçimleri hakkında bilgi veriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sarki-hikayeleri", "text": "Müziksiz hayatın bir hata olduğunu söyler Nietzsche. Bu cümleyi söylediği metnin başı ve sonunu almayarak, sözü bağlamından koparıyor muyuz tartışılır. Ancak geçmişten bugüne her tür bakış açısına, ideolojiye, yaşam pratiğine sahip envaiçeşit düşünür, filozof, yazar ve sanatkarın belki de en kıymetli ortak paydasıdır müzik. Bizim de öyle. Bir tür kişilik testi de denebilir mi müziğe? Ne dinlediğimiz, bizim hakkımızda bir fikir sahibi olunmasını sağlar mı? Eh, sanırım sağlar. Yaşamların başından sonuna insana eşlik eden bir büyük sanattır müzik. Doğum itibarıyla bizi sakinleştirip uykuya götüren ninnilerle başlar ilk tecrübelerimiz. Vakit ilerleyip yaş aldıkça artık seçici olmaya başlarız. Biz de yerli yabancı pek çok müzik türünün içerisindeki şarkı hikayelerini derlemek istedik. Belki seçkide yer alan şarkılardan birçoğunu, birkaçını, hepsini dinlemektesiniz. Belki bu derlemede keşfedecekleriniz de vardır. Bu arada; seçkideki tüm hikayelerin kaynaklarına ulaşmak kolay, dolayısıyla hepsinin değil birkaçının kaynağını da aşağıya ekliyoruz. Hadi hep beraber bakalım. 1968'de kurulan İngiliz rock grubu Deep Purple onlarca meşhur şarkısının içerisinde en büyük şöhretlerinden birini Smoke on the Water ile kazanmıştır. Kabaca Su üzerinde duman diye çevirebileceğimiz Smoke on the Water onu doğuran hikayesiyle de oldukça dikkat çekicidir. Grup, Machine Head adını verdikleri altıncı albümünü kaydetmeye kalkıştığında İsviçre'dedir. Yerel bir konser mekanında kaydedilmesi planlanan albüm için seçilen mekanda ünlü müzisyen Frank Zappa da o sıra konser vermektedir. Frank Zappa öğleden sonraya kadar şovunu bitiremediği için grup da kayıtlara başlayamaz. Deep Purple'ın bass gitaristi Roger Glover'dan öğreniyoruz ki grup Frank Zappa'yı dinlemek için mekana gider ve gösteri başladıktan sonra biri tavana ateş eder. Herkes kısa süre içerisinde dışarı çıkartıldıktan sonra ise mekanın her yeri alevle kaplanmıştır. Her yere sıçrayan ateş büyük bir yangına dönüşür ve yangın geceye kadar devam eder. Konser salonundan eser kalmaz. Grupsa güç bela yeni bir yer bularak altınca albümlerini kaydetmeyi başarmıştır. Ancak yapılan anlaşmaya göre bir şarkı daha kaydetmeleri gerekir. Roger Glover bunun üzerine konser salonunda başlarına geleni yazma kararı alır. Yangın sonrası gördüğü bir rüyayı anlatan bas gitarist uyandığında yüksek sesle ''Smoke on the Water'' ya da buna benzer bir şey deyip durduğunu aktarır. Ardından 15 dakika içerisinde yazılan şarkı kısa sürede grubun en hit parçalarından biri olmuştur ve günümüzde de bu popülerliğini devam ettirmektedir. Şarkıyı dinlerseniz giriş kısmında Frank Zappa'dan, İsviçre'de gittikleri şehir olan Montrö'den ve daha fazlasından bahsettiklerini de öğrenebilirsiniz. Türk müzik tarihinde, yazılma hikayesini dinleyen birçok insan bildiği bir şarkıdır Elfida. Ünlü rock müzisyenimiz Haluk Levent bu şarkısını Beyzanur adlı 10 yaşlarındaki bir kız çocuğu için yazar. 2000'lerin başlarında yaşanan bu olayda, kanser hastası Beyzanur için yazılan şarkıyı Haluk Levent ona da söylemiş, ancak şarkıda geçen Elfida karakterinin kendisi olduğunu söylememiştir. Olay şöyle gelişir: Haluk Levent, eski arkadaşı ve bir müzisyen olan Emrah Aydoğdu ile Beyzanur'un hastalık olayını konuşur. Emrah Bey de, Haluk Levent'e dönüp ''Yani Elfida mı oldu?'' diye sorunca ilk fitil de ateşlenir. İkisi beraber daha sonra bu şarkıyı yazmıştır. Elfida, Arapça bir kelime olup hem bir kadın adı hem de ''feda etme, gözden çıkarma, verme'' anlamına gelmektedir. Türkiye'nin gelmiş geçmiş en güçlü seslerinden biri olan Cem Karaca 12 Eylül 1980 darbesiyle beraber zorunlu sürgün hayatı yaşamaya başlar. Memleketini çok seven, şarkılarından verdiği demeçlere kadar bu sevgisini ilan etmekten geri durmayan müzisyen ülkesinden 7 sene ayrı kalmak zorunda kalır. Ancak 1987'de ülkesine dönebilen sanatçıysa dönemin Başbakanı Turgut Özal'ın özel izni sayesinde sürgününe son verip memleketine dönebilmiştir. Bu olay nedeniyle Türkiye'de de uzun müddet birileri onu ''dönek''likle suçlamış, yurda dönebilmesinin ancak başbakanlık sayesinde mümkün olduğunu anlayamamıştır. 1990 tarihli ''Yiyin Efendiler'' albümünde görebileceğiniz ''Oh Be'' şarkısı, kendisine dönek diyenlere karşı bir tür yanıt olup memleketine kavuşmanın sevincini de içerir. Müzisyenliği kadar ona Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandırmış şairliğiyle de bilinen Bob Dylan bu şarkısını siyahi bir boksör için yazar. ABD'de ırkçı bir polisin attığı cinayet iftirası nedeniyle suçsuz yere 19 yıl hapis yatan ünlü boksör Rubin Carter siyahlara yapılan ırkçılığın da mümessillerinden biri haline gelir. Ünlü müzisyen Bob Dylan da yapılan bu ırkçılık üzerine Hurricane şarkısını yazar. Bu kelime Türkçe'de kasırga manasına gelir ve Rubin Carter'ın da lakabıdır. Türk rock tarihinin en büyük isimlerinden Şebnem Ferah da sayısız kült şarkısıyla hafızamızda yer edinen ve ergenlikten yetişkinliğe birçok şarkısıyla anlarımızı doldurduğumuz bir isim. Ünlü şarkısı Deli Kızım Uyan'ı ise hastalıkla boğuşan ablasının baş ucunda beklerken 4 5 dakika içerisinde yazmıştır. 1997'nin sonlarına doğru ise ablası Aycan Ferah'ı kaybetmiştir. Kadir İnanır'la Türkan Şoray'ın başrollerini paylaştığı kült Türk filmi Selvi Boylum Al Yazmalım, kendisi kadar filmde geçen müziğiyle de meşhurdur. 1977'den bu yana etkileyiciliği süren bestenin sanıyoruz ki zamanlar üstü olduğu da ispatlanmıştır. Moğollar müzik grubuyla da bilinen Cahit Berkay, film için yapılması gereken bir beste teklifi alır. Esasen bir gitarist olduğundan ilk başta gitarıyla denemeler yapsa da ortaya bir beste çıkmaz. Sonra bir panik anıyla bu defa uzun saplı bağlamasını alarak tekrar dener, ancak sonuç yine aynıdır. Sonra ''Evde bir cura vardı.'' diyerek bu defa cura enstrümanıyla şansını dener ve cura epey eski, telleri eksik, toz içindedir. Curayı temizleyip yeni tel taktıktan sonra tekrar kolları sıvayan Cahit Berkay yarım saat içerisinde o meşhur Al Yazmalım müziğini ortaya çıkarır. Rüştü Asyalı'nın Keloğlan karakteriyle hafızalara kazınan ''Sen Bir Aysın'' şarkısının müziği anonimdir. Sözleri ise ünlü Türk bürokrat, tarihçi ve avukat olan Turgut Özakman'a aittir. Günümüzde Fasıl-ı Jazz birçok farklı grup ve sanatçı tarafından da seslendirilmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/satranc-tahtasinda-hayat", "text": "Satranç kendisine en ufak ilgi duyan veya kendisine bir hayat adayanları ayırt etmeden anlam edinir insanların hayatlarında. Bazıları zaman öldürmek için oynanan bir oyun olarak görür, bazıları ise en ufak ciddiyetsizliğin bile yeri olmayan bir spor olarak. 12. dünya satranç şampiyonu Anatoly Karpov der ki; Satranç her şeydir: Sanat, bilim ve spor. Ben Karpov'a katılanlardanım. Belki de bu yüzden bir sanat gazetesinde satranç ile ilgili bir yazı okumaktasınız. Hatta çoğu zaman haddimi aşıp hayatla bile bağdaştırmışımdır bu yılların eskitemediği yüce oyunu. Hayatta hepimizin belirli hedefleri ve hayalleri vardır. Hafife alınacak şeyler değildir bunlar. Çünkü bizler hayal ve hedeflerimize erişebilmek için bir ömür harcayabilir ya da hiç gocunmadan sahip olduğumuz her şeyden vazgeçebiliriz. Hedeflerimizi belirlerken geleceğe bakarız genelde, kendimizi 10-20 sene sonra nerede ve nasıl biri olarak görmek istediğimize. Daha sonra bir rota seçeriz kendimize, ardından yolculuğumuz başlar. Ancak hiçbir zaman kolayca ilerleyebileceğimiz düz yollar değillerdir. Karşımıza sürekli engeller çıkar. Kimi zaman takılmadan aşarız bu engelleri kimi zaman tökezleyip duraksarız. Hiçbirimiz tek yürümeyiz bu yolda. Her zaman bir yol arkadaşımız olmuştur, olacaktır da. Yol arkadaşlarımız arkamızdadırlar hep. Ara sıra bizi geriye çekerler ara sıra ilerlememiz için itici güç olurlar. Peki ya istediğimiz yere geldiysek, her şey sona mı erer? Ne yazık ki insan hayatı bu kadar kısa ve basit olmaktan çok uzakta. Sırada yeni bir yolculuk, yeni engeller var. Satranç hayatın biraz daha adaletlisidir aslında. Taşlar tahtaya dizildiğinde iki tarafında hiçbir artısı veya eksisi yoktur. Oynanan her hamle kusursuzsa sonucun berabere olacağı kaçınılmazdır. Fakat hangimiz hayatımızda yaptığımız her seçimin doğru olduğunu düşünür ki? Hem böyle olsaydı hayat da satranç da çok zevksiz olmaz mıydı? Satranca harcadığım vakit ve emek bana gösteriyor ki bu oyuna tam anlamıyla hakim olmak pek mümkün değil. Ünlü satranç yazarı Irving Chernev de Satranç hakkında, hayat için çok uzun olduğu söylenir ama bu satrancın değil, hayatın kusurudur. sözüyle beni doğrulayacaktır. Neyse ki satranç oynamak istediğinizde kimse sizin ne kadar iyi olduğunuzla ilgilenmez, kuralları bilmeniz yeterlidir. Dolayısıyla taşlar dizilir, beyaz ilk hamleyi yapar ve maç başlar. Ya da hedefimize olan yolculuk diyebiliriz. Hedefimiz ise çok basit. Kazanmak! Peki bunun için ne yaparız satranç oynarken? Yol arkadaşlarımızı yani sahip olduğumuz taşları en aktif ve güçlü olduğu karelere yerleştirmeye çalışırız ki arkamızda durup bize destek olsunlar. Lakin hamleler yapılmaya devam edildikçe satranç tahtasında öyle bir dizilim olacaktır ki kendinizi 10-20 hamle sonrasını hesaplarken bulacaksınız. Ve bu size 10-20 sene gibi gelecektir. Hem siz hem rakibiniz hesaplamalarınız doğrultusunda hamleler yaptıkça istediğiniz konuma daha da yaklaşacaksınız ama en ufak bir değişiklik sizi çok farklı bir konuma götürecek belki de maçı sonlandıracak. Maç sonlandığında rakibinizle kibarca el sıkışıp taşları kaldırdığınızda unutmayın ki taşlar yeni oyun için tekrardan dizilecek fakat bu sefer yaptınız hatalardan edindiğiniz tecrübelerle aynı hedefe başka yollardan ulaşmaya çalışacaksınız. Hepimizin hayatında olduğu gibi. Çok güzel bir yazı. Satrancın sadece teoriden ibaret olmadığını bir kez daha hatırlattı bana. Elinize sağlık."} {"url": "https://gazetesanat.com/savas-karakas-belgesel-hem-farkli-bir-kisi-olay-ya-da-gerceklige-isik-tutarken-belgeselcinin-ic-dunyasina-da-ayna-olur", "text": "1968 yılında Ankara'da doğdu. 1986 yılında Kadıköy Anadolu Lisesi, 1991 yılında Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat fakültesinden mezun oldu. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı gazisi dedesinin günlüğünü okuduğundan beri kendisini Çanakkaleli sayıyor. Dedesine ithaf ettiği ilk belgesel yapımı, Çanakkale Savaşı'nın ilk ve en kapsamlı sualtı dizisi Derinlerdeki Tarihi 1998 yılında çekti. 2004 yılında Dumlupınar ve 2008 yılında Derinlerdeki Kahraman: Mustafa Ertuğrul belgeselleri Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından övgüye değer bulundu. TRT Belgesel yarışmasında, 2008 yılında Mustafa Ertuğrul ve 2010 yılında Flipper'ı Kurtarmak belgeselleriyle ödül kazandı. 2010'da Marsilya'da düzenlenen Dünya Sualtı Filmleri Festivali'nde Hitler'in Kayıp Denizaltısı U-20 belgeseliyle En İyi Tarihi belgesel ödülünü aldı. Çanakkale Savaşlarının 100. Yıldönümü (2015) için Derinlerden Yansımalar, Birinci Dünya Savaşı'nın bitişinin ve Midilli Kruvazörü'nün batışının 100. Yıldönümü (2018) için Son Savaşçı: Midilli uluslararası belgesel projelerine imza attı. Türkiye'nin kült deniz kültürü ve sualtı kuşağı Sudaki İzler'i 130 bölüm hazırlayıp, sundu. Yaklaşık 20 yıldır yaptığı araştırma ve belgesellerle denizlerimizin altında bir asırdır yatan bilinmeyen tarihe ışık tutan ödüllü belgesel yapımcısı, başarılı sunucu ve deneyimli dalgıç Savaş Karakaş ile samimi ve keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Savaş Karakaş: Her belgeselcinin bir derdi vardır; anlatmak, dünyayla paylaşmak istediği. Belgesel hem farklı bir kişi, olay ya da gerçekliğe ışık tutarken, belgeselcinin iç dünyasına da ayna olur. Çocukluk anılarımda yer etmiş olan dedem Hafız Hilmi Coşkun, Çanakkale Savaşları sırasında patlayan bir top mermisiyle kolundan, bacağından yaralanmış, elinden sakat kalmıştı. Bu savaş gazisinin yanmış eli küçük torunu için o zamanlar korkutucuydu. Fakat yıllar geçip özellikle dedemin hatıratını okuyup anlayacak yaşa geldiğimde, keşke o elden korkmak yerine kucağında daha çok oturup elini daha sıkı tutsaymışım dedim. Maalesef artık dedem yoktu ve benim de onun ardından yapabileceğim tek şey onun elini sakat bırakan İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin mezarlığına dalarak Çanakkale'nin derinliklerindeki savaş makinelerini ve top mermilerini filme almak oldu. Çanakkale Savaşı batıkları üzerine belgeseller çekmeye 1997 yılında işte böyle başladım. Tüm bu batıkları derinlerde ziyaret edebilmek ve onların sırlarına ortak olmak, çocukluğumdan beri içimde yaşattığım bir idealdi. Bana Savaş adını koyan Çanakkale Gazisi dedem Hafız Hilmi Coşkun'a karşı bir vefa borcuydu bu. Bu tutku beni Çanakkale Boğazı derinliklerinde yatan Dumlupınar denizaltısına ve oradan da Marmara'ya taşıdı. 1915 yılında Marmara Denizi de bir savaş meydanıydı ve burada da pek çok Çanakkale şehidi anılmayı bekliyordu. Onların hikayelerini anlatmak üzere, Marmara'da çalışmalara başladık, dedemin elini bu kez de Marmara'nın derinliklerinde tuttum. Böylece tarihin ve denizin derinliklerinde büyük bir tutkuyla iz sürerek bugünlere geldik. Çanakkale Boğazı, Ege ve Marmara Denizi'nde 33 batık üzerinde geniş kapsamlı araştırmalar yaptık. Bu gemilerin arşiv araştırmaları için İngiltere, Fransa ve Avustralya kayıtları incelendi. Çanakkale Boğaz'ı ve çevresinde bugüne kadar çeşitli nedenlerden batan ve yerleri tespit edilemeyen Çanakkale Savaşı batıkları, Vehbi Koç Vakfı ve Ayhan Şahenk Vakfı'nın işbirliğiyle bilimsel olarak belgelendi. İncelenen 33 batık arasında Fransız yolcu gemisi Carthage, İngiliz denizaltısı E14 ve İngiliz mayın tarama gemisi Renarro da ilk defa bulunup görüntülendi. Çanakkale Savaşı batıkları üzerine yaptığımız araştırmaların yurtdışı yankıları inanılmaz oldu. Özellikle savaşa katılan Avustralyalı, İngiliz ve Fransız araştırmacıların, tarihçilerin ilgi ve işbirliği teklifleri bizim de konuya daha bilimsel ve evrensel kurallar çerçevesinde yaklaşmamıza sebep oldu. Anafartalar Koyu'nda 14 metre derinlikte yatmakta olan ve deniz suyundan tatlı su üretmek için kullanıldığını düşündüğümüz kazanlarından dolayı bugüne kadar hep Su Gemisi olarak nitelendirdiğimiz bir batığın, aslında HMS Louis destroyeri olduğu, önemli ölçüm ve arşiv araştırmalarıyla kesinleştirildi. Böylece yıllar sonra biz de bu hatamızı düzeltmiş olduk. Diğer taraftan, Fransız savaş gemisi Bouvet'in neden battığı sorusuna da, sualtı sonar imajlarımızdan yola çıkılarak yapılan modellemelerle yanıt arandı. Ve görüldü ki, Bouvet'in bu kadar hızlı ve can kaybıyla sulara gömülmesinin asıl sebebi geminin yapımından kaynaklanan denge sorunuymuş. Aynı anda patlayan bir top mermisiyle, mayın infilakı zaten denge sorunu olan geminin trajik sonunu tetiklemiş görünüyor. Bunun gibi ortak akıl ve bilimsel işbirlikleriyle varılan sonuçları daha çoğaltabiliriz. Burada önemli olan Bouvet'i batıranlara da, Bouvet ile sulara gömülen 639 denizciye de aynı gözle bakabilmek ve her iki tarafın da kayıplarına saygı gösterebilmektir. Eğer siz hamaset dolu bir yaklaşım sergilerseniz ne Almanya'da Dusseldorf Boat Show'da, ne Belçika /Bruges'da UNESCO konferansında, ne de Avustralya'da uluslararası Gelibolu konferansında size söz vermezler. Bu toplantılarda şiir okuyamazsınız, Çanakkale'yi gökten inen bulut, yerden fışkıran haşeratla anlatamazsınız; ancak evrensel bilgi ve belgeye dayalı bilimsel gerçekleri ortaya koyabilirsiniz. Belgeselci; ancak gerçeğin peşinden gider ve yaratıcı bir şekilde yorumlar. Belgesel, belli konular üzerinde yapılan araştırmaların sonuçlarının estetik kaygılarla seyirciye yansıtılmasına dayanan sinema yöntemidir. Tarihi olayların ve tartışmaların tarafı olmak bir belgeselcinin yayıncılık misyonunda yer almamaktadır. Diğer taraftan, tarihi olayların taraflarının fikirlerine açık olmak ve bunları yayınlamak başka bir deyişle çok sesliliği sağlamak belgeselcinin misyonudur. Her belgeselimi çocuğum gibi severim. Nasıl bir baba çocukları arasında ayrım yapamazsa, ben de inanın belgesellerim arasında ayrım yapamam. Ama merhum dedemin hatırasına ithaf ederek çektiğim Çanakkale belgesellerimin benim için ayrı bir yeri vardır. Bir de tabi ki riskli, uzun ve derin dalışlarımız sırasında yaşadığımız ve maalesef benim de başıma gelen havasız kalma olayının tarihteki en korkunç yansımalarından biri olan Dumlupınar faciası üzerine hazırladığım ve bana Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Övgü Ödülü kazandıran Dumlupınar belgeselim benim için çok özeldir. Diğer taraftan Hitler'in Kayıp Denizaltısı: U-20 belgeselimiz, 37. Uluslararası Marsilya Sualtı Görüntüleme Festivali'nde En İyi Tarihi Belgesel ödülünü aldı. Ülkemizde sportif dalış limiti 30 metredir. Özel kurs alınarak yapılan derin dalışlar için limitse 40. Sudaki İzlerdeyse çok daha derindeki batıklara dalışlar yaptık. Örneğin Çanakkale'de daldığımız Fransız nakliye gemisi Carthage 85 metre derinlikte yatıyordu. Bu derinliğe yapılan dalışın getirdiği derinlik sarhoşluğu, oksijen zehirlenmesi ve vurgun gibi risklerden korunmak için dalış ekibimiz helyum, nitrojen ve oksijenden oluşan Trimix adlı özel bir karışımı soludu. Dalışlar süresince oluşabilecek acil durumlar için Sahil Güvenlik Çanakkale Grup Komutanlığı ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Tıp Fakültesi içerisindeki basınç odasıyla sürekli temasta kalındı. Göze alınan tüm risklere ve yapılan planlamalara rağmen dalış bilgisayarımda bir problem yaşadım. Neyse ki teknik dalış süpervizörüm Erol Öztunalı, sualtı fotoğrafçımız Adnan Büyük ve sualtı kameramanımız Engin Aygün'den oluşan ekiple bu dalışı başarıyla tamamladık ve Çanakkale Savaşlarının 100. yılına damgasını vuracak büyük bir keşif gerçekleştirdik. Babakale'de, 54 metre derinlikteki Melpomeni batığında yaşanmış dalış kazalarının anatomilerini incelediğimiz belgeselde, neredeyse 3 saat sualtında kalmam ve hayatımın bir balıkçının bağladığı ipe bağlı olması benim için çok önemli bir dersti. Deko beklemelerim için yüzeyden sallandırılan tüp, çözülmüş ve dibe düşmüştü. Dalış kazalarının en ciddilerinden birisinin araştırmacısı değil, neredeyse kurbanı oluyordum. Neyse ki Engin Aygün kıyıya dönüp bana tüp getirerek, hayatımı kurtardı. Osmanlı İmparatorluğu'nun 1. Dünya Savaşı'na girme nedenlerinden Midilli kruvazörünü, Ege Denizi'nde 73 metre derinlikte incelendik. Midilli'nin sırlarını çözmek için çalışan ekipte, 100 yıl önce birlikte savaşan Türk ve Alman sualtı araştırmacıları vardı, ben de bu anlamlı çalışmayı belgesele dönüştürdüm. İngiliz donanmasından kaçan Goben ve Breslau adlı iki Alman kruvazörü, 10 Ağustos 1914'te Enver Paşa'nın izniyle Çanakkale Boğazı'ndan geçtikten sonra Yavuz ve Midilli isimleriyle donanmamıza katılmıştı. Osmanlı donanmasıyla Karadeniz'e açılan iki gemi, 29 Ekim 1914'te Rus limanlarını bombalayınca, Osmanlı İmparatorluğu Almanya liderliğindeki Mihver Devletler saflarında I. Dünya Savaşı'na girmişti. Osmanlı sancağı ile bin 261 gün dolaşarak dünya savaşının en şiddetli deniz muhaberelerinde görev yapan Midilli, 20 Ocak 1918'de gönderildiği İmroz seferinden dönemedi. İngiliz monitör ve kara üslerine karşı harekata katılan Midilli 5 deniz mayınına çarparak Ege'ye batarken, 475 kişilik mürettebatından 172 kişi kurtuldu. 20 Ocak 1918 tarihinde İmroz seferine de Yavuz'la beraber çıkan Midilli, Ege'de mayınlara çarparak sulara gömüldü. Savaştan ve getirdiği yıkımdan tam 100 yıl sonra, Türk ve Alman dalgıçlardan oluşan ekibimiz Midilli'deki kayıp ruhların yalnızlığına son vermek için, tıpkı ittifak yıllarında olduğu gibi yine omuz omuza bir mücadeleye giriştik. Amacımız, Gelibolu'nun kanlı siperlerinde birlikte savaşıp, açık denizlerinde son nefeslerini birlikte veren kayıp askerleri anmaktı. Wilo'nun katkılarıyla hazırladığımız Midilli belgeseli sadece bir gemi enkazına ışık tutmakla kalmıyor, Bahçeşehir Üniversitesi Medeniyet Araştırmaları Merkezi 'ın da katkılarıyla Osmanlı ve Alman arşivlerinde saklı kalmış bilgi, belge ve fotoğrafları da gün ışığına çıkararak, Türk-Alman ilişkilerinin seyri ve 1. Dünya Savaşı'na girişimize dair önemli bir manifestoyu ilan ediyor. Aslında hayvan hakları konusunda ülkemizde bir arpa yol alamadığımızın bir göstergesi de yunus gösteri merkezleri. Son yıllarda çok tartışılan gösteri havuzlarından ülkemizde 12 tane bulunuyor. Yıllık ortalama 30-35 milyon dolar gelir elde edildiği düşünülen havuzlarda toplam 50 kadar yunus yaşıyor. Türkiye, yunus havuzlarının en hızlı arttığı ülkeler arasında gelirken bu konuda İspanya ile yarışıyor. İngiltere ve Kuzey Avrupa ülkelerinde hiç gösteri havuzu bulunmuyor. Yunuslarla engelliler arasında bir iletişim sağlandığına dair bilimsel bir çalışma yapılmadı. Derin denizlerden koparılarak aç bırakılan yunuslar, balıkla ödüllendirildiklerini bildikleri için çeşitli hareketler yapıyor. En az 100 yunusun birlikte yaşadığı koloni hayatından koparıldığı bilinen memeliler, biyolojik sonar sistemlerini kullanmadıkları için strese girebiliyor. Son derece hızlı ve uzun mesafe yüzebilen yunuslar vücut sistemlerinin çalışması için havuzda ortalama 2500 tur atması gerekiyor. Canlı balık yemeye alışık olan yunusların açlıkla terbiye edilmesi çok tartışılan konuların başında geliyor. Türk karasularında deniz memelileri korunduğu için yunus avı yasak. Yunuslar göç yolu olarak kullandıkları Japonya açıklarındaki Taiji Adası'nda yakalanıp, Türkiye'ye getiriliyor. Daha az saldırgan ve uyumlu oldukları için dişiler tercih edilirken, en zeki hayvan ününü aynada bile kendilerini tanıyarak alıyorlar. Bir gösteri yunusu 30-150 bin dolar arasında paralarla satılıyor. Bu zeki hayvanlar denizden ve ailelerinden koparıldılar, havuzlara hapsedildiler... Artık özgür değiller. Zekaları ve muhteşem fizikleriyle insanoğlunu büyüleyen yunuslar bugün burunlarında top sektiriyor, çemberlerin içinden atlıyor ve hatta hastalara umut oluyor. Yunuslarla yüzenler çok mutlu, peki yunuslar insanlarla yüzmekten mutlu mu? Yunus gösterileri ne kadar eğitici; yunus terapisi ne kadar başarılı? İnsanlar yunuslar gibi özgür olmak için denize giriyor, ama yunuslar artık özgür değil. Havuzlardaki tutsak yunuslar için engin denizlerde yüzmek de, mavi derinliklerde dalmak da artık hayal. Ben onların hayallerini gerçekleştirmek için, denizi, ailelerini ve arkadaşlarını özleyen yunusların acı dolu çığlıklarını duyurmak için bir de 20 kilometrelik yüzme maratonuna katıldım. 27 Haziran 2010 Pazar günü Yunan adası Meis'ten Kaş'a 7 kilometre, 18 Haziran 2010 Pazar günü İstanbul Boğazı'nda 6,5 kilometre ve 30 Ağustos 2010 Pazartesi günü Çanakkale Boğazı'nda 6,5 kilometre olmak üzere toplam 20 kilometre yüzdüm. Herkes havuzlardaki yunusların gülen yüzlerine bakıp, mutlu olduklarını düşünüp, aldanıyor. İnsanlarımız yunusların yüzlerine değil, gözlerine bakmalı... Yunuslar ağlıyor!... İşte buna vurgu yapmak için 'Kocaoğlan'ı Kurtarmak', 'Flipper'ın Kabusu' ve 'Ağlayan Flipper', 'Yüzdüm Yüzdün Yüz' belgesellerini İngiltere'de dünyanın önde gelen hayvan derneklerinin yöneticileri ile WSPA, IFAW, ADI, AAF ve Doğa Derneği ile ortak çalışmalar neticesinde çekimleri gerçekleştirdik. Sadece ayılar ve yunuslar da değil, adalardaki faytonlara koşulan atlar olsun bu dünyayı paylaştığım diğer tüm canlılara karşı sorumluluğum olduğunu düşünüyor ve elimden geldiğince onların sesleri olmaya çalışıyorum. Bunun da bir belgeselci duyarlılığı ile yaşamak ve hissetmenin gereği olduğuna inanıyorum. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede maalesef sırtımız denize dönük yaşıyoruz. Keşke yüzümüzü denize çevirebilsek ve denizleri sadece bir foseptik çukuru olarak görmesek. Deniz bizim için yoldur, yepyeni ufuklardır. Atatürk'ün hedef olarak koyduğu muasır medeniyet seviyesine giden yol, denizlerimizden geçen işte bu mavi yoldur. Denizlerimiz müthiş bir tarihi hazineyi bağrında saklayan, ülkemiz için çok önemli ekonomik kaynaklar barındıran, vazgeçilmez bir besin ve iş kaynağıdır aynı zamanda. Vatan toprağının gemilerin dümen sularında düşmandan temizlendiğini, Cumhuriyet'in gemilerin güvertesinde kurulup yükseldiğini asla unutmamalıyız."} {"url": "https://gazetesanat.com/savas-ozdural-ve-pelin-turanci-roportaji", "text": "Pelin Turancı: 16 Kasım 1982 İstanbul doğumluyum,9 yaşında okulda başladığım tiyatro hayatıma öğretmenimin aileme sakın bu çocuğu tiyatrodan uzak tutmayın demesiyle hızlı bir giriş yaptım ve o zamandan beri tiyatro hayatımdan hiç çıkmadı. Çeşitli kurslarda tiyatro eğitimi aldıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığı İstanbul Kadıköy Deneme Sahnesi Tiyatro Bölümünün 4 yıllık eğitim programına girdim. Üniversite yıllarımda aldığım bu eğitim, tiyatroyu hayatımın en önemli sebebi haline getirdi. Çocukken de söylediğim iki şey vardı, ya doktor olacaktım ya da tiyatrocu. Tiyatrocu olunca hepsi olmuş oldum, doğru karar vermişim... Çeşitli yerlerde oyunculuk, eğitmenlik ve farklı meslekler denerken yolum 11 yıl önce Ak'la Kara Prodüksiyon'la kesişti. Tesadüf eseri tanıştığım Ak'la Kara ailem oldu. Önce dublaj yaparak başladığım yolum dublaj yönetmenliğiyle devam etti. 2011 yılında Tiyatro Ak'la Kara'nın kurulmasıyla herşeyim orası oldu. Hem oyunculuk hemde Genel Koordinatörlüğünü yaptığım tiyatromuzla 9 yıldır büyük aşk yaşıyorum. Kurulduğumuzun ilk yılında en iyi Tiyatro yönetici ödülü ve 2017'de Audition oyunumla en iyi kadın oyuncu ödülünü aldım. Geçen yılda Radyatro Show oyunumuzla komedi dalında Yardımcı rolde en iyi kadın oyuncu adaylığım oldu. Elimden gelenden fazlasını yapmak tek ilkem oldu. Savaş Özdural :1992 yılında MSÜ Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümünden mezun oldum. Okul yıllarından başlayarak bugüne kadar tüm özel kanallar ve TRT için seslendirme yaptım. Birkaç TV dizisi ve filminde oyuncu, yönetmen yardımcısı ve dublaj yönetmenliği yaptım. 2001 yılında ortağım Kerem Kobanbay'la beraber Ak'la Kara Seslendirme Stüdyolarını, 2011 yılında Tiyatro Ak'la Kara'yı kurduk. 2011 yılına kadar çeşitli amatör ve profesyonel tiyatrolarda yönetmenlik yaptım. Yayla Sanat Merkezinde Hayvan Çiftliği oyununu yönettim ve oynadım. 2010 yılında Bizim Tiyatro'nun Hamxlet adlı oyununda oyuncu olarak görev aldım. 2011'den beri de Tiyatro Ak'la Kara'nın oyunlarında oyuncu, çevirmen, yönetmen olarak sanat hayatımı devam ettiriyorum. - Hem Radyatro hem de On Küçük Zenci tiyatro oyununda oynuyorsunuz sezonda iki oyun oynamanın zorlukları var mı? P. T: Daha öncede oynadığım için zorlanmıyorum. Klişe olacak ama bazı insanlar için tiyatro besin kaynağıdır o yüzden bende bununla beslenip mutlu oluyorum. Keşke zamanlamalar tutsa da bir de komedi olsa, bunların yanında sezonda ne tür oynarsam diğer türü özlüyorum. Neyse ki Radyatro Show o kadar eğlenceli ki eksikliği kapatıyor. S. Ö: Daha önce de aynı sezon aynı anda oynadığımız birden çok oyun olmuştu. Pek çok arkadaşımın da böyle bir tecrübesi vardır. Dans gibi düşünün bunu. Biliyorsanız vals de yaparsınız, 5 dakika sonra halay da çekersiniz. Önemli olan her oyunda çıkardığınız karaktere sadık kalmak ve tekrara düşmemek. - Radyatro oyununda dünyada bir ilki gerçekleştiriyorsunuz fikir nasıl ortaya çıktı? Oyundan bahsedebilir misiniz biraz? P. T: Aslında bu soruyu Savaş daha iyi cevaplar. 2018-2019 sezonu için Savaş'ın başının etini yiyordum birşey yapmayacak mıyız diye. Başka bir proje düşünüyordu. O olmayınca durmadım, birşey yapalım birşey yapalım diye ama o zaten çok araştıran bir beyindir ve fazlaca zekidir :))) O dönemde gel bakalım bi proje buldum dedi, bayıldım ağzım açık kaldı ve yola çıktık. Ekibi topladık aldık elimize tekstleri, koyduk önümüze efektleri, başladık provaya. Dünya'da bir ilk yapacaktık, hem korkuyorduk hem heyecanlıydık ama sonuç muhteşem oldu, dediğim gibi tamamen fikir babamız Savaş. S. Ö: Geçen sezon başında farklı oyunlar üzerine çalışırken çeşitli sebeplerle o oyunlar iptal oldu. Özdemir Çiftçioğlu, Fatih Gülnar, Pelin ve ben zaten kadro olarak hazırdık. Bu kadro ne oynayabilir, dünyada neler oluyor farklı ne gibi işler var diye bir araştırma içindeyken radyo tiyatrosunun tiyatro sahnesi üzerinde yorumlandığı örnekler gördüm. Ama onlarda oyuncular mikrofon başında teksti okuyor ve başka bir yerde bir efektör oyunun tüm efektlerini yapıyordu. Bunu nasıl geliştiririz diye düşündüm ve sonuçta ortaya 5 oyuncunun tüm rolleri değişik kostüm ve aksesuarlarla canlandırırken bir yandan da oyunun tüm efekt ve seslerini yaptığı bir format ortaya çıktı. İşin içine bir de canlı müzik girince Fatih Özacun da aramıza katıldı ve dünyada ilk defa yapılan bu formatla seyirciye geçen sene merhaba dedik. Oyunun ilk gösterimine kadar seyirciden nasıl bir reaksiyon alacağımızı bilmiyorduk. İlginç mi gelecekti, sıkılacaklar mıydı ? Ama olağanüstü bir geri dönüşle iki yıldır oynuyoruz. Demek ki doğru bir iş yapmışız. - On küçük Zenci Türkiye'de ilk kez oynuyor. Tiyatro Ak'la Kara ilklerle dolu bir tiyatro gibi bir algı var. Özellikle yapılmayanı yapma gibi misyonunuz mu var ? P. T: Savaş ve Kerem kurucu ortaklarımız ama ikisi de yeni şeyler deneyimlemeyi çok sever. Sanırım bu yüzden hoş şeyler çıkıyor ortaya. Savaş'ın özelinde söyleyeceğim kendisi iyi bir koleksiyonerdir bir sürü şeyin koleysiyonunu yapar. Mask, iskambil kağıdı vb yani tek ve özel olanı çok sever. Sanırım Tiyatro'da da ilk ve tek olan şeyler hoşuna gidiyor. E tabi bu da bizi daha çok başarıya taşıyor. S. Ö: Evet daha önce Türkiye'de yapılmamış ya da çok uzun zaman önce yapılmış ve tekrarlanmamış işleri yapmaya çalışıyoruz. Açıkcası repertuarımızda o kadar çok ilk var ki... Tiyatronun ilk senesinde Tom, Dick ve Harry ilk defa bizim çevrildi ve Türkiyede oynandı. Aynı yıl Agatha Christie'nin Fare Kapanı 30 yıl önce Dormen Tiyatrosu tarafından oynanmıştı. Ondan sonraki senelerde Dracula, Ahmet Ümit'in Aşk Köpekliktir oyunu, Sherlock Holmes, Audition ve tabii On Küçük Zenci hep Türkiye'de ilk defa oynanan oyunlar. Tabii bir de bizim tiyatro için yazılan ve dünya prömiyeri yapan oyunlar var; Sihirbaz, Arsız Davet, 3 Nokta, Puslu Hayatlar, Ne Seninle Ne Sensiz, Kadın Aklı Erkek Aklı, 3 Dahi ve Radyatro Show. - On küçük zenci oyununda da Yeşilçam'ın efsane ismi Ediz Hun ile birlikte oynuyorsunuz. Ediz Hun ile oynamak nasıl bir duygu? P. T: Ediz abiyi herkes gibi televizyondan tanırdım. Savaş'ın aklına geldi, Yargıç Wargrave rolü için görüştüğümüzde çok tedirgindi. Hiç tiyatro yapmamış ama o kadar çalışkan ve azimli ki şahane bir iş çıkarttı ortaya. Tabi efsane bir isimle aynı sahneyi paylaşmak çok keyifli ama bizim için artık o Ediz abi. Mütevazılığıyla, öğrenme aşkı ve sakinliğiyle onu tanımak çok keyifli. S. Ö: Sinema ile Tiyatro çok farklı iki disiplin. Evet ikisini de oyuncular yapıyor ama oynama tarzınız bile farklı. Ediz abi ilk defa tiyatro yapıyor ve başta çok çekinceleri vardı. Ama inanılmaz çalışkan bir adam ve sıfır ego. Bu ikisi birleşince başarı tabii ki arkasından geliyor. Bütün ekip de rollerine hakim olunca ortaya kapalı gişe giden ve ayakta alkışlanan bir oyun çıkıyor. Bütün bunların dışında Ediz Hun ismiyle sahnede beraber olmak müthiş bir keyif tabi. - Oyunu kapalı gişe oynuyorsunuz, insanlar bilet bulmak için yarışıyor. Tiyatro için muhteşem bir duygu. Gelecek sezonda devam edecek mi oyun? P. T: Salonun full olması muazzam bir duygu keşke tüm oyunlar böyle olsa. Gelecek sezon devam edecek mi sorusunun cevabı Savaş'da :))) tüm yollar Savaş'a çıkıyor gördüğünüz gibi. S. Ö: Evet gerçekten 2-3 ay sonraya bilet satıyoruz ama bunun pek çok nedeni var. Doğru metni bulacaksınız, doğru oyuncularla çalışacaksınız. Işığıyla, kostümüyle, efektiyle ve rejisiyle doğru bir iş çıkaracaksınız. Bütün bunlar bir araya geldiğinde seyirci de oyuna geliyor. Ve tabi şu anda ki planımız gelecek sezon da devam etmek. - Son zamanlarda sizce seyircilerin tiyatroya ilgilerinde gelişme oldu mu? Eğer olduğunu düşünüyorsanız sizce sebebi nedir? S. Ö: Tiyatro Ak'la Kara nın 9. Sezonundayız. 9 yıldır gördük ki iyi iş yaparsanız seyircinin ilgisi hep var. Evet belli zamanlarda biraz daha yoğunlaşıyor bu seyirci, belki TV den uzaklaşıyorlar ya da aynı dizileri seyretmekten sıkılıyorlardır ama güzel ve doğru iş her zaman seyirci bulur. - Her sezon ilklerle dolu yenilikler yapıyorsunuz, gelecek sezon bizi neler bekliyor? Planlarınız? P. T: Gelecek sezon sorularınızı Savaş bey'e alalım.."} {"url": "https://gazetesanat.com/savas-sonrasi-alman-edebiyati", "text": "8 Mayıs 1945 yılında II. Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkan, kayıtsız şartsız teslim olan Almanya ülkenin çeşitli yönetimlere bölünmesini de beraberinde getirir. Edebiyat dünyasını da Batılı üç işgal devletinin altında kalan Almanya ile Doğu bloğunun (1949'dan sonra Demokratik Alman Cumhuriyeti olur) egemenliğinde kalan Almanya olarak iki ayrı kola bölmüştür. DAC'dan öncesinde edebiyat dünyasında göçmen yazarlar yer almaktaydı. Bertolt Brecht ve Heinrich Böll gibi yazarlar her iki blokta da benimsenmişti. Savaşı yaşamış olan ve kendini politikanın akışına kaptırmamış dönemin Almanya'sını terk eden suskun yazarlar için artık geri dönüş vaktiydi. Açlıkla, esaretle, savaş meydanlarında ziyan olmuş neslin temsilcisi olan yazar ve şairler yarattıkları yeni edebiyata yıkıntı edebiyatı adını verirler. Dönemin maddi ve manevi şartlarını simgeleyen edebiyata anlam katan bir isim olur. Böll gibi yazarlar muasır halkın savaşları, açlığı ve sefaleti çeken insanların gerçeklerini görmek isteyeceğini düşünerek pembe gözlükler arkasından değil, hayatı tüm çıplaklığı ile ele almayı uygun görürler çünkü muasır halkı tozpembe bir hayata çekmenin merhametsizce olacağı fikrini benimserler. Bu dönemde üretilen eserler savaşın, felaketin ürünüdür. Edebiyatın göstermek istediği; insan yalnızca yönetilsin diye var olmamıştır, dünyamızdaki yıkıntılar içtendir ve birkaç yıl içerisinde giderilecek türden değildir. Romantizm ve kahramanlığın yer verilmediği, gerçekliğin ve şüpheciliğin yer aldığı eserler meydana getirirler. Yeni realist edebiyatın başlangıcını otobiyografik raporlar ve gözleme dayalı teşhisler oluşturur. Toplumsal eleştirisini hiciv ve grotesge götürür. Yansıtmak istedikleri gerçekleri abartma ve kendilerine ters düşen noktaları ortaya çıkartma tutumları, hayal güçlerini harekete geçirmiş, grotesk dönemin edebi unsuru ve edebiyatın ana yapısı olmuştur. İnsanın genel ruh halini en veciz anlatan ise Wysten Hugh Auden'in The Age Of olmuştur. Gençlikleri elinden alınmış, kişisel gelişimleri, meslek hayatları sekteye uğramış, aile ve memleket ilişkisi zarar görmüş savaş dönemi yazarlarının hayatı yeniden kurma hevesini içinde taşıyamayacak kadar bitaptır. Sosyalist Realizm haricindeki yazarların birçoğu 'estetik ilkeler yeniden aranmalı ve deneyimlere uygulanmalıdır' görüşünü benimsiyordu. Friedrich Dürrenmatt üslubu tanımlarken özel, kişisel bir tarz olarak ve çağ üslubu yerine üsluplardan söz edilmesi gerektiğini ifade eder. 1945 sonrası poetik düşünceler yaygınlaşır ve Alman dilinde eserler veren yazarlar kendi üslup görüşlerini ifade eden yazılar kaleme alır. Konu seçimi yaparken yazarlar iyi karakterleri ve ölçülü işleri güvenilmez sayarak, kelime dağarcıklarını konularıyla okuyucuda tepki uyandırmayı istemişlerdir. Heinrich Böll konu hakkında; gerçekliğin algılanması gereken bir bilgi olduğunu, insana çözmesi için problem yüklediğini anlatır. Ele aldıkları konular sıkıntı, korku, tahakküm altında hayatını sürdüren ve tekrardan hayat kurma çabasında yenik düşenlerdir. Çaresizliği karşısında sesini yükselten, düşünen, sürekli eksiklik bulan kahramanlar rağbet edilenlerdir. Marksizm, varoluşçuluk, psikanalizim, ekspresyonizm ve sürrealizm tekrardan Almanya'da tesirini gösterir. Kitle iletişim tekniğindeki gelişim ve tercüme faaliyetlerinin ivme kazanması eskiden sadece tarih ve sanat konularındaki fikirlerinin böylelikle engin bir edebiyat dünyasıyla karşılaşmalarını sağlar. Nükleer silahlar, dünya savaşı ve ideolojiler tek bir milletin metası olmaktan çıkarak uluslararasına dönmüştür. Savaş sonrası Alman edebiyatının dil özelliklerinde değişimler yaşanmıştır. Entelektüalizmden uzaklaşarak bireyselliğe erişme amacı dili özentiye ve titizliğe götürmüştür. Yönetilen dünyadaki dil somuttan uzaklaşarak soyutlamaya gittiği için duygu eksikliği ve insancıllığını kaybetmesi ile karşı karşıya gelmiştir. Dil kitle yayın organları altında olması ve özel alan olması sonucu farklılaşma yaşamıştır. Aynı kelimeler farklı anlamlara bürünmüştür. İkiye bölünmüş ülkenin farklı dünya görüşü ve kültür politikaları sonucu kelimelere farklı anlam yükleme, kısaltma ve farklı yabancı dillerden kelime alma eğilimi olmuştur. 1945 sonrası dahi edebiyatın sadece dilin yeniden oluşturulmasıyla mümkün olacağı fikri devam etmekteydi. Ernst Hemigway'in tok ve aklı başında ifadesi ve geleneksel normal cümle yapısının terk edilmesi düşüncesi sayesinde Almancada art arda dizili ve birbirine çağrışım ilişkilerine bağlı kısa cümleler yerini almıştır. İfade edilmeden geçilme, alıntıların veyahut da şarkı başlarının tekrarlanması sonucu tasavvurun kalıp haline getirilmesi, geleneksel kelimeleri gelenek dışı ortamda kullanarak bilerek okuyucuya bağıntılı olup olmadığını zorlama sanat için başvurdukları yollar arasında en önemlileridir. Saçma- tekerleme olarak bilinen çocukların ve yetişkinlerin dil alıştırmalarına yarayan bir tür yeniden kullanılır. Thomas Mann, Heinrich Mann, Döblin, Musil, Seghers gibi 20. yüzyıl Alman romancıları Nazi Almanya'sından kaçarak yurtdışında eser vermeyi sürdürmüşlerdir. Eserlerin Almaya'da yayımlanması yasaklanmış, Joyce ve Proust gibi usta sanatçıların tercüme ve tanıtılması da yasaklanmıştır. Bu sebeplerden dolayı savaş sonrası yazmaya başlayan genç kalemler roman geleneğinde bir boşluktan ortaya çıkar. Yabancı yazarları incelemeye başlamış olan Alman romancılar nazım türünde konularını kaleme almış sonrasında kısa hikayeye geçiş yapmışlardır. Böll, Grass, Johnson, Walser ve Frisch gibi yazarlar savaş konularına, Almanya'nın iktisadi sorunlarına ve çözümlerine, özdeşlik problemlerini ana konu olarak belirlerler. Grass imgelere, grotesge ve komik tarza eğilim gösterirken, Koeppen yaşanmış hikaye ve iç monologu birleştirir, Johnson yabancılaşmada ve perspektife dayalı aşırılık sergiler. Frisch 'imkanı' temel anlatım ilkesi olarak benimser. Böll ise barok tarzının entelektüel kimliği ile yeniden yazmaya başlar. Yazar gerçekliğe karşı şüpheci tutum sergileyerek okuyucuyu şüpheye ve düşünmeye davet eder ve modern roman anlatıcı figürleri buradaki kararsızlığı yansıtır. Gelenekselden uzaklaşanlar arasında çevre tasviri de yerini almıştır. Leitmotiv kullanılmış, sembollere kaçan şifreler aracılığı ile tasvirler yapılmıştır. Bilinçsiz ve bilinçaltı konuları ortaya çıkaran monologlar yerini almıştır. Nesnellik şüphecilik yaratmış bu durum da öznel görüşlerle ifade edilmek istenmiştir. Tutarlı ve art arda anlatımın olabileceğini savunan yazarlarda vardır. Figürlere davranış özgürlüğü bırakırlar. Gazete ve dergide yayımlanan gerçekler romanı ve kriminal romanlar gibi anlatım yenilikleri istenmemiştir. 1945'ten sonra ise novel toplumcu gerçekçiliğin olmuştur. Modern kısa hikaye türünde Hemigway yazmıştır. Nesirde novel türü değerini yitirir çünkü endüstrileşme, işçi proletaryasının güçlenmesi sonucu eski geçerliliğini yitirir. Romantizmden Realizme geçişte novel türü 20. yüzyılda yerini kısa hikayeye devreder. Ana konu bireyin dünyadaki perişanlığı ve toplum dışına atılmış yalnız bireylerdir. Bozukluklar ve düzensizlikler çoğu kez kader olarak verilir. Sosyalist ülkelerde kısa hikaye türü tehlikeli ve modern olarak görülmüştür. Heinrich Böll için kısa hikaye hayattan kesitler sunar, Walter Höllerer'e göre Alman kısa hikayelerini anı hikayeleri olarak değerlendirir. İki anı birbiriyle ilişkilendirmek ya da anlık bir durumu değerlendirmek bu türün özelliğidir. Kısa hikaye çeşitleri içinde şaşırtma ve evirip çevirme hikayeleri de bulunur. Kompozisyon kurallarını esas alır, deyimlere ve ara olaylarla sürpriz etki uyandırır, çeşitli yerlere ait olan olayları birbiri içinde kullanır."} {"url": "https://gazetesanat.com/sayanin-sesi-iga-istanbul-havalimaninda-ziyaretcilerle-bulustu", "text": "Dünyanın en önemli küresel aktarma merkezi olan İGA İstanbul Havalimanı, İGART ile birlikte, evrensel sanat için de bir merkez olma yolunda çok önemli bir eşiği daha geride bıraktı. Genç sanatçılara alan açan, gençleri sanatın ve üretimin merkezine koyan İGART Sanat Projeleri Yarışması'nın birincisi Betül Kotil'e ait Saya'nın Sesi eseri, Türkiye'nin kültür ve sanatta vitrini olmaya hazırlanan İGA İstanbul Havalimanı'nda ziyaretçileriyle buluştu. Türkiye'de ilk defa böylesine büyük bir kamusal alan, genç sanatçıların yaratıcı dünyalarına kucak açmış oldu. Prof. Hüsamettin KOÇAN başkanlığında, her biri alanlarında ülkemizin önemli isimleri olan, yürütme kurulu üyeleri Prof. Gülveli KAYA, Prof. Marcus GRAF, Nazlı PEKTAŞ, Murat TABANLIOĞLU, Deniz ODABAŞ, Mehmet Ali GÜVELİ ve jüri üyesi olarak Heykeltıraş Seyhun TOPUZ ve Seçkin PİRİM' in titiz çalışmaları sonucu, kendisi bir proje olarak tasarlanan İGART Sanat Projelerinin ilki uygulanarak sonuçlandırılmış oldu. İstanbul'un kültür ve sanatla harmanlanmış kimliğiyle Anadolu coğrafyasının kültürel hafızasını, farklı kültürlerle buluşturmayı amaçlayan İGART Sanat Projeleri Yarışmaları serisinin ilkine, 221 proje katılım sağladı. Türkiye'de bugüne kadar verilen en büyük meblağ olan 1 milyon TL ödüllü İGART Sanat Projeleri Yarışması, aynı zamanda ülkemizde kamusal alanda yapılacak diğer projelere de önemli bir referans olacak. Cumhuriyet'in 100'üncü yılına ithafen 1923 adet zili bünyesinde barındıran Saya' nın Sesi, İGA İstanbul Havalimanı metro çıkış alanındaki Viyadük Altında ziyaretçilerini bekliyor. İGART Sanat Projeleri Yarışmalarının şartnamesi, değerlendirme kriterleri, uygulaması ve ödülünün miktarı ile gençlere bir alan açma projesi olduğunu söyleyen İGART Yürütme Kurulu Başkanı Prof. Hüsamettin KOÇAN da böylesi bir yarışmanın, Türk çağdaş sanat tarihinde yer alacak; içeriği paralelinde yıllar içinde de bulunduğu çağa ışık tutacak bir etkinlik olduğuna dikkat çekti. İGART Sanat Projeleri Yarışması'nın gençlere alan açan, katılımcı ve çeşitliliğe vurgu yapan bir yapısı var. Yarışmamıza gönderilen projeler arasından yapılan seçimler, herkese eşit mesafeli olan bir yapıda, sanat alanında deneyimli ve uzman kişiler tarafından oluşturulan kurulumuzca gerçekleşti. Yarışma modelinin sanatçının önerme biçimlerini önemseyen yapıda olduğunun altını çizmek gerek. Bize iletilen ve çeşitliliğin baskın olduğu projeler içerisinde jürimiz, oy birliğiyle Saya'nın Sesi'ne kulak verdi. Saya'nın Sesi'nin kararlaştırılmasının nedenlerinden biri, projenin mekanın hacmi ile kurduğu estetik ilişki ve mimarinin bir parçası olarak ortaya koyduğu ilişkiydi diyen Koçan, Anadolu'daki kültürel hafızayla kurduğu ilişkiyle beraber; bu hafızanın genç bir arkadaş aracılığıyla kurulmuş olmasının da seçimlerindeki en önemli nedenlerinden biri olduğunu söyledi. Eserin sahibi Betül Kotil ise heyecanını, Saya'nın Sesi, uzun zamandır aklımda olan ama mekanını arayan bir projeydi. İGA İstanbul Havalimanı ve İGART sayesinde aradığı mekanı buldu. Yarışmanın kazandığımı öğrendiğimde Saya'nın bizden bir ses olduğunu söylemiştim. Bugün bu alanda Saya'nın Sesi'ni ziyaretçilerimize duyurabildiğimiz için çok mutluyum cümleleriyle özetledi."} {"url": "https://gazetesanat.com/saygi-durusu-fahrelnissa-zeid", "text": "Fahrelnissa Zeid, İslam modernizminin ve savaş sonrası Fransa'da avangardın önde gelen sanatçılarından biridir. 14 yaşında resme başlayan sanatçı işgal yıllarında Sanay-i Nefise'nin ilk kadın öğrencileri arasında yer aldı. Portleri ve romantizme yönelik çalışmaları ile bilinen sanatçı Londra, Paris, Münih, Berlin gibi bir çok sanat merkezinde çalışmalarda bulunmuştur. Yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı, nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı'nın kızkardeşi olan Fahrünissa Zeid, Şirin Devrim ve kendisi gibi ressam olan Nejad Devrim'in annesidir. Bir gökkuşağı kadar rengarenk yaşayan, yalnız yaşamıyla değil, ürettikleriyle yenilikçiliğini kabul ettiren Fahrelnnissa, bir çok önemli esere imza atmıştır. 1901'de Büyükada'da Şakir Paşa Konağı'nda dünyaya geldi. Kabaağaçlı Şakir Paşa'nın kızı, sadrazam Cevat Paşa'nın yeğeni, ressam Aliye Berger'in ve yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı, nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı'nın kızkardeşi olan Fahrünissa Zeid, ilk evliligini yazar İzzet Melih Devrim ile, ikincisini de ürdün prensi Emir Zeid ile yapmistir. Soyadını da Irak Kralı I. Faysal'ın kardeşi Emir Zeid'le evlendikten sonra aldı, Fransa'da adını Fahrelnissa imzasıyla kullanmaya başladı. Eğitimini İstanbul'da Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi'nde aldı. 1924 yılında Paris'te Academie Ranson, Atelier Bissiere'de devam etti. İzzet Melih Devrim ile beraber Avrupa kentlerine seyahat etme, yazar ve entelektüellerle tanışma fırsatı buldu. Bu evlilikten Nejat ve Şirin adında iki çocuğu dünyaya geldi. Resim öğrenimini Paris'te Ranson Akademisi Stalbach Atölyesinde ve Türkiye'de Güzel Sanatlar Akademisi Namık İsmail atölyesinde sürdürdü. İkinci evliliğini 1934 yılında, Irak'ın Ankara temsilcisi ve Irak Kralı I. Faysal'ın kardeşi olan Emir Zeid ile yaptı; bu evlilikten Raad adında bir oğlu dünyaya geldi. Diplomat olan eşinin görevi nedeniyle Türkiye'den ayrılan sanatçı, resim kariyerini Avrupa'nın çeşitli kentlerinde sürdürdü. İlk kişisel sergisini 1944 yılında İstanbul'da kendi evinde açtı. Bu ilk sergiyi Paris, Londra, New York, Brüksel gibi kentlerde açtığı onlarca sergi izledi. 1942'de İstanbul'da D Grubu'na dahil oldu, ancak daha o zamanlardan ayrıksı, sıra dışı yolunu çizmeye başlamıştı. Soyuta yöneldi; izleyiciyi renk, ışık, enerji ve hareketin içine çektiği kozmik ve ruhsal evrenlerin iç içe geçtiği anıtsal boyutlarda, dinamik soyut kompozisyonlarıyla zihinlerde yer etti. Yıllar sonra figüratife yönelerek ailesinin ve arkadaşlarının portrelerini çizdi. Sanatçı, 1975 yılında taşındığı Amman'da Fahrelnissa Zeid Güzel Sanatlar Enstitüsü'nü kurdu. 5 Eylül 1991'de hayatını kaybetti. Amman'da El Rağdan Sarayı Kraliyet Mezarlığı'na defnedildi. Fahr el nissa Zeid, yapıtları sanatın çağdaş klasiklerinin çok dışında geçmişin anıtsallığını barındırmakta, İslami iradeyi temsil etmektedir. Sanatçı 1940'larda karmaşık nakışlara soyut yorumlar getirmiştir. 1950'ler sanatçının eserlerinin anıtsal ifadeye ulaşmayı başarmıştır. 70 ve 80'li yıllar son dönem çalışmalarıdır. Sanatçı bu dönemlerinde figüratif üsluba dönmüş, portreler dizisi yapmıştır. Sanatçının soyut çalışmaları kadar Nü'leri, doğa görünümleri, iç mekan ve portre çalışmaları da etkileyici ve tazedir. Londra'da Institute of Contemporary Arts'ta kişisel sergi açan ilk kadın sanatçı oldu. Sanat kariyeri boyunca Avrupa, ABD ve Ortadoğu'da elli kadar sergiye ve bienallere katıldı. Zeid'in resimleri Paris Modern Sanat Müzesi, New York, Cincinnati, Edinburgh ve Pittsburgh'daki müzeler, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, İstanbul Modern, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Mathaf: Arap Modern Sanat Müzesi de dahil olmak üzere birçok müze ve özel koleksiyonda yer almaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/saygun-arpalidan-koleksiyonluk-bir-album-hayallerim", "text": "Usta müzisyen Saygun Arpalı'nın yeni albümü Hayallerim, OnAir Sahne etiketiyle yayımlandı. Albümün kapak tasarımı ise; çalışmaları ile ünü ülkemiz sınırlarını aşmış illüstrasyon sanatçısı Doğan Ür imzasını taşıyor. Saygun Arpalı Hayallerim adını verdiği albümü ile ilgili : Albümde öne çıkardığım parça Hayallerim ve sıralamada ondan sonraki parça Neden Olmasın isteklerimi anlatır gibi... Hayallerimde mutluluk, huzur, duygu, aydınlık günler, sakinlik ve savaşsız bir dünya var. Albümüm, pandemi şartlarının saat kısıtlaması nedeni ile kayıtların zor şartlarda yapılmasına rağmen, tonmeister ve müzisyen dostlarımın benim beste ve aranjmanlarıma büyük katkı sağlamalarıyla tamamlandı. Hepsine çok teşekkür ediyorum. Dedi. 17 Eylül 1953'de İstanbul'da doğdu. 1968 yılında amatör olarak müziğe başladı. Avrupa ve ABD dahil genel olarak dünya kaynaklı metot çalışmaları ile kendini geliştirdi. 1972 yılında Melih, Faruk, Serdar, Saygun adı ile ilk 45'lik plak çalışmasını yaptı. 1980 yılında müziklerini Turhan Yükseler'in yaptığı bir müzikalde Beyaz Kelebekler'le çalıştı. 1981'de ise Aydın Esen Trio 'da çalıştı. 1985 yılında Edip Akbayram, Kemal Sunal, Muazzez Abacı, Sezen Aksu ile birlikte Almanya turnesinde yer aldı. 1993'de Edip Akbayram Dostlara tekrar katıldı. İngiltere, Fransa, Almanya'da konserler verdi. 1995'de Ahmet Koç'un Yedi Karanfil projesi dahilindeki konserlerde yer aldı. 1995'de Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Aylin Livaneli ve Leman Sam'dan oluşan Avrupa Turnesi için kurulan grupta yer aldı. yok programında Tahsin Ünüvar'In Jazz grubunda birlikte yer aldı. 1997'de 500 bin kişinin katıldığı Ankara Hipodrom konserinde Zülfü Livaneli'nin Grubu'na katıldı. Bu grupta Halil Karaduman, Selim Atakan, Göksun Çavdar, Ferhat Livaneli ile birlikte çalıştı. 1997 Temmuz ayında Zülfü Livaneli ve Giora Feidman ile Almanya'da sahne aldı. 1998 de ise bu kez Zülfü Livaneli ve Lisbeth List ile Hollanda konserlerinde yer aldı. 1999 yılından sonraki dönemde Şafak Yaprak, Orhan Şallıel, Baki Duyarlar, Röne Macaroğlu, Nezih Yeşilnil, Metin Çotal gibi müzisyenlerle çalıştı. 2003 yılında Zülfü Livaneli + Maria Faranduri ile Kıbrıs Rum Kesimi'ndeki Barış Konseri'nde yer aldı. Beste ve aranjmanlarından oluşan 2010 yılında Merhaba,2012 'yılında Sahne Işıkları ve 2015 yılında Kış İnsanları adı altında üç solo albüm yaptı. 2017 de Acıbadem Üniversitesi kongre salonunda konferans ve performans yaptı."} {"url": "https://gazetesanat.com/sayna-soleimanpour-ve-oto-portreleri-uzerine", "text": "Lafı fazla uzatmadan Sayna Soleimanpour'un kim olduğuna ve çalışmalarına bakalım. Oto portre bir anlamda sanatçı için kişisel aydınlanma ve estetik başarının kritik ve önemli bir ölçütüdür. Her oto portre deneyimi fotoğrafçının / ressamın kendisiyle yüzleşme, karşılaşma, hesaplaşma anı olduğu kadar kendini ve sanatını aşma çabasıdır. Oto portre, ressamın veya fotoğrafçının kendini, kendine bıraktığı en dürüst ve yalın halin kaydıdır. İsmim Sayna, 25 yıldır yaşıyorum. Çocukluğumdan beri sanatla iç içe büyüdüm, Avni Akyol Güzel Sanatlar lisesinde Resim eğitimi aldım, halihazırda ise Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde fotoğraf eğitimime devam ediyorum. 10 Yaşımdan beridir fotoğraf çekerek varlığı tanıyorum. Çocukken babamın bana hediye ettiği fotoğraf makinesinin zamanlayıcı ayarını kurup kendimi fotoğraflamaya başladım. Zamanla bu eylem kendime oluşturduğum bir ifade dili ve dışavurum yöntemine dönüştü. Cindy Sherman'ın fotoğrafları ile lisedeyken tanışmıştım, o zamanlar benim gibi otoportre çekerek sanat dünyasında kendini var edebilmiş bir kadın ile tanışmak bana oldukça güç vermişti. Sherman'ın kimlik üzerine araştırmaları oldukça çeşitli. Ben çalışmalarımda Sayna kimliklerimin dışına çıkmıyorum. Fotoğraflarım kendime anlatmak istediklerim, kendimde bulmak istediklerim. Bu yüzden yaptığım şeye sanatım demeyi tercih etmiyorum, sadece varlık sancılarımın bir izdüşümü. Bu noktada fotoğraf amacım, beden aracım ve kimlik ise arayışım diyebiliriz. Doğrusu kendimi bir şeylerle sınırlı tutmaktan hoşlanmıyorum, mitolojiden de sanat tarihinden de oldukça etkileniyorum evet fakat ben her şeyden etkileniyorum, öğrenmekten tarifsiz bir keyif alıyorum. Bu yüzden her durumda kendimi geliştirmeyi amaçlıyorum. Son olarak, ortak çalıştığınız bir kurum ya da marka hiç oldu mu? Fotoğraf sanatının ticari yönü hakkındaki yorumunuzu merak ediyorum. Markalarla işbirliği yapmaya yeni yeni başladım sayılır. Bu noktada hem üretimsel olarak verimli olabilmek hem de kendi tarzımı yansıtabilmek benim için çok önemli bu yüzden oldukça seçici davranıyorum. Fotoğraf sanatının ticari yönüne gelecek olursak özellikle bu dönemde bu konuya bir eleştiri getirecek olursam; İnsanların paraya ihtiyacı var, keşke ülkemiz sanat icra etmek isteyenlere destek olsa, fon ayırsa, genç sanatçı adaylarına burs desteğinde bulunsa... böylelikle daha özgür düşünme ve üretme şansı yakalayabilirdik. Bu keyifli sohbet için Sayna'ya teşekkür ediyorum. Çalışmalarının devamına bakmak isterseniz saynarte isimli hesabından inceleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/saziye-ozlem-turan", "text": "Profesyonel dansçı, semazen, akrobat, eğitmen ve çok daha fazlası; Şaziye Özlem Turan, Gülçin Aras'ın sorularını yanıtladı! Herkes hayatta bir şeylere sıkı sıkıya bağlıdır. Şaziye Özlem Turan'ın yaşamı boyunca en büyük tutkusu ise dans olmuş. Sesini duyduğum ilk andan itibaren öyle güzel, öyle coşkulu anlattı ki bu aşkını, kalbim pır pır çarparak hayranlıkla dinledim, sonrasında sorularımı yönelttim. -Kendinizden ve yaptığınız işlerden biraz bahseder misiniz? Ben Şaziye Özlem Turan, Karadenizliyim. Baba mesleği dolayısıyla birçok şehirde geçti çocukluğum, böylelikle çok küçük yaşlardan itibaren Anadolu'nun birçok bölgesinde yaşama ve oraların kültürünü tanıma imkanım oldu. 18 yaşında İstanbul Teknik Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nın özel yetenek sınavını kazanarak profesyonel dans hayatıma giden yolda ilk adımı attım. Bugüne kadar birçok company, sinema ve uluslararası projelerde oyuncu ve dansçı kimliğimle yer aldım. Şimdilerde koreografi ve eğitmenliğin yanı sıra halk dansları, bale, modern dans, sufi dans, jonglörlük ve havada akrobasi eğitimlerinden almış olduğum öğretileri tiyatro ile birleştirerek yeni projelerimi kurguluyorum. -Dans serüveniniz nasıl başladı? Çocukluğumun geçtiği Anadolu'nun birçok küçük şehrinde ailemizde en büyük eğlencenin benim dans ettiğim anlar olduğunu fark ettiğimde dans etmeye karar verdim. Kendimi bildim bileli dansa tutkuluyum. Annem Pamuk Turan, babam Ekrem Turan beni bu konuda çok destekledi ve okulun halk dansları ekibine katılmamı sağladı. Böylelikle yarışmalarla ve gösterilerle üniversiteye kadar amatör olarak hayatımda hep yer verdim dansa ve sahneye. -Dans sizin için ne ifade ediyor? Benim için dans ihtiyaçlarımı karşılayabilmem, sonrasında dengeli bir sistem içerisinde var olabilmem ve hayallerimi gerçekleştirmem için tercih ettiğim bir yaşam biçimidir. Bunun yanı sıra tutku, mutluluk, kaygı gibi içimdeki birçok duyguyu dışarı yansıtmakta önemli bir etkendir. Nihayetinde dışa dönük bir insan olduğum için dans benim için her şeydir. -2006'da bir toplulukla tanışarak profesyonel dans hayatına adım attınız. Toplulukla birlikte dans etmek ve yalnız dans etmek arasındaki fark nedir? Büyük topluluklarda kuliste, turnede, otelde eşzaman içerisinde var olabilmek zordur. Fakat uyum içinde olunan anlarda özellikle sahnede gerçek bir illüzyon yaşanır. Bireysel çalışmalarıma geçmeden önce Türkiye turnelerinde yer almış, dünyanın birçok noktasında gösterilerde boy göstermiş olmanıza rağmen benim kim olduğumun bir önemi yoktu. Bir makinenin büyük bir çarkı olabiliyorsunuz en fazla. Bireysel çalışmalarda ise kendimi buldum, adeta ne olması gerektiğinden ziyade ne yapmak istediğimdi asıl soru. -Kadın olarak dans hayatında karşılaştığınız zorluklar nelerdir? Kadın olabilmekten ziyade, bizler gibi bireysel yetenekleriyle var olabilmeyi yaşam mottosu haline getirmiş kadınlar için hayat zaten zor. Üzerine bireysel yeteneğinizin bedeniniz olması karşılaşılan zihinsel zorlukları da haliyle arttırıyor. Bedenimizi özgürce kullanıyor ve yakıştırıyor oluşumuzun takdir görmesini elbette seviyoruz ama bu özgürlük bireysel alanımıza özgürce girilebilecek olduğu ifadesini kesinlikle vermiyor. Yoksa nereye giderseniz gidin, ne iş yaparsanız yapın kadınsanız kendinizi tüm benliğinizle var edebilmek çok zor artık. -Herkes bir şekilde sanatçı olmaya çalışıyor. Eğitim süreçlerini tamamlamadan eğitim vermeye başlıyorlar. Bunu nasıl karşılıyorsunuz? -Türkiye'de dansçı olmanın, sanatçı olmanın avantajları ve dezavantajları nelerdir? Bu biraz anlatılabilir bir durumun anlatılamazlığı... Bizim gibi sanatı yaşamları haline getirmiş insanlar dışında başka hiç kimse bu konuda konuşmuyor. Bu noktada durumu her fırsatta dile getirme gibi sanatsal bir sorumluluğum var. Pandemi, ardından yeni normal ve şu an yaşadığımız anormal durum sebebiyle birçok arkadaşım ve meslektaşım zor durumda bunu çok iyi biliyorum. Çünkü sanatını sadece sahnede gerçekleştirebilen, bizimde içinde olduğumuz bu sanatçı grubu şu an hiçbir şey yapmıyor bu beni çok üzüyor. Ama birçok marka, vakıf, kurum ve kuruluşların çeşitli destekleri oluyor ve bunların doğru yerlere gittiğinden emin oluyorum. Bu beni mutlu ediyor. Bu sanatımı, sahne dışından da insanlara ulaşabilmemi sağlamaya destek oluyor. -Sizin sanatla olan derdiniz nedir? Benim sanatımı yaratma biçimim bedenim ve ruhumla çok ilintili. Dans ederken ben sanatım diye düşünüyorum. Bu noktada bir derdim olmuyor. Çünkü ben derdimi mutluluğumu hatta iyileşmemi hareketle gerçekleştiriyorum. -Semazen olma hikayenizden bahseder misiniz? Üniversite döneminde Rumi'ye yakından bakma ve anlamaya çalışma imkanım oldu. Mevlevi Felsefesi çok derin bir konu, ne kadar okursak ne kadar öğrensek de aslında okyanusta bir kum tanesiyiz hepimiz. Ben Ziya Azazi ekolünden geliyorum, modern sema da diyebiliriz. Belirli bir ayak ve beden formu yok, yalnızca bedeni eyleme hazırlamak ve eylemi çeşitlendirmek adına teknik bilgiler var. Burada etek bizim enstrümanımız. Ruhani boyutunda ise birbirimize yoldaşlık ediyoruz inzivalarda. Bana kalırsa hangi dilde, hangi niyetle, hangi kostümle dönerseniz dönün yolculuğun sonundaki kapı hep aynı. -Sema yapılırken çizilen daire şekli kainatı temsil ediyor. Bir kadın olarak dansla bunu yaratıyor olmak size ne hissettiriyor? Bir kültür, felsefe ya da yaşam biçimi olan semada, semazenin eteğinde, semahanede kainat biliminin sırları ve sınırları saklıdır. Semazenlerin etekleri ile kasırgalar aynı fiziksel kanunla dönüyor. Açıklamasını yapan birtakım bilim insanları bunun algoritmasını çıkararak Dünya semazen atmosfer de eteğidir demişlerdir. İşleyişin kendisi olmak, bütün yolculuğumuz bu. İnsan olarak her seferinde çok keyifli bir yolculuk. -Birçok alanda eğitim aldınız, çalışmalar yaptınız. Kendinizi en çok nereye ait hissediyorsunuz? Ruhumun, bedenimin ve enerjimin fırsat verdiği her an dans etmek istiyorum. Bunu bir kalıba koymak kendimi kalıba koymak demek ve beni asla bir kalıba koyamazsınız. Ayrıca beni bu şekilde düşünmem konusunda yönlendiren abim Erdem Turan'a da borçluyuz biraz. -Pandemi sürecinde neler yapıyorsunuz? Şimdilerde ekibimle beraber dijital bir dans projesi hazırlıyoruz. Bu pandemi sürecinde yardıma ihtiyacı olan dansçı arkadaşlarım için bir hareket olacak. Yakında #evdedans projemizi hayata geçireceğiz. Yaşadığı birçok problemden dolayı artık mutsuz olmaya alışmış bir insanı, birçok dansçı arkadaşım ile yeniden mutlu etmeye çalışacağız."} {"url": "https://gazetesanat.com/schonbrunn-palace-vienna", "text": "Schönbrunn Palace, Avusturya'nın başkenti Viyana'da, Habsburg Hanedanı'nın yazlık sarayıdır. Ülkede en önemli kültürel anıtlarını içinde barındıran saray 1960'lı yıllardan bu yana Viyana'ya gelen turistleri etkilemeye devam ediyor. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Patchwork 5 Adlı Karma Sergi, Gala Sanat Galerisinde - RS Sanat Alanı'nın İkinci Sergisi 'Zihni Manzaralar' 7 Ekim'de Açılıyor - Cem Güventürk ile İlk Kişisel Sergisi Üzerine Söyleşi - Mehmet Güreli'nin Karganın Düşü İsimli Solo Sergisi Patan Art Gallery'de"} {"url": "https://gazetesanat.com/sebnem-denk-tengomlek", "text": "Yaratıcı drama eğitmenliğinin yanı sıra öykülere sevdalı bir yazar olan Şebnem Denk'in yıllarca kimselere açmadığı taze ve özgün öykülerinden oluşan Tengömlek Romanoku Yayınları etiketiyle yayımlandı. Beş ana öyküden oluşan kitabın editörlüğünü Yağmur Şengöz üstlenirken kapak tasarımında Gökhan Başpınar imzasını görüyoruz. Öyküler, okurları ıssız bir gölde yolculuğa çıkaran tekne gibidirler. Etrafımızdaki manzara bizi büyülese de gözümüz manzaranın birleştiği yerde, ufuktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/secil-buyukkanin-kendime-dogru-bir-adim-baslikli-kisisel-sergisi-mixerde", "text": "Mixer, Seçil Büyükkan'ın Kendime Doğru Bir Adım başlıklı kişisel sergisini sunmaktan mutluluk duyar. Sanatçı tarafından bir öze dönüş denemesi olarak nitelenen Kendime Doğru Bir Adım sergisi 27 Kasım 2021 8 Ocak 2022 tarihleri arasında Mixer'in proje odasında izlenebilir. Kendime Doğru Bir Adım, sergisinde Seçil Büyükkan'ın çeşitli özgün baskı tekniklerinden hareketle oluşturduğu çalışmaları yer alıyor. Sanatçının uzun süredir çalışmalarına odak olan doğu felsefesi ve doğa ilişkisi bu sergide kutsal ağaçlar konusu ile derinleşiyor. Seçil Büyükkan kutsallık kavramını sorgulama ediminden yola çıkarak bir varlığa; bir nesneye kutsallık yüklenmesini durumunu ağaç metaforu üzerinden ele alarak irdeliyor. Bu metafor üzerinden oluşan kutsal ağaçlar serisi kumaş ve kağıt üzerine linol baskılar ile bir mekan yaratarak izleyiciyi yeni bir sorgulama alanına davet ediyor. Baskı sanatları, Seçil Büyükkan'ın sanatsal yaşamında bir başlangıcı simgeliyor, bu sebeple bu sergi ile sanatçı kendi özüne bir dönüş izleği oluşturuyor. Aynı zamanda bu öze dönüşün çoğaltılabilir bir medyum aracılığıyla yayılmasını arzuluyor. Sanatçı bu durumu tıpkı Avrupa baskı geleneğinde kutsal kitap betimlemelerinin baskı yoluyla yaygınlaştırılması gibi şeklinde ifade ediyor. Seçil Büyükkan, birçok toplum tarafından kutsal kabul edilen ağaçların izini sürerek kendi zihninde onlara yeni bir oluşum imkanı yaratıyor ve bunu baskıları aracılığıyla izleyiciye yansıtıyor. Seçil Büyükkan'ın kutsal ağaçları Kendime Doğru Bir Adım sergisinde sergi mekanına yayılarak izlenime sunuluyor. Sergi 8 Ocak tarihine kadar Mixer'in proje odasında izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/secilmis-aileler-tomer-heymann-seckisi-sinemaseverlerle-bulusuyor", "text": "Pera Müzesi Film Programları, Seçilmiş Aileler: Tomer Heymann seçkisini sinemaseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor. Retrospektif niteliğindeki program, gerçekliğin peşine düşerken insanı odağına almayı elden bırakmayan usta belgesel yapımcısı ve yönetmen Tomer Heymann'ın aile kavramını sorgulayan 6 filmine odaklanıyor. Pera Film'in sinemaseverlere sunduğu Seçilmiş Aileler: Tomer Heymann programı, İsrail'in önde gelen yönetmenlerinden ve belgesel film yapımcısı Tomer Heymann'ın retrospektif niteliğindeki 6 farklı çalışmasına odaklanıyor. Gösterimi 13-19 Kasım 2019 tarihleri arasında Pera Müzesi'nde ücretsiz olarak gerçekleştirilecek seçki, içinde doğup büyüdüğümüz aile kavramını, seçtiğimiz aileleri ve bir aradalıktan doğan duyguları dürüst ve hassas bir yaklaşımla ele alan belgesellerden oluşmakta. Programda, bir oyunculuk koçunu ve eğittiği suçlu çocukları odağına alarak toplumsal cinsiyeti ve birbirini anlayabilmenin gücünü ortaya koymaya çalışan belgesel Bu Beni Biraz Korkutuyor; değişen küresel göç modelleri ile genişleyen aile kavramını İsrail'de yasadışı olarak yaşayan Filipinli trans seks işçilerinin bakış açısıyla işleyen Kağıt Bebekler; Heymann'ın Andreas Merk'le tanışması üzerinden ilerleyen, kökler ve aşk hakkında samimi bir portre çizen Sevgilimi Ben Vurdum; aile, kayıp ve evsizliğin zihin haritalarını birleştiren dokunaklı film Taçsız Kraliçe; çekimleri sekiz yıl süren, prova çekimleriyle şimdiye kadar hiç yayınlamamış geniş bir arşiv seçkisi ve nefes kesen dans sekanslarını harmanlayan Mr. Gaga ve son olarak, iki farklı dünyada yolunu bulmaya çalışırken aynı zamanda gerçek benliğini korumaya çabalayan Saar Maoz'un yolculuğunu aktaran Şimdi Kim Sevecek Beni? filmi yer alıyor. Program kapsamında 24 Kasım 2019 Pazar günü saat 15.00'te gerçekleşecek Taçsız Kraliçe adlı film gösteriminin ardından izleyiciler, sinema yazarı Nil Kural'ın yönetmen Tomer Heymann ile yapacağı söyleşiye de katılma imkanı bulacaklar. Program kapsamındaki film gösterimleri ücretsizdir. Rezervasyon alınmamaktadır ve yasal düzenlemeler uyarınca aksi belirtilmediği sürece tüm film gösterimleri 18+ uygulamasına tabidir. Ücretsiz düzenlenen ve rezervasyon alınmayan konuşma etkinliğinin dili İngilizcedir, Türkçe simültane çeviri olacaktır. 1970 yılında Kfar Yedidia, İsrail'de doğan Tomer Heymann, geçtiğimiz 10 yıl içerisinde pek çok belgesel film ve dizi yönetti. İlk filmi Bu Beni Biraz Korkutuyor dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanında gösterilen filmleri, saygın festivallerde ödüller kazandı ve Tomer Heymann'ı İsrail'in önde gelen belgesel film yönetmenlerinden biri haline getirdi. Ülkesindeki sinema okullarında ders veren Tomer Heymann, aynı zamanda halen devam eden film projelerini yönetmeyi sürdürüyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sedat-kalkavan-derinligi-olan-karakterleri-oynamak-beni-heyecanlandiriyor", "text": "Kaçış, Kuzu, Mavi Dalga, Musallat, İşe Yarar Bir Şey, Şair, İç Bahçe, Uyanış, Diriliş, Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz, Yedi Güzel Adam, İnadına Yaşamak, Sana Bir Sır Vereceğim, En Son Babalar Duyar, Kurtlar Vadisi, Tatlı Hayat ile daha birçok sinema filmi ve dizide rol alan, ekranların sevilen yüzlerinden biri olan başarılı oyuncu Sedat Kalkavan ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Aslında ben karar vermedim. Utangaç ve çekingen bir ergenliğim oldu. Görünür olmak pek benlik bir şey değildi aslında. Tesadüfen karşılaştığım çocukluk arkadaşım, Şahika Tekand'ın asistanıydı. İlk seçmelerden kaçtım, ikincisinde ise teslim oldum. Böylelikle oyunculuk eğitimim başlamış oldu. Oyunculuk kariyerimde 30'un üzerinde farklı dizide ve sinema filmlerinde farklı farklı karakterleri canlandırdım. Hepsinin benim yolumda özel ve ayrı bir yeri var tabi ki ama Yedi Güzel Adam dizisinde Hasan Ali ve Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz da İlker karakterleri kötü adam olarak başlayıp, komediye dönmüştü. Hayat ilerledikçe ; değişen dönüşen, altı dolu olan karakterleri canlandırmayı daha çok seviyorum. Yeni bir rol geldiğinde karakterin söylediği sözler, giydiği kostümü, yaşadığı mekanı, ilişkide olduğu diğer karakterler, hikayesi karakterin ilk aşamalarıdır. Bunlar ilk başta kukla gibi maket gibidir. Bunların canlanmasını sağlayan şey enerjidir. Bir senaryodaki karakterler senaristlerin kafasında hayali olarak vardır. O karakterlerin ete kemiğe bürünmüş halini oyuncuda görürler ve sizden aldığı jestler mimikler hal ve tavırla şekillendirir sizin yolunuzu açarlar daha doğrusu karakterin. Zor değildir, aksine yönetmenin kafasındaki tiplemenin üstüne çıkmanızı, onu şaşırtmanızı sağlayan şey sizin tüm aksesuarları karaktere hizmet edecek şekilde kullanabiliyor olmanızdır. Zaten profesyonellikte bunu gerektirir. Kısacık bir rolde dahi seyircinin gelip sizi daha uzun görmek isterdik cümlesini söylemesi sizin işinizi ne kadar iyi yaptığınızla ilgilidir. Oyunculuk hayatım tiyatro ile başladı. Eğitimimin ikinci senesinde sahneye çıkmaya başladım. 15'in üzerinde tiyatro oyununda yer aldım. En son Tiyatro festivali açılış oyunu Godot'yu Beklerken de oynadığım Estragon karakteridir. İlk oynadığım dizi Perihan Abladır. Set ortamı nasılmış diye orada oynayan sevgili Ayşe Tolga arkadaşımızı ziyarete gittikten sonra bizi de konuk oyuncu olarak oynatmışlardı. Seramik ile ilgileniyorum. Hobi olarak başlamıştım ama şu an tescilli bir markam var. Vivus İn markası ile kendi tasarımlarımı web sayfamda ve internetteki kanallarda paylaşıyorum. Evimin yarısını atölye olarak kullanıyorum. Ayrıca piyano çalmayı öğrenmeye başladım."} {"url": "https://gazetesanat.com/sehitler-abidesi", "text": "Bugün günlerden 18 Mart Çanakkale şehitleri anma günü olmadığının farkındayım! Senede yalnızca bir gün kutlanabilen özel günlerde kıymet verdiğimiz kişi ve toplumsal olayları hatırlamak yerine her zaman hatırlamak ve yaşatmaktan yanayım. Dolayısıyla bu hafta ne zaman ziyaret etsem, kendimi huzur ve güven içerisinde hissettiğim Çanakkale Şehitler Abidesi hakkında bildiklerimi Gazete Sanat okuyucuları ile paylaşmak istedim. Şehitler Abidesi, yeryüzünün farklı, birçok coğrafyasından savaşa katılan şehitlerimizin toplu bir şekilde göğe yükselişini temsil etmektedir. Uzaktan göründüğünde Türk Bayrağı mozaiği ile muhteşem bir görüntü sergileyen Çanakkale Şehitler Abidesi, I. Dünya Savaşı esnasında bu coğrafyada yaşananların hatırlanmasının yanı sıra zaferi ve vefa duygusunu gözler önüne seren en büyük eserler arasındadır. Yüzbinlerce şehit vererek kazandığımız bu kutsal zafer, hem birlik hem de beraberliğimizin ebedi sembolüdür. Abidenin tavan kısmında mozaikten, Türk bayrağı işlenmiştir. Abidenin bulunduğu bahçenin her yerinde tarihe damga vurmuş bir eser var. İnsanoğlu, şehitlik abidesinin bulunduğu bu çok geniş alana ayak basar basmaz, vefayı ve maneviyatı yüreğinin en derininde hissedebiliyor. Abidenin iç kısmında buram buram özgürlük ve tarih kokan, adeta insanı güçlü hissetmeye zorlayan ayrı bir yer var gibi... Örneğin, Arıburnu muharebelerinden sonra bir Anzak askerinin yanında Avustralya'ya götürdüğü iddia edilen ve bir Türk askerine ait olan kafatası, yıllar sonra10 Mart 2003 tarihinde Türkiye'ye teslim edilmiş olup18 Mart 2003'te resmi törenle bugünkü noktaya defnedilmiştir. Çanakkale Şehitler Abidesi; 4 ayak, bir kubbeden oluşmaktadır. Yüksekliği ise 41,7 metre denizden yüksekliği ise 92 metredir. Her yıl 18 Mart tarihinde, ülkenin dört bir yanından gelen ziyaretçilerden, abide içinde yaşayan serçelerin şehitlerin ruhlarını taşıdığına dair, inançlar var. Çanakkale Şehitlik Abidesi denince ilk akla gelen öğeler arasında muharebe anlarını yansıtan kabartma rölyefler gelir. Abidenin etrafında ki denize bakan dört rölyef ise deniz savaşlarını anlatırken, karaya bakan dört rölyef ise kara savaşlarını anlatmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk'ün 1934'te müttefik askerleri için söylediği sözlerin yer aldığı mermer bir kitabe ve arka bölümünde sembolik mezarlıklar bulunmaktadır. Şehitler Abidesi, hakkında araştırmalar yaptığımda maddi sıkıntılar nedeniyle Şehitlik Abidesinin yapımının birkaç kez duraklatıldığını ancak Milliyet Gazetesi'nin ulusal çapta başlattığı bağış kampanyasının tüm halkımızdan destek gördüğünü ve eserin tamamlanabildiğini öğrendim. Toplanan bağışlarla Çanakkale Şehitler Anıtı ancak nihayete erebilmiş ve böylece 21 Ağustos 1960 tarihinde yani Cumhuriyet' in ilanından yıllar sonra resmi açılışı gerçekleşmiştir. Mustafa Kemal'in Çanakkale savaşı esnasında yükseliş öyküsünü sembolize eden 3' lü Anıt Heykel ise bir kompozisyon şeklinde yapılmıştır. Heykele baktığımda insana geçen duygunun hala şehitlerimiz orada ve koruyucu ruhlarının her an bizlerle olduğudur. Bilmelisiniz ki, yazmak için karar verdiğimde ve kaynak araştırması yaparken Şehitlik Abidesi hakkında birbirinden farklı hikayeler ile karşılaştım. Toprağı Vatan yapmak ve Vatan toprağını korumak için Şehit olan tüm ecdadımızı saygıyla anıyorum. Bizlere düşen görevin onların emanetine sahip çıkmak olduğuna inanmaktayım."} {"url": "https://gazetesanat.com/sehre-bakin-salgin-cagrisi-yayinda", "text": "Üretmek isteyen gençlerin ihtiyaçlarını araştıran, bunları karşılayabilecek programlar geliştiren bir kültürel paylaşım ve sanatsal üretim programı olan Şehre BAK, aynı zamanda 2012 yılından bu yana ifade alanları sınırlı genç hikaye anlatıcılarının görsel üretimini destekleyen, bu bağlamda fotoğraf ve video eğitimlerinin yanı sıra kolektif üretim ve gösterim alanları yaratmayı amaçlayan bir proje. BAK Dersleri, Kolektif Üretim Atölyesi ve Video Geliştirme Atölyesi gibi buluşmalar aracılığıyla gençlerin kendi perspektiflerinden kentlerine dair görsel hikayeler anlatmalarını destekleyen BAK, bunun yanı sıra web sitesi www. sehrebak. org kanalıyla açtığı çağrılarla çevrimiçi sergiler düzenliyor, belgesel fotoğraf ve video alanında eleştirel metinler ve kaynaklar sunuyor. Türkiye'nin farklı şehirlerinde yaşayan, fotoğraf, video ve diğer görsel araçlarla toplumsal konulara bakmanın yollarını arayan herkes için araştıran, bilgi üreten ve yayan bir kaynak olan sehrebak. org'un yeni çağrısı Salgın, çağrısı gündelik hayatı, şehirleri, ilişki biçimlerini ve hayatta kalma stratejilerini etkileyen bir dönemin görsel kaydını tutmayı, evimizin içine ve dışına, çevremize, içinden geçtiğimiz bu süreci kayda geçirmek için yakından bakmayı öneriyor. Bu bakışı bütünsel bir şekilde görselleştiren, bir başlık / tema / düşünce / gözlem etrafında bir araya getirilmiş, birbiriyle ilişki kuran 8 fotoğraflık dizileri ya da 1 dakikalık videoları 20 Şubat 2021'e kadar paylaşmaya davet ediyor. Salgın çağrısı gündelik hayatı, şehirleri, ilişki biçimlerini ve hayatta kalma stratejilerini etkileyen bir dönemin görsel kaydını tutmayı, evimizin içine ve dışına, çevremize, içinden geçtiğimiz bu süreci kayda geçirmek için yakından bakmayı öneriyor. Bu bakışı bütünsel bir şekilde görselleştiren, bir başlık / tema / düşünce / gözlem etrafında bir araya getirilmiş, birbiriyle ilişki kuran 8 fotoğraflık dizilerinizi ya da 1 dakikalık videolarınızı 20 Şubat 2021'e kadar paylaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/sehrebak-orgda-yeni-cagri-doga-kent-insan-zitlik-mi-uyum-mu", "text": "Kent fikri doğduğu andan itibaren kırsaldan ve tarımdan farklılaşma üzerine kurdu varoluşunu, ama modern zamanlara kadar kent ile doğa arasında mutlak bir kopuş değil uyumdan bahsetmek yine de mümkündü. Bediz Yılmaz'ın kaleme aldığı Doğa Kent İnsan: Zıtlık mı Uyum mu? çağrısı, en fazla 1 dakikalık videolarınızı ya da 8-12 fotoğraftan oluşan hikayelerinizi 100-150 kelime uzunluğunda metinlerinizle paylaşmanızı bekliyor. Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK, 2012'den bu yana ifade alanları sınırlı genç hikaye anlatıcılarının görsel üretimini destekleyen, bu bağlamda fotoğraf ve video eğitimlerinin yanı sıra kolektif üretim ve gösterim alanları yaratmayı amaçlayan bir proje. BAK Dersleri, Kolektif Üretim Atölyesi ve Video Geliştirme Atölyesi gibi buluşmalar aracılığıyla gençlerin kendi perspektiflerinden kentlerine dair görsel hikayeler anlatmalarını destekleyen BAK, aynı zamanda web sitesi www. sehrebak. org kanalıyla açtığı çağrılarla çevrimiçi sergiler düzenliyor, belgesel fotoğraf ve video alanında eleştirel metinler ve kaynaklar sunuyor. Bu çağrıda kent ile doğa arasında olduğu varsayılan o büyük zıtlığı sorgulamak istiyoruz. Kent fikri doğduğu andan itibaren kırsaldan ve tarımdan farklılaşma üzerine kurdu varoluşunu, ama modern zamanlara kadar kent ile doğa arasında mutlak bir kopuş değil uyumdan bahsetmek yine de mümkündü. Sokakların ve yapıların topoğrafyayı izlediği, bahçelerin kent sakinleri için gıda ürettiği, kaynakların çeşmelerle buluştuğu, köprülerin nehir yataklarına saygılı uzandığı yerlerdi kentler. Bu çağrıyla sizleri, insanın sınırsız cüretinin doğurduğu yıkıcı sonuçlara mercek tutmaya davet ediyoruz. Doğa nasıl zapturapt altına alınmaya çalışılmış, böyleyken, insanın müdahalelerini hiç umursamadan kendi bildiğini nasıl okumuş? Depremin yıkıcılığında doğanın dediklerine kulak tıkama pervasızlığının payı nedir? Doğa ile kentler arasındaki ilişki gerilim üzerine mi kurulu olmalı, uyumlu bir birliktelik hiç olmadı mı, olamaz mı? Bu soruların düşündürdüklerinin izinde en fazla 1 dakikalık videolarınızı ya da 8-12 fotoğraftan oluşan hikayelerinizi 100-150 kelime uzunluğunda metinlerinizle birlikte 3 Temmuz 2023'e kadar paylaşmanızı bekliyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/sehrin-hayaletleri", "text": "Mutlu ve mutsuz şehirler var, mutsuzluğunu insafsızlıkla bezeyenler de. Viyana sadece geçmişte yaşar örneğin, şimdiki zamanla işi yoktur. Rafine edilmiş bir küstahlıkla, Hangi toprağa ayak bastığının farkında mısın? diye sorar ziyaretçisine. Berlin küllerinden doğmanın gururuyla birlikte eski günahlardan duyulan rahatsızlığın, utanç değil ama rahatsızlığın kesiştiği noktadadır. Barcelona yeninin yalvacı olduğunu haykırır, övündüğü geçmiş bile devrimci kopuşların hikayesidir. Roma handiyse sonsuz tarihiyle bisiklet hırsızlarını aynı potada eritir, Rönesans çeşmesinin sinema karesine göbekten bağlandığı tek şehirdir. Ama tüm bu şehirlerin ortak paydası aynıdır, mutlu şehirlerin ortak paydasıdır bu, adını anmadığım diğerlerinin de: bir şehir hayaletlerini kaybetmediği sürece mutludur. Geçmiş çatıların arasında ya da gizli bir kuytuda göz kırpıp kaçar çapkınca. Başını çevirdiğin an çoktan gitmiştir ama o hayalet dokunmuştur omzuna. Bu şehir hayaletlerini kovdu, arkalarından teneke çalarak. Geçmiş sadece taş ve boş övüngenlikten ibaret. Sanırım sadece ikincisi kalacak elimizde ve övünmenin kof kelimeleriyle tükettiğimiz dil, o taşları yalamaktan başka işe yaramaz olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/sehrin-yeni-sanat-alani-brieflyart", "text": "Sanatçıdan Koleksiyonere mottosuyla online müzayede platformu olarak yolculuğuna başlayan Brieflyart, Gümüşsuyu'nda şehre yeni bir sanat alanı sunmak üzere kapılarını sanatseverlere açtı. Nilgün Yüksel'in küratörlüğünde Ali Atmaca, Bubi, Horasan, Hüsamettin Koçan, Meriç Hızal, Onay Akbaş, Şenol Yorozlu eserlerinden oluşan Kültürel Aktarımlar sergisi, kültürün sürekliliğinden, sanatçının geçmişten miras aldığı ve içinde yaşadığı kültürün üretimine aktarılışından yola çıkarak hazırlandı. Sergi, sanatçıların yüzyıllar boyu süren kültürel aktarımları kendi bireysel varoluşlarıyla nasıl sentezlediğine, yarattıkları eserler üzerinden bakıyor. Proje, sanatçıların edindikleri kültürü, kültürden yola çıkarak araştırdıkları, dönüştürdükleri alanları ele alarak; eserlerinde kültürün katmanlarını nasıl yansıttıklarına değiniyor. Kültürel Aktarımlar sergisi ortak paydaları barındıran kültürden beslenerek farklı üsluplarda üretimleri olan yedi sanatçının bir araya gelmesiyle izleyicinin bakış açısında da anlamlı farkındalıklar yaratmayı hedefliyor. Ali Atmaca Şamanik izleri içinde barındıran Bektaşi ritüelleriyle büyüdü. Yapıtlarında da bu geleneğin yansımaları ile çağdaş yaratım anlayışının verilerini harmanlıyor. Bubi yaşadığı coğrafyanın kültürüyle, kültürün verileriyle, dönüşümüyle, kültürün içindeki ötekiyle hesaplaşan sanatçılardan. Eserleriyle izleyicinin karşısına, salt plastik verilerin ötesinde, her seferinde anlamı, yorumu çoğaltan içerikleriyle çıkıyor. Horasan çalışmalarında imgeleri saklı olanı çıkarmaya ve gözlerden uzak olanı anlatmaya yöneliyor. Çalışmalarında simgeselliğin, salt biçimleri okumakla ilintili olmadığına, insan ruhunun ve zihninin derinlerinde yatanın, söze gelmeyenin bazen bir jestle, bir bakışla, ürperti ya da kaynağı fark edilmeyen bir coşkuyla ilintili olduğunun altını çiziyor. Hüsamettin Koçan, Şamanik izleri barındıran anlatıların, söylemlerin ardından giden özne olarak; kültürlerarası geçişleri izlerken eserlerinde hala burada, bizimle olduklarını, bizim kimliğimizin bir parçasında yaşadıklarını da açığa çıkarıyor. Meriç Hızal, geçmişin yaşanmışlığını entelektüel birikimiyle harmanlayarak zamanın ruhunu bugüne taşıyor. Çünkü eserleri, hem geçmişin yaşanmışlığını, hem de Meriç Hızal'ın entelektüel birikimiyle buluşarak biçimi ve söylemi şimdiye taşıyor. Onay Akbaş, sanat tarihinin büyük ustalarını, aklımıza nakşedilen nesne ve olguları işlediği resimlerinde olduğu gibi; eserlerine anın değerlerini de yüklüyor. Çalışmalarında yaşamımızı değiştiren tarihsel karakterlerin, olguların yeniden, şimdi, burada bizimle iletişime geçtiğini vurguluyor. Şenol Yorozlu'nun dili, keskin bir mizah, ironik bir eğretileme içeriyor. Olympia, Cupid, Çintemani, Kaftan, Kubbe, VAV onun yapıtlarında yeni bir dille konuşuyor. Başka bir deyişle; sanatçı, kültürün kodlarını yapı söküme uğratıyor. Sanatın birikimsel yönünü temsil eden Kültürel Aktarımlar konseptinde yedi farklı sanatçının eseri, onların adeta birer parmak izi gibi kendilerine has özellikler taşıyor. Sergi 30 Haziran'a kadar Brieflyart'ta ziyaret edilebilecek. Tombak, Genç Sanat, Türkiye'de Sanat, rh+sanart dergilerinde yazı işleri ve editörlük görevlerinde bulundu. Türkiye'de sanat ve rh+sanart dergilerinde güncel sergiler üzerine düzenli eleştiriler yazdı. Sanat ve diğer disiplinler, müze ve sanatsal oluşumlar üzerine özel dosyalar hazırladı. Plastik sanatlar alanında jüri üyelikleri ve danışmanlık yaptı. Sanatçılar üzerine monografik kitaplar kaleme aldı. 2011-2012 yılları arasında yönetmen Semih Kırmemiş ile Bedri Rahmi Eyüboğlu belgesel filmini ortaya çıkardı. 2014 yılında sanat öğrencilerine burs sağlamak amacıyla üzerinde dört yıl çalıştığı, Sanat Objesi Olarak Sanatçı adlı küratöryel sergisini hayata geçirdi. 2015 yılında Diyaloglar sergisi küratörlüğü ile iki sanatçı üzerinden kuşaklararası ilişkiye dikkat çeken sergiyi gerçekleştirdi. 2018 yılında Muğlak Alan başlıklı sanat-tasarım geçişkenliğini irdeleyen küratöryel sergisini hazırladı. İstanbul Aydın Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Sanat Sosyolojsi, sanat tarihi ve günümüz sanatı üzerine dersler verdi. 2019 yılından bu yana Düzce Üniversitesi Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak görev yapmaktadır. AICA Türkiye Şubesi üyesidir. Brieflyart 2020 senesinde sanatın her dalının ekonomik anlamda sürdürülebilirliğine hizmet etmeyi misyon edinerek; sanatçıyı ön planda tutan bir online müzayede platformu olarak yola çıktı. Süreç içinde online müzayedelerle eş zamanlı fiziki sergiler düzenleyen Brieflyart, bu yönüyle hem müzayede, hem de galericilik faaliyeti ile bütünleşik bir sanat ortamı sundu. Baran Çuroğlu'nun yaratıcısı ve yöneticisi olduğu Brieflyart,12 Mayıs 2022 tarihinden itibaren yeni yeri Gümüşsuyu'nda, düzenli olarak ev sahipliği yapacağı farklı disiplinlerden sergilerle sanatseverlere yeni bir alan yaratmak üzere kapılarını açıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sehzade-abdulmecid-efendi-ve-hat-sanati-sergisi-ziyarete-acildi", "text": "Sabancı Holding desteğiyle Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nde devam eden Şehzade'nin Sıra Dışı Dünyası: Abdülmecid Efendi sergisine paralel olarak Şehzade Abdülmecid Efendi ve Hat Sanatı sergisi, SSM'nin Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu sergi salonlarında ziyarete açıldı. Ressamlığıyla tanınan ancak müzik ve hat sanatıyla da ilgilenen; sarayda dış dünyaya kapalı olarak yaşamak zorunda olduğu dönemde Saray koleksiyonlarındaki ünlü hattatların levhalarından kopyalar yaparak güzel yazı yazmayı kendi kendine öğrenen Abdülmecid Efendi, resmettiği pek çok tabloda hat levhalarına da yer veriyor. Şehzade Abdülmecid Efendi ve Hat Sanatı sergisi, Şehzade Abdülmecid Efendi'nin büyükbabası, amcası, babası ve kuzeni olan sultanlar II. Mahmud (h. 1808-39), Sultan Abdülmecid (h. 1839-61), Sultan Abdülaziz (h. 1861-76) ve Sultan II. Abdülhamid'in (h. 1876-1909) eserlerine odaklanıyor. Sergi, II. Mahmud'un yazı hocaları Kebecizade Mehmed Vasfi'nin (ö. 1831) ve Mustafa Rakım'ın (ö. 1826) eserlerini, hattat sultanların hat levhaları ve kıt'aları ile güzel yazı örneklerini ziyaretçilerle buluşturuyor. Sakıp Sabancı Müzesi, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Sadberk Hanım Müzesi, Millet Yazma Eser Kütüphanesi, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi ve özel koleksiyonlardan seçilmiş eserlerin yer aldığı Şehzade Abdülmecid Efendi ve Hat Sanatı sergisi, 30 Haziran 2022'ye kadar ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/selin-yucesoy-ile-soylesi", "text": "Merhaba bu en zor sorulardan biri bence, insanın kendini tanımlaması. 1995'te İstanbul'da doğdum. Ailemin işi sebebiyle İzmir'e taşındık. İlkokul ortaokul öğrenimimi burada tamamladım. 9-10 yaşlarımda keman dersleri alıyordum. Bu da hangi mesleği istediğime dair beni yönlendirici oldu. Lise öğrenimim için İstanbul'a geldik. Burada konservatuvar sınavlarına hazırlandım, 2008 senesinde de Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'ni kazandım. Lisede son sınıfa kadar aldığım eğitim Batı müziğiydi. Son sınıfta Türk müziğine ilgi duymaya başlamıştım. Üniversitede Türk müziğine devam etme düşüncelerim sebebiyle babam beni Nevzat Atlığ'a götürdü. Onun yönlendirmesiyle Türk müziği dersleri almaya başladım. İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı Ses Eğitimi bölümünü kazandım. Üniversitede okurken TRT ve Kültür Bakanlığı'na bağlı korolarda solist olarak bulundum. Şu an Cemal Reşit Rey Türk Müziği topluluğunda görev alıyorum. Mezunu olduğum okulda da yüksek lisans eğitimime devam ediyorum. Bu albümün benim için özel bir hikayesi var evet. Günümüzde icra edilmeyen, elimizde kaydı olmayan eserler her zaman ilgimi çekmişti. Sosyal medya hesaplarım ve konserlerimde de bu şarkıları okumaya özen gösteriyordum. Çalışmalarım Ahenk Müzik yapımcısı tarafından görülmüş olacak ki bu şarkıları albüme dönüştürmeyi teklif etti. Çok heyecanlanmıştım. Tabii bir yandan da tedirginlik duyduğumu itiraf etmeliyim. Eser seçimi ve onay süreci benim için çok stresliydi. Bu albümün oluşma hikayesi benim yaptığım işe olan inancımı daha da artırdı. Eğer kıymetli bir şey yapıyorsanız bu elbet hak ettiği değeri görüyor. Üniversite yıllarımdan bu yana her zaman popülerlik beklentisi olmadan doğru bildiğim şeyi yapmaya çalıştım. Şimdi görüyorum ki bu uğraşlarım da boşa olmamış. Evet, albümde yer alan bazı şarkıların notası internette bulunmuyor. Eserlerin birkaçını dinlediğim kayıtlardan notaya aldım. Aslında albüm sürecinde bana en çok keyif veren de buydu: Eski kayıtlar, defterler ve elyazısı notalar... Şimdi görüyorum ki albümü dinleyenler de benimle aynı heyecanı yaşıyorlar. Sosyal medyadan bana mesaj göndererek bu eserlerin notalarına ulaşmak isteyen birçok kişi oldu. Şimdi buradan da duyurmuş olayım. Albümdeki eserlerin notalarını lansman konserinde bir broşür halinde dinleyiciyle paylaşacağız. Albümde tanbur, klasik kemençe, kanun ve çello enstrümanları vardı. H er biri sazında bu müziğin en değerli isimlerinden olan Özata Ayan, Furkan Bilgi, Taner Sayacıoğlu ve Volkan Ertem eşlik ettiler. Kayıtları da hepimizin mezunu olduğu İstanbul Teknik Üniversitesi MİAM Stüdyolarında yaptık. Edit ve kayıt Oğuz Öz; mix ve mastering de Taylan Özdemir tarafından yapıldı. Dijital imkanların müzisyenlerin önünü açtığını düşünüyorum. Mesela bugün binlerce notayı da kaydı da cebimizde taşıyabiliyoruz. Bu büyük bir kolaylık. Tabii dezavantajları da yok diyemeyiz. Bu kolayca ulaşabildiğimiz eserlerin denetim mekanizması yok. Dijitalleşme içerisinde bir kaos var. Bu dijitalleşen dünya algılarımızı da çok etkiledi. Bir şey üzerine uzun düşünmeye, bir eseri analiz etmeye vs. kimsenin sabrı yok. Epey yoğun 🙂 Müzik çok büyük bir bölümü kaplıyor. Yüksek lisans derslerim sonrasında beni bekleyen öğrencilerim ve konser provaları. Haftanın en az dört günü böyle geçiyor. Geriye kalan zamanlarda da her zaman gittiğimiz kahvecimizde yakın dostlarımla vakit geçiririm. Kendime örnek aldığım solistler var tabii. Ne yazık ki o kişileri tanıma imkanım olamadı ama ben onları çok yakından tanıyor gibiyim. Münir Nureddin, Safiye Ayla ve Perihan Altındağ benim için ilk üçte. Yapmak istediğiniz şeyleri ertelemeyin ve onlara karşı inancını yitirmeyin. Ben hayalini kurduğum şeyleri genelde yazıya dökerim. Bu albüm de '5 yıl içerisinde yapmak istediklerim' listesinde yer alıyordu. Yazıya dökmek belki de o işe olan inancımızı artırıyor, daha çok çalışmamıza imkan sağlıyor. Bu müziğe biraz ilgisi olan kişiler için öneride bulunacak olursam, öncelikle sabırlı olarak o dönemi de anlamaya çalışmaları gerekiyor. Müzik için dinleyici olmak zor ve sabır gerektiren bir şey aslında. Öğrencilerimle yaptığım derslerde de bunu hep vurguluyorum. Bu müziğe kendinizi biraz teslim edince sizi sarıp sarmalar, başka bir dünyanın kapılarını açar. Bir de her ne meslekten olursa olsun insanın, sanatın bir alanıyla ilgilenmesi gerektiğini düşünüyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/selma-gurbuz-dunya-diye-bir-yer-sergisini-sanal-turla-kesfedin", "text": "Sanal turda sanatçının resim, yerleştirme, desen, video ve heykel gibi farklı ifade araçlarıyla ortaya koyduğu 100'den fazla çalışması yer alıyor. Sanatçının içinde yaşadığımız dünyadan beslenen, kendine özgü imge dağarcığıyla yarattığı gizemli ve renkli dünyasından bir kesit sunduğu sergimize sanal ortamda ulaşabilirsiniz. İstanbul Modern'in sanatçının zamandan ve mekandan bağımsız; masallar, mitler, söylencelerle örülü, incelikle işlenmiş çalışmalarını Türkiye'de bir müze çatısı altında ilk kez izleyiciyle buluşturduğu sergi, sanatçının otuz beş yıllık sanat pratiğini ve kendine özgü imge alemini görünür kılıyor. İstanbul Modern Şef Küratörü Öykü Özsoy ve Asistan Küratör Nilay Dursun tarafından hazırlanan Selma Gürbüz: Dünya Diye Bir Yer adlı sergide sanatçının resim, yerleştirme, desen, video ve heykel gibi farklı ifade araçlarıyla ortaya koyduğu yüzden fazla yapıtı yer alıyor. 1960 yılında İstanbul'da doğan Selma Gürbüz, sanat eğitimine 1980 yılında İngiltere'deki Exeter College of Art Design'da başladı. 1984 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. Paris, Roma, Buenos Aires ve Barselona başta olmak üzere, Japonya'nın farklı şehirlerinde de birçok sergiye katılan Gürbüz'ün yapıtları, Londra'daki The British Museum, Paris'teki Galerie Maeght Koleksiyonu, İstanbul Modern, Ankara Resim Heykel Müzesi gibi farklı koleksiyonlarda bulunuyor. Selma Gürbüz 23 Nisan 2021'de vefat etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/seni-cok-seviyorum-canim-kizim", "text": "uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Ada, bu kez bir cesaret başını halıdan kaldırdı, Eşref Bey'in gözlerindeki bakışa belli belirsiz bir karşılık verdi. Kendine şaşmaktı hissettiği ve nicedir kendine şaşırmamıştı. Bir cesaret daha, baktı sonra; gerçek bir bakış. Ada, gözlerini babasıyla buluşturduğunda istemsizce yaşlar boşalmaya başladı. Bu kez Eşref Bey kızmıyor kızına, sanki gözlerine bakıp ağlayabildiği için teşekkür ediyordu. Zaman dondu ve Ada, gözlerini yeni günün sabahına açtı. Gül: Başlayalım mı Ada? Babanı kaybettiğin için çok üzgünüm, acını paylaşıyorum. Ada: Henüz tarif edemediğim acımı paylaşma evresine böylesine sıradan geçişime şaşkınım sanırım. Ada: İsterim... Aslında çok isterim. Ama ne anlatacağımı da bilmiyorum. Babamı kaybettikten sonra sanki tüm duyguların sözlükteki anlamı karıştı. Öylesine çok şeye başka anlamlar yüklemiş, öylesine ben olamamışım ki! Meğer derdim babamlaymış. Ada: ... Sarıldığımız, sevgi dolu anılarımızın olmaması. Ya da var mıydı? Belki de yoktu da, ben varmış gibi oynadım. Çocukken böyle bir oyunum vardı. Kendi kendime oynadığım oyunlarımdan biriydi demeliyim aslında. Babamın uyumadan önce bana masal anlattığını hayal ederdim. Evde televizyon açık olurdu. Orada görürdüm. Babalar, çocuklarını masal anlatarak uyutuyordu. Bizde öyle değildi. Ben de hayal ederdim. Bir süre sonra öylesine inandım ki buna ya da bunun gibi pek çok hayale, gerçekle hayal benim dünyamda yer değiştirmeye başladı. Ada: Aslına bakılırsa, babam işleri ile ilgilenen, komşu çocuğunu seven, bize gelince çekinen, belki kendini otoriter göstermeye çalışan bir adamdı. Ağlamama dayanamaz ve öfkesiyle sustururdu. Başarılı bir avukattı. Onun işine duyduğu saygıya hayranlığımdan ben de avukat oldum. Bilemiyorum, belki de ona ulaşamıyorsam, geçtiği yollardan yürümek istedim. Az önceki aydınlanmamdan sonra Eşref Bey desem daha münasipti belki; ama sana ağız dolusu 'Baba!' demeyi öylesine özledim ki! Kendimle konuştum bugün biraz. İçimdeki Ada, sana mektup yazmamı önerdi. Neden daha önce benim aklıma gelmediyse! Seni özlüyorum baba. Bugün kendime, içimde seninle verdiğim savaşı anlatırken ne beyhude çukurlarda debelendiğimi anladım. Meğer içimdekileri kendime yüksek sesle anlatmaya ihtiyacım varmış. Doğru, sen bizi hep uykumuzda sevdin. Bense sana olan sevgimi sanırım her yerde haykırmak, ulu orta göstermek istedim. Bana göre aile olmak böyle bir şeydi çünkü. Oysa hepsi aynı kapıya çıkıyormuş. Yine de yol güzeldi be Eşref Bey. Senin yürüdüğün yolda arkandan gelirken, ayrıldığımız kavşak işte buydu. Sen sonuca ulaşmanın derdindeydin, ben yolda olmanın tadını çıkarmak istiyordum. Geçmişe dönüp baktığımda anılarda kaybolmak istiyordum. Ne bileyim belki bir romana, bir filme sahne olmak istiyordum. Şimdi belki hiçbir önemi kalmadı; ama yolda benimle yürümediğin, yolculuğumda bana eşlik etmediğin için sana öylesine kızgınım ki! Bunu atlatamadığımdan bu halim, biliyorum. Seninle yüzleşemedik ya, demek ondan başa sarılmış kasette hep aynı rüyayı görüyorum. Şimdi her şeyi fark ediyorum baba. Bu gece rüyama geldiğinde, bana sarıl olur mu? Oyunlar kurduğum hafızama birlikte bir güzel anı nakşedelim. Kendimden sana uzanan yollarda, beni bulmama yardım eden yanım ol. Ne kadar samimi, ne kadar naif cümleler... İçim ısındı."} {"url": "https://gazetesanat.com/senin-cahilligin-benim-yasamimi-etkiliyor", "text": "Bilim insanı Prof. Dr. Celal Şengör'ün doyurucu yanıtlarıyla biyografisini oluştururken özellikle gençlere bir bakış açısı kazandırmayı hedefleyen ve buna da ulaşan, gazeteci, editör Damla Karakuş'un hazırladığı nehir söyleşi Senin Cahilliğin Benim Yaşamımı Etkiliyor, Masa Kitap etiketiyle raflardaki yerini aldı. Bu kitap bir nehir söyleşi, ancak ne tek başına jeolojiyi ne de Celal Şengör'ün biyografisini anlatıyor. Şengör'ün biyografisinden yola çıkarak gençlere, özellikle bilim konusunda çalışmak isteyen gençlere bir vizyon sunuyor. Bunun içindir ki bu söyleşi kronolojik bir şekilde ilerlemek yerine bilimden edebiyata, sinemadan siyasete geniş bir yelpazede sevgili Şengör'ün bakış açısını ve hayatı yorumlama biçimini içeriyor. Kitabın kapağını kapattığınızda çok fazla yeni şey öğrenip alanında başarılı olmuş ve kendi şansını kendisi yaratmış birçok isimle tanışacaksınız. Mustafa Kemal Atatürk, Karl Popper, Johannes Kepler, Isaac Newton, Albert Einstein, Eduard Suess... İsim listesi uzar gider. Ancak şanslıyız ki onlardan aldığı meşaleyi yarınlara taşıyan, çağımızın en önemli bilim insanlarından Celal Şengör'le aynı coğrafyada ve aynı dönemde yaşıyoruz. Bu sebeple de bize düşen, onun sözlerine kulak vermek, tecrübelerinden yararlanmak ve yöntemlerini örnek almak olmalıdır. Bu kitap bir nehir söyleşi, ancak ne tek başına jeolojiyi ne de Celal Şengör'ün biyografisini anlatıyor. Şengör'ün biyografisinden yola çıkarak gençlere, özellikle bilim konusunda çalışmak isteyen gençlere bir vizyon sunuyor. Bunun içindir ki bu söyleşi kronolojik bir şekilde ilerlemek yerine bilimden edebiyata, sinemadan siyasete geniş bir yelpazede sevgili Şengör'ün bakış açısını ve hayatı yorumlama biçimini içeriyor. Kitabın kapağını kapattığınızda çok fazla yeni şey öğrenip alanında başarılı olmuş ve kendi şansını kendisi yaratmış birçok isimle tanışacaksınız. Mustafa Kemal Atatürk, Karl Popper, Johannes Kepler, Isaac Newton, Albert Einstein, Eduard Suess... İsim listesi uzar gider. Ancak şanslıyız ki onlardan aldığı meşaleyi yarınlara taşıyan, çağımızın en önemli bilim insanlarından Celal Şengör'le aynı coğrafyada ve aynı dönemde yaşıyoruz. Bu sebeple de bize düşen, onun sözlerine kulak vermek, tecrübelerinden yararlanmak ve yöntemlerini örnek almak olmalıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/serap-lokmaci-kibir-ve-egodan-uzak-resimlerimle-mutevazi-bir-hayat-yasadigimi-dusunuyorum", "text": "İyi bir ressam ve başarılı bir kariyer çizgisine sahip bir sanatçı. Resim alanındaki birikimini ve tecrübelerini geleceğin sanatçı adaylarına da aktararak onlara eğitmenlik yapıyor. Aynı zamanda bir öğretmen. Farklı bakış açısıyla hayata bakan, gerçeklikten yola çıkarak, hayal ve imgelerle donattığı dünyasını ortaya koyan ressam Serap Lokmacı ile sanat yaşamını konuştuk. Serap Lokmacı: Öncelikle gazetenizde bana da yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim. 1986 Üsküdar doğumluyum. En önemli eserlerim olan 2 çocuğumun annesiyim. Yalova'da yaşıyorum. Kendime ait resim atölyemde eğitim vermekte olup, aynı zamanda devlet kurum ve okullarında da eğitim vermekteyim. Çocuk resimleri analizi ve psikoloji üzerine çalışıyorum. Bu konuda yazmakta olduğum bir kitabım var. Resim yeteneğimi keşfeden annemdir. Kendisi de bir dönem ressamdı. Artık resim yapmıyor. Temel eğitimi mi annemden aldığımı söyleyebilirim. Tek hayalim annem gibi güzel resimler yapabilmekti. Sonu olmayan bir yolculuktur resim. Yaptığım her resimde yeni bir teknik keşfediyorum. Bir akıma bağlı hissetmiyorum kendimi. İllaki bir akım demek gerekirse realizm diyebiliriz. Fırçayı elime aldığımda o anki ruh halim ister istemez yansıyor tuvale. Melankolik dönemlerde daha iyi çalıştığımı fark ediyorum. Tüm farklılıklar benzerdir. Aynı olduğunu düşündüğümüz her şey de farklı yanlara sahiptir. Gözlemciye göre değişir. Özne nerede duruyorsa fark oraya göre şekillenir. Başarımın sırrı azim, kararlılık, cesaret ve en önemlisi çalışmak. Ek olarak konsantrasyon, az uyku ve kahve. Bu o kadar göreceli bir şey ki. Bazen farklı boyaları birbirine karıştırıyorum. Karşıma çıkan dokuya göre değişiyor mesela. Deride ki ıslak görünümü bulaşık süngeri ile müthiş verdiğimi düşünüyorum. Süpürge uçlarıyla saç dokusunu oluşturuyorum. Kürdanla meyve üzerinde ki dokuları işliyorum. Ve baktığınızda gerçekçi bir resim çıkıyor ortaya. Oysa ki materyaller çok basit şeyler. İşte burada üretkenlik kavramı başlıyor. Kuşkusuz yetenek diyorum. Ve iyi bir gözlemci olmak. Doğada gördüğüm her şeyin yansımasına dikkat ediyorum. Belki de bu yüzden çalışmalarım realist oluyor. Her konuda iyi bir gözlemci olmamı sağladı. Kibir ve egodan uzak resimlerimle mütevazi bir hayat yaşadığımı düşünüyorum. Kişisel ve karma sergilerde oluyor genelde. Ve yapmış olduğum duvar resimleri büyük bir kitleye ulaşıyor zaten. Tanıtımı ben değil de halk yapıyor desek daha doğru olur. Uluslararası olmak üzere 20 den fazla karma sergiye katıldım. 4. kişisel sergime hazırlanıyorum bu yıl. Ve çalışmalarına ağırlık verdiğim projelerim var."} {"url": "https://gazetesanat.com/serda-kranda-kapucuoglu", "text": "Merhaba Resul Bey. Dünyanın en zor sorusu bu bence. Editörlük ve yazar koçluğu yapıyorum. Uzun yıllardır yazarlarla birebir çalışıyor, metinlerini en iyi hale getirmelerinde onlara destek oluyorum. Yine uzun yıllar boyunca çeşitli dergilerde editörlük ve yöneticilik yaptım. Okuyorum, yazıyorum, düzeltiyorum... Son yıllarda da mesleki birikimimi, bu alanlara ilgi duyanlara açabilmek için yazarlık ve editörlük atölyeleri düzenliyorum. Ortağım Yaprak Çetinkaya ile Mümkün dergiyi yapıyoruz ve editörlük hizmetleri verdiğimiz bir ajansımız var. Her editör gibi ben de mesleğimi çok ama çok seviyorum. Geçtiğimiz aylarda da ilk romanımı yayımladım. BİRDENBİRE adlı romanınız Sander Yayınları etiketiyle okurlarla buluştu. Hayırlı uğurlu olsun. Hem neler hissettiğinizi öğrenmek istiyorum hem de bu hikayeyi kaleme alma ve aşk romanı türünde yazma fikri nereden geldi onu merak ediyorum. En büyük motivasyonum ise rüyamdı. Ben Birdenbire'nin kahramanları Ayşegül ve Mehmet'i rüyamda gördüm. Okuyanlar hatırlayacaktır, adliyede geçen bir bölüm var. O bölümü bir gece rüyamda gördüm. Birbirlerine bakışları o kadar etkileyiciydi ki günlerce aklımdan çıkmadı. Sonra onların birbirlerine neden öyle bakmış olabileceklerini düşünmeye başladım. Hikaye perde perde açılınca da bu ikilem hikayesini anlatmak istedim. Birbirimizle konuşmayınca neler oluyor, aramızdaki boşluğa neler doluyor, göstermek istedim. Bu çok güzel bir soruymuş. Öncelikle bir karakter yaratmak gerçekten az şey değil. Romanımda tamamı aktif dokuz kişi var. Her birinin neyi neden yaptığını anlatmak için onları anlamam gerekiyordu. Masumiyetin neye benzediğini tam olarak bu romanı yazarken kavradım diyebilirim. Bütün suçların ardındaki masum parçanın varlığını ve onun kaçınılmazlığını gördüm. Zaten iyimser ve anlayışlı olan kalbim daha da yumuşadı. Bütün kötülüklerin, suçların, hataların ardındaki o bilinemez dayanak var ya... Onun masum bir hikayesi olduğunu görmek harikaydı. Kimsenin kimseyi bilemediği kadar, hiçbirimizin kendimizi de tam olarak bilemeyişimizin varoluşsal ıstırabı... Anbean bunu hissetmek, bana çok iyi geldi. Ayşegül, kocasının kendisini aldattığını üstelik bir de hayattaki en yakın arkadaşı Yasemin ile aldattığını öğreniyor. Evini taşıyor, yeni bir işe giriyor ve yeni apartmanında yepyeni insanlarla tanışıyor. Hiç beklemediği bir anda, tıpkı kitabın ismi gibi birdenbire, üst komşusu Mehmet'e aşık oluyor. Daha kendine ne olduğunu anlamadan, eşzamanlı olarak aynı ortamdaki diğer arkadaşı Oya'nın Mehmet'e aşık olduğunu öğreniyor. Üstelik Mehmet de Oya'yla ilgileniyor gibi. Buradan sonra Ayşegül'ün etik ikilemi ve çatışması başlıyor. O Oya'yla yakın arkadaş olmaya doğru giderken aynı zamanda arkadaşının aşkına olan aşkı da büyüyor... Çok geçmeden kendini Yasemin'in yerinde buluyor. Biz de romanda bu halin iç yüzünü okuyoruz. Nasıl kavuşulur, neden kavuşulamaz... Birbirimize neler yapıyoruz hiç konuşmadan? Bir erkek nasıl sever? Gerçekten de bir aşk hikayesi. Az önce ne kadar korktuğumu anlatmıştım. Okur yorumları geldikçe biraz aralanıyor kalbim. Çok güzel geri bildirimler aldım. O kadar çok kişi Ben de aşık olmak istiyorum dedi ki... Bunu fark ettirmek bile çok güzel. Çünkü ben de hikayemi yazarken aşkın hiç dağılmamasına, başka meselelerin arasında kaybolmamasına çok özen gösterdim. Amacım aşkı anlatmaktı çünkü unutulmasından çok korkuyorum. Bu açıdan da amacıma ulaştığımı düşünüyorum. Ben bir editör olarak her şeyi okuyorum ama her şeyi. Çağdaş Türk ve Dünya edebiyatını da yakından takip ediyorum; kurgu dışı metinleri de. Ne anlatmış kadar nasıl anlatmış, sorusunun peşinden giden bir okurluk benimki. İstesem de hiçbir kitabı sadece zevkle okuyamıyorum... Her biri bir yandan ders çalışmak gibi oluyor çünkü ben yazarlarla çalışıyorum. Biten dosyalarla pek çalışmam ben, benim uzmanlığımı şunlar oluşturuyor: bitmemiş dosyalar, bozuk dosyalar ve henüz yazılmamış kitap fikirleri. Bu nedenle rafa çıkmış her kitap benim ilgi alanıma giriyor. Öte yandan yazar koçluğu çok özel bir iş. Yazarların yaratıcı alanlarına müdahil olmadan onların yazarlık potansiyellerini açığa çıkarmalarını hatta bu potansiyelden iyi bir performansa yol almalarını sağlıyorsunuz. Aylarca, bazen yıllarca birlikte çalışıyoruz. Sadece satırlar değil meselemiz. Yapı, biçim, hal, disiplin, özgüven, gelişim, acemilik vb. İnsanın ne yazacağını bilmesi kolaydır, zor olan nasıl yazacağıdır. Böyle olunca koçluk tekniklerinde daha da derinleşmek ve paralel olarak metin bilincimi geliştirmek için durmaksızın çalışıyorum. Eleştiriler, kuramlar, çözümlemeler hatta bazen herhangi bir okur yorumu bile bana bir yazarla çalışırken yepyeni bir bakış açısı sunuyor. Son sorunuzun cevabı sanırım şu olabilir: buluşlar. Metinler hakkındaki tüm buluşlar bana ilham veriyor. Evet. Birdenbire'nin ikinci kitabını yazacağım öncelikle. Önümüzdeki sonbahardan itibaren yeni yazarlık ve editörlük atölyelerim başlayacak. Çok güzel ara başlıklar hazırladım, yazı işinde derinleşmek isteyenlerin büyük bir fayda göreceğini umuyorum. Son zamanlarda şunu çok duyuyorum, Kitaplar çok pahalı, artık almıyorum. Belki yanlı bir tavsiye olacak ama böyle düşünmemelerini çok istiyorum. Bizi yalnız bırakmasınlar. Kitaplar dünyanın sonuna dek, en kıymetli şeyler arasında yer alacak çünkü kitap gerçekten kıymettir. Bu zorlu dönemi ancak birlikte atlatabiliriz. Aksi halde hep birlikte kaybederiz. Kimse okumuyor lafı herkesin dilinde, biz okuyanlardan olalım. Evet bu bir fedakarlık ama yapmaya çalışalım. Röportaj için teşekkür ediyorum Serda Hanım."} {"url": "https://gazetesanat.com/seri-siyaset-ibn-teymiyye", "text": "Miladi 13. yüzyılın ikinci yarısı ile 14. yüzyılın ilk yarısında yaşayan İbn Teymiyye kaleme aldığı eserlerle İslam düşünce tarihini önemli ölçüde etkilemiş isimlerden biridir. En önemli eseri kabul edilen ve Türkçeye Şer'i Siyaset adıyla Prof. Dr. Soner Duman tarafından Arapçadan tercüme edilen es-Siyasetü'ş-Şer'iyye fi ıslahi'r-rai ve'r-raiyye, İslam siyaset düşüncesi alanında kaleme alınan eserler arasında ön sıralarda yer almaktadır. İbn Teymiyye bu eserinde ideal siyasetten bahsetmektedir. İbn Teymiyye siyasi konuları ele alırken emanet ve ehliyet konuları üzerinde ısrarla durmakta, devlet kademesindeki her bir göreve ehliyet, liyakat ve emniyet sahibi kimselerin atanması gereğinden söz etmektedir. İslam siyaset düşüncesinin önemli isimlerinden biri olan İbn Teymiyye'nin bu eseri bir bütün halinde bakıldığında İslam siyaset düşüncesi konusunda nassların ve tarihi uygulamanın nasıl görüldüğünü tespit konusunda önemli bir birikim sunmaktadır. Bu yönüyle bu eser, konuya ilişkin araştırma yapanlar için önemli metinlerin başında gelmektedir. İslam siyaset düşüncesinin temelini oluşturan ilk tartışmalar ve bilgiler fıkıh ilminin kurucu metinlerine kadar gitmektedir. Genel fıkıh eserlerinin farklı bölümlerinde dağınık bir biçimde ele alınan siyasete ilişkin konular ilerleyen dönemlerde önemine binaen müstakil çalışmalara konu olmuştur. İbn Teymiyye'nin Şer'i Siyaset adlı eseri İslam siyaset düşüncesinin ele alındığı önemli çalışmalardan biridir. İslam düşünce tarihinin önde gelenlerinden biri olan İbn Teymiyye'nin es-Şer'i Siyaset isimli eseri İslam siyaset düşüncesi alanındaki önemli eserlerden biridir. İbn Teymiyye eserinde çoğunlukla ideal siyasetten söz etmektedir. Bununla birlikte yeri geldikçe kendi döneminde rastladığı olumsuzluklara temas etmekte, bunlardan hareketle imkan ölçüsünde sorumluluk konusuna vurgu yaparak reel siyasete bu bağlamda temas etmektedir. Eseri ayrıcalıklı kılan hususlardan birisi müellifin kendi döneminde rastladığı yönetimler, gruplar, farklı devlet görevlerini üstlenmiş memurlara dair yaptığı tespit, tasnif ve taksimlerdir. Özellikle din-siyaset ilişkisi, siyasilerin olumlu ve olumsuz davranış tarzları, kamu görevi üstlenenlerin ahlaki vasıfları konusunda müellifin orijinal tespit ve değerlendirmeleri bulunmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/serra-yilmaz-ve-yigit-bener-albert-camusu-tartisacak", "text": "Institut français Türkiye'nin online edebiyat konferansı serisi, SALON Edebiyat'ın ilk konuğu belli oldu! Salon Edebiyat konferans serisinin ilk 2 gününde Yiğit Bener, oyuncu ve çevirmen Serra Yılmaz'ı konuk edecek. İkilinin ele alacağı konu ise Camus salgın kıskacında. Albert Camus'nün tahminen 1941 yılında yazmış olduğu Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler adlı kısa metninin yeniden keşfi, 6 yıl sonra yayımlanan romanı Veba'yı bambaşka gözlerle okumamıza da olanak sağlıyor. Bugüne kadar tamamen gözden kaçmış olan bu parlak metin ilk defa Nisan 1947'de Gallimard'ın Les Cahiers de La Pleiade dergisinde Veba Arşivleri başlığıyla yayımlanmış ve yakın zamanda yayınevinin sanal metinler dizisi Tracts çerçevesinde yeniden okurlarla buluşturulmuştur; ülkemizde de ilk kez geçtiğimiz Nisan ayında Artı Gerçek gazetesinde yayınlanmıştır. Covid-19 salgınıyla boğuştuğumuz şu günlerde, bu iki metnin etkileşimini ele alarak Camus'nün salgın kıskacındaki katkılarını, Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler'i Türkçeye kazandıran yazar Yiğit Bener ve oyuncu ve çevirmen Serra Yılmaz eşliğinde yeniden değerlendirmenin tam zamanı. Zoom sitesi üzerinde gerçekleştirilecek olan SALON Edebiyat konferanslarına katılım ücretsizdir. Konferansı izlemek isteyenlerin Institut français Türkiye'nin http://www. ifturquie. org adresli internet sitesinden etkinliğe kayıt olmaları gerekmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/sesin-beseri-imgesi-bir-soprano-bir-akademisyen-tugcem-kar", "text": "Julia Cameron'un 'Sanatçının Yolu' kitabından öğrendiğim çok faydalı pratikler var. Mesela sabah sayfaları başlangıçta bize gün içinde handikap yaratabilecek ya da zihin gevişine neden olup günün potansiyelini zayıflatabilecek şeyleri yazıp evde bırakmanızı, günün kalanını verimli ve yaratıcı geçirmenizi sağlıyor. Eğer hayatın yoğun akışı içinde düzenli hale getirilebilir ise kendinizi gerçekleştirmeniz yolunda iç sesinizin dışa vurumu oluyor. Haftada iki kez yalnız başına gerçekleştirilmesi gereken sanat etkinliği de iç sesinle ilgilenmek için çok verimli bence. Hem akademisyen hem performans sanatçısı hem de anne olarak bu pratikleri düzenli yapmak zor ama ben çocukluğumdan beri elinden ajandası eksik olmayan ve notlar almayı, plan yapmayı, yazmayı seven biriyim. Bir çeşit sağaltım ya da öz terapi gibi diyebilirim. Her şey mutluluk için olurdu sanırım. Mesleğim gereği hayatımda çok farklı sosyoekonomik düzeylerde ve farklı kültürlerde geniş spektrumdan insanlarla tanışma fırsatı yakaladım. Para, mevki, ünvan sahibi kişiler, profesörler, alaylı müzisyenler, meslek erbabı insanlar... Takdir ettiğin on kişiyi yaz deseniz birbirine benzemez kişilerden oluşur listem. Klişelerden kopmak, hayata makro bakmak daha pratik. Yaşlanıp geriye baktığımda tüm amaçlarını yerine getirmiş, etiketi çok havalı ama hayatı kaçırmış, mutluluğu ertelemiş ya da hiç sahip olamamış biri olmak en büyük korkum olurdu. Kitabımın başını da ortasını da sonunu da açsanız ben akışta olmanın içini doldurmaya çalışırdım kelimelerimle. Akışta olduğumuz anlar çok kıymetli... Akış mutluluk bilimini, zaman kavramının yok olması, yaptığınız işi, para, mevki veya başka şey için değil sadece o işi yapmak uğruna yaptığınız ve bedeninizde bir extazi etkisi yaratan eylemler olarak tanımlıyor yakın zamanda kaybettiğimiz Mihaly Csikszentmihalyi. Şarkıcıların hayatlarını konu alan enfes filmler var. Spesifik olarak şu film karakteriyim diyemem. Hepimiz kendi hayatlarımızın başrolündeyiz ve biricik hikayelerimiz var. Ama kesinlikle Audrey Hepburn tarafından canlandırılmak isterdim. Müzik, doğa ve olumlu insanların enerjileri ruhuma çok iyi geliyor. Hayatımın genelinde yüzü gülen biri oldum. Ama beklemediğim insani zaaflarla karşılaşınca çabuk demoralize oluyorum. Kriz anlarında bunu çözmek için büyük bir çaba sarf etmek, sorunun içinde boğulmamak, hayal kırıklıkları yaşamamak için ruhumun bağışıklığını her daim beslemeye çalışıyorum. Pandemide mindfulness teknikleriyle tanıştım hatta şarkıcılık ve eğitimcilik hayatıma da adapte ettim. Suzi Amado'nun Ruhuna Pansuman kitabında kendimizin doldurduğu bölümler var. Kriz anında çekici alıp camı kırmak ve oksijene ulaşmak için önceden hazırladığınız size iyi gelen sözler, playlistler, kitaplar, insanlar... Şiddetle öneririm. Teşekkür ederim ama yaptıklarım okyanusta bir avuç kum tanesi olabilir ancak. Sanat uzun, sabır gerektiren ve zorlu bir yol. Müzik eğitiminin temelinde de çok çok çok çalışmak ve istikrarlı olmak yatıyor. Nakış gibi emek emek işleniyor bu yol. Akademik donanım kadar, sahne deneyiminin yaşanmasının da çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Sesin sürdürülebilir ve sağlıklı olarak kullanılması için ilkel ses, nefes, postür ve destek basamaklarının teknik anlamda doğru inşa edilmiş olması gerekiyor. Ses hijyeni kurallarına dikkat etmek, performans yönetimi, sesin ısıtılması, soğutulması da çok önemli. Sonrasında ise sesinize uygun repertuar. Kendilerine not vermelerini ben de öğrencilerimden isterim hep, öğrencilerime teşvik amaçlı notum boldur hep ama kendimi eleştirecek bir şeyler mutlaka bulurum. Öte yandan da kendime kattıklarımı severim ve her şeyi yapabileceğime inanırım. Sanırım şimdilik 6, daha yapmak istediğim çok şey var. Genelde insanlardan şu sözü çok duyarım. Tuğçem'e bir iş ver ve unut. Bu güveni ve intibayı vermek beni mutlu ediyor. Çalışmayı seven bir insanım, işe alırdım. Geleceğin tıbbı bu olacak diye düşünüyorum, frekanslarla iyileşme. Her bir frekansın vücudumuzda hangi organı iyileştirdiğini öğreneceğiz. Bu ilgimi çeken bir konu ve müzikle terapi eğitimi alırken bunun üzerinde durmuştuk. Ses, kendimizi ifade aracımız, kişiliğimizin ipuçlarını veren, iletişimde karşımızdaki kişiyi tanımamızı sağlayan müthiş bir veri. Almanca'da ses ve ruh aynı kelimeyle ifade ediliyor ve tıpkı parmak izi gibi kişiye özel, bu beni çok etkiliyor. Devinim, hayatımızda doğal olarak var. Ses eğitimi derslerinin içine kinestetik egzersizleri amaca yönelik koyduğumuz zaman sesin daha doğal üretildiğini görüyoruz. Öğrencilerimin sıklıkla şan derslerinde daha çok anksiyete yaşadıklarını keşfettiğimde bu alana yöneldim. Amacım kişinin odağını ve muhtemel oluşacak tansiyonu sesin üretildiği bölgeden başka bir alana odaklamak. Derslerde öğrenciden bir beklenti içinde olduğunuz ve sürekli eksikleri ifade ettiğiniz zaman ses de psikoloji de handikap yaratıyor. Oysa enstrüman çalarken, arkadaşlarıyla kumsalda şarkı söylerken daha doğal ve güzel ses üretebiliyorlar. O konfor alanını akademide de sağlamak gerekli diye düşünüyorum. Sesi kişilikle çok bağdaştırdığım için tanışacağım kişilerin önce ses tonunu merak ederim. Nasıl bir insansanız şarkıcılığınız da öyle oluyor bence. Maria Callas ezelden beri çok dinlediğim, ses tınısına ve zarafetine hayran olduğum bir sanatçı, kalbimde yeri başkadır. Nedenini bilmiyorum ama LA sesi olmak isterdim. Çok çalışıyorsun, daha çok çalış, hadi kızım sen yaparsın ve İspanyolca öğren. Hayallerime sahip çıkmışsın ve bana hala çok benziyorsun. Sütünü en doğalından seçip, hep aynı şartlarda, ısıda ve kendi yoğurdumun mayasıyla... Hayat materyalinin organikliği, deneyimlerin sonucu öğrendiğin rotalar ve rutinler hayatı kolaylaştırıyor, keyifli kılıyor ve sonuçları standardize edip olumluya çeviriyor. Carlos Gardel Por una Cabeza. Tutkulu ve zarif bir tango. Gazete sanata öncelikle böylesine yetenekli bir sanatçıyı ve akademisyeni okuyucularıyla buluşturduğu için çok teşekkür ederim. Tuğçem Aslan Kar Marmara Üniversitesinde öğrencilik yıllarından beri tanıdığım ve tüm başarılarına tanık olduğum çok özel ve çok değerli bir sanatçıdır. Harika bir röportaj olmuş. Ellerinize, emeklerinize sağlık. Sevgili Tuğçem'in başarıları gurur veriyor ve çok daha iyi şeyler yapacağına inanıyorum. Yolun açık olsun Tuğçem. Bir kez daha teşekkürler gazete sanat ve Engin Dal bey."} {"url": "https://gazetesanat.com/seslenen-adam-ile-siirli-soylesi", "text": "Bu, benim öykülerimin yanında Gazetesanat için hazırladığım ilk röportaj. Sevdiğim isimlerden biriyle yapıyor olmak çok keyifli. Sesinde hüznü gizleyen, evrenin sesine kulak veren, yolunu şiirlerle başlatıp şiirden geçiren, sonunu hep şiirle umut eden bir kalp sevgili Engin Dal; nam-ı diğer Seslenen Adam. Kendine kazandırdığı bu kimliği, şiirin yaşamına düşen gölgeleri üzerinden konuştuk. Sesini, soluğunu tanımak isteyene nefis bir dost sohbeti. Umarım siz de öyle hissedersiniz. Tutkulu, amatör ruh profesyonel bakış açısına sahip, net olan, tevafuka inanan, ışığın arkasında komplike olanı seven, hümanist, şiire bulanmış. Tek bir isim Halil Cibran. Belki yanına derinlemesine anlatım için Sabahattin Ali diyebilirdim; ama yine de Halil Cibran derdim. Ressam, şair ve filozof. Bu üçünün sentezinde malumunuz tasvir lügatının iklimi safi çiçek bahçesi. Kalemiyle üslubumu mayaladığım, coğrafyama deniz feneri başka bir isim düşünemiyorum. Paha biçilemez büyük bir lüks. Direkt temas kurabilme özelliği, fikrine, zikrine başvurabilme özeli özel kılan birisi hissiyatı yaratıyor. Özü, sözü bir olmak, kalp ehli olmaktır bana göre. Kalp ehli olan insanın hali de net oluyor, karmaşıklıktan uzak ve berrak. Kalbimle sarıldığım Mir'im Şükrü Erbaş'ın şiiri, duygusu, ruhu şarkının makamında Sercan Çelik ve bizim aramızda kopmayacak, örümcek hassasiyetiyle örülmüş bir bağ kurdu. Sözüme, telefonda ya da yazarken Mir'im diye başlarım kendisine. Bulandığın, duygularını harmanların satırların sahibinden övgüyle bahsedilmek nasip olanın en yücesi. Koşulsuz, maskesiz yüreğe dokunduğunuzda hayata parantez açmak gibi domino etkisi yaratıyor. Yalanın, riyanın barınamadığı tek yer derdim. Hayatımızın izdüşümlerini ne anlatabilir dediğimde diğer sanat dallarını da ekleyebilirim; lakin 'şiir'in metaforu, duygu geçişinden dolayı 'şiir'in dansına kavalye oluyorsunuz. Ve bu sizi, dansın şiirine eşlik ederken bulduruyor. Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, Varmak için beyninin kıvrak dağ yollarına kokundu, Güzel bir soru! Dün bitti, yarın bir ihtimal, o yüzden bugündeyim, 'an'dayım. Zihnimin bir bahçe, düşüncelerimin tohum olduğunu bilerek. Bahçemin çiçekleri de, yabani otları da benim tohumlarım. Virajı aldığımdan beri yabani otları minimize ederek fermente etmeye çalışıyorum. Tanrı bilinci, evren, çekim yasası üçlemesi. Kelimelerin nabzından. Ahmet Erhan'ın Gülşiir'i girdabı beni içine çekiyor, Halil Cibran'ın şiirselliği, Mir'im Şükrü Erbaş'ın çocukluğu, aynalardan ne kadar korksa da Jorge Luis Borges'in yaşama dem vurması, Nilgün Marmara'nın veda mektubu, Nazım Hikmet Ran'ın aşka olan aşkı, Vera'sı, dili, dimağı, damağı, kulağı, ayağı, her şeyiyle zerk ediyor ruhuma. İki dalganın birbirine geçmesi gibi 'sen'im derim hep. Hep söylediğim ve sesime dair tek tanımlayacağım cümle. Sesim, kalbimin, bedenimin ve şiirimin uzantısı. Akıllı insanların duygusuzluğuna, duygusal insanların etkisizliğine, etkili insanların akılsızlığına bi' rayiha, bi' neşve, bi' sesleniş. Damla Karakuş: Kendim ve okurlarımız adına teşekkür ediyorum. aurası, bakışları, derinliği, şiirlere sesiyle ruh üflemesi. Allah şiir için yaratmış bahşetmiş. her dinlediğimde tüylerim diken diken oluyor. yaradılış işte. eksik olma seslenen adam. ayağında taş sesine zeval gelmesi."} {"url": "https://gazetesanat.com/seval-ugur-mutlu-ve-cigdem-yorgancioglu-taberna-ls-espanollada", "text": "1930'lu yıllar Türkiye'sinin 'Dans Profesörü' olarak nam salan A. Panosyan'ın öğrencilerinden olan ve Türk dans tarihine damga vuran, yeşilçam dönemi filmlerinde çok sayıda oyuncuya dans dersleri vermiş Ümit İris'in dans partneri, Türk salon dansının divası Müzeyyen Senar tarafından kendisine 'Carmen' ismi verilen, manken, sunucu, sinema oyuncusu, salon dansı sanatçısı Seval Uğur Mutlu ile Chi Ci Talks söyleşilerinin mimarı olan Hicran Çiğdem Yorgancıoğlu'nun yeni şiir kitaplarına dair söyleşi ve imza günü buluşmalarının bu yıl sezon açılışı 8 Ekim 2023 tarihinde Taberna ls Espanolla'da gerçekleşti. Etkinlikte gitarıyla Türkiye'de pek çok sanatçı ile olduğu gibi Julio Iglesias ile ve Paraguaylı Los Paraguayos grubu ile çalışmış, Madrid'in yanı sıra İngiltere, Hollanda, Almanya gibi ülkelerde bulunmuş, aristokrat bir ailenin mensubu olan İspanyol müzisyen sanatçı Rafael Caraballo Sanchez, müzik dinletileri ile eşlik etti. Sanatçılar etkinlik sırasında ezgilerin eşliğinde gerek dans gerekse de maziden günümüze anıların da yer aldığı sohbetleriyle katılımcılarla etkileşimde bulundular. Çiğdem Yorgancıoğlu ve Seval Uğur Mutlu etkinliğin sonunda kitaplarını imzaladılar."} {"url": "https://gazetesanat.com/sevde-tuba-ozsayginin-kurtlu-kuyu-isimli-romani-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Sevde Tuba Özsaygın'ın Kurtlu Kuyu adlı romanı Dağhan Külegeç Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Geçtiğimiz yıl oyuncu Dağhan Külegeç ve annesi yazar, oyuncu ve çevirmen Ayşe Erbulak tarafından kurulan ve Erbulak Evi Yazarlık Okulu tarafından verilen 3 yıllık yazarlık eğitimini tamamlayan 11 yeni yazarın ilk kitabı ile yola çıkan Dağhan Külegeç Yayınları, bu yıl 19 yeni yazar ve 1 çeviri kitap ile yayıncılık hayatına hızla devam ediyor. Dilbilim Uzmanı ve Yazar Hakan Akdoğan'ın Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı yayınevinden bu yıl da yine çok güçlü yazar adaylarının kitapları yayımlanıyor. Bu yazarlardan biri olan Sevde Tuba Özsaygın'ın Kurtlu Kuyu adlı romanı da bu kitaplardan biri. Durum romanının iyi bir örneği olarak karşımıza çıkan kitap, aynı zamanda üslubunun gücüyle de dikkat çekiyor. Yazar kitabında, otuzlu yaşlarında, güzel, eğitimli bir kadın olan Eda'nın, Türkiye, Hollanda ve Amerika'ya savrulan yaşamı boyunca parçalanmış ailesinden ona kalanları toplama hikayesini konu alıyor. Duygusal boşluklarını doldurmaya çabalarken okur, Eda'nın dilinden aile kavramını, çocukluk travmalarının insan yaşamına etkisini, tutkulu aşkları, hezeyanları, hasta bir zihnin kıvrımlarından geçerek öğreniyor. 1989, Zonguldak doğumlu olan yazar, Zonguldak Anadolu Öğretmen Lisesi ve Kocaeli Üniversitesi Fen Bilgisi Öğretmenliği mezunudur. Belediye Konservatuarı Tiyatro bölümü birincilikle bitirmiş, çok sayıda tiyatro oyununda rol almıştır. Uzmanlığına eğitim alanında devam etme kararı aldıktan sonra tiyatroya ara vermek zorunda kalmıştır. Yıllar sonra bu tutkusunu seyirci olarak devam ettirmektedir ve 2018 yılından beri Direklerarası Tiyatro Ödüllerinde İstanbul jüri üyeliği yapmaktadır. Deri tasarımcılığı, analog fotoğrafçılık ilgilendiği diğer alanlardır. 2012'den beri Marmara Üniversitesindeki Eğitim Yönetimi ve Denetimi alanında yürüttüğü akademik çalışmalarına devam ederken aynı zamanda özel bir okulun kampüs müdürlüğü görevini yerine getirmektedir. Yazdığı kısa öyküleri kolektif kitaplarda yayımlanmıştır. Kurtlu Kuyu yazarın ilk romanıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/sevgi-soysal", "text": "Birçok niteleme ve tanım gibi, birine asi yakıştırması yapmak da kolay iş değil. Bunun için ne gereklidir bir bakmak lazım önce. Korkmamak mı, korkuların üzerine gitmek mi? Onay ihtiyacını içinden söküp atarak ruhun dizginlenemez yanına kulak vermek mi? Arzulamanın, hele bir kadın olarak arzu duymanın ayıplandığı bir ortamda arzularını söze dökmek mi? Yoksa ilgilendiğin sanat dalında yenilikler getirmek mi? Türk edebiyatında, bu sorulara cevap mahiyetinde vereceğimiz isimlerden biri Sevgi Soysal olsa gerek. 40 yıllık yaşam öyküsünün çoğu satırını oldukça yoğun bir şekilde yaşamış olan yazar Türk edebiyatının yenilikçi soluklarından biridir, politiktir, feministtir. Eril dilin eleştirildiği birçok ortamda, konuşmacı olarak gördüklerimizin erkekler olması gibi bir hataya elbette düşmeyeceğim. Ancak Sevgi Soysal'ın edebiyatta olduğu kadar, feminizmde sahip olduğu payı da söylemek gerek. Cumhuriyet kurulduktan on üç sene sonra, 1936'da İstanbul'da dünyaya gelen yazar genç Türkiye'nin, değişim ve modernite kavramları karşısındaki zorlu sınavının içine doğar. O değişimin sancıları ki Tanzimat dönemiyle, hatta belki daha önce başlar ve Yakup Kadri'nin Kiralık Konak'ı, Adalet Ağaoğlu'nun Ölmeye Yatmak'ı gibi eserlerle sürüp gider. Türkiye, Atatürk'ün dediği üzere ''... yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet'' olma yolunda adımlarını atmaktadır. Değişimin her daim sancılı olduğu gerçeğinden hareketle, Sevgi Soysal'ın da böyle sancılı ve ağrılı bir döneme doğduğuna şüphe yok. Selanikli bir bürokrat ve mimar babanın, Alman bir annenin altı çocuğundan üçüncüsü olan yazar 1952'de Ankara Kız Lisesi'ni bitirir. Cumhuriyet ile yaşıt olan lisenin bulunduğu şehir, yani Ankara, aynı zamanda Soysal'ın ileriki dönemlerinde başının çokça derde gireceği şehirdir. Ankara'da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde bir süre arkeoloji okuyan öykücü, ailesinin muhalefetine karşı gelerek 1956'da tiyatrocu ve yazar Özdemir Nutku ile evlenir ve eşiyle beraber Almanya'nın yolunu tutar. 1956 57 aralığında Göttingen Üniversitesi'nde arkeoloji ve tiyatro derslerini takip ederek Batılı eğitim kurumlarına olan aşinalığını da arttırır. Almanya'da geçirdiği vakitlerini, 1958'de Ankara'ya döndüğünde Alman Kültür Merkezi ve İrtibat Bürosu'nda çalışarak işe çeviren yazar, Ankara Radyosu'nda çalışma fırsatı da yakalar. Bu dönemler, onun nasıl bir iç dünyaya sahip olacağını, ne tür bir edebi yolculuğa çıkacağını da emareleriyle beraber vermeye başlar, çünkü ''gerçekçilik'' veya ''yeni gerçekçilik'' olarak adlandırılan akımın etkisiyle öykü ve yazılar neşretmeye başlar. Avrupa'da 1850'lerden sonra filizlenmeye başlayan gerçekçilik akımı, bize gelmek için 100 yıla yakın bir zaman beklemiştir. Eşzamanlı olarak Türk yazınının da değişimlere gebe olduğu bu dönem, Soysal'ın Dost, Yeditepe, Ataç gibi dergilerde öykü ve yazılarının yayımlandığı yıllardır. Sevgi Soysal'ın hayatı kalıpları kırmak, zincirlerinden azade olmak gibi kavramları içi dolu bir şekilde yaşayan bir kadının izlerini taşır. Bu minvalde görebileceğimiz önemli girişimlerinden birine, 1961'de Haldun Dormen'in yönettiği ''Zafer Madalyası'' adlı oyunda tek kadın rolünü oynaması misal verilebilir. Bundan sonra artık zaman öyküleri aracılığıyla içinde dolup taşan duyguların kitap halinde de yayımlanacağı zamandır. Rahatlamadım hiç. Kızgınlığım tabanlarımda. Öğle güneşinde, kumsalda dolaşıyormuşum gibi çıplak ayaklarla, kızmış kumlarda yanıyor tabanlarım. Erkeklere, erkeklere, en çok onlara, bu kendilerini, sonra yine kendilerini sevenlere kızgınlığım. İki düğmeli, tek düğmeli, üç düğmeli ceketleriyle duyarsızlar ordusu yığın yığın geçiyorlar. Ceketsiz, kravatsızlarda biraz olsun umudum vardı, oysa tek dolaşmıyor onlar güçsüzler. Rastlamadım işte, birilerine rastlamadım Rast-la-san-da, rast-la-ma-san-da av-va gi-di-yo-ruz. Eser hakkında yazılan metinlerde, erkekçe çizilen sınırlardan sıkılan bir kadının erkeklere olan öfkesinden söz edilse de, bugünkü bilgilerimiz ışığında tepki verilenin daha çok ''erkeksi'' olduğunu söylemek de gerekebilir. Bu parantezi kapadıktan sonra devam edelim. Eserde görebileceğiniz farklı unsurlar arasında gerçeküstü imgeler, bu imgenin gerçeküstücülüğüne yaraşır bir dil, toplumun yaşayış alışkanlığından kendini sıyıran ve bireyliğini arayan bir kadın bulunur. Tante Rosa'nın yaşamı bir başarısızlık öyküsü gibi gözükse de, içindeki prensesin ölmesine izin vermeyen Rosa'ya acımak ve gülmek kadar, hayran olmamak da zordur. Tante Rosa'nın iç sesi ve Sevgi Soysal'ın alaycı dili, kitap boyunca bu ikilemleri bir sonuca bağlanmadan dile getirir ve okuyucuyu, özellikle de kadın okuyucuyu, kendi varoluşuyla baş başa bırakarak aradan çekilir. Yazarına önce ödül kazandırıp ardından kısa bir tutukluluk yaşatan Yürümek Türk edebiyatında feminist okumalar yapma noktasında da önemli bir nitelik hacmine sahiptir. Özdemir Nutku'nun ardından Mümtaz Soysal'la evlenen yazar, Mümtaz Bey'in ideolojik propaganda yaptığı gerekçesiyle mahkum edildiği Mamak Cezaevi'nde evlenir. Kendisi de siyasi gerekçeler gösterilerek tutuklanan Sevgi Soysal, sekiz ay boyunca Yıldırım Bölge'de, yaklaşık üç ay da sürgün yediği Adana'da kalır. Cezaevi onun yazarlık hünerini elinden alamaz ve bu süreçte yazdığı Yenişehir'de Bir Öğle Vakti adlı romanıyla 1974 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanır. Bu ödülü kazanan ilk kadın yazar olarak da tarihe geçen Sevgi Hanım bu ikinci romanında cinsiyet faktörünün ilişkilere olan etkisini irdelemeyi sürdürür, beri yandan 12 Mart'ı ülkeyi bu sürece getiren geçmişle beraber aktarır. Eve alınması mutlaka gerekli eşya için karılarına surat asmaktan usanmış kocaları, ev ihtiyaçlarını hayatın merkezi sanan dar görüşlü ev kadınlarını, ev eşyalarında hiç bıkmadan yenilik ve değişiklik yaparak hayatlarını renklendirdiklerini sanan ve belki de hayatlarında sadece bu alanda ilerleyen aileleri, yeni kuracakları yuvayı döşemekten anlaşılmaz bir tat çıkaran nişanlıları, kafeslerine delice meraklı, kafesleri için durmadan para ve emek tüketen tutsak kuşları, hem alışveriş edip hem de bundan şikayetçi olanları ayırt etmiyordu mağaza müdürü. Otobiyografik unsurlarla bezeli ve 1975'te yayımlanan Şafak ise Adana'da sürgünde olan bir kadının yaşadıklarını 12 Mart eleştirisi ekseninde ele alır. Yazarın feminist seyrini, sürgün ve muhtıra gibi farklı politik evreler de takip etmeye başlar. Cezaevi anılarını anlattığı ve bir gazetede tefrika edilerek yayımlanan yazılar Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu adıyla kitaplaştırılır. Yazar artık yalnızca kadın özgürlüğüne eğilmesiyle değil, farklı toplumsal çarpıklıklara değindiği yazılarıyla da politiktir. Baktığınız zaman, Sevgi Soysal'ın edebi ve siyasi yaşantımızdan bir fırtına gibi geçtiğini anlamak zor olmasa gerek. Bir tiyatro oyununda tek kadın rolünü canlandırması, ailesinin karşı gelmesine aldanmayarak evlenmesi, sonraki evliliğini eşinin mahkumiyeti nedeniyle ''içeride'' yapması, ardından gelen hapis ve sürgün dönemi... Ve tüm bunları, modernleşme noktasında hala büyük sancılar yaşanan 20. asrın ikinci yarısında yaşamış olması. Yarattığı kadın karakterlerin muhtemel ki hepsinde kendisinden izler görebileceğimiz Sevgi Soysal tüm bunlara rağmen ''öğretilmiş'' bir insana, arzularından korkması gerektiğine inandırılmış bir kadına dönüşmemiştir. O, büyük gövdenin çizdiği sınırları dinlememeye, kendini gerçekleştirmeye inat ederek savaşını kazanmıştır. 1975 sonbaharı, Soysal için de yaprakların döküldüğü bir tarih olur: Yakalandığı kanser ondan bir göğsünü alır. Ama yaşamın içinden gelen bir yazar olma hünerini kaybetmez: Hastalık evresindeki dönemlerini içeren ve 12 Mart'tan sonraki değişimleri anlattığı Barış Adlı Çocuk 1976'da doğar. Aynı yıl bir ameliyat daha geçirmek zorunda kalan yazar, tedavi için eşiyle beraber Londra'ya gider. Tasarladığı son romanı Hoş Geldin Ölüm'ü bitiremeden Kasım 1976'da hayata gözlerini yumar. Dostluğumuzun sağlıklı olabilmesi için, yanlış yere edindiğin komplekslerin ışığında görmemelisin beni. Bunların dışında, yalın ve çıplak, beni, benim sorumlu olduğum yönlerimle değerlendirmelisin."} {"url": "https://gazetesanat.com/sevgi-ve-para-arasinda-ana-baba-olmak-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Ekonomi profesörü Fabrizio Zilibotti ve Matthias Doepke'un yazdığı ve The Kitap Yayınları etiketiyle çıkan Sevgi ve Para Arasında Ana Baba Olmak isimli kitapta ebeveynlerin çocuk yetiştirmede ekonomik boyutun önemi anlatılıyor. Her çocuk, kültürden kültüre nesilden nesile ve ekonomik şartlarlardan dolayı farklı yetişir. The Kitap Yayınları etiketiyle çıkan Sevgi ve Para Arasında Ana Baba Olmak isimli kitapta, ekonomi profesörü yazar Fabrizio Zilibotti ve Matthias Doepke, geçmişin çocukları ve şimdinin ebeveynleri olarak kendi deneyimlerini ve araştırmalarını paylaşıyor. Kendi ebeveynlerinden çok farklı bir ebeveyn olduklarını farket eden yazarlar, farklı olma nedenlerini şuan çocuklarının dünyası ile aynı şartlara sahip olmadıklarını bu sebeple farklı bir dünya da yetiştirildiklerini anlatıyor. Üç bölümden oluşan kitapta 1. bölümde ebeveynlik uygulamalarının ülkeler arasında farklılığı, ülkeler arasındaki ekonomik teşvik farklılığı ve gelişmiş ekonomilerdeki sınıf farklılıklarıyla ebeveyn seçimleri anlatılırken 2. bölümde, bugün ebeveynlerin çoğu çocukları uygunsuz bir şey yaptığında onları sert bir şekilde disipline etmekten kaçınırken, yüzyıllar boyunca otoriterliğin neden bu kadar popüler olduğu ve aynı perspektiften hareketle ebeveynlikteki toplumsal cinsiyet rollerinin dönüşümünü, ekonomik gelişim sürecinde geniş aileden çekirdek aileye geçişi, ebeveynlerin çocuk işçiliğine karşı değişen tutumlarını ve hatta sosyal sınıflar arasında farklı tercih ve değerlerin oluşumu sorgulanıyor. 3. bölümde ise zengin ve yoksul aileler arasındaki ebeveynler arası uçurumun farklı sosyal çevreden gelen çocuklar için fırsat eşitsizliği yarattığı anlatılıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sevgili-stefan-zweig", "text": "Kendi isteğimle ve bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce son bir görevi yerine getirmeye kendimi mecbur hissediyorum. Bana ve çalışmalarıma böyle iyi ve konuksever şekilde kucak açan harikulade ülke Brezilya'ya içtenlikle teşekkür etmeliyim. Her geçen gün bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim. Benim lisanımın konuşulduğu dünya, bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum Avrupa'nın kendi kendisini yok etmesinden sonra hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu. Ama hayata 60 yaşından sonra yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyacım vardı. Şükürler olsun ki, hayatında ne değişirse değişsin, sen ne kadar yolculuğa çıkarsan çık, yazmaktan hiç vazgeçmedin. 1916'da Babil Kulesi ve 1918'deki Zorlama adını verdiğin yazıların ile de savaşın karşısında sergilediğin tutumun gün yüzü kadar açıktı. Savaş ne kadar aldıysa, sonrasında kalemine yansıttığı güçle o kadar da verdi sana. Hayat dengeler üzerine kuruluydu nihayetinde. Bu gerçek senaryoda yaşananlar sürekli kötü gidemezdi ya. Savaştan sonra Salzburg ne de iyi geldi sana. 1937'ye kadar Frederike von Winternit ile sürecek evliliğin vardı şimdi ve en önemlisi lise sıralarında hayranı olduğun bir diğer isim Hugo von Hofmannstahl, bugün evinin konuklarındandı. Ünleniyordun Zweig; bir gün seni tüm dünyanın tanıyacak olmasına öyle çok da yoktu aslında. Zaman göreceli bir kavramdı ve sen ezelden beri bir insanın kalbine işleyecek, hep tanıdık, o bildik hissiyatı verecek kadar gerçek, o ünlü eserini yazacaktın çünkü: Satranç! Evet, Satranç! Hayattan vazgeçmeden hemen önce yazdığın son eserin. Özellikle biyografi türünde verdiğin eserlerle tanınırken bir anda 'psikolojiyi' başarıyla kullanmıştın işte. Hoş, buna şaşmamalı! İnsan en iyi, tanıdığı duyguların kıskacından çıkmasını bilir hiç kuşkusuz. Sen de kendince en doğruya giderken, kendini en iyi böyle aktarabilirdin. Türkiye'de ise, ilk kez 23 Eylül 1944'te, Adana'da, Türksözü gazetesinde tefrika ediliyor; Satranç Oyuncusu adıyla da basılıyor. Gazetenin sahibi ve yöneticilerinden Nevzat Güven, bu çeviriyi yapıyor. Hayat çok ilginç Zweig! Topraklarını bildiğim, çocuk adımlarla yürüdüğüm şehirmiş aslında seni bana getiren. Bunu çok sonra öğreniyorum tabii ben. İşte kitapta Almanya'ya tuttuğun şu ayna var ya, aslında sanırım o aldı içinde ertesi gün bir kez daha yaşamak için sebep bulma isteğini. Aslında biraz daha sabretsen, portakal çiçeği kokusu, bence seni hayata bağlayabilirdi. İntiharını doğru bulmuyorum, ama özgürlüğünü de kıskanmadan edemiyorum sanırım. Çünkü gözlerimi kapatıp da yaşadığın zaman dilimine geldiğimde yapabiliyorum çünkü hayal eden herkes yapabilir insanlığın aşağılanmasına, erdemlerin yok oluşuna, ötekileştirmenin çoğalttığı nefrete, kötülükten doğan bunca öfkeye seyirci kalamamanı anlıyorum. Tamamen bu hissiyatla yakın dostun Joseph Roth'a yazdığın şu cümleyi de anlıyorum: Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak. Bir nefretin çift taraflı ağırlığıyla yere serilmiş durumdayım, savaşa neden olan Almanya'ya duyduğum nefret ve savaşın galibi olan Avusturya'daki Yahudilere duyduğum nefret benim gibi insanları yok edecek, yaşamak için birazcık hava bile bırakmayacaklar. Peki, nereye kaçmalı? Dünya bize kapılarını kapatacak, bense yabancı ve düşman olarak hor görüleceğim bir devletin tutsaklığında yaşamayı istemiyorum. 14 Şubat 1942'de karı koca, Rio Festivali'ni izlemeye gitti. Nispeten keyifleri yerindeydi ki, ağızlarından kan damlatan adamların yazdığı gazetelerin manşetini gördüler. Naziler, Süveyş Kanalına doğru yönelmişler; Libya'yı hedef almışlardı. Apar topar evlerine döndüler. 22 Şubat günü, Stefanlar'ın yatak odalarının kapısı öğlene kadar hiç açılmadı. Hiç böyle yapmazlardı. Ses alamayan hizmetçiler, hiç vakit kaybetmeden polise haber verdi. İçeri giren polisin gördüğü manzara tek hıçkırıklıktı; Stefan sırt üstü yatmış, karısı da elini onun göğsüne koyup sarılmıştı. Cansız bedenleri ile öylece yatan çift, Veronal adlı ilaçtan içmişler, öncesinde de masanın üzerine pulları muntazam bir şekilde yapıştırılmış veda mektuplarını bırakmışlardı. Stefan, Hitler'in zorbalığının sonsuza dek süreceğini sanmıştı belli ki. Hal böyle olunca, kendi dünyası da bir daha hiç var olmayacaktı... O kadar emindi ki, bir daha asla eskisi gibi olamazdı. Aslında yanlış da değil tabii, bir daha eskisi gibi olmaz; ama kim bilir, belki daha güzel olur. Şu hayat, ne getirirse getirsin, öylesine değiyor ki her saniyesine. Vazgeçmek, daha büyük bir kabulleniş gibi... İnsanın hayatında her şey, her an birbiri ile ilintili. Dünya üzerinde ne kadar insan varsa, o kadar da yaşama şekli var işte. Bir elin beş parmağı misali; mümkün değil aynı hissetmek. Aslında görebilene, iyi ki mümkün değil aynı yaşamak. Damla Karakuş'un bu yazısı Lacivert Dergi, 85. sayıda yayımlanmıştır. ''Vazgeçmek, daha büyük bir kabulleniş gibi... '' ilgiyle okudum sonuna kadar. Kaleminize sağlık. Damla Hanim kaleminize saglik cok guzel bir yazi olmus, keyifle okudum. Muhtaşör kaleminden yine nadide bir yapıt yapmışsın. Kısa vadede hakkettiğin ve benim ki bir çok kişinin beklediği konum ya da konumlara gelmeni en kalbi şekilde temenni ediyor Seni seviyorum. Sevgili Damla. Adana festivali 🍊 çiçeği yazınıza dahada rek katmıştır Damlacigim yazmaya devam edebilirsin, umarım okuyanın çok olacaktır inşallah! öyküde geçen günleri çok etkileyicidir! Okurken yüreğinize dokunan kelimeleri cümle haline getirebilmek gerçekten yetenek ve aşk gerektirir. Kalemine sağlık.. Damlacim harikasin. Yazilarini büyük bir keyifle okuyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/sevgili-yalnizlik-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Bir kadın ve bir erkek, Likos ve Tidu ile tanışıyoruz bu romanda. Yedi tepeli şehirde bir odadayız. Likos iflah olmaz bir hayalperest, Tidu iflah olmaz bir gerçekçi... Sanki bir düşün içindeler, zamansızlığın yarattığı bir zaman boşluğunun içinde, uzun uzun sohbetler ediyorlar. Yoksa düş değil de hepsi gerçek mi diye düşünüyor okur. Bir de yasaklı kelimeler var. Bunları dile getirmeden konuşmak zorundalar. Ve ikisinden biri bu kelimeleri kullanırsa ebediyen birbirlerini kaybedebilirler. Seyfettin Araç, 20 Eylül 1982'de Mardin'de doğdu. Mazıdağı Yatılı İlköğretim Bölge Okulu'nun ardından Diyarbakır Ali Emiri Ortaokulu'nu ve Ziya Gökalp Lisesi'ni bitirdi. Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Sinema TV bölümünden mezun oldu. 2004 yılında kurduğu ARC Şirketler Grubu'nun kurucu başkanlığını devam ettirmektedir. Beşiktaş Kongre Üyesi, aynı zamanda gravür, birinci basım kitap, harita ve yağlı boya resim koleksiyoneridir. Birçok dergiye denemeler, öyküler ve şiirler yazan Araç'ın ilk kitabı Kent Şiirleri 2020 yılında yayımlanmıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/sevginin-muzigi-allegra", "text": "Merhaba değerli Gazete Sanat okurları. Bu hafta sizleri Avrupa'da contemporary müziğin en iyi temsilcilerinden biri olarak kabul edilen İran asıllı İtalyan besteci piyanist Kiann'ın son çıkardığı Live From Vienna adlı albüm ve albümün geçen hafta çıkan bonus teklisiyle tanıştırmak istiyorum. Başarılı müzisyen Kiann küresel salgın sürecinde meslektaşları gibi sahnelerden ve dinleyicilerinden uzak kalsa da bu süre içinde sürekli çalışarak ve üreterek birçok farklı alanda başarılı işlere imza attı. etkinlik ve konserleri çok yakından takip etmiş ve yapılan etkinliklerin hem görsel işitsel kalitesi açısından özensiz hem de seyircilerin beklentilerini karşılamaktan uzak olduğunu gözlemlemiş. Live From Vienna albümü bu olumsuz gözlemleri üzerine canlı konser formatı, Musikverein binasında bulunan Bösendorfer Salonunda kayıt altına alınmış. Albümü en özel kılan şey ise adından da anlaşıldığı gibi canlı konser kaydı mantığı ile kayıt edildiği için kayıt sırasında ve sonrasında hiçbir düzeltme ve değiştirme olmadan başından sonuna kadar olduğu gibi yayınlanmış olması. 10 eserlik Live From Vienna albümü sadece solo piyano eserlerinden oluşan bir albüm değil. Kiann evrensel sesiyle eserlerine çok yakıştığını düşündüğünden bestelediği 6 eserine kendisine eşlik etmesi için çellist Ana Percevic için yeni çello partisyonları eklemiş. Sonuç olarak Kiann canlı konser atmosferinde kalite ve özenden asla feragat etmediği yumuşak ve hüzünlü müziği ile dinleyicilerini düşünmeye ve hissetmeye sevk ettiği bir albüme imza atmış. Sanatçı bu etkileyici albümü dijtal müzik platformlarında yayınlandığı andan itibaren müzikseverlerin yoğun beğenisinin ve ilgisinin ardından geçtiğimiz günlerde albümünün bonus teklisi Allegra'yı yayınladı. Klasik müzikte İtalyanca bir terim olan Allegra neşeli ve biraz da tempolu bir müzik anlamına gelse de parça bu terimin ifade ettiği özelliklerle çok az benzerlik göstermekte. Allegra aslında Kiann'ın kızına ithaf ettiği bir eser. Ona olan sevgi ve duygularını müzikle ifadesi sebebiyle çok özel ve kişisel bir çalışma niteliğinde. Allegra Live from Vienna albümü kayıt çalışmaları sırasında ilk başta solo piyano için bestelenmiş. Ancak sanatçı daha sonra çellonun davudi sesinin duygularının ifadesini kuvvetlendirmekte mükemmel bir araç olacağını düşünmesi sebebiyle bu esere de çello partisyonları eklemiş. Allegra birçok iç içe geçmiş formdan oluşan bir beste ki bunlardan bir tanesi de ninni. Sanatçı aslında bu parçayı sadece bir dinleyici ithaf ettiğim kızımın dinlemesi için yazmış fakat daha sonra bu saf sevgi mesajını tüm dinleyicilerine ulaştırmanın ve bu özel duyguyu kendisi ile birlikte paylaşmalarının çok daha güzel olacağına inanarak yayınlamaya karar vermiş. İnsanlık için fark yaratacak en önemli şeyin sevgi olduğunu düşünen sanatçı Allegra'yı dinleyen herkesin eserin içinde barındırdığı saf sevgiyi dinleyicilere ulaştırabileceğine ve en az kendisi kadar duyup hissedeceklerine inanmış. Allegra haricinde bu albüme dair başka bonus tekliler yayınlamayacağını duyuran sanatçı yeni projelerine odaklanmış olarak piyano, elektronik müzik, crossover, klasik müzik ve orkestra için birçok yeni farklı tarz ve türde eser üzerinde sürdürdüğü çalışmalarının müjdesini verdi. Başarılı sanatçı pandemi imkan verirse Türkiye'ye ve Türk hayranlarına çok özel süprizler hazırlığında olduğunu da ifade etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/sevinc-kiranli-disa-vurum-acisindan-oyunculuk-yaparken-de-yazarken-de-degisik-noktalardan-kendimi-ifade-etme-surecleri-yasiyorum", "text": "Yaşamında kendi ışığını sanatına yansıtan, oyuncu kimliği ile başarılara imza atan, kendine özgün ve realist duruşu ile fark yaratan aktris Sevinç Kıranlı ile sanata dair samimi ve keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Sevinç Kıranlı: Merhabalar, ben lise son sınıfta MSM'de tiyatro eğitimi almaya başladım. Hemen akabinde çocuk ve gençlik oyunlarında oynarken; 1997 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı tiyatro bölümünde okumaya hak kazandım. Öğrencilik yıllarımda ve devamında hem kamera önünde, ekranlarda aktif olarak mesleğimi yapma fırsatı bulup deneyim kazanırken bir yandan da yarı zamanlı pedagojik formasyon eğitimi ve stajla başlayan, sonrasında da üç yıl kadar devam eden yuva ve ilkokullarda drama öğretmenliği ile devam ettim. Sahneye adım attığınız anda görünmez duvarlarla çevrili çok kutsal bir atmosferde kesintisiz sanatınızı icra edersiniz. Bu da oyuncuyu istenilen duyguya taşımada çok büyük yardımcıdır ve sonuç benim için her zaman daha geliştiricidir. Başarı tiyatro sahnesindeki bütünlük içinde size daha yakındır. Ama kamera önünde her ne kadar kayıt dendiğinde yine kutsal bir atmosfere sahip olsanız da dış etkenler sizi böler ve istediğiniz konsantrasyona sahip olabilmeniz daha zordur. Bununla beraber canlı performans ve çekimlerden sonra ulaşabildiğiniz kesimler arasında ki uçurum da yadsınamaz ölçüde olduğundan her iki mecrada da aldığınız hazlar ve karşılıklar çok çok farklılıklar gösterir. Ben her ikisinin de kendine has dünyalarına ait hissediyorum kendimi. Çok çeşitli zorluklar bizleri her an, her yerde beklemektedir zaten. Burada da kaçınılmaz olan en temel nokta; doğduğun coğrafya, aile ve hangi kuşak olduğun ile başlayan zorluklarla mücadele ederken, gençliğin verdiği kafa karışıklığı, zaman zaman idealistliğin, zaman zaman da kontrol edemediğin enerjinin önüne bir engel olarak gelmesi... Benim de bunlarla beraber konservatuar sınavlarına gizli girdiğimi ve arada ailemin okulu bırakmamı istemesini sizinle paylaşırsam karşılaştığım zorluklara sanırım biraz ışık tutmuş olurum. Dizi sektörü süreç olarak zamanla yarışılan, sayfa sayısının ve bölüm sürelerinin fazlaca uzun olduğu ve çoğunlukla her hafta izleyicimize ulaşmak adına yaşadığımız yoğun fakat bir o kadar da keyifli koşuşturmacalarla geçiyor benim açımdan. Dijital platformda yapılan işleri izlediğimizde ise süreleri daha kısa bölümlerden oluşuyor, bu doğrultuda da kalite standartları çoğu zaman dünyada yapılan işlerle yarışabilecek boyutta oluyor. Bu başarıyı görmek çok mutluluk verici. Hal böyle olunca yani çalışan her bir birim işini nakış gibi işleyebilecek imkanlara sahip olunca sanıyorum ki yönetmeninden oyuncusuna herkes manevi olarak ta karşılığını kat be kat alıyor. Gerçekten arada ayrım yapamam, çünkü hepsini çok severek oynadım. Pandemi ile alınan darbeye gelecek olursak bu öngörülemez büyük sıkıntıda destek şart! Şimdi bazı tiyatrolar askıda bilet uygulaması gibi yeni arayışlar içinde... bizler elimizden geldiği kadar dayanmalarına yardımcı olmalıyız ama tiyatroların bu süreçten en az hasarla çıkabilmeleri için esas olan devletin desteğidir. Sosyal platformu içerik olarak elimden geldiğince önce işimle ilgili daha sonra ise takipçilerimle kurduğum ilişki açısından onlara da faydalı olabilecek paylaşımlar yaparak kullanıyorum. Artık hayatlarımızın çok uzun bir bölümünü sanal gerçeklik olarak nitelendirdiğimiz sosyal platformlarda geçiriyoruz bu yadsınamaz bir gerçek. Fakat bu durumu özellikle -içerik olarak- doğru yönetmek noktasında topluma mal olmuş bireylerin sorumluluk sahibi olduğunu düşünüyorum. Evet 🙂 Nisan ayında artık raflarda ve internetteki birçok mecrada yerini alacak olan çocuk kitaplarımın ilkini görebileceğiz. Elif'in Maceraları adı altında okurlarla buluşacak serinin ilk kitabı için çok heyecanlıyım. Değişik konulara değindiğim her bir kitapta bugüne kadar ki eğitimlerimle anneliğimi harmanladım ve çocuklarımdan yola çıkarak yazdım. Şimdiden herkese keyifli okumalar ve sanat dolu, kitap dolu günler dilerim. Teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/sevinc-sirma-icim-disim-tek-derdim-sevgi", "text": "Oyunbozan, Yer Gök Aşk, Mihrali, Adak gibi tv dizilerinde rol alan ve geçmiş yıllarda Show Tv ekranlarının en çok sevilen dizilerinden biri olan ve hafızalara kazınan Fatih Harbiye dizisinde hayat verdiği Nezahat karakteri ile izleyicisine kendini sevdiren, Kurtlar Vadisi Pusu dizisinde 8 sezon dublaj yönetmen yardımcılığı, Gülümse Yeter, Acil Aşk Aranıyor, Hayat Mucizelere Gebe, Acı Aşk gibi birçok tv dizisinde ve Şeytan-ı Racim 2 sinema filminde seslendirme yönetmenliği yapan, Asla Vazgeçmem adlı tv dizisinde ise Amina Gülşe'yi seslendiren mütevazı ve başarılı oyuncu Sevinç Sırma ile samimi ve keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Genel hikayesi, karakterlerinin sahiciliği ile Fatih Harbiye özel bir projeydi. Dolayısıyla bütün naifliğiyle Nezahat de içselleştirmekte zorlanmadığım, çok keyif alarak hayat vermeye çalıştığım bir karakter oldu. Malum dizi setleri hep bir koşuşturma, bölüm yetiştirme telaşı içinde geçiyor. Hızlı düşünmek ve o an için en iyiyi yaratmak zorundasınız. Hep daha iyisi tabi ki mümkün, bunun sonu yok... olmaması da güzel zaten. Aramaya devam ediyorsunuz bu sayede. Fatih Harbiye sevgili senaristi Deniz Hayriye Ersöz'ün bütün samimiyeti ve yeteneğiyle yarattığı çok sahici ve özel bir hikayeydi. O sahiciliği öyle güzel bir ekiple buluştu ki o arkadaşlarımızla hala görüşüyoruz ve hala dünyanın her yerinden insanlardan çok güzel tepkiler almaya devam ediyoruz. Nezahat de dizinin diğer karakterleri gibi özenle yaratılan çok bizden bir karakterdi. Dar gelirli bir ailenin, türlü yokluklarla başa çıkmaya çalışan bunun için kendi hayatından vazgeçen, fedakar, iyi kalpli bir ablaydı Nezahat. Zaman zaman isyan etse de kendi vazgeçişlerine dair, ev halkının sorunları onun bu isyanını fazla sürdürmesine izin vermez hemen kapatır üstünü yaralarının, ailesine kanat germeye devam eder. Her evin bir Nezahat'i var. O yüzden çok sevdik biz Nezahat'i. Ne mi yapıyoruz? Dayanışmaya devam ediyoruz! asla yalnız yürümeyeceksin diyoruz! Örgütlenmek ve bir olmak zorundayız! Böylesi zor zamanlarda önce içime, sonra sevdiklerime, aileme ve doğaya sığınıyorum. Yoga yapıyorum, okuyorum, meditasyon yapıyorum dua ediyorum; içimizde hep iyiliğin ve sevginin yeşermesi için. Biliyorum ki bizi iyi yapacak tek şey sevgi. Pandemi dönemi bir kez daha gösterdi ki sanatçı, oyuncu, müzisyen bu ülkede tek başına. Setler durdu, tiyatro salonları kapandı, müzisyenler, oyuncular işsiz kaldı. Eve kapandığımız dönemde nostalji kuşağında bütün eski dizi ve filmler yayımlandı ve keyifle izledik ama telif yasamız olmadığı için tek kuruş kazanamadık. Ortada büyük bir emek sömürüsü var ne yazık ki. Telif yasası ile ilgili dünya standartlarında çok acil yasal düzenlemeler yapılmalıdır artık. Yerli dizilerde başrol oyuncusunu konuşuyorsanız genelde kusur kapatırsınız. O oyuncunun yeterli diksiyon, Türkçe ve oyunculuk tecrübesi olmadığından sizin göreviniz doğru ton ve duyguyla var olan eksikleri kapatmak, oyunculuğu birkaç adım ileri taşımaktır. Yabancı filmlerde ise zaten iyi prodüksiyonlar ve genelde iyi oyunculuklar olduğundan oyuncunun oyununu düşürmeden birebir duygusuyla yansıtmak hedeftir. Yani oyuncuyla yarış halindesindir, çok keyifli! Dilin inceliklerini kullanarak karaktere kendinden de bir şeyler katarak renklendirmek de mesleğin güzelliklerinden tabi. Yine bu alanda da emeğimizin karşılığını ne yazık ki alamıyoruz. Oyuncular sendikası bünyesinde seslendirme çalışma grubundaki arkadaşlarımız mevcut şartların iyileştirilmesi, hak devir sözleşmelerinin bedelsiz imzalanmasının önüne geçilmesi ve ücretlendirmelerde düzenlemeye gidilmesi yolunda sonsuz bir özveriyle çalışmaya devam ediyor. Pandemi sürecinde gündemimiz biraz değişse de önümüzdeki aylarda hayata geçecek umarım bu yeni düzenlemeler. Devlet ve Şehir tiyatroları gibi ödenekli tiyatrolar dışında son yıllarda çok güzel alternatif tiyatro yapan sahneler açıldı. Neredeyse yok bütçelerle çok güzel işler yapılıyor. Televizyondaki oyuncu yozlaşmasının ötesinde şahane oyunculuklar görüyoruz. Gazete Sanat ailesiyle gerçekleştirdiği bu içten röportajdan dolayı sevgili Sevinç Sırma'ya teşekkür ediyor, sanat hayatındaki başarılarının devamını diliyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/sevinc-yurdemden-6-sarkilik-bir-caz-albumu-selections", "text": "Sevinç Yurdem, caz standartlarına kendi yorumunu getirdiği yeni albümü Selectionsı müzikseverlerle buluşturdu. Nina Simone, Billie Holiday, Frank Sinatra gibi efsanelerden duymaya alışık olduğumuz caz eserleri, müzisyen Sevinç Yurdem yorumuyla tekrar hayat buluyor. Sevinç Yurdem, Selections albümüyle ilgili olarak: Çok uzun zamandır sahnede söylediğim ve kendimi en iyi şekilde ifade ettiğim şarkılardan oluşan bir seçki Selections. Müziğe başladığım ilk günlerden beri caz söylüyorum. Bir gün bu şarkılardan oluşan bir albüm fikri her zaman aklımın bir köşesindeydi, Universal Müzik Türkiye'nin desteğiyle bu hayali gerçekleştirmiş oldum. Albümde Nina Simone, Billie Holliday, Frank Sinatra, Tony Bennet, Sarah Vaughan gibi efsanelerin seslendirdiği 6 şarkıyı kendi yorumumla sizlere sunuyorum. Babajim Stüdyolarında 3 günde canlı olarak kaydettiğimiz albümün aranjelerini Kerem Türkaydın ve Uğur Güneş yaptı. dedi. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzikoloji bölümünden mezun olan Sevinç Yurdem, öğrencilik dönemi boyunca ayrıca D. E. Ü. şan bölümü hocası Sebahat Tekebaş'tan özel şan dersleri aldı. Aynı dönemde piyanist Ömür Gidel ile transcription, scat, caz armonisi üzerine çalışmalar yaptı ve çok geniş bir caz standartları repertuvarı hazırladı. Üniversite ile birlikte sahne çalışmalarına da başladı. Caz standartları, soul, 80'li 90'lı yılların Türkçe Pop şarkıları ve çeşitli aryalar seslendirdi. 2004 yılında ilk kez Ayla Dikmen adına verilen başarı ödülünü aldı. Yorumculuğa orkestra şarkıcılığı ile başlayan Yurdem, birçok bağımsız tarzda projede yer aldı ve sayısız konserler verdi. İzmir Kent Orkestrası solistliği yapan sanatçı bu süre zarfında da birçok şehir, mekan ve festivalde sahne aldı, adından çokça söz ettirdi. 2012 yılında TRT 1'de yayınlanan Türkülerle Caz projesinde yer aldı. Kariyerine bir süre Londra'da devam eden sanatçı, burada da çeşitli mekanlarda sahne aldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/sevrole-belayir-kitap-incelemesi", "text": "Yıllar içinde Melike'nin kızı Leman'ı ve torunu Cem'i tanıyoruz. Onların dahil olduğu olaylar tabii ki Chevrolet etrafında gelişirken, çetrefilleşiyor ve içinden çıkılmaz bir çile yumağına dönüşüyor. Aslında çözümün çok yakınında yaşanan gelişmeler, bir bakıyoruz bizim şaşkın ve obsesif polis memuru Engin ve yardımcısı Serra'yı da yakınlaştırarak birer kahramana dönüştürüyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sevtap-capan-kendimi-gelistirirken-baskalarina-da-isik-tutabilmemin-bir-yolu-tiyatro", "text": "Değerli ve başarılı bir oyuncu olan Sevtap Çapan'la güzel bir söyleyişi gerçekleştirdik. Yaşamı, tiyatroyu ve sanatı konuştuk. Hayatını işine adamış mütevazı, sevecen bir oyuncu kendisi. Onu; Kuşatma Altında Aşk, Türk Usulü, Gelinlik Kız, Kara Melek, Mühürlü Güller, Zeytin Dalı, Affet Beni, Evimin Erkeği, Çılgın Dostlar ve Kalbim Seni Seçti gibi sinema ve televizyon filmleri ile dizilerinden tanıyorsunuz. Aynı zamanda 1994 yılından beri birçok tiyatro oyununda rol almış bir isim. Şuan da sergilenen Bankta İki Kişi ve Günışığına Mektup adlı tiyatro oyunlarındaki performansıyla da seyircisiyle çoğu zaman interaktif bir iletişim kuran oyuncu. İstanbul doğumluyum. Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nin ilk öğrencilerindenim. 4 yıllık tiyatro bölümü mezunuyum. Son sınıftayken Savaş ve Barış oyunundaki Nataşa Rastova rolüne seçilerek İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda profesyonel oyunculuk hayatıma başladım. Ardından sinema ve televizyon dizilerinde rol aldım. İyi projelerde, iyi yönetmenler ve yapımcılarla önemli rollerde boy gösterdim. Sadece oyunculukla değil, sanatın mutfak kısmıyla da ilgiliydim hep... İlk boşluğumda senaryo ve tiyatro metinleri yazmaya başladım. Yazarlığını yaptığım dört oyunun ikisi, İ. B. B. Ş. T' de repertuara alındı. Dublaj yapmak her zaman ilgimi çekmişti. Üç sene önce stüdyolara dönüş yaptım. NTV ve Saran Dijital Stüdyoları'nda Seslendirme Sanatçısı kadrosunda yer almaktayım. Tecrübelerimi ve birikimimi aktarabilmek ve sanat anlayışıma uygun bir çalışma ortamı sağlayabilmek amacıyla 2017 yılında kendi tiyatromuzu kurduk. Profesyonel Artı Sonsuz Firmasının kuruluşu olan Tiyatro P. A. S 'ın Genel Sanat Yönetmeni ve oyuncusu oldum böylece... Beykoz yerel gazetesi Özgün Haber ve Bursa Mora Dergisi'nde Köşe Yazarlığı yapmaktayım. Yoğunluğum nedeniyle Mora Dergisi'ne vakit ayıramıyorum şu sıralar fakat köşe yazarlığına ilk bu dergi ile adım attım. Ayrıca Türk Kadınlar Birliği Beykoz Şube Kurucusu ve Başkanıyım. Sosyal sorumluluklarımıza sahip çıkmamız ve gelişime katkı sağlamaya dört koldan devam etmemiz gerekiyor çünkü... Bir de Hamdi Gültekin tarafından kaleme alınan AKTRİS SEVTAP ÇAPAN ismini taşıyan, oyunculuğum ve sanat yaşamım üzerine bir kitap yazılmıştır. Yazar kitapta anılarıma birebir benim söylemimle yer verdiği için daha da özel bir kitap oldu. Rehber kitap olarak değerlendirilmesi ayrı bir mutluluk benim için... Oyunculuk üzerine çeşitli okullarda eğitimler verdim ve halen vermekteyim. Bankta İki Kişi bir ay gibi bir sürede çalışıldı. Oyun metnine karar verme aşaması hariç. Günışığına Mektup biraz daha uzun bir zaman aldı. Metne karar verdikten sonra üç aylık bir prova süreci yaşadık. Çünkü sahnede tecrübesi az iki oyuncumuz vardı. Eğitim ve prova bir arada idi. Evet! Projeden bol bir şey yok hatta. Önemli olan içimize sinmesi ve doğru koşulların oluşturularak hayata geçirilmesi elbette... Bir komedi oyunu hazırlığı içindeyiz. Metne karar verdik ve geri kalan detaylarla ilgiliyiz şu an. Ben Serisi adı altında tek kişilik oyunların hazırlığı içindeyiz. İlk oyunumuzun metni hazır, diğerleri yazılacak. Ben Serisi Kurtuluş Kahramanları'nın ilk oyunu Mehmet Dağıstanlı'nın kaleminden BEN KARA FATMA oyununu Belgi Paksoy 'un dramaturjisi eşliğinde sezon bitmeden seyirci ile buluşturmayı planlıyoruz. Kara Fatma'yı ben canlandıracağım hayırlısıyla... Aynı tasarım ekibimizle birlikteyiz yine... Bir özel çalışmamız daha olacak. Seriden ayrı yine tek kişilik bir oyun fakat farklı bir konsepte sahip... Özel bir kitaptan sahneye uyarlayacağız. Sürpriz bir yazar... Oyuncumuz da sürpriz olsun. Onun hazırlığına da başladık. Son dönemde Dangal filmi, bir hint filmidir, çok keyif alarak izlediğim filmdir. Gerçek bir olaydan alınmıştır hikayesi... Bizim ülkemizde de önemli olan bir sporu konu almakta film. Güreş sporunu... Hindistan'daki ilk kadın güreşçilerin başarısını... Hatta biz niye insanımızın başarılarını konu alan filmler çekemiyoruz diye beni üzen bir yönü de oldu filmin. Kitap okumaya vakit ayıramıyorum. Bol, bol tiyatro metni okuyorum. Şu anda duymaya alışkın olduğumuz ünlü isimlerin sesleri maalesef farklı dublaj sanatçıları tarafından seslendiriliyor. Nicolas Cage' i mesela Uğur Taşdemir'in sesinden dinleyemeyebiliyoruz zaman zaman. Şöyle cevaplayabilirim. Drew Berrymore' u son dizisi Santa Clarita Diet dizisinde benim sesimden dinleyebilirsiniz. Ama aynı sanatçının Türkçe dublajlı başka bir filmindeki ses benim sesim olmayabilir. Tiyatro oyunları ve provaları bunun yanında seslendirme ve dublaj çalışmaları arasındaki yoğun temposundan bize vakit ayırdığı için Gazete Sanat olarak Sevtap Çapan'a teşekkür ediyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/seyma-unal-kendini-samimiyetle-acmak-emek-istiyor", "text": "- Yakın zamanda O Zaman Gerçeği Nasıl Öğreneceğiz? adlı öykü kitabınız raflardaki yerini aldı. Sizi tanıyabilir miyiz? 33 yaşındayım, 2 çocuğum ve eşimle birlikte İstanbul'da yaşıyorum. Bir bebek giyim markam bir de kafem var, aynı zamanda sosyal medyada içerik üreticiliği yapıyorum. Girişimcilik ve anneliğin tüm sancılarına rağmen hayatımın en mutlu dönemini yaşıyorum. Tüm bu hayat koşuşturmasında dolan kaplarımı boşaltmak ve yaralarımı sağaltmak adına bol bol okuyor, yazıyor ve dünyadaki yerimi anlamlandırmaya çalışıyorum. - 10 bağımsız hikayenin yer aldığı bu öykü kitabı nostaljiyle besleniyor demek yanlış olmaz. Geçmişe özlem duyuyor musunuz? - Sosyal medyada hatırı sayılır bir kitleniz var. Bunu bilerek kalemi elinize almak yazdıklarınıza sirayet etti mi? Yazmaya olan tutkum sosyal medyanın varoluşundan çok önceye dayanıyor. Bu nedenle yazdıklarımın sosyal medyada tanınır olmamdan etkilenmesi adil olmazdı. Yazmak zaten kırılganlığınızı görünür kılmak demek. Baştan bunu kabul etmek gerekiyor bence. Kendinizi açtığınız bir işte okuyan ne der? diye kısıtlamak büyük çelişki. Ve o çelişki genelde samimiyetsizlik olarak yansıyor satırlara. O yüzden yazarken ne zaman Bunu okuyan hakkımda nasıl düşünür? tuzağına düşsem, yazmaya ara verdim. Kırılganlığımı gösterecek kadar cesur hissettiğimde yeniden başladım. - Yol öykünüzde kendini yeniden var eden, adımlarını daha sağlam atan ve farkındalıkla yaşayan birini okuyoruz. Siz hayatınızın hangi evresindesiniz? Yol oldukça otobiyografik bir öykü. Ben de hayatımın eskiye kıyasla oldukça içgörülü bir evresindeyim. Kim olduğuma karşı hiç bu kadar merak duymamıştım. Sürüklenerek yaşamak istemiyorum. Sosyal kimliklerimi, toplumsal etiketleri, çocukluk travmalarımı katman katman açıp, en içerideki özüme ulaşmak istiyorum. Yolun neresinde olduğum hakkında en ufak bir fikrim yok, ama niyetim düşe kalka da olsa ilerlemeye devam etmek. - Peki, yol kavramı sizin için ne ifade ediyor? Durağanlığı. Beni hayatta en çok başlangıçlar heyecanlandırır, o yüzden hayatım yarım yollarla dolu. O heyecanı tekrar tekrar yaşamak için sürekli birşeyi bırakıp yenisine başladım. Durağan için sabrım yoktu, hele o kadar durağanlıktan sonra başarısız olma fikrine katlanamıyordum. O yüzden işler ciddileşince bırakıp yeni bir şeye başlıyordum. Belki de kariyer yolum o yüzden bu kadar amorf. Ama anne olunca işler değişti, bir şeye o kadar uzun süre sabredip emek verince, zor olsa da kalmayı seçince yani, ne büyülü şeyler olabileceğini gördüm. Şimdi başlangıçlar için duyduğum heyecan daha sağlıklı bir yerde duruyor. Başlamak ve bir yere varmak hala kıymetli ama yolda olmayı da hiç bu kadar sevmemiştim. - İlk kitabın heyecanı bambaşkadır diye tahmin ediyoruz. Okur görüşleriyle de karşılaşmaya başlamışsınızdır. Tepkiler nasıl ve size ne hissettiriyor? - Siz nasıl bir okuyucusunuz? Neler okur nelerden ilham alırsınız? Başucu kitabım diyebileceğiniz kitabı bizimle paylaşır mısınız? Aynı anda birden fazla kitap okuyorum. Ebeveynlik ve kişisel gelişim kitapları hep başucumda olsa da kurgunun yeri benim hayatımda her zaman ayrı. Sanırım herkesin sürekli en iyi halini göstermesinin beklendiği bu zamanlarda hikayeler bana hemen herkesten daha sahici geliyor. Başucu kitabım Öfke Dansı sanırım, Harriet Lerner büyükannem olsun çok isterdim."} {"url": "https://gazetesanat.com/seytan-tozunun-gizemi", "text": "Avusturya'lı yazar Leo Perutz'un Şeytan Tozu adlı romanı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Modern Klasikler Dizisi'nde yerini aldı. Leo Perutz'un halkı histeriye ve isyana sürükleyen bir laboratuvar deneyinin hummalı öyküsünü anlattığı 1933 tarihli romanı, Almanya'da o dönem Nazilerin aynı yıl iktidara gelmesiyle birlikte yasaklanmıştı. LEO PERUTZ (1882-1957): Avusturyalı yazar Prag'da 1882 yılında bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Aynı zamanda iyi bir matematikçi olan Perutz tarihler 1901'i gösterdiğinde Viyana'ya yerleşti ve eğitimini burada tamamladıktan sonra bir sigorta şirketinde çalışmaya başladı. I. Dünya Savaşı sırasında Avusturya ordusunda görev yaptı. Buradayken Doğu cephesinde ağır yaralandı ve Viyana'ya geri dönmek zorunda kaldı. İlk romanı Die Dritte Kugel 1915'te yayımlandı. Nazilerin 1938 yılında Avusturya'yı ilhak etmesinin ardından Hayfa'ya gitti ve daha sonra da Tel-Aviv'e yerleşti. Yazdığı on bir roman Jorge Luis Borges, Italo Calvino, Ian Fleming, Karl Edward Wagner ve Graham Greene gibi yazarların hayranlığını kazandı. Borges onu maceraperest bir Kafka olarak niteliyorfu ve yapıtlarının İspanyolca çevirilerinin Arjantin'de yayımlanmasını destekledi. Yazarın ölümünden sonra Der Marques de Bolibar (1920) adlı romanı Fransa'da 1962 yılından itibaren verilmeye başlanan edebiyat ödülü Prix Nocturne'ün ilkine değer görüldü. Leo Perutz 25 Ağustos 1957 tarihinde Avusturya'da vefat etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/seytanin-izi", "text": "Kafes gibi bir yerde gözümü açtım. Bir kuş gibi. Tıpkı doğal ortamından koparılmış, özgürlüğüne sahip çıkamamış lanet bir kuş gibi. Nefret ediyorum şu an kendimden. Neden mi? Çünkü özgürlüğüme sahip çıkamadım ve bu lanet kafese tıkıldım. Şu an tüm hayatım onun elinde. Sahi kim o? Beni bu kafese tıkan kişi, artık o benim efendim! Karanlığın aydınlığa olan monoton teslimi gibi emindim o sabah da gelip bana yemek ve su vereceğinden. Nitekim geldi de. Biraz su ve biraz ekmek. Bu bana yeterdi. O yeter diyorsa yeterdi. Islak, sıcak bir ter kokusu vardı. Ekmek ve su gibi bekliyordum bu kokuyu. Bana yetiyordu. Su vermese de olurdu. Benimle hiç konuşmuyordu. Bu beni biraz üzüyordu. Sadece beslemek için mi almıştı beni yanına? Sadece özgürlüğümü elde etmek için miydi bu çaba? Özgürlüğümü alan o kahraman tanrı olmalıydı. Tanrının benimle konuşmasına ihtiyacım vardı. Lakin tanrı beni görmüyordu, yaşamımı devam ettirmemi önemsiyordu sadece. Duygularım ve asıl ihtiyaçlarım umurunda değildi. Günler boyu düşündüm, geceler sabaha, sabahlar geceye dönerken karar verdim. Onu öldürecektim! Yaşar Amca? Yaşar Amca? Sesimi duyuyor musun? Niye ses vermiyor bu adam? Üç gündür ekmek almaya da gelmedi dükkana. Hasta mı oldu yine ne oldu? Yaşar Amca? Tertemiz evi yine, ne titiz adam. Nerede yahu bu adam? Varayım yukarı kata bakayım. Dizlerim de ağrıyor, yaşlandım ben de! Yaşar Amca! Bismillah, tövbe estağfurullah, Yaşar Amca kim yaptı sana bunu? Elleri kırılsın inşallah! Jandarma! Nerede şu telefon, alo, alo... Yetişin Yaşar Amcamı öldürmüşler! Jandarma kısa sürede polis ile iş birliği yapıp soruşturmayı genişletti. Tüm köy sakinleri ile teker teker konuşuldu. Herkes şaşkındı. Köyde ilk kez bir cinayet işleniyordu. Değil cinayet, hırsızlık yüzü görmeyen bu köyde olay büyük korku yaratmıştı. Nitekim korkmakla da haklı oldukları dört gün sonra anlaşılacaktı. Köyün çıkışına yakın evlerden birinin erzak odasına dalan bir yabancı, o an orada rafları yerleştiren evin hanımına saldırmış, elindeki kesici aletle kadında ölümcül yaralar açmıştı. Kadının bilinci kapanmış, şehir hastanesine kaldırılmış ve orada yoğun bakıma alınmıştı. Bu ikinci vakaydı. Olayın sonrasında kilit yüzü görmemiş hane kapılarına sürgüler eklenmiş, kilitler güçlendirilmiş, hava kararınca kimse dışarı çıkamaz olmuştu. Huzur içinde yaşanılan cennet köy, bir şeytan yüzünden cehenneme dönmüştü. Çünkü, köylülere göre bunları yapan şeytandan başkası olamazdı. Cuma hutbesinde şeytana lanet okuyan imam, cemaati birlik olup uyanık olmaya ve hanelerini korumaya davet etti. Herkes diken üstündeydi. Pazartesi gelecek olan arama ekibini bekliyorlardı. Köy ve çevresi eğitimli köpeklerle didik didik aranacaktı. Şeytan, kuş olup uçmadıysa elbet sindiği yerde bulunacaktı. Bu süreçte köylüler, her gördükleri gölgeyi şeytan sanıp jandarmaya ihbar ediyorlardı. Günde en az on ihbar alan jandarma, yorgunluktan bitkin düşmüş, şeytana atılan hiçbir taşın, bir tane bile kurbağayı ürkütmediğini fark edince, gelen ihbarlara itimat etmemeye başlamıştı. Hele ki yapılan bir ihbar, kimsenin tahayyül edemeyeceği bir düşsellikteydi. İhbarı yapan köylü kadın, evlerinin arkasındaki çalılıkta cinlerin ağladığını, jandarma hemen gelip bakmazsa şeytanın cinleri kovalamaya geleceğini söylüyordu. İhbar formuna olayı kaydeden jandarma eri, dosyaya tek cümle yazmıştı; Cinler ağlıyor, şeytanın gelmesi muhtemel. Jandarma bu ihbara da itimat etmemişti lakin aynı köylü bir saat sonra ahırdaki ineğimi öldürmüşler diye canhıraş köy meydanında koşmaya başlayınca, nöbette bekleyen ekipler ahıra gidip ineğin, gerçekten kesici aletlerle öldürüldüğünü tespit etmişlerdi. Köyde öyle bir kargaşa çıkmıştı ki, artık pazartesi günü gelecek olan arama ekibini bekleyecek halleri kalmamıştı. Eline tüfek alan mı dersin, hatim indiren mi dersin, o kadar büyük bir karmaşa vardı ki şeytana mı cinlere mi katile mi, kime karşı savaş açıldığı artık belli değildi. Kesin olan bir şey vardı, o da düşmanı belli olmayan savaş başlamıştı. Pazartesi beklenen ekipler pazar günü köye giriş yaptı, neredeyse köy ahalisi kadar polis gelmişti. Tüm gün köy ve çevresi didik didik arandı. Ne bir cin ne bir şeytan ne de katil ya da katiller bulunmuştu. Güneş batıp da karanlık çökünce ellerde fenerlerle köyün ağaçlık alanlarına doğru yöneldiler. Köpekler havlıyor, baykuşlar çığlık çığlığa uçuyordu, neredeyse her ağaç dibine, her dala ve her çukura bakılmıştı. Hiçbir şey bulunamamıştı, köy ahalisi ve polisler ormanlık alanda arama yaparken köyden geceyi yırtarcasına yükselen bir çığlık duyuldu. Bir anlık şoktan sonra önce ahali sonra polisler, çığlığa doğru koşmaya başladı, tabii ki eğitimli köpekler herkesten önce ulaşmıştı o bıçak gibi insanın içini yaralayan çığlığa! Polis köpekleri, karnının üç yerinden bıçaklanan kızın üstüne sinen ve hiçbir insanın alamayacağı şeytanın o kokusunu içine çekip deliler gibi koşmaya başlamışlardı. Köyün çıkışına doğru koşuyorlardı. Arkadan koşan polis ve köy ahalisinin nefesleri tükenmeye başlamıştı ki onu gördüler! Karanlığın içinde ağır aksak ilerliyordu. Öyle korkunç bir gölgeydi ki, bir sağa bir sola yalpalıyor, karanlıkta bir görünüp bir kayboluyordu. Elinde parlayan üç başlı ölüm dirgeni ise korku salıyordu. Polisler uzaktan Kıpırdama diye bağırdılar ama o hiç duymamış gibi ilerlemeye devam ediyordu. Yaklaşmak tehlikeli olacaktı. Bu sebeple anlık verilen kararla ekibin içindeki en keskin nişancı polis, silahını doğrultup onu ayağından vurdu. İsabet eden kurşunla bir iki metre ileri savrulup yere düştü. Saniyeler içinde ise onlarca polis üstüne çullanıp kelepçeyi taktı. Geride kalan polisler de vurulan kişiyi linç etmek için fırsat kollayan köylüleri zapt etmeye çalışıyordu. Kelepçeyi takıp şüphelinin yüzünü çevirdiklerinde karşılaştıkları manzara polisleri şok etmişti. Şeytan yakalanmıştı! Fakat şeytan dedikleri katil, yirmili yaşlarında olan bir kadındı! Kadının parmak izinin alınmasının ardından kimliği belirlenince, olay çorap söküğü gibi çözülmüştü. Aysel Doğru bir şizofren hastasıydı. Şehirdeki ruh ve sinir hastalıkları hastanesinden kaçmıştı. Otoyola kadar ulaşıp, yoldan geçen kamyon ve tırlara otostop çekerek köy yoluna kadar gelmiş, aç ve susuz geçirdiği günler sonrası ise sürünerek yürüdüğü, mobese kameralarından tespit edilmişti. Yaşar Amca ile de yolları o noktada kesişmişti. Şehirdeki aylık sağlık kontrollerini yaptırdığı doktordan dönerken yolda baygın yatan Aysel'i görmüş, kadını külüstür arabasına alıp evine taşımış, yemek vermiş, iyileştirmeye çalışmış, kadın konuşmayınca da kimseye bir şey diyememiş, kendine gelmesini beklerken, şizofreninin pençesinde boğuşan kadının ilk kurbanı olmuştu. Yaşar Amca'yı öldüren Aysel, evden kaçmış, sığındığı yerlerde uyumuş kalkmış, acıkınca da ikinci hamlesini yapmış ve saldırdığı kadını da ağır yaralamıştı. Geceleri cinler ağlıyor diye köyü ayağa kaldırmasını sağlayan geçirdiği ağlama nöbetleri, onu bir sonraki saldırganlık atağına hazırlamış. Yaşar amcayı evdeki ekmek bıçağı ile, yaraladığı kadına ve öldürdüğü genç kıza ise saklandığı ahırlarda bulduğu üç başlı çatalla yani dirgenle saldırmış. Kim bilir bu insanları, hangi saplantılı fikirler ile öldürmüştü hiçbir zaman bilemeyecektik. Aysel elbette şeytan değildi. Ama şeytan da cehennemde değil, ele geçirdiği ve tanrının bize armağanı olan, dilediğimiz gibi kullanamadığımız zihinlerimizde geziyordu."} {"url": "https://gazetesanat.com/sezen-cin-ozdemir-ile-muzik-yasami-uzerine-soylesi", "text": "Geçtiğimiz yıl yayımladığı Kızıl Gonca isimli üç şarkılık çalışmasının ardından Dolunay isimli teklisi ile müzik dünyasına başarılı bir giriş yapan Sezen Cin Özdemir; bestesi Yıldırım Gürses'e, sözleri Mustafa Sevilen'e ait olan efsane şarkı ''Affetmem Asla Seni''yi, üç farklı versiyonla yeniden yorumladı. Sezen Cin Özdemir ile müzik yaşamı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. 1978'de Cide'de doğdum. Cağaloğlu Anadolu Lisesi'ndeki eğitimimin ardından İTÜ Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden 2001, Fen Fakültesi Kentsel Tasarım Bölümü'nden 2005 yılında yüksek lisans eğitimini tamamlayarak mezun oldum. Ayrıca 2007 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Türk Müziği Nazariyatı Bölümü'nden de diplomasını aldım. Müzik hayatıma 1992 yılında Üsküdar Musiki Cemiyeti'nde başladım. Bu dönemlerim hep yolumu nasıl çizmem gerektiğini düşünmekle geçti. Sadece müzik mi olmalı, mimarlık mı olmalı? İkisini de eş zamanlı yürütebilecek tutkum ve enerjim vardı. 2001 yılında TRT Kurumu'nun düzenlediği ses yarışmasında Marmara Bölge ve Türkiye birinciliği ödüllerine layık görüldüm. 2004 yılında TRT İstanbul Radyosu'nun İstisna Akitli Ses Sanatçılığı sınavını kazandım. Çeşitli radyo ve televizyon programlarına konuk oldum. 2003 yılında Güney Kore'de İpekyolu üzerindeki ülkelerin katıldığı Sori Festivali'nde 15 gün konser vererek ülkemizi temsil ettik ve performansımdan ötürü kapanış seremonisi ülkemize verildi. 2007'de İran'da Türkiye adına katıldığım festival kapsamında konserler verdim. 2003 yılında Amir Ateş'in kendi eserlerinden oluşan Eylül Akşamları albümünde 3 eser, 2018 yılında Üsküdar Musiki Cemiyeti 100. Yıl albümünde 5 eseri solo seslendirdim. 2021'de ilk solo çalışmam Kızıl Gonca yayımlandı. Sonra da 'Ah Dolunay' yine aynı yıl yayımlandı. 'Affetmem Asla Seni' üçüncü solo çalışmam. Şarkıyı 3 versiyonla yayımladık. Orijinal versiyonun klibi yayınlandı. Diğer versiyon klipleri de hazır. Halen uluslararası bir firmada üst düzey yönetici olarak çalışıyorum. Eşim ve bir kızım var. Eşim de Üsküdar Musiki Cemiyeti korist ve solistlerinden bir doktor. 2016 yılında sevgili dostum Ozan Tügen ile albüm projemiz için bir araya geldik. İlk aşamada Ozan düzenlemeleri yapacak ve albüm çıkışını başka bir firmadan yapacaktık. Fakat o günlerde Babajim İstanbul'un yönetimine geçme durumları vardı. Babajim İstanbul'da hem düzenleme hem de prodüksüyon imkanımız olunca 2019 Mayıs'ta el sıkıştık ve yolumuza girdik. Repertuvarımıza öncelikli olarak, hem düzenleme hem de okuyuştaki yorum farklılıklarını gösterebilmek amacıyla Türk Sanat Müziği'nde klasikleşmiş eserleri veya pop müziğinde daha önce düzenlenmiş Türk Sanat Müziği fiziğinde eserler seçtik. İlk olarak Sezen Aksu'nun Tutuklu bestesini bitirdik. Daha sonra Avni Anıl'ın Günbegün Yaşanan O Hatırayı' ve Amir Hocamın da Bir Kızıl Goncayı okuduk. Tekli tekli mi çıksak dedik ama dinleyiciye seçme sansı veren üç şarkıyı aynı anda çıkma şekli daha uygun geldi, memnun da olduk. Bu esnada İranlı ses sanatçısı arkadaşım Azadeh Hodjat'ın prodüktörü ve besteci Arashk Rafiee bana bir dolunay gecesinde Ah Dolunay şarkısının bestesini gönderdi. Ben de üzerine söz yazdım ve İstanbul'da vokal kaydını yaptık ve İran'a gönderdik. Babajim İstanbul'dan da yayımladık. Benim ilk söz yazdığım şarkı olduğu için ayrı bir yeri var. İlk çalışmamız yayınlandıktan sonra, prodüktörüm, müzik direktörüm Ozan Tügen ile yeni repertuvarımızı oluşturduk. İlk çalışmalarımız daha romantik şarkılardan oluştuğu için hareketli şarkıların üzerinden geçtik. İlk adresimiz Yıldırım Gürses oldu. Affetmem Asla Seni, şarkı dinamiği olarak birçok türe şekillenebilecek yapıya sahipti. O yüzden bu eserde karar kıldık. Eseri ; Ozan Tügen'in orjinal version düzenlemesinin yanı sıra Cem Tuncer tarafından Moody Bossa ve Soup Nasty'in de French House türlerinde düzenlemeleriyle yayımladık. Klipte sevgilisini affetmekte zorlanan bir kadın var. Kaçarcasına sevgilisinden uzaklaşıyor. Telefonlarını açmıyor. Kendini kırsallara atıyor. Sonra bir bakıyor ki kaçtığı sevgilisi aslında pikabın arkasında saklanmış. Sevdiğinin peşinden gelişinden çok etkilenip aslında şarkıya inat affediyor. Müzik hayatım 14 yaşımda Üsküdar Musiki Cemiyeti'nin eğitim süreci ile başladığında aynı zamanda Cağaloğlu Anadolu Lisesi'nin zorlu eğitim süreçleri vardı ve bu süreci de, planlama yaparak oturttum. O yaşlardan kolumun altındaki karpuzları yönetmeyi öğrendim. İş hayatımı ve müzik hayatımı da bu şekilde zaman planlamalarını ve önceliklerimin planlamasını yaparak yürüttüğümü düşünüyorum. Her iki taraftaki; birlikte beyaz yakalı çalıştığım ve müzik yaptığım kişilere, işlerimi önemsemediğimi veya elimin tersiyle hiç düşündürtmedim. Yaptığım işleri hep tutkuyla yaptım. Üsküdar Musiki Cemiyeti 104. Yılını kutladı. Böyle özel bir ekolde birçok şapkayı takmış ve takıyor olmaktan hep gurur duydum. Orayı önemli bir emanet olarak görüyorum. Bu emaneti de uzun yıllar yaşatabilmek, geçmişimizi ve geleceğimizin dengesini kurabilmek adına çabalıyorum. Burada eğitim sınıfı eğitmeni ve şefi olarak haftada 6 saat 15-45 yaş arasındaki öğrencilerime klasik-neoklasik ve günümüz eserlerini geçiyorum. Onlara solist olabilmeyi öğretip, önceliğin aslında özgüveninin olması gerektiğini vurguluyorum. Solist olmanın önceliği, elbette ses-müzik kulağı-ritim üçlüsünün varlığı ama heyecan kontrolü çok önemli. Sese hemen yansıyan ve potansiyelinizi çok etkileyen bir durum. Heyecandan titreyen sesin kapasitesi anlaşılamaz. Diğer korom ise Üsküdar Musiki Gönüllüleri. Cumartesi 12:00-14:00 arasında çalışıyoruz. Koro üyelerim genelde iş hayatının yoğunluğundan cumartesileri müzik yapmak isteyen beyaz yakalı ağırlıklı bir grup. Yılda 2 konser veriyoruz. O yıllarda TRT kurumunun gençleri müziğe teşvik etmek için yaptığı, ağırlıklı olarak konservatuvar öğrencilerinin katıldığı bu yarışmaya arkadaşlarımın ısrarı üzerine, onlarla beraber başvurdum. Önce Marmara Bölge Birincisi oldum. Sonra 8 bölge radyosu birincisiyle beraber Ankara'da Türkiye birinciliğine layık görüldüm. Sesimin tescil edilmiş olması, hele bu kadar yüksek kapasiteli katılımcılar arasından ve bu kadar değerli jürilerden tarafından, Türkiye'nin en büyük değeri TRT'den olması, çok büyük bir gurur. 2003 yılında Kültür Bakanlığı- Üsküdar Musiki Cemiyeti işbirliği ile temsil grubumuzun solisti olarak festivalde sahne aldım. Repertuvarımıza özellikle Kore'de, savaşta Türkiye destek olup, şehitler verdiği için, bir dönem okul kitaplarında yer alan 'Katibim' şarkısını ekledik. 'Çile Bülbülüm Çile 2 eseri de çok ilgi gördü. Ama esas dikkatleri 'Arirang' isimli Kore şarkısını Korece ve Türk Müziği sazlarıyla okumam çekti. CNN Amerika orijinal televizyonu beni ve saz ekibimizi canlı yayın konuğu aldı. Çok başarılı geçen konser süreci sonrası kapanış seremonisini ülkemize aldık. Solist olarak ben sahneye çıktım ve tüm ülkeler benim etrafımda eşlik etti. Çok gurur verici bir sahneydi benim için. Her günü tam dolu geçiyor... Çok az boş boş oturduğum an oluyor, onda da kafamı çok yormayacak programlar izliyorum. Genel olarak iş hayatım ve müzik hayatım vaktimin büyük zamanını kaplıyor. Ailem ve arkadaşlarımla zaman geçirmekten de çok mutluluk duyuyorum. Haftada 4 saat spor mutlaka yapıyorum. Bunlar bir gün içine yaydığım olmazsa olmazlarım. Türk müziğini birlikte yaşatacağız. Halk müziği de Klasik Türk Müziği de, her türlü müziğimiz, bu coğrafyada beğenilen ve klasikleşmiş ne tür müzik varsa gelecek nesillere de güncellenerek aktarılmalı. Müzikte, her ne tür olursa olsun, dışlanmaya karşıyım. Müzik insanın kalbine gönlüne nakşeden bir aşktır, onu sevmeyecek, bunu seveceksin diyemeyiz. Sunuluyor ve seviliyorlar... Ben de kendi tarzımı sunmaya çalışıyorum. İçime sinen çalışmalar yapıyorum. Daha çok dinleyiciye ulaşmaya çalışıyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/sherlock-holmesun-maceralarini-iceren-5-kitaplik-seri-the-cocuk-yayinlari-etikeyle-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Sir Arthur Conan Doyle'un kalemiyle şekillenen, dünyaca ünlü hayali dedektif Sherlock Holmes'un maceralarını içeren 5 kitaplık seri, The Çocuk Yayınları markasıyla yepyeni bir kimliğe büründü. Başarılı illüstratör Arianna Belluci imzası taşıyan birbirinden otantik kapak görseller ve siyah beyaz çizimler ile bir başyapıt olma özelliği taşıyan seri, koleksiyon düşkünlerine özel tasarımıyla yalnızca çocukları değil, macera tutkunu yetişkinleri de okur kitlesine dahil ediyor. Özel olarak tasarlanan kapak görselinin yanı sıra orijinal siyah beyaz çizimleri aracılığıyla Sherlock Holmes'un dahilik eseri olan akıl oyunları içinde kaybolan okurlar, kendilerini maceradan maceraya koşarken buluyor. Sherlock Holmes ile ev arkadaşı Dr. Watson'ın maceraları, 5 kitaptan oluşan dünyaca ünlü seride, Kızıl Dosya kitabıyla başlıyor. Holmes ve Watson'ın kendilerini onlarca yıldır süren bir ihanetin ve Hindistan'dan Londra'ya uzanan bir cinayet sarmalının içinde buldukları Dörtlerin İmzası kitabıyla sürükleyici bir hale dönüşüyor. Serinin 3'üncü kitabı Mavi Yakut, okurları bir kazın peşinden giden Sherlock Holmes ve Dr. Watson'ın içine düştükleri akıl almaz maceranın içine çekiyor. Benekli Kordon kitabı ise Sherlock Holmes ve zeki arkadaşının bir cinayetin gizemini çözmek üzere gittikleri karanlığa doğru yola çıkarıyor. Serinin son kitabı Kızıl Saçlılar Kulübü kitabı ise, okurlarını basit bir soruşturmayla başlayan, giderek derinleşen olaylar zincirinde şaşırtıcı bir gerçekle karşı karşıya bırakıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sibel-horadanin-kesinti-ve-akis-adli-kisisel-sergisi-versus-art-projectte", "text": "Sibel Horada'nın Kesinti ve Akış adlı kişisel sergisi, 4 Kasım- 11 Aralık tarihleri arasında Versus Art Project'te izleyiciyle buluşuyor. Sanatçının geçmiş çalışmalarından beri süregelen kentsel, arkeolojik ve ekolojik kültürler arasında ilişki kurma pratiği bu sergide de kendini gösterirken, güncel çalışmaları bellek ve hafıza üzerine sorgulamalarına farklı bir boyut katıyor. Taksim, inşaat, ulusal kimlik, hafıza, su yolları, meydanlar ve yıkımlar serginin başlıca referans noktalarını oluşturuyor. Mekanın hafızasını tutmak mümkün mü? Peki ya bir şehrin hafızasını? Horada'nın üretimlerinde bu sorular cevaplarını hafıza tutmanın ötesinde, yeniden üretme ve dönüştürme olarak buluyor. Sergide yer alan işler, sanatçının 2020 yılında tamamladığı Suyun Taksimi, Taksim'in Suyu adlı kısa filmden besleniyor. Çalışma, sanatçının Ağustos 2019 Şubat 2020 tarihleri arasında SAHA Studio'da misafir olduğu süre boyunca mekana gidip gelirken deneyimlediği Taksim Meydanı üzerine düşünmesi ve meydana ismini veren tarihi Taksim Maksemi'nin suyu bölerek mahalleler arasında dağıtma işlevini mecazen sürdürdüğünü hayal etmesiyle ortaya çıkıyor. Taksim Meydanı'nın geçmişini taşımanın, geleceğini ise tahayyül etmenin güçlüğünden yola çıkan çalışma, mekanla hemhal olmanın ve birlikte düşünmenin yollarını araştırıyor. Versus Art Project'te mekan ve zaman ile yeni bir diyaloğa geçen çalışma, fiziksel olarak galeriye yayılıyor. Şehrin en önemli tanıklarından olan suyu konu alan Duran Suda Alan Açmak (2021) adlı yerleştirme, Taksim Meydanı'ndaki tıkanıklıklara ve akışkanlaşma olasılıklarına odaklanıyor. Belgrad Ormanı'ndan Taksim'e uzanan tarihi su yolunu geriye doğru takip eden ve galerinin koridoru boyunca devam eden harita, Valide Sultan Bendi'nde çekilmiş görüntüleri içeren, Valide (2021) adlı yerleştirmeyle son buluyor. Galerinin ortasındaki küçük odada ise izleyiciyi, sanatçının yaşadığı Burgazada'nın insansız koylarında deniz kıyısından toplanmış strafor parçalarından oluşan bir kumsal karşılıyor. Kontaminasyonla yaşama, estetik ve aidiyet kurma pratikleri üzerine temellenen Suyun Şekillendirdiği (2021) adlı bu eser, izleyiciyi doğa ve doğallık kavramları üzerine düşünmeye çağırıyor. Akıp giden zamanın en büyük tanıklarından olan gazete ise sergideki malzemelerden bir diğeri. Ebruli Anıt'' (2019- ) serisinde, sanatçının günlük gazetelerin üzerine yaptığı ebrular, zamana alışılmışın dışında bir perspektiften bakmamızı sağlıyor. Sergiyle eşzamanlı olarak, sanatçının 2020 yılında tamamladığı Suyun Taksimi, Taksim'in Suyu (2020) adlı kısa filmi, Can Akgümüş küratörlüğündeki Büyücü ve Bahçe sergisi kapsamında ilk kez Ankara'da gösteriliyor. Film, 23 Ekim'de gerçekleşen prömiyer etkinliğinin ardından, 31 Aralık'a kadar Cuma ve Cumartesi günleri Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi'nde izlenebilir. Kuloğlu Mah. Gazeteci Erol Dernek Sok."} {"url": "https://gazetesanat.com/sicacik-hikayesiyle-icinizi-isitacak-bir-kitap-her-sey-eksik-her-sey-tamam", "text": "Sosyal medya hesabıyla çokça kişiye ulaşan; sadeliği, huzuru, unutulduğu sanılan incelikleri hatırlatan, İrem Yaşar'ın yeni kitabı Her Şey Eksik Her Şey Tamam geçtiğimiz günlerde Küsurat Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Kısa zamanda 3. baskısını yapan Her Şey Eksik Her Şey Tamam okurlarını naiflik, sadelik, nezaket, komşuluk ve inceliklerle donanmış bir yere, Nazenin Sokak'a davet ediyor. Bu sokaktaki her kapının ardında ise birbirinden derin, hüzünlü, keyifli, huzurlu hikayeler sizleri bekliyor. Okurken kendinizi de sokaktaki bir evde gibi hissedeceksiniz. Kaldırımlardaki taşları, bahçelerdeki çiçekleri, çocukların seslerini, kuşların cıvıltılarını yakından duyumsayacak; günlük hayatlarında eksilen neleri varsa birbirlerine destek olarak tamamlayan o insanların kalplerinin sıcaklıklarıyla içinizi ısıtacaksınız. Sade ve akıcı bir üslupla kaleme alınan bu eser adeta sandıkların kıyısında köşesinde kalmış nostalji kokulu duyguları gün yüzüne çıkarıyor. Şimdi gündelik telaşları bir kenara bırakın, bir köşede unutulan naifliklerin tozunu alıp başköşeye yerleştirmek için sayfaları aralayın çünkü Nazenin Sokak tüm sıcaklığıyla sizleri bekliyor. Her Şey Eksik Her Şey Tamam kalp kırıklıklarınızı incelik ve merhametle tamir edecek!"} {"url": "https://gazetesanat.com/sifali-bir-yoldur-yazmak", "text": "Odamda geçirdiğim birkaç saatten sonra resim çizmekten sıkılıp bana ferahlatıcı bir kapı açtığını hissettiğim yazma eylemine giriştim. Çünkü penceremden gördüğüm manzarayı resmederken sınırlarım vardı. Güneş sarı, bulutlar beyaz ve gökyüzü mavi boyanırdı. Ama yazarken bildiğim kelimelerle bilmediğiniz cümleler kurabilir, altına kendi imzamı atabilirdim. Kanımca yazmak işi, sınırlarımın daha geniş olduğu bir eylemdi. Yazılarımdan bir takım beklentiler vardı. Çocuktum ve çocukça meselelerden bahsetmeliydim. Bahçedeki köpeğimizin aslında konuşabildiğinden, bulutların da bir sureti olduğundan, banyoda bestelediğim şarkıdan, topladığım çiçeklerden koku yaptığımdan falan. Olağan dışı olan, hayal gücüyle süslenmiş anlatımlardı okunması dilenen. Bir süre ben de öyle yaptım. Ve iyi ki hayal gücümle yazdım. Sınırlandırılıyor sandığım alanımda, çocukça denilebilecek ne varsa yazdıkça kendimle çocuk kaldım. Yazarken tek sınır okuyucunun anlama kabiliyetiydi. Bunu da, yazdıklarımı kendi düşüncelerinin ufuk çizgileriyle çerçeveleyenlerden anladım. Okuduğundaki gerçek manayı göremeyenlerden öğrendim. Daha ilerisini anlayabilme kabiliyeti edinememiş olanlar için, derinleşmekten vazgeçmeden, yazmayı yaşamak gibi hak bilip engebeli, durgun, derin ya da sığ o an hissettiğim ve gönlümden dilediğimce yazdım. Böylelikle hiçbir kurala, hiç bir sınırlamaya takılmadım. İnsanlar doğar, yaşlanır ve ölür demişlerdi bana. Ben doğdum ve büyüdüm. Çünkü bazılarımız yaşlanır bazılarımız ise büyürdü, bunu çocuk yanım yaş almadıkça kavradım. Yazmak tazelikti, yazdıkça tazelendi yeni yaşlarım. Kırışmasına engel oldu tüm düşüncelerimin. Güçlü bir bağışıklık kazandırdı yaşayabileceğim tüm ihtimallere. Benim için şifalı bir yoldur yazmak. Yaşarken doldurduğunu bir süre sonra kağıda akıtmak. Akıttıkça tanıyıp kelimelerin gerçekliğini, anlamaktır biliyorum dediğin ve aslında bilmediklerini. Bir kapı açıp hece hece içeriye dolmaktır. Bir insanın zihnine girip orada var olmaktır yazmak. İçinde tutmak istemediğin, taşıyamadığın her ne varsa paylaşmaktır. Öyle birine güvenip sırrını açmaktan daha evla! Ağzından çıkanın yükünün altında ezilmeden, bilakis beyanım budur diyerek resmi bir iştirakle belgelendirmektir düşüncelerini. Yazmak; bilinen kelimelerle bilinmeyen duygulara dokunabilme kabiliyetine sahip olmaktır. Bazen de en tanışık olunan ama kelimelere hiç dökülmemiş ahvallere katip olmaktır. Hülasa yazmak yaşamak için sanat yapmaktır. Çünkü sanat hayatta kalmak için nefes almaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/signature-art-gallery-ilk-sergisi-pure-ile-acilisini-gerceklestirdi", "text": "SIGNATURE ART GALLERY, ilk sergisi PURE ile açılışını gerçekleştirdi. 26 Şubat günü açılışı gerçekleşen sergi sanatseverlerden yoğun ilgi gördü. Küratörlüğünü Nadine Kaffel'in üstlendiği PURE başlıklı sergi aynı zamanda SİGNATURE ART GALLERY 'nin ilk açılış sergisi olma niteliğini taşıyor. Beşiktaş'ta bulunan SIGNATURE ART GALLERY, PURE sergisi ile farklı disiplinlerden sanatçıları bir araya getirdi. SIGNATURE ART GALLERY'de 26 Şubat'ta sanatseverlerin beğenisine sunulan PURE adlı sergi, 7 Mart tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Galeri, pandemi sürecinde alınan tedbirlere uygun olarak sanatseverleri ağırlamayı bekliyor. Hilal Çalışkan, İlhan Aydan, Nejdet Sönmez, Yusuf Tolga Ünker, Fikriye Kesti Ünker, Türkan Özer, Turgay Sarı, Hadi Pakti, Gonca Sönmez, Feride Afşar, Alina Sheripova, Melis Üregen, Ayça Atbaş Özen, Esra Özen, Özde Küçük, Büşra Akbudak, Mustafa Karaağaç. ALKOL MÜREKKEP, YAĞLI BOYA, AKRİLİK BOYA, SULU BOYA, KOLAJ, SERAMİK, FOTO, CHARACOAL, MONO BASKI TEKNİKLERİ, DİJİTAL BASKI, PASTEL VE KALEM ÇİZİMLERİ ile bu sergi zenginleştirilmiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/silanin-yeni-albumu-sarkici-dinleyicisiyle-bulustu", "text": "Türk Pop Müziği'nin en sevilen kadın sanatçılarından Sıla Gençoğlu'nun yeni albümü 'Şarkıcı' tüm dijital platformlarda yayınlandı. Sony Müzik Türkiye etiketiyle çıkan albümün prodüktörlüğü Sıla'ya ait. Sanatçının parçalara yazar olarak yine imzasını attığı 'Şarkıcı'da Kalksın Uyuyanlar, Velhasıl, Sek, Başgan, Metelik, Yolcudur Abbas gibi 15 yeni şarkı yer alıyor. Şiirle açılan ve şiirle kapanış yapan albüm ile kendi yazdığı şarkıları seslendiren sanatçının ozan yönü bir kez daha öne çıkıyor. Albümün çıkış şarkısı 'Velhasıl'ın Bedran Güzel yönetmenliğinde çekilen klibi bu akşam Youtube'da yayınlanacak. Geçtiğimiz hafta albüme adını veren 'Şarkıcı' şiirinin klibi iki günde 1 milyon izleme rakamına ulaşarak önemli bir başarı elde etmişti. 'Şarkıcı', yedinci solo albümünü çıkaran Sıla'nın müzikal birikimi ile Anadolu, dünya ezgileri ve ritmlerinin yansıması. Kendi topraklarımızdan başka kıtalara uzanan şarkılar, dünyanın zengin müzikal mirasına selam gönderir nitelikte. Sıla'nın altı yıl aradan sonra çıkardığı Şarkıcı'dan önceki albümü 'Mürekkep' 2016'da yayınlanmıştı. Muhtesem bir ses, sair, besteci ve sanatin otesi sanatci. Herbir albumu bir oncekinden daha farkli, kendini her sekilde dinletmeyi biliyor. Muzigi Sezen Aksunun bestelerini cagristirdigi soylenilsede her zaman icin farkliligini hissettirebiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sinan-albayrak-canlandirdiginiz-her-rolun-inandirici-olmasi-gerekir", "text": "Ekranın ve sahnenin deneyimli oyuncularından, mütevazi ve başarılı oyuncu Sinan Albayrak'la, yaşamı ve oyunculuk kariyeri ile ilgili oldukça keyifli bir röportaj gerçekleştirdim. Sinan Albayrak: Uzun zamandır amacını yitirmiş, biraz kayıp, biraz dalgın, sabırsız, sıkılgan. Lodos'la Poyraz arası bir şey. Kıble'yi şaşırmamak lazım. -İşiniz dışında zamanınızı nasıl değerlendirirsiniz ? -Bol bol yürürüm. Yanıma kitabımı alır güneşli bir yer bulur kahvemi söylerim. Sporum önemli, iyi film izlemekten keyif alırım. -Oyunculuğa başlarken olmak istediğiniz yerle şuan olduğunuz yer arasındaki fark nedir? -Hedefim hiç yüksek olmadı. Dolayısıyla şu an olduğum yerle arasında bir fark yok. -Geriye dönüp baktığınızda keşke bunu ben yapsaydım dediğiniz bir iş var mı, yoksa hep ileri bakan bir insan mısınız? -Tiyatro oyunu olarak var aslında, Woyzeck. Hala umut var. -Sizce sanatçıların hayata karşı duruşu nasıl olmalı ? -Önyargısız, kibirsiz, çocuk gibi delikanlıca. Ezbercilikten uzak, ezber bozan. -Zorlukları, keyifli yanları ve birçok kimsenin bilmediği yönleriyle nasıl bir meslek oyunculuk ? -Yorucu. Çalışma şartları en ağır ülkelerden biriyiz. İşçiye, emekçiye, çalışanına değer vermeyen bir sektördeyiz. Gecesi gündüzü olmayan, aylarca hatta yıllarca başka şehirlerde sevdiğinden, ailenden uzak, arada bir evine gelebildiğin bir iş. Ekranda toz pembe algılanan oyuncunun hayatı, ne kadar kazanıyor olursa olsun, hiç de iç açıcı değildir. Bu arada, çok az sayıda oyuncu hayatının tümünü oyunculuk geliriyle rahat bir şekilde sürdürebilir. Güzel yanlarından bahsetmek istemiyorum çünkü bunların hepsi geçici. -Birçok film ve dizide oynadınız, sizde iz bırakan bir rol oldu mu? -Yersiz, Yurtsuz, Ishak. -Tiyatro, dizi, sinema ve seslendirmeyi sıralamaya koyarsak, hayatınızı en çok etkileyen hangi dal olmuştur? -Tiyatro ve Sinema işin keyfini hissettirir, dizi karın doyurur. Sadece belgesel seslendiriyorum ve evet, bu da keyif veriyor. -Oynadığınız karakterlerle aranızda bir bağ kuruyor musunuz? Üzerinizde bu etkileşim ne kadar süre kalabiliyor? -Canlandırdığınız her karakter gerçek kişiliğinizi aşındırır. Bu sebeple özünüzü hep beslemek, güçlü tutmak zorundasınız. Maneviyat bunun tek gıdası. Canlandırdığınız her rolün inandırıcı olması gerekir. Buna ilk siz inanmalısınız ki izleyen de inansın. Rolden çıkabilmek ve geride iz bırakmamak bazen oyuncunun karakterine göre zorluk gösterebilir. Dediğim gibi, maneviyat. -Son olarak dizi sektörüne girmek isteyen gençlere neler söylemek istersiniz? -Girmeyin."} {"url": "https://gazetesanat.com/sinan-bengier-isinin-ehli-oyuncularla-oynamak-guzeldir", "text": "Ankara Devlet Tiyatrosu'nda, Ankara Halk Tiyatrosu'nda, Oya Başar- Levent Kırca Tiyatrosu'nda, Beşiktaş Kültür Merkezi'nde, Kaktüs Kabare Tiyatrosu'nda, İstanbul Şehir Tiyatroları'nda sayısız oyunda görev alan ve Levent Kırca'nın Olacak O Kadar adlı dizisinde tam teçhizatlı haber kameramanı Cevat Kelle karakteriyle tanıdığımız... Moskova'nın Şifresi, Dartonlar ve Laz Kit, Hayat Devam Ediyor, Mahalle Aşkına, Aşkın Bela Halleri, Artı 18, Kutsal Damacana 3:Dracoola, Çocuklar Duymasın, Harbi Define, Bodrum Masalı, Kadim Dostum, Neşeli Hayat ve 200'ye yakın film ile dizi de 100'e yakın ise tiyatroda rol alan pozitif enerjisi ve etrafa yaydığı sinerjisiyle keyifli, bol gülmeli bir röportaj gerçekleştirdiğimiz Sinan Bengier ile yaşamını, sanatı ve anılarını konuştuk. Sinan Bengier: Olduğu gibi adamım, Nasıl görünüyorsam öyle, genelinde böyle söylenir bana, Mesleğim beni tanıttı insanlara elbette, ama bu mesleğimden tanınmak beni değiştirmedi, sadece selam verenlerin, selam verdiklerimin sayısı arttı. Gittiğim yerlerde güler yüzle karşılanıyorum, hep ama bunu kullanıp artı isteklerim olmaz hiç, sokaktan ayağımı hiç çekmedim hayatım boyunca, sokaktan ayağını çeken oyuncu, yazar, yönetmen kendini tekrara girer diye düşünüyorum. Malzememiz insan ve onlarda dışarıda, gerçi şimdi hepsi maskeli ama olsun. Hep şanslı görürüm kendimi, öyle bir araştırma var mı bilmem ama herhalde bu ülkede yaşayanların % 95'i sevdiği işi yapamıyor. Ben sevdiğim işi yapma şansına sahibim, daha ne olsun. Çocukluğum çok hareketli geçti, hani derler ya her taşın altından çıkar diye öyle biriydim. Çok neşeli, birbirine ve tüm komşulara saygılı bir ailede büyüdüm. Şarkılarla türkülerle yataktan kalkan bir aile yani. Bu kadar yeterli galiba yoksa röportaj bitmez. Yok, orası işim ve bunu özel hayatıma taşımam. Çok nadir olsa da kötü adam falan oynadım ama özel hayatımda kötü biri değilim. Yani iş biter, Sinan yoluna Sinan olarak devam eder. Canlandığım tipler iş yerimde kalır, gelmemi beklerler. İşinin ehli oyuncularla oynamak güzeldir, genç ya da yaşlı fark etmez, iş çabuk yürür. Özlediğim çok arkadaşım var elbette. Biliyorsunuz son 3-4 yılda özellikle bu yıl çok oyuncu arkadaşımızı kaybettik, bunların çoğu yeni deyimle kankamdı... Ayberk Attila, Volkan Saraçoğlu, Sümer Tilmaç, bu sene kaybettiklerimizi saymıyorum hepsinin resimleri instagram'da duvarımda var, herkese açık, merak eden bakar. Elbette yaşlarımız ilerledi, bu yaşlara gelince suçiçeği çıkarmış, kızamık, kabakulak olmuş duymuyorsun, sadece kayıp duyuyorsun. Geçmişte bu kadar dizi furyası yoktu ve 43-45 dakikaydı. Şimdi saat 20.00'de bir dizi başlıyor gece 24.00'de bitiyor. Her bölüm ortalama 1 saatten uzun. Böyle olunca her hafta bir film senaryosu çekilmek zorunda kalınıyor. Her hafta bir film senaryosu yazılması gerekiyor. Bu durum kaliteye yansıyor. Akıllara zarar bir çalışma temposu gerekiyor ve bu tempo kazalara, beden ve ruh yorgunluklarına neden oluyor. Üstelik bu çalışmanın karşılığında verilen paralar bu süre uzunluğuna paralel artmadı. Bazı firmalar ödemeyi bile yapmıyorlar, alamıyorsun. Bazı firma sahipleri aman Ahmet olmazsa Mehmet, oda olmazsa Saffet diyor. Nasılsa bu işe meraklı yetenekli yeteneksiz, okullu ya da okulsuz herkes İstanbul'a geliyor. Sen de biliyorsun konu çok uzun. Kiminle konuşsan bu piyasadan üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söyler. Ben 3 yıl Şehir Tiyatrosunda oynadım 3 ayrı oyunda, hep dolu salonlara oynadım elbette. Devlet Tiyatrolarının ve Şehir Tiyatrolarının biletleri ucuz ama özel tiyatroların ayakta kalması zor. Salon kiraları çoook fazla, dekor, kostüm, kira, sigorta gideri, vergi gideri derken özel tiyatro oyuncuların eline bir şey kalmıyor. Belediyelerin hemen hepsinin salonları var, bütçelerinde Kültür Sanat faaliyetleri için ayrılmış bir para var ama çoğu yerel yönetim bu Kültür faaliyetine ayrılan parayı tiyatroya vermektense tek şarkıyla şöhret olmuş birine vermeyi tercih ediyor onlara bir gecede verilen ücrete en aşağı 10 tiyatro getirebilirler oysa... Elbette onlarda gelecek ama bu dengeyi sağlamak Belediye'deki Kültür Müdürünün dünya görüşüne bağlı, bu dengeyi sağlayan Kültür Müdürlükleri de var. Onlara teşekkür ediyorum. Dizi olarak Olacak O Kadar ve Çılgın Bediş. Meraklısı çok fazlaydı Şehir Tiyatrosu oyunlarının. Özellikle bu oyunları takip edip öğrencilerini tiyatroya gönderen okul müdürleri ve öğretmenlerin olduğunu biliyorum. Bunun dışında kemikleşmiş denir ya öyle bir genç kesim var tiyatroları takip eden. Çok fazla anı var elbet. 1970'li yılların başlarından 1980'lerin ortasına kadar tiyatronun üstünde baskıların çoğaldığı ve birçok oyunun sudan sebeplerle yasaklandığı yıllardı. Çok tiyatro ve sinema oyuncusunun nezarethanelerle, hapishanelerle ya da mahkeme salonlarıyla tanıştığı yıllardı. Ben yaşımdaki oyuncuların hemen hemen hepsinin bu yerlerden bir ikisine yolu düşmüştür. Oyunlarımızdan birine yine dava açılmıştı. Devlet büyüklerimizin avukatlarından babacan bir hakimin karşısındayız. Ankara'da hakim nüfus cüzdanımdaki bilgileri kontrol etti sorular sorarak... Sonra döndü mesleğin dedi, tiyatro oyuncusuyum dedim. Para kazanıyor musun dedi. Hayır, mahkemeye bile yürüyerek geldim dedim. Oğlum çalışıyorsun ama para kazanmıyorsun, sen deli misin dedi. Evet ama belli etmem dedim. Güldü... Birkaç soru daha sordu davayla alakası olmayan, okuduğum okulu, oturduğum semti, neden çok zayıf olduğumu falan, sonra beraat dedi. Ankara Yenimahalle'den arkadaşımdı, çok sık karşılaşır selamlaşırdık. Sonra yolumuz aynı sahneye düştü. İşinin adamı diye bir deyim var ya öyleydi. Çok iyi bilirdi işini; dekoruyla, kostümüyle ışığıyla yazımıyla... Sahne sempatisi çok fazlaydı, gülmeyi güldürmeyi severdi. O da asla ayağını dışarıdan çekmedi hep sokaklardaydı. Severdi sokakları. Ağır görünürdü ama çalışırken yorulmayan tiplerdendi. Etrafında kalabalığı severdi, o yüzden hep kalabalık oyunlar koydu tiyatrosunda... Her ölüm hep erkendir, erken gitti. Mekanı cennet olsun."} {"url": "https://gazetesanat.com/sinan-demirer-sanat-benim-hayatima-cok-iyi-geldi", "text": "Kameralar karşısına ilk kez 2012 yılında yayınlanan Vicdan isimli sinema filminde canlandırdığı Dursun karakteri ile geçen, Eski Hikaye, Kod Adı Reaksiyon, Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz, Bozkır gibi projelerde rol alan ve 25 Aralık 2019 tarihinde TV 8 ekranlarında yayımlanmaya başlayan Doğduğun Ev Kaderindir dizisinde Bayram karakterine hayat veren Sinan Demirer ile sanata dair sohbet tadında güzel bir röportaj gerçekleştirdik. Sinan Demirer: Selamlar, bu nazik davetiniz için çok teşekkür ederim. 1972 Ankara doğumluyum. İlkokul, orta okul ve liseyi Ankara'da okudum. Sonrasında Bilkent Üniversitesi Tiyatro bölümünü kazandım. Orada çok kıymetli hocalardan ders alma şansım oldu; Cüneyt Gökçer gibi Çetin Tekindor, Lemi Bilgin gibi. 1998 yılında mezun oldum ve mezun olur olmazda hemen Ankara Sanat Tiyatrosu'nda ilk profesyonel tiyatro hayatıma başladım. Bir sezon Ankara Sanat Tiyatrosunda oynadıktan sonra da, tabi orada da çok kıymetli oyuncularla çalıştım, Rutkay Aziz, Altan Erkekli, Erol Demiröz gibi çok kıymetli insanlarla sahneye çıktım. Ondan sonra bir senede, bir sezonda Diyarbakır Devlet Tiyatrosu maceram oldu. Orada da çok güzel şeyler yaşadım, güzel anılar biriktirdim. Sonra Ankara'ya döndüm, 2 sezon sözleşmeli oyuncu olarak devlet tiyatrosunda yer aldım. Ayşe Nişanlıoğlu gibi, Erhan Gökgücü gibi çok kıymetli yönetmenlerle çalıştım. Sonrasında Eskişehir Şehir Tiyatrosu, 2001 senesinde bir kadro sınavı açtı. 2001 Ağustos ayında da oradaki sınavı kazanarak, Eskişehir Şehir tiyatrosu kadrosuna katıldım ve halende orada oyunculuk hayatıma devam etmekteyim. Tabi bu süreçte çok güzel deneyimlerde yaşadım. Onlardan bir tanesi açık cezaevinde oldu, 40'a kadar mahkuma tiyatro dersi verdim. Tiyatro dersi diye başladık ama sonrasında iş o kadar ciddileşmeye başladı ki baya provalı, temsili bir hale geldi. Prömiyer yaptık, oyunlar oynadı mahkumlar, onlar için de benim için de muazzam bir deneyim oldu. Çok mutlu günler geçirdik, çok güzel şeyler paylaştık. Bu dönemde tabi oyunculuk hayatımda devam etmekteydi. Bu süreçte de hapishanede mahkumlarla geçirdiğim dönemin de oyunculuk anlamında bana katkıları oldu. Mahkumlarında dışarı çıkmasına vesile olmuş olduk, sadece cezaevinde değil, dışarıda da oyunlar sergilediler. Onun dışında tiyatroda iyi ki yaptım dediğim, Aşık Veysel'in hayatını oynadım. Tek kişilik bir oyun oldu, onunla da 35. İsmet Küntay En İyi Erkek oyuncu ödülünü kazandım. Oda sanıyorum ki tiyatroda 8-9 sene oynamış tek oyundur. Tabi 2008 veya 2009 senesinde, ilk filmimi yaptım. Erdan Kral'la vicdan filmidir. Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen'le yapmıştık o filmi. İlk perde maceram böyle başlamış oldu. 2010 senesinden itibaren bir dizi hayatına başlamış oldum. Show Tv'de de Güney Doğu'dan öyküler adında bir diziyle başlayıp, Mor Menekşeler, Kayıp Şehir, Eski Hikaye, Reaksiyon, Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz gibi bu güne kadar birçok dizide oynadım. En sonda Doğduğun Ev Kaderindir'de rol aldım. Yerin yüz ikiyüz metre altında bir madenci filminde rol aldım Yük adında. Gerçekten etkileyici bir deneyimdi yerin altında. Öğrenci filmlerine destek veriyorum elimden geldikçe. Bir oğlum, bir eşim var, Eskişehir'de tiyatromuzla mutlu mesut yaşamaya çalışıyoruz diyeyim ve kendimden bu kadar bahsetmiş olayım. Şüphesiz çok şey kattı, çok şey öğretti... bir kere eğitimle en başından çok şey değişti. 20'li yaşlarda bırakın tiyatro oyuncusu olmayı, hiçbir planım yoktu. Sahne çok şey kattı, başka bir evren çünkü, başka bir hayat getirdi önüme. Eskiden çok hızlı konuşuyordum ve konuştuğum anlaşılmıyordu. İnsanlar bir daha söylesene, bir daha söylesene derlerdi. Bende insanlarla konuşamıyordum, çünkü anlamayacaklardı. Ama tiyatrodaki diksiyon eğitimi bunu aşmamı sağladı, bütün hayatımı değiştirdi diyebilirim. Sosyal iletişimle ilgili korkularımı, kendimi ifade etmeye olan çekingenliğimi benden aldı. Bana kattığı ilk somut göstergelerden birisi bu diyebilirim. Onun dışında dünyayı algılama şeklimi değiştirdi. Hayatı, tabiatı algılamamı değiştirdi. Bütün bunlar tiyatro ve oyunculukla oldu. Her birimizin algılaması farklı, belirli kalıpları var, bunları tabi başka şekillerde de aşabilirsiniz ama bence sanat bunun için en etkili yollardan birisi. O yüzden sadece oyunculuk tiyatro demiyorum, sanat diyorum ve sanat benim hayatıma çok iyi geldi. Tabi ailemde de sanat durumu vardı, babam çok güzel davul çalar, kaval çalar. Onunla da büyümenin vermiş olduğu sanatlı bir durum vardı ama bu kadar hayatıma işleyeceğimi hiç düşünmemiştim. Ruhum ve aklımın açılmasını sağladı. Gerçekten oyunun ne kadar ciddi bir şey olduğunu şimdi anlıyorum. Katkılarından faydalarından bir tanesi de, şimdi bir tane oğlum var 7 yaşında. Eğer oyuncu olmasaydım, onun oyun dünyasını, hayal dünyasını çok iyi algılayamayabilirdim. Bu çok önemli, mesela çok hayati bir mesele. Bazen görüyorum başka meslekten anne, baba arkadaşlarımı ve onlar daha değişik bakıyorlar. Eşim Gamze'de oyuncu ve bunu hem profesyonel manada yapıyoruz hem de hayatımızın gerçekten bir parçası olmuş, buda bize gerçekten oğlumuzu anlamada, çok katkı sağlıyor. Bana kattığı en önemli şeylerden biri de ne dediğimizin bir önemi olmadığı, nasıl dediğimizin bir önemi olduğunu öğrenmek olmuştur. Üslup çok önemli bir şeydir ve gerçekten söylemeden geçemeyeceğim, sanat insana üslup öğretir. Öncelikle şunu söylemeliyim, bu soruyu çok sevdim. Bu rol ekran hayatında benim için çok önemli bir noktaya sahip. Ruh hali, yüzleşmeleri olarak çok önemli yere sahip. Aslında başlarda sevgili menajerim Zeynep Oyuk'la rol ile ilgili olarak çekincelerimiz vardı. Oynayacağım karakter ilk bakışta döven, kıran, döken, evine para getirmeyen bir karakterdi. Fakat süreç içerisinde bir biçimde onun da duygusal dünyasına şahit olmaya başladık... Ben de kendi adıma korkularımla yüzleşmiş oldum. İnsanımız izlediği karakterleri özleştirdiği için biraz tedirgin olmuştum. Kızı tarafından da çok seviliyor ama bir türlü yerinde durmayan, yaramazlık, haylazlık yapan bir baba var karşımızda. Birçok ailede, kendi hayatımda da gördüğüm bir karakter. Kendi babamla, etrafımdaki insanların babalarıyla yüzleştiğim çok an oldu. 3-2-1 kayıt denildiğinde, bir rolü değil de, kendi anılarımı canlandırdığımı düşündüğüm anlar oldu. Çok etkilendiğim anlar oldu, örnek vermek gerekirse, gecekonduda geçen bir hikayedir, Bayram ve ailesinin hayatı. Bende Ankara'da gecekonduda büyümüş bir çocuk olarak, o anları, odaları, koridorları gördükçe, bunun hayatımın bir parçası olarak bir şans olduğunu düşündüm. Bayram karakteri beni zaman zaman olumsuz birçok ruh haline soksa da, beni ruhsal olarak da derinliklere götürdü, kendi çocukluk ve gençlik anılarımla da sınamış oldu açıkçası. Bir diziye başlarken tabi, kaygı ve endişe duyuyorum ama daha çok heyecan duyuyorum diyebilirim. Çünkü önümüzde duran şeyin metin olarak durması değil, aslında sizin onu nasıl canlandıracağınız, ondan nasıl sonuç çıkaracağınız bir korku ve heyecan yaratır. Ama bu korku ve heyecan sizi diri tutar. Rolünüze ve performansınıza iyi yansımanızı sağlar, tabi olumlu bir şekilde kullandığınız sürece, güzel sonuçlar çıkabilir. Sinemaya ilk adım attığım film Vicdan... Erden Kral'ın çektiği filmdir. Küçük bir roldü aslında, bir taksiciyi canlandırıyordum ama kilit bir noktada bir sahneydi. Olayın finalinde, aslında çok anlatmasam daha iyi, ama taksiciyi kritik bir yerde görüyoruz. Benim için daha önce hiç yaşamadığım bir deneyimdi, kendimi ekranda görmek, büyülendim kaldım açıkçası. Ve bana şöyle bir şey yaşattı, kendimi gördüm, izledim ve evet ben bu işi ekranda yapabilirim dedim. Beni cesaretlendiren bir film oldu o yüzden Vicdan.... Erden Kral çok usta bir yönetmen, onunla ettiğimiz sohbetler, onun oyuncuyu yönlendirme şekli, diğer oyuncularla olan iletişimim çok etkili oldu. İzmir'de çekmiştik ve çok yüksek bir yerde çekmiştik. Taksicinin kullandığı araç çok zor bir arabaydı, aynı zamanda sahne çok şiddetli, gergin bir sahneydi ve aynı zamanda arabayı yönetmeye çalışıyorum. Gerçekten oyunculuk insana, birçok şeyi aynı anda yapabilme becerisini katıyor. Tekrar, tekrar tepelerden inip çıkıyoruz, aynı sahne duygusuyla, gerçekten vicdan filmi bu açıdan benim için çok iyi bir başlangıç olmuştu. Şans hayatımın her yerinde duruyor diyebilirim. Görebildikten sonra, algınız, kalbiniz açıksa eğer, her tarafta olduğunu görebilirsiniz. Üstelik bir biçimde de şansı yaratan da, gören de, onu tasarlayan da biziz. O da hayatımızın başka bir refleksi. Tiyatro ve oyunculuğun, şans ve şansızlık konusunda, bana gerçeği gösterdiğini düşünüyorum. Film önerilerim; Schindler'in Listesi, Son Mohikan ve Sürü. Kitap önerim ise; İnce Memet Yaşar Kemal Tutunamayanlar Oğuz Atay ve Kuyucaklı Yusuf Sabahattin Ali."} {"url": "https://gazetesanat.com/sinan-uyav-sanatta-egitimle-birlikte-tutku-da-onemlidir", "text": "La Visione Art Gallery'de Küratörlüğünü Ecem Gürleyen'in üstlendiği After Life isimli karma serginin sanatçılarından biri olan Sinan Uyav ile sohbet tadında güzel bir röportaj gerçekleştirdik. Sinan Uyav: Büyük dedem Nami'nin Mehmet Uyav ismiyle geçer. Bir gereksinim sonucu kendisine bir tekne yapmaya başlıyor. 14 yaşındayken 8 metre uzunluğunda bir tekne yapıyor. Yaptığı teknenin insanlar tarafından ilgi görmesiyle bu alanda kendini geliştirmeye başlıyor. Bugün Bodrum'da tanınmış olan gulet teknesinin mimarıdır. Babam tersanede geçirdiği zaman içerisinde dedemin anlatılarıyla kabiliyetini kazanıyor ve çalışmalarını soyutlamaya ve sadeleştirmeye başlıyor. Görsel algıyı ön plana koyarak çalışmalarını sürdüren biridir. Bugün resim ve heykel alanında çalışmalar yürütüyor. Benimse çocukluk dönemimde babamın atölyesi vardı ve orada geçirdiğim zaman benim için okulda geçirdiğim zamandan daha değerliydi. Kesinlikle. Hatta okuldan kaçıp atölyeye gittiğim zamanlarda oldu Atölyede renk çalışırdık birlikte. Hala atölyeye gidiyorum ve birlikte çalışmalarımız sürüyor. Üniversite eğitimim yok. Tamamıyla babamdan aldığım eğitimimle işlerimi sürdürüyorum. Araştırmayı seven yapım sayesinde Da Vinci'nin defterlerini toplamaya başlayarak insan anatomisi üzerine kendimi geliştirmeye başladım. Birkaç farklı alanda çalışmalar yapıyorum. Ailemin sürdürdüğü sanat anlayışına benzer çalışmalarım bulunsa da farklıdır aslında. Deniz tutkusuyla birlikte ekstrem sporlarla iç içeyim. Devinim serisi olarak yapmaya başladığım işlerden birinde sörf yaptığım sırada kuzey rüzgarının içerisinde kaldığım bir anda kullandığım ekipmanla bütünlüğümü kaybettim. Bu sırada yaşadığım bir kaos vardı fakat o kaosun içerisinden çıkmam gerekiyordu. Çünkü bu işi keyif alarak yapıyorum. Kontrolü yeniden geri kazanmak için dalgaları kanatlarım olarak düşünüp, bütünleştiğim bir serüvendi. Çalışmam da bu şekilde ortaya çıktı. Bu alanda şuan kendimi geliştiriyorum. Başlangıç olarak ifadeler üzerine çalışıyorum. 12 serilik bir çalışma planım var. Bu çalışmanın taslaklarının büyük bir bölümünü hazırladım. Kullanacağım materyal konusunda henüz bir karara varamadım. Yarı değerli metal kullanmayı istediğim bir tarafım var. Diğer yandan taş veya ahşapta kullanabilirim. Ahşap zaten çalışıyorum. Farklı malzemelerle karışık teknikleri iç içe sokarak bir sergi planım var. Teşekkür ederim. Yaptığımız çalışmaların oluşmasında kişisel hayatımız bir etken görevi görüyor. Bir kabus görüp yaptım diyebileceğim bir tarafı yok. Yaşadığınız en küçük bir an bile size kabusu hatırlatabilir. Ondan kaçmak için bende kağıdı kalemi elime alıp düşüncelerden sıyrılırken elimi serbest bırakmamla ortaya çıkan bir çalışma diyebilirim. Bitirdiğimde resme bakarken onu üç boyutlu görme isteği uyandırdı ben de. Kabus çalışmam bu şekilde ortaya çıktı. Yaşadığım küçük bir anın bana kabusu yaşatmasıydı. Lavision Art Gallery'deki sergi, tüm dünyayı etkisi altına alan korona evresinden bir çıkış sergisidir. Dev isimlerin bulunduğu aynı zamanda genç yeteneklerin de işlerinin tanıtıldığı bir sergidir. Ben sosyal medya aracılığıyla davet aldım ve daveti kabul ettim. İki heykel çalışmamla birlikte üç tane de resim çalışmam var. Resimlerimin de yine kabus çalışmamı anımsatacak gotik bir havası var. Biraz karanlıktan aydınlığa giden bir üslup var. Bu aslında sizin nasıl baktığınızla alakalı. Karanlığa odaklanırsanız onu görebilirsiniz ancak aydınlığı da var. Devinim II, fırtına anında hissettiğimi yansıttığım bir çalışma. Diğeri ise bir kılıç balığının stilize halidir. Fakat akışkanlığında farklı keskinlikleri ve kavisleri içinde barındıran iki birleşim. Bodrum'u çok seviyorum. Bodrum ile birlikte ikinci bir yaşam alanı ihtiyacı duyduğumu fark ettim. Hem bodrum da hem de İstanbul da hayatımı sürdürüp, çalışmalarımı ilerletebileceğim bir düşünceye kapıldığımda ailemle de bunu paylaştım. İstanbul'un dinamizmini, hareketliliğini seviyorum. Tarihi geçmişi çok güçlü ve verimli bir şehir. Bunun içerisinde bulunmayı istediğim için bir atölye açmayı düşünüyorum. Heykel üzerine eğitim almış bir üniversite mezunu değilseniz, yarışmalara katılamıyorsunuz mesela. Her zaman olduğu gibi özgünlüğü kısıtlamaya çalışan bir yapı var. Belli bir şeyleri direterek, belli bir yapıda insan yetiştirmek isteniliyor. Kendimi ön plana çıkarabileceğim ve sanatımı tanıtabileceğim bir yarışmaya katılmak istediğimde önümdeki engelin yeteneğim değil diploma olması rahatsızlık verici. Herkesi kabul etmiyoruz demek çok yanlış. Sanatta eğitimle birlikte tutku da önemlidir. Bu kısıtlama şeklini yanlış buluyorum. Yapılan işin maddi kaygılar güdülmeden yapılması gerektiğini düşünüyorum. Sanat, sanat içindir diyebilirim, evet. Yaptığınız çalışmayı bir başkasına beğendirmeye çalışmadan üretmek önemli. Gelişim sürecinde çizgilerimi tanıdığım insanlarla geliştirmeye çalıştım. Çevremdeki insanları, komşularımı çizerek anatomi üzerine kendimi geliştirmeye başladım. Kendilerini geliştirmek isteyen arkadaşlar da çevrelerindeki insanları model olarak alabilir. Bunun dışında sabır önemli bir etken. Sanat uzun bir yol. Gazete Sanat Ailesi olarak bizimle röportaj yaptığınız için teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/sineklerin-tanrisi-tiyatroseverler-ile-bulusuyor", "text": "Sir William Golding'in dünya klasikleri arasında bulunan Nobel edebiyat ödüllü unutulmaz romanı Sineklerin Tanrısı, tiyatro uyarlamasıyla Avustralya'dan sonra Avrupa'da ilk kez Türkiye'de sahneleniyor. Temaşa Tiyatro'nun yapımcılığını üstlendiği Sineklerin Tanrısı oyununun afiş çekimleri çektiğimiz günlerde Belgrad Orman'ında tamamlandı. New York Theatre Academy'nin yeni nesil genç oyuncularının yer aldığı oyun 18 Ekim 2019 Cumartesi günü saat 20:30 da tiyatroseverler ile buluşacak. Sir William Golding'in kaleme aldığı Sineklerin Tanrısı, günümüzde gerçekleşen bir atom savaşı sırasında, ıssız bir adaya düşen bir avuç okul çocuğunun, geldikleri dünyanın bütün uygar törelerinden uzaklaşarak, insan yaradılışının temelindeki korkunç bir gerçeği ortaya koymalarını konu alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/sinema-giselerinin-dijital-donusumu", "text": "Film stüdyoları, yapımcı ve dağıtımcıları, salgından doğrudan etkilendi. Buna karşı olarak, dijital dünyanın taleplerini daha iyi anlama ve karşılamak için artık bu yeni iş modelini gelenekselleştirme fırsatını yakaladılar. 2020 sinema salonları için bir karmaşa yarattı. Pandemi sebebiyle sinema salonlarının kapanması, küresel bilet satışlarında büyük bir düşüşe yol açtı. Film festivalleri iptal edildi ya da ertelendi. Film gösterimleri ileri tarihlere taşındı veya süresiz olarak ertelendi. Bazı gişe filmleri dijital platformlara satıldı, dijitalde vizyona girdi. Bu filmlerden biri de Ezel Akay'ın çok konuşulan filmi 9 Kere Leyla filmiydi. Tabii, 9 Kere Leyla'yı sinema salonunda izlemek herkes için çok daha acı olabilirdi. Ancak Covid-19'dan önce bile sinema endüstrisi zaten değişiyordu. ABD ve Kanada olarak sınıflandırılan Kuzey Amerika pazarı, onlarca yıldır dünyanın en büyüğü olarak nitelendirilmekteydi. Bu 2019'da doğruydu, iki ülke gişe gelirlerinde toplam 11,4 milyar dolarla dünya deviydi. Kuzey Amerika'dan elde edilen gelir, son on yılda çok az büyüme gösterdi. Kuzey Amerika'daki büyüme hızı düşerken, dünyanın geri kalanı hızla sektörel bir büyüme sağlıyordu. Bu, giderek küreselleşen bir sinema pazarı ve sadece Amerikalılar için değil, dünyanın yükselen pazarlarına hitap edecek filmler yapmaya teşvik edilen bir Hollywood anlamına geliyordu. Özellikle Çin güçleniyor. Avrupa Görsel-İşitsel Gözlemevi'nin yıllık raporundan alınan verilere göre, ülkenin gişe rakamları 2015'te yaklaşık 6,8 milyar dolarken 2019'da 9,3 milyar dolara yükselmişti bile. Pandemi sürecinde hayat pratiklerimizde çok radikal değişimler yaşadık. Dolayısıyla tüketicilerin tercihleri, öncelikleri ve değerleri tamamen değişti. Bunun elbette etkisi çok büyük fakat ortada görmezden gelinemez bambaşka durumlarında olduğunu belirtmek istedim. Hayatımızın her alanında sekötürlerin yeniden şekillenmesine sebeb olan pandemi, zaten dijitalleşen sinema sekötürünün dönüşümünü yalnızca hızlandırdı. 2021'e girerken Türkiye'de de iki yeni dijital platform kamuoyuna duyuruldu. Exxen ve Gain hayatlarımıza girdi. Exxen, Acun Ilıcalı gibi bir medya devinin yapmak zorunda olduğu bir hamleyken, Gain oldukça iddialı ve girift yapısı ile müthiş bir sürpriz yaptı. Gain'in daha hızlı tüketilebilir bir alan olması, dik yayın anlayışı sinemamıza da yansıyacak gibi gözüküyor. 2019-2020 seneleri arasında 15 ülkede 1000'den fazla stüdyo işleten, dünyanın en büyük sinema zincirinin sahibi olan AMC Entertainment'ın piyasa değerindeki düşüş, o kadar sert vuruldu ki, iflas olasılığı konuşulmaya başlandı. Hollywood boş dururken, Japonya'nın film pazarı rekorlar üstüne rekor kırmaya devam ediyordu. Disney, gişe rekorları kıran filmler inşa etse de, dijitalin geleceği olduğunun farkındaydı. Şirket zaten bu yöne doğru gidiyordu, ancak salgın işleri epey hızlandırmış gibi duruyor. Disney'in stüdyo ve tema parkı işletmeleri salgın yüzünden harap oldu ve ikisinin de yakın zamanda önceki kar seviyelerine geri döneceğini düşünmüyorum. Ancak dijital platformu Disney+ şirketin tek başına parlak noktası olarak okunabilir. Disney+, lansmanından bir yıl gibi kısa bir süre sonra 60 milyondan fazla küresel aboneye ulaştı. Buna bir başarı derken Netflix'in 203,7 milyon abonesinin olmasını görmezden gelmiyorum tabii. Perakende devi Amazon'a gelecek olursak, Covid-19'un daha fazla insanı çevrimiçi içerik tüketmeye zorlamasıyla Amazon daha da güçlendi. Bir zamanlar kar yerine büyümeye öncelik vermesiyle ünlenen şirket artık her ikisinde de başarılı gözüküyor. Değişimi yalnızca pandemi üzerinden okumak yapılan analiz ve araştırmaları, verileri görmezden gelmek anlamına geliyor. Durum tespiti yapmaya karar verdiğimden beri birçok yorum okudum. Ülkemizdeki kaynaklar, sinema sektöründe yaşanan veyahut yaşanacak olan değişimi pandemi ve dolayısıyla mecburiyetler üzerinden okuyor. Dünyanın başka yerlerinde bu konu ele alınırken pandemi öncesine de ışık tutulmuş. Dolayısıyla daha objektif ve toplu yorumlar getirilebilmiş gözüküyor. Yazımda kullandığım verileri incelemek isterseniz kaynakça bölümünden ayrıntılı linklerine ulaşabilirsiniz. Son olarak; Türkiye'de Sinema Salonları'nın Dijital Dönüşümü diye bir makale ile karşılaştım, keyif aldım. İzleme pratiklerimizle ilgili daha önce yazdığım İzlemek, Okumamak başlıklı yazımın da mevzu ile ilgili olduğunu düşünüyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/sinema-perdesinde-araliksiz-dizi-keyfi-arkasi-simdi-pera-muzesinde", "text": "Pera Film, pandemi ile online platformlara ve bilgisayar ekranlarına sıkışan izleme deneyimini yeniden sinema perdesine taşıyor. Aralıksız dizi gösterimlerinden oluşan Arkası Şimdi! başlıklı program, 29 Eylül 23 Ekim tarihleri arasında Pera Müzesi'nde ücretsiz izlenebilir. Pera Müzesi Film ve Video Programları, dizilerden oluşan programı Arkası Şimdi! ile salon gösterimlerine geri dönüyor. İnternet yapımlarının giderek arttığı, büyük film festivallerinin dahi yarışma bölümleri oluşturduğu bir format olarak diziler, son yıllarda birçok önemli yönetmenin de filmografisine girmeye başladı. İlki 2019'da gerçekleştirilen Arkası Şimdi!'nin ikinci programında, Avustralya ve ABD'den, yapım yılı 2014'ten 2018'e yayılan beş dizi izleyicilerle buluşuyor. Stand-up gösterileri Nanette ve Douglas ile tanınan Avustralyalı komedyen Hannah Gadsby, Hannah Gadsby'nin OZ'u adlı yapımda, ülkesinin ulusal kimliğini keşfe çıkıyor. Keskin zekası ve her şeyin derinine inme arzusuyla kıtanın dört bir yanını dolaşan Gadsby, bu sürecin sonunda Avustralya kimliğine dair bilinen her şeyi baştan tanımlıyor. Ödüllü filmi 52 Salı ile çok konuşulan Sophie Hyde'ın imzasını taşıyan Lanet Adelaide, Güney Avustralya'nın Adelaide şehrinde yeniden bir araya gelen bir ailenin hikayesini anlatıyor. Annelerinin evi satacağını öğrenen aile mensuplarının, birliktelik duygularını kaybederek kaosun içine sürüklenmesini konu alan dizi, geçmişle yüzleşme halindeki altı karakterin bakış açısından anlatılıyor. Karşınızda, Desmondo Ray! karanlık bir dünyada aşkı arayan tuhaf bir adamın hikayesini konu alıyor. Aşkın en beklenmedik yerden çıkabileceğini, karanlık ve kasvetli bir dünyada dahi kalbin her zaman yıldızları takip etmesi gerektiğini gösteren animasyon dizinin yönetmenliğini Steve Baker üstleniyor. Yönetmen Shaina Feinberg, kadınlar ve kuirlerden oluşan bir arkadaş grubunu odağına alan Dinette dizisinde, gerçekleri sakınmadan söyleyen bir oyuncu kadrosuyla kırılgan maskülinite ve patriyarka konularını skeçler halinde işliyor. Sarah Silverman'ın yapımcılığını üstlendiği Lütfen Anla Beni ise her bölümde birbiriyle taban tabana zıt iki komedyeni gerçek bir terapist ile karşı karşıya getiriyor. Terapist seansı yürütmeye çalışırken iki sevgili ya da kardeşi canlandıran komedyenler bu kurgulanmış ilişkinin çılgınlığını gözler önüne seriyor. Böylece izleyiciyle kurgusal bir ekran ortaklığı oluşturuluyor. Arkası Şimdi! programı, 29 Eylül 23 Ekim tarihleri arasında Pera Müzesi Oditoryumu'nda ücretsiz izlenebilir. Bu program kapsamındaki gösterimler ücretsizdir. Rezervasyon alınmamaktadır. Yasal düzenlemeler uyarınca aksi belirtilmediği sürece tüm gösterimler 18+ uygulamasına tabidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/sinema-ve-egitim", "text": "'Bilgi' beş harflidir, beşte dördü 'İlgi'dir- Mümin Sekman. Eğitimde birtakım aksaklıkların meydana geldiği pandemi döneminde eğitim sistemini konu alan bazı filmlere göz atmak yerinde olur. Etkili bir sanat dalı olan sinema insanı eğlendirmenin yanında eğitme, öğretme ve harekete geçme amacı da güder. Sinema eğitimde en etkili araçlardan biridir çünkü mimariyi, edebiyatı, dansı, sanatı, oyunculuğu, tiyatroyu ve resmi birleştirip hem görsel açıdan hem de dil açısından kullanarak toplumun duygu ve düşüncelerini doğrudan ya da dolaylı olarak dile getirir. Sinema, Lumiere Kardeşlerin babaları Antoine Lumiere'in hediye ettiği kinetoskoptan ilham alarak geliştirdikleri sinematografi aleti ile 1895 yılında 55 saniye olarak çekilen Trenin La Ciotat Garına Gelişi adlı filmle başladı. İlk seyirciyle buluşması ise 28 Aralık 1985 yılında Paris'te Grand Cafe'de gerçekleşti. Büyük ilgi gören kısa film de ilginç bir olay yaşandığı söylentiler arasındadır. Trenin hareket etmesiyle seyircilerin tren bizi ezecek diyerek telaşa kapıldıkları ve bundan dolayı salonda saklanmaya çalıştıkları söylenmektedir. Lumiere Kardeşler bir süre sonra görüntüye ses eklemeyi keşfettiler ama her ne kadar bu işin geleceği olmayacağını düşünseler de dünyayı gezme kararı aldılar ve yolları İstanbul ile kesişir. Haliç Panoraması, Boğaziçi Kıyılarının Panoraması ve Türk Piyadesinin Geçit Töreni adlı filmleri çektiler. Zamanla yeni kavramlar ve teknikler de yerini aldı, birçok dönemden geçerek günümüz sineması oluştu. Rajkumar Hirani tarafından 2009 yılında çekilen Hint yapımı 3 Idiot filmi tek tip eğitim sistemine eleştirel bir dille yaklaşmıştır. Aamir Khan, Kareena Kapoor, Sharman Joshi, Madhavan, Boman Irani'nin başrol de olduğu film Hindistan'ın en iyi mühendislik okulunu kazanan öğrencilerin hayatını ele alır. Eğitim sisteminin ezberci ve rekabetçi olmasını, öğretmenlerin bir şey öğretmekten ziyade okulun başarısını önemsemelerini, eğitime ve bilgiye yönelik anlayışı, geleceği başkalarının elinde olan ve toplumsal baskıya maruz kalan mutsuz öğrencileri üç yakın arkadaşın maceralarını anlatarak izleyiciyle buluşturur. 2007 yılında çekilen ve görsel ögelerle dolu olan Taare Zameen Par filmi de eğitim sistemini ele alır. Filmin yönetmeni olan Aamir Khan başrolü Darsheel Safary ile paylaşır. Sürekli yaramazlık yapan, okuldan kaçan, kitaplarını çöpe atan, babasından laf işiten, abisini örnek almak zorunda bırakılan, huysuz bir çocuğun yatılı okula gönderilmesi ve öğretmen Nikumby ile tanışmasını ve sonrasında gerçekleşen olayları konu alır. Rekabetçi eğitime, öğretmenlerin yanlış tutumlarına, empatiden mahrum olmaya, aynı tip meslek edimine ve aynı tip eğitime eleştirel bir bakış getirir. 2011 yapımı Tony Kaye imzalı Detachment filmi de eğitim sistemini ele alan filmler arasında yerini almıştır. Başrolde Adrien Brody yer alır. Yedek öğretmen olarak gittiği okuldaki dibe batmış öğrencilere umut olan Henry Barthes ve öğrenciler ekseninde gelişen olaylar anlatılır. Öğrenciyle ilgilenmeyen öğretmenler, aile duyarsızlığı karşısında ne yapacağını bilmeyen içe kapanık, toplum ve okul tarafından izole edilmiş, bastırılmış gençlerin çığlığına el uzatan bir filmdir. N. H. Kleinbaum tarafından 1988 yılında yazılan, Peter Weir tarafından yönetilen başrolünde Robin Williams'ın yer aldığı 1989 yapımı Dead Poets Society ' de eğitimi ele alan bir başyapıttır. Prestijli, geleneksel değerlere önem veren ve disiplinin en önemli unsur sayıldığı erkek yatılı okulu olan Welton Akademi'ye yeni ve kurallara aykırı edebiyat öğretmeninin gelmesi ile öğrencilerin hayatındaki değişimleri ele alır. Eğitmenlerin mesafeli ve otoriter tutumlarına, aynı tip meslek edimine, hayatlarının eğitmenler ve aileler tarafından yönetilmesine, okulun sadece disiplin olarak algılanmasına, hayal ve düş gücünün köreltilmesine, ezbere dayalı eğitim sistemine ışık tutmaktadır. Gerçeklik carpe diem idi. Gerçeklik bizlerdik. Gerçeklik hayatın ta kendisiydi. Bazı şeyleri sorgulamayı öğrenmeliydik."} {"url": "https://gazetesanat.com/sinemanin-gucu", "text": "Sinema tarihinin en büyük efsanesini duymayan yoktur sanırım. Buharlı bir trenin Fransa'daki Ciotat kasabasına varışını ve buradaki yolcuları konu edinen Lumiere Kardeşler yapımı olan Trenin Gara Girişi isimli film sinema tarihinin ilk filmi olarak kabul edilmiştir. Söylencelere göre izleyiciler, beyazperdeye yansıtılan trenin üzerlerine geldiğini düşünerek salonda paniklemiş ve kaçmaya çalışmışlardır. Her ne kadar sinema tarihçisi akademisyen Martin Loiperdinger'in araştırmalarına göre o döneme ait gazete, dergi ve polis kayıtları gibi çeşitli tarihsel kaynaklarda bu olayın yaşandığına dair bir bulgu bulunmasa da efsane ya da gerçek, sinemanın izleyicide bıraktığı güçlü etkiyi anlatabilmek için oldukça başarılı bir hikaye diyelim. 20. yüzyılda kendine özgü anlatı dili ile yedinci sanat dalı olarak kabul edilen sinemanın günümüzde her türlü hayali ya da tasarımı gerçekleştirme imkanı sunan teknik mükemmelliğe ulaştığını söyleyebiliriz. Tarih boyunca bilim ve sanat karşılıklı olarak birbirlerini etkilemiştir. Sinema tarihine baktığımızda da Lumiere Kardeşler'in icat ettiği sinematografın temellerinin Thomas Edison'un geliştirdiği kinetoskop isimli -film göstericisinin atası sayılan- makineye dayandığını görmekteyiz. Hareketli görüntülerin elde edilmesinden çok önce, eski medeniyetlerde seri konu anlatımlarının kabartma resimlerle sunulması görsel anlatımın ne derece önemli ve etkili olduğunu gösterir niteliktedir. Sinema tarihinin önemli kuramcılarından ve yönetmenlerinden Sergei Mikayloviç Eisenstein sinemayı; edebiyat, resim, müzik gibi geleneksel sanatlardan üstün görmüştür. Da Vinci'den oldukça etkilenmiş ve aynı zamanda bir mühendis olan Eisenstein'a göre sinema, bilim ve sanatı bir araya getiren en iyi şeydir; harekete ve hız görüntüsüne dayanan yapısıyla düşüncenin gelişim sürecini göstererek izleyiciyi harekete geçirme şansına sahip tek sanat dalıdır. Kuramcı Balazs ise sinemanın daha önce hiçbir sanatta görülmemiş yeni bir psikolojik etki yaratmasından bahseder ve sinemanın kendine özgü dilini araştırır. Montajın anlam yaratma etkisini ve manipülasyon aracı olarak da kullanılabileceğinin altını çizerken; sahne ve seyirci arasındaki mesafenin sürekli değişmesini sağlayan kamera, izleyicinin oyuncunun gözünden görebilmesi, dramatik etkiyi güçlendiren çekim ölçekleri gibi pek çok sinemaya özgü tekniğin izleyicinin kendini kahraman ile özdeşleştirebilmesini sağladığını belirtir. Sinema, görsel efektlerin ve teknolojik imkanların sunduğu görsellik ile artık izleyiciyi çok daha fazla etkileme gücüne sahiptir. Unutmamak gerekir ki sinema, dünya çapında dev bir endüstriye dönüşmüştür ve bir sanat olduğu kadar aynı zamanda en yaygın ve kitleleri sürükleyebilen bir kitle iletişim aracıdır. 1895 tarihli ilk sinema filmini izlemek isterseniz, iyi seyirler! Sinemanın Gücü başlıklı yazınızı okudum; tiyatroya ve türlerine ilişkin benzer içerikli yazılarınızı da okumak isterim. Esenlik dileklerimle... , Çok teşekkür ederim geri bildiriminiz için. Tiyatro ve türlerine ilişkin yazılar da kaleme alacağım 🙏 Saygı ve sevgilerimle. Bizim gençliğimizde de, hemen hepimizin bir sinema yönetmenliği denemelerimiz vardı. 🙂 Doğru. Oynadığımız tüm oyunlar bir çeşit doğaçlama ya da kurgusu olan senaryolar. İnşallah belki bir gün neden olmasın 🙏 Sevgiler."} {"url": "https://gazetesanat.com/sinirlari-sinirsizliga-goturecek-sergi-kirmizinin-otesinde", "text": "Sınırın bilincine varmamız için o sınırın ötesinde ne olduğunu bilmemiz gerekir. Bir çizginin bitimini bilmek demek, o çizginin ötesindeki boşluğu da bilmek demektir.'' Hegel. Sınırları sorgulatmak ve çeşitli okumalar sunmayı amaçlayan Kırmızının Ötesinde'' adlı sergi, 25 Nisan 25 Mayıs tarihleri arasında artsteps. com üzerinden ziyaret edilebilecek. Gizem Mavi Aydemir ve Şeyma Nur Eren'in küratörlüğünde gerçekleşecek olan sergide Ayşe Kapusuz, İlker Kayalı, Kerem Ağralı, Tutku Bulutbeyaz, Ülkü Yılmaz ve Yunus Çermik'in geçmişten beri insanların farklı farklı konularda karşısına çıkan bir kavram olan sınırın insanlar üzerindeki etkilerini sorgulayan yapıtları yer alacaktır. Hegel'in: Sınırın bilincine varmamız için o sınırın ötesinde ne olduğunu bilmemiz gerekir. Bir çizginin bitimini bilmek demek, o çizginin ötesindeki boşluğu da bilmek demektir'' sözünden yola çıkılarak hazırlanan sergide, sınır ve sınırsızlık kavramları mercek altına alınırken bir yandan Hegel'in bu söylemine göre sınırın var olduğunu söyleyebilmemiz için ilk önce sınırsızlığı mı kabul etmeliyiz? Sınır aslında sınırsızlık mıdır? gibi sorularla sınırların sınırsızlığını sorguluyor. Kırmızının Ötesinde'' adlı sergi, 25 Nisan 2021 25 Mayıs 2021 tarihleri arasında artsteps. com üzerinden ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/sir-olanin-pesinde-osmanli-tasavvuf-kulturu-ve-elyazmalari", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Hafıza-i Beşer sergisi kapsamında düzenlediği konuşmaların altıncısında, tarihçi M. Baha Tanman'ı ağırlıyor. Enstitünün YouTube kanalında canlı olarak yayınlanacak konuşmada, İstanbul'daki tasavvuf kültürü ve bu kültürün yazma eserlere nasıl yansıdığı ele alınacak. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikayeler sergisi kapsamında düzenlediği konuşmalara, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Elyazması Koleksiyonu'ndaki tasavvuf yazmalarına odaklanan bir konuşmayla devam ediyor. Osmanlı mimarlık kültürü konusundaki akademik çalışmalarıyla bilinen, aynı zamanda enstitünün Bilim Kurulu Başkanı olarak görev yapan M. Baha Tanman'ın gerçekleştireceği konuşmada, Osmanlı'daki iki köklü kültürün, tasavvuf ve elyazmalarının birbirine etkisi mercek altına alınacak. Dinin batıni boyutunu temsil eden tasavvuf ve sufi tarikatları, Osmanlı toplum hayatının hemen her boyutunu etkilemiş, hatta spor ve dinlence gibi birtakım gündelik işlevler bile tarikatların denetimi altına girmişti. Düzeni sarsacak eğilimler söz konusu olmadığı sürece, saltanat ve ulema sınıfı ile tarikatlar arasındaki ilişkiler belirli bir denge içinde devam etti. İstanbul, 19. yüzyılın sonlarında Bektaşilikten Mevleviliğe, Şazelilikten Bayramiliğe kadar belli başlı tarikatlara ait 300'den fazla tekkeye ev sahipliği yapmaktaydı. Bu tekkeler aynı zamanda tasavvufun farklı boyutlarına ilişkin sayısız yazmanın üretildiği mekanlar olma özelliği taşıyordu. Tasavvufun temel değerleri, tarikatın usul ve erkanı, önde gelen sufilerin eserleri, rüya tabirleri ve tasavvuf dünyasına dair daha birçok başka unsuru barındıran bu yazmalar bugün, Osmanlı tasavvuf kültürüne ilişkin oldukça zengin bir kaynak sunuyor. Tarihçi M. Baha Tanman'ın Sır Olanın Peşinde: Osmanlı Tasavvuf Kültürü ve Elyazmaları başlıklı konuşması, 28 Mayıs Perşembe günü saat 18.00'de İstanbul Araştırmaları Enstitüsü YouTube kanalında canlı olarak izlenebilir. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Elyazması Koleksiyonu açık erişimde! Bilindiği üzere Hafıza-i Beşer sergisinin çok daha geniş kitlelere tanıttığı Suna ve İnan Kıraç Vakfı Elyazması Koleksiyonu'nun tamamı çevrimiçi erişime açıldı. Osmanlı entelektüel, sosyal ve kültürel yaşamın farklı unsurlarına dair oldukça zengin kaynaklar sunan koleksiyon, hem Osmanlı tarihçilerine hem de tarih ve edebiyat meraklılarına yeni bir kütüphane deneyimi sunuyor. Toplam 626 cilt ve 1311 eserden oluşan koleksiyona dijital kütüphane kataloğu üzerinden kolayca erişilebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/sirbistanin-degerleri-unesco-tarafindan-koruma-altinda", "text": "Balkan Yarımadası'nın önemli ülkelerinden Sırbistan, özellikle son dönemlerde yükselişte olan bir tatil destinasyonu. Köklü tarihi, kültürel değerleri ve benzersiz güzellikteki cazibe merkezleriyle Balkan tatilini son derece cazip kılan Sırbistan, UNESCO tarafından koruma altına alınmış değerleriyle de dikkatleri üzerine çekiyor. İnsanlık için muazzam bir öneme sahip tarihi ve kültürel değerlerin, geleneklerin ve doğal güzelliklerin belirlenerek koruma altına alındığı UNESCO Listeleri'nde, Sırbistan'ın ismine sıkça rastlamak mümkün. Paha biçilemez bir Bizans sanatı koleksiyonuna sahip Studenica Manastırı; bazilikalardan hamamlara ve tapınaklara kadar çok sayıda dikkat çekici Roma kalıntısına sahip Gamzigrad-Romuliana Sarayı; dünyanın en iyi Orta Çağ fresklerinden bazılarına ev sahipliği yapan Stari Ras ve Sopocani tarihi kompleksleri ve yüksek estetik değerlere sahip, kabartmalı motifli mezarları ile Stecci Orta Çağ Mezarlıkları, gelecek nesillere de miras kalabilmeleri için UNESCO tarafından korunan değerler arasında. Sırbistan, İnsanlığın Somut Olmayan Kültür Mirasları Listesi'ne de iki önemli değeriyle katkıda bulunmuş. Bunlardan ilki Sırp halkının etnik kimliğinin bir ifadesi olarak, koruyucu azizlerinin uğruna düzenledikleri Slava Kutlamaları, diğeri de Sırp ulusal kimliğinin ayırt edici özelliği olması bakımından önem taşıyan geleneksel Sırp Halk Dansı Kolo. UNESCO'nun Dünyanın Hafızası Programı, dünyanın dört bir yanına yayılmış evrensel bir değere sahip olan belgeleri, sözlü gelenekleri ve çeşitli materyalleri bir araya toplayarak korumayı hedefliyor. Sırbistan da sahip olduğu değerleri ile bu önemli listede yer almayı başarmış. Olağanüstü güzellikte minyatürlere sahip bir Sırp el yazması ve 20. yüzyılın en büyük bilim adamlarından Tesla'nın geride bıraktığı muazzam arşivi, sonraki nesillere ışık tutmaları bakımından son derece değerli miraslar."} {"url": "https://gazetesanat.com/sirdan-gizli-kaligrafi-sergisi", "text": "Kaligrafi sanatının usta isimlerimden olan Bünyamin Kınacı ve Mehtap Kocaağa'nın klasik, modern ve soyut kaligrafi alanlarında imza attıkları, her biri ayrı anlamlar taşıyan 44 eserin yer aldığı Sırdan Gizli Kaligrafi Sergisi, Üsküdar Nevmekan Bağlarbaşı Galeri'de sanatseverlerle buluştu. Bünyamin Kınacı harfleri çok iyi tanıyan, onların anatomileri yanında ruhlarını da okuyabilen ve onlara dokunuşunu katabilen bir sanatçı. Sırdan Öte sergisi de adeta bunun kanıtı niteliğinde. Henüz bu sergiyi gezme fırsatınız olmadıysa, 12 Eylül'e kadar Üsküdar Nevmekan Bağlarbaşı Galeri'ye uğramanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/sirin-soyal-melatonin-adli-ikilisi-ile-glossta", "text": "Şirin Soysal'ın aşk üzerine yazdığı şarkılardan oluşan Melatonin, Gloss müzik etiketiyle tüm dijital platformlarda yerini aldı. Kahve ve Melatonin ve Benim Gibi adlı parçalardan oluşan ikili, Soysal'ın Tanju Okan'a hayranlığı ile Okan'ın yorumculuğundan aldığı ilhamı neo-soul tarzıyla buluşturarak 60'lar ve 70'ler Türkçe popuna selam gönderiyor. Sözleri ve bestesi önceki solo albümlerinde de olduğu gibi kendine ait olan Şirin Soysal, prodüksiyon için geçtiğimiz yıl çıkış yapan elektronik pop projesi Joy Exit ortağı Erdem Helvacıoğlu ile bir araya geldi. Düzenlemeler, tüm enstrüman performansları, miks ve mastering Helvacıoğlu tarafından yapıldı. Şirin Soysal'ın yeni neo-soul yaklaşımıyla taçlandırdığı Melatonin'de yer alan şarkılar, aşk acısını gizemli bir tutku ve duysallıkla anlatıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/siroziler-dr-muharrem-varol", "text": "19. yüzyıl pek çok açıdan Osmanlı Devleti için bir değişim ve dönüşüm dönemi olmuştur. Sultan II. Mahmud ile başlayan merkezi yönetimi güçlendirme çabaları devletin taşrada gücü elinde bulunduran ayanlarla yeri geldiğinde uzlaşma yeri geldiğinde de çatışma ile neticelenecek politikalar izlemesine neden olmuştur. Bu süreçte Osmanlı merkezi yönetiminin muhatap olduğu ayanlardan biri de Sirozi İsmail Bey ve daha sonra onun yerine geçen oğlu Yusuf Muhlis Paşa'dır. Bu iki ismin soyundan gelenler de Osmanlı topraklarında varlığını hissettiren değişim rüzgarından etkilenmiştir. Osmanlının son dönemlerinde ayanlıktan ilmiyeye evrilen bu ailenin öyküsü cumhuriyetle birlikte vatandaşlığa dönüşecektir. Dr. Muharrem Varol tarafından kaleme alınan bu eser, imparatorluğun en uzun yüzyılında bir ayan hanedanının değişim ve dönüşüm öyküsünü tüm detaylarıyla okuyucuların önüne sermektedir. Bu eser, Osmanlı Devleti'nde merkezi yönetim ile taşrada gücü elinde bulunduran ayanlar arasındaki ilişkileri inceleyerek başlıyor ve ardından da bir ayan ailesinin bir asır içerinde yaşadıkları ve geçirdiği değişimi gözler önüne seriyor. Bir anlamda Türk modernleşmesinin ülkenin önde gelen ailelerinden birine sirayetinin hikayesini okuyuculara sunuyor. Bu kitap, Osmanlı'nın en uzun yüzyılı olarak ifade edilen 19. yüzyılın ilk yarısında devlet otoritesinin taşradaki yansıması olan ayanlık müessesesinin en önemli temsilcilerinden bir olan Sirozileri anlatmaktadır. 1808 yılında yürürlüğe konulan Sened-i İttifak'a imza koyan ayanlardan biri olan Sirozi İsmail Bey ve onun vefatının ardından yerine geçen oğlu Yusuf Muhlis Paşa'nın faaliyetleri, ailenin diğer üyelerinin Osmanlı'nın son dönemi ve erken Cumhuriyet döneminde yaşadıkları, ayanlarla Osmanlı Devleti'nin ilişkileri, Osmanlı Devleti'nin dağılmasıyla Balkan Türklüğünün başına gelenler bu eserde detaylı bir şekilde anlatılmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/sis-ve-gece-25-yasinda", "text": "Türkiye'de yazılmış edebi nitelikteki ilk polisiye roman Sis ve Gece'nin özel baskısı Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı. Ahmet Ümit'ten sözünü sakınmayan, cesur, hala güncelliğini koruyan, usta işi bir ilk roman. 1996'da yayımlanan Sis ve Gece Türkçe polisiye edebiyatın yapıtaşlarındandır. Ahmet Ümit'e parlak bir kariyerin kapısını açan roman 90'lı yılların Türkiyesi'nden bir kesit sunarken aynı zamanda ülkenin hem yakın geçmişini hem de geleceğini gösteren kurgusuyla okurunu şaşırtmaya devam ediyor. Sis ve Gece 2007 yılında Turgut Yasalar yönetmenliğinde sinemaya uyarlanarak büyük yankı uyandırmıştı."} {"url": "https://gazetesanat.com/sisin-sakladiklari-kazakca-ve-ruscada", "text": "Miyase Sertbarut'un Tudem Edebiyat Ödüllü romanı Sisin Sakladıkları ilk kez yabancı bir dilde yayınlandı! Kasım ayında, Kazakistan'daki Foliant Yayıncılık tarafından Rusça yayımlanan eser, 2021 yılının başlarında Kazakça olarak da okurla buluşmak için gün sayıyor. Raflara çıktığı Nisan 2015'ten bu yana 36 baskı yapan ve 170 bini aşkın kopya sayısına ulaşan Sisin Sakladıkları kitabının başta Kazakistan olmak üzere, Rusya, Belarus, Türkmenistan gibi ülkelerdeki okurlara da ulaşacağı öngörülüyor. Miyase Sertbarut bu klasikleşmiş kitabında, insanları kobay olarak kullananlara karşı girişilen nefes kesici bir mücadeleyi anlatıyor. Sertbarut, kitabın devamı niteliğindeki Ortak Ruh vasıtasıyla da hayvanlara yapılan kötü muameleyi kalemine doluyor. Miyase Sertbarut'un, çoksatan Kapiland'ın Kobayları adlı bir diğer klasik yapıtı ise, geçtiğimiz yıllarda Almanca olarak yayımlanmış ve büyük ilgi görmüştü."} {"url": "https://gazetesanat.com/siyah-kopekler", "text": "Yazar Ian McEwan Siyah Köpekler adlı bu romanında, bir yandan ideolojik ve duygusal açıdan birbirinden çok farklı iki insanın her şeye rağmen azalmayan aşklarının izini sürerken, bir yandan da savaş karabasanlarından kurtulmaya çalışan Avrupa'yı bekleyen geleceğin portresini çiziyor. June ve Bernard Tremaine, II. Dünya Savaşı'nın ardında bıraktığı zorlukları aşmaya çalışan bir dünyada, kendi ideallerine tutunmuş bir çifttir. Ancak June'un hayatı, balayında siyah köpeklerle karşılaşmasıyla değişir. Onların hikayesini, kendi anne babasını erken yaşta kaybettikten sonra aradığı yakınlığı onlarda bulan damatları Jeremy dinlemeye karar verir. June ile huzurevindeki odasında, Bernard ile Berlin Duvarı'nın yıkılışının kutlamaları için çıktıkları seyahatte konuşur. Bazen ortaklıklar bazen çelişkiler fark ederek parçaları birleştirmeye, bir anı kitabı yazmaya çalışır."} {"url": "https://gazetesanat.com/sma-sanat-platformundan-sma-hastasi-cocuklara-buyuk-destek", "text": "Spiral Musküler Atrofi olarak bilinen, kas kaybı ve zayıflığına sebep olan, bebeklerde ölüm nedeni olarak karşımıza çıkan SMA hastalığı sıklıkla batı ülkelerinde görülmektedir. Türkiye'de ise 6 bin ile 10 bin doğumda bir bebekte görülen genetik geçişli bir hastalıktır. Dünya'da Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde hastalığın tedavi yöntemleri bulunmaktadır. Tedavi masrafları için gerekli olan maliyetin sadece belirli bir kısmı karşılanmaktadır. Tedavi ücretinin oldukça yüksek olması sebebiyle hem ülkemizde hem de diğer ülkelerde SMA hatası çocuklar için aileleri bağış kampanyaları düzenlemektedir. İlacın maddi olarak karşılanması oldukça zor olduğundan, tedaviyi alamayan çocuklarımızın hastalıkları hızla ilerleyerek hayatlarını kaybetmelerine neden olmaktadır. Tedavi sürecinin en büyük önemi yaş aralığı ile ilişkilidir. 4 tipi bulunan SMA hastalığının teşhis edilmesi ile birlikte 0-6 ay içinde bebeklerin ilacı almalarının çok yüksek oranda etkili olduğu tıbbi olarak kanıtlanmıştır. Diğer şartlarda ise çocukların yaş, kilo gibi durumları göz önünde bulundurularak tedaviden yararlanma koşulları belirlenmektedir. Bu süreçte çocuklarımızın gelişimlerini tıbbı cihazlara bağlı kalmadan devam ettirmesi oldukça zordur ve bu da maddi, manevi zorlukları beraberinde getirmektedir. SMA Sanat Platformu, dünyaya gözünü yeni açmış bu canların ve gelecek umutlarımızın yeşermesi adına hastalığa dair engelleri aşmak için tesis edilmiştir. Sanatın insan hayatına, ailelerin yaşamlarına ve hatta toplumların rutinlerine tesir ettiğinde yarattığı olumlu etkiler aşikardır. Benzer şekilde SMA hastası bebeklerimizin geleceklerine de sanatla dokunmak ve onlara umut olmak mümkün olacaktır. Bu yaklaşımdan hareketle yola çıkan SMA Sanat Platformu, 90 gün 90 çocuk 90 sanat eseri sloganıyla harekete geçmiş ve açık çağrı yaparak sanatçılara ulaşmıştır. Sanatçılar büyük bir motivasyonla gönüllü olarak eser bağışı hususunda desteklerini esirgememişlerdir. Alıcılar da sanat eserlerinin platformda yayınlanmasını takip eden en kısa sürede alımlarını gerçekleştirerek SMA hastası çocukların tedavi masraflarına ivedilikle ve heyecanla katkı sağlamışlardır. Bu anlamda SMA Sanat Platformu için çocuklar, sanatçılar ve sanat eseri alıcıları arasında tesis edilmiş olan bu duygusal bağın önemi çok büyüktür. SMA Sanat Platformu aşağıdaki yaklaşım çerçevesinde işleyişini sistemli biçimde sürdürmeye gayret etmektedir. - Açık çağrıya olumlu dönüş gerçekleştiren sanatçıların bağışladıkları eserler, 90 kişilik SMA hastası çocuklarımızın oluşturduğu listeye göre eşleştirildikten sonra SMA Sanat Platformu sayfamızda ilan edilmektedir. - Bu eserler, hasta çocuklarımızın ailelerinin bağışları kabul ettikleri resmi bağış kumbarası sayfalarında da eş zamanlı olarak yayınlanmaktadır. Aileler kumbara sayfalarında bulunan Shopier platformu linkleri veya IBAN bilgileri vasıtasıyla tercihlerine istinaden bağışları kabul etmektedir. - Bu şekilde hem SMA Sanat Platformuna hem de ailelerin kumbara bağış sayfalarına ulaşan alıcılar ödemelerini doğrudan ailelerin shopier hesaplarına veya IBANlarına gerçekleştirmektedir. Böylece dolaylı yollardan bağış aktarımı karmaşasından uzak durularak hasta çocukların ailelerinin resmi hesaplarına ödemelerin ivedilikle ve şeffaf biçimde aktarılması sağlanmaktadır. - Satış sonrasında SMA Sanat Platformu sayfasında yine eş zamanlı olarak satılan eser ve bağış dekontu paylaşımları gerçekleştirilmektedir. Gönüllüler olarak çıktığımız bu yolda Başak İlhan ve Gözde Yüksel platformun yürütücülüğünü üstlenmiştir. Sıla Atabay, Murat Berköz, Zeynep Sakız ve Deniz Karakurt Şekerci hem bağışçılarımız hem de sanatçılarımız olarak bize destek vermektedir. Başından itibaren fikir ortaklığımızı ve hayallerimizi paylaşarak daha fazla çocuğa ve daha fazla kişiye ulaşmaya çalışırken umudumuzu kaybetmedik. Siz de kaybetmeyin."} {"url": "https://gazetesanat.com/soft-analogtan-5-klip-1-hikaye", "text": "Soft Analog, EP'nin ilk teklisi Mesafeler'in klibini müzikseverlerin beğenisine sundu. 5 şarkıyı 5 klip ile tek bir hikayeye dönüştüren müzik grubu Soft Analog bu konsept içerisinde modernizm, kentleşme, birey-toplum ilişkisini irdeliyor. Soft Analog, 21 Mayıs Cuma günü yayınladığı Mesafeler şarkısı ile EP'nin açılışını yapmıştı. EP bir konsept çerçevesinde, içinde bulunduğumuz bu çağda kentleşme, birey-toplum, ilişkiler ve bu kavramların bizi sıkıştırdığı hayatlarımızda zorlu bir yolculukta olduğumuza vurgu yapıyor. Ayrıca bu sürecin farkındalıkla yaşanmasının önemine dikkat çekiyor. Mesafeler'i EP'nin çıkış parçası olarak seçen Soft Analog grubu, bu teklide dış dünyayla olan bağı gittikçe zayıflayan bir karakterin hislerini konu alarak bizi yarattığı dünyaya davet ediyor. 5 şarkılık EP'nin her bir parçası klibi ile birlikte, bu anlatının bir bölümü olarak dinleyiciye sunulacak. Dans performansı ile çekilen kliplerin her bölümü aynı karakter etrafında kalarak bir ilişkinin çeşitli evrelerini imgeliyor. Temmuz'da tamamı yayınlanacak ''Arasında Dünyanın''adlı EP ile birlikte yapmak istedikleri konsept projelere giriş yapan Soft Analog, gelecekte de konsept projeler ile dinleyicisiyle etkileşime geçmeyi planlıyor. Klipler hakkında görüşlerini aldığımız Selçuk Demirci; Alternatif olarak tanımlanan birçok müzik türünü yakından takip ediyorum ve bu tür müzikal ifadelere görüntüler üretmeyi seviyorum. Projeye başlamadan önce Soft Analog'un müzikal yaklaşımı ve kendini ifade etme biçimi üzerine uzun uzun toplantılar yaptık. Sonuç olarak görsel dünyada yakalamaya çalıştığımız şey Soft Analog'un EP'de yarattığı renkli ama yalın anlatıma çok yakın olmalıydı. Bu konseptin ve çekilen beş klibin Soft Analog'un dünyasını yansıttığını düşünüyorum.'' dedi. EP'nin şarkılarının tamamı ve klipler Temmuz ayı başında dinleyicisi ile buluşacak. EP sırasıyla Haziran ayında Kaçardım şarkısının ardından Temmuz ayında Bir Çırpıntı Var, Kim Gösterir Bana Nasıl Olunmalı? ve Yolculuk parçalarının yayınlanmasıyla tamamlanacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/sohret", "text": "Warhol'un önemi sadece, Yüzyıl bitmeden herkes 5 dakikalığa şöhret olacak! kehanetinde bulunmasından kaynaklanmıyor. Warhol, işaret ettiği şöhretin içeriksiz olabileceğini, önce kendi üzerinde kanıtlamasıyla da önemli. Günümüzün şöhretlerinin, hangi eylemleri ya da üretimleri ile tanınır olduklarını düşününce, belki içerikten yoksun oluşun şöhret sağlamanın ilk kuralı olduğuna insanın inanası geliyor. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Ressam Adyali, Projelerine Bir Yenisini Daha Ekledi: As Beni - Duygulara Dokunan Enerji: İstanbul'dan Cosmic Crooner Geçti! - Füruzan, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Anma Ödülü'nün Sahibi Oldu - Gazeteci Hakan Özbek ile Uzun Yol, Kısa Hikaye Kitabını Konuştuk"} {"url": "https://gazetesanat.com/soluksuz-inanilmaz-ama-gercek-tehlikeli-sular", "text": "Büyük ozan Konstantinos Kavafis'in Kent şiirinde dediği gibi, Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler. Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Mavi de tıpkı bu şiirde dediği gibi, kendi olma macerasında çıktığı yolda nereye giderse gitsin yine dönüp dolaşıp doğduğu yere geliyor. Biraz da romanımızın hikayesinden bahsedelim öyleyse. Romanın tehlikeye düşen sularında Mavi olarak tanıyacağımız Elmas, annesini erken yaşlarında kaybediyor ve babası tekrar evleniyor. Hal böyle olunca babası, kızını Almanya'ya, okuması için gönderiyor. Bilirsiniz, zengin aileler böyle durumlara böyle keskin, kalıcı ve kaçak çözümler üretir. Mavi de bu çözümden nasibine düşeni alıyor; alışkanlıklarla dolu ülkesinden uzakta, ailesi ve arkadaşlarından yoksun tek başına bir hayat sürüyor. Yıllar geçiyor. Tabii kaçınılmaz son olarak da ilişki kurmayı beceremeyen, kendi halindeki o kıza dönüşüyor Mavi. Hayli yıprandığı bir ilişkinin mengenesinden parçalara ayırarak çıkarıyor kendini ve babasına haber vermeden Türkiye'ye dönüyor. Aslında burada kaçıyor demeliyim, değil mi? Nihayetinde insan problemlerini nasıl çözeceğini büyürken öğreniyor. Burada kendisine küçük bir otel odasını andıran bir ev tutuyor. Ve onun adı artık Mavi! Elmas çoktan yok oldu. Mavi dönüyor ama hayatı elbette düzene girmiyor. Sessiz, bohem bir hayat yaşıyor. Bir gece barda alkolün dozunu kaçırdıktan sonra uyanacağı sabah, bambaşka geçecek iki hafta kapısını hiç çalmadan, gelişine güzel açıyor. Yolu önce Çetin'le, sonra abisi Tekin'le, sonra da hepsinin yolu mafyayla kesişiyor. Ayrı gezegenlerin vurgusu, bir cümlede de verilebiliyor aslında. Coğrafyanın farklılıklarının çekiştirdikçe benzeşen yüzü, yazara da okuru romanın içinde tutan bir anlatım kazandırıyor. Hikayesini kahramanlarımızın ağzından anlatan Orth, olayları bir Tekin, bir de Mavi üzerinden aktararak okura, bu iki coğrafyanın dilini, olaylara bakış açısını ve yaşam tarzlarını karşılaştırma olanağı sunuyor. Ayrıca bu aynı zamanda romanın daha hızlı okunmasını da sağlıyor. Böylece okur, hikayeden kopmuyor. Tekin ve Mavi'nin arasındaki uçurum, hani az önce de dedim ya, Türk filmlerine konu olan senaryonun yaşamın içindeki çırpınışı gibi. Bu çırpınışın hikayesinin bir yerinde yurtdışı ile ülkemiz arasında bir kıyaslama da yapılıyor. Bu kısım da özellikle güncelliğini koruduğundan ilgi çekici. Kıyaslamanın anlatımı Tekin'in, taksideki bir müşterisinin sözlerine öykünmesiyle başlıyor. Bu kıyaslamanın bir yerde Gültepe/ Levent ile New Jersey/ New York şeklinde verilmesini de seviyorum. Aşağıda okuyacağınız alıntıda sözü geçen kıyaslama, bana da çok sevdiğim dizi How I Met Your Mother'ı hatırlatıyor. Hadi biraz da Mavi ve Tekin'in aşkından söz edelim. Vay be! diyor insan. Belki de aşk duygusu her koşulda güzel bir şekilde gerçek olsun istediğinden, bilemiyorum. Ama Tekin'in şu sözlerini de paylaşmak istiyorum sizinle. Aşk böyle bir şey olabiliyor çünkü. İnsan bal gibi aşık olduğu ve sevildiğini bildiği o yerde kendini kanatmaya, hançerlemeye meyilli. Yine de kendi içlerinde aşkı en gerçek, o can yakıcı yerden tanımlamayı da biliyorlar. Kendimi Mavi'nin etrafındayken alevlerle gösteri yapan bir sirk cambazı gibi hissediyordum, (Sayfa 100) diyor Tekin. Mavi'yse Mıknatısa doğru çekilen zavallı bir demir parçası gibiydim... (Sayfa 102) diye tanımlıyor hissettiklerini. Görkemli bir yaşam süren Vardar Ailesi'nin iş yaşamını geliştirirken verdiği mücadeleye tanıklık ettiğimiz sayfalarda, aynı şekilde gerek iş ilişkilerinde gerek aile içi ilişkilerde yaşanan anlaşmazlıkların birlikte çıkılan yolculuklardaki etkisini görüyoruz. Hani hayatta Bu kadar da olmaz deriz ama tam olarak o kadarı da olur ya! Tesadüflerin yaşamımızı nasıl şekillendirebileceğini görmüşüzdür. Kitapta da sadece iki haftaya sığan onca maceraya tanıklık ediyoruz aslında özetle. Bu da olmaz artık! dediğimiz şeyler, müthiş bir inandırıcılıkla gerçekleşiyor. Birey olma, ekonomik güç kazanma ve bu yolda karşımıza çıkan fırsatları nasıl değerlendirdiğimizin soruları zihnimizde akarken, kendimizi de bu komplonun içinde bir yerde, hikayenin bir parçası olarak buluyoruz. Bu hikaye artık biziz. Kitapta kahramanlarımızın gittikleri mekanlarda, sanki onlar oradayken biz de bir yerlerden onları izliyormuşuz hissi veren Orth, bize bir de olaylara başka yerlerden bakma şansı veriyor. Ama buna alıştırmıyor. Çünkü insan alıştığı manzaraya kafasını kaldırıp bakma zahmetinde bulunmuyor. Oysa güzellikler sonsuz. Ve bazı evlerin pencerelerinden dolunay görünüyor. Aşkın ve tehlikenin olduğu yerde, hayat denen şey soluksuz yaşanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/somut-dunyanin-soyut-arayisi", "text": "Soyut terimine bakıldığında sanat tarihinde ilk kez, ressam ve sanat kuramcısı Vasilly Kandinsky'nin (1866-1944) resimlerini nitelemek amacıyla kullanılmış bir ifade olduğunu görüyoruz. Sanatçı, resimlerinin yanı sıra yazılarıyla da soyut sanatı tanımlamıştır. V. Kandinsky'nin ortaya koyduğu bu anlayışı aynı zamanda sanatın yeni bir boyut kazanma adımı olarak da değerlendirmek yanlış olmayacaktır. 1910'da soyut resim yapmaya başlayan Kandinsky'nin hazırlık çalışmaları, bir dizi bağımsız çizginin eşzamanlı olarak geliştiği bir tür polifonik süreç olarak nitelendirilebilir. Aynı zamanda Kandinsky'nin ''Kompozisyonlar'' sergisi Rusya'nın Rönesansı olarak adlandırılmıştır. Soyuta giden yolun kapısını açan sanatçı, sanatta, nesneler dünyasından izlerin olup olmamasının önemli olmadığını, önemli olanın ritimler ile tuval üzerindeki ahenk olduğunu söylemiştir. Aslında sanatçı eserlerini üretirken, soyutlamayı değil, renklerin, çizgilerin ve ritmik düzenlemelerin titreşimiyle mutlak uyumu ve saf duyguyu aramaktaydı. Füg (1914) isimli çalışmasında da görüldüğü gibi temsille doğal dünyayı birbirinden ayıran Kandinsky, renkleri ve çizgileri de, çok sesli bir düzen içerisinde çatıştırmaktadır. Esere bakıldığında, çizgiler farklı noktalara bakmakta ve renk kontrastlarıyla kompozisyona bir dinamizm katmaktadır. Şekillerin parçalanarak iç içe geçmesi ve bu parçalanmışlığı güçlendiren renk kullanımı aynı zamanda resim düzleminde bir yapı bozumu yansıtmaktadır. Bu noktada artık sanatta yeni ve sonsuz bir hareket alanı açılmış olduğunu, konunun ve nesnel biçimin sınırları kırılmaya başladığını söylemek yanlış olmayacaktır. Akımın bir diğer isimlerinden, Alman kökenli İsviçreli ressam Paul Klee (1879-1940) ise Kandinsky gibi tamamen soyutlamaya gitmek yerine, doğanın görünümlerini zihinsel izdüşümlerle yansıtmayı, görünmeyeni görünür kılmayı amaçlamıştır. Sanat anlayışını oluştururken iç ve dış gerçeklik arasında bir köprü kurmuş, hem müzik hem de resim anlayışının oluşumu sırasında, ne kendisini duygusal iç dünyaya, ne de dış gerçekliğe kaptırmamıştır. Kimi zaman çocuk nahifliğini ve coşkusunu andıran resimlerini ki bu fikri, 20. yy resminin önemli isimlerinden Pablo Picasso'nun çıkış noktasına referans olmaktadır-, aklın ve bilincin farkındalığıyla ortaya çıkarmış, mantığa ve düzene bağlılıktan da vazgeçmemiştir. Müzisyen bir ailede büyüyen sanatçı, babasından müzik dersleri almış ve aynı zamanda Bern Belediye Orkestrasında profesyonel olarak keman çalmıştır. Bu yüzden resimlerinde biçimi oluştururken müziği temel çıkış noktası olarak alan Klee, müziğin derinliklerine inmedeki amacını şu ifadelerle vurgulamaktadır; Müzikte bir çokseslilik var. Bu özü görsel alana aktarma aslında önemli sayılmamalı. Ama müzikteki polifonik yapıtlardan bilgi toplama, değişmiş sanat gözlemcisi olarak oradan çıkabilmek için, bu kozmik alanın derinliklerine inme ve sonra bunları resimde bekleme, bu daha iyi. Çünkü birçok bağımsız konunun eşzamanlılığı, tipik olan şeylerin tek bir yer için geçerli olmayıp her yerde kök salabileceği, organik bağları olabileceği sadece müziğe özgü olsa gerek. Torrid Bölgesi Bahçesinde Soğutma (1924) isimli çalışması müzik-resim birleşimine güzel bir örnek teşkil etmektedir. Dikey olarak kullandığı tuvalinin üzerine güçlü yatay nota çizgilerini yerleştiren sanatçı bu çizgiler üzerine, bahçe bitkilerini sanki notalarmış gibi yerleştirdiği görülmektedir. Birbirlerini tekrar eden çizgisel örgüler, müzikteki ritmik tekrarlara gönderme olarak da okunabilir. Kompozisyon düzlemindeki yoğunluk ve çizgisel ritim gergin bir parça gibi bizi sararken, arka planda kullanılan sıcak renkle de bu etkiyi güçlendirmekte ve çizgilerin ritmini ön plana çıkarmaktadır. Ya da Klee'nin tam zıttı olan Hollandalı soyut ressam Piet Mondrian'a (1872-1944) bakıldığında saf bir denge arayışında olduğu görülmektedir. Düz çizgileri, köşegenleri ve düz renkleri kullandığı soyut çalışmalarını oluştururken sonsuz matematiksel düzeni yakalama gayesinde olduğu söylenebilir. Örneğin Kırmızı, Sarı ve Mavili Kompozisyon (1929) isimli çalışmasında tuvali parçalara bölerek asimetrik bir düzen oluşturmaktadır. Tuvale bakınca ilk gördüğümüz, birbiri ardına yerleştirilen kareler ve dikdörtgenler ile ara ve ana renklerin düz olarak kullanılmasıdır. Fakat burada bakınca görülenin ötesinde bir şey var. Sanki tuval dışarıya doğru devam etmekte, sarı rengini ya da aşağıdaki kutucukların sanki devam ediyormuş gibi hissettirmesi, resmi dış dünyaya taşımaktadır. Sonsuz matematiksel düzen arayışı işte burada ortaya çıkıyor... Aynı zamanda burada maddesel dünyadan kopuşu da görüyoruz. KAYNAKÇA Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi (Cilt 3). (1997). İstanbul : Yem Yayınları. İpşiroğlu, N., & İpşiroğlu, M. (1993). Sanatta Devrim. İstanbul: Remzi Yayınevi. Kandinsky, W. (2005). Sanatta Ruhsallık Üzerine. çev. Gülin Ekinci. İstanbul: Altıkırkbeş Yayınları. Satır, M., & Kayserili, E. (2013). Paul Klee'nin Müziğe Dönüşen Resimleri. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 17(2), 77-88."} {"url": "https://gazetesanat.com/son-aksam-yemegi", "text": "Leonardo, hain ortaya çıkmadan önceki bu anı yakalarken, olağanüstü bir perspektif tasarladı, odadaki tüm çizgileri Hz. İsa üzerinde birleştirdi ve onu diğerlerinden izole etti. Havarileri ise üçlü şekilde gruplayarak dramayı güçlendirdi. Yahuda suçluluk içinde ihanet ücreti olan para kesesini kavrarken başı diğer havarilerden daha alçak seviyede, gölgeli halde betimlenmiş ve Hz. İsa ile aynı tabağa uzanmış. Petrus, Yahya'ya, Kimin hakkında konuştuğunu söyle diye fısıldıyor. Suçluyu bulsa elindeki bıçakla oracıkta işini bitirecek gibi. Thomas, şüphe içinde parmağını kaldırmış; James ve Philip soruyor, Ben mi, Tanrım? Tarihçiler, İtalyan Yüksek Rönesansını yaklaşık 1495-97'de yapılmış bu anıtsal eserle tarihlendiriyorlar. Aradan geçen 500 yılın ardından, Santa Maria delle Grazie manastırını ziyaret ettiğimizde Leonardo'nun eşşiz freskinden kalanları hala orada görebiliyorsak; bunu tıpkı Leonardo gibi, iskelelerini kurup, onun konsantrasyonu ile çalışan bir kadına borçluyuz; Dr. Pinin Brambilla Barcilon. Dünyanın belki de en kötüye kullanılan şaheserlerinden birinin kurtarıcısı olan Brammbilla esere tam 21 yılını vermiş(1978-99). Aslında daha Leonardo zamanında bile astar çatlamaya ve boya pul pul dökülmeye başlamış. O dönemde duvar resimleri geleneksel fresk yöntemiyle yapılırdı. Bu yöntemde boya direk ıslak sıvaya uygulanır, böylece renk ve sıva birbirine karışarak kurur ve bir bütün halini alırdı, bu yüzden de bir fresk ressamı çok hızlı çalışmalıydı. Hızlı çalışmak ise Leonardo'nun tarzına aykırıydı. Dahası, fresk tekniği Leonardo'nun kullanabileceği boya türlerini de sınırlamıştı. Leonardo, fresk sınırlamalarından kurtulmak için, yemek salonunun yeni sıvalı duvarını kurşun beyazı astarla boyattı. Bu astar kuruduğunda kendi hızında ve tercih ettiği boyalarla resim yapmaya başladı. Leonardo'nun bu deneysel boyama tekniği, erken deforme olmaya başladığından yoğun eleştiriler almıştır. Resmin başına gelen heralde en trajik olay 1652'de yaşandı. Rahipler odanın altındaki kapıyı büyütmek için resmin alt kısmını yani Hz. İsa'nın ayaklarını kestiler. Sonraki dönemlerde kapı tekrar örülse de ne çare! Hz. İsa'nın çarmıha gerilmiş hissiyatı oluşturan duruşu artık kaybolmuştu. 18. yüzyılda ise rahipler, ziyarete gelen özel misafirler için açacakları bir perde koydular. Perde açılıp kapandıkça, resmin yüzeyinde çizikler oluşturdu ve nemi hapsetti. 18. yüzyıl raporları, perdenin arkasından su nehirlerinin indiğini iddia ediyor. Aynı dönemde, keşişler ilk ''sözde'' restorasyonu başlattılar. Dr. Brambilla'ya göre resme en büyük ihaneti daha önceki restaratörlerden bazıları yapmış. 1726'dan beri altı büyük restorasyon gören eser kasvetli tonlarda yeniden boyanmış, yağlarla koyulaştırılmış, pigmentler kir toplayan yapıştırıcı ve balmumu ile sabitlenmiş ve Leonardo'nun boyası sert çözücülerle yok edilmiş. Hatta bir restoratör imzasını bile atmış! 1796 yılında Napolyon'un birlikleri Milano'yu işgal ettiğinde yemekhaneyi, cephanelik ve ahır olarak kullanmışlar. Fransız askerleri havarileri taşlamış ve hatta merdivenlere tırmanarak gözlerinin bir kısmını çıkarmışlar. Sonra, 1943'te yemek salonunun yanına bir Müttefik bombası düşmüş. Önlem olarak kum torbasıyla desteklenen duvar mucizevi bir şekilde ayakta kalmış. Bomba bir metre daha yaklaşmış olsaydı, resim muhtemelen kaybolacaktı. Yemekhaneye 20. yy'da yerleştirilen ısıtma sistemi sadece misafirlerin geldiği gündüz saatlerinde çalıştırılmış. Bu durum gece-gündüz arasındaki sıcaklık farkını artırarak, duvarda daha fazla çatlamalara neden olmuş. Ayrıca yemekhane ile hemen arkasındaki oda arasındaki nem farklılıkları; nemin, gözenekli duvardan odalar arasında ileri geri geçip, tablo üzerinde yoğunlaşmasına sebep olmuş. Bu mikroskobik damlalar, buharlaşırken de yüzeyde tortular bırakmış. Brambilla'nın 21 yıllık uğraşı sonrası pis renkler yerini Leonardo'nun cüretkar ve parlak paletine bırakmış. Masanın üzerindeki natürmortda ve tabloyu çevreleyen duvar süslemelerinde zarif detaylar ortaya çıkmış. Ancak en etkileyici değişiklikler Havarilerle ilgili; Simon'un burnu düşündüğümüzden çok daha küçük ve sakalı eskisinden çok daha az çıkıntılıymış. Şimdi güçlü bir çenesi var, boynu Matthew ve Thaddeus ile açıkça konuşacak şekilde konumlandırılmış. Temizlemeden önce giysileri donuk kahverengiymiş. Şimdi ise üç rengi var: koyu kırmızı, gül ve buzlu beyaz. Matthew'un kapalı olan ağzı, şimdi açık ve nefes alıyor. Artık sakalı yok. Burnu daha düz ve daha klasik. Boynu şimdi bir kuş kadar zarif. Leonardo'nun gerçek çizgilerini yansıtıyor. Matthew'un dudakları çok şehvetli ve duygu dolu hale gelmiş. Kısacası havarilerin kişilikleri ortaya çıkmış."} {"url": "https://gazetesanat.com/songul-oden-uysallar-kariyerimde-nazarlik-olarak-uzerimde-tasiyabilecegim-bir-proje", "text": "Her hafta konuklarını sürpriz bir biçimde açıklayan, farklı konular hakkında samimi ve eğlenceli sohbete sahne olan, birbirinden sıra dışı soruların yer aldığı bölümlerle temponun hiç düşmediği Zorlu PSM'nin sevilen YouTube programı İbrahim Selim ile Bu Gecenin bu haftaki konuğu başarılı oyuncu Songül Öden oldu! Müzikten, stand-up'a, mizahtan güncel konulara kültürün her alanına dokunan ve her anı eğlence dolu dakikalara sahne olan Zorlu PSM'nin sevilen programı İbrahim Selim ile Bu Gecenin konuğu henüz vizyona giren Uysallar dizisindeki başarılı performansıyla oyuncu Songül Öden oldu. Songül Öden, çocukluğundan tiyatro kariyerindeki anılarına, projeleri değerlendirme süreçlerinden batıl inançlarına ve kadar hayatına dair her şeyi İbrahim Selim ile Bu Gece programında anlattı. Songül Öden, programın sevilen bölümü Gözlerimin İçine Bakta İbrahim Selim'in En yakın arkadaşının en yakın arkadaşının olmasının üç sebebi nedir? sorusuna Bir listesinin olmaması diyebilirim. Mesela çok yoğun bir çalışma tempomuz var bilirsin. Özellikle konsantrasyon açısından bazen sete telefon götüremiyorsun veya ilgilenemiyorsun. Bu sebeplerden 'aramadın, sormadın, oradaydın, buradaydın, bilmem ne oldu' gibi şüphe duyup bunları tarttığın bir mesele vardır ya hani onu hiç sevmiyorum. Çünkü kardeşlik, arkadaşlık kaldığın yerden başlayabilmektir. Mutlaka şundan ötürü böyle olmuştur diyebilmelidir. Diğerleri için de güvenilir olması ve sır tutabilmesi diyebilirim. Bunlar da bence birinin hayatında olabilmesi için oldukça yeterli şeyler. cevabıyla İbrahim Selim ve stüdyodakileri dostluk üzerine fikirlerini aktardı. Songül Öden, İbrahim Selim tarafından sorulan Uysallar gibi şahane bir projede birlikte çalıştık. Sen de dizide Nil karakterini oynuyorsun. Nasıl geçti senin için Uysallar serüveni? sorusuna Bütün bunları arka arkaya sayınca ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Bu proje kariyerimde nazarlık olarak üzerimde taşıyabileceğim bir iş olacak benim için hep. Hikayesi, süreci çok güzel hani bazen projenin kendisi çok güzel olur ama süreci öyle gelişmez. Seni zorlayan şeyler olur. Bu proje öyle değildi, konservatuar yıllarındaki gibi akışkan, herkes işine odaklı, coşkulu ve eğlenceli bir iş oldu. Söylemek istediği şeylere saygı duyarak, dertlerini de yüreğimde taşıyarak oynadım. Bu yüzden benim için çok kıymetli bir proje diyerek İbrahim Selim ve stüdyodakilere Uysallar dizisi hakkındaki samimi fikirlerini aktardı. Programın beğeni toplayan O mu, Bu mu? bölümünde Songül Öden'e sorulan Birlikte paraşütle atlasan kiminle atlarsın? sorusuna karşı oyuncu hem meslektaşları ve arkadaşları hem de Hollywood yıldızları arasında kalarak eğlenceli anlar yaşattı. Songül Öden'e Didem Soydan'dan Şükran Ovalı'ya, Tolga Tekin'den Tülay Günal'a, Hugh Grant'tan Belçim Bilgin'e, Tom Hardy'den Jennifer Aniston'a, Kubilay Aka'dan Madonna ve Haluk Bilginer'e kadar onlarca isim soruldu. İsimler arasında eğlenceli seçimler yapan Songül Öden, samimi yorumları ve birbirinden eğlenceli anılarıyla da herkesi güldürdü."} {"url": "https://gazetesanat.com/sosyal-fobiden-hayata-yolculuk", "text": "Kadir Özdel'in Kurgudışı Biyografi türündeki yeni kitabı Sosyal Fobiden Hayata Yolculuk, Epsilon Yayınevi etiketiyle raflardaki yerini aldı. Sosyal Fobiden Hayata Yolculuk, insanlarla iletişimimizde duyduğumuz kaygının temel meselelerine değinerek iyileşmenin yolunu açan, tekrar tekrar okunacak eşsiz bir kılavuz niteliğinde. Sosyal Fobiden Hayata Yolculuk kitabında bulunan davranış değişikliği önerilerini Doç. Dr. Özdel'in rehberliğinde uyguladığınızda yaşayacağınız değişime gerçekten şaşıracaksınız. Prof. Dr. M. Hakan Türkçapar'ın editörlüğünde hazırlanan ve her kitapta belli bir psikolojik soruna odaklanan Hayatı Anlamak serisi, insanın hemen her anında içinde bulunduğu sosyal ortamlar ve ilişkilerde yaşadığı kaygıları konu ederek devam ediyor. Bireyin kendine nasıl yardımda bulunabileceğine yoğunlaşan bu serinin ana rengi, psikolojik bozuklukların nedenleri ve çözümlerini anlamak için iletişime dayalı bilimsel yöntemi esas alan Bilişsel Davranışçı Psikoterapi. Doç. Dr. Kadir Özdel, sosyal fobinin sebeplerini bilimsel yöntemlerle incelerken kaygının azaltılması için hayati çözüm önerileri sunuyor. 1978, Nazilli doğumlu. Tıp Fakültesi eğitimini 2004'te Eskişehir Osmangazi Üniversitesi'nde, Psikiyatri Uzmanlığı'nı 2009'da Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda tamamladı. Uzmanlık tezi Bilişsel Davranışçı Terapi ile tedavi edilen vijinismus olgularında tedavi sonucunu öngörücü olası etmenler üzerinedir. Psikoterapi eğitimine psikanalitik ve dinamik psikoterapiler alanında başlayan Dr. Özdel, 2006'da Bilişsel Davranışçı Terapi eğitimi almaya başladı ve 2008'den itibaren çalışmalarını bu alanda yoğunlaştırdı. Kendisine merkezi Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan Academy of Cognitive and Behavioral Therapies tarafından 2011'de terapist, 2014'te ise konsültan, süpervizör ve eğitici unvanları verildi. Dr. Özdel 2015'te psikiyatri doçenti oldu. Çoğunluğu Bilişsel Davranışçı Terapiler alanında olmak üzere elliden fazla çalışmaya imza attı. 2012'den bu yana Sağlık Bilimleri Üniversitesi Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde eğitim görevlisi olarak çalışıyor. Bilişsel Davranışçı Psikoterapiler Derneği'nin ise yönetim kurulu üyesi ve eğiticisi. Ayrıca uluslararası hakemli bir dergi olan Bilişsel Davranışçı Psikoterapi ve Araştırmalar Dergisi'nin yürütücü editörü."} {"url": "https://gazetesanat.com/sosyopolitik-dizi-sherwood-bbc-first-ekranlarinda", "text": "BAFTA ve Emmy ödülleri adayı toplumsal savaş filmi Brexit ile tanınan ödüllü senarist James Graham'in kaleme aldığı altı bölümlük yeni sosyopolitik dizi Sherwood 19 Ağustos Cuma günü saat 21:00'da BBC First'te yayınlanacak. Modern İngiliz toplumundaki güçlü sosyopolitik temalara dokunan 'Sherwood'; bölünmüş bir polis gücü, amansız bir suçlu yakalama mücadelesi ve otuz yıl önce kutuplaşmış Nottinghamshire halkına işkence eden bir katilin hikayesini konu alıyor. Senarist James Graham'in büyüdüğü Nottinghamshire'da geçen bu suç gerilimi, Graham'in bölge halkı ve tarihine olan aşinalığı ile gerçek hikayelerden esinlenerek hazırlandı. Nottinghamshire'ın maden bölgesi Ashfield'da gerçekleşen iki trajik cinayetin araştırılması ile başlayan hikaye, 1984 yılında yaşanan maden grevlerindeki olayları tekrar gündeme getirerek, bölünmüş toplumdaki tansiyonu yeniden alevlendiriyor. Hikaye büyük ölçüde, 1984'te yaşanan grevi denetlemek için ilçede bulunan yerel polis teşkilatından baş dedektif Ian St Clair ve bölgeye geri dönmek zorunda kalan Metropolitan Polisi Kevin Salisbury üzerine odaklanıyor. Ülke çapında büyük bir skandala neden olan casus polislerin İngiltere'deki tartışmalı konuşlandırılmasını da inceleyen ödüllü senarist Graham senaryo için; Sivillere, madencilere ve her iki tarafta yer olan polislere odaklanarak sismik çatışmayı her açıdan incelemeyi hedefledim diyor. Drama ilerledikçe, iki cinayetin etkisi, Nottinghamshire'daki grevin acı hatıralarını, özellikle grevci ve çalışan madenciler arasındaki farklılıkları tekrar canlandırıyor. Sherwood'un kadrosunda dedektif Ian St Clair rolüyle The Walking Dead'den David Morrissey, Metropol polisi Kevin Salisbury rolüyle Robert Glenister ve eski madenci Gary Jackson rolüyle Alun Armstrong yer alıyor. Ayrıca dizi, İngiltere tiyatrosunun önemli isimlerinden Lesley Manville, Kevin Doyle, Lorraine Ashbourne, Clare Holman, Pip Torrens, Lindsay Dunken ve Phillip Jackson gibi isimlerin desteklerini arkasına alarak yıldız kadrosu ile dikkatleri çekiyor. Büyük beğeni toplayan BBC draması için ikinci sezonun çekileceğinin duyurusu yapıldı. James Graham bir kez daha kendi memleketinin çukur köylerinden ve çevresindeki kasabalardan ilham almaya çalışacak. Yeni sezon, Britanya'nın endüstriyel geçmişi tarafından yönetilenlerin yaşamlarını ve mirasını, kırmızı duvar kasabalarının topluluklarından hikayeler, sözde casus polislerin tartışmalı konuşlandırılması ve geçmişten gelen sismik dalgaların nasıl gelişebileceğini inceleme temalarına devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/sothebys-cinsiyet-esitligi-ihlali", "text": "Sotheby's Müzayede Evi, geçtiğimiz hafta gerçekleştirilmesi planlanan Important 20th Century Design adlı müzayedeyi, bazı önemli koleksiyonların cinsiyet eşitliği sorunu nedeniyle çıkan tartışmalar yüzünden erteleme kararı aldı. Birkaç gün önce, müzayedeye katılan bir grup koleksiyoncu, açık artırmaya sunulan 66 eserden sadece 3'ünün kadın sanatçılara ait olması nedeniyle cinsiyet eşitliği ihlali yapıldığını belirttiler. İhbar üzerine Sotheby's, müzayedeyi erteleme kararı aldı ve söz konusu koleksiyonların içinde yer alan bazı eserleri kadın sanatçıların yapıtlarıyla değiştirmeye karar verdi. Ancak müzayede evi, erteleme kararının ardından satışın yapılmaması için teknik bir sorun yaşandığını ve müzayedeyi yapamadıklarını açıkladı. Sorunun ne olduğu açıklanmadı, ancak müzayede evi yetkilileri, satışın önümüzdeki haftalarda yapılacağını söylediler. Sotheby's, Koleksiyonlarımızda cinsiyet eşitliği ve etnik çeşitlilik için çaba gösteriyoruz ve bu konuda daha fazla çalışacağız açıklamasında bulundu."} {"url": "https://gazetesanat.com/soul-muzigin-fransiz-divasi-imany-yeni-albumuyle-ilk-kez-zorlu-psmde", "text": "Derin sesi, ruhu, folk ve blues esintili besteleriyle dinleyicilerine farklı ruh hallerini bir arada yaşatan Fransız soul divası Imany, Zorlu PSM ve Piu Entertainment iş birliğiyle yeni albümü olan Voodoo Cello'nun ilk Türkiye konseri için 8 Aralık akşamı Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Etkinliğin biletleri bugünden itibaren biletix. com ve www. passo. tr 'de satışta. Şarkılarında aşktan kadın hakları mücadelesine, iklim değişikliğinden siyasi mücadelelere kadar pek çok konuya değinmeyi sürdüren Imany, idolleri Billie Holiday, Nina Simone ve Tracy Chapman gibi caz, soul ve folk müzikten besleniyor. Sanatçı huzur, umut ve hüznü bir arada yaşattığı şarkılarıyla müzikseverlere çok özel ve unutulmayacak bir performans yaşatmaya hazırlanıyor. İlk albümü Shape of a Broken Heart ile üç ülkede platin plak ödülü kazanarak geniş bir hayran kitlesi edinen, You Will Never Know ve Don't Be Shy single'ları dünya çapında üne kavuşan sanatçı, cover şarkılardan oluşan yeni albümü Voodoo Celloyu sonbaharda sevenleriyle buluşturacak. Dinleyicileriyle aynı zamanda bir yaşam kültürünü de paylaşan soul müziğin Fransız divası Imany'nin sahnesine tanık olmak için ile 8 Aralık akşamı Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'ndeki yerinizi şimdiden ayırmayı unutmayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/soul-of-summer-i-adli-karma-sergi-11-eylule-kadar-simbart-projects-cukurcumada", "text": "Simbart Projects Çukurcuma 29 Temmuz-11 Eylül tarihleri arasında Soul Of Summer I adlı karma sergiye ev sahipligi yapıyor. Sergi Didem Erbaş, Dilara Göl, Ezgi Yakın, Furkan Öztekin ve M. Cevahir Akbaş' ın çalışmalarını bir araya getiriyor. Daha önce Simbart'in projelerinde yer alan sanatçıların birlikte sergilediği ilk yaz seçkisi olan Soul of Summer I, sanatçıların farklı kavramlar üzerinden çeşitli medyumlar ile ürettigi eserlerini izleyiciyle buluşturuyor. Didem Erbaş, sanat pratiğinde resim, çizim, mekanla ilişkili enstalasyon ve video gibi birden fazla sanat alanında, kendi yaşadığı coğrafyanın sosyo-politik ortamına da işaret eden coğrafya, barınma, harita, topografya gibi kavramlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Sanatsal pratiği boyunca yaptığı veya bulduğu nesnelerle resimleri arasında ilişki kurmaya çalışan sanatçı, resimlerinde sadece iki boyutlu yüzeyini kullanmak yerine bazı nesnelerin heykelsi niteliklerini, nesnelerin taşıyabileceği potansiyel bellekleriyle birlikte üç boyutlu alanı harekete geçirmeye çalışır. Dilara Göl, bir hikayeyi aramak ve anlatmak yerine, kendini sürecin akışına dahil ederek ve duyarlılık alanını genişleterek çalışmalarına devam etmektedir. Resim bölümü mezunu olan sanatçı, pratiğinde farklı malzemeler kullanarak bütünlügü medyum üzerinden kurgulamak yerine medyumu, üzerine düşündügü kavramların birer enstrümanı olarak görmektedir. Bununla beraber, defter ve yazı da sanat pratiğinin en başından beri sıklıkla rastlanan çalışma biçimleri arasında yer almaktadır. Ezgi Yakın'ın çalışmaları, günümüz dünyasının şüpheli ve karamsar gerçekliğinde içsel zamanın izlerini taşır ve izleyiciyi hayal gücünden beslenen alternatif bir bakışa teşvik eder. Uzam içinde belirli bir iskanı olmayan, akışkan, hafif ve uçucu imgeler, gerçekliğin alanından başkalaşarak resim yüzeyine yerleşir. Çalışmalarda çoğunlukla suluboyanın imkanlarını kullanan sanatçı, mimari yapıyla organik yapı arasında duran melezformlara dikkat çeker. Furkan Öztekin, malzeme olarak kağıt kullandığı üretimlerinde, mekan olgusunu sessizlik, boşluk, zaman, sınır ve ritim ekseninde yeniden ele alır. Çalışmaları, farklı cinsel kimliklere sahip olan bireylerin toplumla ilişkisine odaklanır ve bireyin yaratmaya çalıştığı queer dünyanın özelliği görülür. Savunduğu düşünce biçimlerini ve içinde bulundugu alanı LGBTi+ direniş tarihinde önemli olmuş mekanların bellekle mekan arasında kurulabilecek kırılgan ilişkileri üzerinden değerlendirir. M. Cevahir Akbaş, fotoğraf ve görsel sanatlar alanında çalışmalarını sürdürürken, farklı disiplinlerde çalışan sanatçılar ile birlikte ortak projelerde yer almaktadır. İlk dönem üretimlerinde fotoğraf merkezli bir anlayış benimseyip, kendi yarattığı atmosfer üzerinden kurgular gerçekleştirmiştir. Yakın dönemde ise araştırma dosyaları ve süre merkezli çalışmalara ağırlık vermeyi tercih eder. Bu durum, sanatçıyı konunun tarihsel sürecine daha fazla odaklanmaya, araştırma sürecine yoğunlaşmaya ve gerekli arşivsel kayıtların da dahil oldugu bir sanatsal sunum pratiğine yönlendirmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/sovyet-imparatorlugunun-en-guzel-eseri-chervonets", "text": "I. Dünya Savaşı'nda Rus İmparatorluğu zor ve kötü günler geçiriyordu. Çanakkale Savaşı'nın Türklerce kazanılması ve İtilaf grubunun Rusya'ya yardım ulaştıramaması sonucu Rusya İmparatorluğu dağılmanın eşiğindeydi. Rusya hem birden fazla cephede çarpışıyor hem de ekonomik sıkıntılar çekiyordu. Halk fakirdi ve cahildi. Rusya'nın büyük çoğunluğu köy olarak nitelendiriliyordu ve çok ciddi bir topraksız ve sömürülen köylü sorunu mevcuttu. İşçilerin durumu da oldukça kötüydü, sağlıksız şartlarda ve emeklerinin karşılığını tam olarak almadan çalışıyorlardı. İşte bu ortamda Bolşevikler ortaya çıktı. Bolşevikler Karl Marx ve Friedrich Engels'in ortaya koyduğu Komünist Manifesto yu kendilerine rehber edinerek Rusya'da işçi ve çiftçilerin öncülüğünde bir sosyalist / komünist devlet kurmak istiyordu. Bolşeviklerin lideri Vladimir İlyiç Lenin idi. Troçki, Stalin, Kalinin de sosyalist devrimde önemli rol oynayacaklardı. Ekim 1917'de Bolşevik-Menşevik çekişmesi Bolşeviklerin lehine döndü ve Moskova'da Bolşevikler Askerlerin ve İşçilerin Sovyeti ni ilan ettiler. Rus İmparatorluğu resmen yıkılmıştı, artık Sovyet Rusya vardı. Bolşevikler Çar II. Nikola'yı ve tüm ailesini kurşuna dizerek infaz etmişlerdi. Bolşevikler ile Menşevikler arasındaki savaş 1923 yılına dek sürdü. 1923 yılında Lenin önderliğindeki Sovyet Ordusu Çarlık Rusya'sından kalan tüm askeri birlikleri ya yok etti ya da teslim olmaya zorladı. Kurulan Sovyet Devrim Mahkemeleri nde binlerce kişi yargılandı ve infaz edildi. Bu sayede devrimin halka mal olması ve devrimin yerleşmesi sağlandı. Sovyet rejimi ülkeyi otoriter bir şekilde 1990'lı yıllara kadar yönetecekti. Bolşevikler iktidarı ele geçirdikleri 1917 yılında Rusya'nın I. Dünya Savaşı'ndan çekilmesini sağladılar ve Brest Litovsk Antlaşması'nı imzaladılar. Çarlık Rusya'sının yaptığı tüm gizli antlaşmalar Bolşevikler tarafından dünyaya ilan edildi ve Rusya böylelikle resmen I. Dünya Savaşı'ndan çekilmiş oldu. Rusya; Finlandiya, Litvanya, Polonya, Ukrayna, Batum, Kars ve Ardahan'ı bırakmak zorunda kaldı. Sovyet devriminden sonra Sovyet rejiminin Türkiye' ye olan ilgisi de artacaktı. Sovyet rejimi Türkiye'de Mareşal Kemal Atatürk önderliğinde yürütülen Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı'na da sempati besliyordu. Her iki devrimde antiemperyalist nitelikler barındırıyordu, her iki devriminde temel amacı emperyalizme karşı çıkmaktı. Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı boyunca Sovyet rejimi ile Kemalist rejim arasında dostane ilişkiler gelişti, Sovyetler Türk Devrimi'ne silah, cephane, altın ve petrol yardımında bulundu. Sovyet rejiminin Türk Devrimi'ne katkıları göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir. Ekim 1917-Ocak 1924 yılları arasında sosyalist devrimin lideri Lenin yönetimde idi. Ocak 1924'te Lenin' in ölmesiyle yerine Stalin geçti ve Stalin Sovyet Rusya'yı öldüğü tarih olan 1953 yılına kadar adeta demir yumrukla yönetti. II. Dünya Savaşı'nda Sovyet Rusya çok ağır yaralar aldı ancak savaşın kazanan tarafı da yine Rusya oldu. II. Dünya Savaşı'nın bitmesiyle Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyet Rusya arasında soğuk savaş başladı ve soğuk savaş Sovyetler Birliği'nin dağılmasına dek devam etti. Hem ABD hem de SSCB çok ciddi miktarlarda nükleer başlık ve balistik füze üretti. Her iki devlette çok çeşitli biyolojik silahlar üzerinde çalıştı. Soğuk Savaş ile beraber uzay yarışı da başladı. Her iki devlette daha üstün teknolojiler üreterek uzaya hakim olmayı amaçladı. Soğuk Savaş bu sayede birçok bilimsel ve teknolojik gelişmelerinde ortaya çıkmasına sebep olacaktı. Stalin' in 1953'te ki ölümünden sonra yerine 4 yıllık zorlu bir mücadele ile Nikita Kruşçev geçti. Kruşçev batı ile daha samimi ilişkiler kuruyor gibi gözüküyordu. Ama bir sorun vardı, Sovyetler Birliği ekonomik olarak küçülüyordu ve Batı ile olan yakın ilişkiler Sovyet ekonomisinin bir miktar liberalleşmesine sebep oluyordu. Sovyetlerin 1960'lardaki ekonomik politikaları Sovyet Rusya' da ekonomik yavaşlamaya sebep olmuştu ve ekonomi giderek küçülüyordu. 1960 ve sonrasında yürütülen yanlış politikalar yüzünden Sovyet rejimi her geçen gün kan kaybediyordu. Sovyetler Birliği'nin son başkanı Mihail Gorbaçov birliği ayakta tutmak adına iki önemli adım atmıştı. Uygulanan her iki yöntemde büyük Sovyet İmparatorluğu'nun adeta son çırpınışlarıydı. Bunlardan ilk uygulamaya sokulmuş olan Perestroyka, SSCB'de 1980'li yıllardan itibaren gerçekleştirilen ekonomik ve siyasi sistemi yeniden yapılandırma ve reform hareketleriydi. İlk olarak 1979'da Leonid Brejnev tarafından önerilmiş, dönemin devlet başkanı Mihail Gorbaçov tarafından desteklenmiş ve teşvik edilmiştir. İkinci olarak uygulanan Glasnost, Sovyetler Birliği'nin son döneminde Mihail Gorbaçov'un liderliğinde ülkede bilhassa ekonomik sorunlara son vermek amacıyla uygulanmış politikaların tümüne verilen addır. 1985'te uygulanmaya başlamış, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla son bulmuştur. Nihayetinde tüm çabalar boşunaydı ve 1991 sonunda SSCB'nin dağıldığı ilan edildi. Chervonets kelime anlamı olarak kırmızı/kızıl altın demektir. Bu tabir aslında Çarlık Rusya'sı zamanından kalma bir tabir idi. Çarlık Rusya'sı zamanında basılan altın paralar genellikle düşük ayarda altın içermekteydi, yani altın paraların alaşımı yüksek oranda bakır içermekteydi. Yüksek oranlı bakıra sahip altın para alaşımları da parlak sarı altın renginden ziyade kırmızı/kızıl bir renge sahipti, bundan dolayı da bu yüksek bakır alaşımlı altın paralara genel olarak Chervonets denilmekteydi. 1917' de ki Ekim Devrimi'nden sonra Sovyet rejimi para birimini değiştirmiş ve yeni bir ekonomik yol çizmişti. Değişen rejime yakışacak yeni bir altın para ihtiyacı ortaya çıkmıştı. İşte tüm bunların neticesinde yeni rejime ve devrime yakışacak süslü bir tasarıma sahip, aynı zamanda mesaj veren ve kuvvetli devlet imajı çizen karakteristik bir para tasarlandı ve basıldı. Basılan yeni paranın birimi de Sovyet rublesi yerine Chervonets olarak belirlendi. İlk basılan Chervonets devrimden 6 yıl sonra yani 1923 yılında basılacaktı. SSCB' nin dağılmasında önce en son 1982 yılında Chervonets basılmıştır ve bir daha orijinal baskısı olmamıştır. Resim-1: 1923 yılında basılan ilk Chervonets ile güçlü devlet, güçlü rejim mesajı veriliyordu. Resim-2: Şahsi koleksiyonumda olan 1976 Chervonets ön yüzü. Ön yüzde tohum eken bir çiftçi, solda saban ve sabanın arkasından doğan güneş görülüyor. Sağ tarafta ise endüstri tesisleri görülüyor. Buradan da anlayabiliyoruz ki Sovyet rejimi hem tarıma hem çiftçiye hem de endüstriye oldukça önem veriyordu. Paranın ön yüzünde üst kısımda yani 1 Chervonets yazıyor. Resim-3: Şahsi koleksiyonumda olan 1976 Chervonets arka yüzü. Arka yüzün tam ortasında Sovyet rejiminin simgesi olan çekiç ve orak dikkati çekmektedir. Kenar yazısı , ! şeklindedir ve sosyalizmin slogan cümlesi haline gelmiş Bütün dünya işçileri birleşin! anlamındadır. Arka yüzde yazanlarla da anlaşılacağı gibi SSCB tüm dünya emekçilerinin hamisi rolünü üstlenmektedir. Resim-4: Şahsi koleksiyonumda bulunan 1976 Chervonets ön ve arka yüzü. Para oldukça estetik ve güçlü bir tasarıma sahiptir. 1976 Chervonets, Leningrad darphanesinde basılmıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/soz-verilmis-walter-benjamin-yazisi", "text": "Gördüğünüz tablo Paul Klee'nin suluboya çalışması: Angelus Novus. Trajik bir öyküsü var aslında: Tabloyu Walter Benjamin satın alıyor. Yıllarca, sürgünlükleri dahil her yere yanında taşıyor. Çalışırken ona bakıyor, ilham perisine bakar gibi. İspanya'da sürgündeyken üzerine küçücük bir yazı kotarıyor, Agesilaus Santander adıyla. Agesilaus bir Isparta Kralının adı, Santander'se İspanya'da bir şehir. Benjamin'in pek sevdiği anagramlardan biri bu başlık: Der angelus satanas yani Melek Şeytan'ın yeniden düzenlenmiş hali. Fark etmişsinizdir, anagramda bir i fazla var: Yok edilemeyen fazlalık o. Benjamin ölümüne doğru yola çıktığında, tabloyu Paris'te George Bataille'a emanet etmiş, yakın dostu Gershom Sholem'e verilmesini vasiyet etmişti. Sholem İsrail'de yaşadığı için, tablo 2. Dünya Savaşı ardından bir süre Theodor Adorno'da kaldı. Nihayet Sholem'e ulaştırıldı, onun ölümünden sonra İsrail'de bir müzede sergileniyor tabloya kimlerinin ellerinin dokunduğu, başlı başına dudak uçuklatan bir liste. Gözden bir an bile kaçırmamamız gereken ayrıntı şudur: Benjamin, yıllar boyunca bu tablonun hakikisine bakıyordu! Tabloya bakarken tefekküre dalıyor, yakın dostlarının yalancısıyım, handiyse vecd halinde kendinden geçiyordu o tablonun gerçek sahibiydi! Melek hakkında çok şey söylenmiştir: Kafasında saçlar değil sanki parşömen tomarları var, denmiştir. Tırnaklarının pençe benzeri görünümüne dikkat çekilmiştir. Kanatları jilet gibi kesici, denmiştir. Melek, melektir melek olmasına ama düpedüz tehdit edici, tüyler ürperticidir. Eski Ahit'te ilahisini söyleyip yok olan meleklerden söz açılır, yok olmayanlarsa başmelekler ve Şeytan'dır. İbranicede melek ve haberci sözcükleri özdeştir zaten tablodaki meleğin şarkısı haberdir! Yüzü geçmişe doğru baktığına göre ancak geçmişten bir haberdir bu, tarih kadar tekinsizdir söylemek istediği. Tarih, başarıya ulaşabilenlerin, işin aslı, sağ kalabilenlerin yazdığı bir manzumedir. Bizim tarihsel ilerleme adı altında aşkınlaştırdığımız mevhum, bir yanıyla, çok sevdiğimiz geleneğin paramparça oluşudur. Elimizde bugün ne varsa, geçmişin elinden kurtarıp taşıyabildiklerimizdir. Ölümü göze alıp İspanya sınırına yola koyulan Benjamin'in, o ana dek yanında taşıdığı küçük suluboya tablo gibi. Tarihe bu bakışını, Benjamin aslında daha önce sanat tarihinde uyguladı: Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretildiği Çağda Sanat adlı bir makale yazdı makalenin tarihi 1935'tir. Benjamin, başta sinema ve fotoğraf olmak üzere, sanat eserinin aslını görmeden, teknik yöntemlerle eserin kolayca ve sınırsız çoğaltıldığı bir çağda sanata bakışımızı sorguluyordu. Sanat eserinden önce, daha kolay bir örnek üzerinden düşünelim: Matbaanın icadından önce, bir kitabı okumak ya da bir kitaba sahip olmak, günümüzdekinden ne kadar farklıydı. Elle yazılan, dolayısıyla uzun sürede ve sınırlı sayıda üretilebilen bir nesneye sahip olmak, çoğumuzun şu andaki maddi koşullarında olanaksızdı benzer şekilde bir sanat eserine sahip olmak da! Kendimize sormamız gereken soru şudur: Hangimiz sözcüğün klasik anlamıyla bir sanat eserine sahibiz? Küçük bir azınlık dışında, tabii ki hiçbirimiz. Bir düşünün, sanat tarihi üzerine çalışmak bile, günümüzde sanat eserlerinden bağımsız bir çabadır alırsınız birkaç kitap, hatta sanal alemden indiriverirsiniz, olur biter. Sanat eseriyle ilişkimiz, TV'de defalarca izlediğimiz filmlerden farksızdır: Ortada bir hakiki eser yoktur ama her istediğimizde ona ulaşabiliriz. Sadece sanatta mı, yaşamın her alanında böyle: Stada yolu hiç düşmemiş birinin, İstanbul'da TV'den maç izleyen bir Liverpool taraftarı olmasını gözünüzün önüne getirin. Teknolojik olarak çoğaltılmış kopyalarla kaplı bir evrende sanat eserine bakmanın büyüye inanmaktan, şamanın söylediğine güvenmekten farkı ne? Hakiki sanat eseriyle, eğer varsa, asla yüzleşemiyoruz değil ona Benjamin gibi sahip olmak."} {"url": "https://gazetesanat.com/space-invaders-diktatorlugun-golgesinde-raflarda-yerini-aliyor", "text": "Kendi kuşağının önde gelen Latin Amerikalı yazarlarından biri olan Nona Fernandez'in, 1980'li yıllarda Şili'de, diktatörlüğün gölgesinde büyüyen bir neslin hikayesini anlattığı Space Invaders: Diktatörlüğün Gölgesinde, çocukluğun büyülü dünyası ile haber bültenlerine sıkışmış trajik hakikatleri harmanlayan, hatırlayanların unutturanlarla hesaplaştığı bir eser... İthaki Modern dizisinden, Roza Hakmen'in İspanyolca aslından çevirisiyle yayımlanan Space Invaders, bir grup çocukluk arkadaşının anıları ile rüyalarına musallat olan Estrella Gonzalez'in hikayesini anlatıyor. Çocuklar, arkadaşları Estrella'nın varlığını hissediyor, sesini duyuyor, mektuplarını okuyor ve gizemli bir şekilde ortadan kaybolan bu kızı sık sık hatırlıyorlar. O yılların en yaygın video oyunlarından biri olan Space Invaders'ın eşliğinde, bir yandan kendileri de meçhul bir oyunun taşları, bir yapbozun parçaları gibi, Pinochet rejiminin karanlığında anıdan anıya, düşten düşe süzülüyorlar. Oyunculuk ve senaryo yazarlığı da yapan Fernandez, roman ve öyküleriyle unutulmaması gerekenleri hatırlatmayı görev edinmiş, Şili'nin tarihindeki karanlık sayfalara ayna tutmaya çalışan bir bellek direnişçisi. ABD'li müzisyen, yazar, şair Patti Smith'in, Pırlanta gibi bir kitap... İnsanın cebine atıp tekrar tekrar okuması için birebir dediği; Şilili şair, roman yazarı Alejandro Zambra'nın ise Yaşadıkları berbat ülkeyi anlamaya çalışan Şilili çocukların nesli hakkında, karanlık ve oyunbaz bir roman olarak tanımladığı, dört bölümden oluşan 72 sayfalık Space Invaders: Diktatörlüğün Gölgesinde, İthaki Modern'in 43. kitabı oluyor. 23 Haziran 1971'de Şili'nin başkenti Santiago'da doğdu. Gerçek adı Patricia Paola Fernandez olan ama eserlerinde Nona ismini kullanan yazar, birçok roman ile öyküye imza attı. Öykü kitabı El Cielo 2000 yılında yayımlanan yazarın Mapocho adlı ilk romanı 2002'de yayımlandı ve Fernandez böylece Şili tarihinin karanlık sayfalarına ışık tutmaya başladı. 2007'de yayımlanan Av. 10 de Julio Huamachuco romanında çocukluğumuzda yer edip yetişkinlikte kaybolmayan korkularımıza odaklandı. 2012'de yayımlanan Fuenzalida'da ise hafıza konusunu derinlemesine işledi. Space Invaders 2013'te yayımlandıktan sonra birçok dile çevrildi ve onu Chilean Electric adlı kitap izledi. 2016'da yayımlanan La dimension Desconocida romanıyla İspanyolca eserler veren kadın yazarlara takdim edilen Sor Juana Ines de la Cruz Ödülü'ne sahip oldu. Bu eserleri Liceo de Ninas, Voyager, Preguntas Frecuentes gibi kitaplar izledi. Oyunculuk ve senaryo yazarlığı da yapan, senaryo dalında birçok kez Altazor Ödülü'ne aday gösterilen ve layık bulunan Fernandez, kendi kuşağının önde gelen Latin Amerikalı yazarlarından biri olarak kabul edilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/spinoza", "text": "17. yüzyılın ve felsefe tarihinin en önemli filozoflarından Baruch Spinoza, dünyayı yorumlarken elde ettiği sürekli sevinç haliyle meşhur. Onu bilenler, tanıyanlar, okuyanlar Spinoza'nın düşünce tarihinde önemli dönüm noktalarına imza attığını iyi biliyor. Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor? Reddedilemeyecek Bir Felsefi Teklif adlı kitabında Çetin Balanuye, bu sevincin kaynağını irdelerken yaşam yoluyla edindiği birçok bilgiyi de bizimle paylaşır. Spinoza'nın meşhur eseri Ethicaya da sık sık göndermede bulunarak filozofun görüşünü, öğretisini anlamamızı kolaylaştıran Balanuye, yalnız filozofun sevincinin kaynağını da aktarmıyor. Bunun yanı sıra, yaşamda insanı kedere sürükleyen, aşağı çeken duyguların kökenlerini de aramayı deniyor. Bu popüler dil ile yazılmış, Spinoza'yı okumadan önce güzel bir giriş yapabilmenizi sağlayan kitap aracılığıyla Spinoza'nın sevincine dair şöyle bir özetleme yoluna gidebiliriz sanırım: Yalnızca doğadaki karşılaşmalardan ibaretiz ve bu karşılaşmaların bazıları bizi aşağı çekerken bazıları da yukarı çıkarıyor. Spinoza burada etkin ve edilgin olarak duygulanışları ikiye ayırıyor. Yazının devamında, buralı filozof Ulus Baker'in de pek sevdiği Spinoza'yı ağırlıklı olarak yukarıda adını geçirdiğim kitap üzerinden konuşacağız. Ayrıca karşılaşmalar üzerine etkin & edilgin duygulanışlar yaşadığımızı söyleyen Spinoza ağabeyimizin görüşlerini fiziksel mesafeli günlere nasıl adapte edebileceğimizi sorgulayacağız. Çetin Balanuye Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor? adlı kitabında, filozofun sevince dönüşmek kavramını açıklamaya girişirken bunları söylüyor. Daha doğrusu, söylediklerinden yalnız biri bu. Tabii, belki bir şeyleri gözden kaçırıyor olduğum ihtimalini göz önünde bulundurarak burada şu soruyu sorma ihtiyacı hissediyorum: Mesaiye yetişmek için koşan kalabalıklar, havadaki esintiyi fark etmiyorsa bu onların suçu mudur? Elbette, ilk baskısı 2017, altıncı baskısı 2019'da yapılan bir kitabı pandemi koşulları üzerinden değerlendirmek insafsızlığına giremem. Ancak bundan bağımsız olarak, havadaki ufak değişimleri, esintileri fark edip edememenin sorumlusunun mesaiye yetişmek için koşturan kalabalıklar olup olmadığını merak ediyorum. Hem var hem de yok gibi geliyor bana. Aynı anda birkaç işte ve bedeni zorlayan işlerde çalıştığım erken dönemlerimde eve dönerken ya da işe giderken önümden uçup giden bir kuş, sayısız figüre sahip bir yaprak uçuşu, dalgalı denizin önündeki vapurlar beni hep etkilemiştir. Öyle ki, bir çocuk gibi, hoşuma gitmeyen, benim için cazip olmayan koşullarda çalıştığım o zamanlarda dahi beni eğlendirecek bir şeyler bulmak konusunda yetenekliydim sanıyorum. O nedenle, büyükşehirde dahi olsa doğadan küçük mutluluklar yakalamak mesaiye yetişmek için koşturan kalabalıkların yeteneğine kalmış, diyebilirim. Bir yanıyla da; herkesten aynı performansı beklemek, otobüsün beklendiği o an zamanda bir küçük mutluluk yakalayıp onunla hallenmek kolay değil. Her insan öyküsünün biricik olduğunu hatırladığımızda, bize iyi gelen, bizim öncelediğimiz değerleri herkesin de uygulayabilmesini beklemek ne kadar doğru emin değilim. Spinoza bize bu erekselciliğin, sevince dönüşmenin en büyük düşmanlarından biri olduğunu öğretmiştir. Altını çizmekte yarar var; bütün dünyayı tesiri altına alan neoliberal düzen içerisinde de amaçlı olmanın ne kadar makul, insanın iyiliğine yönelik bir şey olduğunu tekrar tekrar sorgulamamız gerekiyor sanırım. Üçüncü ve son maddemiz ise insanı merkeze alma anlayışı. Spinoza bize bunun da, gerçek bir sevinçlenmenin önündeki engel olduğunu söyler. Etrafımızdaki her canlı ve cansız nesnenin bizim amaçlarımıza hizmet ettiği, edeceği, edebileceği varsayımı, akabinde yaşanan beklentiler ve kaçınılmaz sükut-u hayaller... Bu varsayıma göre ağaç bize meyve vermek, baykuşlar zararlı yılanları yiyerek insanı korumak için vardır. Bu beklenti ve sürüp giden doğal döngünün tamamını insanın hedeflerine ulaşabileceği araçlar olarak ilişkilendirme, canlı ya da cansız her şeyin insani ereklere hizmet edeceğini düşünme insanlar arasında yaygın bir görüştür. Bu son maddede açıklamamız gereken bir husus daha var ki o da; seçimlerimizi tamamen bilinçli bir şekilde yapıyor olduğumuz yanılgısıdır. Psikanalizin ve Freud'un bize öğrettiği en önemli hakikat muhtemelen seçimlerimizde sandığımız kadar özgür olmayışımızdır. Bu itirafı kendi hayatımız adına yapmakta zorlanırız, ancak başkaları hakkında, örneğin ebeveynlerimiz ile ilgili yaş aldıkça fark ettiğimiz gerçeklerden biridir bu. Çoğumuz, çocukluk yıllarında anne ve babayı her şeyi bilen, kaygıları olmayan, her şeye gücü yeten kişiler olarak görür, erişkin hayata adım atmaya başladıkça bunun böyle olmadığını fark ederiz. Onların da içinde kalan çok şey olmuş, onlar da hatıralarına dönüp baktıkça, tıpkı bizim gibi duygulanmışlardır. Onlar da bazen ne yapacaklarını bilememiş, her soruya yanıt bulamamışlardır. Seçimlerimizin ardında bilinç düzeyimizin değil, bilinçaltımızın olduğunu bize öğreten psikanaliz bu bakımdan Spinoza ile kol kola ilerliyor. Spinoza bu noktada da insanların genellikle eylemlerinin farkında olduğunu, ancak bu eylemlerin arkasında yatan nedenleri göremediklerini söyler. Bu anlamda, insanı merkeze alan, insanı evrende tek ve yüce değer sayan hümanist görüşün de aynı hataya düştüğünü söyleyebiliriz. Peki Spinoza bu eleştirilerin ardından nereye işaret ediyor? Dünyanın, zorunlu karşılaşmalardan ibaret olduğuna ve bu karşılaşmaları hayatı olumluyarak zengin kılabileceğimize, sevince de böyle dönüşebileceğimize. Her karşılaşmanın bizi mutlaka olumlamaya yönelteceğinin garantisi olmasa da, kendimize şöyle bir baktığımızda olumlu sonuçlar doğuracak karşılaşmalarda dahi potansiyelimizi yeterince kullanmadığımızı, hüzünlü dünya görüşümüze kapılıp gittiğimizi görebiliriz. Burada Spinoza'nın Ethica adlı meşhur eserindeki etkin duygulanışlar ve edilgin duygulanışlar bölümüne de geçebiliriz. Etkin duygulanışlar Spinoza'ya göre sevinç kaynağının kendisidir. İnsanın var kalma çabasını çeşitlendirip zenginleştirmesinden gelen bu etkin duygulanışlar bizi neşe ile duygulandırır. Örneğin, pandemi ortamında, aylardır dört duvar içerisinde, odamda yaşıyor olmama rağmen günün sonunda onlarca insan ile görüşüp toplantılar yapmışçasına yorgun bir şekilde uyuyorum. Bunlar içerisinde üniversite yıllarımda öğrenip yarıda bıraktığım mızıkayı tekrar öğrenmek, ilgimi çeken etkinlik, kurs ve sohbetleri takip etmek, dil gelişimi gibi maddeler var. Bir de tabii aylarca her sabah altıda kalkıp 1 saat yazarak bitirmiş olduğum ve henüz son okumasını yapmadığım romanım. Neden sabah altı? derseniz, cevap bir zorunluluk içeriyor: Kendimi finanse ettiğim dünya işlerine geçmeden önceki tek zaman dilimim orası da ondan. Bu değerlendirmeyi her yaptığımda aklıma herkesin aynı çalışma koşullarında vaktini geçirmediği geliyor. Dolayısıyla bu genellemeyi nereye kadar götürüp nerede durmam gerektiğini bilmesem de, erken dönemlerimde benim de bedeni zorlayan birçok işte çalışmama rağmen beni hayata bağlayacak pek çok şey bulabildiğimi hatırlıyorum. Sona doğru gelirken, benim bu yazıyı yazmama vesile olan soruyu da sormam gerekiyor. Spinoza hayatın zorunlu karşılaşmalardan meydana geldiğini, bu karşılaşmalarda hem karşı tarafı etkilediğimizi hem de bizim o taraftan etkilendiğimizi söylüyor. Ulaşılacak bir hedef ile beraber gelecek mutluluğun bir yanılsama olduğunu, kendimizi şimdi de eyleyip karşılaşmalarımızdan etkin duygulanışlarla çıkabileceğimizi öneren Spinoza'dan pandemi ortamında bunu nasıl gerçekleştirebileceğimizin yanıtını alamıyorum. İnsan, ötekiler ile beraber oldukça insanlaşabiliyor, yalnızlaştıkça yozlaşıyor madem, fiziksel mesafenin haklı olarak zorunlu kılındığı bu dönemde, karşılaşmaları minimuma indirgeyerek yaşadığımız bu zaman diliminde nasıl etkin olacağız? Etkin duygulanışlar için karşılaşmaları arttırmamız ve kendimizi işin içerisine dahil etmemiz gerekiyorsa, mesela 2022'ye kadar bundan mahrum mu kalacağız? Yine de, sokağa çıkma kısıtlamasının olmadığı her gün 1 saat yürüyorum. Ucuzundan aldığım bir kablosuz kulaklık adeta eski toprak gibi ne kadar düşürdüysem de bana mısın demedi, çalışıyor. Tüm bu yürüyüşler içerisinde, beni dinamik bir hale sokan müzikler eşliğinde hızlı hızlı yürüyorum. O anda kavramlar, hedefler, öğretiler yok oluyor. Yalnızca ağaçlar, karşıma çıkan ağaç dallarına ellerimi ve suratımı sürtüşüm ve rüzgar var. O anlarda gündelik hayat içerisinde o kadar kolay bulamadığım etkin bir duygulanış içerisinde oluyor, handiyse rüzgar ceketime vurdukça uçmaya başlıyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/ssm-ogrenme-programlari-kapsaminda-adan-zye-sanat-tarihi-ele-alinacak", "text": "Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nde İstanbul Üniversitesi işbirliğiyle sanat tarihinin başlangıcından Batı sanatı tarihindeki üslup değişimlerine, erken Ortaçağ döneminden 20. yüzyıla uzanan sürecin kronolojik olarak ele alınacağı bir sanat tarihi programı başlıyor. Çok yönlü ve katılımcı bir müzecilik deneyimi sunan SSM'in Türkiye'de akademik düzeyde sanat tarihi eğitimini 1943'te başlatan İstanbul Üniversitesi Genel Sanat Tarihi Anabilim Dalı işbirliğiyle tüm sanatseverlere yönelik düzenleyeceği seminer dizisi 19 Mart Cumartesi günü başlayacak. SSM Öğrenme Programları kapsamında cumartesi günleri çevrim içi olarak devam edecek program; sanat tarihi disiplininin oluşumundan başlayarak Ortaçağ, Rönesans, Barok Çağı, 17. yy Hollanda sanatı, Aydınlanma Çağı, İzlenimcilik ve Dışavurumculuk, Kübizm Fütürizm, Gerçeküstücülük ve Modernizm konularını kapsayacak. Dersler, her biri konusunun uzmanı akademisyenler Prof. Dr. Uşun Tükel, Doç. Dr. Serap Yüzgüller, Doç. Dr. Seda Yavuz, Doç. Dr. Simge Özer Pınarbaşı ve Araştırma Görevlisi Gül C. Altun tarafından verilecek. Seminerler dizisi, Prof. Dr. Uşun Tükel'in İlkçağdan başlayarak 20. yüzyıla sanat tarihinin oluşumu ve disiplin haline gelişinin kilometre taşlarını tüm yönleriyle anlatacağı Sanat Tarihi Disiplininin Oluşumu başlıklı semineriyle başlayacak ve 25 Haziran Cumartesi günü Öfke, Dram ve Yaratıcılık: Weimar Almanya'sında Sanat semineriyle tamamlanacak. Her bir seminerden sonra katılımcılara Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi tarafından katılımcı belgesinin verileceği seminerler çevrimiçi gerçekleştirilecek. Her hafta farklı bir konunun ele alınacağı seminerlere SSM'nin web sitesi üzerinden kayıt yapılabiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/stanley-kubrick-sinemasi-ile-tanismak", "text": "Filmler çok fazla tutku uyandırır, ancak film tarihinin arka kataloğu göz korkutucu olabilir. Bir aktöre, yönetmene veya alt türe hayran olmuş her insan, nereden başlayacağını bulmak için başka bir mücadelenin içerisinde bulur kendisini. Kubrick'in yönetmenliğine aşina olmayanların nereden başlaması gerektiğini bulması zor: Kubrick, zamanın ötesinde bir yönetmendir. Kusursuz film anlayışıyla ve teknik detaylara verdiği önemle tanınmaktadır. Kubrick, Scorsese'den Steven Spielberg'e, Orson Welles'e, Christopher Nolan'a kadar ustaların hayran olduğu bir üstadtır. Kubrick'in filmleri, gerçek bir komedi olan Dr. Strangelove (1964) dahil, hem tematik hem de kompozisyonel olarak korkutucu bir hal alır. Kubrick'in çalışmaları genellikle insan iç dünyasının en kilit noktalarına değinir. İnsanların masallarını, akıl sağlığını, ilkelerini ve kendi yıkımlarını inanılmaz bir kayıtsız evrende anlatır. Ağır şeylerden bahseder ve yönetmenin özenli yaklaşımının bir göstergesi olsa da onunla çalışmak oldukça zordur. Kubrick, bazen her sahne için 100 çekimden fazlasını talep eder, maraton çekimlerinde her küçük ayrıntıyı takıntı haline getirir. İzleme deneyiminin asla hipnotize etmekten daha az konumlanmasına izin vermez. Hızlı bir soygun filmi olan The Killing (1956) ve kılıç ve sandalet destanı Spartacus (1960), toplumun beğenilerine hitap eden ve onları sıkmamaya odaklanan iki çalışması olarak gösterilebilir. Hızlı ve ucuzdur. 85 dakikalık The Killing, Kubrick'in sonraki çalışmalarının incelenen ihtişamıyla çelişen bir yapıya sahipken, Spartacus'te daha sonra reddettiği ve çok fazla sanatsal uzlaşmaya yer verdi. Kubrick'in üzerinde tam kontrole sahip olduğu ve Kubrick'in sanatsal ve ticari çıkarlarını sarhoş edici bir şekilde birleştiren film The Shining'dir. Perili bir otel havasındaki devasa otelin kış idaresi sırasında ailesiyle baş başa kalan bir yazarın hikayesi konu edinen bu film bir Stephen King uyarlamasıdır. Kubrick'in yüksek eğilimleri ve lüks eğlence tutkusu arasında mükemmel bir orta noktayı temsil etmektedir. Kabuslar, korkunç hayaller, kanlı asansörler ve Nicholson'un yanı sıra Kubrick düzenli Joe Turkel ve Philip Stone'un lezzetli performanslarıyla, mükemmeli yaratmayı ilke edinmiş bir ekibin aylar süren emeğinin bir ürünü olarak başyapıt olarak ilk sırada yerini almalıdır. Bu filmde konu edilen şey gerçekten orta yaş krizi geçiren bir erkekte olağan bir kriz anı mı yoksa tecrit kaynaklı çılgınlığın hikayesi mi? Overlook Hotel'in sahneden sahneye görünen mimari tutarlılığının olmaması, meşhur titiz Kubrick'in Burası aslında yok! demesinin başka bir şekli olabilir mi? The Shining'in ilham verdiği sayısız fan teorisini inceleyen Rodney Ascher belgeseli Room 237 (2012), Kubrick'in 11. özelliğinin hayal gücünün rehin alabileceği bir kanıtıdır. Ve yine filmle ilgili okuma yapmak isterseniz size daha önce yazdığım Bir Filmi Okumak: Stanley Kubrick The Shining Filmine Çizgi Film ve Peri Masalları Çerçevesinde Bakmak isimli yazmı tavsiye edebilirim. The Shining'le siz Kubrick'in ürkütücü mizah anlayışını tatmış olacaksınız, bir sonraki çağrı limanı, kariyer belirleyici bir üçlü içeren Soğuk Savaş dönemi nükleer paniği hakkında bir komedi olan Dr. Strangelove (1964) olmalıdır. Peter Sellers'ın muhteşem performansının keyfini sürmenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Daha sonra da Kubrick'in yaramaz draması Lolita (1962), temel olarak daha küçük bir Kubrick girişini ise; Vladimir Nabokov okuyarak yapabilirsiniz. Kubrick, tarzının çağdaş sansür yasaları tarafından engellendiğini hissetti, ancak yinede kara mizah için daha akıllıca yollar keşfederek aktarımını sağladı. Kubrick, daha güvenilir bir zemin ve umutsuz erkekler içeren yüksek drama potansiyeli nedeniyle, savaş karşıtı filmleri Paths of Glory (1957) ve Full Metal Jacket (1987) filmlerini çekti. Birincisi, Büyük Savaş'ın anlamsız katliamından rahatsız olan ateşli bir genç sinemacının işi, ikincisi ise Amerika'nın Vietnam'daki cehennem müdahalesinde vahşi bir mizah bulan daha eski, daha müstakil bir Kubrick görünür. Her ikisi de 20. yüzyıl çatışmalarının yıkıcı ve görkemli vizyonlarını içerisinde barındırır. Kubrick'in filmleri o kadar büyüktür ki, The Shining gibi kapalı bir mekanda bile devasa bir görkem bırakır, ancak Kubrick'in en büyük evreni ise 2001: A Space Odyssey filminde yarattığıdır. İnsanın varoluşundan sonsuzluğa ve ötesine gitmeyi başarır. Metafizik, insan potansiyeli, yapay zeka, evrim, yaşam, ölüm ve yeniden doğuşla ilgili bir film olan A Space Odyssey (1968), Kubrick'in temel ilgi alanını açıkça ortaya koyar: HER ŞEY! Kubrick'in ilk filmleri Fear and Desire (1953) ve Killer's Kiss (1955), Kubrick'in kendisi tarafından amatörce reddedilen filmlerdir, yönetmenin sonuncu filmi ise erotik gerilim filmi Eyes Wide Shut (1999 filmidir. Özellikle Barry Lyndon bir hazinedir. 18. yüzyıl sanatını çerçeveler ve trajik bir dönem parçası niteliğindedir. Kubrick'in duygusal soğukluğunu eleştiren herkese bir cevap niteliği taşımaktadır. Tamamen farklı bir çalışması olan distopik bilim kurgu filmi A Clockwork Orange (1971), müthiş bir zanaat ürünüdür. Kara mizahın ve düşündürücü hikaye anlatımının önemli bir örneğidir. Ancak film yayınlanmasından bu yana on yıllardır hala bir meydan okuma ve modern topluma bir hiciv niteliği taşıma rağmen gündeme tam olarak oturamamıştır. Umutlu uzay hikayesi 2001: Space Odyssey (1968) fiminin antitezi olan A Clockwork Orange, şiddet bağımlısı gençlerden kurulu bir çetenin, çevrelerine saçtığı dehşet ve korkuyu işleyerek bir korku imparatorluğunun resmini çizmektedir. Çetenin lideri Alex, işler çığırından çıkınca yakalanır ve gözaltına alınır. Ama hapse atılmaz; cezası bir şiddet deneyine kobay olarak kullanılmak olur. Bu deney insanoğlu ve şiddet kavramı arasındaki ilişkiyi ortaya koyma amaçlıdır ama deneyin kendisi de bir o kadar insan doğasına aykırıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/stefan-zweig-adolf-hitler", "text": "''20. asrın umutsuz münevveri'' Kimi yazılarda onun Stefan Zweig'ın- hakkında böyle söylenir. Zaten tüm bu kelimeleri bir yapbozun parçaları kıvamında düşünürsek yapboz da tamamlanmıyor mu? 20. yüzyıl, umutsuzluk ve münevverler. İki dünya savaşını da görmüş bu neslin bir diğer ismi, İrlanda asıllı yazar F. Scott Fitzgerald da savaş sırasında yetişen kendi nesli için şöyle demiyor muydu: ''Kayıp Kuşak'' Neden peki? Cihan harplerini yaşayanlar bilirler ve derler ki: Savaş her zaman insanın kötü yönlerini ortaya çıkarır. Akabinde derin bir umutsuzluk da peyda olur. Avusturyalı romancı, biyografi ve oyun yazarı, denemeci, şair Stefan Zweig da Avrupa aydınlanmasının müjdelediği ''akıl, bilim, barış, özgürlük'' gibi kavramların savaşlarla beraber yalnızca birer kelimeye dönüşmesine daha fazla tahammül edemez. İnandığı değerlerin yok oluşuna iki dünya savaşı dolayısıyla iki defa, çok ağır bir biçimde tanık olması, onun insanlık için artık sona geldiğimizi düşünmesine sebep olur. Oysa 1881'de Avusturya'nın başkenti Viyana'da dünyaya geldiğinde her şey ne kadar da berraktır, su nasıl da temiz akar, lise ve üniversite yıllarında nasıl da heyecanlıdır. İyi bir eğitim alan, varlıklı ve kültürlü bir Yahudi aileden gelen Zweig dünya savaşlarının yarattığı yıkımı, bu savaşlardan önce Avrupa'daki umutlu tabloyu ve savaşlardan sonraki vaziyeti de ''Dünün Dünyası'' adlı kitabında anlatır. Bu kitap 20. yüzyılı anlamak açısından da çok önemlidir. Araştırmamız neticesinde içeriğimize konu olan ''opera'' konusunda Türkçe bir kaynak bulamadık ama Zweig bahsettiğimiz bu kitabında Die schweigsame Frau adlı operaya yazdığı librettoyu ve Hitler Almanya'sında sergilenirken afişte nasıl da kendi adının geçtiğini anlatır. Böylece rejimin kitaplarını yaktığı Stefan Zweig adı, operanın bütün ilan ve afişlerinde yer alır. Temsilde elbette bulunmayan yazar, operanın büyük bir beğeni kazandığını, hatta Berlin, Hamburg, Frankfurt ve Münih'teki Alman tiyatrolarının operayı bir sonraki sezon sahneye koyacağını belirtir. Zweig'ın librettosunu yazdığı opera iki temsilden sonra iptal edilse de, tarih ''Hitler'in ve rejimin nefret ettiği Stefan Zweig adının afişlerde yer aldığını'' yazar."} {"url": "https://gazetesanat.com/stephen-kingin-merakla-beklenen-kitabi-enstitu-the-institute-cikiyor", "text": "Mahşer, Yeşil Yol, Hayvan Mezarlığı, O ve Yabancı gibi unutulmaz kitaplarıyla okurların gönlünde taht kuran ve durmaksızın üretmeye devam eden dünyaca ünlü yazar Stephen King'in yeni romanı Enstitü 11 Ocak'ta okurlarla buluşuyor! Stephen King'in Goodreads Awards 2019 En İyi Korku Kitabı ödülünü alan Enstitü kitabı, üzerlerinde deneyler yapılıp sonrasında acımasızca ortadan kaldırılmak üzere ailelerinden koparılarak gizli bir yere hapsedilen, telekinezi, telepati gibi özel yeteneklere sahip bir grup çocuğun hikayesini anlatıyor. Korkuyu yaratma, onu yok et! temasını son yıllarda daha fazla vurgulayan usta yazar Stephen King, Enstitü romanıyla ilgili, Zayıf insanların güçlü olabildiklerini yazmak istedim, yorumunda bulunuyor. Enstitü 11 Ocak'ta Altın Kitaplar logosuyla raflardaki yerini alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/steve-mcqueenden-ayrimciliga-karsi-baskaldiri-niteliginde-bir-film-small-axe-mangrove", "text": "Mangrove, 12 Yıllık Esaret filmiyle Oscar kazanan dünyaca ünlü yönetmen Steve McQueen'in BBC'ye özel hazırladığı Small Axe Antolojisi serisindeki 5 filmden yalnızca biri... Siyahi aktivistlerin Londra'da polis şiddeti ve ırkçılığa karşı direniş gösterdikleri Mangrove Yürüyüşünün 50. yıl dönümü 9 Ağustos'ta kutlanırken, bu mücadelenin izlerini aktaran filminin ilk resmi fragmanı geçtiğimiz hafta yayınlandı. Cannes Film Festivali seçkisinde yer alan projenin ilk filmi olan Mangrove çok yakında sinemaseverlerle buluşacak. Film 1970 yılında bir protesto yürüyüşü sırasında Londra polisi ile çatışan 9 kişilik siyahi bir aktivist grubu olan Mangrove 9'un ve ardından kamuoyunda oldukça ses getiren duruşmanın gerçek hikayesini konu alıyor. Duruşma, Metropolitan Polisi içerisinde ırkçı nefretin neden olduğu davranışların ilk adli kabulü olarak tarihte yerini aldı. Mangrove yürüyüşü ise 150 siyahi protestocunun 9 Ağustos 1970'de Londra'nın Notting Hill mahallesinde polisle çatışmasına dayanıyor. Göstericiler, Mangrove restoranı da dahil olmak üzere bölgedeki uzun süreli polis tacizine karşı protestolar düzenliyorlardı. Bu eylemlerin ardından yürüyüş liderlerinden dokuz isim tutuklandı ve isyanı kışkırtmakla suçlandı. Türkçe karşılığı küçük balta olan Small Axe, adını Afrika kökenli Siz büyük ağaçsanız biz de küçük baltayız atasözünden alıyor. Seri, 1960'lı yıllardan 1980'li yılların ortalarına kadar uzanan, yaygın ırkçılığa ve ayrımcılığa rağmen hayatlarını kendi iradeleriyle şekillendirmeye çalışan Londra'nın Karayip Kökenli siyahi topluluğuna dair farklı hikayeleri ele alıyor. Mangrove ile başlayan antoloji Lovers Rock, Alex Wheatle, Education and Red ve White and Blue filmleri ile devam ediyor. Small Axe, BBC One için Turbine Studios, Steve McQueen'ne ait Lammas Park ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Amazon Studios ortaklığı ile hazırlandı. Bu yılın Eylül ayında ABD'de Amazon Prime Video'da prömiyeri yapılması beklenen projenin uluslararası dağıtımını ise BBC Studios üstleniyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/stoaci-imparator", "text": "MS. 169-170 yıllarına tekabül eden eser İmparator Marcus Aurelius Antonius Augustus tarafından kaleme alındı. Kendime Düşünceler adlı eser, İmparator'un yanında taşıdığı bir defter gibi farklı farklı yerlerde yazıldığı biliniyor. Eser, stoacılığın temel kaynaklarından olarak günümüzde de önemini korumaktadır. Philosophus ünvanını almak, asıl görevi yönetmek olan biri için hiç kolay bir iş değildir. Her şeye sahip bir İmparator'un stoacı olması bir hayli ilginç. Aurelius'un fikir dünyasının temeli doğa ve evren etrafında şekillenmiştir. Bugün dahi uygulamadığımız doğa bilinci insanoğlunun en kötü tümörüdür. Kendini ufaklı büyüklü her türlü yükseltinin tepesine koyan insanoğlu, doğanın ve evrenin bir parçası olduğunu idrak edemedi. Hırsların, yarışın, bencilliğin doruklarını yaşadığımız şu zamanlarda stoacı düşünceyi anlamak önemlidir. Felsefenin en büyük yararı; insanı, manevi doygunluğa ulaşmış bir bireye ulaştırmasıdır. Doğa ile barışık olamayan insan, kendi özüyle çelişmektedir. Dolayısıyla bu ihanet onu birçok çıkmaza getirmektedir. Başarı hedefli olumsuz davranışlar, yararlı sonuçlar doğurmaz. Aurelius'a göre evrenin döngüsüne ve bilincine ayak uydurduğumuz an, başarı için de yollar açılmış olacaktır. Doğa kaynaklı düşünce; döngüyü, ölümü ve yenilenen hayatı işaret etmektedir. Dolayısıyla ün ve başarı hırsını veya unutulmama isteğinin anlamsızlığını da vurgulayan Aurelius, bu kaygıların insanın özgürlüğünü elinden aldığını söylemektedir. Özgürlüğün kaliteli olabilmesi için birçok heves ve şekilciliğe dayanan sığ isteklerden kurtulmak gerekir. Bununla birlikte günü iyi değerlendirmek de önemlidir. Her günü dolu dolu geçirmek ve muhakkak kendine zaman ayırmak, kendini oluşturmanın temelidir. İstekler konusunu iyice irdeleyen Aurelius, bilgiye çıkan her türlü isteğin yararlı olduğunu söyler. Ayrıca doğaya uygun her istek insana da uyacaktır. Başkalarının etkisinde kalmamayı öğütleyen Aurelius, kendini gerçekleştirirken; özgürlüğe, anın kıymetine ve en önemlisi kendi ideallerinden vazgeçmemeye dikkat edilmesini söyler, ayrıca bu durum insanın kendine münhasır olması için temel koşullardır. Doğanın işleyişinden esinlenen düşünce, her bir parçanın dişlisine verdiği yararı irdeler. Bu yarar insanın amacıdır. Dikkat edilmesi gereken insanın amacına uygun hareket edip etmediğidir. Aynı durum bütün işler için de geçerlidir. Bu bakış açısıyla hareket edildiğinde en ufak bir iş ile dahi uğraşan çalışanın ne yaptığından çok, nasıl ve ne kalitede yaptığı önemlidir. En ufak işten büyük bir işe bakacak olursak örneğin; eğitim, amacına uygun hareket ettiği sürece gelecekten kaygılanmamak gerektiğinin mesajını Aurelius, MS. 169-170 yıllarında vermiştir. Tabii biz bugün bu mesajı ne kadar anladığımız tartışılabilir. İnsanın gerçekleştirdiği eylemler toplum düzenine uygun olursa yararlıdır. Bu durumdan kasıt, insanın kendi doğası ile toplumun doğasında benzerlikler bulmaktır. Dolayısıyla kendi doğasına yararlı ve uyumlu olmayan bir eylemin toplumda da kabul görmeyeceği ileri sürülmektedir. Önce insanın sonra parçadan bütüne ilerleyerek toplumun kendi doğasına uygun ilerlemesi birçok sorunu ortadan kaldıracaktır. Tabii burada doğaya uygun hareket etmeyi tanımlamak gerekirse; Evren'in düzenine saygılı, onun bir parçası olduğunu bilen, bu döngüye katkı sağlamak için çalışan ve ayrıca bunları gerçekleştirirken kendi ideolojisini yitirmeyen bir tavır, şeklinde tanımlanabilir. Yaşlanmayı ve ölümü eski bir dost gibi karşılayan düşünce; kabalığı, kibiri, düşmanlığı hoş karşılamaz. Kendine saygı duyan dolayısıyla başkalarına da saygı duyan bu yapı, bütüncül tavır içindedir. Bu tavır herkese ve her şeye saygı duymayı gerektirmektedir. Hatta bizzat kabalığa ve saygısızlığa maruz kalınması durumunda dahi, zarar vermekten kaçınmak tepkisiz kalıp uzaklaşmak ve bundan sonrasında hayata küsmemek öğütlenmektedir. Filozofların, sanatçıların ve bilim insanlarının devlet adamlarından aşağı görülmediği bir toplum yapısını, çok uzun zamanlar öncesinde görebilirken şuan görememek, insanoğlunun gerilemesine örnektir. Bu yapı içerisinde İmparator'un da sanat ve düşünce dünyasıyla içli dışlı olması; çok güzel ve bulunduğu ortamın mümkün kıldığı bir örnektir. Tabii kendi topraklarımızda da birçok benzer lider örneklenebilir, lakin tarihsel hiyerarşiye bakacak olursak devlet adamı niteliğinde bir filozof bulmak Marcus Aurelius'u dikkat edilmesi gereken önemli bir isim haline getirmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/stres-psikolojisi-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Dünyaca ünlü yazar Akif Manaf'ın merakla beklenen yeni kitabı Stres Psikolojisi raflardaki yerini aldı! Günümüzün en temel problemlerinden stres üzerine güçlü analizlerin ve etkili çözüm önerilerinin yer aldığı kitap, hem derin teorik bilgilere hem de çok boyutlu pratik deneyimlere dayanıyor. Tüm dünyada geniş bir okur kitlesi tarafından gün geçtikçe daha da yakından takip edilen Akif Manaf bu kitapta Stres Psikolojisi konusunu tüm detaylarıyla, kapsamlı bir biçimde ele alıyor. A. Z. Yayıncılıktan çıkan kitapta, Covid-19 günlerinde toplumun tüm kesimlerinde giderek artan stres olgusu tüm boyutları ile masaya yatırılıyor. İnsanlar ne yaparsa yapsın, stressiz yaşama yaklaşamıyor ama her geçen gün strese daha da yaklaşıyor. Zira basit bir trafik sıkışması herkesi strese sokuyor. Strese sokan çok, çıkaran yok. İnsan denilen fenomenin kendisi bir hastalıktır. İnsan stresin ta kendisidir. Zira insan bir stres yumağıdır. İnsan hastalanır çünkü insan hastalık kaynağıdır. Tıpkı bunun gibi insan strese girer çünkü insan stres nedenidir. Negatif stresi pozitif strese dönüştürmek için kişi stres dolu bir durumla karşılaştığında çekinmemeli ve sakinliğini kaybetmemelidir. Birey strese neden olan duruma zekice yaklaşmalı, onu dikkatlice incelemeli, elinden gelen her şeyi yapmalı, içine dalmalı, sonuna kadar gitmeli ve onu yenmelidir. Aslında sonsuz olan asla stres yapmaz, stres yapan sonludur. O yüzden insan şimdinin akışında kalırsa stressizliğe ulaşır. Geçmişi ve geleceği düşünen asla şimdide olamaz. Zira kişi geçmişten geleceğe gider ve şimdiye ulaşamaz çünkü şimdiyi ıskalar. Stres Psikolojisi kitabı, elinizden düşüremeyeceğiniz, stres konusunda içindeki çok etkili çözüm önerileriyle tek solukta okunacak gerçek bir başucu kitabı. Cok faydali bir kitap. Okudum. Yazar cok onemli noktalara deginmekte. Size tavsiye ederim. Harika. çok aydınlatıcı bir kitap."} {"url": "https://gazetesanat.com/su-taskin", "text": "Su Taşkın, 1997 yılında bölünmüş ada Kıbrıs'ın kuzeyinde Türkçe konuşan bir Kıbrıslı olarak başkent Lefkoşa'da dünyaya geldi. Orta ve lise eğitimini adanın güney kısmında olan Senior School'da gerçekleştirdikten sonra üniversite kariyeri için Londra'ya yerleşti. Hazırlık yılını University of the Arts London in Camberwell kampüsünde güzel sanatlar resim ve tasarım bölümü üzerine gerçekleştirdikten sonra Central Saint Martins'de güzel sanatlar resim bölümünü birincilik onur belgesi ile bitirdi. Sanatçı Su Taşkın'ın sanat kariyeri mavi üzerine dönmektedir. Taşkın bu durumu şu sözlerle ifade ediyor; Mavi huydur bende demiş Edip Cansever. Tam da öyle! Sadece bir renk değildir mavi, bir duygu, bir anlayış, bir kişiliktir. Mavi rengin ötesinde bir konsept, bir anlayış biçimidir, karakterdir kendi başına. İşlerimde maviyi işlerken bu konsepti yeniden parlatmaya çalıştım. Ürettiğim üç boyutlu karakterler hem mavinin tonları hem da mavinin tek tek kavramlarıydı. Denizdi kimisi, kimisi gökyüzü, kimiyse ucu bucağı olmayan bir karanlık. MAVİ benim içsel savaşlarımdan çıkan bir kavramdır; hayatımdaki tüm anlamların, anlayışların, kabullenişlerin yerle bir olduğu bir deneyimden sonra dünyaya gelir. Bu anlamda içsel melankolilerim, kaygılarım ve tüm bu yok edici duygular MAVİ de ses bulur. - Bu heykel Björk'ün Black Lake videosundaki görsellerden esinlenerek yapılmıştır. Björk Black Lake görsellerini İzlanda'daki buz ve gilindir mağaralarında çekmiştir. Alçının biçimsiz formları mağaraların görsellerini çağrıştırmakta ve renk uyumları destek amaçlı kullanılmaktadır. Bu işimi akrilik dökümü ile gerçekleştirdim. Altındaki destekleyici olgu şans eseri ortaya çıktı ve tabanlar üzerinde oynamamı sağladı. Tabanlar işlere karakter ve kişilik ekliyor, hepsini birbirinden ötekileştiren kişiliklere bürüyordu. Bu işimde kullandığım renkler net ve karışmamış tonlardır. Black Lake'den esinlendiğim bu tonlar işimi dramatic contrast'ın bir parçası haline getirmiştir ve yansıtmak istediği katartik duygulanımları ortaya koymamda yardımcı olmuştur. - Bu isimde plextol denen malzemeyi yağ ile deneme kararı aldım ve yağın boyalarla olan iletişimi gözlerimi kamaştırdı. Yağ boyaları parçaladı ve işin paramparça olmasına sebebiyet verdi. Bu ilk baslarda negatif bir sonuç olarak görünse de sonrasında işimin ana teması haline geldi. Plextol normalde renkleri güçlendirmek, parlatmak ve fotoğraf transferi yapmak için kullanılan bir malzemedir. Bu örnekte plextol resine bir alternatif olarak kullanılmış ve heykeli birbiriyle beraber toplu tutmak için ortaya konmuştur. Parçalanma durumu heykele yeni ve ferahlatıcı bir olgu katıp heykelin kendi kendine var olmasına yardımcı olmuştur. Björk'ün Black Lake videosundaki Blue Lava kavramının bir nevi görsel karşılığı olan bu işimin adı Mavi Lava'dır ve buna itaat eder. Nemli ve kırık görüntüler lava noktasında çağrışım yaparken plextolun transparan estetiği buzul örneklerini çağrıştırır. Bu anlamla mavi lava kendini ortaya koyar ve var olur. Bu kompozisyon aynı zamanda figüratif elementleri de içinde barındırır ve şu soruyu ön plana atar; bu bir figür müdür yoksa form mudur? Bu specific figurative sahne yalnızlık kavramlarını tartışır ve bu da yine MAVİ'de ses bulur. - Bu işin birincil motivasyonu resini üç boyutlu bir olgu üzerinde denemekti. Sonuç bu anlamda çok şok ediciydi. Resinin parlayan ve transparan olan estetiği buzul ve gilindir heykellerini cağrıştırmıştır. Ve bir kere daha form figüre, karmaşasının içine giren dönüşülebilirlilik ve insan yapımcılığı tartışmaları yer bulmuştur. Bu anlamda bu iş kişilikten öte kendini var eden bir dönüşülebilirliğe sahip olup karakter haline gelmiştir. Bence güzel bir çalışma. Kısaca mutlu bir çalışmanın yaratılan eserin sonsuzluğa doğru bir yolculuğu. İlk defa görüyorum Su Hanım'ı. Çalışmaları oldukça ilgi çekici. Ben şahsen mavi rengi sevmem ama fotoğrafındaki mavi ton bile beni içine çekmeye yetti. Hayat boyu başarılar diliyorum Su Hanım'a. Ülkenlmizde böyle sanatçıların yetişmesi oldukça gurur verici. Kutlarım Su yolun açık olsun. Harika çalışmalar. Böyle dünya sanatçılarına çok ihtiyacımız var. Başarılarınızın devamını dilerim."} {"url": "https://gazetesanat.com/suleyman-karakulun-bizim-eller-sergisi-galeri-kamburda", "text": "Galeri Kambur; 4-17 Ocak tarihleri arasında değerli sanatçı Süleyman Karakul'un 50. kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. 'Bizim Eller ülkemizde çok yaygın kullanılan bir söz ama sadece söz olmaktan da öte çok derin anlamlar da içeriyor. Doğa ve insan sevgisini, hasretlik ve gurur duyguları ile anlatan bir sözdür. Özellikle yurdundan uzakta sıla özlemi çekenlerin, toprağını ve insanını anlatır. Bir başka anlamı da emekçilerin en çok kullandıkları ve onsuz emek üretemeyen organlarıdır. Her türlü zorluğun üstesinden gelen maharetli ve usta eller. Abidin Dino'nun, özellikle emekçilerin ellerinin çeşitli hareketlerini konu edindiği 'Eller Serisi' nde de görüldüğü gibi, emek dostu sanatçıların en çok öne çıkardığı organdır eller. ... Gürcüm ekinine ziyan oldu mu?/Kınalı ellere diken doldu mu?/Seni beni yaradanı seversen,/Seni benden başka seven oldu mu?... Türküsünde anlatıldığı gibi, ekin biçen kadınların dramatik öyküleri bile ellerlerle anlatılmıştır. Resimlerimde uzun zamandan beri, Anadolu insanını ve doğasını konu ediniyorum. Özellikle kırsal yörelerde yaşayan ve o yöreye özgü üretim kültürünü ve insan ilişkilerini anlatmaya çalışıyorum. Günümüzde teknolojinin etkisiyle artık fazla görülmese de, geçmişte kalan insani değerleri yeniden anımsatmayı düşünüyorum yeni kuşaklara. Neden bu konuları meram edindiğimi anlatmam gerekirse; en başta üretim içindeki insan ilişkileri geliyor. Emek yoğun işlerin başında gelen, gölgesiz uçsuz bucaksız tarlalarda, güneşin tepedelen etkisi altında ekin biçen insanları konu edinmek, o ortamlarda çocukluğu geçmiş birisi olarak anlatılması gereken durum. Sanat, esas olarak yaşanmışlıkların özgün bir dille anlatılması değil midir? Bu perspektifle düşünüyor ve yaratıyorum. Emeğin en yüce değer olduğunun bilinciyle, üretim süreçlerindeki insan ilişkileri ve kollektif anlayışı günümüze yansıtmak amacındayım. Geçmişte en çok yaşanılan ve kullanılan 'imece ruhunu' bir cevher gibi işlemek olmazsa olmazımdır. Yukarıda konu edindiğim resimlerimin yapı taşlarını nasıl anlattığıma gelince, en önemli nokta burası olmalı bence. Farklı anlatım biçimleri olduğunu biliyoruz ama en önemli olanı; doğa ve insan ilişkilerini göründüğü gibi değil, yeni yorumlamalarla biçimlerini ve renklerini estetik bir anlayışla dönüştürüp-değiştirerek ve yeni anlamlar yükleyerek yansıtma yolu. Bu yolu izliyor ve daha da geliştirmeye çalışıyorum. Bu süreçte öne çıkan, çizgisel anlatım ve yorumlama yöntemim de; doğayı ve insanı doğal halinden kopararak, çizgilerin farklı türlerini ve renklerini kullanarak yeniden biçimlendirmek ve anlatmak temel sanat anlayışım."} {"url": "https://gazetesanat.com/suluboya-sanatcilari-kahve-ile-resim-yapti", "text": "Göztepe'de yer alan Turuncu Art Cafe'nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen Kahve ile Suluboya Şenliğinde bir araya gelen ressamlar kahveyi boya olarak kullandı. Kahve ile Suluboya Şenliğinin ilk gününde Ercan Paya, Emirhan Murat Ergün, ikinci gününde ise Ahmet Öğreten ve Sinan Balta rehberliğinde suluboya çalışmaları yapıldı. Boya olarak sadece kahvenin kullanıldığı workshop çalışmasında manzaradan doğaya farklı çalışmalar gerçekleştirildi. Kahve ile suluboya yaparken kahvenin genelde bal ile karıştırıldığını ve kıvamlı hale getirip suyla açarak tonlama yapıldığını anlatan Ergün, Akasya ağacının özünden yapılan Arap zamkı denilen bir malzeme var. Ben de kahveyi biraz koyulaştırdım, yaktım ve içine Arap zamkı koydum. Beklettim, kuruttum ve taş sulu boya şekline getirdim. ifadesini kullandı. Etkinliğe katılarak kahve ile suluboya çalışmaları yapan katılımcılar yaşanılan Pandemi sürecinde az da olsa Sanat adına bir nefes olduğunu belirttiler."} {"url": "https://gazetesanat.com/sus-barbatus-2", "text": "Doğanın tahrip edilmediği, ütopyaların diriliğini koruduğu, adaletin ve emeğin saygınlığını yitirmediği, masumiyetin egemen olduğu zamanların romanı Sus Barbatus!. Faruk Duman'ın Sus Barbatus! üçlemesinin ikinci cildi Yapı Kredi Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. İlk cildi 2018'de çıkan roman aynı yıl Orhan Kemal Roman Armağanı ile Cevdet Kudret Roman Ödülü'nü alarak edebiyat dünyasında geniş bir yankı uyandırmıştı. Çetin kış koşullarında geçen ürkünç olaylarla dolu ilk cildin ardından ikinci ciltte bahar mevsimi bütün görkemiyle gözler önüne seriliyor. Romanın arka planını oluşturan siyasal olaylar iyice belirginleşerek hız kazanıyor. Üçüncü ciltte mevsim yaza dönecek ve üçleme 12 Eylül darbesiyle son bulacak. Faulkner, Yaşar Kemal gibi yazarların kaleminde destanlaşan modern romanın çağdaş bir çeşitlemesini sunuyor Faruk Duman. Gerçeküstünün dilini yaratarak siyasal, tarihsel, toplumsal gerçekleri ete kemiğe büründürüyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/susam-sokaginin-minik-kusu-oksuz-kaldi", "text": "Ülkemizde Susam Sokağı adıyla yayınlanan çocuk programı Sesame Street'te Minik Kuş ve Kırpık isimli kuklalara hayat veren kuklacı Caroll Spinney, 85 yaşında hayatını kaybetti. Uzun yıllar Minik Kuş ve Kırpık karakterlerinin canlandırmasını yapan Caroll Spinney'nin ölüm haberi, dizinin sosyal medya hesabından yapılan açıklamayla doğrulandı. Sosyal medya hesabından yapılan açıklamada Caroll Spinney'nin bir süredir distoni rahatsızlığıyla mücadele ettiği belirtildi. Distoni, beyin tarafından iletilen sinyalin yanlış gönderilmesi sonucunda, vücutta belirli bir bölgede ya da yaygın şekilde oluşan istemsiz kas spazmlarına verilen genel bir tanımlama. Vücudun bir bölgesinden başlayarak bazı durumlarda ağrılı bir şekilde gelişir. 26 Aralık 1933 tarihinde Waltham, Massachusetts, ABD'de doğan Caroll Edwin Spinney, Sesame Street'in başladığı 1969 yılından bu yana, 50 yıl boyunca Minik Kuş adlı büyük kuklanın hem içine girerek hem de seslendirerek canlanmasını sağladı. Spinney 8 Aralık 2019 Pazar günü yaşamını yitirdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/sustainable-brands-turkey", "text": "Disiplinlerarası paylaşımlara imkan tanıyan üretim ve buluşma noktası Kale Tasarım ve Sanat Merkezi, Sustainable Brands Turkey'de sanat ve tasarımı odağına alan bir panele ev sahipliği yaptı. Birbirinden değerli konuşmacıların yer aldığı 'Sürdürülebilir Sanat ile İyi Bak Dünyana' paneli yeni dönemde sanatın sürdürülebilir vizyonunu farklı perspektiften ele aldı. Dünyanın sanat ve tasarımla daha iyi bir yer olacağı inancıyla projelerini hayata geçiren Kale Tasarım ve Sanat Merkezi, sanat ve tasarımı hayatın merkezine yerleştirmek için çalışmalarını sürdürüyor. Hayata geçirdiği her projeyi ve attığı her adımı 360 derece kurgulayan KTSM, bu kapsamda Sustainable Brands Turkey'de 'Sürdürülebilir Sanat ile İyi Bak Dünyana' paneline ev sahipliği yaptı. Dünya çapında değişim ve dönüşümü tetikleyen çalışmaları takip ederek harekete geçen KTSM, sadece ilham vermek değil farkındalık kazandırmayı da hedefliyor. Moderatörlüğünü, Kale Grubu Kurumsal İletişim Müdürü Zeynep Özler'in yaptığı panele Sanatçı-Tasarımcı Pınar Akkurt, Küratör Rana Kelleci ve Gazete Oksijen Yazarı Bahar Akıncı katıldı. Tüm dünyanın sürdürülebilirlik üzerine çalışmalar yaptığı yeni dönemde sanatın sürdürülebilirliğinin masaya yatırıldığı panelde, sanat farklı perspektiflerden ele alınarak herkes için yeni bakış açıları yarattı. Panelde; Kale Grubu Kurumsal İletişim Müdürü Zeynep Özler, sürdürülebilir sanat için yepyeni bir alan açtıklarını belirtirken, Küratör Rana Kelleci ise dönüşümün sanat üzerindeki etkisini farklı boyutlarıyla ele aldı. Sanatçı ve Tasarımcı Pınar Akkurt, atık kavramının dönüştürülebilir ve sürdürülebilir sanat için önemine vurgu yaparken, Gazete Oksijen Yazarı Bahar Akıncı ise gezegeni kurtarmanın en iyi yolun sanat olduğunun altını çizdi. İstanbul Kalkınma Ajansı'nın desteğiyle 1 Ekim 2018 tarihinde başlatılan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi Projesi, bina tadilatının tamamlanmasının ardından geçtiğimiz yıl 24 Temmuz'da hizmete girdi. Yaklaşık 500 metrekareye yayılan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi'nin her katı, farklı bir üretim ve öğrenme alanını içerecek şekilde tasarlandı. Tasarım ve sanat çalıştaylarının yanı sıra konuşma ve sunumların da düzenlendiği merkezin bodrum katında, bir seramik fırınının da bulunduğu seramik üretim alanı; giriş katında atölyelerin çıktılarının paylaşılacağı bir sergi alanı; birinci katta konuşma ve sunumlar ile grup çalışmalarına imkan verecek bir ortak alan; ikinci katta tasarım ve sanat ağırlıklı 1.500 kitaptan oluşan bir kütüphane ve son olarak, üçüncü katta herkesin kullanımına açık bir üç boyutlu yazıcı ile farklı maket ve üretim malzemelerinin bulunduğu bir atölye yer alıyor. Sadece sanat ve tasarımda değil, yaşamın her alanında sürdürülebilirliğe inanan Kale Grubu, KTSM içerisinde özel bir mekana da yer ayırdı: Roots Studio Cafe. Yerli üreticiyi destekleyen, 'sıfır atık' felsefesiyle yola çıkılan kafede yemek tasarımı konusunda zihin açıcı uzun masa sohbetler yapılması planlanıyor. Kale Tasarım ve Sanat Merkezi, Grubun kurucusu İbrahim Bodur'un anılarına, eşyalarına, deneyimlerine de ev sahipliği yapıyor. Bu vesileyle bina içerisinde yakın zamanda açılması planlanan bir anı müzesi de hazırlanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/synth-pop-muzik-ikilisi-soft-analog", "text": "Soft Analog müzik grubu, 2019 yılında Ankara'da kuruldu. Sözlerde ve bestelerde kendi müzikal yolculuklarına insanları davet eden grup Dream pop, Indie Pop ve Synth Pop'u benimseyerek müziğine bu türleri yansıtıyor. Grup Ömer Çelik'in İdil Tavşanlı'ya beraber grup kurma fikrini bahsetmesiyle oluşmuştur. Başlarda 'The Morning Tape' ismiyle İngilizce müzik yapma hayali olan grup zamanla yeni üyelerin katılmasıyla Soft Analog adını almıştır. Herkesin bireysel olarak müzik geçmişi vardır. Ömer 13 yaşında kendi çabalarıyla gitar çalmayı öğrenerek müzik hayatına ilk adımını atmıştır. İdil'de 8 yaşında piyano eğitimi alarak müzik hayatına başlamıştır. Lise zamanlarında okul gruplarında, çeşitli etkinliklerde sahne tecrübeleri yaşamışlardır. Bu bireysel müzik hayatının Soft Analog'a büyük katkısı olmuştur. Kendine özgü bir tınısı olan Soft Analog şehir ve şehrin getirdiği yaşantının dışavurumunu insanlara aktarıyor. Halen eğitimlerine devam eden grup üyeleri kendi enstrümanlarında ruh hallerini anlatarak Soft Analog'un tınısını belirlemekte büyük rol oynadı. Grubun asıl esinlendiği ve üzerine yoğunlaştığı 80'- 90' dönemlerindeki sound, giyim, tarz ve yaklaşım. Bunun içerisinde synthesizer kullanımı, drum machine, disco funk bass ve davul desenleri, eskinin havalı modası kıyafetler, gözlükler, renk paleti seçimi ve bunların modern dünyayla birleşmiş hali mevcuttur. Kısacası besteleri dinlerken minik bir nostaljik atmosfer hissedilir. Grubun ismi aslında grubun yaptığı müzik türünü yansıtır, Analog kelimesi grubun soundunun bir parçası olan ve kullanmayı sevdikleri eski synthler ve aynı zamanda plak, kaset gibi analog cihazlardan geliyor. Soft kelimesi iste grubun soundunun yumuşak ve daha rahat bir havada olmasından dolayı koyulmuştur. Bugüne dek konser vermeyen grup 1 yılı geride bıraktı. Konsept işler üretmeyi çok seven Soft Analog şarkılarını ve yarattıkları dünyayı dinleyicileri ile paylaşırken bu konuya dikkat eder. Grup, sözlerinde şehir hayatını bireysel bir perspektiften anlatır. Bunun yanı sıra toplumsal bir eleştiri de oluşturur. Modern dünyayı ve bu düzenin içindeki insanı anlatır, bunların getirdiği duygulardan, farkındalıklardan ya da farkına varamadıklarımızdan bahseder. Şarkılar dinamik ve enerjik bir soundun içinde daha melankolik ve eleştirel sözlere sahiptir. Soft Analog bu zıtlığı yaratmayı ve hissettirmeyi seviyor. Son çalışmalarını daha önce yayınladıkları Geç Vakitler, Kaybolur ve Yansımalar parçalarının akustik versiyonlarından oluşan Akustik EP' yi 2020 Aralık ayında yayımladılar. Günümüz dünyasındaki düşünce şekline ve bireysel farkındalığa değinen grup, vintage pop kültürü çerçevesinde şarkılarını üretmeye devam ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/tabulari-reddeden-sapkin-cocuklar-beat-kusagi", "text": "Kazanamamışlık, bıkkınlık, özgürlük tutkusu ve uyuşturucu. Zen, varoluşçuluk, meteliksizlik, reddediş ve yol. Bunlar ve daha fazlası Beat'i, belki de Beat bizler için bu kavramları oluşturdu. Her şeyden önce 'Beat Kültürü' nasıl oluştu? Onları anlamak için eserlerinden önce, doğdukları ve büyüdükleri Dünya ve Amerika ortamına bakmak olumlu sonuçlar doğuracaktır. 1920'lerde başlayan, özellikle 20'lerin ikinci yarısıyla da hat safhaya çıkan dönemler tüm dünya için şüphesiz ki sıkıntılı süreçlerdi. Bir dünya savaşı bitmiş, biten dünya savaşının getirdiği kıtlık ve sıkıntılar boy göstermekteydi. Derken bu süreçte 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı da boy gösterdi. İşte Beat şair ve yazarları, Etkisini 1930'lu yılların sonlarına kadar gittikçe katlanarak devam ettiren bu bunalım döneminde çocukluklarını ve gençliklerini geçirdiler. Dönemin durağanlığı, yoksunluğu ve diğer tüm sıkıntıları şüphesiz yaşayan her yaş kesimini etkilese de, özellikle dönemin çocuk ve genç neslini daha çok etkilemesi kesin bir durum. Hal böyleyken devam eden süreçte 2. Dünya savaşı ve bu büyük savaşın getirdiği sıkıntılar da tüm bunların üstüne binince yeni bir nesil ortaya çıktı. Dönemin gençleri aslında süslü hayaller peşinde koşmaya devam ediyordu. Konformist yaşamın izinden giden bu toplumun arasından bir topluluk, bir nesil doğdu. Beat nesli özgür olmak istiyordu ve isyan ediyorlardı. Bohem yaşamaları için bir emek sarf etmiyorlardı ya da öyle davranmak için oyun oynamıyorlardı, bu onların içlerinden gelen bir şeydi. Bireysellik onlar için aslında birer kişisel özellikti. Kolektivizme kesinlikle inanmıyorlardı ve güvenmiyorlardı. Onların aslında inandıkları şeyler çok temel şeylerdi: Özgürlüğe inanıyorlardı ve rahatlamak istiyorlardı. Nedenleri bırakıp, nasıllarla ilgilenmek istiyorlardı. Biliyorlardı, Amerikan Rüya'sı bitmişti. Bir başlangıç sayılmasa da ilk hareketlilik Columbia Üniversitesi'nde başlamış sayılabilir. Allen Ginsberg ve Jack Kerouac da bu üniversitedeydiler. Tarihler 1940'ları gösteriyordu. Edebiyat Topluluğu'nda bir grup genç, 1929'daki Bunalım sonrası ülkedeki işçilerin yaptığı gibi amaçsız ve hedefsizce demiryollarına ve otostop için otoyollara düştüler. Geçilen her eyalette, girilen her kitabevinde bu başkaldırı, bu uyumsuzluk pekişerek bir çığ gibi büyüdü. 2. Dünya savaşından sonra dünya üzerindeki bloklaşma üst düzeye çıkmıştı ve devam da ediyordu. Bu bloklaşmanın, bloklaşmanın getirdiği katı devlet kurallarının ve toplum yaşantısının ortasında bir grup genç kendini edebiyatta buldu. Uyuma karşı reddediş gösteriyorlardı, yüksek bir sesle. Beat Edebiyatı'nın halka inişi ise 1952 yılında Norman Mailer'in kalem aldığı, New York Times dergisinde yayınlanan İşte Bu Beat Nesli adlı yazısı ile oldu. Yükseliş ise burdan sonra büyük ivme kazanarak devam etti. 1955 yılında San Francisco'da Six poets at the six gallery adlı şiir gecesi düzenlenmiştir. Aslında bu şiir gecesinde bir devrim gerçekleşecekti. Amerika'nın Batı yakasında bir edebi nesil uyanacak ve Beat Edebiyatı kendi içerisinde patlama yaşayacaktı. O gece Howl okundu, çok büyük yankılar doğurdu. 1 sene sonra basıldı ve müthiş rakamlara ulaştı. Howl'dan bir sene sonra yani 1957 yılında Jack Kreouac'ın On The Roadı ve 1-2 sene içerisinde de William Burroughs'un Naked Lunch'ı yayınlandı ve Beat edebiyatı tüm dünyayı dolaylı ya da dolaysız kavurmaya başladı. Tüm dünyayı kavuruyor olması aslında bir abartı değil. Çünkü Beat Edebiyatı sadece bir edebiyat olarak kalmadı. Beat Jenerasyonu altında edebiyat ve müzik başta olmak üzere sanatın her yönünü bir şekilde etkilemeyi başardı. Dönemin en ünlü müzik grubunun isminin de The Beatles olmasına şaşırmamalı. Beat kendine özgü psikedelik/saykodelik bir kültür yarattı. Özellikle Psikedelik Rock denilen alt kültür ile müziği etkilemeyi çok başardı. Jim Morrison, Jannis Joplin, Bob Dylan, The Rolling Stones ve Pink Floyd gibi sanatçı ve gruplar Beat Jenerasyonunun etkisinde kaldılar. Hatta Pink Floyd'un solisti olan Roger Waters, 17 yaşındayken Zen Budizmi'ni keşfetmek üzere Batı'dan Doğu'ya doğru yolculuğa çıkanlar arasındaydı. 60'lı yıllardaki gençlik hareketleri, 20. Yüzyıla damgasını vurmuş 68 Kuşağı ve hippiler de Beat Kuşağı'ndan az ya da çok besleniyordu aslında. Neticesinde onlar, felsefik düşünebilen birer psikopatlardı. Beat'in felsefesi, yazarları ve şairleri Gazete Sanat'ta incelenmeye devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/taha-gurbuzden-ozelestiri-niteliginde-bir-sarki-kukumav-kuslari", "text": "Taha Gürbüz, geçtiğimiz Şubat ayında dinleyicilerle buluşan HASBERLKADER'in ardından, önümüzdeki aylarda yayımlanacak olan EP'de yer alacak ikinci şarkısı KUKUMAV KUŞLARI'nı müzikseverlerin beğenisine sunuyor. Retro synth seslerin duyulduğu, sade gitar eşlikleriyle dans ritminin buluştuğu KUKUMAV KUŞLARI, söz videosu ile birlikte 19 Mart Cuma günü tüm dijital platformlarda yerini aldı. Son olarak geçtiğimiz Şubat ayında HASBELKADER'i müzikseverlerin beğenisine sunan Taha Gürbüz'ün, önümüzdeki aylarda yayınlayacağı 'FİL' isimli EP'den ikinci şarkısı KUKUMAV KUŞLARI tüm dijital platformlarda yayımlandı. Şarkının sözlerinin de yer aldığı animasyon klibi de aynı gün izleyicilerle buluştu. Sanatçı, retro synth seslerin duyulduğu, sade gitar eşlikleriyle dans ritmini buluşturduğu, salgının getirdiği içe dönüş ve sorgulama halinin hissettirdiği duygulardan ilham alarak, eleştirel bir dille yazdığı şarkısı KUKUMAV KUŞLARI'nı; 'Siz' ve 'biz' ayrımının olmadığı, 'biz' olmanın esas olduğu ütopik bir dünya hayalinin uzaklığında bir özeleştiri sözleriyle tanımlıyor. Müzikseverlerin bağımsız müzik sahnesinden tanıdığı Taha Gürbüz, 2017'de ilk solo albümü olan Manyak'ın ardından 2018'den beri yayınladığı teklileri müzikseverlerin beğenisine sunuyor. Sözü, müziği ve düzenlemesi Taha Gürbüz'e ait olan şarkının tüm kayıtları home stüdyosunda tamamlandı. Mix ve mastering'ini Pinhani grubundan tanıdığımız Eray Polat'ın üstlendiği KUKUMAV KUŞLARInın fotoğraf çekimlerini fotoğraf sanatçısı Dilan Bozyel gerçekleştirdi. Kapak illüstrasyonunu grafik tasarımcı Özge Tığlı Ertekin'in hazırladığı şarkının aynı gün yayınlanan söz videosunu ise görsel tasarımcı İpek Şirin üstlendi. KUKUMAV KUŞLARI, 19 Mart Cuma gününden itibaren tüm dijital platformlarda."} {"url": "https://gazetesanat.com/tamer-levent-ile-yasamda-ve-gercek-hayatta-yaraticilik-atolyesi", "text": "Açık Diyalog İstanbul'da yetişkinler için yaratıcı drama atölyeleri usta oyuncu Tamer Levent ile devam ediyor. 9,23 Ocak, 13-27 Şubat, 12-26 Mart, 9-23 Nisan, 7-21 Mayıs 2020 tarihlerinde tiyatro sanatçısı, senaryo yönetmeni Tamer Levent ile 18.30-20.30 saatleri arasında 'Yaşamda ve Gerçek Hayatta Yaratıcılık' atölyesi gerçekleşecek. Atölyede; katılımcılar, gündelik hayatta karşılaşılan sorunlar, dinleme, kendini ifade etme, empati kurma, kendi yaşamımızda problem çözme, durum analizi, kişilik çözümlemesi konularında yaratıcı düşüncenin geliştirilmesi, malzeme toplamak, malzemeden oyun üretmek konuları üzerinde düşünecek ve uygulamalar yaparak bireysel bir yolculuğa çıkacak. Atölye çalışmalarına katılımcı olmak isteyenler, daha fazla bilgi ve kayıt için 0212 232 76 62'den ya da info@opendialogueistanbul. com adresinden iletişime geçebilirler."} {"url": "https://gazetesanat.com/tanburi-cemil-bey", "text": "Zannımca hakikate en çok yaklaşanlar, iki dünyayı da; Doğu'yu da Batı'yı da bilen, araştıran kimseler oluyor. Dünyamızı kabaca Şark ve Garp olan iki kategoriye ayırdığımız zaman, tek bir tarafın bilgisi onun hemen karşısında duran tarafı yorumlarken yeterli olmayabiliyor. Bu; edebiyatta da, tarihte de ve yani her şeyde de geçerli bir kural gibi görünüyor. Müziğin de bu bağlamda değerlendirilebilmesi lazım olsa gerek. Batı müziğinin, Avrupa semalarında cereyan eden müziğin dinleyicisi, eş zamanlı olarak Doğu müziğini, musikiyi de bilirse tadından yenmez. Bu anlamda; bu iki dünyadan öncelediğimiz kültür ve geleneği benimseriz. Benimseriz ama, diğer dünyanın da bir takipçisi, meraklısı, meyillisi olmak bize dünyayı yorumlama, hayatı yaşama anlamında kesinlikle iki üç kat daha değer katacaktır. Girişi biraz uzatmamın nedeni; içeriğimize konu olan Tanburi Cemil Bey'in ne yazık ki muayyen yerler ve insanlarca bilinip tanınmasından ileri geliyor. Bu büyük yerli bestekarın dış ülkelerde de oldukça meraklıları olduğunun altını ayrıca çizmemiz lazım. Bestekarlığının yanı sıra virtüöz de olan Tanburi Cemil Bey, 1870'in ilk üç senesinden birinde dünyaya gelir. Bu muğlaklığın sebebi ise; oğlu Mesut Cemil Bey'in 1873, İbnülemin M. Kemal İnal ve Rauf Yekta Bey'in 9 Mayıs 1871, Başbakanlık Sicil Defteri'nin ise 1872 tarihini doğum yılı olarak vermesinden kaynaklanır. İstanbul'da dünyaya gelen bestekar, üç yaşındayken babasını yitirmesi üzerine amcası Refik Bey'in çatısı ve himayesi altında ilk öğrenimini tamamlar. Babası Mehmet Tevfik Bey; Arapça, Farsça, Fransızca, Almanca, İngilizce, İtalyanca bilen ve vali muavinliği, Tahran müsteşarlığı gibi görevlerde yer alan bir devlet adamıdır. Tanburi Cemil Bey musikiye dair ilk bilgileri, özel hocalardan Fransızca dersi aldığı küçük yaşında ağabeyinden öğrenir. Ortaokulun ardından öğrenim gördüğü iki okuldan da sinirsel rahatsızlığı nedeniyle ayrılmak zorunda kalır. Bu tarihten itibaren de kendisini tamamen musikiye verir. 13 yaşında amcasını da yitiren Cemil Bey, amcaoğlu Mahmud Bey'in evine taşınır. Burada dört yıl kaldıktan sonra annesi Zihniyar Hanım'ın evine döner. On beş yaşında tanbura başlayan Cemil Bey, yirmisine doğru kemençe, lavta, viyolonselde de virtüözlüğünü kabul ettirir. Cemil Bey'in ailesinin hemen her ferdinin de musikiyle irili ufaklı uğraşmış olması, kendisine çeşitli kolaylıklar sağlar. 1892'de Babıali Tercüme Kalemi'nde teğmen olarak görev yapan bestekar II. Abdülhamid tarafından ikinci rütbe bir nişana layık görülür. II. Meşrutiyet'in ilanı sonrası görevinden kendi isteğiyle ayrılan virtüözümüz, 1912'de soluğu Darülbedayi'nin musiki bölümünde alır. Cemil Bey burada hocalık yapmaya başlar. 1916'nın Temmuz ayında İstanbul'da yaşamını yitiren sanatçının çok sayıda bestesi ve taş plak kayıtları bugün ulaşılabildiği ölçüde dinlenmektedir. Elinden geçen her saza kısa sürede adapte olup onu çalmasıyla ünlenen Tanburi Cemil Bey, hiçbir dönem kimseden düzenli bir ders almamasına karşın tanbur, lavta, kemençe, ud ve viyolonseli büyük maharetle çalar. Onun Türk musikisinde açtığı çığırın en önemli sebebi; zamanın tanbura olan yaklaşımını değiştirmesinde, daha canlı ve dinamik bir üslup üretmesinde yatar. Cemil Bey'in ayrıca pek çok kıymetli sanatçının vaktiyle hocası olduğu da bilinir. Öğrencileri arasında sayabileceğimiz isimler şunlardır: Tanburi Refik Fersan, Fahire Fersan, Ressam Tahsin Bey, Atıf Esenbel, Şemseddin Ziya Bey, Ziya Hüzni Bey, Tanburi ve Kemençeci Kadı Fuad Efendi, Tanburi Hükmet Bey, Tanburi Kadıköylü Fuat Sorguç, Rahmi Bey'in eşi Nahide Hanım ve Murat Oztorun. Bir san'atkar hastadır, Cemil hasta yatıyor. Ah! Ey gafil faniler, iman edin Allah'a! Bir ilahi ruhun da geldi işte son günü. Çok kudretli oluyor bir dehanın gurubu. Şimdi geniş alnında ebedin gölgesi var! Cemil Bey'in en sevilen bestelerinden Çeçen Kızı'nı dinleyebilirsiniz. Onun hemen her bestesinde, kendisine özgü bir huzur, sakinlik bulacaksınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/tangonun-dunya-sampiyonlari-zorlu-psmye-geliyor", "text": "Tango ve müziğin benzersiz harmanını ve tarihsel evrimini harika bir şovla anlatan I AM TANGO dünyanın en iyi ilk 10'unda yer alan dansçılardan oluşan kadrosuyla, İstanbul izleyicisiyle buluşacak. Müzik, moda, dans, ışık ve multimedia'yı en iyi şekilde sunan ödüllü gösteri I AM TANGO ile tüm duyularınız harekete geçecek. Dünyaca ünlü 24 profesyonel dansçı, Dünya Tango Şampiyonası kazananları ve dahi müzisyenlerin birlikteliği ile hayat bulan TANGO LOVERS topluluğunun yıllarca üstüste Yılın En İyi Gösterisi, En İyi Uluslararası Prodüksiyon ve En İyi Müzikal Şov ödüllerini kazanan yeni prodüksiyonu I AM TANGO, 1 saat 55 dakika içinde tangonun sanatsal evrimini kendine özgü bir perspektiften izleyiciye aktaracak. I AM TANGO 23 ve 24 Kasım'da Turkcell Sahnesi'nde."} {"url": "https://gazetesanat.com/tanis-olmak-adli-karma-sergi-dogan-tasdelen-cagdas-sanatlar-merkezinde", "text": "AAAL. PLATFORM50'nin düzenlediği, Ankara Atatürk Anadolu Lisesi'nin 50. Yılını kutlayan Tanış Olmak sergisinde, 1955 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla kurulan altı maarif kolejinin ardından 1971'de sekizinci olarak açılan, sonradan Anadolu Lisesi olmuş AAAL'den mezun sanatçıların eserleri yer alıyor. Aynı koridorlardan omuz omuza geçerek simalara aşina olmuş, ağabey ve ablalarının dirsek koyduğu sıralarda teksir mürekkebinin kokusuyla sınavların heyecanını hissetmiş, kulaktan kulağa dolaşan efsane hocaların hikayelerini kalplerinde güzel bir yere koymuş, 80'li yıllarının Ankara'sında spor turnuvalarında arkadaşlarını desteklemiş, müzisyen arkadaşlarının konserlerinde hep birlikte nakaratlar söylemiş, seçkin eğitim kadar kültür ile de zenginleşmiş biriken ortak anılardan beslenmiş mezuniyet sonrası kimisi dünyaya açılarak mesleki kariyerlerine devam ederken sanat üretmeyi hayatlarının bir parçası olarak devam etmiş sanatçılar tanış olmak temasını yıllar içinde biriken hayat deneyimleri ile harmanlayıp evrensel ve çağdaş bir dille yorumluyorlar. Sergide, AAAL'den farklı dönemlerden mezun okuldaş 14 sanatçının, pentür, fotoğraf, yerleştirme, baskı, heykel, video, karikatür ve şiir alanında hazırladıkları eserleri bulunuyor. Serginin hedefi bu tanışmayı ve kabileyi çoğaltmak, bir araya gelen sanatçıların yeni fikir ve önerileriyle açılımları zenginleştirmek, sosyal sorumluluklara dokunmak, ekip ruhuyla sergiyi sürdürülebilir bir projeye dönüştürerek önce Türkiye'nin çeşitli yerlerindeki sanat oluşumlarında ve yakın gelecekte uluslararası platformda yola çıkmasını sağlamaktır. Tanış Olmak adlı karma sergi 16 30 Haziran tarihleri arasında Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde görülebilir. Yolu Ankara Atatürk Anadolu lisesinden geçmiş olan, eserlerini sergileyen tüm katılımcıları kutluyorum. Eminim onlar güzel eserler üretmeyi sürdürecekler, sanatseverlerde zevkle izleyecekler."} {"url": "https://gazetesanat.com/tanricalardan-meryeme-paganizmden-hristiyanliga", "text": "İnanç, insanın kendini arayışı ve evreni anlamlandırmaya çalışmasıyla ortaya çıkar. Bir düşünce ürünü olarak karşımıza çıkan din, bütününde en ilkel halinden en gelişmiş haline kadar birbiriyle iç içe girmiş bir etkileşimin ürünüdür. Zaman ilerledikçe bilginin, şehirlerin ve krallıkların kendini geliştirdiği gibi din de kendini geliştirerek sistemli bir hale gelmiştir. Söz gelimi çok tanrılı bir inanç şekli olarak karşımıza çıkan Paganizm, daha gelişmiş bir din olan Hristiyanlığa yerini bırakırken, farklı olmasını umduğumuz iki dine yakından bakıldığında benzer olduğu görülür. Söz konusu benzerliği, Hristiyan dininin kutsal kadını Meryem üzerinden inceleyelim. Meryem, Hristiyan dininin lekesiz kadınıdır. İsa'ya gebe kalırken bekaretini kaybetmediği gibi İsa'nın doğumundan sonra da bekaretini kaybetmez. Doğumu, tıpkı İsa'nın doğumu gibi müjdelenen Meryem, çocukluk ve gençlik döneminde de korunmuştur. Lekesiz ve günahtan arınmışlığı ile yalnızca Hristiyan dininde değil, İslam dininde de yeri kutsaldır. İslamiyet'te Meryem'in peygamber olabileceğine yönelik açık bir kapı da bırakılmaktadır. Şaşırmamak gerekir; Meryem'in Hristiyan dinindeki konumu neredeyse İsa'nın konumuna denktir. Meryem, kutsallaştırılırken Kült haline gelmiştir. Meryem kültü ile Bakire Tanrıça kültleri arasındaki benzerlik çok fazladır. Paganizmde tanrıçalar için tapınaklar inşa edilirdi. Meryem için de kilise ve katedraller yapıldı. Efes'te bulunan Konsin Bazilikası da buna bir örnek oluşturur. Meryem'e adanan ilk kilise olması nedeniyle önem kazanan Bazilika, Roma tarzı bir anıt olup 2. yüzyıla tarihlenir. Meryem, Konstanrinopolis şehrinin koruyucusu olarak görüldü. Savaş dönemlerinde Meryem'in resmi şehirde gezdirilerek dualar edilirdi. Meryem'in şehri koruyacağına inanılırdı. Aynı inanış pagan kültürlerinde de mevcut. Sümerler, aşk ve bereket tanrıçası olan İnanna'ya savaş dönemlerinde dualar ederek yardım isterlerdi. Şehrin savunması başarılı olduğunda tanrıça İnanna'nın yardım ettiği söylenirdi. Meryem, yunan mitolojisinde en çok tanrıça Artemis'e benzetilir. Efesliler, Hristiyanlığı kabul ettiklerinde Tanrıçaları Artemis'in tüm özelliklerini Kutsal Meryem'e aktarmışlardır. Böylece adı ve şekli değişmiş olsa da Artemis'in özü aynı kalmıştır. Artemis, nasıl ki Efesin koruyucusu ise Meryem de İstanbul'un Koruyucusudur. İlk Günah mitinde genel düşünce Havva'nın şeytana uyarak hata yaptığı yönündedir. Yeryüzüne indirilen insan edebi bir cezayla cezalandırılmıştır. Hristiyanlıkta Meryem, Havva'nın günahını temizleyen kadındır. İnsanlığın son umudu olan İsa'yı dünyaya getirerek merhametli ve bağışlayıcı bir figür olarak karşımıza çıkar. Sümer tanrıçalarından Ninhursag ölülere hayat veren ve günahların bağışlayıcısı gibi kadim ünvanlarla anılırdı. Teolojik olarak Meryem de hiçbir oğlunun yakarışını geri çevirmeyen merhametli bir anne olarak görülürdü. Bu açıdan Meryem, Hristiyanlığın dua ve ibadetlerinde çok önemli bir yer edinmiştir. Sümerli tanrıçalarla Meryem arasındaki benzerlikler bunlarla sınırlı değildir. İştar'ın oğlu kurban olarak öldüğünden İştar, ağlayan tanrıça ya da kederli anne olarak imgelenir. Meryem, oğlu İsa öldüğünde aynı acıyı yaşamış ve ölüm sahnelerinde kederli anne olarak İştar gibi betimlenir. Michelangelo'nun Pieta heykelinde de Meryem kederli bir anne olarak gösterilmektedir. Oğlunun ölü bedenini kucağında taşıyan Meryem'in başı önünde ve kederlidir. Meryem ve Çocuk İsa sahnelerinde Meryem, kimi zaman yol gösterici ya da şefkatli bir anne olarak gösterildiği gibi İsa'ya süt verirken de resmedilir. Emziren anne sahneleri, İsa'dan çok eskiye dayanır. Ancak Hristiyanlıkta emziren anne sahneleri dinen son derece hassas bir konudur. Dolayısıyla özellikle kilise resimlerinde Meryem, İsa'ya biberonla süt verirken betimlenir. Nadiren de olsa emzirilirken de gösterilebilmektedir. Rönesans ve sonrasında Meryem'in İsa'yı emzirirken gösterildiği resimler fazlasıyla yaygındır. Tahtta Meryem ve İsa sahnelerinin temeli de Eski Mısır da Tahtta İsis ve oğlu Horus'a dayandırılır. Hristiyanlığın kabul edilmesiyle birlikte İsis'in yerini Meryem, oğlu Horus'un yerini İsa alır. Dinler arası etkileşimler özünde hiçbir dinin aynı kalamamasına neden olmakla birlikte farklı olanın benzerleşmesini sağlamıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/tanzimat-romani-ve-turkiyede-modernlesmenin-sembolleri-uzerine-felatun-bey-ve-rakim-efendi", "text": "Batılılaşma döneminin ilk adımları Pasarofça Antlaşması ile gelen büyük yenilginin ardından atılmıştır. Coğrafi keşifler ve matbaanın kullanımı ile dünyanın dengesi değişmiştir ve bu yeni dengeye Osmanlı Devleti' de uyum sağlamak zorundadır. Bu durum fark edildiğinde, batıya geçici elçiler gönderildi, elçilerin gözlemlerinden elde edilen sonuçlarla bir takım değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerden çoğu padişahın ömrü ile kısıtlı olduğu için sınırlı kaldı. İlk kez kendi haklarını sınırlandırıp ( 2. Mahmud' un Senedi İttifakı hariç) bunu ferman halinde duyuran padişah Abdülmecit' dir. Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa' ya ilan ettirdiği, Gülhane-i Hattı Hümayun olarak bilinen Tanzimat Fermanı ile azınlıkların hakkı yasa ile güvence altına alınmış oldu. Bu karar batılı devletlerin, Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışılmasını engellemesi amacıyla alınmış olsa da bu konuda başarılı olunamamıştır. Batılılaşma sürecinin edebi açıdan en önemli olayı İbrahim Müteferrika' nın matbaayı Osmanlı Devleti' ne getirmesi ile başlamıştır. Batıdan gelen eserler tercüme edilmiştir ardından Tanzimat dönemi sanatçıları kendi kitaplarını bastırabilmişlerdir. Bu romanlarda yaşanılan değişimlere ve batılılaşma sürecinin simgelerini bulabiliriz. Kaynakçada belirttiğim Sosyoloji Konferansları serisinin 3. bölümünde bahsettiği üzere; 19. yüzyılı değerlendirmek için yazılan dönemin eserlerinde, yaşanılan değişimin 'Garplaşma' başlığı altında toplandığını, değişen ve değişmeyen sosyal ve tarihi özellikleri ayırt etmek için medeniyet- hars ayrımı kullanılarak ulusal kimlik inşasına ve ulusun tarihsel köklerini inşa etmeye yönelik kurumsal müdahaleler yapılmıştır. Millilik ve hars kavramları simbiyotik bir ilişki kurulmuş, yaşanan 'bunalım' kurumları ve geleneksel zihniyetlere atfedilerek müesseseleri yenilemek çevresindeki değişiklikler medeniyet kavramının rehberliğinde inşa edilmiştir. Müesseseleri ortaya çıkaran medeniyet dairesi değişebilirdi ancak hars milletin dil, değer ve anlam dünyasının sembol olarak her toplumda hastı. Recaizade Mahmut Ekrem' in Araba Sevdası romanındaki Bihruz Bey'in bunalımı gibi bir bunalım mıydı? Araba Sevdası'nı bu kavramlar ışığında incelersek Bihruz Bey'in 'sarışın' ya da 'blonde' diye hitap ettiği hanımefendiye duyduğu imkansız aşktan dolayı değil de alafranga yaşam, akıcı bir şekilde Fransızca konuşmak ve arabanın içindeki sarışın kadın ile beraber o lüks ve batılı olan hayata ulaşamamış olmanın verdiği üzüntü ile bunalıma girdiğini fark ederiz. Batılılaşmadan bahsedecek olursak ; adı geçen kaynakta bahsedildiği gibi modernlik 1990 yıllarına kadar -örtük bir şekilde de olsa- batılılaşma ile bir tutuldu. Bu kavrama zamansal bir nitelik kazandıran Türk yazarlar tarafından üretilen metinlerin sadece kavramı yaygınlaştırmakla kalmayıp, batılılaşma kavram haritasını yenileyen bir etkide bulundukları görülür. Tarihsel sosyolojik perspektiflerin Türkiye' nin yakın tarihindeki makro sosyolojik süreçleri açıklamak için kullanılan araştırmacılar imparatorluk ve cumhuriyet tarihlerini de tekrardan birbirine bağlayan ve süreklilikler kadar kopukluklara vurgu yapan çalışmalar yaptılar. Makaleden de anlayacağımız üzere Tanzimat romanlarında batılılaşma süreci kapsamında yeni kavramlar yaşamlarına girmeye başladı. Türkiye' de Modernleşme ve Sanat/ Pek de Kronolojik Olmayan Hayatımız adlı kitapta da geçtiği gibi 20. yüzyıla kadar modernizm kavramı batılılaşma ile bir tutulmuştur ve o dönemde yaşayanların hayatına 'tepeden inme' bir şekilde gelmiştir. Bu durum sanatçının daha çekingen hareket etmesine ve o dönemde yaygın olan akımların yanlış anlaşılmasına neden olmuştur. Sosyolog Şerif Mardin, Max Weber ve Bryan Turner' ın birleştiği nokta şudur : Modern toplumlarda dünyayı anlamlı kılacak olanın ne olduğu problemdir ve bu modernleşmeyi tepeden inme yaşayan topluluklarda görülmekte olan problemdir. Modernizmi batıdan alıp tepeden inme şekliyle kabul edenler ve ne olursa olsun geleneksel değerlere bağlı kalacağız şeklinde düşünenler şeklinde ikiye ayrılsa da bu iki düşünce biçimi de -benim değerlendirmeme göre- yanlıştır. Modernizimi modern olmayan toplumlar talep ederler ve bu talepleri doğrultusunda bunu kendi bölgelerinde yaşarlar. Modernizmin bir bölgeye gelmesini yeni bir mimari akımın gelişine benzetirim. Nasıl ki batıdan Osmanlı topraklarına gelen bir akımın, mimariye işlemesinde önce o akımı geçmiş akımlarla sonra diğer mimari birikimlerle harmanlayarak topografik koşulları da değerlendirilerek yapılması gibi modernizm Osmanlı İmparatorluğuna getirilmeliydi. Yani modernizmi talep eden her toplum gibi batıda olan her unsur modernleşme sembolü olarak değerlendirilmemeli, kendi yaşamımıza entegre ederek modernizmi yaşamalıydık. Şerif Mardin' e göre Tanzimat' dan sonra görülen Türk modernleşmesini, Türk romanlarında kadınların modernleşme karşısındaki durumları üst sınıf mensubu erkekler bağlamında ele almak gerekmektedir. Mardin, Osmanlı romanının -az yararlanılmasına rağmen- bu bağlamda önemli bir kaynak olduğunu belirtir. Ona göre, romanlar toplumsal ve siyasal durumu ortaya koyan birer tezli romandır. Bu tezli roman örneğini Ahmet Mithat Efendi' nin yazmış olduğu Felatun Bey ile Rakım Efendi adlı eserinden yola çıkarak açıklamayı uygun gördüm. Modernizm iki unsurdan besleniyordu biri kent yaşamı diğeri kadın. Bu iki unsuru merkeze alarak dönemin koşullarını değerlendirmek modernizmi anlamak açısından daha faydalı olacaktır. Şafak Kaypak' ın kaynakçada geçen makalesinde bahsettiği üzere Tanzimat döneminde kadınların modernleşmenin simgesi olması Cumhuriyet Dönemi'nde güçlenerek devam etmiştir. Devlet ideolojisi Batı' ya yaklaştıkça kadının görünümü de artmaktadır. Türk modernleşmesine hizmet edecek kesim olarak görülen kadınlar, kamusal alanda yer alış biçimleriyle Türk toplumunun modernleştiğinin bir göstergesi olarak görülmüştür. Cumhuriyet dönemi sanatında kadın sanatçıların da bu işin içine girmesiyle -romanda Halide Edip, akademide Hale Asaf daha sahici bir hal almıştır. Kent ve kadın imgeleri Tanzimat romanlarında yaygın olarak görülen imgelerdir. Namık Kemal' in İntibah romanında Ali ile Mahpeyker' in buluştuğu Çamlıca Tepesi dönemin en bilindik kent imgelerindendir. Ayrıca romanda Mahpeyker kötülüğü, geleneklere karşı çıkması özellikleri ile, Dilaşup ise geleneklere uyan bilgili, kültürlü bir cariye olması yönüyle Doğu ve Batının karşılaşmasının karakteristik simgeleridir. Ben konum kapsamında Felatun Bey ile Rakım Efendi romanını değerlendireceğim. Ahmet Mithat Efendi'nin İlk Öğretmen olarak anılmasının çok yerinde bir anılmadır çünkü romanda olayları anlatırken neyin doğru neyin yanlış olduğunu ve karakterler üzerinden neleri anlatmak istediğine açıkça değinmiştir. Kitabın baş karakterlerinden olan Felatun Bey, babası Mustafa Bey' den kalan büyük bir mirasla yaşayan bir karakterdir. Alafranga bir yaşam sürer, Beyoğlu ilçesi en önemli ilçelerdendir, batılılaşmayı simgeler bu nedenle Felatun Bey' in babası Üsküdar' daki evi satıp buraya yerleşmiştir. Realizm ve natüralizm akımlarından etkilenen Ahmet Mithat Efendi, karakterler ve yaşadığı yer arasında bağlantı kurar. Alafranga yaşam süren karakterlerin Beyoğlu' nda yaşaması bu nedenle bir tesadüf değildir. Felatun Bey, adını kendisi ile özdeşleştirdiği -hatta kendisini ondan daha iyi gördüğü- filozof Platon' dan almıştır. Dönemin seyirlik eğlencelerine gider, Fransızca konuşur, hizmetlilerini Fransızca bilmediği için azarlar ama bir yandan da onları eğitmek ister. Felatun Bey' in kız kardeşi Mihrimah Hanım' da tıpkı onun gibidir. Alafranga yaşama ters diye oya yapmaz, ev işleri bilmez fakat modern yaşama uygun olan okuma yazmayı da yapamaz ve çevresindeki herkesi aşağılar. Bu iki karakterde de modernleşmeye çalışan ama bunu tepeden inme bir şekilde yaşadıkları için özlerini de unutan ve bu nedenle de herkesi aşağılamaya eğilimli olan karakterlerdir. Ahmet Mithat Efendi bu iki karakter ile yanlış batılılaşma unsurlarını göz önüne sermiş ve okuyucuları bu karakterlerden ders çıkarmasını sağlamıştır. Felatun Bey' in çatışma yaşadığı isim Rakım Efendi'dir. Romanı ayakta tutan çatışma unsurunu bu iki karakter üzerinden sağlayan Ahmet Mithat Efendi isimlere de anlam yüklemiştir. Rakım adı bir ölçüyü yani ölçülü olan Rakım Efendi' yi simgeler. Ayrıca Felatun Bey' deki 'Bey' modern bir hitap şekliyken 'Efendi ' hitap şekli ise batıdan alınmamış olan hitap şeklidir. Rakım Efendi, ailesini genç yaşta kaybetmiş yoksul bir karakterdir. Dadısı Fedai, onu yalnız bırakmamış ve ona annesi gibi davranmıştır. Fedayi' nin isteği üzerine bir cariye satın alır. Cariyeye Canan ismini koyar. Rakım Efendi onunla ilgilenir ve onu eğitir. Rakım Efendi iyi eğitim almış, hassas, güzel kalpli ve geleneklerine bağlı bir karakter olarak anlatılmıştır. Canan' a kötü davranmaz ve ona dil ve piyano eğitimi aldırır. Canan geleneklere bağlı fakat aynı zamanda batıya piyano ve dil eğitimi ile yakınlaşan bir karakterdir. Zaten kadının piyano çalması, Tanzimat dönemi romanlarında en tipik modernleşme sembollerinden biridir. Ahmet Mithat Efendi de romanında kadın ve kent unsuruna yer vermiş, Canan karakteri ile modernleşen ağır başlı kadın imajını yansıtmıştır. Felatun Bey ile Rakım Efendi'nin bir araya geliş süreci ise Rakım Efendi'nin dil eğitimi verdiği Beyoğlu'ndaki evde olmuştur. Felatun Bey, babasının servetini eğlenceye ve yabancı kadına harcayan bir karakterken, Rakım Efendi kibar davranışları ve ahlaklı davranışı ile onlara bir ağabey gibi davranması İngiliz ailenin güvenini kazanmasına yol açmıştır. ARLI, Alim, Disiplinlerin Kavşağında Türk Modernleşmesini Sorunsallaştırmak Normativite ve Sosyal Bilim, Sosyoloji Konferansları No: 52, 2015. HİZMETLİ, Mustafa, Kitap Tahlili, AÜİFD, Cilt XLIII, Sayı: 2, 2002. KAYPAK, Şafak, Cumhuriyet Dönemi Türk Modernleşmesinin Kadına Bakışı/ Türk Dünyasında Kadın Algısı, Cilt:1, CBÜ Yayını, Isparta, 2016, MARDİN, Şerif, Türk Modernleşmesi Makaleler: 4, İletişim Yayınları, Ankara, 1991. PELVANOĞLU, Burcu, Pek Kronolojik Olmayan Hayatımız/ Türkiye' de Modernleşme ve Sanat, Coprus Yayınları, İstanbul, 2017. TANER, Timur, Osmanlı- Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik, İmge Kitapevi, Ankara, 2012."} {"url": "https://gazetesanat.com/tarih-oncesi-anadolu", "text": "Yazının kullanılmadığı bu çok erken dönemlerde taştan, kemikten ve pişmiş kilden yapılmış aletler, insanların yaşam alanı olan mağaralar, kerpiçten ilkel konutlar, dönemin Anadolu yaşamına ayna tutarlar. Geçmişte yaşamış insan topluluklarına ait sosyal yaşam ve getirileri yoğun ilgi duyduğum alanlar arasında yer alır. Günümüze kadar ulaşmayı başarmış olan izler, binlerce yıl önce burada yaşamış insanlar hakkında önemli bilgiler açığa çıkarır. Öncelikle, Eski Anadolu tarihinin ana hatlarını çizelim. Tarih boyunca Anadolu, bir çok göç ve istilaya uğramıştır çünkü etrafının denizlerle çevrili oluşu, kıtalar arasında deniz ve karadan kolayca bağlantı kurulmasının yanı sıra uygun iklim şartları, verimli toprakları ve bol su kaynakları, bölgeyi daima vazgeçilmez kılmıştır. Tarih öncesi çağlar sınıflandırılırken başlangıçta insanların kullanmış oldukları araç-gereç ve madenlerden yola çıkılmıştır. İlerleyen zamanlarda ise buzulların erimesiyle birlikte doğal çevrede birçok değişim yaşanır. Bu durum, alet üretiminden, yerleşme biçimine ve üretim biçimine değin birçok değişikliğe neden olur. Aslında bu bir tür geçiş dönemidir. İnsanlar, bu dönemde mağaralardan çıkarak yavaş yavaş ırmak ve göl kenarlarına yerleşirler ve böylelikle nihayet ilkel toplum hayatı başlar. Ancak bu sınıflandırmalara kesinlikle üretim biçimi, yerleşme biçimi ve yaşam koşullarını belirleyen diğer faktörler de eklenmiştir diyebiliriz. Örneğin, Eski Taş Dönemi, genellikle Türkiye'de Yontma Taş adıyla bilinir. Kısacası, Tarih öncesi devirlerin başlama ve bitiş tarihleri bölgelere göre farklılıklar gösterir. İlk zamanlarda leş yiyiciliğine dayanan beslenme biçimi daha sonraları besin toplayıcılığı ve avcılık biçimine dönüşmüştür. Anadolu, Neolitik Çağ'dan başlayarak kendine özgü yapısı yanında Mezopotamya, Balkan ve Ege kültürlerinin de yansımalarını her dönemde taşımıştır. Tapınaklar, mezarlıklar, yarı göçebe yaşam alanlarını ve doğal çevreden günümüze kalan izler, geçmişten günümüze ışık tutar. Neolitik çağ, kendi içinde çanak çömlekli neolitik çağ ve çanak çömleksiz neolitik çağ olarak ayrılır. Neolitik dönemde, çanak çömlek üretimi yapılmış ve yerleşik yaşama geçilmiştir. Tarımsal faaliyet ilk bu dönemlerde yapılır ve hayvanlar evcilleştirilir. İlk ticari ilişkiler, toplum hayatı tam olarak bu dönemde gelişmeye başlar. Yeni Taş Çağı ya da bildiğimiz adıyla Cilalı Taş Çağı, Anadolu'da derin izler bırakmıştır ancak en çok Anadolu'da bolca bulunması nedeniyle bölgeyi güç sahibi yapan demir madeni ve Demir Çağ' ından bahsetmek istiyorum. Anadolu'da demirin toplum hayatına girmeye başladığı bu dönemde, madenin kaynak olarak sağladığı güç ile büyük krallıklar ortaya çıkar. Ucuz ve etkili silah üretiminde çok kullanışlı olan demir madeninin Anadolu'da bol miktarda bulunması, demir çağ krallıklarının oluşumu ve büyümesinde oldukça önemli bir etkendir. Büyük insan toplulukları bu sayede silahlanır, ordular kurulur. Büyük ve sistemli orduların ortaya çıkması, büyük savaşlar ve yeni güç dengelerinin bile ortaya çıkmasına neden olur. Anadolu'da kurulan devletler ise genellikle krallıkla yönetilmiştir. Kral bu çağlarda birden çok vasıf üstlenmektedir. Örneğin, kral aynı zamanda başkomutan, yargıç hatta baş rahiptir. Anadolu'da çok tanrılı inanışın yaygın olduğu bu dönemlerde sırasıyla kurulan devletlere göz atalım. İlk sanat yapıtlarını iki gruba ayırmak mümkündür; taşınabilir ve taşınmaz olanlar. Taşınabilir olanlar genellikle alet ve silahlar üzerine yapılmış geometrik ve bitkisel motiflerden oluşur. Özellikle kemik aletler üzerine kazıma tekniğiyle yapılmış figürler yaygın olmakla birlikte Anadolu'da bu tür örneklere pek sık rastlanmaz. İkinci grubu oluşturan taşınmaz sanat eserlerinin başında ise kaya resimleri gelir. Mağara duvarlarına ve tavanına o dönem insanlarının avladıkları av hayvanları betimlenmiştir. Anadolu, çağlar boyunca yaşam alanı olarak kullanıldığı için nice kültürlere ait birçok kültür alanı mevcuttur. Elde edilen bulgular Anadolu'nun dünya uygarlığı içindeki yerini göstermesi açısından önemli bir yere sahiptir. Öğrenmeye ve bildiğini bildiği kadarıyla öğretmeye çalıştığım, yeni bir yazı da görüşene dek hoşçakalınız. Ayrıca arkeoloji müzelerini ziyaret ederek tarih öncesi Anadolu'yu çok daha ayrıntıları ile keşfedebileceğinizi unutmayın. İnsanı şaşkına çeviren arkeolojik izlerin tümü bence günümüz insanı için belki de yol levhası niteliğindedir. Hoşçakalınız!"} {"url": "https://gazetesanat.com/tarihcilik-ve-yontem-uzerine-prof-dr-ali-akyildiz", "text": "Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Son dönem Osmanlı tarihi üzerine yaptığı dikkat çekici çalışmalarla ön plana çıkan Prof. Dr. Ali Akyıldız, Tarihçilik ve Yöntem Üzerine adını verdiği bu eserinde tarihçilik mesleği ve tarihçiliğin yöntemine dair yazdığı makalelerini bir araya getirerek tarih öğrencileri ve genç tarihçiler için bir el kitabı oluşturmaktadır. Osmanlı tarihi araştırmaları sırasında karşılaşılan problemler ve bu problemler hakkında ileri sürülen çözüm yollarını içeren bu makaleler, tarih araştırmacıları için oldukça ufuk açıcı bilgiler içermektedir. Tarih yazımındaki yükselen trendlerden biri olan biyografi yazıcılığı, hanedan tarihi üzerine yapılan çalışmalarda karşılaşılan problemler, tarih araştırmalarına temel teşkil eden belgelerin neyi söyleyip neyi söylemediği, Hicri takvimi Miladi takvime çevirme sırasında yaşanılan sorunlar ve bunlar için ileri sürülen çözüm yöntemleri, Yakın Çağ Osmanlı sosyo-ekonomik tarihinde karşılaşılan kaynak sorunları ve Osmanlı arşivinin önemi gibi konular Ali Akyıldız'ın bu kitapta yer alan makalelerinde cevaplamaya çalıştığı konular arasında yer almaktadır. Prof. Dr. Ali Akyıldız, bu kitapta bir araya getirdiği makaleleriyle tarihçilik mesleğine yeni adım atmış genç araştırmacıların bu uzun ve meşakkatli yolda ilk taşları döşemelerine yardım etmektedir. Son dönem Osmanlı tarihi üzerine yaptığı ses getiren çalışmalarla otorite olarak kabul edilen Prof. Dr. Ali Akyıldız'ın bu çalışması tarih öğrencilerine ve araştırmacılarına yol gösterecek bir rehber niteliği taşıyor. Bu kitap, Ali Akyıldız'ın akademik hayatı boyunca yaptığı belli başlı çalışmaların ardından geriden gelenlere yol gösterici olması için kaleme aldığı tarihçilik ve tarih yöntemi hakkındaki makalelerden oluşmaktadır. Eser, alanın otoritesi sayılan bir ismin akademik hayatı boyunca kendi emeğiyle döşediği taşların haritasını genç tarihçilere tarif etme ve bu genç tarihçilerin de kendi taşlarını döşeyebilmelerine imkan tanımak üzere kaleme alınmıştır. Bu eser, genç tarihçilerin ve tarih araştırmacılarının tarihçilik mesleği ve metodolojisi üzerine bilgi sahibi olmalarına katkı sağlayacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/tarihi-galata-kulesi-ve-efsaneleri", "text": "Kulaktan kulağa yayılarak bugünlere kadar gelen Galata Kulesi efsaneleri ve ev sahipliğini yapan Galata bölgesi tarihini bu hafta sizlere büyük bir heyecanla yazıyorum. İstanbul, dendiğinde akla ilk gelen yapılardan birisi olan Galata Kulesi, dünyanın en eski ve çevresi daima kalabalık olan yapıları arasındadır. Galata kulesi tam bir sır küpüdür. İstanbul'a tepeden bakar ve kimsenin görmediklerini görür, bilmediklerini bilir. İstanbul deyince aklıma kuleler gelir, ne zaman birini çizsem öbürü kıskanır, ama şu kız kulesinin aklı olsa galata kulesine varır, bir sürü çocukları olur. M. Ö. 7. yüzyılda Byzantium adında küçük, antik bir balıkçı köyü olarak kurulan İSTANBUL, Roma hükümdarı Constantin imparatorluğu ile yeni adını almıştır. Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildiğinde ise tüm dünyanın kaderi değişmiş, yeni bir çağ başlamış ve şehrin yeni ismi İstanbul olmuştur. Dünyanın en eski kulelerinden biri olan Galata Kulesi ise İstanbul' un bu kadim tarihine, geçmiş yaşanmışlıklarına ve birçok dönemine şahitlik etmiştir. Kule, İstanbul' un tarihi Galata bölgesinin en yüksek yerine de gözetleme amacıyla, MS 500'lü yıllarda inşaa edilmiştir. Yüksekliği yaklaşık 70 metre olan kulenin ağırlığının tahmini 10 bin ton olduğu düşünülmektedir. Her zaman sıra dışı bir mahalle olan Galata bölgesinin, Antik Çağda adı Sykai olarak adlandırılan Galata Bölgesinin, kule üzerinde ki sıra dışı etkileri şüphesiz ki, tartışılamaz. Romalılar, Venedikliler, Cenevizliler ve Osmanlılar tarafından hem bölge hemde kule her seferinde farklı amaçlarla kullanılmıştır. Gayrimuslim halkın çoğunlukta olması sebebiyle, eskiden Galata'ya 'Karşı taraf' deniyordu. 17'nci yüzyılda, Galata'da 70 Rum ve 18 Müslüman mahallesi bulunduğu rivayet edilir. Haliç'in ve İstanbul Boğazı'nın panoramik manzarasını sunan tarihi yapı, Karaköy'ün üst kısmında yer almaktadır. Semtin adının, çevresinde ahırlar bulunmasından dolayı süt anlamına gelen galaktus veya İtalyanca merdivenli yol demek olan calatadan kelimelerinden geldiği iddialar arasındadır. Hakkında pek çok rivayetler bulunan Galata Kulesi, önce 1509 yılında İstanbul'da sarsıcı şekilde gerçekleşen depreme yenik düşüp, kısa sürede yeniden onarılsa da ilerleyen yıllarda çıkan bir yangında yeniden kullanılmaz duruma gelmişti.17. yüzyılda ise yangınları duyurmak için 'kös', yani davul çalınma yeri olması sebebiyle kös kös dinlemek deyimi tarihi Galata Kulesinden gelir. Gözetleme kulesi, hapishane, itfaiye kulesi, yıldız gözlem evi gibi çeşitli amaçlara hizmet eden kule hakkında birçok ilginç halk efsanesi bulunmaktadır. En çok bilinen efsanelerden biri Romalılar döneminden kalmış olan, bir kadın ve erkek, Galata Kulesi'ne ilk kez birlikte çıkarlarsa, o çiftin evleneceği efsanesidir. Bir diğer efsane ise Kız Kulesine fiziki benzerliği ile Galata Kulesinin ziyaretçi aşıklarını güzelleştirdiğidir. Bilindiği üzere, günümüzde aşk filmlerinin çoğu Galata bölgesinde çekilmektedir. Ayrıca sadece bir kişinin içinden geçebileceği yükseklik ve genişlikte inşa edilen yer altı tünellerinin var olduğundan bahsedilmektedir. Tarihsel aşamalar ile incelendiğinde iklim şartlarından az etkilenmek, su saklamak, yırtıcı hayvanlardan ve saldırılardan korunmak için yapılan tüneller, günümüzde gizemini koruyan yapılar arasındadır. Osmanlı İmparatorluğu' na ait bir kule olmasından sonra, Fatih Sultan Mehmet tarafından indirilen ancak önceleri kulenin tepesinde bulunan büyük haç işareti sebebiyle, kulenin Bizans döneminde ki adı ise Büyük Burç ve İsa Kulesi idi. Gökteki kutup yıldızı gibi, İstanbul' un devasa, metropolik binalarından önce her yerden görünen Galata Kulesi, atlattığı badirelere rağmen hayatta kalabilme mücadelesi ile herkesin hayat hikayesi ile bağ kurmaktadır. Tekrar tekrar dirilmesi, hakkındaki efsaneleri ile nice yaşamlara köprü vazifesi gören Galata Kulesi hakkında daha çok bilgi sahibi olmak isterseniz, şehrin kütüphanelerini ziyaret etmenizi naçizane tavsiye ederim. İstanbul hakkındaki bütün kitaplarda ve seyahatnamelerde Galata Kulesi'nin bahsi mutlaka geçmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/tarihi-likya-yolu-artik-daha-guvenli", "text": "Doğa tutkunlarının muhakkak yürümek istediği Türkiye'nin önemli yürüyüş rotalarından biri olan tarihi Likya Yolu yürüyüş rotası, Muğla İl Jandarma Komutanlığına bağlı arama kurtarma timi JAK tarafından numaralanarak güvenli yürüyüş rotası haline getirildi. Kaza ve kayıp olaylarının önlenmesi amacıyla Fethiye İlçesinden Antalya iline kadar devam eden her yıl binlerce yerli ve yabancı turistin yürüdüğü Tarihi Likya Yürüyüş Yolunun başlangıç noktasına yönlendirici tabela ve 95 ayrı noktaya numaralı yer tespit levhaları yerleştirildi. 125 km boyunca yerleştirilen 95 uyarı levhası hem doğru yolda olduğunuzu hatırlatmakta hem de kaybolduğunuz anda yetkililere en son gördüğünüz numarayı bildirerek en kısa sürede size ulaşılmasını sağlamakta. Yerleştirilen levhaların coğrafi koordinatları, Jandarma Arama Kurtarma Timi tarafından belirlenmiş olup, bir olay anında zaman kaybetmeksizin ulaşım sağlanması öngörülerek, yürüyüş yolunun daha güvenli hale getirilmesi sağlanmıştır. Muğla'nın Fethiye ilçesinin Ovacık mahallesinden başlayıp Antalya'nın Konyaaltı İlçesinin Geyik Bayırı mahallesinde sona eren tarihi Likya Yolu toplamda 535 km'dir."} {"url": "https://gazetesanat.com/tarihi-yapan-ve-yazan-bir-osmanli-burokrati-ahmet-cevdet-pasa", "text": "İmparatorluğun en uzun yüzyılı olan 19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin üst bürokratik kadrolarında yer alan ve ömrünü Tanzimat hükümlerinin uygulanarak Osmanlı Devleti'nin ayağa kaldırılmasına adayan bir bürokrat ve aynı zamanda önemli bir tarihçi olan Ahmet Cevdet Paşa'nın bürokratik ve siyasi hayatı bu çalışmanın ana eksenini oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra, Dr. Kübra Fettahoğlu, Ahmet Cevdet Paşa'nın bir başka yönüne, tarihçiliğine de değinmektedir. Kaleme aldığı tarih metinleriyle kendinden sonraki dönemde Osmanlı tarihinin ana kaynaklarından biri olan ve olayların ele alınışına ve yorumlanmasına kendi bakış açısına göre yön vermeyi başaran Ahmet Cevdet Paşa, 20. yüzyılda son dönem Osmanlı tarihi hakkında çalışmalar yapan araştırmacıların üzerinde oldukça etkili olmuştur. Dr. Kübra Fettahoğlu, bu kapsamlı çalışmasında önemli bir devlet adamı ve tarihçi olan Ahmet Cevdet Paşa'yı ayrıntılı bir şekilde ele almaktadır. İmparatorluğun en uzun yüzyılı olarak tarif edilen 19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin üst düzey bürokratik kadrolarında önemli hizmetler ifa etmiş olan Ahmet Cevdet Paşa'nın hayat hikayesi, son dönem Osmanlı tarihi alanında yaptığı çalışmalarla adını duyurmaya başlayan genç tarihçi Dr. Kübra Fettahoğlu'nun kaleminden tüm detaylarıyla ve akıcı bir üslupla okuyucuların önüne seriliyor. Bu kitap, Osmanlı bürokrasisindeki önemli görevleri nedeniyle son dönem Osmanlı tarihinin önemli isimlerinden biri olmasının yanı sıra kaleme aldığı tarih metinleri sayesinde 20. yüzyıl boyunca Türkiye'de Osmanlı tarihi üzerine yapılan araştırmaları etkileyip yönlendirmeyi başaran Ahmet Cevdet Paşa'nın hayat hikayesini ortaya koymaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/tarik-tufan-roman-yazmak-hayat-ve-insan-hakkinda-derin-bir-dusunme-eylemi-icinde-olmama-sebep-oluyor", "text": "Tarık Tufan'la ikinci kez röportaj yapma şansını buluyorum. Bu kez pandemi gereği mailden söyleşiyoruz. Birlikte fotoğrafımız ilk söyleşiden. Anısına burada da olsun, diye düşündüm. O günden bugüne ne çok şey yaşandı... Dünya tuhaf bir döngüden geçiyor. Tufan ise yazarlığında yirmi yılı devirdi. Konuşacak çok şey var tabii, ama sohbetimizin başkahramanı son romanı Kaybolan. Bu roman, adı konmamış bir üçlemenin ikinci kitabı. Gitmek duygusu üzerine kurguladığı ilk kitabı Düşerken'in ardından geldi. Sırada ise bambaşka bir duygunun peşine düşmeye hazırlandığı üçüncü kitap var. Tufan, yaşama dert olmuş duygu yoğunluklarını oldukça derinden işleyen ve geçmişle yüzleşme düşüncesine sevk eden bir yazar. Kaybolma duygusunu ağır bir şekilde yaşıyorum. Belki de kendimle sürekli kavga halinde olmaktan kaynaklanıyor bunlar, diyen Tufan ile hem romanını hem de işte tüm bu duyguları konuştuk. Okumaya, yazmaya devam ediyorum. Kafamda dolaşan hikayelerin, karakterlerin hayat bulabilmeleri için nasıl anlatabileceğime dair kafa yoruyorum. Karakterlerle hayali konuşmalar yapıyorum. Bana anlattıkları arasından heyecan duyduğum cümleleri not ediyorum. İstanbul'u seyretmeye, ona kulak vermeye devam ediyorum. Geçmişten kulağımıza çalınan, romanlarda, hatıratlarda, tarih kitaplarında okuduğumuz, filmlerde izlediğimiz büyük salgınlardan birini yaşamak, evlerde hapsolmak, sokaklarda dolaşan tehditten korkmak, bu yüzyılın insanlarının kendilerine yakıştırabileceği bir şey değildi, ama bütün zorluklarıyla yaşıyoruz. Bundan nasıl dersler çıkaracağız, hangi soruları soracağız, hangi hayal kırıklıklarını yaşayacağız, hangi kuşkuları toprak altından çıkaracağız bize kalmış. Günlük hayatta sıklıkla kullandığımız, bilime, hayata, insana dair ezber cümleler hükmünü yitirdi bana kalırsa. Mutlak bir çaresizlik durumundaysak eğer, bildiğimiz her şeyi yeniden düşünmemiz gerekir. Dünya vatandaşlığından söz ederken, şimdi aşılara ulaşamayan ülkelerin, toplumların trajedisini konuşuyoruz. Oysa bu kelimeyi ne kadar coşkuyla kullanıyorduk! Gördük ki dünya vatandaşlığı diye bir şey yok. Aslında buna benzer pek çok yaygın kavram sadece illüzyondan ibaret. Kişisel hayatımda bu sürecin tesellilerinden biri de Kaybolan'ın yayınlanması oldu. Hayatın bir şekilde devam ettirdiğini hissettirmesi açısından beni mutlu eden bir olaydı. Kabaca iki buçuk yıl sürdü diyebilirim. Aslına bakarsanız yazdığım romanlardaki hikayeler, karakterler, ana temayı oluşturan kavramlar uzun yıllar kafamda yer tutuyor. Bir romanda küçücük temas ettiğim bir duygu yahut karakter bir başka romanın ana konusu haline gelebiliyor. Ben çok uzun süreler düşünürüm. Artık kafamda tutacak gücü bulamadığımda, hikaye dışarı çıkmak için zorluyor demektir. O aşamaya gelince oturup yazmaya başlıyorum. Yaklaşık dört beş aylık bir bölümü pandemiye denk geldi. Şanzelize Düğün Salonu'nun senaryosunu tamamlamak üzereyim. Fakat bu koşullarda ne olur, onu henüz bilemiyorum. Sinemalar uzunca bir süre daha açılacak gibi durmuyor. Eski haline döneceğinden bile emin değiliz. Her şey bizim dışımızda gelişiyor. Dijital platformlar için filmler yapılıyor. Senaryoyu yakın bir zamanda tamamlayacağımı umuyorum. Sonrası için neler olabileceğini bilmiyorum. Adı konmamış bir üçleme vardı zihnimin bir köşesinde. Düşerken bunun ilk kitabıydı, arkasından Kaybolan'ı yazdım. İlki gitmek duygusu üzerinden kurguladığım bir hikayeydi, ikincisi ise adında görüldüğü üzere kaybolma duygusuna yoğunlaşıyor. Yeni bir roman tasarlıyorum. Bu kez bambaşka bir duygunun peşine düşmeye niyetliyim. Tasarladığım bu roman biraz zaman alacak gibi. Yakın geçmişe gidip gelecek bir hikaye hayal ediyorum. Belki bu arada başka bir kitap çıkabilir. Tuhaf'ta bir yılı aşkın süre boyunca tefrika ettiğim bir anlatı vardı, ona yeni yazılar ekliyorum. İlginç bir anlatıya dönüştü. Eğer yeni romanın süresi uzarsa bu kitabın okurla buluşmasını çok arzu ederim. Romanın özünde bu var diyebiliriz. Trajik olandan, dramatik olandan epeyce besleniyor. Başka türleri yok sayarak söylemiyorum, romanın ana damarını belirleyen genellikle bu duygular oldu. Öte yandan diğer türlerin de oldukça güçlü örnekleri var edebiyat tarihinde. Ben dert ettiklerimize, yaralandıklarımıza bakmayı önemsiyorum, bunları anlatmaya dair iştiyak duyuyorum, bu atmosferde dolaşmak ruhumu kışkırtıyor. Kaybolmak ansızın başımıza gelen felaketlerden değil; bir zaman dilimine yayılarak, yavaş yavaş, insana en ufak bir şey sezdirmeden gerçekleşiyor. Ancak son evrede kendini belli eden sinsi hastalıklar gibi iş işten geçtiği vakit anlıyorsun ruhuna musallat olan amansız musibeti. Kaybolduğunuzu hissettiğiniz zamanlardaki ışık, sizin aklınızla, ruhunuzla, kalbinizle birlikte girişeceğiniz büyük arayışta gizli. O büyük arayışa talip olmadan, o büyük arayışın zahmetine girmeden kendini bulmak, hayatın anlam dairesini keşfetmek mümkün değil. Fason hayatları sürdürmeye devam ederiz. Başkalarının bize ısmarladığı ucuz hayatları kastediyorum. Hayatımda hiçbir şey beni roman yazmak kadar heyecanlandırmıyor. Belki şu anın coşkusu içinde böyle söylüyorumdur. Büyük cümleler kurmaktan hoşlanmıyorum. Şöyle söyleyeyim: Roman yazmak, hayat ve insan hakkında derin bir düşünme eylemi içinde olmama sebep oluyor. Hikayelere, karakterlere çalıştıkça, yeni bir hayat olasılığının da üzerinde çalışmış oluyorum. Yazmak beni sürekli diri ve uyanık tutuyor. İnsanla ve hayatla derinlemesine meşgul olmak, kendinle yüzleşmenin de kapısını açıyor. Çoğu kez umutsuzluk anlarımda romana tutunuyorum. Okurken ve yazarken yeni bir umuda erişebilmeyi hayal ediyorum. Elbette yirmi yıl içinde sürekli daha iyi anlatabilmenin yollarını aradım. Kelimelerimi, üslubumu, dilimi geliştirebilmek için zihnimi yormaya devam ettim. Şimdi geriye dönüp bakınca okurlarla kurduğumuz anlamlı ve güzel ilişkiyi görmek beni dünyanın en mutlu insanı yapıyor. Çok insanla ruhlarımız temas ediyor. Olağanüstü bir duygu bu. Şöyle hayal edin: Bir gün uyanıyorsunuz, her zamanki sıradanlıkta bir gün. Başka zaman hiç önemsemeyeceğiniz bir şey yaşıyorsunuz ve zihninizde korkunç bir şüphe beliriyor. Kaybolduğunuzu fark ediyorsunuz. Yaşadığınız hayatın, kullandığınız kelimelerin, çevrenizdeki insanların size ait olmadığını, sizin tercihiniz olmadığını, aslında sürüklenip durduğunuzu fark ediyorsunuz. Bu kırılma anını düşününce anlatmaya dair delice bir istekle doldum. Kaybolan buradan doğdu diyebilirim. Elbette ağır sızılı bir hikaye. Kaybolduğunu kabullenmek, geriye dönüş yolu hakkında hiçbir fikir sahibi olmamak, bundan sonra ne yapacağını bilmemek, kalbimizdeki sızıya dayanmayı zorlaştırır. Kırk yaşın simgesel bir yanı var. Bütün öğretilerde, tarihi ve edebi anlatılarda kırk yaşın özel bir anlam dünyasına işaret ettiğini görebiliriz. İnsan hayatında keskin bir dönüş anı. Genç değilsin, henüz yaşlı da değilsin, ama her an hızlı bir düşüşe yakınsın. Diğer yanıyla hayatının en olgun dönemindesindir, tecrübelerin, öğrendiklerin seni bambaşka bir insan yapabilir, son derece anlamlı ve değerli bir hayat sürebilirsin. Kaybolan'ın ana karakterlerinden Hakan tam kırk yaşına girdiği gün bu acı gerçekle ilgili bir farkındalık yaşıyor. Romanlarımda ana karakterlerle veya yan karakterlerden biriyle, birkaçıyla bağ kuruyorum. Hakan'ın kayboluş hikayesine benzer kayboluşlar yaşadım. Bir pastanın üzerindeki isimle ilgili değildi belki. Ama bunun kadar sıradan tesadüfler bana hayatımın anlamsızlığını sorgulatmaya sebep oldu. Meslek olarak yakınlıkları var. Tabii ki ruh hali olarak da Kafka dünyasından çokça etkiler görebiliriz. Tabii ki bilinçli bir tercihti. Ruhsal karmaşaları, çıkışsızlıkları, kadınlarla kurdukları ilişkiler, aile hayatlarındaki örselenmeleri benziyor. Yazarların hayatları ve romanları sonraki kuşaklardan romancılar için esin ve ilham kaynağı oluyor. Büyük edebiyatın zincirine bir yerden dahil olma heyecanını taşıyoruz. Gitmek üzerine konuşmuştuk sizinle. ... sanırım kendimi bildim bileli bu duygunun içinde kavga ediyorum, demiştiniz. Şimdi de en son ne zaman kendinizi kaybolmuş hissettiniz, diye sormak istiyorum. Kaybolmak hissi de tıpkı gitmek gibi, bir süre yaşayıp sonra da geçip giden bir ruh hali değil. Benim için en azından... Kaybolma duygusunu ağır bir şekilde yaşıyorum. Belki de kendimle sürekli kavga halinde olmaktan kaynaklanıyor bunlar. Kendi dünyasında yaşayan bir çocuktum. Bir çocuğa benzemiyordum. Çok erken büyümek zorunda kaldım ve ondan sonra da bir daha çocuk gibi davranmadım. Her şeyin çözümü orada mı bilmiyorum, ama her yara oradan kanamaya başlıyor diyebilirim. Sanki hayatın bütünü çocukluk zamanlarına düşülen şerhlerden ibaret. Orada bir ruh haline bürünüyoruz, bir yaşama çemberine dahil oluyoruz ve ömür boyu oradan kurtulmamız mümkün olmuyor. Çözüm ihtimaline inanmıyorum. Yaşamak, arkada ağır bir yük biriktirmek anlamına geliyor. Eğer hayat üzerine kafa yoruyorsanız, varoluşunuzu değerli kılmanın yollarını arıyorsanız, anlamı, hakikati sorguluyorsanız, kendinizle olan yüzleşmeniz asla bitmez. Geçmişin her anını kolaçan etmek zorunda kalırsınız. Yaşamımız boyunca ruhumuz hayatın zehirleriyle muhatap oluyor ve farkında olmadan o zehir ruhumuza, kalbimize sirayet ediyor. İçsel kavgalarımız, yüzleşmelerimiz bu zehri bir nebze atabilmek için. Aksi halde ölüyoruz. Buradaki ölüm, bildiğimiz manada bir ölüm değil, hayatın değersizleşmesi, insanın hakikatsiz bir yaşam sürmesi. Fason hayat dediğimde, sizin bedeninizde yaşanan, ama başkalarının markasını taşıyan, başkalarının modelleriyle üretilmiş, başkalarının biçtiği kalıplarla sürdürülen hayatları kastediyorum. Duyguların ifade biçimleri ve düşünme vasatı aynılaştırılmış, davranışları tek tipleştirilmiş insanlarla dolu ortalık. Sanki hepimiz aynı filmi izlemişiz de o filmin karakterleri gibi konuşmaya, onlar gibi giyinmeye, onlar gibi aşık olmaya, kavga etmeye, nefret etmeye başlamışız. Aynılaşmışız. Sıradanlaşmışız. Duyguların ve fikirlerin de modaları var. Ne kadarı gerçek? Hayvanları seviyor ama mültecilerden nefret ediyor, iyilikle ilgili sözleri retweet ediyor ama çevresindeki yoksullara karşı duyarsız, sevgi emojileri paylaşıyor ama kadınlara, çocuklara, kendinden zayıflara şiddet dolu. Bunları çoğaltabiliriz. Zenginliğin, burjuvazinin her halini yaşıyor, ama lafı gelince acılardan en çok o etkilenmiş gibi. Fason hayatlar var, biz de bunların içinden kıyafet seçer gibi seçiyoruz. Beni tanıyanlar, romanlarımı okuyanlar İstanbul'la ilgili nasıl bir duygu ve düşünce bağı içinde olduğumu, bu büyülü şehirden nasıl etkilendiğimi biliyorlar. Her fırsatta anlatıyorum. İstanbul, özellikle Kaybolan romanında son derece önemli bir yere sahip. Bir mekan olarak köklü bir hafızayı, insanlık hallerini, duygu ve düşünüş biçimlerini, hayat tasavvurlarını temsil ediyor. Ben İstanbul'da bir hikaye anlatırken aynı zamanda İstanbul'un büyülü dünyasına, görkemli varoluşuna dokunuyorum. Bu andan itibaren İstanbul anlatının bir parçası olmaktan daha büyük anlamlar taşıyor roman içinde. İstanbul'la birlikte düşünmeye başlıyorum her şeyi. Olay örgüleri ve karakter çatışmaları İstanbul'un mekan olarak açtığı büyük olanaklar ölçeğinde ilerliyor, dönüşüyor, yeni ufuklara açılıyor. Masamda bilgisayarım, sayısı zaman içinde artan veya azalan kitaplarım, birkaç defterim, epeyce kalemim, birkaç çeşit mumum var. Masa başına oturduğumda bir müddet okuyorum, notlar alıyorum, yazıyorum. Bazen hiç yazamadan masadan kalktığım oluyor. Yarım sayfa yazabildiysem çok mutlu oluyorum. Yine sordukça sordum. Son olarak bundan sonrası için planlarınız neler, diyeyim ve kapatayım. Şanzelize Düğün Salonu'nun senaryosunu inşallah bu yıl içinde tamamlamayı hayal ediyorum. Tuhaf'ta tefrika edilen hikayeyi derleyip toparlamayı ve basıma hazır hale getirmeyi arzuluyorum. Yeni bir romana daha başlamayı umut ediyorum. Elbette bunlara plan yerine niyaz demeyi tercih ediyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/tasarim-parki-kurucusu-yuksek-ic-mimar-nursema-ozturk-ile-soylesi", "text": "Birbirinden farklı kültür ve sanat etkinliklerine ev sahipliği yapan Tasarım Parkı'nın kurucusu yüksek iç mimar Nursema Öztürk ile Tasarım Parkı'nı kurma hikayesi, Tasarım Parkı'nda düzenlenen etkinlikler ve sergiler üzerine konuştuk. 2002 yılında Alman İç Mimarlar Birliği ile tanışmam sayesinde bu fikir ortaya çıktı. Dile kolay 21 yıl önce... Bu çalışmaları Türkiye'de başlatan kişi oldum ve sonrasında iki ülke arasında bir köprü olarak geniş kapsamlı workshop ve sergileri tasarımcıların katılımı ile 2016 yılına kadar devam ettirdim. Bu ses getiren ve neredeyse ilk nitelikli etkinlikler diyebileceğimiz çalışmalar epey büyüyünce her yıl mekan bulma sıkıntısı ortaya çıktı. Yoğurtçu Parkı ile karşılıklı, iki katlı, köşe 400m2'lik bir mekan bizim mekan sıkıntımızı çözdü. Bir tasarımcı olarak yurtdışı tasarım fuarları, design weekler hep hayalimdi ve bu hayal ile Tasarım Parkı ismi ile bir düşünce ile marka oluştu ve 2010 yılından bugüne 13 yıldır bu bölgede çalışmalara hiç ara vermeden devam ettik. Pandemi döneminde bile online sohbet, atölye gezileri gibi çalışmaları aralıksız sürdürdük. Mekanımızı tasarım odaklı ve hareket kabiliyeti sunabilecek hale getirdik, çok girişli olması biraz heyecan ve sürpriz yaratıyor, bu sebeple biraz seçici olarak ve yaratıcılığı önemsiyoruz. Tasarım Parkı farklı meslek gruplarından ve sektörlerden kişileri bir araya getiren özel bir mekan olma özelliği taşıyor, yeni dönemde de dikkat çeken sergiler, atölye çalışmaları ve deneysel projeler düzenleyeceğiz. Aynı zamanda kurum ve markalar için etkinlik alanı olarak hizmet ve imkan sunuyoruz. Sergi & sanatçı buluşmaları, ilham veren sohbetler, sürdürülebilirlik odaklı buluşmalar ve atölye çalışmaları gibi pek çok sayısız etkinlikler ile birlikte garaj mekan konsepti ile alt katında sürprizli alanlarla yaratıcı mekanlarda etkinlikler tasarlıyor ve ev sahipliği yapıyoruz. Bahçe alanımızda yaklaşık yüz kişilik kapasite ile müzik albüm lansmanları imkanı sunuyoruz. Sanat benim 3 yaşımdan beri ailemde gördüğüm ve ailemden taşıdığım genlerle hayatıma nasıl girdiğini bilmediğim, hep doğal olan bir şey. Ailemizde ilk akademili ressam Mehmet Belentepe 1930 Mezunu ve sonrası annem ve seramik sanatçısı. Ablam ile benim güzel sanatlarda okumama vesile olmasına kadar geliyor. Çocukluğumda resim yarışmalarında birinciliklerim vardı ve hep iyi resim yeteneğim ile bilinirdim. 1984 yılında İç Mimarlık ve Endüstriyel Tasarımı bölümü ile sanat ile tasarım arasında kaldım ve tasarım ve iç mimarlık ana mesleğim oldu, sonrasında resim ile ilgim hobi olarak kaldı. İçimde kalan bir özlem olarak Tasarım Parkı bünyesinde sanat ve tasarım ile dolu dolu oldu. Amerika'dan döndüğümde 1997 yılında açtığım Elturco İç Mimarlık ofisimin açılışını ünlü sanatçıların resimlerinin sergisi ile gerçekleştirdik. Yeni bir koleksiyoner olduğumu söyleyebilirim. Sanatçı eserlerine koleksiyonumda yer vermeye başladım. Tasarım Parkı'nın diğer galerilerden farklı olmasını istiyorum. Aslında standart bir galeri olmaktan öteye geçmek istiyoruz ve önceliğimiz işin ticareti değil. Birinci önceliğimiz genç sanatçılara alan açmak, görünür olmaları için bir arada çalışmak ve en önemlisi şeffaf olmak. Sanatçılar galeri tekelinde bazen sıkışıyorlar, biz de onların hareket kabiliyetlerinin azaltıldığını görüp, işin tüccarı olmamayı seçtik. Bu durum her iki tarafı rahatlatan ve samimiyet yaratan bir durum diye düşünüyorum. Bizim katkılarımızın fark yaratacağını düşündüğümüz, sanat ve tasarımın olduğu her mecrada varız.. Pandemi ile duraklayan bu çalışmalar şimdi hız kazandı ve daha da çoğalmaya başladı. Yeni proje tekliflerine, iş birlikteliklerine her zaman kapımız açık. Özellikle tasarım odaklı çalışmalar içinde yer alacağız. Kapılarımızı yeniden ve yeni mekanımızda açılışımızın üzerinden 1 yıl geçti. Bu süreçte dört nitelikli sergi, dört büyük etkinlik ile takvimimizi doldurduk. Mavi sergisinden sonra, ''Her telden Masallar'' sergisi ile mine sanatçısı Türkiye den Rozita Kasuto ve USA'dan Umut Demirgüç Thurman sergisi geliyor. Ardından yılı farklı bir sergi olan Thurmanite ve Ötesi ile bitireceğiz. James Thurman'ın kendi geliştirdiği patentli tekniği ile Thurmanite ve Ötesi sergisinde sanatçının eserleri kıtalar arası bir yolculukla Tasarım Parkında olacak. Danışma kurulumuzda görüşülen ve yeni yılda planladığımız pek çok sergi var fakat şuanda isimleri vermek için erken. Evet.. Mekanlarımızı üçe böldük. 50 kişilik çok amaçlı salonumuz, atölye alanı ve 15 kişilik eğitim alanı gibi... Bu tip workshoplar bizi heyecanlandıran ve çevremizin merakla beklediği işler arasında yer alıyor. Bunun dışında renkli workshoplara ağırlık veren bir program hazırladık. Alt katımızda sanatçıların gelip çalışabildikleri bir alanımız var. Bu alanda üretilenleri üst katımızda satışa sunarak tasarımcıların mekan ile olan iletişimini sağlamış oluyoruz. Özellikle tasarımcı ve sanatçılar ile geri dönüşümden üretilmiş, tasarlanmış ürünlere yer veriyoruz. Giriş alanımızda kafe alanımızın içinde Pop Art bir satış alanımızda sergilediğimiz ürünler oluyor. Yavaş yavaş çeşitliliği arttırıyoruz. Geri dönüşüme çok önem veriyoruz. Hatta Tasarım Parkı ön bahçe alanında sürpriz çalışmalar yapacağız. Şu ana kadar Tasarım Parkı'na gelmiş elektronik atık vb.. ürünleri çöp olmadan tasarım eseri haline getirmek için güzel projeler ürettik.. Drama eğitimleri, dans, illüstrasyon çalışmaları, kişisel gelişim içerikli etkinlikler, yemek workshopları, film gösterileri, kitap, yazı atölyeleri, Cash Flow oyunu, sohbet toplantıları, kitap imza günü, masal geceleri gibi eski etkinliklerimize geri dönerken kendimizi yeni döneme hazır hale getiriyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/tasarim-parki-moda-yeni-sanat-donemine-mavi-sergisi-ile-merhaba-dedi", "text": "Etkinliklerin yaratıcı adresi Tasarım Parkı Moda, yeni sanat dönemine mavinin gücüyle hayata geçirilen Mavi sergisi ile merhaba dedi. Birbirinden farklı kültür ve sanat etkinliklerine ev sahipliği yapan Tasarım Parkı, 6 sanatçının hayata geçirdiği Mavi sergisi ile yeni sezonda da tüm dikkatleri üzerine çekiyor. 16 Eylül'de büyük bir coşkuyla açılan sergi, sanatseverlerin büyük ilgisiyle takip ediliyor. Mavi sergisi; mavi rengini başlangıç noktası olarak ele alan ve üretimlerini kendi özgün konseptlerine taşıyan 6 farklı sanatçının eserlerini bir araya getiriyor. Küratörlüğünü Koray Arman'ın üstlendiği sergide sanatçılar, izleyicileri mavinin farklı ton ve kullanım şekillerini eserlerine taşıyıp dönüştürdükleri bir yolculuğa davet ediyor. Karma sergiye katılan sanatçılar ; Burcu Batmaz, Burçin Belentepe, Cansu Dinç, Damla Açıl Karakurt, Efkan Sarıahmetoğlu ve Nilay Sorgüven Mavi rengini farklı anlamlarla birleştirip farklı bir sanat tadı yarattılar. Tasarım Parkı'nda 6 Ekim tarihine kadar ziyaret edilebilecek olan sergi, sanatseverlere yazın bitişi ve yeni dönemim başlangıcını, mavinin tonları arasında deneyimleyebileceği bir izlek sunuyor. Sergiyi Tasarım Parkı'nın yeni adresi Moda da 100 numarada, sonbahar'ın hoş havası ve bir kahve eşliğinde ziyaret edilebilirsiniz. Tasarım Parkı'nın ev sahipliği yaptığı tüm sergi ve etkinlikler aşağıdaki linklerden takip edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/tasarimci-birsen-kilic-her-sey-bir-hayali-dokumakla-basladi", "text": "Metropolün yorucu enerjisi, betonlaşmanın insanı nefessiz bırakması bizi her gün biraz daha doğaya/doğala itiyor. Tasarımcı ve Öğretim Görevlisi Birsen KILIÇ, doğanın çağrısına kulak verip, kendini doğaya bırakmış bu ruhlardan biri... Isparta'nın Gönen ilçesinde doğayla iç içe bir yaşam süren Kılıç için doğanın her parçası ve rengi, onu besleyen yegane unsur. Tasarımlarında çiçek ve yaprak motiflerinin soyuta kayan yumuşak tonlamaları, renk harmonisi, nefes alan kumaş dokumaları vs. adeta doğanın ritmik ahengini yansıtıyor. Hayalleri ve doğallığıyla mütevazı bir hayat yaşayan Kılıç için abartı değil, uyum önemli. Bu mütevazılık dokumalarında da sade bir zarafetle kendini hissettiriyor. İki absürt renk veya motif bile, sade tasarımlarından en hareketli tasarımlarına kadar, uyum dengesini koruyarak bir araya geliyor. Merhaba Cansu Hanım, 1992 İstanbul doğumluyum ve ailemle burada yaşadım. Eğitim hayatımın büyük kısmını bu şehirde geçirdim ve burada birçok iş tecrübesi edindim. 2015'te İstanbul Gelişim Üniversitesi'nde Moda Eğitimi alıyorken Isparta Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil ve Moda Tasarım Bölümüne yatay geçiş yaptım ve Isparta'ya yerleştim. Eğitimimi tamamladıktan sonra freelance iş tecrübeleri edindim. Kumaş desenleri alanında ilerledim. Bunların yanında koleksiyon geliştirme kapsül tasarımlar üretmeye başladım. Kendi adımda tasarladığım kumaş desenli gömlek tasarımlarımla tanınmaktayım ve ürünlerimin süregelen satışı hala devam etmektedir. Tasarımlarımı birkaç butikte ve Trendyol içerisinde bulabilirsiniz. Geçtiğimiz 2021 yılında SDÜ Sanat Tasarım Anasanat Dalında yüksek lisansımı tamamladım. Mezun olduğum Süleyman Demirel Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil ve Moda Tasarımı Bölümünde alan dersleri vermekteyim. Şu anda Isparta'nın Gönen ilçesinde doğa ile iç içe bir yaşam sürerek atölye çalışmalarıma buradan devam ediyorum. Moda, bana göre yönlü bir kavram. Tüm toplumsal değerleri ile geçmiş, bugün ve yarın ile her an yaşamaya devam eden ve aynı zamanda doymak bilmeyen hız ve sürekli bir yeni olma haliyle yetişmekte zorlandığımız, bir taraftan da özgür olma hali... Sınırı olmayan bir dünyadır. Hem çokluk içinde olup özgürleşmek isteyeceğiniz hem de bir taraftan toplumsal, dini ya da çevre faktörleri ile sizi tezlil edebilecek bir bağlılıktır. Eğitim hayatı her meslek için oldukça önemli tabi ki, öyle ki tasarımcı olma yolundaysanız bu daha da önemlidir. Bu konuda oldukça şanslıydım. Özel bir üniversiteyi burslu olarak kazanmıştım ve Türkiye'nin önde gelen sanatçı ve tasarımcılarından eğitimler aldım. Kendi tecrübelerimin yanı sıra kendimi geliştirmemdeki katkıları çok büyüktür. Bazı derslerimizi müzelerde işliyorduk. Atölyelerde hocalarımız ile uygulama yaparak meslek edinmemdeki ilk adımlarımı bu sayede attım. Atölyede çalışmayı oldukça seven biriydim. Sanırım bunun faydasını son yıllarımda çok iyi anladım. Moda tasarımı eğitimlerinde kaçırılan en önemli kısım, tamamen uygulamaya ve sürekli kendini geliştirmeye yönelik olmasıdır. Bunu bilerek geldiğiniz ve bu doğrultuda çalıştığınız takdirde başarısız olma olasılığınız neredeyse yoktur. Hocalarımız ile hala iletişim halindeyiz. Bana öğrettikleri ve hala öğretmeye devam ettikleri için sonsuz şükran duyuyorum. Moda bitmeyeceği gibi moda eğitimi de bitmez. Bana göre her gün kendinize bu konuda yeni bir şeyler eklemelisiniz. Şu anda moda alanında genç tasarımcı arkadaşların yetişmesine destek veriyorum. Bu çok güzel bir duygu ve hatta ilk derse girdiğim gün dizlerim titriyordu, çok heyecanlanmıştım. Bildiğim bir bilgiyi özellikle moda ile ilgili bir konuyu anlatmak ve anlattıklarımın uygulamaya dönüştüğünü görmek çok keyifli. Bu konuda kendimi çok şanslı hissediyorum. Çok yaratıcı bir bakış açınız ve enerjiniz var. Eminim bu yanınızı öğrencilerinize de yansıtıyorsundur. Ah! Çok teşekkür ederim Cansu Hanım. Umarım yansıyordur, bir de onlara sormak lazım. Kandinsky, aynı zamanda bir akademisyendi ve onun kendi teorileri vardı. Kitabında sanat için insan ruhu ile yol almaktan söz etmiş, yani sanat kavramları tamamen insanın kendi içsel duygularıyla yol almasından geçiyor. Bizim mesleğimiz de bu şekilde. Tam bu aşamada her tasarımcı ruhunu ortaya koyduğunu söyler, fakat nasıl bir ruh! Üstelik yapmış olduğunuz tasarım çoğaltılıp yüzlerce binlerce ortaya çıkartmışsanız. O artık sizin ruhunuz değildir. Müziğe gelecek olursak, müzik kendi içeriğinde şehirler, yerler, mekanlar, renkler ve en önemlisi kendine has dokular barındırıyor. Yakın zamanda çağdaş sanatçılarımızdan Füsun Onur, müziğin görsel hafızasından yola çıkarak Arter Galeride Opus II- Fantasia, 2001 (2021) adlı yerleştirmesini sergilemişti. Yerinde incelediğimde şu sözlerine rastladım: ''Müziği duyduğumda ona neredeyse dokunabilirim. Yumuşak veya sert ağır veya hafif, ışıltılı ya da karanlıktır. Müziğin yarattığı mekanı algılarım.'' O kadar güzel bir anlatım ki. Müziğin görsel bir hafızası olduğunu biliyoruz ve bu birçok alandaki gibi ayrılamaz olduğu kısım kesinlikle moda. Moda aslında çok sesi olan bir kavram değil midir? Müziğin görselini hafızamızda şekillendirebiliyorsak modanın da müziğini kulağımızda duyabilmemiz gerekir. Bir tasarım çalışırken özellikle bu bir dönem ise o dönemin müziğini araştırım ve çalışmalarımı o müziği dinleyerek yaparım. Renk pantonelerini ve tasarımdaki dokuyu buna göre yerleştiririm. Bir tasarıma baktığınızda o tasarımdaki müziği de duyun isterim. Hepimizin bir DNA'sı olduğu gibi markaların da bir DNA'sı vardır. Önce bunu anlamak ve çözümlemek gerekir. Markanın çıkış noktası kimlere hitap ettiği ve yıllardır başarılı olduğu satış değerleri -bu renk veya bir kalıbı olabilir- tüm bunlar çok önemlidir. Kendi tasarımlarımı oluşturduğum ve bugüne geldiğim noktada kendi içinde bulunduğumuz toplumsal kaygılar, küresel ısınma, ekonomi ve pandemi ile gelen içsel yolculuklar bana modayı takip etmeden ziyade modada süreklilik ve çözüm odaklı olmayı bir nevi sürdürülebilir olmayı ön plana çıkardı. Her şeyden önce rahatlık, beden kavramlarını ortadan kaldırma ve tabi ki zamansız olmak ile tasarımlarımı sürdürdüm. Doğa ile iç içe yaşamamın da etkisi ile sürdürülebilir çalışmalar ortaya çıkartma gayemi devam ettirmekteyim. Hayatta karşılaşabileceğim bütün olasılıklara kucak açıyorum. Freelance kumaş desenlerini yaptığım birçok marka oldu. Son olarak çalıştığım kreatif direktörlüğünü ve sezon tasarımlarını yaptığım BLACA markası ile oldukça keyifli bir sezon geçirdik. İyi ki bu mesleği yapıyorum dedirtecek kadar müthiş bir duygu. Bu soruya genellikle şöyle cevap veriyorum: ''Benden bir parça, bulunmadığım yerlere ve mekanlara gidiyor, oradaki yumuşak nefesi kokluyor ve kokusu burnuma kadar geliyor''. - Sizce kişinin kalıplaşmış bir stili olmalı mıdır? Sizin bir stiliniz var mı? Stilde kalıplaşmak mı? Bu kadar değişken bir kavram olan modadan bahsediyorsak bu pek mümkün değil. Bizler çok hızlı değişiyoruz. Dün düşündüğümüzü bugün düşünmüyoruz ve hatta beş yıl sonra bugün giydiklerimi giyerim diyemiyoruz. Stil dediğimiz şey, kendini tanımak ve buna göre giyinmek. Tabi ki toplumsal değerlerden hiç etkilenmemek de mümkün değil. Stilim bu demek ben buyum demektir. Yakın zamanda pandemi de klasik giyinip evinde oturan kaç kişi gördünüz? İnternet alışverişinde evde rahat giyimin satışları son on yılın rekorunu kırdı. Hepimizin stilinde rahat giyim yer edinmiş olsa da gündelik yaşamımız da sokağa taşındı. Ben rahat ve özgün biriyim. Bu özelliklerim giysi seçimimi fazlasıyla etkiliyor. Giysilerimde işçilik olmasına özen göstermekteyim. Öyle ki kumaşı biri tezgahta dokuduysa, bu elbiseyi biri dantelden yaptıysa gibi özellikle dantel ve örgü parçalar giymemle renkli biri olduğumu söyleyebilirim. İndigo tonları olmak üzere, diğer bütün renkleri seviyorum ve kucaklıyorum. Başlangıç için bir tasarım atölyesinde birkaç günü deneyimleyip moda alanında gerçekten olmak istiyor muyum? Sorusuna cevap vererek karar almalarını tavsiye ediyorum. Atölyelerde çokça çalışmak gerekiyor. Moda alanında tasarımcı, stilist vb. olmak fark etmez tasarladığınız bir çalışmanın üretim detaylarına hakim olmak çok önemlidir. Tasarım disiplinlerine uygun üretebilir ve giyilebilir olmayı ilke edinmelisiniz. Trendleri takip etmenin yanında izlediğiniz bir film, duyduğunuz bir müzik ya da galeride baktığınız bir eser belki de okuduğunuz bir kitap bakış açınıza etki edeceği için ürettiklerinize siz çoğunlukla farkında olmadan da yansır. Bu yüzden sürekli hareket halinde olmayı tavsiye edebilirim. Sınırları olmayan bir yerdir moda dünyası. Bu dünyada her şey mümkün. Sanat var, sesler var. Kavramlarla dolu bambaşka bir dünya. Dün var, bugün var ve asla yetişemeyeceğiniz bir gelecek var. Sabırlı olun ve asla vazgeçmeden üretin demek istiyorum. Bu içten ve keyifli söyleşi için Birsen Kılıç'a çok teşekkür ediyorum. Siz de tasarımlarını daha yakından incelemek ve takip etmek için Birsen Kılıç sayfasına bir göz atabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/tasarimci-ressam-goktug-gungorun-muamma-resimsel-bilmeceler-isimli-ilk-solo-sergisi-39-galleryde-acildi", "text": "Tasarımcı&Ressam Göktuğ Güngör'ün muamma-Resimsel Bilmeceler isimli ilk solo sergisi, 3 Kasım'da 39 Kalamış Marina Sanat Oteli içindeki 39 Gallery'de sanatseverlerle buluştu. Güngör'ün koleksiyonunda, farklı tekniklerle hazırlanmış yaklaşık 50 eser yer almaktadır. Kanvas, özel kağıtlar üzerine akrilik&mürekkep kullanılan eserlerin yanı sıra dijital renklendirme ve pleksi üzerine baskı ile güncel sanat tekniklerinden oluşturulmuş 2D ve 3D eserlerin hikayeleri, sergiyi ziyaret eden sanatseverleri sanat yoluyla farklı bir düşünsel yolculuğa çıkarmaktadır. Sergide yer alan Guardians of Istanbul isimli 3 eserin, Ressam Günsu Saraçoğlu ve Göktuğ Güngör'ün imzasını taşıması da izleyiciler tarafından ilgi ile karşılandı. Ressam Günsu Saraçoğlu'nun uzun yıllardan beri üzerinde çalıştığı İstanbul çalışmaları, Ressam Göktuğ Güngör'ün koleksiyonundaki hikayesi ile yorumlanarak sanatseverlerle buluşturuldu. Güngör; farklı tekniklerden oluşan yaklaşık 50 eserinin yaratım sürecini şu sözleriyle ifade etti: Bu sergide yer alan karakterler ve mekanlar; görülen, gözlenen, duyulan, okunan ve bilinen algılardan esinlenilerek resmedilmiş olan görsel kurgulardır. Bir eser tasarlarken hedefim; bildiğimiz, tanıdığımız, gördüğümüz ve çevremizde var olan tüm görsel algıları çizgilerle manipüle ederek ve farklı teknikler kullanılarak resimsel bir bilmece yaratmak. Tasarımcı&Ressam Göktuğ Güngör'ün muamma-Resimsel Bilmeceler isimli ilk solo sergisi, 20 Aralık 2021 tarihine kadar 39 Kalamış Marina Sanat Oteli içindeki 39 Gallery'de ziyaretçilerini ağırlamaya devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/tasarimcilar-surdurulebilir-hayati-tartisiyor", "text": "Gelecek dönemdeki virüs saldırılarına karşı, yaşam alanlarındaki korumayı sağlamak, uygun tasarım fikirlerini paylaşmak, sürdürülebilir hayatı yeniden tanımlamak için tasarımcılar bir araya geliyor! Tasarımcılar, 'Sürdürülebilir bir hayat için, sürdürülebilir yaşam alanları yaratmak' temasını tartışmak için Designlook İç Mimari ve Tasarım Platformunda buluşuyor. Etkinliğe katılan tasarımcılar arasında, Mimar ve Endüstriyel Tasarımcı Ron Arad, doğadaki mekanizmalardan ilham alarak tasarımlarını geliştiren Biyomimetik Mimar ve TED Konferanslarının 'Sürdürülebilir Mimari' konusunda aranan konuşmacısı İngiliz Mimar Michael Pawlyn, Rockwell Group Avrupa Eski Direktörü Diego Gronda ve Endüstriyel Tasarımcılardan Defne Koz ve Adnan Serbest de yer alıyor. Etkinlik konuşmacıları, sosyal, ekonomik ve ekolojik sürdürülebilir obje, mekan ve hizmet tasarlamanın önemine dikkat çekiyor. Sürdürülebilir bir hayat için, sürdürülebilir yaşam alanları yaratmak ana temasıyla 15-18 Nisan 2021 tarihleri arasında gerçekleşecek olan Designlook Online Event, sergileme vitrini, b2b platformu ve webinarlardan oluşan, iç mimari ve endüstriyel tasarım disiplinlerini kapsayan online bir etkinlik olarak tasarlandı. İç Mimari, tasarım ve dekorasyon sektörünü buluşturacak olan Designlook Online Event destekçileri arasında, İdealist İç Mimarlık Derneği ve ETMK-Endüstriyel Tasarımcılar Meslek Kuruluşu yer alıyor. Etkinliğin webinar sponsorluğunu, ofis mobilyalarında sağlıklı ve sürdürülebilir tasarımlar hazırlayan Bürotime yapıyor. Konuşması hakkında bilgi veren gündemi değerlendiren Adnan Serbest; 'Büyük insanlık yavaş yavaş sona doğru geliyor, dünyamızın sonsuz sandığımız kaynakları tükeniyor. Yavaş yavaş yavaşlayıp yavaş bir yaşama geçmeli az olanla yetinmeliyiz. Alıştığımız yaşam tarzlarımızı sürdürmek yerine, yeni bir yaşam biçimi bilinci oluşturmalıyız. Bir anlamda Covid 19'dan alınacak dersler var. Bugün büyük insanlık, Covid 19 ile büyük bir mücadele içinde, görünmeyen küçük bir virüs düşmanımız oldu. Birde görünür kıldığımız virüsler var, bugün büyük insanlığın en tehlikeli virüsü eşitsizlik. Bu günlere nerden geldik, gelecekte sürdürülebilir yeni bir yaşam formları yaratmak istiyorsak, bugünlere geldiğimiz yoldan geleceğe gidemeyiz. Sürdürülebilir bir gelecekte tasarımcıya biçilen rol nedir, tasarımcılar dünyayı değiştirebilir mi? Şu anda dünyada iki görüş hakim bir kısım insanlar, tasarımcılar bu güne kadar insan yaşamını iyileştiren iyi şeyler yaptılar derken, diğer taraftan evet ama bu iyi şeylerin yanı sıra dünyanın bu gün içinde olduğu kaosun mimarı da onlar diyorlar' dedi. Tasarımın empati çağı başladığını söyleyen Adnan Serbest; 'Tasarım artık belirli bir sınıfa hizmet vermekten kaçınmalıdır. Zengin yoksul yaşlı genç arasında açılan uçurumlar siyasal ekonomik sosyal kültürel çevresel tüm oluşumlara duyarlı olmalıdır. Tasarım zanaatkarlığın ruhunu sanatın ifade ediş biçimini bilimin buluşunu mühendisliğin keşfedişini tasarımsal tavrıyla ilişkileri kurgulayıp sentezleyerek yaşamın tüm alanlarına yayması gerekmektedir. Akademik tavrı sivil toplum kuruluşlarını, endüstriyi, yerel yönetimleri, kamuyu bir araya getirecek platformların oluşmasında liderlik edip katalizör görevi üstlenmek olmalıdır. Mutlaka toplumun tüm bireylerini seyirci olmaktan çıkarıp, katılımcı olmaya davet etmelidir. Tasarım kar odaklı kapitalist sistemle yönetilen gelişmiş ülkeleri, sürdürebilir yeni bir gelecek için samimiyete, dünyayı yöneten tüm liderlere kaybolan güven ortamını yeniden inşa etmeye, büyük insanlığın yaşama şeklini tamamen yeniden düzenlemeyi düşünmeye davet etmelidir' dedi."} {"url": "https://gazetesanat.com/tasarimi-ve-sanati-anlamlandirma-cabasi-akip-giden-islev-ve-fonksiyon", "text": "Tasarım, odağını belirlerken fonksiyonu göz önünde bulundurmalıdır. Sanat çerçevesinde, hatta fütüristik dokunuşlarla şekillense bile işlevsiz bir tasarımın sürdürülebilirliği tartışılır. Çünkü tasarımı sadece sanat merkezli düşündüğümüzde içeriğini kaybetmeye başlarız. Aynı şekilde, yalnızca fonksiyon üstünden ilerleyen tasarım belli noktalarda akışını kaybeder. Yani işleve odaklanırken ve yapıyı biçimlendirirken zihni bu şekilde sınırlandırmak aynılığı beraberinde getirdiği gibi sanatın yaratıcı etkisini geri planda bırakarak fonksiyonun yükseldiği başka formları da gözardı etmemize sebep olabilir. İlk günden beri insanın hayatını sürdürmek için aletlere ihtiyaç duyması belki de mağara duvarlarına çizdiği hikayeler ve süslemelerle hem bir hafıza işlevi oluşturma isteğinden hem de içindeki sanatı ve yaratıcılığı ortaya çıkarma sevdasından kaynaklandı. Belki de hayatını kolaylaştırmak için ürettiği şeylere eklediği süslemeler, ruhundaki anlam katma hevesiyle yaşam buldu. Sanat ve tasarım geçirdiği süreçler göz önünde bulundurulduğunda; amfilerden saraylara, dini yapılardan küçük araç gereçlere, çerçeve içindeki resme, bir arabaya, binaya, flüte kadar ihtiyaç ve istek dahilinde yaşam buluyor. Geçirdiği süreçler ve yaklaşımlar bakımından bugün fark ve anlam yaratma çabalarımıza doyurucu karşılıklar veren tasarım; kimi zaman abartının ve şaşanın kimi zamansa gelecek odaklılığın ve minimalizmin etkileriyle gerçeklikle olan bağımızı sorgulamamızı sağladı ve devam ediyor. Bugünün tasarımcısı yalnızca kendi döneminin akımlarıyla ilgileniyor bile olsa, geçmişe ve geleceğe özlemi bitmeyen, insanlığın damağında kalan tat olarak üretiminin anlam ifade etmesi fikrini destekliyor. 20. yy. ile birlikte tasarımda sadeleşme fikrinin yükseldiği bir dönemde bile en başarılı tasarımcıların geçmişi, geleceği, formu ve fonksiyonu bir arada tutanlardan çıktığını biliyoruz. Bu doğrultuda konu tasarım olunca tüm kavramları anlam bakımından değerlendirip tartışmaya koymalıyız. Çünkü şimdiye kadar ortaya çıkan tüm akımlar, birbirlerini desteklemenin yanında zıtlıklarıyla var oldu. Bazı yaklaşımlar doğal ve doğada olanı temel alarak akıl yürütürken bazıları kişi odaklı, popüler ve kuralsız bir dil oluşturmaya çabaladı. Aynı zamanda akımlar kişiler tarafından kötüye kullanılabilir ve anlamını üretim dahilinde yok edebilir. Burada odaklanmamız gereken bir diğer nokta da endüstri ve toplum gidişatıdır. Gelenekselin dışına çıkan, yenilikçi ve yaratıcı tüm yaklaşımların aynı zamanda küresel sistemin çarkına ayak uydurma çabası bulunur. Bu çaba sürdürülebilirlik ilkesini destekleme amacıyla yola çıkmış gibi görünse de bazı durumlarda tüketimi destekler ve kullanıcı talebini geri planda bırakır. Yani form ya da fonksiyon bir anda işlevini kaybedip başka bir amaca yönelebilir. Dijital çağın karanlık yüzlerinden biri de kalite ve değer kavramlarının bazı noktalarda anlamlarını yitirebiliyor olmasıdır. Dolayısıyla ihtiyaç ve zevk nosyonları sığ bir ticaret anlayışının kurbanı olabilir. Yani tüm yaklaşımlar bir anda manasını kaybeder ve sürdürülebilir olmayan yapı ya da üretimlerin hayalkırıklığı olarak insan psikolojisine yerleşmesi sürecine girilir. Bu da sanatçı ya da tasarımcıyı boşluğa düşürerek yaratıcılık ve üretim aşamasında sorunlar yaşamasına sebep olur. Küreselleşmenin getirdiği popüler olma ve onun peşinden gitme çabasıyla içi boşaltılmış tarzların yanı başımızda yer bulması ve toplumun anlamsızlıkla mücadelesi bu aşamada başlar. Oktay Turan, 2016 Biçim İşlevi Anlamı İzler: Bir Manifesto Olarak Mimarlık ve Dil, XXI Mimarlık."} {"url": "https://gazetesanat.com/taskin-genc-ile-soylesi", "text": "7 Ekim 1983 tarihinde, İstanbul'un Selamsız mahallesinde dünyaya gelmiş bir arkadaşımız Taşkın. Çocukluk yıllarında babasıyla sık sık maçlara gitmiş, Kabataş Erkek Lisesi'ne başladığı erken gençlik dönemlerinde de bu sevdasına tek başına devam etmiş. Lisedeyken, derslerde öğrendiklerinin hayatı boyunca asla işine yaramayacağını düşünür, zamanını daha çok eğlenmeye ayırırmış bu oğlan. Lise 2. sınıfta arkadaşlarına hep beraber sınıfta kalmayı teklif etmiş, ilk dönem sonunda karnesi zayıflarla dolu olan tek kişi kendisi olunca ikinci dönem gaza basmış. Lise 2 edebiyat'tan ikmale kalmış. Bu sınavı ancak liseyi bitirdikten sonraki yaz döneminde verip, diplomasını alabilmiş. Böyle bir başlangıca yakışır biçimde geçen üniversite yılları; önce Kocaeli'nde, sonra Açık Öğretim Fakültesi'nde, İşletme Bölümü'nde devam etmiş. Açık Öğretimde okumaya devam ederken 2005 yılında evlenip herkesi şaşırtmış. İş hayatında da pek istikrarlı olamayan genç adam, hareketli ve değişken hayatına uygun olduğunu düşündüğü otellerde uzun yıllar çalışmıştır. Evliliğinin altıncı yılında, eşinin gençlik yıllarındaki tiyatro grubu tekrar toplanınca gerçek sanatla tanışmış bu adam. 2011 yılının son bölümünde amatör olarak sahneye çıktığında kendini keşfetmeye başlamış. Bu keşif sürecinde en büyük destekçilerinden biri Eski Tiyatro Manga'nın kurucusu Halit Karaata olmuş. Eski Tiyatro Manga BÖ Oyun adıyla yeniden bir araya gelmiş ve her hafta bir doğaçlama yetişkin oyunu çıkarmaya karar vermişler. Eşinin davetiyle katıldığı Sabahtan Akşama Oyunlar formatını çok sevmiş. Her hafta ekipten bir kişi oyun yazıp oyununu yönetiyormuş. En geç Çarşamba günü cast belirleniyor ve metin, mail yoluyla, dağıtılıyormuş. Cumartesi sabah 9 civarı oyuncular bir araya geliyor. Kahvaltıyla başlayan oyun konuşmaları, öğleden sonra provaya dönüşüyormuş. Son provanın aslında ilk oyuna dönüştüğünü, oyunu oynadıklarında fark ediyorlarmış. Disiplin ve saygı çerçevesinde atış serbestmiş. Harika doğaçlama performanslar izliyormuş. Bir gün kendisi de denemiş ve iki yıl boyunca sahneden inmemiş. Işık teknikerliği, ses teknikerliği deneyimlerinin yanı sıra yedi yetişkin oyunu yazıp üçünü yönetmiş. Bir de çocuk oyunu yazmış. Bazı oyunlar için şarkı sözleri yazmış, bestelemiş. Ekipten bazılarıyla beraber yazdıkları çocuk oyunlarını derleyip toparlayan Usta Halit Karaata'nın yönetiminde 100'e yakın devlet okulunda yüzlerce kez oyunlar oynamış. Daha sonra kendisini hazır hissetmeyip otel işine geri dönmüş ve Leopar'ın kuyruğu elinde kalmış! Uzun yıllar o günlerin hasretiyle şiirler yazmaya başlamış. 2015 yılında profesyonel iş hayatını bırakıp, hayallerinin peşinden gitmeye karar verdiğinde çoktan 300 tane şiiri hazırmış. Bu sefer kendini hazır hissediyormuş. Liseden bir arkadaşının desteği ve ortaklığıyla bir müzik yapım şirketi kurmuşlar. Tonguç Akademi adında, dijital platformlar üzerinden öğretim yapan bir ekiple bu dönemde tanışmış. Yazdığı ilk şarkılar çok beğenilince, dersleri şarkı yapmasını istemişler. Önceleri uyarlamalar yaparak, sonra da özgün bestelerle LGS müfredatının tamamını, 3-4-5-6-7 ve 9. sınıf konularının da yarısından fazlasını şarkıya çevirmeyi başarmış. Yazdığı 100'ün üzerindeki şarkıya farklı prodüktörler ve farklı solistler eşlik etmiş. Hepsine sevgi, saygı ve minnet duyuyormuş her zaman. Hala Tonguç Akademi'yle çalışmaya devam eden bu insan evladı, yolda Renan diye biriyle karşılaşmış. 2 yıl önce tanıştığı Renan Bakker'le 8. şarkılarını çıkarmaya hazırlanan Taşkın Genç'in, 2018 yılında yavrusu dünyaya gelmiş. Yavrusunu kucağına aldıktan sonra içinde biriken sözleri şarkılara sığmayınca, Bir Baba Hindi adında bir anı kitabı, Sinsinkem adında bir kurgu dışı roman ve Koçi ile Koki adında bir çocuk masalı yazmayı denemiş. İlk üç kitabı henüz basılmamış olsalar da dördüncü kitabı olan Siliki yazmaktan vazgeçmemiş. Şimdilerde İzmir'in küçük bir sahil kasabasında yaşadığı söyleniyor. diye fırçaladı beni. Bağırışmalarım yüzünden rahatsız ettiğimi sanıp özür diledim. deyip hayatımı değiştirdi. O gün maç heyecanıyla Eyvallah dayı deyip arkamı döndüğüm bey amca, hala yaşıyorsa ve bunu okursa beni bulsun lütfen. Şaka bir yana söz yazarlığım tiyatro dönemine denk gelir. Yazdığımız oyunlarda doğaçlama yaparken ya da metin yazarken bir kaç şarkı sözü yazmıştım. Oynadığımız çocuk oyunları için, daha sonra birlikte şirket kurduğumuz arkadaşımla, amatör kayıtlar alıp, kaliteli üretimler yapmıştık. O zamanlar başladığım söz yazarlığımın, 2016 yılında Tonguç Akademi için yaptığımız Teongucum motivasyon şarkısının bir milyondan fazla izlenmesiyle tescillendiğini söyleyebilirim. Son iki yıldır da Renan'la söz yazarlığıma devam ediyorum. Tonguç Akademi için yaptıklarımızı da sayarsam birlikte 40 kadar şarkı çıkardık. Dünya saatine göre çok sayılmaz aslında. 1 yıldan biraz fazla oldu tanışalı. Aramızdaki bağın farkına çabuk varıp, bunun değerini bilerek yola devam ettiğimiz için zamanın ve sınırların bizi engelleme şansı kalmadı. Bu sayede kısa zamanda çok şey üretip, uzun bir yol bıraktık geride. Biraz daha açık konuşmam gerekirse; aramızdaki yaş ve kültür farkına hiç takılmadan, birbirimizin görüşlerine son derece hoşgörülü yaklaşarak ve zamanın karşımıza çıkardığı fırsatların olumsuz yönlerine pek aldırmadan çalıştık. Tanışma hikayemiz ilginç oldu aslında. Closure isimli parçasının Türkçe'ye uyarlanması için, karşılığında para ödemek koşuluyla, bir iş anlaşması yaptık. Fakat şarkının İngilizce sözlerinde anlatılanların, Türkçe'deki duygusal karşılığı o kadar örtüştü ki ortaya karşı konulamaz bir enerji çıktı. Yani Renan'ın sözlerine, birebir çeviri yapmak yerine, şarkıda hissettiğim duyguları Türkçe olarak söze döktüm. Ve duvara toslamış gibi hissettim. İnsanın aynada gerçek yüzünü görmesi bu olsa gerek diye düşündüm. Kendimi bu enerji akışına bırakmaya o an karar verdim. Daha önce çok güvendiği dostları tarafından zor durumlara düşürülmüş olmasına rağmen, hiç düşünmeden yaptığı tüm şarkıları benimle paylaşmaya karar verdi Renan. İlk yolladığı şarkı Manitaydı. Dinlediğim anda çıkış parçamızın bu olması gerektiğini ısrarla söyleyip durdum. Şarkıya köprü olarak bir bölüm yazıp, üzerime vazife olmasa da aranjesini de yaparak bir demo gönderdim. Renan bu fikrime bayıldı ve şarkıya son halini verdi. Bu şarkıya olan inancımı, aramızdaki maddi anlaşmayı yok sayarak gösterdim. Artık birlikte iş yapan iki dost olmuştuk. Closure şarkısının ustalık eseri gibi anlam yüklü ve ilginç denemelerle dolu olduğuna karar verdik. Manita gibi daha dile yakın ve insanı harekete geçiren parçalar yaparak Closure seviyesine gelmemiz gerektiğini konuştuk. Manita'yı 6 parçadan oluşan bir EP'ye dönüştürdük. Manita ilk çıktığında beklediğimizden çok daha iyi sonuçlar alınca heyecanımız arttı. Çember, Sorry, Lastik isimli şarkıları sırasıyla yayınladık. Bu EP'nin özelliği şarkıların birbiriyle bağlantılı, bir dizi gibi ilerliyor olmasıydı. Bu sebeple Renan'ın İngilizce olarak yazdığı sözlerin çevirisiyle devam ettik. EP'nin tamamlanması için dışarıdan almamız gereken destekler gecikince EP'ye ara verip benim sözlerimden şarkı yapmaya karar vermiş Renan. Bir gece altyapı gönderip buna söz yazar mısın? diye sordu. Sözleri yazmakla kalmayıp, demo kaydedip geri yolladım. Bir saat içinde, görüntülü görüşmeyle şarkının nakaratını ortak yazdık. Renan da kendi bölümünü yazıp okudu ve Maden çıktı ortaya. İkimizin ruhundan ortak süzülen ik iş olduğu için çok heyecanlıydık. Aldığımız dinlenme sayıları ve Spotify resmi listelerinden Los Turcosa girişimiz hikayemizin keyfini iyice arttırdı. Dön Baba şarkımız da benzer şekilde çıktı ortaya. Renan'ın bir gece önce hazırladığı altyapıyı dinleyip, daha önce yazdığım şiirlerden birini gözümde canlandırdım. Sözleri hemen Renan'a yollayıp, görüntülü aradım. Birkaç saat sonra şarkı hazırdı. Daha sonra Renan'ın çok sevdiği ve vazgeçemediği POP tarzında Toka isimli şarkımız yayınlandı. Bu şarkı sözleri sadece bana ait olan ilk şarkımızdı. Epey beğeni alsak da açıkçası benim pek içime sinmeyen bir şarkı olduğunu söylemeden geçemem. Yine de her şeyiyle muazzam bir ilerleme kaydettik ve hayallerimizin ensesindeyiz. Bu süreçte benim halihazırda çalıştığım Tonguç Akademi için de bir çok ders ve motivasyon şarkısı yapıp, birbirimize iyice alıştık. Maddi ve manevi olarak tek bir zihni paylaşır hale geldik. Bunun sonucunda ortaya çıkan Tiki Taka şarkısıyla kendimizden biraz daha bahsettirmeye niyetliyiz. 2016 yılında 6 Ekim'i 7'sine bağlayan gece yani doğum günümün ilk saatlerinde yazdım sözleri. Gecenin 4'ünde uyanıp birdenbire aklıma dökülen sözleri önce yattığım yerden baştan sona toparladım aklımda. Uyumaya devam etmek istedim ama her uyuma çabamda kelimelerin yavaş yavaş hafızamdan silindiğini fark edince panikle fırladım. Telefonumu elime alıp olduğu gibi yazdım aklımdakileri. Yazdıktan sonra sanki derin bir kuyu gibi düştüm uykunun içine. Sabah uyandığımda tekrar okudum. Eşime de gösterdim. İlerleyen günlerde bir kaç dostumla daha paylaştım. Herkes beğendiğini belli eden sözler söyledi. Bu sözlerimin şarkı olmasını çok istiyordum. Prodüktör olmadığım için kendim yapamıyordum. O dönem birlikte çalıştığım müzik grubu sözleri tarzlarının dışında buldular. Daha sonra Tonguç Akademi için birlikte çalıştığım prodüktörle paylaştım, pek ilgisini çekmedi. Bu sözlerin şarkısını dinlemeyi çok istiyordum ama yakın çevremden gereken ilgiyi bulamadım. Sonra Peyk grubuyla ve Gaye Su Akyol'la paylaştım sosyal medya aracılığıyla. Okuyup okumadıklarını bile bilmiyorum. 2020 yılının başlarında Renan'la tanıştım. Birlikte çalışmaya başladığımızda birkaç şarkı sözüyle birlikte Tiki Taka'nın sözlerini de yolladım. Özel bir ilgi göstermedi. Ben de ayrıca ilgilenmesini söylemedim açıkçası. Üzerinden şarkılar, işler ve zaman geçti. Sonra 10 Ocak 2021 tarihinde Renan gece garip bir şey yaşadığını söyledi. Sabaha karşı 4'te uykusundan uyanıp hipnotize olmuş gibi bilgisayarını açmış. Aklına gelen melodileri unutmamak için bir prodüksiyon dosyası açıp çalışmaya başlamış. Altyapı ortaya çıkınca Tiki Taka'nın sözlerini mırıldanıp yatmış. Uyanınca toparlarım diye düşünmüş. Sonra bana yolladı. Çok beğendim. Düzenlemeye, tekrar okumaya çalıştık ama o gece sabaha karşı kulaklığının dahili mikrofonuyla yaptığı ham kayıtları kullanmaya karar verdik. O gecenin ruhu şarkıda hissedilsin istedik. Prodüksiyonda bile değişiklik yapmaya gerek duymadık. Mix ve master yaptı Renan. Yaptığımız şarkı yayın planında beklemediğimiz bir aksilik olunca Tiki Taka'nın yayınını geri çekmek zorunda kaldık. Yine güzel bir tesadüf ki; şarkı doğum günümün son dakikasında yayınlanacak bu sayede. Tiki Taka kendini var etmenin bir yolunu bulan, yaşayan ve hayata tutunan bir şarkı. Zamanın kendi yoluyla geldiğinin bir kanıtıdır. Umarım bir kaç ay sonra, Renan'ın doğum gününde, tüm dünyanın dinlediği kült bir parça olur. Bu, Tiki Taka'nın hikayesine yakışan güzel bir tesadüf olacaktır. Teşekkür ederim güzel dilekleriniz için. Şu an bu röportajınız da benim için unutulmaz bir doğum günü hediyesi oldu. Minnettarım. Soruya dönecek olursak, ilham konusunda pek seçici değilim. Herhangi bir zamanda ve mekanda, birdenbire geliverir çoğu zaman. Hemen içime dönüp zihin notlarımı alır ve müsait bir zamanda üretime geçerim. İlhamın birdenbire gelme sebebini ise; her anımın kıymetli tarafını görmeye çalışarak yaşıyor olmamla açıklayabilirim. Zamanda yolculuk yapmaya başladığımızda, geri dönüp düzelteceğim çok az anım olsun isterim. İlk önce Renan'la yarım kalan Manita EP'yi yılbaşına kadar tamamlamak istiyoruz. Ayrıca Tonguç Akademi'yle yapacağımız yeni öğretim yılı planlamasına göre ders ve motivasyon şarkılarımız olacak. Yine Renan'la çalışmaya başladığımız bir çocuk şarkıları projemiz var. Birkaç şarkı şimdiden hazır bile. Şarkılar başka bir yapımcıyla mı yoksa kendimiz mi yayınlamalıyız, onun kararını vereceğiz. İngilizce eğitim şarkıları da yapmak istediklerimiz arasında. Henüz düşünce aşamasında olsa da bu yıl bir şeyler üretebileceğimizi biliyorum. Müzik dalında Six Pack grubunun kurucularından olan saksafon sanatçısı Ozan H. Özcan ile ilginç bir müzikal deneme projemiz de zamanını bekliyor. Öte yandan kitap yazmaya devam edeceğim. Silik bitmek üzere ve şimdiden beşinci kitap için kafamın içinde çalışmalara başladım bile. Şiirlerime de ara sıra göz atıyorum. Benim için en heyecan verici proje ise Nora'nın Oyuncakları projesidir. Eşim hamileyken vakit geçirmek için başladığı Amigurumi sanatını, Nora'nın Oyuncakları adıyla sosyal medyada ve online satışla sürdürüyor. Sığacık El sanatları pazarında da mütevazi bir tezgah açıyor. Yazdığım ya da yazacağım çocuk öykülerine uygun oyuncaklar örmek gibi bir planı var. Ördüğü oyuncaklardan kitabın animasyonlarını yapmayı çok istiyoruz. Belki kitabın animasyon videolarını bile yapabiliriz. Bu proje de zamanının gelmesini bekleyenler arasında en sevdiğimdir. Röportaj için teşekkür ediyorum Taşkın Bey. Gazete Sanat Çocuk için yaptığımız röportajda, heyecandan teşekkür etmeyi unutmuştum. Bu sefer hatırlattığınız için teşekkür ederim. Tabii bir de vakit ayırdığınız için."} {"url": "https://gazetesanat.com/taylor-swiftin-9-studyo-albumu-evermore-cikti", "text": "Dünyaca ünlü ABD'li şarkıcı Taylor Swift'in son albümü folkloreun devamı niteliğini taşıyan dokuzuncu stüdyo albümü evermore çıktı! Albümden 'willow' şarkısı için çekilen müzik videosunu izlemek için tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/tayvan-kokenli-cagdas-sanatci-melek-kocasinan-gao-anqi-16-contemporary-istanbulda", "text": "Tayvan Kökenli Türk sanatçı Gao Anqi, New York ve Taipei deneyimlerini konu alan çarpıcı fizi-dijital kolajlarıyla Galeri Binyıl bünyesinde 16. Contemporary Istanbul'a katılıyor. Seçkin yerli ve yabancı galerilerin yer alacağı Contemporary İstanbul bu sene ilk kez yeni mekanı Tersane İstanbul'da gerçekleşecek ve çağdaş sanatı, tarihi bir mekan içinde sanatseverlerle buluşturacak. Son dönemde dijital ve fiziksel dünyayı bir araya getiren kolajlarıyla ilgi gören Melek Kocasinan'nın eserleri Galeri Binyıl bünyesinde sergilenecek. En son Artweeks Akaretler'de eserleri sergilenen Gao Anqi, 5-10 Ekim'de gerçekleşecek 16. Contemporary Istanbul'a, New York ve Taipei deneyimlerini konu alan çarpıcı kolajlarıyla katılıyor. Sanatçı, eser seçimleriyle Tayvan'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurul bünyesine dahil edilmesi global çağrısına da destek veriyor. Kocasinan'ın Contemporary İstanbul'da sergilenecek eserlerinden biri de New York Sokakları / New York Streets. Eser, sanatçının Amerika'da Yale Üniversitesi'nde eğitim alırken New York'a trenle hafta sonu seyahatlerinden esinleniyor. New York City sokaklarında hissedilen yüksek enerjiyi yansıtan eser, New York'un ünlü sarı taksileri, yüksek gökdelenlerini ve koşuşturan kalabalığını içeren dinamik bir kaos sunuyor. Fizi-dijital tekniğinin güçlü bir örneği olan eserde sanatçı, New York deneyimini parçalayıp yeniden yapılandırıyor. New York Sokakları eserini Contemporary İstanbul için özellikle seçtiğini vurgulayan sanatçı, 14 Eylül'de New York'ta başlayan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na Tayvan'ın da dahil edilmesiyle ilgili çağrıya destek vermeyi amaçlıyor. Sanatçının Taipei'de geçen çocukluğundan ilham alan Glow-in-the-Dark serisinden eserler de Contemporary Istanbul'da sergilenecek. Seri, geceleyin karanlıkta, gerçeküstü ve ışıldayan bir orman içerisinde gezen bir çocuğun gördüklerini konu alıyor. Sanatçının 7 yaşında ailesiyle Tayvan'a yerleştiğinde yeni bir ülkeyi keşfedişini, geceleri ışıl ışıl Taipei gece pazarlarında gezişlerini, gördüğü farklı hayvanları ve yaşadığı heyecanı, hayal gücünde yarattığı yeni bir gerçeklik üzerinden aktarıyor. Sanat benim için, bir hatırlama biçimi, belleği yeniden inşa istencimin güçlü bir dışavurumu diye belirten sanatçı, çalışmalarında hayalgücü ve merakı tetiklemek ve bununla birlikte çocukken yaşadığım kültürel karışıklığın yarattığı endişe ve çekingenliği de paylaşabilmek arzusu taşıdığını belirtiyor. Fizi-dijital çalışmaları içinse, hem fiziksel boyayı, kağıdı, kumaşı hem de dijital çizim araçlarını ve fotoğrafları kullanarak dijital ve fiziksel süreçlerin etkileşimlerinin yarattığı yeni olasılıkları araştırıyorum. diyerek sanatsal pratiğini özetliyor. Contemporary Istanbul'da Galeri Binyıl bünyesinde eserleri sergilenecek sanatçı, bu sene içerisinde ArtContact Istanbul Çağdaş Sanat Fuarı, BAAF Bodrum Sanat ve Antika Fuarı ve Eylül ayında Artweeks Akaretler'in 5. Edisyonuna katıldı. 3-7 Kasım IAAF İstanbul Sanat ve Ankara Fuarı, 15-30 Ekim'de İzmir Tilki Sanat'ta Homo Sacer, 5-21 Aralık'ta Beşiktaş MKM'de Tanış Olmak sergilerinde eserleriyle yer alacak olan sanatçı bugünlerde Ekim 2022'de Amsterdam'da sergileyeceği şamanik Journey of the Seed serisi üzerinde çalışmaktadır. Sanatçı Hakkında:Tayvan kökenli Türk sanatçı, popüler kültür öğeleri ve kişisel mitolojisinden kaynağını alan karışık teknik ve dijital kolajlar üretmektedir. Tayvan'ın başkenti Taipei'de ilkokula başlayan, Türkiye'de eğitimine devam eden sanatçı, resme ilgisini Çince yazı karakterlerini resim gibi çizerken keşfetti. Geleneksel Çin resmi yapan Türk ressam babası ve Çince kaligrafide usta Tayvanlı annesinin etkisinde küçük yaşta Asya sanatıyla tanışan sanatçı, rengarenk ambalajlar, çizgi romanlar, anime karakterlerle dolu Tayvan'ın görsel kültüründen de etkilendi. ABD'de Yale Üniversitesi ve UCLA'de okudu. ESMOD'da moda tasarım eğitimleri de alan Kocasinan'ın çalışmalarında, yaşamış olduğu Asya ve Kuzey Amerika kültürlerinin etkisiyle, Asya sanatının iki boyutlu figüratif soyutlamacı tarzı, canlı renkleri, kalın kaligrafik çizgiler, Japon çağdaş sanat akımı supeflat ve neo-pop sanat etkileri görülmektedir. Psikanalitik ve şamanik kaynaklardan ve kendi çok-kültürlü yaşam deneyimlerinden de yararlanan sanatçı, fiziksel ve dijital araçları birlikte kullanarak fizi-dijital sanat diye adlandırılabilecek, fiziksel ve sanal gerçekliklerin arasındaki sınırı aşmaya çalışan işler üretmektedir. Boya, kağıt, kumaş gibi malzemelerin dokusunu ve insana dairliğini, dijital sanatın parlak renkleri ve farklı dünyaları bir araya getiren olanaklarını sentezleyerek çekici görsel hikayeler anlatmaktadır. Lüks bir çanta ve gündelik nesneler kullanarak ürettiği Transcending Dream Object / Düş Nesnesini Aşmak yerleştirmesi, Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Artweeks Akaretler 5. edisyonda gördüğü ilgiden sonra Aralık ayında Beşiktaş MKM'de sergilenecektir. Kraken: Fiziksel ve dijital araçlar kullanılarak yaratılan kolajlardan oluşan Glow-in-the-Dark / Karanlıkta Işıldayan serisinde, geceleyin karanlıkta, gerçeküstü ve ışıldayan bir orman içerisinde gezen bir çocuğun gözünden bakıyorsunuz. Sanatçının 7 yaşında ailesiyle Tayvan'a yerleşmesinin onda yarattığı etkiden esinlenen seride, Kocasinan yeni bir ülkeyi keşfedişini, geceleri ailesiyle ışıl ışıl Taipei sokaklarında ve gece pazarlarında gezişlerini, gördüğü farklı hayvanları ve yaşadığı heyecanı, hayal gücünde yarattığı yeni bir gerçeklik üzerinden aktarıyor. Çocukken Türkiye ve Tayvan'daki yaşam tarzlarının farklılığı nedeniyle gerçekliğin kişi ve kültürlere göre değişebilir olduğunu gözlemledim ve kendime özgü dünyalar inşa ettim. Akrilik, mürekkep ve marker kalemlerle fiziksel olarak ürettiğim görselleri dijital ortama aktarıyor, dijital çizim ve kolaj teknikleriyle yeni gerçeklik katmanları üretiyorum. Işıldayan çizgilerle figürlerimi gecenin derinliğinden yüzeye çekiyorum. Deneyimleyenin devasa ağaçlar, ışıltılı adalar arasında gezinmesini; büyülü varlıklarla karşılaşmasını amaçlıyorum. Tanıdık olan ve olmayanı birlikte deneyimleterek, çocukken yeni bir ülkeye alışırken duyduğum heyecan ve çekingenliği yaşatmak istiyorum. New York Streets: New York City sokaklarında hissedilen yüksek enerjiyi ele alan çalışma, sarı taksiler, yüksek gri binalar, yol tamiratları, koşuşturan insanlar, bulutlar ve gökyüzünün maviliği, kentin içinde ayrılmış yeşil alanlar ve canlı kırmızı renkteki araba ve trafik ışıklarını içeren dinamik ve renkli bir kaos sunar. Sanatçının, fiziksel kolaj ve görselleri dijital çizim teknikleriyle dönüştürdüğü fizi-dijital tekniğinin güçlü bir örneğidir. Bu teknik sayesinde sanatçı, deneyimlerini parçalayıp yeniden yapılandırarak özgün bir gerçeklik sunar."} {"url": "https://gazetesanat.com/tayvanin-isigi-istanbulda-parliyor", "text": "Tayvan kökenli çağdaş sanatçı Melek Anqi, Asya ülkelerinde büyük ilgi gören Glow-in-the-Dark serisiyle MAJİ Art Gallery'nin sergisine katılıyor. Uzakdoğu basınında Tayvan'ın Işığı ismi verilen Melek Anqi, Kasım ayında Glow-in-the-Dark /Karanlık'ta Işıldayan serisiyle MAJİ Art Gallery'nin düzenlediği Art Project White Cube grup sergisinde yer alıyor. Eylül ayında Contemporary Istanbul ve İstanbul Bienali'yle hareketlenen İstanbul'un sanat hayatı, Kasım ayında da pek çok sanat etkinliğine ev sahipliği yapacak. Maji Art Gallery'de düzenlenecek Art Project White Cube Istanbul çağdaş sanat sergisi, eser seçkisi ve sanatçılarıyla Kasım ayında ön plana çıkan sergiler arasında. İş insanı Gaye Donay'ın sahibi olduğu yenilikçi MAJİ Art Gallery, düzenlediği Art Project White Cube Istanbul projesi ile çağdaş sanatın form, konular ve içerikler konusunda birbirini tamamlayan sanatçılarını bir araya getiriyor. Sergiye katılan sanatçılardan biri de Tayvan kökenli sanatçı Melek Anqi Kocasinan. Amerika'nın köklü okullarından Yale Üniversitesi'nden yüksek lisansı olan melez sanatçı Melek Anqi, pandemiyle beraber Türkiye'ye yerleşmişti. Sergide yer alacak Glow-in-the-Dark serisi, sanatçının 7 yaşında ailesiyle Türkiye'den Tayvan'a yerleşmesini ve oraya alışma sürecini gerçeküstü bir dille işliyor. Sanatçı onu çok etkileyen bu çocukluk deneyimini, gecenin karanlığında ışıltılı bir ormanda çıkılan büyülü bir gezintiyi resmederek aktarıyor. Büyük ışıltılı ağaçların, parıldayan çiçeklerin ve karanlık sulardan yükselen tuhaf yaratıkların olduğu bir dünyada geziniyormuş gibi hissettiren seriden seçili eserler, MAJİ Art Gallery'deki sergide görülebilecek. Glow-in-the-Dark serisinden seçili eserler daha önce Türkiye'de Contemporary Istanbul 16. Edisyon ve Artweeks Akaretler 5. Edisyon'da sergilenmiş ve Türkiye'deki özel koleksiyonlara dahil edilmişti. Yurtdışındaki koleksiyonerler dışında Türk koleksiyonerlerin de yoğun ilgisini çeken seriden yeni eserler, MAJİ Art Gallery'de Art Project White Cube İstanbul proje sergisi dahilinde 15 Kasım tarihine kadar görülebilecek. MAJİ Art Gallery'nin Art Project White Cube Istanbul sergisi, 1 Kasım'da gerçekleşecek açılıştan sonra 15 Kasım'a kadar gezilebilir. Tayvan ve Türk kökenli çağdaş sanatçı Melek Anqi Kocasinan, gerçeküstü dünyaları işleyen karışık teknik ve dijital resimler üretmektedir. Tayvan'da ilkokula başlayan, Amerika'da UCLA ve Yale Üniversitesi'nde eğitimini tamamlayan sanatçı resme ilgisini çocukken Çince bilmeden gittiği Tayvan'da, Çince yazı karakterlerini resim gibi çizerken keşfetti. Resimleri en son New York'ta ve Contemporary Istanbul'da sergilenen sanatçı, Türkiye, Amerika ve Tayvan arasında çalışmalarını sürdürüyor. Sanatçı, fiziksel ve dijital araçları birlikte kullanarak fizi-dijital sanat diye adlandırılabilecek, fiziksel ve sanal gerçekliklerin arasındaki sınırı aşmaya çalışan işler üretmektedir. Boya, kağıt, kumaş gibi malzemelerin dokusunu ve insana dairliğini, dijital sanatın parlak renkleri ve farklı dünyaları bir araya getiren olanaklarıyla sentezleyerek çekici görsel hikayeler anlatmaktadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/tayvanli-turk-sanatci-hiromita-karakteriyle-nft-dunyasinda", "text": "Çağdaş kadın sanatçı Melek Anqi'nin Uzakdoğu köklerinden ilhamla yarattığı Hiromita koleksiyonu dünya çapındaki sanatseverlerin beğenisine sunuldu. BBProjecTT kürasyonuyla Rarible kripto platformunda sergilenmeye başlanan koleksiyondan dört eser, Ocak ayında 10.000 dolar değerinde Ethereum'a alıcı buldu. Uzakdoğu'da da tanınan Türkiye kökenli Tayvanlı dijital sanatçı Melek Anqi Kocasinan, NFT dünyasına özel Hiromita karakterini yarattı. Hiromita koleksiyonu, sanatçının Asya kökenlerinden aldığı ilhamla ortaya çıktı. Sanatçı, Asya'nın bazı bölgelerinde evlerin çatılarına konularak kötülüklerden koruyan, kaplana benzetilen kedi biçimli kutsal heykellere çağdaş bir yorum getirdi. 100 adet eşsiz NFT'den oluşan Hiromita koleksiyonunun ilk 16 eseri BBProjecTT kürasyonuyla Ocak ayında Rarible platformunda sergilenmeye başlandı. Dikkat çekici dijital resim ve animasyonlardan oluşan serideki her eser sanatçı tarafından elle çizildi. Seriden üç dijital resim ve bir adet animasyon uluslararası kripto sanat koleksiyonerleri tarafından 10.000 dolara satın alındı. Çatıdaki Kaplan adı verilen, korkunç dişleriyle hayaletleri yediği ve bereket getirdiği söylenen geleneksel heykelleri, Melek Anqi yeniden yorumladı. Sanatçı, çağdaş insanın içindeki boşluğu yiyen ve dijital ekranlar üzerinden birbirimizle bağ kurmayı hatırlatan bir karakter olarak Hiromita'yı yarattı. Eserlerde, Hiromita'nın izleyiciye hitaben söylediği I eat your void İçindeki Boşluğu Yiyeceğim göndermesi dikkat çekiyor. Hiromita'dan oklarla çıkan Love/Sevgi ve Gold/Altın kelimeleri de, sanal ortamda yakalanmaya çalışılan gerçek sevgiye ve paranın giderek sanal/kripto olduğu ortamda, altın gibi kendinden değerli madenlere atıfta bulunarak izleyiciyi şu anki gerçekliğimizi sorgulamaya davet ediyor. İronik olarak, ekranlarımız üzerinden bizimle bağ kurmak isteyen dijital varlık Hiromita, tam da bu giderek dijitalleşen ortamda gerçek bir varlık olabilme olasılığını araştırıyor. Hiromita koleksiyonun ilk bölümü Ocak ayında Rarible platformunda dijital olarak sanatseverlere sunuldu. Eserleri NFT olarak alan sanatseverler, bu kripto sanat eserlerini ev ve ofislerinde dijital ekranlarda sergileyebilecekler. Eserin fiziksel formunu almak isteyen sanatseverler ise, sanatçıyı temsil eden BBProjecTT galerisinde dijital ekran parlaklığını en iyi yansıtan müze kalitesinde ve bir adetle sınırlı diasec baskısını koleksiyonlarına ekleyebilmekteler. Her eserin birbirinden bağımsız sadece birer adet NFT'si ve diasec baskısı olmasıyla, geleneksel ve kripto sanat olarak koleksiyonere iki seçenek sunuluyor. Hiromita koleksiyonunun NFT'leri Rarible'da, https://rarible. com/hiromita adresinde görülebilir. Finans ve sanat dünyasında giderek popülerleşen NFT'nin açılımı 'Non-Fungible Token'dir. Değiştirilemeyen Token/Para olarak tercüme edilebilir. NFT'ler, diğer kripto para birimlerinde olduğu gibi blok zinciri üzerinde bulunur. NFT, koleksiyon değerine sahip olabilecek bir varlığın dijital dünyadaki sahipliğini kanıtlar. Bir sanat eseri, video, görseller, gerekli şartları sağladıklarında birer NFT olma özelliği taşıyabilir. NFT'ler blok zincirde birbirinden farklı şekilde tasarlanıp kodlanır. Bu özellik, onları özgün ve değiştirilemez kılar."} {"url": "https://gazetesanat.com/tayvanli-turk-sanatci-melek-kocasinan-gao-anqi-ile-sanat-yasami-uzerine-konustuk", "text": "- Merhabalar Melek hanım. Size dair çok fazla bilgiye sahip olsak da sizi bir de sizden dinlemek istiyoruz. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Merhaba, teşekkür ederim. Türkçe ismim Melek, Tayvanlı ismim ise Anqi Uzakdoğu'da bu ismimle biliniyorum. Asya kültürünü ve popüler kültür öğelerini sentezleyen, fizi-dijital işler üreten, yarı Tayvan yarı Türk kökenli bir çağdaş sanatçıyım. Fiziksel malzemeleri ve dijital araçları bir arada kullanmayı, çekici, merak uyandıran, hafif de tedirgin edici hikayeler anlatmayı seviyorum. Türkiye, Tayvan ve Kuzey Amerika'da eğitim gördüm ve yaşadım. Çocukluğumdan beri kolaj tekniğiyle, şimdi de dijital teknikleri sanatsal pratiğimde sentezleyerek, yeni dünyalar yaratıyorum. Lisans eğitimimin bir bölümünü ve yüksek lisansımı Amerika'da UCLA ve Yale Üniversitesi'nde burslu olarak tamamladım. New York'ta İrlandalı sanatçı Nuala Clarke'tan resim eğitimi aldım. ESMOD Uluslararası Moda Akademisi'nde de moda tasarımı, illüstrasyon ve modelizm eğitimleri aldım. Sanatsal çalışmalarımı artık Türkiye'de sürdürüyorum. 2021'de Türkiye'de ArtContact Çağdaş Sanat Fuarı, Bodrum Sanat ve Antika Fuarı, 16. Contemporary İstanbul, Artweeks Akaretler 5. Edisyon, IAAF Sanat ve Antika Fuarı gibi önemli fuar ve sanatsal etkinliklere katıldım. Ankara, İstanbul, Bodrum ve İzmir'de eserlerim sergilendi. Türkiye'deki sanat yolculuğumda BB Projectt ile yollarımız birleşti. Yenilikçi, yeni projelere açık bir çağdaş sanat galerisi olan BB Projectt tarafından temsil ediliyorum. - Teknik olarak aynı tarzda ilerleseniz de farklı temalarda çalışmalar oluşturduğunuzu biliyoruz. Bu temaları seri çalışmalar şeklinde sunuyorsunuz. Seri çalışmalarınızın oluşum sürecinden bahseder misiniz? Bir konuyu derinlemesine işleyebilmek, özüne inebilmek için seriler halinde çalışıyorum aslında. Seride ilerledikçe işlemek istediğim konuyu daha iyi anlıyorum. Seri odaklı çalışmanın, bir temayı derinliğine araştırmanın beni çok geliştirdiğini, yeni teknikler denemek için cesaret verdiğini ve ele aldığım temanın öz bilgisine ulaşmaya doğru beni güçlü bir şekilde yönlendirdiğini gözlemledim. Süreç, önce beni etkileyen temalardan birini seçmemle daha doğrusu temanın beni seçimiyle başlıyor. Önce o temayla ilgili geniş bir görsel arayışa giriyorum. Moda tasarım eğitimlerinde öğrendiğim Mood Board / İlham Panosu denilen yöntemle işlemek istediğim konuda görselleri kendim üretmeye ve çeşitli kaynaklardan toplamaya başlıyorum. Zaman içerisinde bu görselleri fiziksel veya dijital olarak bir araya getiriyorum. Bir yandan da serinin içeriğini güçlendirmek için, çeşitli kaynaklardan okuyor, besleniyor, notlar alıyorum. Farklı disiplinlerden, kaynaklardan, yaşam deneyimlerinden beslenmek önemli. Sanat tarihi kadar, edebiyat, kültürel çalışmalar, psikanalitik yaklaşım, şamanik öğretiler, antik Yunan felsefesi çalışmalarımı besliyor. Bu süreçte zaman zaman durup, ortaya çıkmaya çalışanın hem kişisel mitolojimle hem de kişisel hikayemden daha geniş insanlık durumlarıyla olan bağlarını keşfetmeye çalışıyorum. Serideki işler ortaya çıktıkça, sanat alımlayıcısının tepkileri de serinin hikayesini ve diğer işlerini etkiliyor. Bu etkileşim, serinin bende derinleşmesini sağlıyor. Zaman zaman duraklamalar olsa da, aslında bir seri başladığında benim için bitmiyor. Zaman zaman geri dönüp yeni üretimlerde bulunabiliyorum veya seriyi dönüştürebiliyorum. - Son seriniz olan Journey of the Seed / Çekirdek Yolculuğu nasıl ortaya çıktı? Yaratım süreci nasıl ilerledi? 2011'de kadim şamanik öğretileri koruyan Delicate Lodge'un öğretilerinin bir kısmının aktarıldığı bir eğitime katıldım. Kendimizle ve dünyadaki tüm varlıklarla bağlantımıza dair, ilginç ruhsal deneyimler yaşadım. Serinin ilk görsellerini 2011'de oluşturmaya başladım. Yağlı pastellerle, kraft kağıdına, meditatif bir şekilde çiziyordum. 10 yıl sonra, tekrar bu görselleri ziyaret ettiğimde, yaşam amacımızı gerçekleştirmek, hayatın bizim üzerimizden yaşamak istediği düşü yaşayabilmemizle ilgili bir hikayenin parçalarını çizmiş olduğumu anladım. Seri, bu parçaları bir araya getiriyor. Serideki eserlerden biri Eylül ayında Artweeks Akaretler'in 5. Edisyonunda, bir diğeri ise Kasım ayında IAAF Istanbul Sanat ve Antika Fuarı'nda sergilendi. Üzerinde çalışmaya devam ediyorum. - Çalışmalarınızın tamamına baktığımızda hepsinin güçlü manifestoları olduğunu görüyoruz. İzleyiciye yalnızca bir şey göstermiyor veya yeni bir şey keşfettirmiyorsunuz. Kimi zaman çalışmalarınız eleştiri de barındırıyor. Sanatçının izleyicisini daima dinamik tutması ve toplum için farkındalık da yaratması gerektiğini düşünen güçlü bir kitle var. Siz neler düşünüyorsunuz? Sanatçı sanatı dinamik tutarken içinde yaşadığı toplumu yönlendirmeli mi? Sanat doğası gereği politiktir ve yönlendirme içerir. Hakikatin ne olduğunu görmeye ve göstermeye çabalar. Sanatçının tamamen kişisel hikayesini anlattığı durumda bile aslında topluma söylediği bir mesajı vardır. Bununla birlikte, Türkiye'de, sanatçının mutlaka meselesi olması gerektiği düşüncesinin sanatçıda bir baskı oluşturacağını hissediyorum. Bu kaygı, sanatçının büyük meseleler anlatan sanatçı olmaya çabalarken, samimiyetinde bir kopukluk oluşturabilir. Kendi adıma, farkındalık yaratma misyonuyla hareket etmiyorum, serilerimle birer öykü anlatıp insanlarla bağ kurmaya çalışıyorum. Benim için önemli olanın bir başkası için de önemli olabilme ihtimali beni sanatsal üretimde motive ediyor. - Fuar ve sergilerde sizi son derece aktif görüyoruz. Yeni projeler var mı, varsa nelerdir? Bizi neler bekliyor? 2021 yılı oldukça yoğun geçti. Pandemi nedeniyle ertelenen pek çok fuar ve sergi bir anda gerçekleşti. Şimdi şamanik öğeler taşıyan Çekirdek Yolculuğu serim üzerinde çalışmaya devam edeceğim. Çalışmalarımın NFT olarak da sanat piyasasına sunulması üzerinde çalışıyoruz. - Projeleriniz bittikten sonraki planınız nedir? Yeni bir çalışma serisiyle mi yoksa bir kişisel sergiyle mi göreceğiz sizi? Çekirdek Yolculuğu serimin tohumları on yıl önce atılmış olsa da o seride daha üreteceğim işler var. Beni çağıran bu eserleri sanatseverlerle buluşturmak istiyorum. Ayrıca, mevcut serilerimden bir kürasyonu da kişisel bir sergi olarak sunma planımız var. Hem sosyal medyada IG: melek. kocasinan. art 'tan hem de IG: BBprojectt'in sayfasından yeni projelerimiz takip edilebilir. - Röportaj için teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/tayvanli-turk-sanatci-melek-kocasinan-yeni-serisinde-cocukluk-anilarini-ve-tayvan-kimliginin-tozlu-sayfalarini-aciyor", "text": "Tayvanlı Türk sanatçı Melek Kocasinan, yeni bir tarzla yarattığı ve Multi Kültürel Pop Sanat olarak adlandırdığı yeni serisi Çarpıcı Bir Düş Yeri 'nde dijital ve fiziksel araçları birlikte kullanıyor. Sanatçı yeni serisini yorumlarken; çocukluğunun geçtiği Türkiye ve Tayvan kültürlerinin popüler imgeleri ile çocukluk fotoğraflarını, üniversite için gittiği Amerika'da ise hafızasında oluşan güçlü görselleri kullanarak, gerçek hayat hikayesini anlatıyor. Kültürel kimliğini ve çocukluk hafızasını yeni serisine aktaran; eski fotoğraflar, boyalar, tekstiller ve çeşitli objelerle yarattığı fiziksel veya dijital kolaj ve asamblajları birleştiren Melek Kocasinan, hayatına dokunan parçalardan anlamlı bir bütün ve zihinsel yeni fotoğraflar oluşturuyor. Türkiye, Tayvan ve Amerika'daki yaşamış olması sanatçının görsel hafızasında zengin imgelere varmasını sağlıyor ve multi kültürel kolajlarında bu imgeleri birbiriyle etkileşime sokarak, kültürel kimliğini görselleştiriyor. Çarpıcı Bir Düş Yeri serisinde;7 yaşında Tayvan'a giden Tayvan-Türk melezi bir çocuk olarak, kültürel kimliği oluşmadan yaşadığı deneyimi konu alan Kocasinan, belleğini yeniden inşa etmek için kolaj tekniği ve dijital çizimi seçmiş. Tayvan'daki çocukluk fotoğraflarını, okul defterlerini, çizgi romanları ve okul notlarını tarayarak kullanan sanatçı; bazen çok net, bazense belli belirsiz hatırlanan anıların niteliğini, patlayan renk alanları, yer yer silikleşmeler ve geçişlerle vermeye çalışmış. Görsel dilde, pop art ve Japon çağdaş sanat akımı superflatten etkiler bulunan eserlere, diasec baskıyı ise yeniden sentezlenmiş çocukluk anılarının camla korunmasını vurgulamak için seçmiş. Çocukluk anılarını yeni bir kolaj tekniğiyle yaratan ve serisine Tayvan'dan başlayan sanatçı, serisinin Türkiye ve Amerika'daki izlerini sürüldüğü devam serisi çalışmalarına ise devam ediyor. Melek Kocasinan 'ın geçtiğimiz günlerde ArtContact İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı'nda bir kısmı sergilenen ve büyük ilgi gören Glow-in-the-Dark / Karanlıkta Işıldayan serisinin tümü 21 Haziran 1 Temmuz'da Beşiktaş Akaretler'de Karl&Ein Art Gallery'de sergilenecek. Sanatçı, 16 Haziran 30 Haziran tarihleri arasında ise Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde, farklı bir seri ile AAAL 50. Yıl Tanış Olmak sergisine katılacak. 1983'te Ankara'da doğdu. 7 yaşında Tayvan'a gitti, orada ilkokula başladı. Çince bilmediği ilk zamanlarda Çince yazı karakterlerini resim gibi algılayıp çiziyordu. Geleneksel Çin resim teknikleriyle resim yapan Türk babası ve Çince kaligrafi ustası/yazar olan Tayvanlı annesinin etkisinde küçük yaşta sanatla tanıştı. Amerika'da, Yale Üniversitesi'nde yüksek lisans yaparken de sanatsal eğitimler almaya devam etti. yüksek lisans eğitimi sırasında yaptığı kültürel ve toplumsal cinsiyet araştırmaları ve edindiği niteliksel araştırma teknikleri, sanatsal araştırmalarında ve denemelerinde de etkili oluyor. İkinci nesil Asyalı Amerikalılar üzerine gözlemleri ve kültürlerarası evlilik ve ilişkilerin çocuk gelişimine etkisi gibi konulardaki araştırmaları, başka bir kültür içerisinde var olma ve kültürel kimlik inşa etme alanındaki sanatsal çalışmalarını destekliyor. Kocasinan çalışmalarında; bellek, kadın kimliği, çok kültürlülük, beden algısı, aidiyet, kültürlerarası etkileşim gibi konuları işliyor. Merak uyandıran, oyuncu kolajlarının hafif tedirgin eden yanıyla, insanlara ilgi çekici bir konu gibi gelen melezliğin veya farklı kültürlere maruz kalmanın kimlik üzerindeki zorlayıcı ve bütünselliğe ulaşmayı zor hale getiren yönlerini de sorguluyor. 2007 yılında Yale Graduate School fotoğraf yarışmasında 2. oldu. 2010'da New York'ta Nuala Clarke'tan resim eğitimi, Türkiye'ye dönüşü sonrası çeşitli sanatçılardan bireysel dersler, 2018'de ESMOD Uluslararası Moda Akademisi'nde moda tasarımı/illüstrasyon eğitimi ile çalışmaları devam etti. Modern/Çağdaş Sanat okumaları, eser çözümleme ve sanat eleştirisi eğitimlerine devam eden sanatçının, Taiwan Merkezi Haber Ajansı, United Daily News Group, Mirror Media Group, Hürriyet, Gazete Sanat gibi dünyaca ünlü yayınlarda defalarca haberi yayınlandı."} {"url": "https://gazetesanat.com/tayvanli-turk-sanatcinin-istanbuldaki-sergisi-aciliyor", "text": "Yenilikçi çalışmalara imza atan ve bu çalışmaları sayesinde dünyada da ismini duyurmaya başlayan Tayvanlı Türk sanatçı Melek Kocasinan 1-6 Haziran 2021 tarihleri arasında düzenlenecek olan ArtContact İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı'nda Glow-in-the-Dark'' adlı serisini sergiliyor. Annesi Tayvanlı, babası Türk olan sanatçı Melek Kocasinan, uzun yıllar Amerika, Türkiye ve Tayvan'da yaşamış. Sanat üslubu çeşitli kültürlerle harmanlanan sanatçı, dünyanın şu anda bulunduğu çok sesli ve karmaşık yapıyı, kendi deneyimleriyle birleştirerek Glow-in-the-Dark'' serisine hayat vermiş. Yeni bir ülkeye gelmiş, meraklı, heyecanlı ve biraz da korkan bir çocuğun yaşadıklarını anlatan Glow-in-the-Dark''serisi, gecenin karanlığında ışıltılı bir ormandaki gezintiyi görselleştiriyor. Seri, büyük ağaçların, pırıl pırıl çiçeklerin ve sudan yükselen büyülü yaratıkların bulunduğu bir ormanda yürüyormuş gibi hissetmenizi sağlıyor. Bu sayede, sanatçının düşsel dünyasında gezinirken, izleyicilerin de kendilerine özgü bambaşka anlam ve yorumlar çıkarabilmesi amaçlanıyor. Glow-in-the-Dark'' serisinde dijital kolaj yöntemini kullanarak eserlerini hazırlayan sanatçı, sanatsal üretimin tek bir anlatı şekline, tek bir gerçeklik boyutuna sıkıştırılmaması gerektiğine inanıyor. Bu bağlamda da, her geçen gün değişen dünyada, farklı sesler ve kültürleri analiz ederek, yenilikçi çalışmalara imza atıyor. Dünyaca ünlü yayınlarda haberleri çıkan Melek Kocasinan, özellikle Çin ve Tayvan'da eserleriyle adından sıkça bahsettiriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/tema-vakfinin-30-yilina-ozel-eser-uc-element", "text": "Akademisyenliği yanında müzik kariyerine de devam eden Prof Dr. İrfan Güney'in yeni çalışması Üç Element, On Air Music Co. markasıyla yayımlandı. Toprak, Hava ve Su isimlerini taşıyan şarkıların yer aldığı Üç Element, TEMA Vakfı'nın kuruluşunun 30. yılı anısına hazırlandı ve telif gelirleri TEMA'ya bağışlanacak. Çalışmadaki tüm besteler ve piyano İrfan Güney imzası taşırken, düzenlemeler Turhan Yükseler tarafından yapılmış. İrfan Güney'in Yemyeşil ve masmavi bir Türkiye için hep birlikte el ele mottosunun bir karşılığı olan single çalışmasını dijital platformlardan dinleyebilirsiniz. Acıbadem Üniversitesi Rektör Yardımcısı Akademisyen Söz yazarı ve Bestecidir. Akademik kariyerinden önce profesyonel müzikle uğraştı ve çeşitli gruplarda piyano, keyboard ve gitar çaldı; yurt içi ve yurt dışı turnelere katıldı. Ozanlar grubunda Tülay Özer ile çalıştı. Reklam ve film müzikleri yaptı. Şerif Gören'in yönettiği Hülya Koçyiğit ve Cüneyt Arkın'ın başrol oynadığı İstasyon filminin müziği en iyi Yeşilçam film müzikleri arasında yer aldı. 1985 yılında sözü ve müziği kendisine ait olan, düzenlemesi Turhan Yükseler tarafından yapılan ilk single çalışması Rıhtımda çıktı. 2016 yılında Senin İçin isimli ilk albümünü çıkardı. Albümde yer alan söz ve müziği kendisine ait olan bestelerin düzenlemesi de Turhan Yükseler tarafından yapıldı. Albüme ismini veren Senin İçin isimli şarkısı Fatih Erkoç tarafından da seslendirildi. Nasılsın isimli şarkısı Eser Taşkıran'ın yaptığı düzenlemeyle tenor Berk Özbek tarafından seslendirildi. Sana Hasretim ve pandemi döneminde sağlık emekçilerine ithafen hazırladığı; İsimsiz Şarkılar isimli single çalışması yayımlandı. Daha sonra Kelebeğin Dansı, Ege Fısıltıları, Gölgeler ve Düşler piyano albümlerini çıkardı. Penceremden Gördüklerim isimli şiir kitabı 2013 yılında basıldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/temas-grubu-sikinti-ile-muzikseverlerle-bulustu", "text": "Temas grubu yeni şarkıları 'Sıkıntı'yı OnAir Sahne etiketiyle Müzkseverlerin beğenisine sundu. Ülkemizin İzmirli gruplarından Temas, 2020'de Ersel Boztürk ve Kenan Çelikarslan'ın bir araya gelmesi ile kuruldu. Grup içinde Ersel gitarist ve Kenan da vokal olarak görünse de her iki müzisyen de aynı zamanda bireysel çalışmalarına da devam eden iyi birer enstrümanist, vokal ve aynı zamanda besteciler. Popüler müzik içinde kaybolmuş, içi boşalmış şarkılara karşı ferah bir ortam oluşturma çabasıyla bir araya geldiklerini belirten grubun bu güne dek yayınlanmış 11 şarkılık bir albümleri ve 2 single çalışmaları bulunuyor. Grup şarkının hikayesi hakkında İnsanın modern dünyadaki içe dönük sıkıntılarını konu alan bir çalışma. yorumunda bulunurken dinleyenin de hislerine tercüman oluyor. Şarkıda da bahsedilen Dönüp durmuşum etrafımda sadece günleri geçecek sıkılmalarımız güncel yaşama elbet bir gün dönüşecek ve tarihe o güne tanıklık edenlerin yazdıkları, çizdikleri, söyledikleri tanıklık edecek. Temas grubu bu zor zamanların en fazla etkilediği sanat dünyası ve içinde yer alan müzisyenler hakkında da Müzisyenler yaşadığı zorlukların neresinde olduğunu kestiremez durumda. Sadece zaman geçirmekte. Ölmemeye çalışıyoruz sadece. :) yorumunda bulunuyor. 2023 yılında gözünü Wembley Stadyum'una diken grup orada vip konser vermeyi hedefliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/temsilden-anlama-metaforik-dusuncenin-izinde", "text": "Zeynep Kot Tan'ın kaleme aldığı 'Temsil'den 'Anlam'a: Metaforik Düşüncenin İzinde adlı kitap, Kopernik Kitap etiketiyle raflardaki yerini aldı. Mitolojik dönemde söz ile varlık birdi. Felsefenin doğuşuyla beraber bu birlik kırıldı. Söz varlıktan, onu temsil etmek üzere ayrıldı. Temsile en uygun dil, kuramsal dil olarak kabul edildi. Dil Orta Çağ'a ulaşıp da daha geniş bir alanı uygun bir şekilde temsil etmek zorunda kalınca, uygun dil de çerçevesini, edebi dili ve onun sembolik parçası olan metaforları içine alacak kadar genişletti. Aydınlanma projesi metafiziği felsefeden elemek istediğinde ise, çerçeve tekrar daraldı; metaforlar dışarıda kaldı. Analitik Okul metaforları aynı sebepten dışarıda tutmaya devam ederken Kıta Avrupa düşüncesi akan gerçekliği metaforik anlatımın imkanlarıyla tasavvur etti. Elinizdeki kitap metaforun tarihsel bir panoramasını örneklerle sunarken şu tespiti yapar: Metafordan kaçmak, meşruiyetinin en çok tartışıldığı dönemlerde bile mümkün gözükmez. Bunu fark ettiğimizde metaforun ne işe yaradığını tekrar düşünmeye başlarız. Metafor dili mi süsler, anlatımı mı kolaylaştırır, iletişime boyut mu açar? Bu çalışma metaforu, tüm bu işlevlerin ötesinde düşüncenin aracı olarak sunar. Yani felsefe bir ağaca, toplum bir saate, zaman bir nehre, belagatin değil, fasih düşüncenin gereği olarak benzetilir. Zira biz bir şeye önce anlam verip, anlamı sonra kelimeye dönüştürüp, ardından keyfi olarak başka bir kelimeye aktarmayız. Biz bir şeyi, henüz onunla karşılaştığımız anda başka bir şey olarak da görürüz. Şey, anlam ve kelime tek bir noktadır. Bu nokta yazıya ulaşıp da, şey, anlam ve kelimelere tekrar temas etmek üzere açıldığında sürekli dönen, bu biteviye hareketle genişleyen bir daire doğar."} {"url": "https://gazetesanat.com/teoman-sarkilari", "text": "Edebiyatla da en başından beri içli dışlı olan, Milan Kundera'yı çok seven Teoman'ın kafiye ve redifleri, dize formunda yazdığı sözler sıkı kalem oynattığını da gösteriyor. Müzisyenin kült olmuş, efsaneleşmiş, herkesin hafızalarına kazınan pek çok şarkısı var ve bunlar hep farklı farklı albümlerden. Bunlardan biri yine ilk albümünde karşılıyor bizi: Papatya. Bir yerde çaldığında herkesin kolayca tanıdığı bu şarkı da ta 1997'den sesleniyor bize. Daha ilk albümüyle geçmişte yitip giden bir şeyin kafasını kurcaladığını belli eder Teoman. Öyle ki, 2002'deki bir açıklamasında şunları söylüyor: Konsere çıkmazsam mutsuz olurum. Hatta parasını almayayım ama konsere gideyim. Benim oraya çıkmaya ihtiyacım var. Ben o şarkıları söyleyince bir sürü şey birbirine bağlanıyor. Çünkü o şarkılarda gerçekten kendimi anlatıyorum. Anlatırken o yazdığım zamanı hatırlıyorum. O yazdığım zamanı hatırlarken daha önceki çocukluğuma dönüyorum. O gitar çaldığım zamanı hatırlıyorum. Onların hepsinin bende güzel yükleri var. Onların hepsi birdenbire film şeridi gibi önümden geçiyorlar. Geçmişe dönüp bakma hali, şarkılarından öte, hayatının diğer alanlarında da var belli ki. Teoman'ın şarkılarında anne ve baba figürleri de oldukça önemli aslında. Çok küçük yaşta babasını kaybeden müzisyen, annesi ve anneannesiyle büyüyor. Çocukluğunda ve belki ileriki yıllarında da bir baba figürü aradığını tahmin etmek zor değil. Dikkat çekmek istediğim ikinci bir şarkı da yine geçmişe dönüp bakan bir adamın portesini çiziyor: Kişisel Bir Şey şarkısı. Bir başka önemli parça da İstasyon İnsanları. Şarkı Ruhi'dir benim adım, hiç çıkamam evimden diye başlar. Buradaki Ruhi, Teoman'ın küçük yaşta kaybettiği babasının lakabıdır. Asıl adı Hasan Bahri olan babaya, fazla duygusal olduğundan memleketinde Ruhi denilirmiş. Ve Teoman, 2001 yılında albümü üzerine verdiği bir röportajda Ruhi karakteri benim alter egom. diyor. Muhtemel ki bu keşfi bir hekimle beraber yaptı. Neden, derseniz Gönülçelen albümünde Doktor diye bir parça da var. Ve Teoman'ın bizzat doktora gidip gelmeleri bu parçayı önemli ölçüde oluşturdu. Teoman'a Teoman Bey, içinizdeki boşluk o kadar büyük ki ne koysanız dolmuyor. diyen bir doktoru varmış vakti zamanında. Eh, şarkının başındaki Öyle büyük ki inan doktor içimdeki boşluğum/ Ne koyarsam koyayım hiç dolmuyor sözlerini buradan aldığını anlamak zor olmasa gerek. Şarkı müthiş bir karşılık atışma, desek yeridir. Bir önceki albümde zampara tek başına bir şeyler anlatıyorken bu ikinci şarkıda kadının bakış açısı da veriliyor. Üstelik müthiş sarkastik, çarpıcı ve nokta atışı ifadelerle. Aradan iki yıl daha geçiyor ki, 2003 yıllı Teo albümü piyasaya sürülüyor. Cinselliği şarkılarına ustalıklı bir şekilde yediren müzisyen, şarkı sözü yazabilme yeteneğiyle de bu özelliğini iyiden iyiye konuşturur. Teoman artık en çok aranılan, çokça konser veren, müzik programlarında videoları sık sık dönen, arzu duyulan bir rock yıldızı olmuştur bile. Çocukken hayalini kurduğu şeyleri elde etmiştir. 2006'da yeni albümü Renkli Rüyalar Oteli ile bize yepyeni dizeler, besteler, parçalar getirmiştir. Şarkının sonlarında da suçu fahişeye değil dünyaya bağlar Teoman. Aşağıdaki alıntının ilk cümlesi bana ayrıca varoluşçuların görüşlerini hatırlatır. Tek başıma, bu vücutla, fırlatıldım bu dünyaya. Varoluşçu anlayışta da insanın dünyaya fırlatıldığı ve bu boşlukta yaşadığı çok yaygın bir görüştür. 2011'e sürüyoruz arabaları. Milenyuma geçişin üzerinden 11 sene geçmiş. O yıl doğanlar şimdi 11 yaşında olmuş. O yıl üniversite okuyanların birçoğu şimdi işe girmiş, iş kurmuş, batmış, çıkmış, evlenmiş, boşanmış, çocuk sahibi olmuş. Teoman ise, kendisinin de deyimiyle 12 yaşındaki bir çocukla yetişkin bir adamın aklına sahiptir hala. Ve kafası müzik dışında birçok konuda hala çok karışıktır. 2011'de çıkardığı Aşk & Gurur albümü, isim itibarıyla size bir şeyi anımsattı mı? 18. yüzyılda yaşamış olan, İngiliz yazar Jane Austen tarafından kaleme alınan Aşk ve Gurur romanını? Muhtemel ki Teo, albüm ismini bu romanın adından almıştır. Yine Kalbimi söktüm, seni kazıyayım derken gibi müthiş mecazların yer aldığı İstanbul'da şarkısı da enfestir. Tabii bu parçanın melodisi, Calogero adlı şarkıcının Passage des Cyclones şarkısıyla birebir aynıdır. Sadece ve sadece 7 notanın olduğu şu koskoca dünyada, müzisyenler de birbirlerinin bestelerinden, müziklerinden etkilenirler. Sample dediğimiz olay da zaten, bir şarkıdaki bir bölümün aynen ya da biraz değiştirilerek bir başka parçada kullanılması anlamına gelir. Evet! Artık 2014'e girdik. Her şey çoktan dijitalleşti bile. Herkesin elinde akıllı telefonlar var. Herkesin önüne cazip fırsatların sunulduğu reklamlar çıkıyor. Kaçınılmaz geleceğe geldik. Teoman'sa, eski albümlerinde yer alan toplam 17 şarkısını yeniden yorumlayıp Yavaş Yavaş albümüyle sunuyor. Albümün adı neyi kastediyor olabilir? Yavaş yavaş hayatın sonuna doğru gelmeyi mi? Bu albümde Martılar'dan Çoban Yıldızı'na, Gündüz Düşü'nden Aşk Kırıntıları'na, Renkli Rüyalar Oteli'nden Rapsodi İstanbul'a kadar pek çok parça var. Ayrıca Teoman'ın albümün çıkmasından yaklaşık 2 sene önce, Aralık 2012'de de bir evlilik geçiyor başından. Bir yandan gece karanlığının içerisinde, eski İstanbul'un sokaklarında sarhoşlukla tüm kederleri unutmayı deneyen adam, bir yandan da düzenli bir hayat kurmayı deniyor kendine. Gel gitler tüm hızıyla sürüyor. Çift 2015'te ise boşanıyor. Bu evliliklerinden ise bir kız çocuğu sahibi oluyorlar. Allah bağışlasın. Teoman artık bir baba. Kendi gençliğinde çok dik kafalı olduğunu, annesini üzdüğünü belirten sanatçı, kendi kızının daha makul olacağını umuyor bu sefer. Çocuk sahibi olunduğunda, ihtiyat en hızlımızın bile sahip olmaya başladığı bir huy galiba. Teoman, yine geçmişe dönük şarkılar, parçalar, albüm isimlerinden vazgeçmiyor burada da. Şahsen bu albümdeki bazı parçaların sözlerinin pek özenilmemiş olduğunu düşünsem de, sahne büyüsü, kendine has sesi, tarzı, yüz ifadeleriyle Teoman bu albümüyle de pek çok barda amatör gruplarca çalınmayı, sayısız insanın favori müzik listesinde yer almayı, konserlerde dinleyenleri coşturmayı başarıyor. Albümün kapağında da bir matem havası var zaten. Teoman siyah bir perdenin önünde siyah gömleğiyle. Üstelik yarı karanlık bir ortam... Ve bir cenaze izlenimini veren çiçekler. Sanatçı bu albümde de, eski albümlerinden bazı parçaları derleyip yeni bir formda söylüyor. Üstelik albümün adı gibi, parçaların yeni yorumları da oldukça koyu. Pek hareketlilik yok. Ağır ağır ilerliyor tüm şarkılar. Konserde herkesi coşturan o Güzel Bir Gün var mesela bu albümde. Ancak oldukça ağır bir ritimde. Dans etmeniz mümkün değil. Renkli Rüyalar Oteli'nden Fahişe'ye, Paramparça'dan Duş'a kadar yine klasikleşmiş Teoman şarkıları yer alıyor bu albümde. Çok uzun ve yorucu bir yolculuğun sonunda bir yas ve olgunluk sürecini çağrıştırdı bana bu albüm. Birkaç hafta önce, yani 2020'nin şu Eylül ayında kameralara yakalanıyor Teo. Maskeli. Şortlu. Eve dönüyor. 1.5 sene içerisinde yeni bir albüm çıkaracağını, onun için çalıştığını söylüyor. Bakalım 2020 sonrasında bizi ne bekleyecek? Belki kızına bir şarkı yapar... Her şey bir yana, yavaş yavaş sona gelirken; iyi ki varsın Teoman! Kalbime dokunmayan bir şarkın yok, desem abartmış sayılmam. Çalışırken de, boş boş yürürken de, üzülürken ya da heyecanlanırken de senin şarkıların hep yanımdaydı. Klişeye kaçmak istemem ama; şarkıların sanırım birkaç nesli büyüttü, büyütüyor, büyütmeye devam edecek. İyi ki varsın serseri!"} {"url": "https://gazetesanat.com/tepkinin-bin-turlu-hali-mucadelenin-estetigi", "text": "Akbank Sanat ve Açık Diyalog İstanbul işbirliğinde 2019-2020 arası gerçekleşen Çağdaş Sanat ve Küratörlük programı mezunlarının bitirme projeleri, Niyetler sergi projesi adı altında 22 Haziran 16 Ağustos arasında Akbank Sanat'ta deneyimlenebilir. 10-11-13 Temmuz 2021 Tarihlerinde küratörlüğünü Diren Demir'in üstlendiği Mücadelenin Estetiği adlı sergide birbirinden farklı alanlarda çalışan ve mücadele temasının ortak misyonunda birleşen sanatçılara tanık oluyoruz. Egemen Tuncer, Burçak Konukman, Eymen Aktel, Omar Berakdar, Ömer Tevfik Erten, Zeyno Pekünlü, Servet Koçyiğit, Anna Parisi, İsmet Doğan ve Furkan Öztekin'in eserleri sergide farklı aktivist pratikleri bir araya getiriyor. Gerçek olmayan hiçbir şey, gerçekliğini inanmak yerine bilmek üzerine kurmuş olan bir seyircinin önünde var olamaz ve Mücadelenin Estetiği de tam olarak seyircinin bunu bulmasını amaçlar. Seyirlik eylemin seyirciyi koyduğu pasif yer vesilesiyle oluşan iktidar konumlarında olduğu gibi, sergi alanının kendisi de bir iktidar biçimi oluşturur ve bizzat mücadele alanının kendisine dönüşür. Mücadelenin Estetiği sergisinin tek farkı, kendisinden özgürleşmenin yollarını aramasıdır. Eserlerin bağlamlarında mücadele değerinin ön plana çıkarıldığı sergi, yaşamımızın birçok alanında beden ve kimliklerimizin bir savaş meydanı olduğu gerçeğini anlatıyor. Bununla birlikte mücadele bağlamını site-specific eksende araştıran çalışmalara da yer veriyor. Daha fazla bilgiye Akbank Sanat'ın web sitesinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/terapi-odasinda-iyilesen-iliskiler-dalgali-denizleri-dingin-sulara-ceviriyor", "text": "İnsan bazen dipte hisseder kendini. Çaresiz, kafası karışık, tükenmiş, öfkeli... Öfkesi ise kendine olur genelde. Böyle şeyler neden hep benim başıma geliyor?, Sorunlu insanlar neden hep beni buluyor?, Hep böyle mi olacak?, Neden bağlanamıyorum kimseye?, Hep mi mutsuz olacağım?, Hep mi terk edileceğim?, Sevgimle boğuyor muyum insanları?, Hayat neden bu kadar acımasız?, Her şey benim suçum!... Bu sorular, yargı bildiren acımasız cümleler bitmek bilmez. Oysa asıl ihtiyaç duyduğumuz şey sinirimizi zaten yeterince yıpranmış olan kendimizden çıkarmak değil, kendimize şefkat göstererek ruhumuzu anlamaya çalışmaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/tevfik-fikret", "text": "Değil biyografisini yazarken, daha okurken dahi sarsılmamanın imkansız olduğu bir hayat. Tevfik Fikret, Divan edebiyatının ardından açılan yeni şiir penceremizin başat isimlerinden biri. Sırf bu yönüyle dahi çağlar boyu konuşulmayı hak eder. Ancak şairimizden etkilenmemizin tek nedeni bu değil gibidir. Tevfik Fikret her şeyden önce aktif bir ömür yaşar. Bazen karamsar, bazen umut dolu, bazen de muhalif. Yaşadığı tüm bu ruhsal durumları da şiirine işlemeyi çok iyi bilir. Bir Galatasaray Lisesi hocası/ müdürü olarak da bilinen, hatta İstiklal Caddesi'ndeki GS Lisesi'ni kendi inşa ettiren Fikret, dinamik ve hararetli yapısıyla da onu bilenlerin ilgisini kazanır. Asıl adı Mehmed Tevfik olan şair, 24 Aralık 1867'de İstanbul'un Aksaray'ında dünyaya gelir. Hariciye Kalemi'nde çalışan bir babası, Sakız adası Rumlarına mensup olup daha sonra Müslüman olan bir anneye sahiptir. Doğduğu Aksaray'da ilk öğrenimini sürdüren Fikret, 93 Harbi adıyla da bilinen 1877 1878 Osmanlı Rus Savaşı nedeniyle, henüz daha on yaşındayken coğrafyasının kaderini yaşamaya başlar. Okuduğu mektep, savaş nedeniyle Rumeli'den İstanbul'a göç edenlere tahsis edilir. Bunun üzerine, ileri yıllarda müdürlük yapacağı Mekteb-i Sultani'ye gönderilir. Bu okula adımını atması, hayatın hoş rastlantılarından biridir. Şöyle ki; diğer okullara kıyasla Batı kültürüyle daha iç içe olan Galatasaray Lisesi Tevfik Fikret'in kişiliğinde etkili olur. Burada Fransızca öğrenmeye başlar, Muallim Naci ve Recaizade Ekrem gibi dönemin ileri gelen edebiyatçılarından dersler alır. Çalışkanlığı, disiplini, azimli bir öğrenci oluşuyla hem hocalarının ilgisini çekmeyi hem okul arkadaşlarının sevgisini kazanmayı başarır. Tıbbın henüz günümüzdeki kadar ilerlemediği 19. asır sonlarında, Tanzimat romancılarımızın da romanlarında yer yer görebileceğimiz gibi bugün çözümü kolay bulunabilen hastalıklar ölümle sonuçlanabilmektedir. 1879'da dayısı ve kızıyla hacca giden annesi bir kolera salgını sonucu Hicaz'da göçüp gittiğinde, Fikret 12 yaşındadır. Anneciğini küçük yaşta kaybeden şair, bundan sonra büyükannesinin hamiliği altında yaşamaya başlar. Edebiyata, daha da özelinde şiire adım atması Galatasaray Lisesi'ndeki öğrencilik yıllarında başlar. Dönemin önemli gazetelerinden Tercüman-ı Hakikat'te 1884 1885'te ilk şiirleri yayımlanır. O dönemde doğal olarak tamamen Divan şiiri etkisinde olan Fikret'in, ileri yıllarda Türk şiirine yeni bir soluk getireceği, Divan edebiyatını geride bırakarak modern bir şiirin kapılarını aralayacağı tabii ki tahmin edilmez. 1888'de Galatasaray Lisesi'ni birincilikle bitiren şair, hükümetin Dışişleri'nde çalışmaya başlasa da iş hayatında yüzü pek gülmez. Tabiatına uymadığı nedeniyle bu işten ayrılan Tevfik Fikret, Sadaret'te yazı işlerine girer, ancak maaşın yetersizliği nedeniyle buradan da istifa eder ve önceki memuriyetine döner. Bir yandan, ta liseden öğrendiği ve akabinde geliştirdiği güzel Fransızcası ile yabancı dil ve güzel yazı dersleri vermeye başlar. 1890'da dayısının kızı Nazım Hanım'la evlenir ve bu birliktelikten ümitli geleceğin sembolü olarak görüp şiirler yazacağı oğlu Haluk 1895'te dünyaya gelir. 1891'de iki şiir yarışmasında da birinciliği kazanan edip, dostlarıyla çıkarmaya başladığı Malumat dergisinde de şiirler yazıp tercümeler yayımlar. Aynı yıl, mezun olduğu Galatasaray Lisesi'ndeki Türkçe öğretmenliği sınavını kazanarak burada hoca olmaya başlar. Zor zamanlardan geçen hükümetin bütçeyi dengelemek için memur maaşlarından kısmasına tepki olarak buradan da istifa eder. Bu kez, kısa bir ara verecek de olsa ömrünün sonuna kadar Türkçe öğretmenliği yapacağı Robert Koleji'ne adımını atar. Gelelim hepimizin kulaklarının aşina olduğu Servet-i Fünun devresine. Zaten 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile beraber Batı'nın üstünlüğünü kabul eden ve toparlanıp hayatına devam etmek için Avrupa'yı referans almaya başlayan Osmanlı Devleti'ndeki yenilik girişimleri edebiyata da yansımış haldedir. Osmanlı edebiyatının çok önemli bir rengi olan Divan edebiyatı/ şiirini Namık Kemal meşhur mukaddimesinde eleştirir, ''kocakarı masalı'' olarak değerlendirir. Biçim olarak olmasa da içerik bakımından yeni bir şiir ta o devrede başlamıştır. 1896 başlarında da, bir önceki kuşağının devamı niteliğindeki hevesli gençler edebiyata yeni bir atmosfer kazandırmayı amaçlar. Bu potansiyeli değerlendirmek isteyen Recaizade Ekrem Bey ''Servet'' adıyla çıkardığı bilimsel dergisinin adını ''Servet-i Fünun'' olarak değiştirip öğrencisi Ahmed İhsan'a da bunu bir edebiyat dergisine çevirmeyi teklif eder. Ardından, yine öğrencilerinden Tevfik Fikret'i de bu derginin başına geçmesi hususunda ikna eder. Hocanın bu girişimleri meyvesini verir ve dergi Şubat 1896'daki 256. sayısından itibaren bir edebi niteliğe bürünür. Ayrıca artık bu dergi, yeni bir şiir inşa etmek isteyen genç şairlerin de toplanma alanı olur. Edebiyatımızın yeniliklere açılan ilk kapısını Tanzimat edebiyatçılarımız aralamış olmakla beraber, Batılı anlamdaki esas değişiklikler de Servet-i Fünun topluluğu ile başlar. Edebiyatı-ı Cedide adıyla da bilinen bu ekipte kimler yoktur ki? Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf ve önceki nesilden Abdülhak Hamid sayabileceklerimizden birkaçıdır. Yaşadıklarından ziyadesiyle etkilenen tabiattaki Tevfik Fikret'i istikbalde yine bahtsız günler beklemektedir. Babasının bir nevi sürgünle Irak'a gönderilmesi, 1898'de bir arkadaş toplantısına katılması nedeniyle kısa süre tutuklu kalması onu epey tedirgin eder. 1900'de İngiltere'nin bir savaşta galip gelmesini tebrik etmek ve bu vesileyle ülkedeki istibdat havasını İngilizlerin kırmasını sağlamak adına İngiliz elçiliğine sunulan bir bildiriye imza atar. Bu imzası gereği bir süre sorgulanan Fikret'in tedirginliği daha da artmış olur. Bu tereddütleri gereği toplumdan izole olmaya başlayan şair, 1900'de Rübab-ı Şikeste adlı şiir kitabını yayımlar. Basıldıktan iki ay sonra tükenen ve büyük ilgi gören kitap ikinci baskısına erken kavuşur, ancak erken yaşta kaybettiği annesi, sürgüne gönderilen babası, başına açılabilecek muhtemel dertler ve yalnızlık, onun sevinmesine engel mefhumlardır. Servet-i Fünun dergi çevresiyle yaşadığı ardı ardına sorunlar nedeniyle 1901'de dergiyi terk eden şairin ayrılık acıları ne yazık ki bununla sınırlı kalmaz. 1905'te babasıyla kız kardeşini kısa aralıklarla kaybeden Fikret için acı ve yalnızlık dolu günler daha da artar. Babasından kalan Aksaray'daki konağı satıp Rumelihisarı'nda, planlarını kendisinin çizdiği bir ev inşa ettirir. Bu eve ''Aşiyan'' adını vermesi, belki de kaybettiği aile fertlerinin ardından bir yuva arayışının göstergesidir. Giderek artan baskı rejimini, çekildiği köşesinde değerlendiren ve istibdada nefret besleyen şair meşhur ''Sis'' şiirini de bu devrede kaleme alır. Temmuz 1908'de ilan edilen II. Meşrutiyet, yalnız ve ıstırap içerisindeki Fikret'in geleceğe ümitle bakmasına vesile olur. İlan edildiği sıra halkın da coşkuyla karşıladığı Meşrutiyet üzerine şair de ''Millet Şarkısı'' adlı manzumesini yazar. Devlet idaresini eline geçiren İttihad ve Terakki Cemiyeti, şairi Maarif Nazırı yapmak istese de Fikret bunu reddeder. Kendisine hürmet besleyen öğrencilerinin de ısrarıyla Galatasaray Lisesi'ne müdür olur. Az bilinen bir olaydır ki; Tevfik Fikret İstiklal Caddesi'nde yer alan bugünkü Galatasaray Lisesi'ni kendisi inşa ettirir. Mektepte modern bir eğitim sistemi maksadıyla yeni bir disiplin sistemi de kurar. Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray, Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Şeker hastası olduğunun geç anlaşılması nedeniyle 1915 başlarında yatağa düşen şair yapılan müdahalelere karşın 19 Ağustos 1915'te aramızda ayrılır. Mezarı, bugün birçok yazarımızın da mezarının olduğu İstanbul'daki Aşiyan Mezarlığı'ndadır. Ayrıca Beşiktaş'ta yer alan ve Fikret'in 1906'dan ölümüne değin yaşadığı Aşiyan bugün müze halindedir. 1945'te müze olarak açılan yer, meraklıların mutlaka gezmesi gereken bir ''yuva''dır. Son bir hoşluk yapmak icap ederse; Gazi Mustafa Kemal Atatürk de inkılap ruhunu şairden aldığını, onun tüm eserlerini okuduğunu belirtir. Hatta şairin Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim. satırı, Gazi'nin de halk içinde çokça kullandığı bir söz olarak bilinir."} {"url": "https://gazetesanat.com/tezer-ozlu", "text": "''Tezer Özlü'nün otobiyografisi kendini örterek 'kendini var eden' bir kadın metni değildir. Onun otobiyografisi kendini parçalayarak, dönemin aygıtlarının bütün baskılarını ortaya koyan bir metindir. Kısacası soyunarak asıl benliğini kapatmaz. Gerçek kimliğine dönme cesaretini göze alarak gerçekleşen bir 'soyunuştur' o.'' Tezer Özlü hakkında böyle söylüyor Müge İplikçi, Varlık Dergisi'nin Ocak 2012'deki sayısında. Metne, yazarı böyle bir noktadan anlatan cümlelerle başlayışımızın nedeniyse tipik bir yanılgıyı kırma denemesidir. Yakın tarih Türk yazınının gerçek anlamda isyan bayraklarını açan en dişli yazarlarından biridir Tezer Özlü. Ancak buna rağmen geçmişten günümüze lirik, melankolik, narin bir ''gamlı prenses'' olarak anılmaktan ya da ağırlıklı olarak böyle tanımlanmaktan her ne hikmetse kurtulamamıştır. Ancak bu yaygın anlayıştan sıyrılarak metinlerine tekrar bakılırsa görülür ki Tezer Hanım toplumsal kodları dur durak bilmeden sorgulayan, bastırılan arzuların peşinden giden, kadını ve kadınlığı öğretilmiş ve dayatılmış biçimlerle ele alanlardan korkusuzca sıyrılan yakın geçmişimizin en değerli kalemlerindendir. 10 Eylül 1942'de Kütahya'da dünyaya gelen yazarın ilk dönemleri Simav ve Ödemiş'te geçer. Ancak göç etmek denen eylemi de erkenden, ilkokul çağında ailesiyle beraber İstanbul'a gelerek yaşar. Bu erken ''yer değiştirme'', onun ileriki yıllarında gönüllü gezginliğiyle sürüp gidecektir. Küçük burjuva bir ailede dünyaya gelen Tezer Özlü, İstanbul Taksim'deki ilkokul yıllarının ardından Avusturya Kız Lisesi'nde almaya başladığı eğitimle Batılı anlamdaki eğitim kurumlarıyla da tanışır. Okul kampından istifade ederek Viyana'ya giden yazar ileride yeşerecek gezginliğinin tohumlarını da atmaya başlar. Bir yandan da Avrupa kültür sanat tarihinin en yoğun yaşandığı kentlerden biri olan, Stefan Zweig'ın da ''Dünün Dünyası''nda güzellemeler yaptığı Viyana gibi bir şehre adım atmış olur, hem de lise çağında. Böylece Kütahya'dan İstanbul'a gelerek değişen yaşam pratiğini, İstanbul'dan da Viyana'ya kampa gitmesiyle bambaşka bir kültüre olan tanıklığı takip eder. Yüzyıllara yayılan Avrupa düşünce serüveninin türlü kazanımları Tezer Özlü'yü etkilemiş olabilir. Bir yandan da, yüreğinin götürdüğü yerlere gitme isteğine gencecik yaşta kulak verme cesaretini göstermiştir. Bu iki etken yazar için lise son sınıfta okulu bırakması ve Avrupa seyahatine çıkması için yeterli sebepler olacak ki tam da böyle yapmıştır. 1962'de Almanya ve Hollanda'yı modern seyyah misali gezen Özlü ertesi sene kardeşi Sezer Duru ile bir araya gelir. Sezer ile Tezer otostopla Paris'e giderler. Aynı ilkokulu bitiren, ardından aynı kız lisesine gönderilen iki kardeş birbirlerine benzer yaşam evrelerinden geçmiş gibidir. Aralarındaki kan bağı zorunlu bir birliktelik, sohbet ve paylaşım değil 1963'te Paris'e otostopla gidecekleri kadar bir ruhsal kardeşlik sağlar. Paris'i oldukça seven, sonraki yıllarda da sık sık gidecek olan Tezer Özlü ağabeyi Demir Özlü'den de oldukça etkilenmiştir. Kendinden yedi yaş büyük olan Demir Özlü hukuk fakültesinde okurken, sonra güçlü bir kalem haline geleceği edebiyatla da o dönemler ilgilenmeye başlar. Ağabeyi ve onun arkadaşlarının fikirlerinden etkilenen Tezer Özlü'nün politika hakkındaki ilk fikirleri de böyle gelişmeye başlar. Aileden aldığı miras bununla da sınırlı değil. Eğitimci bir anne babanın kızı olmasının yanı sıra, anneanne ve babaannesi de artık çekemeyeceklerini anladıkları kocalarını terk eden, güçlü kadınlardır. Devam edelim. ''Tam bize göre bir yer'' dediği Paris'te tanıştığı, Adalet Ağaoğlu'nun kardeşi, tiyatrocu Güner Sümer'le de Türkiye'ye döndüklerinde evlenirler. 1963 yazar için bundan böyle Ankara'da sürdürdüğü bir evlilik ve tiyatro çevreleri anlamına gelmeye başlar. Yazmaya başladığı öykülerinde bu çevrelerin izlerini görebileceğiniz Tezer Hanım yarım bıraktığı liseyi açıktan bitirirken bir yandan da Goethe Enstitüsü'nde çeviriler yapmaya başlar. Vakit ilerler. İkinci eşinin sinema yönetmenliği, yazarın odağını da sinemaya çevirmeye başlar. Bu noktaya gelinceye kadar dergilerde yayımlanan öyküleri de ''Eski Bahçe'' adlı bir seçki kitapla 1978'de yayımlanır. Tezer, artık öykülerinin kitaplaştığı bir yazardır. Bu sırada, Kıral'la olan evliliği devam eden yazar yaşadığı çeşitli resmi sorunları geride bırakmak, Marti ile evlenebilmek için Zürih'e taşınır. 1984'te evlenen Hans ve Tezer çifti, yazarın ölümüne değin Zürih'te birlikte yaşarlar. 1983, yazarın edebi kariyeri için bereketli bir yıl olur. Auf Den Spuren Eines Selbstmords adlı romanı, Marburg Edebiyat Ödülü'nü kazanır. Kitabının hazırlığı konusunda yardım aldığı eski dostu Ferit Edgü, yazara bu eserinin Türkiye'de de yayımlanmasını önerir ve işte karşımıza Özlü'nün ''Yaşamın Ucuna Yolculuk''u çıkar. Büyük Türk eleştirmeni ve yazarı Fethi Naci'nin eser hakkında yaptığı yorum yapıtın genel iskeletini de verir gibidir: Tezer Özlü'nün kitabı, bir yanıyla, bir 'aydın kadın'ın toplumsal törelere başkaldırması.'' Eser, kırklı yaşlarına gelip olgunlaşan, toplumsal dayatmalara karşı artık şerbetli olan bir insanın kendi ruhsal yolculuğuna yoğunlaşması ve bu uğurda toplumunu, ailesini terk etmesidir. Esere adını veren yolculuk bireyin kendi ruhsal yolculuğunun yanı sıra edebi ruhdaşlarına olan seyahatini de içerir. Eserde Kafka, Pavese ve Svevo'nun doğup büyüdükleri kentlere gidilir. Fiziken bir araya gelme şansının olmadığı, çoktan yitirdiği edebi dostlarıyla anlatıcının dostluğu görülür. Özlü'nün ruhsal olarak yakınlık beslediği bu büyük isimler, toplumun kimi kesimleri nezdinde ''öteki'' olan, verili sınırların ötesine gitmekten korkmayan kalemlerdir. Özlü, bu üç isimle arasında kurduğu bağı Yaşamın Ucuna Yolculuk'ta bir kaderdaş misali aktarır. Zürih'te sevdiği adamla beraber olan Özlü, kızının da yanına gelmesiyle mutluluğunu pekiştirir. Ancak var olmanın acısı, toplumsal kabullerin reddi, ruhsal akrabalıklar derken içine düşen kurt onu rahat bırakmaz. Buna sebep olan hadiseyi keşfedemeden göğüs kanseri hastalığına yakalandığını öğrenen Tezer Hanım ''Ölümüm'' diye anlattığı son sevgilisinin yanında, 1986 yılında hayatını kaybeder. Mezarı, birçok edebiyatçımızın da yattığı Aşiyan Mezarlığı'ndadır. Bugün Tezer Özlü'yü okumak, ilk gençlikte okunduysa ileride tekrar okunmak üzere zihnimizde muhafaza etmek oldukça elzemdir. Neden, derseniz; ilk gençliğinizde okuduğunuz zaman size ''gamlı prenses'' olarak gözükebilecek bir yazarın, ileriki yıllarda tekrar okunduğunda aslında ne kadar da inatçı, asi, avangart bir kaleme sahip olduğunu söylemek yeterli olacaktır. Yakın dönem Türk edebiyatında, kendini yerleşik düşünceleri sarsmak pahasına keşfetme yoluna giden Sevgi Soysal'ı da okumak kadın edebiyatımızı anlamak açısından önemlidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/the-guardianin-yilin-en-iyi-bilimkurgu-kitabi-secilen-sonsuz-ayrinti-cikti", "text": "Okurken nefes almayı bile unutturan, 2020 Locus Magazine en iyi roman ödülü adaylığı ve The Guardian'ın yılın en iyi bilimkurgu kitabı seçilen Sonsuz Ayrıntı The Roman Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/the-irishman-scorsesein-suc-ve-politika-hikayesi", "text": "Martin Scorsese, Netflix'e film çekecek dendiğinde bu zaten başlı başına izleyicisini heyecanlandırmıştı. Üstüne üstlük Robert De Niro, Al Pacino ve Joe Pesci gibi isimler kadroyu oluşturacak dendiğinde ise heyecan ve merak ayyuka çıktı diyebiliriz. Netflix'in bu hamlesinden sonra Irishman, ABD'de sinema sektörünü vurdu mu? başlıklı birçok haber dünya gazetelerinin manşetinde yerini aldı. Hatta sizlere şöyle birde istatistik paylaşayım. The Irishman'nin vizyona girdiği tarihte geçen yılın aynı dönemine göre sinema bilet satışlarında %16 azalma gözlemlendi. Beyaz perdenin, sinema salonlarının geleceği konusu elbette konumuz dışında fakat bilinmesi gereken bir gerçeği sizlerle paylaşmadan incelemeye geçmek istemedim. Steven Speilberg'in Netflix'e olan tutumunu; Netflix'in sinema olmadığını öne sürüp o mecrada yapılan filmlerin Oscar'da yeri olmaması gerektiğini söyleyince ortalığı yaygaraya verdi resmen. şeklinde açıklaması oldukça tepki çekti. Açıklamadan hemen sonra Apple için film çekeceği duyurulunca ortalık iyiden iyiye karıştı. Sinema olarak kabul etmiyorum. açıklaması fitili ateşlenmiş bir tartışmanın yalnızca çok daha geniş bir kitleye ulaşmasını sağlamaktan başka bir şey değildi. Zaten açıklamada O mecrada film çekilmez. gibi bir şey denmemişti. Yine de gayet tepki topladı ve bu açıklamadan hemen sonra Martin'in Netflix için bir film çekmesi ile sanıyorum ki Netflix ve benzeri platformların artık tartışmasız olarak sektördeki varlıkları, sanat ve sanatçıya dair tutumu tartışmasız olarak ilan edilmiş oldu. The Irishman'in yayınlanmasıyla birlikte, Metacritic ortalaması 94 oldu ve izleyen çoğu kişi beğendi. Belirtmeliyim ki The Irishman'i izlemeden evvel hikayesi hakkında hiçbir bilgim gerçekten yoktu. Yalnızca birkaç yapımdan dolayı biriktirdiğim hayal kırıklıkları yüzünden beklentimi en alt seviyede tutarak başladım filmi izlemeye. Hikaye filmde birçok kez kullanılacak olan The Five Satins'in In The Still of the Night parçası ile açılışını yapıyor. Robert De Niro'nun karakteri Frank Sheeran'ı görüyoruz karşımızda ve oldukça yaşlı. Frank kendi hikayesini anlatmaya başlıyor. Hikayesine başlamasıyla birlikte orta yaşlarına geri dönüyor. Flashbackler filmde önemli bir yere sahip bu sebeple üzerinde durmam gerektiğini düşünerek belirtmeliyim; her geri dönüşte De Niro'nun zoraki gençleştirilmelerine film boyunca pek sıcak bakamadım. Ayrıca hikayenin bu kısımları ana karakterlerden biri olan Pesci'nin karakteri Russel Buffalino'nun ufak tefek fiziki yapısına rağmen kişiliğinde yatan takıntılarını öğrenmemiz ile geçiyor. Bir süre sonra Russel karakterini önde tutan sahneler dizisi ile Russel'ın Frank ile ilişkisinin yakın olduğunu düşünmeye başlayıp Bu karakter kimin nesi de bu kadar önemli biriymiş gibi muamele görüyor? çıkmazından kendimizi alamadığımız sahnelerle karşılaşıyoruz. Sebebi ise; yıllarca gangster filmleri izlemesek anlayamayacağımız bağlar kuruluyor film boyunca. Yani eğer racona hakim değilseniz kişiler arası iletişimi anlamanıza iman yok bu sebeple de Frank ile olan ilişkisi tam olarak ne diye merakla takipte kalıyorsunuz. Filmin birden fazla odak noktası var. Filmde saf gizem ya da gangster filmi vb. etiketlerden uzakta işlenen bir mesaj var ve bu sayede farkını rahatlıkla ortaya koyabilmekte. İleride bahsedeceğim gibi filmde normalde alışık olmadığımız bir durum var. Bu tip numaralar daha çok bana olayları işlerken anlık tempoda tutacak ufak tefek şeyler gibi gelirdi fakat bu filmde asıl meselenin işte tam olarak o bahsettiğim mesaj üzerinde döndüğünü anlamak biraz zaman alıyor. Bu tip gizemli ve gizemli olmayan birçok hadiseyi hızlı hızlı sunup cevaplandırarak olayların gidişatı sırasında sürekli farklı yerlerden yakalamayı başarabilmesi sayesinde olay örgüsü akıcı bir şekilde genel olarak ilerliyor. Asıl hikayenin başlaması Russel ile Frank'in benzinlikte tanıştıkları zamanı anımsamalarıyla gerçekleşir. Film ikinci kez geçmişe doğru gider. Flashback üstüne flashback. Burası da Frank'in gençliğini anlatan kısımlardan oluşmaktadır. Tam olarak şöyle işliyor; hikayenin genelini anlatan yaşlı Frank var timeline çizgisinin sonunda, ortada da araba yolculuğu yapan yaşlanmaya başlamış Frank ile Russel konumlanmış durumda ve en geride ise gençlik dönemleri ele alınıyor. Flashbackle delikanlı dönemlerine gider Frank ve bu kısımda dahi De Niro'nun gençleştirilmiş hali vardır. Bana ilk anda epey gülünç gelmişti. Kısacası fani bir insanın hayatının belirli dönemlerine gidip gelen bir zaman skalası mevcut. Filmin en büyük sıkıntısı sanırım tarih vermemesi. Onun dışında dönemin vurucu olayları sayesinde bazı sahnelerin hangi yıllarda geçtiğini anlayabiliyoruz. Kennedy olaylarının olduğu sahneler bulunmakta. Bilinçli olarak mı tarih vermiyor Martin diye düşünmedim değil. Sonuç olarak Goodfellas ve The Wolf of the Wall Street filmindeki gibi yine anlatıcı ile akan bir film olmuş The Irishman. Fakat bu sefer anlatıcıyı başında görebilmekteyiz. Kimisi yer yer Godfather gibi demiş. Goodfellas da zaten Godfather gibi hissettiriyordu. Tabii hala izlemediğim birçok Martin Scorsese filmi var ve bu yüzden filmde esintisini fark edemediğim önemli etmenlerin olduğunun muhtemel olduğunu düşünüyorum. Birçok olay çok uzatılmadan işlenip hemen diğer sahneye geçilmiş. Bu o kadar çok yapılmış ki artık sahneler arasındaki geçişler geçiş gibi gelmemeye başlayıp 3-4 sahne toplamı ile tek sahne geçmiş gibi hissettirmeye başlıyor. Bunun iyi ya da kötü olup olmadığı ise tamamen size kalmış bir durum bana kalırsa. Filmde çok fazla sahnenin yer alması ve bunların kısa kısa olması filmin o anlardaki çoğu anın kalıcılığını ve özel olmasını öldürüyor. Aynı zamanda da bu sahnelerin kısa kısa temiz bir şekilde sıkmadan izlettirmesi sayesinde de sevindirici bir haber. Olaylar arasındaki geçişler çok fazla olunca yarım saat sonra Herhalde 1 saat falan geçmiştir. demiştim kendime. O kadar çok fazla olay yaşanıyor. The Irishman, ilk yarısında olan biten şeyler ikinci yarı için oluşturulmuş bir merdiven gibi düşünülebilir. Karakterleri hızlıca tanıtalım da esas filmimize geçelim der gibi. Çünkü asıl film ikinci yarıda başlıyor. Filmin ilk yarısı için karakterleri ve aralarındaki ilişkiyi tanımlaması diyebiliriz. Onlara iyice değiniyor ve nasıl biri olduklarını anlamış oluyorsunuz. Yalnız aynı şeyi aralarındaki ilişkilerin oluşumu için diyemiyorum. Karakterlerin nasıl tanıştıklarını film gösterse de aralarındaki ilişki köprüsünün temellerinin nasıl kurulduğunu ya biz göremiyoruz ya da bunu yapmakta başarısız olunmuş. Hemen sıkı fıkı olarak görüyoruz karakterleri. Al Pacino'nun oynadığı Jimmy Hoffa karakteri ile Frank ne ara sıkı dost seviyesinde bir ilişki kurdu ben hala anlayabilmiş değilim. Bu şöyle bir soruna yol açıyor; filmin ikinci yarısında izleyicinin dramaya kayıtsız kalabilme potansiyelini gerçekten çok yüksek bir ihtimale taşıyor. İkinci yarı karakter ilişkilerini konu almakta ve ilk yarıda karakterlerin arasındaki güven ve dostluk bağının nasıl kazanıldığı işlenmediğinden ya da işlenemediğinden bağları kendinizin kurması gerekiyor. Filmin çok olay örgüsüne sahip olması ile film sizi alıp götürebiliyor tabii. Sonlara doğru gelmeye başladığınızda Nereden başladık nereye geldik? hissiyatını verebiliyor o yüzden. Uzun bir yolculuktan dönmüşsünüz hissi. Bana gerçekten eski kült filmlerin bıraktığı etkiyi bıraktığı için mutluluk duydum. Onlarda da bir yola çıkardım, bu filmde de öyle oldu. The Irishman bu tür bir açlığınız bulunuyorsa bunu giderecek bir film. The Irishman, gençken görmek istemediğimiz, görmezden geldiğimiz bir sonucu hatırlamamızı sağlıyor. Bir similasyon görevi üstlenmiş gibi nasihatte bulunuyor. Dünyada varabileceğimiz en son nokta olsakta sonumuzun herkesin sonuyla aynı olacağını gözler önüne seriyor. Kennedy suikasti gibi olayları da hikayeye katarak hikayenin olay hikayesi boyutunu ve gerçekçiliğini artırmış. Russel karakteri filmin ilk yarısında yan karakter hissiyatı verecek kadar görünüyor ve Jimmy karakteri ise sonradan karşımıza çıkıyor. Şampiyonlar Ligi olarak kabaca tabir ettiğimiz durum gerçekleşmiş durumda olduğundan bu konunun üzerinde fazla durmaya pek gerek görmüyorum. Buna yeteceğimi de düşünmüyorum ama Robert de Niro'nun oyunculuğu konusunda birkaç söz söylemek gerekiyor. Üç farklı zaman diliminde de karakterin farklı karakterlerdeki dönemlerine hayat veriyor film boyunca. Karakterin en genç hali ama yine de Robert oynuyor. Pesci, genç haliyle bile 50'li yaşlarında ama dipdiri. Sonra hemen hemen artık eli ayağı o kadar tutmayan bunamış olan bir yaşlı oluveriyor. Al Pacino'nun ise görünüş yaşı ve karakterin kişiliği de aynı olduğu için rolünün zorlamadığı aşikar."} {"url": "https://gazetesanat.com/the-letter-art-gallery-e-c-o-e-x-i-s-t-sergisi-ile-cleantech-hubta", "text": "The Letter Art Gallery, farklı sanatçıların doğayla birlikte varoluşa dair çalışmalarını E-C-O-E-X-I-S-T sergisi kapsamında, 24 Ekim'den itibaren İzmir'de Cleantech Hub'ta sanatseverlerle buluşturuyor. The Letter Art Gallery'nin 24 Ekim 3 Aralık 2022 tarihlerinde, temiz teknoloji merkezi Cleantech Hub ev sahipliğinde ve sponsorluğunda gerçekleştirdiği E-C-O-E-X-I-S-T sergisi, farklı nesillerden on üç sanatçının; insanın diğer canlılarla birlikte varoluşuna ve ilişkilerine dair imgelemlerine, bunun yanı sıra yüzleşmeler içeren çalışmalarına odaklanıyor. E-C-O-E-X-I-S-T, Cleantech Hub'ın açılış sergisi olmakla birlikte, sergiye mural sanatçısı Berkanfo'nun binanın ön cephesine gerçekleştirdiği çalışması eşlik ediyor. 21. yüzyıl çevrebilimciler tarafından doğayı restore etme çağı olarak değerlendiriliyor. Sanayi devriminin tarihsel evriminin vahşi kapitalizmle ve doğanın tahribatıyla sonuçlanması, insanın çevreyle ve diğer canlılarla ilişkisini kaçınamayacağı ve acil çözümler bulması gereken bir konu haline getirmiştir. Çevre sorunlarının fiziksel ve psikososyal sağlık üzerindeki tehdidi literatürde eko-kaygı olarak yerini almıştır. Gelecek vizyonunun değiştiği, yeni dünyanın belirdiği bu eşikte insan sadece doğayla beraber var olabileceğini tekrar hatırlıyor. Sergi, ismini birlikte varoluş kavramından ve canlılarla çevreleri arasındaki yaşamsal ilişkileri inceleyen ekolojiden alıyor. Ekolojinin öncü düşünürü Aldo Leopold'un toprak etiği olarak adlandırdığı doğadaki canlıları etik alana dahil ederek insanın da içinde yer aldığı genişletilmiş bir toplum anlayışı fikrinden esinlenerek, E-C-O-E-X-I-S-T sergisi sanatçıların doğayla ve diğer canlılarla birlikte varoluşa dair imgelemlerinden ve düşüncelerinden güncel bir kesit sunuyor. Sergi, izleyiciyi bu düşünsel bağlamda sanatçılarla beraber doğayla ilişkilenmeye davet ediyor. Ali Kanal'ın insan ve ağaç suretlerini birleştirdiği masklarında (Suret, 2020), Ceylan Eşit'in ağaç ve kadını bir bedende bir araya getirmesinde (Akl-ı Kaynak, 2022), Gizem Güler'in ağaca sığınmış figüründe (İçeriye Yolculuk, 2018) ve Gizem Hız'ın gökyüzü ve denizi dünyayla bağ kurmanın bir yolu olarak soyutladığı çalışmasında (Eutierria: Mavi, 2022) okunabileceği gibi, sanatçılar doğayla tekrar birleşmeye yönelen yollar arıyor. Benzer şekilde Başak Özkutlu'nun kağıt üzerindeki çalışması (Kurtlar, 2019) hayvanlarla paylaştığımız duyguları yansıtıyor. Öte yandan, Emirkan Cörüt'ün pandeminin ilk imgelerini belgelediği fotoğraf serisinde (Disinfection, 2020); Murat Ateşli'nin insanın hayvanlarla ve doğayla ilişkisinin son halini Life dergisinin kapağında plastik giydirilmiş bir ceylan ile gösterdiği resminde (Life, 2022) ve Borga Kantürk'ün doğadan kopmuş insanın kendi yarattığı yaşam alanında bir halının kenarında doğayı düşlemesine atıfta bulunduğu fotoğraflarında olduğu gibi, sergide insanın doğayla olan sorunlu ilişkisinin farklı yüzleri gösteriliyor. Hazal Arol'un balık şeklindeki gemisi insanları kurtarmak için yola çıkarken (Cruise, 2022); Kaybid'in video çalışmasında Foça Foku (Silent Steps Of Some Wild Instincts In The City, 2021) yaşayabileceği bir yer bulma ümidiyle şehri dolaşıyor. Berkanfo'nun bina yüzeyine resmettiği illüstrasyon tasarımı robotik kaplumbağa doğa için çalışıyor. Mehmet Dere, yaprak imgesinde kendi yüce arayışını ortaya koyma çalışırken imgelerin makineler tarafından üretildiği günümüz gerçekliğine bir meydan okumada bulunuyor (Self Drawing, 2021). Son olarak, Talha Demiral kullandığı toprak ve kemik materyallerinin sadeliği ve kuvvetiyle bir memento mori oluşturarak (Küp, 2022), insanın doğada tüm diğer canlılarla beraber yaşam ve ölüm döngüsünde yer aldığını hissettiriyor. The Letter Art Gallery yeni nesil ve gezgin bir sanat galerisi. 2022'nin Haziran ayında İzmir'de kuruldu. Farklı fiziksel mekanları süreli sergiler düzenlemek üzere değerlendiriyor ve çevrimiçi imkanlardan daha çok sanatsevere ulaşmak için faydalanıyor. Galerinin düzenlediği sergilerde ve web sitesinde, yurt içi ve yurt dışındaki güzel sanatlar fakültelerinden mezun kariyerlerinde ilerlemekte olan sanatçıların ve eğitimlerini sürdüren genç sanatçıların çalışmalarını keşfedebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/the-marmara-perada-sergi-zamani", "text": "Altı sanatçının The Art Room projesiyle, bir ay boyunca atölyelerini kurduğu The Marmara Pera'da şimdi sergi zamanı! Sanatçıların, ziyaretçilerle bir araya gelerek ortaya çıkardıkları eserler 10 28 Şubat tarihleri arasında The Marmara Pera'da Playground sergisiyle sanatseverlerle buluşacak. Sanatın her ayrıntıda kendini gösterdiği The Marmara Pera'nın altı sanatçıya ev sahipliği yaptığı Sanatçıya Ait Bir Oda The Art Room projesinde atölye sürecinin sonuna gelindi. Cubis Art İstanbul ile iş birliği yapan The Marmara Pera, sanatın hayata ve şehre karışarak sanatseverlerle bir araya geldiği proje kapsamında salonunu sanatçılar için atölyeye dönüştürdü. Atölye sürecinin sonunda ortaya çıkan eserler ise 10-28 Şubat tarihlerinde The Marmara Pera'da sergilenecek. Proje boyunca sanatçıların çalışmalarına ve yaratım süreçlerine yakından şahit olma fırsatı yakalayan sanatseverler, bu sergi ile ortaya çıkan eserleri görebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/the-metropolitan-museum-of-art", "text": "The Metropolitan Museum of Art, dünyanın en büyük ve en önemli müzelerinden biridir. Manhattan, New York'taki Central Park'ın yanında yer alan müze, The Cloisters adı verilen orta çağ sanatı bölümünü bünyesinde bulundurur. Müzede eski doğu, Mısır, Yunan ve Roma dönemlerine ait eserler bulunmaktadır. The Metropolitan Museum Of Art'ı sanal tur ile gezinmek için aşağıdaki linke tıklayın. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Patchwork 5 Adlı Karma Sergi, Gala Sanat Galerisinde - RS Sanat Alanı'nın İkinci Sergisi 'Zihni Manzaralar' 7 Ekim'de Açılıyor - Cem Güventürk ile İlk Kişisel Sergisi Üzerine Söyleşi - Mehmet Güreli'nin Karganın Düşü İsimli Solo Sergisi Patan Art Gallery'de"} {"url": "https://gazetesanat.com/the-museum-of-islamic-art-qatar", "text": "The Museum Of Islamic art İslam Eserleri Müzesi Katar'ın başkenti Doha'da yer alıyor. Mimar leoh Ming Pei tarafından tasarlanan müze 8 Aralık 2008 tarihinde ziyarete açıldı ve Doha'nın simgelerinden biri haline geldi. The Museum Of Islamic Art'ı online gezinmek için aşağıdaki linke tıklayın. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Ressam Adyali, Projelerine Bir Yenisini Daha Ekledi: As Beni - Duygulara Dokunan Enerji: İstanbul'dan Cosmic Crooner Geçti! - Füruzan, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu Anma Ödülü'nün Sahibi Oldu - Gazeteci Hakan Özbek ile Uzun Yol, Kısa Hikaye Kitabını Konuştuk"} {"url": "https://gazetesanat.com/the-new-york-timesin-yazarindan-gerilim-dolu-bir-roman-kirli-para", "text": "The New York Times'da en çok satan yazarlar arasında bulunan yazar Cristina Alger'ın finans dünyasındaki entrikaların işlendiği gerilimi yüksek ve sürükleyici romanı Kirli Para The Roman Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluştu! Ünlü yazar Cristina Alger gerilim üzerine yazdığı romanlar ile dünya kitap listelerini zorlamaya devam ediyor. The New York Times'ın en çok satanlar listesindeki Girls Like Us, The Darlings ve This Was Not the Plan kitabından sonra Kirli Para kitabı da okurlarıyla buluştu. The Roman Yayınları etiketiyle çıkan kitap, finans dünyasıdaki entrikaları konu ediniyor. İsviçre'nin en önemli bankalarından Swiss United Bank adına çalışan başarılı bankacı Matthew Werner'in bulunduğu jet'in şüpheli şekilde düşmesi ve esrarengiz ölümü ile eşi Annabel'i bankacılık dünyasının sırlarını ortaya çıkarmak için yola koyuluşunu ve bu yolda dünyayı sarsacak gerçeklerin ortaya çıkışı yer alıyor. Her bir sayfasında gerilim ve merak dolu Kirli Para romanında okuyucular, Annabel yeniden başlayabilecek miydi? Yoksa Matthew'a gerçekte ne olduğunu hep merak mı edecekti? Dünyaya açıklamak için hayatını riske attığı şeyin ne olduğunu asla bilememek hep aklında mı kalacaktı? Bildiği gerçekleri sürekli gözden geçirip daha önce kaçırdığı işaretleri, ipuçlarını mı arayacaktı sorularının cevaplarını arayacak. Kirli Para, dünyada birçok ünlü gazeteci ve yazar tarafından beğenilen yorumlar aldı. Yazar Hakkında: Cristina Alger, The New York Times'ın en çok satanlar listesindeki Girls Like Us, The Darlings ve This Was Not the Plan kitaplarının yazarıdır. Harvard College ve NYU Law School mezunu olan Alger, yazar olmadan önce mali analist ve şirket avukatı olarak çalıştı. Halen New York'ta eşi ve çocuklarıyla birlikte yaşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/theater-for-the-new-city-ve-et-alia-theater-aurora-nova-birlikteligi-ile-white-rabbit-red-rabbiti-sunar", "text": "Prova yok, yönetmen yok, bilinmeyen, mühürlü bir senaryo ve her gece farklı bir sanatçı. White Rabbit Red Rabbit, İranlı yazar Nassim Soleimanpour tarafından yazılan, tiyatronun ne kadar etkileyici olabileceğinin hatırlatmasıdır. İranlı yazar Nassim Soleimanpour'un provasız, yönetmensiz, her gece farklı bir aktörün daha önce görmediği bir senaryo doğrultusunda sahnelediği uluslararası üne sahip oyunu White Rabbit Red Rabbit, cüretkar bir teatral deneyin sunumudur. Anavatanı İran'dan ayrılması yasak olan Soleimanpour, kendisi yerine dünyayı dolaşması için bir oyun yazdı. Seyirci, bilinmeyene doğru bir yolculukta her gece, farklı bir oyuncuya katılır. Oyun, kişisel ve derinlikli olup, özgürlüğün sınırlarını ve tiyatronun sizi nereye götürebileceğini gösterir. 2011'deki ortak galasından bu yana oyun 25'in üzerinde farklı dile çevrildi ve aktörler Whoopi Goldberg, Nathan Lane, John Hurt, Simon McBurney, Stephen Fry, Sinead Cusack, Marcus Brigstocke ve Ken Loach dahil olmak üzere tiyatro ve sinemanın en büyük isimlerinden bazıları tarafından 1000'den fazla kez oynandı. Aurora Nova'nın daveti olarak bu performans, 13 Mart'ta Let There Be Theatre A Call to Action'ın bir parçası olarak sergilendi. 13 Mart 2020 Cuma, dünyadaki çoğu tiyatronun kapanmak zorunda kaldığı gündü. Başlangıçta, kapatmanın sadece bir ay, belki iki ya da en son Temmuz'a kadar süreceği düşünülüyordu. Çok geçmeden modern tarihin en uzun tiyatro kapanışı oldu. Canlı tiyatroyu ve sektörümüzün direncini kutlayan olağanüstü bir küresel etkinlik yaratarak o günün yıldönümünü kutlamak istiyoruz. Bu belirsizlik ve izolasyon günlerinde çok ihtiyaç duyulan gelirin yanı sıra umut ve ilham veren bir olay olacaktır. 13 Mart 2021'de dünyanın tüm ülkelerinde bir oyunun sahnelenmesini istiyoruz. Yaratıcılığın zorlukların üstesinden gelebileceğinin canlı kanıtı olan bir oyun. Her saat diliminde akşam 8'de, 24 saat boyunca aynı anda başlayan çok sayıda gösteri olacak ve böylece büyük bir tiyatro topluluğu yaratılacak. Yüzlerce sanatçı, daha önce görmedikleri bir metni canlı bir izleyici kitlesine okumak için cüretkar bir görevle karşı karşıya kalacak ve herkes aynı anda orada olacak. Wolfgang Aurora Nova 2021 yılında 33 ülkede 92 tiyatro bu girişime katıldı ve oyunu aynı gün sahneledi. Etkinlik 2022'de daha fazla tiyatronun yer alması umuduyla tekrar gerçekleşti. Et Alia Theater, farklı ülkelerden kadınlar tarafından kurulup yönetilen New York merkezli bir kuruluştur. Amacımız sanatçıları esinlendiren, uluslararası sesleri ve farklı kültürleri bir araya getiren bir topluluk yaratmaktır. Et Alia, Latince'de Ve Diğerleri anlamına gelir... Bizim de amacımız diğerleri için, diğerleri tarafından ve diğerleri hakkında sanat yapmaktır. Nassim Soleimanpour, İran'ın Tahran kenti doğumlu, bağımsız, çok disiplinli bir tiyatro yapımcısıdır. Oyunları toplam 20 dile çevrilmiştir. En çok ülkeden çıkamadığı dönemde dünyayı dolaşması için yazdığı White Rabbit Red Rabbit adlı oyunuyla tanınmaktadır. Bu eseri Dublin Fringe Festivali En İyi Yeni Performans, Summerworks Üstün Yeni Performans Metin Ödülü ve The Arches Brick ödüllerine layık görülmesinin yanısıra Total Theatre ve Brighton Fringe Pick of Edinburgh Ödülü için de aday gösterilmiştir. Nassim'in 2013 yılının başlarında ilk kez seyahat etmesine izin verildiğinde, White Rabbit Red Rabbit adlı oyunu 20 dilde 1000'den fazla kez oynanmıştı. O zamandan beri Nassim, Dünya Tiyatro Festivali, Tolhuistuin, SESC Vila Mariana, Schauspielhaus, DPAC, Theatertreffen, British Council, Asia House ve Bremen Üniversitesi dahil olmak üzere farklı ülkelerde atölye çalışmaları ve paneller düzenlemiştir. Nassim'in Londra merkezli Actors Touring Company için ikinci oyunu Blind Hamlet, 2014 Edinburgh Festival Fringe'de gösterilmiş ve o zamandan beri Birleşik Krallık'ta kapsamlı bir turneye çıkmış Bükreş ve Kopenhag'da da çok iyi karşılanmıştır. Üçüncü oyunu BLANK, Kasım 2015'te Amsterdam ve Utrecht'teki Dancing on the Edge Festivali'nde ve ardından Londra'daki Radar Festivali'nde sahnelenmiştir. 2017'de, Nassim kendi adını verdiği ve oyunculuğunu kendisinin üstlendiği NASSIM adlı son oyunu sergilemeye başladı. Londra'daki Bush Theatre tarafından ortaklaşa üretilen oyun, Edinburgh Festival Fringe'de büyük beğeni topladı ve prestijli Scotsman Fringe First Ödülü'nü kazandı. Nassim şimdi eşi Shirin ve köpeği Echo ile Berlin'de yaşıyor ve sahne için yeni materyaller üzerinde çalışırken NASSIM ile dünyayı geziyor. Maria Müller Romanya doğumlu ve New York'ta yaşayan bir aktör, yazar ve yapımcıdır. Farklı ülkelerden kadın sanatçıların kurup yönettiği Et Alia adlı tiyatronun Eş-Sanat Yönetmenidir. Debora Balardini tarafından yönetilen This is Me Eating___, Mabou Mines' 2020 SUITE/Space programının bir parçası olan Where Are You? , ve kendisi tarafından yazılıp Federica Borlenghi tarafından yönetilen On How To Be A Monster önemli tiyatro özgeçmişinde yer almaktadır. Kamera karşısında ise Alexis Cahill Sweet tarafından yönetilen Queen Marie of Romania adlı filmle rol almanın yanı sıra, kendi yazdığı, yapımcılığını üstlendiği kısa film Where Are You from Again?'de rol almış, bu rol için Indie Short Fest Los Angeles Uluslararası film festivalinde En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görülmüş ve aynı dalda Paris Film Festivalinde aday gösterilmiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/tilki-sanat-atolye-homo-sacer-disiplinlerarasi-karma-sergiye-ev-sahipligi-yapiyor", "text": "Tilki Sanat | Atölye, altıncı sergisi Homo Sacer Disiplinlerarası Karma Sergi ile pandemi döneminde verdiği aranın ardından tekrar kapılarını açıyor. Yirmi dokuz sanatçının resim, heykel, enstalasyon, performans, kısa film ve dijital çalışmalarından oluşan koleksiyonda, Giorgio Agamben'in Pompeius Festus'tan alıntı yaparak çağdaş literatüre kazandırdığı Homo Sacer kavramına odaklanılıyor. Egemenlik, istisna, beden ihlalleri ve çağdaşlık krizlerinin ele alındığı sergide, ziyaretçiler sanatçıların mevcut konjonktür karşısındaki sorgulamaları ve çözüm arayışlarına tanık oluyor. Biçimsel sorgulamaların yaşama dair sorulara dönüştüğü izleyici ile etkileşimli olarak inşa edilen pratikler, Homo Sacer'ın yeryüzü yolculuğunda yeni deneyimlere olanak sağlıyor. Tehlikede olan çok şey var. Birkaç gün sonra başımıza ne geleceğini bilmiyoruz. Bir dahaki sefere kim, ne şekilde ve hangi sonuçlarla karşılaşacak? Ortak bir maruz kalma durumunu paylaşıyoruz. Hiç bitmeyen endişe, yanlış bir var olma hali. Üretilmiş kusurlu özneleriz. Aç bırakılabilir, işkence görebilir, dövülebilir, çalıştırılabilir, tecavüz edilebilir veya öldürülebiliriz. Hepimiz nedenini bilmeden düzenin dışına itilip yok sayılabiliriz. Bu kimin normali? Bu kimin sapması? Bu istisna panayır ne zamandır bir kural? Bilginin sıfır noktasındayız. Cevaplar soruları temsil etmiyor. Egemen için tüm insanlar potansiyel olarak Homo Sacer'dır ve Homo Sacer ile karşı karşıya kalan herkes bir Egemen gibi davranabilir. Hepimiz maruz kalıyoruz, ama aynı zamanda maruz kalanlara istediğimizi yapabiliriz. Seçim bizim. Seçmeme şansımız yok. Delilik, özgürlüğünü yitirdi. Sanatın ve yaşamın politik denklemi ise burada başlıyor. Agamben'in dediği gibi, siyaset, yaşam çıplakken ortaya çıkar, çünkü gücü o kadar kapsayıcıdır ki ölüm üzerinde iktidar olur. Sanat ise tüm çıplaklığı ile yaşam ve ölüm üzerine düşünmek değil midir? Metalin çamurdan, pigmentin kandan, bedenin ihlalden, ölümün yaşamdan muaf olmadığı bir dünyada, sanat eski bir Homo Sacer dansıdır: tanıdık ama yabancı, içsel ama dışarıda, bizden ama öteki, öldürülebilir ama kurban edilemeyen. Ayşe Avcı, Ayşe Önel, Azra Gürsoy İnceoğlu, Bertan Ekici, Cem Demirel, Cüneyt Işık, Çetin Akmeşe, Çiğdem Yola, Deniz Sak, Ege Doğan, Ercan Vural, Fırat Karapınar, Halil Ergin, Işıl Arısoy Kaya, Lale Madenoğlu, Melek Kocasinan, Merve Gezer, Nermin Balıkçı, Oğuz Han Ayaz, Ozan Alp Hiçyılmaz, Özcan Karabulut, Özge Demir, Özlem Sülüden, Pınar Soytürk, Polvo, Serghei Gulpea, Selvi Pınar Çoker, Şevval Başalan, Yusuf Akyol. 2019 Ağustos ayında İzmir Alsancak'ta kuruldan Tilki Sanat I Atölye, İzmir'in kültür ve sanat yaşamında alternatif bir sosyal alan olma iddiası taşıyor. Atölye'nin odak noktası, sanat alanında disiplinlerarası ilişkiler kurarak üretim ve eleştiri süreçlerine çok yönlü bakış açıları geliştirmek. Etkinlik ve atölyelerde, farklı disiplinlerdeki sanatçıların birlikte çalışması için uygun alanlar sunulurken, çeşitli mesleki grupların yaklaşım ve bakış açılarından yararlanarak, sanatın günlük hayatta etkin rol oynamasına yönelik etkinlikler tasarlanıyor. Böylece, sanatçı ve sanatseverlere yeni sanat olanakları yaratılmış oluyor. Başlıca çalışma alanları arasında edebiyat, fotoğraf, sinema, resim, heykel, işitsel sanatlar, sanat eleştirisi ve sanat tarihi dalları yer alıyor. Ayrıca, kurum, galeri ve sanatçılara yönelik sanat danışmanlığı hizmetleri ve alanında uzman ekibi ile sergi ve sanat yönetimindeki çağdaş standartlara uygun olarak koleksiyon, organizasyon ve envanter çalışmalarına profesyonel çözümler getiriyor. Co-working alanında ise, sanatçı ve sanat topluluklarının yaratıcı faaliyetlerine yönelik alternatif bir çalışma ortamı yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/tilki-sanat-deform", "text": "İzmir'in yenilikçi galerilerinden Tilki Sanat | Atölye, DeForm Disiplinlerarası Karma Sergi'yle 24 Eylül 22 Ekim 2022 tarihleri arasında İzmir'deki Antikacılar Çarşısı'ndaki yeni mekanında sanatseverlerle buluşuyor. Tilki Sanat | Atölye, dokuzuncu sergisi DeForm Disiplinlerarası Karma Sergi ile deformasyon/biçim bozma kavramına odaklanıyor. 18 sanatçının resim, heykel, fotoğraf, seramik, dijital kolaj, performans, kısa film ve enstalasyon çalışmalarından oluşan koleksiyon kapsamında 35 eser yer alıyor. Sergide toplumsal yaşam, beden algısı ve güncel-kültürel problemler deformasyon kavramı çerçevesinde sorgulanıyor. Sergiyi 22 Ekim tarihine kadar ziyaret edebilirsiniz. Kültürün icadı, doğaya yabancılaşmayla başlar. İdeal ölçüler, güzeller ve çirkinler, normlar ve anlamsız normaller, dayatılmış algılar, günahkarlar ve makul kimlikler! İdeal olan ancak doğayı unutmakla mümkündür. Oysa deformasyon, kültür karşısında yenilmiş doğamızın hatırası, bastırılmış olana geri dönüştür. Aklın katılığından kurtuluş, altın varaklardan kaçıştır. Deformasyon yabancılaşmış olanın tarihe tanıklığıdır. Adorno'nun dediği gibi İnsanın doğaya karşı baskısı ortadan kalktığında, çirkinlik diye bir kavram kalmaz. Toplumsal normal, deformasyona karşı savunmasızdır ve kültürün hegemonik dayatması yalnızca deformasyon ile aşılabilir. Tahakkümden kurtulan form sanatçının kültür karşısında özgürlük alanı olur. Çünkü sanat, egemene rağmen sanattır! Tam da bu yüzden deformasyon, sanatın özerklik alanıdır."} {"url": "https://gazetesanat.com/tim-jamesten-uzay-meraklilarina-gokbilimsel", "text": "Uzay, bir insanın inceleyebileceği en büyük, en eski, en sıcak, en soğuk, en tuhaf yapı. O halde bilimin en şaşırtıcı gerçeklerinin astrofizik ve kozmolojiye ait olması, insanlığın da bu esrarengiz yapıyı keşfetme çabası pek şaşırtıcı değil. Önümüzde keşfedilmeyi bekleyen koca bir gerçeklik var. Ve keşfedilecek. Sizin, benim gibi insanlar tarafından. Bilim bizi mağaralardan çıkardığı gibi, yıldızlara da taşıyacak. Yazar Tim James, Türkçede Timaş Yayınları etiketi ve Eylül Doğramacı çevirisiyle yayımlanan yeni kitabı Gökbilimsel'de böyle diyor. Tim James, Elementsel ve Parçacıksal'ın ardından Gökbilimsel'de seriyi tamamlıyor: Evrenin uçsuz bucaksız sularına dalıyor ve uzaylılardan ötegezegenlere, beyaz deliklerden solucan deliklerine, kuasarlardan kuark yıldızlarına karşılaşabileceğimiz en büyük gizemlere ışık tutmak üzere kolları sıvıyor. Hem astronomi tarihçesini ve konuya ilişkin en güncel kuramları detaylarıyla anlatıyor, hem de Düz Dünya dahil kamuoyunu meşgul eden tartışmalara parmak basıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/timas-akademi-yayin-hayatina-merhaba-diyor", "text": "Timaş Yayınları, 40 yıllık yayıncılık deneyimi ve birikimini yeni markası 'Timaş Akademi' ile taçlandırıyor. Yayın hayatına başladığı 1982 yılından bugüne binlerce kitap ve milyonlarca okura ulaşan Timaş Yayınları, 'Timaş Akademi' ile sosyal bilimlerin önemli alanlarında yayımlayacağı yepyeni kitaplarla yine okurların büyük ilgisini çekecek. Timaş Akademi, Ekim ayıyla birlikte okurların karşısına sosyal ve beşeri bilimlerin felsefe, tarih, edebiyat araştırmaları, sosyoloji, ilahiyat, filoloji, antropoloji, siyaset bilimi, Türkoloji, psikoloji, uluslararası ilişkiler ve hukuk gibi alanlarında Türkiye'den ve dünyadan özgün, kaliteli çalışmalarla çıkmayı hedefliyor. Timaş Akademi ile yayına hazırlanacak tüm çalışmalar birbirinden değerli, alanlarında yetkin isimlerin yayın danışmanlığında değerlendirilecek. Timaş Akademi'nin danışma kurulunda Prof. Dr. Ali Akyıldız, Prof. Dr. Asım Cüneyd Köksal, Dr. Kaan Durukan ve Dr. Hakan Erdem yer alıyor. Timaş Akademi'de yayına hazırlanacak eserler, akademik kriterlere uygunlukları onaylandıktan sonra editör masasındaki yerini alacak. Titiz editöryal çalışmanın ardından ise eserler okuyucusuyla buluşacak. Böylece akademi dünyasının birbirinden kıymetli çalışmaları akademinin kütüphanesinden bu alanlara ilgisi olan tüm okurların kütüphanesine Timaş Akademi etiketiyle taşınacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/tipki-cocuklugumdaki-gibi", "text": "Sonra düşündüm; karantinada belki kötü düşüncelere de sosyal mesafe koymalı insan. Anılar diye güvenli bir alan var. Özlemini sağaltmanın bir yolunu buluyorsun. Belki bazen abartıp çoğaltıyorsun; ama böyle böyle yaşamdan koptuğunu zannederken tekrar tekrar bağlanıyorsun. Çünkü düşündükçe her şey bambaşka bir surete bürünüyor. Ama şimdi kötü düşüncelere mesafe en iyisi!"} {"url": "https://gazetesanat.com/tiyatro-akla-karadan-yeni-sezona-hijyenik-baslangic", "text": "Tiyatro sezonunun başlamasıyla birlikte tiyatrolar bir bir perdelerini açmaya başladı. Tiyatro Ak'la Kara'da bu tiyatrolar arasında. 16 Ekim Cuma günü ''Döktür Bi Şekspir'' oyunuyla COVİD-19 tedbirleri kapsamında sezona başlayacak olan Ak'la Kara koltuklardan başlayarak tüm havalandırma sistemini yeniledi. 160 kişilik koltuk kapasitesini 100 kişiye düşüren tiyatro, Vip salon olarak ikişer kişilik kanapelerde bir metre koltuk mesafesiyle güven içinde oyun izlenmesini sağlıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/tiyatro-ansambldan-muthis-bir-oyun-sizi-taniyorum", "text": "Bugün sizlere harika bir tiyatro oyunundan bahsetmek istiyorum. Adı Sizi Tanıyorum. Hayvan Çiftliği, Sineklerin Tanrısı, Fareler ve İnsanlar gibi ödüllü oyunlar sahneleyen Tiyatro Ansambl'ın Sizi Tanıyorum adlı oyunu, ilk andan itibaren izleyiciyi sarıp sarmalayan neşeli ve bir o kadar da etkileyici bir oyun. Geçtiğimiz yıl ilk sezonuyla tiyatro severler ile buluşan, Özdemir Nutku Tiyatro ödüllerinde Yılın Yönetmeni, Yılın Sahne Tasarımı ve Yılın Ekibi ödüllerini alan Sizi Tanıyorum, ikinci sezonuyla yeniden sahnede. İtiraf etmeliyim ki, güzel bir tiyatro oyunu izleyince insan gerçekten mutlu oluyor. Son yıllarda seyrettiğim yerli yapımların içinde, farklı ve etkileyici bir oyundu Sizi Tanıyorum. Oyuncuları sahnede ilmek ilmek işleyen, üzerinde çok emek verilmiş bu oyunu bizlerle buluşturduğu için ilk olarak yazar-yönetmen Mustafa Onur Atacan'ı tebrik ediyorum. Hafızalardan kolay silinmeyecek bir oyun ortaya çıkartmış. Kendisiyle anlaşmakta zorluk çeken bir yazarın hikayesini konu edinen Sizi Tanıyorum, çok karakterli tuhaf bir oyun aslında! Komedi türünde bir oyun olmasına rağmen izleyiciyi çokça kez düşünmeye sevk ediyor. Hani, bazen Keşke daha önce izleseydim dediğiniz oyunlar vardır ya, Sizi Tanıyorum da işte öyle bir oyun. Hak ettiği izleyici ilgisini, beğenisini fazlasıyla bulacağından hiç kuşkum yok. Tiyatro Ansambl son derece güzel bir çalışmaya imza atmış. Bravo! Berkay Habib, Simge Akyel, İlayda Düzova, Burak Şeker, Binali Keskin, Meriç Şahin ve Mustafa Onur Atacan'ın başarılı oyunculukları, sahne tasarımı ve Turap Başel'in ışık tasarımıyla harmanlanan Sizi Tanıyorum'u hayranlıkla ve mutlulukla izledim. Enerjileri hep yüksek ve pozitif bir ekibi sahnede görmek büyük bir keyif. İnsan bu harikulade oyunu izlerken tarifi mümkün olmayan bir mutluluk hissediyor. Oyun için yazılacak çokça cümle var. Sizi Tanıyorum bu yüzden övgüyü hak eden bir oyun. Gidip izlememek, o harika oyunculuklara hayran kalmamak, her bir oyuncuyu beğeniyle alkışlamamak, kısacası yazarın dünyasına girmemek olmaz. Oyunda emeği geçen herkese teşekkürler, bize tiyatrodan ayrılırken 'Ne güzel bir oyundu' dedirttikleri için. Son olarak, Tiyatro Ansambl yeni sezonda Franz Kafka'nın Dönüşüm adlı romanını da sahneye uyarlıyor. Her geçen sezon çok daha başarılı işlere imza atan Tiyatro Ansambl'ı takip etmek faydalı olacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/tiyatro-kooperatifi-3-olagan-genel-kurulunu-gerceklestirdi-ve-yeni-yonetim-kurulunu-secti", "text": "Özel tiyatroların sanatsal üretimini zenginleştirirken ekonomik, sosyal ve hukuki açıdan güçlenmesi ve sürdürülebilir hale gelmesi için çalışan, İstanbul'un 2 yakasından 70 tiyatronun ortağı olduğu Tiyatro Kooperatifi, 13 Nisan 2022'de 3. Olağan Genel Kurul'unu gerçekleştirdi; önümüzdeki yıl boyunca gönüllülük esasıyla çalışacak yeni Yönetim Kurulu'nu belirledi. Sosyal kooperatifçiliğin ilkelerine uygun olarak tüm ortakların eşit oy hakkına sahip olduğu seçimde Yeşim Özsoy Yönetim Kurulu Başkanı seçilirken; Yönetim Kurulu Üyeleri Ersin Umut Güler, Hakan Silahsızoğlu, Mert Fırat, Muharrem Uğurlu, Vildan Güleç ve Volkan Yosunlu olarak belirlendi. Tiyatro Kooperatifi ortaklarından DasDas ev sahipliğinde düzenlenen toplantıda, kooperatifin kuruluş aşamasından bu yana Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev alan Iraz Yöntem, 2. Dönem Faaliyet Raporu'nu ortaklarla paylaştı. Önümüzdeki süreçte de özel tiyatroların çalışma koşullarının ve ihtiyaçlarının gözetildiği yeni bir yasal statü oluşturulması hedefiyle gönüllü çalışmalarına devam edeceğini belirten Yöntem, dayanışmanın bir parçası olan tüm tiyatro temsilcilerine ve çalışma arkadaşlarına teşekkür etti. Mayıs 2018'de 13 özel tiyatronun girişimiyle çalışmalarına başlayan ve bugün İstanbul'da 70 tiyatronun dahil olduğu büyük ve güçlü bir yapı olarak yola devam eden Tiyatro Kooperatifi'nde 2 dönem başkan yardımcılığı yapan ve 3. dönemde başkanlık görevini devralan Yeşim Özsoy ise, Tiyatro alanının hukuki ve ekonomik sorunları ancak temelden çözüldüğü sürece sürdürülebilir bir çalışma zemini oluşturabileceğimizin bilinciyle çalışmalarımıza devam ediyoruz. Pandemi sürecinin etkileri ve mevcut ekonomik koşullar sebebiyle yaşam savaşı verdiğimiz bu dönemde, somut bir değişim için bir arada hareket etmemiz elzem. ifadelerini kullandı. - Mevcut mevzatta tacir sayılan ancak kamusal faaliyet yürüten özel tiyatroların faaliyetlerine özgü bir mevzuata kavuşması için savunuculuk çalışmalarına devam edilmesi ve özel tiyatroların çalışma alanına dair farkındalığın artırılması - Türkiye'nin farklı bölgelerinde tiyatro alanında faaliyet gösteren 7 sosyal kooperatifin bir araya gelerek oluşturduğu ve bugün 119 tiyatroyu kapsayan Kooperatif Birliği Girişimi ile birlikte temsil gücünün artırılması - Tiyatro Kooperatifi ortağı olan özel tiyatroların yararlanacağı, ortak fayda yaratacak özgün projeler geliştirilmesi olarak açıklayan yeni Yönetim Kurulu, önümüzdeki dönemde de başta Kooperatif ortakları olmak üzere Türkiye çapındaki tüm özel tiyatrolar için çalışmaya devam edeceklerini aktardı. Tiyatro Kooperatifi, İstanbul'da bulunan tüm özel tiyatroları kooperatif çatısı altında buluşmaya ve ilgili tüm kamu, özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarını iş birliğine davet etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/tiyatro-pol-cok-uzak-cok-yakin-ile-seyircisini-sefere-cikariyor", "text": "Mekana özgü olarak ürettiği projelerle dikkatleri çeken TiyatroPOL ekibinin yeni oyunu bir halk otobüsünde gerçekleşiyor. Biletinizi aldıktan sonra Kadıköy'de Sahil ve Altıyol duraklarından size özel tasarlanan otobüs kartlarınızla dahil olabileceğiniz bu oyun izleyicisine yepyeni bir tiyatro deneyimi sunuyor. Kimin oyuncu kimin yolcu olduğu belirsiz olan bu yolculuğa siz de dahil olabilirsiniz!"} {"url": "https://gazetesanat.com/tiyatro-sanatindan-sevme-sanatina", "text": "Tiyatro sanatı için İnsana insanlığı anlatan bir sanat koludur. ifadesine yer veriyor duayen sanatçı Haldun Dormen. İnsanlık tarihi kadar eski, amacı da aracı da insan olan bir sanat için ne kadar anlamlı ve yalın bir tanımlama. Peki, tiyatro bizim için ne ifade ediyor? Bu soruyu aklımızda tutalım. Yazının sonunda soruya geri döneceğiz. Şimdi ise İnsan toplumsal bir varlık, tiyatro ise toplumsal olana yönelik bir sanattır. diyerek sözcüklerin kökenine inmeyi sevenler için etimolojik bir bilgi paylaşımı ile başlayalım. Tiyatro sözcüğü, kökenini Yunanca theatron sözcüğünden almakta ve seyir yeri anlamına gelmektedir. Tiyatronun doğuşu ve bugün tiyatro sanatından ne anladığımız pek tabii ki tarihsel süreçle ve medeniyetlerin gelişimiyle iç içedir. Kısaca tiyatro tarihine değinecek olursak teatral etkinliklerin ilkel insan toplulukların ortaya çıkışından itibaren görülmeye başlandığına dair antropolojik bulgular mevcuttur. Tiyatronun dinsel törenlerden özerkleşerek estetik ölçütlerle değerlendirilen bir oyun ve sanat halini alması ise İ. Ö. 6 yüzyılda Antik Yunan toplumunda gerçekleşmiştir. Orta Çağ, Rönesans, modern-sanayi toplumu ve sanayi sonrası toplumsal dönüşümler bütün sanatlar gibi tiyatro sanatını da etkilemiş ve kendi içerisinde çeşitli akımların doğmasına vesile olmuştur. Akademisyen dramaturg Şener Tiyatro, her zaman toplumsal ilişkilerin içinde yer alır. şeklinde belirtir. Toplumbilimci Kongar ise Toplum içinde oluşan her olay gibi, tiyatro da toplumsal bir nitelik taşır. ifadelerine yer vererek tiyatro olayının toplumbilimsel çözümlemesini ele alır. Kongar'a göre her tiyatro olayı, üç açıdan toplumbilimin alanına girer. Bunlar; tiyatro olayının toplumsal bir ürün olması, bu ürünün kendisini üretmiş olan toplumsal yapıyı etkilemesi ve soyutlamaya dayanan bir model olmasıdır, bir bildirisi vardır. Bu noktada ilk kez sosyolog Durkheim tarafından kullanılan Kolektif bilinç terimine değinmek istiyorum. Kolektif bilinç; toplumsal bir olgudur ve insanın bireyselliğini aşan, onun dışında gelişen, toplumun ortak isteklerini, heyecanlarını, inançlarını, düşüncelerini temsil eden ortak bir bilinçtir. Yazılan ve izlenen karakterlerin, olayların, hep birlikte gülünen ağlanan durumların kolektif bilince işaret ettiğini söyleyebiliriz. Sanat, kolektif bilinci etkileyebilecek ve dönüştürebilecek güce sahiptir. Tiyatronun tüm sanatlar içinde ayırıcı bir özelliği vardır. İnsan ilişkilerini, çelişkilerini, çözüm ya da çözümsüzlükleri ele alan bir hikaye; sanatsal ölçütlerle hareketli bir şekilde, canlı olarak oyuncu tarafından oynanır ve seyirciye aktarılır. Şener, Sinema sanatının çok geliştiği çağımızda tiyatro, en büyük ayırıcı özelliği olan insanı, aktörün somut gerçeğinde doğrudan doğruya göz önünde ve hayata en yaklaşık olarak yaşatma olanağından yararlanmalıdır. ifadeleriyle bu farka dikkat çeker. Konumuz Tiyatro mu sinema mı? münazarası olmamakla birlikte günümüzde tiyatro sanatının sinema ve televizyon karşısında giderek yok olmaya başladığı yadsınamaz bir gerçektir. Bu gerçeği irdelerken içinde yaşadığımız çağdaki teknolojik gelişmelerin zihinsel alışkanlıklarımızı ve fiziksel gerçeklikle ilgili algılarımızı değiştirdiğini göz önünde bulundurmamız gerektiğine inanıyorum çünkü biliyoruz ki tiyatro ve sinema arasındaki en büyük farklardan biri de sinemanın zamansal ve uzamsal süreklilikle sınırlanmamış olmasıdır. Sevginin egemen olduğu bir dünya dileği ile... Yuregine sağlık. Çok teşekkür ederim. Umarım sevgi dolu günler! İdil, geçen hafta ilk yazını okumuştum, ama yorum yazamamıştım. Hem geçen haftaki hem de bu haftaki yazılarından dolayı, hem içerik hem de biçimsel yönden, içten tebriklerimi sunuyorum. Akıcı, güzel yazılarını sabırsızlıkla bekliyorum. Esenlikler diliyorum. İdil, geçen haftaki ilk yazını da okumuştum, ama yorum gönderememiştim. Hem geçen haftaki hem de bu haftaki yazılarından dolayı, gerek içerik gerekse biçimsel yönden, seni içten kutlarım. Çok teşekkür ederim. Saygı ve sevgilerimle. Yine çok güzel bir yazı, teşekkürler. Tiyatroların, o sanatı icra edenlerin verdikleri emek ve sevgi kadar bizlerin de ilgi ve sevgisine çok ihtiyacı var. Kesinlikle çok doğru. Teşekkür ederim 🙂 Sevgiyle. Sizin yazınız vesilesi ile tüm tiyatrolara, sanatçılara sevgi ve saygımı gönderiyorum. İdil hanim aydinlatici yazinizi keyifle okudum. Basarilarinizin devamini dilerim."} {"url": "https://gazetesanat.com/tiyatrocu-caner-karadag-ile-soylesi", "text": "Perde Sanat Tiyatrosu Kurucularından Caner Karadağ'a tiyatro yaşamına dair merak ettiklerimizi sorduk. Keyifli okumalar. Caner Karadağ 1991 Ankara doğumludur. Tiyatroya 2006 yılında drama eğitimi ile Büyükşehir Tiyatrosunda başlamıştır. 2009 yılında Müjdat Gezen sanat merkezi ile tiyatro eğitimine devam etmiştir. 2011 yılında Sadri Alışık sanat merkezinde eğitimini bitirmiştir. Devlet Tiyatrolarında 5 sezon görev yapmıştır. Devlet tiyatrolarında Shakespeare Zorda, Kerbela, son kuşlar oyunlarında oynamıştır. Özel tiyatrolar dahil olmak üzere birçok tiyatro oyunlarında görev almıştır. 2010 yılında kamera karşısına geçen Caner Karadağ reklam, dizi ve sinema filmlerinde görev almıştır. Behzat Ç., Unutma Beni, Beni Affet, Deniz Yıldızı, Darbe, Fatih Sultan Mehmet belgeseli gibi projelerde çalışmıştır. Oyun ve Tiyatro Akademisi, İstanbul Üniversitesi'nde, Selçuk Üniversitesi'nde, Adnan Menderes Üniversitesi'nde Drama eğitimi almıştır. Şu an özel bir kolejde drama öğretmeni olarak çalışmaktadır. Küçük yaşta Türk tiyatrosuna büyük emekleri olan ustalarımızı hep izliyordum ve tiyatronun ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Orta okul yıllarında bitirme oyunlarında oynamaya başladım. 13 yaşında drama eğitimi almaya başladım. Liseye geçtikten sonra okul tiyatro kulübüne katıldım ve okullar arası tiyatro yarışmalarına katılıyorduk. Serüvenim öyle başladı, sonra tiyatro okudum. İlerleyen yıllarda mesleğim olacakmış meğer. İstibdat Kumpanyası geleneksel Türk tiyatrosu ve modern tiyatronun karışımı bir oyundur. İki tiyatro türünden de tatlı dokunuşlar izliyoruz. Eğlenceli bir oyun olmakla beraber ustaca kaleme alınmış bir eserdir. Yönetmesi gayet eğlenceli ama bir o kadar da zor bir oyundu. Ben oyunda Samuel karakterini canlandırıyorum. Fransa'dan gelmiş, annesi Türk, babası Fransız bir yönetmen. Kibar ve naif bir karakteri var. Modern bir yapıdan ilginç bir tiyatro topluluğunun içine zorla itilen bir karakter. Eğlenerek ve çok severek oynuyorum. Provalarımız bütün tiyatroların yaptığı gibi okuma provası ile başladı. Bir karakter için birden çok kişiyi denedik ve o rolü okuttuk, sonra roller dağıtıldı, ezberler yapıldı, sahneye geçtik. Mizansenler verildi ve iş ince detay işçiliğine kaldı. Sadece yönetmenin değil oyuncuların da oyunun bu noktaya gelmesinde emeği yüksektir. Çünkü onlarda kendi tecrübelerinden hareketle çok güzel şeyler kattılar oyuna. Ben rolüme çok çalışamadım çünkü oyunu aynı zamanda dışarıdan izliyordum ama oyunlar oynandıkça rolüm oturdu ve şu an güzel gidiyor. Tiyatronun dışında, bir özel okulda drama öğretmenliği yapıyorum ve bir sanat okulunda drama derslerine giriyorum. At binmeyi çok severim. Kamp yapmayı severim. Zamanımı genellikle böyle değerlendiriyorum. Tiyatro sahne, dekor, kostüm olmasa da oynanabilir. Fakat oyuncu ve seyirci olmazsa oynanamaz işte. Ayrılmaz ikiliyiz bizler. Bizi yalnız bırakmasınlar. Özel tiyatrolar zor şartlarda mücadele veriyor, devlet desteği yok. Belki devlete bağlı kurumların bir kostüm bütçesine 1 yıl geçiriyor özel tiyatrolar. O yüzden yaşasın özel tiyatrolar!"} {"url": "https://gazetesanat.com/tiyatrocu-deniz-bulat-ile-soylesi", "text": "Tiyatrocu Deniz Bulat ile 19 Mart'ta Ankara Farabi Sahnesi'nde sahnelenecek olan Tangled adlı tek kişilik İngilizce oyun öncesi röportaj yapma fırsatımız oldu. Keyifli okumalar. -Deniz Hanım merhaba. Sizi tanımak isteriz. Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz? Kimdir Deniz Bulat? Merhaba! Ben Ankara doğumlu film ve tiyatro oyuncusuyum. Ankara'da başlayan tiyatro tutkum beni üniversitede de takip etti. New York Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Tiyatro Bölümü mezunuyum. New York'da bulunduğum yıllarda Atlantik Tiyatro Okulu'nda sahne deneyimi, Stonestreet Stüdyoları'nda ise kamera oyunculuğu ve film yapımcılığı deneyimi kazandım. New York merkezli yapım şirketleri Invisible Disco Productions ve Et Alia Theater Company bünyelerinde ön ve arka planda çalışmalarda bulundum. Son olarak Gary O. Bennett'in yönettiği Enough About Love ve Esra Saydam ile Malik Isasis'in yönettiği Öte adlı filmler ile Et Alia Tiyatrosu yapımcılığında Debora Balardini'nin yönettiği This Is Me Eating __ adlı tiyatro oyununda rol aldım. -Sanat yaşamınız ne zaman ve nasıl başladı? Sanata karşı çok duyarlı bir okula gitmiş olmak büyük bir şanstı benim için. Okulda düzenlenen milli bayram törenlerimiz küçüklüğümden beri çok coşkulu olur ve öğrenciler tören sunuculuğu, şiir okuma, kısa bir drama gösterisi sunma gibi performanslarla görevlendirilirdi. İlkokulun sonlarına doğru bir törende sınıfımla beraber sahnede kısa bir drama oyunu sergiledik. Sonrasında çoğu arkadaşım benim rolümü çok sevdiklerini söylediler, ben bu tepki karşısında hem çok şaşırmış hem de çok etkilenmiştim. Benim sahnede, çok da farkında olmadan yaptığım küçük bir hareketin insanları ne kadar etkileyebileceğini fark ettim ve bu farkındalık beni çok mutlu etti. O günden sonra sahneyi bırakamadım. -28 Ocak'ta Ankara Farabi Sahnesi'nde prömiyeri gerçekleşen, Kadri Özcan'ın yazıp yönettiği tek kişilik İngilizce oyun Tangled ile 19 Mart günü yine Ankara Farabi Sahnesi'nde tiyatro severler ile buluşacaksınız. Öncelikle Ankara'da İngilizce bir oyun sahnelemek, hatta bir ilki gerçekleştirmek nasıl bir duygu anlatır mısınız? Böyle bir ilki gerçekleştirmek çok heyecan verici bir duygu. Bu benim tek kişilik ilk oyunum. Bir işte ilke imza atmak beraberinde büyük bir sorumluluk getiriyor, bu nedenle kendimi bilinmeyen bir yere doğru bir yolculukta gibi hissettim bütün prova süreci boyunca. Prömiyer gecesi ise seyircimizin heyecanı beni çok gururlandırdı. -Tiyatro Libra'nın yeni yapımı tek perdelik Tangled adlı oyundan bahseder misiniz? Oyun tiyatro severlere ne anlatıyor? Oyunumuz, Bulgaristan'ın Sofya kentinde doğmuş eğitimli bir genç kadın olan Andrea'nın hayat hikayesini ele alır. Andrea, çocukluğu boyunca hayalperestliğinin yanı sıra kendince bulduğu bir anı saklama yöntemi ile dikkat çeker. Küçük Andrea, hatıralarını unutmamak için geliştirdiği yöntemde her özel anısı için saçına bir düğüm atar ve saçlarını asla kestirmez. İkinci Dünya Savaşı ve ardından Bulgaristan'ın demir perde ülkesi oluşuyla özgürlüklerini yitiren Andrea ve eşi ülke ülke sürüklenir, çocukları olur ama iç huzurlarını bulamazlar. Ben tek perdede seyirciyi karakterimizin hayat öyküsünde, birbirinden farklı karakterlerle bir yolculuğuna çıkarıyorum. -Prova sürecinizi merak ediyorum, nasıl geçti, ne kadar sürdü? Bir buçuk ay kadar sürdü. Ana karakteri farklı yaşlarda ve yakınlarını canlandırdığım için karakterleri yatırmaya odaklandık. Özellikle karakterimin yaşlanmış halini yaratırken kullandığım kukla ve yaşlı Andrea'nın sesi üzerinde çalıştık. Tek oyuncu ben olduğum için alışılageldik bir prova süreci değildi fakat yönetmenim Kadri Özcan ve Yardımcı Yönetmenim Bemol Yılmaz prova süreci boyunca beni inanılmaz desteklediler. Kreatif anlamda da kendimi bu nedenle çok özgür hissettim. Aslında ilk başta bu çok korkutucuydu, normalde bir oyuncu olarak her provada yeni bir şeyler denemeye hazır biriyimdir fakat birden kendimi sahnede çok yalnız ve kilitlenmiş hissettim. Oyunculukta karakterim adına verdiğim kararların ya da kendi tekniğimin çevremdeki oyuncular ve onların karakterlerinden etkilenmesine izin veririm. Tiyatronun en önemli özelliği her an değişik bir şey olabilecek olması, bu nedenle bir sahne tekrar tekrar oynansa bile asla tıpa tıp aynı olmamalıdır. Sahnenin özüne sadık kalacak şekilde değişmesine yenilenmesine izin vermeliyiz ve bunu oyuncu olarak en kolay sahnedeki partnerimizden esinlenerek yaparız. Ben ilk başlarda sahnede bir partnerim olmamasından etkilenerek kendimi kısıtladım fakat ekibimizin desteği sayesinde, prova sürecinde kendime güvenim arttı. -Metinde sizi en çok heyecanlandıran fikir ve duygu neydi? Oyunun sonu! Sonuna yaklaşırken sahnede hatta provalarda bile çok heyecanlanıyorum. Sanki Ankara'dan yaz tatiline giderken denizi görmeden önceki son virajı dönüş heyecanı. Bu bir özgürlük hikayesi. Oyunun temelindeki fikir bu. Fakat karakterin hayat hikayesini dinlerken bunu kimi zaman unutuyoruz. Sonucunun nereye bağlanacağını bence tahmin etmek zor, sona yaklaşırken seyirciye yansıtmayı hedeflediğim duygu beni heyecanlandırıyor. Prömiyer sonrasında da seyircimiz oyunun sonunu etkileyici ve şaşırtıcı bulduklarını söylediklerinde çok mutlu oldum. -Amerika'da çok yoğun geçen bir sanat yaşamınız olduğunu biliyoruz. Türkiye ve Amerika'daki tiyatro anlayışına dair farklılıklar sizce neler? Her iki ülkede de sahneye çıkan biri olarak bu iki ülkede tiyatroya yaklaşımı nasıl değerlendirirsiniz? Bence New York'taki sanat anlayışı ABD'nin diğer eyaletlerinden de farklı. New York'ta çok fazla sanatçı var ve mottoları kendi sanatını kendin yap. Bir sanatçı olarak sürekli üretiyor olmak, büyük işler beklemek yerine kendin fırsat yaratıyor olmak çok önemli. Bu düşünce beni de çok etkiledi ve bir sanatçı olarak kendi kendime yetebilmeyi öğretti. Bu nedenle sanatçılar birçok işi kolayca aynı anda yürütebiliyor, aynı anda sinema ve tiyatro alanlarında çalışabiliyor, sadece oyunculukla kısıtlamak yerine kendilerini sanatın arka planında da var ediyorlar. Bu ABD'den çok, New York'a hitap eden bir sanat anlayışı. Türkiye'de de aslında bu tür sanatçılar var; yapım aşamasını sanattan ayrı tutmayarak yaratıcılıklarını genişletiyorlar ve onların ayak izlerini takip ederek sanatçılığımızı genişletebileceğimizi düşünüyorum. -Türkiye'de gerçekleştirmeyi düşündüğünüz başka projeleriniz var mı? Geçen yaz Türkiye'ye döner dönmez, Esra Saydam ile Malik Isasis'in yönetmenliği, Eda Çarıkcı'nın yapımcılığında Öte adlı bir film çektik. Filmde bir sahnede rol almanın yanı sıra asıl olarak yapım amirliğini üstlendim. Filmin çoğunu Kars'ta çektik. Hem Türk hem ABD'li sanatçıları Türkiye'de bir araya getiren bu filmin hem arka planı hem ön planında çalışmak bana inanılmaz bir deneyim kazandırdı. Son birkaç aydır tiyatroya odaklandım, ama asıl hayalim film ve tiyatro oyunculuğunu bir arada gerçekleştirmek. -Son olarak, tiyatro severlere neler söylemek istersiniz? Bence Türkiye'deki seyircimiz geleneksel tiyatroyu çok seviyor fakat bir yandan da yenilik istiyor. Yeni hikayeler, yeni anlatı biçimleri görmek istiyor ve bulamadıklarını belirtiyorlar. Bence yenilik arayışında olan ve bunu yerine getirmeye çalışan birçok sanatçı var, fakat bu yenilikler büyük tiyatrolarda gerçekleşmiyor, önce daha küçük alanlarda deneniyor. Umarım sanat severler bu oyunları takip eder ve desteklerler."} {"url": "https://gazetesanat.com/tiyatrocu-merve-parlak-ile-soylesi", "text": "Perde Sanat Tiyatrosu oyuncularından Merve Parlak ile sanat yaşamı üzerine keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. 27 Temmuz 1984 Ankara Doğumluyum. Gazi üniversitesi mezunuyum. Ankara'da ailemle birlikte yaşıyorum. 13 yıldır sağlık sektöründe tıbbi sekreter olarak çalışıyorum. Çok sıcak kanlı olduğumu ve çok güzel güldüğümü söylerler. Dost canlısıyım, sevdiğim insanlara çok değer veririm. Duygusal, merhametli bir yapım vardır. Tiyatroya lise yıllarımda başladım. Üniversite okurken belediye tiyatrosunda kursiyer olarak devam ettim. Bu dönemde büyük şehir belediyesinin deneyimli hocalarından Bayram bey ve Cengiz beyden tiyatro eğitimi aldım. Sonrasında Devlet sanatçısı olan Andaç hocamızdan da sahne ve tiyatro eğitimi aldım. Uzun yıllar belediye tiyatrosunda oyuncu kadrosunda yer aldım. Yaklaşık tiyatroya 10 yıl ara verdikten sonra Perde sanat tiyatrosu kurucularından İbrahim Sevinç ile tanışıp yoluma perde sanat tiyatrosu ile devam ediyorum. İstibdat Kumpanyası oyununda ortaoyuncu takımında Arsini karakterine hayat veriyorum. Arsini'nin sert bir duruşu, erkek gibi tavırları vardır. Aynı zamanda çok renkli, enerjisi bol ve eğlenceli bir karakter. Ben Arsini canlandırırken çok eğleniyor ve bunu seyirciye yansıttığımı düşünüyorum. Tiyatro dışında Yürüyüş yapmayı, Gezmeyi, seyahat etmeyi, müzik dinlemeyi, kitap okumayı, eğlenmeyi ve kahkaha atmayı çok severim. Yardımlaşmayı ve yardım etmeyi çok severim. Tiyatro izlemeyi çok severim. Tiyatro dışında Yağlı boya ve Türk halk müziği korosuna gidiyorum. Tiyatro severlere şöyle seslenmek istiyorum. Sağlıklı, mutlu, huzurlu ve tiyatrosuz kalmayın. Bu camiada bizi yalnız ve alkışsız bırakmasınlar. Sanatın her dalına her daim destek olsunlar."} {"url": "https://gazetesanat.com/tiyatrocu-poyraz-deniz-genc-ile-soylesi", "text": "Almanya Stuttgart'ta doğdum. Orada küçük yaşlarda sizi sahne sanatlarına yönlendiriyorlar. Sosyalleşmek ve çeşitli festivallerde şiirler ve gösteriler için sizi buna teşvik ediyorlar. Bu da aslında küçük yaşlardan gelen bir isteğin gelecekteki yolunu gösteriyor size. Tiyatro benim için bir yaşam biçimi. Aslında bir arınma aracı oldu. Çünkü tiyatro, duyguların bin bir renkleri ile ahenkli bir alan yaratıyor hayal dünyama. Bunları ortaya koymak ve içinizde olan düşlerin, eylemlerin, sözcüklerin yansıması o denli keyif veriyor. Yani Dünya içinde bir dünya yaratıyor olmak, rüya içinde rüya görmek gibi... Bunun keyifli kısmı da bu benim için. Bu yolda olmakta bana yeni deneyimler ile yaşamın sahnedeki yansımasını yeniden hayal ederek yaratıcı bir süreç oluşturuyor. Fikir, yaratı, hayal gücü ve sanatın biricik olması. İzmir Devlet Tiyatrosu'nda olmak güzel ve gurur verici. Özellikle Devlet Tiyatrosu çatısı altında çalışmak sizi büyük ve zorlu bir yaratım oluşturmaya itiyor. Beklenti büyük olunca çalışma süreci de yoğun oluyor. İzmir'de birçok oyun oynadım. Gölge Ustası, Hastalık Hastası, Kantocu, Moira'nın Gece Döngüsü, Medea ve daha birçok eser. Hepsinin zorluğu ve keyfi başka oldu. Seyirciyi tek bir şey etkiler, Samimiyet. Samimiyet ve doğallık seyircinin en büyük beklentisidir. Çünkü seyirci her şeyin farkında. Oynayan ile oynamayanın da. Yani samimiyet hakikatin en büyük sonucudur. Duygularınız samimiyse seyirci bunu satın alır. Aslında bilet alırken içgüdüsel olarak oyuncu seyirciye bunun karşılığında samimi bir karakter ve hakikat sunmak ister. Eğer duygularınız, sözcükleriniz, eylemleriniz samimiyse tamamdır. Yunus Emre'nin bende çok ayrı bir yeri var. Toplumumuzun, kültürümüzün, dilimizin en büyük temsilcilerinden biri. Onun yaşam biçimi, sözcükleri kullanışı, iç dünyasını ustalıkla cümlelere hayat vererek, düşsel ruhunun ne denli bilge biri olduğunun göstergesidir. Yunus Emre aslında bir kök ruh gibi bizim için. İçimizde olan, süre gelen duyguların, isteklerin, arzuların, inancın, umudun ve aşkın vücut bulmuş hali. Bu çok özel ve güzel bir şey. Halk insanı, bizim özümüz. Oyun onun yolda olan ve bu yolda ne türlü aşamalardan geçtiğini, ne türlü zorluklarla karşılaştığını, Hak'a olan aşkını ararken dem oluşunu, Emre oluşunu anlatıyor. Yunus Emre'yi oynamak benim için büyük bir lütuf. Onu anlayabilmek için büyük bir empati ve duygusal derinliği yakalamak gerek. Yunus Emre öyle bir şair, öyle irfan sahibi bir aşık ki, dili öyle sade ama samimi ki bir cümlesini bile söylemek size büyülü geliyor. Büyülüden kasıt aslında o size bir sirayet katıyor. Onun sade ve samimi dili zaten direkt olarak duygularla hitap ediyor. Empati kurmak, onun çağın ötesindeki şairliği size dümen oluyor. Sizi yoğuruyor ve biçimlendiriyor. Duygunun gücü sözcüklerin ahengini oluşturuyor. Yunus Emre'nin sözcüklerine teslim olabilmek, öze ulaşmayı sağlıyor. Hedefler çok. Bunları bir bir anlatmak zor. Ama şu an için Tiyatro ile yaşam ve çalışmak. Çalışmak zaten başarının yarısı."} {"url": "https://gazetesanat.com/tiyatrocu-umut-gorkem-demir-ile-soylesi", "text": "Perde Sanat Tiyatrosu oyuncularından Umut Görkem Demir ile tiyatro yaşamı üzerine keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Merhaba, ben Umut Görkem Demir. 1993 yılında Uşak'ta doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Uşak'ta tamamladım. Üniversite eğitimim için 2011 yılında Ankara'ya geldim. Hacettepe Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü mezunuyum. 8 senedir İngilizce Öğretmeni olarak görev yapmaktayım. Bu mesleği edinmiş olmam benim için pek de sürpriz olmadı aslında. Çocukluğumdan beri yabancı dillere karşı çok büyük bir ilgim oldu. Dolayısıyla, zaten ilgi duyduğum bir alanda eğitimci olarak çalışmak da benim için tarifsiz bir zevk. Ben küçük yaş gruplarına İngilizce öğretmeye çalışıyorum. Bu oldukça zor olmasına karşın mesleki hazzı da doruklarda yaşamanıza olanak sağlıyor. Çünkü sınıfta sizin ağzınızdan çıkacak her kelimeyi öğrenmeye hevesli bir grup öğrenci var ve onlar için çok önemli bir rol modelsiniz. Öğretmenler olarak bu sorumluluğun altında kimi zaman ezilsek de, aslında sınıf ortamını her ders başlayıp biten bir gösteriye, öğretmeni de spot ışıkların her daim üzerinde olduğu bir oyuncuya benzetebiliriz. Bu benzetmeden hareketle şunu söyleyebilirim ki tiyatroya da mesleğim olan öğretmenliğe verdiğim önem ve değeri veririm. Tiyatronun yanı sıra sinema, edebiyat ve müzik başlıca ilgi alanlarım. Hayatın her alanında nostalji özlemi çektiğimi söyleyebilirim. Değişen ve gelişen dünyaya ayak uydurmak gerekebilir belki ama özümüzdeki insani duyguları kaybetmemek gerektiğine de inanıyorum. Ben oyunda Recai Efendi karakterini canlandırıyorum. Recai Efendi, Osmanlı İmparatorluğu'nun son zamanlarında, 30 sene sürecek olan İstibdat Dönemi'nde yaşamış hayali bir karakter. Bahtı zaten bu zorlu ve karanlık döneme denk gelecek kadar kara olan Recai Efendi'nin bir de tiyatrosu vardır, hiç oyunculuk eğitimi almamış ortaoyuncu arkadaşlarıyla beraber olduğu. Recai Efendi ve ekibi ilk defa batılı bir eseri oynayacaklardır. Hatta oyunda da geçtiği üzere, belki de ilk defa 'kitaplı tiyatro' yapacaklardır. Zira, o dönemde bırakın halkı, daha aydın varsayılan tiyatrocuların birçoğu okuma-yazma bilmemektedir. Onun için diyorum ya, belki de ilk defa teksti olan bir oyun sergileyeceklerdir Şeref Paşa'nın emriyle. Bu büyük sorumlulukla birlikte, Recai Efendi içindeki muzip ve muzır ortaoyuncu ruhunu, kellesini de kaybetmeden yaşatmaya çalışmaktadır. Ekip lideri olmanın verdiği ağırlık, tüm ekibin cehaleti ve beceriksizliği, işin ucunda hayatlarının olduğu gerçeği, Recai Efendi ve ekibini oyun boyunca oldukça zorlayacaktır. Bu trajikomik durum seyirciye sonu gelmeyen kahkahalar ve cevabını uzunca bir süre düşüneceği, belki de bulamayacağı, sorular bırakıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/tiyatromuzda-tarih-konusmalari-bu-donemi-genc-arastirmacilarla-kapatiyor", "text": "Türkiye Tiyatro Vakfı'nın düzenlediği Tiyatromuzda Tarih Konuşmalarının sekizinci oturumu Lisansüstü Öğrencileri Anlatıyor: Tanzimat'tan 1950'ye İstanbul'da Tiyatro Mekanları başlığıyla 29 Mayıs Cumartesi ve 30 Mayıs Pazar saat 18:30'da gerçekleşiyor. Çalışmalarını gönüllü gençlerin katkısıyla sürdüren Vakıf, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Yüksek Lisans ve Doktora Öğrencilerinin yapacağı bu sunumla sezonu kapatıyor. TTV tarafından çok disiplinli bir çalışma yöntemiyle İstanbul'un tiyatro tarihini belgelemek ve bir kültürel bellek haritası çıkarmak üzere hazırlıkları süren projenin ilk ayağı, Prof. Dr. Kerem Karaboğa öncülüğünde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Yüksek lisans ve Doktora Öğrencileri tarafından gerçekleştirildi. 29 Mayıs Cumartesi ve 30 Mayıs Pazar günleri saat 18:30'da iki oturum halinde yapılacak sunumlarda lisansüstü öğrencileri çalışmalarının sonuçlarını paylaşacak, İstanbul'un tarihsel olarak kültür merkezleri olan Kadıköy, Üsküdar, Suriçi, Beyoğlu ve Beşiktaş bölgelerinin tiyatro belleğini, bu bölgelerde geçmişte var olan tiyatro mekanları üzerinden ele alacaklar. Etkinliğe katılmak için TTV sosyal medya hesaplarını ve web sitesini takip edebilirsiniz. Vakfın mayıs ayında gerçekleştirdiği diğer etkinlikler ise aşağıdaki linklerden ve youtube hesabından izlenebilir. TTV'nin Tiyatromuzda Tarih Konuşmaları kapsamında, 7 Mayıs Cuma günü, araştırmacı yazar Nesim Ovadya İzrail'in katılımıyla gerçekleştirdiği Osmanlı ve Türkiye Tiyatrosunda AŞOD MADATYAN başlıklı konuşması https://youtu. be/23rURbA1Wfg linkinden izlenebilir. TTV'nin Tiyatromuzda Toplumsal Cinsiyet Konuşmaları kapsamında 14 Mayıs Cuma günü, Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Hülya Adak'ın katılımıyla gerçekleştirdiği, Absürd Tiyatro Kanonu: Kadın Oyun Yazarları ve Politika başlıklı konuşması ise https://youtu. be/akazBZMPcb0 linkinden izlenebilir. Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz sergisi kapsamında yapılan etkinlikler genelde müzelerin özelde tiyatro müzesinin toplumsal işlevinin konuşulacağı söyleşiyle devam ediyor. 27 Mayıs Perşembe saat 18:00'de Yapı Kredi Kültür Sanat youtube kanalından canlı yayınlanacak söyleşinin moderatörlüğünü Esen Çamurdan üstlenirken Suay Aksoy, Gökçe Dervişoğlu ve Fulya Baran konuşmacı olarak yer alacak. Müzelerin günümüzde geçerliliklerini nasıl sağlayabildikleri, hayata nasıl ayak uydurdukları ve bunu nasıl sürdürecekleri üzerinde durulacak. Kültür sektörü içindeki rekabette müzelerin dayanma gücünün ellerindeki koleksiyonlar kadar, belki de daha fazla, yaptıkları araştırmalara, bilgi üretimlerine, gerçekleştirdikleri etkinliklere ve aslında bunlar sayesinde toplumun hayatına ne ölçüde dokunduklarına bağlı olduğu tartışılacak. Bir müze kimlerden oluşur? Müzenin sürdürülebilirliğini nasıl sağlayabiliriz, bunun yönetim araçları, bir kültür ekosistemi içinde nasıl konumlanabilir? Müzenin sürdürülebilirliği kadar sosyo-ekonomik kalkınmanın kolaylaştırıcı olması da beklenir. Bu doğrultuda kültür kurumlarının sorumlulukları nelerdir? Türkiye'de bir tiyatro müzesine neden gereksinim duyuyoruz? Tiyatro müzesinin yokluğu topluma nelere mal oluyor? Tiyatro müzesi ile toplumun kültür-sanat belleği, giderek toplumsal bellek ilişkisi irdelenecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/tiyatronun-yildizlarini-bir-araya-getiren-sir-fisekhanede", "text": "Şehrin kültür-sanat, gastronomi ve iyi yaşam alanı Fişekhane'de tiyatro şöleni devam ediyor. Tarihi ambiyansı ve farklı ihtiyaçlara göre şekillenebilen tiyatro salonu, 6 Mart günü tiyatronun yıldızlarını bir araya getiren Sır oyununun galasına ev sahipliği yapacak. Fransa'da ve daha birçok ülkede büyük beğeni toplayan Cesar Ödüllü Alexandre De La Patelliere ve Matthieu Delaporte' nin yazdığı Le Prenomun, Hilal Arslangiray Kazanbal uyarlaması olan Sır, galasını 6 Mart'ta Fişekhane'de yapacak. Farklı, cesur ve iddialı yapımlara imza atan Gate Production tarafından sahneye konulan Sırda tiyatro severler, ulusal ve uluslararası ödüllere sahip oyuncular Tayanç Ayaydın, Emel Çölgeçen, Anıl Çelik, Tolga Güleç ve Şeyma Gökçe Cengiz'i bir arada izleyecek. Ahmet Kazanbal'ın yönettiği tek perdelik oyuna ayrıca müzik severlerin yakından tanıdığı Pinhani'nin şarkıları eşlik edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/tokyo-ueno-istasyonu-inceleme", "text": "İnsanı en çok zorlayan şeylerin başında yalnızlık geliyor. Yalnızlığın mutlaklaşması ise ölüm. Yaşarken yalnız olmanın bedelleri var; ölüm de geride kalanlara bedeller ödetiyor. Bir ölünün gözünden geride bıraktığı yaşamı izlemek ise hayli fantastik ve bir o kadar da gerilim yüklü. Miri Yu, Tokyo Ueno İstasyonu başlıklı romanında yalnızlığı ve ölümü buluşturduğu bir hikayeye imza atıyor. Romanın başkarakteri Kazu, yalnızlığı en uç noktasına kadar tatmış ve hayatının kısa özeti olan kara talihi en derinlere dek yaşamış biri. Artık bir ölü olan Kazu'nun günlerini hatırlayarak geçirmesi ise Yu'nun metafizik ve melodram arasında gidip gelen romanının alametifarikası. Kazu, 1964 Tokyo Olimpiyatları'nın hazırlığında çalışmak üzere kente gelen ve evsizlerin kaldığı parkta ölen bir adam. 1933'te doğan Kazu'nun Tokyo'da geçirdiği zamanı ve kentteki günlük yaşamı okuyoruz romanda. Neredeyse tüm yaşamını eşitsizliklerin gölgesinde geçiren Kazu, otuz yedi yıl evli kalmış, iki çocuğu ve torunları var. Oğlunu çok küçük yaşta kaybetmesiyle kendisini ömrü boyunca izleyecek travmayla tanışıyor. Üstelik ailesiyle bir araya gelememesi bu travmayı derinleştiriyor ve ardından yalnız başına ölüyor. Kazu, ölümünden sonra insanların arasında geziniyor, günlük yaşamı izliyor, çaresizliğin ve yalnızlığın başkalarındaki yansımasını gözlemliyor. Yu, Kazu üzerinden 1930-1970 arasında Japonya'da hüküm süren ekonomik, kültürel ve sosyal şartları da anlatıyor. Toplum içindeki eşitsizlikleri, adalet yoksunluğunu ve hemen her an ortaya çıkabilecek toksikliği, başkarakterin yaşadığı ve yaşamadığı günler aracılığıyla sunuyor okura. Bir ülkenin hakiki yüzünün ışıltılı caddelerde değil, arka sokaklarda olduğunu hatırlatıyor. Kazu'nun yanlarında öldüğü evsizler, onları buluşturan park ve bunların ötesinde yaşanan başka hayatlar, Yu'nun romanda gerçeklerle kurmacayı bir araya getirişinin örneklerinden. Başka bir deyişle yaşam ve ölüm arasına sıkışarak sıtmaya razı şekilde hayatını sürdürenlere bir ölünün gözünden bakışla biçimlenen, biraz metafizik biraz gerçeküstü anlatım. Kazu'nun hikayesiyle Yu'nun anlatmaya çalıştığı esas mesele, gerek ölüm gerek yalnızlık gibi kaybedişlerin insan üzerindeki etkisi. Bu yönüyle varoluşçu öğeler barındıran Tokyo Ueno İstasyonu, bir anlamda kişinin kapıldığı girdapların ya da tutuklu kaldığı odaların anlatımı. Üstelik toplumsal karanlıkların veya çöküşlerin yıkıcı etkisini de dahil etmiş Yu tüm bunlara. Yu, Tokyo Ueno İstasyonu'nda gerçekleri kurmacayla ve metafizikle buluştururken toplumsal eşitsizlik ve adaletsizliklerden dem vuran, acılarla yoğrulmuş bir karakterle yüzleştiriyor bizi. Böylece hayat ve hikaye, ölü bir adamın anlatımında birleşiyor. Tokyo Ueno İstasyonu, Miri Yu, Çeviren: Barış Bayıksel, İthaki Yayınları, 120 s."} {"url": "https://gazetesanat.com/tolga-gumusay-fotograflar-hikayenin-olabilirligine-kanit-olusturuyor", "text": "Tolga Gümüşay, Altın Kitaplar logosuyla çıkan, Kareli Öyküler ve Genç Kareli Öyküler'in ardından İstanbul Kareli Öyküler ile sanatseverlerin kalbini fethetmeye devam ediyor. Bugüne kadar 5 romanı ve 5 öykü kitabı bulunan başarılı yazar Tolga Gümüşay, Ecem Kodak'ın sorularını cevapladı. 2000 yılından bu yana yazıyorum. Bugüne dek 5 romanım 5 de öykü kitabım yayınlandı. Halen çok sevdiğim Galata'da, yalnızca bu iş için kullandığım bir mekanda yazıyorum. Bilindik olanla bilinmeyeni, hayalle gerçeği, geçmişle bugünü iç içe geçirip kavrayışı, hissiyatı büyütmeyi; şiirsel olanı fark edip, aktarılabilir hale getirmeyi seviyorum. Kendimi sorgularken aslında hepimize dair bir şeyleri açığa çıkarıyor olmayı; bana hiç benzemeyen birini anlamaya gayret ederken kendimle karşılaşıvermeyi; yazarken sandığımdan daha derin, daha bilge, daha cesur olduğumu keşfetmeyi; okura aslında kendisinin de öyle olduğunu hatırlatmayı seviyorum. Kısacası yazmayı seviyorum. 12 yaşındayken ilk kompozisyon sınavı esnasında yazmanın hayatta yapabileceğim en iyi şey olduğunu sezmiştim. Sonra ara ara bu sezgiyi doğrulayan tecrübeler yaşadım. 2000 yılında; 10 yıl öncesinde mezun olduğum Kadıköy Anadolu Lisesi yatakhanesinden ayrılmanın ne anlama geldiğini anlatan bir roman yazma ihtiyacı hissettim. 6 Yıl Tam Pansiyon adlı bu roman ilk ve en çok basımı gerçekleşen kitabım oldu. Aynı zamanda yazarlığı da hayatımın merkezine oturttu. Sanırım fotoğraflı öykü kitaplarım olan Kareli Öyküler serisi için bu soru. Ben bir yazarım. Dolayısıyla bu soruya verebileceğim kestirme yanıt; hikayeler olur. Diğer yandan bu projeyi özgün ve özel yapan öykü ile fotoğrafın iç içeliği. Öykünün içindeki bir anı fotoğraf olarak görebilmek; fotoğrafın arkasındaki hikayeyi öğrenebilmek şüphesiz kavrayışı derinleştiriyor, etkiyi büyütüyor. İstanbul dünyanın en eski metropolü. Bu şehirde dünyanın her hangi bir kentinde bulabileceğiniz her şey ve çok daha fazlası var. Yüzyıllara tanıklık etmiş olmanın bilgeliği var. Farklı imparatorlukların, milletlerin, dinlerin, göçlerin, kültürlerin izleri var. Görkemli zamanların, acı günlerin, büyük aşkların, zoraki göçlerin, her şeye rağmen iyiliklerin, huzur veren tevekküllerin gölgesi var. Boya katmanları gibi üst üste binmiş yaşamların renkleri, dokuları var. Apartman boşluklarında saklanan asırlık kokular var. İlk sahiplerinden uzak düşmüş binalarla, köylerinden ayrı düşmüş Anadolu insanlarının zoraki birlikteliği var. Farklı coğrafyalardan İstanbul kıyılarına sürüklenmiş Afrikalı, Orta Doğulu ve Asyalıların ayakta kalma gayretleri var. Tarihi bir dekorun içinde, onun hiç farkında olmaksızın hayatını sürdüren alçakgönüllü, muhafazakar insanlarımız var. İstanbul Kareli Öyküler'de ayak bastığım çocukluk yıllarımdan bu yana kendimi gönülden bağlı hissettiğim bu güzel şehrin bütün bu dokunaklı hikayelerini, zamanlarını, mekanlarını, insanlarını kucaklamaya çalıştım. Bu soruyu okurlara sormak lazım aslında. Bugüne dek bana ulaşan yorum ve eleştirilerinden yola çıkarak kısaca şöyle yanıtlayabilirim. Her gün kıyısından geçtiğimiz ama çok da üzerinde durmadığımız değerler hakkında düşünmek; kendimize uzak bulduğumuz insanların hikayelerini dinledikçe ne çok ortak duygumuzun olduğunu keşfetmek; Süleymaniye'de pencereleri kafesli bir Osmanlı evinin, Beyoğlu'nun arka sokaklarındaki bir levanten cumbasının, Arnavutköy semalarında süzülen bir martının, Balat'ta asırlık bir binanın penceresinden sarkan bir yoğurt kovasının, Boğaz'da tuttuğu balıkları yetim kardeşlerine götüren Suriyeli bir çocuğun bizlere söyleyebileceği çok şey olduğunu fark etmek; gündelik koşuşturmalarımız arasında ihmal ettiğimiz bu gözlem, kavrayış ve duyguların esasında önemli sandığımız pek çok şeyden; hemen hemen her şeyden daha değerli ve önemli olduğunu; bizi biz yapanın, İstanbul üzerinden insanlık okyanusuna bağlayanın bütün bu imgeler olduğunu idrak etmek hepimize iyi geliyor. Fotoğraflar hikayenin olabilirliğine kanıt oluşturuyor. Ve bu da kareli öyküleri daha inandırıcı hale getiriyor. Evet uzunca bir süredir yeni bir İstanbul romanı üzerinde çalışıyorum. 1920-90 arası İstanbul hayatından kesitler sunan; çok kimlikli, çok renkli, çok sarsıcı zamanlarda gezinen, 20. yüzyıl İstanbul'unun ruhunu karlı bir gecede, tarihi bir Tarlabaşı apartmanında yakalayan bir roman... Yıl sonuna kadar okurlarla buluşturmayı hedefliyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/tolgahan-sayisman-kalabalik-bir-aile-bol-cocuk-istiyorum", "text": "Hürriyet Hafta Sonu eklerinde yaptığı söyleşilerle birlikte YouTube programında da konuklarını ağırlayan Hakan Gence'nin bu haftaki konuğu Tolgahan Sayışman oldu. Oyuncu Tolgahan Sayışman, Hakan Gence ile Sıkı Muhabbet programında kariyerini, Almeda Abazi ile olan evliliğini ve hakkında bilinmeyenleri anlattı. Eşi için Benim hem aşkım hem de huzurum diye bahseden ünlü oyuncu, Kalabalık bir aile, bol çocuk istiyorum. Almeda iki çocuktan sonra biraz durmak, kendi hayatına bakmak istiyor diye konuştu. Eşinin ve kendisinin lakaplarını da açıklayan oyuncu, Yumoş, Almeda'nın lakabı. Küçükken Arnavutluk'ta annesi onu Yumoş'la yıkamış, şampuan zannetmişler. Annem ve kız kardeşim de bana 'arush' der. İriyarıyım, yemeğe düşkünüm, ayı gibiyim; ondandır belki. Aslında kaba saba bir adam değilim. Ev hallerinde biraz öyle demek ki... Daha rahat olduğum ortamlarda içimdeki 'arush'u çıkarıyorum dedi."} {"url": "https://gazetesanat.com/tom-sawyerin-kitap-okudugu-kulube", "text": "Faruk Duman kısa denemeler kitabı Tom Sawyer'ın Kitap Okuduğu Kulübe'de bir yandan okumalarından çıkardığı yazınsal sorunlara, kültürel konulara güncel yorumlar getirirken öte yandan da çocukluğundan bu güne kadar kitaplarla, yazarlarla kurduğu düşünsel, düşsel ilişkilere değiniyor. Tom Sawyer'ın Kitap Okuduğu Kulübe, okuru, özgün bir yazarın okuma tutkusuyla kurulmuş dünyasında keyifli bir gezintiye çıkarıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/toplumsal-cinsiyet-ve-sanat", "text": "Bir 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü daha geride bıraktık. Kimimiz Eşitiz! diye haykırdı kimimiz ise Hepimiz insanız!. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği mücadelesi özel ve kamusal alanda devam ediyor. 1972 yılında Ann Oakley tarafından sosyolojiye dahil edilen Toplumsal Cinsiyet kavramı erkeklik ve kadınlık arasındaki toplumsal rollere işaret eder. Cinsiyet biyolojik açıdan kadın/erkek ayrımını ifade ederken toplumsal cinsiyet, toplum tarafından inşa edilen bir süreci belirtir. Mücadele Temsiliyet çalışmalarıyla sanat alanında da devam ediyor. Birçok disiplinde kullanılan temsil kavramı, temsil ettiği şeyin kendisi değil bir aracıdır. ''Özellikle Rönesans dönemine ait resimlerde çıplak kadın tasvirleri resmin karşısındaki erkek kahraman için yapılmıştır. Erkekler kadınları seyreder, kadınlarsa seyredilişlerini seyreder.'' Örnek olarak İtalyan ressam Tintoretto'nun 'Susannah ve Kentin Büyükleri' isimli çalışmasını gösterir. Nochlin çalışmasında bireysel yetenek ve başarının ötesinde kurumsal, kamusal olanı gözler önüne serer. Sanat tarihinde kadının yok sayılmasına ve seyirlik bir nesne olarak temsil edilmesine yönelik ciddi eleştiriler yapan ve 1985 yılında New York'taki Museum of Modern Art'ta düzenlenen An International Survey of Painting and Sculpture sergisinde yer alan 169 sanatçının yalnızda 13'ünün kadın olması üzerine harekete geçen Gerilla Girls grubu 1989 yılında çarpıcı bir çalışmaya imza atar. Kadınların Metropolitan Müzesi'ne Girebilmek için Çıplak mı Olmaları Gerekir? adlı poster çalışmalarında sanatçı Ingres'in Louvre Müzesi'nde bulunan Grande Odalisque isimli eserindeki kadın figürünün başına goril maskesi takarak Modern Sanat Bölümündeki sanatçıların %5'i kadın, ancak çıplakların %85'i kadın'' bilgisini paylaşırlar. Eşitlik talebiyle başlayan kadın hareketi zaman içinde edinilen kazanımlarla dönüşmüş; farklılığa ve çoğulculuğa doğru gelişmiştir. Sanatçılar, yerleşik algıları yapısöküme uğratıp göstergelerden yararlanarak eril iktidarın kodlarını sorgulayan, yıkan ve yeniden üreten çalışmalar ortaya koymuşlardır. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününde çok anlamlı bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık. Müze gezerken hiç düşünmemiştim burada yazdıklarını. Emeğine sağlık. Öperim Idil'ciğim. Bu hafta geç okuyabildim, geniş literatür taramasını da içeren yazınız için kutluyorum. Çok teşekkür ederim. Saygı ve sevgilerimle. Çok değişik, o kadar da önemli konulara değinmen, Not, bu yazı bende yıllar önce okuduğum, bir kitabı anımsattı. Belki sen de okumadıysanız, bir incele derim. Çok teşekkür ederim hem güzel düşünceleriniz hem de kitap öneriniz için. Sevgiler."} {"url": "https://gazetesanat.com/topuklu-terlik-sut-yapar-cihangir-atolye-sahnesinde", "text": "Muhammet Uzuner ve Arzu Gamze Kılınç'ın 2017 yılında kurduğu, eğitim ve sahne uygulamalarıyla tiyatroseverlerden büyük ilgi gören Cihangir Atölye Sahnesi kendi oyunlarının yanı sıra konuk tiyatro topluluklarının oyunlarını da sahnesinde seyirciyle buluşturmaya devam ediyor. 20 ve 27 Kasım 2019 tarihlerinde saat 20.30'da ŞOGEN konuk tiyatro ekibinin sahneleyeceği TOPUKLU TERLİK SÜT YAPAR oyunu; toplumsal cinsiyet rolleri ve kimlikleri, cinsler arası iletişim ve etkileşim biçimlerini tartışmaya açarken, evlilik, aşk, ilişki, annelik gibi olgulara tarihsel/toplumsal bir sorgulamanın önünü açıyor. Topuklu Terlik Süt Yapar oyunuda, tüm bu meselelere ironik bir dille yaklaşıyor. 40 yaşında sert bir viraja giren Müjde, hayati bir karar almak üzeredir! Kendisine ve hayata sorduğu bir yığın soruya yanıt bulabilecek mi? Oyun, Müjde'nin bu arayışlarına seyirciyi de ortak ediyor. Figen Şakacı'nın yazdığı, Yönetmenliğini Altuğ Görgü'nün, kostüm tasarımın Neslişah Yılmaz'ın yaptığı oyunda, İrem Altuğ, Altuğ Görgü, Atilla Can Çelebi, Murat Liman, Nilgün Türksever, Özlem Toptaş rol alıyorlar. TOPUKLU TERLİK SÜT YAPAR 20 ve 27 Kasım tarihlerinde Saat 20.30'da Cihangir Atölye Sahnesi'nde olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/torben-kuhlmannin-basyapiti-turkcede", "text": "Tüm dünyada tanınan ödüllü yazar ve çizer Torben Kuhlmann'dan okurları uzaya çıkaracak harika bir kitap! Armstrong: Maceraperest Farenin Ay'a Yolculuğu. Bir fare için küçük, insanlık içinse büyük bir adım! Yazar ve çizer Torben Kuhlmann, bu kitabında Ay'a yolculuğu minik ve meraklı bir fare üzerinden gerçekçi resimlerle anlatıyor. Kendi evinden Ay'ı teleskopla gözlemleyen minik bir fare, oraya gitmeyi kafasına koyuyor ve kendine hem uzay kıyafeti hem de uzay mekiği hazırlamak üzere kolları sıvıyor. Bütün bunları yaparken zaman zaman başarısız oluyor, karşısına aşılması güç zorluklar çıkıyor, kimse onun başarabileceğine inanmıyor ama o asla pes etmiyor ve sonunda Ay'a ayak basıyor. Çocuklara merak ve araştırma duygusu aşılayan bu kitap, onlara uzay ve tarihteki önemli bilim insanları hakkında bilgiler de veriyor. Nefes kesici çizimlerle dolu bu hikaye, hayallerimizi gerçekleştirmek için kararlı olup asla pes etmememiz gerektiğini anlatırken, bir yandan da uzay tarihinin en önemli anlarına tanık olmamızı sağlıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/toronto-film-festivaline-gore-son-10-yilin-en-iyi-filmleri", "text": "Toronto Film Festivali, özel jürisiyle seçtiği son 10 yılın en iyi filmleri listesini açıkladı. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan ve farklı alanlarda uzmanlaşmış jüri üyeleri 19 filmlik bir liste belirledi. Moonlight, Dile Veda, Torino Atı ve Toni Erdmann gibi son 10 yıla damga vurmuş yapımlar listede yer alıyor. Sinema dünyasının en prestijli festivalleri arasında yer alan Toronto Film Festivali'nin resmi Twitter hesabından yapılan açıklamaya göre bu liste, film ekosistemindeki değişimi ve bu nedenle yaşanan belirsizliği konu alıyor. Listeye göz gezdirdiğinizde toplam 19 filmle karşılaşacaksınız. Böyle olmasının sebebi listenin 10'uncu sırasını üç, 9'uncu sırasını beş, 8'nci ve 6'ncısırasını ise ikişer film paylaştığından toplamda 19 film listede yer alıyor. Bu sebeple listedeki filmlerin sayısı 19'a çıkıyor. Listede 2019 yılından sadece bir film bulunmakta; Pedro Costa'nın Vitalina Varela filmi. Ayrıca Jean-Luc Godard'ın açıklanan listede iki filmi bulunmakta. - Zama (yön. Lucrecia Martel, 2017) - Toni Erdmann (yön. Maren Ade, 2016) - Dile Veda (Adieu Au Langage, yön. Jean-Luc Godard, 2014) - Ay Işığı (Moonlight, yön. Barry Jenkins, 2016) - Sieranevada (yön. Cristi Puiu, 2016) - Suikastçi (The Assassin, yön. Hou Hsiao-hsien, 2015) / Transit (yön. Christian Petzold, 2018) - Sosyalizm (Film Socialisme, Jean-Luc Godard, 2010) - Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor (Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives, yön. Apichatpong Weerasethakul, 2010) / Kutsal Motorlar (Holy Motors, yön. Leos Carax, 2012) - Usta (The Master, yön. Paul Thomas Anderson, 2012) / Komşu Sesler (Neighboring Sounds, yön. Kleber Mendonça Filho, 2012) / Ida(yön. Pawe Pawlikowski, 2013) / Mekan ve Yüzler (Faces Places, Agnes Varda, JR, 2017) / Kapan (Get Out, yön. Jordan Peele, 2017) / Vitalina Varela (yön. Pedro Costa, 2019) - Angelica'nın Tuhaf Vakası (The Strange Case of Angelica, yön. Manoel de Oliveira, 2010) / Torino Atı(The Turin Horse, Bela Tarr, 2011) / Şüphe (Burning, yön. Lee Chang-dong, 2018)"} {"url": "https://gazetesanat.com/tortu", "text": "Selçuk Baran'ın 7 öykü kitabı daha önce Yapı Kredi Yayınları'ndan Ceviz Ağacına Kar Yağdı (2008) ismiyle tek ciltte toplanmıştı. Bütün öyküleri şimdi gözden geçirilerek, yazar fotoğraflarının bulunduğu kapaklarla ayrı ayrı basılıyor. Selçuk Baran'ın öykü kitapları dizisinde yer alan Tortu (1984) 5 öyküden oluşuyor: Ablam, Arif Hikmet Bey, Konak, Zekiye ve Tortu. Yalnızlık ve umutsuzluk dolu öykülerinde düşsel, şiirli bir hava yaratmakta başarı gösterdiği kabul edilen Selçuk Baran, Vedat Günyol'dan Behçet Necatigil'e, Selim İleri'den Füsun Akatlı'ya, Hulki Aktunç'tan İbrahim Yıldırım'a, İnci Aral'dan Behçet Çelik'e pek çok yazarın övgüyle üstünde durduğu, ancak günümüz okurları tarafından daha fazla keşfedilmeyi bekleyen bir yazar."} {"url": "https://gazetesanat.com/traces-sergisi-sanatseverlerle-bulusuyor", "text": "Karl&Ein Art Gallery 21-30 Kasım tarihleri arasında Traces isimli karma sergiye ev sahipliği yapıyor. Traces, geçmişin insan üzerindeki etkilerini sorguluyor. İnsanın şu anına ya da geleceğine yön veren tüm izler, geçmişten geliyor. Peki sahip olduğumuz izler bize ne katıyor? Küratörlüğünü Elif Patan'ın üstlendiği Traces isimli karma sergi 30 Kasım tarihine kadar Beşiktaş Akaretler'de bulunan Karl&Ein Art Gallery'de ziyaret edilebilir. Uykuda Yaşayanların Kısık Sesi eseriyle sergiye katılan sanatçılardan Osman Yakız, Başlangıç, hayatımızdaki her eylem için en önemli ve en değerli adımdır. Bu metafordan yola çıkarak çalışmalarımda cenin kullanımı sıfır noktasını ifade ederken, bu noktanın etrafındaki devinim ise temsil ettiğim formun şekillendiricisidir. Çalışmalarımdaki renkler, insanoğlunun belleğindeki üzüntü, öfke ve travmanın temsiliyken zayıflığa başkaldırıp kaos ve düzenin içinde çözüm aramaya başladığı o anı gösterir. Bu noktada sanat, kendi sorunsallarım arasından sıyrılıp herkes ve her şeyin problematiğini, varoluş savaşımını ortaya koymaktadır diyor. Toplumsal/Siyasi/Dini/Duygusal baskılar, ekonomik zorluklar, salgın hastalık, etnik çatışmalar gibi etkenlerin bireye verdiği ilk hasar endişe olarak beliriyor. Bu hasarlar ise nihayetinde insanda iz bırakıyor. Her algı, düşünce, tavır veya duygulanma bireysel tecrübelerimizin sonucudur ve artık üzerimizde iz bırakır. Seramik tutkumla, var olanın çevresiyle olan etkileşiminden ortaya çıkan bu yoğun izleri sembolleştirmeye ve somutlaştırmaya çalışıyorum. Kasım ayında Karl&Ein Art Gallery'nin ev sahipliği sayesinde dünyalarının paramparça olduğunu düşünen bu kadınların üzerlerindeki izleri görmek ve onlarla iletişime geçmek mümkün olacaktır diyen Selin Tunaoğlu dört adet eseriyle sergide yer alıyor. Traces sergisinin katılımcıları arasında; Alev Dumlupınar, Ali Düzenli, Aleyna Keven, Buket Deliklitaş, Cansel Altunay, Çağla Saydağ Karter, Didem Malkoç, Dilara Galip, Deniz Çobankent, Ezgi Kara, Fatih Aslantaş, İsa Kaya, İrem Aydın Melek Akkaya, Müberra Karamanoğlu, Nihal Gürgen, Osman Yakız, Orçun Beslen, Remzi Karabulut, Selin Tunaoğlu, Sude Hekimoğlu, Su Taşkın, Tibet Tüzüntürk, Tuğçe Şen, Ulaş Yeğiner, Yaman Yaman, Yener Özer yer alıyor. Karl&Ein Art Gallery, haftaiçi her gün ve Cumartesi günleri saat 11.00 19.00 arasında ziyarete açıktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/trentemoller-13-ekimde-istanbulda", "text": "Danimarkalı besteci, müzisyen ve prodüktör Trentemoller, 13 Ekim Cuma akşamı İstanbul'da sevenleriyle buluşacak. Indie, shoegaze, noise rock, post-punk, electro-pop gibi türleri elektronik ve ambient müzik öğeleriyle harmanlayarak benzersiz bir atmosfe-rik sound ören Trentemoller'in anılara yer edecek performansının biletleri şimdi Biletix ve Mobilet'te satışa sunuluyor. Akılda yer eden melodileri ve zengin ses manzaralarıyla son 15 yılın başarılı prodüktörleri arasında anılan Trentemoller, 13 Ekim Cuma akşamı Babylon'da sevenleriyle buluşacak. Elektronik müziğin kilometre taşı albümleri arasında gösterilebilecek albümler arasında yer alan çıkış albümü The Last Resortı 2006'da yayımlayan Trentemoller, ilk canlı orkestrasını 2007'de kurarak performanslarına başladı. Bugüne kadar arasında Tricky, Savages, A Place To Bury Strangers, The Soft Moon, UNKLE, Depeche Mode, The Knife, Franz Ferdinand, Blonde Redhead, Lower Dens, Slowdive ve jennylee gibi 100'den fazla isimle remix'ler ve ortaklıklar gerçekleştiren Trentemoller; ilk albümünün ardından Into The Great Wide Yon-der, Lost, Fiction ve Obverse albümlerini dinleyicisiyle paylaştı. 2022'de altıncı al-bümü Memoriayı da kendi plak şirketi In My Room etiketiyle yayımlayan Trentemoller, müziğinde kontrastlarla ve paradokslarla dolu alanları keşfetmeyi ihmal etmiyor. Indie, house, shoegaze, noise rock, post-punk, electro-pop gibi janrlar arasında dolaşırken elektronik ve ambient temelli sound'uyla kendi tarzını tanımlayan üretimlerine devam eden Trentemoller; dijital olduğu kadar analog, karanlık olduğu kadar eğlenceli, keskin olduğu ka-dar organik sound'ları eşi benzeri görülmemiş bir şekilde harmanlayarak ortaya koyuyor. Performansın biletlerine Biletix ve Mobilet üzerinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/trt-belgeselden-film-tadinda-bir-yapim-tarihin-efsaneleri", "text": "Mücadeleleriyle efsaneleşen tarihi kahramanların destansı hikayeleri, TRT Belgesel'in yeni yapımı Tarihin Efsaneleri ile ekranlara gelecek. İlk bölümünde Allah'ın Kılıcı olarak tanınan Halid bin Velid'in hikayesinin aktarılacağı Tarihin Efsaneleri, yarın akşam saat 22.00'de TRT Belgesel'de seyirciyle buluşacak. TRT Belgesel birbirinden iddialı yeni yapımlarını izleyicilerle buluşturmaya devam ediyor. Yarın akşam saat 22.00'de ilk bölümüyle seyirciyle buluşacak Tarihin Efsaneleri programıyla film tadında bir belgesel serisini ekranlara getirmeye hazırlanan TRT Belgesel, mücadeleleriyle efsaneleşen tarihi kahramanların destansı hikayelerini ekranlara taşıyacak. Türk belgeselciliğine yeni bir soluk getirecek olan serinin ilk bölümünde, İslam dünyasının en büyük komutanı Halid bin Velid'in hikayesi aktarılacak. Yönetmenliğini Mecit Güven'in üstlendiği belgeselin oyuncu kadrosunda Korel Cezayirli, Volkan Uygun, Ali Can Peker, Nilay Erdönmez, Bora Sivri, Kaan Yalçın, Doğan Keçin, Suat Karausta, Murat Yılmaz ve Sedat Erdiş gibi seçkin isimler yer alıyor. Mekan seçimiyle dönemin ruhunu yansıtmayı amaçlayan belgesele, İlkin Başar Özal, Selman Dilek, Şükrü Seçkin Anık, Zafer Bilgi gibi ünlü tarihçi yazarlar yorumlarıyla katkı sağlıyor. Yapımcılığını Bekir Yusuf Açıksöz, Önder Furkan Besli, Ercan Kaya'nın üstlendiği belgeselin Konya ve İstanbul'da gerçekleştirilen çekimlerinde 15 kişilik ana cast, 500 kişilik figürasyon ekibi ve 65 kişilik görüntü ekibi görev aldı. Ana cast ve figürasyon için 250'den fazla kostüm hazırlanırken, savaş sahnelerinde 50 kişilik aksiyon ekibi yer aldı. Dekorların oluşturulmasında ise 15 kişilik sanat ekibi görev yapıyor. Tarihin Efsaneleri ilk bölümüyle Allah'ın Kılıcı olarak tanınan ve katıldığı yüzü aşkın savaşta hiçbir yenilgiye uğramamış efsane komutan Halid bin Velid'in hikayesini izleyiciyle buluşturacak. Hazreti Muhammed önderliğindeki Müslümanların, Ebu'l Hakem liderliğindeki Mekkeliler ile inançları uğruna büyük bir mücadeleye girdiği savaşın aktarılacağı bölümde, Halid bin Velid'in kardeşinin esir düşmesi ve bu esaret döneminde Müslüman olmasıyla hayatındaki her şeyi sorgulaması ele alınacak. Uhud Savaşı'nda yaşananlar gerilimi en üst seviyeye çıkarırken, Halid için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İzleyicilerin heyecanla beklediği belgesel yarın akşam saat 22.00'de, TRT Belgesel ekranlarında."} {"url": "https://gazetesanat.com/trt-ortak-yapimi-golgeler-icinde-los-angelestan-odulle-dondu", "text": "TRT Ortak Yapımı Gölgeler İçinde filmi, Los Angeles'ta düzenlenen Güney Doğu Avrupa Film Festivali'nde En İyi Sinematografi Ödülü'nün sahibi oldu. Dünya prömiyerini geçtiğimiz sene 42. Moskova Uluslararası Film Festivali'nde yapan ve festivalden Jüri Özel Ödülü-Gümüş George ile dönen Erdem Tepegöz'ün yeni filmi Gölgeler İçinde festival yolculuğuna ödülleri toplayarak devam ediyor. Geçen ay Latin Amerika prömiyerini Fantaspoa Uluslararası Fantastik Film Festivali'nde yapan ve festivalde başrol Numan Acar ile En iyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanan Gölgeler İçinde, mayıs ayında Los Angeles'da düzenlenen South East European Film Festivalinde En İyi Sinematografi ödülüne layık görüldü. Türkiye prömiyerini geçtiğimiz sonbaharda 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde gerçekleştiren film, festivalden Film-Yön En İyi Yönetmen ve SİYAD En İyi Film ödülleri başta olmak üzere toplam 5 ödülle dönmüştü. Antalya'dan hemen sonra Türkiye'deki festival yolculuğuna 8. Boğaziçi Film Festivali'nde devam eden Gölgeler İçinde, jüri tarafından En İyi Yönetmen ve En İyi Görüntü Yönetmeni ödüllerine layık görülmüştü. Erdem Tepegöz'ün yazıp yönettiği, yapımcılığını Contact Film Works'un, ortak yapımcılığını ise TRT'nin üstlendiği film, ilkel teknolojiyle yönetilen bir fabrikada işçilerden birinin sistemi sorgulamasıyla değişmeye başlayan hayatlarına odaklanıyor. Çekimleri Gürcistan'da hala aktif olan bir maden kasabasında yapılan bilimkurgu türündeki filmin başrolünde Numan Acar yer alırken, ona filmde Vedat Erincin, Ahmet Melih Yılmaz, Emrullah Çakay, Muharrem Bayrak, Selin Kavak gibi deneyimli ve genç oyuncular eşlik ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/trt-ortak-yapimi-golgeler-icinde-ortadogunun-en-buyuk-film-festivalinde-yarisacak", "text": "TRT Ortak Yapımı Gölgeler İçinde filmi, İran'ın en büyük festivali 38. Fajr Film Festivali'nde yarışacak. Dünya prömiyerini geçtiğimiz sene 42. Moskova Uluslararası Film Festivali'nde yapan ve festivalden Jüri Özel Ödülü Gümüş George ile dönen TRT Ortak Yapımı Gölgeler İçinde, Fajr Film Festivali'nde yarışacak. TRT Ortak Yapımı Gölgeler İçinde, İran'ın en büyük festivali Fajr Film Festivali'nin Eastern Vista bölümünde yarışan 12 filmden biri olarak seçildi. Ortadoğu'nun en önemli film festivallerinden kabul edilen Fajr Film Festivali, 26 Mayıs 2 Haziran tarihlerinde İran'ın başkenti Tahran'da gerçekleştirilecek. Geçtiğimiz nisan ayında Fantaspoa Uluslararası Fantastik Film Festivali'nde başrol oyuncusu Numan Acar ile En iyi Erkek Oyuncu ödülünü alan yapım, mayıs ayında Los Angeles'ta düzenlenen South East European Film Festivalinde En İyi Sinematografi ödülüne layık görülmüştü. Türkiye prömiyerini 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde gerçekleştiren yapım, festivalden En İyi Yönetmen ve SİYAD En İyi Film ödülleri başta olmak üzere toplam 5 ödülle dönmüş, ekim ayında düzenlenen 8. Boğaziçi Film Festivali'nde de jüri tarafından En İyi Yönetmen ve En İyi Görüntü Yönetmeni ödüllerine layık görülmüştü. Erdem Tepegöz'ün yazıp yönettiği, ortak yapımcılığını TRT'nin üstlendiği film, ilkel teknolojiyle yönetilen bir fabrikada işçilerden birinin sistemi sorgulamasıyla değişmeye başlayan hayatlarına odaklanıyor. Çekimleri Gürcistan'da hala aktif olan bir maden kasabasında yapılan bilimkurgu türündeki filmin başrolünde Numan Acar yer alırken, ona Vedat Erincin, Ahmet Melih Yılmaz, Emrullah Çakay, Muharrem Bayrak ve Selin Kavak eşlik ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/trt-ortak-yapimi-idea-cannes-film-festivali-cinefondation-latelierde", "text": "TRT ortak yapımı film projesi İdea, Cannes Film Festivali'nin film geliştirme programı olan Cinefondation L'Atelier bölümüne seçildi. Geçtiğimiz yıl 12 Punto'da TRT Ortak Yapım Ödülü kazanan, yönetmenliğini ve senaristliğini Tayfun Pirselimoğlu'nun üstlendiği İdea, Cannes Film Festivali'nin önemli bölümlerinden Cinefondation L'Atelier film geliştirme programında yer alacak. Her yıl dünyanın farklı ülkelerinden yüzlerce projenin başvurduğu Cinefondation L'Atelier, uluslararası film endüstrisinin en önemli geliştirme ve ortak yapım platformlarından birisi. Bu yıl 17'ncisi düzenlenen film geliştirme programı için 15 proje seçildi. Cinefondation L'Atelier, seçilen 15 yönetmen ve yapımcının yeni projelerinin uluslararası finansmanına katkı sağlayacak iş birliklerine imza atabilecekleri ve prodüksiyon süreçlerini hızlandırabilecekleri bir ortam yaratmayı hedefliyor. 74. Cannes Film Festivali'nde düzenlenecek olan 17. Cinefondation L'Atelier, bu yıl 8-13 Temmuz 2021 tarihleri arasında düzenlenecek. Yapımcılığını Vildan Erşen'in üstlendiği Türkiye-Fransa-Yunanistan ortak yapımı İdea, gece yarısı bindiği otobüste yüzünü göremediği birinin bıraktığı, üzerinde İdea yazan kitabı bulmasıyla hayatı anlayamadığı şekilde cehenneme dönmeye başlayan Kemal'in hikayesini anlatıyor. Tuhaf şekilde bir başkası muamelesi görmeye başlayan Kemal, daha da garibi bir başkası olmak zorunda kalıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/trt-ortak-yapimi-iki-safak-arasinda-san-sebastian-film-festivalinde-yarisacak", "text": "TRT Ortak Yapımı İki Şafak Arasında filmi, dünyanın en prestijli film festivallerinden 69. San Sebastian Uluslararası Film Festivali'nin New Directors bölümünde yarışacak. Selman Nacar'ın ilk uzun metraj filmi TRT Ortak Yapımı İki Şafak Arasında, Avrupa'nın en önemli sinema buluşmalarından 69. San Sebastian Uluslararası Film Festivali'nde yarışacak. TRT ortak yapımı film, festivalin New Directors bölümünde 50 bin Euro değerindeki ödül için yarışacak. 17-25 Eylül tarihleri arasında İspanya'nın Bask bölgesindeki San Sebastian kentinde düzenlenecek olan festival, İspanya'nın uluslararası boyutta en önemli sinema etkinliği olarak kabul ediliyor. 2019 yılının temmuz ve ağustos aylarında Uşak'ta dört haftada çekilen ve festivale Türkiye'den katılan tek film olma özelliğine sahip film, dünya prömiyerini 69. San Sebastian Uluslararası Film Festivali'nde yapacak. Proje aşamasında ulusal ve uluslararası birçok platforma katılarak dünyanın önemli film fonları tarafından destek alan film, Romanya'da Transilvania Pitch Stop'ta Chainsaw Europe ses ödülünü, San Sebastian Work in Progress kategorisinin büyük ödülleri olan Europa Industry ve Europa ödüllerini ve Köprüde Buluşmalar Work in Progress Büyük Ödülünü almaya hak kazandı. Film, Türkiye'de yıl sonunda seyirci ile buluşması planlanıyor. TRT ortak yapımı filmler, dünyanın dört bir yanında 200'den fazla film festivalinde 150'den fazla ödül aldı ve üst üste iki yıl Oscar'da finale kaldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/trt-ortak-yapimi-ispanyol-filmi-kutsal-ruh-locarnoda-ana-yarismada", "text": "Geçtiğimiz yıl 12 Punto TRT Senaryo Günleri'nde TRT Uluslararası Ortak Yapım Ödülü kazanan İspanyol yönetmen Garsiya İbarra'nın ilk uzun metraj filmi Kutsal Ruh, dünyanın en prestijli festivallerinden Locarno Uluslararası Film Festivali'nin ana yarışmasına seçildi. Dünyanın en prestijli ve en önemli festivallerinden Locarno Uluslararası Film Festivali'nde dünya prömiyerini yapacak olan Kutsal Ruh İspanya, Fransa ve Türkiye ortak yapımı bir film. Kutsal Ruh filmi, İspanya Film Fonu, Valensiya Kültür Enstitüsü, CNC, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Eurimages, TRT, RTVE, A Punt Media ve Movistar+ tarafından destekleniyor. 1980 doğumlu İspanyol yönetmen Chema Garcia Ibarra'nın daha önce çektiği kısa ve orta metrajlı filmler; Cannes Film Festivali Yönetmenlerin 15 Günü Bölümü, Sundance Film Festivali, Berlin Film Festivali ve Rotterdam Film Festivali'nde gösterildi. 200'den fazla ödül kazandı. İspanya'nın Elche şehrinde çekilen yönetmenin son filmi Kutsal Ruh'un çekimlerine, profesyonel oyuncu olmayan yerel halk da katıldı. Filmin önemli bir diğer özelliği ise 16mm ve 35mm filme çekilmiş olması. Filmle ilgili konuşan yönetmen Chema Garcia Ibarra Doğaüstü olanla doğal olanın birlikte de var olabileceğinin altını çizmek, gerçeklikle fantastik olan arasında bir diyalog yaratmak istedim. Karşıtların kurduğu oyun hep ilgimi çekiyor. Kara mizah ve dramayı komediyle karıştırmayı seviyorum. Hatta filmi yerel doğallıkla başlayıp, bilim kurguyla bitirmek tercih ettiğim bir şey. Rahatsızlığı, hayret etmeyi ve beklenmeyeni seviyorum dedi. Julio'nun ölümü, başkanlığını yaptığı Ovni-Levante isimli ufoloji derneği için çok kötü bir haberdir. Bu haber özellikle, dernek üyelerinden Jose Manuel'i derinden etkiler. Çünkü Julio ve kendisinin insanlığın kaderini değiştirecek gizli bir projeleri vardır. Artık tek başına hareket etmek zorundadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/trt-ortak-yapimi-klondike-dunya-promiyerini-sundance-film-festivalinde-yapacak", "text": "Maryna Er Gorbach'ın yönetmenliğini, Mehmet Bahadır Er'in ortak yapımcılığını üstlendiği TRT Ortak Yapımı Klondike filmi, dünya prömiyerini Amerikan bağımsız sinemasının en önemli buluşma noktalarından birisi olan Sundance Film Festivali'nde yapacak. TRT Ortak Yapımı Klondike filmi, bu yıl 20-30 Ocak 2022 tarihleri arasında düzenlenecek olan Sundance Film Festivali'nde yarışacak. Ukrayna-Türkiye ortak yapımı film, festivalde her yıl dünyanın dört bir yanından yalnızca on filmin seçildiği ana yarışma bölümü olan Uluslararası Yarışmada yer alacak. Ünlü aktör Robert Redford tarafından 1981 yılında kurulan Sundance Film Festivali, Sundance Enstitüsü tarafından ABD'nin Utah eyaletinde her yıl ocak ayında düzenleniyor. Festival bu yıl 20-30 Ocak 2022 tarihleri arasında fiziksel olarak gerçekleştirilecek. Ukrayna-Rusya sınırında yaşayan hamile bir kadın olan Ira'nın ayrılıkçı gruplar tarafından köyünün kuşatılmasına rağmen evini terk etmeyişiyle başlayan film, 17 Temmuz 2014 günü Ira ve ailesinin kendilerini uluslararası bir uçak kazası felaketinin merkezinde bulmalarını konu alıyor. Ukrayna, Türkiye, Gürcistan, Polonya ve Bosna Hersekli film ekipleri tarafından Eylül-Ekim 2020 tarihlerinde Ukrayna'da çekimleri gerçekleştirilen Klondike, 2020 yılında düzenlenen 12 Punto'da TRT Uluslararası Ortak Yapım Ödülünü almıştı."} {"url": "https://gazetesanat.com/trt-ortak-yapimi-kutsal-ruh-isvicreden-odulle-dondu", "text": "Geçtiğimiz yıl 12 Punto TRT Senaryo Günleri'nde TRT Uluslararası Ortak Yapım Ödülü kazanan İspanyol yönetmen Chema Garcia Ibarra'nın ilk uzun metraj filmi Kutsal Ruh, dünyanın en prestijli film festivallerinden 74. Locarno Uluslararası Film Festivali'nde Özel Mansiyon Ödülü kazandı. Dünyanın en prestijli ve en önemli festivallerinden 74. Locarno Uluslararası Film Festivali'nde dünya prömiyerini yapan Kutsal Ruh eleştirmenlerden ve film endüstrisinden tam not aldı. İsviçre'nin Locarno şehrinde 4-14 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen festivalde Özel Mansiyon ödülü alan film, kendine has sinema dili ve evreni ile jürinin dikkatini çekti. Türkiye'den ortak yapımcılığını Enes Erbay'ın üstlendiği İspanya ve Fransa ortak yapımı olan Kutsal Ruh, İspanya Film Fonu, Valensiya Kültür Enstitüsü, CNC, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Eurimages, TRT, RTVE, A Punt Media ve Movistar+ tarafından destekleniyor. 1980 doğumlu İspanyol yönetmen Chema Garcia Ibarra'nın daha önce çektiği kısa ve orta metrajlı filmler; Cannes Film Festivali Yönetmenlerin 15 Günü Bölümü, Sundance Film Festivali, Berlin Film Festivali ve Rotterdam Film Festivali'nde gösterildi ve 200'den fazla ödül kazandı. İspanya'nın Elche şehrinde çekilen yönetmenin son filmi Kutsal Ruhun çekimlerine, profesyonel oyuncu olmayan yerel halk da katıldı. Filmin önemli bir diğer özelliği ise 16mm ve 35mm filme çekilmiş olması. Julio'nun ölümü, başkanlığını yaptığı Ovni-Levante isimli ufoloji derneği için çok kötü bir haberdir. Bu haber özellikle, dernek üyelerinden Jose Manuel'i derinden etkiler. Çünkü Julio ve kendisinin insanlığın kaderini değiştirecek gizli bir projeleri vardır. Artık tek başına hareket etmek zorundadır."} {"url": "https://gazetesanat.com/trt-ortak-yapimi-potaya-ispanyadan-en-iyi-film-odulu", "text": "Yönetmenliğini Ahmet Toklu'nun üstlendiği TRT ortak yapımı Pota, İspanya'da düzenlenen 21. Cerdanya Film Festivali'nde en iyi filme verilen Sosyal Bakış Ödülü'nü kazandı. Yönetmenliğini ve senaristliğini Ahmet Toklu'nun üstlendiği, yapımcılığını Halil Kardaş'ın yaptığı TRT Ortak Yapımı Pota, İspanya'da düzenlenen 21. Cerdanya Film Festivali'nde en iyi filme verilen Sosyal Bakış Ödülünü kazandı. Sınıflar arasındaki farklılıkları basketbol üzerinden anlatan film, yaşadıkları semte basket potası kuran yoksul çocukların mücadelesini anlatıyor. TRT Ortak Yapımı Pota dünya prömiyerini geçtiğimiz ay İtalya'da düzenlenen ve dünyanın en prestijli çocuk filmleri festivallerinden biri olan 51. Giffoni Film Festivali Elements 10+'da yapmıştı. Genç oyuncu Alp Akar'ın yanı sıra Bulut Güneş, Bahar Hacıbektaşoğlu ve Recep Özgür Dereli'nin rol aldığı film, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından da destekleniyor. Bu yıl Antalya Film Festivali'nde 'Sümer Tilmaç Antalya Film Destek Fonu Ödülü'ne layık görülen Pota, Yönetmen Ahmet Toklu'nun ilk uzun metrajlı filmi. Ahmet, Rusya'ya giden babası uzun zamandır para gönderemeyince, okul saatleri dışında, yaşadığı yoksul semtin yanındaki lüks ve güvenlikli sitedeki markette çalışmaya başlar. Ahmet, aşık olduğu Kezban'ın, bir gün okula basketbol eşyalarıyla gelen Erhan'a olan ilgisini görünce, basketbol oynamaya karar verir. Ama önemli bir sorun vardır. Semtlerinde basketbol oynayabilecekleri bir pota yoktur. Ahmet bu engeli ortadan kaldırmak için bir yol bulmaya çalışır."} {"url": "https://gazetesanat.com/trt-ortak-yapimi-quo-vadis-aida-filmine-avrupanin-oscarlarindan-3-odul", "text": "Jasmila Zbanic'in yönettiği TRT Ortak Yapımı Bosna Hersek filmi Quo Vadis, Aida?, Avrupa'nın Oscar'ı olarak bilinen Avrupa Film Akademisi Ödülleri'nde En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu olmak üzere 3 dalda ödül aldı. Avrupa Film Akademisi tarafından düzenlenen 34. Avrupa Film Ödülleri töreni bu yıl yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını sebebiyle çevrim içi yapıldı. En İyi Film ödülüne layık görülen Jasmila Zbanic'in yönettiği TRT Ortak Yapımı Quo Vadis, Aida?, törende En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu ödüllerinin de sahibi oldu. En İyi Erkek Oyuncu dalındaki ödülü ise The Father filmindeki rolüyle Anthony Hopkins aldı. Avrupa'nın bu yılki en iyi 5 filminin yarıştığı En İyi Film kategorisinde ödülü, Jasmila Zbanic'in yönettiği TRT Ortak Yapımı Quo Vadis, Aida? kazandı. Film, bu yıl Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanan Titane, Cannes'da Büyük Ödül kazanan 6 Numaralı Kompartıman (Compartment No. 6), Anthony Hopkins'in başrolde oynadığı ve 2021 Oscar Ödülleri'nde En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Uyarlama Senaryo Ödülleri alan Baba ve daha önce iki defa Avrupa Film Akademisi Ödülleri'nde En İyi Film Ödülü kazanan İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino'nun Tanrı'nın Eli filmleri ile yarışıyordu. Avrupa'nın bu yılki en iyi 5 yönetmeninin yarıştığı En İyi Yönetmen kategorisinde ödülü TRT Ortak Yapımı Quo Vadis, Aida? filminin yönetmeni Jasmila Zbanic kazandı. En iyi 5 kadın oyuncunun yarıştığı kategoride ise ödül, Quo Vadis, Aida? filmindeki rolüyle Jasna Duricic'in oldu. Duricic, çevrimiçi bağlandığı ödül töreninde yaptığı konuşmada, Öncelikle filmin ekibine teşekkür ederim. Yönetmenim Jasmila'ya, bana eski Yugoslavya ile ilgili düşündüklerimi ve hissettiklerimi söyleyebileceğim devasa bir alan açarak çok özel bir şey verdiği için teşekkür ediyorum. Bu ödülü bütün kurbanlar ve anneler adına alıyorum dedi. Bosna Hersek, Türkiye, Avusturya, Romanya, Hollanda, Almanya, Polonya, Fransa ve Norveç ortak yapımı olan film 1995'te yaşanan Srebrenitsa katliamına mercek tutuyor. Film, Bosna Hersek'in Srebrenitsa kentinde Sırp askerleri tarafından kadınlar ve çocuklar dahil on binlerce Bosnalı'nın öldürüldüğü soykırım günlerinde, Birleşmiş Milletler Üssü'nde geçiyor. Filmin yönetmeni Jasmila Zbanic ve yapımcısı Damir İbrahimovic bu yıl 3. Kez gerçekleştirilen 12 Punto'nun konuğu olarak haziran ayında İstanbul'a geldi. 12 Punto esnasında filmin İstanbul prömiyeri yapılarak ardından Zbanic ile bir söyleşi gerçekleştirildi. Dünya prömiyerini 2020'nin Eylül ayında dünyanın en önemli festivali Venedik Film Festivali'nin Ana Yarışma bölümünde yapan Quo Vadis, Aida?, hemen ardından Toronto Film Festivali'nde yarıştı. Venedik ve Toronto'nun ardından birçok önemli film festivalinde yer aldı, ödüller kazandı. Film, Türkiye'de ise 2020 Ekim ayında Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Uluslararası Yarışma'da En İyi Film Ödülü'nü aldı. 34. Avrupa Film Ödülleri esnasında LUX İzleyici Ödülü adayları da açıklandı. TRT Ortak Yapımı Quo Vadis, Aida? Avrupa Parlamentosu, Avrupa Film Akademisi, Avrupa Komisyonu ve Europa Cinemas işbirliği ile oluşturulan LUX İzleyici Ödülü'ne aday 3 filmden biri. Avrupa'da köprüler kurmayı hedefleyen ödül için izleyiciler aday olan 3 film arasından en sevdikleri filme oy verecekler."} {"url": "https://gazetesanat.com/trt-ortak-yapimi-tereddut-cizgisi-saraybosna-film-festivalinden-odulle-dondu", "text": "Bu yıl 27'ncisi düzenlenen Saraybosna Film Festivali'nde Cinelink Work in Progress TRT Ödülünü yönetmen Aida Begic'in A Ballad projesi alırken, Selman Nacar'ın TRT ortak yapım desteği sahibi Tereddüt Çizgisi projesi de Montenegro Cinelink Ödülüne değer görüldü. Bosna Hersek'te bu yıl 13 -20 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen Saraybosna Film Festivalinin kazanları açıklandı. TRT yapımı ve TRT ortak yapımı 5 filmin yer aldığı festivalde TRT ortak yapım ödülü alan Tereddüt Çizgisi projesi Montenegro Cinelink Ödülüne değer görülürken, Cinelink Work in Progress TRT Ödülünü yönetmen Aida Begic'in A Ballad projesi kazandı. Saraybosna'nın Kalbi adı verilen ödüller, başkent Saraybosna'daki Ulusal Tiyatro binasında gerçekleştirilen törende sahiplerini buldu. Bu yıl haziran ayında gerçekleştirilen 12 Punto TRT Senaryo Günleri'nde TRT Ortak Yapım Ödülü kazanan Tereddüt Çizgisi, senaryo aşamasındaki projelerin yarıştığı Cinelink Co-production Market'te Montenegro Cinelink Ödülünü kazandı. Selman Nacar'ın yönetmenliğini üstlendiği Tereddüt Çizgisi, masum olduğuna inandığı ve uzun süredir savunduğu bir cinayet zanlısının hüküm duruşmasında kendi vicdanıyla yüzleşmek zorunda kalan avukat Nesrin'in hikayesini konu alıyor. Saraybosna Film Festivali kapsamında verilen kurgu aşamasındaki projelerin yarıştığı Cinelink Work in Progress TRT Ödülü, yönetmen Aida Begic'in A Ballad projesine verildi. Bosnalı yönetmen Aida Begic'in A Ballad filmi, Bosnalı bir kadının gündelik hayatına ve hayata tutunma çabasına dair çarpıcı bir hikayeyi konu alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/trt-tarafindan-bu-yil-dorduncusu-duzenlenen-12-punto-2022-basladi", "text": "Sinema sektörüne yeni bir soluk kazandırmak amacıyla TRT tarafından bu yıl dördüncüsü düzenlenen 12 Punto 2022 başladı. Türkiye'de sinema sektörüne yönelik yapılan ilk ve tek proje olma özelliği taşıyan 12 Punto 2022 başladı. Feriye'de gerçekleştirilen açılış toplantısına TRT 1 Kanal Koordinatörü Cemil Yavuz ve TRT Sinema Müdürü Faruk Güven ile sinema yazarları ve basın mensupları katıldı. Toplantıda konuşan Cemil Yavuz, 12 Punto'nun Türkiye'de yerleşik olan jüri sistemine bir itiraz olduğunu söyledi. Türkiye'deki jüri üzerinden ödül dağıtma sisteminin Türk sinemasına bir fayda sağlamayacağını ifade eden Yavuz, 12 Punto'nun ön seçimlerini tamamen Türkiye'den, bağımsız bir jüri yapıyor. Daha sonra da uluslararası bir jüri finali belirliyor. Özellikle yurt dışından gelen dramaturglar sayesinde hep aynı sinema örneğini gördüğümüz, hikaye anlatma şeklini değiştirmediğimiz bir yapıya itiraz ediyoruz. Kapalı kapılar ardında yapılan network ve tematik dayatmalara itiraz ediyoruz. Dolayısıyla 12 Punto'yu bütün sektöre yaymamızın, herkesle temasa geçirmemizin sebebi budur. ifadelerini kullandı. Yavuz, bu eleştirileri bir yapının parçası olarak yapmadığına değinerek, Genel olarak Türk sinemasının yeterince atak yapamamasının, potansiyelini istediği yere ulaştıramamasının bu tür sebeplerden kaynakladığını gördüğümüz için 12 Punto olarak çözümler üretmeye çalışan bir ekibiz. diye konuştu. TRT Sinema Müdürü Güven ise her yıl üzerine koyarak yeni bir alan açarak devam ettiklerine dikkati çekerek, Bu sene finalist projelerin daha iyi yerlere gidebilmesi ve projelerini geliştirebilmeleri amacıyla '12 Punto Meetings' adıyla yeni bir etap açtık. 12 Punto Meetings, dünya sinemasında etkili isimlerin gelerek finalistlerimizle kendi projelerini tartıştığı ve onların bilinirliğine, duyurulmasına katkı sağlaması amacıyla yaptığımız bir etkinlik. diye konuştu. TRT Sinema ortak yapımlarından yaklaşık 22 filmin festival süreci geçirdiğini belirten Güven, filmlerin son 1 yılda 200'ün üzerinde festivalde yarışarak 125 tane ödül aldıklarını aktardı. Güven, dünyada A sınıfı festival olarak görülen 17 festival bulunduğunu vurgulayarak, Şu ana kadar bunlardan 14 tanesinde TRT ortak yapımları yarıştı. diye konuştu. Bu yıl 3 ayrı platformda gerçekleştirilecek etkinlik, dünya sinemasının önde gelen isimlerini bir araya getirecek. Etkinlik kapsamında düzenlenecek panel, masterclass, söyleşi ve sunumlar İstanbul Beşiktaş'taki Feriye Sineması'nda gerçekleştirilecek. 12 finalist proje sahibi, senaryo danışmanları Marietta von Hausswolff, Eva Svenstedt Ward ve Laura Piani ile toplantılar yapacak, pazarlama ve sunum konusunda uzman Stefano Tealdi ile bir araya gelecek. 12 Punto 2022 kapsamında TRT Genel Müdür Yardımcısı Muhammed Ziyad Varol, Üçüncü Bant Altıncı Kanaldan Dijital Platforma TRT üzerine bir masterclass verecek. Coproduction Office Kurucu Üst Yöneticisi ve Hüzün Üçgeni filminin yapımcısı Philippe Bober Yaratıcı Yapımcılık başlıklı bir masterclass verirken, Sundance Film Festivali programcısı Ana Souza ise Filmimi Sundance'e Nasıl Yollarım? başlıklı masterclass düzenleyecek. Pazarlama danışmanı Alvaro Vega, Proje Dosyası Hazırlamak: Bu Sıkıcı İşi Nasıl Çekici Hale Getirebiliriz?, Avrupa Film Akademisi Başkanı Mike Downey Avrupa Film Akademisi ve Avrupa'da Ortak Yapımlar ve Eurimages Direktörü Susan Newman Baudais de Eurimages'da Yeni Süreç Nasıl İşliyor? konulu masterclasslarla sinemacıların karşısına geçecek. Dünyanın önde gelen sinemacılarının katılımlarıyla gerçekleştirilecek etkinlik kapsamında, CGV Mars Dağıtım Genel Müdürü Serdar Can, yapımcı Emre Oskay ve Videomite CEO'su Dilek Telkes'in katılacağı Filmimden Nasıl Para Kazanırım? ve yapımcı yönetmen İsmail Fidan, yapımcı Nurullah Yenihan'ın katılımıyla Animasyon Film Nasıl Üretilir, Nasıl Pazarlanır? panelleri düzenlenecek. Ayrıca senaryo danışmanları Marietta von Hausswolff, Eva Svenstedt Ward ve Laura Piani ise Senaryo Nasıl Geliştirilir? konulu panelde konuşmacı olarak yer alacak. Paneller ve masterclasslar haricinde herkese açık film gösterimleri ve yönetmenlerle söyleşiler 19-26 Haziran tarihleri arasında Feriye Sineması'nda gerçekleştirilecek. Dünya prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülü alan TRT ortak yapımı Klondike filminin gösteriminin ardından, yönetmen Maryna Er Gorbach ve yapımcısı Mehmet Bahadır Er ile bir söyleşi gerçekleştirilecek. Filistinli yönetmen Elia Suleiman'ın Cannes Film Festivali'nde Jüri Özel Mansiyon Ödülü kazanan TRT ortak yapımı filmi Burası Cennet Olmalı, 12 Punto 2022 kapsamında gösterilecek. Bu yıl 19-26 Haziran'da İstanbul'da gerçekleştirilecek 12 Punto 2022'nin 26 Haziran akşamı yapılacak kapanış ve ödül töreni TRT 2'den canlı yayınlanacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/trt-world-yapimi-kodokushi-filmi-uluslararasi-promiyerini-cinde-yapacak", "text": "TRT World yapımı belgesel film Kodokushi, uluslararası prömiyerini 11-19 Haziran tarihlerinde düzenlenecek olan 24. Uluslararası Şangay Film Festivalinde yapacak. Yapımcılığını TRT World'ün, senarist ve yönetmenliğini Ensar Altay'ın üstlendiği belgesel film Kodokushi, uluslararası prömiyerini dünyanın en prestijli festivallerinden biri olan 24. Uluslararası Şangay Film Festivalinin ana yarışma bölümünde yapacak. Belgesel film, ismini yalnız ölmeyi ve bir süre bulunamamayı tasvir eden Japonca bir ifade olan Kodokushiden alıyor. Ünlü Japon yönetmen Yasujiro Ozu'nun Tokyo Hikayesi filminde konu edindiği modern yaşam biçiminin insanları yalnız bıraktığı fikrinden ilham alan Kodokushi filmi, öldükten haftalar sonra fark edilen kişilerin yalnız ölümlerini ele alıyor. Drama-belgesel türünde olan Kodokushi filmi, ulusal prömiyerini 8. Boğaziçi Film Festivali'nde yaptı. Festivalin Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması'nda yarışarak Jüri Özel Ödülüne layık görülen film, bir belgeselin kurmaca filmlerle yarışmasıyla da festival özelinde bir ilki gerçekleştirmiş oldu."} {"url": "https://gazetesanat.com/trt-yayincilik-tarihi-muzesi", "text": "TRT Yayıncılık Tarihi Müzesi, koridorlarında ilerlerken görüntü ve ses eşliğinde, bizden önceki neslin zihnini okuduğumuz bir Türkiye hafızasıdır. Bizleri lambalı radyolardan ve siyah-beyaz ekranlardan alıp, 3D yayınlara sürükleyen ve yayıncılık teknolojisinin geldiği son noktayı resmeden bir arşiv çalışmasıdır. TRT Yayıncılık Tarihi Müzesi'ni sanal tur ile gezinmek için aşağıdaki linke tıklayın. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Patchwork 5 Adlı Karma Sergi, Gala Sanat Galerisinde - RS Sanat Alanı'nın İkinci Sergisi 'Zihni Manzaralar' 7 Ekim'de Açılıyor - Cem Güventürk ile İlk Kişisel Sergisi Üzerine Söyleşi - Mehmet Güreli'nin Karganın Düşü İsimli Solo Sergisi Patan Art Gallery'de"} {"url": "https://gazetesanat.com/tugba-arslan-tamirci-yuregim-soyledi-kalemim-yazdi", "text": "Farklılığı kendi hayal gücüyle birleştiren ve Sen Mi Geldin? adlı ilk kitabıyla edebiyat dünyasına hızlı bir giriş yapan yazar Tuğba Arslan Tamirci ile samimi ve keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Kesinlikle okumak, çok okumak. Çünkü kitap okumanın faydalarından biri de yazma becerimizi geliştirmesi ayrıca kelime haznemizi güçlendirmesi. Ve yazdıkça anladım ki dinlenmek, mutlu olmak. Bazen anlatmakta zorlandığım bir sürü duyguyu, yazarken hepsini bir arada yaşıyor insan. Hani deriz bana çok iyi geliyor diye işte tam olarak bu yazmak bana çok iyi geliyor, musmutlu ediyor. Yazmaya başlarken aklımda herhangi bir kurgu plan hiç bir şey yoktu. Yazdıkça çevirdim sayfaları, yazarken yaşadım, bazen tıkandım kapattım defterimi. Yani tamamen yazdıkça gelişti. Yüreğim söyledi kalemim yazdı. Gerçek bir hikaye değil, tamamen kurgu. Ama yazarken çevremdeki karakterlerden çok alıyorum, kahramanlarıma giydiriyorum hemen, bu durum beni çok fazla gözlemci yaptı. Özellikle sevdiğim karakterler hep kalemimde. Elbette yazabilir. Ben yetenek olarak düşünmüyorum. Ama yine eklemek isterim ki okumanın etkisi çok büyük. Evet şu anda Sen Mi Geldin? kitabımın devamını yazıyorum. En son Ayşe Kulin'in Hayat kitabını okudum. Aynı anda iki üç kitap okuduğum oluyor. Ayrıca Getem için seslendirme yapmaktayım işte bu paha biçilemez bir mutluluk. Gazete sanat okurlarına sevgilerimi iletiyorum. Okurlarıma gelince hepsiyle aramızda müthiş bir enerji var hepsini sevgiyle kucaklıyorum ve önünüz arkanız sağınız solunuz mutluluk olsun diyorum. Ayrıca harika enerjilerini bana mesajlarıyla ileten gençlere kısa bir not eklemek isterim, tüm hayatımızda ve öğrenim hayatımızda çokça faydası olan analitik düşünmeyi güçlendiren, konsantrasyonumuzu artıran zihinsel sağlığımızı geliştiren okuma alışkanlığının hep hayatlarında kalmasını dilerim."} {"url": "https://gazetesanat.com/tuhaf-deniz-kasabasinda-macera-festergrimmle-devam-ediyor", "text": "Thomas Taylor tarafından kaleme alınan Malamander Serisi'nin dördüncü kitabı Festergrimm ile çağdaş fantastik/gotik edebiyatın en önemli maceralarına devam ediyoruz. 2020 yılı Kasım ayında yayımlanmaya başlayan serinin ilk üç kitabında -Malamander, Gargantis ve Shadowghast- olduğu gibi dördüncü kitap Festergrimm'de de yine farklı geçmişleri olan iki çocuğun Herbie ve Violet'in macera dolu, bir o kadar da tuhaf yaşamlarının içine yeniden giriyoruz. Festergrimm ile tuhaf maceralar çok farklı bir konu ile devam ediyor elbette fakat aynı zamanda Avrupa ülkeleri kapsamında en önemli çocuk kitapları yazarları arasında yer alan ve illüstratör de olan Thomas Taylor'ın çağdaş fantastik edebiyat adına yarattığı yeni dünya kuzey ülke coğrafyalarının deniz canavarı miti Leviathan'ı bize tekrar hatırlatması adına da önemli. Bu durumu anlamak adına öncelikle serinin ilk üç kitabının konusunu da kapsayacak şekilde Thomas Taylor'ın iki çocuğun hikayelerini merkeze alarak yarattığı bu dünyayı Festergrimm'i odağa alarak anlatmak hikayenin bütününü daha iyi anlamamız adına önemli. Malamander kitabı ile başlayan tüm macera tuhaf bir deniz kasabasında geçmekte. Kışları kimselerin uğramadığı, Canavarağzı kayalıklarını ve Leviathan gemisini dahi kalın sis perdesi eşliğinde yutan bu kasabada ilk olarak Büyük Nautilus Otel'in Kayıp Eşyalar Ofisinin Sorumlusu Herbert Limon ile tanışıyoruz. Kaybolan eşyaların sahibini bulmak zaten bir hayli zorken ailesini kaybeden Parma Voilet ile tanışmak Herbie'nin işini bir hayli zorlaştıracaktır çünkü dört kitap boyunca süren asıl maceralar bu iki çocuğun yollarının kesişmesiyle başlar. Malamander, Gargantis, Shadowghast ve Festergrimm'de başlarına gelen her bir macera iki çocuğun büyüme hikayelerini, başka bir deyişle hayatlarını etkileyecektir. Tuhaf deniz kasabasının birçok sırrını ortaya çıkararak, canavarlarıyla mücadele ederek pek çok sırrını çözen Herbie ve Violet Festergrimm ile cesaretlerinin sınandığı çok farklı bir maceraya atılırlar. Dalgaların altında gizlenen, sahillere vuran ve kilitli kapıların gerisinde saklanan bu derin sırlar Herbie ve Violet'e geçmişte yaşadıkları maceraları hatırlatacaktır. Çünkü bu tuhaflıklarla dolu deniz kasabasına yıllar önce kasabayı terk eden Sebastian Yılanbalık ansızın geri gelmiştir ve yediden yetmişe herkes tedirgindir. Ne yapacaklarını bilemezler. Bu korkunç adam neden çıkagelmiş olabilir böyle aniden? Kasabanın ileri gelenleri bazı sırları bilmektedirler ama çocuklara söyleme konusunda yine ketum davranırlar ve Herbie ve Violet yine sadece birbirlerine tutunarak yeni bir maceraya atılırlar. Çocukların başından geçen tüm maceraların bir özeti olan bu alıntılardan da anlayacağımız üzere tuhaf kasabada olup bitenleri anlamak, çözmek ve kasabanın belki de tamamen yok edecek felaketlerden korumak yine Herbie ve Violet'e kalmıştır. Bu macerayı bambaşka yapan unsur Sebastian Yılanbalığı'nın kasabada uzun süredir kapalı olan balmumu müzesini açma isteğinden kaynaklanmaktadır. Ne vardır ki bu balmumu müzesinde? Violet kasabada böyle bir müzenin olduğunu ilk kez duyar. Daha da çok meraklanır tabii. Ve asıl olarak ortaya çıkan gizemlerle dolu müzenin anahtarı Herbie'dedir ve bunu duyan Yılanbalığı Herbie'nin peşine düşer. Müzenin içine nihayet girildiğinde ürkütücü efsaneler, hareket eden balmumu heykellerden de öte Festergrimm'in bilim kurgu özelliğini de ortaya çıkaran devasa ve kasabayı tamamıyla altüst edecek bir robot ile karşılaşacaklardır. Serinin tüm çevirisi Barış Purut'a ait. Proje editörlüğünü Merve Okçu'nun üstlendiği serinin son kitabı olan Festergrimm'in editörlüğü Tolga Yozcu tarafından yapılmış. Kitapların tamamını okumanız ve güzel bir macera keşfi olması dileğiyle."} {"url": "https://gazetesanat.com/tuketim-toplumunun-sanatsal-elestirisi", "text": "2012 yılında Banksy lakabıyla bilinen ünlü bir sanatçı, Doğu Londra'da bir duvara Sorry, the lifestyle that you ordered is currently out of stock yazarak tüketim kültürünü eleştirmiştir. Tüketim kültürünün insana sunduğu kusursuz hayatın gerçek olmadığına vurgu yapan sanatçı, reklam panosu olarak kullanılan bir duvarı seçerek ironik bir çalışma ortaya koymuştur. Günümüzde değişikliğe uğrayan ihtiyaç kavramı, bireyi devamlı olarak tüketime yönlendirirken alma eylemi, sahip olma eylemine dönüşmüştür. Bireyin tükettiği şey, bir nesne olmaktan çıkarak, statü, prestij, psikolojik tatmin, sınıf atlama hallerine dönüşmüştür. Banksy, tüketim toplumunun bir nesneyi değil, bir yaşam tarzını sipariş ettiğine vurgu yaparken aslında medya ve reklamında bireye öyle bir hayat sunamayacağını ortaya koymaktadır. Tüketim toplumu, insanın varoluşundaki temel olgu olan düşünebilmeyi alarak yerine tüketebilmeyi koymuştur. Var olabilmeniz için harcamanız gerekir. Çünkü siz iyi ve kaliteli olanı hak ediyorsunuz. Böylece tüketim kültürü, insanı bir sınıflandırmaya sokmuştur. Seri üretim, tüketimde sürekliliği gerekli kılarken, toplum, medya ve reklamlar aracılığıyla nesnelere gereğinden fazla anlam yükleyen şirketlerin prensiplerini benimseyerek sürekliliğin korunmasını sağlamıştır. Böylece günümüz tüketim toplumunun ilk adımları atılmıştır. Kavramsal Sanatçılardan Jenny Holzer, sanatını ışıklı panoları kullanarak üretmektedir. Kapitalizm ve tüketimin, birey ve toplumu yok ettiğini düşünen sanatçının, kamusal alanlarda sergilenen enstalasyonları insanların kolektif bilinçlerine seslenir: Beni Arzuladığım Şeylerden Koruyun. Peki insan neyi arzular? Arzuyu ne yönlendirir? Holzer, insanı bir dakikalığına arzuladığı şeyi düşünmeye zorlar. Acaba televizyonda görülen son model bir araba mı yoksa medya ile dayatılan güzellik standartlarına uygun vücut mu? Reklamların insan zihnine olan etkisi ve insanın daha iyi olana yönlendirilerek tüketim çılgını bireye dönüştürülmesi karşısında Holzer, güçlü bir mesaj vermektedir. Bireyin korku, arzu, merak ve kaygılarına yönelik kısa cümlelerden oluşan bu panolar, bireye kim olduğunu hatırlatmak için vardır. Bireyin, devamlı tüketimi ihtiyaç kavramındaki değişiklikten ve nesne açlığından kaynaklanmaktadır. Abraham Maslow'un günümüzde geçerliliğini sorgulatan ihtiyaçlar teorisi, ihtiyaç ve davranış üzerine güçlü çıkarımlar barındırmaktadır. Abraham Maslow, ihtiyaçlar kuramında insan davranışlarını etkileyen en önemli unsurun ihtiyaç olduğunu belirtir. İhtiyaçlar ise güdülenmeye yani davranışların yönünü belirlemeye neden olur. İhtiyaçlar hiyerarşinin ilk üç basamağı fizyolojik ihtiyaçları kapsamaktadır. İlk üç basamağın ihtiyaçları düzenli olarak karşılanabilse de saygınlık ve kendini gerçekleştirme ihtiyaçlarının karşılanma olasılığı daha düşüktür. Nil Esra Dal, günümüz tüketim toplumunda ihtiyaç kavramının değişikliğe uğradığını dolayısıyla ihtiyaçları karşılama biçimlerinin de değiştiğini belirtmektedir. Baudrillard, insanın devamlı tüketim isteğinin nesne açlığından kaynaklandığını belirtmektedir. Moda ve teknolojinin hızlı değişimleri nesne açlığını tetiklerken, bireyin topluma uyum sağlamak için devamlı tüketim halinde olmasını sağlamaktadır. Bu durumun en tipik örneği cep telefonlarıdır. Michelangelo Pistoletto, Paçavralar İçinde Venüs adlı çalışmasında değerli ile değersizi yan yana getirirken ayrıca tarihsel ile güncel olana da vurgu yapmaktadır. Bir zamanların sanatsal zenginliğini simgeleyen Venüs, Çağdaş Sanatın etkisiyle paçavralar içinde kalmıştır. Yazımda tüketim toplumunun sanatsal eleştirisine yer versem de araştırmalarım sırasında sanatın ve sanatçının da tüketim toplumunun etkisinde ilerlediğini görmüş bulunmaktayım. Eğer tüketim kültürünün bir parçası olduğunuzu düşünmüyorsanız, size reklamların insan davranışları üzerindeki etkisini araştırmanızı tavsiye ederim. En temeline inildiğinde ihtiyaç kavramının ne olduğunun toplumsal olarak unutulması üzerine düşünmemiz gereken önemli bir konu."} {"url": "https://gazetesanat.com/tulay-celebi-basari-tum-yasami-kapsayan-uzun-bir-seruven", "text": "2020 Ocak ayında İkinci Adam Yayınevi tarafından yayımlanan Okyanus Kokulu Düşler adlı ilk şiir kitabıyla okurlarla buluşan Tülay Çelebi ile yazarlık ve edebiyat üzerine konuştuk. Evet çok uzun bir yolculuk. Yazmak hem çok fazla kitap okumayı gerektiren, yorum gücü ile aynı anda yaşamla ortak bir sentez ortaya çıkaran uzun soluklu bir uğraş. Yolun çok çok başındayım. Kendimi keşfetmeme, hayata bakış açıma ve olgunlaşmama ışık tutan bir yol olarak görüyorum. Bu da beni çok heyecanlandırıyor. Çok büyük bir sorumluluk ifade ediyor benim için. Yaşama kendimden bir parça bırakmak beni umutlandırıyor. Yarınlara daha bir umut dolu bakıyorum. Sanırım artık yazmadan yaşayamam bunu da biliyorum. En başta insan diyelim. Sonrasında tüm canlılar, doğa, en çok düşlerim ve tabi ki gerçekler. Hepsini birlikte düşündüğümde güzel bir edebiyat dünyası görüyorum. Son yıllarda yayımlanan kitap çeşidi büyük oranda arttı. Çok fazla yazılıp, üzerinde çalışılıp yayımlanırsa o kadar iyi eserler ortaya çıkacaktır. Çeşitliliğin okur için çok şey ifade ettiğini, hepsinden tat alabileceği ayrı bir lezzet olduğunu düşünüyorum. Bir yazar kendini sınırlamadan duygu ve düşüncelerini özgürce ifade etmeli. Her daim kanatları takılı olmalı, uçabilmeli. Bu da okura ve topluma mutlaka olumlu yansıyacaktır. İnsan ve doğanın birbirleri ile olan ilişkisi varoluştan bu zamana kadar sürekli değişimler geçirmiştir. Zor bir süreç geçiriyoruz. Bireyin bu gibi süreçlerde biraz da olsa sorgulama yapması gerektiğini düşünüyor, güzel çözümlerle bizi doğru sonuca götüreceğine yürekten inanıyorum. Çok yakında hepimiz sarılacağız. Evet, aslında benim ilk projem biyografik bir romandı. Şiir kitabıma öncelik tanıdım. Şuan üzerinde çalışıyorum. Kelebeğin Rüyası, The Words ve son dönemde çekilen, gerçekten çok beğendiğim ve yüreğimde izler bırakan, izlemeyenler için 7. Koğuştaki Mucize filmlerini önerebilirim. Kitap olarak aslında o kadar çok ki; Kürk Mantolu Madonna Sabahattin Ali'nin vazgeçilmez ve insan psikolojisine derinlemesine dokunan, ilişkileri ince ince dokuyan, iki yalnız insanın cesurca yaşadığı ve tarifini yapamayacağımız bir aşk hikayesini anlattığı kitabını, çok sevdiğim Şükrü Erbaş'ın Bütün Şiirleri-2 kitabını ve okurken çok etkilendiğim gerçek bir yaşam öyküsü Frank McCourt'un Angela'nın Külleri kitabını önerebilirim. Her ikinize de başarılar diliyorum, Tülay ve Mine. Umarım başka dillerde basılıp yayınlandığını görürüz Tülay, yolun açık olsun.. Ramazan bey, ilginize çok teşekkür ediyorum. Sitemizi takipte kalın, Gazete Sanat ailesi olarak aynı zamanda bayramınızı kutluyoruz. Sevgi ve saygılarımı sunuyorum...."} {"url": "https://gazetesanat.com/tum-gercekligi-ile-cankat-kalyoncu", "text": "Marka Zevktir, Adam ve Eve 2023, Paralel Evrenlerde Varoluş ve VOID kişisel sergileri ile adından söz ettiren Cankat Kalyoncu, Art Weeks Akaretler 2019 ve 10/10 sergilerinin hemen arkasından 17 Ekim 2019 Ayça Okay kuratörlüğünde 17 Ekim 2019 tarihinde Masterpiece Maslak'da gerçekleşen Perception karma sergisinde sanat severlerle buluştu. Sergi öncesinde Nişantaşı'ndaki atölyesinde Gazete Sanat editörü Elif Özcan'ı ağırlayan Cankat Kalyoncu, paralel evrenler, yapılandırılmış gerçeklik ile Paul Auster, Kafka ve kuantum fiziği hakkında fikirlerini paylaştı. Aynı zamanda reklamcı olan Cankat Kalyoncu, birbirine hem yakın hem de uzak olan bu iki alanın birbirinden beslenerek ortaya izlemesi keyifli işlerin nasıl çıkabileceğini bize ve sevenlerine göstermiş oldu. Plastik açıdan görsel bir şölen sunan çalışmalarının perde arkasında gerçekliği sorgulayan ve filozofların bilgelik sevgisini araması gibi gerçeklik kavramını arayan Cankat Kalyoncu, ortaya koyduğu çalışmalarıyla bu sorguya biz sanat severleri de dahil etti. -Yaşamımdaki ilgi alanlarının işlerime yoğun bir şekilde yansıdığını düşünüyorum. Sanat ve tutkumun yanında benim için vazgeçilmez olan bilim, doğa ve seyahat bunların başında geliyor. Son dönem işlerimde ise bunların bir yansıması olan yapılandırılmış gerçeklik ağırlıklı rol alıyor. Seyahat ettiğim ya da etmek istediğim yerleri, yaratmış olduğumu karakterler ile buluşturuyor birbiri içerisinde yapılandırarak kendi gerçekliğimi yaratmaya çalışıyorum. Yaratmış olduğum kısmen surreal dünya ise benim bilinç altıma dönüşüyor. İşlerimin büyük bir bölümünde beden son derece ön planda ve kendini saklamaktan uzak bir şekilde yer alıyor. Figür ve saf insan bedeni benim için bir tutku. İskelet, kaslar ve onları kaplayan deri zaten başlı başına bir sanat eseri. -Gerçeklik bizim dokunabildiğimiz, hatta hissedebildiğimiz bir şey dahi değil. Bilim, sanat ve dinler yüz yıllardır bir sır. Bizim gerçeklik dediğimiz kavram ise sadece sınırlı duyularımız ve kısa yaşamımızda edindiğimiz tecrübeleri kapsıyor. İşte benim derdim de gerçekliğin peşine düşmek ve aramak. Bulabilir miyim, hayır, araştırmaktan vazgeçer miyim, tabiki hayır. -3 yaşından beri durmadan elimde kalem birşeyler karalıyorum. Özellikle ailemin yeteneğime eğilmesi ve beni bu konuda teşviği ile sürekli olarak çizdim, boyadım. Arabalarla başlayıp, süper kahramanlarla çizmeye devam ettim. Çocukluk döneminde arkadaşlarım dışarıda oyun oynarken ben resim çizerdim. 18 yaşıma kadar resim büyük bir rol kaptı hayatımdan. Ardından Hacettepe Üniversitesi'nde mühendislik eğitimi, daha sonra yurtdışında marka ve pazarlama eğitimi bu sürecin önünü tıkamış olmasına rağmen 7 sene önce, gördüğüm bir rüyanın etkisiyle, tekrar resime başladım. Tabiki bir şeyi tam yapmak gibi bir karakterim olduğundan, kendimi durduramadım ve boyamaya devam ettim. Yetinmedim ve Rusya, Amerika ve İtalya'da akademilere katıldım. İstanbul' a dönünce önce işe Mustafa Özel Hoca'nın atölyesinde çalışmaya başladım. İki yıl gibi bir süreden sonra ise kendi atölyemi açtım. Zorlu bir seçim de olsa sanat kariyerim istediğim gibi gitmeye başladı. Sağlam ve emin adımlarla ilerlediğimi düşünüyorum. Sosyal medyayı da sesimi duyurmak, işlerimi göstermek için aktif olarak kullanıyorum. Tek eksiğim Türkiye'deki sanat ile ilgili çevremin azlığı. Ama bu da yavaş yavaş oluşuyor sanırım. Türkiye'de ve Amerika' da işlerim ağırlıklı olarak satılıyor. Bağımsız bir sanatçı olmama rağmen direk atölyeden alan yeterli sayıda koleksiyoner ve sanatsever ile karşılaşıyorum. Özellikle 2 yıl kadar açık kalan New York'taki atölyemin buna çok katkısı oldu. Yaptığım işler kitsch ten çok uzak. Dolayısıyla sadık, entellektüel ve biraz da çılgın bir kitlem var. Bu da beni çok mutlu ediyor. -Piyasa işleri her zaman daha çok satıyor tabiki. Ben bunu yapamıyorum. Tabiki denedim ama başladığım tuvali bitiremedim bile. Benim en keyif aldığım tepki ilginç denmesi. Beni mutlu ediyor. Sanat anlayışımın temelinde satış kaygısı yok. Elbette satılmasını istiyorum çünkü bir başkasının evinde sürekli izleniyor olması duygusu egomu besliyor. Tabiki bir de alıcısı müze olursa daha da müthiş. Sanatta farklılaşmak, ortaya yeni birşeyler koymak hiç te kolay değil ama samimi bir manifesto, bol çalışma ve sabır ile başarı kaçınılmaz. Kadıköy vapurunda güzel bir anım var. Atölyemin Kadıköy'de olduğu zamanlarda atölyeme vapurla giderdim. Yolculuğum sırasında resim yapardım. Bu sırada bir kadın geldi ve beni izledikten sonra şiir yazdı. Güzel bir sohbetimiz oldu. Ben de ona resim yaptım. Tanımadığım birinin bana şiir yazmasını beklemiyordum ve güzel bir anı oldu. Onun dışında sanat dünyası başlı başına ilginç. Artık neyin ilginç olup neyin ilginç olmadığı konusu bende kavramsal soyut bir şeye dönüştü. Bilimsel olarak okuma yapmak ve bir şeyler izlemek ilgi alanlarım arasında. Kuantum gerçekliği, kuantum mekaniği, kuantum fiziği, paralel evren gibi konular üzerinde düşündüğüm ve araştırma yaptığım konular. Kuantum felsefesi şu sıralar çok popüler bir araştırma konusu fakat benim alanım felsefesinden ziyade bilimsel boyutu. Küçük parçacıkların evrenin tamamını oluşturması fikri ve aynı yapı taşından oluşan trilyonlarca farklı şeylerin olması beni çok etkiliyor. Gerçekliği oluşturan şey bizim aslında kavrayamadığımız o boşluklar içerisindeki fiziksel olarak dokunabildiğimiz o maddedir. Atom olarak adlandırılan maddenin %99.9 kısmı boşluktan oluşuyor. Benim bir nesneyi ya da bir kişiyi tutarken aslında boşluğu tutuyor olmam bana çok ilginç geliyor. Günlük hayatta bu durum beni düşünmeye sevk ediyor ve bu düşüncelerim sanata yansıyor. Cankat Kalyoncu' ya bu güzel sohbet için teşekkürlerimi sunarım."} {"url": "https://gazetesanat.com/tum-panayirlarin-heyulasi-hangimiz-ucube-hangimiz-degil", "text": "Bu sefer bir antoloji ver elimde. Fantazi ve bilimkurgu öyküleri yayımlayarak edebiyat yolculuğuna çıkan ve kısa bir zamanda diğer edebiyat türlerini kapsayan çalışmalarla da zenginleşen Kayıp Rıhtım internet portalı tarafından derlenen antoloji, Tüm Panayırların Heyulası adını taşıyor. Fantazi, bilimkurgu, korku, distopya, tuhaf kurgu ve polisiye türlerinde yazılmış Ucube temalı 20 öyküyü bir araya getiren, adıyla bile dikkat çeken antolojide ucube; bazen bir mekan, bazen bir durum ve bazen de bir bölge olarak karşımıza çıkıyor. Bu antoloji için kalemini eline almış pek çok yazar var: Hikmet Hükümenoğlu, Bahadır Cüneyt Yalçın, Bahri Vardarlılar, Deniz Erbulak, Eda İşler, Ekin Açıkgöz, Emirhan Burak Aydın, Ezgi Polat, Hakan Bıçakcı, Mehmet Berk Yaltırık, Murat S. Dural, Müge Koçak, Onur Selamet, Orçun Ünal, Özgürcan Uzunyaşa, S. İpek Ortaer Montanari, Seran Demiral, Suat Duman ve Süreyyya Evren, Ayça Erkol. Antoloji, son dönemlerde kategorileri ve serileriyle dikkat çeken etkin yayınevlerinden İthaki'nin, Pangea serisinden çıktı. Aslında burada yeri gelmişken Pangea'dan da söz etmek gerek: Geç Paleozoik ve Erken Mesozoik dönemler arasında var olmuş, günümüzdeki bütün kıtaların ortak atası olan dördüncü ve son süperkıta. Günümüzden 300 milyon yıl kadar önce oluşmaya başlamış ve 100 milyon yıl kadar önce de dünyadan ayrılmış olan Pangea, sanırım bu kitabın çıkacağı seriye verilen en uygun isim olmuş. Sonra bir bakıyorum, hepsi bir düşmüş ve ben uyanmışım. Evet, bu öyküler belki de bir düşten ibaret. Kötü bir düşten. Tıpkı yaşadığımız dünya gibi!"} {"url": "https://gazetesanat.com/tum-panayirlarin-heyulasi-kayip-rihtimdan-ucube-temali-oyku-antolojisi", "text": "Kayıp Rıhtım ilk öykü antolojisi Tüm Panayırların Heyulası ile okurların karşısına çıkıyor. Fantazi, bilimkurgu, korku, tuhaf kurgu, distopya ve polisiye türlerinde kaleme alınmış, ucube temalı 20 öykünün bulunduğu antoloji İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alıyor. Ocak ayında 14. yaşını kutlayan spekülatif kurgu ağırlıklı kültür, edebiyat ve sanat sitesi Kayıp Rıhtım, ilk matbu antolojisini okurla buluşturdu. Platform, aynı zamanda 12 yılı aşkın süredir dijital ortamda yayımladığı Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi ile de tanınıyor. Onur Selamet ve Özgürcan Uzunyaşa'nın yayıma hazırladığı antoloji, odağına spekülatif kurguyu ve ucube temasını alıyor. Eserdeki öykülerin tamamı ilk defa bu kitapta görücüye çıkıyor. Ayça Erkol, Bahadır Cüneyt Yalçın, Bahri Vardarlılar, Deniz Erbulak, Eda İşler, Ekin Açıkgöz, Emirhan Burak Aydın, Ezgi Polat, Hakan Bıçakcı, Hikmet Hükümenoğlu, Mehmet Berk Yaltırık, Murat S. Dural, Müge Koçak, Onur Selamet, Orçun Ünal, Özgürcan Uzunyaşa, S. İpek Ortaer Montanari, Seran Demiral, Suat Duman ve Süreyyya Evren. 288 sayfadan oluşan kitabın editörlüğünü Ceyhan Usanmaz üstleniyor. Kapak illüstrasyonu ise Ebrahel Lurci imzasını taşıyor. Antoloji, İthaki Yayınları'nın Pangea Kitaplığı dizisi kapsamında yayımlanıyor. İnsanların popülist politikalar tarafından marjinalleştirildiği, yalnızlaştırıldığı, öteki olmaya mahkum edildiği zamanlardayız. Öteki olmanın anlamını, aykırılığın, ucubeleşmenin ne demek olduğunu sorgulamanın en iyi yollarından biri de kurmacadan geçiyor. Tüm Panayırların Heyulası fantazi, bilimkurgu, korku, distopya, tuhaf kurgu ve polisiye türlerinde yazılmış ucube temalı 20 öyküyü bir araya getiriyor. Özel olarak bu kitap için kaleme alınmış öykülerde ucube, kimi zaman bir mekan kimi zaman bir durum. Bazen de normalin ta kendisi. İzlerini arama çubuğunda değil, hayatın içinde sürdüğünüzde ucubelerle şekillenen panayırları görebilirsiniz. Üstelik tüm panayırların bir heyulası var. Tüm panayırlar aynı özü saklıyor. Hepsinin cevheri aynı maden ocağında gömülü. Derinlere inip onları görmemiz gerekiyor. Beraber paylaşacağımız yollar var. Kayıp Rıhtım, sizi yalnız yürümek istemeyeceğiniz bir patikaya davet ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/tum-zamanlarin-en-iyi-erkek-country-sarkicilari", "text": "Bilindiği gibi Country müzik 1920'li yıllarda Amerika'nın güneydoğu eyaletlerinde yaşayan yoksul beyaz köylüler arasında söylenmeye başlanmış ve ardından tüm dünyaya yayılmış müzik türüdür. Bu yüzdendir ki Amerikalılar country müziği alanında oldukça profesyoneller. Ayrıca tüm zamanların en iyi erkek şarkıcılarının çoğu bu müzik türünde eserlerini icra etmişlerdir. Örneğin; Garth Brooks, Johnny Cash veya Blake Shelton isimlerini duymayan var mı? The Eagles, The Byrds, Gram Parsons, Don Mc Lean, Ronnie Hawkins gibi isimler de bu müzik türünün önde gelen isimlerindendir. Şarkı sözlerinde geçen konular genelde; güney eyaletlerine olan bağlılık, sevgi ve aşk hikayeleridir. Unutulmamalıdır ki Bill Haley, Elvis Presley gibi ilk ünlü Rock and Roll sanatçıları da müzik kariyerlerine Country ile adım attılar. Ayrıca Country müzik türünün en önemli sanatçıları arasında Johnny Cash ve Carl Perkins'i görmekteyiz. En iyi bluegrass şarkılarını dinlemekten hoşlanıyorsanız, kesinlikle Vince Gill ve Ricky Skaggs'in eserlerini incelemeniz gerekiyor. Ancak, country müzikte daha fazla pop istiyorsanız, Eddie Rabbitt'e veya daha yeni Tim McGraw şarkılarını dinlemeniz şiddetle önerilir. Görüldüğü gibi, erkek şarkıcılar tarafından çeşitli açılardan sunulan birçok farklı türden şarkı mevcut. Johnny Cash veya klasik olarak Blake Shelton'un daha modern parçalarını tercih ederseniz, arabanızda ya da evinizde dinleyebilmek için en iyi country şarkılarını bulacağınızdan emin olabilirsiniz. - Garth Brooks - Johnny Cash - Blake Shelton - The Eagles - The Byrds - Don Mc Lean - Ronnie Hawkins - George Jones - Alan Jackson - Willie Nelson - Tim Mcgraw - Ricky Skaggs - Vince Gilll - Kenny Rogers - Keith Whitley - Elvis Presley - Buck Owens - Travis Tritt - Charlie Rich - Brooks & Dunn - Gram Parsons - George Strait - Hank Williams - Merle Haggard - Luke Bryan"} {"url": "https://gazetesanat.com/turhan-oguzhan-ataydan-bir-dirilis-hikayesi-hey-kadin", "text": "Turhan Oğuzhan Atay, yeni single çalışması Hey Kadını OnAir Sahne etiketiyle yayımladı. Hey Kadın dinleyici açısından ayrılık şarkısı gibi tınlasa da aslında bir diriliş şarkısı. Turhan Oğuzhan Atay şarkının hikayesini; Geleceği pek de parlak olmayan bir ilişkinin içinde kaybolan ve karar mekanizması tamamen çökmüş bir adamın, bir gün rüyadan uyanıp kendisiyle barışma çabasının hikayesi... şeklinde açıklıyor. İlk olarak 2020 yılında Diğer Yanda şarkısını dijital platformlar üzerinden yayımlayarak dinleyicilerine ulaşmaya başlayan müzisyen, pandemi döneminde yara alan müzisyenlere destek olmak amacıyla kurulmuş Olta isimli albümler serisinin beşincisine de Duymuyorlar isimli çalışmasıyla katkıda bulundu. Hayatının belli dönemlerinde özel sektörde mühendislik yapan Turhan Oğuzhan Atay, şu anda çeşitli mekanlarda sahne alıp kendi müzikal çalışmalarına ağırlık verirken, iletişimde olduğu müzisyenlere de destek olmaya devam ediyor. Kendi şarkılarının düzenleme, mix-mastering işlemlerini de üstlenen müzisyen, diğer müzisyenlerin çalışmalarının düzenleme, mix-mastering işlemlerini de yapıyor. Müziğin kendisi için en etkili ifade biçimi olduğunu belirten Turhan Oğuzhan Atay'ın yeni şarkısı Hey Kadını dijital müzik servislerinden dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/turhan-oguzhan-ataydan-yeni-sarki-yarin-yakin", "text": "Turhan Oğuzhan Atay, yeni şarkısı Yarın Yakını On Air Music Co. markasıyla yayımladı. Farklı müzik janrlarını deneyimleyen ve bunu müzikseverlere şarkılarıyla sunan Turhan Oğuzhan Atay, yeni çalışması Yarın Yakında da yine tarzını yenilemiş olarak karşımıza çıkıyor. Elektronik altyapısında rock ve diskoya göz kırpan Yarın Yakın, derin sözlerinin yanı sıra slow ve hareketli ritimleri aynı şarkıda buluşturan bir çalışma. Atay şarkısı için: Yarın Yakın, yaşadığı hayattan bunalmış olanlara, etrafında yanlış giden bir şeyler olduğunda tepki gösteremeyecek kadar yorgun düşenlere, hayatın akışında yuvarlananlara, yüzüp yüzüp kuyruğuna gelip vazgeçenlere, ışığını kaybedenlere, hayalini erteleyenlere, yıllar geçip de hala sevdiğini söyleyemeyenlere, dili bağlananlara, duyduğuna şaşırmayanlara, gölgesinden korkanlara, gelecek kaygısı olanlara dinlerken moral olsun diye yazmış olduğum bir şarkı. Her şey değişir; insanlar, duygular, düşünceler... Bugün bizi huzursuz eden bir şeyler varsa bir gün o da değişecektir. Bizi ayakta tutan şey biraz da olsa umutlarımız değil mi?.. Tam motivasyonumun düştüğü zamanlarda böyle bir şarkı yazdım ve ayakta kal dedim kendime, dönecek bu devran. açıklamasında bulunuyor. Şarkı yazarlığı ve yorumculuğu dışında çalışmalarının mutfağında bulunup, her şeyi ile kendisi ilgilenen Turhan Oğuzhan Atay, yeni şarkısında da daha önceki çalışmalarında olduğu gibi yine yaşanmışlıklarını dile getirmiş. Apple Music Türkiye ve Fizy editör listelerinde de yer bulan Yarın Yakını dijital müzik servislerinden dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/turk-dokumalari-sahneye-tasindi", "text": "Anadolu'nun geleneksel dokumalarının aslına uygun olarak yeniden üretilerek, modern tasarımlarla dünyaya tanıtılması amacıyla Cumhurbaşkanı'nın eşi Emine Erdoğan'ın himayelerinde yürütülen 'Türkiye Dokuma Atlası' projesi kapsamında hazırlanan dokumaların kültürümüzdeki yerini anlatan özel bir sahne gösterisi hazırlandı. İstanbul Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği'nin ve Milli Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğüne bağlı İstanbul Sabancı Beylerbeyi Olgunlaşma Enstitüsü destekleriyle yürütülen 'Türkiye Dokuma Atlası Projesi' kapsamında tiyatral bir gösteriyle geleneksel dokumaların günlük hayattaki giyim ve ev tekstilindeki kullanım örnekleri izleyicilerin beğenisine sunuldu. Koordinatörlüğünü Ayşe Dizman ve küratörlüğünü Güneş Güner'in yaptığı projenin geleneksel sanatları, özüne sadık kalarak, modern tasarımlarla buluşturma vizyonuyla hazırlanan Türkiye Dokuma Atlası Sahnesi, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ndeki gösterimiyle büyük beğeni topladı. Arzu Kaprol, Nedret Taciroğlu, Ece Ege, Tuvana Büyükçınar, Dilek Hanif, Simay Bülbül, Gülden Bilgili, Gül Ağış ve Aslı Filinta gibi ünlü tasarımcıların Türkiye coğrafyasındaki yüzyıllık dokumalardan tasarladığı kıyafetler Türkiye Dokuma Atlası Sahnesi'nde hayat buldu. Proje kapsamında Üsküdar Çatması'nın desen ve renkleri, Denizli Buldan Bezi'nin doğal boyalı dokuması çağdaş tasarımlara dönüştü. Antep Kutnu, Ankara Sofu, Şal Şapik, Ehram, Beledi gibi dokumalardan hazırlanan örnekler de Türkiye Dokuma Atlası Sahnesi'nde sergilendi. İstanbul Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği Başkanı Ahmet Öksüz, Proje kapsamında bu kıymetli dokumaların değerli tasarımcılarımızın elinde hayat bularak bu sahnede dev bir gösteriye dönüştürülmesi bizleri gururlandırıyor. Bu projenin paydaşlarından biri olarak; geçmiş ile gelecek arasında kurulan bu köprüde rol oynamak ve bu tarihi mirasın küresel ölçekte bilinirliğini artırmak, Birliğimiz ve sektörümüz adına paha biçilmez öneme sahip. Projemiz kapsamında bu yıl itibariyle Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ndeki sergimizi İstanbul'da da açmak üzere çalışmalara başladığımızın müjdesini paylaşmak istiyorum. dedi."} {"url": "https://gazetesanat.com/turk-edebiyatinin-degerli-yarismasi-haldun-taner-oyku-odulu", "text": "Milliyet Gazetesi'nin 30 yılı aşkın süredir düzenlediği Haldun Taner Öykü Ödülü yarışması aralıksız devam ediyor. Edebiyat dünyasının en prestijli ödüllerinden biri olan yarışmaya adaylar 30 Eylül 2021 tarihine kadar başvurabiliyor. Yarışmanın Seçici Kurulu'nda ise; Demet Taner, Doğan Hızlan, Metin Celal, Prof. Dr. Handan İnci, Nursel Duruel ve Mehmet Zaman Saçlıoğlu yer alıyor. Milliyet Gazetesi'nin Haldun Taner'in anısına gerçekleştirdiği Haldun Taner Öykü Ödülü yarışması 32'nci senesinde de düzenlenmeye devam ediyor. Edebiyatta isimlerini duyurmuş olanlar kadar edebiyat dünyasına yeni adım atmış yazarlar da yarışmaya katılabiliyor. Yarışmaya katılacak yazarlar; 1 Ocak 2020 31 Aralık 2020 tarihleri arasında Türkçe yayınlanmış kitaplarının değerlendirildiği yarışmaya kendi imzalarıyla başvurabilecek. Bunun yanı sıra yayınevleri, üniversiteler, sanat ve eğitim kurumları, meslek kuruluşları, sivil toplum örgütleri de ödül için eser sahibinin imzalı onayıyla bir aday gösterebilecek. Türk Edebiyatının en saygın ödüllerinden olan Haldun Taner Öykü Ödülü'ne başvurmak isteyen yarışmacıların, kitaplarını en geç 30 Eylül 2021 Perşembe günü saat 17.00'a kadar Milliyet Ödülleri, Milliyet Gazetesi, Demirören Medya Center, 100. Yıl Mah. 2264. Sok. No:1 Bağcılar / İstanbul adresine göndermesi gerekecek. Ödülün 20 bin TL olarak belirlendiği yarışma hakkında adaylar Milliyet web sitesi üzerinden veya Elif Berişler (0212-337-61-36) ile iletişime geçerek ayrıntılı bilgi alabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/turk-islam-sanatinin-dini-ve-milli-ogeleri-sahn-i-seman-cini-sergisinde-bulustu", "text": "Kültür sanatın başkenti Üsküdar'da sanat yolculuğu tüm hızıyla sürüyor. Üsküdar Belediyesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın faaliyetlerinde çini sanatı elçiliğini üstlenen sanatçı ve akademisyen Kifayet Özkul'un Türk- İslam sanatının dini ve milli öğelerini yansıttığı eserlerinden oluşan Sahn-ı Seman Çini sergisini Nevmekan Bağlarbaşı'nda sanatseverlerin beğenisine sundu. Usta sanatçının adını cami avlusundan aldığı sergisi, inancın Türk kültürünün üzerinde yarattığı kalıcı etkileri, çini sanatının naif diliyle anlatıyor. Manevi değerlerimizi kendine has bir ses tonuyla aktaran sergi, İstanbulluları İslam inancının medeniyet kültürü üzerindeki farklı rolleriyle tanıştırıyor. Usta sanatçı Kifayet Özkul'un Türk- İslam kültüründen izler taşıyan eserlerinden oluşan sergi, Nevmekan Bağlarbaşı Galeri'de sanatseverlerin yoğun ilgisiyle açıldı. Sanatçı dostlarının yanı sıra, çok sayıda Üsküdar ve İstanbullu sanatseverler serginin açılışında hazır bulundu. Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen'in de katılımıyla açılan Sahn-ı Seman Çini Sergisi 27 Şubat tarihine kadar sürecek. Sahn_ı Seman Çini Sergi'sinin açılışında konuşun Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen: Hepimizi yakından etkileyen pandemi sürecinde birçoğumuz eve kapandı, hayattan, günlük yaşamdan ve kültür-sanattan ayrı kaldık. Ancak, Üsküdar Belediyesi olarak olabildiğince tüm önlemlerimizi alarak Üsküdarlıları, İstanbulluları, sosyal hizmetlerimizin yanı sıra sanat ve kültürden de eksik bırakmamaya ö zen gösterdik. Sergilerimiz, konserlerimiz, diğer kültür ve sanat etkinliklerimizi sosyal yaşamın devamı adına gerçekleştirmeye çalıştık. Bugün de burada Nevmekan Bağlarbaşı gibi özel bir mekanda muhteşem bir serginin açılışı için bir aradayız. Değerli sanatçımız Kifayet Özkul hanımefendinin birbirinden güzel çinilerden oluşan eserlerini birlikte görme ve inceleme imkanı bulacağız. Sanatın her dalı çok değerli. Ancak, çini sanatı da el emeği ve göz nurunun birleştiği en nadide sanat dallarından biri. Başta Üsküdarlılar olmak üzere tüm İstanbulluları bu özel sergiyi gezmeye, değerli eserlerin yansıttığı hissiyatı yaşamalarını tavsiye ediyorum. Sergimiz şubat sonuna kadar açık kalacak dedi. 1973 yılında Sivas'ta dünyaya gelen Özkul, ilk, orta ve lise eğitimini Çankırı, Konya, Erzurum ve İstanbul'da tamamladı. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü'nü, bölüm birincisi olarak bitirdi. 1996-2010 yılları arasında Almanya'da yaşadı ve orada sanat faaliyetlerine devam etti. 2010 yılında Türkiye'ye geri dönerek İstanbul Üniversitesi Teknik Bilimler Meslek Yüksek Okulunda öğretim görevlisi olarak göreve başladı. İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Teknik Bilimler Meslek Yüksek Okulu- El Sanatları Bölümü-Seramik Cam Çinicilik programında öğretim görevlisi olarak akademik kariyerini sürdürüyor. Mimar Sinan Üniversitesi Geleneksel Türk Sanatları Eski Çini Onarımları programında yüksek lisansını tamamlayan Özkul, 2013 yılından beri Esenler Ortopedik Engelliler Derneği'nde engelli çocuklara çini sanatı üzerine eğitimi veriyor. 2013 yılından bu yana Kültür ve Turizm Bakanlığı faaliyetlerine çini sanatçısı olarak destek sunuyor. Yurt dışı ve yurt içi birçok sergide kişisel olarak ve katılımcı olarak bulunan Özkul, Aydın Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü'nde Sanatta Yeterlilik/Doktora yapıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/turk-kadin-ressam-ogretmen-ve-toplumsal-misyonlarimizdan-mihri", "text": "Her yıl dünyada ve ülkemizde 8 Mart tarihinde kutlanan Dünya Emekçi Kadınlar Gününün heyecanı ve anlamına katkıda bulunmak için Modern Zamanların Göçebe Ressamı adlı sergiyi SALT Galata'da ziyaret ediniz. Google, Mihri' nin 131. doğum günü nedeniyle Mihri' yi anasayfasına taşıyarak doodle hazırlamıştı. Mihri' den bahsederken, Mihri Müşfik adı ile bahsetmek mümkün olsa da, kendisi ilk eşinden boşandıktan sonra Mihri Rasim olarak eserlerini imzalamaya devam etmiştir. Mihri, İstanbul, Ahmed Rasim Paşa Konağı'nda, tanınmış bir ailenin mensubu olarak doğdu. İçine doğduğu bu ayrıcalıklı çevre, küçük yaşta resme başlamasına imkan tanıdı. Hayatında dönüm noktası olabilecek nitelikte ki şans kapısını aralayan gelişme, ailesinin Yıldız Sarayı ziyaretinde II. Abdülhamid' e sunduğu resimdir. Öyle ki, resimin kabul görmüş Sultan teşviki ile İtalyan Fausto Zonaro'dan ders alıp öğrenimine Avrupa'da devam etti. Mihri yaşadığı çağın kadınlarından farklı, cesur, özgür ve öncü kadınlarımızdandır. Mihri, pastel ve suluboya ile yaptığı portre resimleri ile de meşhurdur çünkü bilindiği üzere pastel boya resim yapmak yağlıboya tekniğine oranla zordur çünkü rutuş imkanı tanımaz ve ışık, gerçekliği yansıtabilmek ustalık ister. Ayrıca pastel boya ile eser yağlıboya göre çok daha hızla çalışılmalıdır. Avantajları ise atölye ortamı gerektirmemesi ve maliyetinin çok daha uygun olmasıdır. 150 dolayında eseri kayıt altına alınsa bile imzasız birçok eseri olduğu söylenir. Mihri açık havada model ile çalışan ilk öğretmenlerimizdendir. model bulma konusunda hiçbir zaman sıkıntı çektiği söylenemez öyle ki Papa XV. Benedict, Teyfik Fikret, Amerika Birleşik Devletleri 32. Başkanı Franklin D. Roosevelt, mucit Thomas Edison ve şair Edwin Markham'den 100 yaş civarında yaşlı birçok model, bebek ve çocuklar, genç ve güzel kadınlar ile model olarak çalışmıştır. Kadınlara mahsus güzel sanatlar okulu İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nin kuruluşunu sağlamasıyla toplumsal dönüşüm sembollerimiz arasında yerini alan öğretmen, yönetici, ressam ve girişimcidir. Ayrıca Mihri' nin, ABD Florida Sanat bölümünde ders vereceğine dair hazırlanan duyuru afişinde yakın plan bakışı ile oyuncu ve uzak kadraj resmi ile yönetici konumundadır. Komşusu Teyfik Fikret, öldüğü gün ağlayarak Roma' da öğrendiği teknik ile Mihri tarafından balmumu ile alınan yüz maskı, Aşiyan'daki Tevfik Fikret Müzesi'nde sergilenmektedir. Türkiye'de çağdaş resim çalışmalarını başlatan ilk kadın ressam unvanını alan Mihri 1925 1927 yıllarında resmettiği Atatürk portresi kaybolarak merak konusu olmuştur. Yunan ordusunun denize dökülmesinin ardından Mustafa Kemal'i mareşal üniformasıyla ayakta canlandıran yaklaşık 3m yüksekliğinde bir portre önceleri Çankaya Köşkü yer alıyordu. Bu portre, aynı zamanda Cumhuriyetin ilanından sonra bir Türk ressam tarafından yapılan ilk Atatürk portesi'dir. Mihri zamanının çok ötesinde zeka, cesaret ve anlayışa sahip olduğu söylenebilir. Edison' un Fort Myers adlı fotoğrafında Edisonun duruşunu portre olarak resmederek, dünyasal ekonomik buhran yaşanan yıllarda Edison' un kayınpederine bu tabloyu kendisine poz verdiğini söyleyerek satar. Böylece Düşünen Edison portresi fotoğraf dışında hayat bulmuştur. Mihri' den uzun uzun bahsetmek gerekir ancak yazıma burada son verirken Salt Galata Modern Zamanların Göçebe Ressamı adlı sergiyi görmenizi naçizane tavsiye eder, daha detaylı bilgi edinmek isterseniz https://www. kimmihri. com adresinde, Kim Mihri belgeselini izlemenizi öneririm."} {"url": "https://gazetesanat.com/turk-muziginin-temel-taslarindan-tatyos-efendi", "text": "Namı diğer Kemani Tatyos Efendi, gerçek ismi ile ise Tateos Enserciyan. Türk Musikisi'nin en bilinmesi gereken sanatçıları arasında, ama bir o kadar da yıllar geçtikçe ismi unutulan ustası. 1858 yılında, İstanbul'un şu anda Beşiktaş ilçesine bağlı Ortaköy Semtinde Ermeni bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi Tatyos Efendi. Bir bakıma şanslıydı. Babası, Ermeni Kilisesi Musikişinas'larından biri olan Monakyan'dır. Küçüklüğünde bir zanaatkar olması istenip çilingir ve savat ustasının yanına çırak olarak verilse de, kendisi de babasının yolundan gidip Musiki ile ilgilenmek üzere bu işleri bırakıp sanata yönelmiştir. Anadolu'nun da ilk konservatuarını, Türk müziği, Türk edebiyatı ve Türk sineması için önemli bir yer teşkil eden Fevziye Kıraathanesinde kurmuştur. Aile üyelerinden de müzik ile ilgilenen insanların bulunması Tatyos Efendi'nin küçüklüğünde onun sanata yönelmesini kolaylaştıran durumlardan biriydi. İlk musiki derslerine Dayısı Movses Papazyan'dan Kanun dersleri alarak başladı. Belli bir zamandan sonra kanun derslerini bırakıp daha çok ilgil duyduğu kemana yöneldi. Parmak yapısının keman çalmaya uyumlu olmadığı rivayet edilenler arasında olsa da, tarihimizden geçmiş en büyük keman virtüözlerinden biri olması aslında onun ne kadar hırslı olduğunun bir göstergesidir. İlk keman derslerini aslında bizim de kulak aşinalığımız olan, Süt kardeşler ve Şabanoğlu Şaban filmlerinin müzikleri arasında bulunan Kürdili-hicazkar Longa bestesinin sahibi Kemani Sebuh Efendi'den almıştır. Çeşitli kişilerden aldığı müzik teorisi dersleriyle de eş zamanlı olarak müzik bilgisini ilerletmiştir. Türk Edebiyatı'ndan tanıdığımız bir isim olan Ahmet Rasim ile olan yakın dostluğu da bilinenler arasında. Saz bilgisini geliştirmesinde Ahmet Rasim başta olmak üzere bir kaç arkadaşının da katkısı olmuştur. Hatta çok ünlü bir şarkı olan bu akşam gün batarken gel, sakın geç kalma erken gel şarkısının bestesi Tatyos Efendi'ye, güftesi ise Ahmet Rasim'e aittir. Tatyos Efendi'nin ilk sahnesini, Galata'da bulunan Pirinççi Meyhanesi'nde aldığı söylenir. O dönemlerde sanatını icra ederken iyi sayılabilecek düzeyde para kazanan Tatyos Efendi, aynı zamanda 3 kız kardeşine de bakmak durumunda olduğu için elinde pek para tutma imkanı bulamamış ve bu, hayatının geri kalan kısmına da acı verici bir şekilde yansımıştır. Bu akşam gün batarken gel bestesinin yanında Atatürk'ün en sevdiği şarkılar listesinde bulunan, güftesi Nigar Osman Hanım'a ait olan Mani oluyor halimi takrire hicabım bestesinin de sahibidir. Yine ünlü bestelerinden biri olan ehl-i aşkın neşvegahı kuşe-i meyhanedir eserini ünlü sanatçı Müzeyyen Senar, öldüğümde mezarımda çalın diyerek vasiyet etmiştir. Son yıllarının fakirlik ve sefalet içinde geçtiği söylenir Tatyos Efendi'nin. Ahmet Rasim ve birkaç hatrı sayılır dostundan başka da arayıp soran olmamış onu. Ahmet Rasim'in söylediğine göre öldüğünde bırakın cenazesini kaldırmaya yetmeyi, ailesine vefatını bildirecek telgrafın çekilmesine yetecek kadar bile para yokmuş cebinde. En acı olan taraflar ise, Tatyos Efendi'nin cenazesini kaldıracak kişi bulunamayınca cenazesi, Ahmet Rasim'in topladığı 10-15 kişi ile kaldırılmış ve ölümü üzerine kilise kayıt defterine icra ettiği meslek olarak çalgıcı yazılmıştır. Nitekim Tatyos Efendi Kadıköy'de bulunan Ermeni Mezarlığına defnedilmiştir. Yılmaz Öztuna'ya göre Tatyos Efendi, peşrevleri ve besteleri de dahil olmak üzere toplam 73 eser vermiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/turk-romani-tanzimat", "text": "Bugün roman okuyucuları olarak hepimiz Tanzimat aydınlarının ekmeğini yiyoruz, dersek gerçeği ıskalamış olmayız. Evet, bugün bir Türk romanından hem nitelik hem de nicelik olarak rahatça bahsedebiliyoruz. Gelgelelim Türk romanının oluşması için atılan ilk adımlar 19. yüzyıla, o çağın Türk aydınlarının girişimlerine rastlar. Osmanlı edebiyatı gibi yüzyıllara yayılan ve daha çok şiir alanında kendini gösteren gösterişli bir edebiyattan düz yazıya, dilin sadeleşmesine geçiş salt edebiyatın kendisiyle de ilgili olmamıştır. Siyasi, kültürel, toplumsal pek çok dönüşüm edebiyatı da etkilemiştir. Bu devre ön ayak olansa Tanzimat Fermanı olmuş, 19. asır Türk edebiyatına da bu sebeple Tanzimat Edebiyatı denmiştir. 19. yüzyılın, 1789 Fransız İhtilali ile başlatılması yaygın bir anlayıştır. Bu yıl ve peşi sıra gelen diğer seneler Osmanlı Devleti için de oldukça kritik olmuştur. III. Selim'in 1789'da tahta geçmesi, dost olarak görülen devletlere Akdeniz'de verilen imtiyazlar, ayaklanmalar, dış devletlerle girilen denge politikalarının sorun olarak karşımıza çıkması 18. yüzyılın sonlarında yaşadığımız belli başlı vakalardır. III. Selim'in çeşitli ekonomik ve askeri ıslahatlarının ardından, IV. Mustafa'dan sonra tarih sahnesine II. Mahmut çıkmıştır. 1808 1839 arasında padişahlık yapan II. Mahmut devri oldukça buhranlı bir dönemimizdir. II. Mahmut batı tekniği ve kültüründen faydalanıp, çeşitli ıslahatlar yaparak dağılma merhalesindeki imparatorluğu kurtarmaya çalışmıştır. Askeri, idari, sosyal, siyasal alandaki pek çok ıslahat girişimi, yüzümüzü Batı'ya döndüğümüz Tanzimat'a doğru gidişin de önemli izleri sayılmıştır. İlk nüfus sayımı, valilere maaş bağlanması, setre ve pantolonun kabul edilmesi, ilköğretimin zorunlu olmasıyla ilgili hazırlanan ferman, Harbiye ile Tıbbiye'nin açılışı, Takvim-i Vekayi adlı ilk resmi gazetenin yayımlanması hep bu devirde olmuştur. Modernleşme, Batı'nın teknik ve kültürlerini referans alma gibi pek çok durum Cumhuriyet'ten çok önce artık yeni bir devrin gelmeye başladığını da göstermiştir. Çok kısaca aktarmaya çalıştığım bu yenileşme atılımlarının ardından Tanzimat Fermanı'na ve onun edebiyattaki yansımalarına gelelim. Bu devrin padişahı, II. Mahmut'un 1839'daki ölümünün ardından tahta geçen Abdülmecid'dir. Tahta geçişinden 4 ay sonra padişahın ağzından yazılan fermanda ülkedeki bozuluşa nasıl çözümler getirileceği anlatılmıştır. Din ve ırk ayrımı yapılmaksızın tüm halkın eşit haklardan yararlanacağı, memurların maaşlarının düzenlenmesiyle rüşvetin yok edilmesi gerektiği, bu sosyal düzenin işleyişi için gerekli kurumların açılması fermandaki kritik maddelerden birkaçıdır. Daha önemlisi; bu fermanla padişahın yetkileri ilk kez sınırlandırılmış ve padişah da bunun sözünü vermiştir. Mustafa Reşit Paşa'nın padişahın ağzıyla yazdığı ve yine kendisinin okuduğu ferman böylece Tanzimat Edebiyatı dediğimiz kapıyı da aralamıştır. Kesin başlangıç noktası tarihi olaylarda kabul edilmez, ancak Tanzimat Edebiyatı'nın 1860'la beraber başladığını söylemek yaygın bir tutumdur. Tanzimat Fermanı'ndan sonra, tam da fermandaki ilkelere göre eğitilmek istenen kuşak bu yıl (1860) dolaylarında ortaya çıkmaya başlamıştır. Yusuf Kamil Paşa'nın 1862'de Fenelon'dan çevirdiği Tercüme-i Telemak ilk Batı romanı çevirimizdir. O devrin edebiyat sahasında ''ilklerin adamı'' olarak bilinen Şinasi, Batılı anlamdaki ilk tiyatro eseri olan Şair Evlenmesi'ni yazmıştır. Yine 1860'ta sahibi Türkler olan ilk gazete, Tercüman-ı Ahval Agah Efendi ve Şinasi tarafından yayımlanmıştır. 1821'de kurulan Tercüme Odası, Avrupa dillerini öğrenmeye meraklı gençleri bünyesinde taşımaya başlamıştır. İlk Türk romanı olarak kabul edilen, Şemsettin Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat eseri 1873'te yayımlanmış, Namık Kemal Nabizade Nazım Recaizade Mahmut Ekrem gibi yazarlarımızın eserleri de romanın farklı türlerindeki ilkler olmuştur. Bu devrin en büyük edebi yenilikçisi ise hiç şüphesiz ki iki yaşında yetim kalan Şinasi'dir. İlk şiir çevirileri, ilk noktalama işaretleri, ilk atasözleri kitabı, Batıdan ilk fabl çevirisi Şinasi'nin elinden çıkmıştır. En önemli özelliklerinden biri de; devrin sadrazamı Mustafa Reşid Paşa için yazdığı dört kasidede saklıdır. Divan edebiyatında, din ya da devlet büyüklerini övmek için yazılan kaside Şinasi'de ayrı bir önem kazanmıştır. Teknik olarak da klasik kasideden farklı kasideler yazan Şinasi, Reşid Paşa'yı yenilikçi olması dolayısıyla övmüş, ancak daha da mühimi bu kasidelerde akla vurgu yapmıştır. İşte III. Selim ve belki daha çok II. Mahmut'la beraber başlanan ıslahatlar, 19. asırda Tanzimat hareketini ve Batı'ya yönelerek yeni bir edebiyat yaratan Tanzimat Edebiyatı'nı yaratmıştır. Tanzimat'ın ilk dönem aydınları halkı aydınlatmak için gazetelere ağırlık vermiş, romanlarında ders nasihat içeren kurgular peşine düşmüştür. Kaynak: Ahmet Hamdi Tanpınar 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi,"} {"url": "https://gazetesanat.com/turk-sanatci-erhan-usun-roma-sergisi", "text": "Türk kavramsal sanatçı Erhan Us'un 3 ülkede sergilenmiş enstalasyonları ile yeni tamamlanmış çalışmalarının yer aldığı Il Curriculum Segreto sergisi; 14 Kasım 2019 tarihinde The Hive Roma'da, dünya turizm profesyonelleri dernekleri Skal International sponsorluğunda sanatseverlerle buluştu. Aralık'ta Historic Art Deco, 2020'de GaleriBu Pavilion ve Kuzguncuk Art Project 'da gerçekleşecek. Doğum anımızdan başlayarak, başarı kriterleri; yaratıcılığı, özgür düşünceyi ve vizyonu körelttikten sonra onu yavaş yavaş öldürerek, bizi tektipleştirir. Ve biz; özgün fikirler, eserler üretmek yerine hala klasik başarı algısının hayatlarımızı ele geçirmesine izin veririz. Pencerenin önünde veya arkasında, bakış şeklimiz; önyargıyı, duyarsızlığı ve ötekileşmeyi içten içe besler. Kontrolsüz eleştiri, hırs ve nefretle bizi kimliksizleştiren klişeler, etrafımızı sararak hayatımızı bizden çalar. Sanatçı ve yazar. Bilkent Üniversitesi THM'den mezun olduktan sonra, marketing üzerine yaptığı çalışmalara ve 11 sivil toplum başkanlığına istinaden 'En İyi Dijital Ajans' ödüllerine ve uluslararası onur nişanlarına layık görüldü. Eserleri; birçok ülkede çeşitli sergilerde sanatseverlerle buluştu. A. D.1644 Marketing Group'un CEO'su olarak görevini sürdüren Us, İstanbul Üniversitesi'nde Sosyoloji, Anadolu Üniversitesi'nde Felsefe çalışmalarına devam etmektedir. Dijital Prestij kitabı 2018 yılında yayımlanan Erhan Us; AFSAD, AGSAD, SKAL Roma ve Turizmin Geleceği Platformu üyesidir."} {"url": "https://gazetesanat.com/turk-sanatcilarin-roportajlari-uluslararasi-dunya-bilim-haftasinda-yayinlandi", "text": "Türk sanatçıları ve dünyanın önde gelen müze direktörlerinin yer aldığı röportajları Times of Corona ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP26) tarafından yayınlandı. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP26), Uluslararası Bilim Müzeleri Komitesi Konferansı ve Dünya Bilim haftasında sergileri yer alan Türk Ressamları ve dünyanın önde gelen müze direktörleri ile pandemi, iklim değişikliği ve sanat konularını kapsayan röportajlar sanatçı ve yazar Selva Özelli tarafından gerçekleştirildi. Korona pandemisi dünyadaki yüz milyonlarca insanın sağlığını ve dünya ekonomisini harap etti. Akademik araştırmalar, Kovid-19 ölümlerinde iklim değişikliği yaratan hava kirliliğinin etkisi olduğu ve ülkemizde hava kirliliğinin pandemiden daha tehlikeli ve öldürücü olduğunu belirledi. Bu önemli konuya dikkat çekmek için hava kirliliği ve pandemi içerikli resimler yaptım ve pandemi dönemi boyunca dünyanın bütün kıtalarında sergilere katıldım. Ayrıca, Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Hindistan, İngiltere, ve Kanada' daki önde gelen müze direktörleri ve Türk sanatçılar Renan Kaleli, Mehmet Kuran, Günsu Saraçoğlu ile röportaj yaptım. Bu konuları sanat, sergi ve bilgi yoluyla nasıl sunduklarını anlattılar. Sergilerim ve röportajlarım Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP26) konferansında yayınlandı. Uluslararası boyutta önemli müze direktörlerinin yer aldığı bu röportajda Türk sanatçılarınında yer alması ülkemizin temsil edilmesi açısından son derece önemli bulmaktayım. Ayrıca röportajlarda uluslararası alanda bu müzelerle nasıl kontak kurulabileceğine dair detayları bulabileceklerini okuyuculara iletmekten de mutluyum. sözleriyle ifade etti. COP26 ve CIMUSET Konferansı ve Dünya Bilim haftasında sergileri yer alan Türk Ressamları ve dünyanın önde gelen müze direktörleri ile pandemic, iklim değişikliği ve sanat konularını kapsayan röportajları ilgili linklerden okuyabilirsiniz. Haberimi yayinladiginiz icin cok teşekkür ediyorum. Acaba sizden rica etsem COP26 e ek Art Edition 5'e de link https://www. timesofcorona. com/index. php/events/ verebilirmisiniz makalede. Boylelikle okurlarınız röportajları okuyabilirler. Merhaba Selva Hanım. Link yüklendi lakin Art Edition 5'te Continue reading denilince yazılara gidiyor. Karşı tarafın web sitesi buna ayarlı galiba. Zaten yorumunuzu gören okurlarımız yazdığınız linkten de kolaylıkla içeriklere ulaşacaktır. Çok sevgiler."} {"url": "https://gazetesanat.com/turk-telekomdan-dunya-engelliler-gununde-anlamli-etkinlik", "text": "Türk Telekom, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü kapsamında Atatürk Kültür Merkezi'nde çok özel etkinliklere ev sahipliği yaptı. Türk Telekom'un az gören çocukların hayatına dokunan sosyal sorumluluk projesi Günışığı kapsamında eğitim alan Çağla Kıcır, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası Şefi ve besteci Hasan Niyazi Tura'nın önderliğinde piyano konseri verdi. AKM'de gerçekleştirilen bu özel konsere ve konserin ardından düzenlenen 3 farklı sanat atölyesine, Türkiye'nin 7 bölgesinden gelen Günışığı çocukları da katıldı. Geçtiğimiz günlerde görme ve işitme engelli sanatseverler için geliştirilen 'Sesli Adımlar'ı AKM'de hizmete sunan Türk Telekom, ana destekçisi olduğu Atatürk Kültür Merkezi'nde anlamlı bir organizasyona ev sahipliği yaptı. İnsanı merkeze alan yaklaşımı ile teknolojinin iyilik ve faydaya dönüştüğü sosyal sorumluluk projelerini sürdüren Türk Telekom, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü'nde erişilebilir yaşama değer katan bir konsere ve gün boyu süren etkinliklere imza attı. Türk Telekom'un az gören çocuklara yönelik Engelsiz Yaşama Derneği ile birlikte hayata geçirdiği Günışığı projesine katılan ve erken müdahale eğitimleriyle görme yetilerini kullanabilen çocuklardan olan 17 yaşındaki Çağla Kıcır, AKM'de İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası Şefi ve Besteci Hasan Niyazi Tura'nın önderliğinde kemanda Doğu Kaptaner, viyolonselde Esin Taşkın, flütte Gülce İnceler ile birlikte yaklaşık 200 kişinin katıldığı konserde piyano performansı sergiledi. Etkinliğe, Türk Telekom çalışanları ve Türkiye'nin 7 bölgesinden Günışığı çocukları da katıldı. Ayrıca bugüne özel; Yüzlerdeki Hikayeler, Kent Manzaraları, Kartondan Heykeller isimli 3 farklı sanat atölyesi düzenlendi. Günışığı çocukları AKM'deki sanat etkinliklerine katılarak akranlarıyla bir araya gelip sanatla kendilerini ifade etmenin yollarını öğrendi."} {"url": "https://gazetesanat.com/turk-yonetmen-ilker-savaskurta-uluslararasi-gorev", "text": "İlk uzun metraj filmi olan Damat Koğuşu Groom's Block ile tüm dikkatleri üzerine çeken yönetmen İlker Savaşkurt, Bulgaristan'da düzenlenecek olan 2020 Burgas Film Festivali program ekibine dahil oldu. Yönetmen Savaşkurt, 2020 Burgas Film Festivali'nde yarışacak filmleri seçecek uluslararası nitelikteki isimlerin arasında tek Türk yönetmen olarak yerini alacak. Cezaevlerindeki varoluş mücadelesini ve adalet sistemini beyaz perdeye aktaran, Damat Koğuşu Groom's Block adlı ödüllü filmin yönetmeni İlker Savaşkurt, Bulgaristan'da düzenlenen Burgas Uluslararası Film Festivali'nin 2020 yılının program ekibinin üyesi oldu. İlker Savaşkurt'un 2019'da jüri üyelerinin arasında yer aldığı Burgas Uluslararası Film Festivali, izleyiciyi modern sinema sanatı ile tanıştırarak uzun metraj ve belgesel filmlerin sunumu için sürdürülebilir bir platform geliştirmeyi amaçlıyor. Yönetmen Savaşkurt, aynı zamanda 2020 yılının ilk çeyreğinde çekimleri bitirilen yeni filmi Akis'i sinemaseverlerin karşısına çıkarmaya hazırlanıyor. Başrolünde sevilen oyuncu Selçuk Yöntem, Tarık Emir Tekin ve Yasemin Szawlowski'nin yer aldığı, tamamı İngilizce olarak çekilen filmin uluslararası alanda büyük başarılara imza atması bekleniyor. Akis, İstanbul'da bir otelde geçen sıra dışı senaryosu ve hikaye kurgusu ile dikkat çekiyor. Senaryosu Mehmet Kala ve İlker Savaşkurt'a ait olan Akis filminin çekimleri Amirler Film ve Hasan Adalı tarafından gerçekleştirildi."} {"url": "https://gazetesanat.com/turk-yonetmen-nepal-arslan-abdde-en-iyi-film-odulunu-kazandi", "text": "New York Film Akademisi tarafından düzenlenen dünyanın en büyük lise film festivali All-American High School Film Festival'de bu yıl 18 yaşındaki Türk genç sayın Nepal Arslan, Strings adlı kısa filmiyle dram kategorisinde en iyi film ödülünün sahibi oldu. Dünyanın en büyük liselerarası film festivali olarak kabul edilen All-American High School Film Festival, bu yıl kırktan fazla ülkeden yaklaşık 5.000 filmi konuk etti. Dünyanın en prestijli sinema kurumlarından biri olan New York Film Akademisi tarafından düzenlenen festivalde Türk genç yönetmen Nepal Arslan'ın, Strings adlı filmi En İyi Dram ödülünü kazandı. New York Üniversitesi Tisch Sanat Okulu Film Programı'nda eğitimini sürdüren genç yönetmen Nepal Arslan bu ödülle birlikte film çalışmalarına devam etmesi için 45 bin dolarlık burs hakkını da elde etmiş oldu. Düzenlenen ödül töreninde kısa bir konuşma yapan genç yönetmen Nepal Arslan, film ve hikaye anlatıcılığına olan tutkusunu şu sözlerle ifade etti: Çocukluğumdan itibaren bir film yapımcısı olarak çalışmanın hayalini kurdum. Sürekli olarak bu alanda kendimi geliştirmeye çalıştım. Birçok kısa film ve reklam çalışmasına imza atttım. Son çalışmam, Stringsin büyük ödüle layık görülmesi beni onurlandırdı. İnsanları hem kendileri hem de çevresindekileri daha iyisini yapmaya teşvik edecek ve onlara ilham verecek özel bir hikaye olduğuna inanıyorum. Genç Yönetmen Nepal Arslan, 12 dakikalık bir kısa film olarak kurguladığı Stringsde, genç bir kızın okul ve ev hayatında karşılaştığı baskıların üstesinden gelişi konu ediliyor. Çello çalan ve klasik müzik kariyeri için büyük bir hırsla mücadele eden kızın beklentilerin, nasıl yönettiğinin yanı sıra öğretmeni ve babasıyla olan duygusal ve çalkantılı ilişkisi anlatılıyor. All-American High School Film Festival, New York Film Festivali tarafından dünyanın dört bir yanından katılan genç film yapımcılarının bir araya geldiği bir festival. Geleceğin film yapımcıları yaptıkları çalışmalar için ödüllendirilirken, eğitimlerini sürdürebilmeleri için destek veriliyor. Gençlerin kendilerini keşfetmelerine olanak tanıyan festival sayısız projeye sahne olurken, aynı zamanda gençlere yüksek öğrenim fırsatları, burslar ve teknik ekipman desteği sağlanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkce-rock-marla", "text": "1950 başlarında ortaya çıkan Rock müziğinin kökenleri Blues müziğine kadar götürülür. Siyahların beyazlardan gördüğü zulmü üstü örtük bir biçimde ifade etme ihtiyaçları, Blues'u doğurmuş, zaman içerisinde sözlerdeki üstü kapalılık kalkmış ve sitem açık bir şekilde dile getirilmeye başlamıştır. Böylesi bir mirası devralarak 20. yüzyılın ortalarında doğan Rock müzik de yıllar içerisinde çeşitlenmiş, farklı türlere ayrılmış, Rock müzik sevenler de bu yelpazeden kendi meşreplerine en uyan türe yönelmiştir. Ayrıca bilinir ki; Rock müziğin de olmazsa olmazı arasında sayılan elektro gitarın ''distortion'' adı verilen ses efektinin kulakları tırmalayıcı, kaşıyan tınısı bir isyanı ifade eder. Rock 20. asırdan bu yana envaiçeşit türe ayrıldı ama değişmeyen tek şey temsilcilerindeki kafa tutuş oldu. Bugün gerçekleştirdiğimiz söyleşiye konuk olan 5 kadın da aynı membadan su içmekte ve gruplarına Marla adını vermekte. Şu bildiğimiz Fight Club'daki sarkastik ve müstehzi Marla. Tıp, işletme, Fransız Dili ve Edebiyatı alanlarında formasyon gören grup üyeleri bas gitarda Esra Hasandayıoğlu, gitarda Burcu Özbek ile Ekin Gülmez, bateride Büşra Vanlıoğlu ve vokalde Tuğçe Kaymaz'dan oluşuyor. Marla hem Türk müzik piyasası hem de Türk Rock müziği dünyasında hüküm süren eril egemen anlayışın karşısında 5 azimli ve başarılı kadın olarak özellikle sayısız kadına da cesaret veriyor. İşletmelerden izleyicilere kadar sahnede tümüyle kadın müzisyenlerin olmasına -birçoğumuz değilse bile- hala alışık olunmadığını hatırlatırsak onlarınki bir cesaret örneği. Bu cesaret 70 ve 80'li yılların Rock müziğinden aldıkları ilhamla birleşiyor ve ortaya Marla çıkıyor. Çok güçlü bir sahneleri olduğunu söylemeden de edemeyeceğim. Şimdi sözü onlara bırakalım ve hep beraber Marla'yı tanıyalım. Esra: Daha önce bir grupta Tuğçe'yle kısa bir süre beraber çalmıştık. 2015 sonlarında tekrar bir araya geldik. Önce Büşra, birkaç eleman değişikliğinin ardından da Ekin ve Burcu'nun katılımıyla üç yılın sonunda şu anki halini aldı Marla. İnternet üzerinden bulduk birbirimizi, o yüzden biraz uzun sürdü. Benim kendi adıma da şahitlik ettiğim bir durum var: Amaç ve hayalleri için yola çıkan genç insanların karşılarında gördükleri ilk şey bir sürü yerleşik düşünce ve köşeleri kapan ''otorite''ler. Yola çıkarken siz de bu gibi zorluklarla karşılaşmışsınızdır mutlaka. Nasıl üstesinden geldiğinizi, geliyor olduğunuzu merak ediyorum. Bizi daha ileri götüreceğini düşündüğümüz yorum ve eleştirileri can kulağıyla dinliyor, sırf söylenmiş olmak için söylenenlere kulaklarımızı tıkayıp yaptığımız işe odaklanmaya çalışıyoruz. Esra: Beşimiz çok farklı karakterlerde olsak da, bastırılmaya, kategorize edilmeye, birtakım kalıplara oturtulmaya ve tek tipleştirilmeye karşı bence ortak paydada buluşuyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitliğinden yanayız ve her birimiz öyle yaşamaya çalışıyoruz. 5 kadının Rock müzik yapıyor olması -bizce pek öyle olmasa da- hala aykırı bir durum olarak görülüyor. Bu yüzden Marla pek sosyal normlara uyan bir karakter değil ve sahnedeyken dinleyici için böyle bir ayna görevi görüp, kendilerinin de o paydada olduklarını daha net görmelerinde kendiliğinden- bir katkı sağlıyor olabilir. Mesela unutmuyorum, Ankara'daki bir konserden sonra bir kadın dinleyicimiz yanımıza gelip, kadın olmakla gurur duyduğunu söylemişti. Yine başka bir şehirde, birkaç kadın arkadaş biraz bizden de gaza gelip grup kurduklarını söylemişti. Birilerinin ufak da olsa hayatına dokunabilmeyi, iyi hissetmesine neden olabilmeyi çok kıymetli buluyoruz. Tuğçe: Bahsettiğiniz dönemle sınırlamak gerekiyorsa Winger Headed for a Heartbreak diyebilirim. Esra: Asla şarkı seçemem, çok fazla var ama şu an aklıma ilk gelen albümler: GNR Appetite for Destruction, Mötley Crüe Dr. Feelgood, ACDC Back in Black, Led Zeppelin IV, Heart Dreamboat Annie, Whitesnake 1987, Bon Jovi Slippery When Wet. Büşra: Daha geç dönem ama Death Sound of Perseverance, Metallica Ride the Lightning ve Linkin Park Meteora benim için başucu albümleri. Rock müziğin yapılan tüm eserlerini takip etmeye çalışıyorum. Sadece müzik yapmak yetmiyor. İşletmeci, organizatör veya müzik direktörüyle sağlıklı iletişim kurmak, kendini ve taleplerini iyi ifade edebilmek, dinleyiciyi analiz etmek ve dinleyici kitlesi oluşturabilmek için sosyal medyayı etkili kullanmak, bir bilene sormak, büyüklerinizden fikir almak, geniş bir network oluşturmak... Mümkün olabildiğince farklı yerlerde çalmak, insanların bizzat sizi görüp dinlemesi, kulaktan kulağa yayılmak, bence en etkili yol tanıtım için en başta. Ben biraz eski kafayım bu konuda sanırım. Bunların hepsi biraz zamanla ve deneyimleyerek oluyor. Ekin: Grubun yer aldığı ilk festival 2017 Zeytinli Rock Festivali'ydi. O zamanlar klavye, gitar, bas, davul ve vokalden oluşuyordu grup. Ben gruba girmeden sosyal medyadan paylaştıkları ZRF videosunu görmüştüm. Kitle çok coşkuluydu ve kızlar çok iyilerdi, etkilenmiştim. Daha sonra 2018 sonbaharında birlikte Milyonfest İstanbul'da yer aldık. Kilyos'taydık ve yağmur çamurdan sahneler iptal olurken, güneşin açtığı bir arada sahneye çıktık ve bizi bekleyen coşkulu bir kalabalık gördük. Güzel bir atmosfer oluşturduk birlikte ve orada bizimle olan herkese tekrar teşekkür etmek isterim. Unutamayacağım bir deneyimdi. Başka festivallerde yer almak ve daha çok insanla bir araya gelmek, paylaşmak istiyoruz. Tuğçe: Marla, ismini sizin de değindiğiniz gibi Palahniuk'un favori karakterlerinden birinden, Marla Singer'dan aldı. Sinema, düşünceyi iletmek ve ona bir şekilde müdahale etmek adına günümüzün en güçlü aygıtlarından biri. Öyle ki, akademik düzlemde dahi sinema ve psikoloji disiplinleri arasındaki sıkı ilişkiyi irdeleyen sayısız kaynaktan bahsedebiliriz. Bu bağlamda, bireye ulaşmanın ve zihninde bir imge yaratmanın en güzel yollarından birinin sinematografik öğelerden faydalanmak olduğunu da söyleyebiliriz tabii. Marla Singer karakteri tam da çizmek istediğimiz kadın portesini simgeliyor. Onu, ne hali hazırda kabul edilmiş güzellik standartlarıyla ne de davranışsal olarak toplumun çoğunluğunda kabul gören kadın figürüyle tanımlayabiliriz. Marla, toplumun gözlük camına çizilen bir kadın portresi değildi ve tamamıyla gerçekti. Biz de bu edilgen olmayan gerçekliğin peşindeyiz. Büşra: Aktif olarak konser veriyor olmak bizim en büyük motivasyon ve enerji kaynağımızı oluşturuyor. İlk önce İstanbul'da her ay en az bir iki kere çaldığımız üç dört mekanın günlerini ayarlıyoruz. Geri kalan konserlerimizi de başka şehirlerden bizi arayıp davet eden mekanlarda veriyoruz. Bir cumartesi günü Marla'yı İzmir'de, diğer bir hafta Ankara, Bursa, Samsun, Mersin, Hatay, Uşak, Eskişehir, Adana gibi birçok şehirde dinlemek mümkün olabiliyor. Bizim için de bunlar sürpriz ve heyecan dolu maceralar. Büşra: Daha önce de dediğimiz gibi, konserler bizim hayat yakıtımız. İlk sahne deneyiminden sonra hayatın geri kalanı diğer sahneyi beklemeye dönüşüyor diyordum, hala da bu etki azalmadı. Hem İstanbul'daki hem de şehir dışındaki sahnelerimizde insanların çok eğlendiğini ve o geceyi özel bir deneyim olarak gördüklerini hissediyor ve duyuyoruz. Dünden bugüne değişenler: Sahnede müziğe hakimiyetimiz, ve bizi artık tanıyan ve her fırsatta konserlere gelen dinleyicilerimiz. Bir keresinde İstanbul'da Bizi hatırladınız mı, Uşak'tan geldik! diye bağıran seyircilerimiz bile oldu! Esra: Bir müzik eğitim atölyesinde koordinatörlük yapıyorum, şu sıralar başka bir grupla daha çalışma sürecindeyim, bir de spor yapıyorum. Fırsat buldukça da sevdiklerimle vakit geçirmeye çalışıyorum. Tuğçe: Ben yaklaşık 2 aydır yalnızca müzikle ilgileniyorum. Öncesinde bir ressam ve küratörün asistanlığını yapıyordum ancak bir süre yalnızca sahne ve provalara odaklanmaya karar verdim. Burcu: Marmara Üniversitesi'nde İşletme okuyorum. Son sınıftayım. Aynı zamanda Zenith adında progresif rock/metal çaldığım bir grubum var. Ekin: Ben tıp fakültesi 5. sınıftayım ve bu yüzden sık sık ders çalışarak sabahlamak durumunda kalıyorum. Gitarımla bolca vakit geçirmeye ve geliştirmeye çalışıyorum, daha çok hissetmeye çalışıyorum. Müzik dinliyorum. Yeni şeyleri yakalamaya çalışıyorum. Bir yandan sosyal hayatımı da denkleme katarak bir sirk cambazı gibi dengede durmaya çalışıyorum. Büşra: Ben de üniversite öğrencisiyim hala, Boğaziçi'nde Turizm İşletmeciliği okuyorum. Hem okul hem stajlar hem de Marla beraber sürüyor. Sohbet için tekrar teşekkür ederim. Benim için çok güzel bir anı olarak kalacak, çünkü ben de sizi yakinen takip edenlerdenim. Yarın öbür gün daha da ünlendiğinizde ''Ben onlarla röportaj yaptım!'' diye hava atabilirim... Eklemek istedikleriniz varsa onları da alarak sohbeti bitirebiliriz. Biz teşekkür ederiz keyifli sohbetin için, bizi takipte kalın."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiye-kultur-yolu-festivalleri-dalga-dalga-yayilacak", "text": "Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Türkiye'nin uluslararası marka değerine katkıda bulunmak amacıyla düzenlenen Türkiye Kültür Yolu Festivalleri, beş şehirde çok daha kapsayıcı etkinliklerle bir kez daha kapılarını açıyor. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, 16 Eylül-23 Ekim tarihleri arasında İstanbul, Ankara, Çanakkale, Diyarbakır ve Konya'da yapılacak festivalleri yaygınlaştıracaklarını belirtti. Ersoy, Dünyada bu kadar geniş çapta yapılan ender kültür ve sanat etkinliklerinden biriyiz. Kültür sanat coşkumuzu bu beş şehrimizden tüm Türkiye'ye dalga dalga yayacağız. Festival kapsamında oluşturduğumuz kültür rotalarımızla şehirlerimizi özgün cazibe merkezlerine dönüştüreceğiz dedi. Üç yıl süren hummalı bir çalışmanın ardından ilk kez geçen yıl Beyoğlu Kültür Yolu adıyla düzenlenen ve bu yıl Başkent Kültür Yolu rotasıyla genişleyen Türkiye Kültür Yolu Festivalleri, bu kez beş ilde birden çok daha kapsayıcı ve yaygın etkinliklerle benzersiz bir kültür sanat deneyimi yaşatacak. 16 Eylül-23 Ekim tarihleri arasında İstanbul, Ankara, Çanakkale, Diyarbakır ve Konya'da düzenlenecek festivallerde, sanattan sinemaya, edebiyattan dansa, müzikten dijital sanatlara herkesin kendi beğenisine ve ilgisine uygun 3000'den fazla etkinlik, 15.000'e yakın sanatçı ile Türkiye kültür ve sanata doyacak. Türkiye Kültür Yolu Festivalleri'nin şehirlerin kültürel, mimari ve tarihi miraslarına rotalarla dikkat çektiğini belirten Bakan Ersoy, kültür rotalarında yapılan çalışmaların etkinlikler kadar önemli olduğunun altını çizdi. Festival rotalarındaki mekanlara yeni bir ruh kattıklarını vurgulayan Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Şehirlerimizdeki kültür rotalarını oluştururken, kültürel öneme sahip mekanlarımızı yeniden elden geçiriyor ve restore ediyoruz. Bunu yaparken de o rotada yer alan galerilerden vakıflara, araştırma kurumlarından antikacılara herkesi sürece dahil ederek, bir kültür sanat ekosistemi yaratıyoruz. Bu rotalarda festivaller sona erse de festival ruhu kalıcı oluyor ve kültür sanat yatırımları, projeleri devam ediyor. Biz de zaten tam olarak bunu hedefliyoruz. Ön plana çıkardığımız tarihi ve kültürel unsurlar son derece özgün cazibe merkezlerine dönüşüyor dedi. Bir ayı aşkın bir süreye yayılan festivaller, 7'den 70'e herkesi mimariden edebiyata, resimden müziğe, tasarımdan tiyatroya farklı disiplinlerden çok sayıda sanat etkinliğiyle buluşturacak. Festivallerde biletli etkinliklerin yanı sıra pek çok ücretsiz etkinlik de var. Festival boyunca çocuklar ve çocuklu aileler için özel etkinliklerin yanı sıra gastronomiyle ilgili ilgi uyandıracak çalışmalara da imza atılacak. 16-25 Eylül tarihleri arasında Çanakkale'de gerçekleşecek Troya Kültür Yolu Festivali, sergi, konser, söyleşi ve atölyelerden oluşan 100'den fazla etkinliği sanatseverlerle buluşturacak. 40'tan fazla mekanda yapılacak etkinliklerde 1000'den fazla sanatçı yer alacak. Troya, Lidya, Roma, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin izlerini taşıyan Çanakkale, tüm Çanakkalelilere ve Boğaz'a yolu düşen herkese 10 gün boyunca birbirinden farklı deneyimler yaşatacak. Çanakkaleliler ve bölge halkı, Genel Sanat Yönetmenliğini Mustafa Erdoğan'ın yaptığı, Anadolu Ateşi Troya Gösterisi'ni Anadolu Hamidiye Tabyası Açık Hava Sahnesi'nde izleme fırsatı bulacak. Aynı zamanda Troya Müzesi'nde yapılacak Troya efsanesi video mapping gösterisi de izleyicilere görsel şölen yaşatacak. Devlet Opera ve Balesi'nin 3 tenor konseri ile Samsun Devlet Opera ve Balesi'nin sahneye koyduğu Hisseli Harikalar Kumpanyası müzikali, Anadolu Hamidiye Tabyası Açık Hava Sahnesi'nde izleyicilerle buluşacak. Dünya prömiyerini geçen yıl 74'üncü Cannes Film Festivali'nde yapan Bağlılık Hasan filmi, Yönetmen Semih Kaplanoğlu ile yapılacak söyleşinin ardından Çanakkale Deniz Müzesi'nde gösterilecek. Çanakkale destanıyla ilgili pek çok film gösteriminin yapılacağı festivalde Çanakkale Savaşları Araştırma Merkezi'nin açılışı da gerçekleştirilecek. 1-23 Ekim tarihleri arasında aynı anda hem Beyoğlu hem Başkent festivalleri düzenlenecek. Beyoğlu Kültür Yolu Festivali'nde 46 ayrı mekanda 6000'den fazla sanatçı, 1000'den fazla etkinlikte sanatseverlerle buluşacak. Festivalin kalbi olan AKM, tüm salonlarıyla İstanbul halkının kültür sanat yolculuğuna eşlik edecek. Bu yıl mayıs ayında Başkent Kültür Yolu kapsamında konser veren dünyaca ünlü İspanyol müzisyen Buika, bu kez de Beyoğlu Kültür Yolu kapsamında AKM Opera Salonu'nda müzikseverlere unutulmaz bir gece yaşatacak. AKM Opera Salonu'nda Buika'nın şarkılarının yanı sıra ünlü sanatçı Yavuz Bingöl ile İranlı sanatçı Ali Rıza Ghorbani'nin birlikte verecekleri konserle de halk müziği ezgileri sanatseverlere ulaşacak. AKM Galeri'de ise Devrim Erbil'in kişisel sergisi sanatseverlerle buluşacak. Festival kapsamındaki kültür rotalarında gündüzden geceye uzanan bir dizi etkinlik hayata geçirilecek. Festivalin en iddialı sergilerinden biri, Tophane-i Amire Tek Kubbe'de açılacak. Aralarında Behçet Necatigil, Oğuz Atay, Tomris Uyar ve Orhan Pamuk'un da bulunduğu edebiyatçıların el yazmalarından oluşan bir sergi sanatseverlerin beğenisine sunulacak. Atlas Sineması ve İstanbul Sinema Müzesi kült filmlerin yönetmeni Stanley Kubrick sergisine ev sahipliği yapacak. Çukurcumada ise antika festivali ve müzayedeler düzenlenecek. Beyoğlu Kültür Yolu Projesi kapsamında yenilenen Tarık Zafer Tunaya Sanat Galerisi, amatör ya da profesyonel tüm fotoğraf severlere açık olan fotomaraton etkinliğinin sergisinden çocukları da kapsayan fotoğrafçılık atölyelerine farklı buluşmalara sahne olacak. Fesitival programında yer alan Kukla Festivali, çocuk tiyatroları ve çocuk atölyeleriyle çocuklar da festivalin tadını çıkaracak. Başkent Kültür Yolu da doyumsuz bir kültür ve sanat ortamı sunacak. Ankara kadar köklü bir geçmişe sahip olan Ulus semti ve çevresindeki tarihi ve kültürel mekanları içine alan 5.7 kilometrelik bir güzergahta 70 farklı noktada 5000'e yakın sanatçının katılımıyla 500'den fazla etkinlik gerçekleşecek. Ankaralılar ve çevre illerdeki sanatseverler konserlerden sergilere, spor müsabakalarından söyleşilere, 23 gün boyunca benzersiz bir kültür sanat deneyimi yaşayacak. Şanlıurfa'da 12 bin yıllık geçmişiyle tarihin sıfır noktası olarak nitelendirilen ve UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Göbeklitepe'den ilham alan Göbeklitepe Operası, Büyük Tiyatro'da Ankaralı sanatseverlerle buluşacak. Başkentin kültür ve sanat adası CSO ADA ANKARA, festival boyunca birbirinden özel etkinliklere ev sahipliği yapacak. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve Devlet Çoksesli Korosu'nun sahneye taşıyacağı Carmina Burana konserinden Birleşmiş Milletler özel konserine, İngiliz şarkıcı Yusuf İslam konserinden dünyanın en iyi soul rock müziği yorumcularından biri olarak gösterilen ve Müslüman olmasının ardından Türkiye'ye yerleşen ABD'li sanatçı Della Miles konserine pek çok etkinlik CSO ADA ANKARA salonlarında sanatseverlerle buluşacak. CerModern Ankara Caz Festivali'ne, Büyük Tiyatro Carmen balesine, Ankara Mevlevihanesi ise Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu'na kapılarını açacak. Tiftik Evi'nde genç sanatçıların NFT sergisi, dijital sanata yeni bir boyut getirecek. Çocuk olimpiyatlarının yapılacağı Roma Hamamı'nda aynı zamanda okçuluk eğitimden antik dönem ekmek yapımına uzanan bir dizi faaliyet gerçekleştirilecek. Senfoni ile Neşet Ertaş türküleri, Müslüm Gürses, Barış Manço ve Cem Karaca şarkıları da festivalin unutulmaz anlarından olacak. Festival coşkusu, Ankara'nın başkent oluşunun 99'uncu yılı nedeniyle 13 Ekim'de yapılacak Seymen alayı kutlamalarıyla katlanacak. 8-16 Ekim tarihleri arasında Diyarbakır Sur Kültür Yolu'ndan barış güvercinleri uçurulacak. 2000'den fazla sanatçı ve 500 etkinlikle Türkiye'nin kültür sanat zenginliği Diyarbakır'dan dünyaya taşınacak. Dengbejlerden Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'na, Türkçe, Kürtçe, Ermenice şarkılardan eyvan gecelerine tüm değerler tek bir festivalde buluşacak. Kapadokya'nın balonları Diyarbakır'da uçuş yapacak, Keçiburnu Terası'ndan gökyüzü gözlem etkinliğiyle festival rengarenk bir hal alacak. Çalışmalarıyla tüm dünyada büyük ilgi gören Refik Anadol'un Rönesans eserleriyle hazırladığı dijital enstalasyonu Renaissance Dreams Saint George Sanat Merkezi'nde, ressam İsmail Acar'ın sergisi Surp Giragos Kilisesi'nde ziyaretçileriyle buluşacak. Miras sohbetleri, resim ve fotoğraf sergileri, çocuk atölyeleri, şiir dinletileri, gastronomi buluşmaları, tiyatro ve dans gösterileri ziyaretçilere benzersiz bir dokuz gün yaşatacak. Türkiye Kültür Yolu Festivalleri'ne dahil edilen 19'uncu Uluslararası Konya Mistik Müzik Festivali de sanatseverleri farklı dünyalara götürecek. Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin 815'inci doğum yılı etkinlikleri kapsamında 22-30 Eylül tarihleri arasında yapılacak festivalde, Türkiye'den sanatçı Cengiz Özkan'ın yanı sıra İspanya'dan müzisyen Jordi Savall, Mısır'dan El-Hadra Ensemble, Azerbaycan'dan Teyyub Aslanov, Almanya'dan Pera Ensemble, Özbekistan'dan Nasiba Abdullayeva, Hindistan'dan Dhruv Sangari ve İran'dan Hesameddin Seraj, Selçuklu Kongre Merkezi'nde müzikseverlerle buluşacak. Dünyanın çeşitli yerlerine ait mistik müziklerin buluşma noktası haline gelen festivalde, Konyalılar ve çevre illerde yaşayanlar açık hava konserleriyle de müziğe doyacak. Müziğin etkili gücü sayesinde farklı inanış ve kültürleri en çarpıcı yönleriyle öne çıkaran festivalde, Mevlana Meydanı'ndan tekke musikisinin, Merkez Tren Garı'ndan mehter takımının sesi yükselecek. Mevlana Müzesi, Ayin-i Şerif olarak isimlendirilen sema ayinine ev sahipliği yapacak. Festivaller kapsamında gerçekleşecek etkinliklerle ilgili ayrıntılı bilgilere https://www. kulturyolufestivalleri. com/ internet adresinden ulaşmak mümkün."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiye-sinemasinda-kadin", "text": "Dikkat edilirse, genelde falanca bir film anlatımında olup bitene erkeğin gözünden bakarız. Kadın, ya namusludur, fedakardır ya da baştan çıkaran ve yuva yıkandır. Hepsiyle birlikte ise erkeğe muhtaçtır, yalnız başına yaşayan kadın tehlikelidir imajı özellikle ülkemiz sinemasında Yeşilçam ile birlikte toplumun yansıması olarak gösterildi. Sinema, bu durumu tabi ki de toplumsal yaşamın öngörüsü eşliğinde uyarlamıştı. Vurun Kahpeye, Asılacak Kadın, Mahallenin Namusu, Fahriye Abla gibi film isimlerinden de anlaşılacağı üzere kadın, gerçek hayatta nasıl tanımlanıyor, hakkında neler deniliyorsa anbean sinemaya da öyle uyarlanıyordu. Kadının bir filmde tam anlamıyla konu olmasıyla bilinen ilk Türk filmlerinden Muhsin Ertuğrul yönetmenliğinde 1923 yılında çekilmiş İstanbul'da Bir Facia-i Aşk filminin adından da anlaşıldığı ''Şişli Güzeli tasviri, kötü bir kadınnın öldürülmesine / katledilmesine uygun bir mizaç yaratmaktadır dönemin toplumu açısından. Çünkü adı duyulmuş, üstelik Şişli Güzeli diye bir lakap bile takılmış kadına. Diğer taraftan ise kadının toplumda saygın olması için kadın karakterinin erkekleşmiş halini de hatırlatmamız gerekiyor. Şoför Nebahat ve Fosforlu Cevriye filmlerinde kadının erkekleşmesi, yani toplumda yer bulması için erkek gibi davranan kadının elle tutulur özellikte olması, yine toplumun getirdiği bakış açısından şekillenmişti. Çoğunluğu erkek olan seyirci kitlesi, güzel kadın oyuncuların erkeksi tavırlarından hoşlanıyordu. Film yapımcıları da bu durumun farkında olup aynı tarz filmlerin çekilmesine ön ayak oldular. Nihayetinde Yeşilçam'da kadına, kadın sorunlarına yer veren, özellikle baş kahramanı kadın olarak gösteren Lütfi Akad'ın varlığından bahsetmemiz gerecek. Gelin, Diyet, Düğün üçlemesi ardından ortaya çıkan kadın figürü, olaylara biraz da olsa kadın gözünden bakabilme imkanı sağlamıştı izleyicilere. Ama kamera yine erkekti. Üçlemedeki özellikle Gelin filmi, kadını tiplemeden kurtarmış, 'insan' konumuna ulaştırmıştı. Hatta kadının sınıf bilincine vardığını bile anlatmaktaydı. Kadına bakışın, kadının değişmesinin emek/sınıf yansıması olarak Gelin filminin önemi büyüktür. İnsanın yabancılaşması, manevi değerlerden uzaklaşarak sistemin kölesi haline gelmesiyle yaratılan yeni dönemin alanı daha da genişleyen erkeğe karşı mücadele veren bir kadının gözünden aktarılmaya çalışılmıştı. Lütfi Akad'ın Türkiye sinemasında kadına/kadın sorunlarına yapıcı yönelişi Yeşilçam'ın gelişmesi için de milat sayılırdı. Yılmaz Güney'in de son dönem sinemasında kadına verdiği önemin altını çizmek gerekmektedir. Keza, Atıf Yılmaz için de Yeşilçam'da bir erkeğin gözünden kadın hikayeleri başlığı altında; Mine, Adı Vasfiye, Ahh Belinda ve Asiye Nasıl Kurtulur? filmleri gözümüze çarpar. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen Yeşilçam'ın 1975-1980 arası erotik dönem furyasında kamera daha çok erkekleşmiş, kadının toplumsal yaşamda bir seks objesi olduğu yaratılmış, haliyle kültür seviyesi vasat olan Türkiye toplumu için olumsuz sonuçlara varacak kişilik problemlerini de beraberinde getirmiştir. Yeşilçam'da 1980 sonrasında özellikle Müjde Ar faktörünün gelişmesiyle sinemamızda yeni bir dönemin kapıları açılmıştı. Müjde Ar; çekici, şehvetli, kırılgan, duygusal karakterlerle karşımıza çıkmasıyla Türkiye Sineması'nda kadına bakışın özellikle 80'lerin ortasında gelişen 'kadın duyarlılığı' etkisinde öncü isimlerden biri olarak da sayılacaktı. Yine aynı dönemde kadının iş hayatına girmesiyle şekillenecek Hülya Koçyiğit'in kadın sorunlarını gerçek anlamda hissettiren işçi yahut gurbetçi karakterlerinde vücut bulmuş halleriyle de anlatılan filmler çekilmiş, kadın yaşamına daha belirgin pencerelerden bakılmıştı. Duygu Asena'nın romanından uyarlanan Kadının Adı Yok (1988) filmi yine Atıf Yılmaz kamerasından kadın sorununu ele almaya çalışan başarılı çalışmalardandı o dönem için. Türkiye'de 90'lara doğru yavaşça genişleyen feminist hareketin yansıması özellikle Müjde Ar filmlerinde boy göstermişti. Yeşilçam bir taraftan klasik zengin kız fakir oğlan filmleri çekerken, ötekileşmiş sinemasında ise entelektüel, kadınının iç dünyasını baza alan filmleri de barındırıyordu. Ziyadesiyle özgün senaryosu, önermeleri, nokta atışı göndermeleri ve bünyesinde barındırdığı psikolojik gerilim ve fantastik unsurları ile Aaah Belinda, Türk sinemasının en acayip filmlerinden biri kuşkusuz. Ömer Lütfi Akad'ın 1973'teki Düğün ve 1974'teki Diyet filmleriyle devam eden Göç Üçlemesinin ilk halkası. Yeni yaşam umudunun peşinde yolu İstanbul'a uzanan ailenin büyükşehire uyum sağlama çabaları ve bu uğurda ödediği bedelleri gözler önüne seren filmde, ekseriyetle Meryem karakterinin değişimine ve dönüşümüne tanıklık ediyoruz. Hülya Koçyiğit, Kerem Yılmazer ve Kamuran Usluer filmde başrollerde. Konservatif bir mahallenin ve mahalli denetimin baskıcı rejiminin gölgesinde, komşuluk ilişkilerinin güçlü olduğu bir coğrafyada genç bir kız olan Üftade'nin tüm çabalarına rağmen kendi iç cehennemine hapsoluşuna tanık oluyoruz Teyzem'de. Psikolojik yönü güçlü, ürpertici, yer yer sinirleri zorlayıcı, ziyadesiyle özgün bir Halit Refiğ filmi. Filmde izleyenlerin kolay kolay unutamayacağı cinsten sahneler mevcut."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiye-tiyatro-vakfi", "text": "Türkiye Tiyatro Vakfı ; tiyatro mirasımızı korumak ve tiyatro kültürünü kalıcı kılmak amacıyla dramaturg, yazar Esen Çamurdan öncülüğünde akademisyen ve tiyatrocular tarafından 2019'da kurulmuştur. Çalışmalarına Türkiye tiyatrosuyla ilgili her türlü bilgi ve belgeyi bir arada tutmak ve kayıt altına almakla başlayan Türkiye Tiyatro Vakfı'nın öncelikli hedefi dinamik, yaşayan, içinde tiyatro da olmak üzere çeşitli kültür etkinliklerinin yapılmasına olanak sağlayan Türkiye Tiyatro Müzesi'ni kurmaktır. Müze'nin aynı zamanda bir Araştırma Merkezi işlevini üstlenmesi istenmektedir. TTV, tüzel kişiliğini kazanmadan hemen önce, Enka Vakfı desteğiyle ilk etkinliğini Bize Bir Tiyatro Müzesi Gerek paneliyle gerçekleştirmiş, amaç ve hedeflerini kamuoyuyla paylaşmış ve büyük ilgi görmüştür. Türkiye'nin tiyatro belleğini oluşturmak için çeşitli alanlarda çalışmalarını sürdüren vakfın ses getiren bir etkinliği de Hrant Dink Vafkı öncülüğünde Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık ortaklığıyla düzenlenen Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz sergisi oldu. Türkiye'nin tiyatro tarihine çoğulcu bir bakış öneren sergi 25 Temmuz 2021'e kadar Yapı Kredi Kültür Sanat'ta ziyaretçilerine açıktır. Kuruluşunun hemen ardından Covid-19'un hayatımıza girmesi nedeniyle Vakfın etkinlikleri YouTube kanalında ve Zoom programı üzerinden çevrimiçi olarak gerçekleşmektedir. Tiyatromuzda Tarih Konuşma dizileri ücretsizdir, Çocuk Atölyeleri ve Seminerler ücretli ve sınırlı katılımcıyla düzenlenmektedir. Senem Donatan Mohan'ın çocukları bir masal, bilim ve oyun yolculuğuna çıkardığı 6 Haftada Dünya Turu sürerken Vakfın Mart ve Nisan aylarında başlayacak programı aşağıdaki gibidir. Tüm ilgililerin katılımına açık ve ücretsiz olarak düzenlenen konuşmalara katılımcı sınırlaması nedeniyle kayıt yaptırılması gerekmektedir. Duyurular için Türkiye Tiyatro Vakfı sosyal medya hesapları takip edilebilir. Süreyya Karacabey tarafından düzenlenen seminer 5 Nisan'da başlıyor. Türkiye tiyatrosunun tarihini sosyo-politik bir yaklaşımla, farklı açılardan okumanın hedeflendiği seminer üç oturumdan oluşuyor. Tarihsel Karşılaşmalar 1: Geleneksel/Batı karşılaşmasının siyasi hattı. Tanzimat'a ve değişime uzaktan bir bakış. Tarihsel Karşılaşmalar 2: Ulusal kültür, ulusal tiyatro fikrinin siyasi yolu. Erken Cumhuriyet döneminde milli bir mesele olarak tiyatro. Tarihsel Karşılaşmalar 3: Geç Cumhuriyet'in siyasi dinamikleri ya da akıştaki gölgeler. Bir dava olarak tiyatro, dava fikrinin hükümsüzleştirilmesi ve siyaset algısındaki değişimlerin oluşturduğu manzara."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiye-tiyatro-vakfi-baskani-esen-camurdan-ile-soylesi", "text": "Türkiye Tiyatro Vakfı'nın kurucusu Esen Çamurdan'ın özgeçmişine baktığımızda verimli bir yaşamöyküsüyle karşılaşıyoruz. Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi'nin ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitiriyor. Paris'te Anne Ubersfeld ile birlikte Geleneksel Türk Tiyatrosu, ortaoyunu konulu master tezini hazırlıyor. 1979'da Devlet Tiyatroları'na dramaturg olarak giriyor ve 2008 yılına dek çalışıyor. Çeşitli konservatuar ve tiyatro okullarında dramaturgi ve tiyatro tarihi dersleri veriyor. 1982 yılından bu yana çeşitli gazete ve dergilerde tiyatroyla ilgili eleştiri ve inceleme yazıları yazıyor. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrolarında da bir süre dramaturg olarak çalışıyor. 1990 yılında Kültür Bakanlığınca basılan 1923-1990 yıllarını kapsayan iki ciltlik Eleştirmen Gözüyle adlı kitabın editörlüğünü gerçekleştiren ve kendisinin kaleme aldığı yayımlanmış yedi kitabı bulunuyor. Esen Çamurdan ile sohbetimiz, 2019'da kurduğu Türkiye Tiyatro Vakfı'nın çalışmaları ekseninde müzecilik, arşivcilik, tiyatronun dünü, bugünü üzerine düşünmemizi sağlarken, en büyük hayalim dediği Türkiye Tiyatro Müzesi hakkında da bilgi içeriyor. Mine Alpan: Geriye doğru gittiğimizde sanırım ilk fikir kıvılcımları 1989'daki Kukla Festivali'nde Nevzat Açıkgöz'ün evine yaptığınız ziyarete ait. Orada gördüğünüz 3 bavul kuklanın ne olacağını düşünüyor, hayıflanıyorsunuz. Esen Çamurdan: Nevzat Açıkgöz öldükten sonra kara kara düşündüm o bavullar dolusu özgün kuklanın ne olduğunu. Dar gelirli olan ailesi üç kuruşa satmıştır sanırım. Çok üzüldüm. Eğer kültür mirasımıza gerçekten sahip çıkan bir yönetim olsaydı onları satın alırdı, bir müze olsaydı aynı şeyi yapardı... Ve daha nice geleneksel tiyatrocunun ardından bıraktığı koleksiyon, arşiv heba oldu, kimsenin umurunda olmadı ama dillerinden de düşürmezler hani geleneksel değerlerimize sahip çıkmak diye. Hatta bu konuda Hangi Ulusal Değer? başlığını taşıyan bir yazı da kaleme aldım, yer yerinden oynamadı tabii. Her geçen yıl yitirdiğimiz çağdaş tiyatrocularımızla birlikte yitenler ise ayrı bir yaramızdır. 1990'dan beri kaybettiğimiz her bir kişiyle birlikte giden değerlere üzülüyorsunuz. Hem kişilerin kaybı hem de onlarda birlikte arşivlerinin kaybı. 1990 olsa neyse, başından bu yana, Tanzimat'tan bu yana; ne doğru dürüst bir arşiv oluşturulmuş ne de kitaplık, koleksiyon vb. Tiyatrocularımızla birlikte yiten ciddi bir kültür mirasıdır, onlarla birlikte kültür belleğimiz, giderek toplumsal belleğimiz yok oluyor. Biz hiçbir şeyi tutmuyoruz ki! Bırakın arşivi, koleksiyonu binaları da yıkıyoruz ya da dönüştürüp işlevlerini değiştiriyoruz. Çok geriye gitmeye gerek yok, şu Beyoğlu'nun durumuna bakın. Ferhan Şensoy'un olağanüstü çabasıyla ayakta kalabilen Ses Tiyatrosu'ndan başka tiyatro kalmadı. Ülkemizde kaç kişi bilir Şehzadebaşı'ndaki Direklerarası'nın bir zamanlar yalnız geleneksel değil, Batı tarzı tiyatronun da merkezi olduğunu? Oradaki tiyatro binaları yıkılmamış olsalardı en azından toplumsal yaşamın içinde bir yerleri olurdu, insanlar unutmazdı, toplumsal bellekte yer edinmiş olurlardı. Evet, Toron Karacaoğlu'nun kaybı ve ardından bıraktığı ve yok olacağını bildiğim kültür mirası isyan etmeme neden oldu. Madem dedim kendime, devlet/iktidar bir şey yapmıyor, özel kuruluşlar kendilerine çalışıyor, aydın takımından ses seda yok, o zaman ben girişirim işe. Önce güvendiğim ve bu konuda düşünmüş olduğunu bildiğim kimi tiyatrocu arkadaşlara danıştım. Haldun Dormen dışında tümü desteklediklerini ama yine de düşünmem gerektiğini dile getirdi. Dediğiniz gibi Gülriz Sururi'nin hoşuna gitti ama Siz çılgınsınız Esen dedi. Evet çılgınım diye yanıtladım onu, çünkü birilerinin deli olması gerek bunları yapabilmek için, o kişi galiba ben olacağım!. Düşüncemi büyük bir coşkuyla karşılayan Haldun Dormen'le ise deliliğe övgüler yağdırdık, delilik olmadan bir şeylerin yoktan var edilemeyeceğini konuştuk. Maddi ve manevi olarak tek başıma tutturduğum yol, gerçekten de -söylendiği gibi- yürürken oluştu, hani kervan yolda düzülür örneği. Bana benzeyen delilerden çok; yapmak istediğime inanan, beni gönüllü çalışmalarıyla destekleyen, önerilerini esirgemeyen, bu konuda büyük boşluk yaşadığımızı duyumsayan kişilerle çoğaldım, özellikle gençlerle. Öncelikle şunun altını çizmek gerekir: Yıldız Sarayı'nda kurulan ve birçok kişinin büyük bir hevesle malzeme bağışı yaptığı müze ilgisizlikten, kültür birikimi, kültür mirası gibi sorunları kendilerine dert etmeyen, hatta umurlarında bile olmayan yöneticiler yüzünden yaşamadı. Yaşatılmadı müze. Daha da kötüsü, içindekilerin ne oldukları da bilinmiyor; soran da yok zaten. Türkiye Tiyatro Müzesi'ne gelince; kuruluşundan bu yana vakfın merkezi olan dairenin kirasından, kafesinden, dükkanından, sahnesinden ve kimi seminer/atölye çalışmalarından akan bir geliri olacağını düşünüyoruz ama yine de ana sponsora gereksinim var tabii. Kimi kuruluşlarla temastayız, arayışımız sürmekte. Türkiye tiyatrosunun arşivini bir arada tutan, onu zenginleştiren, paylaşıma açan, bilgi üretimine ortam sağlayan ve oluşturulacak bu kültürel birikimi gelecek kuşaklara aktarmayı kendine misyon edinmiş bir müze hayalimiz var. Dünden bugüne kalanları araştırmak ve gün yüzüne çıkarmakla yetinmeyip bugünden yarına kalacakları kayıt altına almak da çok önemli. Ayrıca, Türk tiyatrosunun oluşumuna önemli katkıda bulunmuş Ermeni, Rum ve Yahudi topluluklarının tiyatro kültürünü tüm katmanlarıyla bir araya getirmek ve görünürlüğü sağlamak da istiyoruz. Geleneksel Türk tiyatrosunu da atlamamak gerek, bununla ilgili her türlü belgeye ve yaşayan ustalara ulaşmak, bu alanda kapsamlı araştırma ve yayın çalışmaları yapmak gibi bir hedefimiz var. Aynı zamanda bir araştırma merkezi işlevini de üstlenecek olan Türkiye Tiyatro Müzesi gerek mimari gerekse sergileme açısından çocuk ve engelli dostu olacak. Çok önemli bir sorumluluk hem de. İçinde bulunduğumuz aşamada yeterli altyapımız olmadığından kapsamlı malzeme bağışı kabul etmiyoruz. Ancak ileride doğaldır ki uzmanlık alanına göre bir ekibimizin ve/veya danışmalarımızın olması gerekecek. Destek gördünüz mü, ilgiyle karşılandınız mı? İstanbul Üniversitesi Dramaturgi bölümü ile ortak çalışmalarınız var. Kerem Karaboğa, Yavuz Pekman kurulunuzda yer alıyor. Vakfımız ve etkinlikleri giderek büyüyen ilgi ve heyecan yarattı. Tiyatro okullarıyla çalışmayı özellikle önemsiyoruz ve birçok kuruluşla iletişim içindeyiz. Bu hem genelde ikinci planda kalan Türkiye tiyatrosuna ilgi ve merakı artıracak, araştırmalara neden olacak, hem de mezunlara yeni iş alanları yaratacaktır. Nitekim öyle de oldu. Başından bu yana hep yakın temasta bulunduğumuz İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı Eleştiri ve Dramaturgi Bölümü'nden öğrenciler bizimle gönüllü olarak çalışmaya başladılar ve arşivleme, veri tabanı oluşturma gibi alanlarda ciddi aşama kaydettiler. Hatta iki gönüllümüz ustalık düzeyine geldi ve yeni gelenleri eğitiyor. İlk fırsatta onları kadromuza almak istiyoruz. Tüzel kişiliğimizi kazanmamızın hemen ardından Corona çıkageldi yaşamımıza. Bu da bizi çok etkiledi tabii, özenle hazırladığımız sponsor dosyaları elimizde kaldı. Ama yılmadık, yılmıyoruz; yurtiçi ve yurtdışına birçok başvurumuz var; özellikle yurtdışı için yeni proje hazırlığı içindeyiz. Tüm hazırlıkları yapılmış olan retrospektif sergimizi Corona nedeniyle ertelemek zorunda kaldık. Uluslararası müze sempozyumu bu gidişle zoom'dan olacak galiba ama henüz bir karar alınmadı. Çok katmanlı ve kapsamlı olan Dijital İstanbul haritası 3-4 yıl sürebilecek bir çalışma, ilk ayağı sonlanmak üzere. Konuşan fotoğraflar ile sözlü tarih çalışmalarımız ne yazık ki salgın yüzünden durdu ama arşivleme ve dijital veri tabanı sürmekte ve bayağı yol aldık. Galiba iki ayrı etkinlik alanı medyada biraz karıştırılıyor: Biz hem ortağı olduğumuz sergi kapsamındaki etkinliklere katılıyoruz hem de TTV olarak kendimiz birçok söyleşi, atölye vb. düzenliyoruz. Örneğin Tiyatro mekanı yalnızca bir bina mıdır adlı söyleşi sergiyle bağlantılıydı oysa Türkiye tiyatrosuyla ilgili Tarih Konuşmaları, Toplumsal Cinsiyet Konuşmaları veya Ustalar Ustalarını Anlatıyor gibi sohbetleri, Çocuk atölyelerini doğrudan biz düzenliyoruz. Etkinliklerimiz Haziran sonunda dek sürecek. Önümüzdeki dönem bunlara yenileri ekleneceği gibi sergi, sempozyum gibi projeler üstünde çalışmaktayız. Çocuk atölyeleri ile seminerler dışındaki etkinliklerimiz herkese açık ve ücretsiz. Canlı yayınlara ilgi ne çok fazla ne az. Ancak sitemizde youtube'a yüklendikten sonra izleyici sayısı çok artıyor. Galiba insanlar zamanı ayarlayamıyor, bu bakımdan videoyu sitede tutmak yararlı oluyor. Geçmişi geleceğe bağlayacaksınız, ne güzel! Çok teşekkürler."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiye-tiyatro-vakfi-kulis-bir-tiyatro-belligi-hagop-ayvaz-sergisi-kapsamindaki-etkinliklerine-devam-ediyor", "text": "Hrant Dink Vakfı öncülüğünde Türkiye Tiyatro Vakfı ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık işbirliğiyle hazırlanan Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz sergisi, 25 Temmuz 2021 tarihine kadar Yapı Kredi Kültür Sanat'ta ziyaretçilerini ağırlamaya devam edecek. Sergi üç ana bölümden oluşuyor. İlk bölüm Hagop Ayvaz'ın tiyatro yaşamına, ikinci bölüm 1946-1996 yılları arasında aralıksız çıkardığı Kulis Dergisi'ne, üçüncü bölüm Osmanlı ve Türkiye tiyatro tarihinin kilometre taşları olan sanatçılara, topluluklara, oyunlara ve mekanlara odaklanıyor. Kevser Güler, Banu Atça ve Esen Çamurdan küratörlüğünde hazırlanan serginin tüm ilgililerin katılımına açık ve ücretsiz düzenlenen çevrimiçi etkinlikleri Yapı Kredi Kültür Sanat'ın YouTube kanalında izlenebilir. Tiyatro Mekanları Yalnızca Birer Bina mıdır? başlıklı etkinlik TTV kurucu başkanı Esen Çamurdan moderatörlüğünde, İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kerem Karaboğa ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. M. Kerem Özel katılımıyla 15 Nisan'da gerçekleşti. Söyleşide özellikle 19. Yy'ın ikinci yarısında tiyatro sanatının İstanbul'daki merkezi olan Direklerarası ve Beyoğlu örneklerinden yola çıkarak kent coğrafyasında tiyatro binasının konumu ve insanın mekansal çevresiyle etkileşimi tartışıldı. Ele alınan bir başka önemli nokta da toplumsal bellek ve toplumsal varlık ile tiyatro mekanlarının ilişkisi oldu. Tiyatro mekanlarının zaman içinde geçirdikleri değişim ve dönüşümlerin kentin kültür ve sanat yaşamına izdüşümlerinin de konuşulduğu etkinliğin kaydı https://www. youtube. com/watch?v=p6ajojiE65o linkinden izlenebilir. - TTV'nin Tiyatromuzda Tarih Konuşmaları kapsamında, 7 Mayıs Cuma günü araştırmacı yazar Nesim Ovadya İzrail Osmanlı ve Türkiye Tiyatrosunda AŞOD MADATYAN başlıklı bir konuşma yapacak. Türkiye Ermeni tiyatrosunun vazgeçilmez adlarından biri olan ve 1902 yılında sahneye çıkan Aşod Madatyan ölünceye dek tiyatro dünyasından hiç kopmadı, döneminin önemli olaylarına tanıklık etti. Nesim Ovadya İzrail sanatçının yaşantısından, tanık olduklarından yola çıkarak Osmanlı'nın son yıllarının, Meşrutiyet döneminin ve erken Cumhuriyet yıllarının tiyatrosuna odaklanacak. - TTV'nin Tiyatromuzda Toplumsal Cinsiyet Konuşmaları kapsamında 14 Mayıs Cuma günü, Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Hülya Adak, Absürd Tiyatro Kanonu: Kadın Oyun Yazarları ve Politika başlıklı bir konuşma yapacak. Çevrimiçi gerçekleşen etkinliklere kayıt olmak için TTV web sitesini ve sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiye-tiyatro-vakfi-kurucu-baskani-esen-camurdan-2020-21-sezonunu-degerlendirdi", "text": "Resmi olarak bir buçuk yıl önce kurulmuş olduğumuz göz önüne alındığında ilk kış mevsimini, küresel salgının neden olduğu maddi ve manevi tüm güçlüklere karşın dolu dolu yaşadığımızı öne sürebiliriz. Sayıları giderek artan ancak salgın nedeniyle kısıtlı sayıda kabul edebildiğimiz ve çoğu tiyatro okulu mezunu olan gönüllülerimizle birlikte, yaptığına inancın ve umudun verdiği güç ve enerjiyle oldukça yoğun çalıştık. Bir yandan teknolojinin sunduğu olanaklardan yararlanarak çevrimiçi etkinlikler düzenlerken öte yandan altyapı çalışmalarımızı aralıksız sürdürdük. Özellikle görünür olmayan ancak geleceğe yatırım olarak değerlendirdiğimiz altyapı çalışmalarının kapsamının -içinde yaşadığımız dönemde- aldığımız malzeme bağışlarını arşivleme ile tiyatro yayın envanteri çıkarmadan oluştuğunu söylemeliyiz. Çevrimiçi etkinliklere gelince; sizlerin de tanık olduğu gibi, geçtiğimiz sekiz ay boyunca, her biri kendi konusunda uzman kişilerin yönettiği ya da katıldığı toplam beş çevrimiçi etkinlik dizisi düzenledik. Gerek Türkiye'nin tiyatro tarihini nostaljiden kaçınarak, eleştirel bir bakış açısıyla yeniden okumayı öneren Tiyatromuzda Tarih Konuşmaları olsun gerekse metinlerden çıkarsanan Toplumsal Cinsiyet durumları ele alınsın veya bugünün ustalaşmış sanatçılarının usta bildikleri kişileri dile getirdikleri Ustalar Ustalarını Anlatıyor olsun, hedefimiz her zaman yeni sorular ve tartışma alanları yaratmak oldu. Toplam katılımcı sayısına bakılacak olursa başardık da galiba. Bir başka ilginç çalışma alanı yaratan seminer/atölyeler, yetişkin ve çocuk olmak üzere iki ayrı gruba yönelikti ve kısıtlı sayıda katılımcıyla ücretli olarak düzenlendi. Yetişkinler; dünden bugüne Türkiye tiyatrosunun izlediği çizgiyi çeşitli açılardan inceleme ve tartışma fırsatını yakalarken çocuklar altı haftada büyülü bir dünya turu yaptılar ya da dinledikleri masalları incelediler, ardından kendi masallarını yazdılar. 2020-2021 mevsimine; 15 Aralık 2020'de, Hrant Dink Vakfı öncülüğünde Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık işbirliğiyle hazırladığımız ve bize çok şey katan Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz sergisiyle girmiştik. Sevgili dostlar, 2021-2022 mevsimine daha da büyük bir inanç, coşku ve kararlılıkla giriyoruz. Şimdiden hazırlıklara başladık. Yapacak çok şey var."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiye-tiyatro-vakfi-nisanda-da-tiyatro-tarihinin-ilginc-konularini-konusuyor", "text": "Türkiye Tiyatro Vakfı, seçtiği etkinlik konularıyla tiyatronun az bilinen gerçeklerini gün ışığına çıkarmaya devam ediyor. Etkinlik takvimine nisan ayı için iki yeni oturum ekleyen vakıf, meraklılarıyla buluşmak için gün sayıyor. İlk olarak Mehmet Kerem Özel, Türkiye'nin Gerçekleşmeyen İlk Anıtsal Tiyatro Projesinin Öyküsünü anlatacak. Oturum 20 Nisan Çarşamba günü saat 19.00'da başlayacak. Diğer etkinlik ise Kulis Dergisinden Çınlayan Aykırı Bir Ses: Zaven Biberyan'ın Tiyatro Eleştirileri başlığını taşıyor. Reha Keskin'in konuşmacı olarak katılacağı oturum, 27 Nisan Çarşamba günü saat 19.00'da gerçekleşecek. Çevrimiçi ve Zoom üzerinden gerçekleşen etkinlikler ücretsizdir ve katılım sınırlaması nedeniyle kayıt yaptırılması gerekmektedir. Ayrıntılı bilgiye ve kayıt formuna ulaşmak için vakfın web-sitesi ve sosyal medya hesapları ziyaret edilebilir. İÇERİK: Türkiye'nin ilk anıtsal tiyatro binası, 1946-1969 tarihleri arasında tasarımı ve yapımı tamamlanarak açılan Kültür Sarayı, sonraki adıyla Atatürk Kültür Merkezi'dir. 1970'te çıkan yangından sonra, sekiz yıllık bir onarımdan geçen AKM, 1978'de tekrar açılır ve otuz yıl boyunca sayısız sanatçı ve sanatsevere ev sahipliği yapar. İstanbul kültür sanat hayatının kalbi olur. 2008'te yenilenmek üzere kapatılması büyük tartışmalara sebep olurken uzun bir bekleyişin ardından AKM'nin kapıları bu sezon bir kez daha açılır. Bu binaya giden yolda en önemli durak ise 1934'te düzenlenen Şehzadebaşı Tiyatro ve Konservatuvar Binası Uluslararası Mimari Proje Yarışması'dır. İstanbul Belediyesi tarafından, Şehzadebaşı'nda bir tiyatro ve konservatuvar binası ve önündeki 16 Mart Şehitleri abide meydanı tasarımı için açılan yarışmaya seksen bir proje katılır ve Hans Poelzig'in tasarımı birinci olur. Mehmet Kerem Özel, Cumhuriyet döneminde İstanbul'da hayata geçemeyen ilk anıtsal tiyatro binası projesini anlatırken Direklerarası'nın hayattan koparılışının gerçek öyküsüne de değinecek. İÇERİK: Ermeni yazınının muhalif ve güçlü kalemlerinden Zaven Biberyan (İstanbul; 1921-1984) romanları ve hikayeleri ile azınlıkların yaşamına dikkat çekerken gazeteci ve siyasi kimliğiyle de mücadeleci bir yaşam sürer. Doğumunun 100. yılında, yazın dünyasında çeşitli yönleriyle anılırken yazarın pek bilinmeyen bir yönüne Kulis dergisinde rastlarız: Sıkı bir tiyatro eleştirmenidir Zaven Biberyan. Ele aldığı oyunları tüm katmanlarıyla incelerken sık başvurulan basmakalıp yaklaşımlara karşı çıkar, kolaycılığı yerer, eleştirmenin tiyatrodaki yerinin önemine değinir; bir bakıma eleştirinin eleştirisini yapar. Reha Keskin'in Kulis dergilerini tarayarak hazırladığı sunumda, 1900'lerin ikinci yarısında İstanbul'da sahnelenen belli başlı oyunların yorumlarını dinlerken aynı zamanda döneminin çok önünde olan bir tiyatro eleştirmenini de yakından tanıyacağız."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiye-tiyatro-vakfi-seminerleri", "text": "Süreyya Karacabey tarafından düzenlenen seminer 5 Nisan'da başlıyor. Türkiye tiyatrosunun tarihini sosyo-politik bir yaklaşımla, farklı açılardan okumanın hedeflendiği seminer üç oturumdan oluşuyor. Tarihsel Karşılaşmalar 1: Geleneksel/Batı karşılaşmasının siyasi hattı. Tanzimat'a ve değişime uzaktan bir bakış. Tarihsel Karşılaşmalar 2: Ulusal kültür, ulusal tiyatro fikrinin siyasi yolu. Erken Cumhuriyet döneminde milli bir mesele olarak tiyatro. Tarihsel Karşılaşmalar 3: Geç Cumhuriyet'in siyasi dinamikleri ya da akıştaki gölgeler. Bir dava olarak tiyatro, dava fikrinin hükümsüzleştirilmesi ve siyaset algısındaki değişimlerin oluşturduğu manzara. 6 Mart'ta Senem Donatan Mohan eğitmenliğinde başlayan ve 10 Nisan'a kadar devam eden 6 HAFTADA DÜNYA TURU: Masal Bilim Oyun Yolculuğu atölyesi, kapalılık günlerinde çocuklara yeni yerler görme, yeni kültürlerle, uygarlıklarla tanışma keyfini yaşatmayı amaçlamaktadır. Türkiye Tiyatro Vakfı'nın ikinci çocuk atölyesinin eğitmeni Roza Erdem. Çocuklara hikaye anlatıcılığı yöntemiyle masallar anlatacak ve onların kendi masallarını yazmalarını sağlayacak olan MASALLARIN DÜNYASINDA: Kendi Masalımı Yazıyorum atölyesi, bir önceki gibi, 6 hafta sürecek. Çocuk atölyesi ve Seminer çevrimiçi olarak Zoom programı üzerinden yapılacaktır. Kayıt formu ve ayrıntılı bilgiye Türkiye Tiyatro Vakfı web sitesindeki Haberler bölümünden ulaşılabilir. Tüm ilgililerin katılımına açık ve ücretsiz düzenlenen konuşmalara katılımcı sınırlaması nedeniyle kayıt yaptırılması gerekmektedir. Duyurular için Türkiye Tiyatro Vakfı sosyal medya hesapları takip edilebilir. Toplumsal bellek ve toplumsal varlık ilişkisi, Direklerarası ve Beyoğlu örneğinden yola çıkarak kent coğrafyasında tiyatro binasının konumu ve insanın mekansal çevreyle etkileşimini, Direklerarası'nda tiyatro binalarıyla özdeşleşen sanatçılarımızı ele alan etkinlik Yapı Kredi Sanat Yayınları hesabından takip edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiye-tiyatro-vakfi-yeni-donem-etkinliklerine-basliyor", "text": "Türkiye Tiyatro Vakfı, 2022 etkinlik takvimini belirledi. Kuruluşundan itibaren çok yönlü çalışmalarını sürdüren TTV, ikinci yılında da çevrimiçi ve fiziki etkinliklerine devam ediyor. Eleştirel bakış açısıyla ve derinlikli olarak ele alınan her bir konu, konusunda uzman kişilerce Türkiye tiyatro tarihine farklı okuma biçimleri önerirken katılımcıları birlikte düşünmeye davet ediyor. Tiyatromuzda Tarih Konuşmaları ve Tiyatromuzda Toplumsal Cinsiyet Konuşmaları başlıkları altında toplanan ve Haziran ayına kadar sürecek olan etkinlere ek olarak Ustalar Ustalarını Anlatıyor bölümünde usta bellediğimiz isimler konuk oluyor. TTV, Meraklıları Dönemin Şehir Tiyatrosu Sanatçıları Eşliğinde 1930'ların Müziğine Götürecek. Tiyatromuzda Tarih Konuşmaları kapsamında ele alınacak etkinliklerin ilki Operetten Revüye, Film Müziklerine: Şehir Tiyatrosu Sanatçıları olarak belirlendi. İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçısı, müzik araştırmacısı ve taş plak koleksiyoncusu Cemal Ünlü tarafından yürütülecek etkinlik 12 Ocak 2022, Çarşamba günü saat 18.00'de zoom üzerinden gerçekleşecek. Kayıt ve ayrıntılı bilgi için vakfın sosyal medya hesapları ve web-sitesi takip edilebilir. Ustalar Ustalarını Anlatıyorun bu ayki konuğu Şahika Tekand. Noyan Ayturan, yürüteceği sohbette, ustası olarak kabul ettiği kişileri anlatacak. Ocak ayında TTV'nin konuk olarak katılacağı bir diğer etkinlik ise İBB Atatürk Kitaplığı'nın düzenlediği Arşiv ve Bellek Seminerleri. Farklı alanlardaki arşivleri, araştırmacılar ve kütüphane kullanıcıları ile buluşturmayı hedefleyen seminer dizisinde Salt Araştırma, Mithat Alam Film Merkezi, Hazine-i Evrak gibi yetkin kurumların sorumluları arşivleme deneyimlerini paylaşıyor. 26 Ocak Çarşamba günü saat 19.00'da yapılacak oturumun konuğu, Türkiye Tiyatro Vakfı'nın kurucu başkanı Esen Çamurdan olacak. Tiyatroyu Arşivlemek başlıklı konuşmasının içeriği, herkes için yeni bir deneyim olan tiyatroyu arşivleme uğraşında yaşanılanlardan, karşılaşılan sorunlardan ve bulunan çözümlerden oluşuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiye-yayincilar-birligi-baskani-kenan-kocaturk-ipa-yurutme-komitesine-secildi", "text": "Türkiye Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Kenan Kocatürk, Uluslararası Yayıncılar Birliği'nin yönetim kurulu olarak faaliyet gösteren Yürütme Komitesi'nde görev yapmak üzere seçildi. Önceki gün çevrimiçi olarak gerçekleşen genel kurul toplantısında, Türkiye Yayıncılar Birliği Halkla İlişkiler Uzmanı Filiz Kocaboğa da, IPA'nın Yayınlama Özgürlüğü Komitesi'ndeki görevine devam etmek üzere yeniden seçildi. 1896 yılında kurulan Uluslararası Yayıncılar Birliği dünyadaki ulusal, bölgesel ve uzman yayıncı birliklerinin en büyük federasyonu niteliğinde. 5 kıtada 69 ülkeden toplam 83 üyesi bulunan IPA'nın, üyelerinin bulunduğu ülkelerde hizmet sunulan pazarın toplam nüfusu 5,6 milyara ulaşıyor. Türkiye Yayıncılar Birliği'nin de üyesi olduğu IPA'nın genel kurul toplantısı 23 Kasım 2020 Pazartesi günü ilk kez çevrimiçi olarak gerçekleştirildi. Genel kurul öncesinde sanal olarak oylaması yapılan seçimler sonucunda, Ocak 2021 itibarıyla başlayacak olan yeni dönemde başkan ve başkan yardımcılığı görevleri ile bazı komite üyeliklerini yürütecek kişiler belirlendi. Türkiye Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Kenan Kocatürk, IPA'nın yönetim kurulu olarak faaliyet gösteren Yürütme Komitesi'nde görev yapmak üzere seçildi. Derneğin Halkla İlişkiler Uzmanı Filiz Kocaboğa da, IPA'nın Yayınlama Özgürlüğü Komitesi'ndeki görevine devam etmek üzere yeniden seçildi. IPA'nın yeni dönemdeki başkanı, Birleşik Arap Emirlikleri Yayıncılar Birliği'nin kurucusu ve Kalimat Group yayınevinin sahibi Bodour Al Qasimi; başkan yardımcısı ise Brezilyalı Girassol Brasil Ediçoes yayınevinin yönetici ortağı Karine Pansa oldu. Görev süresi Aralık 2020 sonunda sona erecek olan IPA Başkanı Hugo Setzer genel kurula hitabında, görev süresi boyunca kendisine gösterilen destek için herkese teşekkür etti. Pandeminin olumsuz etkilerinin üstesinden gelmek için tüm yayıncıların birlikte çalışmaya devam etmelerinin önemine değinen Setzer, dört yıl önce başkan yardımcısı olarak farklı ülkeler, kültürler ve düşünme yöntemleri arasında köprüler kurmak isteğiyle göreve başladığını; insanları birleştiren unsurların farklılıklarını oluşturan unsurlardan çok daha fazla olduğunu sözlerine ekledi. Ocak 2021'de yeni görevi başlayana kadar başkan yardımcılığı görevini sürdürecek olan Bodour Al Qasimi ise konuşmasında, IPA'nın 124 yıllık tarihinde ikinci kez bir kadın başkan olmasının, çeşitlilik ve kapsayıcılık için gösterilen çabalar bakımından önemli bir gelişme olduğunu belirtti. Bodour Al Qasimi ayrıca, pandemi sonrasında yayıncılık endüstrisinin iyileşmesi ve COVID sonrası dünyaya rahat bir geçiş yapabilmesi için tüm üyelerle yakın iletişim içinde çalışacağını ifade etti. Genel kurulda ayrıca, Fildişi Sahili Cumhuriyeti Yayıncılar Birliği Başkanı Anges Felix N'Dakpri'nin nedeni açıklanmayan bir sebeple hapiste oluşuna değinildi ve özgür bırakılması çağrısı yapıldı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres ise genel kurula seslendiği video mesajında, IPA'nın Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları konusunda Birleşmiş Milletler'in değerli bir ortağı olduğunu, küresel amaçlar için yayıncıların hem kitaplarıyla hem iş yapış biçimleriyle çaba gösterdiklerini, cesur yazarların ve yayıncıların ifade ve yayınlama özgürlüklerinin önemini vurgulayarak herkes için daha güvenli, daha sürdürülebilir ve daha eşitlikçi bir dünya dileğini paylaştı. IPA Genel Kurulu hakkında daha fazla ayrıntıya ve IPA yönetiminde ve komitelerinde görev yapmak üzere seçilen üye temsilcilerinin listesine internet sitesinden erişebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiyenin-en-buyuk-fosil-agaci-beylikduzunde", "text": "Beylikdüzü Belediyesi, Kavaklı Mahallesi'nde bulunan ve halk arasında 'Delikli Taş', 'Dilek taşı' olarak da bilinen fosil ağacı kamuoyuna duyurarak ilçenin 23 milyon yıllık tarihini gün yüzüne çıkardı. Jeolojik ve kültürel bir miras olan ağacın korunması ve sergilenmesi için tüm süreci alanında uzman isimlerle yürüten belediye, ağacın tanıtılması amacıyla da oldukça kapsamlı bir çalıştay düzenledi. Açılış konuşmasında ağacın, Türkiye'nin en büyük fosil ağacı olma özelliği taşıdığını belirten Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, Beylikdüzü sanıldığının aksine çok daha uzak bir tarihten izler taşıyor. Bizim çocuklarınıza vereceğimiz bundan daha güzel bir hediye olamaz. mesajı verdi. Çalıştay kapsamında gerçekleşen bilimsel oturumların ardından Jeoloji Mühendisleri Odası Genel Başkanı Hüseyin Alan, çalışmalarından dolayı Başkan Çalık'ı tebrik ederek 'Jeolojik Miras Elçisi' ilan edilmesini teklif etti. Kültürel ve jeolojik miraslara sahip çıkan Beylikdüzü Belediyesi, Kavaklı Mahallesi'nde bulunan 23 milyon yaşındaki fosil ağacı gün yüzüne çıkararak ilçenin geçmişine ışık tuttu. Halk arasında, 'Delikli Taş' ve 'Dilek Taşı' olarak da bilinen fosil ağaç; korunması, sergilenmesi ve tanıtılması amacıyla Beylikdüzü Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi 'ne taşındı. Beylikdüzü Belediyesi'nin başından sonuna kadar alanında uzman isimlerle birlikte yürüttüğü çalışmalar sonucu 5 buçuk ton ağırlığındaki taşlaşmış ağacın, tropikal bir meyve olan Afrika Elması Ağacı olduğu tespit edildi. Bulunan bu kültürel mirası kamuoyuna en iyi şekilde anlatmak ve tanıtmak içinse kapsamlı bir çalıştay düzenlendi. BAKSM'de gerçekleşen çalıştay; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, UNESCO Türkiye Doğa Bilimleri İhtisas Komitesi Başkanı Prof. Dr. Nizamettin Kazancı ve Jeoloji Mühendisleri Odası Genel Başkanı Hüseyin Alan'ın açılış konuşmalarıyla başladı. Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, açılışta yaptığı konuşmasında Beylikdüzü'nde pek çok tarihi doku ve mirasa büyük hassasiyetle yaklaşıldığını belirterek, Kentlerin tarihsel deneyim ve serüvenlerini araştırmak, yarınları şekillendirmek adına çok kıymetli. Beylikdüzü Belediyesi olarak bugüne nefes yarına umut olma felsefemizin de temelini bu oluşturuyor. Beylikdüzü sanıldığının aksine çok daha uzak bir tarihten izler taşıyor. Ve bugün bu uzak tarihin 23 milyon yıl öncesine dayandığını görüyoruz. Fosil ağacımız şu ana kadar Türkiye'de bulunan en büyük fosil ağaç olma özelliğini taşıyor. Hem görsel hem de bilimsel olarak önemli bir jeolojik miras ve kültür mirası olan Dilek Taşı'nı korumaya almış olmanın haklı sevincini yaşıyorum. Bizim çocuklarınıza vereceğimiz bundan daha güzel bir hediye olamaz. Bu çalışmanın bir belediyenin, jeolojik miras öğesini korumaya aldığı ilk örnek olduğunu öğrendim. Yalnızca maddi ağırlığa değil 23 milyonluk derin bir ağırlığa sahip fosil ağacımızı zarar görmeden sergileme alanına getirilmesinde emeği geçen herkese şükranlarımı sunuyorum. Unutmayalım ki; tarihsel, jeolojik ve kültürel miras; bir toplumun tüm bireylerine ortak geçmişlerini anlatan, dayanışma ve birlik duygularını güçlendiren bir hazinedir. ifadelerini kullandı. Her ay çocuklar için 'fosil ağaç atölyesi' düzenleyeceklerini de belirten Başkan Çalık, ortaya çıkaracakları saklı tarihi değerlerin Beylikdüzü Kent Belleği Müzesi'nde sergileneceğinin de müjdesini verdi. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ise yaptığı konuşmada, Yerel halk tarafından yıllardır ismini duyduğum ve gidip yerinde gördüğüm bu taşın, bir gün ağaç olarak karşıma çıkacağını bilmezdim. Bunun toplumla buluşması kıymetli Başkanımız Mehmet Murat Çalık'a nasip oldu. Bu anlamda Beylikdüzü halkının bunu burada yaşamış, görmüş ve hissediyor olması bence çok değerli. Kentimiz için de büyük bir buluş olduğunu görüyor, jeolojik tarihine ışık tuttuğunu hissedebiliyorum. Atılan bu adımın tüm Türkiye'de duyulmasını önemsiyorum. şeklinde konuştu. Fosil ağacın hikayesinin anlatıldığı çalıştay kapsamında ayrıca, Prof. Dr. Sabah Yılmaz Şahin'in moderatörlüğünde alanında uzman akademisyenlerle bilimsel oturumlar gerçekleşti. Beylikdüzü Belediyesi Plan ve Proje Müdürü Anıl Sarıcan Delibay, fosil ağacın bulunmasından taşınmasına kadar oldukça hassas bir süreç yürütüldüğünü belirterek tüm detayları aktardı. Oturumların devamında; Prof. Dr. Namık Yalçın, 'İstanbul'un Jeolojik Miras Öğeleri' konusunda paylaşımlarda bulunurken İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Mühendislik Fakültesi'nden Doç. Dr. Yıldırım Güngör 'Ağaçlar Nasıl Fosilleşir?', İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Orman Fakültesi'nden Prof. Dr. Ünal Akkemik ise 'Fosil ağaçlar, tanımlaması ve önemi' konulu sunumlar gerçekleştirdi. Sunumların ardından çiçek ve plaket takdimini eşi Zehra Çalık ile birlikte yapan Başkan Mehmet Murat Çalık, tüm katılımcılara ve emeği geçenlere teşekkür etti. Plaketini almak için sahneye çıkan Jeoloji Mühendisleri Odası Genel Başkanı Hüseyin Alan ise çalışmalarından dolayı Başkan Çalık'ı tebrik ederek 'Jeolojik Miras Elçisi' ilan edilmesini teklif etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiyenin-ilk-online-dans-yarismasina-basvurular-basladi", "text": "Frida Medya Ajansı, Türkiye'nin ilk online Salsa dans yarışmasını Türkiye Dans Sporları Federasyonu'nun desteğiyle 30-31 Ocak 2021 tarihleri arasında amatör ve profesyonel dansçıların katılımıyla Zoom platformu üzerinden gerçekleştirecek! Türkiye'de farklı branşlarda dans eden profesyonel ve amatör binlerce dansçı Covid 19 salgını öncesine kadar aktif olarak birçok etkinlik ve yarışmada bir araya geliyordu. Pandemi nedeniyle toplumsal ve sosyal hayata getirilen kısıtlamalardan dans sporu da olumsuz etkilendi. Türkiye'de bir ilki gerçekleştirecekleri için heyecanlı olduklarını dile getiren Sinem Ergün, Dans Sporları Federasyonu'nun desteğiyle, yarışma jürisinin yerli ve yabancı dünyanın en iyi Salsa dansı eğitmenlerinden oluşturulacağını söyledi. Birbirinden yetenekli salsa dansçılarının evlerinden dans performanslarını sergileyeceklerini söyleyen Sinem Ergün, finale kalan dansçıların nefes kesen mücadelesinin youtube kanalından canlı olarak yayınlanacağının altını çizdi. Sürpriz ödüllerin sahiplerini bulacağı Salsa yarışmasına, Türkiye'nin dört bir yanından binlerce dansseverin ilk online dans yarışmasına katılması bekleniyor. Yarışmada derece elde edecek finalistler diğer ödüllerin yanı sıra, uluslararası festivallere katılma hakkı da kazanacak. Online Dans Yarışmasına başvurular 21 Ocak 2021'de sona erecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiyenin-ilk-sanat-pazaryeri-cagdas-sanatin-erisilebilir-adresi-art-ist-sauna-kapilarini-acti", "text": "Sanatın her alanından farklı sesleri ve ifade biçimlerini sergilemek üzere herkes için ulaşılabilir sanat ortamı sunan Art. Ist Sauna projesi, ilk Sanat Pazaryeri teması ile 21 Aralık tarihinde İstanbul Maslak'taki UNIQ Expo'da sanatseverlerin ziyaretine açıldı. Türkiye'de ilk kez 1.5 m2 alanda erişilebilir sanat konsepti ile yüzlerce sanatçı ve sanat eserini sanatseverler ile buluşturacak olan Art. Ist Sauna yıl boyunca ziyarete açık kalacak. Türkiye'nin önde gelen sanat ve etkinlik alanlarından UNIQ Expo, ilk sanat kuluçka merkezi olan McArt. ist Art Incubation Center ve sanat yatırımlarının önde gelen kurumlarından TTLC Sanat Danışmanlığı işbirliğiyle çağdaş sanat alanında eser üreten sanatçıları bir araya getiren Art. Ist Sauna; sanatçılar, koleksiyonerler, sponsorlar, iş insanları ve davetlilerin katılımıyla 21 Aralık Pazartesi günü kapılarını açtı. Yeni nesil kültür-sanat ve yaşam merkezi UNIQ İstanbul'un içinde bulunan UNIQ Expo'nun kurucusu Alper Eyüboğlu, daha geniş kitleleri sanatla buluşturma hedefiyle yola çıktıklarını ifade etti. Sanatın belirli bir elit kesime hitap eden bir alan olarak öngörüldüğünü söyleyen Eyüboğlu, Türkiye'de sanat severler maddiyatın yanı sıra zaman ve mekan eksikliği gibi nedenlerle sanat eserlerine ulaşmakta zorluk yaşıyorlar. Sanatın birleştirici gücünün daha çok hissedilmesi için Türkiye'de ilk defa 1500 m2 bir alanda erişilebilir sanat konsepti ile bir sanat pazaryeri meydana getirdik. Sanatın her alanında yarattığı değerleri ile toplumun tüm katmanlarını kucaklayacak yeni bir kanal olabilmeyi amaçladığımız Art. Ist Sauna projesinde sadece sanat ortamının sürdürülebilirliğine ve erişilebilirliğe katkı sağlamak istiyoruz. dedi. Bu konseptin farklı kurgularının yurt dışında galeri ya da sanat inisiyatifi şeklinde yer aldığını aktaran UNIQ Expo'nun kurucusu Alper Eyüboğlu, hem yerleşik fiziksel mekanda hem de aynı zamanda çevrimiçi yapıda yansımasını gerçekleştiren Art. Ist Sauna'nın dünyada bir örneğinin olmadığını vurguladı. Eyüboğlu son olarak, 21 Aralık'ı açılış tarihi seçmelerinin en büyük nedenlerinden birinin de iyilik, bolluk ve bereketin de dillendiği, kültürel mirasımıza ait eski Türklerin yılbaşı olarak kutladığı ve aynı zamanda en uzun gecenin yaşandığı özel bir gün olmasından kaynaklı olduğunu sözlerine ekledi. UNIQ Expo Kurucusu Alper Eyüboğlu, TTLC Sanat Danışmanlığı Kurucusu Dr. Gizem Pamukçu Tatlıcı ve McArt. ist Art Incubation Center Kurucusu Dr. Cem Bülent Ünal ortaklığı ile hayata geçirilen ve farklı disiplinlerden sanat yapıtlarını bir araya getiren Art. Ist Sauna, erişilebilir sanat konseptiyle başta sanata yön veren önemli kişi ve kurumlar, çocuklar ve gençler olmak üzere toplumun her kesiminden sanatseveri bir araya getiriyor. 'Korona Günlükleri' temalı McArt Awards 2020 Çağdaş Sanat Yarışması'nı kazanan sanatçıların eserlerinden oluşan sergi ile ziyarete açılan Art. Ist Sauna, birbirinde farklı sergi ve etkinliklerle 2021 yılı sonuna kadar ziyaret edilebilecek. İlk 'Sanat Pazaryeri' resim, heykel, fotoğraf, seramik, cam, animasyon, dijital sanat, endüstriyel tasarım, dokuma, karikatür, performans ve sokak sanatı gibi sanatın her alanından eserler barındırıyor. Art. Ist Sauna'da 1 TL ve üzeri fiyatlarla her bütçeye uygun eserler yer alıyor. Yıl boyunca birbirinden farklı etkinliklerle sanatseverleri ağırlayacak olan Art. Ist Sauna'da sanata dokunan her alandaki uzman kişilerden söyleşiler, işin mutfağında sanat tarihi eğitimleri, atölyeler, kısa filmler, bağımsız gösteriler ve koleksiyonerlik gibi özgün eğitimler de yer alacak. Birçok sergiye ev sahipliği yapacak olan Sanat Pazaryeri'nde düzenli olarak değişecek eserler ile dolaşım sağlanacak. Art. Ist Sauna, yapı çalışmalarında ve malzeme tedarikinde Ege Yapı, taşımacılık kapsamında Borusan Lojistik, eser sigortalamasında Gulf Sigorta, kurumsal içeriklerde Hopi ve Bretz Mobilya, teknoloji bağlamında Arçelik, kahve tedarikinde Forte Blend, dezenfektan tedarikinde ise TGA Medikal sponsorluğu ile gerçekleşiyor. İletişim çalışmalarında ise Manifesto tarafından destekleniyor. Yıl boyunca pek çok sanat etkinliğine sahne olacak Art. Ist Sauna'da sergilenen eserlerin yanı sıra sanat tarihi ile ilgili kitapların, dergilerin, belgelerin bir araya toplandığı binden fazla doküman ve kitaptan oluşan bir kütüphane de yer alacak. Sanatseverler ilgilendikleri kitapları bu kütüphanede inceleyerek keyifli vakit geçirebilecekler. Sağlık Bakanlığı Salgın Yönetimi ve Çalışma Rehberi'ne uygun olarak faaliyet gösteren Art. Ist Sauna'da etkinlik alanına güncel alınmış HES kodu ile ateş ölçümü yapıldıktan sonra giriş yapılabiliyor. Doğal hava sirkülasyonu ile 5 metrelik yüksek tavanı sayesinde ferah bir ortam sunan alana aynı anda 300 kişi alınabiliyor. Hafta içi her gün 12 ile 19 saatleri arasında ziyarete açık kalacak olan Art. Ist Sauna, İstanbul Maslak'taki UNIQ Expo'da 2021 yılı boyunca ücretsiz olarak sanatseverleri bekliyor!"} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiyenin-ilk-ve-tek-sanat-boya-markasi-colortone", "text": "Türkiye'nin ilk ve tek sanat boya markası olma özelliğini taşıyan Colortone, ülkemizde ilk örneklerinin günümüzden yaklaşık 500 yıl kadar önce İstanbul'un Fethi ve Fatih Sultan Mehmet dönemine dayanan resim sanatının ulusal ve uluslararası pazarda tek yerli temsilcisi olması açısından dikkat çekiyor. Resim s n tı, soyut düşünme yeteneğinin çeşitli estetik kur ll r çerçevesinde çeşitli renk ve tonl rl farklı zeminler üzerine işlenme sanatı olarak Avrupa'da 16. yüzyıl başlarına kadar sanatçıların kendi boyalarını kendi olanaklarıyla yapmasıyla ortaya çıkıyor. 16. yüzyıldan itibaren ressamların oluşturmuş olduğu loncalar kanallarıyla sanat cemiyetleri organize edilmeye başlanıyor. 18. yüzyıl sonlarından itibaren ise şirketleşmenin gelişim göstermesiyle resim yapmakta kullanılan malzemelerde gelişmiş, bitki yağları ile doğal yollardan elde edilen renklendiriciler ile üretilen ve öylece kullanılan boyaların yerini süreç içinde gelişmiş kimyasallar ile üretilen, daha kalıcı ve kullanımı daha kolay boyalar alıyor. Sonraki yıllarda kimyasal gelişmelere bağlı olarak geliştirilen su ile inceltilebilen boyalarında resim sanatında kullanımı artmıştır. Ülkemizde de gelişimini sürdüren resim sanatının tarihi günümüzden yaklaşık 500 yıl öncelerine Fatih Sultan Mehmet'in ünlü nakkaşları toplayıp sarayın duvarlarına resim yaptırmasıyla başlıyor. Bunun yanı sıra Fatih Sultan Mehmet portrelerini Gentile Belliniye yaptırıyor. Bu dönemde renklerin oldukça canlı ve parlak kullanıldığı günümüze kadar ulaşan bir diğer detay olarak görülüyor. Türkiye'de geçmişten bu güne sanat ve estetik yapıtlarında kullanılan boyaların tüketimi yüzde yüz oranında ithal yapılmaktaydı. Bu oranı ağırlıklı olarak başta Avrupa ülkeleri, kısmen Amerika Birleşik Devletleri ve Çin oluşturmaktaydı. Bu sebeple yerli bir boya markasının hem ülke ölçek ekonomisine hem de sektöre yeni bir soluk getirmesi hedefleriyle Türkiye'nin ilk ve tek yerli sanat boya firması Fidan Kimya, Colortone markası adı altında 2007 yılında başlatılan Ar-ge çalışmalarıyla beraber 2015 yılında Ar-ge ve üretim merkezini İstanbul Tuzla'da faaliyete geçirdi. Ayrıca Kırklareli Organize Sanayi Bölgesinde bulunan fabrika binasında da üretim ve dolum yapılarak gerek ulusal gerekse uluslararası pazarlarda ülkemizi temsil etmeyi üstlendi. Colortone, Türkiye'nin ilk yerli sanat boyasını üretme bilinciyle ortaya koymuş olduğu geniş ürün paleti hem profesyonel resim sanatçıları hem de resme gönül vermiş amatör kullanıcılar tarafından büyük bir beğeni ile karşılanıyor. Colortone sanat boyaları geniş bir renk yelpazesine sahip olup, yüksek örtme gücü, kolay uygulama, birçok renkte yüksek ışık ve UV direnci ile çok kuvvetli renk şiddeti özelliklerine sahip olması açısından kullanıcılarına nesilden nesle aktarabilecekleri sanat ve estetik eserleri yapabilme imkanı sunuyor. Colortone sanat boyaları uluslararası kalite standartları kapsamında ''kaliteli üretim yapan, öncü ve yenilikçi marka'' kimliğiyle aldığı ISO 9001 Kalite Yönetim Sertifikası ile üretim süreçlerinde uyguladığı yüksek standartlar da gerek ulusal gerekse küresel alanda onaylanmış oldu. ISO 9001 kalite belgesi ile Colortone İstanbul ve Kırklareli'nde üretilen ürünlerin uluslararası kabul görmüş yönetim sistemine uygun olarak sevk ve idare edildiği ve ürün kalitesinin sürekliliğinin sağlanacağının güvencesinin verildiği de tescil edilmiş oldu. Ayrıca satılan ürünlerin asgari güvenlik, sağlık ve çevre koruma gereklerine göre denetlendiğini ve değerlendirildiğini gösteren CE sertifikasını da bünyesinde bulunduruyor. Colortone hem akrilik hem de yağlı boyalarda seçilen renkler profesyonel sanat boyaları renk skalasında olan renklerdir. Bu renkler üretilirken insan sağlığı açısından riskli olan hammaddelerin kullanımından özellikle kaçınılmıştır. Bazı profesyonel sanat boyalarında insan sağlığına zararlı olsa da sadece sanat boyalarında yasaklanmamış kadmiyum içeren boyalar yer almaktadır. Bu durumu göz önünde bulunduran Colortone boyaları kadmiyum içeren boyalar üretmek yerine onların organik alternatiflerini üretmiş ve bunları ''imi'' veya ''hue'' olarak kodlamıştır. Dolayısı ile kullanıcılar açısından risk oluşturabilecek malzemelerden var olan bilgiler dahilinde kaçınılmıştır! Türkiye'de böyle bir girişimin olması tüm sanatsever kesimleri mutlu etmiştir. Colortone ailesini kutluyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiyenin-ortak-mezuniyet-sergisi-base-29-eylul-3-ekim-2021-tarihleri-arasinda-tophane-i-amirede", "text": "Her yıl, ülkenin dört bir yanından yeni mezun genç sanatçı adaylarının yapıtlarını İstanbul'da aynı çatı altında sanatseverlerle buluşturan BASE'in 2021 edisyonu 29 Eylül-3 Ekim 2021 tarihleri arasında Tophane-i Amire'de gerçekleşecek. BASE'te henüz sanat kariyerinin başında sanatçı adaylarıyla tanışabilir ve onların farklı disiplinlerde özgün yapıtlarını bir arada görebilirsiniz. BASE bu yıl beşinci kez Türkiye'deki üniversitelerin resim, heykel, fotoğraf, video, baskı, grafik tasarım, cam ve seramik, geleneksel Türk sanatları bölümlerinden yeni mezun sanatçı adaylarının eserlerine ev sahipliği yapacak. Türkiye'nin 42 farklı şehrindeki 75 üniversiteden 1200'e yakın başvuru alan BASE'in 2021 edisyonunda seçici kurulun değerlendirmesiyle 100'ü aşkın yeni mezun sanatçının eseri yer alacak. Her yıl sanat dünyasından değerli isimlerin yer aldığı çok sesli bir seçici kurula sahip olan BASE'in 2021 yılı başvurularını ise Aslı Sümer, Burak Delier, Çağrı Saray, Defne Casaretto, Derya Yücel, Gülçin Aksoy, Memed Erdener, Melek Gençer, Necla Rüzgar, Nermin Kura, Nilüfer Şaşmazer, Oğuz Erten, Orhan Cem Çetin, Sarp Evliyagil, Seçkin Pirim ve Serhat Kiraz değerlendirdi. Serginin küratörlüğünü Derya Yücel üstlenecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteğiyle; Grundig, Kale Tasarım ve Sanat Merkezi ve TEB Özel Bankacılık eş sponsorluğunda; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi paydaşlığı ve Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi ev sahipliğinde bu yıl beşincisi düzenlenecek olan BASE, geçtiğimiz yıl olduğu gibi tüm hijyen ve güvenlik önlemlerinin ışığında ziyaretçilerini ağırlayacak. BASE eş zamanlı olarak base. ist adresinden de online olarak ziyaret edilebilecek. Mezuniyetten profesyonel sanat hayatına geçişlerinde gençlere destek olmayı, kariyerlerine bir ivme ve yön kazandırmayı amaçlayan; Türkiye'nin yeni sanatçı nesline ışık tutan BASE, aynı zamanda galeri, koleksiyonerler, sanatseverler ve yaratıcı endüstrilerin de genç yetenekler keşfetmesine aracı olma misyonunu taşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiyenin-tek-mask-tiyatrosu-sersemler-evi-istanbulda-ilk-kez-ataturk-kultur-merkezinde", "text": "Türkiye'nin tek mask tiyatrosu oyunu olma özelliği taşıyan Sersemler Evi, İstanbul'da ilk kez Atatürk Kültür Merkezinde sanatseverlerle buluşacak. Erzurum Devlet Tiyatrosu oyuncularının 28-29 Temmuz tarihlerinde maskeli ve sözsüz olarak sahneye koyacağı oyun, seyircilere AKM Tiyatro Salonu'nda farklı bir tiyatro deneyimi yaşatacak. Mask tiyatrosunun önde gelen temsilcilerinden Toby John Wilsher'ın yazıp rejisörlüğünü üstlendiği Sersemler Evi, Türkiye'de ilk kez Erzurum'da sahnelendi. Hayaletli bir evde yaşanan ilginç olayları konu eden Sersemler Evi, Erzurumlu bir öğrencinin hikayesini de odağına alıyor. Oyuncuların maskeler takarak sahne aldığı, diyalogsuz mask tiyatrosunun özgün bir örneği olan Sersemler Evi, sahnelenme biçimiyle olduğu kadar konusuyla da ilgi çekiyor. Toby John Wilsher'ın kaleme alıp yönettiği oyun, Hollanda'da geçiyor. Hayaletlerin musallat olduğu dört katlı bir evde; mutsuz bir çift, çılgın yaşlı bir kadın ve Erzurumlu bir müzik bölümü öğrencisi bir araya geliyor. Yıllar önce kendisine sığınan denizcilere mezar olan, eskiden denizin olduğu bir yerde inşa edilen ev, yeni sakinlerini eski sahipleriyle karşı karşıya getiriyor. Karakterler kendi hayatlarını hayaletlerin geçmişiyle uzlaştırmaya çalışırken azgın deniz de yerini geri isteyerek evde yaşanan gerilimi doruklara taşıyor. Şeytan Ayrıntıda Gizlidir'in yaratıcılarını sahnede yeniden bir araya getiren Sersemler Evi, çalkantılı hayatları sözcüksüz hikayelerle anlatarak seyircilere unutulmaz bir seyir deneyimi yaşatıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/turkiyenin-yasayan-tek-arp-sanatcisi-cagatay-akyol-ile-soylesi", "text": "Türkiye'nin ilk erkek Arp Sanatçısı Çağatay Akyol, Dünya'da bir ilke imzasını atarak, Türkiye'nin en yüksek barajı olan Yusufeli'nin zirvesinde mühendis ve işçilere benzersiz bir performans sundu! 2017 yılında Limak Filarmoni Orkestrası'yla müziği çok sesli yorumlayarak geniş kitlelerle buluşturan Limak Vakfı, bu yıl da 'Sanat Her Yerde' projesiyle dünyada eşi benzeri görülmemiş bir projeye imzasını attı. Limak Holding tarafından inşaatı devam eden, Artvin'in Çoruh Nehri üzerinde konumlanan 275 metre yükseklikteki Türkiye'nin en yüksek barajı Yusufeli Barajı zirvesinde ve yakın zamanda sularla kaplanacak tünellerde arp sanatçısı Çağatay Akyol, çalışanlara nefes kesen bir arp dinletisi sundu. Akyol'un baraj çalışanlarını sanatla buluşturduğu bu özel performans şimdiden dünya müzik tarihine geçti. Suyun kristalize sesi ve barajın akustiğiyle birleşen arp ile kendi bestelerini icra eden Akyol'un çaldığı eserler arasında, Aşık Veysel'in hafızalara kazınan Çiğdem der ki ben alayım türküsü de vardı. Müzik alanındaki ilk eğitimim 10 yaşındayken girdiğim konservatuarda Hocam Kaysu Doğansoy ile başladı. 1980 yılında Ankara Devlet Konservatuarı'na girdim. Mezun olduktan hemen sonra 1989 yılında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'na girdim.1990 yılında Alman Devlet bursu D. A. A. D'yi kazanarak 2 yıl Almanya'da masterımı yaptım ve tekrar yurda döndüm. Bu dönemde Salzburg Müzik Festivali, BBC Proms, Mahler Festivali, Shelswig Holstein gibi birçok uluslararası festivallerde konserler verdim. Günümüzde hala yurt içi ve dışından davet alarak, çok sayıda konser gerçekleştirmekteyim. Anadolu müziğimizi evrensel boyuta taşımak ve tanıtmak için 2012 yılında kurmuş olduğum Arpanatolia grubum ile de dünyanın birçok ülkesinde konser vermeye devam ediyoruz. Solo Arp sanatçısı olarak ise hala Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda görevimi sürdürmekteyim. 2007-2010 arasında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Müdürlüğü yaparken, Limak Holding, Limak Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Ebru Özdemir'in sanata olan desteğini, yeteneğini, yatkınlığını ve sevgisini birçok mecrada okumuştum. Birkaç projede destek almak için kendisine ulaştım ve sağ olsun o dönemde bizlere büyük destekler sağladı ve bir dostluk geliştirdik. 2010 yılında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'ndan ayrıldıktan sonra da Ebru Hanım ile dostluğumuz, görüşmelerimiz devam etti. Sosyal medyadan da birbirimizi takip ediyor ve haberleşiyorduk. Bir gün Ebru Hanım'ın hikaye paylaşımlarında devasal bir baraj tüneli gördüm ve aklıma şöyle bir fikir geldi; neden bu kadar büyüleyici bir ortamda sanat icra etmiyoruz? Bugüne kadar yapılan çalışmalardan bildiğimiz üzere Limak Vakfı odağında kültür ve sanat olan bir kurum. Ve Ebru Hanım'ın da bu görüşe açık olacağını tahmin ettiğimden hemen kendisini aradım, fikrimi aktardım. Aslında bu özel projenin ilk tohumu, o telefon görüşmesinde atıldı diyebilirim. Arp neredeyse insanlık tarihi kadar eski ve özel bir enstrüman. Arkeolojik çalışmalar 4700 yıl öncesinden Mezopotamya'nın arpın anavatanı olduğunu ortaya koyuyor. Rehabilite eden bir sese sahip olan ve mitolojide tınısıyla doğaya hayat veren arp, terapi biçimi olarak da kullanılıyor. Arp terapisi bugün dünyada; hamile kadınlarda, felci bulunan hastalarda, kanserli hastalarda, çocuklarda ve fiziksel rahatsızlığı bulunan hastalarda iyileştirici bir araç olarak kullanılıyor ve tedavilere çok büyük destek sağlıyor. Hatta tarihten, akıl hastalarına uygulanan tedavi yöntemlerinden de belki duymuşsunuzdur. Tarih boyunca, akıl hastalarına bir arp ve üflemeli bir çalgı verilerek onları bir tünelin içine koyarlar, tünel bitene kadar hastalar dinginleşmiş bir şekilde tünelden çıkarlar. Böyle tedavi şekilleri de vardır arpla ilgili. Çünkü arpın kristalize sesi, beyindeki salgılara olumlu etki eder. Ben de aslında bu bilgilerimden yola çıkarak neden baraj çalışanlarına motive aracı olarak arpı götürmüyoruz ve onları sanatla buluşturmuyoruz diyerek projeyi oluşturmaya, kurgulamaya başladım. Bugüne kadar dünyanın çok farklı ülke ve bölgelerinde, farklı kültürlerde konserler verdim, hepsi ayrı özellikte ve güzellikte deneyimler oldu fakat şantiyede benzersiz bir dünya var. Şantiyede çalışanlar 9 10 yıl sürebilecek projeler için ailelerinden uzak bambaşka bir dünyada bir aradalar. Örneğin işçiler Yusufeli baraj tünel inşaatında devasa yapıların arasında mesai saatleri boyunca çalışıyor, kalan vakitlerinde yine o yapılar arasında yaşıyorlar. Enteresan bir yaşam var orada, bir film seti gibi 24 saat durmayan bir hayat. Benim de ilk çıkış noktam o tünelin ucuydu. Çünkü baraj su demek. Su ise müziğin artı kristalize rengi demek. Böyle bir ortamda kristalize su etkisi yaratan arp müthiş bir deneyim sunar. Oradaki çalışanların böyle bir konsere gitme fırsatının çok olamayacağından yola çıkarak ve arpın kendi doğal sesinde, kristalize olan ses ile su tünelinin içinden çalınması benzersiz bir bütünsellik sunacağından, benim baraj çalışanlarına bu deneyimi götürmem gerektiğine inandım. Çıkış noktam; sanatı, müziği işçilerin ayağına götürerek, onların bir saatlik konserde de olsa kendi hayalleriyle baş başa bırakıp arpın o huzurlu sesiyle birlikte, şantiye dünyasından bambaşka bir dünyaya taşımak ve belki de onların dinledikleri bu bir saat etkinlik boyunca, yıllarca kendi aralarında mutlulukla hatırlayacakları bir anı yaratmaktı. Limak Vakfı da bana bu konuda destek verdi ve projemizi hayata geçirdik. Tüneli, sesi yansıtan bir örtü olarak düşünebiliriz. Bu sebeple Yusufeli'nde biz ses için sadece bir adet mikrofon kullandık. Tek mikrofon kullanma sebebimiz aslında sesi yükseltmek için değil tamamen kayıt alabilmek içindi çünkü tünelin doğal akustiği zaten vardı. Ben bunu da göz önünde bulundurarak zaten tünelde çalmak istemiştim. Tünelin ucu tamamıyla doğal akustiğe çok yakındı. Öncelikle Türkiye'nin en özel lokasyonlarından birisi olan Yusufeli barajında sanatımı icra etmek benim için tarifi olmayan bir mutluluk. Beni en çok etkileyen durumlardan bir tanesi 275 metre yüksekliğe enstrümanımı, arpı taşımış olmamız. Bildiğiniz üzere boyutları sebebiyle arp kolay taşınabilen bir enstrüman değil ve lojistiği oldukça da zahmetli. Aslında daha hiç performans gerçekleştirmeden, ekipmanı taşıdıktan hemen sonra yaşadığımız bir olay beni en derinden etkileyen anı oldu. Çekimlere başlayacağımız sırada bizim bulunduğumuz bölgede 9 -10 işçi de çalışıyordu. Bizi görünce merakla yanımıza geldiler ve arpı daha önce görmediklerini, nasıl bir enstrüman olduğunu sordular. Ben de arpın aslında Anadolu topraklarından çıktığından bahsedip kısa tarihiyle birlikte arpı anlatmaya başlayınca, işçilerin enstrümana karşı olan bakışları, tepkileri öylesine sıcak ve sempatik biçimde değişti ki... Hemen nasıl çalındığını, kendilerinin de kullanmaya izinleri olup olmadığını sordular. Ben böyle bir tanışıklığa elçi olmaktan çok memnundum tahmin edeceğiniz üzere. Onlara yardımcı oldum ve o güne kadar hayatında hiç arp görmemiş, dinlememiş 10 işçi, arpı gördü, dokundu çalmayı denedi ve onlar için de unutulmayacak bir anı oldu. O işçilerin gözlerinin içindeki parıltıları hala unutamıyorum. Benim Limak Vakfı ile geliştirdiğim Sanat Her Yerde projesinin tam olarak amacı da buydu, sanatı her yere, herkese taşımak. Bu deneyim, proje çapında benim için en özel anı diyebilirim."} {"url": "https://gazetesanat.com/turuncu-orhan-pamuk", "text": "Yapı Kredi Yayınları son çıkanlarda bu hafta Orhan Pamuk'un Turuncu kitabı var. Turuncu: Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'tan İstanbul gecelerinin sokaklarına ve insanlarına dair bir foto-roman. Yapı Kredi Kültür Sanat'ta geçtiğimiz yıl gerçekleşen ilk fotoğraf albümü Balkon'da objektifini çalışma evinin balkonundan görünen İstanbul manzarasına, göğe, denize, gemilere ve bu manzaranın değişimlerine çeviren Pamuk, bu kez objektifini kendisi gibi kahramanlarının da dolaşmayı sevdiği İstanbul gecelerine çeviriyor. Turuncu, bu mahalleler, sokaklar ve insanların hayatıyla bu hayattan yavaş yavaş kaybolan bir renge ve ışığa fotoğraf yoluyla yakılmış bir ağıt."} {"url": "https://gazetesanat.com/tuyap-kitap-ve-sanat-fuarlari-sona-erdi", "text": "TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A. Ş. tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğinde düzenlenen 38. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı ve TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A. Ş. tarafından düzenlenen ARTİST 2019 / 29. İstanbul Sanat Fuarı 10 Kasım 2019 Pazar akşamı saat 19.00'da 605 bin kitapsever ve sanatseverin ziyaret etmesiyle sona erdi. Fuarları okullarıyla birlikte ziyaret eden öğrenci sayısı geçtiğimiz yıla oranla %20'den fazla artış göstererek 221.293'e ulaştı. TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A. Ş. öğrencilerin fuarı ziyareti konusunda desteklerinden dolayı başta İstanbul Valiliği olmak üzere İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve ailelere teşekkür etti. TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A. Ş. yazılı olarak yaptığı açıklamada bir diğer teşekkürü ise bütün ziyaretçilere, imza günleri ve etkinliklerde okurlarıyla buluşan yazarlara, galerilere, katılımcı yayınevleri, sivil toplum kuruluşları, bağımsız gruplar, genç sanatçılar, sanat inisiyatifleri ve özel sergi sahiplerine etti."} {"url": "https://gazetesanat.com/tuyapin-en-yeni-buyulu-gercekci-romani-cinden", "text": "Pandeminin ardından kapılarını 'büyülü gerçekçilik' temasıyla açan 39. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nın en yeni büyülü gerçekçi romanı Çin'in Tuhaf Canavarları adıyla Çin'den geldi. 'Kitap şehre dönüyor' sloganıyla okurlarına merhaba diyen 39. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nın bu yılki onur yazarı Nazlı Eray, teması ise 'büyülü gerçekçilik' oldu. 3-11 Aralık tarihlerinde TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi-Büyükçekmece'de düzenlenecek fuarda okurlar yerli yabancı birçok yazarın, sanatçının yanı sıra yepyeni kitaplarla da buluşma fırsatı yakalıyor. O kitaplardan biri de fuarın temasıyla örtüşen içeriğiyle Çin'in Tuhaf Canavarları. Çinli yazar Yan Ge tarafından kaleme alınan roman Timaş Yayınları etiketi ve Selen Özcan çevirisiyle tam da fuar günlerinde okurların beğenisine sunuldu. Sichuan Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Programı'nda doktorasını tamamlayan Yan Ge, People's Literature dergisi tarafından Geleceğin Yirmi Yazarı listesine girdi. Bunun yanı sıra yazar Çin edebiyatının prestijli ödüllerinden Chinese Literature Media Prize'a da layık görüldü. Hayali Çin şehri Yongan'da canavarlar ve ruhlar, insanlarla birlikte yaşarlar. Ancak hayali olmasının yanı sıra Yongan sınırlarının geçmişi, binlerce yıl öncesine dayanan gizemlerle doludur. Zira burada insanlarla canavarlar evvelden beri bir arada yaşamakta, ırkları birbirine karışmaktadır. Genç bir zooloji öğrencisi, etrafından ve aile büyüklerinden duyageldiği canavar öykülerini bir roman içinde derlemeye karar verir. Bunun için toplayabildiği kadar hikaye toplamalı, mümkün olduğunca çok canavar tanıyıp doğalarını gözlemelidir. Canavarlarınsa tek bir türü yoktur. Farklı farklı isimler ve mizaçlarla beliren her biri, insan ırkının değişik özelliklerini taşıyan yönlere sahiptir. Neşeli Canavarlardır, Kederli Canavarlar, Kurbanlık Canavarlar, Amansız Canavarlar bunların başında gelir. Yongan'ın canavarları, tanıştığımız her yeni canavar türüyle birlikte aslında insanlığın içinde var olan gaddarlığın, kötülüğün, vahşetin birer temsilcisidir. Bunun yanı sıra canavarların iyi huyları, yardımseverlikleri, doğaya karşı merhametli ve koruyucu oluşları, korkunç görünümlerinin altında insanlardan daha iyi olabileceklerini de gösterir. Her bölümde bir canavara odaklanan kurguda üst anlatı olarak bir profesörle birlikte canavarlarının hikayelerini toplamaya çalışan anlatıcıyı takip ederiz. İnsanın kendiyle öteki arasına çizdiği sınırı sorgulayan Çin'in Tuhaf Canavarları sosyal, kültürel, hiyerarşik, ideolojik pek çok düzlemde bu ilişkiyi sorgular. New York Times tarafından 2021'in Öne Çıkan Kitapları arasında gösterilen roman The Washington Post'un 2021 yılının En İyi Fantastik, Bilim Kurgu ve Korku Kitapları listesinde de yer aldı. Çin'in Tuhaf Canavarları adlı kitabı satın almak için tıklayın."} {"url": "https://gazetesanat.com/uc-kitap-uzerinden-bir-karakter-incelemesi-doppler", "text": "Bunu kendisi de söylüyor, daha doğrusu en sonunda itiraf ediyor. Doppler bir sabah bunaltıcı düşlerinden uyandığında kendini hamamböceği olarak bulan Gregor Samsa'ya yakın bir çizgide, bir gün orman kenarında bisikletten düşüp kafasını vurunca kendini bir avare olarak buluyor. O güne kadar Oslo'nun iyi bir semtinde, güzel bir evde, iki çocuğu ve karısıyla, iyi gelir elde ettiği ve başarılı olduğu işiyle orta üst sınıfın güzide bir temsilcisi olarak hayatını sürmüş Doppler. Lakin o anda bir çağrı duyuyor; orman ona gel, diyor. Doppler de pılıyı pırtıyı toplayıp ki epeyi az bir şey bu, ormana çadırı kuruyor. Ne dışına ne içine, medeniyete ulaşabileceği kadar kıyıda, kendini doğanın koynunda hissedecek kadar derinde. Kahramanımız paradan puldan da vazgeçiyor ve bir takas ekonomisi yaratıyor: Al sana geyik eti, ver bana yağsız süt. Karısı ilk başlarda bu duruma, Doppler'in babasının yakınlarda kaybetmiş olmasını da göz önüne alarak olsa gerek, ses çıkarmıyor. Solveig yani karısı üçüncü çocuğa hamile olduğunu anlayınca ise baskılar oluşuyor. Ama bütün bu toplumsal ve ailesel baskılara karşı koyan Doppler'in kendine göre mantıklı bir açıklaması var: Dönmeyi istemiyor. Her yorgun orta sınıf bireyin zaman zaman düşündükleri ve hissettiklerinden farklı değil aslında Doppler'inkiler de. Bir farkla, Doppler toplumun, bunları düşündüğü halde her türlü görevini ve sorumluluğunu yerine getiren bir bireyi olmaktan feragat ediveriyor. Burada bu feragat, kaçışı da içeriyor elbette. Doppler bir kaçış ustası oluveriyor hatta. Önce aileden, sonra toplumdan ve nihayet kendinden de kaçıyor. Karışık kafasının kendisini yormasına izin vermemek için de arada sırada baş gösteren isteklerini görmezden geliyor, bazen televizyon programlarının bazen uyuşturucu maddelerin bazen de cinselliğin onu ele geçirmesine izin veriyor. Orada oraya savruluyor. Ruhunu ısıra ısıra kemiren sistemden kaçarken sistemin farklı katmanlarındaki insanların ya da unsurların aklından, bedeninden, hayatından koca ısırıklar almasına karşı koymuyor/koyamıyor. Doppler'in elmalığı da böylece ortaya çıkıyor. Doppler, koçanı kalana kadar ısırıklar alınmasına izin veren bir elma. Sonunda Doppler'in gittikçe deneysel bir hale gelmeye başlayan yeni halinin isteklerini elde etmesini sağlamayacağını söyleyen toplum onu bu sefer medeniyetin kenarına bırakıyor. Onun strelize ekosistemin göbeğinde istemeseler de tamamen dışına da bırakmaya insanlıkları yetmiyor. Doppler bir kere daha savruluyor, ne yapacağına dair en ufak bir ön görüsü olmadan kim ve hangi olay onu nereye iteklerse oraya doğru gidiyor. Doppler bu noktadan sonra iradesini kaybetmiş bir kabuk oluveriyor. Okur buradan sonra biraz gıcık olduğu Doppler'i kurtarmak istese de bunu başaramayacağını üçüncü kitabın sonlarına doğru kabullenmek zorunda. Doppler ne istediğini bilmedikçe gökten yardım gelse kurtulamayacak. Burada kurtulmanın medeniyete dönüşten ziyade bu savruluştan ve çöküşten kurtulma olduğunu da belirtmek lazım. Doppler'in hikayesinin sonuna kadar çizdiği manzara şu: Ben sistemden bıktım, sistemin çarklarının beni öğütmesinden bıktım, daha basit biri olmak istiyorum, sorumluluk istemiyorum. Ama ben bunları isterken sistem beni diri tutsun, içinde tutsun istiyorum. Çünkü Ayça Güçlüten'in Disko Topu'ndaki kahramanın dediği gibi: Ben de biriyim. Burada bir parantez daha açıp yazıda da geçen ve diğer karakterlerin de ima ettiği deli tanımının Doppler için geçerli olmadığı belirtilmeli. Çünkü Erlend Loe üçlemenin bir yerinde kahramanını psikiyatrik muayeneye sokup cezai ehliyeti olduğunu tespit ettiriyor. Yani Doppler aklını kaybetmedi, Doppler içinde bir yerlerde kaybettiği kendini arıyor. Peki Doppler'in ne istediğini bulması ya da bunun farkına varması ve kendini bulması nasıl gerçekleşecek? Burada herkesin bildiği bir kavram ortaya çıkıyor: En dibe vurmadan yüzeye çıkamazsın. Doppler bir elma olarak ısırılmanın ötesinde koçanı da emilip sömürülmüş olarak kendini sokaklarda buluyor. Bu bir tercih değil, Doppler'in tercihlerinin sonucu. Ama sokaklarda olmak ormanda olmaktan kötü. Orman bir tercihti, sokaklar ise tehcir. Bu tehcir açlık, ölüm tehlikesi, şiddet demek, azgın bir nehrin içinde kuru bir dal parçası olarak ezilmek demek. Doppler'in de üstüne o yoldan gelip geçen herkes basıyor, bunlara en ufak bir direniş göstermiyor, bir cevap vermiyor. Doppler böyle bir mücadeleyi sistemle uzlaşmak olarak mı alıyor acaba? Ama bu noktada da Doppler'in iradesini ortaya koyduğu, tercihleri ve onun getirdikleriyle barışık olarak yaşayacağı bir hayat kurma çabası ikinci defa kendini gösteriyor. Birincisi bisikletten düştüğü zamandı, ikincisi de sokaklara sürüldüğü zaman oluyor. Doppler okuması kahramana duyulan sempatiyle başlıyor, sistemin dışına çıkma isteği, sarkastik dili, inatçılığı, dikbaşlılığı onu sevdiriyor. Bizden biri, biraz sıkılmış diye düşündürtüyor. Devamındaki savrulmaları diğer karakterlerin renkliliğiyle dikkat çekmiyor, Doppler biraz ileri gitti ama eğleniyor, hayatta herkesin biraz başıboş takılmaya hakkı vardı dedirtiyor. Sonra çöküşe giden yolda kendini toparlamadığı ve başkalarına zarar verdiği için kızgınlığa yol açıyor. Çöküş ise Doppler'e karşı derin bir acıma duydurtuyor ama biz okurlar sistemin içindeyiz, artık Doppler bizim onun için yapabileceklerimiz sınırının çok ötesinde. Yeniden diriliş ise Doppler'in artık bizi reddettiği bölüm, aramızda koca bir boşluk var. Dünyanın iki ayrı tarafına düştük. Ama Doppler bu ortak dünyada kendinin de bir yeri olmasını sağladı. İçimiz biraz rahat, Doppler iyi, artık arkamızı dönüp yeni eğlenceler bulabiliriz kendimize. Doppler hakkında yazılacaklar bitecek gibi değil. Birkaç yazıyı daha rahatlıkla kaldırır. Sisteme daha doğrusu liberal politikalara ve toplumlara getirdiği eleştirilerin listesi ve Doppler'in yirmibirinci yüzyıl insanı olarak bunlara karşı durup homo economicus kimliğinden sıyrılma yolculuğu birçok perspektiften incelenebilir. Para kazandığın, mavi boyalı bir evde oturduğun, çocuklarının okul taksitlerini ödediğin ve Bahamalar'da yaz tatili geçirebildiğin ölçüde insansın anlayışı döne döne irdelenebilir. Bu yazıda ise bakış açısı bireyin kendine olan sorumluluğu odağında kalındı. Son olarak Doppler'in yazı boyunca da takip edebileceğiniz gibi edebiyatın güçlü bazı kahramanlarından ve eserlerinde parçalar taşıdığını da düşündürtecek çok şey var. Kafka'nın Gregor Samsa'sı, Chuck Palahniuk'un Ölüm Porno'su, Turgenyev'in Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü, Cervantes'in Don Quijote'si, Melville'in Katip Bartleby'si, Albert Camus'nün Yabancı'sı, Olga Tokarczuk'un Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde'si gibi... Benim gözden kaçırdığım da olmuştur elbet. Erlend Loe'nin sıkı bir okur ve okudukları üzerine düşündüğü de aşikar."} {"url": "https://gazetesanat.com/ufuk-sagindan-yeni-sarki-remember", "text": "Son dönemin İngilizce sözlü rock şarkılarıyla dikkat çeken ismi Ufuk Sağın'ın yeni teklisi Remember OnAir Sahne etiketiyle yayımlandı. Görüntü yönetmeni Tolga Van tarafından çekilen, montajı Spartan Film & Production tarafından yapılan klipte Almira Parlapan ve Yağız Alkım Yılmaz da oyuncu olarak yer almış. Klibin senaryosu şarkının hikayesini başarıyla yansıtırken, kesitlerde Ufuk Sağın ve ekibinin sahne performansları göz dolduruyor. Sahne çalışmalarına ve stüdyo kayıtlarına devam eden Ufuk Sağın müzik kariyerinde sağlam ve emin adımlarla ilerlemeye devam ediyor. Ufuk Sağın'ın son şarkısı Rememberı Dijital Platformlardan dinleyebilirsiniz. Kısa sürede oldukça ilgi gören ve izlenen klibe OnAir Sahne YouTube kanalından ulaşabilirsiniz. Ufuk Sağın 6 Aralık 1999'da İzmir'de doğdu. Tüm eğitim hayatını İzmir'de geçiren Ufuk, 2018 yılında Ege Üniversitesi'nde Mütercim-Tercümanlık bölümüne girdi. Müzik hayatına 12 yaşında teyzesinin hediye ettiği gitar ile başladı. Lisede grubunda şarkı söyleyecek birisini bulamadığı için kendisi yapmaya karar verdi ve bu şekilde müzik hayatına vokalist olarak devam etti. Liseden mezun olduktan sonra yerel kafe ve barlarda gerek tek gerek o zamanki grubu ''Blue Way'' ile sahne almaya başladı. Bir süre sonra solo müzik kariyerine başlamaya karar verdi ve 2020'nin Temmuz ayında klibiyle birlikte ''Against Reality'' adında ilk teklisini, Ekim ayında ise akustik versiyonunu yayınladı. 23 Ekim 2020 tarihinde ise son teklisi ''Afterlife'' tüm dijital platformlarda yerini aldı."} {"url": "https://gazetesanat.com/ugur-bozdagdan-yoklugun-isyana-donusumu-ucurumlar", "text": "Son zamanlarda müzikseverlerin dikkatini çeken Uğur Bozdağ'ın yeni şarkısı Uçurumlar, OnAir Sahne etiketi ile yayımlandı. Olta projesinde yer alan ve Peyk coveri olan Azrail'e Gülümsedim ile tanımaya başladığımız Uğur Bozdağ, ardından Hepsi Rüya ile devam eden çalışmalarına bir yenisini daha ekledi. Şarkı, genel olarak bir kişiye duyulan özlemin getirdiği zorlukların içinden çıkılamaz bir hale gelmesini anlatıyor. Uğur Bozdağ, Uçurumlar ile ilgili olarak Şarkının başında ve verse kısımlarında daha sakin bir hal anlatılırken nakarat bölümünde bunun bir isyana dönüştüğünü gerek sert vokal bölümleriyle gerek sözlerle müzikal altyapıyla bir bütün haline getirip anlatmaya çalıştım. yorumunda bulunuyor. Yine kendi şarkılarıyla da tanıdığımız Barış Çapkın'ın prodüktörlüğünde hazırlanan şarkının klip yönetmenliğini ise İlter Eyigör üstlenmiş. Pandemi yasaklarının hafiflemesi ile birlikte sahne çalışmalarına da geri dönen başarılı müzisyen aynı zamanda kendi Instagram sayfasında yer verdiği yabancı cover şarkılarıyla da bir hayli dinleyici kitlesi edinmiş durumda. Uçurumlar'ı tüm dijital platformlardan dinleyebilir ve klibini de OnAir Sahne YouTube kanalından izleyebilirsiniz. İzmir doğumlu olan Uğur Bozdağ müzik hayatına 13 yaşında gitar çalarak başladı. 2010 yılından itibaren The Fourfeit grubu ile ağırlıklı olarak Klasik Rock ve Blues tarzlarını içeren repertuarı ile sahnelere ilk adımını attı. Ardından kurucu üyelerinden olduğu The Ages grubu ile yurt içinde ve yurt dışında çeşitli konserlerde sahne almaya devam etti. 2021 Ocak ayında yayınlanan ve bir Peyk'' şarkısı olan Azrail'e Gülümsedim'' adlı şarkıyı Barış Çapkın'' düzenlemesi ile yeniden kaydederek ilk teklisini yayınlamış oldu. Ardından 2. teklisi olan Hepsi Rüya''yı Nisan 2021 yılında yayımladı. Uğur Bozdağ solo şarkılarını yayımlamaya, yeni şarkılarını dinleyicilerine sunmaya devam ederken; solo kariyerinin yanında dahil olduğu gruplar ile de sahne çalışmalarını sürdürmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/ugursuz-bir-kehanetin-baskahramani-korkunc-ivan", "text": "Kehanet yersiz değildi. Bu çocuk dünya tarihine adını Korkunç İvan olarak yazdıracaktı. İvan'ın babası Vasili boşanma aleyhindeki katı kurallara karşı gelerek kilisenin gazabına uğradı. Varis aramada Vasili ağır şartlara yenik düştü. Çocuksuz geçen 20 yıllık evlilikten sonra yaşlı kral soyunun devamı için bir oğul sahibi olmalıydı. Kısır eşi bir manastıra gönderildi. Kralsa bir başkasıyla evlendi ve İvan bu kutsanmamış birlikteliğin meyvesi oldu. Oyun yerleri saray odaları olan bu çocuk henüz 3 yaşındayken babasını kaybedip Moskova Knezliği'nin başına geçmişti. 8 yaşında annesi Elena'yı kaybetmesi onu derin üzüntüye boğdu. Henüz küçükken yaşadığı bu acılar ve devlet yönetimi gibi büyük bir sorumluluğun altına girmesi elbette bir çocuk için hiç de alışılmış şeyler değildi. Bunun yanı sıra daha çocukken birçok kez suikast girişimine maruz kalmıştı. Tüm bu yaşadıkları onun ileriki hayatı için belirleyici unsurlardı. Psikolojisi daha küçük yaşlarda bozulmaya başlamıştı. 17 yaşında tahta çıktığında sınırsız yetkilere sahip olmasıyla birlikte iktidarı döneminde halkına uyguladığı baskı ve katliamlar korku rejimini kurdu. İlk eşinin de ölümü onu derinden etkiledi ve giderek kötüleşen akli dengesi onu daha paranoyak biri haline getirdi. Halkına acımasızlığının had safhaya ulaştığı akıl almaz işkenceler yapmaya başlamıştı. Çevresinin düşmanlarla çevrili olduğuna inanan bu adamın 60 bine yakın insanı katlettiği tahmin ediliyor. Öyle ki tarihçilerin gözünde bu dönem terör dönemi olarak adlandırılıyordu. Bunların yanı sıra İvan'ın entrika ve işkencelerini sürdürürken kiliseye daha da sıkı bağlanması oldukça garipti. Manastırda inzivaya çekilip ibadet etmek gündelik hayatının bir parçası olmuştu. Belki de bunu günahlarından ve saçtığı vahşetin vicdan azabından bir kaçış ve arınma olarak teselli görüyordu kendine. Ama durum sanılanın aksine tam tersiydi. Korkunç İvan çoğu zaman kime ne işkence edeceğini ayinler esnasında kararlaştırırdı. Bu olaylardan en hazin ve acıklı olanı ise kendisine ihanet ettiğini düşündüğü oğlu İvan İvanoviç'i bir anlık kızgınlıkla demir çubukla çenesine vurmak suretiyle katletmesidir. Nedeni tam olarak bilinmese de oğlunun ona ihanet ettiği ve oğlunun hamile eşine şiddet uyguladığı sırada aralarında çıkan tartışmanın sebep olması şeklinde farklı yorumlar mevcut. Bu acıklı hikaye farklı şekillerde anlatılır ancak hikayenin hangi biçiminin doğru olduğunun pek de bir önemli yok. Sonuçta İvan İvanoviç'in ölümü babasının elinden olmuştu. Görünen o ki yıllar önceki kehanet şimdi gerçekleşmişti. 1885'te tamamlanan tablo, Moskova'da Tretyakov Galerisinde sergilenmektedir. Ve sanat eserlerine yansıyan tarihi olayların, trajedilerin yıllara, asırlara uzanan evrenselliği, farklı konulara ve olaylara ilham kaynağı oluşu bu eşsiz eserle bir kez daha anlaşılmış oluyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/ulku-caglayanin-making-sense-kitap-tanitimi-ve-performatif-sunumu-16-ekimde-pcsaada", "text": "Ülkü Çağlayan'ın 65 güzel soruyu içeren ve Performistanbul'un Stay Live at Home performans serisinde yer alan Making Sense performansı kitap versiyonuyla izleyiciyle buluşuyor. Kitap tanıtımı ve performatif sunum, 16 Ekim Cumartesi 15:00-18:00 saatleri arasında Performistanbul ve Paper Street Co iş birliğiyle PCSAA'da gerçekleşecek. Making Sense sanatçının 2016-2020 yılları arasında bir grup sanatçı, tasarımcı ve dansçıdan topladığı 65 güzel soruyu bir arada sunuyor ve bu sorular ile ilişkilenme yöntemleri arayışına bedenin dahil edildiği performatif bir araştırma olarak karşımıza çıkıyor. Her şey sanatçının Making Sense performansı için seçtiği insanlara Hayatta tekrar tekrar sorduğun soru ı benimle paylaşır mısın?diyerek sorular istemesiyle başlıyor. Sanatçı dil aracılığıyla aktarıldığında idrak edilmesi beklenen bu sorular ile mimikler ve jestler eşliğinde oynayarak izleyiciyi sözcüklerin hem büyüleyici, hem sınırlandırıcı tarafıyla buluştururken, dil ve düşünceye dair kendi paradoksal ilişkisini de yansıtıyor. Bu eylemle yalnızca soruların düşünsel ağırlığını hafifletmekle kalmayıp, anlamayı beden zekasının da içerildiği bir sürece dönüştürüyor. Performistanbul iş birliğinde Stay Live at Home kapsamında gerçekleşen Making Sense adlı performans ile aynı ismi taşıyan kitap içerdiği tipografik oyunlarla okuyucuya güzel sorulara dair yeni bakış açıları sunuyor. Salt bilişsel, belirlenimci ya da doğrusal düşünmenin ardında kalan alanları keşfetmek adına soruların adeta yanıtlanmamasını istiyor. Performistanbul canlı sanat üzerine çalışan ve üreten sanatçılara alanını açıyor. Ülkü Çağlayan'ın kitap tanıtımı ve performatif sunumuyla başlayan süreç yeni sanatçılarla devam edecek. Performans sanatçıları gerçekleştirmek istedikleri, atölye, sergi, sunum ve uzun süreli performansları PCSAA'da hayata geçirebilecek. Proje önerileri için research@performistanbul. org'a yazabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/ulku-tamerden-mizahin-ciddi-bir-is-oldugunu-gosteren-hikayeler-tarihte-yasanmamis-olaylar", "text": "Ülkü Tamer'in tüm eserlerini tek çatı altında toplayan Ketebe, şimdi de yazarın sıra dışı metinlerinden oluşan Tarihte Yaşanmamış Olaylar kitabını okurla buluşturdu. Tamamen uydurma olan bu hikayeler gerçek dediğimiz olaylarla hayal gücünün ince sınırını gözler önüne sererken, okura keyifli bir deneyim sunuyor. İkinci yeni şiir akımının önde gelen şairlerinden Ülkü Tamer, hayatı boyunca şiirden kurmacaya, hikayeden kavramsal metinlere pek çok türde ve tarzda kalem oynatmış bir yazar. Tamer'in tüm eserlerini bünyesinde toplayan Ketebe Yayınları bu ay Tarihte Yaşanmamış Olaylar kitabıyla okur karşısında. Kitabın girişinde bir açıklama yapan Ülkü Tamer Bu kitapta okuyacaklarınızın tümü uydurmadır. Düzmecedir. Palavradır. Adlar da, tarihler de, olaylar da gerçek değildir. Düş ürünüdür. Sondaki kaynakça bile diyor. Zira okur uydurma olan bu hikayelerin dünyasına girdikçe, bu açıklamayı görmeseydik hepsini gerçek zannedebilirdik hissine kapılıyor. Tarihte Yaşanmamış Olaylar, on hikayeden oluşuyor. Ülkü Tamer bu hikayeleri yazma fikrine nasıl geldiğini ise şu cümlelerle anlatıyor: Tarihle ilgili öylesine inanılmaz yapıtlarla karşılaştım ki yabancı bir takma adla benzer şeyler yazmak geldi içimden. Parodi demiyorum, zaten parodi gibiydi onlar. İkisini yazıp öyle yayımladıktan sonra bu uğraşın beni keyiflendirdiğini gördüm. Kendi adımla sürdürmeyi istedim. Sen de mi, Brutus? efsanesinin tahmin edemeyeceğiniz uydurma versiyonundan, yüzme bildiği için kabilesinde inanılmaz bir yükseliş gösteren Oogna Mbuti'nin hikayesine, Mısır'da kedilerin kutsal görülmesinin perde arkasını aralayan Dördüncü Piramit hikayesinden, İvan Rubinoviç'in Yükselişi'ne farlı zamanlarda ve coğrafyalarda geçen bu hikayeleri okudukça siz de yazar gibi keyiflenecek, uydurma bir tarih yazmanın güçlü bir hayal gücüyle mümkün olduğunun farkına varacaksınız. Okura farklı bir deneyim sunan Ülkü Tamer Kitapçı raflarındaki kimi yapıtlara bakarsanız, bunların daha gerçek olduğunu düşünebilirsiniz. Tarihte yaşanmadı ama hiç değilse kendi içimde yaşandı bu olaylar diyor. Hınzır bir bakış açısıyla kaleme alınan kitap, mizahın ciddi bir iş olduğunu bir kez daha gösteriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/uluslararasi-2-yaka-kisa-film-festivali-bu-yil-cevrim-ici", "text": "Dijital Film Atölyesi'nin Kültür için Alan desteğiyle düzenlediği Uluslararası 2 Yaka Kısa Film Festivali (2YKFF), özgün etkinlikleri ve zengin seçkisi ile bu yıl 9-17 Ekim tarihleri arasında seyirciyle buluşuyor. Film festivallerinde mekan deneyimlerinin çeşitliliği ile İzmir'i tanıştırmak ve seyirciye birlikte film izleme kültürünü yeniden hatırlatmak üzere buluntu/dönüştürülmüş butik mekanlara yerleştirilen festival, bu yıl pandemi koşulları gereğince dijital ortamda gerçekleştiriliyor. Farklılığımız, çeşitliliğimiz, hassasiyetimiz vurgusu etrafında şekillenen, Ekran, Koltuk, Remix ve Artı olmak üzere dört ana bölümden oluşan festival, bu yıl Cebimdeki teması ile farklı kültürlerin deneyim çeşitliliği ve kişisel yolculukların biriktirdiklerini seyirci ile buluşturuyor. Her yıl dünyanın çeşitli bölgelerinden bağımsız bir sinema inisiyatifi ile bir araya gelerek 2 yakayı birleştirmeyi ve İzmir'in var olan zenginliğini çoğaltmayı amaçlayan festivalin bu yılki konuğu, Berlin'den bi'bak. 2014 yılından beri ulus öykülerine, göçe, küresel hareketliliğe ve estetik boyutlarına odaklanan projeler üreten bi'bak'ın 2015 senesinde hayata geçirdiği film programı bi'bakino, göç ve hareketlilik söylemleri üzerinden ulusaşırı anlatılara odaklanarak, bu anlatıların bir disiplin olarak filmlerdeki ifadesini çeşitlendirmeyi amaçlıyor. Sinema ve görsel-işitsel sanatlar alanında farklı kültürlere ve çeşitliliğe odaklanan festivalde, dünyanın her yerinden güncel bağımsız kısa filmler, kuir filmler, yeni nesil deneysel sinema çalışmaları, webinar formatında tematik sinema konuşmaları, yönetmen söyleşileri ve seyirci etkinlikleri yer alıyor. Bu yıl erişilebilir festival olma yolunda adımlar atan Uluslarararası 2 Yaka Kısa Film Festivali'nin seçkisindeki 16 kısa film sesli betimleme seçeneğiyle yayınlanırken, festival kapsamındaki tüm webinarlar Erişilebilir Her Şey iş birliğiyle işaret dili betimlemeli olarak gerçekleşiyor. Festival programını ve tüm detayları www.2yakakisafilmfestivali. com adresinden ve sosyal medya hesaplarından takip edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/uluslararasi-212-fotograf-yarismasi-icin-basvurular-basladi", "text": "Her yıl kendi alanında ilgiyle takip edilen uzman isimlerin yer aldığı yarışmanın bu yılki jürisinde; Photo London Direktörü Michael Benson; Magnum Photos New York Kültür Direktörü Pauline Vermare; FOAM Fotoğraf Müzesi Sergiler Direktörü Claartje van Dijk; diChroma Photography Direktörü Anne Morin; London College of Fashion, Moda Fotoğrafçılığı Bölüm Direktörü ve Fotoğrafçı Paul Bevan; The Art Newspaper Yazarı Tom Seymour ve yönetmen Tolga Karaçelik bulunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/uluslararasi-amsterdam-belgesel-film-festivali-idfa-arsivini-acti", "text": "IDFA, belgesel severleri belgesel film dünyasından en son ve en büyük yerli ve uluslararası eserlere tanıtan ünlü bir uluslararası film festivalidir. Çok sayıda harika filmi, sadık hayranları ve yetenekli film yapımcılarını bir araya getiren IDFA'da sunulan filmlerin hepsi, hayat hakkında olağanüstü hikayeler anlatıyor. Her Kasım, Uluslararası Amsterdam Belgesel Film Festivali Amsterdam'ın şehir merkezini belgesel film hayranları için bir cennete dönüştürüyor. 1988'den beri düzenlenen IDFA, dünyanın en büyük belgesel festivalidir ve konferanslar, atölyeler ve 300'den fazla film ile dünyadaki yaşam hakkında hikayeler anlatır. Bazıları komik, bazıları dramatik ve hepsi türün sunabileceği en iyi konuları temsil ediyor. Gösterimler şehir genelinde gerçekleşir ve gece gökyüzünün altında bir film izleyebileceğiniz açık hava gösterilerini de içerir. Festivalin amacı yaratıcı belgeselleri desteklemek ve bu belgeselleri olabildiğince fazla seyirciyle buluşturmak. Festival ilk ortaya çıkışında küçük bir festival olarak düzenlese de yıllar içerisinde gelişerek 11 güne yayılan 200'den fazla belgeselin gösterildiği festivalde yaklaşık 120.000 izleyici bu belgeselleri seyretmektedir. Uluslararası film programından ayrı olarak, değişik türler ve birçok Avrupa ve dünya filminin galaları, filmlerle ilgili tartışmalar, forumlar, çalışma toplantıları düzenlenmektedir. Filmmor ve Documentarist gibi festivallerin de iptal kararı üzerine İDFA da dahil birçok belgesel arşivi kendisini salgın günlerinde evde kalanlar için online ortama açmış bulunmakta."} {"url": "https://gazetesanat.com/uluslararasi-antalya-piyano-festivali-basliyor-2", "text": "Bu yıl yirmincisi düzenlenecek olan Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin en önemli kültür-sanat etkinliklerinden biri olan Uluslararası Antalya Piyano Festivali 16 Kasım 2019 tarihinde başlıyor. Sabırsızlıkla beklenen etkinlik, dünyaca ünlü bir çok yıldız sanatçıyı müzikseverlerle buluşturacak. Kelimenin tam anlamıyla yıldızlar geçidine sahne olacak festivalde bu yıl Barbaros Büyükakkan, İdil Biret, Selim Bölükbaşı, Diego Valdivia, Kerem Görsev ve Evgeny Grinko gibi yerli ve yabancı birbirinden değerli isimler yer alıyor. 2000 yılından bu yana Antalya'nın uluslararası Sanat Şehri kimliğine büyük katkısı olan, Avrupa Festivaller Birliği üyesi Uluslararası Antalya Piyano Festivali bu yıl 16 Kasım-30 Kasım 2019 tarihleri arasında gerçekleşecek. Bu sene yirmincisi gerçekleşecek olan Türkiye'nin en önemli müzik festivalinde her yıl olduğu gibi, bu yıl da yerli ve yabancı dünyaca ünlü sanatçılar Antalyalı müzikseverlerle biraraya gelecek. 16 Kasım tarihinde Farklı dillerde söylediği şarkılar ve güçlü sesiyle büyük bir hayran kitlesine ulaşan Barbaros Büyükakkan konseriyle başlayacak olan festival sahnesinde, 19 Kasım'da tulum ve kemençe ustası Selim Bölükbaşı'nı; 22 Kasım'da Türkiye'nin dünyaca ünlü piyanisti İdil Biret'i; 23 Kasım'da dünyaca ünlü İspanyol piyanist ve besteci Diego Valdivia'yı; 29 Kasım'da caz müziğinin dünyadaki önemli temsilcilerinden biri olan piyanist ve besteci Kerem Görsev'i ve 30 Kasım'da ise dünyaca ünlü Rus piyanist Evgeny Grinko'yu konuk edecek. Sanatseverlere müzik dolu günler yaşatacak olan festivalde, Barbaros Büyükakkan ve Selim Bölükbaşı, Şef Oğuzhan Kavruk yönetimindeki Symphonic Project ile; İdil Biret ve Kerem Görsev ise Türkiye'nin en önemli orkestralarından biri olan Antalya Devlet Senfoni Orkestrası ile sahne alacak. Uluslararası Antalya Piyano Festivali'nin ülkemiz ve Antalya için bir yüzakı olduğunu belirten Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı ve Festival Başkanı Muhittin Böcek Antalya'mızın en önemli kültür-sanat etkinliklerinden biri olan Piyano Festivali, uluslararası alanda çok önemli bir marka haline gelmiştir. Bu yıl yirmincisini gerçekleştirmekten büyük bir mutluluk duyduğumuz ve yine dünyaca ünlü sanatçıları ağırlayacağımız festivalimize, tüm sanatseverleri bekliyoruz diye konuştu. Ülkemizin en önemli sanat etkinliği olarak yurt içinden ve yurt dışından övgüler alan Uluslararası Antalya Piyano Festivali, Antalya Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/uluslararasi-cevrimici-dogaclama-dans-festivali-basliyor", "text": "Uluslararası Çevrimiçi Doğaçlama Dans Festivali 24 Mayıs'da başlıyor! 30 Mayıs'a kadar sürecek olan festivalde 10 farklı ülkeden 29 ayrı performansçı, dansçı, akademisyen ve sanatçı yer alıyor. Bağımsız ve herhangi bir sponsor olmaksızın düzenlenen festivalde Türkiye, Almanya, Amerika, Fransa, Gürcistan, Japonya, Macaristan, Polonya, Romanya ve Yunanistan'dan sanatçılar yer alacak. Festivale dünyanın her yerinden profesyonel veya amatör, dans ile ilişkisi hangi düzeyde olursa olsun, ilgili herkes ücretsiz bir şekilde katılabilecek. Festival programında atölyeler, performanslar, etkileşimli seanslar ve sanatçı konuşmalarının yanı sıra katılımcıların deneyimine dayalı etkinlikler de yer alıyor. Katılımcılar, Türkiye'de ilk kez gerçekleştirilecek olan Çevrimiçi Uluslararası Doğaçlama Dans Festivali'ne Zoom ve İnstagram üzerinden erişebilecekler. Etkinlikler İngilizce ve Türkçe olarak ilerleyecek ve ihtiyaç halinde çeviri hizmeti sunulacak. Etkinliklere erişim için: @ımprodancefest hesabını takip edebilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/uluslararasi-dublin-edebiyat-odulu-yazar-emily-ruskovichin", "text": "Uluslararası Dublin Edebiyat Ödülü bu yıl ABD'li yazar Emily Ruskovich'in oldu. Emily Ruskovich'in 2019 Şubat ayında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan romanı Idaho, 100.000 euro'luk para ödülünün sahibi oldu. Dünyanın en önemli edebiyat ödüllerinden biri olarak kabul edilen Uluslararası Dublin Edebiyat Ödülü, 1996 yılından bugüne kadar her yıl İrlanda'nın başkenti Dublin'de veriliyor. Dublin Şehir Kütüphaneleri ve Dublin Kent Konseyi işbirliğiyle düzenlenen ödülü kazanan yazar aynı zamanda 100 bin euro'luk bir ödülün de sahibi oluyor. Bu yıl düzenlenen Uluslararası Dublin Edebiyat ödülüne ise Idaho adlı romanı ile Amerikalı yazar Emily Ruskovich layık görüldü. Emily Ruskovich duygularını şu sözlerle ifade etti; Kazandığım ödül o kadar büyük bir para ki! Tek bir romana bu kadar büyük bir ödül verildiğine inanamıyorum. Bu parayla ne yapacağımı tam olarak bilmiyorum ama artık, eninde sonunda yazarlığım için kazançlı olacak seçimler yapabileceğimi düşünüyorum. Ödülün bu yılki seçici kurulu ise Idaho'nun müzik, şiir, edebiyat ve sanatın kurtarıcı ve iyileştirici potansiyeline dair bir başyapıt olduğunu açıkladı. 2015 yılına kadar Impac Dublin Edebiyat Ödülü adıyla verilen ödülü 2003 yılında Benim Adım Kırmızı ile Orhan Pamuk kazanmıştı. Roman, yazar Ruskovich'in de büyüdüğü Idaho'da geçiyor. Ann ile Wade'in, Idaho'nun çetin ve güzel doğasında sürdüğü sakin yaşam, Wade'in kaybolan hafızası ve saldırgan davranışlarıyla bozulmaya başlar. Wade'in ilk eşi Jenny ve kızlarıyla yaşadığı eski mutlu hayatın nasıl ve neden altüst olduğunu öğrenmeye çalışan Ann'in zamanı, kocasının aksayan hafızası yüzünden giderek azalmaktadır. Farklı kişilerin bakış açılarından aktarılan ve çeşitli zaman ve mekanlar arasında mekik dokuyan anlatıyla, karakterlerden bazılarını birbirinden koparan, bazılarınıysa bir araya getiren trajedi yavaş yavaş gün ışığına çıkacaktır. Idaho romanına dair detaylı bilgi için Yapı Kredi Yayınları'na göz atabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/uluslararasi-goc-filmleri-festivali-kapanis-torenini-oylum-talu-ve-reynmen-sunacak", "text": "Bu yıl itibarıyla birincisi gerçekleştirilen dünyanın en geniş katılımlı ve en kapsamlı tematik film festivali olan Uluslararası Göç Filmleri Festivali'nin kapanış töreninde sürpriz bir isim sunuculuk yapacak. Ela şarkısının klibi YouTube'da 100 milyondan fazla izlenen, gerçek adı Yusuf Aktaş olan Reynmen; ekranların sevilen ismi Oylum Talu ile birlikte Uluslararası Göç Filmleri Festivali'nin kapanış ve ödül törenini sunacak. İlk kez sunuculuk yapacak olan ünlü şarkıcı Reynmen, Oylum Talu ile yaptıkları çekimlerden görüntüleri Instagram hesabından paylaştı. Sosyal medya fenomeni ''İlk kez böyle bir şey deneyimledim. İnşallah güzel olmuştur, izlersiniz'' diye not düştü. Reynmen'in Oylum Talu ile birlikte sunacağı kapanış töreni pazar akşamı saat 20.00'de TV'den, festivalin internet sitesi ve sosyal medya hesaplarından da canlı olarak yayınlanacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/uluslararasi-goc-filmleri-festivalinde-film-rezervasyonlarina-yogun-ilgi", "text": "Bu yıl birincisi gerçekleştirilen dünyanın en geniş katılımlı ve kapsamlı tematik film festivali 'Uluslararası Göç Filmleri Festivali' artırılmış gerçeklikle düzenlenen yeni nesil açılış töreniyle başladı! 30 ülkeden toplam 45 filmin ücretsiz olarak çevrimiçi gösterimde olacağı Uluslararası Göç Filmleri Festivali'nde rezervasyonla izlenen filmler ise yoğun ilgi gördü. 13 Haziran gece yarısından sonra başlayan rezervasyonların yüzde 40'ı doldu. Sinemaseverlerin çevrimiçi ve ücretsiz olan filmleri izlemek için www. festivalscope. com sitesine üye olması ve sınırlı sayıda gösterim için rezervasyon yaptırması gerekiyor. Yalnızca 24 saat rezerve edilebilen filmler izlenmediği takdirde kişinin listesinden silinerek bilet bir başka sinemasever için yeniden aktif hale getiriliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/uluslararasi-goc-filmleri-festivalinde-geri-sayim-basladi", "text": "Dünyanın en kapsamlı Göç Filmleri festivali ile sınırsız bir sinema yolculuğuna hazır olun. Ülkeler arası en geniş katılımlı ve kapsamlı tematik film festivali olarak yola çıkan Uluslararası Göç Filmleri Festivali için geri sayım başladı. Milyonlarca göçmene kucak açan Türkiye'nin ev sahipliğinde düzenlenecek olan festival, 14-21 Haziran tarihleri arasında online olarak gerçekleştirilecek. 50'dan fazla filmin gösterimde olacağı festival; yerli ve yabancı yüzlerce sinemacı, basın mensubu, sivil toplum kuruluşlarından katılımcılar ve akademisyenleri konuk edecek. ''Uluslararası Göç Filmleri Festivali'' herkesi, insanlığın ortak kaderi olan 'göç'ün medeniyete katkılarını, toplumlar arasındaki kültürel etkilerini ve adaptasyon süreçlerini yeniden anlamaya davet edecek. Festival boyunca, dünyanın dört bir yanından ünlü isimler ile tecrübe paylaşımı, alanında uzman isimlerle atölyeler, sinema profesyonelleri ve sektörel konuklarla paneller düzenlenecek. Türkiye'de ve dünyada son 5 yılda önemli festivallerde ödüle layık görülmüş film ve senaryolara yarışmalar sonrası toplam 26 bin Euro ödül verilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/uluslararasi-goc-filmleri-festivalinde-tum-filmler-ucretsiz-izlenecek", "text": "Dünyanın en geniş katılımlı ve kapsamlı tematik film festivali olan Uluslararası Göç Filmleri Festivali başlıyor. Cumhurbaşkanlığı himayelerinde İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın destekleriyle 14-21 Haziran'da çevrimiçi düzenlendiği festival ilk kez düzenleniyor ve festivalde gösterimlerin yanı sıra tüm etkinlikler de ücretsiz olacak. 50'den fazla filmin gösterileceği festivalde göçün yolculuğuna tanıklık etmek için www. festivalscope. com sitesine üye olmak ve sınırlı sayıda gösterim için önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor! Yine üyeliğin ücretsiz olduğu platformda, film rezervasyonları ise 13 Haziran gece yarısından sonra başlıyor. Sinemaseverler siteye üye olduktan sonra izlemek istediği filmin linkine tıklayarak videoyu oynatmaya başlıyor. Seçilen film, 'My Films' listesine ekleniyor ve film rezerve edilmiş oluyor. Her film için sınırlı sayıda kapasite olduğundan rezerve edilen filmin 24 saat içerisinde izlenmesi gerekiyor. İzlenmeyen filmler 'My Films' listesinden kaldırılıyor. Böylece bir başka sinemasever için bilet yeniden aktif edilmiş oluyor. Hak sahipleriyle yapılan anlaşmalar gereği yalnızca Türkiye'de bulunan izleyicilere açık olacak filmler; orijinal dillerinde, İngilizce ve Türkçe altyazılı olarak gösterilecek. Uluslararası Göç Filmleri Festivali; göçlerin tarih boyu tüm milletlerin yaşadığı ortak bir hikaye olduğuna vurgu yapmayı ve bu konuda farkındalık yaratmayı hedefliyor. Festivalin Onursal Başkanlığı'nı Suriye asıllı Süryani bir göçmen olan Oscarlı oyuncu F. Murray Abraham; Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması'nın jüri başkanlığını ise ödüllü yönetmen Nuri Bilge Ceylan üstleniyor. Jüride ise ABD'li oyuncu-yönetmen Danny Glover, Bosna'nın en iyi oyuncusu olarak anılan Emir Hadzihafizbegovic, Çin asıllı ABD'li oyuncu Joan Chen, Avrupa'nın en bilinen ödüllü kadın yönetmenlerinden Danimarkalı Lone Scherfig, üç Oscar ödüllü İngiliz kostüm tasarımcısı Sandy Powell, İran'ın Cannes Ödüllü oyuncusu Seyyid Şahap Hüseyni gibi birbirinden önemli isimler yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/uluslararasi-goc-filmleri-festivaline-gorkemli-kapanis", "text": "Bir hafta içinde yaklaşık 30 milyon izleyiciye ulaşan, dünyanın en geniş katılımlı ve en kapsamlı tematik film festivali olan Uluslararası Göç Filmleri Festivali 'artırılmış gerçeklikle' düzenlenen görkemli bir kapanış töreniyle sona erdi. Son 8 yılda çoğu kadın ve çocuk 25 bin kişinin Akdeniz'in azgın sularında hayatını kaybettiğini, Avrupa'ya sığınan 10 bin mülteci çocuğun akıbetinin bilinmediğini belirten Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, video konferansla katıldığı gecede ''Göçle ilgili ön yargılarımızı bir tarafa bırakarak göçmenlerin gittikleri ülkelere ve gittikleri toplumlara katkılarını görmemiz gerektiğine inanıyorum'' mesajı verdi. Festivalin mimarı olan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise ''2011 yılından beri anlatamadığımız, daha doğrusu anlatıp hissettiremediğimiz pek çok duyguyu, bu sayede anlatabilmiş ve hissettirebilmiş olduk. Gönüllere girmek istedik ve galiba başardık'' sözleriyle festivalin amacına ulaştığını söyledi. Oscar'a aday olan 'Suriyeli Waad Al Kateab ve İngiliz Edward Watts'ın yönettiği 'For Sama/Sama İçin' belgeselinin 'En iyi Uzun Metraj' film seçildiği gecede 26 bin Euro ödül dağıtıldı. Uluslararası Göç Filmleri Festivali, gerçek zamanlı 3 boyutlu sanal stüdyoda 'artırılmış gerçeklikle' düzenlenen yeni nesil kapanış ve ödül töreniyle son buldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan da, İngiltere'deki 4 bin yıllık Stonehenge Anıtı ile 12 bin yıllık Göbeklitepe'nin dijital olarak harmanlanmasıyla oluşturulan sanal sahnede gerçekleştirilen kapanış törenine video konferansla katıldı. Son 8 yılda çoğu kadın ve çocuk 25 bin kişinin Akdeniz'in azgın sularında hayatını kaybettiğini dile getiren Erdoğan, Avrupa'ya sığınan 10 bin mülteci çocuğun akıbetinin bilinmediğini söyledi. Erdoğan ''Eskiden beri kültürel etkileşimin en önemli vasıtası göç, aynı zamanda yeni bir buluşmadır. Bu süreçte yaşananlar dilimizde yeni kelimeler, ağzımızda yeni tatlar, hafızalarımızda yeni birliktelikler bırakır. Hüznüyle, sevinciyle göç hikayelerinin etkili bir şekilde anlatılması noktasında sinema güçlü bir araçtır. Göçle ilgili ön yargılarımızı bir tarafa bırakarak göçmelerin gittikleri ülkelere ve gittikleri toplumlara katkılarını görmemiz gerektiğine inanıyorum'' dedi. Uluslararası Göç Filmleri Festivali'nde Suriyeli Waad Al Kateab ve İngiliz Edward Watts'ın yönettiği 'For Sama/Sama İçin', 'En iyi Uzun Metraj' film seçildi. Suriye'de yaşanan iç savaşı genç bir annenin gözünden çarpıcı bir dille aktaran ve 2019 yılında Oscar adayı olan 7 ödüllü belgesel, 15 bin Euro para ödülünün de sahibi oldu. İtalyan yönetmen Costanza Quatriglio'nun Doriana Leondeff ile birlikte senaryosunu yazıp yönettiği, Afganistan'daki Taliban zulmünden kaçıp Avrupa'da yaşayan iki kardeşin hikayesini anlatan Oğlum Gibi/JustLike My Son 'En İyi İlham Veren Senaryo'; 1979 yılında yaşanan İran Devrimi sırasında ailesiyle birlikte ülkesini terk edip Avusturya'da yaşamak zorunda kalan İranlı yönetmen Arash T. Riahi'nin imzasını taşıyan Oskar&Lilli 'Jüri Özel Ödülü'nün sahibi oldu. 'Unicef En İyi Kısa Film Ödülü' Amelia Nanni'nin yönettiği Kıyının Çocukları / Children of theShore, 'Aynı Gemide Kısa Film Ödülü' ise Zeynep Köprülü'nün yönettiği 'Orada/There' filmlerine verildi. Usta yönetmen Nuri Bilge Ceylan başkanlığında dünyaca ünlü isimlerin yer aldığı jürinin 'en iyi'leri seçmek için dijital ortamda bir araya geldiği yarışmada toplam 26 bin Euro para ödülü dağıtıldı. Uluslararası Göç Filmleri Festivali'nin kapanış töreninde açılışta olduğu gibi yine 'Göçün Çığlığı' sahne aldı. Dünyanın farklı noktalarından dijital olarak biraraya gelen sanatçılar Sarı Gelin, Yemen Türküsü ve Altın Hızma türkülerini seslendirdi. Gecenin sunuculuğunu ekranların sevilen yüzü Oylum Talu ile başarılı müzisyen Reynmen'in üstlendiği festival'de bir haftada 30 ülkeden, 45 filmin gösterildi. Festival ayrıca, ustalık sınıfları, atölyeler, konserler ve son teknolojilerin kullanıldığı yeni nesil sergileriyle dünyada yaklaşık 30 milyon izleyiciye ulaştı. Hollywood'un dünyaca ünlü oyuncuları, Amerikalı usta oyuncu Harvey Keitel, Oscarlı oyuncu Helen Mirren, Oscarlı yönetmen Taylor Hackford ve başarılı oyuncu John Savage, Uluslararası Göç Filmleri Festivali'ne övgüler yağdırdı. Ünlü oyuncular gönderdikleri videolarla festivali düzenleyen İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'ne teşekkürlerini iletti. Oscarlı oyuncu Helen Mirren 'Göç en temel insan hikayelerini beraberinde getirir' derken Şeytanın Avukatı, Ray gibi unutulmaz filmlerin Oscarlı yönetmeni Taylor Hackford ''İkimizde bundan neredeyse 10 yıl kadar önce Antalya Film Festivali'ne katıldık. Bizim için muhteşem bir tecrübeydi. Çünkü Türkiye'nin zenginliklerini ve tarihini görme şansımız oldu. Hayatımızda gördüğümüz en harika Roma ve Yunan harabelerini ziyaret ettik. Tabii ki göçün ve göçmenliğin ne kadar önemli olduğunu düşündük. Kültürler hareket eder, değişir ve zenginleşir. Bu yüzden Uluslararası Göç Filmleri Festivali harika bir fikir'' diye konuştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/uluslararasi-goc-filmleri-festivalinin-startini-bakan-suleyman-soylu-verdi", "text": "İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından 14-21 Haziran 2020 tarihleri arasında online olarak gerçekleştirilecek olan Uluslararası Göç Filmleri Festivali'nin tanıtım toplantısı İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun katılımıyla yine online olarak düzenlendi. Cumhurbaşkanlığı himayelerinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla düzenlenen, sunuculuğunu Tolgahan Sayışman'ın yaptığı, aralarında Gazete Sanat Genel Yayın Yönetmeni Resul Şahin, Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, Haber Türk yazarı Nagehan Alçı Kütahyalı gibi önemli gazetecilerin online olarak katıldığı 'dünyanın ilk sınırsız erişimli film festivali' olan Uluslararası Göç Filmleri Festivali ile ilgili açıklama yapan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ''Bugün göç var. Göç aslında hep var. Dilde var, zihinde var, kültürde var, sözde, sevgide var. Son yıllarda ne yazık ki göçün hep dramlarını, trajedilerini, sıkıntı ve göz yaşlarını konuşuyoruz. Şu kadar göçmen doğdu, şu kadar göçmen yakalandı. Şu kadar göçmen evlerine gönderildi. Oysa sahici bir hayat var. Aslında kendimizi korkutuyoruz. Binlerce yıldır göç eden insanlığa kapılarını kapatmayı, kimseyi görmemeyi, kimseyi duymamayı öğütlüyoruz, galiba hata yapıyoruz'' dedi. Göç meselesinin sadece Ortadoğu ve Asya kaynaklı olmadığına dikkatleri çeken Bakan Soylu 'Ege'de yakaladığımız kaçak göçmen taşıyan botlarda Afrika'dan adını bilmediğimiz ülkelerin vatandaşlarına rastlıyoruz. Güney Amerika'da farklı bir göç dramı yaşanıyor. Tarih boyunca var olan göç 21. yüzyılı bir karakter olarak etiketlemiş durumda. Göç sadece pasaport ve oturma izinleri üzerinden yürütülecek bir olgu değil. Sadece kaçak göçmen yakalayarak, birkaç mekanik düzenlemeyle çözülecek bir konu da değil. 21. Yüzyıl medeniyeti işte tam da bu noktada iyi bir sınav vermedi. Her şeyden önce burada insanların yaşamları söz konusu'' diye konuştu. İçişleri Bakan Süleyman Soylu, shiftdeletenet'in kurucusu Hakkı Alkan'ın nitelikli göçmenler hakkındaki sorusu üzerine sanatçısından mühendisine kadar Türkiye'ye katma değer sağlayacak nitelikli göçmenlere vatandaşlık verildiğinin de altını çizdi. İçişleri Bakanı Soylu Sabah gazetesi yazarı Yüksel Aytuğ'un bir sorusu üzerine de, en son Bulgaristan göçmeni Naim Süleymanoğlu'nun hayatını ve göç hikayesini anlatan filmi eşiyle birlikte gözyaşlarıyla izlediğini belirtti. 6 yıldır Unicef iyi niyet elçisi olan ünlü oyuncu Tuba Büyüküstün de gönderdiği videolu mesajda verilecek Unicef Kısa Film Ödülü'nün böyle bir dönemde çok anlamlı olduğunu söyledi. Büyüküstün: ''Dünyada göçten en çok çocuklar etkileniyor. Doğdukları topraklardan koparılıp zorlu bir yolculuk sonrasında kendilerini; kültürünü, dilini hiç bilmedikleri bir ülkede buluyorlar ve oraya adapte olmak zorunda bırakılıyorlar. Bu da onların gelişimlerinde olumsuz etkiler yaratıyor. Bu festivalle bu konunun daha anlaşılır, daha tartışılır, daha çözüm aranır hale gelmesinde rol oynayacağını düşünüyorum'' dedi. Uluslararası Göç Filmleri Festivali, dünyanın en büyük göç temalı film festivali olarak ilk kez düzenleniyor! Küresel salgın Covid-19 sebebiyle tüm dünyada etkinlikler durmuşken Türkiye dünyanın en geniş kapsamlı dijital film festivali ve etkinliklerini gerçekleştiriyor. Festival merkezi olarak www. migrationff. com web sitesi tüm etkinliklere ulaşılabilen ana mecra olarak konumlandı. Online sinema biletinden sergi davetiyelerine kadar pek çok içeriğe festival web sitesinden ulaşılabilecek. 50'den fazla filmin gösterimde olacağı Uluslararası Göç Filmleri Festivali, yerli ve yabancı yüzlerce sinemacı, basın mensubu, sivil toplum kuruluşlarından katılımcılar ile akademisyenleri ağırlayacak. Festivalde film gösterimleri normal bir festivaldeki gibi, takvimi önceden açıklanacak şekilde gerçekleşecek. Sinema sektörünün önde gelen uluslararası ve ulusal ustalarının da yer alacağı jüri, en iyi film ve senaryoları belirlemek için toplanacak. Jüride kimlerin yer alacağı ise önümüzdeki günlerde açıklanacak. Dünyanın ilk sınırsız erişimli film festivali olan 'Uluslararası Göç Filmleri Festivali'nde dünyanın dört bir yanından ünlü isimler ile tecrübe paylaşımları gerçekleştirilecek. Sınırlı sayıda kişinin katılabileceği; yönetmen ve oyuncunun deneyimlerini aktaracağı özel Masterclass etkinlikleri festivalin en keyifli anlarından olacak. Festival boyunca yine alanında uzman isimlerle atölyeler, sinema profesyonelleri ve sektörel konuklarla paneller düzenlenecek. Festival kapsamında herkesin ziyaret edebileceği özel içerikli yeni nesil sergiler hazırlandı. Bir kısmı göç, bir kısmı da dünyanın tarihi yerleri olacak özel sergileri VR gözlüklerle gezebilme imkanı da olacak. Festival konserleri ise sahne konseri gerçekliğinde, Youtube üzerinden canlı olarak yayınlanacak. Göç konusunda duyarlılık gösteren ve bu konuyla ilgili müzikler yapan sanatçıların eserlerine ağırlık verilecek. Dünyada ve ülkemizde son 5 yılda önemli festivallerde ödüle layık görülmüş filmler; Uluslararası Uzun Metraj ve Uluslararası Kısa Metraj olmak üzere 2 kategoride yarışacak. Yarışma sonucunda; 'En İyi Uzun Metraj Film' 15 bin Euro, En İyi Kısa Metraj Film' ile 'İlham Verici Senaryo' 5 bin Euro para ödülünün sahibi olacak. Ayrıca, Aynı Gemi- SameBoat adıyla düzenlenecek bir başka kısa metraj film yarışmasında da yine birinciye bin Euro ödül verilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/uluslararasi-sanat-bulusmalari-cephesinde-neler-oluyor", "text": "Küresel salgın Covid-19 nedeniyle zorunlu olarak kapanan kültür kurumlarının açılmalarıyla beraber uluslararası organizasyonlar da programlarını açıklamaya başladı. Kimi ertelenen organizasyonların yanı sıra takvimlerinde değişiklik yapmadan etkinliklerini çevrimiçi platformlara taşıyanlar da oldu. Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Sanat Dünyamız dergisinin Temmuz-Ağustos sayısından yola çıkarak düzenlenen konuşmalar dizisi ile sanatta yaşanan sürece yakından bakıyor. Her bölümünde farklı isimlerin konuk edildiği konuşma dizisinde, Covid-19 sonrası sosyal mesafe gerekliliklerinin sanat üretimi ve sergilenmesindeki etkileri ele alınıyor. Sanat Dünyamız Konuşmaları'nın 10 Temmuz Cuma günü saat: 18:00'da internet üzerinden canlı olarak gerçekleştirilecek bu bölümünde İstanbul'un yeni sezondaki en önemli uluslararası organizasyonlardan biri olan 5. İstanbul Tasarım Bienali konuşulacak. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından düzenlenen Tasarım Bienali Direktörü Deniz Ova'nın katılacağı söyleşiye Aslı ve Can Altay konuk olacak. Bu yıl Empatiye Dönüş: birden fazlası için tasarım başlığı altında yapılacak olan bienalin ekibi bu süreçte tasarımdan neler öğrenileceğini, bizi nasıl bir araya getireceğini ve tasarımın gündelik hayattaki kritik rolünü konuşacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/uluslararasi-suc-ve-ceza-film-festivalinin-onur-odulleri-aciklandi", "text": "Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nin her yıl verdiği onur ödülleri belli oldu. Sinema Onur Ödülü sinema ve tiyatroda yıllardır sürdürdüğü çalışmaları için oyuncu Ayşenil Şamlıoğlu'na, insan hakları ve ifade özgürlüğü konusunda sürdürdüğü çalışmaları nedeniyle Akademik Onur Ödülü Prof. Dr. İonna Kuçuradi'ye, 16 Kasım 2023 Perşembe akşamı festivalin açılış töreninde takdim edilecek. Törende, ayrıca; sinema sanatının tanıtılması ve gelişmesi için yaptığı katkılar nedeniyle Alin Taşçıyan'a ve görüntü yönetmeni olarak birçok filmin ortaya çıkmasında emeği olan Hüseyin Özşahin'e Sinemaya Katkı Ödülleri verilecek. Festivalin 13. yıl afişi, sanatçı Emre Senan tarafından tasarlandı."} {"url": "https://gazetesanat.com/umut", "text": "Hafif aksayan ayağımdan utanmıyorum elbette. Sadece insanların, bana acıyan ya da garipseyen bakışlarla bakıp, şu yıpratıcı dünyada bir de benim için üzülmelerini istemiyorum. Bir insanın, bir canlının ve özellikle bir kadının hayatı söz konusu olduğunda ayağımdan komple vazgeçebilirim. Şimdi olsa Hasan'ın üstüne yine atlardım. O an o hareketi yapmasaydım, Tülay belki de mezara girecekti. Yaşananların sonrasında, Tülay'ı yanıma çaycı olarak aldım. Gözümün önünde olması biraz da olsa içimi rahatlatıyordu. Sabahları merkeze ulaştığımda, nahifçe kapımı çalıp; Günaydın başkomiserim, kahvenizi getirdim. diyerek günümü aydınlatması bana yetiyordu. Gün içerisinde dışarıda hırsızın, uğursuzun ya da katillerin peşinde koşturmalarımız ardından her dönüşümüzde, Tülay yine yanıma gelip; Başkomiserim, aklım hep sende, kadın başına koşturup duruyorsun, ödüm kopuyor bir gün geri dönemeyeceksin diye, Allah'ım korusun. diyerek yakınıyordu. Evet mesleğim icabı kadın olmanın dezavantajlarını yaşamıyor değilim. Fakat bir kadın olarak erkeklerin yaptığı her işle ve zorlukla başa çıkıyor olmanın hazzı bana hep güç veriyor. Bu güç, yardıma ihtiyacı olan her kadının sesini duymamı sağlayan farkındalığımı arttırıyor. Ağlarım da dayak yerim korkusundan tuttuğum gözyaşlarım şelale gibi akıvermişti yanaklarımdan. Annemle, mutlak sonumuzu hiç konuşmadan aynı şeyi düşünmüştük. Kurtuluşum İstanbul'du. Hızlıca hareket edip evden çıktım. Gebze'den İstanbul'a olan umut yolculuğum böyle başlamıştı. Otobüs hareket edene kadar, babam gelecek diye korkudan ölecektim. Fakat çok beklemeden motor çalıştı ve tekerlekler özgürlüğe doğru yol almaya başladı. Sokağın başında indim. Saat sabah on bire geliyordu. Kalbim küt küt atarken Müyesser Teyze'nin kapısını çaldım. O kapı açılmasaydı, koskoca dünyada yalnız başıma ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Ama o kapı açıldı. İstanbul'daki o kapı bana, özgürce nefes alabilmem için açılan bir umut kapısıydı. Beni sarıp sarmalayan Müyesser Teyze, ki ona daha sonraları onun isteği üzerine annem diyecektim, bana yeni bir hayat veren sığınağım olacaktı. Kendimi kurtarmıştım. Annem artık huzurla uyuyabilirdi. Müyesser Teyze'nin, mahalleden aldığı haberlere göre babam beni reddetmiş, benim böyle bir kızım yok demiş ardımdan. Ağabeyim de keza babamın kopyası ve kuklası olduğundan dolayı beni silmişti. Artık köksüz bir kızdım. Manevi annemin ilk hareketi beni, babamın baskısı ile ara verdiğim eğitim hayatıma başlatmak oldu. Ne olmak istemediğimi ve ne olmak istediğimi çok iyi bilecek bir olgunluktaydım. Zayıf, yönetilen ve ezilen bir kadın olmak istemiyordum. Böyle olan kadınların da varlığını yok sayamazdım. Güçlü olmalıydım. Bugün elimden Müyesser Teyze tutmuştu, ben de ileride başka kadınların elinden tutabilmeliydim. Liseyi kaldığım yerden bitirmek kolay oldu. Şimdi önümde polis akademisi sınavları vardı. Kazanacağımdan hiç şüphem yoktu. Kazandım da! Akademide günlerim çok güzel geçiyordu. Mezun olacağım günü iple çekiyordum. Bir amaç için yaşıyordum. Amacım, bu şehirde yaşayan kadınların güvenliğini sağlamak olacaktı. Önce yaşadığım şehrin İstanbul'un kadınlarını, sonra gücüm yeter ise Türkiye'de yaşayan tüm kadınları koruyacaktım. Mezuniyetimi göremeden vefat eden canım manevi annem, evini ve tüm mirasını bana bırakmıştı. Herkese benim kızım bakan olacak diye diye, herkes beni mahallede bakanım diye çağırmaya başlamıştı. Cenazesine gelenler; Başın sağ olsun bakanım. diyerek sanki onun vasiyetini yerine getirdiklerini düşünüp huzur buluyorlardı. Her zamanki gibi zaman hızla akıyordu. Akademi bitmiş, hayalime kavuşmuştum. Bazen yaşadığım hayatın gerçekliğinde boğuluyor, bir sabah uyanıp da hepsinin rüya olması korkusu ile huzursuz oluyordum. Bu, zamanla azaldı tabii. Şimdi bir başkomiser olarak dönüp arkama baktığımda neler başardığımı gördükçe kendimle gurur duyuyorum. Amacıma ulaşmak için istediğim güce kavuşmuştum ve bu güçle sayısız kadının hayatına dokunmuş, onlara umut olmuştum. Burası onların eviydi. Oturduğum yerden adeta fırladım, arabaya binip sirenlerimi açıp gaza bastım. Ekibe haber vermeyi yolda giderken akıl edebildim çünkü kan beynime sıçramıştı. Anonsu duyan arkadaşlar da zaten dakikalar içinde yola koyulmuştu. Tülay'dı konuşan. Yüzü gözü kan içindeydi, simsiyah gözleri geceye inat parlıyordu. Koşup sarıldım; Otur anlat neden yaptın bunu Tülay, neden beni aramadın? dedim. Tülay için kötü günler geride kalmıştı. Hala nefes alabiliyordu ve bu sefer yalnız değildi. Hasan gitmişti ama sonradan öğrendik ki, giderken ona bir emanet bırakmıştı. İçinde filizlenen, güzel günlerin habercisi olan, öz mü öz yeğenimle birlikte Tülay, geleceğe huzurla bakıyordu artık. Kız ya da erkek olsun hiç fark etmezdi. Bebeğinin adını Umut koyacaktı! Tüm bu olaylar olurken, etrafımda, Hasan'ın ağabeyim olduğunu bilen çok az kişi vardı. Babam öldükten sonra Hasan da İstanbul'a gelip, beni bulup değiştiğini, benimki gibi güzel bir hayat kurmak istediğini söylemişti. Ona yardım edip bir ev tuttum. Gerçekten değişmiş gibiydi. Uzaktan onu izliyordum ama hayatıma almıyordum. Babamla bıraktığı unutulmaz izler hala peşimi bırakmamıştı. Evleneceğini duyduğumda sevinmiştim ama aklımda soru işaretleri vardı. Aldım karşıma konuştum; Eğer karını döversen seni içeri tıkarım. dedim. İçindeki canavarı ortaya çıkarttığında tıkmıştım da! Fakat huylu huyundan yine vazgeçmemişti. Hasan, kendi sonunu kendi hazırlamıştı. Onu o odada öyle gördüğümde acıyla rahatlamayı aynı anda hissetmiştim. Eski günlerin, özgür ruhumu yaralamasına izin vermeyecektim. Artık geleceğe ve güzel günlere ve umutla bakıyordum. Yeğenimi, annesiyle birlikte, sevgiyle yetiştirecektik. Umut, ülkemizde yetişen diğer vatansever ve çalışkan gençler gibi, adaletten ve doğruluktan ayrılmayıp bizlerden aldığı emaneti, ilelebet muhafaza ve müdafaa edecekti."} {"url": "https://gazetesanat.com/umut-ve-guven-sergisi-taksim-sanatta-acildi", "text": "İyilik İçin Sanat Derneği ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki Kültür AŞ iş birliğiyle düzenlenen Umut ve Güven Sergisi, Taksim Sanat'ta kapılarını açtı. Ulusal ve uluslararası alanda başarılar elde etmiş toplam 18 sanatçının eserlerinin sergilendiği Umut ve Güven Sergisi'nin gelirleri, İyilik İçin Sanat Derneği'nin Hatay'da yürüttüğü Kadın ve Çocuk Dostu Alanlar projesine bağışlanacak. Sanatın daha geniş kitlelere yayılması amacıyla faaliyetlerini sürdüren İyilik İçin Sanat Derneği, Hatay'da başlattığı Kadın ve Çocuk Dostu Alanlar projesine destek amacıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki Kültür AŞ işbirliğiyle Taksim Sanat'ta Umut ve Güven Sergisi düzenliyor. Prof. Dr. Marcus Graf küratörlüğünde 18 sanatçının eserlerinin sergilendiği Umut ve Güven Sergisi, 11 Mayıs tarihinde gerçekleştirilen ön gösterim ile sanatseverlerle buluştu. Serginin açılış davetine İBB Kültür AŞ Genel Müdürü Murat Abbas ve İyilik İçin Sanat Derneği Başkanı Selin Bozkurt'un yanı sıra iş, sanat ve cemiyet dünyasından birçok isim katıldı. Sergiye ilişkin değerlendirmede bulunan İBB Kültür AŞ Genel Müdürü Murat Abbas, ''Şehrin merkezinde yer alan Taksim Sanat, kamusal bir kültür sanat durağı olarak sanatseverlere hizmet veriyor. 2022 yılından bu yana, yeni vizyonumuzla gerçekleştirdiğimiz sergilerde sanatçısından sanatseverine her kesime erişilebilir hizmet vermek önceliğimiz oldu. Yaklaşık 3 ay önce yaşadığımız ve hepimizi derinden sarsan deprem felaketi, bizlere bir arada, dayanışma içerisinde olmanın önemini bir kez daha gösterdi. Bugün açılışını yapmaktan gurur duyduğumuz Umut ve Güven Sergisi, sanatın birleştirici gücünün bir simgesi. İyilik İçin Sanat Derneği'yle iş birliği içerisinde Prof. Dr. Marcus Graf küratörlüğünde, 18 değerli sanatçının katkılarıyla hazırlanan sergi, gelirinin afetzedeler yararına harcanacak olmasıyla bambaşka bir öneme sahip. Bu vesileyle, serginin her aşamasında desteğini sürdüren Sayın Graf'a, İyilik İçin Sanat Derneği'ne, çok değerli sanatçılarımıza ve emeği geçen herkese ayrı ayrı teşekkür ediyorum.'' dedi. Sergi açılışında konuşan İyilik İçin Sanat Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Selin Bozkurt, Sanatın iyileştirici ve birleştirici gücüne olan inancımız ile projelerimize hız kesmeden devam ediyoruz. Felaketin yaşandığı ilk günden itibaren İyilik İçin Sanat Derneği olarak elimizden gelen tüm desteği bölge halkına ulaştırmaya gayret ettik. Açılışını gerçekleştirdiğimiz Umut ve Güven sergisi bizler için çok büyük önem taşıyor. Sergiden elde edilecek gelir ile deprem bölgeleri için oluşturduğumuz Kadın ve Çocuk Dostu Alanlar projemize katkı sağlanacak. Bu gibi sanat etkinlikleri ile hem depremzedeleri unutmuyoruz hem de onlara katkı sunmaya devam etmeyi amaçlıyoruz. Bu sebeple tüm sanatseverleri ve koleksiyonerleri sergimize bekliyoruz. Taleplerimizi geri çevirmeyerek sergimizde yer alan değerli sanatçılarımıza ve iş birliği ile desteklerini esirgemeyen İBB Kültür AŞ'ye teşekkür ediyorum. dedi. Ahmet Oran, Alea Pınar Du Pre, Ayla Turan, Azade Köker, Bedri Baykam, Burcu Perçin, Devrim Erbil, Ebru Uygun, Ekrem Yalçındağ, Emre Namyeter, Gülveli Kaya, Haluk Akakçe, Horasan, Mehmet Güleryüz, Murat Germen, Seydi Murat Koç, Süleyman Saim Tekcan ve Yiğit Yazıcı gibi birbirinden değerli sanatçıların katılımıyla gerçekleşen sergideki eserler, İyilik İçin Sanat Derneği'nin web sitesi iyilikicinsanat. org üzerinden satışa sunuldu. Umut ve Güven Sergisi, 2 Temmuz 2023 Pazar günü akşamına kadar Taksim Sanat'ta gezilebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/umut-vicdanin-yeni-ikilisi-ask-icinde-yayinda", "text": "Başarılı müzisyen Umut Vicdan'ın yeni ikilisi Aşk İçinde, tüm dijital platformlarda yerini aldı. Umut Vicdan, 'Aşk İçinde' ve 'Bırak Ardında' isimli iki şarkısı ile müzikseverleri büyüleyici bir hikayenin içine çekiyor. Ilde isimli albümü, KavIrs ve Sky Circles isimli single çalışmaları ile müzik dünyasınıda beğeni toplayan genç müzisyen Umut Vicdan'ın yeni ikili çalışması tüm dijital müzik platformlarında dinleyicileriyle buluştu. Albümde 'Aşk İçinde' ve 'Bırak Ardında' isimli iki şarkı bulunuyor. İkilide yer alan ayrılık ve kabullenme temalı iki şarkı, hepimizin başından geçebilecek ortak bir hikayeyi anlatıyor. Umut Vivdan 'Aşk İçinde' şarkısında kederi anlatırken, 'Bırak Ardında' ile bu kederi yaşayan herkesin sesi oluyor. Sanatçının Brüksel'de bulunan stüdyosu Pianist's Corner'de kaydedilen ikilide, Umut Vicdan, piyanoyu elektronik müzik ile kendi tarzıyla harmanlayarak özgün ve farklı melodilere imza atıyor. 3 yaşında piyano çalmaya başlan Umut Vicdan uzun yıllar Fazıl Say, Muhiddin Dürrüoğlu, Emre Elivar, Emrecan Yavuz gibi ünlü piyanistlerin hocası Kamuran Gündemir ile birlikte çalıştı. Ardından Brüksel Kraliyet Konservatuarı'ndan mezun olan Mehmet Okonşar ile calışmaya başlayan başarılı müzisyen, bu dönemde İdil Biret de dahil olmak üzere yurtiçi ve yurtdışında ünlü hocaların masterclass'larına katıldı. Lisede Ted Ankara Koleji'ne giden cep piyanisti lakabıyla öğrenimi boyunca Ted Ankara Koleji Çok Sesli Korosunun eşlikçiliğini yaptı. Lise eğitiminin yanında Uluslararası Bakalorya programına, Mehmet Okonşar ile piyano eğitimine ve Aytuğ Ülgen'le müzik teorisi derslerine devam etti. Liseyi bitirdikten sonra, Brüksel Kraliyet Konservatuarı'nın yetenek sınavını kazanarak lisans ve master eğitimini aynı okulda çeşitli hocalarla çalışarak tamamladı. Bu dönemde elektronik müzikle tanışan sanatçı, master eğitimini birincilikle bitirmesinin ardından, konservatuarın verdiği özel burs ile UVMUSIC isimli şirketini kurarak müzik dersleri vermeye başladı. Geçtiğimiz yıl kendi stüdyosu Pianist's Corner'i kuran sanatçı kayıt, aranjman, mix, mastering hizmetleri vermeye ve konserler düzenlemeye başladı. Compania Atipica Randagia isimli tiyatro şirketinin Ilde isimli oyunu icin 4 soundtrack'den oluşan bir albüm yapan Umut Vicdan, tüm dünyayı etkileyen Covid 19 pandemisi döneminde Youtube ve Instagram üzerinde kendi yaptığı besteleri ve coverları paylaştı ve büyük ilgi gördü."} {"url": "https://gazetesanat.com/umut-yolunda-suriyeden-turkiyeye-uzanan-bir-hikaye-hakimin-yolculugu", "text": "Fabien Toulme'nin gerçek kişilerden ve yaşanmış olaylardan esinlenerek 3 ciltlik bir seriye dönüştürdüğü Hakim'in Yolculuğu, insanlığı unutmuş bir dünyada insan olmanın nasıl bir şey olduğuna dair etkileyici bir grafik roman. Sanatçının, uzun araştırmalar sonucu ve yıllara yayılan ikili görüşmeleriyle şekillenen anlatısı, Suriye'deki savaş nedeniyle sahip olduğu her şeyi geride bırakıp, tamamen yasal yollar üzerinden, yeni ve daha yaşanabilir bir yaşam kurmak için mücadele eden bir adamın çabalarına tanıklık ettiriyor. Kendi halinde bir bahçıvanın başına neler gelebilir? Hakim için yaşam, hayallerinin peşinde azimle çalışan bir genç için seyrinde ilerlerken 2011'de Suriye sokaklarında filizlenmeye başlayan Arap Baharı hareketi ile altüst olur. Dayatılan korku iklimi başta büyük kentler olmak üzere tüm ülkeyi sarar. Fidanlığı gasp edilen ve ardından sokaktaki yaralılara yardım ettiği gerekçesiyle bir süre tutuklu kalıp işkence gören Hakim için artık Suriye'de yaşamak imkansız hale gelir. Genç adamın Şam'ın güney banliyösünden başlayan sürgünlüğü; Lübnan, Ürdün, Türkiye, Yunanistan, Makedonya, Sırbistan, Macaristan, Avusturya, İsviçre ülkeleri üzerinden Fransa'nın Aix-en-Provence şehrine kadar uzanır. Serinin ilk kitabı olan Suriye'den Türkiye'yeyi Desen okurları için özel kılan yanı Türkiye'den de bolca kareler içermesi. Sokak tabelalarından şehirlerin mimarisine ve evlerin mobilyalarına kadar incelikle verilen detaylar da Fabien Toulme'nin çizer olarak hikayeyi aktarmadaki ustalığını kanıtlıyor. Hakim'in 2013 yılının Mart ayında, Amman üzerinden uçakla Antalya'ya gelmesiyle başlayan Türkiye serüveni; sırasıyla İstanbul ve İzmir şehirlerini de kapsayan bir güzergahta, trajikomik durumlar eşliğinde veriliyor. Yaşanmış bir hikayeye dayanmasından ötürü hem bir belgesel hem de merak uyandırıcı bir haber röportaj niteliği taşıyan Hakim'in Yolculuğu, usta bir çizer ve hikaye anlatıcısı olan Toulme'nin güçlü görselleriyle müthiş bir sinematografik anlatım sergiliyor. 1980 doğumlu çizer, mühendislik okuduktan sonra Brezilya, Benin, Guyana ve Fransa gibi ülkelerde yaşadı. Fransa'ya döndükten sonra Spirou gibi dergilerde çalışmaları yayımlandı. Otobiyografik özellikler gösteren Beklediğim Sen Değildin isimli romanı 2019 yılında Baobab Yayınları tarafından yayımlandı. Hakim'in Yolculuğu adlı 3 ciltten oluşan bu eser, çizgi roman festivallerinde büyük ilgi gördü."} {"url": "https://gazetesanat.com/umutcan-utebay", "text": "1994 yılında İstanbul'da dünyaya gelen oyuncu Umutcan Ütebay, Tarabya'da başarılı bir öğrencilik dönemiyle geçen çocukluk yıllarının ardından soluğu tiyatroda almaya karar veriyor. Öyle ki, lise yıllarının ardından, üniversite sınavından iyi bir puan almasına rağmen şansını ertesi sene tekrar deneme kararı alıyor. Yirmilere gelmeden hemen önce, oyunculuk, daha spesifik bir forma sokmak gerekirse tiyatro onun hayallerini süslemeye başlıyor. Bu nedenle konservatuvara tekrar hazırlanma kararı alıyor. Zor ve meşakkatli bir süreç de böylece başlıyor. Sınavı geçmesini sağlayacak eğitimi almalı, onu birkaç adım daha ileriye taşıyacak tiyatro mekanlarını ve isimlerini arayıp bulmalıdır. Öyle de yapıyor. Bu kararlılığı ona 2014 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda Tiyatro Anadalı'nı kazanmak olarak dönüyor. Türkiye'deki tiyatro eğitiminin en köklü kurumlarından biri olan İ. Ü Devlet Konservatuvarı'nda aldığı 4 yıllık eğitim ona pek çok hocayla tanışma, mektepli olma, Zorlu Performans Sanatları Merkezi, DOT Tiyatro gibi farklı sahnelerde tiyatro oyunculuğu sergileme fırsatı tanıyor. Ardından televizyona da sıçrayan Umutcan Ütebay, soluğu Kanal D'de yayımlanan popüler bir dizinin eğlenceli karakterini oynamakta alıyor. Umutcan ile röportajımızı okumak için aşağıya inebilirsiniz. Hoş buldum. 1994 yılında İstanbul'da doğdum. Mahallemdeki ilkokul ve liseye gittikten sonra İ. Ü. Devlet Konservatuvarı'nı kazanıp bitirdim. Şu sıralarda oyunculuk yapmaya çalışan ve hayat ne gösterir bilemeyiz tabii ama önümüzdeki senelerde de oyunculuk yapmaya çalışacak biriyim. Bu soruya verilen çok anlamlı, çok romantik cevaplar duydum ama bendeki öyle değil. Tiyatro 16 yaşıma kadar aklımın kıyısında bile olmayan bir meslekti. Okula çok büyük saygı duyan biriyim. O zamanlar da öyleydim. Ancak özellikle liseyle beraber öğrenci olmak benim için nedense zorlaşmaya başladı. Yıllardır gördüğüm derslerin uzağında bir şeyler öğrenmek istedim ve üniversite için alternatif aramaya başladım ve konservatuvar fikri aklıma kazındı. Hikayenin başlangıcı bu. Ancak şu an bu kadar sığ değil. Tiyatroyla tanıştıkça, bu mesleğin kendimi ifade etmemde, bir kimlik oluşturmamda, benim bir başka, belki de en önemli yaşam alanım olduğunu fark ettim. Hızla, bir alternatif olmaktan çıkıp, hayatımı üzerine kuracağım bir üstün amaç haline geldi. Konservatuvarı İstanbul'da okumak istiyordum. Sanırım doğma büyüme buralı olduğumdan. Esasında sadece konservatuvar okumak istiyordum, ama direkt seçme şansım olsaydı da bizim okulu seçerdim. Bunda muhteşem bir manzarası oluşu da bir etkendir. Aslında dışarıdan bakıldığında çok da estetik durmayan, içeri girildiğinde de dışardaki hissin pek değişmediği bi yer. Yıllar onu da yıpratmış. Ama şu söyleyeceğim çok benlik olmasa da, o kadar önemli insanın orada adım attıklarını, o trabzanı tutarak merdivenden çıktıklarını, o pencereden aynı manzaraya baktıklarını biliyorsun ki, o ruh sana hiçbir şey yapmasan da bir şey veriyor. Ne verdiği elbette senin neyi ne kadar alabildiğinle ilgilidir ama kesinlikle eli boş göndermiyor. 1900'lerin hemen hemen başında kurulan bir okul. Bu yaşanmışlık, bu hatıralar bence önemli bir yer tutuyor okulum için. Aslında konservatuvarlı olmak tek başına ne bir şey ifade ediyor ne de bir duygu hissettiriyor. Bir okulu kazanmak, okumak, bitirmek yalnızca bir etiketten ibaret. Okul elbette, ister istemez bir yol açıp yürüyebileceğin yere ışık tutuyor. Gerisi kişiye kalmış. Disk halinde yüklenmiyor hiçbir şey. Özverili olup, yılmadan, yorulmadan, pes etmeden çabalayan insanların okul okusalar da okumasalar da hedefledikleri yere ama erken ama geç geleceklerini düşünüyorum. Okullar yalnızca bu özveriyi sağlayabilenlerin yüklerini hafifletiyor. Bu soruya önceden daha spesifik cevap veriyordum ancak bu çokça değişkenlik gösterebileceğinden, önceki yanıtlarımın artık doğru olduğunu düşünmüyorum. Naçizane söyleyebileceğim hedefe yüzde yüz kanalize olarak onunla ilgilenmek. İlgili olmak, hayatının merkezine koymak anahtar kelimelermiş gibi geliyor. Ben dahil birçok insanda Nereden başlamalıyım? hissi çokça yaşanıyor. Zamana güvenerek, acele etmeden, istisnasız her gün hedeflediğin şeyle ilgilenmek bir zaman sonra kişide bir bakış açısının oluşmasını sağlıyor. İleride ilk başta seninle hedefin arasında bir bağ oluşmasını sağlayan şeyler yanlışsa onu değiştirme şansın oluyor. Ancak en başta, doğru ya da yanlış o bağın kalın düğümlerle atılmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Niteliksiz, önüne her gelen şeyden bir şeyler almak olarak algılanmasını istemem bu söylediklerimin, yalnızca şartlar dahilindeki en iyi, en yararlı şeylerle işe başlamamak geri dönülemez bir hata değil, demek istiyorum. Eğer o şeyler o kalın düğümleri atmakta işe yarayacaksa, kullanılmalı. Sınavda okuldan okula adayın karşısına çıkan şeyler değişkenlik gösterebiliyor. Ben eğer değişmediyse sadece kendi okulum için konuşabilirim. Birinci aşamada bir komedi, bir dram tiradı ve bir şiir isteniyor. İkinci aşamadaysa bir analitik sınav, bir şan sınavı ve tekrar parçalarınızı oynayabileceğiniz, tekrar şan sınavına girebileceğiniz, tekrar şiirinizi okuyabileceğiniz, size hayattan, sanattan soruların gelebileceği neredeyse tüm hocaların orada olduğu bir mülakat var. Okuldaki eğitim baktığın zaman kapsamlı. Oyunculuk dışında diksiyon, müzik bilgisi, solfej, estetik, tiyatro tarihi, tiyatro edebiyatı, sinema, dans gibi birçok alana yayılmış. Bunların hepsinden yüksek verim almak bana kalırsa zor. Kişiye, hocaya ve müfredata bağlı. Okuldaki mezuniyet oyununu birkaç farklı sahnede oynadıktan sonra mektepten mezun oldum. 2018-2019 yılında DOTkanyonda'da Çıkışa Gel adlı oyunda oynadım. 2019 yılında da Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde DOT ve Zorlu ortak yapımı olan Bırak İçeri Gireyim'de oynadım. İşin özünde keskin farklar olduğunu düşünmüyorum. Belli bir matematikle kurduğun rolü oynarken yaptığın şey oyunculuk. Nerede olduğu önemli değil. Ancak işin içine şartlar, kişiler, yer, mekan, zaman, insan ilişkileri gibi etkenler girdikçe farklılıklar ortaya çıkıyor. Tiyatronun devamlılığı, o an meydana gelmesi elbette çok özel bir durum. Aynı oyunu sonsuza kadar oynadığında bile sonsuz farklı oyun çıkıyor ortaya. Performansın canlı olması işi her bakımdan daha cazip kılıyor. Kamera önündeyse durum daha farklı. Tiyatroda işi sabitlemek için birkaç ay boyunca yaptığın prova özellikle diziler için pek mümkün değil. Ancak orada da kesip tekrar oynama fırsatın var. İkisinin de çok sevdiğim ve hiç sevmediğim yanları var. Başta dediğim gibi salt oyunculuktan bahsedeceksek benim için büyük farklar yok ortada. Bu konuda beni sevindiren ve endişelendiren iki başlık var aslında. Son yıllarda, giderek tiyatro üretiminin artması her şeye rağmen olumlu bir durum. Maddi koşullara, elverişsiz mekanlara, giderek artan baskıya rağmen hala bir şeyler üretmeye çalışan, bir de buna nitelik katma gayretinde olan her kişi veya topluluk müthiş saygı duyulası bir özveri koyuyor ortaya. Endişelendiren kısımsa son cümlede bahsettiğim nitelik kelimesi. Büyük ya da küçük fark etmez her topluluk ya da sahnenin ilk hedeflerinden biri para kazanmak. Bu çok doğal ve anlaşılır. Ancak bu hedef diğer tüm hedefleri örtüyor, yok sayıyor, alaşağı ediyorsa orada tiyatro sanatından bahsedemeyiz. Yapılan şey alelade bir oyundan başka bir şey olamaz. Derinlik katmadan, sığ bir tabakada, yalnızca daha fazla seyirci, daha fazla para mantığıyla kurulan bir sistem, yapılan bir oyun günü kurtarmaktan ileriye gidemez. Oyunculuğu en geniş tanımıyla bir anlatıcı olarak görmekteyim. En azından hayatımın bu döneminde. Aslında sanat adına bir şeyler üreten herkesin derinlerde bile olsa bir anlatma ihtiyacı hissettiğini düşünüyorum. Oyunculuğun kendi başına bir sanat olup olmadığı başka bir tartışma konusu, ancak diğer sanat alanlarıyla olan ilişkinin -ki özellikle edebiyatın- oyunculukta belli bir yetkinliğe erişmede büyük pay sahibi olduğunu görüyorum. Özellikle bu söylediklerim tamamen subjektif çıkarımlar. En ufak entelektüel bir birikim gerekli midir oyunculukta bilmiyorum. Ancak benim tarafımda, yaşamımda tanık olma ihtimalimin neredeyse olmadığı olayları, bir ilişki kurma ihtimalimin neredeyse bulunmadığı kişileri edebiyatla tanımam ve hatta bende iz bırakan yaşantılara tanık olmam daha iyi bir anlatıcı olma yolunda ilerlememi sağlıyor gibi hissediyorum. Aslında iki soruya da Evet öyle olmalı. diyebilirim. Oyunculuk hissedebilirim kumarı oynanmayacak kadar teknik bir iş aslında. Bu kumar provalarda oynanabilir. Bir sahneyi onlarca, yüzlerce farklı biçimde deneyip nihayetinde bir karar verildiğinde artık iş onu sabitlemekten geçiyor. Bir matematik denklemi gibi ne hissettiğini, neyi tercih ettiğini, oraya nasıl ulaştığını bilip defalarca tekrar etmelisin ki oyun sırasında sen de, oyun da sallanıp flulaşmayın. Yani rolü elbette içselleştirmeli elbette, anlamalı ancak bir o kadar da role uzaktan bakmalı. Böyle genç sanatçıların sanat için azımsanmayacak özverileriyle mücadele vermeleri, bizden geçti diyenler için bile hayatın heyecanını geri getiriyor. Teşekkürler onu bize tanıttığınız için.."} {"url": "https://gazetesanat.com/unutusun-ve-hatirlayisin-hikayesi-yediler-teknesi", "text": "Eski Ahid, Yaratılış bölümünde ve Kur'an-ı Kerim Hud suresinde Yaradan'ın dünyayı altı günde yarattığı yazılıdır. Eski Ahid, bunun devamında yedinci günde Yaradan'ın dinlendiğini belirtir. Yediler Teknesi'ndeki yolcular ise altı gün boyunca kurmaya çalıştıkları dünyaların peşinde gider ve yedinci gün bunun mümkün olmayacağını anlarlar. Abdullah Aren Çelik'in üçüncü kitabı bu yönüyle bana Bela Tarr'ın Torino Atı filmini hatırlatıyor. Orada da varolan dünya altı günde kuruyup çöle dönüyordu. Burada bir benzerlik daha var ama onu da kitabın okurlarına bırakıyorum. Kule'nin düzenli olarak anons ettiği, Huzurunuz huzurumuzdur... teminatına karşın Siderya sokaklarında tekinsiz bir hava esmektedir. Bu hava döner dolaşır yaşlı Marangoz Eyüp'ün kapısını tıklatır. Kapıdaki adamlar kayıp oğlundan olduğunu söyledikleri bir mektup ve defteri yaşlı adamın eline tutuşturup gayba karışırlar. Mektupta ve defterde okuduklarından -ki ne olduğunu okur bilmez- şaşkına dönen Eyüp, bir nehir kenarında oturup mektubu tekrar okumak isterken bir ceset bulur. Ceset dile gelir ve Eyüp'ün yakasına yapışır. Bir talebi vardır: Yaşlı adam, öldü mü kaldı mı bilinmeyenlerin gömüldükleri yerleri bulacak ve onları hak ettikleri şekilde defnedecektir. Bunu yaparken de cenaze namazını kılacak yedi kişi bulacaktır. Yapmadığı takdirde boğazına yapışan el, onu nerede olsa bulacaktır. Eyüp bu görev için neden kendinin seçildiğini bilmese de müteveffanın, Oğlunu görebilirsin, vaadiyle bu göreve dört elle sarılır. Siderya sokakları işini kolaylaştırmadığı gibi peşine de onu taciz eden başka adamlar takılan Eyüp yine kapısında peyda olan köpek Kerberos'la beraber hem öldü mü kaldı mı bilinmeyenleri hem de namazı kılacak yedi kişiyi arayıp taramaya başlar. İşler karıştıkça Eyüp'ün kafası da karışır, bulduğu kemiklerden bir gemi inşasına girişir. Kemikten gemi ve Eyüp'ün ikna etmesine bile gerek kalmadan gelip onu bulan, biçilen kaderden kaçarken yazgılarına koşan, birbirinden garip yedi yolcu nihayetinde sadece Eyüp'ün güzergahını bildiği yola koyulurlar. Geminin yolcularının ve tufanın eşlik ettiği yolculuğunun Nuh Tufanı'nı işaret ettiği de aşikar. Bununla beraber birçok doğu masalında görülen motifler de ince ince işlenmiş. Özellikle Eyüp hariç diğer altı yolcunun hikayeleri bu lezzeti veriyorlar. Hiç görmediği Dılşa'ya aşık, santur çalan cüce ve kambur Sedat; sevdiği kadını kaybettiği gibi ondan olan oğlunu kaybeden imam Talip; her şeyi bir hatırlayıp bir unutan Arzuhalci; çocukluğunda görme yetisini kaybeden ve bir başka diyardaki çaresinin peşine düşen ama Enes; tenburunun tellerine vuran mızrap kalbine denk gelince aşkının uğruna ülkeyi terk eden Said; istenmediği diyarlarda bilinmeyen dillerde şarkılar söylerken aşkın peşinden giden mülteci Yezdan ve onların yola düşme nedenleri başlı başına birer roman konusu olur. Yediler Teknesi, ince işlenmiş kurgusu, masalsı yapısı, gizemini faş etmeden ilerleyen hikayesi ile sadece buraya kadar yazılanlardan ibaret değil, roman aslında yersiz yurtsuzlaşma, toplumsal bellek, otoriterleşme ve benliğin yitimi, toplumsal/bireysel vicdan ve yas temalarını odağına alıyor. Eğer bir kurgu dışı ad vermek gerekseydi, her ne kadar Sezai Karakoç'u işaret etse de ondan tamamen bağımsız, Unutuşun ve Hatırlayışın Kitabı pek de yakışırdı. Öyleyse buna göz kırpan bir alıntıyla sonlandıralım yazıyı. Yediler Teknesi, Abdullah Aren Çelik. Everest Yayınları, 2021."} {"url": "https://gazetesanat.com/uskudar-belediyesi-turkiyenin-kultur-bakan-yardimcilarindan-prof-dr-ahmet-haluk-dursunun-adini-kutuphanede-yasatacak", "text": "Üsküdar Belediyesi Türkiye'nin kültür bakan yardımcılarından Prof. Dr. Ahmet Haluk Dursun'un adını İstanbullulara kazandırdığı kütüphanede yaşatacak. Üsküdar Belediyesi tarafından projelendirilen, Prof. Dr. Ahmet Haluk Dursun'un doğum gününde Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Milli Eğitim Bakan Yardımcısı Ahmet Emre Bilgili, Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen, İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Necmeddin Bilal Erdoğan, Prof. Dr. Dursun'un eşi Gülşen Dursun ve kızı Nilay Dursun'un yanı sıra çok sayıda akademisyenin katılımıyla açılışı gerçekleşen kütüphane, yüzlerce gencin eğitim ve sosyal hayatına kalıcı değerler kazandıracak. Açılışta yaptığı konuşmada Türkiye'de hayata geçirdikleri her eserde bir kütüphaneye yer vermeye özen gösterdiklerini belirten Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Üsküdar Belediyesi diğer belediyelerin yanı sıra hemen her kuruma örnek olabilecek işlere imza atıyor. Nevmekanlar, imza niteliğindeki bu özgün çalışmalar içinde gerçekten göz doldurmaktadır. Bugün de bu silsileye bir yenisini eklemekteyiz dedi. İmza attıkları projelerle Üsküdar'ın kültür sanat merkezi unvanını yaşatmayı sürdürdüklerini vurgulayan Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen, Nevmekanlarımız, kütüphanelerimizle yüz binlerce kitabın okurlarla buluşmasına vesile olmaktan dolayı çok mutluyuz. Bu kütüphanemiz de büyük bir zincirin büyük bir halkası oldu. İnşallah sandalyeleri hiç boş kalmayacak. Haluk hocamızın adını yaşatacağımız kütüphanemizle gençlerimizin eğitim ve sosyal yaşamlarına değer kazandıracağız dedi. Üsküdar Belediyesi, kültür, sanat ve spor aktivitelerini herkes için ulaşılır bir hale getirmek amacıyla hayata geçirdiği projelere bir yenisini daha ekledi. Üsküdar'ı bilim, sanat ve kültür merkezi haline dönüştüren Üsküdar Belediyesi 2 yıl önce geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybeden tarihçi Prof. Dr. Ahmet Haluk Dursun'un adını taşıyan kütüphaneyi İstanbulluların hizmetine sundu. Açılışta yaptığı konuşmada bilginin ve ilim sahiplerinin asırlık mirasına ev sahipliği yapan kütüphaneleri çok önemsediklerine işaret eden Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Kütüphaneleri hayatınızın her anında karşınıza çıkabilecek şekilde yaygınlaştırıyoruz. Bununla da yetinmeyip vaktinizi en verimli şekilde geçirebileceğiniz bir anlayışla kütüphaneleri sosyal yaşam alanları, sergilerle, atölyelerle, eğitim ve etkinliklerle zamana değer katacak mekanlar haline getiriyoruz. 2022 sonunda İstanbul'a kazandırmak istediğimiz Rami Kışlası Kütüphanesi, 51 bin metrekare açık, 36 bin metrekare kapalı alanı ile İstanbul'un en büyük, dünyanın ise sayılı kütüphanelerinden biri olacak dedi. Hizmetin bir yarış olduğunu ve bu yarışın devamlılığını sağlayacak, menzili daima ileriye taşıyacak kişi ve kurumların da önemli olduğuna dikkati çeken Ersoy, Üsküdar Belediyesi bu noktada diğer belediyelerin yanında hemen her kuruma örnek olabilecek işlere imza atmıştır ve atmaya devam etmektedir. Nevmekanlar, imza niteliğindeki bu özgün çalışmalar içinde gerçekten göz doldurmaktadır. Bugün de bu silsileye bir yenisini eklemekteyiz diye belirtti. Üsküdar'ın asırlardır, İstanbul'un, Türkiye'nin kültür sanat merkezlerinden biri olduğunu, imza attıkları projelerle bu unvanı yaşatmayı sürdürdüklerini vurgulayan Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen, Üniversiteler, kütüphaneler, sokaklar, bozkırlar, merhum hocamız için birer mektepti. O da bu Türkiye mektebinden mezun oldu. Üsküdar Belediyesi olarak merhum hocamızın anısını yaşatmak için bu güzel kütüphaneyi milletimize hediye ediyoruz. Burası öyle 9'dan 5'e bir mekan olmayacak. Capcanlı, cıvıl cıvıl bir kültür yuvası olacak. 24 saat açık, her yanındaki masa sandalyelerde gençler ders çalışacak, kitap okuyacak, çay içilecek, çorba ikram edilecek. Nevmekanlarımızın sayısı artıyor, kütüphanelerimizin sayısı artıyor. Yüz binlerce kitabın okurlarla buluşmasına vesile olmaktan dolayı çok mutluyuz. Bu kütüphanemiz de büyük bir zincirin büyük bir halkası oldu. İnşallah sandalyeleri hiç boş kalmayacak. Nevmekanlardan dolayı bunun böyle olacağını çok iyi biliyoruz. Haluk hocamızın adını yaşatacağımız kütüphanemizin hizmete açılmasına katkı sağlayan herkese ve desteklerini esirgemeyen Kalyon Vakfı'na teşekkürlerimi sunuyorum dedi. Açılışta yaptığı konuşmada, kütüphanenin Üsküdar'a kazandırılması gençler için çok güzel bir gelişme olduğunu kaydeden İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Necmeddin Bilal Erdoğan, Üsküdar'daki kültürel zenginliği hissediyoruz. Yolumuz hep bir şekilde buradaki kültürel etkinliklere, zenginliklere düşüyor. Bizim de Küçük Çamlıca'da bir Türk Müzik Okulumuz var. Biz de bu zenginliğe destek olmaya çalışıyoruz. Böyle zengin bir kütüphanenin daha Üsküdar'a kazandırılması gençler için çok güzel olduğu gibi Haluk Dursun hocamızın isminin yaşatılması önemli dedi. Elim bir trafik kazasında hayata gözlerini yuman Türkiye'nin kültür bakan yardımcılarından Prof. Dr. Ahmet Haluk Dursun'un anısını yaşatan kütüphane, zengin kaynak çeşitliliği ve sosyal olanaklarıyla gençlerin eğitimlerini destekleyecek. 40 bin baskılı, 25 bin dijital kitabın yer aldığı Haluk Dursun Kütüphanesi, aynı anda 200 gencin ders çalışmasına imkan yaratacak. Gençlerin 7 gün 24 saat ders çalışabilecekleri, sınavlara hazırlanabilecekleri sağlıklı bir çalışma ortamı sağlayan kütüphane, aynı zamanda sosyalleşme olanağı da sunacak. Gençlere çay, simit, çorba, kek gibi ikramların da yapılacağı kütüphane, Üsküdar Belediyesi Hizmet Binası içerisinde yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/uygarligin-ayak-izleri-krallar-ve-tanrilar", "text": "Polisiye kurgunun matematiğiyle Antikçağın gizemlerini bir araya getiren bu yeni maceraya, Uygarlığın Ayak İzleri: Krallar ve Tanrılar'a hoş geldiniz! Yeryüzünde sayısız medeniyet önce tüm ihtişamıyla varlık buldu, sonra da yok oldu. Her biri tarih yazdı, fetihleri ve zaferleriyle övündüler. Ne var ki edindikleri tüm başarılar birer birer o günkü anlamını yitirdi, takvimden eksilen her yaprak unutuluşun buruk anısına dönüştü... Elbette zamanı dize getirip insanoğlunu gizemleri, mitleri ya da anıtsal yapılarıyla hala büyüleyenler dışında! Sanat Tarihçisi Celil Sadık, Uygarlığın Ayak İzleri serisinin ikinci kitabında, kum saatinin akışını dondurarak tarihi birkaç bin yıl geriye sarıyor; sanat dallarının konu etmekten asla vazgeçmediği, mitler ve masallardan yapılma bir labirenti adımlıyor. İlk kitabından aşina olduğumuz romansı diliyle Mısır'ın altın kumları arasına gizlenen ölümsüz krallardan, Antik Yunan tanrılarının şaşırtıcı öykülerinden ve asırlardır ayakta kalmayı başaran bir kilisenin gizeminden söz ederken uygarlık tarihinin en görkemli yapıtlarını da gözler önüne seriyor. 26 Ekim 1991'de Ankara'da dünyaya geldi. Pamukkale Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü'nden 2016 yılında mezun oldu. Fakülteyi Bizans Dönemi Ankara'sı ve Roma Hamamındaki Bizans Eserleri adlı çalışmalarla tamamlayan Celil Sadık'ın uzmanlık alanı Bizans ve Batı sanatıyla modern sanatlardır. Tezi için Ankara'da altmışın üzerinde köy gezerek Bizans Dönemi yerleşkeleri ve eserlerini inceledikten sonra mesleğini seven, bilgilerini daima canlı tutmak isteyen bir sanat tarihçisi olarak Tarihli Sanat adlı bir web sayfası oluşturup makalelerini yayınlamaya başladı. @sanatntarihi rumuzuyla sosyal medya üzerinden paylaşımlar yapan Sadık'ın yüzbinlerce sanatsever takipçisi bulunmaktadır. Ankara ve İstanbul'daki çeşitli sanat galerilerinde seminerler veren Sadık, ressamların hayatlarından Mısır piramitlerine dek pek çok ilgi çekici başlığa dair bilgilerini paylaşıyor ve Türkiye'nin dört bir yanındaki takipçilerine sanat sevgisi aşılamayı sürdürüyor. Yazarın ilk kitabı olan Uygarlığın Ayak İzleri Rönesans'tan Barok Döneme Sanat Dehaları 2019 yılında yayımlanmıştır."} {"url": "https://gazetesanat.com/uyum-ve-denge-cam-isikla-yasar-sergisi-akmde-basladi", "text": "Atatürk Kültür Merkezi, cam sanatıyla ilgili kapsamlı bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Cam Ocağı Vakfı'nın 20'nci yılı ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Cam Yılı kapsamında Kültür ve Turizm Bakanlığı destekleriyle düzenlenen Uyum ve Denge: Cam Işıkla Yaşar sergisi, 3 Aralık Cumartesi günü Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Sayın Özgül Özkan Yavuz'un katılımıyla açıldı. Küratör Seda Yavuz'un Türkiye'de cam sanatının en büyük destekçilerinden Cam Ocağı Vakfı'nın 2.300 parçayı aşan koleksiyonundan titizlikle seçtiği eserlerden oluşan sergi cam sanatını keşfetmek için benzersiz bir deneyim sunuyor. Uyum ve Denge: Cam Işıkla Yaşar sergisi 25 Aralık'a kadar AKM Galeride ziyaret edilebilir. İnsanlık tarihindeki serüveni günümüzden 5.000 yıl öncesine dayandırılan camın ışıklı ve renkli dünyası, Uyum ve Denge: Cam Işıkla Yaşar sergisi, ziyaretçileri farklı düşünsel iklimlerde yolculuğa çıkarmak üzere 3 Aralık Cumartesi günü, Atatürk Kültür Merkezi AKM Galeride kapılarını ziyaretçilere açtı. Cam Ocağı Vakfı'nın 20'nci yılı ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Cam Yılı kapsamında Kültür ve Turizm Bakanlığı destekleri ve Kültür ve Turizm Bakanı Yardımcısı Sayın Özgül Özkan Yavuz'un katılımıyla açılan sergi, 25 Aralık'a kadar AKM Galeride gezilebilecek. Açılışa katılım sağlayan Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Sayın Özgül Özkan Yavuz, açılış ziyaretinde yaptığı konuşmasında: Cam Ocağı Vakfı'nın 20. yılı vesilesiyle ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Cam Yılı münasebetiyle ve Bakanlığımızın desteğiyle düzenlenen bu özel sergide, sizlerle birlikte olmaktan duyduğum memnuniyeti belirterek hepinize hoş geldiniz demek istiyorum. Cam Ocağı Vakfı benim için de çok kıymetli bir kurum. Daha önceki görevim sırasında, İstanbul Kalkınma Ajansı Genel Sekreterliğim sırasında da kendilerine destek olmaya çalıştım. Cam bir süs malzemesi olarak 5.000 yıl önce hayatımıza girdi ama hayatın her alanında çok etkin bir şekilde kullandığımız, elbette ki sanatla yan yana geldiğinde de bize çok farklı imkanlar sunan, çok özel bir malzeme. Bu nedenle bizim kültürümüzde ve yaşantımızda da önemli bir yeri var. İstanbulumuz başta Beykoz olmak üzere; cam konusunda da inanılmaz bir birikimi var. Çubuklu'da kurulan imalathane ile ülkemiz camcılığı farklı bir noktaya geldi. Aslında çok önemli bir kültürel miras konusu bütün bu cam yolculuğumuz. Ne mutlu ki ülkemizin önemli girişimleriyle bu sene Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Cam Yılı ilan edildi. Biz bu sergiyi burada açıyoruz; eş zamanlı olarak da dün New York Türkevi'nde yine çok kıymetli cam sanatçılarımızın eserlerinden oluşan bir sergiyi de uluslararası bir alanda ziyarete açmış olduk. Orada da Türk cam sanatçılarını New York'ta farklı mecralarla tanıştırma imkanımız olacak.'' dedi. Sözlerine ''Bugünün projesi olan Uyum ve Denge ''Cam Işıkla Yaşar''ı okuduğumda konsepti çok beğendim ve etkilendim. 2002'de Cam Atölyesi olarak başlayan yolculuk, bugün vakfımıza emek veren herkesin ortak çabalarıyla uluslararası cam üretim ve eğitim merkezi olma aşamasına geldi. Bu nedenle ben Cam Ocağı Vakfı'mıza destek olan emek veren herkese ayrı ayrı tebrik ediyorum. Vakfımız bu konuda oldukça başarılı işler ortaya çıkarıyor. Serginin hazırlanmasında emeği geçen; sanatçılar başta olmak üzere, vakıf yöneticilerini, sergi Küratörü Seda Yavuz'u, sergi destekçisi kurum ve kuruluşları tebrik ediyor, hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum. Tekrar hayırlı uğurlu olsun'' diyerek sözlerini noktaladı. Sergide Cam Ocağı Vakfı'nın kuruluşundan bu yana hem Türkiye'den hem yurt dışından sanatçıların eserleriyle oluşturulan 2.300 parçayı aşan koleksiyonundan, Seda Yavuz'un küratörlüğünde titizlikle seçilmiş eserler ziyaretçilerin beğenisine sunuluyor. Bir nesneyi sanat yapan nedir? sorusunu yönelten sergi, 20. yüzyıl itibariyle zanaatın bir nesnesi olmaktan çıkıp sanatın öznesi olmaya başlayan cam malzemesine farklı bir gözle bakmaya davet ediyor. 67 sanatçının sıcak cam üfleme, alevle şekillendirme, kuma döküm, füzyon, kalıpla şekillendirme, boncuk ve mine olmak üzere belli başlı bütün teknikleri ustalıkla uygulandığı örneklerinin yer aldığı sergi, cam sanatının kapsamlı bir şöleni niteliğinde. Işık, yansıma ve rengin ön plana çıktığı sergiye cam tekniklerini ve uygulama yöntemlerini detaylandıran ve cam üretimine yakından bakmayı sağlayan videolar da eşlik ediyor. Atatürk Kültür Merkezinin geleneksel ve güncel sanatlara ev sahipliği yapan alanı AKM Galeri, Taksim Meydanı'na bakan cam cephesiyle dışarısı ile organik bir ilişki kuruyor. Meydandan salona doğru bakıldığında büyük bir cam pencere açıklığı ve sergi salonundan meydana doğru bakıldığında zamansız, aynı zamanda tarihe tanıklık etmiş bir alan görülüyor. Sergiye gelen ziyaretçiler, kapıdan girer girmez ışık ve yansımanın ön plana çıktığı bir dünyaya adım atacak. Cam sanatının en özel örneklerinin sunulduğu Uyum ve Denge: Cam Işıkla Yaşar sergisi kapsamında 23 Aralık tarihinde, Doçent Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Ağatekin, ''Dünyada ve Türkiye'de camın sanat alanı içindeki gelişimi'' isimli bir söyleşiyle sanatseverlerle buluşacak. Profesör Dr. Mustafa Ağatekin'in saat 17:00'da AKM Kütüphanesi'nde başlayacak olan söyleşisinde, hem Türkiye'de hem de dünyada gelişen sanatta camın rolünü, tarihini, gelişimini ve camın sanatla olan bağını dinleyiciye aktaracak."} {"url": "https://gazetesanat.com/uyuyan-guzel-balesi-sureyya-operasinda", "text": "Uzunca bir aradan sonra İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin 2017 senesinde repertuvarına yeniden kattığı, izleyiciden büyük beğeni ve istek alan, bale tekniği ve estetiği yönünden bu sanat dalının en önemli ürünlerinden biri olan Uyuyan Güzel balesi 30 Kasım, 3,5,7,10,12 Aralık 2019 tarihlerinde tüm ihtişamıyla gri kış günlerine renk katacak. Koreograf besteci işbirliğinin de en güzel örneklerinden biri olan Uyuyan Güzel'in koreografı Petipa; henüz yazılmamış bir müzik üzerine bu baleyi tasarlamış, Çaykovski; yazdığı güzel müzikle balenin bütün farklı kavramlarının, karakterlerin ve güçlüklerle dolu bale adımlarının en doğal biçimde kaynaşmasına olanak vermiştir. Yüz yıllık uykuya dalan güzel bir prensesin hikayesini anlatan klasik bir Avrupa masalı olan Uyuyan Güzeli İstanbul Devlet Opera ve Balesi- Bale Başkoreografı sayın Ayşem Sunal Savaşkurt, çıkış noktası olarak Petipa'ya sadık kalarak ve R. Nureyev'den de etkilenerek sahneye koymuştur. Temsil tarihleri: 3, 5, 10, 12 Aralık 2019 saat: 20.00, 30 Kasım ve 7 Aralık 2019 saat: 16.00 Kadıköy Belediyesi Süreyya Opera Sahnesi. Uyuyan Güzel, 100 yıllık uykuya dalan güzel bir prensesin öyküsünü anlatan klasik bir Avrupa masalıdır. Aslen 1697 yılında Fransız Charles Perrault'un ve 1812 yılında Alman masal üstatları Grimm Kardeşler'in yazıya geçirdiği masal, daha önce de Basile tarafından Ay, Güneş ve Talia adıyla İtalya'da yayımlanmıştı. Çaykovski, St. Petersburg'daki Çarlık Tiyatrosu Mariinski'nin müdürü İvan Vsevolozhski'den 25 Mayıs 1888 tarihli bir mektup alır. Vsevolozhski, Charles Perrault'un La Belle au Bois Dormant adlı peri masalları üzerine bir bale yazmasını önermektedir. Bunun üzerine Çaykovski, Vsevolozhski'den bir senaryo hazırlamasını talep eder. Tarihler 3 Eylül'ülü gösterdiğinde eline geçen senaryoyu bir solukta okuyan Çaykovski, aynı gün hem Vsevolozhski'ye, hem de kardeşi Modest'e birer mektup yazar ve bu senaryo tam bana göre, bestelemek için bundan daha iyisini isteyemem diyerek beğenisini dile getirir. Bestecinin çalışmaya başlaması için gerekli olan detaylı oyun planını, balenin koreografisini yapacak olan Marius Petipa, senaryonun yazarı Vsevolozhski ile iyice konuşup ve Çaykovski'nin de görüşünü aldıktan sonra hazırlayıp gönderir. Marius Petipa, henüz yazılmamış bir müzik üzerine Uyuyan Güzel balesini tasarlamaktadır. Daha önceden oyundaki kişilerini belirlemiş, tempoyu, ritmi ve hatta hangi çalgıların kullanılacağını bile düşünmüştür. Çaykovski ile buluştukları zaman, ona, nerede ne yapması gerektiğini büyük bir titizlikle tek tek anlatmıştır. Klasik bale repertuarının en önemli eseri olarak kabul edilen, konservatuarlarda üzerine incelemeler yazılan ''Uyuyan Güzel'' ilk defa 1890 yılında St. Petersburg'da sahnelenmiş, ancak asıl şöhretine 20. yüzyılda kavuşmuştur."} {"url": "https://gazetesanat.com/uzay-yarislarinin-unutulmaz-aktorleri-nasa-interactive-space-sergisinde", "text": "İnsanlığın uzay macerasına mercek tutan NASA Interactive Space Sergisi, uzay yarışının ilk aktörlerine ev sahipliği yapıyor. 64 yıl önce Sovyetler Birliği'nin Sputnik 1 yapay uydusunu fırlatmasıyla başlayan ve ardından ABD'nin Explorer 1 adlı ilk uydusunu dünyanın yörüngesine göndermesiyle ivme kazanan uzay yolculuğunun rekabet ve macera dolu hikayesi 16 Kasım'dan itibaren Metropol İstanbul'da meraklılarıyla buluşuyor. İlk uzay yarışı, Sovyetler Birliği'nin 1957 yılında ve ardından 1958 yılında ABD'nin yanıt olarak kendi uydusunu göndermesiyle başlıyor. Uzay çalışmalarına yön veren Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin kurulmasını sağlayan bu rekabet, insanoğlunun uzay teknolojisinin gelişiminin hızlandıran en önemli olaylardan biri olarak görülüyor. Sovyetler Birliği hem ilk uzay uydusunu üretti hem de ABD ile uzay yarışını başlattı. 4 Ekim 1957 tarihinde Rusya tarafından uzaya fırlatılan Sputnik yapay uydusunun Bip sesi tüm dünyada duyuldu. Vostok-K roketiyle taşınan Sputnik, bilim insanlarına alçak dünya yörüngesindeki atmosferin yoğunluğu ve iyonosfer hakkında bilgi vermeyi başardı. ABD'nin 1958'de Jüpiter-C roketi tarafından taşınan Exporer 1 uydusuyla yanıt verdiği yarışta, dünyayı zararlı güneş radyasyonundan koruyan Van Allen radyasyon kuşağının varlığına dair çığır açıcı kanıtlar sağlandı. 22 gün boyunca dünyaya radyo sinyalleri gönderen Sputnik 1 ise üç ay boyunca Dünya'nın etrafında döndü ve atmosfere girmesiyle yanarak yok oldu. Bu tarihi olayı tekrar keşfetmeye imkan tanıyacak NASA Space Adventure sergisi, Explorer 1 ve Sputnik 1 uydularının modellerinin yanı sıra bu yarışta insanoğlunu Ay'a götüren Apollo kapsülü modeline kadar uzay araçlarının modellerine ev sahipliği yaparak, ziyaretçilerini 16 Kasım itibarıyla nefes kesici bir uzay yolculuğuna çıkaracak."} {"url": "https://gazetesanat.com/vahap-aydogan-bir-yuzlesme-yasiyorum-biyografilerde", "text": "Vahap Aydoğan Mardinli bir ressam! Bu cümleyi onu tanıdığımdan beri o kadar çok okudum ki! Sonra bunun üzerine çok konuştuk, neden hiç İstanbullu ya da Fransalı ressam deme ihtiyacı hissetmiyorduk? Bu konuya pek çok farklı açıdan bakabiliriz belki ama onun yerine soru olarak yöneltip kendisinden yanıt aldım. Bu konu bir yana Vahap'a ve sanatına odaklanmak isterim. Çok güzel bir kalbi olduğunu bilmenin yanı sıra resme bakış açısını da seviyorum. Son birkaç yılımı biyografiler, bence portreler, yazarak geçirdim. Vahap'sa biyografik tablolar çiziyor. Her bir tablonun duygusu öyle muhteşem ki, bakmanın ötesine geçip gördüğünüzde gerçek yaşamlarla yüzleşiyor, sonra sanatçının yüzleştiklerine tanık oluyor, onları hissediyor ve bazılarında kendinizden de izler buluyorsunuz. Çünkü hayat birbirimize benzediğimiz yönlerle yaşanır bir hal alıyor. Hani Bunu bir tek ben yaşamıyorum, yalnız değilim, deriz ve kaygılarımızı kovarız ya, işte, sanırım Vahap tablolarıyla insana bunu yaşatıyor. Henüz hiç yüz yüze gelmedik ama o ne zaman sosyal medyasında görüş almak istediği bir tablosunu paylaşsa kalbimden geçenleri onunla paylaşıyorum. Yaşamak sanırım böyle bir şey; bir şekilde mesafeler ortadan kalkıyor ve bambaşka duygular düşüncelere dönüşüp akıp gidiyor. Söyleyecek ne çok şeyim varmış, susuyorum. Hadi bir fincan kahveniz hazırsa, başlayalım. Elbette her insanın dışarıdan dekor olarak kullandığı, etten kemikten var olduğu kimliği dışında bir de içsel dünyası vardır. İçsel olarak ifade etmek zor olacak ama dünyası çok yönlü olan, sanata bağlı, tutkusu ve hedefleri resme evirilmiş net bir çizgideyim. Duygularım konusunda şunu söyleyebilirim: Psikolojik olarak derinliği karmaşık, fikirleri bir potada birleştirmeyi başarmış, öğrenmeye aç, çok renkliliği seven ve gerçek üstü düşünmekten kendisini alamayan bir karakterim. Aslında resim çizmeye herkes gibi bende okulda başladım ama kilden bibloları daha küçük yaşlarda yapardım. Olumsuz olan örgün eğitim hayatımın hiçbir kademesinde resim dersimin olmayışı bir talihsizlikti. Ben sanatı da resim çizmeyi de tam olarak Diyarbakır'daki keçi burcunda açılan sergide keşfettim. Sonrası güzel sanatlar fakültesinde eğitim sürecim, sergiler ve en son halkası ise biyografi çizimlerimdir. Pandemiye nasıl baktığımız çok önemli aslında. İşçi emekçi sanatçı ve tüm meslek gruplarına pandeminin hem ekonomik hem de psikolojik olarak şüphesiz yıpratıcı etkisi olmuştur. Kendim için şunu söyleyebilirim: İçsel dünyamla çokça bir zaman geçirme ve zamanı sorgulama fırsatı bulduğuma inanıyorum. Çalışmalarım noktasındaysa çokça zamanı resim çizerek geçirdim, geçiriyorum. Sergilerden uzak kalmamız daha çok sosyal mecralara yoğunlaşmamıza vesile oldu. Özellikle biyografi çizeyim ya da bu tabloları sürreal olarak stilize edeyim, diye bir uğraşım olmadı. Ben gizemi görmeyi, söylenmeyeni söyletmeyi ve özellikle sonsuzluğu aramayı amaç edinmiş bir yüzleşme yaşıyorum biyografilerde. Tamamen deneyimlerin sonucunda gelişen bir süreç. Kendimi bildim bileli insan anatomisi ya da bir objeyi deforme etme ve bambaşka bir boyutta göstermek gibi etütlerim vardı. Bu etütler de bugünlere ışık tuttu, diyebilirim. Sanatta olsun başka meslek dallarında olsun insanın beyaz, gri ve siyah bir düzlemde yol aldığına inanıyorum. Henüz gri alanın sonu siyah alanın başında olduğumu düşünüyorum. Deneyim ve zaman bu tarzın oluşmasında en büyük etken. Yaklaşık 22 yıldır sanatla iç içeyim. Çalışmalarımın ve tarzımın olgunlaştığı yol bu oldu. Zaten sanatı ve üslubu tanımlarken hep şu ifadeleri kullanırım: Sanatta karakter ve bir üslup varsa o bir yoldur. Siz o yola girmezsiniz, zaten o yol size aittir ve siz, yolun yolcusu değil, yolun kendisisiniz. Tuvali boş bir levha olarak düşündüğünüzde orayı bir düşünce, bir peyzaj, bir natürmort olarak doldurabilirsiniz, bu size kalmış bir şey. Ama ben o tuvale bir insanın hayat hikayesini stilize etmekten ve bunu sürreal olarak işlemekten inanılmaz bir haz alıyorum; bu haz ise benim motivasyon kaynağım oluyor. Elbette. Psikoloji olabildiğince karmaşık olduğu gibi olabildiğince de basittir; madalyonun iki yüzü gibidir. Bazen bir fırtınada kopan kavganın tarafı bazen de o fırtınanın dinmesinin mimarı oluveriyorsunuz. Bu yüzden ne karmaşa ne de dinginliğin tarafında oluyorum. Kişinin gerçek karakterine, özüne, benlik duygusunun en derinine sorularla inmeye çalışıyorum. Konuşmadan, düşünmeden, hissetmeden ve içsel süreçlere dem vurmadan kişinin dünyasını anlamadan onu çizmek olanaksızdır ve çalıştığım kişiye ayna tutmak da çalışmanın en temel özelliğidir. Evet, biyografisini çizdiğim hiç kimseyi daha önce bilmiyor ve tanımıyorum. İnsanın hiç tanımadığı birine hayatını, hayallerini anlatması hem cesaret hem de büyük bir güven istiyor. Bu güven çerçevesinde kişinin doğduğu günden bugüne ve yarına uzanan hayallerini soru cevap şeklinde imgelerini keşfetmeye çalışıyorum. Yaptığım işi bir tanımlama ya da etiketle ifade etmek yerine, bir tespitte bulunuyorum. Portreden kastım sanatseverlere başka bir pencere açmamla ilgili bir tanım. Bir manzaraya ya da realist resme bakınca yorumlama biçimimiz çok farklılaşmaz. Ama biyografilerin gerçeküstü stilize edilmesi izleyicide hem merak uyandırır hem de farklı perspektiften bakmalarını sağlamış olurum. İnsanın yaşam hikayesini sürreal tarzda ele alıp işlemekle alakalı bir yol izliyorum. Tabloların içindeki imgeler ve kişiler tamamen soyut kavramların bileşkesi. Hiçbirinin portresi fiziksel olarak o kişiye benzemez. Tamamen hayal ürünü ve bu tablolarını yaptığım kişilerin aslında içsel dünyalarındaki duygularını bir imgeyle pekişmesinden dolayı sürreal olarak ifade ederim bunu. Hem biyografi çizimlerim hem de bu biyografileri ifade biçimim gerçeküstüdür. Bu yüzden sürreal biyografi kavramını kullanıyorum. Ben Mezopotamya'nın gözbebeği Mardin'le anılmaktan ve bu coğrafyanın bir parçası olmaktan ancak minnet ve onur duyarım. Ancak anlatım ya da üslup olarak bazı kelime ve konumların cımbızlanması farklılar oluşturuyor bende. Ben kimlik, memleket, etnik, cinsiyetçi ayrıştırıcı yaklaşımlara ve bu durumun ayrıştırıcı bir etiket olarak sunulmasına karşı tavırlıyım. Bence ne demek istediğimi değerli okurlar da anlıyordur. Sanat çok zengin bir deryadır, sanatçının kendisi de öyle. Sanat tarihine bakıldığı zaman her akım başka bir akımın önüne geçmiş ya da eleştirel olarak onun üzerine ek yaparak yoluna devam etmiştir. Günümüz çağdaş sanat alanında belli bir kalıp ya da bir ilke yoktur. Bu yüzdendir ki benim yaptığım çalışmaların ayırt edildiği noktalar gerçek insanların hayatlarına ayna tutmamla ilgilidir. Çatlamış duvarlar, küçük minimal gölge insanlar ve sarılmış iplerle özdeşleşmiş iskambil kağıdı her tabloda olmazsa olmazlarımdandır. İmzamdır, diyebiliriz. Sergi, salon, ev ya da bir galeride sizin tablonuza bakılınca tarz ve çalışma olarak tablonun ressamını biliyorsa insanlar, zaten ayırt edilmiş ve tarzınız imzanızla bütünleşmiştir. Dediğim gibi tablolarda olmazsa olmazlarım var. Mimari açıdan bir sağlam inşanız yoksa istediğiniz kadar renk ve ebatlarda değişiklikler yapın, o yapı mutlaka çökecektir. Sanatın içinde ister plastik ister fonetik sanatlarda, kökeni ve temelleri bir yerde kök salmalı ki üzerine koyduğunuz her şey sizi bir adım ileriye götürsün. Çalışmaların olmazsa olmazı çatlamış susuz, hatta suya hasret Anadolu topraklarının izlerini, insan siluetlerini ve gölgelerin tabloda minimal olarak ruh hallerini yansıtması, iskambil kağıtlarının her insandaki sembolü ve sayısı, tuvalin yan kısımlarında iç içe geçmiş halatlarsa bağlılığın ve vazgeçilmezin temsilidir. Öncelikle belirtmem gerekiyor ki tablolardaki kadınların tamamı hayalidir. Kadın olgusunu cinsiyetçi bir yaklaşımın ötesine taşıyor; kadının bir çocuk, bir anne ve bir eş olarak toplumun ya da idarenin kadına biçmiş olduğu rolü kesin çizgilerle yorumlaya çalışıyorum. Bir beyin fırtınası aslında yaptığım iş. Herkesin aynı tabloya yüzlerce farklı yorum getirmesi farklı perspektiften bakamama vesile oluyor. Bir imgeye çok yönlü yaklaşıp bana orada ışık tutan zihinlere de buradan teşekkür etmek isterim. Çünkü vermek istediğiniz mesajın yüzlerce farklı yorumla dönüt olarak sunulması yaptığınız işten ders çıkarmanızı sağlıyor. Arkeoloji tarih süzgecinin en derinidir. Yani bir taşa bakmak ile tarihi kalıntıları değerlendirmek arasında çok fark var. Neye nasıl baktığımızla ilgili aslında. Ben o taşlarla kalıntılara baktığımda insanı sorgularım. Bugünün ruhuyla 12 bin yıllık tarihsel süreçte neler değişmiş neler yapılmış, insanın doğasındaki zenginlikleri ve tarihsel süreçler içindeki kayıpları, kazanımlarını test etmeye çalışırım. Bu bakımdan tarihi dokular ve mekanlar hem ilgimi çeker hem de yaptığım çalışmalarda mutlaka bir nüans olarak bulundurmak isterim. Her sergimin bana kattığı şeyler oldu; bilgi, birikim, bazen çok az da olsa keşkeler ve mutlulukların yanında umduğunu bulamamak gibi kaygılar da yok değildi. Ama bir sergi var ki, hayatımda ilk açtığım sergi... Ne o anın heyecanı ne de o zaman dilimindeki yaşanmışlıkları unutabilirim. Henüz 19 yaşımda bir gençtim. Suriye sınırında Nusaybin'deki açtığım bu dev sergimi diğerlerinden kesinlikle ayrı bir yerde tutarım. Binlerce insanın açık havada ziyaret ettiği bu sergi, benim sanattaki yolculuğumun mihenk taşıydı diyebilirim."} {"url": "https://gazetesanat.com/valonya-kraliyet-oda-orkestrasi-beethoven-ile-is-sanatta", "text": "Valonya Kraliyet Oda Orkestrası, 3 Aralık 2019 Salı akşamı saat: 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda konser vermeye hazırlanıyor. Dahi besteci Ludwig van Beethoven'ın 250. yaşının kutlandığı bu yılda, Valonya Kraliyet Oda Orkestrası bestecinin orijinalini yaylı quartet için yazdığı Quartette Serioso op. 95 adlı eserini konser programına ekledi. Orkestra şefi Frank Braley'nin batonu altında Valonya Kraliyet Oda Orkestrası, piyanist Muhiddin Dürrüoğlu ve trompetçi Romain Leleu ile Beethoven'dan Şostakoviç'e uzanan bir konser programı ile aynı sahnede olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/van-gogh-museum", "text": "Van Gogh Museum, Hollanda'nın başkenti Amsterdam'da yer alan, Hollandalı ressam Vincent Van Gogh'un eserlerinin sergilendiği bir müzedir. Van Gogh Museum ayrıca dünyada Van Gogh'un resim ve çizimlerinin sergilendiği en büyük müzedir. Van Gogh Museum'u 360 sanal tur ile gezinmek için aşağıdaki linke tıklayın. - Tasarım Parkı Birbirinden Farklı İki Özel Sergi ile Yılı Tamamlıyor! - Patchwork 5 Adlı Karma Sergi, Gala Sanat Galerisinde - RS Sanat Alanı'nın İkinci Sergisi 'Zihni Manzaralar' 7 Ekim'de Açılıyor - Cem Güventürk ile İlk Kişisel Sergisi Üzerine Söyleşi - Mehmet Güreli'nin Karganın Düşü İsimli Solo Sergisi Patan Art Gallery'de"} {"url": "https://gazetesanat.com/van-goghun-100-yil-boyunca-sakli-kalan-eseri-aciga-cikti", "text": "''Dayanamıyorum artık Theo, yaşamın ağırlığına daha fazla dayanamıyorum. Unutmaya çalışıyorum, daha çok resim yaparak unutmaya çalışıyorum ama olmuyor. Bu dizeler küçük kardeşi Theo'nun desteğiyle yaşamanı sürdürmüş Hollandalı post empresyonist ressam Vincent Van Gogh'a ait. İntihar ederek yaşamına son veren ve hayata veda ettikten sonra ünlenen Van Gogh'un şöhreti devam ediyor. 1887 yılında çizilen ve 100 yıldan uzunca bir süre Fransız bir ailenin özel koleksiyonunda yer alan eser, sanatçının geçiş dönemi resmi olması dolayısıyla oldukça önem arz ediyor. Montmartre'da Bir Sokak Manzarası adlı tabloyu ressam, kardeşi Theo ile birlikte Paris'te kaldığı dönemde yapmıştır. 25 Mart'a kadar Sotheby's'in Paris, Amsterdam ve Hong Kong'daki müzayede evlerinde sergilendikten sonra açık artırmaya çıkacak olan tablonun 5 ile 8 milyon Euro arasında alıcı bulması bekleniyor. -Vincent Van Gogh- Bu güzel yazı için teşekkürler. Kalemine sağlık Idil Güney Şimşek. Büyük ressamı hatırlattığın için teşekkürler Idil Güney Şimşek. Her hafta sanatın sinema, tiyatro, müzik, resim gibi değişik dallarına yönelik yazılarınızı zevkle ve ilgiyle okuyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/varolus-maceramizda-muzik", "text": "Bir müzik eserini oluşturan başlıca unsurlar; besteci, müzik yapıtı, icracı/yorumcu, dinleyici ve toplum iken; müziği ekonomik, politik, teknolojik, kültürel gelişmelerden ve toplumsal dönüşümlerden bağımsız ele almak mümkün değildir. Öyle bir döneme gideceğiz ki bu dönemde zamanın belirleyicisi toprak, yer. Ulaşım ve teknoloji alanındaki gelişmeler henüz yaşanmamış ve toplumlar ekim, hasat, yağış gibi unsurlara göre zaman-mekan ilişkisini kuruyorlar. Tekrar eden doğa döngülerine dayanan döngüsel bir zaman anlayışı söz konusu. Toplumbilimci Giddens'a göre ne zaman sorusuna nerede eşlik ediyor. Şimdi yavaş yavaş bu dönemden çıkalım ve tarım toplumundan modern topluma geçelim. Bu dönemde sanayi devrimi ile üretim güçlerinin temel belirleyici olduğu yeni mekansal sistemlerin meydana geldiğini görüyoruz. Standart zaman biriminin ortaya çıkmasıyla yere bağlılık azalıyor ve maddi, somut olan topraktan soyut, düşsel olana doğru evrilen bir mekan algısı oluşmaya başlıyor. Modern zaman düzenlemesi ise döngüsel olmaktan çıkarak doğrusal, kesintisiz bir hal alıyor ve önümüze geçmiş-şimdi-gelecek çizelgesini koyuyor. Sanayi sonrası döneme geldiğimizde ise her şeyin her yerde, her yerin her yerde ve her zaman olabileceği yepyeni bir hayata merhaba diyoruz. Antropolog ve coğrafyacı Harvey'in Zaman-Mekan Sıkışması terimi ve Küresel Köy olgusu ile tanışıyoruz. Kapitalist hayat hızının arttığı; mekansal duvarların yıkıldığı, parçalandığı ve dönüştüğü enformasyon toplumunda zaman da artık süreksiz ve parçalı bir hale geliyor. İşte, zaman-mekan sıkışması denilen kavram da tam olarak bireyin kendini tanımladığı zaman ve koordinatlardaki belirsizliğe, kaymaya ve dolayısıyla algısını etkileyen duruma işaret ediyor. Herhangi bir aidiyet duygusu duymaksızın içinden geçip gittiğimiz yapılar: Yok- mekanlar. Antropolog Auge'nin tanımlamasıyla dönemin temelini non-lieu, Türkçe çevirisiyle yok-mekan oluşturuyor. Yok- mekanlar, bulundukları coğrafya ile sosyal, kültürel, fiziksel bağları kopmuş, süreklilik ve bütünlük arz eden bir kimliğe sahip olmayan, zamanın anlık yaşandığı, tarihselleşemeyen dolayısıyla bireyin benimsemesinin ve kalıcı bir bağ kurmasının mümkün olamadığı yapılara dikkat çekiyor. Bu noktada bir nevi sınırların yok olmasıyla birlikte güven sistemimizin çöktüğünü söylemek ve de belirsiz anlardan oluşan hızlı, akışkan bir toplumda kimi zaman haz verici kimi zamansa tedirginliğe sürükleyici bir maceranın içine düşmüş, yersiz yurtsuz varoluş mücadelesi veren bireylere dönüştüğümüzü söylemek yanlış olmayacaktır. O halde kitle çağındaki varoluş maceramızda müzikle buluşabiliriz. Müzik, günümüzde büyük ölçüde mekansal ve varoluşsal sürekliliği sağlayan yapısı ile tutunduğumuz kurtarıcımız olmuştur diyebiliriz. Müziğin kamusal ve özel alandaki işlevine geçmeden önce kısaca ontolojik yapısına değinmemiz gerekirse; müzik, diğer ses kaynaklarından farklıdır çünkü seslerden oluşan maddi yapıya ve aynı zamanda duygu, anlamlardan oluşan tinsel bir yapıya sahiptir. Komplekstir. Bununla beraber müziğin yalnız tinsel yapısına yahut seslerden yani titreşimlerden oluşan maddi yapısına dikkat çeken kuramcılar da mevcuttur. Bizim altını çizmek istediğimiz nokta; müziğin kendine özgü yapısıyla zamana, mekana, hayallere ve anılara etki edebilecek güçte olmasıdır. Sosyolog Ergur'un ifadesiyle bu durum müziğin, bütün sanatlar içinde en sızan özellikte olmasıyla açıklanabilir. Hatırlayalım, insan çevresiyle etkileşimde bulunan, dış dünyayı algılama ve anlamlandırma süreçlerinden geçen bir varlıktır. Birey olarak aslında müzikle etkileşime gireriz, kurduğumuz ilişki bağlamında müziğe anlamlar yükleyebilir, bir keşfe çıkabilir ve büyülü anlar yaşayabiliriz. Müzikolog Schering, Bütün sanatlardan o, en fazla toplum kurucu güce erişmiştir. ifadelerine yer vermiştir. Müzik, hayatın her alanında ve her yerdedir. Burada düşünmemiz gereken müziğin her yerdeliğinin günümüz toplumundaki olası işlevleridir. Kısmen hepsine, belki kimisine ve nicesine evet/hayır diyerek derinleştirebileceğimiz pek çok işlev yüklenmiştir müziğe. Fark etmemiz gereken müziğin kendi bağlamından uzaklaştığı gerçeğidir. Kimi zaman ideolojik bir aygıt, kimi zaman bir pazarlama aracı, kimi zaman ise fon müziği halini alan müzik; her an her yerdeliği ile günümüzde yitirdiğimiz zaman-mekan unsurunu inşa etmemizi sağlayan bir işlev üstlenmiştir artık. Ve evet, yersiz yurtsuz varoluş maceramızda bize zamansallığı hatırlatan; akışkanlığın, parçalanmışlığın içinde kuşatıldığımız tedirginlik, sıkkınlık, haz arayışı, güvensizlik, boşluk gibi duygularla bir dereceye kadar mücadele etmemizi sağlayan kurtarıcımız olmuştur. Kurtarıcımızı fark edip kendisini dinlemeye, özüyle buluşmaya ve birbirimizi anlamaya hazır mıyız? Müzikle, sevgiyle. Çok güzel bir anlatı. Benim için müzik daha çok izolasyon işlevi görüyor. Kulaklıkla dinşesem de dinlemesem de. Fakat mekansız varoluşa alışamadım.. Çok teşekkür ederim, evet izolasyon da bize sağladığı imkanlardan biri 🙂 Mekansız varoluş zorlayıcı, haklısınız. Kalemine, yüreğine sağlık Idil'im. Yolun açık olsun. Basarilar. Idil'cim anlatimini yorumlarini çok beğendim. yazilarini severek okuyorum. Hem genetik olarak hem de eğitimde ki yetkinlinliğin sanatini ve yazilarini severek takip ettiriyor. Tebrik ederim. Idilcim harika bir yazi. Ne kadar guzel anlatmissin emegine saglik. Idilcim yazini cok begendim. Yeni yazilarini bekliyorum. Basarilar. Sevgili İdil hanım, çok değerli babanız sayesinde sizi de tanımış olmak ne güzel. Bu güzel yazınız sonraki yazınlarınızı da merakla bekletecek bana. Ruhunuza, elinize sağlık. Müzikle ve sevgiyle sağlıklı günler dilerim. İdilcim yorumların çok güzel. Küçük yaşta müzikle ve sanatla ilgilenen birisi olarak müziğin evrensel bir dil olduğuna inanıyorum. Tebrikler başarılar dilerim. Sevgiler. İdil'ciğim yazını çok beğendim, tebrik ederim. Bence de bir çok işlev yüklenmiştir müziğe, müziksiz bir dünya düşünemiyorum. Güzel yazılarının devamını bekliyorum. Çok teşekkür ederim Fikret Bey. Saygı ve sevgilerimle. Bu güzel anlatım için kaleminize sağlık İdil hanım. Müziğin, hayatımızın birçok anında bizimle olduğu çok güzel anlatılmış. Çok teşekkür ederim Füsun Hanım. Saygı ve sevgilerimle. Müzik ve yaşam arasında kurduğunuz bağlantı cok guzel, gercekten de fast food tipi yiyecek salonlarında çalınan hızlı muzik hep dikkatimi cekmistir, ye ve git digeri gelsin şeklindeki tüketim modeli, yasama sartlarımızı belirlemede müziği ve beraberinde renkleri de kullanır. Sanat ruhu besler muzik de onun bir parçasıdır güzel yazınızı, tespitlerinizi zevkle okudum, teşekkürler. Çok teşekkür ederim Zehra Hanım. Bu alanda yüksek lisans tezi yazmıştım zamanında. Saygı ve sevgilerimle. Sanatın ruhumuzu beslemeye devam etmesi dileklerimle. Bu yönüyle hiç düşünmemiştim bu denli derinliğini... Tesekkurler emeğin ve aydınlatıcı bilgileriniz için. Çok teşekkür ederim, mutlu ettiniz. Saygı ve sevgilerimle. Özellikle son cümleyi çok sevdim. Yüreğine sağlık Idilcigim, başarılarının devamını dilerim. Müzik ilaç. umut. iletişim. insani duyguları aktive eden muhteşem bir sanat. Öyle mucize bir ilaç ki hayvanlara dinletildiğinde bile onların verimini arttıran insanların hislerini ifade eden bir unsur. Şopeni severmisiniz ismiyle filmlere isim olan hayatımızın bir büyük parçası. Bu güzel yazı beni tekrar bana tanıttı. Tebrikler. Müzik ilaç. umut. iletişim. insani duyguları aktive eden muhteşem bir sanat. Öyle mucize bir ilaç ki hayvanlara dinletildiğinde bile onların verimini arttıran insanların hislerini ifade eden bir unsur. Şopeni severmisiniz ismiyle filmlere isim olan hayatımızın bir büyük parçası. Bu güzel yazı beni tekrar bana tanıttı. Tebrikler. Çok güzel bir yazı. Elinize sağlık. İdil hanim muzigi sevdirme konusundaki detayli yazinizi hayranlikla okudum. Emeginize saglik ve devamini bekleriz."} {"url": "https://gazetesanat.com/ve-her-sey-mukemmel-bir-kan-icin", "text": "Dikkat! Bu inceleme yazısı kitabı okumayanlar için sürpriz bozabilecek parçalar içerir. Kitabın hemen başında, önsözden sonra yer alan prologda Köse, keçi ve insanın başrolde olduğu bir vahşi doğa olayını anlatarak, dikkatimizi bir de doğanın bu yönüne çekiyor. Ağacın, börtü böceğin ve hayvanların dünyasından bir kesiti şiirsel bir şekilde anlatarak, biz insanların doğayla olan çıkarcı ilişkisinin öldürücü yönüne de bakmamızı sağlıyor. Burada bir anda aklım haberlere takılıyor. Yine bir yangın haberi. Bir başkasında yine bir başka felaketin göstergesi... Doğa bizden intikamını almaya başlamışken, üstelik bunu kin duygusuyla yapmıyorken, bu kitap ismine bakınca ilk aklımıza düşen ütopik dünyasından uzakta bir yerde, gerçeğe daha yakın duruyor. 5. Kan, bir macera kitabı ama bu macera tam olarak o bildiğimiz anlamına gelmiyor. Burada maceramızın kahramanı kan; yani bildiğimiz kan. İnsan bu hikayede kendine ancak kanın etrafında bir rol bulabiliyor. Okur olarak biz de buna dahiliz üstelik. Yan karakterlerinde Saniye, Max ve Doktor Krauter'in yer aldığı çalışmanın adı ise Kan Grubu Beslenme Diyeti. Kaş'ta bir konakta kurulan laboratuvarda bulunan diyetin formülü önce zengin mutfaklarında uygulanıyor. Kahramanlarımızın araştırmaları sonucunda bulunan ve dört bölümden oluşan kitabın ilk bölümüne de adını veren aşılama yöntemiyle uygulama alanını yaygınlaştırarak geniş halk kitlelerinin de kullanımına imkan sunması planlanıyor. Yolculuk boyunca kahramanlarımız kendi dertlerinden sıyrılıp, mültecilerin insani dertleriyle ilgileniyor. Onların gelecekle ilgili sıkıntılarını dert ettiklerini gözlüyoruz. Kahramanlarımız mülteci teknesinden bilinmeyen bir adaya çıkartıldıkları sırada yazar, bizi İstanbul Emniyeti'nde bir odaya götürüyor. Aşılama gecesi tam olarak ne olduğunu öğrenemesek de yazarın o gece olanlar hakkındaki görüşleri, okurun düşüncesine bir giriş oluşturuyor. Midilli'deki şapelde dostlarıyla karşılaşan kahramanlarımız, işlerinin göründüğünden de zor olduğunu rahiplerin anlatımından öğreniyor. Ancak burada da kahramanlarımızın üstüne yıkılan yeni cinayetlerle terslikler devam ediyor. Kendileri de aralarındaki hainin kim olduğunu sorgularken birbirlerini incitiyorlar artık. Oysa Doktor'un düşüncesine göre bu çağ, hastalık çağı ve insan stres altında kalınca kaçınılmaz tepkilerinin kurbanı olabiliyor. Herkes kendi cehenneminde korkularıyla ve zayıflıklarıyla yüzleşiyor. (Sayfa 27) Bu yüzleşme, iyilerle kötülerin savaşı, ihanetler, katliamlar ve cinayetlerle sürüp giderken, baştan beri olayları dikkatle izleyen emniyet güçlerinin sıkı takibiyle Manisa Yılan Dağ'da şimdilik son buluyor. Şimdilik diyorum çünkü biz okurlar kitapta, bir taraftan gözlerini para ve kar hırsı bürümüş ilaç firmalarının, insan sağlığını hiçe sayan bitmeyen kanlı mücadelesine tanıklık ederken, bir taraftan da içinden geçmekte olduğumuz sağlık kaosuna da odaklanıyor ve bu kaousun giderilmesine dönük olumlu çabaların yetersizliği karşısında endişe duyuyoruz. Kitap bu anlamda doğanın bütün dengesini altüst eden kapitalist sistemin neden olduğu sağlık sorunlarına dikkat çekerken, bu sistemle mücadele etme gayretinde olan insanları hedef alan tehditler konusunda da uyarı niteliği taşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/vedat-ozkayanin-yeni-sarkisi-gayba-dustum-onair-sahne-etiketiyle-yayimlandi", "text": "Söz, beste, aranje, ... şarkıyla ilgili tüm çalışmaları tek başına yürüten Vedat Özkaya, içinden geleni yansıtma özgürlüğü ile tam bağımsız müzik örneği sunmuş. Kendi tarzının başka motiflerle işlenmesi ve bu motiflerin türkü hissinde olması şarkının en karakteristik özelliği. Gayba Düştüm müzisyenin içindeki müziğe paralel olarak altyapısında da etnik unsurların yer aldığı; şarkının çağdaş davul ve synth sesleri ile zenginleştiği bir formda müzikseverlerle buluşmuş. Vedat Özkaya'nın yeni şarkısı Gayba Düştümü tüm dijital müzik servislerinden dinleyebilirsiniz. Giresun'da doğdu. Müziğe lise dönemlerinde şarkı söyleyerek başladı, çeşitli bar grupları ile Karadeniz'in bir çok ilinde sahne ve konserlere çıktı. Üniversite yıllarında müzik çalışmalarını yoğunlaştırdı. Bu dönemde tanıştığı Mustafa Oflaz ile birlikte Babayata grubunu kurdu. İkili bu isimle 2016 yılında sözü müziği kendilerine ait olan Hatırla isimli ilk tekli çalışmasını yayımladı. Solo kariyerine odaklanan müzisyen 2018 sonu ve 2019 yılı ilk aylarında, arka arkaya Mutsuz Çocuklar Büyütmeden, Sana Koşasım Gelir, Şaraplar&Dudaklar ve Eskiden isimli teklileri yayımladı. Devam eden yıllarda Lal, Güneş Kaçağı, Meydan Yeri, Kör Kuyular gibi birçok listeye girmiş sevilen şarkılara imza attı."} {"url": "https://gazetesanat.com/veliye-martinin-kibris-sandik-motifleri-yazma-kaliplari-sergisi-ziyarete-aciliyor", "text": "Veliye Martı'nın Kıbrıs Sandık Motifleri Yazma Kalıpları Sergisi, KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar tarafından Yakın Doğu Üniversitesi Atatürk Kültür ve Kongre Merkezi Sergi Salonu'nda açılacak. Kıbrıs'ın önemli kültürel sembollerinden sandık motiflerini, tasarladığı yazmalarla bugüne taşıyan Veliye Martı'nın hazırladığı Kıbrıs Sandık Motifleri Yazma Kalıpları Sergisi, Cumhurbaşkanı Ersin Tatar tarafından, 2 Ağustos Pazartesi günü, Yakın Doğu Üniversitesi Atatürk Kültür ve Kongre Merkezi Sergi Salonu'nda açılacak. Kıbrıs Modern Sanat Müzesi'nin ev sahipliğinde düzenlenen 377'inci sergi olma özelliği taşıyan Kıbrıs Sandık Motifleri Yazma Kalıpları Sergisi 15 Ağustos'a kadar ziyarete açık olacak. Veliye Marti'nın Kıbrıs sandıklarından çıkardığı motifleri gözler önüne serecek sergide, bu motiflerin geleneksel yazmalara işlenmesini sağlayan kalıp çalışmaları da sanatseverlerle buluşacak. Coğrafi konumu nedeniyle pek çok kültürden etkilenen Kıbrıs'ta pek çok kültürün harmanlanıp yayıldığını söyleyen Sanatçı Velide Martı, Zengin bir motif çeşitliliğine sahip Kıbrıs Sandıkları, birkaç istisna dışında anonim olup kimin tarafından yapıldığı bilinmiyor. Üzerinde ne yapanın adı, ne de bir tarih bulunuyor. Ustaların nasırlı ellerinin, yorgun ama coşkulu yüreklerinin enerjisini taşıyan bu sandıkların üzerindeki desenler bölgelere göre farklılık gösterdiğinden bugün yapıldığı bölgelerin ismiyle anılıyor. Örneğin Baf sandıklarında geometrik desenler kullanılırken Laptalı ustalar sandıklarında Roma kemerleri ve asma bitkileri kullanmıştır ifadesini kullandı. Yazmacılık sanatını koruyan ve yaşatan en önemli isimlerden biri olarak öne çıkan Veliye Martı, Trabzon'da doğdu. Yazmacılıkla, 1990'da bu sanatın çağdaş temsilcisi olan hocası Mehmet Hamdi Eyüboğlu'nun atölyesinde tanıştı. Eyüboğlu atölyesinde çalıştığı süre içerisinde ustası Eyüboğlu'nun sergi küratörlüğünü de üstlendi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde açılan yazma sergilerinin de küratörlüğünü yaptı. Sergilerinde Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun motiflerini kullanarak tasarladığı ipek giysiler de yer aldı. Eyüboğlu atölyesinde baskı ve tasarım tekniklerini öğrendikten sonra geleneksel yazmacılığı araştırmak ve sanatına gelenekten gelen çağdaş bir kimlik kazandırmak isteyen Martı, geleneksel motiflerin peşinde Anadolu yollarına düştü. Yazmacılıkta önemli bölgelerde çalışmalar ve incelemeler yaptı. Üç yıl süren bir zaman diliminde değişik dönemlerde usta-çırak geleneğine uygun olarak çalışarak Tokat'ın önemli ustalarından Hüseyin Er ve Ömer Gıcık ustalardan el aldı. 2002'de Kadıköy'de Martı Yazma Atölyesi'ni kurdu. 2004'te TESVA'nın katkılarıyla Martı Yazma Atölyesi'ni Sultanahmet Küçük Ayasofya bölgesine taşıdı. 2007'de K. K. T. C. Kültür Bakanlığı'nın daveti üzerine Lefkoşa, Girne ve Gazimağusa Meslek liselerinde seminerler verdi. 2010'da İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin AB LEARNING-Tarihi Merkezlerde Yaratıcılık ve Girişimciliğin Gelişimi İçin İş İnkübatörleri projesi kapsamında Ağaç Kalıp Oyma ve Yazmacılık üzerine kurs verdi. 2012'de Lefkoşa'da Kıbrıs Sandık Motifleri isimli ilk kişisel sergisini açtı. 2012-2013 yıllarında AB destekli Şile Kadın Toplum Merkezi'nde 160 saatlik Geleneksel Yazmacılık eğitimi verdi. 2015'te Sahi-İstanbul sponsorluğunda İstanbul-Tünel Adahan Galeri'de Anadolu'da Kadının İzi sergisini açtı. Halen Küçük Ayasofya'daki atölyesinde proje, eğitim ve araştırma çalışmalarını sürdürüyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/venezuela-simon-bolivar-senfoni-orkestrasi-bu-kez-genc-muzisyenler-icin-sahnede", "text": "Venezuela'da sosyal sorumluluk amacıyla kurulan Venezuela Simon Bolivar Senfoni Orkestrası 8 Nisan'da konservatuvarlar ve güzel sanatlar liselerinin müzik bölümü öğrencilerine özel ücretsiz bir konser verecek. Uzun bir aradan sonra İstanbul'da seyircisiyle buluşmaya hazırlanan dünyaca ünlü Venezuela Simon Bolivar Senfoni Orkestrası, 6 ve 7 Nisan'daki konserlerinin ardından sürpriz bir konser vermeye hazırlanıyor. Konservatuvar ve güzel sanatlar lisesi öğrencilerine özel olarak düzenlenecek ücretsiz konser 8 Nisan Cuma saat 20.30'da İş Kuleleri Salonu'nda gerçekleşecek. Konsere katılmak isteyen öğrenciler rezervasyon@issanat. com. tr internet sitesinden rezervasyon yapabilecekler. Genç müzisyenlere özel üçüncü konserin repertuvarında Amerikalı ve Latin Amerikalı bestecilerin eserleri yer alıyor. Konserin ilk bölümünde orkestrayı Andres David Ascanio yönetecek. Leipzig Filarmoni Orkestrası, Rotterdam Filarmoni Orkestrası, Viyana Radyo Senfonisi, Rusya Devlet Senfonisi, Tokyo Filarmoni ve Singapur Senfoni Orkestrası gibi dünyanın saygın orkestralarını yöneten orkestra şefi Christian Vasquez'in batonu devralacağı konserin ikinci bölümünde ise Leonard Bernstein'ın unutulmaz eseri Batı Yakasının Hikayesi müzikalinin orkestraya uyarlanan senfonik dansları da seslendirilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/venezuela-simon-bolivar-senfoni-orkestrasi-firtina-estirdi", "text": "Venezuela Simon Bolivar Senfoni Orkestrası'nın tamamı seyircili kaydedilen konserleri Ramazan Bayramı'nda İş Sanat'ın YouTube kanalında yayınlanacak. Venezuela'da sosyal sorumluluk amacıyla kurulan Venezuela Simon Bolivar Senfoni Orkestrası, 6 ve7 Nisan'da İş Sanat'ta gerçekleştirdiği iki konserin ardından, 8 Nisan'da konservatuvarlar ve güzel sanatlar liselerinin müzik bölümü öğrencilerine özel ücretsiz bir konser verdi. Uzun bir aradan sonra İstanbul'da seyircisiyle buluşan ve izleyicilerin yoğun ilgi gösterdiği dünyaca ünlü Venezuela Simon Bolivar Senfoni Orkestrası'nın ilk gün konserinde orkestra şefi Christian Vasquez yönetiminde çellist Poyraz Baltacıgil yer aldı. Konserde Antonin Dvorak'ın Si Minör Çello Konçertosu ve Sergey Prokofyev'in 5. Senfonisi seslendirildi. Venezuela Simon Bolivar Senfoni Orkestrası'nın sahne aldığı ikinci konser ve genç müzisyenlere özel üçüncü konserin repertuvarında Antonio Estevez, Evencio Castellanos, Paul Desenne Silvestre Revueltas Sanchez gibi Amerikalı ve Latin Amerikalı bestecilerin eserlerine yer verildi. Konserin ilk bölümünde orkestrayı Andres David Ascanio yönetirken, batonu konserin ikinci bölümünde orkestra şefi Christian Vasquez devraldı. Leonard Bernstein'ın unutulmaz eseri Batı Yakasının Hikayesi müzikalinin orkestraya uyarlanan senfonik danslarının da seslendirildiği konserde izleyicilere unutulmaz anlar yaşatan orkestra, enerjik performanslarıyla defalarca bise davet edildi. 8 Nisan'da Darüşşafaka Eğitim Kurumları'na sürpriz ziyaret gerçekleştiren Venezuela Simon Bolivar Senfoni Orkestrası üyeleri, müzik ile ilgilenen öğrencilere orkestra şefi Andres David Ascanio'nun katılımıyla 1 saat süren atölye düzenleyerek, mini bir konser de verdiler."} {"url": "https://gazetesanat.com/verdinin-son-basyapiti-insanlik-komedyasi-falstaff-operasi-akmde-sahnelenecek", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi, Giuseppe Verdi'nin son başyapıtı olan Falstaff operasını 15 Haziran akşamı Atatürk Kültür Merkezi Türk Telekom Opera Salonu'nda sahneleyecek. William Shakespeare'in Windsor'un Şen Kadınları ve IV. Henry oyunlarından uyarlanarak hazırlanan eserin, Verdi tarafından bestelenmek istenmesinin en büyük nedenlerinden birinin Verdi'nin Shakespeare'e olan hayranlığı olduğu biliniyor. Eserin librettosu ise Arrigo Boito tarafından yazıldı. Verdi, birçok dramatik ve trajik opera bestesinin ardından, bu gülünç, muzip ve nükteli opera eserini bestelerken büyük bir keyif aldığından bahseder. 14. yy İngiltere'sinde geçen eserde, Shakespeare'in yarattığı en eğlenceli karakterlerden biri olan şişman çapkın Falstaff'ın, aynı anda evli ve iki iyi dost olan Alice Ford'u ve Meg Page'i baştan çıkarmaya çalışması ile zincirleme olaylar başlar. Bu insanlık komedyasında; aşk, para, hırs, entrikalar kısaca tüm beşeri duyguların yaşandığı bir karmaşanın sonunda, budalalarla dolu olan bu dünyada, her şeyin bir şakadan ibaret olduğu vurgulanır. Renato Bonajuto rejisiyle İtalyanca seslendirilecek eserin orkestra şefi Roberto Gianola, koro şefi ise Paolo Villa. Eserin, dekor tasarımı Efter Tunç'a, kostüm tasarımı Ayşegül Alev'e, ışık tasarımı ise Yakup Çartık'a ait. Temsilde; Sir John Falstaff rolünde Işık Belen, Ford rolünde Caner Akgün, Fenton rolünde Ufuk Toker, Dr. Cajus rolünde Çağrı Köktekin, Bardolfo rolünde Can Reha Gün, Pistola rolünde Göktuğ Alpaşar, Alice Ford rolünde Şebnem A. Kışlalı, Nannetta rolünde Dilruba Bilgi, Mrs. Quickly rolünde Deniz Likos, Mrs. Meg Page rolünde Barbora Hitay rol alıyor. Konser biletleri www. biletinial. com ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi gişelerinden alınabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/veriko-tchumburidze-muzisyen-olarak-dunyaya-olabildigince-katkida-bulunmak-istiyorum", "text": "Müzisyen bir anne ve babanın kızı olan, keman çalarken alışılmışın dışında performanslarla sahne alan, yurt içinde ve yurt dışında unutulmaz konserlere imza atan, enerjisi ve sempatisiyle içimizi ısıtan başarılı keman sanatçısı Veriko Tchumburidze ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Keman ile tanışmam oldukça erken yaşlarımda oldu. Keman öğretmeni annem ve obua öğretmeni babam sayesinde müzik doğduğum ilk andan itibaren hayatımın bir parçası oldu. Kemanla tanışmam ise daha bebekken olduğundan net bir şekilde hatırlamıyorum, ama keman çalmayı ne kadar istediğimi net bir şekilde hatırlıyorum. Daha üç buçuk yaşlarındayken ağlayarak, yakararak anneme keman çalmak istediğimi söylediğimi hatırlıyorum. Böylece oldukça zorlu bir uğraş sonucu keman öğrenmeye, ilk olarak annem Lily Tchumburidze ile beraber başladım. Başarının sırrı demek doğru mudur bilemem ama başarılarımın hepsi büyük çalışmalar ve doğru destekler sayesinde geldi. Ailem, Sayın Güher ile Süher Pekinel ve öğretmenlerim sayesinde bu başarıları elde ettim. Doğru zamanda köklü eğitim geçmişine sahip öğretmenlerden eğitim alma fırsatları bulmak benim için çok önemli bir şanstı. Ayrıca birçok festivale, yarışmaya katılarak, araştırarak, oda müziğinde aktif olarak çalarak, eserlerin özünü anlayıp öğrenerek her zaman öğrenmeye, kendimi geliştirmeye hep dikkat ettim ve hala da ederim. Kısacası her bir bireyin, eğitimin, zamanın doğru şekilde değerlendirilmesinin büyük önemi var. Açıkçası bir tanesini seçmem o kadar zor ki... Bugüne kadar Avustralya, Güney Afrika ve Avrupa'nın birçok yerinde birçok farklı seyirciye ulaşma fırsatı buldum. Her biri benim için eşsiz deneyimlerdi. Ama illaki seçmem gerekirse; Lisa Batiashvili, Gerard Causse, Clemens Hagen, Tabea Zimmermann, Marek janowski gibi sanatçı ve şeflerle verdiğim konserlerin benim müzik kariyerimde önemi ve değeri çok büyük. Genel olarak her günüm değişmekle beraber... eğer mümkünse en azından her gün iki saat çalışmaya çalışırım. Eğer çok yoğun olmayan bir günse ve evdeysem genelde mutlaka spor, yoga yaparım. Daha sonra kemanımla çalıştığım esere göre, yeterince çalıştıktan sonar; dışarı yürüyüşe ve müzeye giderim. Benim için zaman kadar, çalışmanın kalitesi de çok önemlidir. Sağlıklı vücut demek, sağlıklı ve güçlü bir sanatçı demektir. Hayat boyu sürecek bu yolculuğun başlangıcında olan genç müzisyenlerimize önermek istediklerimin başında öğretmen konusu geliyor. Lütfen, önce çevrenizdeki size uygun en iyi öğretmeni bulmanızı rica ederim. Öğretmen size uyuyor ve iyiyse, kat edeceğiniz yol normalden çok daha iyi ve hızlı olacaktır. Bir diğer tavsiyem ise meraklı ve istekli olup okumaya, araştırmaya ve kaliteli, farklı tarzdaki yorumları dinlemeye istekli olmanızdır. Ayrıca iyi arkadaşlarla bol bol oda müziği çalmak, hem eğlenceli hem de kulak gelişimi için çok önemlidir. Oda müziği yaparak ve notaları doğru okuyarak çok şey öğrenir ve bilgi edinebilirsiniz. Mümkünse; lütfen Henle, Barenreiter gibi iyi nota edisyonlarını kullanın. İyi bir edisyona sahip olmak, müziği doğru bir şekilde öğrenmenize yardımcı olacaktır. Büyük bir kariyer yapmadan önce kariyer yapmanın gerçek anlamını anlamanızı öneririm. Özellikle bu günlerde çok şey değişiyor. Orkestralarla sadece keman konçertosu çalmaktan başka birçok bakış açısı var. Lütfen kendinize neden enstrüman çaldığınızı ve neden kariyer yapmak istediğinizi sorun. Birçok farklı programla düzenli olarak konser vermek, bir yarışmaya hazırlanmaktan çok daha farklı bir hikaye demek. Yarışma iki hafta veya maksimum bir ay sürerken, kariyer oluşturmak göründüğünden çok daha zorlu ve uzun bir yoldur. Yolun başında bunları anlamak, deneyimlemek, yeni insanlarla tanışmak ve insanların farklı ortamlarda nasıl olduğunu görmek için yurt içi ve yurt dışında birçok festivale gitmenizi de öneririm. Kısa süreli projelerimde Avrupa'nın birçok yerinde solo, duo, orkestra ile ve oda müziği formunda konserlerim olacak. Birçok yeni eser ve yeni sanatçılarla tanışacağım için çok heyecanlıyım. Ayrıca bu yıl yapılacak olan Uluslararası H. Wieniawski Keman Yarışması'nın yeni edisyonunun açılışını yapacağım... hem çok heyecanlıyım, hem de çok gururluyum. Uzun süreli hedeflerimde ise, mutlaka ve mutlaka genç jenerasyonla edindiğim bilgileri paylaşmak ve müzisyen olarak dünyaya olabildiğince yardım edip katkıda bulunmak var."} {"url": "https://gazetesanat.com/victoria-ve-albert-muzesinden-beth-mckillop-ile-dunden-bugune-cin-murekkep-sanati", "text": "Pera Müzesi'nin düzenlediği Mürekkepten: Çin Güncel Sanatından Yorumlamalar sergisi kapsamında akademisyen ve küratör Beth McKillop, Çin'de Mürekkep başlıklı bir konuşma gerçekleştiriyor. Pera Müzesi Oditoryumu'nda düzenlenen etkinlikte McKillop, Çin sanatında mürekkebin fiziksel özelliklerini inceleyecek, yapım ve kullanım biçimleri üzerine düşünceler sunacak. Pera Müzesi, Çin güncel sanatından bir kesiti izleyiciyle buluşturan Mürekkepten: Çin Güncel Sanatından Yorumlamalar sergisi kapsamında düzenlediği konuşma etkinliklerine bir yenisini ekliyor. Bu kez Victoria ve Albert Müzesi'nden araştırmacı, akademisyen ve küratör Beth McKillop'u ağırlayacak olan konuşma programı, Çin mürekkep sanatına odaklanıyor. Konuşmasında, Çin'de geçmişten bu yana farklı zamanlarda üretilmiş mürekkeplerin fiziksel özelliklerini inceleyecek olan Beth McKillop, günümüze ulaşmış bazı çarpıcı mürekkep bloğu örneklerine ve onları çevreleyen hikayeler ile anekdotlara bakarak, sergide yer alan 21. yüzyıl sanatçılarının yapıtlarına dair tarihsel bir bağlam sunacak. Pera Müzesi Oditoryumu'nda, 26 Nisan Cuma günü saat 18.30'da başlayan etkinlik, ücretsiz izlenebilecek. Kariyerine British Library'de Çin ve Kore Koleksiyonları Küratörü olarak başlayan Beth McKillop, 2004'te Victoria ve Albert Müzesi Asya Departmanı'nın Koleksiyon Sorumlusu oldu; ardından koleksiyonların ve müzenin Direktör Yardımcısı pozisyonunda çalıştı. 2016'dan bu yana Victoria ve Albert Müzesi Kıdemli Araştırma Görevlisi olarak çalışıyor ve Londra Üniversitesi Oryantal ve Afrika Çalışmaları Okulu'nda ders veriyor. Pera Müzesi Oditoryumu'nda gerçekleştirilecek etkinlik ücretsizdir. Yerler sınırlıdır, rezervasyon alınmamaktadır. Etkinlik dili İngilizce'dir, Türkçe simültane çeviri olacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/virtual-landscapes-vr-sergisi-muze-gazhanede", "text": "VR Future, sanal gerçeklik filmlerinin dünya çapında eş zamanlı gösterildiği VR sergisi Virtual Landscapesin İstanbul ayağının ikinci yılını 3-5 Şubat 2023 tarihlerinde Müze Gazhane'de sanatseverlerle buluşturuyor. Uluslararası sanal gerçeklik ağı Galaxy Network'ün bu yıl Virtual Landspaces adıyla ikincisi düzenlediği sergisi Türkiye, İtalya, İspanya, Fransa, Almanya, Japonya ve Güney Kore'nin de aralarında bulunduğu yedi ülkede eş zamanlı olarak gerçekleşiyor. Fahad Rehman ve Virgile Mangiavillano'nun Türkiye'de kurduğu platform VR Future'ın ev sahipliği yaptığı sergi, 3-5 Şubat 2023 tarihlerinde İstanbul'da Müze Gazhane'de ücretsiz olarak sanatseverlerle buluşuyor. Sergide Venedik, Cannes, Tribeca ve Sundance gibi prestijli film festivallerinin VR bölümlerinden ödüllü filmler gösteriliyor. Galaxy Network dünya çapında, dikkat çekici ve ödüllü sanal gerçeklik sergileri organize etmek ve bu alandaki çalışmaları tanıtmak amacıyla bir araya gelmiş sanat inisiyatifleri topluluğudur. İstanbul merkezli VR Future, özellikle lokasyon bazlı eğlence aracılığıyla uluslararası düzeyde sanal gerçeklik içeriği üretmek, finanse etmek ve dağıtmak için Web3 tarafından desteklenen Genişletilmiş Gerçeklik uygulamaları geliştiren bir platformdur. Virtual Landscapes, Galaxy Network'ün her yıl düzenlediği serginin bu yılki adıdır. Sergide Venedik, Cannes, Tribeca, Sundance, Raindance, VR Awards, Read Sea ve Sandbox gibi uluslararası festivallerin VR bölümlerinde yer almış ve ödüllü dokuz filmden oluşan seçkiyi izleyiciler deneyimleyebilecek. Programda yer alan dokuz VR filmi orijinal dillerinde gösterilecek ve bazıları İngilizce altyazı içerebilir. 2nd Step, Ay'dan Mars'a ve ötesine uzayda ilerleyen bir VR yolculuğudur. Filmde izleyici, dünyadan çok uzakta, yabancı, keşfedilmemiş dünyaların ortasında bulunma; Apollo 11'in iniş noktası gibi mevcut ve gelecekteki uzay görevlerinin en heyecan verici ortamlarından bazılarını ziyaret etme; gizemli Kızıl Gezegen Mars'ı keşfetme gibi deneyimler yaşıyor. The Scream VR, Edvard Munch'un ünlü tablosunun sanal gerçeklikteki karşılığıdır. Dehşetin çarpıttığı bu ünlü yüz, hayal gücümüzü o kadar ateşledi ki, dehşetin evrensel simgesi haline geldi. Sanat tarihinin en ünlü çığlığının sırlarını açığa çıkarmaya hazır mısınız? Tabloya dayanan The Scream VR, izleyiciyi ressamın saplantılarını keşfetmeye, etkileşimli ve duyusal bir sanal gerçeklik deneyimiyle çalışmaya götürüyor. HanaHana Multi-Bloom, izleyicileri parıldayan bir güneşin kıpkırmızı bir göle ve yalnızca anıtsal kalıntılarla dolu ıssız kumlu adalara vurduğu, gerçeküstü bir evrene çeken, çok kullanıcılı ve etkileşimli bir deneyimdir. Bu çorak manzaradan farklı boyut ve cilt tonlarında kollar ve eller çiçekler gibi açar. İzleyiciler bu tuhaf ve vahşi doğayı geliştirebilir, sonsuza dek yeni kollar çıkarabilir ve yalnızca kişinin hayal gücüyle sınırlı en beklenmedik halüsinatif yapıları yaratabilirler. Biolum, biyolüminesans hayvanların yaşadığı büyüleyici bir dünyayı keşfetmek için okyanusun keşfedilmemiş derinliklerine yapılan bir dalıştır. Film izleyiciyi ünlü bir deniz bilimcisi ve akıl hocası olan keşif lideri EVA'nın rehberliğinde uçurumları keşfeden deneyimli bir dalgıç rolüne sokar. Rachael, ışıldayan parazitlerin okyanus florasına ve faunasına bulaştığını keşfeder. Eva'nın onu neden oraya gönderdiğinin ardındaki şok edici gerçeği keşfettiğinde kendine de bulaşır ve zihni için büyüleyici bir mücadeleyle karşı karşıya kalır. Filme ünlü oyuncu Charlotte Rampling'in sesi eşlik ediyor. In the Land of the Flabby Shnook, izleyiciyi kahramanların gözünden görülen büyülü bir yerde bir yolculuğa çıkarıyor. Küçük erkek kardeş ablasına karanlıktan korkmayı nasıl bıraktığını sorar ve ablası onu rüya gibi tabloların içine çeker. Serginin Türkiye'deki destekleyenleri ve paydaşları arasında Datagate, Institut français Türkiye, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, Virgile Film ve Oda Studios yer alırken mekan partneri Müze Gazhane'dir. Serginin uluslararası paydaşları Paris'te Diversion Cinema ve Marsilya'da Chroniques, Berlin'de INVR. Space, Milano'da MEET Digital Culture Center, Barselona'da Espronceda, Tokyo'da Cinemaleap, Seul'de Bifan'dır. Tüm sergilere giriş ücretsiz ve 10 yaşından büyük herkese açıktır. 3-5 Şubat 2023 tarihleri arasında, saat 11:00'den 21:00'e kadar, sıra düzeniyle girişler gerçekleşecektir. VR Future NFT sahipleri için hızlı giriş önceliği sağlanacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/visegrad-grubunun-dogal-hazineleri-sergisi-liszt-enstitusu-istanbul-macar-kultur-merkezinde", "text": "Liszt Enstitüsü İstanbul Macar Kültür Merkezi, Macaristan, Polonya, Çekya ve Slovakya'nın oluşturduğu Vişegrad Grubu'nun (V4) zengin kültürel mirasına ve doğal güzelliklerine yer veren Vişegrad Grubunun Doğal Hazineleri sergisini 23 Haziran Perşembe 19:00'da sanatseverlerle buluşturuyor. Sergi 10 Eylül tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Macaristan Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanlığı'nın talebiyle V4 ülkelerinden en iyi fotoğrafçılar, gelecek kuşaklar için korunması gereken V4 bölgesinin güzelliklerine ışık tutmak adına bir fotoğraf sergisinde bir araya geldiler. Projenin koordinatörlüğünü naturArt Macaristan Doğa Fotoğrafçıları Derneği üstlenirken Slovakya Vahşi Yaşam Fotoğrafçıları Derneği, Çekya Doğa Fotoğrafçıları Kulübü ve Polonyalı Doğa Fotoğrafçıları Derneği destek verdiler. Sergi, Orta Avrupa'yı hiç ziyaret etmemiş olanlara bu bölgenin doğal güzelliklerini sunarken, bu dört ülkede yaşayanlara da, bilmedikleri yerlerin güzelliklerini keşfetmesine imkan tanıyor. Doğa fotoğrafçılığında, doğadaki en güzel anları yakalamak için fotoğrafçılar hayvanların davranışlarını, bitkilerin ve peyzajın özelliklerini ve de ışık koşullarındaki değişiklikleri bilmesi gerekir. Fotoğrafçılar doğayı rahatsız etmeden hayallerinin fotoğraflarını çekmek için çevreyle neredeyse bütünleşir. Çok sayıda fotoğrafçı için fotoğrafçılık ikincil olup, doğanın bir parçası olarak açık havada bulunmak ve sadece bir doğa yürüyüşçüsünün tecrübe edebileceği müthiş duyguları yaşamak esastır. V4 ülkeleri, Avrupa Birliği içinde genel çıkarları geliştirmek, komşu ülkelerde istikrarı desteklemek ve bölgeyi küresel çapta, ortaklaşa tanıtmak için beraberce, sıkı biçimde çalışmaktadır. Macaristan'ın 2021/2022 Vişegrad Grup Başkanlığı, Avrupa'yı Yeniden Şarj Etmek sloganıyla salgın sonrası sürdürülebilirliğe, iklim politikasına ve yeşil ekonomik dönüşüme güçlü bir vurguyla, bölgenin ekonomik olarak yeniden başlatılmasını desteklemeyi hedeflemektedir. Temmuz 2022 itibariyle Çekya, Macaristan'dan grup başkanlığını devralacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/volvo-kamyonlar", "text": "Dünyaca ünlü Norveçli yazar Erlend Loe'nun sıradışı kahramanı Doppler, bu defa ülke sınırlarını aşıyor. Geyiği Bongo ve oğlu Gregus ile komşuda yepyeni arkadaşlar edinen Doppler, birdenbire yaşamına giren yaşlı ve isyankar bir kadın ile takıntılı ve titiz bir adam sayesinde, hayatı doğal bir şekilde akışına bırakmak ya da eski günlerdeki gibi sorumlu davranıp başarıdan başarıya koşmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor. Sanayi toplumunun ve 20. yüzyıl demokrasisinin Kuzey Avrupa'daki çöküşünü şaşırtıcı ve eğlenceli bir üslupla anlatan Loe, Volvo Kamyonlar' adlı kitabında bunu yazan kişi olarak kendisi için de bir pencere aralıyor, çalışkan okurlara ve eleştirmenlere bizzat içini döküyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/winterreise-konseri-sureyya-operasi-sahnesinde", "text": "İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin Winterreise konseri, 4 ve 6 Aralık 2019 tarihlerinde Kadıköy Süreyya Opera Sahnesi'nde. Avusturya'lı besteci Franz Peter Schubert'in en önemli şarkı dizilerinden Winterreise, sayın bariton Kevork Tavityan ve sayın piyanist Can Okan tarafından sunuluyor. Alman Şair Wilhelm Müller'in kaleme aldığı 24 şiir üzerine, Avusturya Viyana doğumlu Besteci Franz Peter Schubert'in şan ve piyano için bestelediği şarkı dizisi olan Winterreise Alman klasik müziğindeki şan metodu ve tekniği üzerinde büyük etkiler bırakmıştır. Winterreise'de Schubert için piyanist ile eseri seslendirecek solist aynı öneme sahiptir. Şarkıların ise aşık bir şairin sesinden dramatik bir akışı vardır. Winterreise konseri 4 6 Aralık 2019 Saat: 20.00 Kadıköy Süreyya Opera Sahnesi'nde."} {"url": "https://gazetesanat.com/wow-dunya-kadinlar-festivali-istanbul-programi-aciklandi", "text": "WOW Vakfı ortaklığında, Sabancı Vakfı ve British Council iş birliği ile 5-6-7 Mart tarihlerinde çevrim içi olarak düzenlenecek WOW Dünya Kadınlar Festivali İstanbul'un program detayları açıklandı. Söyleşiler, paneller, atölyeler, müzik ve dans performanslarından oluşan festival Şehirde Kadın Olmak temasını ele alıyor. İlk kez 2010'da İngiltere'de başlayan WOW Dünya Kadınlar Festivali'nin İstanbul ayağında Şehirde Kadın Olmak ana temasının etrafında, kapsayıcı kentler, kadınların toplumsal hayata katılmasının önündeki kültürel ve yapısal bariyerler, şehrin görünmeyen yüzü olan ev içi yaşam ve şehirde dayanışma konuları tartışılacak. Kadınları destekleyerek, kadınların karşılaştığı güçlükleri ve daha eşit bir dünya için oluşturdukları çözümleri görünür kılmayı hedefleyen festival 5 Mart tarihinde WOW Vakfı Kurucusu ve Direktörü Jude Kelly, British Council Türkiye Direktörü Cherry Gough, British Council Mütevelli Heyeti Başkanı Stevie Spring ve Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı'nın açılış konuşmaları ile başlayacak. Duygu Demirdağ, Burcu Karakaş ve Zeynep Miraç'ın sunuculuğunu üstlendiği çevrim içi festival, söyleşilerin yanı sıra Şehir Hayatına Katılım, Şehrin Görünmeyen Yüzü, Şehirde Dayanışma panelleri, Büyük Fikirler, konserler, performanslar; yemek, hareket ve sivil alan atölyeleri gibi pek çok farklı bölüm ile devam edecek. WOW İstanbul Festivali'nin ilk gününde, Engelli Kadın Derneği Kurucusu Arzu Şenyurt Akdağ, İBB Sosyal Politikalar Koordinatörü Zelal Yalçın Küçük, Kadın Koalisyonu Gönüllüsü Sinem Mısırlıoğlu ve Women's Equality Party Lideri, politikacı Mandu Reid'in katılımıyla kadınların toplumsal hayata katılımları önündeki engeller ve kapsayıcı kentler Şehir Hayatına Katılım başlığıyla ele alınacak. Festivalin ikinci günü 6 Mart'ta ise, gazeteci Burcu Karakaş, akademisyen Aksu Bora, Ev İşçileri Dayanışma Sendikası Genel Başkanı Gülhan Benli, Derin Yoksulluk Ağı Kurucusu Hacer Foggo ve gazeteci & yazar Saima Mir pandemi ile birlikte artan ev içi şiddet, ev içi emek ve derin yoksullaşmayıŞehrin Görünmeyen Yüzü başlığı ile tartışacak. Festivalin Şehirde Dayanışma başlıklı üçüncü ve son panelinde, daha kapsayıcı, adil, eşit bir yaşam için harekete geçen kadınların çalışmalarına ve çözüm önerilerine yer verilecek. Gazeteci Zeynep Miraç'ın moderatörlüğünde akamedisyen ve 5 Harfliler editörü Hazal Halavut, müzisyen, araştırmacı, WOW İstanbul Festivali Danışma Kurulu Üyesi ve Havle Kadın Derneği Kurucusu Rümeysa Çamdereli, İstanbul Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği Başkanı Adile Doğan ve feminist tarihçi Jade Bentil ise Şehirde Dayanışma panelinde buluşacak. Festivalin söyleşiler bölümünde ise, başkalarının hayatında değişim yaratan kadınlar kendi hikayelerini de paylaşacakları konuşmalarla ilham verecekler. Sabancı Vakfı Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan moderatörlüğünde Sabancı Vakfı Fark Yaratanlar Programı başlığı ile Rehber Köpekler Derneği kurucusu Nurdeniz Tunçer, insan hakları hukukçusu ve Konuşmamız Gerek platformu kurucusu İlayda Eskitaşçıoğlu ve Alerji ile Yaşam Derneği Kurucusu Özlem Ceylan kendi fark yaratan hikayelerini paylaşacak. British Council'in ülkemizdeki 80 yılı boyunca yolunun kesiştiği 80 kadının hikayesini anlatan 'Kesişen yollar: 80 yılda değişen hayatlar' seçkisinde yer alan Güneş Terkol, Esra Gönen ve Ezgi Yalınalp ilham veren hikayelerini British Council Türkiye Ülke Direktörü Cherry Gough moderatörlüğünde anlatacak. SES Eşitlik ve Dayanışma Derneği Kurucusu Gülseren Onanç, Manifold iş birliği ile başlattığı ME! Kampanyası yaratıcısı Mimar Melis Cankara, Erişilebilir Her Şey kurucularından Hale Yıldız, Girl Up hareketi kurucusu Selin Özünaldım, yazar ve akademisyen Nora Tataryan, Ev İşçileri Dayanışma Sendikası'ndan Arzu Çelebi, Metal Kolektif kurucusu Hediye Yaşar, Kelebek Etkisi projesiyle kız çocuklarına kodlama öğreten Elif Eda Güneş, Türkiye Engelsiz Sanatçılar Merkezi ve Engelsiz Amazonlar kurucusu Gamze Elibol, Teknolojikanne. com kurucuları İpek Süer ve Derya Divrikli Gül, Pentatlet İlke Özyüksel, Yönetmen Berna Gençalp ve Women in Games Türkiye kurucusu, oyun yapımcısı ve WOMEN in GAMES Türkiye'nin kurucusu Simay Dinç, hikayelerini, çarpıcı çalışmalarını, kendilerine tanınmayan fırsatları nasıl yarattıklarını Büyük Fikirler bölümünde aktaracaklar. Festival, Birleşik Krallık ve Türkiye'den farklı disiplinlerde çalışan kadın sanatçıları da ağırlayacak. Birleşik Krallık'tan Selector Radyo, Serious Müzik ve MAYK Tiyatrosu'nun performansları WOW Sesler, WOW Performans ve WOW Konser bölümlerinde seyirci ile buluşacak. Heka, Maya Law ve Bryony Jarman-Pinto'nun performansları WOW Sesler Selector Sunar bölümünde, Yazz Ahmed & Melisa Yıldırım konseri ise WOW Konser Serious Sunar bölümünde gerçekleşecek. WOW Performans MAYK Tiyatrosu Sunar bölümünde Laila Diallo ve Jo Bannon yer alacak. British Council'in #KültürdeKadınGücü destek programı ile Türkiye'den seçtiği müzisyen ve gösteri sanatları profesyonellerinden Dilan Balkay, Duygu Demir, Ekin Tunçeli, ve Banu Açıkdeniz'in pandemi koşulları ile seyirci ile buluşamamış eserleri de WOW Sesler ve WOW Performans bölümlerinde yer alacak. Barış İçin Müzik Orkestrası ve Kardeş Türküler de programın WOW Konser bölümünde müzikseverlerle buluşacak. Festivalde Birlikte Yemek bölümünde Refika Birgül, EkBiçYeİç ile Şehirde Ekolojik Yaşam ve Kadın Kadına Mülteci Mutfağı bizlerle birlikte olacak. Refika Birgül, mutfağından bir tarifi bizimle paylaşırken aynı zamanda konuğu Pelin Turgut ile kendi hikayeleri ve hayallerinin peşinden nasıl gittikleri üzerine sohbet edecek. Birlikte Hareket bölümünde Ebru Atilla ile 'Şimdi Derin Bir Nefes Al', Ekin Bernay ile Performatif Atölye Çalışması ve Hip Hop Ladies Turkey ile Dans Üzerine yer alacak. Ayrıca Zeynep Atakan'ın sunuşu ile Mülteci Kadınlar temalı Sabancı Vakfı 1. Kısa Film Yarışması Seçkisi'nden kısa filmler gösterilecek. Sivil Alan bölümünde ise, Sabancı Vakfı Hibe Programı Seçkisi ve Paydaşlardan Görüntüler festival katılımcıları ile buluşacak. Festivalin kapsayıcılık ilkesi ile düzenlenecek interaktif Sivil Alan Atölyeleri, farklı alanlardaki sivil toplum kuruluşları yürütücülüğünde, ön başvuru ile kayıt yaptıran katılımcılara açık olacak. Pozitif organizasyonuyla gerçekleşecek olan WOW İstanbul Festivali, Erişilebilir Her Şey danışmanlığında herkes için daha erişilebilir olmayı hedefliyor. Festival yayınlarında, simultane Türk İşaret Dili çevirisi, Türkçe ve İngilizce altyazı çevirileri ve simultane Türkçe sesli çeviri yapılacak. Ayrıntılı bilgi için wowistanbul. org web sitesini ziyaret edebilirsiniz. WOW Vakfı Jude Kelly CBE tarafından 2018'de, global WOW Dünya Kadınlar Festivali hareketini hayata geçirmek amacıyla kuruldu. Festival ilk kez Londra'da 2010'da Kelly tarafından, sanat yönetmeni görevinde bulunduğu Southbank Centre'da, kadın ve kız çocuklarını kutlamak, potansiyellerini kısıtlayan engelleri anlamak için ve karşılaştıkları sorunlara dair farkındalığı artırmak ve bu sorunlara kolektif çözümler geliştirmek amacıyla düzenlendi. WOW bugüne dek aralarında Avustralya, Brezilya, Çin, Mısır, Finlandiya, Nepal, Nijerya, Pakistan, Sri Lanka, Somali, İngiltere ve Amerika gibi ülkelerin yer aldığı altı kıtada; iki milyondan fazla kadına ulaştı. 2018-2019'da festival Rio de Janeiro, Cardiff, Bangladeş, Beijing, Gana, Londra, Baltimore, Nepal, Norwich ve Exeter'deydi. Haziran 2020'de kadın ve kız çocuklarına odaklanan festival, WOW Global 24 adıyla ilk kez tüm dünyada çevrimiçi düzenlendi. İngiltere'den Nijerya'ya, Pakistan'dan Avustralya'ya COVID-19'un cinsiyet eşitsizliği üzerindeki etkilerini keşfetmek ve Black Lives Matter hareketini desteklemek amacıyla dünyayı dolaştı. 10 yıl boyunca gerçekleşen festivaller; Angela Davis, Malala Yousafzai, Annie Lennox, Patrick Stewart, Baroness Doreen Lawrence ve Salma Hayek gibi dünyaca tanınan sanatçıların, aktivistlerin, fikir liderlerinin ve performans sanatçılarının bir araya geldiği, binlerce kadın ve kız çocuğunun birlikte harika işler yarattığı bir alan olarak bilinirliğini arttırdı. WOW, herkes için platformlar sağlar, farkındalık yaratır, komüniteleri bir araya getirir ve toplumsal cinsiyet eşitliği için bir arada çalışma ortamı yaratır. Festivalin yarattığı etkiler ve zemin hazırladığı oluşumlar arasında, Sandi Tosvig ve Catherine Mayer'in 2015'te beraber kurdukları Kadınların Eşitliği Partisi örnek gösterilebilir. 2018'de Kelly Southbank Centre'dan ayrıldı ve WOW Vakfı'nı festivaller yoluyla kadınları ve kız çocuklarını güçlendirerek eşit bir dünyanın mümkün ve arzu edilir olduğuna inanan küresel bir hareketi inşa etmek, toplamak ve sürdürmek için çalışan bir hayır kurumu olarak yürütmeye devam etti. Bu benzersiz festival modeli, katılımcıların WOW projelerinde yer almaları, kendi amaçlarını güçlendirmeleri veya topluluklar üzerinde geniş etkisi olan yeni girişimler başlatmaları için sayısız yollar yaratıyor. Festival, kadınların çalışmalarını sunmaya ve kadın ve kız çocuklarının eşitliğini teşvik etmeye adanmış en büyük, en kapsamlı ve en önemli festivaldir. WOW festivalleri ve etkinlikleri Southbank Centre iş birliği ile gerçekleşmektedir. WOW Dünya Kadınlar Vakfı Başkanı Cornwall Düşesi'dir. Londra'nın kültür-sanat anlamında en hareketli bölgesinde, on yedi dönümlük bir alanda yer alan Southbank Centre, İngiltere'nin en büyük sanat merkezi ve ülkenin en çok ziyaretçi çeken beş cazibe merkezinden biridir. Southbank Centre olarak, insanları bir araya getiren kültürel deneyimler sunmak için varız. Bu amacımızı, sanatçıların ürettiği ve en iyi işlerini sergilediği; insanların bir araya gelip cesur, beklenmedik ve ufuk açan bu işleri deneyimlediği alanlar yaratarak yerine getiriyoruz. Southbank Centre'ın mimari ve yaratıcılık tarihi 1951 Britanya Festivali'ne uzanıyor. Southbank Centre, Royal Festival Hall, Queen Elizabeth Hall, Purcell Room, ve Hayward Gallery'den oluşuyor. Merkez aynı zamanda Ulusal Şiir Kütüphanesi ve Arts Council Koleksiyonuna ve yerli orkestralara ve diğer dört orkestraya ev sahipliği yapıyor. British Council, Birleşik Krallık'ın kültürel ilişkiler ve eğitim fırsatlarından sorumlu uluslararası kuruluşudur. Birleşik Krallık ve diğer ülkeler arasında kültür-sanat, eğitim ve İngillizce dili aracılığıyla bağlantılar kuruyor, anlayış ve güven inşa ediyoruz. Geçen yıl 80 milyondan fazla kişiyle yüz yüze, 791 milyonun üzerinde kişiyle de internet üzerinden, radyo ve TV programlarımızla ve basılı yayınlarımızla iletişim kurduk. 1934 yılında kurulan British Council, Kraliyet Tüzüğü ile tüzel kişilik kazanmış bir hayır kurumu ve bir kamu kuruluşudur. Gelirimizin yüzde 15'i ise Birleşik Krallık hükümeti tarafından karşılanmaktadır. British Council toplumsal cinsiyet eşitliğinin ve kadının güçlendirilmesinin kapsayıcı, açık ve gelişmiş toplumlar için hayati olduğuna inanmaktadır. Kadının güçlendirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin desteklenmesinin sürdürülebilir kalkınmaya ivme kazandıran bütün alanlarda çarpan etkisi yaratılması bakımından da öneminin bilinci ile kültür alanında toplumsal çeşitlilik üzerine odaklanan kadın liderlerin ve sanatçıların desteklenmesi programımızın önemli bir parçasıdır. Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda çalışan kadın yaratıcılar ve sivil toplum aktivistlerini desteklemek ve onlarla iş birliği kurmak amacıyla yürütülen Kültür ve Sanat Alanında Kadın ve Liderlik Programı, Kültürde Kadın Gücü Araştırması ile başlamıştır. Program, Birleşik Krallık'ta kadın liderlerin mesleki gelişim programı ile devam etmiştir. Bunu, Birleşik Krallık'ta kadın sanatçılarla çalışan kuruluşlara yönelik hibe destek programı olan #WomenPowerinCulture, Açık Radyo'da toplumsal cinsiyet eşitliğine odaklanan radyo programı Festival Alanı ve dünyada ilk kez kadınları ele alan küresel dijital festival olan WOW Global 24 takip etmiştir. Sabancı Vakfı 1974'teki kuruluşundan bu yana, tüm bireylerin haklardan eşit yararlandığı bir toplum vizyonuyla, eğitim, kültür-sanat ve sosyal değişim alanlarında Türkiye'nin toplumsal gelişimine katkıda bulunuyor. Vakıf, 14 yıldır yürüttüğü hibe programlarıyla, kadınlar, gençler ve engelli bireylerin toplumun her alanına eşit şekilde katılabilmeleri amacıyla sivil toplum kuruluşlarının gerçekleştirdikleri projelere destek veriyor. Sabancı Vakfı şimdiye dek Türkiye'nin 76 ilinde 173 projeye 28 milyon TL'den fazla fon desteği sağladı. Temel hedef kitlelerinden biri kadınlar olan Vakıf, toplumsal cinsiyet eşitliği, aile içi şiddetle mücadele, haklar konusunda farkındalığın artırılması gibi amaçlara yönelik projelere hibe desteği veriyor. 2006 yılında kadınların ve kız çocuklarının insan haklarının korunması ve geliştirilmesi amacıyla Birleşmiş Milletler Ortak Programına destek veren Vakıf, 10 yıl süreyle bu çalışmayı devam ettirerek, yereldeki olumlu etkilerinin yaygınlaştırılmasını sağladı. 17 ilde açtığı 19 öğrenci yurduyla kız çocuklarının eğitiminin önündeki engellerin kalkmasına katkıda bulunan Vakıf, halen öğretmenlere toplumsal cinsiyet eşitliği farkındalığını artırmak amacıyla Sabancı Üniversitesi'nin yürüttüğü Mor Sertifika Programını destekliyor. Sabancı Vakfı Hibe Programı kapsamında ise sivil toplum kuruluşlarının erken yaşta ve zorla evliliklerin önlenmesi, kız çocuklarının eğitimi, kadınların güçlenmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına yönelik projeleri destekleniyor. OECD'nin 2019'da yayınladığı Insights on Philanthropy for Gender Equality raporuna göre Sabancı Vakfı, dünyada toplumsal cinsiyet eşitliğini odağına alan ilk yedi vakıf arasında yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/yagmur-akpinar-gorebildigin-zaman-mucize-her-yerde-ve-her-seyde", "text": "Yağmur Akpınar ile Küsurat Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan ilk kitabı Büyük Duygular Küçük Mucizeler'i konuştuk. - Sizi ilk kitabınız Büyük Duygular Küçük Mucizeler ile tanıdık. Biraz kendinizden söz eder misiniz? Araştırmayı, kendine vakit ayırmayı seven ve öğrenmenin yaşı olmadığına inanan biriyim. Mezun olduktan sonra Beşiktaş Kültür Merkezi'nde İçerik Geliştirme üstüne çalışmaya başladım. Uzun süredir dizi ve film sektörünü yakından takip ediyordum. Yazmak, yorumlamak, geliştirmek ve yeni proje üretmek gibi sorumluluklarımın beni beslediğine inanıyorum. - Kitap yazma fikri nasıl ortaya çıktı? Her zaman aklımdaydı. Hatta hayalimdi diyebilirim. Küsurat Yayınları'yla yolumuz kesiştikten sonra kitap serüvenim başladı. - Kurgu ile kurgu-dışını bir arada vermek oldukça merak uyandırıcı. Yazmaya başlarken amacınız böyle bir türü ortaya koymak mıydı yoksa yazarken takip ettiğiniz yollar sizi bu türe mi çekti? Deneysel bir başlangıç yaptığımın farkındayım. Böyle başlamak oldukça heyecan vericiydi çünkü ilginç ve denenmiş olan her zaman beni çeker. Yazı stilime bağlı olarak kurgu-dışı üzerinden gittiğim bir yol vardı. Halbuki hikaye yazmaya başladığımda diyaloglara olan düşkünlüğümü fark ettim. Yani her şey oldukça organik gerçekleşti. - Herhangi bir yazma ritüeliniz var mı? Her gün yazmaya çalışıyorum. Bana göre yazmak her işte olduğu gibi disiplin sayesinde gelişebilir. Bolca okuma ve araştırma yapmanın da katkıları büyük. Genelde sabahın ilk saatlerinde veya gece sessizliğinde yazmayı severim. Ancak beni tanıyanlar bilir, her yere laptop veya defter götürür, aklıma gelenleri not alırım. İlham bazen çok beklenmedik anlarda gelebiliyor. - İlk kitabınız raflarda yerini aldı, hatta kısa sürede ikinci baskıya ulaştı. Yavaş yavaş okuyuculardan da dönüşler alıyorsunuzdur. Nelerle karşılaşıyorsunuz ve bunlar size nasıl hissettiriyor? Herkesten çok yapıcı ve farklı yorumlar alıyorum ve bu beni çok mutlu ediyor. Özellikle karakterlerin devam hikayelerini merak ettiklerini söylüyorlar. Bu beni daha çok cesaretlendiriyor. - Sümbül ve Can hayatın içinden iki karakter. Okurken mimiklerini bile göz önüne getirmek mümkün. Bu kadar gerçekçi karakterlerin yazımını destekleyen unsurlar nelerdi? Kendinizden veya çevrenizdeki insanlardan mı yola çıktınız yoksa tamamen kurgu diyebilir miyiz? Gözlem yapmayı seven ve karşımdaki insanları katmanlarıyla kabul eden biri olarak, yazarken de karakter detaylarını belirtmeyi seviyorum. Film veya dizi izlerken karakterleri seversem büyük bir heyecanla izlemeye devam ettiğimi fark ettim. Aynı şekilde kitap okurken de okurların karakterlerle bağ kurmasını istedim. - İlham aldığınız bir yazar, başucumdan ayırmam dediğiniz bir kitap var mı? Çok zor bir soru çünkü bana ilham veren kitaptan ziyade, cümleler var. Hatta her kitabın sihirli bir cümlesi olduğuna inanırım, yazar ve okuyucuyu birleştiren bir büyü gibidir adeta. - Büyük duyguların yarattığı küçük mucizelere epey atıfta bulunan kitabın yazarına sormak isterim: Sizce mucize nedir? Mucize her yerdedir ve her şeydir. Bazen onların farkında olmuyoruz ancak sık sık hatırlamamız gerektiğine inanıyorum. - Sümbül'ün hikayesi devam edecek mi? Ufukta yeni gelişmeler var mı? Sümbül'ün hikayesi daha yeni başlıyor. Şimdilik ilk kitabın heyecanı baskın olsa da ilerleyen dönemlerde hikayeyi devam ettirmeyi hedefliyorum. Okurlardan aldığım dönüşler de bu yönde beni etkiliyor. - Sizin gibi genç yazarlara, ilk kitap heyecanı yaşamak isteyenlere neler tavsiye edersiniz? Kendi duygu ve düşüncelerimi başka insanlarla paylaşmanın ne güzel bir duygu olduğunu fark ettim. Kitapla beraber kendi dünyamı okurlara yansıttığımı hissediyorum. Benim gibi yazdıklarını paylaşmayı hedefleyen herkese, hayallerini ertelememelerini tavsiye ederim. Eğer bu yolda birilerine ilham kaynağı olduysam, ne mutlu bana. - Teşekkürler, çok keyifliydi. Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?"} {"url": "https://gazetesanat.com/yakin-dogu-universitesi-muzeleri-14-eylul-sali-gunu-ziyarete-aciliyor", "text": "Kıbrıs Modern Sanat Müzesi, Kıbrıs Araba Müzesi, GÜNSEL Sanat Müzesi, Surlariçi Şehir Müzesi ile Herbaryum ve Doğa Tarihi Müzesi 14 Eylül Salı günü ziyarete açılacak. Pazartesi hariç haftanın 6 günü ziyaret edilebilecek tüm müzeler, KKTC vatandaşlarına ücretsiz olacak. Kuzey Kıbrıs'ın kültür sanat hayatına büyük bir zenginlik katan Yakın Doğu Oluşumu müzeleri yeniden ziyaretçileri ile buluşuyor. Yakın Doğu Üniversitesi kampüsü müzeler bölgesinde bulunan Kıbrıs Modern Sanat Müzesi, Kıbrıs Araba Müzesi, Kıbrıs Herbaryum ve Doğa Tarihi Müzesi ile Lefkoşa'da Girne Kapısı'nda yer alan Surlariçi Şehir Müzesi ve Lefkoşa Dereboyu'nda bulunan GÜNSEL Sanat Müzesi 14 Eylül Salı günü halkın ziyaretine açılacak. Pazartesi günleri hariç haftanın 6 günü ziyarete açık olacak müzelere girişler sabah saat 10'da başlayacak. Son ziyaretçilerini saat 16.00'da kabul edecek müzeler, saat 17.00'ye kadar açık olacak. Hafta sonları da ziyarete açık olacak müzelere, bütün KKTC vatandaşları ücretsiz giriş yapabilecek. Müzeleri ayrıca Yakın Doğu Oluşumu okullarında eğitim alan tüm öğrenciler ve Oluşum kurumlarında çalışan herkes ücretsiz gezebilecek. Ayrıca yurtdışından gelerek KKTC'de herhangi bir eğitim kurumunda eğitim gören tüm öğrenciler de müzelere yüzde 50 indirimli giriş yapabilecek. KKTC'de turist olarak bulunan 18 yaş altındakiler de müzeleri yine yüzde 50 indirimli gezebilecek. Yakın Doğu Üniversitesi kampüsünde yer alan Kıbrıs Modern Sanat Müzesi, Kıbrıs Araba Müzesi ile Kıbrıs Herbaryum ve Doğa Tarihi Müzesi tek biletle gezilebilecekken, Dereboyu'nda bulunan GÜNSEL Sanat Müzesi ise herkese ücretsiz olacak. Lefkoşa'nın tarihi bölgesi Surlariçi'nde ziyaretçilerini bekleyen Surlariçi Şehir Müzesi, Kıbrıs kültür ve tarihini bugüne taşıyan önemli koleksiyonlara ev sahipliği yaparken diğer yandan birbirinden değerli çağdaş sanat eserlerini de sanatseverlerle buluşturuyor. Her katında farklı bir tarz ve döneme ait eserlerin sergilendiği Surlariçi Şehir Müzesi'nde; oyuncak araba koleksiyonu, kılıç ve bıçak örnekleri, Kıbrıs Türk kültürünün simge isimlerinin hiperrealist silikon heykellerinin de yer aldığı 70'in üzerinde heykel, resimler, denizcilik tarihi ile ilgili objeler ve Karagöz suretleri yer alıyor. Müzede aynı zamanda, berat, ferman, Lefkoşa'ya ait kadı sicilleri, 17'inci yüzyıldan kalma halı gibi Osmanlı dönemi eserleri sergileniyor. Ülkemizin yerli ve milli otomobili GÜNSEL adına kurulan, Dereboyu'nda GÜNSEL Tanıtım Ofisi ile aynı mekanı paylaşan Günsel Sanat Müzesi de sanatı kent merkezine taşıyan müzelerden biri olarak dikkat çekiyor. Günsel Sanat Müzesi'nde yağlı boya ve akrilik resimler, özgün baskı, gravür, linolyum, serigrafi, litografi, ağaç baskı resimler ayrıca heykel ve seramik eserler yer alıyor. 13 Eylül'de kapılarını yeniden açacak müzelerden Kıbrıs Modern Sanat Müzesi de açıldığı günden beri birçok farklı ülkeden sanatçının eserlerine ev sahipliği yapıyor. Yakın Doğu Üniversitesi kampüsünde bulunan müzede, akrilik, yağlı boya, sprey boya, airbrush, karışık teknik ile çizim tekniklerinden oluşan tablolar ve resimlerin yer alıyor. Ayrıca müzede, ahşap-tahta oyma, mermer-seramik heykel, kil şekillendirme, metal heykel ve el yapımı av bıçağı yapım aşamaları da sergileniyor. Yakın Doğu Üniversitesi kampüsünde yer alan, ülkenin tek klasik otomobil müzesi olan Kıbrıs Araba Müzesi ise sahip olduğu zengin koleksiyonunu ile modern dünyanın gelişimini ve otomobillerin tarihi gelişimini gözler önüne seriyor. 150'ün üzerinde otomobilin sergilendiği Kıbrıs Araba Müzesi'nin sahip olduğu en eski araç olan 1899 model Crest Mobile, aynı zamanda ve dünyada tek olma özelliğine de sahip. 20 yılı aşkın bir süre devam eden bilimsel araştırmalar sonucunda oluşturulan Herbaryum ve Doğa Tarihi Müzesi ise tarihi 250 milyon yıl öncesine kadar giden Kıbrıs'ın jeolojik materyallerinin yanı sıra 20 binden fazla bitki ve canlı örneği ile ziyaretçilerini bekliyor. Kıbrıs'ta bulunan 1500-1600 arası bitki türünün 11 bin farklı çeşit örneğinin sergilendiği müzede, Kıbrıs'a özgü 140 çeşit bitki türü sergileniyor. Yakın Doğu Üniversitesi Eczacılık Fakültesi binasında bulunan müzede; 3 farklı gruba ait 106 çeşit mantar grubu, 250 su yosunu, 23 sürüngen canlı türü örneği, farklı taksonomik takımlara ait olan böcek koleksiyonları ile Beşparmak sıradağlarının 250 milyon yıllık kireç taşları ve 220 milyonluk fosilleşmiş ağaçlarından örnekler de yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/yapi-katalogu-mimarlik-odulleri-genc-fikirler-ariyor", "text": "2017 yılına kadar Yapı-Endüstri Merkezi bünyesinde gerçekleştirilen ve yapı sektörünün prestij ödülleri olarak adlandırılan Türkiye'nin yapı malzemesi alanındaki ilk ürün ödül programı 'ALTIN ÇEKÜL', 2020 itibarıyla YAPI KATALOĞU çatısı altında 26. kez 'ALTIN ÇEKÜL Uluslararası Yapı Kataloğu Ödülleri' ismiyle hayat buluyor. Yapı sektörünün ihtiyacı olan canlanma ve bütün aktörleriyle bir buluşma platformu oluşturmayı hedefleyen 'ALTIN ÇEKÜL Uluslararası Yapı Kataloğu Ödülleri' programına paralel olarak, mimarların ve iç mimarların ödüllendirileceği çok yönlü bir fikir yarışması olan YAPI KATALOĞU Mimarlık Ödülleri gerçekleştirilecek. YAPI KATALOĞU Mimarlık Ödüllerinin hedefleri arasında elde edilecek tasarımın/projenin kamuya mal olması, yaratıcı bir fikrin hayata geçerek sadece zihinleri değil gündelik ve sosyal yaşantımızı da besleyen ve zenginleştiren bir kazanıma dönüşmesi bulunuyor. YAPI KATALOĞU Mimarlık Ödülleri, sektörde yer edinmiş olan ulusal ve uluslararası mimarlık ve içmimarlık ofislerini günümüzün önem taşıyan sorunsallarıyla bir araya getirecek bu çok yönlü yarışmada mimarlar, içmimarlar ve ofisleri 2020 yılı için belirlenen tasarım konsepti çerçevesinde en iyi tasarımı oluşturmak için yarışacaklar. Tasarım yarışmasının hemen ardından, mimarlar ve yapı malzemesi firmalarının malzemelerinin birleştiği bir maket / proje enstalasyonu sergisi veya bir çalıştay yapılması da düşünülen çalışmalar arasında. Düzenlenmeye başlandığı yıldan en son yapıldığı yıla kadar ALTIN ÇEKÜL Malzeme Yarışması'nda ödül alan yapı malzemelerinin, Mimarlık Ödülleri'ne katılan projelerde kullanılması desteklenmekte. YAPI KATALOĞU'nun, Mimarlık Ödülleri'nin yürütücüsü ve küratörü olduğu yarışmanın 2020 yılı teması Taşınabilir Yaşam Birimi olarak belirlenmiş. Uzun yıllardır gündemde olan Taşınabilirlik/Mobilite kavramı, günümüzde gerçekleşmesi beklenen doğal afetlerin, acil durum planı yapılması gereken durumların, özellikle 2020 yılında yaşanan Corona Virüsü salgınının da etkisiyle, bundan sonra yaşam birimlerinin tasarım sürecinde daha da fazla söz hakkına sahip olacak. Katılımcılardan beklenen, mimarlık mesleğinin yaşam birimlerinin taşınabilir olma özelliğine ve bu birimlerin yakın çevresiyle nasıl var olacağına dair çözümler bulmalarıdır. Tasarlanacak projeler, herhangi bir yerde/mekanda tasarlanabilir. Kurgusal yaklaşım, taşıyıcı sistem, malzeme kullanım kararları tamamen katılımcılara aittir. Düzenlenmeye başlandığı yıldan en son yapıldığı yıla kadar ALTIN ÇEKÜL Yapı Ürün Ödülü sahibi yapı malzemelerinin, Mimarlık Ödülleri'ne katılan projelerde kullanılması, yenilikçi ürünlerin desteklenmesi bakımından teşvik edilmektedir. Bu ürün listesi, yarışmacılara YAPI KATALOĞU ekibi tarafından sunulur. Yarışmacılar da kullandıkları ürünlerin bilgisini, bir rapor şeklinde yarışma yürütücüsüne sunarlar. Yarışma sponsoru firmalar da ürün kataloglarını mimarlarla paylaşacaktır; fakat bu ürünlerin kullanılması zorunlu olmayacaktır. Yarışma şartnamesine ve katılım koşullarına buradan erişmek mümkün. Jüri üyelerinin birinci derece yakınları yarışmaya katılamaz. Yukarıda belirtilen yarışma jürisi Mimarlık Ödülleri ile ilgili genel bilgi sağlayacak, yarışmaya katılacak olan mimarlardan beklenenlere ve proje değerlendirme kriterlerine değinecek. Bu online interaktif toplantıda katılımcılar jüri üyelerine yarışma ile ilgili sorularını sorabilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/yapi-kredi-bomontiada-ve-craft-tiyatro-istanbula-yeni-bir-sahne-kazandiriyor", "text": "Yapı Kredi bomontiada x Craft, tiyatroseverlere yeni bir buluşma noktası ve atölye alanı sunmak için bir araya geldi! Başlatılan işbirliği kapsamında Craft'ın İstanbul Avrupa Yakası'ndaki sahnesi olarak konumlandırılan Yapı Kredi bomontiada'da, Atölye Craft da oyuncu ve oyuncu adaylarına yönelik bir çalışma alanı sunacak. Craft Tiyatro bünyesindeki oyuncu, yönetmen ve yazarlara; üretim yapabilmeleri için olanak ve mekan sağlayarak tiyatrosu için özellikle günümüz şartlarında bir nefes olmak istediklerini söyleyen Yapı Kredi bomontiada Direktörü Emrah Yamaç Kurulduğumuz günden bu yana birlikte düşünmeyi, üretmeyi ve paylaşmayı teşvik eden bir platform olarak, sahne sanatlarından film gösterimlerine, müzik etkinliklerinden atölyelere uzanan yaratıcı ve üretici bir seçki ile şehrin kültür-sanat ajandasına katkı sağlıyoruz. Craft Tiyatro ve Atölye Craft için pandemi şartlarına uygun bir sahne ve atölye alanı oluşturarak, hem sanatçılara hem de izleyicilere yeni bir buluşma noktası oluşturmak istedik dedi. Craft Tiyatro'nun Kurucusu Çağ Çalışkur ise tiyatroyu mümkün olduğunca çok kişiye ulaştırabilmek için uzun süredir Craft'ı Avrupa Yakası'na da taşımak istediklerini belirterek Yapı Kredi bomontiada'nın yaratıcı ve çok disiplinli ortamı, yeni projeler için bize ilham veriyor. Mekan, sanatın her alanına ilgi duyan bir kitleyi ağırlıyor. Birlikte genç ve tiyatrosever yaratıcı bir kitleye sesleneceğimize inanıyoruz dedi. Yapı Kredi bomontiada x Craft, Kasım ayı itibarıyla, Can Kılcıoğlu ile Kamera önü Oyunculuk ve Çağ Çalışkur ile Sanford Meisner teknik atölyelerinin yanı sıra, profesyonel ve oyuncu olmak isteyen adaylara yönelik atölye çalışmalarına da ev sahipliği yapacak. Craft Tiyatro'nun oyunlarından olan Waterproof ise Aralık ayındaki gösterimlerini Yapı Kredi bomontiada'da gerçekleştirecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/yapi-kredi-bomontiadada-yeni-karma-sergi-tutunmak", "text": "Yapı Kredi bomontiada, 8 Nisan 8 Mayıs 2021 tarihleri arasında 13 sanatçının farklı dönemlerinden eserlerin yer aldığı Tutunmak adlı karma sergiye ev sahipliği yapıyor. Sanatçılara galeri sisteminden farklı bir destek yapısı oluşturmak amacıyla 2017 yılında kurulan BüroSarıgedik işbirliği ile düzenlenen sergi, geçtiğimiz bir yıl boyunca ve halen devam eden pandemi sürecinin tüm duygusal ve fiziksel zorluklarına rağmen çalışmaya, üretmeye devam eden sanatçıdan ilham alarak kurgulandı. Sergide tutunmak kavramı etrafında yan yana gelen Murat Akagündüz, Meriç Algün, Vahap Avşar, Asnax, Ergin Çavuşoğlu, Nejad Devrim, Selma Gürbüz, Gülsün Karamustafa, Gülşah Mursaloğlu, Michael Rakowitz, Ekin Saçlıoğlu, Güneş Savaş ve Viron Erol Vert'in eserleri, sanatçıların dış dünya ile kurduğu teması, kendileriyle kurdukları temasla kesiştiriyor. Sanatçıların dünya algısı ve bedensel varlıkları, adeta önlenemez bir nefes alma isteği gibi yapıta dönüşürken, sanat yapma eyleminin kendisi bir tutku olarak izleyicinin tam karşısında duruyor. Sergide yer alan eski ve yeni tarihli işler; bireysel hafızadan kolektif hafızaya temasın gücünü ve tutunmanın hafızasını farklı üretim biçimleriyle gösteriyor. Tutunmak kavramı bu sergide mekan-zamansal bir yapıda sanatçının hayatla sanatı kesiştirdiği bir ısrar alanı olarak söze ve biçime dönüşüyor. Sanat ortamının güncel koşullarında sanatçılara ve sanatseverlere alan açmak amacıyla bir araya gelen Yapı Kredi bomontiada ile BüroSarıgedik işbirliği sene boyunca bir dizi sergiye ev sahipliği yapacak. Bu işbirliğinin ilk iki sergisinden biri olan Tutunmak karma sergisi, 8 Nisan'dan itibaren bir ay boyunca Salı'dan Cuma'ya 12:00-18:00 saatleri arasında Yapı Kredi bomontiada Galeri'de ücretsiz olarak ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/yapi-kredi-kultur-sanat-yayincilik-uzun-bir-aradan-sonra-locanin-kapilarini-aciyor", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, uzun bir aradan sonra Loca'nın kapılarını açıyor. 3 Kasım Çarşamba günü yapılacak etkinlikte Tarık Günersel, Ahmet Soysal, Merlyn Solakhan ve Orhan Kahyaoğlu 1970'lerden günümüze Yasar şiirinin kaynaklarını, geçirdiği evrimi, politik-ideolojik yapısını ve günümüz şiirine etkilerini tartışacaklar. İzzet Yasar'ın tüm şiirleri Kuş Bakışı adıyla kısa süre önce Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, bu kitap ve doğumunun 70. yıldönümü dolayısıyla Yasar'ı anmak, anlatmak ve şiirimizdeki yerini çerçevelemek için bir etkinlik düzenliyor. 3 Kasım Çarşamba günü saat 18:30'da Loca'da yapılacak olan etkinlikte Tarık Günersel, Ahmet Soysal ve Orhan Kahyaoğlu 1970'lerden günümüze Yasar şiirinin kaynaklarını, geçirdiği evrimi, politik-ideolojik yapısını ve günümüz şiirine etkilerini tartışacaklar. Merlyn Solakhan ise 1985 yılında çektiği TEKerLEME filminin senaristi ve oyuncusu ama hepsinden öte arkadaşı olarak Yasar'ın kişiliğini ve sinemayla ilişkisini anlatacak. Sınırlı sayıda ve rezervasyonlu yapılacak olan etkinlik eşzamanlı olarak YKY'nin YouTube kanalından da canlı olarak yayınlanacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/yapi-kredi-kultur-sanat-yayincilik-ve-ozel-saint-benoit-fransiz-lisesi-beethoveni-aniyor", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık ve Özel Saint Benoit Fransız Lisesi doğumunun 250. yılında ünlü besteci Beethoven'ı çevrimiçi bir konser ve söyleşiyle anıyor. 8 Kasım Pazar günü saat: 17:00'da gerçekleşecek olan etkinlikte felsefeci, yazar ve çevirmen Nami Başer, Fransız yazar Romain Rolland'ın Jean-Christophe romanında Beethoven'ın yerini anlatırken; devlet sanatçısı piyanist Gülsin Onay ise romanda ve Rolland'ın hayatında önemli yeri olan Beethoven bestelerini yorumlayacak. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık ve Özel Saint Benoit Fransız Lisesi arasında geçtiğimiz yıl Ruhların İletişimi: Proust ve Müzik etkinliğiyle başlayan işbirliği, Romain Rolland'ın Yapıtında Müzik: Jean-Christophe ve Beethoven konseriyle devam ediyor. Fransız yazar Romain Rolland'ın başyapıtı Jean-Christophe, Avrupa'da ırmak roman geleneğinin öncülü kabul edilir. Araştırmacılar, Rolland'ın, romanın başkahramanı Alman besteci Jean-Christophe Krafft'ın yaşamını anlatırken büyük hayranlık duyduğu Beethoven'ın yaşamından kesitlere yer verdiğini düşünmektedirler. Jean-Christophe'un Fransa'yla ve Fransız kültürüyle olan ilişkisi, romanın tezi için temel teşkil eder: Almanya ve Fransa'nın uzlaşması, her iki tarafın varlığını sürdürebilmesi ve Avrupa'da kalıcı barışın sağlanması için elzemdir. Rolland, Fransa ve Almanya'yı aynı nehrin iki yakası, müziği ise bunları birbirine bağlayan köprü olarak kavramsallaştırır. Adnan Cemgil'in çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Jean-Christophe'tan yola çıkan bu programda devlet sanatçısı piyanist Gülsin Onay, romanda ve Rolland'ın hayatında önemli yeri olan Beethoven bestelerini yorumlayacak. Konser öncesinde felsefeci, yazar ve çevirmen Nami Başer, Rolland'ın yapıtında Beethoven'ın yerini yorumlayacak. 8 Kasım Pazar günü saat: 17:00'da gerçekleşecek olan ücretsiz etkinlik için Biletix üzerinden rezervasyon yapılması gerekmektedir. Gösterim yine Biletix tarafından sağlanacak bir platform üzerinden yapılacaktır."} {"url": "https://gazetesanat.com/yapi-kredi-kultur-sanatta-aralik-ayi-etkinlikleri", "text": "Bu yıl Berlin ve İstanbul kardeş şehir olmalarının 30. yılını kutluyorlar. Bu iki şehrin hikayesini, her iki ülkede de okurların beğenilerini kazanmış Wolfgang Schorlau ve Ahmet Ümit anlatacak. İstanbul Goethe Enstitüsü'nün Yapı Kredi Kültür Sanat'ın ev sahipliğinde 5 Aralık 2019 Çarşamba günü saat: 19:00'da Loca'da düzenlediği söyleşinin moderatörlüğünü Goethe Enstitüsü Müdürü sayın Dr. Reimar Volker üstleniyor. Dünyaca ünlü caz piyanisti Remi Panossian, Loca'nın konuğu oluyor. Son 9 yılda trio projesi ile dünyanın prestijli sahneleri ile Tokyo, Vancouver ve Montreal caz festivallerinde dört yüzü aşkın konser veren Panossian 3 yıldır sık sık solo konserler de düzenliyor. Panossian, 9 Aralık 2019 Pazartesi günü saat: 20:00'da Loca'da DO adını verdiği solo projesiyle çıkıyor müzikseverlerin karşısına. Konserin biletleri Biletix'te. Türk polisiye yazınının öncü ismi ve usta kalemi Ahmet Ümit, en sevdiği polisiye/ gerilim filmlerini okurlarıyla birlikte izleyecek ve yorumlayacak. Kısa bir süre önce YKY ailesine katılan yazarın seçtiği filmler, ayda bir kez Loca'da gösteriliyor. Yapı Kredi 75. Yıl Buluşmaları kapsamında düzenlenen etkinlik, 10 Aralık 2019 Salı günü saat: 18:30'da Loca'da. Bu ayın filmi ise Malta Şahini. Ülkemizin grafik tasarım alanında önde gelen isimlerinden biri olan sayın Yurdaer Altıntaş, 12 Aralık 2019 Perşembe günü saat 18:30'da Loca'da anılacak. Altıntaş'ın öğrencisi, tasarımcı Esen Karol ile kitabın editörü, tasarımcı Umut Altıntaş etkinliğin konuğu. Altıntaş'ın sesi ve görüntülerinin eşlik edeceği söyleşide bir grafik tasarım duayeninin işlerindeki katmanlar ile işleri arasındaki bağlantılar ele alınacak. Oda'nın Aralık ayındaki konuğu, YKY'nin genç kuşak roman yazarlarından sayın Tuğba Doğan. 20 Aralık 2019 Cuma günü saat: 18:30'da gerçekleşecek olan söyleşide Tuğba Doğan, yazıyla ilişkisinden, yazma ve çalışma biçiminden ve son kitabı Nefaset Lokantası'nın yazım sürecinden söz edecek. Çağdaş dans sanatçısı sayın Canan Yücel Pekiçten, All About the Heart adlı solo performansında bize 3 ayrı kadının kalbini açıyor. 3 farklı esere konu olmuş kadın karakterlerin öyküsünü sahneye sarsıcı bir yorumla taşıyan sanatçı, Der Zwerg Lied'inin kraliçesini, Fince yazılmış ilk opera olan Pohjan Neito'nun aynı adlı karakterini, Madam Butterfly operasının Cio-Cio-San'ını kadın bakış açısıyla yeniden var ediyor. 20 Aralık 2019 Cuma günü saat: 20:00'da Loca'da olacak olan gösterinin biletleri Biletix'te. 21 Aralık 2019 Cumartesi günü saat: 18:00'da Loca'da, 19. yüzyılda yazılmış bir romandan yola çıkarak cinsiyet kimliğini tartışıyor olacağız. Söz konusu roman, Zsuzsa Rakovszky'nin VS Ah, Arsız Ruhum adlı eseri. Yasemin Pichler'in çevirisiyle YKY'den yayımlanan kitap, gerçek bir kişiden esinle kaleme alınmış. Bu esini veren, Kont Sandor Vay adıyla bir erkek olarak hayatını sürdüren şair, yazar ve gazeteci Kontes Sarolta Vayr. Etkinliğin konuşmacıları, Türkiye'de cinsiyet kimliği alnında çok değerli çalışmalar yapan Cinsiyet Takımının üyeleri psikiyatrlar sayın Prof. Dr. Şahika Yüksel, sayın Uzm. Dr. Seven Kaptan ve Uzm. Dr. Ender Cesur. YKY'den yayımlanan Psikanaliz Defterleri dizisinin yayın kurulu üyesi psikiyatr-psikanalist Talat Parman, söyleşinin moderatörlüğünü üstleniyor. Yalnızca İran'ın değil dünya edebiyatının en güçlü kadın seslerinden olan Furuğ, 24 Aralık 2019 Salı günü saat: 18:30'da yapılacak olan etkinlikle Loca'da anılıyor. Furuğ'un şiirlerinin çevirmeni Makbule Aras Eivazi, Furuğ'un yaşamı ve eserleri üzerine konuşacak. İranlı araştımacı-yazar Ali Sadidi Heris, Furuğ'un kişiliğinde ve şiirindeki samimiyet vasfından söz edecek. Sinemacı Farhad Eivazi şairin yaşamında ve sanatında sinemanın yerinden bahsedecek. Furuğ'un yaşamını anlatan Yaralarım Aşktandır adlı oyunda Furuğ'u canlandıran tiyatro sanatçısı sayın Nazan Kesal, kendi bakış açısından şairi aktaracak. Programda konuşmaların yanı sıra Farhad Eivazi'nin hazırladığı bir kısa film, Nazan Kesal'ın yorumuyla Furuğ şiirleri dinletisi ve şairin bir eserini bestelemiş olan müzisyen sayın Mehtap Maral'ın performansı yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/yapi-kredi-kultur-sanatta-ocak-ayi-etkinlikleri-2", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık 'ın 2020 yılı Ocak ayı programında Orhan Pamuk'tan Ahmet Ümit'e kadar birçok yazarla söyleşi, film gösterimleri, atölyeler, konferanslar ve konserler bulunmakta. Neden fotoğraf çekeriz? Fotoğrafın ruh halimiz üzerindeki etkileri nelerdir? Fotoğrafın farklı disiplinlerle ilişkilerinin ele alındığı Fotoğraf Kulübü söyleşilerinin yeni yılın bu ilk programında, fotoğrafın insan psikolojisi üzerindeki etkisi ve selfie tutkusu ele alınacak. Yazar, ressam, psikiatrist ve yayıncı Cem Mumcu'nun konuk olacağı söyleşide; özçekimden otoportreye, fotoğrafın yarattığı ruhsal alanın gizemi ve insanın fotoğrafta görünme isteği konuşulacak. Yapı Kredi 75. Yıl Buluşmaları kapsamında 8 Ocak Çarşamba günü saat: 18:30'da Loca'da düzenlenecek olan söyleşide, Neden fotoğraflarda görünmek isteriz?, Gülümsemesek olmaz mı?, Fotoğraflarımız olmazsa biz de hatırlanmaz mıyız? soruları tartışmaya açılacak. Türk polisiye yazınının usta kalemi Ahmet Ümit, en sevdiği polisiye filmlerini okurlarıyla birlikte izlemeye devam ediyor. Bu kez, film izleme keyfini tat, koku ve dokunma duyularıyla buluşturacak özel bir gösterim izleyicileri bekliyor. Yapı Kredi 75. Yıl Buluşmaları kapsamında düzenlenen etkinlik, Ahmet Ümit ve Tasty Cinema tasarım ekibi tarafından hazırlandı. Agatha Christie'nin dünyaca ünlü aynı adlı romanından uyarlanan Şark Ekspresinde Cinayet filminin gösteriminin ardından Ahmet Ümit; film, sinema ve polisiye edebiyatı üzerine kısa bir söyleşi yapacak. Etkinliğin biletleri Biletix'te. Oda'nın Konukları söyleşi dizisinin bu ay konuğu YKY'nin genç kuşak şairlerinden olan Fahri Güllüoğlu. Magmanın Gözleri, Döküntü Bir Şiir İçin Kantat'ta şiir kitaplarıyla tanınan şair, tiyatro, müzik ve sinemayla da derin bağları olan şiirlerini, şiir yazma serüvenini ve kitaplarının oluşumunu anlatmak üzere 24 Ocak Cuma günü saat 18:30'da okurlarıyla bir araya geliyor. Çağdaş dans sanatçısı Canan Yücel Pekiçten, All About the Heart adlı solo performansında bize 3 ayrı kadının kalbini açıyor. 3 farklı esere konu olmuş kadın karakterlerin öyküsünü sahneye sarsıcı bir yorumla taşıyan sanatçı, Der Zwerg liedinin kraliçesini, Fince yazılmış ilk opera olan Pohjan Neito'nun aynı adlı karakterini, Madam Butterfly operasının Cio-Cio-San'ını kadın bakış açısıyla yeniden var ediyor. 25 Ocak Cumartesi, saat: 20:00'de Loca'da yapılacak olan etkinliğin biletlerini Biletix'ten temin edebilirsiniz. Müziği ve edebiyatı bir araya getiren Harf'ten ve Nota'dan dizisi, yeni sezonun ilk programına, usta polisiye yazarı Ahmet Ümit'in gözü pek karakteri Başkomser Nevzat'ın sevdiği şarkılarla başlıyor. Yaşamını adalet peşinde koşmaya adamış bir kanun adamı ve yedi tepeli şehrin her köşesinde yıllardır süren bitmeyen bir mücadele... İntikam, hırs, öfke, cinayet, patlayan silahlar ve cansız bedenler... Ve tabii bu zorlu hayatı katlanır kılan güzel Evgenia'nın Tatavla'sında dinlenen şarkılar... Etkinlik 18 Ocak Cumartesi günü saat: 17:00'da Loca'da yapılacak. Biletler Biletix'te. Arkeolojik kazılarda çıkartılan kalıntılar ve antik yazılı kaynakların bir arada değerlendirilmesiyle kent sakinlerinin yaşam biçimlerine dair yeni bilgilere ulaşılmaktadır. Bu veriler ışığında, Hellenistik, Roma ve Geç Antik Dönem Sagalassoslular'ın ev seçimleriyle yaşam biçimleri, Pisidia bölgesindeki komşularından ve Küçük Asya'nın geri kalanından çok da farklı değildir. Özellikle mimari formlar, altyapı ve süsleme ögelerinde genel modayı takip etmişlerdir. Yapı Kredi Kültür Sanat'ta açılan 'Bir Zamanlar Toroslar'da: Sagalassos' sergisi kapsamında düzenlenen konferansta, Koç Üniversitesi'nden Doç. Dr. Inge Uytterhoeven, Sagalassos'taki özel yaşam üzerine bir konuşma yapacak. Antik kentte bulunan farklı dönemlere ait özel konutların, kent halkının ideolojik, politik ve sosyoekonomik arka planlarını yansıtıp yansıtmadığı üzerinde duracak. 22 Ocak Çarşamba günü yapılacak olan etkinlik saat: 18:30'da Loca'da. Sanat Dünyamız dergisinin yeni sayısının dosya konusu olan Performansın Dönüşümünden yola çıkılarak Türkiye'de performans konusu tartışmaya açılıyor. 28 Ocak Salı günü saat: 18:30'da Loca'da yapılacak olan etkinlik, Fırat Arapoğlu'nun moderatörlüğünde düzenlenecek. Etkinlikte performans sanatının önde gelen isimlerinden Ayşe Draz ve Zeynep Günsür ile Arter'in performans programları küratörü Selen Ansen performans sanatının çıkış noktaları, etkisi, izleyiciyle ilişkisi ve Türkiye'deki hareket alanı üzerine konuşacak. Türk edebiyatının dünyada en çok okunan ve sevilen kitaplarından biri olan Benim Adım Kırmızı'nın yayımlanmasının üzerinden tam 21 yıl geçti. Bugüne kadar toplam 52 dile çevrilen ve tüm dünyada 5 milyona yakın satan kitap, dünya çapında sanatçılar, akademisyenler ve eleştirmenler tarafından kaleme alınan birçok makaleye ve araştırmaya konu oldu. Orhan Pamuk'un En renkli ve iyimser romanım dediği Benim Adım Kırmızı üzerine yazılan bu makalelerin 21 tanesinden oluşan bir seçki Yapı Kredi Yayınları tarafından Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar adlı kitapta ilk defa Türkçe olarak yayımlandı. 21 Ocak Salı günü saat: 18:30'da Loca'da yapılacak olan söyleşide, Benim Adım Kırmızı'nın yazarı Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar'ı yayına hazırlayan Erkan Irmak ve roman üzerine iki makale yazmış olan Feride Çiçekoğlu bir araya geliyor. Pamuk'un bu romanı yazma süreci ve yıllar sonra onu nasıl değerlendirdiğinin konuşulacağı söyleşide dünyayı görme biçimleri tartışılacak, söz ve resim üzerine bir karşılaştırma yapılacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/yapi-kredi-muzesinin-30-yili-olumsuz-yuzler-sergisiyle-kutlaniyor", "text": "Beyoğlu'ndaki Yapı Kredi Kültür Sanat'ın 1. katında bulunan Yapı Kredi Müzesi, 16 Mayıs 2022 27 Kasım 2022 tarihleri arasında Ölümsüz Yüzler sergisine ev sahipliği yapıyor. Uluslararası Müzeler Konseyi tarafından 18 Mayıs 2022 Uluslararası Müzeler Günü'nün teması Müzelerin Gücü olarak belirlenmişti. Bu temadan ilham alınarak hazırlanan Ölümsüz Yüzler sergisi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri ve Sadberk Hanım Müzesi koleksiyonlarından seçilen mermer heykeltıraşlık eserleri ile Yapı Kredi Müzesi koleksiyonunda yer alan portre betimli sikkeleri bir araya getiriyor. Sergilenen eserlerin hükümdar, tanrı/tanrıça ve kahraman betimleri olmak üzere üç ana grupta sunulduğu sergide mitolojik karakterler ve gerçek kişilerin yanı sıra sanat eserleriyle ölümsüzleşen yontucu ve darpçıların da hikayesi anlatılıyor. Küratörlüğünü Nihat Tekdemir, koordinatörlüğünü ise Derya Sayın'ın yaptığı serginin bilimsel danışmanı Buket Akçay Güven. Serginin tasarımı ise Sergikur'a ait. Beyoğlu'ndaki Yapı Kredi Kültür Sanat binasının 1. katında bulunan Yapı Kredi Müzesi, haftanın yedi günü ziyarete açık ve ücretsiz."} {"url": "https://gazetesanat.com/yapi-kredi-ve-tupras-is-birligiyle-hazirlanan-efsanevi-deniz-kavimlerinden-karialilar-kitabi-cikti", "text": "Yapı Kredi Yayınları ile Tüpraş iş birliğiyle Türkçe ve İngilizce olarak hazırlanan Karialılar Denizcilerden Kent Kuruculara kitabı, efsanevi deniz kavimlerinden biri olan Karialıların tarihi ve arkeolojik geçmişini anlatıyor. Tüpraş ve Yapı Kredi Yayınları iş birliğiyle 2011 yılında başlatılan ve Türkiye'deki arkeoloji yayıncılığına yeni bir boyut ve ivme kazandıran Anadolu Uygarlıkları Serisi toplam 12 kitaptan oluşuyor. Seri kapsamında yayımlanan 9. Kitap olan Karialılar Denizcilerden Kent Kuruculara, Karia Bölgesi'nin prehistorik çağlarından başlayarak Geç Osmanlı Dönemi'ne uzanan arkeolojik ve tarihi geçmişi hakkında bugüne kadar yapılmış araştırmaların bir özetini sunuyor. Kitapta alanında uzman yerli ve yabancı araştırmacıların güncel veriler ışığında kaleme aldığı 33 bilimsel makale yer alıyor. Anadolu Yarımadası'nın Güneybatı kesiminde yer alan ve Antik Çağ'da Karia olarak bilinen coğrafi bölgenin kuzey sınırını Büyük Menderes Vadisi, doğu sınırını da Dalaman Çayı belirler. MÖ 2000'li yıllara dayanan yazılı kaynaklarda pek çok kez ismi geçen Karialıların, Hitit istilaları karşısında Anadolu halklarını destekledikleri ancak daha sonra Mısırlılar karşısında Hititlerin yanında yer aldıkları görülür. Karialıların adı, tüm Akdeniz'de geçtikleri yerleri talan ederek Geç Tunç Çağı'nın güçlü imparatorluklarının çöküşüne katkıda bulunan efsanevi Deniz Kavimleri arasında da anılır. İlerleyen dönemlerde, Homeros, Karialıların Yunanlara karşı Troia kentini savunmaya gelen halklar arasında yer aldığından bahsederken savaşmaya bir kız gibi altınlarla süslü geldiler sözleriyle Karialıların zenginliğine atıfta bulunur."} {"url": "https://gazetesanat.com/yapi-kredi-yayinlarinda-bu-hafta-iyi-bir-hayat", "text": "Yapı Kredi Yayınları'ndan son çıkan kitaplarda bu hafta James Wood'un İyi Bir Hayat romanı yer alıyor. Alan Querry, kızı Vanessa doktorası için Amerika'ya gittiğinden beri onu ziyaret etmeye zaman bulamamış, bunun yerine işinde başarılı bir müteahhit olarak İngiltere'deki işlerini büyütmekle meşgul olmuştur. Londra'da hırslı bir müzik prodüktörü olan öteki kızı Helen ile Amerika'ya taşınan Vanessa zamanla birbirinden kopmuş, iki kardeş ama özellikle de artık felsefe dersleri veren Vanessa anne babalarının boşanmasını ve annelerinin ölümünü hiçbir zaman tam anlamıyla atlatamamıştır. Hayatı boyunca dönem dönem depresyonla boğuşan Vanessa'nın ciddi bir krizin eşiğinde olabileceğini öğrendiklerinde, Alan ile Helen erteledikleri ziyaretin zamanının geldiğini anlar. New York'un dışındaki Saratoga Springs'de, kar yağışının hiç durmadan devam ettiği bir haftalık ziyarette Querry ailesinin üyeleri bazı hayati sorularla kendi yordamlarınca yüzleşecektir: Yaşama uğraşı neden bazı insanlardan daha fazla çaba talep eder? Mutluluk, aile içinde eşit olmayan bir şekilde dağıtılmış bir lütuf mudur, yoksa insan mutlu olmayı öğrenebilir mi? Hayatı yaşamakla hayat üzerine düşünmek arasındaki denge nasıl kurulur? Vanessa'nın en sevdiği felsefecilerden birinin dediği gibi yegane ciddi girişim yaşamaksa eğer, iyi bir hayat ne şekilde yaşanmalıdır? Günümüz dünyasının en önemli eleştirmenlerinden yazar James Wood zarif ve duyarlı romanı İyi Bir Hayat'ı bu soruların etrafında örerken, bir Eski Dünya'lının gözünden yer yer komik, yer yer alışılmamış izlenimlerden oluşan bir Amerika portresi de sunuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/yapimci-ve-yonetmen-onur-huseyin-kilinc-ile-soylesi", "text": "Ben bir belgeselciyim. İşim tamamen gerçek hikayelerle ilişkili. Dünyanın herhangi bir yerinde bir hikaye peşindeyim. Gerçek olaylarla, olayların yarattığı durumlarla, durumların toplum üzerindeki etkileriyle ilgileniyorum. Bu yüzden toplumun, olayın, durumun rengi benim moodboard'umu belirliyor diyebilirim. Aslolan hikayenin duygusunu hissettirmek. Ve ben de bulduğum hikayelerin etkileyici yönlerini seyirciye aktarıyorum. Kendi duygularımı da kamera hareketlerimle, kurgu ritmimle hissettirmeye gayret ediyorum. İstanbul Üsküdar'da rastgeldiğim eski bir külhanbeyinin hikayesi dikkatimi çekmişti. 2016 yılından bahsediyorum. O zamanlar yurtdışında çekimlerine devam edilen bir projede görüntü yönetmenliği yapmaktaydım. Ve setten döndüğümde o tövbekar kabadayının hikayesini kayda almaya başladım. O hikaye gerçekten seyirciden aldığı karşılıkla birlikte bana da belgesel yönetmenliğinde ilk profesyonel adım oldu diyebilirim. TRT o işi yayınlamak istedi, kabul ettik. Böylelikle kanal yönetimi diğer projelerimi duymak istedi. Başımdan geçen bir hadise olduğu için uykusuzluk problemimi yazmaya başlamıştım. Ne zaman başladı? Nasıl oluyor? Neden oluyor? Beni nelere sevk ediyor gibi soruları yanıtladım... Tüm bunlar zihnimde bir karakterizasyon kurmama yol açtı. Ve Sabri karakteri ortaya çıktı. Duygusal yönden zayıf bir karakter olan Sabri'yi giderek sevmeye başlamıştım. Tercih yapmakta çok zorlanan bu karakter, uyuyabilmek için, egosu için ve statüsünü koruması için en yakınındaki kişiyi hayatından çıkarır mı çıkarmaz mı? Film bunu anlatıyor aslında. Dramatik, duygusal bir finale sahip. Henüz sete çıkmadık. Bakalım. Yakında. Analog fotoğraf çekmeye başladığım zamanlarda tek bir filmin içerisine sığdırmaya çalıştığım şeyleri farkettim. O tek poz o kadar kıymetliydi ki, fotoğraf hem doğru bir ışıkta güzel bir anı yakalamalı hem de fotoğrafa bakanlara çeşitli duygular hissettirmeliydi. Analog fotoğraf makinelerinde bulunan bu çalışma prensibi her kareye anlam katmamı sağladı. İlk fikir buradan çıktı aslında. Ve bunu Bir Kare Bir Anlam ismiyle projlendirmeye başladım. Yurtdışında bir masterclass yapmayı düşünüyoruz Bir Kare Bir Anlam için. Global anlamda tanınmış fotoğraf sanatçıları konuk alacağımız, süre olarak daha uzun bir format düşünüyoruz. Sinema filmleri yapmak. İzlenmesini, izlerken eğlenilmesini, bağ kurulmasını istediğim karakterler tasarlayabildiğim sürece dünyadaki diğer insanlara onları tanıştırmak istiyorum. Merakla bekliyoruz. Röportaj için çok teşekkür ediyorum. Nice güzel projelere. Genç, aynı ölçüde deneyimli yönetmenimize başarılar diliyorum. Parmakla gösterilecek yeni projelerini heyecanla bekliyoruz. Yolu, bahtı açık olsun."} {"url": "https://gazetesanat.com/yaradilisin-kaynagi", "text": "Sokrates öncesi tüm filozofların evrenin temel maddesini sorgulamasıyla Arkhe problemi ortaya çıkar. Kelime olarak ilke, köken, başlangıç noktası gibi anlamlar taşır. Arkhe yalnızca her şeyin temeli olmakla kalmayıp evrende var olan diğer tüm maddelerin oluş nedenidir. Filozofların konu hakkındaki fikirlerinde farklılık görülür. Ateş, toprak gibi maddelerin her şeyin kaynağı olduğuna yönelik görüşler savunulmakla birlikte evrenin kökeninin suya dayandırıldığı görüşlerde mevcuttur. Mitolojiler üzerine araştırma yapıldığında da evrenin varoluşuna yönelik mitlerin çoğunda yaratılıştan önce her şeyin sis ve suyla kaplı olduğuna yönelik anlatımlara sıklıkla rastlanır. Çoğalma ilksel maddenin dönüşümünden meydana gelir. Dolasıyla su üretken olan gücü sembolize eder. Su, kozmogonide, mitlerde, ikonografilerde her zaman aynı işlevi görür. Biçimin öncülü, yaratılışın destekleyicisidir. Suyla temas her kültürde yenilenmeyi temsil eder. Babil Kozmogonisinde mevcut dünya var olmadan önce sulu bir kaosun varlığından söz edilir. Yaratılış destanı tabletlerinde yeryüzü ve gökyüzünün henüz oluşmadığı bir dönemde tanrı Apsu'nun varlığından bahsedilir. Tatlı suların ve denizlerin tanrıçası Apsu ilksel varlıktır. Başka bir yaratılış hikayesine göre evrenin yaratılmasından çok önce içinde canavarların bulunduğu bir denizin varlığından bahsedilmektedir. Tanrı Marduk, dişi bir deniz canavarını öldürerek bedeninin yarısıyla yeryüzünü diğer yarısıyla gökyüzünü oluşturur. Mısır mitolojisinde tanrı Atum'un başlangıçtaki kaos sularından çıkıp dünyayı yarattığı bir kozmoloji üretilmiştir. Tanrı Atum, ilksel maddenin içinde doğarak dünyayı yaratır. Söylencelerden birine göre başlangıç sularının içinde bir yılan olarak kabul edilen Atum, yeryüzü ve gökyüzünü yarattıktan sonra sevinç gözyaşları döker ve gözyaşlarından insanlar doğar. Kuzey Amerika köken mitlerinde de başlangıç karanlık ve sisli bir atmosferde durgun suların varlığıyla başlar. Kiçe Mayaları da dünyanın ve evrenin yaratılış mitini aynı başlangıçla verir. Su evrendeki ilk madde ve çoğalmanın kaynağıdır. Bu durum bazı köken mitlerinde yaratılışın temelindeki suyun içinde canlıların yaşadığına yönelik hikayelerin gelişmesini sağlamıştır. Kuzey Amerika'da Huronların yaratılış mitinde evrenin başlangıcında uçsuz bucaksız bir denizin varlığından bahsedilir. Mite göre içinde canlı barındıran denize, gökyüzündeki bir çatlaktan kocası tarafından yanlışlıkla bir kadın atılır. Suyun içindeki balıkların yardımıyla kadın hayatta kalır. Su, şekillenme öncesi ilk oluş halidir. Değişime uğrayarak hayatı yayar. Dolayısıyla cinsellikle ilişkilendirilir. Yaşamın çoğalmasını sağlayan suya yüklenen anlam ilksel madde olmasından kaynaklanır. Cinsellikle ilgili kozmogoni simgelerinde gök, yeri yağmur aracılığıyla kucaklar ve döller. Pima Kızılderililerin anlattığı mitlerden birine göre bakire ve güzel bir kadın, yağan bir yağmurun altında kalarak gebe kalır. Sümer dilinde a su anlamına gelip, ersuyu gebe suyu, kuşak gibi anlamlar da taşır. Son olarak yunan mitolojisinde denizlerin ve yer sarsıntısının tanrısı Poseidon'dan bahsetmek istiyorum. Ona yüklenen anlam var oluştan bu yana suya yüklenen anlamla eşdeğerdir. Vahşi ve huysuz bir tanrı olan Poseidon, ahlaksal erdemlerden yoksundur. Poseidon'un varlığı belli bir kozmik oluşu ortaya koyar; sular yaratılıştan önce vardır ve ritmik olarak yaratılışı emip dağıtır. Tanrılara, insanlara ve tarihe kayıtsız kalışıyla kendinde taşıdığı tohumların bilincinde olmadan akışına kendini bırakır. Tebrikler Elif hanim yazınızı cok basarili buldum."} {"url": "https://gazetesanat.com/yarinin-dunyasina-ivmeyle-karma-sergisi-acildi", "text": "Yıldız Teknik Üniversitesi'nin SIGMA işbirliği ile düzenlediği, bilim ve teknolojideki üstel ilerlemenin hayatımıza ve insana yansımalarını sanatçılar Engin Beyaz, Hakan Gündüz, Numan Okutan, Ozan Türkkan ve Nergiz Yeşil'in gözünden aktaran Yarının Dünyasına İvmeyle sergisi, 30 Kasım'a kadar YTÜ Davutpaşa Kampüsünde bulunan Tarihi Hamam'da ziyaret edilebilir. Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kampüsü Tarihi Hamam Binası, 2-30 Kasım 2021 tarihleri arasında YTÜ ve SIGMA işbirliği ile düzenlenen Yarının Dünyasına İvmeyle çağdaş sanat karma sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Eşref Alemdar'ın yaptığı sergi, ziyaretçileri yapay zeka, makine öğrenimi, dirimbilim, dijitalleşme ve iletişim üzerinden bilim ve teknolojideki en son gelişmelere dönük iç görülere ve tartışmalara davet ederken, yaşamımıza girecek olan çetrefili sürekli artan teknolojilere de işaret ediyor ve anlamayı amaçlıyor. Sergiye, Sanatçı-Küratör Konuşmaları ile Türkiye'nin önde gelen mimarlarından Melike Altınışık, Gökhan Avcıoğlu ve Han Tümertekin ile yarının kentlerinin tartışılacağı bir konferans dizisi de eşlik edecek. Sergide Engin Beyaz'ın, etrafımızı saran iletişim ağlarını ve teknolojiyi sembolize eden dev örümcek ağları, dijital sanat ve deneysel medya üzerine çalışmalarıyla tanınan Ozan Türkkan'ın yaşamın başlangıcına ve döngüsüne adanmış ses, yapay zeka ve makine öğrenimi desteğiyle oluşturduğu video yerleştirmesi ile Hakan Gündüz'ün makine zekası ve on binlerce adet yağlıboya tabloyu içeren veri setini kullanarak izleyicilerin duygu durumlarından anında yarattığı portreler görülebilir. Ressam Numan Okutan'ın insan bitki melezi absürd portresi ile insansı robotların yaşamımız içindeki varoluşuna dikkat çeken yağlı boya tablosunun yanı sıra, biyosanatçı Nergiz Yeşil'in Kombucha mantarı kullanılarak elde edilen sözde deri örnekleri ile hiç var olmamış bir türü işaret eden yerleştirmesi de yine sergi boyunca ziyaret edilebilir. Sergi, 30 Kasım'a Kadar boyunca Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kampüsü Tarihi Hamam'da Pazartesi-Cuma günleri saat 10:00-16:00, Cumartesi günleri ise saat 10:00-16:30 arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebilir. Serginin küratörü Eşref Alemdar 12 Kasım'da Engin Beyaz ve Numan Oktan'ı 19 Kasım'da Hakan Gündüz'ü ve 23 Kasım'da Nergiz Yeşil'i Sanatçı-Küratör Konuşmaları'nda ağırlayacak. Saat 14:00'da başlayacak söyleşilere katılım herkese açıktır. Sergi kapsamında düzenlenecek, Türkiye'nin önde gelen mimarlarının ve SIGMA yöneticileri ile uzmanlarının konuşmacı olarak katılacağı Yarının Kentine İvmeyle konferans dizisi Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kampüsü Otağ-ı Hümayun'da gerçekleşecek. 9 Kasım saat 14:00'te SIGMA Kurucusu ve Genel Müdürü Abuzer Sarı'nın Dijital Çağda Mühendislik ve İnşaat başlıklı konuşması, 11 Kasım saat 15:00'te ise Mimar Melike Altınışık'ın katılımıyla 21. Yüzyıl Maestroları ve Aktörleşen Araçlar söyleşisi gerçekleşecek. Mimar Gökhan Avcıoğlu 18 Kasım saat 15:00'te Mimarlık ve Teknoloji ile Kültürel Gelecek konferansının konuğu olacak. 24 Kasım saat 13:00'te SIGMA'dan Mimar Süheyla Kurt ve BIM Uzmanı Pınar Kabaoğlu Dijital Çağda Kent ve Mimarlık söyleşisinin konuğu olacak. SIGMA Yangın Mühendisi Onur Turanlı ise 25 Kasım saat 10:30'da yeni bir mühendislik alanı olarak Yangın Kurunum Mühendisliği hakkında bilgi aktaracak. Aynı gün saat 15:00'da serinini son konuşmacısı olarak Mimar Han Tümertekin Geleceğin Mimarisi ve Kentleri üzerine bir konuşma gerçekleştirecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/yasar-kemal", "text": "Ben Yahya Kemal hayranıyımdır. Yani Nazım Hikmet'e ne kadar hayransam Yahya Kemal'e de o kadar hayranımdır. Bir gün Park Otel'de kafayı çekiyorum. Belki bu adam -Yahya Kemal- beni tanır, diyorum. Önünden geçmiyorum, o devamlı bir yerde oturuyor, arka taraftan kaçıyorum. Bir gün Yakup Kadri kolumdan tuttu, Bak seni üstatla tanıştırayım. Biz beraber oturuyoruz, sen gene kaçıyorsun. dedi. Yakup Kadri'yi çok iyi tanıyorum tabii. Oturdum. Yarım saat geçti, ben de sohbete karıştım biraz, roman konuşuyorlardı. Sen kimsin be?! dedi. Oysa Yakup Kadri tanıştırmıştı. Efendim ben röportaj yazarıyım. Adım da Yaşar Kemal. dedim. Aziz Yaşar Kemal! diye ayağa fırladı. Sen 412 sayfa roman değil, şiir yazdın. dedi. O zaman 412 sayfaydı. Döndü Yakup Kadri'ye, yüklenmeye başladı. Hoşuma gitmedi ama büyük üstadın karşısında da konuşmak istemiyorum. Elim ayağım birbirine dolaşıyor. En sonunda Üstat bana bir müsaade edin. Üstada -Yakup Kadri'ye- fazla yüklendiniz siz. dedim. Siz biliyorsunuz değil mi Rus edebiyatını? Çok iyi biliyorsunuz. Çünkü 'Acı' diye bir yazı yazmıştınız. 'Acının Tadı' yahut da. Evet; 1922'de yazdım, dedi. Nasıl bozkırdan gelmişse büyük Rus romanı. Türk romanı da, Türkiye'nin romanı da Anadolu'dan gelecek demiştiniz. dedim. Bir şey sormak için sordum bunu efendim, dedim. Dostoyevski bütün Rus romanının Gogol'un kaputundan çıktığını söyler. Yahya Kemal da Evet, tabii biliyorum evladım. dedi. Biz de her iki anlamda yabandan geldik. dedim. Yakup Kadri de Bak Kemal benim çocuklarım nasıl bana değer veriyor. Yabandan gelmiş onlar. Her iki anlamda hem de. Anadolu'nun yabanından, benim de kitabımdan. dedi. Anadolu yabanıllığını, yabanını en iyi anlatan yazarlarımızdan Yaşar Kemal'in edebi yolculuğunu belki de en iyi Kemal'in kendi anlattığı bu anı ortaya döker. Öyle ya; 1923'te Osmaniye'nin Hemite ilçesi gibi halk kültürü ile, doğayla iç içe bir yerde dünyaya gelmiştir. Sözlü edebiyatın, sözlü kültürün gırla gittiği bu bölgede halk kültürü geleneğinden beslenerek büyür Yaşar Kemal. Çukurova'yı adım adım dolaşıp mani, türkü, ağıt, tekerleme ve halk hikayelerini topladığında da bu emeğinin karşılığını 1943'te yayımlanan Ağıtlar kitabıyla alır. Ailesi 1915 Rus işgali nedeniyle Van'dan göçen Yaşar Kemal'in babası çiftçi Sadık Ağa, annesi Nigar Hanım'dır. Hayatın kasırga gibi sert taraflarıyla çok erken yaşta tanışır: Henüz dört yaşına yaklaştığında bir kurban kesimi sırasında akrabasının elinde bulunan bıçağının gözüne gelmesi nedeniyle sağ gözü kör olur. Dahası, biz İstanbul'da doğup büyüyenlerin ancak okuyup bir yerlerde duyduğu o kan davası geleneğinin de bizzat sürüp gittiğine şahit olur. Küçük yaşlarda babası ile birlikte camide namaz kılarken babası, gözünün önünde öldürülür. Yazmaya, okuma, ufkunu genişletecek çevrelere girip çıkmaya ise hiçbir şey mani olamaz. Babasının ölümü üzerine maddi durumları sekteye uğrar. Adana'da ortaokulu yarım bırakır, 1950'ye kadar envaiçeşit işte çalışması da bu dönemlere rastlar. Ayakkabıcı çırağı olur, arzuhalcilik yapar, tarım işçiliğinde alnının teriyle kazanır parasını ve bunun gibi 40'a yakın işte bulunur. Daha buraya kadarki hikayesinden dahi anlaşılır ki; o insanın içini ısıtan, herkesi kucaklar gibi bir ifadeye sahip gülüşünün ardında sert, gerçekten haşin hadiseler yaşamıştır. 2 senelik askerliği 1946'da bitince soluğu İstanbul'da alan Yaşar Kemal burada bir havagazı şirketinde kontrol memuru olarak görev yapar. Osmaniye ilçesi olan Kadirli'ye geri döndüğünde ise yıl 1948'dir. Belki istediğini henüz alamaması, belki doğup büyüdüğü toprakları özlemesi, belki de mecburiyet ile açıklanabilir Osmaniye'ye dönüşü. İnce Memed'e doğru gelirken Yaşar Kemal'in yalnız doğup büyüdüğü yerleri değil, ülkemizin birçok bölgesini de gördüğünü, köylü halkın yoksulluğuna, göçmenlerin sorunlarına tanık olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Ekmeğini kazandığı Cumhuriyet gazetesinde eserlerinin en büyüğü İnce Memed de tefrika edilmeye başlar. Türkiye'de en çok okunan romanlardan, hatta kitaplardan biri olan İnce Memed 4 ciltlik devasa bir eserdir. 1955 Varlık Dergisi Roman Ödülü'ne layık görülen İnce Memed serisi 1955'te başlar, son cilt 1987'de yayımlanır. Üç cildini okumuş biri olarak; Toroslardaki bir destan kahramanının anlatıldığını söyleyebilirim eserde. Yabancı dillere de çevrilen, 30'u aşkın ülkede yayımlanan İnce Memed dünyanın da en tanınmış 100 romanı arasındadır. Dünyanın dört bir yanında bilinen İnce Memed beyaz perdeye de aktarılmıştır. Yaşar Kemal'in dostu Fuad Kavur'un da yönetmenliğini üstlendiği 1984 yapımı film Londra'da gala yapmıştır. Tıpkı, yazının başında verdiğim Yahya Kemal anısı gibi yabandan gelen bu roman hakkında yazılan sayısız haber, araştırma bulunmaktadır. Mutlaka okunması gereken Türk romanları arasındadır, diyerek ilerleyelim. Artık 1946'da Pis Hikaye ile edebiyat camiasına giriş yapmış olan Yaşar Kemal İnce Memed ile beraber çok daha geniş bir kitleye ulaşmış ve rüşdünü ispat etmeyi başarmıştır. 1955'te Teneke adlı eserinin de yayımlandığı Yaşar Kemal burada ezen ezilen, ağa köylü çatışmasını olağanca gerçekliği ile verir. Çeltik ağalarına karşı mücadele veren köylülerin anlatıldığı Teneke'de bir trajikomiklik de vardır: Köye yeni gelen idealist kaymakam, yanında olduğu köy ahalisinin yaşam biçimini, Anadolu'yu yeterince tanımadığından oldukça müşkül durumlara düşer. Dağın Öte Yüzü üçlemesinin ilk kitabı Ortadirek 1960'da yayımlandığında ise henüz Türkiye İşçi Partisi'ne girmesine 2 yıl vardır. Arka fonda Çukurova'nın yer aldığı Ortadirek yaz sonunda pamuk toplamak adına Çukurova'ya giden köylüleri anlatır. Yöre ağzının olağanca gerçekliğiyle aktarıldığı eserde batıl inanışlar da yalın bir dille gözler önüne serilir. İşte köylülerin Çukurova'ya pamuk toplamak için teptikleri yolun hikayesidir Ortadirek. 1962'ye geldiğimizde ise bu defa Yaşar Kemal'i Türkiye İşçi Partisi'nde görürüz. Parti 1962'de kurulduktan sonra siyasette yön belirleme gücüne sahip olacak kadar da etkiliydi. Özellikle 1965 seçimlerinde aldığı yüzde 3'lük oy oranı ile parlamentoya 15 milletvekili göndermeyi başaran TİP yakın tarihimizde, solu heyecanlandıran önemli bir devreyi ifade eder. İşte böyle bir dönem ve partide siyaset yapmış olan Yaşar Kemal TİP adına radyo konuşmaları için de seçilen isimler arasındadır. 1969'da istifa edene dek Merkez Yürütme Kurulu Üyeliği görevini sürdüren yazarın dünyanın dört bir yanına çok fazla seyahati de bulunur. Nazım Hikmet ile Paris'te görüştüğünde sene 1963'tür örneğin. 1964 65'te Bulgaristan ve Sovyetler birliğine gider. 1973'te yine Sovyetler Birliği'nde Asya Afrika Yazarlar Birliği Kongresi'ne katılan Yaşar Kemal; 1976'da Yaşar Kemal Gecesi'ne iştirak etmek için Paris'e yol alır. ABD'den Belçika'ya kadar birçok ülkede seminerlere katılan romancı başarılı bir şekilde dünyaya entegre olmayı bilmiştir. Dünyada ve ülkede gördükleri, bu noktada emekten, işçiden, sömürülenden yana olan tavrı onun Ant dergisinin kurucuları arasında olmasını da sağlar. Fethi Naci, Doğan Özgüden ile beraber kurduğu Ant dergisinin ilk sayısı 3 Ocak 1967'de çıkar. Ant yayınevinin çıkardığı Marksizm Temel Kitabı da onun 18 ay hüküm giymesine neden olur, ancak karar daha sonra bozulur. 1970'lerin sonuna doğru Üç Anadolu Efsanesi, Ölmez Otu gibi eserleriyle edebiyattaki yerini pekiştiren Yaşar Kemal eşi Thilda Hanım ile beraber 12 Mart 1971'de 1 aylık süren bir gözaltı da yaşar. Yaşar Kemal'in 50 küsur yıllık eşi olan Thilda Kemal yazarın on yedi romanını da İngilizceye çevirmiştir. 2001 yılında aramızdan ayrılan Thilda Hanım'ın kaybı edebiyat dünyasının bir yası olmuştur. Osmanlı padişahı Abdülhamid'in başhekimi olan Jack Mandil Paşa'nın torunu Thilda Kemal İngilizce, Fransızca, İspanyolca bilen ve çevirileriyle İngiltere'de de ödül kazanan önemli bir kültür insanıydı. Daha sonra hayatını bir iş kadını, eğitmen Ayşe Semiha Baban ile birleştiren Yaşar Kemal hayatının sonuna kadar da Ayşe Hanım ile birlikte olmuştur. Kemal'in ölümünden 1 yıl sonra, 2016'da ise Ayşe Semiha Baban, Zülfü Livaneli gibi isimlerle Yaşar Kemal Vakfı'nı kurar. Çevirilerden söz etmişken, Nazım Hikmet'in eşi Münevver Andaç da Yaşar Kemal'in İnce Memed 3 eserini Fransızcaya çevirmiş ve bu çevirisiyle Fransız Çevirmenler Derneği Çeviri Büyük Ödülü'nü kazanmıştır. Müthiş bir üretim kabiliyeti ile 40'tan fazla kitaba imza atmış olan Yaşar Kemal Türkiye Yazarlar Sendikası'nın kurucuları arasında ve ilk başkanıdır. Ödülleri ve kazandığı teveccüh ile de Anadolu'nun yabanılından gelip dünyaca ünlü bir yazar olduğunu defalarca ispatlamış, Türkiye romanının yabandan geleceği hususunu fevkalade başarılı bir şekilde sürdürmüştür. Uluslararası Del Duca ödülüne 1982'de layık görülmüştür mesela. 1984'te ise Mitterrand tarafından kendisine Legion d'Honneur nişanı takılır. İlerleyen yıllarda Strasburg Üniversitesi'nde kazandığı doktora payesini Almanya'nın Nobel'i sayılan Alman Kitapçılar Birliği Ödülü takip eder. 2000'lere gelirken de milenyum çağı denilen yüzyılı Bordeaux Yayıncılar Birliği Yabancı Edebiyat Ödülü ile karşılar. Yaşar Kemal'in şiirle küçük yaşlarda ilgilenmeye başladığı bilinir. Öyle ki ilk şiiri Seyhan Adana Halkevi'nin bir dergisinde yayımlandığında yıl 1939'dur. Daha sonraki Varlık, Ülkü, Millet gibi dergilerdeki yazılarını Yeni Adana, Vakit, Türksözü gibi gazetelerdeki yazıları takip eder. 1988'de PEN Yazarlar Derneği Başkanlığı görevini de üstlenen Yaşar Kemal hayatın zorlu, çetin şartları altında giderek büyüyen bir romancıya, yazara dönüşen o isimlerdendir. Hatta Tolstoy, Çehov, Dostoyevski gibi yazarlarla beraber John Steinbeck'ten de oldukça etkilendiği bilinir. Nobel ve Pulitzer ödüllü Steinbeck'in de özellikle Bitmeyen Kavga iki yazarın da geldiği yerler, tanıklıklarını bir romana dönüştürmeleri gibi noktalar açısından müthiş paralellik gösterir."} {"url": "https://gazetesanat.com/yasayanlar-ve-digerleri-timas-yayinlari", "text": "Agualusa, daha kalemiyle tanışmadan önce beni kitaplarının adıyla çekmişti. Sonra da kitaplarının başlangıçları geldi. İlk kitabını okumadım, ancak üçte iki de fena bir oran değil. Böyle etkileyici başlangıçlar hep ilgimi çekmiştir. Hikayeden bağımsız gibi durur ve bir yandan da her şeyiyle ona aittir. Romanın büyüsü, tertemiz bir sayfasının ortasına yazılmış bir iki cümleyle kendini gösteriyorsa, o kitap elinden düşmüyor insanın. Unutmanın Genel Teorisi'nin yeri bende hep başka olacak, ama Yaşayanlar ve Diğerleri de tam olarak bunu yaptı. Birden fazla kitabı bir arada okumak uzun zamandır alışkanlıklarım arasında ve çok az kitabı kenara bırakıp bir başka hikayeden yaşama devam ederim. İşte burada anlatmak istediğim de tam olarak böyle bir şey. Agualusa'nın romanlarında en sevdiğim şeylerden biri okurunu, kahraman ve kötü adam arasında bir çizgiye taşıyıp, ona orada bir düşünce alanı açması. O alanın size ait olduğuna ikna olmanız hiç zor olmuyor. Ama şimdi burada, oraya giden yol için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kendinize açılmış bu alanda gezinebilmek için yavaş bir okuma yapmanızı tavsiye edeceğim. Çünkü 272 sayfa gibi ideal bir kalınlıkta olan bu kitap, çok kahramanlı ve çok karakterli girift bir hikayeye sahip. Yazar, bu kitabında kendine mekan olarak Afrika'da bir adayı seçmiş. Roman, Mozambik Adası'nda dinmeyen yağmurun, çakan şimşeklerin, bir esip bir duran fırtınanın, önce elektriğin, ardından da adanın dünyayla iletişimin kesildiği altı günde geçiyor. Şiddetli bir fırtınanın ardından bir edebiyat festivali bahanesiyle bir araya gelen bir grup Afrikalı yazar, adanın büyülü güzelliğinde işte bu şartlarda mahsur kalıyor. Yazarlar, adada her bir sokakta, belki bir köşe başında kendi hayal ürünü kahramanlarıyla karşılaşmaya başladıklarındaysa, hep birlikte bir başka boyuta geçiyoruz. Agualusa, bu işi gerçekten çok iyi yapıyor. Her bir kahramanın duygusu, bizim ağzımızda atıyor. Agualusa'nın daha ilk sayfada okura seslenişini alıntılayarak başladım. Beni çok etkileyen bu başlangıç cümlelerine romanın birkaç yerinde daha rastlıyoruz. O yerlere geldiğinde yüzünüze istemsiz bir muzip gülümseme yerleşirse içinizden bana bir selam gönderin olur mu; ben sizi duyarım. Neyse dağılmayayım tabii. Birkaç yerde daha karşılaştığımız bu cümlelerle yazar, yazarların bir festival için geldiği adayı okurun zihnine öylece seriyor; sıradan ve titiz. Ada halkının sorunları ile festivale katılan yazarlarınkini aynı anda anlatan yazar, okuru da o adaya çekerek tartışmaların içine almayı başarıyor. Eğer küçük ve emin adımlarla yürüyorsanız gerçekten bir tartışmanın merkezine konumlanıp, kendinizi sorunların çözümünü düşünürken bulabilirsiniz. Yazar, bu bölümde adanın tarihini bir karganın izinden giderek anlatma yolunu seçiyor. Eve dönüşler hep kedilerin izinden olsun isteyen bir çocuk ruh olarak bu bölümün okuması beni ayrıca heyecanlandırdı. Benim gibi hissedenler olacağını biliyorum. Ve bu anlatımdan küçük bir alıntı paylaşmak istiyorum sizinle. Yazarın bizimle paylaşmak istediği bilgilerden biri de adada iktidarın oluşumu. İktidarın ya da erk diyelim; erkin, niteliksiz erkeklerin marifeti ve sadece onların tekelinde olduğunu net şekilde açıklıyor bize. Adada fırtına nedeniyle kesintiye uğrayan iletişim olanaklarının yanında, denizin altında kopan gürültü de roman boyunca kendini hissettiren bir giz oluşturuyor. Hikayeden kesitlere değinmeye devam edelim. Adada elektrik, telefon ve internetin olmaması ve adayı anakaraya bağlayan köprüden garip sesler gelmesi, herkesin psikolojisini bozuyor. Hatta yerlilerin diğer tarafta hayatın bittiğine dair görüşleri artık yüksek sesle dile getirilmeye başlıyor. Aniden ortaya çıkan garip giysili ve hangi dilde konuştuğu anlaşılamayan ve kendisine farklı dillerde sorulan sorulara da cevap vermeyen kadın, birden ortadan kayboluyor. Bütün bunlar yaşananların bir hayal olduğunu, kendi roman karakterlerinin bu hayalde başrol oynadığını, hatta herkesin öldüğünü iddia edip adada cennet ve cehennemin yanında arafta durduklarını iddia edenler, bu bölümde seslerini daha yüksek çıkarıyor. Adadaki beşinci günün anlatımı şu alıntıyla başlıyor: Kelimeler cenneti ayakta tutar. Ah, cennet: Bize nazik varlıklar bahşet. Job Sipitali, Raizes Cantam. (Sayfa 178) Elektrik, telefon ve internetin yansıra yiyecek sıkıntısı da kendini iyice hissettiriyor artık. Roman bir de Kafka'yla çekiyor kendine. Bir yerde Dönüşüm'ün böceğe dönüşen kahramanına selam çakıyor ve kitapta anlatılanlar, yine kitabın yazamayan yazar karakteri tarafından tekrar yazılıyor. Ters yüz edilmiş bu dikkat, anlatımın gücüne güç katıyor. Hikaye son bölüme evrilirken karakterler de yaratıcıları, yani yazarlarıyla tartışmaya başlıyor. Eliniz ve kalbiniz kalem tutuyorsa, bu tartışma sizin içinizde de aynı nehrin yatağından akan suyu, varmasını istediğiniz noktaya taşımaya hazırlanıyor. Siz hangi yazan ya da yazamayan taraftasınız? Artık kendinize gerçek bir yer bulmanın zamanı!"} {"url": "https://gazetesanat.com/yayincilarin-reddettigi-unlu-eserler", "text": "Aşağıdaki listede göreceğiniz isimler de, hayatlarının bir bölümünde ya anlaşılmadı ya çok bekletildi ya da reddedildi. Ancak, edebiyatın o membaından su içmişlerdi bir kere. Yazmak, yazmak ve yazmak istiyorlardı. Bunun içerisinde yalnızca bu büyük ve dinmeyen tutku mu var? Tabii ki hayır. Birçok yazarın zorunluluk nedeniyle, para kazanmak adına yazdığı birçok eser de bugün başyapıtlar arasında. Deneyip başarısız olanlara, denemeyi bilen ve bundan çekinmeyenlere ithafımız olsun o zaman bu içerik. Ne demişti Samuel Beckett? Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil. Haydi başlayalım! İşte yayınevlerinden ret üzerine ret yiyen, Bu kitap beş para etmez. misali karşılıklar alan, kendi zamanında pek anlaşılmayan ancak büyük eserler vermiş olan yazarlar! Nobel Edebiyat Ödülü, Pulitzer Kurgu Ödülü gibi en prestijli ödüllere sahip Amerikalı yazar John Steinbeck, tam anlamıyla yerin dibinden gelen biriydi. Meşhur eserlerinden, kısa bir roman olan Fareler ve İnsanlar yalnızca iki dostun yol öyküsünü anlatmaz. 1900'lerin Amerikasında işçi sınıfının durumunu, her ay farklı bir çiftlikte çalışan gezgin işçileri anlatır ve daha fazlasını. Bitmeyen Kavga romanı da Amerikan tarım işçilerinin mücadelelerini, örgütlenişlerini anlatır. John Steinbeck ile ilgili en yaygın yorumlardan biri, romanlarında yarattığı bu karakterlerin nasıl bu kadar sahici olabildiğidir. Yanıt basit gibi görünüyor: Vaktiyle kendisi de onlardan biriydi de ondan! Ve tabii ki bunun üzerine gözlem ve yazarlık kabiliyetini de katarsanız tadından yenmez. Yüksek öğrenimini yarıda bırakıp Panama'ya giden ve burada çeşitli işlerde çalışan John Steinbeck, bu Panama günlerini anlattığı bir eser yazar: Cup of Gold. Ancak yayıncıların reddetmesi üzerine bunları yok eder. Gazap Üzümleri ile de ünlenen John Steinbeck, edebiyattan önce çiftliklerin yanı sıra şeker rafinerilerinde, dalyanlarda, dağ evi bekçiliğinde çalışarak günlük ekmeğini çıkarmaya çabalıyordu. Reddedilen eserlerden biraz çıkıp yayımlandığı halde kıymeti pek de bilinmeyenlere doğru yol alalım. Türk roman, öykü ve oyun yazarı Oğuz Atay bugün hem bizde hem de dış ülkelerde çok rağbet görüyor. Öyle ki, 1970 yılında TRT Roman Ödülü'nü almasına rağmen genel kitlenin fazla ilgi göstermediği Tutunamayanlar 2017'de İngilizceye çevrildi. Üslubu gereği çevirisinin oldukça zor yapılabildiği eser, Hollanda dili olan Felemenkçe'ye çevrildiğinde de çevirmenine ödül kazandırmıştır. Türk okuyucusunun da bugün çok satan kitaplar listesinden indirmediği Tutunamayanlar, yazarın kendi kuşağı zamanında ilgi görmez. Edebiyata adını, tabiri caizse öldükten sonra yazdırmıştır Oğuz Atay. TRT Roman Ödülü'nden iki yıl sonra, 1972'de basılan Tutunamayanlar, modern hayatta yerini alamayan, tutunamayan bir insanın derinlemesine, Atay'a özgü dille incelendiği bir ağır romandır. Eser ancak, 1984'ten sonra büyük bir ilgi görmeye başlamış ve o günden bugüne ilgisini kaybetmemiştir. İrlanda asıllı yazar George Bernard Shaw ateşli bir sosyalizm ve kadın hakları savunucusudur. Oyun yazarlığıyla ön plana daha çok çıkan George Bernard Shaw 1925'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştır. Genç Bir Bayana Sosyalizm ve Kapitalizm Üzerine Öğütler, İbsenciliğin Özü gibi eserleriyle dilimizde de yaşayan yazar hayattayken edebi şöhrete kavuşmuş isimlerden. Lakin, yolun başında bırakıp gitseydi, geri çevrilmeler umudunu kırsaydı, sorunun üzerine üzerine gidip inat etmeseydi değil edebi şöhrete, yazarlığa dahi sahip olamayabilirdi. Çünkü, tanınmadan önce yazdığı beş romanı tam 60 yayınevi tarafından geri çevrilmişti. George ile başladık madem, bir başka George ile devam edelim. Distopik romancılığın demirbaş isimlerinden George Orwell da ileride büyük eserler sınıfına gireceği bir yapıtının ilk başta hor görülmesini tecrübe etmiştir. Hem de kim tarafından? Bir başka yazar T. S. Eliot tarafından! Hikaye şöyle; George Orwell 1944'te, Hayvan Çiftliği eseriyle Faber & Faber müdürü T. S. Eliot'un kapısını çalar. Stalin dönemini hicveden, totaliter rejimleri eleştiren Hayvan Çiftliği için T. S. Eliot şöyle der: Mevcut durumdaki politik durumu eleştirmek için bunun doğru bir bakış açısı olduğunu düşünmüyoruz. Orwell'ın Hayvan Çiftliği'ni tek reddeden Faber & Faber müdürü T. S. Eliot da olmamıştır üstelik. Farklı yayınevleri bu eserin, hayvanların bir çiftliğe el koyup orayı yönettiği ipe sapa gelmez bir fabl olduğunu ileri sürmüştür. Margaret Mitchell, meşhur eseri Rüzgar Gibi Geçti ile üne kavuşmuş, ödüller almış bir yazardır. Amerikalı yazar, zaman ve mekan olarak Amerikan İç Savaşı'nı seçtiği bu eserinde bir çetrefilli aşk üçgenini ele alır. Savaş çığlıkları eşliğinde aşktan, ölümden, ilişkilerden bahsedilen Rüzgar Gibi Geçti, yazarına dünyanın prestijli edebiyat ödüllerinden biri olan Pulitzer Kurgu Ödülü'nü kazandırmıştır. Yetmez; aynı yıl, yani 1937'de Amerikan Ulusal Kitap Ödülü'ne de layık görülen bu eser dönemin yayınevlerinin kifayetsizliği üzerine yaklaşık 40 farklı yayıncı tarafından reddedilmiştir. Sebepse, kimsenin iç savaş okumak istemeyeceğidir. Bugün de popülerliğini koruyan eser, ABD'li bir anket şirketi olan Harris Interactive tarafından yapılan ankete göre, Amerika'da İncil'den sonra en popüler kitap olarak belirlenmiştir. Türk roman ve oyun yazarları arasında sağlam bir yere sahip olan, mesleki hayatına öğretmenlikle başlayan ve eserleriyle üç ayrı kuşağın kitaplığında yer edinen Gülten Dayıoğlu'nu daha çok çocuklar ve gençlerin odak noktası olan eserleriyle tanıyoruz. 70'ten fazla kitabını yayımlatmış olan Dayıoğlu'nun en meşhur eserlerinden Fadiş'in başına gelenler de bir dizi talihsizliğe işaret eder. Türkiye'nin ilk çocuk best-sellerı olan Fadiş romanı, bir yarışmada ilk on roman arasına girer. Girer ama, yıllarca raflardaki yerini almayı beklemek zorunda kalır. Yapı Kredi Yayınevi tarafından, Çocuk Romanı dalında düzenlenen yarışma için yazılan Fadiş, henüz Gülten Dayıoğlu'nun öğretmen olduğu zamanlarda yazdığı bir eserdir. Romanı temize çekmek için de o dönem daktiloya ihtiyacı olan yazarınsa daktilosu yoktur. Aklına öğretmenlik yaptığı okulun daktilosunu kullanmak gelir. Müdür pek istekli olmasa da, bu tutkulu öğretmeni kırmak istemez ve Bak kızım, bu devlet malı. Okulun demirbaşı. Aman, başına bir şey gelmesin! Yoksa bana ödetirler. öğüdüyle daktiloyu hafta sonları evine götürmesine izin verir. Amerikalı yazar Robert M. Pirsig, aynı zamanda önemli bir tefekkür insanıydı. Hatta bir filozof! Minnesota Üniversitesi'nde felsefe, kimya ve gazetecilik eğitimi gördükten sonra Hindistan'da Doğu felsefesi üzerine de öğrenim gördü. Daha sonra ABD'de kompozisyon ve retorik eğitimleri de veren Robert M. Pirsig 1962 sonrasında ağır bir sinir krizi geçirerek elektrik şoku terapisi görmüştür. En meşhur eseri Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, hem bir motor yolcuğunu hem de içsel bir diğer yolculuğu anlatır. Robert M. Pirsig, başlangıçta kısa bir felsefi deneme olarak tasarladığı bu kitabında otobiyografik ögelere sıkça yer verir. Bir motosiklet sürücüsü olan yazar Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı adlı kitabında; iki arkadaşı ve çocuğuyla birlikte çıktığı motosiklet yolcuğunun anlatırken, antik Yunan'dan akılcılığa, modern bilimden Batı düşüncesi serüveninin farklı pek çok noktasına kadar sayısız konuyu tartışmaya açar. Müthiş, müthiş, müthiş bir kitaptır! Özellikle gezginlere tavsiye edebileceğim, tam olarak bir edebi tasnife sığmayan bu kitabın başına gelenleri de bizzat yazar tarafından öğrenelim: Kitap tam 121 yayımcı tarafından reddedildikten sonra bir yayımcı kitap için standart avans olan 3.000 doları ödemeyi kabul etti. Yayımcı kitabın kendisini niçin yayımcılık yaptığı düşünmeye zorladığını anlatıp kitabı basacağını, ama bu 3.000 doların büyük olasılıkla bundan alacağım son para olacağını, bu yüzden de cesaretimin kırılmaması gerektiğini söyledi. Böyle bir kitapta amaç para değildi. 1974'te basılan Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı yayımlandıktan sonra tam bir kült kitap olmuştur."} {"url": "https://gazetesanat.com/yayincilik-dunyasi-iklim-krizi-icin-bulustu", "text": "Yıllık yayıncılık konferansı Zeynep Cemali Edebiyat Günü, kitap dünyasının dikkatini iklim krizine çekti. Konuşmacılar, kitaplara emek veren tüm iş kollarına hemen ve hep birlikte harekete geçmek için çağrı yaptılar. 12 yıldır sektörü bir araya getiren konferans bu kez gezegenin acil gündemi olan iklim krizi odağında, ilk kez tematik kurgulandı. Günışığı Kitaplığı'nın düzenlediği konferans, UNDP Türkiye, İklim Araştırmaları Derneği ve Türkiye Yayıncılar Birliği'nin katkılarıyla düzenlendi. Konferans küratörü, iklim değişikliği uzmanı Naz Beykan açılıştaki çerçeve sunumunda, Sera gazı emisyonlarının 2030'da azalım eğilimine girmesini sağlamamız ve 2050'ye kadar karbon nötr ekonomiye geçmemiz gerek. Tüm sistemlerimizi karbonsuzlaştırmak zorundayız, dedi. İklim değişikliğine uyum kapasitemizi ve dayanıklılığımızı da güçlendirmemiz gerektiğini söyleyen Beykan, dönüşümü yeşertecek yeni kültürel anlatıyı yaratmak ve kitleleri harekete geçirmek için yayıncılığa hayati bir rol düştüğünü belirtti. Konferansın kapanışında konuşan usta yazar Latife Tekin, edebiyatçının dili düşünmesinin önemi ve dilin sınırlarının imgeye doğru nasıl zorlanabileceği üzerinde durdu. Sesten söze, sözden yazıya geçerken dünya üzerindeki varlıklardan kopmaya başladık. Dil olmasaydı dünya bu kadar değişmeyecekti, diyen Tekin sözlerini, Edebiyatçının katkısı, dünyayı gürültüye boğan insan sesini ahenkli bir forma kavuşturmak ve onu doğaya geri ulaştırmak olabilir, diyerek noktaladı. 40 yılı aşkın sanat verimiyle her yaştan okuru etkileyen yazar, düşünce insanı Behiç Ak, iklim kriziyle mücadelede paradigma değişiminin altını çizerken üretim kültürüne dikkati çekti. Doğada aşırı üretim yoktur, aşırı tüketim de yoktur o yüzden. Aşırı derecede beslenmiş ve obeziteden ölmüş bir kaplanla karşılaşmazsınız. Doğada doğal bir denge vardır, diyen Ak, geri dönüşüm ve sürdürülebilirlikten çok daha yeni kavramlara ihtiyacımız olduğunun altını çizdi. Yayıncılığın değer zincirini yaratan alanlardan uzman isimler, iklim kriziyle uzun soluklu mücadelenin olanaklarını değerlendirdiler. Kağıt sektöründen Beyza Bozkurt Elbingil, sektörün iklim krizine etkisini azaltmanın, sürdürülebilir FSC onaylı ormanlardan ağaç temini, geri dönüşmüş hammadde kullanımı, su ve enerji tüketimlerinin azalması, sıfır atık yönetimi ve düşük karbon salımı için alınan tedbirler ve denetimlerle mümkün olabileceğini anlattı. Deneyimli matbaacı Sermet Tolan, Matbaalar, çıkardıkları tüm sarf malzeme atığının hepsi ekonomik değer olduğundan zaten dönüşümün, sürdürülebilirliğin içinde olmak zorundalar, diyerek çok yakında üretim planlamasını karbon ayak izine göre yapmak durumunda kalacaklarını vurguladı. İklim, ekoloji ve çevre konularında yayıncılık yapan Aytaç Timur, sular bastığında ya da açlık baş gösterdiğinde yayıncılığın da faaliyetlerini durdurmak zorunda kalacağını hatırlattı ve, Dünyada yaratıcılık büyük şehirlerde toplanıyor; Türkiye'de de yayıncılık İstanbul'a sıkıştığı için 'kenar etkisi'ni kaybediyoruz, ifadesini kullandı. Hollanda'nın önemli akademik yayıncılarından Elsevier adına konferansa video konuşmayla katılan Rachel Martin, bu konudaki kurumsal yaklaşımlarını ve deneyimlerini paylaştı. Türkiye Yayıncılar Birliği'nden Zeynep Atiker ise, İklim değişikliği, herkes tarafından yaşanılan bir sorun, ancak boyutu, üretim ve tedarik zinciri bakımından herkes için farklı. Herkesin mücadele imkanı aynı değil, diyerek, iklim krizinin özünde bir eşitlik ve haklar krizi olduğunu hatırlattı. Sürdürülebilirlik uzmanı Dr. Emrah Alkaya, yayıncılıkta kaynak verimliliğine odaklandı. Döngüsel ekonominin ilkeleri; reddetmek, yeniden düşünmek, azaltmak, yeniden kullanmak, tamir etmek, yenilemek, yeniden üretmek, başka bir amaca uygun hale getirmek... diyen Alkaya, yayıncılığın değer zincirinin yaratıcılarla başladığının, yayınevi ve matbaa süreçleriyle devam ettiğinin, döngüsel bilinci, yayınevi süreçlerinde yaygınlaştırmak gerektiğinin altını çizdi. Genç aktivistler ve öykücülerle iletişimcilerden güçlü mesajlar! İklim değişikliği odaklı projelere emek veren deneyimli iletişim uzmanları, UNDP Türkiye'den Nuri Özbağdatlı'nın moderasyonunda, İklim krizini nasıl anlatacağız? sorusunu cevaplamak için yayıncılara ilham verecek bakış açılarını dillendirdiler. Myra Ajans'tan Damla Özlüer, Felaket iletişimi insanları durduruyor. Diğer tarafta da abartılı bir doğa güzellemesi var. Hakikatin iletişimini yapmalıyız. Biz iklimdaşız, dilimizi iklimce kurgulamak zorundayız, dedi. EkoIQ ve İklim Haber'den Barış Doğru, KONDA ile yaptıkları araştırmaya referans vererek, Türkiye'nin entelektüel camiasının iklim krizi konusuna yeterince ilgi göstermediğini, oysa anlamak için çaba sarfetmesi gerektiğini, korku dilinin görmezden gelmekten başka bir işe yaramadığını belirtti. Dünya'yı iklim krizinin yıkıcı etkilerinden kurtarmak için çalışan üç genç aktivist; Melisa Akkuş, Rüveyda Eser ve Üveys Kasım Çoban yayıncılara, kitap dünyasına seslendiler. Naz Beykan'ın moderasyonunda konuşan gençler, yetişkinlerin 'Dünyayı sen mi değiştireceksin?' söylemine karşı değişimin kendisi olduklarını vurguladılar. Kimsenin dışarıda bırakılmadığı şiddetsiz iletişim dilini kurmayı önemsediklerini, yaşamlarına giren eko-anksiyete, eko-yas gibi kavramlarla nasıl baş ettiklerini anlattılar. Edebiyat günü kapsamında düzenlenen Zeynep Cemali Öykü Yarışması 2022 Ödül Töreni'nde konuşan proje başkanı, editör Müren Beykan, uzay temasının gençlerin yüzlerce öyküsüne nasıl yansıdığını özetlerken, Bu yıl gençlerimizin hayal gücü tam anlamıyla serbest kalmış. İlk defa, gerçekçi öykülerden daha çok fantazya, distopya, bilimkurgu türlerinde yazdılar. Doğrusu, gençlerin kolları sıvadığı bir yarışma için bu sonuç, sevindirici, dedi. Konferansın tamamı önümüzdeki günlerde Günışığı Kitaplığı Youtube kanalında ve Aralık ayında keciedebiyat. com adresinde yayınlanacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/yayincilik-sektoru-icin-bir-basucu-kitabi-editor-ne-is-yapar", "text": "Geçtiğimiz günlerde Delidolu Yayınları'nın okurlarla buluşturduğu Editör Ne İş Yapar? isimli kurmaca dışı kitap bu sorunun yanıtını arıyor. Editörlük bir iş; ama editörlüğün bir meslek, hatta sanat olduğu söylenebilir! Gerçekte, bütünüyle sözcüklere dayalı bir uzmanlık alanı olmasına karşın, birkaç sözcükle basitçe anlatılamayacak kadar derin bir mevzu, editörlük. Bu bağlamda düşünülünce Editör ne iş yapar? sorusu gerçekten de yaşayan, canlı bir soru niteliğinde. Yazarlar, çizerler, çevirmenler, okurlar; hatta sektörün önemli çarklarından dizgiciler, grafikerler veya satış yöneticileri bile sorabilir bu soruyu. Bir de tabii, editörlüğü bir meslek olarak arzulayan gençler. Lakin bu sorunun yanıtı asla basitçe verilemez, zira editörlük, üretim sürecinin son derece karmaşık işlediği bir alandır. Editör Ne İş Yapar?, işte bu karmaşıklığı gidermeyi, açıklığa kavuşturmayı hedefleyen çok kapsamlı bir kılavuz kitap. Sektöre yön veren önemli isimlerin kaleme aldığı makaleler, mesleğin karanlıkta kalan ya da ziyadesiyle merak uyandıran yönlerini aydınlatarak zihinlerdeki soru işaretini yok etmeye çalışıyor. Delidolu Yayın Yönetmeni Ayşegül Utku Günaydın, bir yayınevi için yayıma hazırladığı her kitabın ciddi bir zaman ve maddi yatırım gerektirdiğine dikkatleri çekiyor. Kitap sektöründe bir kitabın seçiminden geliştirilip yayımlanmasına ve tanıtım aşamasına kadar, editörden grafik tasarımcılara, sosyal medya uzmanından satış personeline, pek çok farklı figürün rol oynadığını belirten Günaydın'a göre yayıncılığın hammaddesi kitap söz konusu olduğunda yayınevinin sunduğu ciddi bir katma değerden söz etmek mümkün. Editörlüğün ve yayıncılığın resmi bir eğitiminin olmaması nedeniyle bugüne kadar daha ziyade usta-çırak ilişkisine dayanan bir sürecin söz konusu olduğunu dile getiren Günaydın, Editör Ne İş Yapar?'ın bir prodüksiyon şirketi gibi çalışan yayınevlerinin bu katma değeri nasıl sunduğunu anlatması bakımından sektör için de bir kılavuz olma potansiyeli taşıdığını vurguluyor. Her bir cümlesi altı çizilesi ve üzerinde düşünülmesi gereken, yıllar içinde edinilmiş deneyimlerden süzülen bu yazılar, sektöre yeni adım atacak kişiler için başlı başına bir okul gibi. Ama aynı zamanda deneyimli editörler ve yayıncılık alanındaki her bir çalışan için ufuk açıcı bir kaynak."} {"url": "https://gazetesanat.com/yayincilik-sektorunun-oncu-ismi-altin-kitaplar-yine-bir-ilke-imza-atiyor", "text": "Eğitim bilimi alanına özgün ve nitelikli eserler kazandırmak, eğitimcileri hizmet içi eğitim ve öğretim süreçlerinde destekleyecek içeriklerle buluşturmak amacıyla kurulmuş bir eğitim platformu olan Altın Kitaplar Akademi, 21. Yüzyıl Öğrenme Çerçevesi'nde belirtilen, eleştirel düşünme, problem çözme, iletişim ve iş birliği becerilerini vurgulayan, farklı okuryazarlık türlerini kucaklayan ve hayat boyu öğrenmeyi destekleyen özgün içerikler üretmeyi hedefliyor. Altın Kitaplar Akademi çatısı altında yayımlanacak ilk çalışmalar olan, proje danışmanlığını Dr. Nilay Yılmaz'ın üstlendiği Düşünsel Okuma ve Meraklısına Drama Atölyeleri 15 Şubat'ta piyasaya çıkıyor. Kişisel gelişim ve mesleki gelişim okumalarının iç içe geçtiği, her yaştan okur için bir yol haritası niteliğindeki Düşünsel Okuma'da yer alan ıraksak, yakınsak, yanal, paralel ve yaratıcı düşünme biçimlerine yönelik uygulamalar sadece yazılı metinleri değil, okurun kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkiyi de okumasına, yeniden düşünüp yapılandırmasına yardımcı olmayı hedefliyor. Düşünsel Okuma, Kişisel deneyim ve sistemli düşünmeyle derinleşen, düş ile düşünceyi birleştiren yaratıcı bir okuma nasıl yapılabilir? Bir metni okuma biçimleri dünyayı okuma biçimine nasıl dönüştürülebilir? sorularına cevap veriyor. Öğrenme sürecinde merakın değeri, öğrenme yolculuğumuzda merakın bize nasıl eşlik ettiği, dramanın merak ve öğrenmeyle ilişkisine değinen Meraklısına Drama Atölyeleri, ilkokul düzeyinde 21. yüzyıl becerilerini geliştirmeyi amaçlarken hem kuramsal hem de uygulamalar aracılığıyla ve merakla bilgilerin izini sürüyor. Öğrenme Meraklıları ekibinin alanında uzman yirmi dört eğitimcisi tarafından yazılan ve yine onların eleştirel süzgecinden geçen metinlerde, uygulamalar ve çeşitli öneriler bulunuyor. Altın Kitaplar Akdemi, eğitim bilim alanındaki çağdaş yaklaşımları, yenilikçi uygulamaları ve yaratıcı öğretim materyallerini kitaplar aracılığıyla okurlara sunarken, atölyeler, seminerler, konferanslar, bültenler, canlı yayınlar ve çevrimiçi destek programlarıyla yaygınlaştırmayı amaçlıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/yazar-ezgi-polat", "text": "Geçtiğimiz üç-dört sene içerisinde Türk edebiyatında öykü kitapları önemli ölçüde sükse yaptı. Üretken ve dünyaya entegre yazarların kaleme aldığı öykü kitapları bu açıdan mevcuttan daha fazla ilgi çekecek bir durum yaratmayı da başardı. Edebiyatın en önemli ayaklarından biri olan öykülerin / öykü kitaplarının bu yükselişinde kendisine de mutlaka pay çıkarmamız gereken bir yazar var: Ezgi Polat. 2017'de Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda ve 2019'da Hiçbir Yerin Ortasında eserlerinin ilk baskısına kavuşan yazar, günümüz Türk edebiyatının öykü dalındaki önde gelen isimlerinden biri. Geçmişten bugüne pek çok yazar gibi yolu ilkin edebiyat dergilerinden geçen Ezgi Polat'ın öyküleri Notos, Kitap-lık, Sözcükler, Peyniraltı Edebiyatı gibi pek çok dergide yayımlandı. Huzursuzluk, gündelik ilişkilerde üzeri örtülen ve bu nedenle çığa dönüşen meseleler, yalnızlık korkusu, bunların getirdiği gerilimli atmosfer yazarın öykülerinden söz açıldığında akla ilk gelen kavramlar. Yazarın eserleri, güncel meseleler, Türk edebiyatında yükselen, alçalan kavramlar gibi pek çok konudan oluşan sohbetimiz ile Polat'ı daha yakından tanıyalım. Burada içeriğin yanı sıra biçimden de bahsediyorsunuz sanırım. Geriye dönüp baktığımda bütün bu susma meselesinin temelini oluşturan şeyin biçimsel olarak arzu ettiğim kaliteye ulaşmaya çabalarken yaratıldığını söyleyebilirim. Her zaman unutmamamız gereken bir şey var. Ne kadar az sözle anlatabiliyorsak o kadar iyi. Ne kadar neyi gizlememiz gerektiğini iyi bilirsek o kadar etkileyici. Zihin biçimsel olarak bunlarla meşgul olurken doğal olarak yaratılan kurguda da yaşamın içinde de bu gizleme/susma anlarının ne kadar etkili olduğuna dair farkındalık artıyor. Olaylara bu gözle bakınca da ortaya çıkan metinlerin odak noktası benim için susmak oldu diyebilirim. Bildiğim kadarıyla pek çok öykünüze son noktayı koymanız geniş bir zamana yayılıyor. Ezgi Polat'ın genel olarak kurgu oluşturma, yazma, metni eğip bükme süreçlerini ve yazarken çalışma ortamını merak ettim. Sabah erken saatler. Müzik yok. Kahve var. Çalışma masamdayım. O dönemki motivasyon kaynağım metin karşımda açık. Bir yandan okuyor bir yandan araştırıyor bir yandan yazıyorum. Her sabah masa başına geçtiğimde yazdıklarımı baştan okuyor, kaldığım yerden öyle devam ediyorum. Her metnin kendine göre ayrı bir yazılma süreci, sancısı var. Ben hep aynı şeyi yapmak istemem. Bu nedenle kurgulamaya çalıştığım dil ve biçim ile kendimi zorlayarak yeni yollar keşfediyorum. Bazen bir metafor üzerine kuruyorum hikayeyi bazen hikaye bitince metaforumu bulabiliyorum. Yıllarca değiştirip değiştirip yazdığım bir şeyi yayınlamaya cesaret edemezken bazen çok daha kısa sürede bu cesareti topladığım oluyor. Bazen en baştan çerçeveyi belirleyebiliyorum bazen akışın içindeyken bunu yapabiliyorum. Size kesin şeyler söyleyemem. Diyebiliriz sanırım. Bu insanlar her şeyin farkında ama nasıl ifade edeceğini bilmeyen ve tuhaf toplumsal kodlar nedeniyle bir tür kabulleniş yaşayan insanlar. Tasvir ettiğin şey tam da bu sanırım. Seda da bu insanlardan biri. İçinde bir isyan kaynıyor, yaşadığı evin camları paramparça edilmiş, soğuk, bulunduğu yere ait değil belli ki ama eylemsiz. Duruyor ve isyan ediyor. Bu nedenle onların patlatma anlarını seviyorum. Çünkü bu insanlar için ya bu patlama anlarıyla gelen bir kaçış var ya da mahkumiyet. Bu ikilemde kalan herkes kaçsın isterim. Büyük coşku anlarında insanlar genellikle hata olarak addedilen ya da onlarda pişmanlık uyandırabilecek şeyler yaparlar ya da sözler söylerler. Çünkü o zaman cesuruzdur. Ancak çok geçmeden gerçekle yüzleşiriz ya da birileri kendi gerçeklerini bize dayatmaya çalışırlar. Susmayı savunmuyorum ama pasif agresif bir toplumuz, bu gibi durumlarda susmayı ya da yanlış tepkiler vermeyi biliyoruz. Hepsi bu. Bu karakter Sevgi Soysal'ın deli karakterlerinin akrabasıdır. Böyle bir zorunluluğum olduğu için değil, kendimi bunu yapmaya zorunlu kıldığım için ve bundan haz aldığım için hep daha iyinin peşinde koşuyorum. Bu kitapta da yanlışlarının ya da eksiklerinin daha farkında, daha iyi metinlerle karşılaşmış ve karşılaştığı metinleri ve nasıl yazıldıklarını daha iyi analiz edebilen bir Ezgi vardı ve tüm öyküler o bilinçle yazıldı. Yoğun, uzun ve sancılı bir süreçti. Üstünde durduğum temalar da yazınsal ve psikolojik anlamda ağır oldukları için taşımakta zorlandığım, yıprandığım zamanlar çok oldu. Böyle zamanlarda onları bir kenara bırakıp bir süre beklemeye çalıştım ve sonra dönüp yeniden kaldırmadan önce bana ait olduklarını umursamadan artık çürüdüğünü düşündüğüm her şeyi attım. Yenilerine ulaştım. Çünkü öylesine sahip olmak beni mutlu eden bir şey değil. Bunu unutmadım. Biz sanatçıyız. Bu noktada birilerinin batırdığı gemileri fark ettirmek bizim ödevimiz. Yazarak, çekerek, çizerek, oynayarak. Çünkü birilerinin de yalnızca vah tüh yapan ya da olan biteni anlamlandırmak yerine yalnızca şaşıran insanlara bu yıkımların varlığı sürekli hatırlatması ve insanları bu kötülüğe sürükleyen motivasyonları anlatmasına ihtiyaç var. Zaten hemen hemen herkes, insanın her şeyi yapabileceğine emin. Önemli olan onları bu her şeye nelerin ve kimlerin ittiği. Tarih kaydı tutulabildiğinde vardır. Aksi takdirde yok olur. Olmayan ya da çarpıtılmış bir geçmişle gelecek inşa etmemiz mümkün değildir. Bahsettiğiniz şeyin ne kadar zor ve acı verici olduğunu bilsem de belki bazı istisnalar dışında bu kabule varmamız elzem. Evet ama bir fotoğrafı başarılı kılan en önemli unsurlardan biri iyi bir hikayesinin olmasıdır. Bu da ikisinin kesişim noktası sanırım. Yöntemler farklı sanat dallarında birbirinin karşılığı olmak zorunda değil. Bu anlamda sormadığınızın farkındayım elbet. Benim de bu öyküyü yazarken kafamı kurcalayan konulardan biri buydu. Aynı olayı anlatmak için hangi yöntemleri kullanıyoruz, bunu yaparken ne kadar acı çekiyor ya da zorlanıyoruz? Tabii ki bu zaman farkı beraberinde çok farklı sorumluluklar, hesaplaşmalar getiriyor ve eserin sahibinin o anki hissinin şiddeti de ister istemez değişiyor. Dedim ya, can çekişiyordu, acı çekiyordu. Ne alakası var oğlum. Hastaneye götürürüm. Kendini tavukla bir mi tutuyorsun Doğan. Ne güzel bir soru. Yazarken konuşan kişileri olmaya çalışırım ve bundan büyük bir haz duyarım ancak paralelde bu kimliğimin gerçekliğini zedelemeden kafamdaki soru işaretlerini uygun kişilere yerleştirerek kurgumu akmasını istediğim doğrultuda yönlendiririm. Yalnızca ikisinden birini yapıyor olsaydım sizi içine çekmezdi. Ben işlerin bir an olsun durmadığı, çok yoğun bir sektörde çalışıyorum paralelde. Pandemide de bu durum iyice zıvanadan çıktı diyebilirim. İşimi bir kenara bıraktığımda da çoğunlukla bir şey yapabilecek gücüm kalmıyor. Söylediğim gibi sabahları verimli yazabilen biriyim ve başlayınca kesintiye uğramasından hoşlanmıyorum ki bu bazen altı saat gibi sürelere ulaşabiliyor. İçinde bulunduğum durumda bu standardı bir yere düzenli olarak konumlandırmayı başaramadım. Fiziksel ihtiyaçlarımı bile karşılayamadığımı düşünüyorum bazen. Çok insani şeylerden bahsediyorum ama bizler insan değil robotuz. Değilsek de olmalıyız. Durumlar böyle. Büyük küçük fark etmez. Ancak büyüklüğünü kullanarak ondan destek görmeyi bekleyen kadınları psikolojik baskı altında taciz etmeyi kendinde hak görmek alçakça. Bunu diğerlerinden ayrı tutmuyorum elbette ancak artık bu işin odak noktası iktidar olanlar. Çünkü bu gündeme gelen durum tam da bu gündeme getirdiklerimizin eleştirdiği iktidar davranışı. Ne komik. Benim kendimi acındırarak ödüller alıp konfor alanımı yaratabilecek, edebiyatla geçimimi sürdürebilecek ya da masum bir maskeyle ortalarda dolaşıp edebiyattan kazandığım parayla ayrıca tuttuğum bir yazı evinde sefa sürebilecek bir lüksüm yok mesela. İnsan gerçekten, vay be, diyor. Burunlarından fitil fitil getireceğiz. Açıkçası bu etkinlik bana da sürpriz oldu. Önceden planlanmış, kararlaştırılmış bir şey değil. Karşılaştırmalı, bağlantılı okuma konusunda zayıfız ve bunu iyi yapmanın yazan insanlara gerçekten çok büyük katkısı var. İnsan neyi nereye neden koyacağını çok daha iyi anlıyor bu bilinç oturunca. Ben de böyle bir sürecin parçası olmaktan gurur duydum açıkçası. Aslı Tohumcu'yla yakın zamanda katılımcılarla bir araya gelmek için de sözleştik. Ufukta başka bir etkinliğim yok ama umarım devam eder. Benim de bu emeklere bir payım olursa ne mutlu. Bir antolojiye davet edilmiştim ve zaman kısıtlılığım da olduğu için önceliğime onu almıştım. Kurgu kafamda net olsa da iş yoğunluğumdan ötürü yazım süreci yarıda kaldı. Ümitsizliğe kapılıp bir köşeye çekilmiştim ancak arkadaşlar çok nazikler, yakın zamanda iletişime geçtik ve artık teslim etmek için biraz daha zamanım var. İlk işim bu olacak, umarım tamamlayabilirim. Bununla birlikte senaryolaştırmak istediğim bir öyküm ve roman fikrim var."} {"url": "https://gazetesanat.com/yazar-hacer-kilcioglu-ile-bas-pedala-luna-kitabi-uzerine-soylesi", "text": "Neşeli üslubuyla ve farklı kültürleri buluşturduğu çocuk ve gençlik kitaplarıyla sevilen Hacer Kılcıoğlu'nun yeni kitabı Bas Pedala Luna Günışığı Kitaplığı etiketiyle raflardaki yerini aldı. Ada Demir'de bu vesile ile Hacer Kılcıoğlu ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdi. Kitabımızda Luna ve annesi ortak bir tutkuda buluşmayı başarmışlar. Onlar bir takım ama kaptan anne. Doğru ve sevgi dolu bir ilişki onlarınki. Elbette her ebeveyn çocuğunu sever ama sevgiyi de iyi yönetmek gerekir. Ebeveyn, sevgisinin sınırlarını hizaya sokamaz, çocuğunun yerine yaşamaya başlarsa evlat anne baba rolleri karışırsa, işte o zaman ilişki şaşı bir hal alır. O beni incitmeden ben onu inciteyim aşamasına bile gelir ki, çok tehlikeli. O yüzden bu çok narin ilişkiyi özenle yürütmek gerek. Her şeyi yazmalısınız, der Çehov. Yazarak kalbimizin hassas noktalarındaki duyguları tanımlar, düşüncelerimizi düzene sokar, hafifleriz. Ne var ki günümüz çocukları yazmayı külfet görüyor, günlük tutmayı demode buluyor. Oysa edebiyatta günlük yazıları, sözlü tarihin yazlı tarihe dönüşmesi adına çok kıymetli. Kitabımızda ise tamamen teknik bir neden var. Luna'nın gezi anılarını birinci tekil şahıs olarak anlatabilmesi ve geri dönüşleri onun ağzından işitebilmemiz için günlükler kullanıldı. Büyümesi yasaklanmış çocuklar var hayatta. Sevgi adına çocuğunun sorumluluklarını kendi üstüne alıveren ebeveynler başarıyor bu durumu. Oysa sevgi bu değil. Fokur fokur kaynayan hayatın içinde kendi kimliğini bulamazsa bir çocuk vah vah. Luna bu anlamda çevresindekilerle iletişimi başarmış, hayatı öğrenmiş şanslı çocuklardan. Çocuk şöyle bir şey. Zürafa diyorsunuz, ormanın gökdeleni o, diyor. Zürafanın kalbi altı kiloymuş, diyorsunuz, ayy ne güzel çok aşık oluyordur, diyor. Çocuk hayatı kolayca anlar ve basitçe yaşar. Çocuk oyun oynarken kendisini izleyen var mı, diye bakmaz, yalnızca oyun oynar. Çocuk hayatı ve insanları o saf çocuk kalbiyle sever. Evet, önyargısızdır çocuk. Ve dünyanın neresinde olursa olsun çocuk çocuktur. Luna ve Niko da kolayca anlaştı. Yaşam tercihlerden oluşur. Görmek de, görmezden gelmek de sizin tercihiniz. İnsanın önünde en büyük engel kendisidir. Ya hayatın konfor alanından çıkıp, bilinmeyene yol alır, hayatı öğrenirsiniz, ya da bitki gibi yalnızca nefes alır, bunu yaşamak sanırsınız. Yola çıkmak yaşamaktır. Yaşam eylemlerle değer kazanır çünkü. Yol sınavdır, yol savaştır. Yolun sonunda yenilgi de, kaybolmak da var ama o yola çıkma deneyimidir bizi biz yapan. İç dünyamıza yolculuk da başka bir yolculuk biçimi elbette. Haydi yola çıkın, derdim gençlere. Ben çocukken ailede yalnızca erkek çocuklara bisiklet alınırdı. Benim ailemde abime bir bisikleti olsun ister mi diye soruldu. Yüz lira mı, ben o paraya yüz tane kitap alırım, diyen bir abim vardı. Dolayısıyla ailede hiç bisiklet olmadı ve ben bisiklete binmeyi öğrenemedim. Yıllar sonra Sema Gür ile kesişti yollarımız. Çocukken bisikleti olmuş ya da olmamış kadınlara, haydi süslenip bisiklete binelim diyen, ülkede ve dünyada bir kadın hareketi başlatan bir çılgın kadın. Çılgın kadınları severim. Bisikletçilerle ilgili kitabım Bas Pedala Lunayı yazarken de Sema'nın ve bu yiğit kadın topluluğunun olmasını istedim. Hatta Sema'yı ana karakterlerden biri yaptım. Umarım armağan olmuştur onlara."} {"url": "https://gazetesanat.com/yazar-julia-ortay-ile-soylesi", "text": "Ben satın aldıktan sonra bir daha kimsenin sahip olamayacağını var sayarak, din, peygamber, komünizm, faşizm ve para kelimelerini satın alarak tedavülden kaldırmak isterdim. Yarın değil ama bir iki ay sonra Türkçe bir kitabım daha çıkıyor. 😊 Adını kapak tasarımı bittiğinde paylaşacağım. Elbette! Eğer ailenizin verdiği eğitim sizin için yeterli değilse veya yanlış buluyorsanız, tekrar yenilenerek ve doğrularınızı keşfederek doğmamak için bir neden göremiyorum. Spiritüalizm maddeyle gelişim gösterdiginden, ben bunu bir otopsi olarak değil biyopsi olarak görüyorum. Yani vücudumuz ruhumuzla simbiyotik bir bağı bulunduğundan senkronize bir gelişim gösterir. Türkiye'de değil ama Almanya'da yaşasaydım, tam onların istediği tarzda disiplinli ve işi zamanında bitiren çalışma prensibimden ötürü kendimi işe alırdım. Bazen Nirvana bazen de Pink Martini olurdu. Dedem, sarı kadife çiçekler, ay çiçek tarlası, annemin göz yaşları ve karanlık geceler. Mutlaka bir psikiyatrisle görüş, hayatın kolaylaşacak diye önerirdim. Yaşadığınız sürece her an bir değişimin içinde bulunduğunuzdan, hiçbir şeyin bakir kalması mümkün değildir. Bu konuda ne yaşayacağımın bir önemi yok aslında. Senaryoyu bilmek birincisi hayata olan heyecanımı ve sevincimi öldürebilirdi -ki bu pek iyi birşey olmazdı. İsteyeceğim tek şey ruhun olgunlaşması için gerekli olan döngünün bir an önce tamamlanmasını isterdim. Senaryosunu bildiğim hiçbir şeyi yaşamak istemezdim. Güneş'e bırakıyorum. Gökyüzündeki bulutlara sarıyorum. Ağaçların dallarına asıyorum. Kaygılarıma anestezi yapılabilir belki. Ama o zaman ben şu anki ben olmaz. Çünkü ruh; uyutularak gelişim gösteremez. O yüzden acılar, kaygılar olduğu gibi kalmalı. Ben başedebilmeyi öğrenmeliyim. Para ne yazık ki 😊 Kendim için yeterli kazancı eşimle birlikte sağlıyor olsak da, Türkiye'de ki sokak hayvanları için, kırsal kesimlerde kütüphanesi olmayan köylere kitaplar satın alabilmek için, kimsesiz çocukların hayatlarını değiştirebilmek için daha çok paramız olsun isterdim. Son iki yıl içinde yaşananlar ve öncesinde Trump'ın başkanlık dönemi özellikle Amerikalılar için bir uyanışa neden oldu. Basın ve medya organlarının Globalistler tarafından ele geçirildiğinin, Amerika'yı ve bazı ülkeleri bu grubun yönettiği netlik kazandı. Bu yıl önemli bir yıl olacak. Amerika'da bu Kasım ayında yapılacak senatör seçimleri dünyanın gidişatını etkileyecek diyebilirim. Bunun neden bu kadar önemli olduğunu anlamak için ise web sayfamda yayınladığım makalelerin okunması gerektiğini düşünüyorum. Türk pratik bir zekaya sahip ama bu genelde kurnazlığından ve açık gözlülüğünden kaynaklanıyor. Türkiye'de yaşam insanı buna mecbur kılıyor diyebiliriz. Amerika'da oturtulmuş bir sistem olduğu için genelde Amerika'lı pratik zekasını kullanma gereği duymuyor. Bunun da dezavantajları yok değil. Türkler'de son yirmi yıldır yorgunlukla birlikte iletişimsizlik ve sorgulamadan bir çok şeyi kabullenme durumu gözlemliyorum. Belki de hem ekonomik anlamda hem siyasi anlamda sürekkli bir kavganın içinde olmak onları gerçekten yordu. Amerikalılar daha kendi hayatlarıyla barışık durumdalar. İş haricinde haftasonlarını aileleriyle geçirmekten keyif alıyorlar. Basit şeylerle mutlu oluyorlar. Türklerin artık kendilerini mutlu hissetmeleri için daha büyük değişimlere ve bir devrime ihtiyacı var. Türkiye'de insanların aile içinde bile birbirlerinden uzaklaştıklarını gözlemliyorum. Belki de yaşadıkları hayat şartları bunu doğuruyor. İki ülke arasında büyük bir uçurum olduğunu söyleyebilirim. Ne yazık ki Türkiye'de apple telefonları kullanıp, sosyal medya hesaplarında dünyayı takip veya taklit etmekle gelişip beklediği standartlara ulaşamaz. Bir ulus renklilikten, sorgulamaktan, eleştirilmekten korkmamalı. Korktuğu an kendi inanç ve düşüncede olmayan insanlara saygı duymaz ve kendini sürekli kavga halinde bir savaş halinde bulur. Tanrı'nın Sureti The Image Of God Amerika'da İngilizce olarak yeni yayımlandı. Bir kaç ay sonra Türkiye'de okuyucularımı memnun edecek Türkçe yeni bir romanım geliyor. Reenkarnasyon hakkında yazılmış felsefi bir roman. Seçimlerimizin bizim elimizde olup olmadığını ve kaderi sorguluyor. Hikaye; Amerika- Boston, İstanbul ve Çanakkale şehirlerinde geçiyor. Amerikalı bir psikiyatrist ile bir arkeolog ve Türkiye'de turist rehberliği yapan bir kişi arasında yaşananlar konu ediliyor. Sınırları aşmak için, zincirlerimizden kurtulmamız gerekir. Bu da ancak cesaretiniz varsa olur. Sizi esir alan sığ düşüncelerden, dayatılan yaşam şeklinden kurtulmayı başardığınızda özgür kalırsınız. Özgür olmayan insan yeterince doğru düşünemez, gelişemez, öğrenemez. Sağlıklı sosyal iletişimde insan insana her zaman çare olmayabilir. Ama hayvanlar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Türkiye'de öyle çok sokak hayvanı var ki, bu fırsattan istifade her insanın bir patili dost edinmesin onun ruhunda büyük gelişmeler yaratacağını düşünüyorum. Ve ruhumuzun bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek için doğaya kıymet verip onun canlılığını iliklerimizde, yaşamımızın enerjisinde hissetmemiz gerekiyor. Hem fiziksel hem ruhen doğadan beslenen bir canlı olduğumuzu unutmamız gerekiyor. O kadar zor yerlerden sordun ki, soru ekleyecek hal bırakmadın bende 😊 Şaka bir yana böylesine kıymetli, düşünülerek hazırlanmış ince soruların için çok teşekkür ederim. Benim için oldukça keyifli bir röportaj oldu."} {"url": "https://gazetesanat.com/yazar-kayahan-demir-ile-kefensizler-mezarligi-adli-kitabini-konustuk", "text": "Merhabalar. Belki de en zor şeydir insanın kendini anlatması. Bir kitap kaleme alırken binlerce kelime kullanıyoruz, ancak kendimizi tarif ederken iki kelime söylemek dahi zor geliyor. Şaka bir yana, İstanbul Üniversitesi Matematik bölümünden mezun oldum. Yine aynı üniversitede Astronomi ve Uzay Bilimleri üzerine çift anadal yaptım. Aynı anda iki branşta eğitim görme fırsatını elde ettim anlayacağınız. Sonrasında branşım gereği çeşitli eğitim kurumlarında matematik dersleri verdim ve hala vermekteyim. Okurken bir yandan pedagojik formasyon eğitimi de aldığım için eğitmenlik benim altın bileziğim oldu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi radyosunda uzun seneler polisiye ve korku edebiyatı üzerine program hazırlayıp sundum. Tabii bu süreçte yazarlık serüvenim daimi olarak devam etti. Kefensizler Mezarlığı, tarifi zor ilginç bir kitap... Evet, belki söylediğim biraz tuhaf gelebilir ama gerçekten öyle. Kimilerine göre bir korku kitabı, kimilerine göre fantastik bir roman, kimilerine göreyse dramatik bir kurguya sahip... Bana göre bunların hepsi mevcut kitapta... Astronomi tutkunu bir bilim insanının başından geçen trajik olaylar silsilesini anlatıyor. Baş karakterimiz Yıldırım Akarsu, sadece bir bilim insanı değil. O aynı zamanda iflah olmaz bir hayalperest, batıl inançların arasına sıkışmış bir Anadolu insanı... Aynı zamanda da ailesi için her şeyi yapabilecek acılı bir baba... Kitabı okuyanlar farklı duyguları aynı anda yaşayacaklar. Bir yandan yaptıkları için Yıldırım'a kızarken bir yandan da ona acıyacaklar. Kitabın felsefi bir altyapısı da var. Baş karakterimiz sayesinde çokça kendimizi ve yaşadığımız dünyayı sorgulama imkanı buluyoruz. Yıldırım bunu bilimin ışığında yapıyor. Okur ise bildiği en iyi yolla yapacaktır. Açıkçası bu proje beni çok heyecanlandırıyor. Kefensizler Mezarlığı gerek türü gerekse içeriğiyle senarist ve yönetmenlerin ilgisini çeken bir kitap... Aslında başta sinema filmi olması yönünde konuşmuştuk. Ancak salgınla birlikte maalesef birçok sektör gibi sinema sektörü de bu süreçten olumsuz etkilendi. Bununla birlikte dijital dizi sektörüne ilgi daha da artmaya başladı. Çünkü insanlar salgından dolayı evindeyken, en önemli aktivitelerinden biri haline geldi internet dizileri... Sonrasında Kefensizler Mezarlığı'nı internet dizisi olarak projelendirme kararı aldık. Böylelikle proje çok daha fazla izlenme oranlarına ulaşacaktı. Kitabın şu anda 13 bölümlük senaryosu tamamlandı. Bir aksilik olmazsa 2022 yılı içinde Kefensizler Mezarlığı'nı dijital dizi tutkunlarının beğenisine sunmak istiyoruz. Peki daha önceki yıllarda polisiye ve korku edebiyatına ilgi neden yoktu, diye sorabilirsiniz. Bunun cevabı tarihin içinde saklı... Rönesans ve İkinci Dünya Savaşı, birçok edebi tür için bir anlam ifade etmez. Ancak polisiye ve korku edebiyatı için iki kilit noktadır bu tarihler... Rönesans sonrası tüm dünyada hümanizm hakim olmaya başladı. İnsan, en değerli varlık kabul edildi. Hiçbir hatası olmayan, muhteşem bir yaratık... Öyle ki, bu derece insan sevgisi zamanla hayvanların, ağaçların, denizlerin kısacası doğanın haklarını unutturdu bize. Onlara zarar veren ve bunu suç olarak kabul etmeyen bir nesil yetişti. Haliyle bu dönemde insanın karanlık taraflarını anlatmayı seven polisiye ve korku edebiyatı dışlanan türler oldu. Uzun yıllar bu türler edebiyata bile dahil edilmedi. Ancak İkinci Dünya Savaşı, 'insan' denen varlığın çok da mükemmel olmadığını fısıldadı tüm insanlığın kulağına... İnsanın insana verdiği zararlar, insanın insanı tanımasına vesile oldu. İnsanların da karanlık taraflarının olabileceğini gördük mesela. İşte bu savaştan sonra gerçekleri fısıldayan polisiye ve korku edebiyatı yükselişe geçti. Tüm dünyada okunan, sevilen türler haline geldiler. Edebiyatın ciddi birer parçası olarak günümüzde de yükselişlerini sürdürüyorlar. Elbette... Ama o sorumluluk her daim benimle birlikte, sürekli yamacımda duruyor. Çünkü ben kitaplarımı ödül alması için kaleme almıyorum. Tabii ki bu tür başarılar beni çok mutlu ediyor. Hatta beni yeni kitaplarımda daha iyi olabilmem için teşvik ediyor. Ancak şöyle bir şey de var: Siz çok başarılı bir roman kaleme alırsınız, çeşitli kriterlerden dolayı kitabınıza ödül verilmez. Peki bu sizin başarısız olduğunuzu mu gösterir? Kesinlikle hayır... Tabii bunun tersi de mümkün... İçinde hiçbir şey olmayan nice kitapların ne prestijli ödüllere layık görüldüğünü gördük. Yani demem o ki, biz kendimizi geliştirmek için her şeyi yapmalıyız. Evet, okurlarımıza olan sorumluluğumuzdan dolayı bunu yapmalıyız. Falanca bir yerin falanca ödülünü almak için değil... Elbette tüm bunlara rağmen kitabınız ödüllere layık görünüyorsa sizden mutlusu olmaz. Kefensizler Mezarlığı'nın yerli korku kategorisinde elde ettiği bu başarı da beni çok mutlu ediyor şüphesiz. Kitabın dizi projesiyle uyumlu olacak şekilde bir devam kitabı düşünüyorum açıkçası. Dizi izlenme sayısına göre iki üç sezon yayınlanabilir. Bu doğrultuda aynı ismi taşıyan farklı kurgular planlıyorum zihnimde. Ancak şu anda kurgunun devamı yönünde netleşmiş kesin bir şey yok. Üzerinde yoğunlaştığım sıradaki kitabım polisiye türünde olacak. Yine bir Şifre Bilimci Milas Ulukan Polisiyesi... Okurlar Milas'ı, Engin Ar'ı ve Şifreli Dosyalar ekibini çok sevdi, yeni kitap ne zaman gelecek diye çok soruyorlar. 2022 yılı içinde bu kitabımızı da okurlarımızla buluşturmayı hedefliyoruz. Bu güzel röportaj için teşekkür ediyorum Kayahan Bey. Harika sorularınız için asıl ben teşekkür ederim. Benim için büyük mutluluk... Umarım okurlarımız da şahane sohbetimizden keyif alırlar. Bu vesileyle sevgili Gazete Sanat ailesi olarak sizlere sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/yazar-sair-ve-felsefeci-oruc-aruoba-hayatini-kaybetti", "text": "Türkiye'nin Nietzsche'si Oruç Aruoba 72 yaşında hayatını kaybetti. Aruoba, akademisyen olarak başladığı kariyerine yazar, şair ve felsefeci olarak devam etmişti. 14 Temmuz 1948 Kocaeli Karamürsel doğumlu Aruoba, TED Ankara Koleji'ni bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü'nde lisans ve yüksek lisansını tamamladı. Yine Hacettepe Üniversitesi'nde çalışmalarına devam ederek felsefe bilim uzmanı olan Oruç Aruoba, 1972-83 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yaparken felsefe bölümünde doktorasını tamamladı. Bu zaman süresince, Almanya'da Tübingen Üniversitesi'nde felsefe semineri üyeliği ve 1981'de Victoria Üniversitesi konuk öğretim üyeliğinde bulundu. Oruç Aruoba; Hume, Nietzsche, Kant, Wittgenstein, Rainer Maria Rilke, Von Hentig, Paul Celan ve Matsuo Bashogibi düşünür, yazar ve şairlerin eserlerini Türkçeye kazandırmıştı. Metis yayınları Oruç Aruoba için Twitter hesabından başsağlığı mesajı yayımladı."} {"url": "https://gazetesanat.com/yazar-serdar-uslu-ile-yeni-kitabi-yermuk-ve-trafalgar-baldir-bacak-islerini-konustuk", "text": "Güçlü anlatımı ile adından sonraki yıllarda fazlaca bahsettirecek önemli bir kalem olan Felsefeci Yazar Serdar Uslu ile Timaş Yayınları'ndan çıkan ilk romanı Yermük ve Trafalgar Baldır Bacak İşleri hakkında konuştuk. Sevdiğim bir hocam, 'nasılsınız?' sorusuna 'henüz belli değil' diye yanıt verirdi hep. İnsan doğası, geleceğe dönüktür ve geleceği olan bir varlığın tanımı olmaz. Akıbetimiz belirsizliğin avuçlarında olduğu sürece bizler de belirsiz olarak kalacağız. Sonsuzun çocukları olduğumuzu unutmamalı, kendimizi tanımlara, kimliklere mahkum etmekten kaçınmalıyız. Dipsiz bir uçurumun başına toplanmışız; ya kuyunun başında can verecek ya da kendimizi aşağıya atacağız. Uçuruma güvenmelidir insan; ayağı yere basan şeylere güven olmaz. Ne olduğumuzu bilmemiz mümkün olsaydı bile ben bu konu üzerinde düşünmeye fırsat bulamayacak kadar meşgul olmayı, kendimi bilmeye yeğlerdim. Olup bitenleri yeniden kurgulamak, onları anlamanın en kestirme yoludur benim için. Yazmak çocukça bir özgürlük gerektiriyor. Ben bu özgürlüğü sözcüklerde buldum. Yetişkinler, sözcüklere sırtlarını dönerek kavramlardan, tanımlardan oluşan bir evren kurmuşlardır kendilerine. Oysa çocuklar, sözcüklerle düşünürler. Ben de kendimi sözcüklerle düşünmeye alıştırıyor, onlar aracılığıyla kendimi yine, yeniden, yepyeni biçimlerde bozup yapıyorum. Roman sanatı, bunun için eşsiz bir çalışma alanı sağlıyor bana. Yazdıklarıma baktığımda, bu gerçekle birlikte yaşamanın bir yolunu bulmaya çalıştığımı, onu, katman katman çarpıtarak her katmanı, insan ruhunun derinliklerine doğru inen bir basamağa evirdiğimi anlıyorum. Edebiyatla ilgilenenler, bu işin büyük dehaları olduğunu unutmamalı. Resim, sanatının yüceliğinin ölçütü, büyük ressamların eserleridir. Edebiyat için de aynısı geçerli. Dante, Goethe, Shakespeare ve Cervantes, modern anlamdaki roman sanatında eser vermemiş olsalar da, bu sanatın üzerine bina edildiği dört temel sütundurlar. Onların sonsuza bıraktıkları izler, bizim için kerteriz işlevi görüyor. Sonsuzluk, baştan verilmiştir. Ona katabileceğimiz tek şey işaretler... Sonsuza işaret bırakılabilir mi diye soranlara, 'yalnızca sonsuza işaret bırakılabilir' derdim. Dante'ye göndermede bulunmuş olmamanın özel bir nedeni de var. Onun, Bir ayağım ileri atılırken, Geriyi kolluyordu diğeri dizeleri, eserimi yazarken ilhamım oldu. Kitabım, ilk cümlesinden sonuncusuna dek bu dizelerin etkisi altındadır. Okur, düştüğüm işaretleri yakalayabilirse neden böyle dediğimi anlayacaktır. Her yazar, kendi dünyasıyla, kendi zamanı, mekanı, kişileri ve olaylarıyla gelir. Dickens'in o sevimli karakterleri; Micawber, Buzfuz, Copperfield, Pickwick ya da Sam Weller farklı kişiler olsalar da hepsi de Dickens kumaşından dokunmuş, onun kaleminin imbiğinden geçmişlerdir. Copperfield'i seven birinin Sam Weller'e burun kıvırması kolay değil. Ali Ulvi'yi, Hidayet Hanımı, Dilaver'i, Niyazi'yi, Nazif'i, Otto'yu, Bruno'yu, Püpüş'ü sevdiyseniz, bütün eserlerimde onlardan az çok izler bulacaksınızdır. Belki de ömrümün son gününe dek, farklı isimler, kılıklar altında Ali Ulvi'yi yazıp duracağım. El vere ki yazabilelim. Ben de o amelelerden biriymişim gibi hissediyorum. Yazmak, düş görmekten farksız. Rüyalarımızda kendi yaptığımız işler şaşırtıcı gelir bize. Bir yazar, kendi var ettiği karakterlerin işlerine kendisi şaşırıyorsa onları gerçek birer yaşayışa kavuşturmayı başarmış demektir. Bu sahicilik, okura da sirayet edecek, onda özel bir deneyime dönüşecektir. Nitelikli okur, okuduklarını deneyim düzeyine yükseltmesini bilir. Bir arkadaşım, 'olmak ya da olmamak' ifadesinde ne buluyorlar, anlamıyorum diyordu. Bu sözün, gecenin bir yarısı, elinde kafatasıyla bir mezarın başında tefekkür etmekte olan birinin dudaklarından döküldüğünü unuttuğumuz, o anı kendi öz deneyimimiz haline getirmediğimiz sürece okumanın hazzına eremeyiz. İyi okur, okuduklarını kendi deneyiminin ışığı altına getirir, onları kendi yaşamının velvelesine katar, belleğinde yepyeni kılıklara sokar. Bana, Niyazi'nin bu sahiciliğe eriştiğini hissettirdiğiniz için teşekkür ederim. Niyazi'yi ben de ilginç buluyorum. Onun hikayesini hep birlikte yazmayı sürdüreceğiz. Bastığımız toprağın altında ateş denizleri çağlarken, okyanus suları gece gündüz dağların eteklerini döverken, yaşlı taş küremiz uçsuz bucaksız bir karanlığın ortasındaki dev bir alev topunun etrafında dönerken, kanımız damarlarımızda coşkunca akar ve öz bedenimiz, bizi yıkıma götüren süreçleri an be an işletirken akşamları kanepeye yayılıp tembel tembel televizyon izleyenlerin alıklığına hayran olmamak elde değil. İflah olmaz bir okurum. Kitaplarım olmadan bir gün bile yaşayamam. Benim gibi her an, her dakika bir şeyler okuyan birinin, yazdıklarının ardını kovalayabilmesi kolay değil. İnsan belleği, okyanus gibidir. Kimse denize girdiğinde onu damlalarına ayırmayı düşünmez. Elimize iyi bir kitabı alıp okumaya koyulduğumuzda uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasına düşmüş oluruz; artık mümkün olduğunca iyi yüzmeye çalışmalı, gerisini pek önemsememeliyizdir. Üzerinde çalışmakta olduğum bazı projeler var tabii. Her işi keyfince yapan ve zevk almadığı işlere el atmaktan yüksünen biri olarak gönlüm beni hangi projenin üzerine eğilmeye sevk ederse ona yoğunlaşacağım. Sanırım uzak olmayan bir gelecekte yeni kitaplar ortaya çıkacaktır. Röportaj için teşekkür ediyorum Serdar Bey. Bu güzel sorularınız için asıl ben size teşekkür ederim. Editörümüz Kadir Güven'den sonra kitabımın içeriği hakkında görüş bildiren ilk kişi oldunuz. Edebiyat, romantizmden ibarettir. Var olduğu ilk günden bu yana hep böyle olmuştur bu. Bu yüzden bendeki yeriniz hep ayrı olacak. Herkese keyifli okumalar dilerim. Yermük ve Trafalgar Baldır Bacak İşleri'ni incelemek için tıklayın! Yermük ve Trafalgar Baldır Bacak İşleri'ni satın almak için tıklayın!"} {"url": "https://gazetesanat.com/yazarlik-sozlesmesi", "text": "Gazete Sanat web sitesinde editörlük, yazarlık yapan her üyenin siteden içerik sağlama, faydalanma, hak ve yükümlülüklerinin şartlarını belirler. 1) gazetesanat. com, üyelerin düşüncelerini, haber paylaşımlarını ve yorumlarını yapabilecekleri bir sosyal medya gazetesidir. gazetesanat. com'da editör ya da yazar olarak görev alan her kullanıcının ürettiği görsel ya da içeriklerin yayın hakları gazetesanat. com'a aittir ve gazetesanat. com için ürettikleri görsel ya da içerikler için hiçbir şekilde herhangi bir ücret talebinde bulunamazlar. 2) gazetesanat. com'da yayımlanan yazılarda belirtilen argümanlar ve kanılar yazarların kişisel görüşleri olup tüm sorumluluk yine yazar a aittir. Bu durum kurumsal bir aidiyete referans vermemekle birlikte, genel yayın yönetmeni, editör, yardımcı editör ve yayıncı gazetesanat. com'da yayımlanan yazılar için herhangi bir sorumluluk kabul etmez. 3) gazetesanat. com'a yayınlanması için gönderilen bir yazı yayınlanmış veya yayınlamamış fark etmeksizin, başka sitelerde yayınlanmış olduğu fark edildiği anda yazar'ın yazarlığı iptal edilir ve kullanıcı hesabı bir daha aktif edilmemek üzere süresiz olarak kapatılır. Bu tarz durumlar gazetesanat. com'un sistemine, çalışma prensiplerine, içerik politikasına ve yayın politikasına kesinlikle aykırıdır. Ancak yazar, başka bir mecrada yayınlanan kendi içeriğini en az %50'si özgün olacak şekilde ve referans vermek kaydı ile gazetesanat. com'da yeniden yayınlayabilir. Bu kuralları ihlal eden yazarın kullanıcı hesabının kapatıldığı ana kadarki tüm paylaşılan içeriklerinin hakkı gazetesanat. com'a geçmiş olur. 4) gazetesanat. com, yazar olup ve kullanmak üzere verilen kullanıcı adı ve şifresinin kuruluşlara veya 3. şahıslara verilmeyeceğini beyan eder. Sitede yazarlık yapması için oluşturulan kullanıcı adı ve şifre, yazarın bizzat şahsına aittir. Bu sebepten dolayı doğabilecek tüm sorumluluk ile üçüncü kişiler veya yetkili merciler tarafından gazetesanat. com'a karşı ileri sürülebilecek tüm iddia ve taleplere karşı, gazetesanat. com'un söz konusu izinsiz kullanımdan kaynaklanan her türlü tazminat ve yazar talep hakkı saklıdır. 5) Kişi, gazetesanat. com'a yazarlık başvurusunda bulunduğu anda verdiği kişisel bilgilerin ve diğer yazar bilgilerinin Türkiye Anayasası'nın önünde doğruluğunu kabul etmiş olur. gazetesanat. com, bu bilgilerin gerçeğe aykırı olduğu anlaşıldığı takdirde, uğrayacağı tüm zararları yazardan karşılama hakkına sahiptir. 6) Yazarlar, gazetesanat. com üzerinden siteyi kullanmaya başladığı andan itibaren tüm yasal kuralları ve bunları ihlal etmeyeceğini kabul etmiş sayılır. Aksi durumda ise doğacak tüm hukuki ve cezai yükümlülükler tamamen yazar'ın kendisine bağlanacaktır. 7) Yazar, gazetesanat. com'da oluşan herhangi bir arıza veya kesinti durumunda, kaybolan datalardan dolayı gazetesanat. com'a sağlamış olduğu içerikleri gazetesanat. com'dan talep edemez ve hak iddiasında bulunamaz. 8) Yazar, sağladığı makaleleri ve içerikler hakkında kendisinin veya gazetesanat. com sitesinin sahip olduğu haklara tecavüz eden üçüncü bir gerçek ya da tüzel kişi hakkında yasal işlem yapabilme yetkisini gazetesanat. com sitesi'ne vermektedir. Yazar ayrıca, içeriklerin gizli veya tescilli nitelikte olmadığını da kabul etmektedir. 9) Yazar, interaktif alanları kullanması durumunda, aşağıda belirtilen türden materyalleri gazetesanat. com'a koymamayı, yüklememeyi, iletmemeyi, dağıtmamayı, saklamamayı, oluşturmamayı veya diğer şekillerde yayımlamamayı açık bir şekilde peşinen beyan, kabul ve taahhüt etmiş olur! b) Adres, telefon numaraları, elektronik posta adresleri, sosyal güvenlik numaraları ve kredi kartı numaraları da dahil ve fakat bunlarla sınırlı olmamak üzere üçüncü bir gerçek ya da tüzel kişinin şahsına münhasır özel bilgiler. c) Yasadışı, iftira niteliğindeki, hakaret içeren, aşağılayıcı, müstehcen, pornografik, ahlak dışı, uygunsuz, ima edici, tehdit içerikli, rahatsız edici, gizlilik veya kamu haklarını ihlal edici, kötüleyici, kışkırtıcı, hile içeren veya diğer şekillerde sakıncalı olan herhangi bir mesaj, veri, bilgi, metin, müzik, ses, fotoğraf, grafik, kod veya diğer bir materyal ; Ceza gerektiren bir suçu teşkil veya teşvik edecek veya buna ilişkin talimatları içerecek, tehdit yahut iftira teşkil edecek veya bir tarafın haklarını ihlal edecek olan veya diğer şekillerde bir mali yükümlülük oluşturacak Türkiye Cumhuriyeti yasa ve meri mevzuatını ihlal edecek olan içerik; bir tarafın sahip olduğu bir patenti, ticari markayı, ticari sırrı, telif hakkını veya diğer bir fikri mülkiyet hakkını veya müseccel hakkı ihlal edebilecek içerik; herhangi bir gerçek veya tüzel kişi aleyhinde mevcut ilişkisine dair yanıltıcı bilgi ihtiva eden içerikler. d) Üçüncü bir gerçek ya da tüzel kişinin kimlik, sicil ve/veya bilgilerine ilişkin yanlış beyanlar. e) Yazar tarafından paylaşılan promosyonlar, siyasi kampanyalar, reklamlar, yarışmalar, çekilişler, sponsorluklar veya davetler. f) Virüsler, truva atı, spam ve fakat bunlarla sınırlı olmaksızın diğer zararlı, bozucu veya tahrip edici dosyalar. 10) Yazar, işbu sözleşmeye aykırı bir davranışı sebebiyle, gazetesanat. com ve lisans verenler de dahil ancak bunlarla sınırlı olmaksızın, üçüncü gerçek veya tüzel kişilerin uğradıkları zararlardan dolayı gazetesanat. com'dan talep edilen tazminat miktarı, mahkeme masrafları ve avukatlık ücreti de dahil ancak bununla da sınırlı olmamak üzere diğer her türlü yükümlülükleri karşılayacağını beyan etmiş olur. 11) Yazar, gazetesanat. com'un Yayın İlkeleri ve İçerik Politikası'na, Çalışma Prensipleri'ne, Hukuki Şartlar ve Gizlilik Politikası'na ve Teklif ve Kopyalama Hakları'na uyacağını peşinen kabul ve beyan eder. 12) Yazar, gazetesanat. com'a sağladığı içeriğin kalitesinden sorumludur. Yazar'ın kabul ettiği içeriği zamanında teslim etmesi, özgünlük kurallarına uyması, gramer ve dilbilgisi kurallarına dikkat etmesinin yanı sıra içeriğin faydalı olması, oluşturduğu içeriğin imla ve ifade açısından doğru olması gibi sorumlulukları vardır. Yazar ayrıca, gazetesanat. com'da yayınlanacak herhangi bir içerik çalışması aşamasında tüm araç ve ekipmanı kendi sağlamakla yükümlüdür. Yazarların ürettikleri içeriklerde akademik etik ve ilkelere uygun davranmaları beklenmektedir. 13) Yazar, başvuru sırasında gönderdiği özgeçmiş vb. belgelerde bulunan e-posta adresi, telefon, SMS, vb. iletişim kanallarının gazetesanat. com tarafından kullanılarak iletişime geçilebilmesine izin verdiğini peşinen beyan ve kabul eder. 14) Yazar, yürürlükte bulunan ve/veya yürürlüğe alınacak uygulamalar kapsamında gazetesanat. com'da paylaşılacak biyografi, yazar fotoğrafı, sosyal medya hesapları ve iletişim bilgilerinin kullanılmasına peşinen izin verdiğini kabul eder. 15) gazetesanat. com'un, site telif haklarına tabi çalışmaları, ticari markaları, ticari görünümü veya gazetesanat. com vasıtasıyla sahip olduğu her tür maddi ve fikri mülkiyet hakları da dahil tüm mal varlığı, ayni ve şahsi hakları, ticari bilgi ve know-how'a yönelik tüm hakları saklıdır. 16) Yazar, gazetesanat. com'un Yayın İlkeleri ve İçerik Politikası'na, Çalışma Prensipleri'ne, Hukuki Şartlar ve Gizlilik Politikası'na ve Teklif ve Kopyalama Hakları'na uyacağını peşinen kabul ve beyan eder. 17) gazetesanat. com içerisinde işleyiş veya sistem ile alakalı bilgiler 3. kişiler ile kesinlikle paylaşılamaz! gazetesanat. com içerisinde hiçbir kişiye, şahısa, görev tanımına 3. kişiler aracılığı ile bilgi transferi, eleştiri, hakaret gibi iletişimsel dayatmalarda kesinlikle bulunulamaz. 18) gazetesanat. com bünyesindeki çalışma gruplarında yer alan kişiler, Gazete Sanat Yönetim Kurulu tarafından seçilmiş olan iletişim ve paylaşım platformlarında yer alan hiçbir konuşmayı, metni, görseli ya da sesi, görev aldığı süre zarfında ve görevden ayrıldıktan sonraki süreçte dahi hiçbir platformda paylaşamaz, yayınlayamaz ya da çoğaltamaz. Bu kuralların ihlal edilmesi durumunda gazetesanat. com tüzel kişisi, ilgili mevzuat çerçevesinde, bu kuralları ihlal eden kişi ya da kişiler hakkında hukuki işlem başlatma hakkına sahiptir. 1) gazetesanat. com, işbu sözleşme koşullarını hiçbir şekil ve surette ön ihbara ve/veya ihtara gerek kalmaksızın her zaman düzenleyebilir, değiştirebilir, güncelleyebilir ve iptal edebilir. Değiştirilen, güncellenen ya da yürürlükten kaldırılan her hüküm, yayın tarihinde tüm Yazar kullanıcısı bakımından hüküm ifade edecektir. 2) Bu sözleşme karşılıklı veya gazetesanat. com tarafından tek taraflı veya yazar tarafından tek taraflı olarak sonlandırılabilir. Sözleşmenin sonlandırılması halinde; Yazarın kullanıcı hesabı silinmiş olsa dahi; Yazar, gazetesanat. com sitesinde yayına girmiş hiçbir makalenin veya içeriğinin gazetesanat. com'dan kaldırılmayacağını; ayrıca gazetesanat. com'da yayımlanmış hiçbir içerikte hak sahibi olamayacağını da peşinen kabul ve beyan eder. 3) İşbu Sözleşme, yazarın gazetesanat. com'a üye olduğu sürece yürürlükte kalacak ve taraflar arasında hüküm ve sonuçlarını doğurmaya devam edecektir. Sözleşme taraflar arasında karşılıklı veya tek taraflı sonlandırılsa dahi yazar, gazetesanat. com web sitesi için oluşturduğu ve yayımlanmış tüm içeriklerin haklarını süresiz olarak gazetesanat. com'a devrettiğini peşinen kabul eder. Yazar, gazetesanat. com alan adı üstünde yayımlanmış hiçbir içeriği hakkında süresiz olarak hak kabul etmeyeceğini peşinen kabul ve beyan eder. 4) Bu sözleşmenin karşılıklı veya tek taraflı sona ermesi durumunda; gazetesanat. com, yazara ait dosya, belge ve bilgileri silme ve/veya saklama hakkına sahiptir. Yazarın, üyeliğinin iptal edilmesi; üyeliği esnasında paylaştığı içeriklere ilişkin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Yazar bu maddede belirtilen bu durumu peşinen beyan ve kabul eder. Bu durumda, gazetesanat. com web sitesinin hukuken maddi veya manevi hiçbir sorumluluğu olmayacaktır. 1) gazetesanat. com'da köşe yazısı niteliğinde fikir veya düşüncelerini beyan eden yazılardan ve yazı altı yorumları ile sitedeki her türlü yorum ve paylaşımdan Yazı İşleri Ekibi, Müdürü ve/veya Yayıncılar sorumlu değildir. gazetesanat. com, hukuken interaktif bir sosyal ağ paylaşım portalı olarak değerlendirilmekte; yapılan yazı paylaşımları, köşe yazılarındaki fikirler, yazarların kendi kişisel düşünceleri olduğu için yasal sorumluluk ilgili yazarlara aittir. Aynı şekilde paylaşılan her türlü içeriğe yapılan yorumda da yasal sorumluluk, yorumu yazan kişilere aittir. 2) Yazar, herhangi bir şahsa ve/veya kuruma yönelik küçük düşürücü, haysiyet kırıcı, hakaret içeren, ya da yasal olmayan yazı, haber, e-posta ve bununla sınırlı kalmamak üzere her türlü eyleminden dolayı gazetesanat. com web sitesinin değil, yalnızca kendisinin sorumlu olduğunu kabul ve beyan eder. 3) Yazar, gazetesanat. com malzemelerinden veya işbu sözleşmeden veya gazetesanat. com'un çalışma prensipleri, yayın ilkeleri, gizlilik politikasının herhangi bir şartından veya koşulundan hoşnut değilse, çözüm yolu: gazetesanat. com'u kullanmamaktır ve gazetesanat. com'da yazar olarak üye olmayacağını gazetesanat. com@gmail. com adresine bildirmelidir. Bu durumda gazetesanat. com, söz konusu olan yazarın üyeliğini iptal etmekle yükümlüdür. gazetesanat. com, yazarın üyeliğini tek taraflı veya karşılıklı veya yazar kullanıcısının talebi doğrultusunda sonlandırdığı taktirde, yazarın üyeliğine bağlı tüm içerikleri gazetesanat. com'un Gazete Sanat isimli kullanıcı hesabına aktarılır. Yazar bu koşulu kabul ettiğini beyan eder. - Yazarın kullanıcı hesabı kalıcı olarak kapatılır. - Yazarın ismi Künye sayfamızdan kaldırılır. - Yazara ait yazılar, içerikler ve yazar biyografisi kaldırılmaz. - Yazar, isim ve biyografisinin tamamen silinmesini talep ederse; kendi ismi ile yayınlanmış tüm yazıları Gazete Sanat adlı kullanıcı hesabına aktarılır ve yazarın biyografisi ile künyedeki ismi kalıcı olarak silinir. Böylelikle tüm haklar gazetesanat. com'a geçmiş olacaktır. Bu anlaşma, gazetesanat. com tarafından, herhangi bir anda, önceden uyarı yapılmaksızın bitirilinceye kadar geçerlidir. Son bulma durumunda, yazarın yazar kullanıcı hesabı üyeliği girişi gerektiren alanlara erişme yetkisi ortadan kalkar. Yazarlık kullanıcı adı ve şifresi iptal edilir. Yazarlık başvurusunda bulunan kişiler, bu sözleşmeyi okuyup kabul etmiş sayılır."} {"url": "https://gazetesanat.com/yazihane-projesinden-sanat-yazarlarina-yonelik-acik-cagri", "text": "Yazıhane projesi, yeni ve gelecek vaad eden sanat yazarlarını 20 Eylül 2020 Pazar gününe kadar açık çağrıya başvurmaya davet ediyor. Sanat yazarlarını bir araya getirmek ve desteklemek amacıyla gerçekleşecek proje bir yıla yayılan programı ile yazarları hem yazım konusunda teşvik etmek hem de Fırat Arapoğlu, Ayşegül Sönmez ve Rahmi Öğdül'ün jüriliği ve mentorluğu altında geri bildirim almalarını sağlamayı amaçlıyor. Duygu Barlas direktörlüğünde gerçekleşecek olan bir yıl süreli projenin bir bölümü Türk sanat yazarları ile Hollandalı sanatçı ve kurumları buluşturarak Türkiye ve Hollanda arasındaki kültürel bağları kuvvetlendirmek amacı gütmektedir. Proje Hollanda Başkonsolosluğu ve Narmanlı Sanat sponsorluğunda, AICA Hollanda desteğiyle gerçekleştirilecektir. Sanatatak Genel Yayın Yönetmeni Ayşegül Sönmez, akademisyen sanat tarihçisi, eleştirmen Fırat Arapoğlu ve akademisyen, sanat yazarı Rahmi Öğdül'ün jüriliğini ve mentorluğunu üstlendiği proje bağlamında açık çağrı üzerinden değerlendirilecek ve Türkiye genelinden seçilecek 6 yazar ile çalışılacaktır. Sürecin sonunda 30 adet yazı ile final projesi olarak istenen profesyonel fotoğrafçı eşliğinde gerçekleşecek 6 adet röportaj yazısı çıkacaktır. Her yazar iki ayda bir yazacak, sitede her ay 3 yazı yayımlanacaktır. Sürecin sonunda her yazarın 5 yazı ile 1 röportajı olacak, yazarlara kendi aralarında eş-editörlük önerilecektir. Yazılar ve röportajlar www. narmanlisanat. com sitesinin bir parçası olan yazıhane'de yayımlanacaktır. Her yazar bir veya iki yazısını Hollanda'lı bir sanatçı veya kurum üzerine yazacak, bu yazılar ingilizceye çevrilecektir. Yazı başına belirlenen telif ücreti ödenecek, yazarlar Narmanlı Sanat atölyelerine katılım sağlayacak, Fırat Arapoğlu, Ayşegül Sönmez ve Rahmi Öğdül ile çevrimiçi kanallar üzerinden grup buluşmaları yapacak ve revize alacaklardır. Her sanat yazarının İngilizce'ye çevrilecek yazıları AICA Hollanda tarafından revize edilecektir. - Türkçe 2 adet örnek yazı. Yazılardan birinin yayımlanmamış olması gerekmektedir. Yazılardan biri istenirse röportaj temelli makale olabilir. - Özgeçmiş - Sanat tarihinde hangi dönem, malzeme ve temalara ilgi duyduğunu belirten en fazla 300 kelimelik bir paragraf - Başvurular info@narmanlisanat. com email adresine Yazıhane Başvuru konu başlığıyla iletilecektir. - Başvuru süresi 31 Ağustos 20 Eylül arasındadır, son başvuru tarihi 20 Eylül Pazardır. - Jüri açıklaması: 1 Ekim 2020 - Proje başlangıç tarihi: 5 Ekim 2020 - Covid 19 sebebiyle planlanan buluşmalar ve toplantılar çevrimiçi olarak, iş çıkışı saatlerinde veya haftasonu olacak şekilde gerçekleşecektir."} {"url": "https://gazetesanat.com/yazmak-ve-yasamak", "text": "Yazmanın, ifadeyi daha da daraltırsak edebi bir sahada kalem oynatmanın ne anlam ifade ettiğine dair sayısız açıklama ve yorum vardır. İletişim kurarak, diğer insanlarla farklı iletişim biçimleri ile bir araya gelerek kendini dengeleyip rahatlayabilen insan evladının kimi üyelerinin ihtiyaçlarından biri, diyebiliriz bunun için. Bir yandan işin daha derinine, belki de özüne doğru bir yürüyüşe çıkarsak karşımıza çok basit bir cevap da çıkabilir, çünkü hakikat karmaşık değil, sadelikle kuşatılmıştır. Bu cevapsa sevilme ihtiyacıdır. Edebiyatı da dahil ederek sanatın neden icra edildiği sorusunu ortaya attığımızda, büyük sebepler, davalar, gerekçelerden önce bir gizli ve çocuksu hakikat yatar orada; sevilme ihtiyacı. Dolayısıyla, bir sanat disiplini içerisinde üretici olarak faaliyet gösteren herkes, aslında şu ya da bu nedenlerle sevilme, takdir edilme, görülme, anlaşılma, fark edilme ihtiyacını gidermeyi amaçlar. Tabii, psikanalize sırtımızı yaslarsak sanatçıların yanı sıra aslında bunun, insanın genel hali olduğunu da söyleyebiliriz. Bu girizgahın ardından ise benim de bir süre üzerine yoğunlaşıp tefekkür ettiğim hem yaşayıp hem yazmak mümkün mü? sorusuna ve bu suale yanıt bulma çabalarına gelebiliriz. Sıklıkla ünlü romancımız Orhan Pamuk'a atfedilen, bununla beraber yazar Kaan Murat Yanık'ın da söylediği bir söz var: Yazmak, yaşanmamış hayattan intikam almaktır. Yine Orhan Pamuk ile devam edersek, yazarla yapılan sohbetlerin bir belgesel kıvamında yayımlandığı ve Youtube'de bulabileceğiniz Bir Kentin İzindeki Romancı adlı belgeselde de kendisi şunları söyler: Yazarlık var olmayan dünyayı araştırmak, bir ikinci dünya aramak... Bu ifadelerde de yazarlığın iyimser bir şekilde bir alternatif arayışı olduğunu çıkarabileceğimiz anlamlar var."} {"url": "https://gazetesanat.com/yazmak-yasak-kadin-yazarlarin-onundeki-gayriresmi-yasaklar", "text": "Eski Yunan'da kadınlardan filozof olmaz gibi bir kanaat söz konusuydu. Yakın zamana kadar da bunun bir benzeri kadın yazarlar için söyleniyordu. Daha doğrusu, kadınların yazar olamayacağı ya da iyi yazar olamayacağı, bazen kulaktan kulağa fısıldanıyor bazen de açıktan dillendiriliyordu. Bu önyargı zaman geçtikçe önemli oranda etkisini yitirse de izi kaldı. Feminist edebiyat eleştirmeni Joanna Russ, Bastırılan Kadın Yazını alt başlığıyla yayımlanan Yazmak Yasak'ta kadın yazarların kendisinin ve eserlerinin değersizleştirilmesinden hareketle erkek egemen kültürün bu bağlamdaki yöntemlerini inceleyip buradan çıkış yollarını arıyor. 1983'te yayımlandığında büyük ses getiren ve Russ'ın edebiyat alanında kadınların erkekler tarafından nasıl kuşatıldığına dair eleştirilerini sıraladığı Yazmak Yasak, aynı zamanda kadınların bu cendereden çıkmak için nasıl mücadele ettiğine ve yazma uğraşını sürdürdüğüne ilişkin örnekler verdiği bir metin. Russ'ın anlattığı mücadele sürecinin belki de en zorlu ayağı, kadınların önüne konan gayrıresmi yasaklar. Alandaki hakimiyetini tartışmak ve tartıştırmak istemeyen erkeklerin neredeyse hiç söze dökmediği bu kısıtlamalar, yazarın ilgilendiği temel mesele. Bahsi geçen gayriresmi yasakların kadınlardan iyi yazar çıkmaz gibi bir önermeyi dillendirmeyi kolaylaştırdığını belirtiyor Russ. Mesela kadını evinde düşünmek, yerinin evi ve çocuklarının yanı olduğunu söylemek, bu kısıtlamalardan biri ve en barizi. Bir başkası, kadınların yeterince ciddiye alınmaması ve ayrımcılığa maruz kalması. Çifte standartların işletilmesi ve istisnalar yaratılması ise diğer kısıtlamalardan. Gayriresmi yasaklarla oluşturulmuş resmi edebiyat tarihi çemberinin dışına çıkan ve olup bitene oradan bakan Russ, zamanından önce kenara atılıp geçmişe gömülen kadınların izini sürüyor. Bunu yaparken kanonun cendereye aldığı kadın yazarların çektiği sıkıntıların, eserlerin nasıl yansıdığını anlatmayı da ihmal etmiyor. Kısacası mağdurun gözünden bakarak kanonlara ve erkek egemen kültürün edebiyattaki yansımasına karşı çıkıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/yedi-guzel-adam-dizisinin-saire-senaristi-silan-avci", "text": "Hiç bilinmeyen, ya da çok bilinmeye daha fazla ilgi duyarım. Bu yüzden sanırım çok eski, kaybolmuş, ya da hiç duyulmamış kadın şairlerden başlayıp günümüze kadar gelirdim. Başka zamanların başka ruhta kadın şairlerini, günümüzde bir arada yaşatır bir hikaye yazardım belki. En iyi filmler, çoğu zaman müzikleriyle de anılır, akılda kalır. Çünkü müzik de senaryonun ritmini yakalamış, hareket dinamiğine uyum sağlamış ve filmin ruhsalına kendi elbisesiyle yerleşmiştir. Yedi güzel Adam'ın müzikleri de kendine has şekilde hikayeye yakıştı, benimsendi. Yine o ezgilere yakın şeyler yakışırdı diye düşünüyorum. Mahir olduğun senaristliğin yanında Tanrı'nın ruhundan üflediği, hamisi olduğun, kelimelerin nabzı yüksek şaire yönün var. İnsanın varoluşuyla sorun ve sorgu yaşaması ezelden var ve ebediyen de var olacak. Yani doğal olarak insanın oluşturduğu şiir de bu varoluş sancısının bir parçası olacak her zaman. Bir şiirimde şöyle bir soru sormuştum kendime ama; ben mi bir şiirin oluşturucuydum, yoksa şiir mi beni oluşturuyordu... Hala bilmem. Aferin Şilan, beni hiç unutmadın, hep omuzlarında taşıdın, derdi sanırım. Başımda taşımadım, çünkü deli başımda sıkılırdı çocuk. Sırtımda taşımadım, çünkü belki ben yorulurdum bunca koşturmacasında hayatın. Kalbimde taşımadım, çünkü kalbimde çok renkli bir atlıkarınca var, çocuk görse ele geçirirdi, içinden çıkamazdım. En iyisi omuzdur dedim, hoplaya zıplaya düşe kalka, ağlaya zırlaya beraber geçtik her köşesinden hayatın. Ne ben indiririm onu oradan, ne o iner artık. Projeye göre değişiyor aslında. Mesela Yedi Güzel Adam'da hemen hemen her aşamasında oldum diyebilirim. Dönem anlatan, edebiyat anlatan özel bir yapımdı çünkü. İlk andan itibaren araştırmalar, röportajlar, sohbetler vardı çünkü işin içinde. Sağ olanlarla geçirilen uzun vakitler, vefat edenlerin aileleriyle hatıra sohbetleri vs. Bu yüzden cast aşamasında bulunmam istendi, ben de seve seve dahil oldum. Kendi yaşayacağım hayattan bağımsız bir cevap vermek istiyorum önce. Herhangi bir hayatı yaşamaya gelmek ister miydim, hayır. Karamsar bir cevap gibi gelmesin, dünyanın algoritmasıyla aram bozuk diyelim. İlla geleceksem ve kendi hayatım dışında hayat seçeneklerim de var diyelim, o zaman kendi hayatımı seçerdim hiç düşünmeden. Çünkü ben bu dünyaya şiirle geldim ve kendi kalbimin çılgın algoritmasını seviyorum. Tartışmaya kapalı hiçbir film ya da isim yok aslında. Popülerin ideolojik iddiasızlığı ayrı tartışılır, iddiası olan her sinema akımı ürünü de ayrı tartışılır. Çünkü iddiası olan filmin sosyolojik, psikolojik, ekonomik-politik pek çok dinamiği vardır ve doğru önermelerle verilip verilmediği üzerine bu dinamiklerin her birinden yola çıkıp bambaşka eleştiriler yöneltebilirsiniz. Çok tartışmalı bir konu. Burada ilgilendiğim asıl tartışma, bu filmlerin insanın kendisiyle bir tartışma başlatmasına vesile olması. Bir örnek ver dersen, benim için en başta Bergman sineması kendimle tartıştıran filmleri içerir diyebilirim. Daha çok şiir var. Yani daha çok tecrübe, daha çok okumak, dolaşmak, kendine ve hayata dolanmak. Bazen içinden çıkamamak, bazen çözülmek, bazen dağılmak, bazen ayrılmak, bazen kavuşmak. Yeni kitaplar, yeni hikayeler, filmler, belki şarkılar. İlmek ilmek seviyorum ben her şeyi. Acele etmiyorum hiçbir şey için. Geç mi kalıyorum bir yerlere diye soruyorum bazen kendime. Sonra omuzlarımdaki çocuklukla bakışıp gülüşüyorum. Yok canım, her şey kendi vaktinde. Beni Italo Calvino yazsın isterdim. Ama yine kaldırımların arasında biten bir tutam çiçeğe dahi mutluluktan çıldıracak bir Marcovaldo gibi yazsın isterdim. İnsanlar televizyonun karşısına oturduğunda unutmak istiyorlar. İş yerindeki zorluğu, metrobüsteki sıkışmışlık duygusunu, buzdolabına yapışıp kalmış ve belki hala ödenmemiş su faturasını vs. Çözmek yerine çözülmek, koltuğa rahatça yayılmak istiyorlar. Bu bilgi hepimizde var aslında, çünkü buna inandırıldık da yıllar içinde. Oysa zihnin dinlenmesinin pek çok yolu vardır hayatta. Zihni herhangi bir rahatsızlıktan arındırmak için, bazen çok daha rahatsız edici bir şeye ihtiyacınız vardır. Rahatsız ediciden kastım, düşündürücü, irdeleyici... Yakanızdan tutup sizi sallayacak iyi bir film, iyi bir kitap gibi. Yani demem o ki, kaç tane iyi polisiye film çekildi ya da kaç tane iyi polisiye dizi yapıldı ki? İnsanlar televizyonun karşısına oturduğunda, belki de sandığımızdan çok daha iyi olanı görmeye hazırlar. Sunmak lazım. Senaryo yazım sürecinde, uzun ön çalışmalar yaptığım için bunun faydasını görüyorum. Karakter analizlerini iyi yapmak, karaktere önce kendin inanmak durumundasın. Böyle olunca hikayenin dinamiği de rahat ilerliyor aslında. Yedi Güzel Adam'da ise şöyle zorluklar söz konusuydu: Gerçekte yaşamış ve toplum için önemli kimlikleri olan, hala yaşayan ya da vefat etse de aileleri hayatta olan, hayranları olan, belli ideolojileri olan insanları anlatıyordum. Demem o ki diyalogları normal bir senaryoda işlediğimden daha çok süzgeçten ve eleştiriden geçirmek zorundaydım. Bu zorunluluk ortaya güçlü bir iş çıkardı sanırım. Hani bazen bir iş yaparsınız ve unutulmaz olur, Yedi güzel Adam da biraz öyle oldu benim için. Küçük bir anı: Nuri Pakdil'le röportaj için buluştuğumuz bir gün, bana diziye koyma, ama sana özel anlatacağım şimdi bunu dediği şeyler var mesela. Hatırlayınca gülümsüyorum. Nasıl kendi halinde, hatırasında hikayelerdi ve sadece benimle kalacak sanırım. Bu da benim için unutulmaz. Hepsini saygıyla anıyorum. Derdi dünyadan bir şey anlamak ve dünyaya bir şey anlatmak olan her insana saygım sonsuz. Beni iyi tanıyanlar bilir, yarım bırakmayı sevmem. Başladığım her şeyi bitirmeye çalışırım. Bitirmek bazen sonlandırmaktır, bazen sonuna kadar gitmek. Değişiyor duruma göre. Ama bende yarım kalan şeyler var tabii. Kalsınlar öyle, şiirini yazarım, okursunuz. Kelimelerle ayrı ayrı başımı derde sokarmışım gibi gelir hep. Çünkü ben kelimeleri bir araya getirme işçisiyim. Yine de söyleyeyim hadi. İlki şahsiyet, çünkü herkes kendi şahsiyetliyle yaşar aşkı. Bu yüzden karşılaşmanızdaki muhatabınız en az sizin kadar mühimdir. Yani ikincisi karşılaşmak bu durumda. Biraz da kendinize bakarsınız her ilişkide. Bu yüzden üçüncü kelime aynadır belki. Aynaya bakmak cesaret ister, yani dördüncü kelimem de cesaret. Beş kalıyor geriye, o da olsa olsa bedendir. Aşk; karşılaştığın bedenin şahsiyetiyle cesurca aynalanmaktır. Salgınla beraber hepimiz mutfakta harikalar yaratmakla kalmayıp yerli yabancı eski ya da yeni pek çok dizi film izleyerek yasaklı günleri geçirmeye çalıştık. Özellikle eski TRT dizilerini, Yeditepe İstanbul'u, Şaşıfelek Çıkmazı'nı mesela çoğumuz yeniden izledik ve televizyon ekranında giderek neleri göremediğimizi de hatırladık. Ve bu hikayelerin hala ne kadar sevildiğini de... Mahalledeki kadınların cinselliklerinin de resmedildiği bunların kapı önü sohbetlerinde konuşulduğu, daha dayanışmacı, daha dost hikayeler bunlar. Halkın boğaz boğaza entrika, kadını aşağılayıcı bir dil, gerçeklik ve samimiyetten uzak karakterler, durmadan patlayan silahlar görmek istediğini düşünmüyorum. Halk benim annemse eski hikayeleri istiyor; halk yakın dostumsa sıkı bir matematiği olan polisiye istiyor evet; halk öğretmen komşumsa kendi yaşadığı derdi ve hüznü; mahallemdeki fırıncıysa esnaf samimiyetini; halk avukat arkadaşımsa gerçek kadın hikayelerini; halk kuaförümse eğer kadının rengini, esprisini izlemek istiyor, hatta tüm inceliğiyle istiyor. Bir gün eski bir tiyatro oyuncusu bana, halk bundan anlamaz gibi bir laf etmişti ve bunun üzerine tartışmıştık. Halk anlar anlamasına da senin layık gördüğün anlatım dilinden kuşku duyarım. Şunu kabul ederim, televizyon insanın eğlenmek istediği sihirli bir kutu ezelden, ama eğlenmenin de bir kültürü var. Kültürün de ekonomi, eğitim, sosyal etkileşim, dil ve geleneklerle yansıdığını düşünürsek ve bu yansımanın da pek çok farklı dinamikle halkın zevkini oluşturduğunu bilirsek, ekranın nasıl bir toplum aynası olduğunu görür ve ona göre bambaşka bir araç olarak kullanırız. Ekranda değişim göremiyorsak, demek ki burada görev halka düşüyor yazık ki, çünkü elindeki kumandayla neyi izlemek istemediğini göstermesi gerek. Başka Bir Hayatta isimli öykü kitabımın senaryosu hazır aslında. Pandemi sürecinde çekim aşaması ertelendi tabii. Güzel günlerde güzel hazırlıklarla hayata geçer diye umuyorum. Yeni roman da senaryolaştırabileceğim ilginç bir hikayeden oluşuyor. Yaptığım her işte çok içimden geldiği gibi, kendi akışında hareket ettiğim için, doğru olanı önümüzdeki günler ve yüklendiğim duygular gösterecektir diye düşünüyorum. Şiirle ilgili bir soru eklerdim. Kendimi şiirle nasıl anlatacağımı sorun hadi derdim. En sadede saklıdır sözün gücü. Çocuk oyuncağı kadar kolay olmak keyiftir bu hayatta ve bütün bir hayata yön verecek çocukluğu yaşama mühimliği içinde, bu oyuncak dünyanın her daim çocuğu olmak da şarttır yine aynı hayatta."} {"url": "https://gazetesanat.com/yedi-vii-ocakta-kadikoyde", "text": "PoPuP tiyatro topluluğunun ilk oyunu olan Yedi VII, Avrupa yakasından sonra Anadolu yakasında da izleyici ile buluşuyor. Salih Coşkun'un yazıp yönettiği ve başrolünde Volkan Sümbül'ün yer aldığı Yedi VII 9 Ocak 2020 Perşembe günü saat 20:30'da Kadıköy TiyatrOPS'ta sahnelenecek. Yedi-VIInin yardımcı yönetmenliği ve dış seslerini Serkan Kıranta, Müzik-Işık-Tasarım ve Uygulamasını Hakan Özkan ve Gökay Demirbilek, dekor ve afiş tasarımını Dome Asya, fotoğrafçılığını ise Fatih Doğan ve Fulya Doğankara üstlendi. Oyunun biletleri www. popuptiyatro. com, www. tiyatrolar. com. tr ve TiyatrOPS gişesinden temin edilebilir. PoPuP Tiyatro Topluluğu, mühendislik kökenleri ve üniversite tiyatrosu geçmişleri olan kurucuları tarafından 2019 yılında hayata geçirildi. İşleri, güçleri ve hayat gailesi içinde devamlı karşılarına çıkan tiyatro tutkusundan sebep, grubun adı da ister istemez PoPuP oluverdi. Kendileri yazıyor, kendileri yönetiyor ve yine kendileri oynuyorlar. İlk oyunları da, habere konu olan Yedi VII."} {"url": "https://gazetesanat.com/yeditepe-universitesi-guzel-sanatlar-fakultesi-ogrenci-ve-mezunlarinin-yapitlarindan-olusan-yuzlesme-pera-muzesinde", "text": "Pera Müzesi, ulusal ve uluslararası eğitim kurumlarıyla gerçekleştirdiği iş birlikleri ile genç sanatçı ve tasarımcıların çalışmalarını sanatseverlerle buluşturmaya devam ediyor. Müzenin yeni sergisi Yüzleşme, Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrenci ve mezunlarının yapıtlarını bir araya getiriyor. Fakültenin 25 yıllık üretiminden disiplinler ötesi bir yaklaşımla örnekler sunan sergi, kurumun geçmişi ve bugünüyle yüzleşmesine aracı olurken, bir yandan da izleyiciye dünyayla yüzleşme ve onu alışılmadık açılardan yeniden keşfetme fırsatı sunuyor. Sergi, 24 Ekim'e kadar Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Kuruluşundan bugüne yurt içi ve yurt dışından eğitim kurumlarıyla iş birliği içinde genç sanatçıların yapıtlarını izleyiciyle buluşturan Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, 7 Eylül 24 Ekim tarihleri arasında Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ni konuk ediyor. Bu sene 25. yılını kutlayan fakültenin Plastik Sanatlar ve Resim, Grafik Tasarım, Tekstil ve Moda Tasarımı, Gastronomi ve Mutfak Sanatları, Tiyatro, Sanat ve Kültür Yönetimi bölümlerinde üretilen çalışmalardan bir seçkiyi sanatseverlerle buluşturan Yüzleşme sergisi, sanat ve tasarımın günümüz dünyasıyla ilişkisini sorguluyor. Doğa-kent ve birey-toplum arasındaki ilişkileri tartışmaya açan sergi, Yeditepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanlığınca projelendirilerek, Sanat ve Kültür Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Marcus Graf'ın küratörlüğünde hazırlandı. Alışılagelmiş öğrenci ve mezun sergisi anlayışını aşma hedefiyle çok katmanlı bir forum şeklinde kurgulanan Yüzleşme, sanat ve tasarımın ontolojik varlığına dair konuları eleştirel bir bakışla ele alıyor. Sergi doğa, şehir, birey, toplum ve soyutlama kavramlarına gönderme yapan beş tematik bölümden oluşuyor. Katılımcılar, öğrencisi oldukları bölüme göre ayrı ve bağımsız alanlarda değil, yapıtlarının kavramsal ve estetik özelliklerine göre bir arada yer alıyor. Ressamların eserleri grafik tasarımcıların posterleriyle yan yana sergilenirken, tiyatro oyunlarının afiş ve kostümleri, gastronomi ve mutfak sanatları ürünlerine eşlik ediyor. Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Gülveli Kaya, farklı anlatım dillerine sahip programların ortak paydasının sanat olduğunu, sergideki disiplinlerarası geçişkenliğin sanat paydasında birleştiğine vurgu yapıyor. Prof. Gülveli Kaya, sergiyi projelendirirken amaçlarının geçmişe projeksiyon tutmak değil, geçmişten bugüne bakarak, mezunumuz olan sanatçıların tutumlarında kurumumuzun genetik kodlarını aramak ve onlarla yüzleşmek; yaratıcı, cesur, sorgulayıcı, entelektüel bakış açısına sahip, seven, hisseden, ümit eden, ürperen, yaşama sevinci olan sanatçılarla karşılaşmak ve kendi geleceğimizi geçmişimizin izlerinde aramak olduğunu ifade ediyor. Ziyaretçilerine güzel sanatlar, grafik tasarım, tiyatro, gastronomi, sanat ve kültür yönetimi alanlarının büyüleyici dünyasını keşfetme fırsatı sunan serginin katılımcıları arasında Ahmet Duru, Aşkın Akman, Ayna, Bahar Artan Oskay, Begüm Tabak, Big Baboli Print House / Zeynep Kış, Bike Başaran, Bora Akıncıtürk, Buğra Erol, Burak Çolak, Büşra Ergün, Can Gündoğan, Can Rogge, Cansu Ödemiş, Cem Onat, Cins, Dila Altay, Ege Subaşı, Elif Macarlıoğlu, Filiz Piyale Onat, Gamze Beker, Giray Sepin, Gizem Candan, Gözde Becerikli, Haydar Akdağ, Hazal Fırat, Işıl Eraslan, İlayda Madenci, İlsu Aslan, K. Atılay Aşkaroğlu, Kami Emirhan, Küdem Katerina, Leyla Emadi, Melih Gürpınar, Melisa Kılıç, Mertcan Şen, Merve Dündar, Nihan Buruk, Nisa Gizem Erhan, Olgu Ülkenciler, Olgun Kaşıkçı, Özge Kahraman, Rabia Bayar, Rasim Aksan, Rengin Altınalmaz, Resul Rzayev, Saliha Yılmaz, Sefa Çakır, Selin Koç, Selin Yaprak Türkölmez Balkara, Sevim Kaya, Şevval Başalan, Taha Yıldız, Tina Alasadtahmasebi, Toprak Bek, Volkan Yıldırmaz, Yağızhan Çalışkan, Zafer A. Akşit ve Zeynep Erdoğan yer alıyor. Yüzleşme / Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğrenci ve Mezunlar Sergisi sergisi 24 Ekim 2021 tarihine kadar Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10.00-19.00, Pazar günleri ise 12.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri Uzun Cuma kapsamında 18.00-22.00 arası tüm ziyaretçiler, Çarşamba günleri ise Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/yeditepe-universitesi-ogrenci-ve-mezunlarinin-uretimlerinden-olusan-yuzlesme-adli-sergi-pera-muzesinde", "text": "Pera Müzesi, ulusal ve uluslararası eğitim kurumlarının iş birliğiyle genç sanatçıların ve tasarımcıların çalışmalarını izleyiciyle buluşturmaya devam ediyor. Yeditepe Üniversitesi öğrenci ve mezunlarının üretimlerinden oluşan Yüzleşme adlı sergi, 7 Eylül'den itibaren Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Kuruluşundan bugüne yurt içi ve yurt dışından eğitim kurumlarıyla birlikte, genç sanatçıların yapıtlarının izleyiciyle buluşmasına katkıda bulunan Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, bu sene, 25. yılını kutlayan Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ni konuk ediyor. Üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi mezunları ile öğrencilerinin üretimlerinden oluşan Yüzleşme başlıklı sergi, 7 Eylül Salı günü ziyarete açılıyor. Sanat ve Kültür Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Marcus Graf küratörlüğünde hazırlanan sergi, alışılagelmiş öğrenci veya mezun sergisi anlayışını aşma hedefiyle çok katmanlı bir forum şeklinde kurgulandı. Doğa-kent ve birey-toplum arasındaki ilişkileri tartışmaya açan Yüzleşme, sanat ve tasarımın ontolojik varlığına dair konuları eleştirel bir bakışla ele alıyor. Profesyonel sanatçı ve tasarımcılar ile öğrencilerin üretimlerini bir araya getiren sergi, aynı zamanda fakültenin geçmişi ve bugünüyle yüzleştiği bir alan niteliği de taşıyor. İzleyiciye bugünün güzel sanatlar, grafik tasarım, tiyatro, gastronomi, mutfak sanatları, sanat ve kültür yönetimi alanlarının etkileyici dünyasını keşfetme şansı veren Yüzleşme sergisi 7 Eylül 24 Ekim tarihleri arasında Pera Müzesi'nde ziyaret edilebilir. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10.00-19.00, Pazar günleri ise 12.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri Uzun Cuma kapsamında 18.00-22.00 arası tüm ziyaretçiler, Çarşamba günleri ise Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/yelda-kircuval-insanlar-sevdiklerini-ezip-baskalarina-kole-olmaya-can-atiyorlar", "text": " Sıradanlığın dışında dünyayı takip etmek. Bize dayatılan aman boş ver, ne gerek var sığlığındaki algıya kulak asmamak da diyebiliriz. Dijital çağın hızına yetişmek için bahaneler üretmek bizi lokomotifin gerisinde bırakır ki, bu söylem gelişimin en ölümcül hastalığıdır. Bu yüzden kitabıma teaser çekip meslektaşlarıma da öncü olacağımı düşünüyorum. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi'nde Sinema-Tv bölüm başkanlığını yürütüyorum ve yetenekli öğrencilerimin hayallerine kayıtsız kalmamak adına elimden gelenin en üstünü yapmaya çalışıyorum. Lakin gücümün yetmediği noktada daha ne yapabilirim? sorusu, kitabımın geliriyle sanata katkı sağlamayı bir borç biliyorum. Çocuklarımız ve gençlerimizin ülkemizi bir adım daha öteye götüreceği gerçeği aslında bireysel çabaları kitlesel kalabalığa çevirmede olumlu karşılık bulacaktır. Umut ediyorum hiçbir hayal karşılıksız kalmaz. Hepimiz taşın altına elimizi koyarsak aydınlık yarınlar bizimle olacaktır. Özgürleşmek için bağımlı olmak yerine doğru olan, zararsız, insani bağlılık duygusu oluşturarak hayata tutunmak. İnsanı var eden en önemli şeylerden biri özgürlüktür. Şimdi şöyle düşünün; size sizin iradeniz dışında iplerinizin başka ellerde olduğu bir hayat sunup, bu hayatın içinde her şeyi de versem. Lakin attığınız her adımın, ruhunuzun, bedeninizin kontrolü sizin dışınızda. Öyle ki kimi seveceğiniz bile başkasının onayında. Şimdiiiii, yok artık diyebilirsiniz ama şu an böylesi hikayelerle örülü etrafımız. Benim için özgürlük; kararlarımı kendimin vereceği, kimsenin güdümünde olmadığım insanca bir hayat ki böyle de yaşıyorum. Aynen. Çünkü acıya seyirci kalan insan değildir sadece canlıdır. Leyla kendi acılarıyla yüzleşmekten korkan ve mütemadiyen can acıtan ama bunu sevgi uğruna yaptığını söyleyen günümüzdeki Leyla'ların toplamı. Asıl bencil olan sistemin dayattığına karşı duramayan silüetler. Asıl mutsuzluk mekanikleşen, pas tutan duyguların, hüzünden kaçmaya yönlendiren sistemin sürekli mutlu olmaya kodlu algı yönetimi... Bizler hüzünle beslenen, beslendikçe sıradanlaşan varlıklarız. Kendimizi ne kadar sıradan görürsek o kadar mutlu oluruz. Aksi yarışın içinde savrularak yitip giden jan janlı ama puslu hayatlar. Dengeyi sağlamanın tek kuralı var; kendine fazla anlam yüklememek bu durumu kendini değersizleştirmekle karıştırmadan basit yaşayıp hüznüne sahip çıkarak mümkün olacaktır. Tam tersi. Asla bir kişisel gelişim kitabı olmamakla beraber tam da bir öykülemedir. Beni roman yazmaya sürükleyen en önemli etkenlerden biri de televizyoncu kimliğim ve de eğitimci kimliğim. Nedeni basit; hayatın algısını oluşturan medyayla gençlerimizin hayalleri ve eğitimle-iletişimle kesişen hayatlar. Bu başlıklar sizde başka bir göz oluşturuyor ister istemez. Elbette daha öğrenecek daha çok hikayemiz var ki onlar da birikimi ve bunun kaleme yansımasını eğitip geliştirecektir. İnsanı insan acıtır çünkü İNSANdır. Çok sık duyuyorum. Nasıl da kabullenilmiş acılarla bağışıklık sistemi çökmüş hayatlar var. İnsansa eğer acı çektirir aksi ne mümkün algısı. Her duyduğumda nasıl bir acı kabulleniş demekten kendimi alamıyorum doğrusu. Çok yakında. Aslında bekletmek durumunda kalıyorum şu an çünkü yeni başlayacak tv projemiz için biraz beklememiz gerekiyor ama çok da heyecanlıyım. Ekibimle hazırlıklarımızı tamamladık ve tv programıyla start vereceğiz. -Yaşadığınız ve şahit olduğunuz olaylar ve deneyimler evlilik ile ilgili düşüncenizi etkiledi mi?"} {"url": "https://gazetesanat.com/yelkovan-yokusu", "text": "Selçuk Baran'ın 7 öykü kitabı daha önce Yapı Kredi Yayınları'ndan Ceviz Ağacına Kar Yağdı (2008) ismiyle tek ciltte toplanmıştı. Bütün öyküleri şimdi tekrar gözden geçirilerek, yazar fotoğraflarının bulunduğu kapaklarla ayrı ayrı basılıyor. Selçuk Baran'ın öykü kitapları dizisinde yer alan Yelkovan Yokuşu (1989) 7 öyküden oluşuyor: Yelkovan Yokuşu, Değirmen, Bozacıda, Öğle Saatleri, Rose Bonbon, Bakırçalığı ve Eğrelti Yeşili. Umutsuzluk ve yalnızlık dolu öykülerinde düşsel, şiirli bir hava yaratmakta başarı gösterdiği kabul edilen Selçuk Baran, Vedat Günyol'dan Behçet Necatigil'e, Selim İleri'den Füsun Akatlı'ya, Hulki Aktunç'tan İbrahim Yıldırım'a, İnci Aral'dan Behçet Çelik'e pek çok yazarın övgüyle üstünde durduğu, ancak günümüz okurları tarafından daha fazla keşfedilmeyi bekleyen bir yazar."} {"url": "https://gazetesanat.com/yemek-fragmanlari-dogan-tasdelen-cagdas-sanatlar-merkezinde", "text": "Ankara'da bulunan Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi Osman Hamdi Bey Sergi Salonu, Doç. Ayşegül Türk'ün Yemek Fragmanları adlı kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, 24 Şubat'a kadar ziyaret edilebilecek. Sanayileşen ve dijitalleşen dünyada laboratuvar- mutfaklarda oluşturulan fast-food adını alan nesne-yemekler bizlere sunulduğunda artık o şeyler çoktan kendinden muktedir olana dönüşmüştür bile. Bu nesne-yemekler hem yapımı hem de sunumu kameralarla izlenerek yemek alanları sanki bir suç mahaline dönüşmüş, yiyen insanlar da sanki suçluymuş gibi kayıt altına alınmaktadırlar. Bunların ötesinde tabağımızdaki nesne-yemekler aynı zamanda öteki olanın temsili için kurtçuklarla, sineklerle servis edilerek; organik dünyanın varlığı hissettirilmiştir. İnsanla yemek arasındaki ilişki tek boyutlu değildir. Yemek eylemi sade beslenme yani fizyolojik ihtiyaçların karşılanmasından ibaret değildir. Çoklu ilişkiler çerçevesinde şekillenir. Kimlik, aidiyet, statü, moda, alışkanlık, kolay ulaşılabilirlik gibi birçok değişkenin farklı biçimlerde oluşan bir olgudur. Levi-Strauss bir konuşma dili olmayan insan grubu olamayacağı gibi pişirme esnasında verilen yiyecekleri hazırlama teknikleri olmayan insan topluluğunun da olamayacağını belirtir. Ancak kapitalist üretim modelleri sayesinde tüketimin öne çıkarıldığı ve bireyselleşmenin ön planda tutulduğu yeni bir yemek üretim ve tüketim sisteminden söz edilir. Ameliyathaneye dönüştürülen mutfaklarda kimyasal kodlarla bileşimleri yapılan yemek nesneleri hazır yemek üretimin mecraları haline gelmiştir. El değmeden hazırlanan nesne yemekler artık elle tüketildiğinde anlam kazanan beslenme formalarına dönüşür. Sağlık, hastalık ve hijyen kavramlarının iç içe geçtiği günümüzde özellikle pandemi günlerini yaşadığımız bu zamanda hazır nesne yemeklerin hayatlarımızdaki yeri daha da enteresan bir hal almaya başlamıştır. Seri üretim bandında insanın makineye döndüğü bu sistemde besin üretmek ve tüketmek duygusal anlamını yitirmiş; hazır nesne yemek formuna dönüşen bu şey sentetik ya da yapay olanın temsili haline gelmiştir. Medya kanalları, moda, yaş, sosyal statü, kültürel kodlar gibi belirleyenler ile nesne yemekler insanın yemek alışkanlıklarını yeniden oluşturmuştur. Yemek Fragmanları ismi verilen bu sergideki yapıtların odak noktası da çoklu değişkenlerin olduğu yemek alanında nesne yemeklerden kaçışın olanaksızlığı ve bu olanaksızlık üzerinden alternatif çözüm olarak organik olanın bu sürece eklenmesi olarak düşünülmüştür. Steril yapay nesne yemekler organik-doğal olanın temsili için böcek, sinek ve tırtıllarla birleştirilmiştir. Yaratılan ikili atmosfer beklenmedik olanla karşılaşmanın vereceği görsel travmayla izleyicinin şoke olması sağlanmıştır. El değmeden hazırlanan nesne yemek organik olanla birleştiğinde iğrenç olana doğru yönelir. Tiksindiren bu durum doğal olanın yeniden çağrılması içindir. Nesne yemekler üretim bandında hazırlanırken steril koşullar kadar, yapım süreçlerinin her durumda gözetim altında tutulması da önemli bir noktadır. Gizli kamerayla kayıt altında üretim süreci görünmez olan tüm süreçler görünür olurlar. Hazır nesne yemeğin belleğini oluşturan bu kayıtlar izleyici ya da tüketici için sır perdesidir. Kameralar önünde, kayıt altında gerçekleşen üretim süreci tüketime geçildiğinde de kayıt altına alınmaktan kurtulamaz. Fast food zincirlerinde, avm alanlarında restoranlarda kamera kayıtları kesintisiz sürer. Her an gözetlenme süreci devam eder. Yemek tüketimi ile ilgili her alanda görülen gizli kameraların gördüğünü insanın göremediği için ortaya olağandışı bir sıradanlık çıkar. Böcekleri gören ve gördüğü yerde öldüren insan gözüyle kamerayla yemek nesnelerini yiyen insanları izleyen kameranın tavrı insanla aynıdır. Kamera gözü insan gözüdür. Bir fragmanın parçası olarak yaşanan bu durum, günün her saatinde farklı coğrafyalarda küçük farklarla devam etmektedir. Gözetlenen nesne yemekler yendiğinde tüketildiğinde ise gözetleyen ve gözetlenen bedenler şimdi aynısını yapar konuma gelir. Artık kendisi kayıt altına alır ve gözetler. Öte yandan da daima gözetlenir. Öte yandan küresel salgının yaşandığı şu günlerde evlere kapatıldığımızdan; evlerimizde ve mutfaklarımızda istediğimizin dışında zaman geçirmek zorunda bırakılmışızdır. Bu durum şimdiye kadar deneyimlemediğimiz yeni bir olgudur. Kadın ve mutfak konusunda beliren yapışık düşüncenin kırılmasına yönelik olarak suni saç olarak bilinen peruklar da serginin imajlarına dahil edilmiştir. Perukta dışarıda hazırlanır ve sunulur. Ve saç yerine ikame edilir. Saçın ikamesi peruk, yemeğin ikamesi hazır yemek şekline dönüşerek ikame hayatların sahiciliği konusunda sınır tanımayız artık. Başka bir ifadeyle; doğal yemek yerine üretilmiş nesne yemeklerle ilişkimiz gibi peruklarla da kurulan ilişkimiz de dışımızdaki kurgulanan sistemin çıktılarını kullanmak, tüketmek ve içselleştirmekten ibarettir. Nesne yemeklere yapılan tırtıllı böcekli ve sinekli müdahale gibi kadın ve erkek perukları organik olanın temsili için böcek tırtıl ve sineklerle servis edilmektedirler. İnsan ya da hayvan derisi bedenin dış kaplaması, koruyucusu olarak düşünülür. Deri; bedeni dış etkenlerden koruma özelliğinin yanı sıra içte olanın da korunması için yapılanmıştır. Bu anlamda nesne yemeklerin korunup saklanması ve içindekinin korunması için uygun kaplar, kutular yani mekan içleri tasarlanır. İçi henüz boş olan bu kaplar içindeki nesne yemekle buluşturulduğunda tüketim süreci tamamlanarak nesne yemek de üretim bandındaki serüvenini sonlandırmış olacaktır. Nesne yemek üretim ve tüketim pratiği içinde yerini aldığında görünmez süreçler görünür kılınır. Polyester olarak adlandırılan büyük boyutlu yarı şeffaf yüzeylerde siyah beyaz devasa imajlarla nesne yemekler oluşturulmuştur. Kimi çalışmalarda alt yapı olarak çizim kurgulanmıştır. Bu çizimler kişisel zihin haritalarımızın temsili olarak planlanmış ve üzerine çoklu imajlar küçük fragmanlar şeklinde üst üste bindirilmiştir. Bu fragmanlar üretim sistemindeki birimlere denk düşer. Görünmez olan bu birimler yüzey üzerinde fragmanlara dönüşerek şiirsel bir etkiyi de görselleştirmiştir. Bunlar havanın ve rüzgarın titreşimi ile hem hareket ederler hem de ses çıkararak mekanın olanaklarını artırırlar. Tıpkı yapay olanı organik olanla buluşturma çabası gibi mekanda yapıtlardan yayılan ses ve hareketle doğal olana gönderme yapılır. Sergi 24 Şubat'a kadar, Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi Osman Hamdi Bey Sergi Salonu ANKARA adresinde sanatseverleri bekliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/yeni-kitap-dolmabahce-sarayi-insa-sureci-mekan-ve-teskilati", "text": "Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün özgün akademik araştırmalara yer verdiği İstanbul Araştırmaları Dizisi'nin en yeni kitabı Dolmabahçe Sarayı, İnşa Süreci, Mekan ve Teşkilatı raflardaki yerini aldı. Tuncay Cengiz Göncü imzası taşıyan kitap, Dolmabahçe sarayının inşaatına başlanan 1843 yılı ile Osmanlı hanedanı tarafından kullanımının sona erdiği 1924 yılı arasındaki süreci ele alıyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, 2011 yılından bu yana İstanbul'un tarihi, arkeolojisi, tarihi topografyası ve mimarlığına ilişkin özgün araştırmaları İstanbul Araştırmaları Dizisi kapsamında okuyucuyla buluşturuyor. Dizinin Tuncay Cengiz Göncü imzası taşıyan 8. yayını Dolmabahçe Sarayı, İnşa Süreci, Mekan ve Teşkilatı, 19. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen sarayın yapım sürecini ele alırken, son on beş yılda araştırmaya açılan birincil kaynaklar aracılığıyla bu sürece ilişkin sonuçları bir araya getiriyor. Kitap, inşa kadrosu, kalfa ve mimarlar, kullanılan malzeme, maliyet ve inşa organizasyonuna ek olarak, mekan tefriş ve onarım keşif defterlerinden yararlanılarak sarayın işlevleri ile ek yapılarına ilişkin bulgulara da yer veriyor. Sarayın siyasi, mimari, kültürel, toplumsal ve idare tarihi açısından analizi için önemli bir kaynak olmayı hedefleyen Dolmabahçe Sarayı, İnşa Süreci, Mekan ve Teşkilatı'na, kitapçıların yanı sıra Pera Müzesi veya İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nden ulaşmak mümkün."} {"url": "https://gazetesanat.com/yeni-nesil-sanatin-adresi-base-2020-20-25-kasimda-tophane-i-amire-de", "text": "Güzel Sanatlar Fakültelerinden yeni mezun olan genç sanatçı adaylarını profesyonel sanat yaşamlarına geçişlerinde destekleyen BASE, 4. yılında gündemin nabzını tutarak sanatseverleri Uzak Yakın temasıyla buluşturuyor. 20-25 Kasım 2020 tarihlerinde Tophane-i Amire'de kapılarını sanatseverlere açacak olan sergi, bu yıl 22 şehir, 32 üniversiteden 102 sanatçının katılımıyla gerçekleşiyor. bu yıl 20-25 Kasım tarihleri arasında Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde kapılarını sanatseverlere açacak olan 'çok sesli' ve 'dinamik' sanat platformu BASE, Türkiye'nin geleceğine ışık tutan yeni mezun genç sanatçı adaylarının eserlerini aynı çatı altında buluşturmaya devam ediyor. 2020 seçkisi için 76 üniversiteden 1194 başvuru alan BASE'te seçici kurul değerlendirmesiyle toplamda 22 şehir, 32 üniversiteden 102 sanatçı yer alacak. BASE, resim, video, heykel, yerleştirme, fotoğraf, seramik, cam ve grafik tasarım gibi pek çok farklı sanat dalından 117 yaratıcı üretimi sanatseverlerle aynı mekanda buluşturacak. BASE 2020, tüm hijyen ve güvenlik önlemlerinin ışığında Uzak Yakın temasıyla ziyaretçileri ağırlayacak. Türkiye'nin yeni nesil sanat dünyasına ışık tutarken, mezuniyetten profesyonelliğe geçiş yapan genç sanatçılara destek olmayı amaçlayan BASE 2020'nin seçici kurulunda, Ayşe Erkmen, Ayşe Umur, Azade Köker, Derya Yücel, Eda Berkmen, Gökşen Buğra, Lalin, Akalan, Leyla Gediz, Meriç Hızal, Moiz Zilberman, Nancy Atakan, Onur Gökalp, Öner Kocabeyoğlu, Osman Erden, Saruhan Doğan, Vahap Avşar, Yusuf Sevinçli gibi Türkiye sanatına yön veren alanında uzman isimler bulunuyor. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi paydaşlığı ve Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi ev sahipliğinde, Kale Grubu ve TEB Özel Bankacılık eş sponsorluğunda ve Digilogue'un dijital sanat partnerliğinde gerçekleşecek olan BASE, sergiyi online ziyaret etmek isteyenler için bu yıl 'www. base. ist' adresinden de gezilebilecek. Güzel Sanatlar Fakülteleri'nden yeni mezun genç sanatçı adaylarının farklı bakış açılarıyla ürettiği eserleri hem fiziksel hem de sanal alanda sanatseverlerle buluşturacak olan BASE, sanat dünyasının kıymetli isimlerini ağırlayacak olan ''BASE Talks'' programını da bu yıl ilk kez online platforma taşıyor, dileyen herkese diledikleri yerden ilham verici konuşmaları dinleme imkanı sunuyor. 20'yi aşkın panelde yaklaşık 30 konuşmacıyı ağırlayacak olan ''BASE Talks' program www. base. ist adresinden canlı olarak takip edilebilecek. Bu yıl BASE Talksta şimdiden yerini alan isimler arasında Adnan Yıldız, Ali Kerem Bilge, Ayda Elgiz, Berat Işık, Burak Delier, Cins, Çelenk Bafra, Derya Yücel, Didem Yazıcı, Elmas Deniz, Ergin Çavuşoğlu, Günnur Ozsoy, Huo Rf, Leman Sevda Darıcıoğlu, Melek Gencer, Melis Terzioğlu, Nermin Kura, Nermin Saybaşılı, Selim Birsel, Serkan Özkaya, Serkan Taycan, Tansa Mermerci Ekşioğlu, Vahit Tuna, Yekhan Pınarlıgil gibi değerli isimler yer alıyor. Genç sanatçı adaylarına üretimlerini sergileme ve sanat dünyasının önde gelen isimleriyle birebir tanışma alanı yaratmayı amaçlayan BASE, aynı zamanda sanatseverler ve yaratıcı endüstrilerin de genç yetenekleri keşfetmesine aracı olmayı amaçlıyor. BASE, 20-25 Kasım tarihleri arasında ücretsiz olarak ziyarete açık olacak. Sağlık Bakanlığı'nın uygulamaya esas bulduğu koronavirüs önlemleri kapsamında sanatseverlere güvenli koşullarda sergiyi gezme olanağı sağlanabilmesi amacıyla sergi süresi boyunca sınırlı sayıda ziyaretçi kabul edileceğinden www. base. ist sitesi üzerinden ziyaret günü ve saat aralıklarının incelenerek önceden kayıt olunması zorunludur!"} {"url": "https://gazetesanat.com/yeni-yilda-kultur-sanat-icin-yeni-bulusma-noktasi-sahne-dragos", "text": "SAHNE DRAGOS; Başarılı oyuncu Emre Karayel 'in sanat yönetim kadrosunda bulunduğu sahne, yetişkin ve çocuklara özel birçok tiyatro oyununa, konsere, performansa, söyleşi ve seminere ev sahipliği yapacak. İçinde kuğuların yüzdüğü huzur veren bir göl kenarında, imza günleri, söyleşiler, dinletiler yapılacak restoran-kafe ve sanat eğitim stüdyolarıyla sanatseverler için özel bir çekim merkezi olacak. 6 Ocak 2023'de, Emre Karayel'in tek kişilik komedi oyunu Erkek Aklı-Oksimoron oyunuyla perdelerini açacak olan Sahne Dragos'da, Ocak ayı boyunca; Murat Uyurkulak'ın sıra dışı romanından uyarlanan Delibo, Zülfü Livaneli'nin aynı adlı romanından uyarlanan Son Ada, Yasemin Yalçın Tiyatrosu'nun seyirciyi gülmekten kırıp geçiren Her Şey Bedava, Latife Tekin'in aynı adlı romanından uyarlanan ve her yerde kapalı gişe oynayan Sevgili Arsız Ölüm, Dirmit, KadrosundaOnur Atilla gibi oldukça başarılı komedyenlerin de bulunduğu Seçim Dansı adlı tiyatro oyunları, Çok Gezentiler Gelmiş, Pera'da Cinayet adlı sıra dışı, interaktif gösteriler de yer alacak. Ocak ayı boyunca; Başta Benim Güzel Pabuçlarım adlı Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü almış oyun olmak üzere, Küçük Prens ve Çiçek Kral Şakir, Rafadan Tayfa, Baby Shark gibi çocukların sevgilisi olan kahramanların yer aldığı birbirinden eğlenceli çocuk oyunları da sergilenecek. SAHNE DRAGOS; Maltepe, Ataşehir, Kartal, Pendik, Sancaktepe, Kadıköy gibi ilçelerdeki seyircilerin kolayca ulaşabileceği ve tercih edeceği yeni bir kültür noktası olarak İstanbul'un hayatına renk katacak.415 kişilik salonu, yeni teknik donanımı, 150 araçlık otoparkı ile her türlü sahne performansının seyirciyle buluşacağı bir kültür vahası olacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/yerebatan-sarnici", "text": "İstanbul'un en görkemli tarihi yapılarından biri de, Ayasofya'nın güneybatısında byer alan Yerebatan Sarnıcı'dır. Bizans İmparatoru Jüstinyen (527-565) tarafından yaptırılan bu büyük yeraltı sarnıcı, suyun içinden yükselen mermer sütunlar nedeniyle halk arasında Yerebatan Sarayı olarak isimlendirilmiştir. Yerebatan Sarnıcı'nın bulunduğu yerde daha önce bir Bazilika bulunduğundan dolayı burası Bazilika Sarnıcı olarak da bilinir. Sarnıcın uzunluğu 140 metre, genişliği ise 70 metredir. Yapı dikdörtgen biçimindedir ve dev bir alanı kaplamaktadır. 52 basamaklı taş bir merdivenle inilen bu sarnıcın içerisinde 9 metre yüksekliğinde 336 sütun bulunmaktadır. Birbirine 4.80 metre aralıklarla dikilen bu sütunlar, her biri 28 sütun içeren 12 sıra meydana getirirler. Yerebatan Sarnıcı'nın tavan ağırlığı kemerler vasıtasıyla sütunlara eşit olarak aktarılmıştır. Çoğunluğu daha eski yapılardan toplandığı anlaşılan ve çeşitli mermer cinslerinden yontulmuş sütunların büyük bir kısmı tek parçadan, bir kısmı da iki parçadan oluşmaktadır. Bu sütunların başlıkları yer yer farklı özellikler taşır. Bunlardan 98 adedi Korint üslubunu yansıtırken bir bölümü de Dor üslubunu yansıtmaktadır. Sarnıcın tuğladan örülmüş 4.80 metre kalınlığındaki duvarları ve tuğla döşeli zemini Horasan harcından kalın bir tabakayla sıvanarak su geçirmez hale getirilmiştir. Toplam 9.800 m2 alanı kaplayan bu sarnıç yaklaşık 100.000 ton su depolama kapasitesine sahiptir. İlkçağ'da kentin su ihtiyacını karşılamak için yapılan Yerebatan Sarnıcı, günümüzde içinde su bulunsa dahi yalnızca tarihi eserler arasında yer alıyor. Tarihin bütün dönemlerinde pek çok kez işgale uğramış önemli bir şehir olan İstanbul, Bizans imparatorlarının emri ile şehrin su ihtiyacını karşılamaları amacı ile su sarnıçları ile donatılmıştır. 6. yüzyılda imparator Jüstinyen tarafından yaptırılan Yerebatan Sarnıcı, Osmanlı Dönemi'nde de uzun süre halkın su ihtiyacını karşıladı. Sarnıcın içerisinde bulunan su, Cebeciköy Kemeri ile 19 km uzaklıkta yer alan Belgrad Ormanı'ndan elde edildi. Sarnıçtaki sütunların, köşeli veya yivli biçimde olan birkaç tanesi hariç büyük çoğunluğu silindir biçimindedir. Sarnıcın kuzeybatı köşesindeki iki sütunun altında kaide olarak kullanılan iki Medusa başı, Roma dönemi heykel sanatının şaheserlerindendir. Sarnıcı ziyaret eden insanların en çok ilgisini çeken Medusa başlarının hangi yapılardan alınıp buraya getirildiği bilinmemektedir. Araştırmacılar genellikle sarnıcın inşası sırasında salt sütun kaidesi olarak kullanılması amacıyla getirildiklerini düşünmektedirler. Yine de bu görüş, Medusa başları çevresinde efsanelerin oluşmasına engel olamamıştır. Bir efsaneye göre Medusa, Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgona'dan biridir. Bu üç kız kardeşten yılanbaşlı Medusa kendisine bakanları taşa çevirme gücüne sahiptir. Bir görüşe göre o dönemde büyük yapıları ve özel yerleri korumak için Gorgona resim ve heykelleri kullanılırdı ve sarnıca Medusa başının konulması da bu yüzdendir. Başka bir rivayete göre de Medusa siyah gözleri, uzun saçları ve güzel vücudu ile övünen bir kızdı. Medusa, Zeus'un oğlu Perseus'u seviyordu. Bu arada Athena da Perseus'u sevmekte ve Medusa'yı kıskanmaktaydı. Bu yüzden Athena, Medusa'nın saçlarını yılana çevirdi. Artık Medusa'nın baktığı herkes taşa dönüşüyordu. Daha sonra Perseus Medusa'nın başını kesmiş ve onun bu gücünden yararlanarak pek çok düşmanını yenmiştir. Buna dayanarak Medusa başı Bizans'ta kılıç kabzalarına işlenmiş ve sütun kaidelerine ters olarak yerleştirilmiştir. Bir rivayete göre de Medusa aynaya bakıp kendisini taşa çevirmiştir. Bu yüzden buradaki heykeli yapan heykeltraş ışığın yansıma açılarına göre Medusa'yı üç ayrı konumda yapmıştır. Yerebatan Sarnıcı, haftanın her günü 09.00 19.00 saatleri arasında ziyarete açıktır. Korint üslubu, sütun başlarının akantus yapraklarıyla süslendiği ve sütunların bir kaide üzerine oturtulduğu, klasik mimarideki üç düzenden biridir. Dor ve İyon düzenlerinden daha sonra muhtemelen MÖ 5. yüzyılda Atina'da ortaya çıkmıştır. İlk ve en ayrıntısız Yunan mimari düzenidir. Bu düzende yapı, sağlam temellere dayalı, üç ya da daha çok kademeli kaide üstüne inşa edilmiştir. Penceresizdir, çevresini altlıksız sütunlar çevirir. Kaidenin üst kademesinden başlayan bu sütunlar yukarı doğru incelir. Başlıklarında, ortası hafif şişkin, yivli bir gövde; yassı, çanağa benzer bir bölüm ve en üstte de bir tabla bulunur. Başlıklar arasında frizler uzanır. Bunlar bazen kabartmalarla süslü, bazen de düzdür. Dam ahşaptır, kenarında, renkil nakışlarla bezenmiş su olukları vardır. Parthenon, bu üslubun örneklerindendir."} {"url": "https://gazetesanat.com/yerel-ve-modern-macaristanin-guneyinden-seramik-sanati", "text": "Liszt Enstitüsü İstanbul Macar Kültür Merkezi, Macaristan'ın güney bölgesinde yüz yıllara dayanan çömlek ustalığı ve seramik sanatını, Yerel ve Modern: Macaristan'ın Güneyinden Seramik Sanatı başlıklı bir sergiyle günümüze taşıyor. 1 Haziran 2 Eylül tarihlerinde ziyarete açık olacak sergi halk çömlekçiliğinden sanatsal tarzlara, Osmanlı etkisinden Macar üslubuna kadar geniş bir yelpazede seramik sanatını ele alıyor. Açılışa, bölgenin belediye başkanı ve bu geleneği sürdüren bir sanatçı da katılıyor. Yüzyıllara dayanan Macar halk çömlekçiliği tarihinde, Büyük Macar Ovası'nın çömlek merkezleri çok önemli bir rol oynar. Panayırlar, pazarlar ve gezici tüccarlar aracılığıyla uzak diyarlara ulaşan seramikler, yalnızca kendi topluluklarının değil, daha uzaktakilerin de ihtiyaçlarını karşılar. Bu merkezlerin ise her birinin kendine has bir üslubu vardır ve 19. yüzyılın başlarından itibaren, halk sanatının diğer alanlarında olduğu gibi, bu üsluplar giderek çeşitlenir ve atölyeler zamanla daha fazla dekoratif eserler üretir. Bu sergi ise Macaristan'ın geniş bir coğrafyaya yayılan seramik geleneğinden yalnızca küçük bir alan odaklanıyor. Güneyde yer alan iki önemli merkez, Mezötur ve Kunszentmarton'da üretilen eserler diğer bölgelerdeki gibi aynı özelliklere sahiptir; zarafet, düzgün orantılar, incelik, şekil ve dekorun uyumu gibi. Seramikler çoğunlukla kaplamalar, sırlar, akıtmalar, kazınmış ve oyulmuş tasarımlar, fırçayla boyanmış desenlerle süslenir. Bu bölgeyi temsil eden iki büyük usta, Balazs Badar ve Kalman Bozsik'in sanatını, Macar halk sanatı ve bunun yanı sıra Yakındoğu ve özellikle Türkiye'nin çini sanatı geleneği etkiledi. Bu anlamda serginin Macaristan'dan sonraki ilk ayağı Türkiye oldu. Osmanlıların 150 yıl Macaristan'da kaldığı dönemde Anadolu'dan Macaristan'a birçok seramik geldi. Büyük Ova'daki halk, zengin ve o zamanda Macarlarınkinden çok daha gelişmiş seramik kültürüyle bu şekilde tanıştı. Bu etki ayrıca, Macar halk çömleklerinin şekil ve süslemelerinde kendini gösterdi. 19. yüzyılın sonunda Macar seramik atölyeleri Doğu'nun süsleme sanatını yeniden keşfetti, fakat artık oraya göç eden milletlerden değil, yeni sanat akımları ve fabrika ürünleri üzerinden yaptı. Pecsşehrindeki Zsolnay fabrikasının sahipleri Vilmos Zsolnay ve oğlu Miklos, Müslüman ülkelerinin seramik sanatını ciddi bir şekilde araştırdı, birçok kez oradaki seramik merkezlerini ve atölyeleri ziyaret etti. Vilmos Zsolnay gibi Badar ve Bozsik de Macarlara özgü üsluplarını koruyarak Batı ve Doğu dünyasının tarzını birbiriyle harmanladı. Küçük şehir koşullarında geleneksel, halka özgü çömlek üretiminden zanatkaarlık düzeyinde seramiğe geçişi ilk defa onlar gerçekleştirdi, hem de çağın ve sonraki çağların hayran kalacağı kalitede yaptılar. Bu geleneğin günümüze kadar ulaştığını da özellikle vurgulamak gerekir. Kunszentmartonlu seramik ustası Ferenc Mucsi de bu geleneği yeni perspektiflerle zenginleştirip yaşatanlardan birisi. Sergi açılışına katılacak usta, bu kadim mesleğin temel tekniklerini çark üzerinde sergileyecek. Açılışa ayrıca Kunszentmarton Belediye Başkanı Attila Wenner-Varkonyi de katılarak günümüze kadar devam eden geleneği aktaracak."} {"url": "https://gazetesanat.com/yeryuzunde-bir-an-icin-muhtesemiz", "text": "Şair Ocean Vuong'un Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz adlı romanı Harfa Yayınları etikeyle raflardaki yerini aldı. Vietnamlı Şair Ocean Vuong, yirmili yaşlarında bir oğulun okuma yazma bilmeyen annesine hitaben yazdığı bir mektup formundaki ilk romanı Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz'de, Vietnamlı bir ailenin ırkçı şiddetin kol gezdiği beyaz Amerika'daki hayatta kalma mücadelesini konu ediniyor. Bu geçmişe dönüşler ve sorularla dolu mektubun Küçük Köpek takma adlı yazarı, kendi kimliğini keşfetme macerasıyla ailesinin Vietnam Savaşı'nın damga vurduğu hikayesini iç içe geçirirken, hayatının daha önce annesinden sakladığı taraflarını da paylaşıyor. Küçük Köpek'ten İngilizceyi yeni öğrenen bir çocukken okulda yaşadıklarını, mevsimlik işçi olarak tütün tarlalarında geçirdiği yazları, annesiyle çatışmalı ama sıcak ilişkisini, ilk aşkının yürek burkucu hikayesini ve nasıl yavaş yavaş bir yazara dönüştüğünü dinlerken sadece günümüz Amerika'sının acımasız gerçekliğine değil, dilin iyileştirici, hatta kurtarıcı gücüne de tanıklık ediyoruz. Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz, ırkçılık, sınıf, şiddet, erkeklik gibi meselelere şaşırtıcı bir cesaretle giren, unutulmaz bir roman. Kendi sesini bulan bir oğulun, sesini hiçbir zaman duyuramayacak annesine, sonunda, yazıyla ödediği borç. Vietnamlı Amerikalı şair ve yazar Ocean Vuong 1988'de Saygon, Vietnam'da dünyaya geldi. Northampton, Massachusetts'te yaşıyor ve UMass-Amherst'te ders veriyor. Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz yazarın ilk romanı. Vuong'un T. S. Eliot, Whiting, Thom Gunn ve Forward ödüllerine layık görülen şiir kitabı Night Sky with Exit Wounds'u da Harfa kitapları arasında bulabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/yesilcam-tarihine-damga-vurmus-eglenceli-bir-seruven-turk-sinemasinda-fantastik-filmler", "text": "Türk sinemasının fantastik filmler tarihi, Turgut Demirağ'ın Hollywood filmlerinden esinlenerek 1952 yılında çekmiş olduğu Drakula İstanbul'da isimli filmle başlar. Bram Stoker'ın Kazıklı Voyvoda isimli romanından uyarlanan senaryo, Transilvanya ve Edirne'de geçer. Azmi'nin, Drakula'nın şatosuna avukat olarak adım atmasıyla Fantastik Türk Sineması'nda eğlenceli bir serüvene giriş yapılmış olur. Dünya sinema tarihinde Drakula'nın vampir dişlerinin gözüktüğü ilk film olarak hatırı sayılır bir önem taşır. Kitap ve senaryo arasında bazı değişiklikler gerçekleşmiştir. Bunların en eğlencelisi: Jonathan Harker'ın ağırbaşlı nişanlısının filmde hoş bir dansöze dönüşmesidir. Kimi zaman Amerikan filmlerinin çeşitli taklitlerine öykünen Fantastik Türk Sineması, kimi zaman hepsinin yer aldığı melez filmler üretir. Filmlerin orijinallikten uzak olması, ögeleri yerleştirme kaygısı güdülmesi ve yeterli sermayenin olmayışı; gülünç denilebilecek senaryolar, tiplemeler ve çekim açıları ortaya çıkarmıştır. Cinayet ve uyuşturucu mafyasını çökertmek için gönderilmiş bir ajanı konu alır. Sivil kimliği telif haklarından dolayı Clark Kent yerine Kant Clark olan bu ajan, suçluları döverken pelerini kafasına dolaşan Süper Adamımızdır. Filmin hiçbir sahnesinde uçmaz süper adam. Bunu; Neden geri dönmek için uçmak yerine uçağa binmeyi tercih ediyorsun?, Çünkü ben yalnızca kötülere uçarım sevgilim! gibi yaratıcı bir diyalogla açıklar. 1973 yılında çekilen bu film, hiçbir Hollywood filminde göremeyeceğiniz trajikomik ögeler barındırır. Şeytanlara maaş dağıtılması, bıyıklı karton kutulardan robot yapılması ve erotik sahneleri ile ilginç yorumlanmış bir Yeşilçam filmidir. Çılgın kızın varlığı ise tam bir muammadır. Bedmen, üç genç kadının ölüm nedenini araştırmaktadır. Ancak bildiğimiz Betmen'den daha esnek, daha akrobatikir. Dövüşlerde parendeler atar, amuda kalkar. Çapkındır da kendileri. İstanbul bir suç dalgasıyla kasıp kavrulur ve polisler son çare olarak Amerikalı süper kahraman Kaptan Amerika ve Meksikalı güreşçi Santo'yu çağırır. İşin garip yanı kahramanlarımız bu filmde hiç de alışık olmadığımız bir düşmanla karşı karşıyadır. Bu düşman; örümcek güçleri olmasa da çakısını yanından hiç ayırmayan, kaşları kostümüne sığmayan Örümcek Adam!"} {"url": "https://gazetesanat.com/yesim-kale", "text": "1972 Yılında Ankara'da doğdu. Ortaöğretimi Özel Çavuşoğlu Koleji ve Liseyi Özel Kalamış Koleji'nde bitirdi. İstanbul Diş Hekimliği Fakültesi'nden 1995 yılında mezun oldu. Öğrenciliği sırasında şiir ve makale yazmaya merakı vardı, çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlandı. 2011 yılında SULTANLARIN AŞKI adlı kitabı yayınlandı. Sabrina Fresko, Murat Niş ve Hrd Antwerp'te mücevher tasarımı ve Kariyer Eğitim Kurumları'nda desen ve fashion styling eğitimi aldı. 2020 Ağustos'ta resim yapmaya başladı. Abstract Expressionism arka planı olan tablolarında semboller ve doğadan ilhamlar yer almaktadır. Sanatçı kısa bir süre içinde yaptığı tabloların sayısı artınca karma sergilere katıldı. ulaşılabilir ve özgün sanat niyetiyle ilk kişisel sergisini 30 Kasım-9 Aralık tarihleri arasında La Visione Art Galeri'de açtı. Kasım'da IAAF İstanbul Fuar'ında eserleri sergilenecek olan sanatçı, Paris'te karma sergilere katıldı ve Şubat 2021'de Grand Palais'te bağımsız sanatçılar sergisine katılacak. Teknolojinin geliştiği ve evrildiği, aslonan ve sanal gerçeklik arasındaki farkı anlamaya çalıştığımız şu dönemde Sanatçı Yeşim Kale kendisine renkler ile Çağdaş Sanatın dışavurumunu soyut objelerle başka bir dünya çizerek kendisine bir kaçış yarattığını söylüyor. İzleyiciyle arasındaki köprüyü Tuvalimdeki her şey benden özgün bir görüntü olmalıydı ama seyredenlerin de kendinden bir şeyler bulması ve iletişim kurması için bildikleri öğeleri içermeliydi diyerek özetleyen sanatçı Renklerin Aşkıyla kendimizi tanıyabiliriz. Tıpkı aşıkların birbirine ayna olması gibi. sözleriyle sanatı adına naif bir gönderme yapıyor. La Visione Art Gallery Love To Her."} {"url": "https://gazetesanat.com/yesim-kale-art-studio-tesvikiyede-acildi", "text": "Paris ve İstanbul'daki sergi ve fuarlarda, iki yıldır eserlerini izleyicilerle buluşturan Yeşim Kale, Kuzguncuk'taki atölyesini sanat ve tasarımın kalbi Teşvikiye'ye taşıdı. Böylece, resimlerini daha sık sergilerde görmekle birlikte takı ve mücevher tasarımları da seçkin butiklerde yer alacak. 17 Aralık 2022'de açılışı gerçekleşen Yeşim Kale Art Studio'ya sanat ve iş dünyasından otuz konuk katıldı. Misafirler, showroom'daki eserleri ve mücevher tasarımlarını izledi. Yeşim Kale, stüdyosunda event'ler gerçekleştirmeyi ve firmalara sunum yapmayı düşünüyor. Kişisel ve karma sergi katılımlarını yurtiçi ve yurtdışındaki galeri ve fuarlarda yapmayı düşünen Kale, resim çalışmalarına da stüdyosunda devam edecek. İkincisi, burs verdiğim ve sanat ile ilgili öğrenci sayısını artırmak."} {"url": "https://gazetesanat.com/yesim-kale-roportaji", "text": "Merhabalar, diş hekimliği mesleğimin pratiğini, gerek kendi muayenehanemde, gerek çeşitli kliniklerde, 20 yıl uyguladıktan sonra, 2015 yılında bıraktım. O zamanlar hobi olarak başladığım tasarım çalışmalarımın, profesyonel olarak teknik eğitimini alıp, üretmeye başladım. 2018 Yılında kendi markamla firmamı kurup online tasarım takı satışı yaptım, halen devam ediyor. Yazarlık ise benim için hobiden öte, bir yaşam biçimi... Kendimi yazarak daha iyi ifade edebildiğimi fark ettiğim çocukluk günlerimden beri yazıyorum. 2011 yılında da Sultanların Aşkı adlı bir kitap çıkardım. Kitabımda ve yazılarımda, genellikle, bilinçli ve bilinçsiz davranışları ve sonuçlarını anlatan, sevgi ve aşka dayalı hikayeler yazarım. Hayatın eğitimle, okuyup öğrenerek güzelleşeceğini düşünen biriyim. Cehalete tahammülüm yok ve bilme şansı olan insanların bunu bilmeyenlere öğretmesinin bir borç olduğunu düşünüyorum. Tüm bunlar Ağustos 2020'de bende büyük bir birikim yapmış olmalı ki, beynin görünmeyen düşüncelerini fırça darbeleriyle, şekillerle ve renklerle bir tuval üzerinde anlatmak istedim. Resimlerim soyuttur ama mutlaka anlattığı bir hikaye vardır. Benim ilham kaynağım Aşk'tır. Ve Yaradan'ın sanatıdır. Aşkla yapılan her iş daha güzeldir. Her an Yaradan'ın sanatçılığına şahit olmak, Onun en büyük Sanatçı olduğunu bana her an hatırlatması, insanın yolculuğu, tüm bunlar sanatımda ve tasarımlarımda bana yön verir. Yazmayı hiç bırakmadım, devamlı projeler, hikayeler üretiyorum. Ancak kitap çıkarmak için kendinizi bir yere kapatıp saatlerce yazdıklarınızı yeniden değerlendirip toparlamanız gerekiyor. Uzun zaman geçti doğru, ama ikinci bir kitap projem kesinlikle var. Yayıncımla devamlı görüşüyoruz, ama sosyal medya çalışmalarım çok vaktimi aldığı için kendimi izole edip yazdıklarımı toparlayamıyorum. Yine de 2022 planlarımda bir kitap olacak. Kesinlikle... Aşk ve tutkunuz yoksa, ne sanatınızı ne de ilişkinizi yürütebilirsiniz. Çok zor zamanlarınızda bile sizin vazgeçmenizi engelleyen bir tutku olmalı bu!.. Renkler de kelimeler gibi kendimi ifade ettiğim bir vizyonel tutku... Bir hekim olarak, gri ve beyaz maddeden oluşan ve karanlık ile belli bir derecede, sadece kandan gelen Oksijen ve glikoz ile beslenen beynin, bu kadar renkli işlere, sözlere ve sanata kaynak olması hep beni şaşırtmıştır. İşte orada Yaradan devreye giriyor. Ancak Onun yarattığı mükemmel anatomik, fizyolojik ve gönlü olan bir varlığın da sanat olabileceğini düşünüyorsunuz. Neler yapacağıma gelince... Sağlığım, zamanım ve imkanlarım elverdiği müddetçe, resim yapmaya devam edeceğim. Sergiler, yurt içi ve yurt dışı fuarlar, nereye kadar giderse bu yol, yürümeye hazırım. Aslında resme geç başladığım için yürümek değil uçmam gerekiyor. Çünkü, sanatın sonu yok. Erişebileceği bir zirvenin de olduğunu düşünmüyorum, çünkü her an yüzlerce akım doğuyor. Bildiğimiz sanat akımları evriliyor, sonlanıyor bir başkası oluşuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/yesim-kaleden-yeni-kitap-hikayelerin-prensi", "text": "Sanat ve tasarımlarını, yeni kitabı Hikayelerin Prensi ile taçlandıran sanatçı-yazar Yeşim Kale, kitap kapağını da resimlerinden biriyle yaptırdı. Kale'nin yeni kitabı Arısanat yayınlarına bağlı Hatıra Kitap etiketiyle raflardaki yerini aldı. Tasarım şehri Milano seyahati sonrasında, sanatını günlük hayatta kullanılan tasarım objelere de yönlendirecek olan sanatçı, döner dönmez müjdeli haberi okuyucularına duyurdu. İlk kitabı Sultanların Aşkı 2010 yılında diş hekimliği yaptığı sırada çıkan sanatçı ve yazar Yeşim Kale, o kitabında Hürrem Sultan'ı ve onun düşünce yapısını kurgulayarak anlatmıştı. İkinci kitabı Hikayelerin Prensi ile yaşadığı, çevresinde ve sosyal medyada gözlemlediği gerçek olayları kurgu hikayelerle anlatıyor. Kimi zaman fantastik bir hikayede insanların içe dönük konuşmalarını işliyor, kimi zaman fütüristik bir hikayede geleceğin neler getirebileceğini ele alıyor. Yeşim Kale'ye başarılar diliyor ve kitap tanıtım toplantısını merakla bekliyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/yesim-kalenin-renkli-insanlar-siyah-beyaz-sozler-adli-sergisi-yesim-kale-art-galleryde-acildi", "text": "Yeşim Kale'nin 5. kişisel sergisi Renkli İnsanlar, Siyah Beyaz Sözler, 7 Mayıs 2022'de Kuzguncuk Yeşim Kale Art Gallery'de bir açılış kokteyli ile sanatseverlerin beğenisine sunuldu. İnsanlar, iç dünyalarında keşfedilmemiş bir kainat taşırlar. Herbiri rengarenk, herbirinin sıfatları ayrı ayrı ve hepsi de çok değerlidir. Ancak iletişim konusunda çok renk kullanmazlar. Gerek kendileriyle, gerek aileleri ve toplumla siyah beyaz kelimelerle konuşurlar. Onlara renklerinden söz etmezler. Çünkü anlaşılamamaktan korkarlar. İç dünyalarının renklerinin farkına varmış ve bunu gösterebilen insanlar azdır. Toplumsal baskı ve korkularına rağmen, bu renkleri, yetenekleri vasıtasıyla ortaya çıkarırlar. Resim, heykel, müzik, edebiyat vb sanatları işleri olarak benimserler ve iç dünyalarındaki soyut renkleri somutlaştırırlar. Yeşim Kale, Renkli İnsanlar, Siyah Beyaz Sözler sergisinde metaforlarla insanların psikolojisini ve sosyal dünyalarını göz önüne seriyor. Yeşim Kale'nin 5. kişisel sergisi Renkli İnsanlar, Siyah Beyaz Sözler, 7 Mayıs 07 Haziran 2022 tarihleri arasında Kuzguncuk Yeşim Kale Art Gallery'de ziyaret edilebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/yesim-tasi-efsanesi", "text": "Yeşim Taşı Efsanesi, üç arkadaşın başından geçen fantastik olayları, Türk mitolojisini merkeze alarak akıcı bir üslupla ele alıyor. Hikayede yer alan Türk kültürü ile ilgili karakterler ve destansı olaylar okuru daha ilk sayfasından macera dolu bir yolculuğa çıkartıyor. Ömer Ünal'ın kaleme aldığı romanda kullanılan adlardan, olay kurgusunun örüldüğü ana konuya kadar Türk kültürüne ait unsurların yer alması da ayrıca dikkat çekiyor. Olayların akışı, bir sonraki bölüme karşı olan merakla harmanlanınca kitabın nasıl bittiğini anlayamıyorsunuz. Bilge Kağan, Dede Korkut, Hızır ve mitolojik varlıklara kadar pek çok konuda genel bir bilgi sahibi olacağınız Yeşim Taşı Efsanesi serisinin ilk kitabı Karanlık Dünya'ya Yolculuk okurlarını gizemli bir serüvene davet ediyor. Özenle okuduğum ve beğendiğim mitolojik bir kitap. Devamını bekliyorum."} {"url": "https://gazetesanat.com/yesim-ustaoglunun-sirtlarindaki-hayat-belgeseli-yayina-acildi", "text": "İstanbul Modern Sinema, Covid 19 salgını nedeniyle geçici olarak kapandığı dönemde sanatseverleri dijital platformlarda konuk etmeyi sürdürüyor. Yeşim Ustaoğlu'nun Sırtlarındaki Hayat adlı belgeselinin uzun versiyonu müzenin web sitesi üzerinden yayına açılıyor. İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg A. Ş'nin katkılarıyla sinemaseverlere evde de sinema keyfi sunuyor. 2019 yılında müzenin Yönetmenlerle Buluşma film programında bugüne kadar çektiği tüm filmleriyle izleyiciyle buluşan Yeşim Ustaoğlu'nun Sırtlarındaki Hayat adlı belgeselinin uzun versiyonu, Ustaoğlu'nun desteğiyle, İstanbul Modern'in web sitesi üzerinden izlemeye açılıyor. Film, 16-30 Nisan arasında izlenebilecek. Yeşim Ustaoğlu'nun 2004 yılında Bulutları Beklerken adlı filmine mekan ararken tamamladığı Sırtlarındaki Hayat Rize'nin Çamlıhemşin ilçesindeki Topluca köyünde çekildi. Belgesel, sırtlarında taşıdıkları ağır fiziksel yüklerin yanı sıra yaşam şartlarının zorlukları ve ailelerini çekip çevirmenin de getirdiği ağır yükün altında ezilmeden büyük bir dayanıklılık gösteren, her şeye rağmen şarkılarından ve yüzlerindeki gülümsemeden vazgeçmeyen kadınlara odaklanıyor. Uçsuz bucaksız ormanlarla çevrili, dinmeden yağan yağmurların ve akarsuların seslerinin yankılandığı bölgeye içeriden bir bakış sunuyor. Yönetmenlerle Buluşma programı kapsamında Ustaoğlu'nun sineması ve yönetmenliği üzerine Müge Turan'la yaptığı söyleşiyi aşağıda izleyebilirsiniz. Söyleşi ayrıca müzenin web sitesi ve YouTube kanalı üzerinden de izlenebilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/yetenegiyle-10-yasinda-fazil-sayi-buyuleyen-piyanist-iraz-yildiz-anlatiyor", "text": "Hoş bulduk, çok teşekkür ederim. Gittiğim kreşte müzik öğretmenim kulağımın iyi olduğunu, duyduğum sesleri aynı şekilde verebildiğimi söylemiş anneme. Annem de bunun üzerine piyano öğretmeni Sezgin Suna'ya götürmüş beni. Antakya'dayız o zamanlar. Çocuk şarkılarıyla çalmaya başlamışım. Pek hatırlayabildiğim bir dönem değil doğrusu. İşin aslı annem beni piyanist yapmak istiyor. O klasik müzik hayranı ve diş hekimi. Sezgin Suna'ya soruyor İlerleyebilir mi? diye. Sezgin Hoca'dan onayı alınca da beni Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda Çağla Çoker'in yanına götürüyor. İlk başta zor oluyor tabii. Oyuncaklarla piyano dersi yapıyoruz. Çok da hiperaktif bir çocukmuşum. Hatırlıyorum; annem saatlerce yanımda otururdu ben çalışırken. Çalıştığım eseri en iyi şekilde çalana kadar da yanımdan ayrılmazdı. Babamın tayini üzerine Antalya'ya taşındık. O zaman 6 yaşındayım ve konservatuvar 7 yaşından önce almıyor. Okul müdürü Engin Sansa. Kendisine annem rica ediyor beni bir kere dinlemesini. Dinledikten sonra seviyemi çok iyi buluyor ve okula almaya karar veriyor. Dönem kaybetmeden eğitimime devam ediyorum. 11 yaşına kadar Antalya Devlet Konservatuvarı'nda Rauf Ulusoy ve Yuriy Sayutkin ile çalışıyorum. Ben ve ailem için hangi şehirde olduğumuzdan çok, ne kadar yol katettiğim önemliydi hep. Tabii ki kolay bir durum değil. Adaptasyon süreci zor oluyordu. Fakat sürekli yeni eserler, yeni teknikler öğrendiğim için zaman da çok yavaş geçmiyordu. Adana'da Çağla Hoca ile çalışmalarım biraz daha rahattı. O işin başıydı. Çağla Hoca çok tatlı, çok yumuşak bir hocaydı ve ben derslerden çok keyif alıyordum. Sonra Antalya Devlet Konservatuvarı'na geçince işin rengi değişti. Rauf Hoca ile de rahat rahat çalışırken kendimi Yuriy Hoca'da buldum. Sert, disiplinli... Bir de çok yaramazdım. Derslerden kaçardım. Okul bahçesindeki heykellere giysiler giydirirdim. Yuriy Hoca bana gerçek anlamda nasıl çalışılırı öğretti ve ondan teknik anlamda çok şey öğrendim. O senelerde annem ve ben Besim Akkuş ile tanışıyoruz. Kendisi Antalya'da çok değerli bir müzik öğretmeni. Eşi Emel Akkuş ise kız kardeşimin ilkokul öğretmeniydi. Antalya Piyano Festivali zamanı piyanonun akordunu Besim Hoca yapardı. Ben de onu izlerdim. Bir gün yine akort yaparken Fazıl Say'ın eski menajeri Kadir Dursun ile karşılaştık. Besim Hoca Iraz'ı bir dinle Schubert çalıyor, bak bakalım beğenecek misin? diye sordu ve ardından ben Schubert'in Impromptusunu çaldım. Kadir abi ile öyle tanıştık ve bu sebeple Antalya Piyano Festivali'nin Genç Yetenekler Konseri'ne seçilmiş oldum. O sene Belediye Başkanı Mustafa Akaydın oldu ve festivalin tanıtımı için bir basın toplantısı düzenlemeye karar verdiler. Fazıl Say ile orada tanıştım. Fazıl Hoca benden bir şeyler çalmamı istedi ve orada da Schubert Impromptu çaldım. Eser bittikten sonra Fazıl Hoca anneme eğitimime Bilkent Üniversitesi'nde devam etmemin daha doğru olacağını söyledi ve 2 ay içinde Ankara'ya taşındık. 12 yaşındayken ülkemizin en değerli vakıflarından Çağdaş Eğitim Vakfı Kurucu Başkanı, çok değerli Berrin Yoleri'nin desteğiyle Bilkent'e geçtim. Gülnara Aziz ile 2.5 sene çok sıkı çalıştıktan sonra Prof. Ersin Onay'ın öğrencisi oldum. Ersim Hoca'm bana hem müzikal hem teknik anlamda çok şey öğretti. Kendisi harika bir piyanist ve harika bir pedagog. Piyanonun dışında bitirmem gereken başka dersler de vardı. Genel olarak çalışarak geçti diyebilirim. Fazıl Say ve arkadaşları ile Bodrum ve İstanbul'da konserler verdim. Borusan Quartet ile Zurich Tonhalle'de Erkin Quintet seslendirdik. Benim yaşımdaki biri için çok önemliydi bu konserler. Yurt dışı kültürel anlamda güzel bir deneyimdi. 4 sene kaldım. Brüksel Kraliyet Konservatuvarı, Rotterdam Codarts ve Paris'te Ecole Normale de Musique'de çok iyi hocalar ile çalıştım. Chopin çalmayı çok severim. Romantik dönem bestecilerinin eserlerini çalmak beni daha çok heyecanlandırıyor. Chopin, Schumann, Rachmaninoff en sevdiklerimden. Ben eskileri çok severim. Simon and Garfunkel, Bee Gees, Queen. Bunların dışında hoşuma giden her türlü sanatçıyı, müziği dinliyorum. Vangelis'ten Johnny Cash'e, Yanni, Aznavour, Dalida, Edith Piaf'tan Emmylou Harris'e. Bu isimler günlük hayatta bana en çok eşlik edenler. Katkıları saymakla bitmez tabii. Uzun tarihlerinden, köklü ve zengin kültürlerinden gelen bu duygular, müzik ve edebiyatla çok iyi beslenmiştir. Rus Beşlisine baktığımız zaman Dünya'nın her bir köşesine kadar ulaşmış bir müziğe sahipler. Dinlediğimiz zaman hepsi de bestecilerin kendilerine özgü tarzlarının yanında, Rus halk şarkıları ve geleneksel ezgilerinin ön planda olduğu başyapıtlar. Ruh halime göre kategorize etmiyorum. Canım o anda ne dinlemek istiyorsa onu dinliyorum. Bazen Tchaikovsky bazen Hair Müzikali. Nazan Öncel de hoşuma gidiyor. Paul Auster'in çoğu kitabı... En sevdiklerim Brooklyn Çılgınlıkları ve Görünmeyen. Küçük Prens ve Martı Jonathan Livingston başucu kitaplarımdan. Mitoloji ve Dünya tarihiyle ilgilenmek hoşuma gidiyor. Elbette. Planım ülkemin her köşesinde konser vermek, birkaç albüm yapmak, her yerde çalmak. Avrupa'da aldığım eğitim ve ulaştığım seviyeyle ülkemin bir adım daha ileri gitmesi için elimden gelen her şeyi yapmaya hazırım. Yıllarca yurt dışında kalıp çok değerli hocalarla çalıştım ve bunun bana en büyük kazancı belki de kendi ülkemdeki hocaların onlardan hiçbir farkının olmadığını, tam tersine fazlasının olduğunu görmemi sağlamasıydı. Prof. Ersin Onay benim eğitim hayatımdaki en büyük kazançlarımdan biri. Ben ülkemi, bayrağımı çok seven biriyim. Çok zengin bir kültüre sahibiz ve bu zenginliği de en iyi bildiğim şekliyle, yani müzikle yurt dışında tanıtmak en büyük hedeflerimden biri. Iraz Yıldız'ın 2017'de İstanbul Zorlu Performans Sanatları Merkezi'ndeki performansı. Çaldığı beste Fazıl Say'ın Nazım adlı uzun eserindendir."} {"url": "https://gazetesanat.com/yetkin-yagci-kendime-ornek-olarak-babami-aliyorum-benim-esin-kaynagim-rol-modelim-babam", "text": "Yetkin Yağçı: Ailemdeki tüm bireylerin uğraş alanı Sanat olan bir ailede doğdum. Yaşıtlarım oyuncak bebek, araba veya oyuncak silahlarla oynarken ben babamın atölyesinde sanat objeleri ile oynuyordum. Diğer çocuklar parklarda oyun oyun oynarken, gezerken tozarken ben çamur teknesinde çamurla vıcık vıcık oynar kendimce babam gibi heykeller yapardım. Oyuncak arabalarım; tornavidalar, penseler, modelaj kalemleri, resim boyaları, tualler, çekiçler idi. Tiyatrolar, konserler, sinema salonları ve en önemlisi babamın fotoğraf makinası benim kendimi geliştirmeme neden oldu. Ayrıca ailemin zamanında sinema salonlarının olması, amcalarımın ressam olması, annemin çocukluğumdan beri hiç boş oturmadan üretmesi, babaannemin ut çalması, kardeşimin opera bölümünde okuması, akrabalarımın tiyatro, resim, heykel, grafik tasarımla uğraşması beni otomatik olarak sanata itti, sevdiğim ve yetenekli olduğum alana... Kameranın arkasından dünyaya bakmak, akan yaşamı, insanları gözlemlemek ve beyaz perdeye yansıtmak hep hayalim oldu. Ve hayalimi beyaz perde olmasa bile televizyon ve internete taşıdım. Heykel atölyesinin tozlu ortamında, resim boyası ve tiner kokulu resim atölyelerinde sürdü yaşamım ve ulaştığım nokta tutkum oldu. Böyle bir ortamda büyüdüğüm için ister istemez sanat hep yanımda oldu ve büyük bir tutkudur her zaman. Resim, heykel, tasarım, müzik vb tüm yarışmaların katılımcıya, sanatçıya çok faydasının olduğunu düşünüyorum. Çünkü; Ben resim yapmayı üreterek öğreniyorum. Yarışmalara katılarak kendimi geliştiriyorum. Mesela grafik tasarım konusunda örnek verirsem, kullandığım photoshop, Illustrator gibi programları bir eğitim almadan araştırarak, deneyerek kendi kendime öğrendim. Yarışmalara katılarak program bilgimi geliştirdim, tasarım kültürümü zenginleştirdim. Aynı şey kısa film ve fotoğrafta da geçerli. Bazı sanatçılar veya bazen sanatçılar durduk yere üretemiyor. Ama bir amaç olunca üretim süreciniz hem hızlanıyor hem de daha nitelikli işler üretmiş oluyorsunuz. Unutmadan, Güzel Sanatlar Fakültesine girmemde bana çocukken katıldığım resim yarışmalarının çok faydası oldu. Yarışmalara katılmamla daha sonra profesyonel yaşamda da proje üretmek bana çok basit gelmiş oldu. Çünkü kendimi bildim bileli yarışmalara katılıyorum, sergilere katılıyorum. Bazı sanatçılar yarışmalara katılmaya çekinir fakat benim böyle bir korkum yok bu yüzden çok avantajlı ve şanslıyım. Kendime örnek olarak babamı alıyorum. Benim esin kaynağım rol modelim babam. Babamla birlikte çalışıp daha sonra artık kişisel bir sergi açmam gerektiğini düşündüm. Tabi ki daha öncesinde babamla birlikte birçok karma sergide bulundum. Fakat kişisel olarak ilk sergimiz Baba-Oğul sergisiydi. Önümüzdeki süreçte bu sergiyi tekrarlamayı çok istiyorum. Problem aslında çok fazla. Her bireyin uğradığı şiddet aslında farklı. Bence kadına şiddetin temel sorunu, eğitimsizlik ve yetiştirilme tarzı! Çocuklarımızı kadın, erkek gibi değil insan gibi yetiştirmemiz gerekiyor. Şiddet sadece fiziki olarak değil. Şiddetin her türlüsünden uzak duralım. Uzak duramıyorsak yardım alalım. Ben hayatımda birçok kez kadınlarımıza yapılan şiddete maruz kaldım ve bu olaylar beni çok fazla etkiledi ve etkilemeye devam ediyor. Kadınlarımıza yapılan bu şiddeti kendi olanaklarımla, becerimle bir film, fotoğraf ile topluma gösterme sebebim çok etkilenmiş olmam sanıyorum. Lütfen şiddete göz yummayalım. Sustuğumuz zaman elbet bir gün sonu kötü bitecek. Konuşmaya cesaretimiz olsun! Karantina döneminde, birçok sanatçı gibi üretme imkanım oldu. Bu kapanmayı fırsata çevirmek istedim ve üretim sürecimden memnunum. Yaptığım resimler, çizimler insan odaklı. Karantina öncesi ve karantina zamanını değil sonrasını resmetmeye çalıştım. Genel konseptim Sosyal Mesafe oldu. Sosyal mesafeye dikkat eden ve dikkat etmeyen insanları resmetmeye çalıştım. Esinlendiğim televizyon ve internette gördüğüm kalabalıktı. Özellikle 10 Nisan Gecesi sokağa çıkması yasağının ilan edildiği gece.. İnsanların marketlere, bakkallara akın ettiği gece beni çok etkiledi ve o gecenin resimlerime etkisi çok fazla. Önce insan kendini tanıdı ve kendini dinledi. İnsan kesinlikle kendine yabancılaşmadı zaten yabancı olduğunu fark etti. Tabi ki var. Sanatçının her zaman ileriye dönük planları ve özellikle solo bir sergi planı olmalı. Neden üretiyoruz ki? Siz dünyanın en iyi marangozu olun, sanatçısı olun, avukatı olun, sizi kimse tanımıyorsa hiçbir önemi yok! Siz kendinizi göstermezseniz sizi kimse tanımazsa en iyi olmanın hiçbir anlamı yok. Bu yüzden ürettiklerinizi paylaşmanız göstermeniz çok önemli."} {"url": "https://gazetesanat.com/yigit-guralp-ile-damla-karakus-soylesi", "text": "Yiğit Güralp, kendisini kimsenin üstünde durmadığı şeylere çok değer veren biri olarak tanımlıyor. Pek çok şey daha söylüyor ama İyi Hissettiren Yazılar'ı okuyunca en çok bu tanımın karşılığını hissedeceksiniz. Ve ne kadar eğlenceli biri olduğunu da... Bu kitabı okurla tanışmak için iyi bir başlangıç olarak düşünmüş Güralp. Çok haklı. İyi hissetmeye, iyi hissetmenin gerçek tanımını bilmeye ve her zaman iyi hissetmenin mümkün olmadığını kabullenmeye olan ihtiyacımızın bir ispatı gibi geliyor bana sohbetimiz. Hal böyle olunca da sayfalar uzadıkça uzuyor. Tıpkı kitabın kendisi gibi sohbetimiz de yanına bir kahveyi hak ediyor, benden söylemesi. Aslında Sınav ile ismimin ortalarda dolaşmaya başladığı 2000'lerde Keşke kitaplarınız olsa, gibi dileklerle karşılaşmaya başlamıştım. Ama 20'li yaşlarımın sonlarıydı, bu yaşta Onu yapıyorsun, şunu da yapıyorsun, kitap yazmayan bi sen kalmıştın, şimdi de kitap mı yazıyorsun? cümlelerini işitmekten bir hayli çekindim. Daha sonra çoğu şeyin zaten bizden önceki ustalarca söylendiğini de fark ettim. Herkesin söylediğinden daha başka türlü söylemek asıl hünerdi. Bunun için de alelacele yazmak değil yaşamak, biriktirmek, demlemek gerekiyordu. Böylece biraz daha olgunlaşıp, yaşadıklarımı kendi içimde yerleştirmeyi, doğru sonuçları çıkarabilmeyi ve farklı bir bakış sunup sunamayacağımı görmek için bekledim. Şimdi tam 45 yaşındayım. Öğrenme bitmiyor ama daha doğru zaman şimdi ve bundan sonrası diye düşünüyorum. Hazır olunan zaman en doğru zaman. Bazen okur ya da seyirci ya da sizden başkaları hazırdır. Ama siz hazır değilsinizdir. Bazen de siz çoktan hazırsınızdır ama onlar ya da şartlar hazır değildir. Doğru zaman eylemin tüm muhataplarının hazır olduğu zamandır, böyle inanıyorum. En meşhur örnek, Haldun Taner her sabah kalkıp mutlaka zihni bir kağıda dökmeyi önerir. Haldun Bey'i bir usta olarak çok sevmeme rağmen ben, o her gün yazanlardan değilim. Çünkü yazmak, her şey hazır olunca daktilo ettiğimiz an aslında. Yazarak artık kayda geçeceğiniz şeyler hazır olana kadar izleme, dinleme, üzerine düşünme, bir sonuç çıkarma, notlar alma ve bunları kategorize edip kurgulama kısmı var. Bu kısım çoğu yazarın çalışmıyor göründüğü, yatıyor zannedildiği kısım. Oysa bizim esas rutinimiz işlemcimizin sürekli çalıştığı ve yazmadığımız ama yazmaya hazırlandığımız bu uzun süreçler. Bende de işler böyle yürüyor. Okumaya düşkünlüğüm ve kırtasiye merakım kendimi bildim bileli vardı. Defterlerim, kalemlerim olsun, onlara yazayım, karalayayım buna bayılırdım. Bir de kompozisyon yazma saatlerinin gözdesiydim. Ajandalara şiirler yazardım. 12 yaşında anneannemi otobüs terminalinde uğurladıktan sonra yazdığım şiirler falan var. Kimlere ne komik ne duygulu şiirler yazıldı. Bugün geriye bakınca hepsi amatör şeyler tabii. Özetle ilk filmimin fikrini satıp senaryomu yazmadan önce bir yirmi sene böyle bol bol defter doldurup, ajanda karalamışlığım, kompozisyonlar, şiirler yazmışlığım var. Bir iki müzik, moda, aktüel dergilerinde de yazılarım yayımlanmıştı. Yani içimde bir yazma tutkusu var ama ne yöne akacağını bilmiyor gibi bir durum. Okullarımız ve çevremiz bu konularda yetersiz biliyorsunuz. Belki çok daha önce yönlendirilebilirdim ama olmadı. Beni sinema senaryosu dışında belli bir düzen ya da farklı biçimlerde yazmaya yönlendiren kendi yaşıtlarım ya da benden büyük ustalar olmadı. Aksine hep genç insanlar beni bu yola davet etti. On beş yıldır sosyal medya platformlarını aktif kullanıyorum. Twitter'da her tür görüşümü filtresiz olarak ifade ediyorum. Masa Dergi'nin kurucusu Gamze İyem, 2017'de beni biraz filmlerimden ama daha çok da sosyal medyadan takip ediyor ve bakış açımı ilgi çekici buluyormuş. Dergimize sizi bir ay konuk yazar olarak misafir edebilir miyiz? diye sordu. Denemek istedim. Bir ay diye başladık. Düzenli olarak beş yıla yakın sürdü. Sonra Medya Koridoru'nun kurucusu Canan yazılar istedi. Ve ardından Cumhuriyet Gazetesi'nden genç kardeşlerim Çağdaş, Mehmet ve Berrin ara sıra Cumhuriyet için de yazılar yazmamı önerdiler. Kitabın tohumlarını atan, beni düzenli olarak denemeler yazmaya yönlendiren bu insanlar oldu. Bu beş yılın sonunda dönüp baktığımda pek çok farklı türde yazılar yazdığımı gördüm. Okuyucular kitap istediklerini daha sık ifade etmeye başladılar. Gamze dergiye biraz ara verip, bir yayınevi kurdu ve ilk kitaplardan birinin benim kitabım olmasında ciddi biçimde ısrar etti. Talepler iyice ete kemiğe bürününce ben de biriken yazılarımı temalara ayırdım, yeniden elden geçirip, seçtiğim başlığa hizmet edecek şekilde baştan kurguladım. Bir yapım şirketim var. Orada afişlerimizi tasarlayan Cem Gürgen ile kapağa çalıştık. Yeni yazılar da ekledim. Ve başlangıç olarak İyi Hissettiren Yazılar'ın okur için iyi bir tanışma olacağına karar verdim. Bu kitabı en çok Gamze'ye ve son yıllarda hayatıma giren bu genç insanlara borçluyuz. Evet, çok fazla yazım var. Aslında ilk kitabım Biraz Sert adını taşıyordu. Dünyanın bu çileli dönemini hazırlayan insan tiplerinden, bakış açılarından söz ediyordu. Sonra onu ikinci kitap olarak ileri attım. Başlangıçta zaten çağ yorgunu olan insanların biraz iyi hissetmeye ihtiyaçları var dedim. Okur da buna teveccüh göstermiş görünüyor. Arayı çok açmadan yeni yılın ilk günlerinde rafta olacak şekilde Biraz Sert'i yayına hazırladık. Gününü bekliyor. Bu ilk iki kitapta aşktan, evlilikten, cinsellikten hiç bahsetmiyorum. O da üçüncü kitabın teması. Yaza yetiştirmeyi arzu ediyoruz. Şimdilik ilk üçleme böyle. Ama Gamze'nin gönlünde benim romana yönelmem var. Benim hedefimde sinema ve senaryoyla ilgili birikimlerimi paylaşacağım bir başka üçleme var. Yine hakkında hiç yazılı yayın çalışılmamış birkaç değerli ismin biyografileri var. Bunlar sağlığım, ömrüm el verdiği müddetçe sürecek gibi görünüyor. İşte benim böyle daha ilk kitap çıkınca altıncı kitabımı planladığıma, büyük büyük niyetlerim olduğuna bakmayın. Aslında her filmimi en son filmim olacakmış gibi yapıyorum. Çünkü bilemeyiz, belki bir daha yapamayabilirim. Bu beni insan doğasında var olan kaçınılmaz hırstan ve onun yıkıcılığından koruyor. Yani içimde hiç ölmeyecekmiş ve her şey yolunda gidecekmiş gibi fikirler üreten biri var, bir yandan da bu adrenalini en az yıpratıcı biçimiyle gerçekçiliği elden bırakmadan yaşamaya çalışıyorum. Çünkü o gerçekleştirme tutkusu çok büyük bir fırtına. Büsbütün ona kapılırsanız insanlık alemi içinde çokça hayal kırıklığı da barındırıyor, onlara çarpa çarpa paramparça olursunuz. Hayallerinize gerçeklikle söz dinletebiliyor, gerçekliğin de hayalleri büsbütün kısırlaştırmasına izin vermiyorsanız bir yaşama demokrasisi oluşturuyorsunuz. Doğum ve ölüm arasında bize düşen şey bu dengeyi kaybetmemek. Bazen kaybolur. Toparlamak gerek. Ah keşke dediğiniz gibi olsa. Yani geçmişe döndüğümüzde hep göz yaşının değil de bir tebessümün izi kalabilse. Bu bizim ailemizin, en çok da ailede benim becerebildiğim bir özellik. Ama toplumun büyük bölümü yaşadığı travmaların da etkisiyle katarsisini ağlayarak yaşamayı ve sonra hep ağladıkları anları hatırlamayı ve yine sonra buna da ağlamayı seçiyor. Hüznü kutsayan ve her yanı onunla sıvayan bir ruh halimiz var keza asaplar fena halde bozuk. Ben kitapta bol bol bunu tersine çevirmeyi, bunu becerebilenlerin kültürümüzdeki varlığını hatırlatmaya çalışıyorum. O yüzden Türkçede vedalaşırken ağlaya ağlaya değil güle güle deriz. Başka hiçbir toplumda gülmeyi dileyerek hoşça kal demek diye bir şey yok. E ne oldu da özümüz böyle pozitif ve olgunken biz bu kadar arabesk olduk? Neden kına yakılırken bile gelin ağlatılıyor? Ya da geçmişteki popüler kadın erkek isimlerinin bile üzerinde incelikle düşünülmüş anlamları varken neden bu kadar anlamsızca, inceliksiz ve düşüncesizce yaşamaya başladık? Kitap, bunlar üzerine düşüneceğimiz sorular ve yanıtlar üzerinde de duruyor. En başta da söylediğim gibi günlük düzenli yazma alışkanlığı edinemedim. Bu yüzden çok arzu ettiğim halde günlük de tutamadım. Ama dedim ya bolca kaydederim ve hafızam çok iyidir. Bana bu kitap ve bundan sonrakilerle ilgili en iyi hissettiren şey, yaşadığım şeyleri bu metinlerin basılması sayesinde de sonsuzluğa doğru kayda geçiyor olmam. Bazen ailemle gülüyoruz, hani diyorum Yaşar Nuri Öztürk'e nasıl bir özenmişsem! O da artık bir soru sorulduğunda 'Şu kitapta yazmıştım, açıp bakınız,' diyordu. Bu müthiş bir rahatlık. Tam hafızamın belleğime ağır geldiği yaşlarımda ilk 45 yılda ne yaşadım ne anladım ne sonuç çıkardıysam, şimdi hepsini derli toplu kayda geçiyorum. Eğer bi bu kadar daha ömrüm varsa hayatımın ikinci yarısına tertemiz giriyorum. Bu müthiş iyi hissettiriyor. Eğer doğru anladıysam demek istediğiniz haz odaklı, tatmin öncelikli yaşamak sanırım. Bu sürdürülebilir bir durum değil. Hayatta haz alınan anlar var. Bu söyleşiden haz alıyorum mesela. Ama sürekli söyleşi yapamayız. Söyleşiye konu olacak üretimler yapmalıyız ki üzerine söyleşebilelim ve haz alalım. E üretmek için de çalışmak gerekiyor. Çalışmak da haz verebilir ama yorucudur da. Sabır da ister. Bıkkınlık da verebilir. Şuradan da örnek vereyim. Drunk filmi biraz yanlış anlaşıldı. Oh mis gibi ne güzel içiyorlar, alkol candır yeaa, gibi bir övgü var filme. Oysa film şunu diyor: Alkol dostunuz değildir. Bu yüzden onu sadece kutlamalar vesilesiyle almayı öneriyoruz. Bir şeyi kutlamak için de başarmanız, başarmanız için de çalışmanız gerek. Esas iyi hissettiren çalışırken çekilen acıların sonunda başarmanın verdiği hazdır. Dilerim anlatabilmişimdir. Sınıf mücadelesi, eşitsizlik ve bunun kaçınılmaz olarak tetiklediği kompleksler. Dünya bunun üzerine kurulu. Kompleks her statüden insanın paçasından akıyor. Kendini ciddiye almamak bu yüzden iyi hissettiriyor. Formalist, yani şekilci olan her şey bize bir yerde o şekli alamadığımız ya da o forma sahip olamadığımız, o klanın üyesi olmadığımız için kötü hissettirir, öteki ilan eder. İyi hissetmeye dair her şeyi o forma, o üyeliğe sahip olmak sanırız. Oysa bu sonsuz bir kısır döngüden başka bir şey değildir. Hani toz duman bulutu halinde yedi sekiz çizgi film kahramanı kavga eder. Sonra biri o bulutun içinden çıkar ve rahat bir nefes alır. Tozun dumanın içinde döne döne birbirini dövenlere gülümseyerek bakar. Ben, o gülümsemeyi öneriyorum herkese. Çıkın o pata küteden."} {"url": "https://gazetesanat.com/yildiz-holding-koleksiyonundan-burhan-dogancay-ekrem-yalcindag-sergisi-contemporary-istanbulda", "text": "Yerli ve yabancı çağdaş sanat galerilerini bir araya getirecek olan Contemporary İstanbul Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı'nda Yıldız Holding koleksiyonundan Burhan Doğançay & Ekrem Yalçındağ sergisi de ziyaretçilerle buluşacak. 5-6 Ekim'de ön izleme, 7-10 Ekim'de ise genel ziyaretçiye açık olarak yerli ve yabancı çağdaş sanat galerilerini Tersane İstanbul'da bir araya getirecek olan 16. Contemporary İstanbul çağdaş sanatın en gözde örneklerini ziyaretçilerle buluşturacak. Contemporary İstanbul Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı'nda ayrıca Yıldız Holding koleksiyonunda bulunan Burhan Doğançay ve Ekrem Yalçındağ'ın eserlerinin de yer aldığı bir sergi de düzenlenecek. Ekrem Yalçındağ'ın düzenleyeceği sergide, Yıldız Holding'de geçtiğimiz yıllarda sergilenen İmgeler ve Göstergeleriyle Burhan Doğançay ve Ekrem Yalçındağ'ın Renk, Doğa, Ornament ve Öteki Şeyler Üzerine sergilerindeki eserlerden oluşan bir seçki CI 16'da sanatseverlerin beğenisine sunulacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/yildiz-holdingin-konusan-yazilar-sergisi-ziyarete-acildi", "text": "Yıldız Holding sanat koleksiyonunda yer alan ve İslam sanatının en güzel örneklerini bir araya getiren Konuşan Yazılar sergisi, bu yıl Ramazan ayında da Yıldız Holding'in Çamlıca'daki Sergi Salonu'nda ziyarete açıldı. Sergide Bakkal Arif Efendi, Mehmet Nuri Sivasi Efendi, Mahmut Celalettin Efendi ve pek çok büyük hat sanatçısının benzersiz eserleri sanatseverlerle buluştu. Faaliyette bulunduğu coğrafyalarda sanata verdiği destekle de topluma fayda sağlayan Yıldız Holding, Çamlıca'daki Genel Merkezi'nde bulunan sergi salonunda hayata geçirdiği Konuşan Yazılar sergisini bu yıl Ramazan ayında da ziyarete açık tutuyor. Küratörlüğünü Mustafa Cemil Efe'nin gerçekleştirdiği Konuşan Yazılar sergisinde, aralarında muhafaza ve nazar ayetlerinin yanı sıra, dua ve niyazların işlendiği çok sayıda değerli hüsn-i hat eseri sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Ülkemizi derinden etkileyen deprem felaketi sonrası, bu yıl Ramazan ayını buruk bir şekilde karşıladıklarını söyleyen Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ülker, yaşanan acıların, ülke insanı olarak hepimizin derin köklerle birbirine bağlı olduğunu yeniden hatırlattığını vurguladı. Konuşan Yazılar sergisindeki eserlerin bu kültüre ilişkin mesajlar taşıdığını söyleyen Ali Ülker, Sergideki birbirinden kıymetli eserler, geçmişte de büyük acılarla yoğrulan bu toprakların, inanç, sabır ve dayanışma geleneğine dair hepimize çok değerli ipuçları sunuyor. Üzüntülerimiz ne kadar büyük olursa olsun, 'Allah'ın rahmetinden ümit kesmememiz' gerektiğini bizlere hatırlatan bu köklü geleneğin izlerini sürmek isteyen herkesi Ramazan ayında Yıldız Holding Sergi Salonu'na bekliyoruz dedi. Konuşan Yazılar sergisi, her gün 09:00- 17:00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/yildiz-kenter-belgeselinin-cekimleri-basladi", "text": "Her anı tiyatroyla dolu 91 yıllık ömrünün ardından 2019 yılında aramızdan ayrılan Yıldız Kenter'in hayatını anlatan belgeselin çekimleri Selçuk Metin'in yönetmenliğinde başladı. Prof. Dr. Dikmen Gürün'ün danışmanlığını üstlendiği belgeselin senaryosu ise Zeynep Miraç tarafından kaleme alındı. Belgeselin, Temmuz ayında ENKA Sanat'ta gerçekleştirilecek bir prömiyer gösterimle izleyiciyle buluşması hedefleniyor. ENKA Sanat, Türk tiyatro tarihinin yapı taşlarını oluşturan birbirinden değerli sanatçıların ilham verici hikayelerini kayıt altına alarak, gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla yapım sponsorluğunu üstlendiği belgesel serisine, 2019 yılında aramızdan ayrılan Türk tiyatrosunun ve sinemasının duayen ismi Yıldız Kenter ile devam ediyor. Belgeselin senaryosunu yazarken Prof. Dr. Dikmen Gürün'ün Tiyatro Benim Dünyam kitabının izinden giden senarist Zeynep Miraç; tiyatrocu, eğitmen, anne, yurttaş, insan Yıldız Kenter'i anlatmak için birlikte oynadığı oyuncuların, aile fertlerinin, öğrencilerinin ve yakın dostlarının tanıklıklarına başvuruyor. Yönetmenliğini Selçuk Metin'in, görüntü yönetmenliğini ise Doğan Sarıgüzel'in üstlendiği belgesele oyun programları, afişler, fotoğraflar, gazete kupürleri ve görüntüler de eşlik edecek. Yıldız Kenter'in kişiliğini, hayata ve tiyatroya bıraktığı izleri odak noktasına alan belgeselde Genco Erkal, Haldun Dormen, Kadriye Kenter, Müjdat Gezen ve Tilbe Saran gibi isimlerin yanı sıra Ayhan Kavas, Bartu Küçükçağlayan, Bülent Şakrak, Demet Akbağ, Demet Evgar, Dikmen Gürün, Engin Hepileri, Filiz Kutlar, Hakan Gerçek, Jülide Kural, Mehmet Birkiye, Nergis Çorakçı, Okan Yalabık, Suat Öztuna ve Yeşim Koçak ile yapılmış röportajlar da yer alacak. İzleyicilere 1940-50'lerin Ankara'sı ile son 50 yılın İstanbul'una dair ipuçları da sunan belgeselin, çekim ve kurgu sürecinin tamamlanmasının ardından, ilk gösteriminin Temmuz ayında ENKA Açıkhava Tiyatrosu'nda yapılması planlanıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/yildiz-kenterin-hayatini-anlatan-caniko-belgeseli-ilk-kez-izleyiciyle-bulusuyor", "text": "ENKA Sanat'ın yapım sponsorluğunu üstlendiği, Türk tiyatrosunun kutup yıldızı Yıldız Kenter'in hayata ve tiyatroya bıraktığı izleri anlatan Caniko belgeselinin prömiyer gösterimi 20 Haziran'da ENKA Açıkhava Tiyatrosu'nda izleyiciyle buluşuyor. Yıldız Kenter'e bir saygı duruşu niteliği taşıyan Yıldız'ın Yıldızları konseri ise 21 Haziran Salı akşamı piyanist ve besteci Çiğdem Erken yönetmenliğinde Kenter'in öğrencilerini ve dostlarını aynı sahnede buluşturacak. Sanatın her dalına kucak açan ENKA Sanat, yeni sezonunu 20 Haziran Pazartesi akşamı, Türk tiyatro tarihinin yapı taşlarını oluşturan birbirinden değerli sanatçıların ilham verici hikayelerini kayıt altına almak ve gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla yapım sponsorluğunu üstlendiği Yıldız Kenter'in belgeseli Caniko'nun prömiyer gösterimiyle açıyor. Prof. Dr. Dikmen Gürün'ün danışmanlığını üstlendiği belgeselin yönetmen koltuğunda Selçuk Metin oturuyor. Senaryosunu Zeynep Miraç'ın kaleme aldığı, görüntü yönetmenliğini Doğan Sarıgüzel'in üstlendiği Caniko' nun müzikleri Murat Evgin imzası taşıyor. Belgeseli Ayça Bingöl seslendiriyor. Türk tiyatrosunun kutup yıldızı Yıldız Kenter'in kişiliğini, hayata ve tiyatroya bıraktığı izleri odak noktasına alan belgeselde, aynı sahneyi paylaştığı oyuncuların, aile fertlerinin ve öğrencilerinin tanıklıklarına başvuruluyor. İzleyicilere bir özel tiyatronun hangi koşullarda ayakta kaldığını, ülkenin değişen kültürel iklimini ve Kenter Tiyatrosu'nun tarihini de aktaran belgesel, bugüne kadar gün ışığına çıkmamış çok sayıda fotoğraf ve kayıtla da farklı bir içerik sunuyor. Belgeselde görüş veren isimler arasında Ali Poyrazoğlu, Ayça Bingöl, Ayhan Kavas, Bartu Küçükçağlayan, Bülent Şakrak, Demet Akbağ, Demet Evgar, Deniz Yüce Başarır, Dikmen Gürün, Engin Hepileri, Erdal Özyağcılar, Filiz Kutlar, Genco Erkal, Göksel Kortay, Güzin Özyağcılar, Hakan Gerçek, Haldun Dormen, İzzet Günay, Kadriye Kenter, Mehmet Birkiye, Mustafa Alabora, Müşfik Uzun, Nergis Çorakçı, Okan Yalabık, Özge Borak, Seçkin Selvi, Sema Özcan, Suat Özturna, Tilbe Saran, Yeşim Koçak, Yücel Erten, Zeynep Oral, Zeynep Özyağcılar bulunuyor. Piyanist ve besteci Çiğdem Erken yönetmenliğinde hayata geçirilen ve Yıldız Kenter'e bir saygı duruşu niteliği taşıyan Yıldız'ın Yıldızları konseri ise 21 Haziran Salı akşamı gerçekleşecek. Deneyimli tiyatro müzisyeni piyanist Çiğdem Erken'e, çelloda Didem Erken, keman- akordeonda Özge Metin, davulda Mertcan Bilgin, kontrbasta Volkan Topakoğlu, gitarda Volkan Polat eşlik edecek. Bu özel gecede ENKA Açıkhava Tiyatrosu'nda sahneye çıkacak isimler arasında Derya Alabora, Engin Alkan, Emre Altuğ, Can Başak, Ayça Bingöl, Özge Borak, Selçuk Borak, Özdemir Çiftçioğlu, Atılgan Gümüş, Engin Hepileri, Gülen Karaman, Kadriye Kenter, Yeşim Koçak, Şebnem Sönmez, Fırat Tanış, Bennu Yıldırımlar gibi, Kenter'in öğrencileri ve dostları bulunuyor. Biletlere Biletix. com ve Biletix satış gişeleri ile ENKA Vakfı Ana Gişesinden ulaşılabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/yilin-oyunu-secilen-bir-gun-eksik-bir-gun-fazlanin-yazari-sena-isildar-ile-soylesi", "text": "Sena Işıldar kendini bildi bileli yapmak istediği oyunculuğa 2004 yılında başlamış ve tiyatroya aşık biridir. İstanbul Devlet Tiyatrosunda Çayhane oyunuyla profesyonel olarak oyunculuğa adım attım. Müfettiş, Amadeus, Kuzguncuk Türküsü gibi bir çok oyunda yer aldım. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun ardından iki arkadaşım ile birlikte Tiyatro Ritim'i kurup burada oyuncu, yönetmen ve yapımcı olarak bulundum. 2018 yılında Pulse adındaki tiyatromu kurup Judy müzikali ile yolculuğum devam etti. Pandemi dönemiyle birlikte biriktirdiklerimi yazıya dökme ve üretme ihtiyacı hissettim. Üretmeye devam etmek için bir çok isimden yazarlık eğitimi aldım. Galata Perform yazarlık atölyesi sürecinde yazdığım Bir Gün Eksik Bir Gün Fazla Oyunu ile Yeni metin festivalinde senenin oyunu ödülünü aldım. Yani özetle Sena Işıldar hayatının her alanına sanatla dokunmayı seven, kendine ve insana da sanat yoluyla dokunmayı hedefleyen biridir. Her proje tabii ki büyük bir emekle ortaya çıkıyor ama bende en çok etki bırakan oyunum Judy müzikali oldu. Judy Garland gibi bir efsanenin son dönemlerini konu alan bu oyunu okuduğumda resmen kalbimden vuruldum. Bu projenin hem yapımcılığını hem de oyunculuğunu üstlendim. Çok emek verilen ve çok mücadele dolu bir yolculuktu. Söz konusu Judy Garland'tı ve şarkılar bana göre canlı söylenmeliydi. Kostümler de Judy Garland'ı yaşatmak için bire bir tasarlandı. Ne yazık ki bu yolculuk hem pandemi hem de yüksek oyun maliyetleri gerçeğiyle çok uzun soluklu olamadı. Oyun maliyetlerine, çokça mücadeleye rağmen akıllandın mı diye sorarsanız... Tabii ki hayır. Yine olsa yine yaparım. Tabii ki... Korku temalı bir oyun yazmamız isteniyordu. Bu her yerden anlatılabilirdi belki ama ben yaşlılar üzerinden anlatmayı tercih ettim. Oyun 50 senedir görüşmeyen ikiz kardeşleri Pandemi sürecinde bir sebeple bir araya getiriyor. Ölüm, sevgi, öfke, özlem, geçmiş, gelecek ve şimdinin yüzleşmesini görüyoruz. Bu yüzleşme gerçek hayattaki gibi bazen güldüren, bazen göz dolduran, bazen sessizleştiren ve bazen teslim olduğumuz anlardan oluşuyor. Oyun gerçek hayattaki bir kapı çalmayla bitiyor. Yaşlılardan korkuluyor mu? Aslında ben de bu soruyla yola çıktım. Ama korkulmaktan çok yaşlılara ihtiyaç bittiğinde daha doğrusu bir insan yaşlandığında ona olan ihtiyaç bitiyormuş gibi bir gözlemim var. Dünya olarak böyle bir davranışımız var. Bu da yaşlı sayılan insanları olumsuz etkiliyor. Yaş aldıkça ölüm farkındalığı artan yaşlıları daha çok korkuttuğumuzu düşünüyorum. Yaşlılardan korkulmuyor, yaşlıları korkutuyoruz. Son nefese kadar devam etmesi gereken umudu ve yaşama arzusunu tükettiğimizi düşünüyorum. Gerçekten çok heyecan verici ve çok özel bir geceydi. Öncelikle bu gecenin oluşmasına olanak sağlayan Galata Perform ailesine, oyunu yöneten Mert Öner'e ve tüm özverileriyle oynayan Sema Keçik ve Nazlı Tosunoğlu'na teşekkür ederim. Hem provalarında hem ödül töreninde içimden sürekli Benim oyunum okunuyor, bu oyunu ben yazdım, şu an benim oyunuma gülüyorlar. Derken buldum kendimi. Kimileri seviyor, kimileri sevmiyor olabilirdi ve karmaşık duygular hissettim. Öncesinde oyun yönetirken oyunun içinde oyuncu olarak yer aldığım ve sahnede olduğum için yazarlar sıkılmıyor mu diye düşünürdüm. Yazdıktan sonraki kenara çekilme süreçlerini sıkıcı bulurdum. Aslında ne kadar özel bir duygu olduğunu fark ettim. Oyuncuların rol alması, ışığı, dekoru, bir başkasının yönetmesi çok heyecan verici ve beni başka şeyler yazmaya teşvik eden güzel bir duyguydu. Aslında yok. Ben kendime bir tarz oluşturma ve tarzımı keşfetme sürecinde, sadece doğal olmasını ve doğal oynanmasını hedefledim. Fakat Galata Perform'daki bazı hocalarımın Beckett oyunlarına benzettiğini söyleyebilirim. Tabii ki bir sürü tiyatro oyunu yazmak istiyorum ama yazarlık sürecimde sadece tiyatro oyunu yazarak devam etmeyi düşünmüyorum. Bu yola ilk çıkış hedefim tiyatro oyunu yazmaktı, ama daha sonra bir kısa film yazdım. Bir taraftan devam eden bir dizi senaryosu yazma sürecinin içindeyim. İlk göz ağrım tabii ki oyunculuk. Oyunculuk bir ekiple yapılan bir iş. Yazarlık ise kendi dünyanla baş başa kaldığın, özgürce yaptığın tek kişilik bir iş. Tabii ki ikisine de devam edeceğim. Çünkü ikisini de yaparken kendimden başka parçalar görüyorum ve deneyimliyorum. Bir tavsiye diyemem ama ben öğrenme ve öğrencilik sürecimi hiç bitirmeden yoluma devam ediyorum. Çünkü ancak o zaman bir fark yaratılabilir diye düşünüyorum. Keyifli röportajınız için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://gazetesanat.com/yillik-annual-of-istanbul-studies-istanbulun-gecmisi-ve-bugunune-dair-yeni-arastirmalari-bekliyor", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün akademik dergisi YILLIK: Annual of Istanbul Studies, Aralık 2021 ve 2022'de yayımlanacak yeni sayıları için yazı başvurularını bekliyor. İstanbul'un farklı dönemlerine dair makale, deneme yazısı, kitap ve sergi incelemelerine açık olan YILLIK'a başvurular 15 Haziran'a kadar devam edecek. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün akademik, hakemli yayını YILLIK: Annual of Istanbul Studies'in üçüncü ve dördüncü sayılarında yer alacak yazılar için başvurular başladı. Tarih, mimarlık, sanat tarihi, arkeoloji, sosyoloji, antropoloji, coğrafya, şehir planlama, kent çalışmaları gibi çeşitli alanlardan araştırmacılara açık olan dergi, İstanbul'un geçmişine ve bugününe dair en yeni ve ileri araştırmalara yer vermeyi amaçlıyor. Yayına; Türkçe ve İngilizce özgün makale, deneme yazısı, kitap ve sergi incelemeleri ile başvuruda bulunulabiliyor. Kentin geçmişi, bugünü ve dönüşümüne dair kapsamlı içeriğiyle YILLIK, Aralık 2021 ve 2022'de yayımlanacak yeni sayıları için başvuruları 15 Haziran'a kadar bekliyor. Değerlendirmeler sonucunda yayımlanmaya uygun görülen yazılar dergide yerini alırken; alanlarında yenilikçi çalışmalar yürüten ve kariyerlerinin başında olan araştırmacıları desteklemek amacıyla, her sene olduğu gibi bir kişiye Erken Kariyer Makale Ödülü verilecek. Alanlarında dünyanın önemli uzmanlarını barındıran uluslararası bir Danışma Kurulu'na sahip olan YILLIK, hakemli makalelerin yanı sıra Cabinet, Meclis, İncelemeler ve İstanbul Kaynakçası bölümleriyle de zengin bir içerik sunuyor. Cabinet bölümünde, Suna ve İnan Kıraç Vakfı koleksiyonlarından bir eser, alanın uzman bir ismi tarafından incelenirken, Meclis'te İstanbul'a dair güncel tartışmaları konu alan eleştirilere yer veriliyor. İncelemeler ve İstanbul Kaynakçası bölümünde ise, kitap ve sergi incelemeleri ile en güncel araştırmaların dökümünün yer aldığı İstanbul Kaynakçası sunuluyor. Hakemli ve açık erişimli bir dergi olarak hem basılı hem de dijital ortamda yayımlanan YILLIK'a, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü web sitesi ve DergiPark platformu üzerinden erişilebilir; basılı versiyonu kitapçılardan ve online platformlardan, ayrıca İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi'nden satın alınabilir."} {"url": "https://gazetesanat.com/yilmaz-guney-mi-vatandas-abuzer-mi", "text": "Nisan 1937'de bir işçi ailesinin iki çocuğundan biri olarak Adana'nın Yenice köyünde dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Adana'da tamamlayan Güney, çocukluk yıllarında pamuk işçiliğinden gazoz ve simit satıcılığına kadar çeşitli işlerde çalıştı. Güney, ilerleyen yıllarda And Film ve Kemal Film şirketlerinin bölge temsilciliklerinde film dağıtımcılığı yaptı. Edebiyatla ilgilenen ve öyküler yazan Güney, üniversite eğitimini almak üzere Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Bu süre içinde usta yönetmen Atıf Yılmaz'la tanışan Güney, rejisörün desteğiyle sinema dünyasına ilk adımını attı. 1959 yılında yönetmenliğini Atıf Yılmaz'ın yaptığı Bu Vatanın Çocukları ve Alageyik filmlerinin senaryolarını yazan ve oyuncu olarak da bu yapımlarda performans gösteren Yılmaz, Karacaoğlan'ın Karasevdası isimli filmde yönetmen yardımcılığı yaptı. Yeni Ufuklar ve On Üç gibi dergilere öyküler yazan Güney'in edebiyat ve kalemle ilişkisi de hep güçlü oldu. Ancak Onüç dergisinde yayımlanan Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılandı, 1961 yılında 18 ay hapis cezasına ve 8 ay Konya'ya sürgün cezasına mahkum oldu. Üniversite eğitimi de işte bu yüzden yarım kaldı. 1963 yılında mahkumiyet sonrası yeni hayatına merhaba diyen Güney, tutkuyla bağlı olduğu sinemaya döndü. Küçük bütçeli ve sıradan macera filmlerinde rol almaya başlayan Güney, şiddet temalı bu filmlerde canlandırdığı ezilen ama yazgısını kabul etmeyen; kötülüğe karşı tek başına direnip mücadele eden dürüst Anadolu çocuğu karakteriyle popüler oldu. Anadolu izleyicisi Güney'in çizdiği bu profille kendini özdeşleştiriyordu ve aktör bu özellikleriyle kendine sağlam bir yer edindi. Güney'in o dönemde izleyiciyle buluştuğu filmlerden biri de Çirkin Kral'dı. Bu filmden sonra Çirkin Kral olarak anılmaya başlayan aktör, senaryosunu kendisinin kaleme aldığı, Ömer Lütfü Akad'ın yönetmenliğini yaptığı Hudutların Kanunu filmindeki sade ve abartısız performansıyla Türk sinemasında yeni bir oyuncu tipi yarattı. Efsaneleşmeye doğru hızla giden aktör, Yeşilçam'daki iyi karakterlerin yakışıklı, kötü karakterlerinse çirkin oyuncular tarafından canlandırıldığı sistemi tersine çevirdi. Onunla birlikte sade ve doğal oyunculuk taçlandı. Güney'in yönetmenlik süreci At, Avrat, Silah isimli filmle start aldı. 1968 yılındaysa filmografisinde ilk önemli filmi olan Seyyit Han'ı çeken Güney, filmde doğu topraklarındaki bir sevda öyküsünü anlatıyordu. Üslup ve anlatım açısından büyük övgü alan bu filminden sonra Aç Kurtlar ve Bir Çirkin Adam için yönetmen koltuğuna oturan Güney vatani görevini yapmak için askere gitti. 1970 yılında Türk sineması için önemli bir yere sahip olan Umut adlı filmi izleyiciyle buluşturdu. Umut, eski faytonu ve atıyla kalabalık ailesini geçindirmeye çalışan Cabbar'ın mücadele dolu hayatını anlatıyordu ve Güney'in yaşamıyla paralellikler içeriyordu. Anlatımının gerçekçiliğiyle dikkat çeken film, Adana Altın Koza Film Şenliği'nde en iyi film ödülünün sahibi oldu. Ancak sansür kurulu tarafından yasaklanmasının ardından Danıştay kararıyla yeniden izleyiciyle buluştu. Umut, yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da büyük ilgiyle karşılandı ve Yılmaz Güney sinemasında bir dönemi kapayıp yepyeni bir dönemi açan bir film olarak Türk sinema tarihinin de başyapıtları arasında yerini aldı. Türk sinemasının kırılma noktalarından biri kabul edilen Umut filminin yönetmeni Erden Kıral kendi kuşağını kastederek, Hepimiz Cabbar'ın o faytonunun merdivenlerinden indik sinemaya, der. Güney'in 1971 yılında yönetmenliğini yaptığı Ağıt, Acı ve Umutsuzlar adlı filmlerinin üçünün de Adana Altın Koza Film Şenliği'nde dereceye girmesiyle festival tarihinde bir ilk gerçekleşiyordu. Aynı yıl, gözaltına alınan Güney bir hafta süreyle gözaltında tutulduktan sonra 3 aylığına Nevşehir'e sürgüne gönderildi. 12 Mart 1972'de gerçekleşen darbe sırasında adının siyasal olaylara karıştığı gerekçesiyle tutuklanan Güney 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Aynı yıl Boynu Bükükler adlı romanını Boynu Bükük Öldüler adıyla yayımladıktan sonra Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazanan yönetmenin mahkumiyeti, Bülent Ecevit'in iktidar olduğu 1974 senesinde genel affın yürürlüğe girmesiyle sona erdi. Bu zorlu sürecin ardından filmografisi için oldukça önemi olan ve aynı adı taşıyan şarkısıyla da klasikler arasına giren Arkadaş'ı çeken Güney, filmde iki üniversite öğrencisinin, aralarındaki toplumsal uçurumların farkına varmalarını işliyordu. Ülkemizdeki kültür şokunun resmedildiği film büyük ilgiyle karşılandı. Yılmaz Güney, Endişe ismindeki filminin Adana'daki çekimleri sırasında karıştığı bir olay sırasında bir yargıcın hayatına son verdiği için 19 yıl hapis cezasına mahkum oldu. Cezaevinde bulunduğu dönemde Güney adlı bir dergi çıkaran ve senaryo çalışmalarına devam eden rejisörün, o dönemde kaleme aldığı Sürü, yönetmen Zeki Ökten tarafından beyaz perdeye aktarıldı. Büyük ilgi gören filmden sonra Şerif Gören tarafından çekilen ve senaryosunu Güney'in yazdığı yol filmi Türk sinema tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Babil filmiyle Oscar'a aday olan Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu, sinemacı olmaya, Yol filmini izledikten sonra karar verir. 1981'de Isparta yarı açık cezaevinden izinli olarak ayrılan ve sonrasında yurt dışına kaçan Güney, Yol'un kurgusunu tekrar yaptı ve Cannes Film Festivalinde en iyi senaryo ödülünün sahibi oldu. Güney yurda dönme çağrılarına uymaması sebebiyle 1983'te Türk vatandaşlığından çıkarıldı ve aynı yıl Fransa'da Duvar adlı filmin yönetmenliğini yaptı. Film, Türkiye cezaevlerinin insanlık dışı şartlarını tasvir eder. Güney, 1976'da Ankara Kapalı Cezaevi'nde tanıklık ettiği, tüm cezaevine yayılan bir isyanı bu filme konu alır. Bu olaydan derinden etkilenen Yılmaz Güney, isyanın arkasından gönderildiği Kayseri Cezaevi'nde Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz ismiyle bir roman yazar ve film Fransa'da bu roman üzerinde kurulu senaryo ile çekilir. Yıllar sonra film çekimi sırasındaki görüntüler ve kamera arkası, Patrick Blossier tarafından Duvarın Etrafında adlı bir belgesel olarak kurgulanır. Güney'in çektiği Baba adlı filmde, çocuklarının geleceği uğruna hayatını mahveden Cemal'e, hapishane arkadaşları baba lakabını takar. Filmdeki rolüyle Güney, Adana Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazanır, fakat jüri kararı değiştirerek ödülü Cüneyt Arkın'a verir. Cüneyt Arkın ise ödülü reddeder."} {"url": "https://gazetesanat.com/yitirilen-cennet-eksiksiz-olarak-ilk-kez-ithaki-yayinlarindan-cikiyor", "text": "Şeytan, Yitirilen Cennet'in en renkli, en cazip karakteridir; genel olarak eserde okurlara en fazla zevk veren bölümler, Şeytan'a dair anlatıların geçtiği bölümlerdir. Milton'ın destanında Şeytan kahramanlığın sınırlarında gezinir. Şeytan'ın Tanrı'ya pervasızca kafa tutuşu, boyun eğmezliği, okurda hayranlık uyandıran niteliktedir.... William Empson gibi bazı çağdaş yazarlar daha ileri giderek, Milton'ın eserini Hıristiyanlığa kendi içinden yapılmış bir saldırı ve şairin kendi iç çelişkilerini, hatta Hıristiyanlığın içsel çelişkilerini ortaya koyan bir metin olarak değerlendirirler. Yitirilen Cennet'in, asırlar içinde çok sayıda edebiyat, sanat ve popüler kültür ürünü üzerinde büyük etkisi oldu. Gustave Dore, William Blake gibi isimler Kayıp Cennet'in izleklerini resme döktüler. Percy Bysshe Shelley, lirik dramı Zincirlerinden Kurtulmuş Prometheus'un önsözünde, karakteri Prometheus'u oluştururken Milton'ın Şeytan'ından esinlendiğini belirtir. Mary Shelley'nin Frankenstein romanı Yitirilen Cennet'e yoğun değinmeler içerir. Joseph Haydn'ın Yaratılış oratoryosunun librettosunda temel kaynaklardan biri Yitirilen Cennet'tir. 1970'lerin sonunda Polonyalı besteci Krzysztof Penderecki bu eser üzerine kurulu bir opera bestelemiştir. Böyle sayısız örnekle liste uzatılabilir; sanat ve edebiyatın her alanında bu şaheserin açık etkisi izlenmeye devam ediyor ve edecek. Çünkü Milton'ın şiirleri, tıpkı düzyazıları gibi, ortaya kondukları çağın ötesine uzanan, tüm çağlarda geçerliliğini koruyabilen ürünlerdir. İthaki Yayınları, dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan 512 sayfalık Yitirilen Cenneti, Yiğit Yavuz'un çevirisiyle okurlarla buluşturuyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/ykksy-5-mart-persembe-radikal-bir-varolus-performans-sanati", "text": "Yapı Kredi Yayınları tarafından iki ayda bir yayımlanan Sanat Dünyamız dergisinin dosya konusu olan Performansın Dönüşümünden yola çıkılarak hazırlanan Sanat Dünyamız Söyleşileri, yeni konuk ve konularıyla devam ediyor. Sanat tarihçisi ve eleştirmen Fırat Arapoğlu'nun moderatörlüğünde 5 Mart 2020 Perşembe günü saat 18:30'da Loca'da düzenlenecek olan Radikal Bir Varoluş: Performans Sanatı başlıklı ikinci söyleşiye fotoğraf ve performans sanatçısı Orhan Cem Çetin, tiyatro sanatçısı Yeşim Özsoy ve dansçı, koreograf Aydın Teker konuk olacak. Performansın bir varoluş biçimi olarak ele alınacağı söyleşide, 1990'lı yılların öne çıkan üretimlerinin üzerinde durularak Türkiye'deki performansın geçmişi ile günümüzde geldiği nokta mercek altına alınacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/ykksy-online-canli-etkinlik-nefes-alamiyorum", "text": "Amerikalı romancı, aktivist ve oyun yazarı James Baldwin'in kitaplarının birçoğunu okurla buluşturan Yapı Kredi Yayınları, 16 Temmuz Perşembe günü saat: 18:00'da James Baldwin anısına bir söyleşi düzenliyor. 'Nefes Alamıyorum' adlı söyleşinin konukları Zeynep Oral ve Zeynep Miraç. ABD'nin Minneapolis kentinde polis tarafından boğularak öldürülen George Floyd'un Nefes alamıyorum çığlığı tüm dünyaya yeniden ABD'li romancı, aktivist ve James Baldwin'i hatırlattı. İstanbul'a yaptığı ziyaretlerden birinde gazeteci Zeynep Oral'a Buradayım çünkü kendi ülkemde nefes a-la-mı-yo-rum. Burada rahat nefes alabiliyorum demişti Baldwin. 1960'lar Amerika Birleşik Devletleri'nde ırkçılığın ve ırkçılık şiddetin zirveye çıktığı dönemdi. İstanbul, Baldwin'in sığındığı liman oldu. Genç yazar Bir Başka Ülke ve Bundan Sonrası Ateş adlı çok satan kitaplarını burada tamamladı. 1970 yılında, John Herbert'in Fortune and Men's Eyes oyununu Düşenin Dostu adıyla Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu'nda sahneledi. Aralarında Zeynep Oral, Yaşar Kemal, Engin Cezzar ve Gülriz Sururi'nin de bulunduğu bir dost çevresi edindi. James Baldwin'in kitaplarının birçoğunu okurla buluşturan Yapı Kredi Yayınları, 16 Temmuz Perşembe günü saat: 18:00'da James Baldwin anısına bir söyleşi düzenliyor. Nefes Alamıyorum adlı söyleşinin konukları Zeynep Oral ve Zeynep Miraç. Zeynep Oral, İstanbul yıllarında Baldwin'le gazeteci, çalışma arkadaşı ve dost olarak ilişki kurdu. Zeynep Miraç, Baldwin'in dostları ve çalışma arkadaşları Engin Cezzar ve Gülriz Sururi'ye çok yakın bir isim. Her ikisinin Baldwin'e ve onun mücadelesinin günümüzdeki izdüşümlerine dair söyleyecekleri çok şey var! Söyleşiye (https://bit. ly/ykkscanlietkinlik13) linkine tıklayarak, Microsoft Teams uygulaması üzerinden katılabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/yok-olan-tarih-notre-dame", "text": "Notre Dame adını almasının nedeni Meryem Ana' ya adanmış olmasındandır. İkonaklazma döneminden sonra zirve yapmıştır. Bunun nedeni o dönemde ikonalara ve Hz. Meryem' e karşı bir düşmanlık oluşmasıydı. İkonaklazma dönemi bitince Meryem' in Zaferi'nin gösterilmesi amacıyla Hz. Meryem adına bir çok kilise ve katedral yaptırıldı. Fransa' daki gotik yapıların genel özelliklerine bakacak olursak; katedraller taşa oyulmuş bir kitap gibi tasarlanmıştır. Bu katedral'de bu izlenimi uyandırır. Giriş kapılarındaki vitraylı gül pencereler ve taş işçiliği izleyenlerin nefesini kesecek kadar güzel bir seyir imkanı sunar. Gotik dönemde duvarlar ince olduğu için bu yapıda da duvarlar uçan payandalar ile desteklenmiştir. Dikeylik Romanesk dönemden daha fazla vurgulanmış ve bu durum katedrale daha görkemli bir görünüm kazandırmış. Yapının yüksek olması insanı ezen görünümü ile ilahi gücü vurgulamıştır. 5 nefli, dışa taşkın transeptli bu yapı, bir gotik mimari harikasıdır. Yapının batı cephesi düzenli bir görünüme sahiptir. Kulelerin ikiz penceresi çok beğenilmiş ve taklit edilmiştir. Batı cephesinin orta kapısının tympanonunda Son yargılama konusu işlenmiştir. Trumeau (Bir kapının 2 kanadının arasında yer alan ve tympanonu destekleyen sütun) kısmında ise Ders veren İsa heykeli vardır. Sövelerde ise havari heykelleri bulunur. Havariler İsa' yı dinler vaziyette betimlenmiştir. Havari heykellerinin altında yer alan iki sıra rölyefte ise İyi ve kötü huylar gibi konular işlenmiştir. Teşekkürler: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Ortaçağ Batı Sanatı dersini veren sayın hocam Prof. Dr. Funda Berksoy' a teşekkürlerimi sunuyorum. - Umberto Eco- Ortaçağ' ı Düşlemek - FRANSA'DA GOTİK SANAT VE KİLİSE MİMARİSİNE ETKİSİ MUHAMMET BAHADIR ARAR"} {"url": "https://gazetesanat.com/yol-boyu-cagrisi-31-ekime-kadar-basvurulara-acik", "text": "Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK, 2012'den bu yana ifade alanları sınırlı genç hikaye anlatıcılarının görsel üretimini destekleyen, bu bağlamda fotoğraf ve video eğitimlerinin yanı sıra kolektif üretim ve gösterim alanları yaratmayı amaçlayan bir proje. BAK Dersleri, Kolektif Üretim Atölyesi ve Video Geliştirme Atölyesi gibi buluşmalar aracılığıyla gençlerin kendi perspektiflerinden kentlerine dair görsel hikayeler anlatmalarını destekleyen BAK, aynı zamanda web sitesi www. sehrebak. org kanalıyla açtığı çağrılarla çevrimiçi sergiler düzenliyor, belgesel fotoğraf ve video alanında eleştirel metinler ve kaynaklar sunuyor. Yol Boyu çağrısı, asıl olarak yolculuğun bizde bıraktığı, keşif duygusu uyandıran izlere yöneltiyor bakışını. Kimi zaman bir eşya, kimi zaman kulak kabartılan bir diyalog ya da göze çarpan bir yol işareti, kimi zamansa kısa derin bir uyku... Yolculuğun farklı halleriyle ilgili anlardan ve izlenimlerden oluşsa da bir araya geldiğinde bize bütünlüklü bir hikayenin kapısını aralayan en fazla 1 dakikalık videolarınızı ya da 8-12 fotoğraftan oluşan hikayelerinizi 100-150 kelime uzunluğunda metinlerinizle birlikte 31 Ekim'e kadar paylaşabilirsiniz. Bu çağrı, asıl olarak yolculuğun bizde bıraktığı, keşif duygusu uyandıran izlere yöneltiyor bakışını. Kimi zaman bir eşya, kimi zaman kulak kabartılan bir diyalog ya da göze çarpan bir yol işareti, kimi zamansa kısa derin bir uyku... Yolculuğun farklı halleriyle ilgili anlardan ve izlenimlerden oluşsa da bir araya geldiğinde bize bütünlüklü bir hikayenin kapısını aralayan en fazla 1 dakikalık videolarınızı ya da 8-12 fotoğraftan oluşan hikayelerinizi 100-150 kelime uzunluğunda metinlerinizle birlikte 31 Ekim'e kadar paylaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/yolcu-dans-tiyatrosu-gala-gosterimi-subatta-zorlu-psmde", "text": "Yaşatan ve yeşerten, gülümseyen ve gülümseten, kökü içimizden sonsuza uzanan, dünyayı kurtaracak biricik varlık sevgi iken, günümüzde dünyanın aydınlık yüzünü, sevgisizliğin yol açtığı yıkımla göremez hale gelmişken, Yönetmen ve Koreograf Levon Taberyan, YOLCU dans tiyatrosu projesiyle, bizlere ışık tutmayı hedefliyor. Hem gözümüzdeki perdeyi aralayabilmemiz, hem de içimizdeki karanlığı kaldırabilmemiz, sevgi ağacına yaslanıp o evrensel gücü; sevgiyi iliklerimize kadar hissedebilmemiz, hayata sunabilmemiz için. Pangaltı Lisesi'nden Yetişenler Derneği'nin ev sahipliğinde 17 Şubat 2020 Pazartesi günü ZORLU PSM'de galası sahnelenecek olan YOLCU'nun nasıl doğduğunu ve bu gösteri ile neyi amaçladıklarını Taberyan, şu sözlerle anlatıyor: Hayat bir yolculuk ve hepimiz birer yolcuyuz. Yolculuk zor, yol uzun, insanoğlu yaşam kaynağını sevmeyi unuttu. Yaşamda bir anlam bulmamız gerekiyorsa, dünyayı ve yaşayan her varlığı kurtarmak istiyorsak, sevgi tek kaynak. Gönülleri dans tutkusuyla dolu, 24 dansçı arkadaşım ile yaklaşık birbuçuk yıldır bu proje üzerine çalışıyoruz. Bu proje ile kaybolan değerlerimize dikkat çekmek istedik. Hayat yolculuğumuzu severek deneyimleyeceğimiz mutlu bir dünya hayalimizi, izleyicilerimiz ile buluşturacak olmanın heyecanı içindeyiz. Ve bilmeliyiz ki, yaşamımızdaki mutluluk, 1946'da kurulan Pangaltı Lisesinden Yetişenler Derneği, 74 yıllık yolculuğunda eğitim, sanat ve edebiyat alanlarında derin izler bıraktı. Salt mezunlar derneği olmanın ötesinde, bir kültürün temsilcisi olan PLYD, bayrağı sürekli genç nesillere teslim ederek bir geleneğin devamını hedefliyor. PLYD, Levon Taberyan işbirliği ile hayat bulan YOLCU projesini izleyicisi ile buluşturacak olmanın heyecanı ve gururu içinde. 1988 yılında ilk koreografi deneyimini sahneleyen Levon Taberyan sadece iyi bir dansçı değil, aynı zamanda yaratıcı ve özgün bir koreograf olarak anılıyor. Türkiye'nin önemli sanat eleştirmenlerinden gelen yorumlardan biri, Hürriyet Gazetesi 1988 ; 'müziğin ve dansın bütünlüğünü damarlarımızda hissettik, müziğin tüm notalarını koreografide izledik. Projenin anlatım dili, rengi bizleri çok etkiledi. Bugüne dek benzerine rastlamadığımız bir sanat şöleni yaşadık' Taberyan'ın koreografi alanındaki özgün anlatımına ve başarısına işaret ediyordu. Taberyan, 1988 yılında Anuş, 1990 yılında Arşın Mal Ala, 1991 yılında Gaia, 1992'de Vağvan Arvesdakedner, yine aynı yıl Bokomedi, 1994'de Hin Asdvazner, 1995'de 7 Kocalı Hürmüz, 2000 yılında Kaç Kişot Don Nazar, yine aynı yıl Leblebici Horhor, 2003'de Kınalı Ah Kınalı, 2004'de Paralı Artin, 2005'de Ah Kınalı Vah Kınalı-2, 2006 yılında Hisseli Harikalar Kumpanyası projelerinde koreograf olarak yer aldı. Bütün bu çalışmalara paralel olarak Taberyan, dünyaca ünlü Modern Dans yaratıcılarından biri olan Christee Broadback ile 4 yıllık stüdyo deneyimi gerçekleştirdi. 1992'de genç, dinamik, yaratıcı 14 dansçıyla HayDans Modern Dans Topluluğunu kuran Taberyan, 1993 yılında ilk modern dans gösterisini izleyicisi ile buluşturdu. Gösteriler, ülkemizde büyük ses getirdi ve Taberyan'ın koreografik başarısı cemiyet hayatının dışına taştı. Topluluk, birçok kültür ve sanat etkinliklerine ve ayrıca birçok sosyal destek ve dayanışma, sosyal sorumluluk projelerinde sahne aldı. 2010'da Taberyan, Gomidas-İNÇU projesiyle ünlü Ermeni kompozitörün hayatına 30 dakikalık bir dans anlatım ile ışık tuttu. 2013'de yaklaşık 25 dansçı ile sahnelediği Anuş Olmak dans tiyatrosu projesi Taberyan'ın çok ses getiren önemli projelerinden biri oldu. Proje 7.500'ü aşkın Ermeni-Türk sanatsever ile buluştu. Aylarca gündemde kalmayı başaran proje Ermeni-Türk basını tarafından da büyük beğeni ve ilgi topladı."} {"url": "https://gazetesanat.com/yonetmen-erhan-karaca-ile-soylesi", "text": "Fotoğrafçı ve Yönetmen Erhan Karaca ile yeni kısa filmi CODE RED üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. İki farklı hikayeden bahsedebilirim. 15 yıl müzisyen olan ve sonrasında, şu an yönetmen ve fotoğrafçı olan Erhan. 29 Mart 1987'de İstanbul'da doğdum. Kocaeli Üniversitesi Sinema TV bölümünde eğitim gördüğüm sırada müzisyen olarak kendimi hayal ettiğim yola girdim. O yolda ilerlemeye başladım. Tabii okulumu yarıda bıraktım. Kendi grubum ve onun dışında yurtdışından pek çok grupla çalışma fırsatım oldu. 20 kadar ülkede pek çok kez turne yaptık. Birbirinden farklı İspanyol, Alman ve son olarak Norveçli bir grupla çalıştım. Aynı dönemde sokak fotoğrafçılığına ve videoya ilgim arttı. Konserlerim dolayısıyla çok geziyordum ve elimde hep bir kamera vardı. Bir okulda öğretmen olarak çalışıyordum, turnelerim oluyordu, bir de etkinlik ve sosyal medya içerikleri çekmeye başladım. Sonrasında da kısa filmler, klipler ve reklamlarla devam etti. Şu an yönetmen ve fotoğrafçı olarak buradayım. Yeni bir sayfa açtım, sanatın farklı bir alanında kendimi anlatmaya çalışıyorum. Gözlem yapmayı çok seviyorum. Yabancı olduğum bir şehirde, ülkede oturup insanları izlemek; insanların neye nasıl tepki verdiğini görmek bana çok ilginç geliyor. Bunu elimde kamerayla yaptığım zaman da ortaya bir fotoğraf veya video çıkıyor. Aslında böyle başladım. Yaptığım iş sayesinde de pek çok ülkede bulundum. Turnede boş günlerimde çıkıp çekim yapıyordum veya konser öncesi erken çıkıp elimde kamerayla şehri dolaşıyordum. Sonra etkinlik ve sosyal medya içerikleri için talepler gelmeye başladı. Kadıköy Belediyesi'nin sosyal medya sayfalarında yayınlanan Görmek İçin Yaklaşmalısın Kadıköy filmim çok ilgi gördü. Sonrasında ilk kısa filmimi çektim. Uluslararası festivallerde ilgi gördü. Farklı sektörlerde sosyal medya içerikleri çekmeye başladım. Bunu reklam ve müzik klipleri takip etti. Kısa filmlerimde tamamen özgün olabiliyorum. İstediğimi istediğim gibi anlatma şansım var ancak klip ve reklamlar için aynı şey olmuyor. Müşteri, marka, prodüksiyon, bütçeler gibi pek çok detay ortaya çıkınca yaratıcılık da sınırlanmış oluyor. Bir yandan da müziğe hizmet ediyorsunuz ve onun sınırları içinde oynamanız gerekiyor. Tabii yine bu sınırlar içinde kendinizi gösterme şansınız da var. Bu açıdan bakınca da hepsi farklı bir challenge. NO ne yapabildiğimi görmek istediğim bir filmdi. Hikaye anlatmak, oyuncu yönetmek, film kurgusu, ses tasarımı. Ne kadarını iyi yapabildiğim tartışılır ancak sonunda mutlu olduğum bir iş ortaya çıktı. Alican Karaköse harika bir iş çıkardı. Aklımdaki projeyi anlattım, ne yapabileceğimizi konuştuk ve işe başladık. Hem keyifli hem zorlu bir çalışmaydı. Alican ile uzun zamandır tanışıyorduk ve çok iyi bir enerji yakaladık. O da filme yansıdı diye düşünüyorum. Hikaye çok kez değişti hatta genel hatlarıyla iş kurguda bitti. Bu yüzden filmin son halini almasında da Alican'ın katkısı büyük. İlk filmim olması ve dolayısıyla duyduğum heyecanla birkaç uluslararası festivale gönderdim. Sonucunda birkaç festivalde offical selection ve finalist olarak yer aldı. NOVAdaki motivasyonum Sabancı Kısa Film Yarışması'nın İklim Krizi konusuydu. Yarışmadan elim boş döndüm ama sonucundan mutlu olduğum bir proje oldu. Başka bir festivale ve yarışmaya da göndermedim. Onda da yine arkadaşım Anouk Wijgergans ve kızı Nova yer aldı. Onun adını filme vermek istedim çünkü bu film aslında gelecekle alakalı. Yani bizim geleceğimiz. Nova da küçük bir çocuk ve aslında bu onun geleceği. Yani en azından hikayedeki haliyle 🙂 Bu arada filmin çekimleri için bize oda sağlayan Grand Hyatt Istanbul, yine filmdeki oyuncakları gönderen Adore Oyuncak ve tasarımcı Burçak Ertem'e çok teşekkür etmek istiyorum. Başarı bence yaptığın, belki bundan geçimini sağladığın ve kişisel tatmin ve mutluluk yaşadığın aynı zamanda da yabancılaşmadığın her şey. Herhangi bir işte kendimi ortaya koyamıyorsam, fikirlerim önemsenmiyorsa ve sadece isteneni yapıp para kazanıyorsam o işe yabancılaşmışım demektir. Sadece o sistemdeki biriyim ve birilerinin rüzgarında sürüklenmiş oluyorum. Bu yüzden fırsatları, ismi, parası ne oldursa olsun bunu hissettiğim anda o işten uzaklaşıyorum. Filmin mümkün olduğunca kısa olmasını istedim ve günümüz sosyal medyasına da uygun olması için 1 dakika olarak kurguladım. Oyunculardan Cem Karakuş, şu an çalıştığım sosyal medya ajansı X-İletişim kurucularından. Yusuf Baykal Bozkurt ise arkadaşım vasıtasıyla ulaştığım eski haber spikeri. İkisi de çok güzel iş çıkardı. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. İlk karantina uygulamasına başladığımız Mart 2020'de özel bir okulda öğretmendim. Bir yandan da freelance olarak video fotoğraf işlerim oluyordu. Ancak eve kapanmak daha doğrusu kapanmak zorunda olmak, kendimle kalmak açıkçası artık ne yapmak istediğimi daha net keşfetmemi sağladı ve okul sezonu bittiğinde işimden istifa ettim. İlk kısa filmimi yaptım ve daha çok ne istediğime odaklandım. Benim için yeni bir hayat başladı ve şimdi o yönde kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Bazen kendinize dışardan bakabilmeniz gerekiyor. Yaptığım şeyi gerçekten istiyor muyum, bu işe yabancılaştım mı yoksa sadece bu hayata mı alıştım? Bence insanın kendisine şu sorunun cevabını vermesi gerekiyor. Para almadan da bu işi yapar mıydım? Bunun cevabı evet ise; onu yapmadan duramıyor, rahatsızlık hissediyor, uykuları kaçıyor demektir. Ben böyle bir insanım. Beni en çok motive eden şey yaptığım işlerin birilerine dokunması. Onlarda da bir yolculuğa vesile olması. Müzisyen olarak, öğretmen olarak böyleydi şimdi de yönetmen olarak böyle olması beni mutlu eder. Şu an proje aşamasında olan ve yazmaya devam ettiğim 2 belgesel ve 2 mini dizi var. Umarım onları da yakında size izletebilirim. İlginiz ve sorularınız için çok teşekkür ederim. Tekrar görüşmek üzere. Merakla bekliyoruz. Çok teşekkür ederiz. Nice güzel projelere diyerek okuyucularımızı filminizle baş başa bırakıyoruz."} {"url": "https://gazetesanat.com/yulia-alizade-dunyada-kadin-kadinlarin-gucunun-tum-dunyaya-olasi-etkisi-hakkinda-buyuk-bir-proje-oldu", "text": "Türk bağımsız Ressam, Tasarımcı ve Film yönetmeni Yulia Alizade tarafından üç sene önce başlatılan Dünya'da Kadın projesi Mart 2022'de resmi olarak tamamlandı. Yulia Alizade, İstanbul doğumlu Azeri kökenli Türk sanatçıdır. Eğitimini yurt dışında ve Türkiye'de alan sanatçı, uluslararası festivallerde ve sergilerde Türkiye'yi temsil ediyor. Y. A.: Şu yaşadığımız dönemde kadınlar ülkelerinde kendi hakları için mücadele ediyor. Bazı yerlerde bu mücadele başarılı olmuş ve bazı yerlerde de başarılı olma yolunda ilerliyor. Ayrıca geçmişe bakarsak yeni hayatı başlatma gücüne sahip olurken kadın, insanların temel haklarını almak için hala bir şekilde çabalıyor. Bu durum aslında çok ilginç. Sanırım kadınlara kendi güçlerine ve karakterlerine biraz daha inandırmaya çalıştım. 'Erkek baştır, kadın boyundur' diyorlar, dolayısıyla boynumuzun nereye çevrildiğine dikkat çekmek istedim. Y. A.: Evet. Bu projeyi başlatmak için ilham gerekiyordu. Bir gün Alanya'dayken plaja gittim ve iki kadın gördüm. Onlar çok şık giyinmişlerdi ve çok mutluydular. Yanımda kalem vardı. Hemen eskiz yapmaya başladım. Böylece Dünya'da Kadın serisine 'Deniz Kenarında' adlı tablo ile başladığımı söyleyebilirim. Y. A.: İnsanları duygularıyla ve kendi dünyasıyla tanıştırmak istiyorum. Benim için tuval veya film olsun yeter. Dolayısıyla çalışmalarımı tablo serisi olarak oluşturmaya başladıktan sonra iş projeye dönüştü. Y. A.: 'Kadınlar her şeyi yapabilir' diyerek kadınların mucize gücünü göstermek asıl amacımdı. Sıcak havada, yolda tek başıma olmaktan korkmadım fakat yolculuğun bazı kısımlarında zorluk çektim. Ülkemizin ne kadar güzel bir doğaya sahip olduğunu düşünerek yola devam ettim ve rekorumu kırdım. Y. A.: Bu film birçok ülkede ödül aldı. Kısa animasyon film olan 'Sevil', yönetmen olarak gerçekleştirdiğim en güzel projelerden biridir. 'Güzellik senin içindedir' sloganıyla yola çıkarak hem çocukların hem yetişkinlerin kalplerine dokunan bir çalışma ortaya çıkmasını sağladı. Y. A.: Genelde bana ilham getiren şeyler: İnsanlar, doğa ve seyahatlerdir. İnsanların ne kadar güçlü ve aynı zamanda ne kadar zayıf olduğuna hayranım. Bizim ne büyük pençemiz ne de hızlı koşabilme yeteneğimiz var. Fakat beynimiz çok gelişmiş. Bu bir sorumluluktur. Y. A.: 10 tane tablo (yağlı boya: Pasaport, Waiting, Temptation, 21.00PM, Ilıca. Water, Freedom, İn the air, Deniz atı; sulu boya: Deniz kenarında; boyama kalemi: Hausschuhe), Animasyon kısa film 'Sevil' ve '1000 km motorla' seyahat rekoru. Dünya'da Kadın serisi resmen bitti. Bunu içimde hissettim. Bu, kadınların gücü ve kadınların gücünün tüm dünyaya olası etkisi hakkında büyük bir projeydi. Y. A.: Dünya'da Kadın serisi ve onunla alakalı projeleri sanatseverler ile ilk Türkiye'de buluşturmayı hayal ediyorum. Bunu gerçekleştirebileceğim alan hakkında görüşmeleri başlattık."} {"url": "https://gazetesanat.com/yulia-alizade-ile-yeni-koleksiyonu-neo-turquerie-uzerine-soylesi", "text": "Merhaba. Bu eserler hala İstanbul'daki atölyemde dururken canlı olarak görmek isteyen çok kişi oldu ama bunu ilk önce Türkiye'de göstermek benim için ayrı bir gurur kaynağı. Kapadokya bölgesi, doğa ve tarihin bütünleştiği bir yerdir. 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Türk sanat ve kültüründen etkilenen Batı Avrupalılar tarafından bu sanat ve kültürünün taklit edildiği 'Turquerie' moda akımını günümüzde yeniden canlandırmak için araştırma yapıp 'Neo-Turquerie' stilini oluşturmaya başladım. Her şey benim sanat tarihçesini araştırmamla başladı. Türk ressam Osman Hamdi Bey'in Fransa'daki öğretmeni Jean-Leon Gerome tarihsel ve oryantalist stilde resimler yapmıştır. Gerome, oryantalizm akımının en önemli sanatçılarındandır. 'Turquerie', oryantalizm akımının hep merak ettiğim stilidir. Yeni koleksiyonum için bana ilham veren Avrupa'da 'Turquerie' akımının yayılmasına ve bu akımın 19. yüzyılın ortalarına kadar sürmesine katkıda bulunmuş ressam Jean Etienne Liotard'in muhteşem eserleri oldu. 1702'de Cenevre'de doğmuş ve 1737 yılında Türkiye'ye gelen ve İstanbul'u gezen Liotard, Türkiye'de geçirdiği süre içerisinde Türk kültürüne hayran kalıp birçok tablo ve desen çalışmıştır. Gerek İstanbul'dayken gerekse Avrupa'ya döndüğünde Liotard birçok yabancının Türk kıyafetiyle portresini yapmış. Bu sebeple kendisine 'Türk ressamı' unvanı verilmiştir. 21. yüzyılda 'Turquerie' stiline yeniden bakmak ve daha önce çalıştığım sembolizm stiliyle birleştirerek 'Neo-Turquerie' stilinin yaratıcısı oldum. Her zaman merak ettiğim 'doğa', 'dünyada insanın yeri', 'kadın', 'dünyada kadın', 'insan hakları', 'kader ve seçebilme hakkı', 'kadın güzelliği ve gücü' gibi konular yeni koleksiyondaki eserlerimde de yer alacak. Bu tablonun ana teması, bir kadının yaratıcılığı ve hayattaki farkındalığı. Kadınlar, eski çağlardan bu yana kendi haklarını savunmak zorunda kaldılar. Kadının bir mesleğe, hayal ettiği ve sevdiği işe, sahip olma imkanı olmalı diye düşünüyorum. Kadınlar, dünyanın her köşesinde herhangi bir dogmaya maruz kalıyorlar ve bir proje başlamadan bu sınırların içinden çıkmak zorunda kalıyorlar. Bir kadın için keman çalmak, kararlılığın ve hayallerine olan sadakatin simgesi olarak düşündüm. Bazen hayalinizi gerçekleştirmek ilk bakışta kolay değildir ama fikir ve isteklerinize sadık kalırsanız başarıya ulaşabilirsiniz. Gördüğümüz şehir Konstantinopolis. Tablodaki olay örgüsü ay ışığının bizi gecenin eşsiz türlerine götürdüğü bir zamanda gerçekleşir. Beyaz kedi, gecenin mistik anına yükselişin bir simgesidir. Nar ise doğurganlığın ve yeniliğin sembolüdür. Bu resmin ana teması, kadının dış güzelliğinin kırılganlığı ve aynı zamanda büyüklüğün ilahisidir. Kadının elindeki baştankara, semboller dünyasından bir karakterdir: İyimserliğin ve hayatı kabul etmenin sembolüdür. Kadın akıllı, zayıflığıyla güçlüdür. Bu resme baktığımızda, sadece 'Neo-Turquerie' tarzında lüks giyimli bir kadın görmüyoruz. Odanın zengin dekorasyonu, sade kesim elbise, kakım kürkü bir pelerinle birleşiyor: Dünyada kadının etkisi çok güçlü. Burada kadın, sanki izleyiciyle diyalog halindeymiş gibi ama bir an düşünceye dalmış. Kesinlikle şu anda onun kadınlığını fark ediyoruz. Güçlü ve hareketli dünyada kadın için bazen zayıf kalmak gerekiyor. Burada bir aynanın varlığını görüyoruz gerçeğin, kendini gerçekleştirmenin, bilgeliğin, aklın, ruhun bir sembolü, doğaüstü ve ilahi aklın bir yansıması, ilahi gerçeğin açıkça parlayan bir yüzeyi, Güneş'e yansıyan daha yüksek bir akıl, ay ve yıldızlar. Kürk, güzel sanatta, eski zamanlardan beri, güç sembollerinden biridir. Resimdeki kürkün varlığı, bu kadının gücünün simgesi. Tablodaki karakter sanki 'Ben kadınım, güçlü kaslarım olmayabilir ama aklım var, bilgeyim' diyor. İlk önce yeni koleksiyonumun değerli seyirciler tarafından izlenebilmesi ve gördükleri karşısında iyi hissedebilmesi içindir. Batı ve Doğu, eski zamanları ve modern hayatı birleştirerek, tuvale gözlerinize iyi gelecek tabloları yaratmaya çalışıyorum. Umarım keyif alırsınız."} {"url": "https://gazetesanat.com/yunt-ilk-sergisi-sehir-nerede-ile-sultanbeylide-aciliyor", "text": "Kar amacı gütmeyen sanat ve etkileşim alanı YUNT, Emre Zeytinoğlu küratörlüğündeki ilk sergisi Şehir Nerede? ile 4 Kasım 2023 4 Şubat 2024 tarihleri arasında kapılarını açıyor. Muratcan Sabuncu kuruculuğunda, Sultanbeyli'de açılan YUNT, toplumun sanatsal etkinliklerle karşılaşma olanaklarını arttırmayı amaçlayan ve Sergen Şehitoğlu sanat danışmanlığında hayata geçen bir mekan. Sergi ve etkinliklerin yanı sıra eğitim programı ve desteklediği yayınlar ile sanatsal üretime katkıda bulunmayı hedefliyor. Mekanın sunduğu deneyim ve etkileşim olanakları ile toplumsal değişim potansiyellerinin çoğalmasına yardımcı olmayı öncelikleri arasına yerleştiriyor. Prof. Dr. Eva Şarlak'ın akademik danışmanlığında düzenlenen etkinlik programı ve teşvik politikası ile sanat üretimini ve entelektüel düşünceyi destekliyor. Şehir nerede? sergisi, İstanbul'a nostaljik yaklaşımların ya da geleceğe ait iyileştirici düşüncelerin dışında, şehrin bugünkü gerçeği üzerinden hareket ediyor. Merkez-çevre ayrımının silikleşmeye başladığı şehirde, artık ne ideal bir İstanbulludan ne oraya sonradan gelen ve o kültüre yabancı olduğu ileri sürülen arasındaki ayrımdan ne de eski İstanbul görüntülerinin tekliğinden söz edilebilir. Sergide yer alan sanatçılar, ortaya koydukları yapıtları ile bize yeni bir İstanbul gerçeğinin düşünülmesi gerektiğinden söz etmektedirler. Şehrin bilinen simgeleri yerine, günümüz sisteminde işlev kazanmış yeni yapıların, meydanların, mahallelerin ve şehirdeki farklı grupların görüntüleri ile karşılaşırız. İstanbul'da bir yandan var olan kültürel yapı ile bugünün yenilerinin buluştukları ve ayrıştıkları durumlar ortaya konulmaktadır. Sonuçta, bu sanat alanı da tam bu durumları içeren bir yerde bulunmaktadır ki bu yüzden, açılış olarak böyle bir sergiyle başlanması, hem o yerin izleyicisiyle bir yakınlık kuracak, merkez-çevre ayrımını ortadan kaldıracak hem de mevcut metropol mantığı üzerine bir düşünme pratiği başlatabilecektir. Bulunduğu konumdan ve konumun geçmişinden aldığı verilerle mekana özgü bir yerleştirme olarak Sergen Şehitoğlu tarafından tasarlanan Yunt Heykeli, kamusal alanda izleyicilere sunuluyor. Eski Türkçeden başlayarak kullanılan yunt kelimesi Orta Türkçede yunt atlar, at sürüsü olarak geçiyor. Muratcan Sabuncu ve ailesinin, bir zamanlar sahip oldukları at çiftliğinden ilhamla üretilen ve kar amacı gütmeyen sanat ve etkileşim alanı YUNT'un yakınında konumlanan açık alan heykeli, çiftlikte yetiştirilen 12 İngiliz atından yola çıkıyor. Atları temsil eden, dinamik formda yerleştirilmiş 12 küp, çiftliği ve aileyi simgeleyen kare bir çerçeve ile belirginleştiriliyor. İETT ulaşımı için Mescidi Aksa Camii Otobüs Durağı'nı kullanabilirsiniz. Otopark imkanı mevcuttur."} {"url": "https://gazetesanat.com/yunus-emre-enstitusu-bruneide-turkce-dersleri-vermeye-basladi", "text": "Yunus Emre Enstitüsü, Brunei Sultanlığında iki yıl önce çevrim içi başlayan Türkçe derslerini yüz yüze vermeye başladı. Kuala Lumpur Yunus Emre Enstitüsü tarafından Malezya genelinde düzenlenen çevrim içi Türkçe kurslarının yanı sıra Endonezya, Tayland, Singapur, Brunei, Vietnam, Kamboçya, Myanmar, Filipinler olmak üzere Asya kıtasının farklı noktalarında çevrim içi Türkçe kursları düzenlenirken, Brunei Sultanlığında yüz yüze dersler de geniş bir katılımla başladı. Kuala Lumpur Yunus Emre Enstitüsü, dijital ortamda gerçekleştirilen Türkçe kursları aracılığıyla günümüze kadar Brunei'den 400'e yakın kişiye Türkçe öğretti. Asya kıtasına yönelik Türkçe öğretimi faaliyetleri çerçevesinde Kuala Lumpur Yunus Emre Enstitüsü ve T. C. Bandar Seri Begawan Büyükelçiliği iş birliğiyle Brunei'de ilk kez yüz yüze Türkçe dersleri başlatılmış olup Büyükelçilik yerleşkesinde düzenlenen Türkçe kursları 12 hafta sürecek. İlk derse katılan ve konuyla ilgili açıklama yapan Büyükelçi Hamit Ersoy; Asya Pasifik'in doğalgaz ve petrol zenginliği kadar kültürel zenginliğini de haiz Brunei Sultanlığında kamuoyunun uzun süredir arzu ve talep ettiği yüz yüze Türkçe derslerine bugün itibariyle Büyükelçiliğimizde başlandığını duyurmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Brunei halkı her fırsatta Büyükelçiliğimizden Türkçe dersleri verilmesini talep ediyordu. Bu yoğun ilgi ve alaka neticesinde Yunus Emre Enstitüsü'nün Kuala Lumpur Temsilciğiyle beraber Türkçe dil kurslarına başlama kararı aldık. Türk dizilerini severek izleyen, İstanbul ve Kapadokya başta olmak üzere ülkemize gezilerini keyifle anlatan ve Türkçe öğrenmek isteyen Bruneili dostlarımızla Büyükelçiliğimizin toplantı salonunda her hafta ülkenin tatil günleri olan Cuma ve Pazar günleri üçer saat birlikte olacağız. Her yaştan (en genç 18 ve en yaşlı 68) ve meslekten öğrencilerimiz sadece Türkçe öğrenmekle kalmayacak, aynı zamanda kültürümüz, tarihimiz ve ortak değerlerimizi öğrenme fırsatı yakalayacaklar. dedi. YEE'de Malezya Koordinatörü Ömer Altun ise yaptığı açıklamada;Brunei Sultanlığında Türkçe derslerine başlamış olmamın heyecanını yaşıyoruz. Dünyanın dört bir yanında olduğu gibi Asya'da da Türkçeye ve Türkiye'ye olan ilgi her geçen gün artmaktadır. Brunei'de de yeni köprüler kurmaya, doğru kanaldan ülkemizi anlatmaya ve yeni kalplere dokunmaya devam edeceğiz. dedi. Öğrencilerden Masmuliani Binti Husaini de; İlk dersimiz çok güzel ve eğlenceliydi. Arkadaşlarımla bu dersi paylaşmaktan çok mutluyum. Yüz yüze derslere katılabilmek için uzun bir süre bekledim. Umarım alacağım bu derslerin sonunda çevirmene ihtiyaç duymadan Türkçe konuşmak için Türkiye'ye gidebilirim değerlendirmesini yaptı. 2009 yılında yurt dışında ilk Yunus Emre Türk Kültür Merkezini açarak kültürel diplomasi ekseninde Türkçe öğretimi ve kültürel etkileşim faaliyetlerine başlayan Yunus Emre Enstitüsü, günümüze kadar Kültür Merkezlerinde düzenlenen Türkçe kursları, çevrim içi Türkçe kursları, Türkçe Öğretim Portali, videolarla Türkçe öğretimi, Tercihim Türkçe Projesi ve Türkoloji Projesi aracılığıyla dünyanın farklı coğrafyalarında çeşitli yaş ve meslek gruplarından yüz binlerce kişiye ulaşarak Türkçeyi ve Türk kültürünü tanıttı."} {"url": "https://gazetesanat.com/yury-revichten-dunya-anaya-ithafen-green-anthem", "text": "Keman virtüözü ve besteci Yury Revich'in, son zamanlarda üzerinde çalıştığı Green Anthem projesi yayınlandı. Green Anthem, Yury Revich tarafından Dünya Çevre Günü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı'na adanmış bir bildirge niteliği taşıyan şarkı projesi. Yury bu şarkıyı ve beraberindeki projeyi Dünya Ana'nın çocukları olarak gezegenimize, doğaya ve insanlığa adıyor. Müziği ve sözleri Yury Revich tarafından yazılıp aranje edilen Yeşil Marş'ın prodüksiyon ve miksajını ise ünlü Dj ve yapımcı Randy Robot üstleniyor. Bu proje, dünyanın dört bir yanından ve her yaştan 90 sanatçının canlı olarak çalıp söyledikleri kayıtlardan oluşuyor. Müziğin dili ile iklim değişikliği için farkındalık yaratmak! Tarlalarda, ormanlarda, bahçelerde, dağlarda ve hatta apartmanlar gibi birçok farklı lokasyonda farklı kalitelerde canlı enstrüman kayıtlarını birleştirmek ve miksajını yapmak ekip için gerçekten zorlayıcı bir çalışma olmuş. Ama aynı zamanda da çok farklı seslerin organik bir birliktelik içinde harmanlanması da ekibe ayrıca heyecan verici bir süreç yaşatmış. Bu benzersiz proje BM Çevre Programı, 350. org, Pathway to Paris, Marcus Suiter ve katılan tüm müzisyenlerin sayesinde hayat bulmuş. Dikkat çekici bu çalışmayı https://youtu. be/bi-1BhwsIVg 'dan izleyebilir & https://music. apple. com/at/album/green-anthem-feat-nicolo-del-greco-lora-grigorieva/1572593328?i=1572593425 dinleyebilirsiniz. Geçtiğimiz yıl çevre duyarlılığına dikkat çeken başta Avusturya olmak üzere tüm Avrupa'da büyük ses getiren Melting World projesine de imza atan Yury, 2021'de ekibiyle birlikte Londra ve Viyana'da dünyanın ilk İklim Gece Hayatı Deneyimi projesini de başlattı."} {"url": "https://gazetesanat.com/yusuf-islamin-50-yili-anisina-tekrar-kaydedilen-albumu-tea-for-the-tillerman-2-cikti", "text": "1970 yılında yayımlanan ve Yusuf İslam / Cat Stevens'ı bir efsane haline getiren albümü Tea For The Tillermanin yeniden kaydedilen versiyonu Tea For The Tillerman albümü 18 Eylül'de Universal Music etiketiyle tüm dünyada yayınlandı. Bu efsanevi albümün yeniden hayal edilip kaydedilmiş versiyonunu dijital platformlar üzerinden dinlemek ve satın almak için https://UMGTurkey. lnk. to/yusuf-cat-stevent-t4tt2 linkine tıklamanız yeterli. Bu albümde Yusuf İslam, aynı 11 şarkıyı yeniden yorumluyor. Aradan geçen yarım yüzyıl ve sonsuz deneyim ile birlikte sanatçının 70'lerin tanımını yapan şarkılarının eşsiz birleşimini dinleyicilerle buluşturuyor. Tillerman'ın etkisi popüler kültürün dokusuyla iç içe geçerken albümdeki şarkılar da kendi etki alanlarını oluşturup gün geçtikçe artan bir şekilde filmlerde, televizyonda kullanıldı ve başka sanatçılar tarafından sayısız kez yorumlandı. Albüm fikri ilk kez Yusuf İslam ve oğlunun albümün 50. yılını kutlama üzerine gerçekleştirdiği sohbetlerden birinde ortaya çıktı. Bu fikir, şarkıların yeniden hayal edilip kaydedilmesi olarak gelişti ve sonuçlar kendini gösterdi. Paul Samwell-Smith ile iletişime geçildi ve 2019 yazında Fransa'nın güneyindeki La Fabrique Stüdyolarında bir haftalık rezervasyon yapıldı. Başlı başına zengin bir geçmişe ev sahipliği yapan stüdyo, Napoleon'un ünlü kırmızı ceketlerinin boyandığı fabrika ve aynı zamanda en geniş Fransız sinema ve plak arşivlerinden biri olma özelliğini taşıyor. 11 şarkının büyük çoğunluğunu Cat Stevens'ın 22 yaşındayken 60'lar sonu Soho ortamında yazdığı eserlerden oluşturuyor. Fakat bu eserler aradan geçen onca senenin ardından taze bir bakış açısıyla tekrar yorumlanıyor. Şimdiden yazıldıkları dönemin ve diğer dönemlerin en iyi şarkıları arasında gösterilen bu orijinal kayıtlar, günümüzde hala geçerli olan ve şarkı yazarlığı için adeta bir sözlük görevi üstlenen bu besteleri bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/yusuf-reha-alp", "text": "Merhaba! Hikaye Özlem ve bana ait. Ayrıca bir de Ali var en başından beri işin içinde. Dizi de işte seyrettiğiniz gibi. Eşi öldükten sonra yalnızlığı tercih etmiş bir adamın kendini kaotik bir kalabalığın içinde bulması. Ama bu kalabalığı oluşturan insanların tümünün de aslında ne kadar yalnız olduklarını anlatan bir hikaye. Şeref Bey'in hikayesi gibi dursa da daha çok taşınmak zorunda kaldığı evin asıl sakinleri olan kadınlara bir saygı duruşu. Süreç Ali'nin bir telefonu ile başladı. Birlikte bir iş yapmaktan bahsetti. Sonra hayatımıza Özlem girdi. Bu hikayeyi evirdik, çevirdik, dönüştürdük, geliştirdik, değiştirdik ortaya da bu çıktı. Konuşması, tartışması, düşünmesi, yazması, yorumlaması oldukça öğretici, eğitici ve bir o kadar da keyifli bir süreçti. Tabii ne olursa olsun sonuçta ortaya çıkarttığınız şeye inanan birisini bulmanız lazım. İşte biz o noktada çok şanslıydık. Çünkü bizi anlayan, bizimle aynı dili konuşan ve yazdığımıza inanan bir yapımcıyla tanıştık. Gül Oğuz bu anlamda hayatın bize sunduğu büyük bir hediye oldu. Sağ olsun hayat bir hediyeyle yetinmedi, bir de karşımıza Onur Ünlü gibi bir yönetmeni çıkartarak ikinci bir hediye daha sundu. Bu hayat daha ne yapsın! Hayattaki çoğu şey ampirik elbette. Ama bunun içine kurguyu da kattığınız zaman sinema oluyor. Hani derler ya, Hayatla kurgu arasında tek bir fark vardır: Kurgu gerçekçi olmak zorundadır. Böyle bir durum yani. Ooo, çok iddialı! Hayatta hiçbir şeye öyle bir anlam yüklemedim. Yazmasam da gayet nefes alırım. Yazmak bu nefes alma eylemini biraz daha keyifli hale getiriyor o kadar. Birinci bölüm o sözle başlıyor. Bir Arnavut atasözü o aslında. İkinci bölüm de Hayat dondurma değildir diye başlıyor. Bu da Taner Hoca'nın bir lafıdır. Diğer bölümlerin isimleri de söylediğiniz mantıkla yazıldı. Bölümün tamamı yazıldıktan sonra buluyorum o isimleri. E, biz şimdi burada ne anlatmak istedik sorusunun cevapları onlar. Bu söylediğiniz aktarım metodunda Onur Ünlü'nün büyük katkısı var. Bölüm hikayelerini onunla birlikte kuruyoruz ve tretmanı da tamamen kendisi oluşturuyor. Dolayısıyla, aslında o beğendiğiniz akış benim elime hazır bir şekilde geliyor zaten. Yazarken kaygı duymaya ya da şunu kesinlikle aktarmalıyım meselesine gelirsek... Açıkçası üzerinde düşünmemiştim hiç. Şimdi siz sorunca düşündüm de hiç öyle bir kaygı gütmedim. Aktarmam gerektiğini düşündüğüm her şeyi aktardığımı zannediyorum. Stephen King'in çok güzel bir lafı var: Yazmanın pek çok kuralı vardır, der. Ama olmazsa olmaz olan sadece bir tanesidir: Okumak. Bu kadar basit aslında.. Okumazsanız yazamazsınız. Merak elbette önemli ve çok kıymetli bir şey. Ama bu merakı ancak okumakla beslediğinizde bir işe yarıyor. Sinema ve tiyatro, pandemi ile birlikte hayatımızdan çıktı. Normale dönmemiz ve eski alışkanlıklarımızı kazanmamız ne kadar zaman alacak, son derece belirsiz. İnsanlar evinden dışarıya çıkmadan her şeyin ayağına gelmesi rahatlığına alıştı. Bununla ilgili bir durum olabilir. Sinema yönetmenindir. Ben böyle düşünüyorum. Benim yaptığım iş, bir teklif sunmaktan ibaret. Onu yorumlamak yönetmenin ve yönetmenin yönlendireceği oyuncunun işi. Top benden çıkıyor yani. Metnimi değiştirebilirsiniz, ama tarih önünde hesap verirsinizcilerden değilim yani. Ben yazdım verdim, siz ne şekilde yorumluyorsanız, metin size neyi hissettiriyorsa o şekilde yönetmek ve oynamak sizin bileceğiniz işcilerdenim. Senarist, yönetmen yorumunu katmasın istiyorsa, kendi yönetsin."} {"url": "https://gazetesanat.com/yuzyillik-markalar-dernegi-yonetim-kurulu-uyesi-asude-alkayli-ve-turing-yuzyillik-markalar-hafizaevi-kuratoru-kamil-firat-ile-soylesi", "text": "Türkiye'nin köklü markalarının biraraya gelerek kurduğu; Turing Yüzyıllık Markalar Hafızaevi, Cumhuriyetin yüzüncü yılının ilk etkinliği olarak, Sultanahmet'te kapılarını sanatseverlere açmış durumda. İstanbul'un tarihi bölgesi Sultanahmet'de ve tarihi bir İstanbul evinde ziyaretçilerini ağırlayan Turing Yüzyıllık Markalar Hafızaevi yıl boyu düzenlenecek olan sergi, söyleşi ve etkinliklerle, yerli ve yabancı turistlerin uğrak noktası olmayı hedefliyor. Cumhuriyet ile birlikte kurulan Türkiye Turing Otomobil Kurumu ve Yüzyıllık Markalar Derneği'nin ortak projesi olarak hayata geçirilen Hafızaevi, ülkemizdeki yüzyıllık markaların yaşattığı değerleri, bu değerlerin sosyal tarihimizde ve kültürel hafızamızda yer eden hikayelerini gelecek nesillere aktararak onlara ilham olmayı ve bu köklü marka değerlerinin, geleceği taşınmasına katkı sağlamayı amaçlıyor. Yüzyıllık Markalar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Asude Alkaylı ve Turing Yüzyıllık Markalar Hafızaevi Küratörü Kamil Fırat ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Kamil Fırat: Cumhuriyet ile birlikte kurulmuş olan bir kurumun tarihi, sadece kendi ilgi alanı üzerinden anlatılamaz diye düşündük. Üstelik Turing, uzun yıllar Türkiye'nin yurtdışında tanıtımını üstlenmiş. Serginin ana eksenini bu faaliyetler sırasında basılmış afişler üzerinden tasarladık. Sergi alanımız çok küçük olduğu için doğal alarak ele alış biçimi de sınırlı oluyor. Kurum tarihinin yer aldığı kronoloji, çok daha ayrıntılı olabilirdi diye düşünmedik değil. Fakat bu mekanda amacımız tüm içeriği sunmaktan ziyade hafızaları tazelemek, sadelik tercihimiz oldu. Kamil Fırat: Bir tarafınızda Ayasofya, bir tarafınızda Sultanahmet Camii... Sizin burada yaptığınız her şey bir ölçülülük içinde olmalı. Binanız çok büyük olsa da bu gerçek değişmez aslında. Bizim için de hem binanın küçüklüğü, hem de burada yer alan markaların eşit temsili gibi konular, tasarımın temelini oluşturdu. Kamil Fırat: Sergi salonunun yapılmasının altında, bu sorunun cevabı yatıyor aslında. Biz markaları anlatan özel nesneleri bir araya getirip sergileseydik, hiçbir şey anlaşılmazdı. Hepsi birbirinin içine girerdi ve büyük bir kirlilik olurdu. Sergi salonu markaların belli zaman aralıklarında kendilerini ve tarihlerini anlattıkları, nesnelerini sergiledikleri bir mekan olarak planlandı. Bu tarihten sonra her yıl birkaç markayı bizim orada tek izleyebilme şansımız olacak. Mevcut arşivin sadece hissi var bu mekanda. Sonuçta amacımız hafızayı tazelemek. Asude Alkaylı: Mekanın geneline baktığınızda hareketli olacak birkaç bölüm var. İlki Marka Yolu, bu bölüme yeni markalar eklenecek. İkincisi Kuruculara Saygı bölümü, aynı şekilde yeni eklenen köklü markaların kurucularının portreleri burada olacak. Üçüncü alan ise en üst kattaki geçici sergi alanı. Kamil Bey'in bahsettiği gibi burada şu anda Türkiye Turing Otomobil Kurumu'nun sergisi mevcut. Nisan itibariyle farklı markalar iki aylık dönemlerde yer bulacaklar. Mekanın tamamını yeni gelecek markalarımızı dikkate alarak tasarladı. Dijital ekranları ise dönüşümlü olarak farklı sunum ve sergiler için kullanıyor olacağız. Asude Alkaylı: Hafızaevi mütevazi ve küçük bir mekan, dolayısıyla arzumuz ziyaretçilerimizin her geldiğinde bir yenilikle karşılaşması. Bunu etkinliklerle, sohbet toplantılarıyla, dönemsel sergilerimizle yapacağız. Sohbet toplantılarının konularını özellikle markaların hikayeleri, marka mirası, esnaf kültürü, gelenek ve yenilik bağına dair içeriklerden oluşturuyoruz. Çevrimiçi etkinliklerimizde olacak, Hafızaevi her ne kadar merkezi bir yerde olsa da gelemeyenlere de içerik sunmak, erişmek bizim için önemli. Etkinlik takvimimiz tamamlandı, ziyaretçilerimiz www. hafizaevi. com adresinden takip edebilirler. İlk konumuz ve değerli konuğumuz Kamil Fırat, Hafıza ve Marka İlişkisi konulu bir etkinliğimiz olacak. İşbirliklerine her zaman açığız ve çok önemsiyoruz. Üniversiteler, STK'lar, kurumlar, farklı etkinlikler fikirleri, müzeler ve bienaller mutlaka yan yana gelmek isteyeceğimiz, birlikte proje geliştirebileceğimiz yapılar. Danışma Kurulumuzda Pera Müzesi Genel Müdürü Özalp Birol, İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, Ayasofya Müzesi Müdürü Ayşe Erdoğdu, Bager Akbay, Zafer Toprak Hocamız gibi çok değerli isimler var. Hem konuk olarak sohbet toplantılarımızda hem de ortak etkinliklerle, birlikte projeler geliştireceğiz. Yabancı ziyaretçilerimize Türkiye'de yüzyılı aşmış süredir var olan markalar olduğunu öğrenmek ilginç geliyor, şaşırıyorlar. Şimdilik dijital mecralarda Türkçe dışında ingilizce olarak doküman ve sesli anlatımlarla rehberlik sunuyoruz, önümüzdeki dönemde dil seçeneklerini artıracağız. Burada özellikle Hafıza ve Marka ilişkisine dair proje ve konular ağırlıklı olacak. Tabii ki bu geniş bir alan, uygunluk konusuna Danışma Kurulumuz ile birlikte karar vereceğiz. Asude Alkaylı: Şu anda ücretsiz, burası Türkiye Turing Otomobil Kurumu ve Yüzyıllık Markalar Derneği'nin birlikte hayata geçirdiği bir proje. Dolayısıyla iki değerli STK projenin bütçesini karşıladı, karşılamaya da devam edecek. Hazırlıklarımızı bu yönde yaptık. Hafızaevi bu anlamda güzel bir örnek oldu. Diliyoruz farklı konular için ve farklı şehirlerde hafızanın önemi merkeze alınarak ilham bu proje ilham olsun. Bizim çalışmalarımız ise hemen açılış sonrası, daha büyük bir mekanda bu uygulamayı genişletmek üzere sürüyor. Daha çok işimiz var."} {"url": "https://gazetesanat.com/zafer-aksit-yeni-sergisiyle-collect-galleryde", "text": "Zafer Akşit'in kişisel sergisi QUELL IS OTHER PEOPLE 9 Aralık'ta Collect Gallery'nin Tophane ve Juma binasındaki mekanlarında eş zamanlı olarak açılıyor. Sergi, Nietzsche'nin ebedi dönüş fikrini ortaya atarken cümle arasında kullandığı 'Einsamste Einsamkeit' ikilemesinin farklı yoruma açık doğası etrafında şekilleniyor. Einsamkeit kelimesi hem yalnızlık hem de tek başınalık olarak çevrilebilir. Bu sözcükler birbiri yerine kullanılabilecek iki kelime olarak görünse de bu iki benzer sözcük arasındaki nüans büyük bir anlam farklılığı yaratır. Bu anlam farklılığı üzerine kurgulanan eserler disiplinler arası pratikler ile deneysel bir yaklaşım içinde yerleştirme, video ve seyirci etkileşimi ile izleyicinin eserleri interaktif biçimde deneyimleyebileceği ironik bir oyun alanı yaratıyor. Yapıtlar kendilerini tek başınalığın çekiciliği ve yalnızlığın yıpratıcılığı, birlikteliğin telkini ve bir aradalığın kaçınılmazlığı arasında geçişkenlik içinde konumlandırıyor. Kaybın reddedilişinin olanaksızlığını çaresizce tersine çevirme çabasına, insanın kendisi ile olan ilişkisinin dahi 'öteki'den soyutlanmasının imkansızlığına, eylemlerimizin bazen nafileliği, bazen boşunalığı ve bazen de fark etmediğimiz sonuçlarına dair, teklik, ikilik, çiftlik ve çokluğun birbiri içine girdiği bir oyun alanına davet ediyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/zafer-kirtasiyedeki-gece-mavisi-elbiseli-bebegi-bugun-hala-ozluyorum", "text": "Bu hikayeye başladım nasıl bittiğini fark edemedim. O kadar dalmışım ki hikayenin bittiğini bile fark edemedim, çok sürükleyici olduğunu gördüm devamını diliyorum!."} {"url": "https://gazetesanat.com/zamanin-enkazi-sergisi-10-eylul-23-ekim-tarihleri-arasinda-mixerin-ana-galeri-mekaninda-izlenebilir", "text": "Mixer, Gurur Birsin'in Zamanın Enkazı başlıklı ilk kişisel sergisini sunmaktan mutluluk duyar. Zamanın Enkazı sergisi, 10 Eylül-23 Ekim tarihleri arasında Mixer'in ana galeri mekanında izlenebilir. Zamanın Enkazı, Gurur Birsin'in, sanatsal pratiğinin büyük kısmını oluşturan pentür çalışmalarının yanında desenlerini ve bir gravür çalışmasını bir araya getiriyor. Sanatçının sergide yer alan çalışmalarında ayrıntılı teknik detayların yanı sıra ilk bakışta karamsar algılanan, terk edilmiş mekanlar göze çarpıyor. Resimler birbirinden bağımsız olsa da serginin bütünündeki izlenim bir felaket sonrası senaryosunu andırıyor. Zamanı ve mekanı tanımlanamayan imajlarda yer yer nesneler ve kişiler ile karşılaşıyoruz. Her bir resim alışılmışın dışında belli anlatısı olmayan bir filmin parçaları gibi izlenebiliyor. Resimlerde göze çarpan karamsar tonlar, harabeler, enkaz ve metruk yapılar bir olayın tasvirinden çok insan algısının ve ruh halinin izdüşümünü ifade ediyor. Günümüz insanının maruz kaldığı sosyal ve siyasal atmosfer; otoritelerin kişiler ve kentler üzerindeki yanlış uygulamaları sonucu, toplumda oluşan ortak olumsuz duygular ve akabinde oluşan meçhul bir son Gurur Birsin'in resimlerinin merkezinde yer alıyor. Ancak resimlerde bilinmezliğin ve yıkımın yarattığı tedirgin atmosfere eşdeğer şekilde teknik detaylarla işlenen, dinginlik ve ışıkla geleceğe dair bir umut önerisinde bulunuyor. Gurur Birsin'in hem eserlerinde hem de desenlerinde teknik olarak göze çarpan bir diğer unsur da gravüre olan yakınlıktır. Sanatçının akademik çalışmalarında da odaklandığı gravürün etkisi tüm çalışmalarında göze çarpıyor. Gravürün sağladığı teknik imkanlar ve gerektirdiği titiz çalışma pratiği, Gurur Birsin'in sergide yer alan çalışmalarında kısıtlı renk paleti ve keskin yapısal çözümlemeler ile etkisini gösteriyor. Gurur Birsin'in ilk kişisel sergisi Zamanın Enkazı, 10 Eylül 23 Ekim tarihleri arasında Mixer'in ana galeri mekanında görülebilir. Gurur Birsin (d.1992, Tekirdağ) lisans ve yüksek lisans eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim bölümünde tamamlamıştır. Birsin, çalışmalarında manzara resminin gelenek ve güncel arasındaki durumunu denge arayışı bir yaklaşımla yorumlarken resminin odak noktasını oluşturan tanımsız mekanlar aracılığıyla insan ruhunun en derininde saklanan duyguların ortaya çıkmasına odaklanır. Detaycı bir çalışma pratiğine sahip olan sanatçının eserlerinde çoğunlukla karşımıza çıkan harabe, metruk yapı ve antik kent motifleri, bir mekanın tasviri olmaktan ziyade, çağımızın kuşaklar üzerinde yarattığı ortak bunalım, kaygı ve umutsuzluk duygularına doğrudan atıfta bulunan romantik göstergeler olarak okunabilir. Derin bir yalnızlık, sessizlik ve tefekkür hissini anımsatan bu çalışmalarda, doğanın nesnel gerçekliği, çoğu zaman hayatın geçiciliğini ve ölümü anımsatmak adına melankolik bir tarzla yeniden yorumlanmıştır. Çoğunlukla yağlı boya resim tekniği ile çalışan Birsin ayrıca baskı resmin teknik imkanlarını da kullanır. Küratörlüğünü Taner Ceylan'ın yaptığı Olimpos Sergileri II'de (2021) yer alan Gurur Birsin yaşamını ve çalışmalarını İstanbul'da sürdürmektedir."} {"url": "https://gazetesanat.com/zamanin-kaderini-kim-yazar-kadimzamanlar-ve-diger-vakitler", "text": "Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler, daha okumadan vurulduklarımdan. Sonuna geldiğimde elbet sevemediğim yerler, cevabını bulamadığım sorular olacak, biliyorum, ama ben yazacaklarıma da aynı kronometre ile başlıyorum. Kitabı elime alır almaz her bir cümlesini alıntılamak gibi bir istekle kavruluyorum. Hatta romanı gibi yazdıklarının hikayesini de yine Olga yazsın istiyorum ya da sanırım onu tam olarak anlayamazsam diye, eksik kalacak yanlarım için kaygılı bir başlangıç bu. Hissettiniz mi? Eğer hissettiyseniz yazının sonuna geldiğinizde benimle Kadimzamanlar'da bir gün süren bir yolculuğa çıktınız demektir. Kadimzamanlar kenti evrenin merkezinde bir yerdir. İnsan, kentin etrafında yürüme eylemi üzerine düşünceli olmalıdır. Her şeye uzun uzun ve dikkatlice bakıyorsa bir gün sürebilir. Aksi halde kuzeyden güneye, doğudan batıya bir saat yeterlidir. Koşar adım. Hızlı hızlı... Ama benim acelem yok, Kadimzamanlar varlığıma sirayet etsin ve diğer tüm zamanlar diğer olarak kalsın istiyorum. Bazen öyle anlar gelir ki, öğleden sonra akşam olmasını beklersin. Diğer tüm zamanlar belki de beklemek içindir. Kadimzamanlar'da nehirlerin başında bir melek olur ve meleklerin doğumuna şahit olduğu insanlar vardır. Bir melek genel olarak her şeyi farklı görür ve meleklerin sahip olduğu tek duygu, gökkubbe kadar ağır, sonsuz bir acımadır. İşte bundan sebep Misia'nın meleği, onun doğumunu ebesi Kucmerka'dan daha farklı görmüş ve ona acımıştır. Melekler, insanlar ve onların zamanları... Bu roman aslında özetle Tanrı'nın yarattığı sekiz dünyayı anlatıyor. Mitsel bir Polonya kasabasından sunduğu kesitlerde, 1914'ten 1980'e kadar geçen zamanda insanlığın değişimini anlatan Olga, Kadimzamanlar'da yaşayan üç neslin arketip fertlerini kullanıyor. Bir oyun olarak kurgulanan anlatıda, oyunu Toprak Sahibi Popielski oynuyor. Kadimzamanlar'da kendisine sıra gelen her bir karakterin zamanı belirliyor oyunun ilerleyişini. Ancak yine de insanın değil, zamanın etkisi esas ve oyunda kaçıncı dünya yaratıldıysa insanın zamanı da işte o yana eviriliyor. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanın Tanrı'ya sığınan kalbi ve kaybettiklerini bulduğunda ondan uzaklaşması arasında dönüyor belki de sekiz dünya. Ancak beşinci dünyanın kurulmasının ardından insanlar Kadimzamanlar'da yerleşik düzene geçiyor; evler yapıyor, evleniyor ve çocuk sahibi oluyorlar. Düzen, insana sebebini hiç sorgulamadığı bir mutluluk getirir. Oysa insan yine bir önceki dünyada ardında çöpler bırakmış, yolunun akışını da değiştirememiştir. İnsanın kendini kandırarak yol almasının bir diğer ifadesidir bu işte. Evet, sona geldik; bu yazının bir yerde ve bir şekilde bitmesi gerekiyor. Tüm kahramanların hikayesinden söz edemezdim, ama artık onlara da yabancı hissetmediğinizi göreceksiniz. Sorularınız bol, cevaplarınız zamanınıza doğrulanmış olsun dilerim."} {"url": "https://gazetesanat.com/zamansizlik-sarkisi-sergisi-cagdas-sanatin-yeni-adresi-bursa-zindankapida", "text": "Bursa'nın yeni kültür ve sanat merkezi Zindankapı içerisindeki Güncel Sanat Galerisi, ilk sergisi 'Zamansızlık Şarkısı' ile kapılarını ziyarete açtı. Derya Yücel'in küratörlüğünde, Cengiz Tekin, Çağrı Saray, Gülçin Aksoy, Işıl Çelik, Meliha Sözeri, Nezaket Ekici, Osman Dinç, Şefik Özcan, Vahit Tuna ve Yaşam Şaşmazer'in katılımıyla gerçekleşen sergi 17 Ocak 2022'ye kadar ziyarete açık. Kadim şehir Bursa'nın 2500 yıllık mirası Zindankapı, aslına uygun bir restorasyonun ardından, Büyükşehir Belediyesi inisiyatifiyle yeniden hayat buldu. Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde kullanılan zindanların yer aldığı yapı, artık interaktif bir dijital müzeye ve birbirinden zengin sergilerin yer alacağı güncel sanat galerisine ev sahipliği yapıyor. Bunlardan ilki olan Zamansızlık Şarkısı, Derya Yücel küratörlüğünde günümüz sanatçılarının zaman kavramına dair yorumlarını ortaya koyarken, geçmişin hafızasını taşıyan bu mekanda yepyeni bir pencere açıyor. Çağdaş sanat alanında varlık gösteren birbirinden değerli sanatçılara ait yerleştirme, heykel, desen ve video eserleri, adeta zindanların yarattığı zamansız bir mekanı sanat ile tamamlıyor. Serginin küratörü Derya Yücel serginini çerçevesini şu şekilde açıklıyor: 'Zaman kavramı, fizikten psikolojiye, felsefeden sosyolojiye kadar birçok düşünce ve bilim kuramına kaynaklık etmiştir. İnsan, varoluş, algı ve bellek gibi olguların da zaman kavramı üzerine temellenerek açıklanması ve farklı bakış açılarıyla ele alınması çok uzun zamandır sanat alanında da izlenir. Zaman, bilimsel olarak mutlak ve göreli olarak ele alınmış olsa da çoğu düşünür zamanın bir noktadan diğerine doğru hareket eden kesintisiz, dinamik ve tekrar etmeyen bir olgu olduğunu ileri sürmektedir. Geçmiş ile gelecek zamanı bağlayan ve aynı zamanda onlarla sınır oluşturan şimdiki anın, zamanın sürekliliği ve bağlantısı olduğu söylenebilir. Bellek de geçmişin ve geleceğin şimdi içindeki bu birlikteliğinden beslenmektedir. Geçmişin hafızasını taşıyan, bu hafızadan ise şimdiye dair bir anlam yaratan ve bu anlamı sanat aracılığıyla geleceğe aktarmaya başlayacak olan Bursa Zindankapı, zamansızlık kavramına bir çerçeve sunmakta. Duvarları, kuleleri, burçları ve zindanları ile Bitinya Krallığı döneminde inşa edilen surlarda bulunan 2 bin 500 yıllık Zindankapı, kentin sınırlarını da belirlemiş olan savunma mimarisinin bir parçası. Yakın bir geçmişte kentin tarihi silüetine bir anı-anıt olarak yeniden kazandırılan bu mekanlar Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinin izlerini taşıyor. Zindankapı'ya adını veren 7m2'lik altı zindan ile kule giriş ve zindancı odalarının mekan olarak kullanıldığı Zamansızlık Şarkısı, günümüz sanatçılarının zaman kavramını nasıl algıladıkları, geçmiş ile gelecek arasında yaşanan şimdileri ortaya koyma biçimleri, kendi iç zamanları ile başkalarının zamanları arasındaki bağı sorgulama şekilleri, zamanın sürekliği içinde insanın durağanlığının biçimi gibi birçok katmanı aralayacakları disiplinler arası yapıtları bir araya getiriyor. Sergiyi 17 Ocak 2022 tarihine kadar ücretsiz ziyaret edebilir ve Zindankapı'da tarihin, kültürün, sanatın ve sosyal hayatın sentezine siz de katılabilirsiniz. Sizi surların içinde bir yolculuğa çıkaracak olan Zindankapı Güncel Sanat Galerisi, önümüzdeki aylarda birbirinden farklı sergilere de ev sahipliği yapacak. Milattan önce ikinci yüzyılda, Bitinya Krallığı'nın, Prussa şehrinde inşa edilen surlar, hisarlar ve zindanlar, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde de kullanılmış ve bazıları günümüze kadar ulaşmış durumda. Bugün Bursa'nın Osmangazi ilçesi, Alacahırka mahallesinde bulunan ve Uludağ'ın eteklerine açılan Zindankapı da işte bu tarihi surların önemli bir parçası. Arkeolojik kazılarla toprak altında kalan bölümleri ortaya çıkarılan ve aslına uygun restore edilen bu tarihi eser, Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin öncülüğünde şimdi yeniden şehir hayatının bir parçası. Yaptığı sergiler, etkinlikler ve araştırmalar ile kent kimliğine sahip çıkmayı görev edinen Müzeler Şube Müdürlüğü, Zindankapı'yı kentin kültür ve sanat merkezi haline dönüştürdü. Yeni bir konseptle kent yaşamına kazandırılmak üzere tasarlanan Zindankapı, Bursalılar için surların ve zindanların anlamını değiştirdi, Bursa'da kültür ve sanat teknolojik bir boyut kazandı. Toplam 3000 metrekare alana sahip Zindankapı, artık benzersiz bir dijital müze ve geniş bir güncel sanat galerisi ile misafirlerini ağırlıyor. Dijital anlatımlı sergi salonları, interaktif içerikleri, etkinlik alanları ve eğitim mekanları ile tarihe, kültüre, sanata ışık tutuyor. Sosyal alanlarda ise Bursalılar buluşup bu tarihi atmosferi hep birlikte yaşıyorlar."} {"url": "https://gazetesanat.com/zehra-basaran-bes-element-adli-sergisiyle-gala-galeride", "text": "Ressam Zehra Başaran Beş Element adlı kişisel sergisiyle Gala Galeri'de sanatseverlerle buluştu. 28 Nisan'da açılan sergi 12 Mayıs tarihine kadar ziyarete açık olacak. Beş element; Tao' cu görüşe göre doğada ancak bu beş elementin dengesi ile mutluluğu yakalamak mümkündür. İnsan da doğadan bir parça olduğu için, yaşadığı tüm zıtlıkların bir dengesini oluşturmak durumundadır. Sergide bulunan resimler; bu beş elementin varlığı, yokluğu, azlığı ve çokluğu karşısındaki insan ve hayvan halleridir. Zehra Başaran'ın son dönem resimlerinde ışık, doğaya insana ve objelere etkisi üzerinde yoğunlaşmıştır. Işığın fiziksel etkisi, psikolojik çağrışımları beraberinde getirmiştir. Zamanla biçimi de ele geçirip, mekanda ve figürde verilmek istenen duyguyu desteklemeye başlamıştır. Bazen şiddetini artırarak yön değiştirerek vurgu yapılacak konu için kullanılmıştır. Bazen de konun ta kendisi olmuştur. Işığın şiddetini artırması sonucunda, ateş ortaya çıkmıştır. Beş elementten biri olan ateş, dünyanın oluşumundan bu yana, yaşamın belirgin bir işaretidir. Ateşin olduğu yerde yaşam ve insan vardır. Fiziksel olarak çok büyük bir güce sahip olan ateş, resimdeki dominant karakteri nedeniyle, resmin öznelerinden biri haline dönüşmüştür. Bu noktada karanlığı da beraberinde getiren ateş, resimdeki etkisini hem biçimsel hem de psikolojik anlamda artırmıştır. Aydınlık ve karanlık renklerin paletiyle birlikte, resmin konuları da bu zıtlıklar üzerinden şekillenmiştir."} {"url": "https://gazetesanat.com/zenonun-bilincinden-izler-tasiyan-svevo-romani-ilk-kez-turkcede-comert-sarap", "text": "Dilimize ilk kez kazandırılan bu önemli modernist roman, Ersan Üldes'in özenli çevirisi ve sunuş yazısıyla Kafka Kitap'ta! Yaşamını sağlık problemleri ve katı bir perhizle geçirmek zorunda kalan anlatıcının eşi, bir düğün yemeği için kocasının gece boyunca gönlünce yiyip içmesine izin vermesini ister doktordan ve bu izni koparır. Sofraya hararetli konuşmalar ve mutluluk gösterileri hakimdir. Lakin cömertçe akan şarabın getirdiği özgürleşme hissiyle önce öfke patlamaları, itiraf ve hakaretler baş gösterir. Nihayetinde korku ve utanç devreye girer ve şarabın midedeki yolculuğuna zihnin karmaşık rotası eşlik eder. İtalyan edebiyatının büyük ismi Svevo, Cömert Şarap'ta bir düğün sofrasından yola çıkarak özgürlük, sadakat, aile gibi kavramları kendine özgü mizahi tutumuyla ele alıyor. Zeno'nun Bilinci'nden izler taşıyan bu roman, psikanaliz de dahil olmak üzere birçok konuya hicivli bir yaklaşım getirir ancak şarabın hakkını teslim eder ve şarabı üzerine yüklenen sembolik anlamdan kurtarır, onu ezeli ve dionizyak konumuna yeniden yerleştirir."} {"url": "https://gazetesanat.com/zerrin-mete-populer-olmak-degil-kaliteli-islere-imza-atmak-istiyorum", "text": "Birçok tiyatro oyununda oyuncu ve müzisyen olarak yer alan, Grubu Parmakizi ile H2000 Müzik Festivali kapsamında gerçekleştirilen yeni yetenekler müzik yarışmasında Türkiye birincisi olan ve solo çalışmalarının yanı sıra 2009 yılında kurduğu Rockzen isimli grubuyla sahne performanslarına devam eden, Sirene Kadın Korosunda korist, Senforock projesinde solist olarak yer alan kendine özgü tarzı ve güçlü sesi ile Türk Rock Müzik camiasının nitelikli kadın vokallerinden Zerrin Mete ile samimi ve keyiflli bir röportaj gerçekleştirdik. Zerrin Mete: Bu imkanı tanıdığınız için ben teşekkür ederim. Ankara'da doğdum büyüdüm. Uludağ Üniversitesi Müzik Öğretmenliği Şan Ana Sanat Dalı mezunuyum. 2006'da İstanbul'a geldim. O zamandan bu yana müzik çalışmalarıma burada devam ediyorum. Müzik öğretmenliğinin yanı sıra senforock projesinde solist olarak bulunuyorum. Çocukluğumdan beri rock müzik dinleyen ve seven birisi oldum. Müzik yeteneğimi ise ortaokuldaki müzik öğretmenim keşfetti. Geçip Giden üç şarkılık bir albümdü. Gayet güzel geri dönüşler aldım. Uzunca bir süredir beni sahne performanslarımdan tanıyan dinleyicilerimin de böyle bir beklentisi oluşmuştu. Sanırım benim gibi onların da içine sinen bir albüm oldu. Kendime özgü, salt müziğe odaklı bir müzisyenim. Popüler olmak değil, kaliteli işlere imza atmak istiyorum. Dijitalleşme, herkesin müziğini daha fazla insana duyurması için güzel bir gelişme oldu. Bu sayede benim gibi bağımsız müzisyenler, müzik endüstrisinin acımasız çarklarına kapılmadan, ürettikleri müziği dinleyicilerle buluşturabiliyorlar. Elbette mutlak bir bağımsızlık bu piyasa şatlarında mümkün değil ama hiç yoktan iyidir, diye düşünüyorum. Geçip Giden albümünde 3 şarkım vardı: Benimle Ol, Geçip Giden ve Boşuna. Bunlardan Benimle Ol adlı şarkıma klip çektim. Daha sonra sırasıyla Hayata, Olsun ve Yalnızım Ben isimleri teklileri yayınladım. Mayıs sonunda da Paradoks isimli parçam dijital platformlarda yerini aldı. Müzik çalışmalarıma evden devam ettim. Bazı müzisyen arkadaşlarımla ortak çalışmalar yaptık ve sosyal medyada yayınladık. Bunun dışında normal zamanlarda da yaptığım gibi kitap okudum, film ve diziler izledim. Bir de evde yapmaya uygun spor egzersizleri yapmaya çalıştım. Paradoks henüz çok yeni. Dolayısıyla onun tanıtımı ile ilgileniyorum. Diğer taraftan yeni şarkılar üzerinde çalışıyorum. Önemli olan kaliteli işler üretebilmek. Umuyorum, yeni çalışmalarımı dinleyicilerimle kısa sürede paylaşabilirim. Hepsine sağlık ve huzur diliyorum. Marifet iltifata tabidir derler. Parçalarımı dinlemelerini ve beğenirlerse arkadaşlarıyla paylaşmalarını dilerim."} {"url": "https://gazetesanat.com/zeugma-kenti-ve-cingene-kizi-mozaigi", "text": "Bu yazımda sadece Gaziantep'in göz bebeği değil, Türkiye'nin de en önemli mekanlarından birisi olan, her dönem yerli ve yabancı turistlerin akın ettiği Zeugma Mozaik Müzesinden ve müzenin dünyaca ünlü parçası olan Çingene Kızı mozaiğinden bahsedeceğim. Bunun için de en başta Zeugma kentinin tarihine kısa bir göz atmak yeterli olacaktır. Kentin tarihi milattan önce 300-400'lere kadar dayanmaktadır. Kent, Buyük İskender'in önemli generallerinden ve daha sonra da Seleukos İmparatorluğu'nu da kuracak olan Seleukos Nikator tarafından kuruldu. Şehir ilk başlarda Seleukeia Euphrates ismi ile anılmaktaydı. . Daha sonralarda şehrin karşı kıyıyla bir köprü vasıtası ile birleşmesiyle birlikte bu kente köprü, geçit anlamına gelen Zeugma ismi verilmiştir. Zeugmalılar zenginlik içerisinde yaşayan bir halk olarak bilinmektedir. Bu zenginlik müthiş sanatlarına da yansımış ve günümüze kadar ulaşan mozaikleri de kültürel bir sanat mirası olarak bizlere bırakabilmişlerdir. Bunların yanı sıra çok güçlü bir orduya da sahip olan Zeugmalılar, bir o kadar barışa da önem vermekteydiler. Şehrin koruyucu tanrısı olan Mars'ın tasvir edildiği heykelde de bu durumu görebiliyoruz. Mars bir elinde mızrak bir elinde ise bahar dalı taşımaktadır. Bu durum ise Savaş ve Barış temsiliyeti oluşturduğu yönünde yorumlanmakta. Zeugma Mozaik Müzesinde yaklaşık olarak 1700 metrekarelik mozaik vardır ve bu mozaiklerin yapımı da çeşitli dönemlere ayrılmaktadır. Bundan dolayı mozaiklerin aslında tek bir tema etrafında oluştuğu söylenemez. Yine de genel olarak Yunan ve Roma tanrılarının figürlerini ve tasvirlerini görmekteyiz. Mozaikleri bir bütün olarak ele aldığımızda şüphesiz müzenin en ilgi çekici kısımlarından birisi, müzede hem Roma figürlerinin hem Yunan figürlerinin ve bunlarla birlikte Hristiyanlık inancına ait figürlerin bir arada bulunması. Poseidon ve Dionysos gibi bilinen mitoloji tanrılarının yanı sıra Akhilleus ve Odysseus gibi karakterlerin mozaikleri de müze içerisinde bulunmaktadır. Öncelikle bu eser müzedeki mozaikler arasında belki de en küçük taşlarla yapılmış eser. Bundan dolayı çok ince dokunuşlarla ve emekle hazırlanmış olduğu kendini ilk bakışta belli ediyor. En önemli özelliği ise bu mozaiğin üç çeyrek adlı tekniği barındırıyor olması. Üç çeyrek tekniği ile tanınan ve Çingene Kızı ile de böyle bir ortak özellik barındıran bir başka eser Mona Lisa tablosunda da olduğu gibi, Çingene Kızı da hangi yönden bakarsanız bakın sizinle göz teması kurma hissiyatı vermekte. Eseri ilginç kılan bir diğer durum ise mozaikteki kişinin kim olduğunun bilinmemesidir. Kazı ekibinden bir arkeologun, kazı sırasında, bulunan bu mozaikteki kişinin saçlarındaki örgülerden dolayı Çingene'ye benzetilmesi ile Çingene Kızı olarak kalmıştır. Kim olduğunun bilinmemesinin yanında cinsiyeti bile tespit edilememiştir ve tartışma konusudur. Bu konu ise sık sık tartışmalara yol açan ve hala uzmanların arasında görüş birliğine varamadığı bir konu olarak varlığını sürdürmektedir. Tarihçiler ve arkeologlar bu konu üzerinde 3 hakim görüş iddia etmektedirler. Bunlardan birincisi tasvir edilen görüntünün Büyük İskender'den ilham alındığı yönündedir. İkinci görüş ise tasvir edilenin Yunan Mitolojisinde yeryüzünü temsil eden Gaia olduğu yönündedir. Üçüncü görüş ki üzerinde en yoğun durulan durum, tasvir edilenin bir Maenad yani Çılgın olanlar denilen, Dionysos'un kadın takipçilerinden biri olduğudur. Bu üçüncü görüş üzerinde yoğun olarak durulmasını destekleyen bir diğer argüman ise mozaikler arasında sık sık Dionysos tasvirlerine rastlanmasıdır. Buradan anlaşılıyor ki Zeugmalılar Dionysos'a tıpkı Mars'a olduğu gibi fazlasıyla önem veriyorlardı."} {"url": "https://gazetesanat.com/zeynep-koltuk-hayal-etmek-ve-o-hayali-samimiyetle-istemek-gerceklesmesi-icin-yeterli", "text": "Geçtiğimiz aylarda Show Tv ekranlarında yayımlanmaya başlayan Kuzey Yıldızı adlı dizide Şule karakteri ile izleyici karşısına çıkan, aynı zamanda Kod Adı Kaos, Bizim Evin Halleri, Adanalı, Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi ve Ezra isimli dizilerde rol alan, farklı bir havası ve dolu dizgin enerjisiyle tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başaran değerli oyuncu Zeynep Koltuk'la sıcak ve samimi bir röportaj gerçekleştirdik. Zeynep Koltuk: Öncelikle böylesine tatlı insanlar için her zaman vaktim var. İstanbulluyum hatta daha ayrıntıya girmek gerekirse 4 nesil İstanbul Beşiktaşlıyız. 81 doğumluyum. Babamın işi icabı taşındığımız Ankara'da, ilk orta lise ve hatta sonrasında üniversitede iki fakülteyi de bitirdim ve sonrasında memleketime yani İstanbul'a geri döndüm. Tiyatro yapıyorum ve dizilerde rol alıyorum. Boş vakitlerimde oyunculuk öğretmenliği yapıyorum. -Ben hep oyuncu olmak istedim. Yani şöyle; çok maymun iştahlı bir çocuktum her an her yerde her şey olmak istiyordum. Oyunculuğun bu isteğimi yerine getirebilecek tek meslek olduğunu keşfedince de o yöne kanalize oldum. Ama konservatuar öncesi siyasal mezunuyum ve buna rağmen ilk dizi teklifimi siyasal mezuniyetim sonrasında aldım: Kod adı kaos. Hep söylediğim gibi beni Fikri Sağlar keşfetti, sonra baktım bu işi sevdiğim kadar kotarabiliyorum da, o zaman eğitimini de almalıyım deyip konservatuara girdim. Hem okuyup hem dizilerde çalışmaya devam ettim. -Bu yola çıkmanızı sağlayan ve kendinize örnek aldığınız isimler oldu mu? -Çok klasik bir cevap olacak belki ama benim örnek aldığım rol modelim de idolüm de hep annem oldu. Annem eski Yeşilçamcı. Ama altın portakallar mı dersiniz Berlin film festivali ödülleri mi dersiniz, evde bolca görerek annemim filmlerini izleyerek büyüdüm. Sonrasında da her çocuk gibi ben büyünce annem olacağım ümidiyle yola çıktım. -Sizce bir projenin başarısında oyuncunun etkisi nedir? -Şimdi büyük egolarla konuşmanın pek de manası yok. Film senaryo anlamında güçlüyse, yönetmen becerikliyse, kadroda da birkaç iyi oyuncu varsa o iş zaten tutar. Bazı projelerde başrolün diziden çıktığını, öldüğünü görüyoruz mesela ama ne oluyor iş aynı reytingle devam ediyor. Kısaca hiç kimse yerine konulamaz değildir. -Oyunculuğunuzun yanında bale, resim, piyano ve modern dansla profesyonel olarak ilgilendiğinizi biliyoruz. İlgilendiğiniz sanat dallarını bir sıraya koyarsak, hayatınızı etkileyen hangi dal olmuştur? -Aslında hepsinin bende etkisi var. Biri öbüründen üstündür diyemem. Balenin ve piyano çalmamın müzik kulağıma ritim duyguma etkisi çoktur. Modern dans sahne kullanımına koreografiye ve esnek estetik sahne duruşuna yardımcı. Bunlar dışında binicilikle eskrimle ve koreografik dövüşle de ilgileniyorum ayrıca. Bu özellikler insana bir santim bir şey katsa kardır. Ben o gözle bakıyorum. Bir de projelerde yönetmenler kişisel becerilere göre rolü şekillendiriyor o bakımdan kişi kendini ne kadar donatırsa o kadar iyi. -Show Tv'de ekranlara gelen Kuzey Yıldızı adlı dizide yer alıyorsunuz, Şule nasıl bir karakter ? Onu canlandırmak nasıl hissettiriyor? -Doğruyu söylemek gerekirse 13 yıldır oyunculuk yapıyorum ve ilk kez kötü karakter olarak adlandırabileceğiniz bir rolü üstlendim. Biz böyle rollere dişi rol deriz yani üretken, üretebilecek roller. O bakımdan keyif alarak canlandırıyorum. Ama en başta halktan gelecek tepkiden çekinmedim desem yalan olur. Ne de olsa biz kötü adam diye Erol Taş'ın dövüldüğüne şahit olduk. Ama tepkiler öyle olmadı. İzleyiciler rolde ne kadar şirret görünüyorsun, rolün hakkını veriyorsun dedikçe benim de iyice hoşuma gitmeye başladı. -Sette ortam nasıl geçiyor, birlikte gülüp eğlendiğiniz anlar oluyor mu? -Allah bozmasın çok eğlenceli bir setimiz var. Ekip muazzam. Ben 9. bölümde geldim, herkes tanışıyor bir ben yeniyim diye yabancılık çeker miyim diye düşünüyordum Ordu'ya gitmeden önce. Oysa öyle sıcak öyle samimi karşıladı ki herkes beni şimdi kocaman büyük bir aile gibiyiz. Ama Ordu halkını da yadsıyamam. Çok misafirperver sıcakkanlı güzel insanlar. Onlar da sağolsunlar bizi bağırlarına bastılar. Tüm ekibime ve Ordu halkına buradan kalpler öpücükler. -Dizi temposu oldukça yoğun, kendinize ayırmak istediğiniz zamanları nasıl geçirmeyi tercih ediyorsunuz? -Ordu çok güzel, tertemiz. Upuzun yürüyüş alanları var sahil boyunca. Sık sık yürüyüş yapıyorum. Kahve tutkunuyum ayrıca. Güzel kahve dükkanlarını geziyoruz. Buralı dostlarımız da bizi gezdiriyorlar. Görülmeye değer çok yer var. Biz de elimizden geldiğince boş vaktimizde gezip görmeye çalışıyoruz buraları. -Sizi her zaman çok enerjik buluyoruz. Hayatta sizi motive eden, pozitif etkileyen unsurlar neler? -Teşekkür ederim. Bilmiyorum hayat kısa. Surat asmaya depresif takılmaya yetecek kadar uzun değil. Ondandır heralde. Babam da çok enerjik çok pozitif bir insandı. Ondan bulaşmıştır diye umut ediyorum. -Son olarak şunu sormak istiyorum. Koşullar ne olursa olsun düşleyenlere ve düşlerini gerçekleştirmek için çalışanlara ne önerirsiniz? -Düşlemek hayal etmek ve o hayali samimiyetle istemek gerçekleşmesi için yeterli. Çünkü istemek, istediğini elde etmek için başlamak anlamına geliyor. E başlamak da bitirmenin yarısı ise bu iş oldu demektir. Unutmamak gerekir ki her gerçek, gerçek olmadan önce onu düşleyenin kafasındaki bir düştü sadece."} {"url": "https://gazetesanat.com/zeynep-oyku-kendi-urettigi-arp-ile-new-yorkta-konser-verecek", "text": "Türkiye'de ilk kez yerli arp üreterek dikkati çeken barok müziğinin başarılı isimlerinden Zeynep Öykü, Arp üretmek her zaman için büyük bir hayaldi. Şu an yaptığım şey büyü gibi geliyor bana. dedi. Öykü, erken dönem barok müziğiyle ilgilendiğini belirterek, 900'lü yıllarda başlayıp 1600'lerde noktalanan, bir klasik müzisyenin genelde elini sürmediği bir dönemle ilgileniyorum. şeklinde konuştu. Zeynep Öykü, barok türü arpların ustalarının dünyada çok az olduğuna vurgu yaparak, Arp eğitimimi ABD'li müzisyen Howard Bryan'dan aldım. Onun ölçüleriyle ve uzun yıllar biriktirdiği bilgileri kullanarak arp üretmeye başladım. dedi. Yerli arpın üzerindeki işlemeleri de kendisinin yaptığını belirten Öykü, markadaki Anadolu vurgusunu şekle yansıtabilmek için arplarını Türk motifleriyle süslediğini söyledi. Müzisyen Öykü, yerli arpın diğer aksamlarını da kendi atölyesinde üretmek istediğini kaydederek, Ağaç olarak genellikle ceviz ağacını kullanıyoruz. Arpların metal aksamını da kendimiz üretiyoruz. Sadece tellerini ABD'den alıyorum. Onları da artık, tel üretimi yapan bir fabrikayla iş birliği içine girerek kendim üretmek istiyorum. ifadelerini kullandı. Zeynep Öykü, yerli arp üretimini Bilecik Gölpazarı'ndaki atölyesinde sürdürdüğünü ve atölyenin tadilatı bittikten sonra seri üretime geçmeyi planladığını kaydetti. Yurt içi ve yurt dışında Anatolian Harps için ciddi talep olduğunun altını çizen Öykü, İsrail, Afrika, Japonya ve ABD'ye arp sattık şimdiye kadar. Asya'da arp üreticisi neredeyse yok denecek kadar az. Onun dışında Suudi Arabistan ve Azerbaycan'da da pazar var. Hedefimiz Asya pazarına da girmek. dedi. Konserlerini Türk üretimi arp ile veriyor olmaktan gurur duyduğunu kaydeden Öykü, 17 Haziran'da New York'ta vereceği konserde de Anatolian Harps'ı tanıtacağını dile getirdi. Müzik eğitimine 10 yaşında piyano ile başlayan Öykü, resim eğitimi aldığı Cambridge'de 13 yaşında arp ile tanıştı. Öykü, Türkiye'de Ceren Necipoğlu ve Şirin Pancaroğlu ile arp eğitimine başladı, dünyanın dört bir yanında en büyük arp ustalarını gezerek eğitimine devam etti. Profesyonel müzik hayatına atıldıktan sonra, ABD'li Wolves in The Throne Room, Finlandiyalı Imperia başta olmak üzere çok sayıda yerli ve yabancı metal gruplarının albümlerinde ve Taksim Taksim isimli Osmanlı saray müziği ve dansları projesinde yer aldı. Sanatçı, Erken dönem müziği üzerine uzmanlaşarak, klasik arp dünyasında bu türün önemli isimlerinden Isabelle Perrin, Marie Pierre Langlamet, Sylvain Blassel, Erika Waardenburg, Ernestine Stoop ve Saskia Kingma'nın yanı sıra caz arpisti Rosetty de Ruiter ile çalıştı. Barok müziğe büyük ilgi duyan Öykü, dünyada çok az kişinin çaldığı Arpa Doppia olarak bilinen barok dönemin arpını Türkiye'de çalabilen tek müzisyen olarak biliniyor. Sanatçının 2020'de piyasaya sürdüğü 1685 adlı solo albümünde ağırlıklı olarak 1685 yılında doğmuş Bach, Handel ve Scarlatti'nin eserleri yer alıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/zeynep-oykuden-ronesansda-melankoli-konserleri", "text": "Verdiği solo arp konserleri ile klasik müzik dinleyicisinden yoğun ilgi gören, erken dönem müziği uzmanı ve arp sanatçısı Zeynep Öykü, yeni yılda gerçekleştireceği 'Rönesans'da Melankoli' isimli mini Türkiye turnesine hazırlanıyor. Barok müziğe büyük ilgi duyan Zeynep Öykü, Barok Arp isimli projesi ile ülkemizin dört bir yanında ve yurt dışında konserler verdikten sonra şimdi de Shakespeare İngiltere'sinin müziklerine, dönemin arpı ile can verecek. John Dowland 'Rönesans'da Melankoli' adı verilen turnenin ilk ayağı, 14 Şubat 2023 Salı günü saat 20.00'da All Saints Moda Kilisesi'nde gerçekleşecek. Kadıköy'deki konserin ardından ikinci konser 23 Şubat 2023 Perşembe günü Eskişehir Yunus Emre Kültür Merkezi'nde ve üçüncü konser 24 Şubat 2023 Cuma günü Ankara Musa Göçmen Senfoni Orkestrası Salonu'nda gerçekleşecek. Barok müzik ustası Zeynep Öykü, bu iki konserde de Dünya'da çok az icracısı olan, İtalyan Rönesans'ının arpı Arpa Doppia'yı icra edecek. 1563-1626 yılları arasında yaşamış olan John Dowland, Rönesans'ın en önemli lavta ustası ve bestecisidir. Daha çok lavta eşliğindeki melankolik şarkıları ile tanınır. En bilinen enstrümantal yapıtları Lacrimae, Göz yaşları, Flow my tears ismindeki lavta şarkısının teması üzerine yazılmış 7 adet pavandır. Bu eserler zamanının en çok çalınan oda müziği eserlerinden biriydi ve 17. yy müziği üzerinde de büyük etkisi olmuştu."} {"url": "https://gazetesanat.com/zeynep-ozden-the-yehudi-menuhin-schooldaki-egitimine-basladi", "text": "Ülkemizin genç yeteneklerinden Zeynep Özden, kabul edildiği İngiltere'nin en prestijli dört okulu arasından seçtiği The Yehudi Menuhin School'daki eğitimine başladı. Bugüne kadar birçok konser veren ve gerek ulusal gerek uluslararası yarışmalarda ülkemizi başarıyla temsil eden Zeynep Özden, 2022 yılında lise müzik eğitimine İngiltere'de devam etmek için İngiltere'nin en prestijli dört müzik okuluna başvurdu. Yaptığı tüm başvurular kabul edilen 16 yaşındaki yetenek, bu okulların aylar süren piyano, solfej ve dil sınavlarını başarıyla geçerek hepsinden burslu/yatılı eğitim görmek üzere davet aldı. Bağlantıya geçtiği okullarla yoğun sınav ve görüşme maratonu sonrası 2022-2023 akademik yılından itibaren müzik eğitimine %95 burslu olarak The Yehudi Menuhin School'da Prof. Dinara Klinton ile devam etmeye karar veren Zeynep Özden, piyano eğitimine 6,5 yaşında Toygar Tezcan ile başlamış ve ilkokuldan sonra Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda tam zamanlı olarak Prof. Ayça Aytuğ ile uzun yıllar çalışmalarına devam etmişti. Eğitimi süresince yerli ve yabancı ünlü piyanistlerin workshoplarında da yer alan Zeynep Özden, son olarak 2022 yılında müzik çevrelerinde Emre Chopin olarak tanınan piyano virtüözümüz Emre Şen ile kayıt ve çalışmalar yaptı. Biz de Gazete Sanat olarak, genç piyanistimize yeni eğitim hayatında ve müzik kariyerinde başarılar dileriz. 2006 yılında İstanbul'da doğdu. Piyano eğitimine 6,5 yaşında Toygar Tezcan ile başladı. Haziran 2014 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuarı sınavlarını kazanarak yarı zamanlı piyano eğitimine Prof. Ayça Aytuğ ile devam etti. 2016 yılı Haziran ayında MSGSÜ İDK tam zamanlı piyano sınavını başarı ile geçerek bu okulun tam zamanlı öğrencisi oldu. 2016 yılından bugüne yurt içi ve yurt dışında katıldığı programlar, yarışmalar ve okulu dahilinde konserlere çıktı. 2016 yılı Haziran ayında İsveç'te düzenlenen 5. Stockholm Uluslararası Piyano Yarışması'nda 3. lük ve aynı yıl Aralık ayında 1. Bursa Nilüfer Piyano Yarışması'nda 3.'lük ödülüne layık görüldü. 2017 yılında 12. Uluslararası Pera Piyano Yarışması'nda 2.'lik ödülü ve aynı yıl 7. Uluslararası Milano Piano Talents Piyano Yarışması'nda 1.'lik ödülü aldı. 2016, 2017 ve 2018 yıllarında Prof. Tamara Poddubnaya, Prof. Aldo Ragone, Prof. Eser Bilgeman Şakir, Prof. Emmanuel Mercier ve Mauricio Vallina'nın ustalık sınıflarına katıldı. 2017 yılında Bodrum Gümüşlük Festival Akademisine kabul edilerek Devlet Sanatçımız Gülsin Onay, İlya Itın, Romano Pallotini ve kuşağının en ilginç piyanistlerinden kabul edilen Mauricio Vallina ile piyano ustalık sınıflarını başarı ile tamamladı. 2017 Aralık ayında MSGSÜ'nin açmış olduğu solistlik sınavını kazanarak 2018 yılı içerisinde MSGSÜ İDK Genç Orkestrası'nın verdiği konserlerde solist piyanist olarak sahneye çıktı. 2018 yılı 24-25 Mart tarihlerinde Açı Müzik ve Sanat Okulu'nun düzenlediği 4. Piyano ve Müzik günlerinde Konuk Müzisyen olarak yer aldı. 14-24 Ağustos 2018 tarihleri arasında Polonya'da düzenlenen Warsaw Piano Workshop'a katılarak Prof. Joanna Marchinkowska, Prof. Alberto Bertino ve Prof. Tomasz Lupa ile ustalık sınıfı çalışmalarını başarıyla tamamladı. 2019 yılında İtalya'da düzenlenen 5. Tadini Uluslararası Müzik Yarışması'nda 1. lik ödülü aldı. Aynı yıl Prof. Gereon Kleiner, Emre Şen, İbrahim Yazıcı, Doç. Gökhan Aybulus ve Prof. Marcus Becker'in ustalık sınıflarına katıldı. 2020 yılında Almanya Münih'te düzenlenen Online Piano Competition for Youth in Europe ve Sırbistan'da düzenlenen Belgrade International Music Competition yarışmalarında 2. lik ödülüne layık görüldü. 2020 Mart ayında ilk resitalini Moda All Saints Kilisesi'nde verdi. 2021 yılında MA Fernando Viani ve Prof. Fedele Antonicelli ile birlikte ustalık sınıfı çalışmaları yaptı. 2022 yılında müzik çevrelerinde Emre Chopin olarak tanınan piyano virtüözümüz Emre Şen ile kayıt ve çalışmalar yaptı. 2022 yılında lise müzik eğitimine İngiltere'de devam etmek için çalışmalara başladı ve İngiltere'nin en prestijli dört müzik okuluna yaptığı tüm başvurular kabul edildi. Bu okulların aylar süren piyano, solfej ve dil sınavlarını başarıyla geçerek hepsinden burslu/yatılı eğitim görmek üzere davet aldı ve 2022-2023 akademik yılından itibaren müzik eğitimine %95 burslu olarak The Yehudi Menuhin School'da Prof. Dinara Klinton ile devam etmeye karar verdi."} {"url": "https://gazetesanat.com/zeynep-tasdelen-tenteoglunun-ilk-romani-bag-okurla-bulustu", "text": "İnkılap Kitabevi, Zeynep Taşdelen Tenteoğlu imzalı bir aşk romanı ile okurlarının karşısına çıkıyor. Yazarın ilk kitabı olan Bağ, geçmiş yaşantılarının yaralarıyla başa çıkmaya çalışan iki insanın karşılaşmasıyla doğan, sürprizlere gebe masalsı bir aşkı konu ediniyor. Kemal, gençlik yıllarında yaşadıklarının acısıyla ailesinden ve memleketinden kopmaya mecbur kalan, sonrasında kendine oldukça başarılı bir yol çizen zeki bir iş insanı. Yaşadığı kayıplar ve hayal kırıklıkları ise onun güçlü karakterini oluşturan temel taşlar. Mila ise küçük yaşta yalnız kalmasının getirdiği boşluğu, eğlence hayatıyla doldurmaya çalışan, aslında bu hayatın kendi istek ve hayallerine uymadığının farkına çok sonra varan iyi niyetli ve bir o kadar güzel genç bir kadın. Uğradığı büyük ihanet ise onun hayatını değiştiren dönüm noktası. Hayata emek vermek Bağ'ın satır aralarından çıkarılacak derslerden en önemlisi. Aşk temasını yanında ise ihanet, dostluk, gerçek sevgi, geçmişe bağlılık, aile bağlarının önemi gibi temalara dikkat çekiliyor. Farklı sektörlerde özen ve sabır isteyen ürünlerin zorluklarına göğüs geren ve titizlikle, yılmadan, mükemmeli hedefleyen ve bunun için çalışan emekçilere saygı duruşu da değinilen noktalardan bir tanesi. Bağ, hem konusu hem sürükleyici kurgusu hem de başarılı dil kullanımı ile Türk edebiyatına değeri yadsınamaz bir katkı. Aşk, ihanet, dostluk, sadakat, aile, pişmanlık, emek gibi kavramların karakterlerin sürükleyici hayat hikayeleri ile buluştuğu noktada; yazarın sade ve akıcı dili, bir o kadar etkileyici tasvirlere bezenmiş cümle kurguları sizler için bir nefeslik mola hazırlıyor. Çınar'da vuku bulan hikayeler okuyucusunu andan koparıp Bağ'ın sayfaları arasına hapsedecek!"} {"url": "https://gazetesanat.com/zeytin-tarimda-kadin-ve-bedeni-uzerine-bir-sosyal-film-projesi", "text": "Türkiye'de zeytinin, kültürel mirasın, beden kültürünün ve tarımda kadının rolü üzerine oluşturulmuş bir kısa film projesi olan Zeytin filmi, 27 Ocak 2023'te çevrim içi platformlarda izleyiciyle buluşuyor. Film, Mardin, Marmara ve Muğla olmak üzere, her bölgeden 2 kadın çiftçinin katılımıyla toplamda 6 kadın çiftçinin hayatına yer veriyor. MILKist yapımcılığında, Kıvılcım Akay yönetmenliğinde ve Tolgahan Tombaş'ın görüntü yönetmenliğinde hazırlanan film, bir sosyal tasarım projesi olarak konumlandırılıyor. Doğal ve kültürel değerleri, zeytin çiftçiliği yapan kadınları merkeze alarak anlatan Zeytin filmi; Koç Üniversitesi, Koç Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi, UNESCO Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Sürdürülebilir Kalkınma Kürsüsü ve UN WOMEN Türkiye'nin destekleriyle hayata geçirildi. Kadın çiftçiler, zeytin hasadını, toprakla ve iklimle mücadelelerini, yüzyıllardır zeytin hasadında başvurulan geleneksel yöntemleri sözlü ve bedensel hareketlerle anlatıyor. İklim koşullarına rağmen tarımdan ve mücadeleden vazgeçmeyen kadınlar olarak duygularını aktarıyorlar, izleyiciyi bahçelerinde gezdirip ağaçlarını tanıtıyorlar. Performans sanatçısı ve dans terapisti Ekin Bernay rehberliğinde ortaya çıkan hareket koreografileri ise her kadının kendi hasat yöntemine, değişerek devam eden tarım ve beden geleneğine işaret ediyor. Kadın çiftçiler, kısa performanslarında kimi zaman ektikleri mahsülü, bahçelerindeki bitkileri, rüzgarı ve yağmuru, kimi zaman ise mevsimleri ve işleyen zamanı anlatıyor. Hiçbir zirai ilacın kullanılmadığı, endüstriyel makinelerin girmediği, aileden kalan zeytin bahçelerinde mahsullerini yaşatmak için mücadele veren kadınlar çiftçileri izliyoruz filmde. Kaybedilmeye başlanılan eski usül hasat yöntemlerine sahip çıkan, küçük ölçekli ama yüksek kalite zeytin ve zeytinyağı üretimi yapan çiftçilerin sayıları Türkiye'de her gün azalırken, kadın çiftçilerin sayısı ise daha da azalıyor. Yöresinde fark yaratan kadın girişimciler olarak, kadın hareketlerinin ve girişiminin Türkiye'nin birçok bölgesinde eş zamanlı var olabileceğinin kaydını tutuyor bu film. diyerek projenin oluşumundaki amaç ve süreci anlatıyor filmin yapımcısı MILKist'in kurucu direktörü Birnur Temel Birtane."} {"url": "https://gazetesanat.com/zihnimizdeki-kelimelerin-gercek-anlamlari-anlam-anlambilime-giris", "text": "Oxford Üniversitesi profesörlerinden Paul Elbourn'un kaleme aldığı Anlam: Anlambilime Giriş kitabı The Kitap Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Kitap, gerçekte anlam dediğimiz şey nedir? Zihnimizdeki kelime açıklamaları ne kadar doğrudur? Basit bir kelimenin anlamını sorduğunuz iki kişinin vereceği cevap aynı mı olacaktır? Sözlüklerin bize verdiği tanımlar kesinlikle doğru mudur? Bir kelimenin anlamı her zaman, her yerde ve herkes için aynı mıdır? gibi soruların yanıtlarını veriyor. Günlük yaşamda kullandığımız kelimelerin anlamlarını bildiğimizi düşünürüz. Bilmediğimiz bir kelimeyle karşılaştığımızdaysa elimize geçen ilk sözlükten konuyla ilgili maddeye bakarız ve verilen karşılıkları okuyarak o kelimenin anlamını öğrendiğimizi düşünürüz. Konuyla ilgili Oxford Üniversitesi profesörü Paul Elbourn'un Anlam: Anlambilime Giriş kitabı The Kitap Yayınları etiketiyle okurlarıyla buluştu. Kitapta gerçekte anlam dediğimiz şey nedir? Zihnimizdeki kelime açıklamaları ne kadar doğrudur? Basit bir kelimenin anlamını sorduğunuz iki kişinin vereceği cevap aynı mı olacaktır? Sözlüklerin bize verdiği tanımlar kesinlikle doğru mudur? Bir kelimenin anlamı her zaman, her yerde ve herkes için aynı mıdır? soruları ve kabul gören düşünceleri tartışmaya açıyor. Yazar, gerçek dünyadan ilgi çekici örneklerle konuyu herkesin anlayabileceği ve keyifle okuyabileceği bir halde okuyucuya sunuyor. Profesör Paul Elbourne, Oxford Üniversitesi, Magdalen College'da öğretim üyesidir. Yüksek lisansını Oxford Üniversitesi'nde Genel Dilbilim ve Karşılaştırmalı Filoloji programında yapmış, doktorasını ise MIT'de dilbilim ve felsefe çalışmalarını da içeren Anlambilim programında tamamlamıştır. Lisans düzeyinde genel felsefe, ahlak felsefesi, etik, uygulamalı etik, bilgi ve gerçeklik, genel dilbilim, Wittgenstein, mantık ve dil felsefesi konulu dersler verirken lisansüstü düzeyde biçimsel anlambilim ve dil felsefesi dersleri vermektedir. Doğal dillerin anlambilimi ve dil felsefesi alanlarındaki araştırmalarını sürdürmektedir. Yayımlanmış diğer kitapları: Situations and Individuals (2005), Definite Descriptions (2013)."} {"url": "https://gazetesanat.com/zina-resim-roportaj", "text": "Lübnan, Akdeniz'e kıyısı olan bir Ortadoğu ülkesi. Batı'da açıldığı Akdeniz'i ise güneyde İsrail'le olan komşuluğu takip eder. Önemli bir coğrafyadadır Lübnan. Özellikle kıyı kesimlerinde ise Akdeniz iklimi net bir şekilde görülür. Tarihin önemli ülkelerinden biri olan Lübnan, Beyrut gibi meşhur bir kentin de başkent olduğu bir ülkedir. Zina da Beyrutlu bir ressam, sanatçı. Yaptığı resimler beni çok heyecanlandırıyor, çünkü genellikle rock and roll'un en önemli temsilcileri geçiyor onun fırçasından: Bob Dylan, John Lennon, Jim Morrison, Jimi Hendrix, Mick Jagger, Janis Joplin... Beni heyecanlandıran şeyi çiziyorum. diyor Zina. Çizdikleriyle benim gibi daha sayısız insanı da heyecanlandırıyor! Instagram hesabında işlerini müthiş bir keyif ve heyecanla takip ediyorum. Çok üretken bir sanatçı. Aynı zamanda org çalıyor ve bazen onu şarkı söylerken de görüyoruz. Resimlerinde yalnızca rock and roll'cular da yok. Marilyn Monroe, Al Pacino gibi dünyaca ünlü isimler de onun resminde görebilecekleriniz arasında. Tabloları, tasarladığı tişörtler pek çok insanın evine de giriyor. Ben de bu kadar üretken ve heyecan uyandıran bir sanatçıyla röportaj yapmayı çok istedim. Beni kırmadı. Beyrut Amerikan Üniversitesi'nde öğrenim gördüm ve buradaki bölümüm olan grafik tasarımından BA harf notu ile mezun oldum. Aynı zamanda yan branş olarak güzel sanatlar bölümünü bitirdim. Daha sonra Arizona'da bazı ünlü ressamların atölyelerine katıldım. Farklı temalar yansıtan birçok resim yaptım, ancak son birkaç yıldır daha çok portre çalışmalarına yoğunlaştım ve bunları tutkunu olduğum müzikle birleştirdim. 2. Ben hep gelmek istedim ama daha fırsat olmadı: Beyrut nasıl bir yer? Kültürel olarak çok zengin bir şehir olduğunu biliyorum. Beyrut oldukça güzel ve sevimli bir şehir. Ancak son zamanlarda maalesef zor zamanlardan geçiyor. Ancak buradaki insanlar, etraflarındaki bu tip zorluklara rağmen dirayetliler ve kendilerini sürekli yenilemeye çalışıyorlar. Evet, bu özel çalışmayı onun Imagine adlı şarkısından esinlenerek ortaya çıkarmaya çalıştım ki bu şarkı, ana tema olarak barışı konu edinir. Ve tabii ki bu konudan daha da fazlası olarak altında başka güzel anlamlar da yatar. Lennon'un taktığı gözlüğün tipik olan çerçevesi üzerine yazmak istedim. Kanımca onun bu imajı, onu vizyoner bir karaktere büründürmekte. Bu durum da, metaforunu yansıtmaya çalıştığım portreye yeni bir ruh sağlamakta ve Lennon'u adeta gizemlerle dolu bir varlık gibi göstermekte. Önceki zamanlarda Londra ve ABD'de sergilerimi sunma deneyimim oldu. Tabii, koleksiyonumu tamamladığımda daha başka yerlerde daha çok sergi kurmayı planlıyorum. Genellikle tarih okumayı severim ama geçmişteki sanat akımlarında üstat kabul edilen kişilerin kullandığı teknikleri içeren sanat tarihi kitapları üzerine okumalar yapmanın bende ayrı bir yeri var. Tabii bunun yanında çağdaş sanatçıları da takip etmeyi ve onların eserlerinden ilham almayı da ihmal etmem. 6. Sana müzisyen de diyebilir miyiz? Daha yeni sayılır; Instagram hesabında Soldier of Fortune şarkısını orgda çaldın. Biz de zevkle dinledik. Küçükken org çalmak, tıpkı ressamlığa duyduğum ilgi gibi, kendime edindiğim ilk hobilerdendi. Kulaktan çalmaya çalışırım. Son zamanlarda da bu iki hobime geri döndüm ve beni ne kadar rahatlattığını fark ettim. Tıpki sizi huzura sürükleyen derin düşüncelere dalmak gibi... Bu arada çaldığım şarkıyı sevmenizden dolayı memnunum. 7. Peki sen kendini nasıl tanımlıyorsun? Sadece beni heyecanlandıran şeyleri çiziyorum. demişsin. Bir tanım yapmak hoşuna gitmiyor sanırım. Evet, bu söylem aslında benim yaptığım işi birebir özetliyor. Bir işi yapmaya koyulduğumda, yaratmaya çalıştığım figürleri kendime bir limit koyarak yapmam. Bazı aktörleri ya da tarihi figürleri resme aldım, evet. Ancak bunları dahi yaparken zaman zaman bir şarkı dinler, bu şarkıdan kendime bir ruh hali belirler ve portreme bunların bileşenlerini aktarmaya çalışırım. Bu pandemi süreci hepimizin hayatına, yapmak istediğimiz planlara ket vurdu. Ve bu durumun en kötü yanı sürecin ne kadar devam edeceğinin belirsiz olması. Kendi açımdan değerlendirmem gerekirse bu süreci kendimce avantaja çevirmeye çalıştım. Hobilerime bolca zaman ayırdım ve daha fazla yaratıcı fikirler üretmeye yöneldim. Kontrol edilebilir ve kaosun olmadığı bir ortamda olduğunuz sürece yapılabilecek en iyi şey, kendi hayatınızda bu kontrolünü sağlayabileceğiniz aktivitelere odaklanmaktır diye düşünüyorum. Şahsen Türkiye'de hiç bulunmadım. Fakat ileride orayı görmeyi çok isterim. Yaptığım işlerle ilgilenen, sanatsal yolculuğumun takipçisi olan herkese minnettar olduğumu belirtmek isterim. ''Kendini ifade etme'' denen mefhumu hayata geçiriyor olmak, bu eserleri somutlaştırarak insanlara ulaştırmak ve bunun sonucunda olumlu dönüşlerle karşılaşmak benim için paha biçilemez. Sizlere de röportajınız için teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim."} {"url": "https://gazetesanat.com/zorlu-psm-sahne-tozu-yutanlar-basliyor", "text": "Zorlu PSM dijital dünyaya yepyeni perspektiflerden içerik sunmaya devam ediyor! Müzikten tiyatroya, müzikalden dansta kadar farklı sanat dallarını aynı heyecanla sahnede icra eden pek çok sanatçıyı ağırlamaya hazırlanan Zorlu PSM'nin yepyeni dijital serisi Sahne Tozu Yutanlar 19 Ocak Salı günü Zorlu PSM Youtube kanalında başlıyor. Dijital dünyaya kazandırdığı yepyeni formatlardaki içerikleriyle izleyicilere farklı deneyim ve bakış açıları sunmayı sürdüren Zorlu Pereformans Sanatları Merkezi, şimdi de Sahne Tozu Yutanlar adlı program ile sahnede olmanın heyecanını, farklı disiplinlerle tecrübe edenleri Youtube kanalında ağırlıyor. Her hafta, sahneyi aynı heyecanla tecrübe etmiş farklı disiplinlerden sanatçıların birbirlerine merak ettiklerini soracağı ve sahne tozu yutmanın kendileri için anlamını konuşacakları Zorlu PSM'nin yepyeni dijital serisi Sahne Tozu Yutanlar 19 Ocak Salı günü Zorlu PSM Youtube kanalından seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Hayallerin sınır tanımadığı bir deneyim alanı olan sahneyi bir de onların ağzından dinleyelim diyerek hayata geçirilen seride, her hafta iki farklı konuğun zaman zaman dertleşmesi zaman zamansa sohbetine dönüşen programla sahnede olmanın anlamı, sahnenin vazgeçilmez isimlerinin ağzından yeniden anlatılacak. Sahne Tozu Yutanlar her Salı Zorlu PSM YouTube kanalından izlenebilecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/zorlu-psm-yeni-online-sahnesini-hayata-geciriyor", "text": "Toplum içinde yer alan tüm bireylerin dünya standartlarında kültür sanat etkinliklerine erişebilmesi amacıyla çalışan Zorlu Performans Sanatları Merkezi, bugüne dek coğrafi uzaklık ya da maddi engeller nedeniyle etkinliklere erişememiş sanatseverleri de ağırlamak üzere yepyeni bir dijital platformu, 8'inci sezonunda hayata geçiriyor. Zorlu PSM Online adıyla, online. zorlupsm. com adresinden ulaşılabilen platform, Sertab Erener, Bedük, Dilek Türkan ve Cenk Erdoğan konserleri ve İbrahim selim ile Bu Gece etkinliğiyle yayın hayatına başlıyor. Passo. com. tr üzerinden satışa satışa sunulan biletlere, Kasım ayına özel olarak 10 TL'den sahip olabilirsiniz. Sekizinci sezonuna #mesafeliamabirlikte diyerek yeniden merhaba diyen ve sanatseverlere kapılarını yeniden açan Zorlu PSM, değişen yaşam biçimimize kültür sanatı dahil etmek üzere hibrit etkinlik modelini hayata geçiriyor. Salondan canlı yayınlar, konser kayıtları, yıldız isimlerin olduğu özel konserler gibi pek çok içerik sunacak Zorlu PSM Online, en iyi etkinlikleri ev konforuna taşıyor. Sanatçıyla tanışma, imzalı ürün alma gibi sürprizli etkinli paketleri de çok yakında sunulacak. Önce Sertab Erener, Bedük, Dilek Türkan ve Cenk Erdoğan konserlerinin açıklandığı platformda İbrahim Selim ile Bu Gece etkinliği de izlenebilecek. Çok yakında birçok etkinliğin hibrit olarak hayata geçeceği Zorlu PSM sahnelerinde, sanatçıyla tanışma, imzalı ürün sahibi olma, yayınlanan etkinliği banttan izleme gibi sürprizlerin olacağı paketler de sunulacak. online. zorlupsm. com platformu üzerinden seyirci ile buluşmaya hazırlanan etkinlik biletlerine, passo. com. tr adresi üzerinden ve Kasım ayı boyunca 10 TL 'den ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://gazetesanat.com/zorlu-psmden-yeni-yilda-surpriz-konser", "text": "Klasik müziği pop tınılarıyla harmanlayan genç tenorlar; The Four İtalian Tenors, Prof. Rengim Gökmen'in şefliğindeki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde yeni yıla özel Zorlu PSM'de konser verecekler. Müzik severlere unutulmaz bir akşam yaşatmayı planyan topluluk, 3 Ocak Cuma günü saat 21.00'da Zorlu PSM'de ilk kez sahne alacak. Klasik müziği ve Pop müziği harmanlayarak yarattıkları tınıyla tüm dünyada ses getirmiş ve takdir görmüş olan vokal dörtlüsü The Four İtalian Tenors, 200 yıllık tarihi ile dünyanın en köklü sanat kurumlarından biri olan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile birlikte siz müzik severlere unutulmaz bir gece yaşatmaya hazırlanıyor. The Four Italian Tenors ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konseri, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Genel Müzik Direktörü Prof. Rengim Gökmen yönetiminde gerçekleştirerek ilk defa Türkiye'de konser vermeye hazırlanıyor. Yeni yılın ilk günlerinde unutulmaz bir gece yaşamak isteyen siz müzik severlere topluluk, özel repertuvarıyla sahne alacak. Konserin bilet satışları 6 Aralık Cuma günü www. passo. com. tr üzerinden başlayacak."} {"url": "https://gazetesanat.com/zorlu-psmden-yine-bir-hint-muzikali-surprizi", "text": "Zorlu PSM'nin Taj Express'ten sonra konuk ettiği ikinci Bollywood müzikali olan gösteri, 26 Kasım 1 Aralık 2019 tarihleri arasında izleyiciyle buluşuyor. Dans direktörü, yazar ve yönetmen Rajeew Goswami tarafından hayata geçirilen gösteride, birbirinden renkli kostümlerle muhteşem dansçılar sahnede olacak. 2015 yılında Londra'nın en prestijli tiyatrolarından biri olan London Palladium West End Theatre'da 60 kez gösterime girmesiyle birlikte Avrupa ve Orta Doğu'da pek çok ülkeyi turlayan Beyond Bollywood, Hindistan'ın renkli kültürünü bir görsel şölene dönüştürürken izleyicileri büyülü bir yolculuğa çıkarıyor. Modern ve geleneksel Hint danslarına yer veren, Broadway tarzında düzenlenmiş en iyi Bollywood gösterilerinden biri olan Beyond Bollywood, kaybettiği annesinin hayalini gerçekleştirmek üzere Almanya'dan Hindistan'a doğru yola çıkan dansçı Shaily'nin hikayesini konu ediyor. Masal ve kültür öğelerini birleştiren bu destansı ve romantik gösterinin müzikleri Salim Sulaiman ve sözleri Irfan Siddiqui imzasını taşıyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/zorlu-psmnin-ilk-oyunu-sehirde-kimse-yokken-promiyerini-gerceklestirdi", "text": "Zorlu PSM, ilk kez kendi prodüksiyonuyla sahneye koyduğu ve kadınlık, erkeklik üzerine pek çok tartışmayı içinde barındıran öyküsü ve oyuncu kadrosuyla ilgi çeken Şehirde Kimse Yokken oyununun prömiyeri seyircinin yoğun ilgisi ve katılımıyla dün akşam gerçekleşti. Zorlu PSM'nin kendi prodüksiyonu olma unvanını taşıyan ilk tiyatro oyunu Şehirde Kimse Yokken, çok sayıda ünlü isim ve gazetecinin katılımıyla dün akşam prömiyerini gerçekleştirdi. Çağdaş yazarlarımızdan Ahmet Sami Özbudak'ın birbiri ile paralel iki öyküyü kaleme aldığı ve simgesel anlatılarla hikayesini zenginleştirdiği ve Lerzan Pamir'in yönetmenliğinde gerçekleşen oyun dakikalarca ayakta alkışlandı. Hayat bir masal mıdır? Masalsa bir sonu var mıdır? Mutlu son yoksa bu hayatta o zaman hayat dediğimiz şey masal mı, acı gerçeğin ta kendisi mi? Şehirde Kimse Yokken... soru sordukça yeni sorular yaratan, insanlığa verilen cinsiyet rollerine dair sorular da soran, bu sorulara hem tanıdık hem de farklı cevaplar getiren ve oyuncu kadrosunda Elçin Sangu, Ali Seçkiner Alıcı, Elif Ürse, Kerem Arslanoğlu ile Ersin Arıcı'nın yer aldığı Şehirde Kimse Yokken gerilim ve yer yer mizah ögeleriyle bezeli mistik anlatısıyla 23 Şubat ve 7-13-14 ve 28 Mart'ta izleyicilerle buluşmaya devam edecek."} {"url": "https://gazetesanat.com/zorlu-psmnin-yeni-genel-muduru-filiz-ova-oldu", "text": "Zorlu Performans Sanatları Merkezi yeni dönemde çalışmalarına, Filiz Ova yönetiminde devam edecek. Filiz Ova'nın liderliğinde Zorlu PSM, yenilikçi ve kapsayıcı bir bakış açısıyla farklı sanat dallarında, kaliteli, ilham veren çalışmalara imza atmayı sürdürecek. Kapılarını sanatseverlere açtığı ilk günden bu yana, ülkemizin kültür sanat hayatına katkı sunmayı amaç edinen ve bu yönde pek çok ilke imza atan Zorlu PSM'de Genel Müdürlük görevini deneyimli sanat yönetmeni Filiz Ova üstlendi. Zorlu Performans Sanatları Merkezi Genel Müdürü Filiz Ova yaptığı açıklamada; Zorlu PSM gibi kültür sanatın buluşma noktası olmuş, içinde bulunduğu coğrafyanın çekim merkezi haline gelmiş bir kurumda Genel Müdürlük görevini üstlenmekten büyük mutluluk duyuyorum. Kıymetli ekip arkadaşlarımın emekleri ve katkılarıyla bugüne gelen Zorlu PSM'yi çok daha iyi bir noktaya götürme sorumluluğumuz olduğu bilinciyle çalışmalarımızı sürdüreceğiz diye konuştu. Filiz Ova, lise öğrenimini Almanya'nın Esslingen şehrinde tamamladıktan sonra Tübingen Üniversitesi'nde Sanat Tarihi ve Amerikan Edebiyatı eğitimi aldı. 2014 yılında Amerika'nın önde gelen kültür sanat danışmanlık şirketlerinden Devos Institute for Arts Management'in Kennedy Center for The Performing Arts ve Maryland Üniversitesi iş birliği ile gerçekleştirilen uluslararası eğitim programına dahil olan Ova, Türkiye'den bu programa kabul gören ilk sanat yönetmeni oldu. Tüm dünyadan sanat yöneticilerinin katıldığı 3 yıllık eğitim programı ile eş zamanlı New York'ta bulunan International Society for the Performing Arts tarafından hayata geçirilen global burs programına dahil oldu. Kariyerine 2006 yılında İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nda başlayan Filiz Ova, kurumun medya ilişkileri bölümünde görev alarak, vakfın organize ettiği tüm festival, bienal ve etkinliklerin uluslararası medya iletişiminde rol üstlendi. İstanbul Kültür Sanat Vakfı'ndaki görevinin ardından 2008 yılında İş Sanat'a transfer olan Filiz Ova, Sanat Yönetmeni Yardımcısı olarak başladığı görevini, kurumdan ayrıldığı 2018 yılına kadar Sanat Yönetmeni olarak sürdürdü. Kültür sanat dünyasında önemli bir yere sahip olan İş Sanat, Filiz Ova'nın liderliğinde hem klasik müzik, caz, modern dans ve yerli sanatçıların özel projeleri ile içerik çeşitliliğini artırdı hem de çocuklar ve genç izleyicilere yönelik geliştirdiği etkinliklerle toplumun her kesiminin kültür sanat etkinliklerine erişimi konusunda önemli bir misyon üstlendi. Filiz Ova, halen Zorlu PSM'deki Genel Müdürlük görevinin yanında, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin Sanat ve Kültür Yönetimi bölümünde misafir öğretim görevlisi olarak sağlıklı ve sürdürülebilir kültür kurumlarının yönetimini ele alan Mekan ve Lojistik dersi veriyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/zorlu-topraklar", "text": "Benedict Wells, bizleri bir zaman yolcuğuna çıkarıp 1985 yazına, Missouri'ye götürüyor. On altıncı yaşını kutlamaya hazırlanan Sam hem çok heyecanlı hem de pek endişeli. Platonik de olsa aşkı ilk kez yaşarken kederi de genç yaşında tatmak zorunda kalıyor. Annesinin beynindeki kötü huylu tümör günden güne büyürken Sam devasa bir endişeyle yaşamayı, hayattan keyif alıp yaşadığı anın içinde kalabilmeyi, öfkesini dışarı yansıtabilmeyi, büyümeyi, arkadaşlığı ve aşkı öğreniyor."} {"url": "https://gazetesanat.com/zuhal-olcaydan-oyunculara-oneri-sizoid-yaklasim", "text": "VisionIST 'Endüstri Günleri'nin ilk gününe konuşmacı olarak katılan sanat dünyasının önemli ismi Zuhal Olcay Günümüzde oyuncuların asgari şartları geçmişe göre daha iyi sağlanıyor. Oyuncu da zihnini, her ana ve şarta göre hazır tutmalı. Şizoid bir durum ama oyuncu bunu yapmalı dedi. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nin 9. yılında, film endüstrisinin buluşmasını sağlayan VisionIST, Endüstri Günlerinin açılışı 23 Kasım tarihinde Harbiye Crowne Plaza otelde gerçekleştirildi. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali'nin 9. yılında, film endüstrisinin bir araya gelmesini sağlayan VisionIST, Endüstri Günlerinin açılışı 23 Kasım 2019 tarihinde Harbiye Crowne Plaza otelde sinema ve oyunculuk dünyasının yoğun katılımıyla gerçekleştirildi. Açılışta konuşma yapan festival direktörü Bengi Semerci Festivalin ilk amacı adaleti gündemde tutmak ama bir diğer amacımız da hem festivalin hem de endüstrinin birbirine profesyonel zeminde faydalı olması ve desteklemesi. Bu bölümde hızla gelişen endüstride farklı kuşaklardan gelen ulusal ve uluslararası meslek profesyonellerinin birbirini tanıması, iletişimde bulunması ve bu şekilde üretimlerine yansıtacak katkıyı sağlaması hedeflendi. dedi. Festivalin yeniliği olarak düzenlenen VisionIST Endüstri Günlerinin danışmanlığını yapan Zeynep Atakan ise konuklara, sektörün önemli isimlerinin panellerle, yansımalarla ve atölye çalışmalarıyla ağırlanacağını açıkladı. Atakan: Herkesi bir araya sağlıklı bir iletişim için toplamak önemli. Bilgi paylaşımı yapacağız ve yarışmadan birbirimize faydalı olacağız dedi. Açılış gününün programlarında ilk olarak İpek Tugay moderatörlüğünde Dijitalleşme ve Sinemanın Gelecek 10 Yılı Paneli gerçekleşti. Panele; Selim Arat, Antoni Saura ve Sarp Kalfaoğlu katıldı. Ardından 80'lerde Kadın Yönetmen Olmak başlıklı Yansıma'da ise Nisan Akman tecrübelerini katılımcılara paylaştı. Sonrasında Atölye çalışmasında Zeynep Atakan yapımcılık alanındaki gelişmeleri ve fikirlerini aktardı. Sıla Karakaya sanat yönetmenliği hakkında bilgiler verdi. İlk günün son programı olan Ustalık Sınıfı'nda ise Zuhal Olcay oyunculuk konusunda yaşadıklarını ve fikirlerini paylaştı."} {"url": "https://gazetesanat.com/zulfu-livanelinin-mutluluk-romani-yeni-baskisiyla-ve-inkilap-kitabevi-etiketiyle-raflarda", "text": "Zülfü Livaneli'nin eşsiz eserleri, İnkılap Kitabevi etiketiyle okurlarla buluşmaya devam ediyor! Livaneli'nin, Türkiye toplum yapısını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdiği klasikleşmiş romanı Mutluluk, yeni kapak tasarımı ve gözden geçirilmiş yeni basımıyla raflardaki yerini aldı. Beyazperdeye de uyarlanan ve çok sevilen Mutluluk romanı, üç ana karakter üzerinden bir Türkiye hikayesini anlatıyor. Eserleri 40 dilde yayınlanan ve uluslararası pek çok ödüle layık görülen usta edebiyatçının ödüllü romanı Mutluluk, İnkılap Kitabevi'nden çıkan yeni baskısıyla yeniden okurlarla buluşuyor. 2006 yılında Barnes & Noble Yeni Büyük Yazarları Keşif Ödülü'ne layık görülen Mutluluk, yayımlandığı günden itibaren Türkiye'de ve dünyada çok ses getiren ve hala geçerliliğini koruyan derinlikli bir Türkiye portresi, acı tatlı bir peri masalı. Çocuk yaşta şeyh amcasının istismarına maruz kalan bir genç kız, Meryem. Kadim Anadolu geleneklerine göre bir kuyruk sallayan... Sorgusuz sualsiz cezası kesilmiş, öldürülmeyi bekliyor. Askerliğini çatışmalarla geçiren, hayatını şeyh babasının öğretilerine uygun yaşamak üzerine kuran bir genç, Cemal. Kendi hayatını yaşamaya başlayabilmek için önünde son bir aile görevi onu bekliyor: Bir günahkara ilk taşı atmak. Altsınıf bir aileden gelen, ancak tüm hayatını ölesiye bir nefretle reddettiği geçmişi üzerine kurmuş bir profesör, İrfan Kurudal. Zengin bir kadınla evlenerek sahip olduğu yaşam standardı ve rafine zevkler içinde kendini bulmaya çalışıyor. Usta edebiyatçı Zülfü Livaneli, Mutluluk romanında da gelenek ve modernliğin çelişkisi içinde, her biri kendi mucizesini bekleyen Meryem'in, Cemal'in ve İrfan'ın yollarını kesiştirirken; bastırılmışlık, töre, mutluluk, mutsuzluk, korku, tabular, şehvet ve bunalan burjuvazinin gölgesinde toplum yapısının tüm katmanlarını bu arayış ve keşfediş hikayesiyle gözler önüne seriyor. Livaneli, Mutluluk ile herkese kendi mucizesini yaratmayı öğretiyor. Zülfü Livaneli imzalı Mutluluk, İnkılap Kitabevi etiketiyle raflarda, inkilap. com, dr. com. tr ve kitapyurdu. com adreslerinde!"} {"url": "https://gazetesanat.com/zulmun-izinde-bir-roman-kehribar-gecidi", "text": "Yekpare bir insanlık ve oluş hali olduğunu düşünürüm. Özellikle antropoloji, sosyoloji, tarih okumalarına pek meraklı olup üzerine de az buçuk düşünenlerin bu önermeyle bir kere buluştukları da vakadır zannımca. Bu oluş halinin dönüp dolaşıp her bir insanda, nesilde, medeniyette de kendini gerçekleştirdiğini de düşünüyorum. Bunları neden düşünüyorum? Nazan Bekiroğlu'nun son romanı Kehribar Geçidi'nin ilk elli sayfasından itibaren bu düşünce, içimde huzursuzluk içeren ama adını da tam koyamadığım bir duyguyla beraber hikaye boyunca beni takip etti de ondan. Roma İmparatorluğu'nun MS 300'lü yıllarda, asker İmparator Diocletianus dönemini anlatarak başlayıp sonra üç yüzyıl atlayarak Hristiyan Roma sokaklarında gezinen, altı yüz sayfalık edebiyat şöleni ve tarihin kendini tekrar eden sarmalına tanıklık ettiğimize dair mühür niteliğinde bir im Kehribar Geçidi. Kehribar Geçidi'ni siyasi tarih izinde okumadan duramıyorum. Belki benim sorunumdur. Yazarın böyle bir iştiyakı olup olmadığını elbette bilemiyorum. Ama yine kitaptaki azatlı köle Vitalis'e olduğu gibi bana da cümleler ve onların aktardıkları öyle tanıdık geliyor ki. Son olarak ise Kehribar Geçidi kallavi dil işçiliği, birbirinden ayrı akarken, aynı kaderi taşıyan nehre akan ince hikaye derecikleri, mekan, zaman ve uzam tasvirleri, Yedi Uyurlar anlatısının ana hikayeye dantel gibi işlenmesi, kibir, kusur kavramlarının veriliş biçimi ve Seneca'dan Cicero'ya felsefi arka planı gösterişiyle dev bir edebiyat çalışması olarak da kesinlikle okunması gerekenler listesinde yer alıyor. Kehribar Geçidi, Nazan Bekiroğlu, Timaş Yayınları, Kasım 2021."}